Enternasyonal Komünist Akım Platformu

Proleterya, yaşadığı en uzun ve derin karşı-devrim sürecininin ardından sınıf mücadelesinin yolunu yeniden keşfediyor. Bu mücadele -sistemin 1960'lardan sonra iyice derinleşen krizi ile geçmişteki yenilgilerin ağırlığını öncekilerden çok daha az hisseden yeni bir işçi kuşağının yetişmesinin sonucunda- şimdiden işçi sınıfının yürüttüğü en yaygın mücadele oldu. Fransa'da 1968'de meydana gelen olaylar sonrasında gelişen işçi hareketleri İtalya'dan Arjantin'e, Britanya'dan Polonya'ya, İsveç'ten Mısır'a, Çin'den Portekiz'e, Amerika'dan Hindistan'a, Japonya'dan İspanya'ya hemen her yerde kapitalist sınıfın en büyük kabusu haline geldi.

İşçi sınıfının tarih sahnesine yeniden çıkması, karşı-devrim tarafından ortaya atılan ya da karşı-devrim sayesinde işçi sınıfının devrimci yapısını reddeden ideolojilerin hepsini kesin bir biçimde çürütüyor. Sınıf mücadelerinin yeniden güç kazanması, günümüzdeki tek devrimci sınıfın proleterya olduğunu açık ve net olarak kanıtlıyor.

Devrimci işçi sınıfı, toplumsal işleyişteki rolüyle üretici güçlerin gelişimi ve eski üretim ilişkilerinin çöküşü sonucunda yeni üretim ilişkilerinin yaratılmasına ve yayılmasına doğrudan aracılık edecektir. Kendisinden önceki üretim biçimleri gibi, kapitalizm de toplumun gelişmesinde belirli bir aşamanın karşılığıdır. Önceleri ilerici bir sosyal gelişmeyken, dünya geneline yayılarak, kendi yok oluşunun koşullarını hazırlamıştır. Üretim sürecindeki özel yerinden dolayı kapitalist sistem içinde toplu üretim yapan, ancak kullandığı üretim araçlarına sahip olmaktan yoksun -bu nedenle de kapitalist toplumun korunmasından hiçbir şey elde edemeyecek olan-işçi sınıfı, hem nesnel hem de öznel olarak kapitalizmden sonra gelmesi gereken üretim biçimini, yani komünizmi oluşturabilecek tek sınıftır. Proleteryanın yürüttüğü mücadelenin yeniden güç kazanması komünist perspektifin geçmişte olduğu gibi bugün de sadece tarihsel bir gereklilik değil, aynı zamanda gerçek bir seçenek olduğunu göstermektedir.

Komünizmi oluşturacak tek sınıf olan proleteryanın kapitalizmi yıkmak görevini yerine getirirken kullanacağı araçları sağlamak için çok çaba sarfetmesi gerekiyor. Bu çabanın hem ürünleri hem de canlı etmenleri olarak, işçi sınıfının yeniden uyanışından beri ortaya çıkmakta olan devrimci unsurlar ve akımlar, işçi hareketlerinin gelişimi ve sonucuna dair çok büyük bir sorumluluğa sahipler. Sorumluluklarını yerine getirmek için, kendilerini, proleteryanın tarihsel deneyimlerinin bir sonucu olan ve onun bütün etkinlikleri ile sınıf içerisindeki müdahalelerine rehberlik eden sınıf ilkeleri temelinde örgütlemeleri gerekmektedir.

Proleterya, kapitalizmi devirmek ve komünizmi kurmak için verilen tarihsel mücadelenin araçlarını ve amaçlarını kendi pratik ve teorik deneyimleriyle kavrar. Kapitalizmin başlangıcından beri proleteryanın bütün etkinliği, bir sınıf olarak çıkarlarının bilincine varmak ve kendini yönetici sınıfın düşünceleri ile burjuva ideolojisinin saşırtmacalarından kurtarmaya çalışmak olmuştur. Bu çaba işçi hareketinde ilk gizli topluluklardan, Üçüncü Enternasyonal'den ayrılan sol kanatlara kadar her yerde siyasi bir devamlılık olarak görülmektedir. Bütün sapkınlıklara ve burjuvazinin ideolojik baskısının ifadesi olan yapılara rağmen sınıfın farklı örgütleri, proleterya mücadelesinin tarihinde devamlılığı sağlayan zincirin yeri doldurulamaz halkalarıdır. Yenilgilere veya iç yozlaşmaya boyun eğmiş olmaları, mücadeleye yaptıkları katkıyı hiçbir şekilde azaltmaz ve dolayısıyla devrimcilerin bugün yeniden kurulan örgütü, sınıf mücadelesinin (yarım yüzyıllık bir karşı-devrimin ardından) yeniden uyanışını ifade eder. İşçi örgütleri geçmişteki işçi hareketleriyle tarihsel devamlılığı yenileyebilmelidir ki şu anda gerçekleşen ve gelecekte gerçekleşecek olan mücadeleler geçmişteki deneyimlerden çıkan derslerle silahlanabilsin ve proleteryanın yoluna saçılmış bütün kısmi yenilgiler yararsız olmak yerine zafere giden yönü tarif eden tabelalar olarak hizmet versin.

Enternasyonal Komünist Akım, devamlılığını Komünist Ligi, Birinci, İkinci ve Üçüncü Enternasyonal ve başta Almanya, İtalya ve Hollanda Sol'u olmak üzere, kendilerini Üçüncü Enternasyonel'den ayıran sol kanatlar tarafından yapılmış katkılarla doğrular. Bu platforma netleştirilmiş sınıf ilkelerini kaynaştırmak da anılan akımların temel katkıları aracılığıyla mümkün olmuştur.

1. Komünist Devrim Teorisi

Marksizm, proleterya mücadelesinin temel
teorik kazancıdır. Proleterya mücadelesinin dersleri tutarlı bir şekilde ancak
Marksizim tabanında bütünleştirilebilir.  

Marksizm, tarihi, sınıf mücadelesinin,
yani üretici  güçlerin gelişimi
çerçevesinde ortaya çıkan ekonomik çıkarlarının savunusu mücadelesinin gelişimi
aracılığıyla çözümler ve proleteryayı kapitalizmi yıkacak devrimin öznesi
olarak görür. Bu yüzden marksizm, yeryüzünde işçi sınıfının perspektifini ifade
eden tek düşüncedir. Dolayısıyla, o soyut bir kuram değil, işçi sınıfının
mücadelesinin ilk ve en önemli silahıdır. İşçi sınıfı, kurtuluşu bütün
insanlığın kurtuluşunu getirecek olan ilk ve tek sınıf olduğuna göre, onun toplumdaki
egemenliği de yeni bir sömürü biçimiyle değil, sömürünün tamamen ortadan
kalkmasıyla sonuçlanacaktır. Bu durum  marksizm'in toplumsal gerçekleri hiçbir
önyargıya düşmeden ve şaşırtmacaya kanmadan, nesnel ve bilimsel olarak ele
almasının sonucunda açıklığa kavuşmuştur.

Bu nedenle o, sabit bir öğreti olmak yerine, sınıf mücadelesiyle
doğrudan ve canlı bir ilişki içerisinde sürekli gelişir. Marksizm, işçi
sınıfının geçmişteki teorik kazanımlarından yararlanmış olmakla birlikte
başlangıcından beri devrimci teorinin gelişebileceği tek temel olmuştur.

2. Proleter Devrimin Doğası

Bütün toplumsal devrimler, yükselen
sınıfın yeni üretim ilişkileri oluşturarak toplum üzerinde siyasi egemenlik
sağladığı hareketlerdir. Proleter devrim de, koşulları ve içeriği geçmişteki
devrimlerden çok farklı olmakla beraber bu tanımın dışında değildir.

Geçmişteki devrimler, yokluğa ve
eşitsizliğe dayanan iki üretim biçimi arasında olduğu için sadece bir sömürücü
sınıfın egemenliğini bir diğer sömürücü sınıfın egemenliğiyle değiştirmişlerdi.
Mülkiyetin bir biçiminden diğerine, ayrıcalığın bir biçiminden diğerine
geçilmesi de bunu kanıtlamaktadır. Buna karşılık proleterya devriminin hedefi,
yokluğa dayalı üretim ilişkilerini bolluğa dayalı üretim ilişkileriyle
değiştirmektir. İşte bu yüzden, mülkiyetin, ayrıcalığın ve sömürünün her
türünün sona ermesi anlamına gelir. Bu farklar, proleter devrime,
proleteryanın, devrimin başarısı için anlaması gereken şu özellikleri verir: 

  1. Dünya ölçeğinde gerçekleşecek olan ilk
    devrimdir; bütün ülkelere yayılmadan hedeflerini gerçekleştiremez. Özel
    mülkiyeti ortadan kaldırmak için proleterya bütün bölgesel, yöresel ve ulusal
    ifadeleri ortadan kaldırmalıdır. Kapitalist egemenliğin bütün dünyaya yayılmış
    olması bunu hem gerekli hem de mümkün kılmıştır.
  2. Tarihte ilk defa, devrimci bir sınıf
    aynı zamanda eski sistemdeki sömürülen sınıftır ve bu nedenle siyasi gücü ele
    geçirme sırasında ekonomik güç kazanması mümkün değildir. Tam tersine onun
    siyasi gücü ele geçirmesi eski üretim ilişkilerinin egemenliğini yok edecek ve
    geçmişteki devrimlerden farklı olarak yeni toplumsal ilişkilerin oluştuğu bir
    geçiş dönemine aracılık edecektir.
  3. Toplumdaki bir sınıfın ilk defa hem sömürülen hem de devrimci bir
    sınıf olduğu gerçeği, bu sınıfın ezilen bir sınıf olarak yürüttüğü mücadelenin
    devrimci bir sınıf olarak yürüttüğü mücadeleden ayrı ya da bu mücadeleye
    karşı olamayacağını
    da ortaya koyar. Marksizmin en başından beri
    Prounhonizm'e ve diğer küçük burjuva teorilere karşı iddia ettiği gibi,
    proleteryanın devrimci mücadelesinin gelişiminin koşulu, onun ezilen sınıf
    olarak mücadelesinin derinleşmesi ve genelleşmesidir.

