EKAonline-2011

2011 - Ekim

Burjuva Demokrasisi İnsanca Bir Yaşamı Nasıl Sağlayabilir Ki?

Bu gün Türkiye'nin birçok şehrinden işçiler olarak Ankara'da toplanmış bulunuyoruz. Türkiye'deki meslek odaları ve sendikalar tarafından organize edilen bu miting "Tüm temel haklarımız için, insanca yaşamı savunuyor, eşit, özgür, demokratik bir Türkiye istiyoruz" talebiyle yapılıyor. Hepimiz biliyoruz ki, birçok insani yaşam hakkından yoksunuz. Bu kadarıyla kalsa ne mümkün; her geçen gün birçoğunu da kaybediyoruz. Yine biliyoruz ki, kapitalizm denen, bizim ürettiğimiz kadar var olabilen ve kolektif olarak ürettiklerimizi gasp eden bir sistemde yaşıyoruz. Bizi insanlık dışı yaşama zorlayan ise kapitalist ekonomi ve onun demokrasisi.

Sendikalar yıllardır bu mitingleri düzenliyor ve hepsinde de "demokrasi", "insanca yaşam hakkı" gibi talepleri dile getiriyor. Bu ülkede demokrasinin tesis edilmesi için canla başla çalıştıklarını şimdiden söylemek gerekiyor. Hatta kendilerine demokrasinin yılmaz savaşçıları da diyebiliriz. Yeni bir anayasa yapılması konusunda hemfikir olsalar da, anayasa değişikliği için yapılan referandumda aldıkları tutum, içerisinde ‘yetmez ama evet' ve ‘hayır' olmak üzere iki eğilim taşıdı. Aldıkları bu tutum ile demokrasi için mücadele ettiklerini dile getirdiler. Geçen yıllarda bu dile getirilenlerin yanına bir de sokak meclisleri eklendi ki bu da demokrasi anlayışlarını iyice belirginleştirmiş oldu. Tüm bunlar bir demokrasi mücadelesi verildiğine kanıt gösterilebilir.

Fakat asıl önemli olan "hangi demokrasi" sorusu?

Bu sorunun sadece bir yanıtı var o da, burjuva demokrasisi.

Peki, burjuva demokrasisi neyi ifade ediyor?

İşçilerin her gün işe gidip patronları için üretim yapmasını sağlayacak ne varsa (parlamento, seçimler, anayasa, dernekler ve diğer ekonomik, siyasi yapılanmaların hepsi) burjuva demokrasisinin kendisini oluşturmaktadır. Peki sendikalar? Onlar da aynı işleve sahipler. Sendikaların işçiler için oynadıkları role en taze örnek; sendikanın Tekel işçileri Ankara sokaklarını mesken tuttuklarında ve 4-C'ye karşı direndiklerinde onları ilk yalnız bırakmasıdır. Sendikalar da burjuva demokrasisinin bir parçası haline gelmişlerdir. Ücretli emeği sömürerek yaşayan kapitalist ekonomi, siyasi olarak ayakta durmayı demokrasi sayesinde başarır. Diğer bir deyişle demokrasi, işçileri daha fazla sömürebilmek için onları en iyi şekilde yönetme biçimidir.

Diğer bir yanılsama yaratan talep ise "İnsanca bir yaşam"dır. İnsanca bir yaşam, ancak insanın insan üzerindeki cebri ortadan kalktığında mümkün hale gelecektir. Sömürü ilişkilerinin devam ettiği bu sistemde ne kadar refah içinde olunursa olunsun, insanca bir yaşam olası değildir. Kâr üzerine kurulu, sürekli krizler yaşamaya mahkum ve bundan kurtuluşu olmayan bir sistemde her zaman sömürünün şiddeti ağırlaşacaktır. Refah koşullarının sürekli olması mümkün değildir. Geçici refah koşullarında dahi tekdüzeleşme, değersizleşme, insana ve doğaya yabancılaşma üreten bu sistem insanca bir yaşama olanak bırakmamaktadır. İnsanca bir yaşam, ancak eşitsizliklerin, iktidarın ve otoritelerin ortadan kalktığı bir toplumsal yapıyla mümkündür.

Sokak meclisleri söylemi ise kulağa pek hoş gelmekte! Fakat kurulan sokak meclisi, parlamento sevdalılarının kendilerini tatmin ettikleri ve AKP muhalefeti yaptıkları sirklere benzemektedir. İşçilerin ise parlamentarist hayallerle bezeli sirklere değil, kendi öz örgütlerine ihtiyaçları var. Bunlar ise, tarihte gerçek işçi mücadeleleri sonucunda ortaya çıkmış ve günümüzde de hayat bulabilecek konseylerdir.

Biz işçilerin yanılsamalar yaratan bu taleplerle burjuva demokrasisini baki kılmaya çalışan sendikalara ihtiyacı yok. Kendi irademizi temsil eden genel toplantılarda bir araya gelebilir, ihtiyacımız olan talepleri kendimiz belirleyip bunları gerçekleştirebilmek için kendi mücadele deneyimlerimizi yaratabiliriz.

EKA

Tags: 

Bölgesel Güç Olma Yarışı: Ya da Türkiye-İsrail İlişkileri

Son dönemde burjuva gündem oldukça yoğun. Doğu Akdeniz'de yoğunlaşan emperyalist kapışma sürerek devam ediyor. BM raporu krizinin ardından açıklanan beş maddelik yaptırım paketi, yeniden alevlenen Türkiye-İsrail ilişkileri ve son olarak sondaj gerilimi, Türkiye-İsrail ilişkileri üzerine bundan sonra da yazılacağa benziyor. Bizim amacımız emperyalist ilişkilerin arka planını görmek ve siyasi yansımalarını işçi sınıfı nezdinde tahlil etmek.

Türkiye-İsrail ilişkileri, İsrail'in kurulmasıyla başladı. Bu ilişki, inişli çıkışlı fakat bu güne kadar süren bir ilişkiydi. Bugünlerde yaşadığımız Türkiye-İsrail krizinin bir benzeri, 1980 yılında Doğu Kudüs'ün işgaliyle de yaşandı. Sonrasında bu ilişki doksanlı yıllarda iyileşerek iki binli yıllarda askeri anlaşmalar ve bir dizi gizli ilişkiyle zirvesine ulaştı. Türkiye için ABD eksenli bir dış politikanın bölgedeki en büyük ortağıydı İsrail ve artık bu konuda belli sorunların yaşandığı aşikar fakat bunun nasıl bir yön bulacağı hala belirsiz. Zira bu ilişkinin asli ve üçüncü ortağı ABD'nin aldığı ve alacağı tutum oldukça belirleyici. Ama politik mesajların satır aralarına bakılırsa aslında eski dönemden farklı bir ilişkinin gelişmesi olası görünmüyor.

İsrail ve Türkiye'nin ilişkilerinin geçmişene bakacak olursak, İsrail için birçok ilk Türkiye ile yaşanmış. Örneğin Türkiye, İsrail kurulduğunda halkının çoğunluğu müslüman olan ve onu tanıyan ilk ülke. İsrail devlet başkanı Şimon Perez'in, yine nüfusun çoğunluğu müslüman olan Türkiye parlamentosunda 2007 yılında konuşma yaptığı ilk ülke. Aslında bu ilişkinin kaderi bir biçimde belirlenmiş gibi görünüyor. Çok uluslu tekellerin ya da onların ulusal hükümetleri tarafından belirlenmiş bu ilişki burjuvazi açısından Ortadoğu'da oldukça önem taşıyor.