3. Kapitalizmin Çöküşü

Proleter devrimin yalnızca bir umut, bir
bakış açısı ya da tarihsel bir olasılık olmanın ötesine geçip somut bir
olasılık olabilmesi için, insanlığın gelişimi bakımından nesnel bir gereksinim
olması gerekiyordu. Gerçekten de Birinci Dünya Savaşı'ndan beri proleter devrim
bir gereksinim durumuna gelmiştir. Savaş kapitalist üretim biçiminin
yükselişinin ve 16. yüzyılda başlayıp 19. yüzyılda doruklarına ulaşan bir
aşamanın bittiğini gösteriyordu. Dönemin ardından kapitalizmin çöküş aşaması
gelecek, böylece devrimin gerekliliği doğacaktı.

Daha önceki bütün ekonomik sistemlerde
olduğu gibi kapitalizmin ilk aşaması da, üretim ilişkilerinin özellikleriyle
ilgili tarihsel bir gereklilik durumunun sonucunda ortaya çıkmıştı. Bu, üretici
güçlerin gelişmesinin değişmez tarihsel rolünü ortaya koyan bir durumdu. İkinci
aşama ise, bu ilişkilerin üretici güçlerin gelişimi önünde bir engel haline
gelişini ifade ediyordu. 

Kapitalizmin çöküşü, kapitalist üretim
ilişkilerinin içerisinde aşağıda özetlenen iç çelişkilerin bir ürünüdür.
Metalar bütün toplumlarda var olmuş olsa da, kapitalist ekonomi meta üretimine
dayanan ilk ekonomidir. Dolayısıyla pazarların sürekli çoğalması
kapitalizmin gelişmesi için temel bir koşuldur. Özellikle işçi sınıfının
sömürüsünden elde edilen artı değerin gerçekleştirilmesi sermaye birikimi için,
yani sistemin temel motor gücü için değişmez bir önem taşımaktadır. Sermayeye
bir putmuş gibi tapanların iddialarının aksine, kapitalist üretim otomatik
olarak ya da sadece büyüyebilmek istediği için gerekli pazarları yaratmaz.
Kapitalizm, kapitalist olmayan bir dünyada doğmuş ve gelişimi için gerekli
çıkışları bulmuştur. Ancak üretim ilişkilerini bütün gezegene yayarak ve dünya
pazarını birleştirerek 19. yüzyılda güçlü bir biçimde gelişmesini sağlayan
çıkışları da kapatmış oldu. Dahası, sermayenin artı değerin gerçekleştirilmesi
için pazar bulmakta çektiği zorluk, kar oranlarındaki düşme eğilimini de
artırıyor. Kar oranlarının düşme eğilimi ise bir başka elverişsiz durumu
yaratıyor: Bu da, üretim araçlarının değeriyle bu araçları kullanan emek
gücünün değeri arasındaki oranın sürekli büyümesidir. Kar oranlarının düşmesi
önceleri sadece bir eğilimken, şimdi gitgide daha da somutlaşıyor; dolayısıyla
kapitalist birikime ve bütün sistemin etkinliklerine vurulmuş bir zincir halini
alıyor.

Meta borsasını birleştirmiş ve
evrenselleştirmiş ve bunu yaparken insanlığın ileriye doğru devasa bir adım
atmasını mümkün kılmış olan kapitalizm, böylece ticarete dayalı üretim
ilişkilerinin yok oluşunu da gündeme koymuş oldu. Öte yandan proleterya
kapitalist ekonomiyi ortadan kaldırma görevini yerine getirmedikçe, mevcut
üretim ilişkileri varlığını koruyacak ve insanlığı korkunç çatışmalara
sürüklemeye devam edecektir. 

Kapitalist üretim biçiminin bir iç
çelişkisi olan, ancak geçmişte sistem hala sağlıklıyken pazarın genişlemesini
teşvik eden aşırı üretim bugün kalıcı bir krize dönüşmüş durumda. Sermayeye ait
üretim araçlarının yeteri kadar yarar sağlayamaması kalıcı bir hal aldı ve
sermayenin toplumsal egemenliğini genişletmesi neredeyse imkansızlaştı.
Kapitalizmin dünyaya yayabileceği tek şey katkısız bir sefalettir, ki bu da pek
çok geri kalmış ülkede mevcut.

Bu
koşullar altında, kapitalist uluslar arasındaki rekabet çok daha tatminsiz bir
hale geldi. 1914'ten beri küçük veya büyük bütün ulusların hayatta kalmasını
sağlayan emperyalizm, insanlığı korkunç bir döngüye sürükledi: Kriz, savaş,
yeniden yapılanma ve yeniden kriz... Bu döngü, kapitalistin üretim sürecinde
bilimsel yöntemler kullandığı, üretici güçlerden tam olarak yarar sağladığı ve
çok büyüyen tek alan olan silah sektöründe de kendisini gösteriyor.
Kapitalizmin çöküş döneminde, insanlık sürekli kendi kendine zarar vemeye ve
yıkıma mahkumdur.

Kapitalizm gelişmemiş ülkelerde ortalığı kasıp kavuran bir açlığa neden
olurken, gelişmiş ülkelerde de, insanlığa daha kanlı savaşlar ve daha
sistematik bir sömürü dışında hiçbir gelecek önerememesinin bir sonucu olarak
toplumsal ilişkilerin eşi görülmemiş bir şekilde yozlaşmasıyla yansımasını
buluyor. Bu durum geçmişin çöken toplumlarında olduğu gibi, günümüzde de
toplumsal kurumların, egemen ideolojinin, ahlaki değerlerin, sanatın ve kapitalizmin
diğer kültürel dışavurumlarını bir çürüme sürecine itti. Faşizm ve Stalinizm gibi ideolojilerin gelişimi
devrimci bir alternatifin yokluğunda barbarlığın zaferinden başka bir şey ifade
etmiyor.

4. Devlet Kapitalizmi

Bütün çöküş dönemlerinde, sistemin ağırlaşmış çelişkilerine karşın devlet, mevcut üretim ilişkilerinin korunması için sosyal yapıyı ayakta tutma sorumluluğunu uzerine almak zorundadır. Dolayısıyla kendisini, kendi yapılarını sosyal yaşamın içine katacak kadar güçlendirme eğilimindedir. İmparatorluk yönetiminin aşırı genişlemesi ve mutlak monarşi, Roma'daki köleci toplumun ve sonrasında da feodalizmin çöküşünü gösteriyordu.

Kapitalizmin çöküş döneminde toplumsal yaşamın baskın özelliklerinden biri de devlet kapitalizmi olarak bilinen eğilimdir. Bu dönemde ulusal sermaye karşılaştığı şiddetli emperyalist rekabet nedeniyle özgürce yayılamadığı; dışarıda ekonomik ve askeri rakipleriyle yarışmak, içeride ise toplumsal çelişkilerin artmasıyla başedebilmek için mümkün olduğu kadar etkili bir şekilde örgütlenmek ihtiyacını duymaktadır. Onu sorunlarından kurtararak güçlenmesini desteklemek görevini yerine getirebilecek tek kuvvet devlettir. Sadece devlet:

  • Dünya pazarındaki rekabette birleşik bir güç olarak yer alabilmek için ülke ekonomisini zayıflatan iç rekabeti merkezileşmeye giderek hafifletebilir.
  • Büyüyen uluslararası zıtlıklara karşı çıkarlarını korumak için gerekli olan askeri kuvvetleri geliştirebilir.
  • Baskıcı, bürokratik araçları sayesinde, ekonomik kurumların artan çürümesiyle yıkılma tehlikesi altında olan toplumun içsel birliğini yeniden yapılandırır. Her yeri kapsayan şiddet aracılığıyla, insan ilişkilerini yönetmede yetersiz kalan ve her geçen gün toplumun varoluşu için gereği sorgulanan sosyal yapıları koruyabilir.

Devlet kapitalizmine giden bu eğilim, devletin ekonomik yapının kilit noktalarını ele geçirmesiyle açık seçik bir biçimde kendini göstermektedir. Devletin ekonomik yapının kilit noktalarını eline geçirmesi, kapitalist ekonominin önemli özellikleri olan değer kuralının, rekabetin veya üretim anarşisinin ortadan kalkması anlamına gelmez. Ulusal ekonomi ne kadar devletleşmiş olursa olsun, pazar kanunlarının hüküm sürdüğü ve üretim koşullarını belirlediği dünya bazında kapitalist sistemin bu özellikleri hala geçerlidir. Değer ve rekabet kanunları çiğnenmiş gibi görünüyorsa, bu, sadece küresel düzeyde daha büyük etkileri olmasını sağlayabilmek içindir. Üretim anarşisi, devlet planlamasının karşısında ikinci plana düşmüşse, bu da aldatıcı bir görünüştür. Üretim anarşisinin devlet kapitalizmini engellemeyi başaramadığı şiddetli krizler sırasında dünya genelinde çok daha vahşi ve acımasız bir biçimde ortaya çıkar. Devlet kapitalizmi, kapitalizmin akıl dışı niteliğini olduğu kadar çökmekte olduğunu de ortaya koyan bir yapılanma biçiminden başka bir şey değildir.

Sermayenin devletleştirilmesi ya aşamalı olarak daha çok gelişmiş ülkelerde görüldüğü gibi ‘özel' ve devlet sermayesinin birleşimiyle, ya da genellikle özel sermayenin en zayıf olduğu yerlerde bütünlüklü millileştirmeler şeklindeki ani atlamalarla gerçekleşir.

Devlet kapitalizmine olan eğilim dünyanın her yerinde görülmesine rağmen, pratikte çöküşün etkilerinin en korkunç şekilde hissedildiği yerlerde; tarihsel olarak savaş krizinin yaşandığı zamanlarda, coğrafi olarak zayıf ekonomilerde daha hızlı işliyor ve daha kolay farkedilir bir hal alıyor. Fakat devlet kapitalizmi, geri kalmış ülkelere özgü bir olay değil. Bu tip ülkelerde devletin kurduğu egemenlik çok daha fazla olsa da, onun ekonomik yaşam üzerindeki gerçek egemenliği yüksek sermaye toplanımının yoğun olduğu ileri ülkelerde çok daha iyi işliyor.