Son yaşanan kriz ise BM'nin hazırladığı Mavi Marmara raporunun basına sızmasıydı ve raporda İsrail'e herhangi bir yaptırım çıkmaması AKP hükümetini bu konuda tutum almaya zorladı. 2 Eylül'de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İsrail'e karşı bir yaptırım paketi açıkladı. BM raporunun basına sızması ve sonuçlarının AKP hükümetinin istediği gibi olmaması Arap coğrafyasında yarattığı siyasi etkiyi ortadan kaldırabilirdi. Özellikle Tayyip Erdoğan'ın İsrail karşıtı çıkışlarıyla yakalanan bu siyasi etki, hem Türkiye'de hem de Arap coğrafyasında AKP'ye prestij kazandırdı. Açıklanan yaptırım paketinin gerçekte Türkiye-İsrail ilişkilerine yeni bir boyut kazandırmadı. Zaten 2009 yılından beridir herhangi bir askeri anlaşma ya da bilgi paylaşımı söz konusu değildi. Açıklanan paketin sadece prestij kaybetmemek için yapılan bir manevradan ibaret olduğunu söyleyebiliriz.

Açıklanan paketteki beş maddeden biri olan “Doğu Akdeniz’de en uzun kıyısı bulunan sahildar devlet olarak Türkiye, Doğu Akdeniz’de seyrü-sefer serbestisi için gerekli gördüğü her türlü önlemi alacaktır.[1] açıklaması ile Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki askeri varlığıyla bölgesel güç olduğunu göstermek istemektedir. Son yıllarda Türkiye bölgesel güç olma yarışında İsrail'e karşı varlık göstermek istemekte. Bölgedeki en hızlı gelişen ekonomi olma iddiasını da taşıyan Türkiye, siyasi varlığını da buna göre tesis etmek istiyor. Bu anlamda da karşısına çıkabilecek güç ise İsrail. Tüm kapışmaların temelinde önemli ölçüde bu kaygı yatmakta. Tamamen bölgesel güç olmak isteyen Türk burjuvazisinin Gazze’ye yakınlık göstermesi Arap coğrafyasında siyasi varlığını arttıracak adımlar atması ve eskiye göre Araplarla daha fazla ekonomik anlaşmalar yapması onun emperyalist eğilimlerinin sonucudur. İsrail ile ilişkisindeki temel gerilim noktalarından birini bu durum oluşturmaktadır.

Doğu Akdeniz’deki petrol gerilimi de Türkiye-İsrail krizine yeni bir boyut kazandırdı. Güney Kıbrıs Rum yönetiminin Akdeniz'de petrol arama çalışmalarına başlamasının arka planında İsrail'in olduğu bizzat Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız açıkladı. Ardından bunun bir tahrik ve provokasyon olduğunu söyleyerek meseleyi İsrail ile ilişkilendirdi. Türkiye'de vakit kaybetmeden KKTC ile yaptığı kıta sahanlığı anlaşması ile Doğu Akdeniz’de petrol arayacağını duyurdu. Petrol sondajı üzerinden yaşanan bu gerilim, yukarıda bahsettiğimiz bölgesel güç olma yarışının ürünü. Sondaj krizi ise Doğu Akdeniz sularını daha da ısındırdı.

Bölgesel güç olma yarışının yanında başka bir durum ise ABD'nin Irak ve Afganistan'ı işgaliyle başlayan paylaşım savaşı. Türkiye ise bu projede ABD'nin stratejik ortağı. ABD için Türkiye bu projede bölgesel olarak konumlandırılacak en ideal ülke. ABD'nin İki stratejik ortağından biri olan Türkiye özellikle Arap coğrafyasında İsrail yerine tercih ettiği bir ülke. İsrail-Filistin sorunu ve Gazze işgali Arap coğrafyasında İsrail'in istenmeyen ülke haline getiriyor. İsrail'in saldırgan tutumu ve kanlı eylemleri ile kuruluşundan bu yana sürmekte, bu tutumundan kaynaklı Ortadoğu’nun şer ülkesi olarak görülüyor. Bölgeye yerleşmek isteyen ABD ise sicili bu kadar bozuk ve kabarık bir ülke ile stratejik ortak olarak öne çıkmak istemiyor. İsrail'in bu konumundan kaynaklı ABD, Türkiye'yi tercih etmiş görünüyor. Bu durum sayesinde Türkiye için bölgesel güç olmanın maddi olanakları ortaya çıkmış oluyor.

Son yıllarda Türkiye'nin Arap coğrafyasında etkinlik kazanması, AKP'nin siyasal geleneği ve Araplarla geliştirilen iktisadi ve siyasi ilişkiler yatıyor. Ilımlı islam yada seküler islam modeliyle servis edilen AKP, Arap coğrafyasında ilgiyle takip ediliyor. Davos zirvesindeki “One Minute” İle başlayan bu yükseliş Mavi Marmara ile daha da hız kazandı ve son yaşanan israil krizi ile zirveye ulaştı. Davos'un ardından Gazze'de, Mısır'da, Suriye'de ve başka Arap ülkelerinde Tayyip Erdoğan posterleriyle gösteriler düzenlendi. Geçen haftalarda Tayyip Erdoğan’ın Mısır, Tunus ve Libya ziyaretleri sırasında ilgi görmesi yine bu politikanın sonucu. İlk defa bir Türk başbakan ''İslam'ın kurtarıcısı, Allah'ın azizi Erdoğan'' sloganlarıyla karşılandı. Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da böyle bir etkinin yaratılmış olması ABD açısından Türkiye ortaklığını önemli hale getiriyor. Yine Mısır'da AKP ile aynı siyasal gelenekten olan İhvan Hareketi'nin “Özgürlük ve Adalet Partisi” adında parti kurup İktidarın en büyük ortağı olması yukarıda bahsettiğimiz ortaklığın arka planına ışık tutuyor. Ilımlı yada seküler islam modelinin Türkiye'de inşa edilip bölgedeki diğer ülkelere ihraç edilmeye çalışılması ABD'nin bölgedeki projesi için vazgeçilmez bir olanak.

Ilımlı islam modeliyle AKP ve Türkiye'nin yeni siyasi vizyonu Arap coğrafyasında, kanlı eylemler yapan, saldırgan bir politika izleyen İsrail'e göre daha etkili bir bölgesel güç olma olasılığını artırıyor. Fakat ABD tarihsel iki ortağının yaşadığı bu krizin daha da derinleşmesini istemiyor. BM toplantılarında yapılan açıklamalar genel itibariyle bu yönde. Öyle görünüyor ki; Türkiye-İsrail krizi daha da derinleşmeden araya başka bir arabulucunun girmesiyle yeniden normal seyrine dönecek gibi.

Tüm bunlar yaşanırken Türkiye'de burjuvazi milliyetçiliğini kullanarak emperyalist kapışmayı haklı göstermeye çalışıyor. Filistin halkıyla dost olduğunu söyleyerek islam üzerinden propaganda yapmakta. Yahudi karşıtlığı üzerinden de bölge işçi sınıfı üzerinde, milliyetçi ayrımların yanına dinsel ayrımları da ekleyerek ayrımlar yaratmaya çalışmaktalar. TC'nin Filistin'e karşı nasıl bir dostluk duygusu beslediğini görmek için İsrail-Türkiye ilişkilerinin geçmişine bakmak yeterli olacaktır ve bu bile fazla söze mahal vermemektedir. Türkiye sadece ve sadece kendi çıkarlarının dostudur. Ve yaptığı sadece işçi sınıfı ve kitleler üzerinde yanılsama yaratıp, yapay ayrımlarla, işçi sınıfının enternasyonal mücadelesinin önüne geçmektir. Yaratılan bu anti-siyonist havaya burjuvazinin hizmetindeki solda açıktan ya da karnından konuşarak destek vermektedir. Emperyalist kapışmaların tümünde olduğu gibi bu dönemde de milliyetçilik Türkiye burjuvazisinin de kullandığı bir argüman. Buna karşısında ise işçi sınıfının tekbir silahı var o da enternasyonal birlik ve mücadele.

Ekrem

 


1. http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0srail-T%C3%BCrkiye_ili%C5%9Fkileri

Tags: 

Enternasyonal Komünist Akım'ın 19. Dünya Kongresi: Sınıf Kavgalarına Hazırlanmak

EKA olarak geçtiğimiz aylarda 19. Kongre'mizi gerçekleştirdik. Genel olarak bir kongre, devrimci örgütlerin yaşantısının en önemli anıdır ve devrimci örgütler işçi sınıfının bizzat bir parçası oldukları için, kongrelerinin temel derslerini çıkartarak onları sınıfın daha geniş kesimlerinin erişimine sunmak gibi bir sorumlulukları vardır. Bu yazıyı kaleme alma amacımız da budur. Başlamadan kongremizin, bahsettiğimiz örgütümüzün sınırları dışına açılma kaygısını da pratiğe geçirdiğini ifade etmemiz gerekli. Zira kongremize EKA şubelerinden delegelerin yanı sıra örgütümüzün sempatizanları ve militanlarımızın içerisinde bulunduğu tartışma gruplarının kimi bileşenlerinin yanı sıra EKA olarak irtibat içerisinde olduğumuz ve tartışma yürüttüğümüz yapılardan kimilerinin temsilcileri de katıldılar. Kongremize temsilci gönderen yapılardan ikisi Kore'de çalışma yürütüyorlardı, diğeri ise Brezilya'dan OPOP (İşçi Muhalefeti) örgütüydü.[1] Çağırdığımız ve gelmeyi kabul eden, fakat ne yazık ki ülkeler arası seyehatin burjuvazi tarafından zorlaştırılmalarından dolayı gelemeyen başka yapılar da vardı.

Örgütümüzün tüzüğünde ifade edildiği üzere:

"Dünya Kongresi EKA'nın en yüksek organıdır. Dolayısıyla görevleri:

"a) Örgütün özellikle uluslararası duruma dair genel tahlillerini ve yönelimlerini detaylandırmak;
b)Bir önceki kongreden bu yana örgütün faaliyetlerini incelemek ve bu faaliyetlerin bir bilançosunu çıkartmak;
c) Gelecek çalışmalar için perspektifleri tanımlamaktır.
"

Bu unsurlar temelinde 19. Kongre'mizin derslerini çıkartabiliriz.

Uluslararası durum

Değinmemiz gereken ilk nokta, uluslararası duruma dair tahlillerimiz ve tartışmalarımız olacaktır. Eğer bir örgüt uluslararası duruma dair net bir anlayış ortaya koyamıyorsa, uygun biçimde durum içerisinde müdahalelerini geliştirmesi de mümkün olamaz. Tarih, uluslararası duruma dair hatalı bir değerlendirmenin devrimci örgütlerin için nasıl felaket sonuçlar doğurabileceğini bize öğretmiştir. Böylesi hataların en ciddi kimi örneklerine değinebiliriz. İkinci Enternasyonal'in çoğunluğunun birinci emperyalist dünya kıyımından önce, savaş öncesi süreçte sol kanadının etkisiyle kongrelerinde doğru bir biçimde savaş tehlikesini ifade edip proletaryayı savaşa karşı seferber olmaya çağırmış olmasına rağmen, savaş tehlikesini hafife alması bu durumun vahim örneklerinden bir tanesidir.

Bir başka örnek olarak ise, 1930'larda, Fransa'daki 1936 grevleri ve İspanya'daki iç savaşı, yeni bir uluslararası devrimci dalganın başlangıcı olarak analiz eden Troçki'nin durumudur. Bu analiz Troçki'yi 1938'de Dördüncü Enternasyonal'in kuruluşunu ilan etmeye götürmüştür. "Komünist ve sosyalist partilerin muhafazakar politikaları karşısında" yeni örgütün kendisini "duraklamadan devrim yolunda ilerleyen milyonlarca insanın oluşturduğu kitlelerin" başına koymasının icap ettiği düşünülmekteydi. Bu hata İkinci Dünya Savaşı sırasında 4. Enternasyonal şubelerini burjuva saflara geçmeye götürmüştür: her koşulda "kitlelerle birlikte olmak" için Sosyalist ve Komünist partilerin yürüttüğü "Direniş" politikalarına yani Müttefik emperyalist bloğuna destek verme politikalarına eklemlenmişlerdir.

Daha yakın geçmişe bakacak olursak, komünist solun kimi örgütlerinin nasıl Fransa'daki Mayıs 68 genel grevini ve peşinden gelişen bütün uluslararası mücadeleler dalgasını, basit bir "öğrenci hareketi"nden başka bir şey olarak görmeyerek kaçırmış olduklarına dikkat edebiliriz. Aynı şekilde, Mayıs 68'i çoktan devrim olarak görüp umutları gerçekleşmeyin çaresizliğe kapılan ve ortadan kaybolan öteki grupların acı kaderlerinin de altını çizebiliriz.

Bugün uluslararası duruma dair söz konusu olanın isabetli bir tahlilini geliştirmek devrimcileri için en büyük önemi taşımaktadır, çünkü herşeyden önce son dönemde söz konusu olanların önemi her zamankinden de fazladır ve fazlalaşmaktadır.

Bu yazımızı takiben ilerleyen günlerde kongremizin uluslararası duruma dair benimsediği bildirgeyi yayınlayacağız. Bu nedenden ötürü bütün noktaların üzerinden burada geçmemiz gerekli değil. Yalnızca en önemli meselelerin altını çizmek istiyoruz.

İlk ve en önemli nokta, kapitalizmin krizinin, Yunanistan gibi kimi Avrupa devleterindeki ülke borçları ile birlikte attığı belirleyici adımdır:

"Gerçekten de, artan sayıda devletin iflas etmesi ihtimalinin gündeme gelişi, kapitalizmin üstesinden gelinmez krizinde batışının yeni bir aşamasını teşkil ediyor. Burjuvazinin onlarca yıldır kapitalist krizin evrimini yavaşlatmak için kullandığı politikaların sınırlarını gözler önüne seriyor... Yeni bir Büyük Buhran'ı önlemek amacıyla 2009'un Mart ayında G20'nin benimsediği önlemler hakim sınıfın onlarca yıldır uyguladığı önlemlerin önemli bir ifadesi. Özünde ekonomiye hatırı sayılır bir kredi kütlesinin aktarılması noktasına geliyorlar. Böylesi önlemler yeni değiller. Aksine, 35 yıldır kapitalist üretim biçiminin temel çelişkisinden, kapitalizmin üretimini emebilecek güçte pazarlar bulamama durumundan kurtulmak amacıyla hakim sınıfın uyguladığı politikaların kalbinde yatıyorlar... Bankacılık sisteminin iflası ihtimali ve ekonomik düşüşün şafağı bütün devletleri, üretimdeki düşüşten dolayı gelirleri dibe vurmuş olduğu halde ekonomilerine ciddi miktarlarda para pompalamak durumunda bıraktı. Bunun sonucu olarak pek çok ülkede devlet borçları ciddi bir biçimde arttı. İrlanda, Yunanistan veya Portekiz gibi en madur durumdaki ülkeler için bu durumun anlamı iflas tehlikesi, yani kamu işçilerinin maaşlarının ve genel olarak borçların ödenememesi ihtimali oldu. O noktadan itibaren, bankalar böylesi ülkeleri, en yüksek faiz oranlarıyla olmadığı takdirde yeni borçlar vermeyi reddettiler, zira bütün bu borçların geri ödeneceğinden emin olamıyorlardı. Avrupa Bankası ve IMF sayesinde faydalandıkları 'kurtarma planları' ise eski borçların üzerine yığılan yeni borçlardan oluşmakta. Durum artık bir kısır döngü olmaktan da çıkarak şeytani bir sarmal halini aldı... Portekiz, İtalya, İranda, Yunanistan ve İspanya'nın ülke borçları krizi dünya ekonomisini tehdit eden depremin yalnızca ufak bir kesimi. Büyük sanayi güçlerinin çok daha iyi direniyor olmalarının esas nedeni ... kredi notu kurumlarından AAA almış olmaları değil ... dünyanın bir numaralı gücü borçlarını ödeme kapasitesine 'resmi' güvenin düşmesi tehlikesi ile karşı karşıya; dahası tüm geri ödemelerinin değeri ciddi bir biçimde düşmüş olan dolar kuruyla yapılacağı yönünde büyüyen bir kaygı var ... Ve bütün kurtarma planlarıyla, bütün ükelerde durum yalnızca daha da kötüye gitmiş vaziyette. Dolayısıyla, Portekiz, İtalya, İranda, Yunanistan ve İspanya'nın iflası onlarca yıldır hayatta kalışını borçlara boğulmasına borçlu olan dünya ekonomisinin iflas buzdağının yalnızca görünen kısmını teşkil etmekte ... Bankacılık alanın devletler düzeyine kayarak, borç krizi kapitalist üretim biçiminin ölümcül krizinde, sarsıntıların şiddeti ve çapını ciddi bir biçimde arttıracak yeni bir aşamaya geçtiğini damgalıyor. Tünelin sonunda kapitalizm için ışık yok. Bu düzen toplumu ancak her daim artan bir barbarlığa götürebilir."