Devlet kapitalizmine doğru giden eğilim kendini toplumsal hayatın ve özellikle de idari yapının giderek artan ölçüde ve sistemli bir biçimde kontrol edilmesiyle gösterdi. Siyasal ve sosyal yapının üzerindeki devlet baskısı ve kontrolü faşizm ve Stalinizm gibi en uç totaliter rejimlerin yanı sıra demokrasi maskeli rejimlerde de benzer bir biçimde yaşanmaktadır. Çökmekte olan kapitalizmin devleti, köleci Roma'dan veya sonraki dönemin feodal devletlerinden çok daha büyük ölçüde toplumun içini kurutan cani, soğuk ve insanlık dışı bir makineye dönüştü.

5. Sözde ‘Sosyalist’ Ülkeler

Devlet kapitalizmi sözde ‘sosyalist' ülkelerde sermayeyi devletin elinde toplayarak üretim araçlarının özel mülkiyetinin ve burjuvazinin ortadan kalktığı görüntüsünü yarattı. Stalinist SSCB'de ‘sosyalizm' teorisinin, ‘sosyalist', ‘komünist' ya da sosyalizm ‘yolundaki' ülkelerin üzerine kurulduğu yalan da kökenini bu yanılsamada bulur.

Devlet kapitalizmi eğiliminin getirdiği değişiklikler, temel üretim ilişkileri seviyesinde değil, sadece hukuksal mülkiyet biçimleri seviyesinde görülebilir.

Devlet kapitalizmi, üretim araçlarında özel mülkiyeti değil, sadece bireysel mülkiyetin hukuki yanını ortadan kaldırır. İşçiler için, üretim araçları ‘özel' mülkiyet olarak kalmıştır; çünkü üretim araçları üzerinde hiçbir egemenlikleri mevcut değildir. Üretim araçlarının egemenleri, onları kollektif bir biçimde yöneten ve onlara kollektif bir biçimde sahip olan bürokrasidir, işçiler değil.

Burada devlet bürokrasisi proleteryanın artı emeğini genişletme ve ulusal sermaye birikimini sağlama görevini üzerine alan bir sınıf oluşturur. Bu yeni bir sınıf değildir. Oynadığı rol, onun eski burjuvazinin devletleşmiş hali olduğunu gösterir. Devlet bürokrasisine özel olan ayrıcalıklara sahiptir. Ayrıcalıkları sermayenin bireysel mülkiyetinden yükselen gelirlerden değil ama işletme maliyetlerinden, bonuslardan ve üyelerin işlevine göre belirlenmiş ödemelerden gelir. Ücret görüntüsüne sahip bu ödemeler işçilere ödenen ücretin onlarca, hatta yüzlerce katıdır.

Kapitalist üretimin planlanmasının devlet ve onun bürokrasisi elinde merkezileştirilmesi, sömürüyü ortadan kaldırma yönünde bir adım olmak bir yana, sömürüyü daha da arttırma ve verimlileştirmenin bir yoludur.

Ekonomik düzlemde, Rusya, proleteryanın siyasi gücü elinde tuttuğu kısa süre içerisinde bile, kapitalizmi ortadan kaldırmayı başaramamıştır. Eğer devlet kapitalizmi, orada bu kadar çabuk ve bu kadar çok gelişmiş bir biçimde ortaya çıkabildiyse, bunu Rusya'nın Birinci Dünya Savaşı'ndaki yenilgisinin, daha sonra da İç Savaş'ın karmaşasının sonucunda ortaya çıkan ve Rusya'nın, bir ulusal sermaye olarak çökmekte olan dünya sisteminde varoluşunu çok zorlaştıran ekonomik düzensizliğe borçludur.

Rusya'daki karşı-devrim zaferini adeta alay edercesine ‘Ekim Devrimi'nin ardılı' ve ‘sosyalizmin kuruluşu' olarak sunmuş ve devlet kapitalizminin en gelişmiş halini kullanarak ulusal ekonominin yeniden düzenlenmesiyle kendisini ifade etmiştir. Çin, Doğu Avrupa, Küba, Kuzey Kore, Çin-Hindi gibi yerlerde bu örneğin izinden gidilmiştir. Fakat bu ülkelerde proleter veya komünist olan hiçbir şey yoktur. Tersine sermayenin acımasız diktatörlüğü tarihteki en büyük yalanlardan birinin ağırlığı altında ve en yozlaşmış haliyle süregelmektedir. Bu ülkeleri savunmak, ne kadar ‘eleştirel' veya ‘duruma göre' olursa olsun, tamamen karşı-devrimci bir etkinliktir.


Not

Doğu bloğunun ve Stalinist rejimlerin yıkılması, bu sözde ‘sosyalist' ülkelerle ilgili tarihin gördüğü en korkunç karşı-devrimin yarattığı bütün yanılsamaları sildi süpürdü. Fakat ‘demokratik' burjuvazi, komünizmin sözde ‘başarısızlığı' hakkında sonu gelmez çığlıklarıyla, tarihin en büyük yalanını tekrarlıyor; Stalinizmle komünizmi bir tutuyor. Geçmişte eleştirel bir şekilde de olsa, ‘sosyalist' ülkeleri destekleyen sermayenin solundaki ve uç solundaki partiler şimdi dünyadaki durumun getirdiği yeni koşullara uyum sağlamak zorundalar. Proleteryayı yanıltarak kontrol etmeye devam edebilmek için Stalinizm'e verdikleri desteğin unutulmasını sağlamaya çalışıyorlar; bu, geçmişlerini yalanlamak anlamına gelse bile.

6. Çöken Kapitalizm Altında Proleter Mücadele

Proleteryanın
çıkarlarını savunmak için verdiği mücadele, başından beri kapitalizmi tamamen
yok edecek ve komünizmi kuracak perspektifi içinde bulundurdu. Fakat
proleterya, mücadelesinin son hedefini saf idealizmden ya da kutsal bir
ilhamdan dolayı izlemez. Şu anki mücadeleden doğan maddi koşullar sınıfını
komünist gorevi yerine getirmeye ittiği için, başka bir mücadele yöntemi onu
sadece felakete götüreceği için yapar.

Burjuvazi,
kapitalist düzenin yükseliş dönemindeki uçsuz bucaksız genişlemesi sayesinde,
işçilere gerçek reformlar getirebildiği sürece, proleteryanın mücadelesi,
devrimci programın fark edilmesi için gereken nesnel koşullardan yoksuldu.

Burjuva
devrimlerinin gerçekleştiği tarihsel dönemde proleter mücadele, hareketin en
radikal eğilimleri tarafından ortaya atılan devrimci ve komünist isteklere
rağmen, iyileştirici bazı reformlar sağlamanın ötesine geçemedi.

On
dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, işçi sınıfı hareketinin temel noktalarından
biri, kendini sendikacılık ve parlamentoculuk aracılığıyla ekonomik ve siyasi
reformlar yapacak şekilde örgütlemekti. Dolayısıyla, sınıf mücadelesinin
amacını reformlar olarak kabul eden ‘reformist' bileşenleri, reformlar için
mücadeleyi, sınıfın devrimci mücadelesine giden yolda sadece bir aşama olarak
gören proleteryanın gerçek örgütleriyle yan yanaydılar. Bu dönemde proleterya,
burjuvazinin bazı kanatlarını, toplumsal değişiklikleri kendi gelişimine ve
üretici güçlerin gelişimine yardımcı olacak şekilde yönlendirmek için, daha
gerici kanatlara karşı destekleme şansına da sahipti.

Bütün
bu koşullar, kapitalizmin çöküş dönemi altında bazı temel değişikliklere
uğradılar. Dünya, mevcut ulusal sermayelere küçük geliyordu. Sermaye her
ulusta, üretkenliği (işçilerin sömürüsünü) en uç noktalara çıkarmaya
zorluyordu. Sömürünün örgütlenmesi artık sadece patron ile emek-gücü arasında
olmaktan çıkmış, devletin proleteryayı herhangi bir devrimci tehlikeden uzak
tutmak için yarattığı bin bir türlü mekanizmanın meselesi haline gelmişti. Bu
mekanizma proleteryayı sinsi bir baskıya mahkum ederek yönlendirmeyi
hedeflemekteydi.

Birinci
Dünya Savaşı'ndan beri süreğenleşen enflasyon, ücretlerdeki bütün artışları
anında silip süpürmekte. Çalışma gününün uzunluğu ya değişmedi ya da işçilerin
ruhsal çöküşünü engellemek için, işe gidip dönerken harcadıkları zamanı
karşılayacak şekilde yaşamın ve işin temposuna göre azaltıldı.

Reformlar
için mücadele umutsuz bir ütopya oldu. Bu devirde proleterya sermayeyle sadece
ölümüne bir kavgaya girişebilir. Artık milyonlarca ezilmiş, ehlileşmiş bireyin
toplamı olmak ile mücadeleyi devletle yüzleşebilecek düzeyde genişletmek
arasında bir alternatif yok. Dolayısıyla proleterya, mücadelesinin sadece
ekonomik, yerel ya da sektörel olarak sınırlanmasını reddetmeli ve kendini,
gelecekte gücü alacak doğal organlarında örgütlemeli: İşçi konseyleri.

Proleteryanın
pek çok eski silahı bu yeni tarihsel koşullarda artık kullanılamaz hale
gelmiştir. Hatta onun eski silahlarının kullanımını savunan siyasi eğilimler
bugün bunu yalnızca işçi sınıfını sömürüye bağlamak ve savaşma iradesini
baltalamak için yapmaktadır.

On dokuzuncu yüzyılda işçi hareketinin minimum
ve maksimum program arasında yaptığı ayrım bütün anlamını yitirmiştir. Minimum
program artık mümkün değildir. Proleterya, mücadelesine yalnızca maksimum
programın perspektifini, yani komünist devrimi yerleştirerek ilerleyebilir.