Kongremizin ardından gelen süreç tahlilimizi doğruladı. Bir yandan Avrupa ülkelerinin artık yalnızca Portekiz, İtalya, İrlanda, Yunanistan ve İspanya'yı değil, bütün Avro bölgesini tehdit eden ülke borcu krizleri giderek önem kazanarak ağırlığını koydu. Yunanistan'a dair 22 Temmuz'de gerçekleşen Avrupa zirvesinin sözde "başarısı" ise pek birşeyi değiştirmeyecek. Benzeri bütün zirveler sözde Yunanistan'ın sorunlarına uzun süre etkili olacak çözümler bulmuşlardı ki bütün bu çözümlerin ne kadar etkili olduğunu görebiliyoruz!

Aynı zamanda, Obama'nın bütçe politikalarını kabul etmekte çektiği zorlukla, medya ABD'nin de düzeyi (gayri-safi milli hasılanın %130'u) Portekiz, İtalya, İrlanda, Yunanistan ve İspanya gibi ülkeleri aratmayacak devasa bir ülke borcunun vebalini boynunda taşıdığını "keşfetti". Kongremizde ortaya koyduğumuz tahlillerin bu şekilde doğrulanmaları örgütümüzün herhangi bir hünerinden kaynaklanmıyor. Bu tahlili yapmamıza imkan verdiğini söyleyebileceğimiz tek "hüner", işçi hareketinin, marksist teorinin gelişiminden beri her zaman kapitalist üretim biçiminin, kendisinden önceki üretim biçimleri gibi, uzun vadede iktisadi çelişkilerini aşamayacağını savunan klasik tahlillerine sadık kalmaktır. Kongremizdeki tartışmalar da böylesi bir marksist tahlil çerçevesinde gerçekleştiler. Ekonominin, özellikle ABD'de olduğu üzere para basmaya sığındıkça sığınmasından dolayı aşırı enflasyona batıp batmayacağı üzerine, özellikle kapitalizmin çelişkilerinin nihai nedenlerine dair (özellikle büyük ölçüde Avrupa'daki "Otuz Şanlı Yıl" üzerine yürütmekte olduğumuz tartışmaya tekabül eden) farklı görüşler ifade edildi. Öte yandan mevcut durumun ciddiyetine dair gerçek bir ortaklaşma vardı ki kongemizin uluslararası durum bildirgesini oybirliğiyle benimsemesi bu durumu ifade ediyordu.

Kongre ayrıca, bildirgeden de görülebileceği üzere emperyalist çatışmaların evrimini inceledi. Bu noktada, bir önceki kongemizden sonra geçen iki senenin temelde yeni unsurlar getirmekten ziyade dünyanın başta gelen gücünün, bütün askeri çabalarına rağmen, Soğuk Savaş sırasında sahip olduğu "liderliği" yeniden kurmaya kadir olmadığını ve Irak ve Afganistan'daki savaşların dünya genelinde bir "Pax Americana" ("Amerikan Barışı") getirmeyi beceremediğini doğrular nitelikteydi. "Yirmi sene önce Baba George Bush'un öngördüğü ve ABD'nin rehberliğinde gerçekleşeceğini umduğu 'Yeni Dünya Düzeni' gün geçtikçe kendisini yalnızca bir dünya karmaşasından başka bir biçimde sunamaz hale geliyor ki kapitalist ekonominin sarsıntıları bu durumu ancak daha da şiddetlendirebilirler" (Uluslararası Durum Bildirgesi, Madde 8).

Kongremizin sınıf mücadelesinin mevcut evrimini özel olarak incelemesi de büyük önem taşıyordu, zira bu meselenin devrimciler için özel öneminin yanı sıra, bugünün proletaryası yaşama koşulları eşi benzeri görülmemiş saldırılarla karşı karşıyadır. Bu saldırılar özellikle Yunanistan gibi Avrupa Bankası ve IMF'nin kırbacı altındaki ülkelerde vahşice gerçekleşmiştir. Öte yandan bütün ülkelerde, işsizliğin patlaması ve daha önemlisi bütün hükümetlerin bütçe açıklarını kapatma gereksinimlerinden dolayı yağmur gibi yağmaktadırlar.

Bir önceki kongremizin benimsediği bildirgede "bugünkü saldırıların temel biçimi, yani kitlesel işten çıkarmalar, ilk aşamada böylesi hareketlerin (yani kitlesel mücadelelerin) ortaya çıkmasını kolaylaştıracak nitelikte değiller... İkinci bir aşamada, işçi sınıfının burjuvazinin şantajına daha az açık olacağı aşamada, özellikle burjuvazi bugün bütün bu bankaları kurtarma ve ekonomiyi canlandırma planlarından dolayı biriken devasa bütçe açıklarını işçi sınıfının tamamına ödetmeye kalkıştığında, işçiler birleşik ve sağlam bir mücadelenin hakim sınıfın saldırılarını geri püskürtebileceği fikrine meyledeceklerdir. İşçilerin geniş çaplı mücadelelerine o zaman şahit olmamız daha olası" görüşü ortaya konulmuştu.

19. Kongre'miz "son kongremizden beri geçen iki yıl bu öngörüyü fazlasıyla doğrulamıştır. Bu dönemde en gelişmiş ülkelerde işçi sınıfına dayatılan kitlesel işten çıkarmalara ve yükselen işsizliğe karşı geniş çaplı mücadelelere şahit olmadık" gözleminde bulundu. Öte yandan kongremiz "'kamu harcamalarında gerekli kesintilere' karşı önemli mücadeleler gerçekleşmeye başlamıştır. Verilen yanıt hala, özellikle bu saldırıların en şiddetli biçimlerde gerçekleştiği Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerde, işçi sınıfı son günlerde esasında önemli bir militanlık göstermiş olsa da bir hayli çekingendir. Bir açıdan, saldırıların vahşiliği, hele de 'sol' hükümetlerce uygulandıkları için, işçi saflarında daha da bir güçsüzlük hissi yaratmaktadır" sonucunun altını çizdi. O zamandan beri, bu ülkelerdeki işçi sınıfı acizce beklemediğini kanıtladı. Özellikle geçtiğimiz aylarda, öteki Avrupa ülkeleri için de bir umut ışığı işlevi gören İspanya'daki "öfkeliler" hareketi için bunu söyleyebiliriz.