7. Sendikalar: Dünün İşçi Örgütleri, Bugün Sermayenin Araçları

On
dokuzuncu yüzyılda, kapitalizmin en büyük bolluk döneminde, işçi sınıfı -
çoğunlukla acı ve kanlı mücadeleler sonucunda - sendikaları; görevi ekonomik
çıkarlarını korumak olan kalıcı ticaret örgütlerini inşa etti. Bu örgütler,
reformlar ve işçilerin yaşam şartlarında sistemin karşılayabileceği
iyileştirmeler için verilen mücadelede temel bir rol üstlendiler. Ayrıca işçi
sınıfının bir araya gelmesi, dayanışması ve sınıf bilincinin geliştirilmesi
için bir odak noktası oluşturdular. Dolayısıyla sendikaların devrimci bir
müdahale ile "komünizm okullarına" çevrilmeleri mümkündü. Sendikalar varlık
nedenleri ücretli emek de olsa ve daha o yıllarda bile bürokratlaşma eğilimi de
taşısalar ücretli emeğin ortadan kaldırılmasının mümkün olmadığı on dokuzuncu
yüzyıl koşullarında işçi sınıfının gerçek örgütleri olarak kaldılar..

Çöküş
dönemine girilmesiyle reformlar elde etmek ve işçi sınıfının koşullarını
iyileştirmek mümkün olmaktan çıktı. Böylece sendikalar da sahip oldukları, işçi
sınıfının çıkarlarını savunmaya odaklı bütün işlevlerini yitirdiler. Şimdi
artık ücretli emek ile sendikaların ortadan kalkmasını gerektiren tarihsel bir
durum vardı ve sendikalar kapitalizmin gerçek muhafızlarına dönüşerek,
burjuvazinin işçi sınıfı içindeki organları haline geldiler. Sendikaların yeni
dönemde hayatta kalmalarının tek yolu budur. Bu evrim, kapitalizmin çöküş
dönemi öncesinde sendikaların bürokratize olmasıyla; sonrasında ise, devletin
toplumsal hayata ait bütün yapıları amansızca içselleştirme eğilimi tarafından
kolaylaştırıldı.

Sendikaların
işçi sınıfı karşıtı konumu, ilk kez Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya
çıktı: İşçilerin sosyal demokrat partilerin yanında emperyalist katliamlara
katılmaları için seferber olmuşlardı. Savaşın ardından gelen devrimci dalga
sırasında sendikalar, proleteryanın kapitalizmi ortadan kaldırma çabasını
boğmak için yapabilecekleri her şeyi yaptılar. O zamandan beri, sendikalar işçi
sınıfı tarafından değil, onları pek çok önemli işlevi yerine getirmeleri için
kullanan kapitalist devlet tarafından yaşatıldılar. Bu işlevler:

  • Devletin
    ekonomiyi verimlileştirme çabalarına katılmak, emek gücünün satılışını
    düzenlemek ve sömürüyü derinleştirmek;
  • Grevleri
    ve isyanları sektorel çıkmaz sokaklara sürerek ya da işçi sınıfının
    bağımsız hareketlerini açıkça bastırarak sınıf mücadelesini içerden
    baltalamak.

Sendikalar proleter karakterini kaybettiği için,
"işçi sınıfı tarafından yeniden ele geçirilemezler" veya devrimciler için bir
faaliyet alanı olamazlar. Son elli yılda işçi sınıfının, burjuva devletinin
önemli bir parçası haline gelen sendikaların etkinliklerine olan ilgisi
azaldıkça azalmıştır. İşçilerin, yaşam koşullarının sürekli kötüleşmesine
direniş amaçlı mücadeleleri ise, sendikanın dışında ve sendikaya karşı
örgütlenen izinsiz grev biçimini alma eğilimindedir. Mücadelenin
genelleşmesiyle işçilerin oluşturduğu kitle toplantıları sırasında seçilen
delegelerin kurduğu komiteler tarafından düzenlenen bu grevler,daha ilk anda
devletle ve devletin fabrikadaki temsilcisi sendikalarla karşı karşıya kalmaktadırlar.

Bu
mücadelelerin genelleşmesi ve radikalleşmesi proleteryayı hapsolduğu müdafa
alanından çıkaracak, kapitalist devlete açık ve cepheden saldırmasını mümkün
kılacak bir ortam yaratacaktır. Burjuva devlet gücünün yıkılması,
sendikaların yıkılmasını da gerektirir ve kapsar.

Eski
sendikaların işçi karşıtı yapısı basitçe sektörel (mesleğe veya endüstüriye
göre) örgütlülüğüne ya da sahip olduğu "kötü liderlere" bağlanamaz. İşçi
sınıfının içinde bulunduğu durum onun ekonomik çıkarlarını savunacak kalıcı
örgütleri devam ettiremediği
gerçeğinin bir sonucudur. Bu nedenle, mevcut
sendikalar başlangıç aşamasında niyetleri ne olursa olsun, giderek kapitalist
sisteme hizmet eder bir konuma düşmektedirler. Bu durum "yeni" kurulan örgütler
için de geçerlidir. Kendilerini "devrimci sendikalar" olarak sunan örgütlerin
yanı sıra, mücadele sonrasında da varlık gösteren, hatta sendikalara muhalif
olan ve işçilerin günlük çıkarlarının savunusu için gerçek kutuplar olma
iddiasıyla ortaya çıkmış (işçi komiteleri, işçi komisyonları) organlar dahi
benzer bir duruma düşmektedirler. Bu temelde ele alındığında, bu örgütlerin
burjuva devletinin aygıtlarıyla resmi olmayan hatta yasadışı bir şekilde de
olsa kaynaşmayı engelleyemeyecekleri görülmektedir.

Sendika tipi örgütleri "kullanmayı", "yeniden
oluşturmayı" ya da "yeniden ele geçirmeyi" hedefleyen bütün siyasi stratejiler
yalnızca kapitalizmin çıkarlarına hizmet ederler. Bununla da kalmayıp bir de
işçilerin gözünden düşmüş olan kapitalist kurumları önemlileştirmeye
çalışırlar. Bu örgütlerin işçi sınıfı karşıtı kişiliğini elli yıldan uzun bir
süredir denedikten sonra, bu tarz stratejileri savunan bütün pozisyonların
proleter olmadığı kesin bir dille söylenmelidir.

8. Seçim ve Parlamento Aldatmacası

Parlamento
kapitalizmin yükseliş döneminde burjuva örgütlenmesinin en uygun biçimiydi.
Özel bir burjuva kurumu olması nedeniyle işçi sınıfı faaliyetlerinin
yürütüldüğü temel bir alan değildi. Proleteryanın parlamenter etkinliklerde
bulunması ve seçim kampanyalarında yer alması, geçen yüzyılın devrimcilerinin
de sürekli uyardıkları gibi pek çok tehlikeyi içinde barındırıyordu. Fakat,
devrimin gündemde olmadığı ve proleteryanın sistem dahilinde reformlar için
savaşabileceği bir zamanda parlamentoya katılmak, sınıfın, reformlar elde etmek
amacıyla sistemi zorlayabilmesini, seçim kampanyalarını propaganda ve ajitasyon
için kullanabilmesini ve parlamentoyu burjuva siyasetinin alçaklığını sergileme
de bir kürsü olarak kullanmasını sağladı. Bu yüzden on dokuzuncu yüzyılda genel
oy hakkı için verilen mücadele pek çok ülkede proleteryanın etrafında
örgütlendiği en önemli konulardan biriydi.

Kapitalist sistemin çöküş dönemine
girmesiyle parlamento reformların bir aracı olmaktan çıktı. Komünist
Enternasyonal'in İkinci Kongresi'nde söylendiği gibi: "Siyasi hayatın ağırlık
merkezi sonunda parlamentonun sınırlarının tamamen ötesine çıktı".
Parlamentonun oynayabileceği tek rol, onu hayatta tutan tek şeydi: Bir
aldatmaca aracı olarak sahiplendiği rol. Böylece proleteryanın parlamentoyu
kullanma ihtimali yok oldu. Sınıf, gerçek siyasi
işlevini yitirmiş bir kurumu kullanarak imkansız reformlar elde edemez.
Proleterya, temel görevi burjuva devletini, parlamentoyu ve meclisi yok etmek
olduğu bir zamanda, genel oy hakkı ve burjuva toplumunun diğer izleri üzerine
kendi diktatörlüğünü kurmak yerine parlamenter kurumlara ve seçimlere
katılıyorsa, ölüm döşeğindeki parlamento ve meclise canlı bir görünüş armağan
ediyor demektir.

Seçimlere katılmanın ve parlamentolarda yer almanın geçen yüzyılda
sahip olduğu avantaj artık mevcut değildir. Aksine, seçimlere katılım,
özellikle parlamentoda çoğunluğun sözde "işçi partilerine" geçmesiyle,
sosyalizme "barışçıl" veya "aşamalı" geçişin mümkün olduğuna dair yanılsamaları
hayatta tutmak gibi tehlikelerle doludur. 

"Devrimci" delegeler aracılığıyla "parlamentoları içerden yıkma"
stratejisi de, bu faaliyetleri yürüten örgütlerin tamamen yozlaşarak kapitalizmin
parçalarına dönüşmesinden başka bir sonuç getirmemiştir.

Son olarak, parlamenter etkinliklerin
kitlelerin alanı olmaktan çok siyasi partilerin oyun alanı olduğunu
söyleyebiliriz. Seçimlerin ve parlamentoların ajitasyon ve propoganda araçları
olarak kullanımı genellikle burjuva toplumunun siyasi dayanaklarını korumakta
ve işçi sınıfını pasifizme itmektedir. Bu dezavantaj, devrimin kısa zamanda
mümkün olmadığı dönemde kabul edilebilir sayılsa bile, tarihsel gündemdeki tek görevin, eski
sosyal düzenin yıkılması ve sınıfın tamamının etkin ve bilinçli katılımıyla
gerçekleşecek olan komünist toplumun yaratılması olduğu bir dönemde proleteryanın
önünde büyük bir engel olarak durmaktadır. 

"Devrimci parlementarizm" taktikleri başlangıçta
yalnızca proleterya ve örgütlerinin sırtına binmiş bir ağırlığı ifade ediyordu;
ancak çok geçmeden bunların aynı zamanda feci sonuçları olan burjuva taktikleri
oldukları da anlaşılmıştır.