Hareket, tam da kongremiz gerçekleşirken başladı, dolayısıyla o noktada hareketi tartışma gündemimize dahil etmemiz mümkün olmadı. Öte yandan, kongremiz senenin başından beri Arap ülkelerini vuran toplumsal hareketleri inceledi. Konuya dair tartışmalarda, nedenleri bu durumun daha önce şahit olmadığımız bir olgu olmasının da ötesinde nedenlerden dolayı tam bir ortaklaşma olmadı, fakat bütün kongre bildirgede bulunan tahlille hemfikirdi:

"... yakın dönemde tanık olduğumuz en kitlesel hareketler en sanayileşmiş ülkelerde değil kapitalizmin çeperindeki ülkelerde, özellikle de Tunus ve Mısır gibi, burjuvazinin hareketleri dağıtmak için kullandığı vahşi baskıların ardından nihayetinde yerel diktatörlerden kurtulmak zorunda kaldığı çeşitli Arap ülkelerinde gerçekleştiler. Bu hareketler klasik anlamda, yakın geçmişte bu ülkelerde gördüğümüz mücadeleler gibi (mesela Tunus'taki 2008 Gafsa grevi, veya Mısır'da 2007'nin yazında gerçekleşen ve çok sayıda sektörden dayanışma çeken kitlesel dokuma sanayisi grevleri) klasik anlamda işçi mücadeleleri değillerdi. Çoğu zaman, toplumun kamu sektöründen ve özel sektörden işçiler, işsizler ama ayrıca küçük esnaf, zanaatkarlar ve iyi eğitimli gençler gibi farklı kesimlerinin içerisinde bulunduğu toplumsal kalkışmalar biçimini aldılar. Bu yüzden proletarya nadiren doğrudan ve belirgin bir biçimde (mesela Mısır'daki kalkışmanın sonuna doğru gerçekleşen grevlerde) kendisini gösterdi; daha da nadiren başı geken güç rolünü üstlendi. Öte yandan bu hareketlerin kökeninde, ortaya atılan taleplerin çoğunun da ifade ettiği gibi, temelde başka ülkelerdeki işçi mücadelelerin kökeninde olan nedenlerin aynılarını buluyoruz: krizin ciddi bir biçimde şiddetlenmesi ve sömürücü olmayan bütün nüfus nezdinde yol açtığı sefalet. Ve proletarya genelde bu hareket içerisinde doğrudan bir sınıf olarak ortaya çıkmamış olsa da, özellikle işçi sınıfının ciddi bir ağırlığı olan ülkelerde, özellikle kalkışmalara gösterilen derin dayanışma ve karşı tarafın korkunç baskılarına karşı kör ve çaresiz şiddete çekilmeyi engelleyebilme açısından, proletaryanın izleri mevcuttu. Nihayetinde Tunus ve Mısır burjuvazileri, Amerikan burjuvazisinin iyi tavsiyelerine uyup diktatörleri sallama kararı aldılarsa, bu büyük ölçüde bu hareketlerde işçi sınıfının varlığından kaynaklıydı."

İşçi sınıfının kapitalizmin çeperindeki ülkelerdeki bu yükselişi, kongremizin Polonya'daki 1980 kitle grevleri sırasında örgütümüzün ortaya koyduğu tahlile geri götürdü:

"Bu noktada EKA, Marks ve Engels'in ifade ettiği görüşler temelinde, dünya proleter devriminin işaretinin, bu ülkelerdeki proletaryanın yoğunlaşmış doğasından ve daha da önemlisi burjuvazinin uzun süredir dizdiği en gelişmiş ideolojik tuzaklara en iyi silahların en nihayetinde filizlenmesini sağlayacak tarihsel deneneyimden dolayı kapitalizmin merkezi ülkelerinden, özellikle de Avrupa'nın eski sanayi ülkelerinden yakılacağını savunmuştu. Dolayısıyla, dünya işçi sınıfının gelecekte atması gereken en temel adımlardan biri, yalnızca Batı Avrupa'daki merkezi ülkelerde kitlesel mücadelelerin gelişimi değil, işçi sınıfının demokratik ve sendikal tuzaklardan herşeyden önce kendi mücadelelerini ele alarak kurtulmasıdır. Bu hareketler, temel kapitalist güç olan ABD'de, artan sefaletin on milyonlarca insanları vurduğu işçi sınıfı da dahil dünya işçi sınıfı için bir işaret ateşi olacaktır ve "Amerikan Rüyası'nı" gerçek bir kabusa çevirecektir."

Bu tahlil, İspanya'da gerçekleşen "öfkeliler" hareketi ile doğrulanmaya başlamıştır. Tunis'te veya Kahire'deki eylemciler milli bayrağı mücadelelerinin bir işareti olarak sallarken, büyük Avrupa şehirlerindeki (özellikle İspanya'daki) hareketlerde milli bayraklar büyük ölçüde sallanmamıştır. Tabii ki "öfkeliler" hareketi hala ağır demokratik yanılsamalar altında ezilmektedir fakat her devletin, en demokratik ve en solcu olanının bile, sömürülenlerin vahşi can düşmanı olduğunu ifade etme vasfına sahiptir.

Sınıf mücadelesinin gelişimine EKA'nın müdahalesi

Yukarıda da gördüğümüz üzere, devrimci örgütlerin içerisinde bulundukları tarihsel durumu doğru tahlil edebilme ve ayrıca olguların gerçekliği karşısında kusurlu bulunan tahlilleri sorgulamayı bilme yetileri, işçi sınıfı içerisindeki müdahalelerinin biçim ve içeriğinin, yani sınıfın onları yerine getirsinler diye meydana getirdiği sorumluluklara layık olabilme yeteniklerinin önkoşuludur.

EKA'nın 19. Kongresi, iktisadi krizin, işçi sınıfına dayatılan iğrenç saldırıların ve bu saldırılara sınıfımızın ilk tepkilerinin incelenmesi temelinde, 2003 ile günümüz arasında şahit olduklarımızdan çok daha sert ve kitlesel bir sınıf kavgaları dönemine girmekte olduğumuz sonucuna ulaştı. Bu seviyede, özellikle de krizin bu hareketleri belirlemede büyük bir rol oynayacak evrimi göz önünde bulundurulduğunda, kısa vadeli öngörülerde bulunmak kolay olmayacaktır. Önümüzdeki büyük sınıf kavgalarının nerede ve ne zaman patlak vereceğini bilebileceğimizi düşünmek, bir yanılgıya düşmek olur. Öte yandan önemli olan genel eğilimi çıkartmak ve durumun evrimine karşı, gerektiği zaman, hem tutum geliştirirken hem de doğrudan mücadelelere müdahil olurken hızla ve uygun biçimde tepki verebilmek adına, fazlasıyla tetikte olmaktır.

19. Kongremiz, geçtiğimiz kongreden bugüne EKA'nın müdahalelerinin bilançosunun kesinlikle olumlu olduğunu hissetti. Gerektiği zaman, ve bazen çok hızlı bir biçimde, internet sitemizde ve bölgesel yayın organlarımızda, pek çok dilde tutum alabildik. Çok zayıf güçlerimizin sınırları dahilinde, yayınlarımız son dönemdeki toplumsal hareketlerin bir parçası olan eylemlerde, özellikle 2010'un sonbaharında Fransa'daki emeklilik reformu karşıtı hareket esnasında veya eğitimli gençliğin özellikle işçi sınıfı kökenli öğrencilere karşı yapılan saldırılara (mesela 2010 sonunda İngiltere'de okul harçlarındaki fahiş artışa gibi) karşı eylemlerinde yaygın bir biçimde dağıtıldı. Buna paralel olarak, EKA farklı kıtalarda, pek çok ülkede ortaya çıkan toplumsal hareketlere dair açık toplantılar düzenledi. Aynı zamanda EKA militanları mümkün oldukça kitle meclislerinde, mücadele komitelerinde, tartışma çevrelerinde ve internet sitelerinde örgütün tutum ve tahlillerini desteklemek ve bu hareketlerin yarattığı uluslararası tartışmaya katılmak amacıyla konuştular.