9. Cephecilik: Proleteryayı Baltalayan Bir Strateji

Tarihsel olarak yalnızca proleter devrimin
ilerici olduğu kapitalizm çöküş dönemi altında, devrimci sınıf ile yönetici
sınıfın kendine"ilerici","demokrat" ya da "halkçı" etiketi takmış kesimlerinin
hiçbiri arasında bir an için bile herhangi bir ortak görev olamaz. Sistemin
çöküşü kapitalizmin yükseliş döneminde görülenin aksine burjuva kesimlerinin ilerici
bir rol oynamasını imkansız kılar. On dokuzuncu yüzyılda feodalizmin izlerine
karşı ilerici bir siyasi nitelik taşıyan burjuva demokrasisi, çöküş döneminde
gerçek siyasi içeriğini kaybetmiştir. Burjuva demokrasisi günümüzde devletin
totaliter gücünün armasını gizleyen yanıltıcı bir ekran işlevini görmektedir ve
savunucuları da en az sınıfın geri kalanı kadar gericidir.

"Demokrasi", Birinci Dünya Savaşı'ndan beri
proleteryanın en fazla zarar gördüğü uyuşturuculardan biri olmuştur. Avrupa'da
savaşın ardından gelen devrimler demokrasi adına bastırılmış, faşizme karşı
demokrasi adına on milyonlarca işçi İkinci Emperyalist Savaş'a sürüklenmiştir;
bugün de sermayenin proleteryayı "gericilere karşı", "baskıya karşı",
"totaliterliğe karşı" vs. ittifaklara çekerek baltalaması demokrasi adına
yapılmaktadır. 

Faşizm, proleter mücadelenin çoktan
bastırılmış olduğu özel bir dönemin ürünü olduğu için, bugün gündemde yoktur ve
"faşist tehlikeye" karşı bütün propaganda bir aldatmacadan ibarettir. Dahası, baskı
faşizmin tekelinde olan bir konu değildir ve eğer demokratik sol
siyasi eğilimler faşizmi baskıyla eşdeğer gösteriyorlarsa, bunun nedeni
kendilerinin de tamamen baskıcı olduklarını, işçi sınıfının devrimci
hareketleri ezilirken hep ön cephelerde bulunduklarını gizlemek istemeleridir.

Tıpkı "halk cephesi" ve "anti-faşist cephe"
taktikleri gibi "birleşik cephe" taktiği de, proleter mücadelenin
saptırılmasında temel bir silah olduğunu kanıtlamıştır. Devrimci örgütlerin
sözde "işçi partileriyle" ittifak yaparak onları "köşeye sıkıştırmasını" ya da "yüzlerini
açığa çıkarmasını" öngören bu taktik, söz konusu burjuva partilerinin
"proleter" karakterlerine dair yanılgıları körüklemekten ve işçilerin bu
partilerden kopmasını geciktirmekten başka hiçbir işe yaramaz. 

Proleteryanın toplumdaki diğer sınıflardan
bağımsız olması, mücadelenin devrime doğru evrilmesinin ilk önkoşuludur. Diğer
sınıf ve tabakalarla, özellikle de burjuvazinin kollarıyla yapılan ittifaklar,
yalnızca, işçi sınıfını düşman sınıfların karşısında silahsızlandırmaya yarar;
çünkü bu mücadeleler işçi sınıfını gücünü toplayabileceği tek alandan, kendi
sınıfsal mücadele alanından çıkartır. Sınıfı kendi alanından çıkartmayı
hedefleyen bütün siyasi eğilimler doğrudan burjuvazinin çıkarlarına hizmet
etmektedirler.

10. Karşı Devrimci “Ulusal Kurtuluş” Masalı

Ulusal kurtuluş ve yeni ulusların oluşumu
hiçbir zaman proleteryanın özel bir görevi olmamıştır. On dokuzuncu yüzyıl
devrimcileri bazı ulusal kurtuluş hareketlerine destek verseler de, bunların
birer burjuva hareketi oldukları gerçeğine dair herhangi bir yanılgıya sahip
değillerdi ve de bu hareketlere "ulusların kendi kaderini tayin hakkı" adına
destek vermiyorlardı. Bu hareketleri desteklediler; çünkü kapitalizmin yükseliş
döneminde ulus devlet, kapitalizmin gelişimi için en uygun temeli temsil
ediyordu ve yeni ulus devletlerin kurulması, pre-kapitalist toplumsal
ilişkilerin kısıtlayıcı izlerini ortadan kaldırarak üretici güçlerin dünya
ölçeğindeki gelişiminde ve sosyalizm için gerekli maddi koşulların olgunlaşmasında
gerçek bir aşamayı temsil ediyordu.[1]

Kapitalizmin çöküş dönemine girmesiyle
birlikte, ulus, kapitalist üretim ilişkilerinin tamamıyla birlikte, üretici
güçlerin gelişimi için çok dar bir hal aldı. Bugün, en eski ve güçlü ülkelerin gelişemediği
bir durumda, yeni ülkelerin resmi olarak kurulması hiçbir ilerleme sağlamıyor.
Emperyalist bloklar arasında bölünmüş dünyada her "ulusal kurtuluş" mücadelesi,
ilerici herhangi bir şeyi temsil etmekten çok, işçi ve köylülerin gönüllü
olarak ya da zorla ölüme gönderildikleri, rakip emperyalist bloklar arasında
sürüp giden bir çatışma alanı olabilir ancak. 

Bu mücadeleler hiçbir şekilde "emperyalizmi
zayıflatmazlar"; çünkü onun temeline, kapitalist üretim ilişkilerine meydan
okumazlar. Eğer bir emperyalist bloğu zayıflatıyorlarsa, bu sadece diğerini
güçlendirmek içindir. Çatışmalar sırasında ortaya çıkan yeni oluşumların
kendileri de emperyalist nitelik kazanırlar; çünkü kapitalizmin çöküş çağında
büyük ya da küçük hiçbir ülke emperyalist politiklar gütmekten kurtulamaz.

Mevcut dönemde "başarılı" bir "ulusal kurtuluş"
mücadelesi, söz konusu ülkedeki emperyalist efendilerin değişimini ifade eder.
Başarı, özellikle yeni "sosyalist" ülkelerde işçiler için devletçi sermayenin
sömürüyü derinleştirmesi, sistematikleştirmesi, militaristleştirmesi anlamına
gelir. Bu, "kurtarılmış" ulusun da bir tür toplama kampına sokulması demektir.
Bazı insanların öne sürdüğünün aksine, "ulusal kurtuluş mücadeleleri" Üçüncü
Dünya proleteryasının sınıf mücadelesi için kullanacağı bir sıçrama tahtası
yerine geçmezler. İşçileri, "yurtsever" aldatmacalarla ulusal sermayenin
arkasına alan bu hareketler, proleteryanın bin bir zorlukla yürüttüğü sınıf
mücadelesine de engel teşkil ederler. Komünist Enternasyonal'in önergelerine
karşın, tarihin son elli yılda fazlasıyla gösterdiği gibi "ulusal kurtuluş"
mücadeleleri ne gelişmiş, ne de geri kalmış ülkelerdeki işçileri mücadeleye
teşvik eder. Gelişmiş ya da geri kalmış ülkelerdeki işçilerin bu mücadelelerden
kazanacağı hiçbir şey, seçecekleri hiçbir emperyalist taraf yoktur. Bu
çatışmalarda, "ulusal savunmanın", "ulusal kurtuluş" giysilerine sokulduğu
günümüzdeki biçimine karşı durabilecek tek devrimci slogan, Birinci Dünya
Savaşı sırasında da kullanılan "Emperyalist savaşı iç savaşa çevirelim"
sloganıdır. Ulusal kurtuluş mücadelelerine "koşulsuz" ya da "eleştirel" destek
vermeyi savunan bütün pozisyonlar, bilinçli olsun ya da olmasınlar, Birinci
Dünya Savaşı sırasındaki "sosyal şovenistlerin" pozisyonuna düşmektedirler.
Dolayısıyla etkinliklerinin komünist faaliyetlerle hiçbir şekilde bağdaşırlığı
bulunmamaktadır.


[1] 1980'lerin sonunda doğu bloğunun yıkılması ve batı bloğunun
dağılmasıyla, ulusal kurtuluş mücadelesi, sermayenin sol kesimlerinin
proleteryayı herhangi bir emperyalist tarafa çekmek için kullandığı aldatmaca
olmaktan çıkmıştır. "Ulusal kurtuluş" masalı, kapitalizmin merkezi ülkelerinden
Rus emperyalist bloğunun çöküşüyle büyük ölçüde silindiyse de, yine de,
dünyanın bazı bölgelerinde hala hayattadır ve o ülkelerin işçilerini (Kafkas
cumhuriyetlerinde ve İsrail işgali altındaki bölgelerde olduğu gibi) birbirine
kırdırmak için kullanılmaya devam etmektedir.

11. Öz-Yönetim: İşçilerin Öz-Sömürüsü

Eğer ulus devlet bile üretici güçler için çok dar bir kafes haline
geldiyse, bu durum kapitalizmin genel kurallarından hiçbir zaman bağımsız
olarak düşünülemeyecek olan bireysel işletmeler için daha da geçerlidir. Çöken
kapitalizmde işletmeler yasalara ve devlete çok büyük bir ağırlıkla dayanırlar.
Bu yüzden geçen yüzyılda Proudhoncu eğilimler tarafından savunulmakta olan
küçük burjuva ütopyası "öz-yönetim" (kapitalist işletmelerin işçiler tarafından
yönetilmesi), günümüzde yalnızca kapitalist bir aldatmacadır.[1]

Öz-yönetim, krizin vurduğu işletmelerde
işçilerin sorumluluk alarak kendi sömürülerini örgütlemelerini sağlamaya
çalışan bir ekonomik silahtır ve bu silahın sahibi sermayedir. Dolayısıyla
öz-yönetim karşı devrimin de siyasi silahıdır.
İşçileri, fabrikalarına, mahallelerine, sektörlerine hapsederek ve orada
yalıtarak işçi sınıfını böler.