Bu bilanço, militanlarımızı teşvik etmek adına yaptığımız bir insan kaynakları çalışması veya okuyucuyu etkilemek için yaptığımız bir blöf değildir. Örgütümüzün faaliyetlerini takip edebilenlerce doğrulanabilir ve sorgulanabilir; zira tanım gereği açık faaliyetlerden bahsetmekteyiz.

Benzer bir biçimde, kongremiz komünist ilkeleri savunan veya bu yönde ilerleyen unsurlara ve yapılara yönelik çalışmamıza dair de olumlu bir bilanço çıkarttı.

İşçi mücadelelerinin önemli bir gelişim perspektifi göstermesi, devrimci azınlıkların ortaya çıkması olasılığını da beraberinde getiriyor. Dünya proletaryası kitlesel mücadelelere girişmeden önce dahi, bu durumun temel hatlarının farkına varmak mümkündü (ki 17. Kongremizde benimsediğimiz bildirgede[2] bu duruma işaret etmiştik. Bu durumun nedeni, 2003'ten beri işçi sınıfının 1989'da "sosyalist" bloğun çöküşünün ardından yaşanan gerilemeden ve "komünizmin ölümü" ile "sınıf mücadelesinin sonu" minvalinde devasa kampanyaların etkisinden kurtulmaya başlamış oluşudur. O zamandan beri, çekinceli bir biçimde de olsa bu eğilim doğrulanmıştır ve ciddi sayıda ülkede unsur ve yapı ile ilişkiler kurulması sonucunu doğurmuştur. "Bu olgu, hem EKA'nın bir şubesinin bulunmadığı ülkelerde hem de şubelerin şimdiden mevcut olduğu ülkelerdeki ilişkileri kapsamaktadır. Öte yandan, EKA'nın zaten mevcut olduğu ülklerde ilişkilerin sayısındaki artış çok daha düşük seviyededir. Bu durumun açık ve belirgin ifadelerinin hala EKA şubelerinin bir azınlığında hissedilir durumda olduğunu söyleyebiliriz" (Kongre'ye yapılan ilişkiler üzerine rapor sunumundan).

Fazlasıyla sık bir biçimde, örgütün önceden veya daha bir şubesinin bulunmadığı ülkelerde yeni ilişkiler ortaya çıktı. Bunun bir örneğini Kasım 2010'da gerçekleşen "Tüm-Amerika" konferansında görebiliriz. Bu konferansa Brezilya'dan OPOP ve başka yoldaşların yanı sıra, Peru, Dominik Cumhuriyeti ve Ekvator'dan yoldaşlar katıldılar. Bu ilişkiler çevresinin gelişiminden dolayı "bu çevreye dair müdahalelerimiz ciddi bir ivme kazandı ve EKA'nın faaliyetlerinin bu alanında hiç yapmadığı kadar büyük bir militan ve mali yatırımı gerekli kılarak tarihimizde gerçekleştirdiğimiz en zengin ve sık buluşma ve tartışmaları yapmamıza olanak verdi" (İlişkiler raporu).

Bu rapor, "ilişkilere dair durumun yeniliğini, özellikle de anarşistlerle ortak çalışma yürütmemizin yeniliğini vurgulamaktadır. Belirli durumlarda, bizimle aynı saflarda, enternasyonalizm saflarında olan unsur ve yapılarla mücadele içerisinde ortaklaşmayı başardık" (İlişkiler raporunun sunumu). Kendilerini anarşist olarak ifade eden unsur ve yapılarla yürüttüğümüz ortak çalışma, örgütümüz içerisinde de zengin tartışmalar tetikleyerek bu akımın çeşitli yönlerine, özellikle de farklı unsurlardan oluşan doğasına dair daha net bir anlayış edinmemizi mümkün kıldı. Zira anarşist eğilim içerisinde, her tür burjuva hareket ve ideolojisini hazır olan saf solculardan, enternasyonalist oldukları su götürmez bir gerçek olan gerçekten proleter unsurlara kadar geniş bir yelpaze bulunuyor.

"Başka bir yenilik ise, Paris'te kendilerini Troçkist olarak nitelendiren unsurlarla ortak çalışma yürütmüş olmamız... bu unsurlar emeklilik reformuna karşı eylemlerde çok faaldiler ve tıpkı EKA olarak bizim yaptığımız gibi işçilerin kendi mücadelelerini ellerine almalarını, sendikal sınırların dışına çıkmalarını hedefliyor, bir yandan da sınıfımız içerisinde tartışmanın gelişimini teşvik ediyorlardı. Dolayısıyla bu çabalarıyla ortaklaşmak için her türlü nedene sahibiz. Eğer tavırları Troçkizmin klasik pratiği ile çelişiyorsa, bu çelişki ne kadar büyükse o kadar iyi" (İlişkiler raporu sunumu).

Dolayısıyla kongremiz örgütümüzün devrimci görüşleri savunan veya devrimci görüşlere doğru evrilmekte olan unsurlara dair çalışmasının da olumlu bir bilançosunu çıkartabildi. Bu işçi sınıfı içerisindeki müdahalelerimizin önemli bir kısmıdır, zira komünist devrimin zaferi için vazgeçilmez olan devrimci partinin kuruluşuna gidecek sürecin bir parçasıdır.[3]

Örgütsel sorunlar

Bir devrimci örgütün faaliyetlerine dair bütün tartışmalar, işleyişinin değerlendirmesini göz önünde bulundurmak durumundadır. Bu alanda da kongremiz, farklı bir rapor temelinde, örgütün en büyük zayıflıklarının altını çizdi. Yayınlarımızda ve hatta kimi açık toplantılarımızda EKA'nın geçmişte yaşadığı örgütsel zorluklara açıkça değinmiştik. Bunu yapmamızın nedeni sergicilik değildir, bu işçi hareketinin klasik bir pratiğidir. Kongremiz bu zorlukları ve özellikle kimi şubelerde ağırlığı fazlasıyla hissedilen örgütsel dokunun ve kolektif çalışmanın zedelenmiş durumunu derinlemesine inceledi. EKA'nın bugün 1981, 1993 veya 2001'deki gibi bir kriz yaşamakta olduğunu düşünmüyoruz. 1981'de örgütün ciddi bir kısmının, örgütün etrafında kurulduğu siyasi ve örgütsel ilkelerden vazgeçtiğine şahit olduk ki bu durum başta İngiltere şubemizin yarısının kaybı olmak üzere kimi çok ciddi sarsıntılara neden oldu. 1993'te ve 2001'de, EKA örgüt içinde klanların oluşması gibi bir sorunla karşı karşıya kaldı ki bu da nihatinde belirli sayıda militanın (özellikle 1995'te Paris şubemizin ve 2001'de merkezi organımızın kimi üyelerinin[4]) örgütü sadakatlerini reddetmeleri ve ayrılmalarıyla sonuçlandı. Son iki krizin nedenleri arasında EKA "sosyalist" bloğun çöküşünün dünya proletaryasının bilincinde tetiklediği derin bilinçsel gerilemeyi, daha genel olarak ise kapitalist toplumu etkileyen toplumsal yozlaşmayı tespit etti. Mevcut zorlukların nedenleri de kısmen aynı türden olmakla birlikte devrimci inançların kaybı ve sadakatsizlik gibi sonuçlar doğurmuyorlar. Bu sorunların ortaya çıktığı şubelerin bütün militanları, EKA'nın kavgasının haklılığına tamamen inanıyorlar ve örgüte sadakatlerini ve bağlılıklarını göstermeye devam ediyorlar. EKA, işçi sınıfının Mayıs 68 hareketi ile bitirdiği karşı-devrim sürecinden beri geçirdiği en kasvetli dönemle, yani 1990'ların başındaki sınıfımızın militanlıkta ve bilinçteki genel gerileme dönemiyle karşı karşıyayken, bu militanlar mevzilerini korudular. Bu büyük ölçüde yoldaşlar otuz yılı aşkın süredir birbirlerini tanıyan ve birlikte militanlık etmiş yoldaşlar. Dolayısıyla aralarında pek çok sağlam dostluk ve karşılıklı güven bağları var. Öte yandan herkesin birbirinde kabul etmesi gereken ufak hatalar, küçük zayıflıklar ve kişilik farklılıkları, uzun bir süre sonucunda, daha yeni militanların "taze kanıyla" yeniden canlanmamış küçük şubelerde pek çok sefer gerilimlerin veya birlikte çalışmakta artan bir zorluğun gelişimine meydan verdi. Bugün bu "taze kan" EKA'nın kimi şubelerine gelmeye başlamakta, öte yandan yeni üyelerin ancak EKA'nın örgütsel dokusu gelişirse düzgün bir biçimde örgütle bütünleşebilecekleri de ortada. Kongremiz bu meseleleri büyük bir açıklıkla tartıştı ve bu da çağırılmış yapılardan bazılarının temsilcilerinin kendi örgütsel zorluklarını paylaşması sonucunu doğurdu. Öte yandan bu sorunların mucizevi bir çözümü, daha önceki kongrelerimizde de ifade edildiği üzere, yoktur. Kongremizin benimsediği faaliyetler bildirgesi bize örgütün zaten benimsediği yaklaşımı hatırlatmakta ve bütün militanlara meseleye daha sistematik bir biçimde bakma çağrısında bulunmaktadır:

"2001'den beri EKA, farklı amaçların yanı sıra komünist militanlığın (ve dolayısıyla parti ruhunun) ne olduğunu açıklamak ve geliştirmek amacılıyla tasarlanan hırslı bir teorik projeye girişti. Bu kapsamda, mümkün olan en derin düzeyde aşağıdaki meseleleri anlamak yönünde yaratıcı bir çaba sarfedildi:

"- proleter dayanışma ve karşılıklı güvenin kökenleri;
- marksizmin ahlakı ve etik boyutu;
- demokrasi ve demokrasicilik ve bunların komünist militanlığa düşmanlığı;
- psikoloji ve antropoloji ve bunların komünist projeyle ilişkisi;
- merkeziyetçilik ve kolektif çalışma;
- proleter tartışma kültürü;
- marksizm ve bilim.

"Kısacası EKA komünist gayenin ve komünist örgütün daha geniş bir anlayışının yeniden ortaya çıkması için, karşı-devrim sırasında neredeyse tamamen kaybolmuş olan geniş militanlık vizyonun yeniden keşfedilmesi ve dolayısıyla örgüt içerisinde örgüte ve militanlığa dair bu daha geniş sorunların görmezden gelindiği veya reddedildiği bir atmosferde ortaya çıkabilecek olan çemberlerin, klanların ve asalaklığın yeniden ortaya çıkmasına karşı kendisini silahlandırmak için bir çabaya girişti" (10. madde).

"Örgütün birleştirici ilkesinin, kolektif çalışmanın gerçekleşmesi, 10 maddede değindiğimiz üzere komünist militanlığı olumlu bir biçimde kavramak amacıyla sarfedilecek teorik çabaya bağlı olan bütün insani özelliklerin gelişimini gerektirmektedir. Bu da karşılıklı saygının ve desteğin, ortak çalışma reflekslerinin, başkalarına karşı sıcak bir anlayış ve sevecenlik havasının, sosyalliğin ve cömertliğin gelişimi anlamına gelmektedir" (15. madde).

"Marksizm ve bilim" üzerine tartışma

Kongremizdeki tartışmalarda ve kabul edilen bildirgede vurgulanan noktalardan bir tanesi, karşımıza çıkan meselelerin teorik yönünde daha derine inmemiz ihtiyacıydı. Bu nedenle, bir önceki kongremizde yaptığımız gibi bu kongremizde de teorik bir meseleyi, "marksizm ve bilim" başlığını gündemimize aldık. Bu tartışma, örgütümüzün yaptığı öteki tartışmalar gibi, bir dizi yazının yayınlanmasına neden olmuştu. Burada şubelerimizin kendi içlerinde yaptığı çok sayıda tartışmanın bir sonucu olarak kongremizdeki tartışmanın içerisinde ortaya atılan dair muhtelif unsurlara değinmeyeceğiz. Yalnız şunu belirtmek istiyoruz ki, kongremize katılan delegeler bu tartışmadan bir hayli memnun kaldılar ve bunun nedeni de büyük ölçüde kongremize davet ettiğimiz bir bilim insanı olan Chris Knight'ın[5] kongremize katılışıydı.

Chris Knight EKA'nın bir kongresine çağırdığı ilk bilim insanı değil. İki sene önce, Jean-Louis Dessalles dillerin kökenine dair fikirlerini sunmak için kongremize katılmıştı ki bu sunum kimi çok canlı tartışmalara önayak olmuştu. Chris Knight'a davetimizi kabul ettiği için ve hem fazlasıyla canlı hem de bilim insanlı olmayanların, yani EKA militanlarının büyük çoğunun da kolaylıkla anlayabileceği bir dilde yaptığı konuşmalar için teşekkür etmek istiyoruz. Kongremizde Chris Knight üç kez söz aldı. İlkin genel tartışma sırasında konuştu ve bütün katılımcılar yalnızca ortaya koyduğu fikirlerin niteliğinden değil, kendisine verilmiş zamana ve tartışma çerçevesine katı bir biçimde uyma disiplininden (maalesef kimi zaman EKA militanları olarak bazılarımızın pek de iyi uygulayamadığı bir disiplin) etkilendiler. Ardından bir hayli yaratıcı bir biçimde insan medeniyeti ve dilinin kökenlerine dair teorisininin bir özetini sundu. Bu özet içerisinde önce insanlığın deneyimlediği ve kadının itici güç görevi üstlendiği (Engels'ten alınmış bir fikir) ilk "devrimlerden" bahsetti. Bu devrimin birkaç tane farklı devrim tarafından takip edildiğini söyleyerek her defasında bu devrimlerin toplumun ilerlemesini mümkün kıldığını ifade etti. Komünist devrimi bir dizi devrimin doruk noktası olarak görüyor ve tıpkı bir önceki devrimlerde olduğu gibi insanlığın bu devrimi yapacak araçlara da sahip olduğuna inanıyor.

Chris Knight üçüncü söz alışında, kongremize çok sıcak bir selam verdi.

Kongremizin sonunda, delegeler marksizm ve bilim üzerine tartışmanın ve Chris Knight'ın bu tartışmaya katılımının kongremizin en ilginç ve tatmin edici kısımlarından bir tanesi olduğunu, bütün şubelerimizin teorik meselelere ilgisini arttıracak bir an olduğunu hissettiler.

Bu yazımızı noktalamadan önce, Paris Komünü'nün bastırıldığı kanlı haftadan neredeyse günü gününe tam 140 yıl sonra gerçekleşen EKA'nın 19. Kongresinin katılımcılarının (delegeler ve davet edilmiş yapı ve yoldaşlar), proletaryanın bu ilk devrimci teşebbüsünün savaşçılarının anısını onurlandırdıklarını eklemek istiyoruz..[6]

EKA'nın 19. Kongresi için muzaffer bir bilanço çıkartmak istemiyoruz, zira her şey bir yana kongremiz yüzleştiğimiz örgütsel zorlukları, eğer tarihin devrimci örgütlere verdiği randevuyu kaçırmak istemiyorsak aşmamız gereken zorlukları kabul etmek durumundaydı. Örgütümüzü uzun ve çetin bir mücadele bekliyor. Fakat bu perspektif cesaretimizi kırmamalı. Nihayetinde işçi sınıfının mücadelesinin bütünü de uzun ve zordur, çukurlarla ve yenilgiler de doludur. Bu militanlarımıza mücadeleye devam etme yönünde ilham verecek bir perspektiftir.; her komünist militanın temel bir niteliği bir savaşçı olmaktır.