  • İşçilerin
    tek görevi kapitalist ekonomiyi yıkmak iken, sırtlarına bir de kapitalist
    ekonominin sıkıntılarını yükler.
  • Proleteryayı
    kurtuluşunu belirleyen temel görevden, sermayenin siyasi araçlarının yok
    edilişinden ve dünya ölçeğinde proleterya diktatörlüğünün kurulması
    amacından saptırır.

Proleterya, yalnızca dünya ölçeğinde
üretimin yönetimini eline alabilir, fakat bunu kapitalist yasalar çervesinde
değil, onları yok ederek yapacaktır.

Öz-yönetimi savunan bütün siyasi pozisyonlar, ("işçi sınıfı tecrübesi"
veya "işçiler arasında yeni üretim ilişkileri oluşturmak" adı altında bile
olsa), nesnel olarak kapitalist üretim biçiminin korunumunun bir parçasıdır.


[1] Doruk noktasına 1974-75'te Fransa'daki LIP işçilerinin "öz-yönetim"
deneyimi ve yenilgisinde ulaşan bu aldatmacanın etkisi bir hayli azalmıştır.
Fakat anarşizmin yenilenmesiyle öz-yönetimin de bir dirilme yaşayacağı gözden
kaçmamalıdır.1936'da İspanya'da öz-yönetim masalını "devrimci" ekonomik
önlemler adı altında bayraklarında anarşist ve anarko-sendikalist eğilimler
taşımıştır.

12. “Kısmi” Mücadeleler: Gerici Bir Çıkmaz Sokak

Kapitalizmin çöküşü sistemin bütün ahlaki
değerlerinin yozlaşmasını ve çürümesini beraberinde getirmiş, bütün insani
ilişkilerde derin bir düşüşe yol açmıştır.

Öte yandan,
proleter devrimin hayatın her alanında yeni ilişkiler ortaya çıkaracağı doğru
olmakla birlikte, bu devrime ırkçılık, kadınların konumu, çevre kirliliği,
cinsellik ve günlük hayatın diğer yanları gibi kısmi sorunlar etrafında özel
mücadeleler üzerinden örgütlenerek katkı yapılabileceğini düşünmek hatalıdır.

Kapitalizmin ekonomik temellerine karşı mücadele, içerisinde kapitalist düzenin
üstyapısına karşı her açıdan bütünlüklü bir mücadeleyi barındırır. "Kısmi"
mücadeleler ise, içeriklerinden dolayı, işçi sınıfının bağımsız konumunu
güçlendirmek bir yana onu tarihsel olarak tamamen yetersiz kalan kategorilere
(ırklar, cinsler, gençlik vs.) böler. Bu yüzden burjuva hükümetleri ve siyasi
partiler "kısmi" mücadeleleri mevcut toplumsal düzeni korumak için sıklıkla
kullanmaktadırlar.

13. “İşçi Partilerinin” Karşı Devrimci Niteliği

Burjuvazinin çeşitli kesimlerini
"sosyalizm", "demokrasi", "anti-faşizm", "ulusal bağımsızlık", "birleşik cephe"
veya "kötünün iyisi" adına "şartlı" veya "eleştirel" olarak bile olsa
destekleyen; politikalarını burjuvazinin seçim oyununa, sendikaların işçi
sınıfı karşıtı faaliyetlerine veya öz-yönetim yanılgısına dayandıran bütün
partiler ve örgütler sermayenin ajanlarıdır. Bu, özellikle sosyalist ve
komünist etikete sahip partiler için geçerlidir. 

Bir zamanlar dünya proleteryasının gerçek
öncüleri olan bu partiler, bir yozlaşma sürecinin sonucunda kapitalist saflara
katıldılar. Parçası oldukları Enternasyonal'lerin bu şekildeki ölümlerinin
(yapıları resmi olarak korunmuş olsa da) ardından, kendileri de hızla
ülkelerindeki burjuva devlet mekanizmasının (çoğu zaman önemli) dişlileri,
ulusal sermayenin sadık idarecileri haline geldiler.

Daha önceki yıllarda oportünizm ve reformizm
kangrenine boyun eğmiş olmaları Birinci Dünya Savaşı öncesinde burjuvazinin
tarafına geçmelerine neden olan sosyal şovenist sağ kanat liderliği altındaki
pek çok sosyalist parti bu durumun bir örneğiydi. "Ulusal savunma" pozisyonu
alarak İkinci Enternasyonal'in ölümünü belirleyen bu partiler savaş sonrasında
devrimci dalgaya karşı çıkarak, 1918 Almanya örneğinde olduğu gibi
proleteryanın cellatları olacak kadar ileri gittiler. Bu partilerin kendi
burjuva devletleriyle kaynaşması Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesinden
sonra farklı zamanlarda gerçekleşti; fakat bu süreç 1920'lerin başlarında son
proleter akımlar sosyalist partilerin saflarından atılıp Komünist
Enternasyonal'e katılınca sona erdi. 

Aynı şekilde Komünist Partiler de benzer
bir oportünist yozlaşmanın ardından kapitalist saflara katıldılar. Bu süreç
1920'lerin başından, Komünist Enternasyonal'in (1928'de "Tek Ülkede Sosyalizm"
teorisi kabul edildiği zaman gerçekleşen) ölümüne dek sürdü. Bu partilerin
kapitalist devletle tamamen kaynaşmaları, 1930'ların başında kendi
burjuvazilerinin silahlanmasına destek verip "halk cephelerine"katılmalarıyla
gerçekleşti. Sol fraksiyonların sert mücadelesi komünist partileri yozlaşmaktan
alıkoyamamıştı. İkinci Dünya Savaşı sırasında "Direniş" hareketlerinde ve
savaşın ardından "ulusal yeniden yapılanma" dönemlerinde aldıkları roller,
onların ulusal sermayenin sadık ajanları ve karşı-devrimin en saf imgesi
olduklarını doğruladı.

Bütün sözde "devrimci" akımlar, örneğin
burjuvazinin tarafına geçmiş partilerin değişik bir biçimi olan Maoizm,
komünist partilerin ihanetine proleter bir tepki verdikten sonra benzer bir
yozlaşma sürecine giren Troçkizm ve "anti-faşist ittifak" gibi sosyalist ve
komünist partilerin savunduğu kimi yaklaşımları yineleyen geleneksel anarşizm
aynı saflardadır: Sermayenin safları. Etkilerinin daha az veya söylevlerinin
daha radikal olması, programlarının burjuva temellerini değiştirmez, tam aksine
onları bu partilerin işe yarar çığırtkanları yapar.

14. Dünya Proleteryasının İlk Devrimci Dalgası

Kapitalizmin çöküş dönemine girişinin
işareti olan Birinci Dünya Savaşı, proleter devrim için gerekli nesnel
koşulların olgunlaştığını gösterdi. Savaşa karşı yükselen ve Rusya ve Avrupa'da
şimşek gibi çakan devrimci dalga hem Amerika'da izini bıraktı, hem de Çin'de
yankılandı. Sonuçta dünya proleteryasının kapitalizmi yok etme tarihsel
göreviyle ilgili ilk deneyiminin koşullarını oluşturdu. Proleterya, 1917-1923
yılları arasındaki mücadelenin en üst noktalarında Rusya'da gücü ele geçirdi.
Almanya'da kitle ayaklanmaları yürüttü; İtalya, Macaristan ve Avusturya'yı
temellerine kadar sarstı. Devrimci dalga, daha zayıf da olsa, İspanya, Büyük
Britanya, Kuzey ve Güney Amerika'daki sert mücadeleler içinde de kendisini
gösterdi. Ancak devrimci dalga, uluslararası işçi sınıfının uzun süredir devam eden yenilgilerinin
ardından, Çin'in Şangay ve Kanton kentlerindeki proleter ayaklanmanın da
ezilmesiyle kesin bir başarısızlığa uğradı. Rusya'daki Ekim Devrimi ise,
"burjuva", "devletçi kapitalist" ve "çift yönlü" bir nitelik kazandı ve
burjuvazinin tamamlamakta aciz kaldığı "burjuva-demokratik" görevi yerine
getirmeye soyundu. İşte bu nedenle Rusya'da yaşanan olguyu "sürekli" devrim
olarak değil, sınıf hareketinin en önemli yanlarından biri olarak görmek gerekir. 

1919'da burjuvazinin saflarına geçerek
emperyalist savaşa katılan İkinci Enternasyonal'den örgütsel anlamda tamamen
ayrılan Üçüncü (Komünist) Enternasyonal'in kurulması da, aynı şekilde bu
dalganın bir parçasıydı. Devrimci solun önemli bir kolu olan ve İkinci
Enternasyonal'den "emperyalist savaşı iç savaşa çevirin", "kapitalist devleti
ezin", "bütün güç Sovyetlere" gibi yeni siyasi sloganlarla ayrılan Bolşevik
Partisi ise, Üçüncü Enternasyonal'in yaratılmasındaki belirleyici rolüyle
devrimci sürece çok önemli bir katkı yaptı. Bolşevik Partisi, o anda dünya
proleteryasının gerçek öncü kolunu temsil ediyordu.

Ancak, hem Rusya'daki devrimin, hem de
Üçüncü Enternasyonal'in yozlaşması, temelde diğer ülkelerdeki devrimci
girişimlerin bastırılmasının ve devrimci dalganın genel olarak tükenmesinin bir
sonucu olsa da, söz konusu yozlaşmada ve işçi sınıfının uluslararası
yenilgisinde -Komünist Enternasyonal'in temel kılavuzu olan- Bolşevik
Partisi'nin oynadığı rolü görmek gerekir. Örneğin, Kronstadt Ayaklanması'nın bastırılması
sırasında üstlendikleri sorumluluk görmezden gelinemeyecek kadar büyüktür.
Ayrıca "sendikaların yerinden ele geçirilmesi", "devrimci parlamentarizm" ve
"birleşik cephe" politikalarının (Üçüncü Enternasyonal'in sol kanadının
muhalefetine rağmen) savunusuyla devrimin yenilgisine yol açan etkileri,
devrimci dalganın gelişimindeki etkilerinden daha az değildir. 

Rusya'da karşı-devrim sadece "dışardan"
değil, aynı zamanda "içerden" ve özellikle de Bolşevik Partisi'nin oluşturduğu
devlet mekanizmalarından geldi. Ekim 1917'de yapılan ve hem Rusya
proleteryasının hem de onun sınıfsal hareketinin yeni tarihsel dönemdeki
olgunlaşmamışlığıyla açıklanabilecek ciddi hatalar, daha sonra başarı kazanan
karşı-devrimin ideolojik bahanesi oldu. Savaş sonrasında devrimci dalganın ve
Rusya'da da devrimin düşüşü, Üçüncü Enternasyonal ile Bolşevik Partisi'nin
yozlaşarak oynadığı karşı devrimci rolden bağımsız ele alınamaz. Devrimci
dalganın uğradığı yıkım, bu dalganın Rusya'daki oluşumlar ve yozlaşmış Üçüncü
Enternasyonal'le ilişkileri bağlamında ele alınarak anlaşılabilir.Bütün diğer
açıklamalar sadece kafa karışıklığına yol açar ve devrimci akımların
görevlerini yerine getirmelerini engeller.

Proleteryanın devrimi amaçlayan deneyimleri
"maddi" kazanımlar bırakmamış olsa da, bu deneyimlerden gerçek ve önemli teorik
kazanımlar edinilebilinir. Özellikle proleteryanın siyasi gücü ele geçirişinin
(1971'de kısa ömürlü ve çaresizce yürütülen Paris Komünü deneyimi ve 1919'daki
sonuçsuz Bavyera ve Macaristan örnekleri dışında) tek tarihsel örneği olan Ekim
Devrimi, devrimci mücadelenin çok önemli iki sorununun; devrimin içeriği ile
devrimci örgütün niteliğinin anlaşılması için çok önemli dersler bırakmıştır.

15. Proleterya Diktatörlüğü

Proleteryanın siyasi gücü dünya ölçeğinde
ele geçirmesi, kapitalist toplumun devrimci dönüşümünün önkoşuludur ve ilk
olarak burjuva devletinin bütün kurumlarının yok edilmesi anlamına gelir.

Burjuvazi toplum üzerindeki egemenliğini
devlet aracılığıyla sağladığı için, devlet onun ayrıcalıklarının korunumunda ve
özellikle işçi sınıfına yönelik sömürüsünde aracılık işlevini yüklenmiştir.
Dolayısıyla savunabileceği ayrıcalıkları bulunmayan ya da sömürgen bir konumu
olmayan işçi sınıfı tarafından kullanılamaz. Bu nedenle sömürgen azınlıkların
ister açıkça, ister iki yüzlü ama her durumda hep daha fazla ve daha sistematik
bir şekilde uyguladıkları şiddete karşı proleterya yalnızca kendi devrimci
sınıf şiddetini öne çıkartabilir. Başka bir deyişle "sosyalizme barışçıl yol"
diye bir şey yoktur. 

Sosyoekonomik değişime aracılık edecek olan
proleterya diktatörlüğü (siyasi gücün sadece işçi sınıfı tarafından kullanımı),
sömüren sınıflar da dahil olmak üzere bütün üretici güçleri toplumsallaştırma
ve bunları üretim etkinliklerinin tümüne yayarak kamulaştırma görevi ile karşı
karşıyadır. Gücü ele geçirecek olan proleterya, ücretli emek ile meta
üretiminin ortadan kalkacağı ve insanlığın, gerçek gereksinimlerini karşılamaya
dayalı bir ekonomiye doğru ilerleyeceği sistemi kurabilmek için burjuvazinin
siyasi ekonomisine saldıracaktır.

Kapitalizmden komünizme geçiş aşamasında proleterya dışında kalan fakat
sömürmeyen tabakalar ve varlığı ekonominin toplumsallaşmamış kesimine bağlı
olan sınıflar hala var olmaya devam edecektir. Bu nedenle sınıf mücadelesi de
toplumun içinde birbiriyle çelişen ekonomik çıkarların varlığının doğal bir
sonucu olarak bir süre daha yaşamayı sürdürecektir. Bu durum, görevi bu
çelişkilerin toplumu parçalamasını engellemek olan bir devleti ortaya
çıkartacak. Ancak, mevcut toplumsal sınıfların, bu sınıflara mensup kişilerin
ekonominin toplumsallaşmış kesiminin içine girmeleri sonucu ortadan kalkışıyla;
kısacası sınıfların yok olmasıyla, devletin kendisi de yok olmak zorunda
kalacaktır.

Proleterya diktatörlüğünün tarihsel olarak
keşfedilmiş biçimi uniter, merkezileşmiş ve bütün sınıfı kapsayan işçi
konseylerinin diktatörlüğüdür. Bu yapılanma içinde yer alan işçi konseyleri
sınıfın gücünü kollektif bir biçimde kullanacak şekilde seçilmiş ve geri
çağırılabilir delegelere dayanır. Anılan konseyler siyasi gücün yalnızca işçi
sınıfının elinde olmasını garantilemek için silahların kontrolünü elinde
tutacaktır.

Yalnızca işçi sınıfı toplumun dönüşümü için
gereken gücü elinde tutabilir. Bu nedenle, önceki devrimci sınıflarla
karşılaştırıldığında, proleterya, gücü herhangi bir kuruma veya azınlığa
devredemez; bu azınlık devrimci azınlığın kendisi olsa bile. Devrimci azınlık
konseylerin içinde etkinlik gösterecektir; ancak örgütü, işçi sınıfının
tarihsel hedeflerini elde etmesi adına kendisini işçi sınıfının üniter
örgütlerinin yerine koyamaz.

Rus devriminin deneyimi, geçiş aşamasında sınıf
ve devlet arasındaki ilişkiler sorununun karışıklığını ve ciddiyetini gözler
önüne serdi. Önümüzdeki dönemde proleterya ve devrimciler bu sorundan kaçamaz;
tam aksine sorunu çözmek için her türlü çabayı göstermelidirler.

Proleterya diktatörlüğü, işçi sınıfının herhangi bir sınıf-dışı güce herhangi
bir şekilde boyun eğmesinin ve aynı zamanda sınıf içerisinde de şiddet
ilişkilerinin kesin reddidir. Geçiş döneminde proleterya toplumdaki tek
devrimci sınıftır; bilinci, birliği ve diktatörlüğü komünizme yol açacak temel
güvenceleridir.

16. Devrimcilerin Örgütü

a. Sınıf Bilinci ve Örgüt

Mevcut toplumsal düzenle mücadele eden her sınıf,
etkinliklerine örgütlü ve bilinçli bir şekil verdiği takdirde başarı
kazanabilir. Bu durum, mücadeleleri yeni bir toplumsal düzen getirmeyecek olan
köleler ve köylüler gibi örgüt ve bilinç şekilleri kusurlu ve yabancılaşmış
sınıflar için bile geçerliydi. Toplumsal evrimin gerekli kıldığı yeni
ilişkileri taşıyan tarihsel sınıflar için ise, örgütlü ve bilinçli mücadele
gereklilik olmanın ötesinde bir zorunluluktur. Yukarda andığımız sınıflardan
yalnızca proleterya eski toplumda ekonomik güce sahip olmayan sınıftır. Bu
nedenle örgütü ve bilinci sınıf mücadelesinde çok daha belirleyici etmenler
olarak ortaya çıkmaktadır. 

Proleteryanın devrimci mücadele ve siyasi güce sahip olmak için
yarattığı örgütlerin biçimi az önce de belirttiğimiz gibi işçi konseyleridir.
Fakat, bütün sınıf devrimin öznesi de olsa ve konseylerde de birleşse, bu,
sınıfın bilinç kazanma sürecinin mutlak bir biçimde simultene veya homojen
olarak gerçekleşeceği anlamına gelmez. Sınıf bilinci, mücadele sürecinde
zaferleri ve yenilgileriyle dolambaçlı bir yol izleyerek gelişir. Proleteryanın,
kapitalist toplumun "doğal" iskeletini oluşturan ve sermayenin, sınıfın
içerisinde varlığını süreklileştirmek istediği kısmi ve ulusal bölünmelerle
yüzleşmesi gereklidir.

b. Devrimcilerin Rolü 

Devrimciler, "proleter hareketin gidişatını, koşullarını ve genel
sonuçlarını" (Komünist Manifesto) ilk olarak açık bir şekilde kavrayan
unsurlardır. Kapitalist toplumda "yaygın fikirler, yöneten sınıfın fikirleri
olduğu için" bu devrimci unsurlar işçi sınıfının içerisinde de yalnızca bir
azınlık olarak bulunurlar.

Sınıftan doğan, bilinçlenme sürecinin bir göstergesi olan
devrimciler sadece sınıfsal mücadele sürecinde etkin etkenler olarak var
olabilirler. Bir devrimci örgüt, görevini yerine getirmek için: 

  • İşçi sınıfının bütün
    mücadelelerine, kararlı ve savaşçı nitelikleriyle öne çıkan bütün
    üyeleriyle katılır;
  • Bu mücadelelere bütün sınıfın
    ortak çıkarlarının ve hareketin son hedeflerininin altını çizererek
    müdahale eder;
  • Müdahalelerinin gerekli bir
    parçası da sürekli teorik netleşmeye yönelik çalışma yapmaktır.
    Çalışmaları örgütün genel etkinliklerinin sınıf mücadelesi deneyimlerine
    dayanmasını ve teorik çalışma aracılığıyla perspektiflerini
    belirginleşmesini sağlar.

c. Sınıfın Devrimcilerin Örgütüyle İlişkisi

Sınıfın genel örgütleri ile devrimcilerin örgütü aynı hareketin
parçaları olsalar da, gerçekte farklı yapılardır.
İşçi konseyleri, bütün sınıfı örgütler. Bu örgütlerin bir parçası olmanın tek
koşulu işçi olmaktır. Devrimcilerin örgütü ise yalnızca sınıfın devrimci
unsurlarını örgütler. Üyeliğin koşulu sosyolojik değil, siyasi niteliktedir:
Programda hemfikir olmak ve onu savunmada kararlık. Bu nedenle sınıfın öncü
kolu; sosyolojik olarak işçi sınıfının bir parçası olmamasına rağmen, kendi
sınıflarından koparak kendilerini proleteryanın tarihsel sınıf çıkarlarıyla
ifade eden bireyleri de içerisinde barındırabilir.

Öte yandan, sınıf ve sınıfın öncü kolunun örgütü iki farklı olgu
olsa da, "Leninist" eğilimler ile işçi-konseyci eğilimlerin savlarının aksine
birbirlerinden ayrı, birbirlerinin dışında veya birbirlerine karşıt da
değildirler. Bu anlayışların ikisinin de reddettiği, bu iki unsurun - sınıfın
ve devrimcilerin - birbirlerini bir bütün ve bir bütünün parçaları olarak
tamamladığı gerçeğidir. İkisi arasında güç ilişkileri hiçbir zaman oluşamaz;
çünkü komünistlerin "proleteryanın çıkarlarının dışında ve bu çıkarlardan ayrı
çıkarları yoktur
" (Komünist Manifesto).

Sınıfın bir parçası olan devrimciler ne kapitalizm içindeki
mücadelelerinde ne de kapitalizmin devrilmesi ve siyasi iktadarın ele geçirilmesi
sırasında kendilerini sınıfın yerine koyamazlar. Komünizme giden yol, işçi
sınıfının tümünün daimi katılımını ve yaratıcı etkinliğini gerekli kılmaktadır.
Bu nedenle, devrimci bilince sahip bir azınlık ne kadar aydınlanmış olursa
olsun proleteryanın görevlerini üstlenemeye kalkamaz; aksi halde yetersiz
kalmaya mahkumdur.

Proleter devrimin zaferinin tek garantisi, pratik deneyimin meyvesi
olan sınıfsal bilinçtir. Dolayısıyla onun sınıfsal etkinliklerde sahip olduğu
yer başka hiçbir şeyle doldurulamaz. Bu bağlamda sözü edilmesi gereken bir
diğer unsur da şiddetin kullanımıdır. Sınıfsal mücadele sırasında kullanılacak
şiddet de, sınıfın genel hareketinden ayrı tutulamaz. Bu nedenle bireyler veya
izole grupların terorizmi sınıfın yöntemlerine tamamen yabancıdır ve eğer burjuvazinin
farklı kesimleri arasındaki mücadelenin alaycı bir yöntemi değilse, en iyi
ihtimalle küçük-burjuva çaresizliğinin bir göstergesidir. Proleter mücadele
içinde ortaya çıkmışsa, bu, mücadele dışı öğelerin etkisinin bir işaretidir ve
sınıf bilincinin gelişimini zayıflatma tehlikesi yaratır. 

İşçi sınıfının
mücadeleyi doğrudan kendisinin örgütlemesi ve gücü de yine kendi ellerine
alması komünizme giden yollardan yalnızca biri değildir; o, toplumu komünizme
götürecek tek yoldur.

Devrimci örgütlerin en gelişmiş biçimi olan parti, sınıfın tarihsel
geleceğini belirleyecek bilinci kazanmak ve mücadeleye siyasi bir boyut katmak
için işlev yüklenecek yaşamsal önemde bir organdır. Bu nedenle partinin var
olması ve etkinlikleri proleteryanın kesin zaferi için değişmez bir koşuldur.

d. İşçi Sınıfının Bağımsızlığı

Öte yandan, işçici ve anarşist eğilimlerin ikameci anlayışlara karşı
öne sürdüğü "sınıf bağımsızlığı" konsepti tamamen gerici ve küçük-burjuva bir
anlama sahiptir. İşçi sınıfını temsil ettiği savlanan bu "bağımsızlık", işçici
ve anarşist eğilimlerin ‘kendi bağımsızlıkları'ndan başka bir anlama
gelmemektedir. Bu kesimler bu yaklaşımlarıyla eleştirdikleri yer değiştirmeci
eğilimler ile aynı konuma düşmektedirler. Her iki grubun uzlaşı içinde
oldukları konseptin iki ana boyutu bulunmaktadır:

  • Bütün siyasi parti ve örgütleri,
    işçilerin olsa da olmasa da reddetmek;
  • İşçi sınıfının her kesiminin
    (fabrika, mahalle, bölge, ülke vb. bazında) diğerlerine karşı
    bağımsızlığı: Federalizm.

Bu fikirler en iyi ihtimalle, Stalinist bürokrasiye ve devlet
totalitarizmininin gelişimine bir tepki olabilirler; ya da en kötü ihtimalle
tipik küçük burjuva izolasyonunun ve bölünmüşlüğünün siyasi bir
yansımasıdırlar. Her iki durum da, proleteryanın devrimci mücadelesinin üç
temel yanının tamamıyla anlaşılmamış olduğunu gösterir:

  • Sınıfın siyasi görevlerinin önemi
    ve önceliği (kapitalist devletin yıkılması, proleteryanın bütün dünyada
    diktatörlüğü);
  • Devrimcilerin örgütünün sınıf
    içindeki önemi ve vazgeçilmez niteliği;
  • Sınıfın devrimci mücadelesinin
    birleştirici, merkezileşmiş ve dünya ölçeğindeki niteliği.

Marksistler olarak bizler için sınıfın bağımsızlığı, sınıfın
toplumdaki bütün diğer sınıflardan bağımsızlığı anlamına gelir. Bu bağımsızlık,
sınıfın devrimci faaliyet gösterebilmesi için vazgeçilmez bir önkoşuldur; çünkü
proleterya günümüzdeki tek devrimci sınıftır. Onun bağımsızlığı, hem örgütsel
düzeyde (işçi konseylerinin örgütlenmesi) hem de siyasi düzeyde korunmalıdır.
Proleterya, bir yandan sınıf bağımsızlığını korurken, diğer yandan, işçici
eğilimlerin savlarının aksine komünist öncü koluyla sıkı sıkıya bağlıdır.

e. Sınıf Mücadelesinin Farklı Anlarında Devrimcilerin Örgütü 

Sınıf örgütü ve devrimcilerin örgütü işlevleri bakımından nasıl iki
ayrı varlıksa, onları ortaya çıkaran koşullar da birbirinden farklıdır. İşçi
konseyleri yalnızca sınıf mücadelesinin iktidarı ele geçirmeye eğilimli olduğu
devrimci hesaplaşma dönemlerinde ortaya çıkabilir. Ancak işçi sınıfının bilinç
geliştirme çabası, sınıfsal ayrımların olduğu her dönemde vardır ve komünist
toplumda sınıflar ortadan kalkıncaya kadar da var olmaya devam edecektir. Her
dönemde görülen komünist azınlıklar ise, onun değişmez mücadelesinin bir
ifadesidir. Bu komünist azınlıkların etkinlikleri, etkinliklerinin türü ve
yaygınlığı ile örgütlerinin biçimi sınıf mücadelesinin koşullarına sıkıca
bağlıdır.
İşçi sınıfının güçlü bir şekilde etkin olduğu dönemlerde komünist azınlıklar
olayların gelişimine doğrudan etki ederler. O zaman komünist öncü kolunu
tanımlamak için parti sözcüğü kullanılabilir. Sınıf mücadelesinin yenilgi ve
düşüş dönemlerinde ise, devrimciler tarihin gidişatını doğrudan etkileyemezler.
Böyle dönemlerde o anki harekete artık doğrudan etki edemese de yine de direnen
çok daha küçük örgütler var olabilir. Burjuvazinin işçi sınıfını (sınıf
işbirlikçiliği yoluyla, "Kutsal Birlik", "Direniş", "anti-faşizm" adları
altında) silahsızlandırıp hizaya sokmaya çalıştığı sırada akıntıya karşı
mücadele eden yapılardır bunlar. Temel görevleri geçmiş tecrübelerin derslerini
çıkartarak sınıfın bir sonraki yükselişinde ortaya çıkaracağı proleter partinin
teorik ve programatik altyapısını oluşturmaktır. Sınıf mücadelesi suların
altında kaldığında kendilerini yozlaşan partiden ayırmış olan bu grup ve
fraksiyonlar, partinin yeniden ortaya çıkacağı zamana siyasi ve örgütsel olarak
uzanan köprüyü inşa etmekle görevlidirler.

f. Devrimcilerin Örgütünün Yapısı

Proleter devrimin dünya ölçeğinde merkezileşmesi, aynı ölçekte
merkezileşmiş bir işçi partisini de gerekli kılar. Bu partinin temellerini
oluşturan fraksiyon ve gruplar da zorunlu olarak dünya ölçeğinde merkezileşme
eğilimindedirler. Merkezileşme eğilimi, örgütün düzenlediği kongrelerle ilgili
raporlar hazırlayıp üyelere ileten, siyasi sorumluluklar yüklenmiş merkezi organların
varoluşu tarafından somutlanır.
Devrimci örgütün yapısı iki temel ihtiyacı göz önünde bulundurmalıdır:

  • Kendi içerisinde devrimci bilincin
    gelişmine izin vermeli ve böylece monolitik olmayan örgütte ortaya çıkan
    her sorunun ve fikir ayrılığının en geniş ve açık ölçüde tartışılmasına
    olanak sağlamalıdır;
  • Örgütün kenetlenişi ve
    faaliyetlerinde birliği sağlanmalıdır; bu, örgütün bütün kesimlerinin
    çoğunluğun kararlarını yerine getirmesi anlamına gelir.

Örgütün farklı kesimleri arasındaki ilişkiler ve
militanlar arasındaki bağlar, zorunlu olarak kapitalist toplumun yaralarını
içerisinde barındırır. Dolayısıyla kapitalizm içerisinde bir komünist ilişkiler
adası oluşturmak imkansızdır. Buna rağmen, kimi zaaflar taşıyan söz konusu
ilişkiler devrimcilerin hedefiyle alenen çelişki içerisinde bulunmazlar.
Tersine komünizme gebe sınıfın bir örgütüne mensup olmanın göstergeleri olan
dayanışma ve ortak güvene dayanma yaklaşımını göstereceklerdir.