EKA - 31.7.2011

 


1. OPOP, EKA'nın 17. ve 18. kongrelerine de temsilci göndermişti.

 

2. "Bugün, 1968'de olduğu gibi, sınıf kavgalarının yeniden ortaya çıkışına derin bir düşünme ve sorgulama süreci eşlik ediyor ve bu sürecin sonunda komünist solun görüşlerini benimseyenler buzdağının yalnızca görünen kısmını teşkil ediyorlar."

3. Kongremiz, ilişkiler raporundaki, örgütümüzün 16. Dünya Kongresi'nin uluslararası durum bildirgesinde bulunan "EKA şimdiden geleceğin partisinin iskeletidir" ifadesine yönelik eleştiriyi tartıştı ve benimsedi. Raporda ifade edildiği üzere: "Bu noktada EKA'nın geleceğin partisinde örgütsel katılımının nasıl bir biçim alacağını betimlemek mümkün değildir çünkü bu hem genel duruma ve proleter safların biçimlenişine, hem de kendi örgütümüzün gelişimine bağlıdır". Bununla birlikte, komünist solun mirasını canlı tutmak ve zenginleştirmek, mevcut ve gelecek kuşakların ve dolayısıyla geleceğin partisinin bu mirastan azami ölçüde faydanabilmesi için EKA'nın sorumluluğudur. Bu minvalde, örgütün 1917-23 devrimci dalgasıyla geleceğin devrimci dalgası arasında bir köprü işlevi görme sorumluluğu vardır.

4. Örgüte sadakati reddeden unsurlar sıklıkla örgütün "asalaklık" olarak tanımladığı yaklaşıma düştüler, yani bir yandan örgütün gerçek görüşlerini savunduklarını iddia ederlerken diğer yandan çabalarının çoğunu örgüte çamur atmaya ve itibarını zedelemeye yönelttiler. EKA siyasi asalaklık olgusunu açıklamak amacıyla bir belge hazırladı. ("Theses on Parasitism", International Review n° 94). Öte yandan EKA içerisindeki bazı yoldaşların, böylesi davranışların var olduğunu ve onlara karşı örgütü sağlam bir biçimde savunmanın gerekliliğini kabul etmekle birlikte, bu siyasi asalaklık yaklaşımına katılmadıklarının altını çizmemiz gerekli. Bu fikir ayrılığı kongremizde de ifade edildi.

5. Chris Knight 2009'A kadar Doğu Londra Üniversitesi'nde antropoloji dersi vermiş olan İngiltereli bir üniversite öğretmenidir. İngilizce internet sitesimizde hakkında bir tanıtım yazısı yazdığımız, Darwin'in evrim teorisine ve Marks ve Engels'in çalışmalarına (özellikle de Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni'ne) çok sadık bir biçimde dayanan Kan İlişkileri: Menüstrasyon ve Kültürün Kökenleri kitabının yazarıdır. Antropoloji alanında kendisini "%100 marksist" olarak tanımlamaktadır. Ayrıca Radikal Antropoloji Grubu ve temel müdahaleleri kapitalist kurumları lanetlemek ve onlarla dalga geçmek olan sokak tiyatroları örgütleyen çeşitli grupçukları örgütleyen bir siyasi militandır. Çalıştığı üniversiteden Mart 2009'da Londra'daki G20 protestolarına bağlı bir etkinlik örgütlediği için kovulmuştur. Bir bankerin temsili maketini astığı ve "Bankerleri Yiyin!" sloganını taşıyan bir pankart taşıdığı için "Cinayet çağrısı yapmakla" suçlanmıştır. Chris Knight'ın eylem biçimlerine dair kimi siyasi görüşlerine katılmıyor olsak da, onunla şu ana kadar belli bir müddet tartıştıktan sonra kendisinin tamamen içtenlikli yaklaşımına, proletaryanın kurtuluşu davasına adanmışlığına ve bilime ve bilimin bilgisinin amaç için temel silahlar olduğuna dair sarsılmaz inancına ikna olmuş bulunuyoruz. Bu bağlamda, kendisi ile karşılaştığı (kovulmak ve tutuklanmak gibi) baskıcı uygulamalara karşı dayanışmamızı ifade etmek istiyoruz.

6. EKA'nın 19. Kongresinin katılımcıları, kongremizi, Paris Komünü'nün tam 140 yıl önce "cennete saldırılarının" bedelini kendilerine kanlı bir biçimde ödetmeye çalışan burjuvazinin elinde düşen savaşçılarının anısına adarlar. Mayıs 1871'de, tarihinde ilk defa, proletarya hakim sınıfı titretmiştir. Komün'ün isyancılarına karşı uygulanan baskının öfkesinin ve barbarlığının açıklaması da, burjuvazinin kapitalizmin mezar kazıcısı olan proletaryadan duyduğu korkudur.
Paris Komünü deneyimi, işçi sınıfının sonraki kuşaklarını temel dersler bırakmıştır. Bu dersler temelindedir ki işçi sınıfı 1917 Rus devrimini gerçekleştirebilmiştir. Paris Komünü'nün sermayenin kurşunları altında düşen savaşçıları, eğer gelecek kavgalarda işçi sınıfı Komün'ün deneyiminden ilham alır ve kapitalizmi devirirse, kanlarını boşuna akıtmamış olacaklardır. "Paris işçisi, Komünü ile birlikte, yeni bir toplumun şanlı öncüsü olarak her zaman yüceltilecektir. Şehitlerinin anısı, işçi sınıfının büyük yüreğinde sevgi ve saygı ile korunmuştur. Kıyıcılarına gelince, tarih onları daha şimdiden sonsuz bir teşhir direğine çivilemiştir, ve rahiplerinin tüm duaları onların günahlarını bağışlatamayacaktır" (Marx, Fransa'da İç Savaş)

Tags: 

Enternasyonal Komünist Akım'ın 19. Dünya Kongresi: Uluslararası Durum Bildirgesi

1. Geçtiğimiz EKA kongresinin kabul ettiği bildirge ilkin gerçekliğin, kapitalist sınıfın liderlerinin 20. yüzyılın son on yılının başında, özellikle de "Şer İmparatorluğu" olarak adlandırdıkları, "sosyalist" olma iddiasındaki emperyalist bloğun çöküşünden sonra yaptıkları iyimser öngörüleri nasıl kategorik olarak haksız çıkardığını vurgulamıştı. Baba George Bush'un 1991 yılının Mart ayında "uluslararası hukuka" dayanan "Yeni Dünya Düzeni"nin doğuşunu ilan ettiği ünlü beyanının şimdi, kapitalist toplumun içine çekildiği büyüyen karmaşa ortamında ne kadar sürreal gözüktüğünü vurgulamıştı. Bu kahinvari konuşmadan yirmi yıl sonra, özellikle de geçtiğimiz on yılın başlangıcından itibaren, dünya hiç olmadığı kadar bir kaos görüntüsü vermektedir. Birkaç haftalık bir sürede Libya'da son dönemde dünyayı etkileyen kanlı çatışmalar arasında yerini alan yeni bir savaşa, Fildişi Sahili'nde yeni katliamlara ve dünyanın en güçlü ve modern ülkelerinden biri olan Japonya'yı vuran trajediye şahit olduk. Ülkenin bir kısmını yerle bir eden deprem bir kez daha gösterdi ki; bunlar doğal felaketler değil, doğal olguların felaketvari sonuçları. Japonya depremi, aynı zamanda toplumun depremlere direnebilecek binalar inşa etme yetisinin olduğunu gösterdi ki; bu da şüphesiz geçtiğimiz sene Haiti'de gerçekleşen trajedi ve benzerlerini engellemeye yeterli olurdu. Aynı zamanda bu deprem Japonya gibi gelişmiş bir devletin bile önceden planlama yapmaktan aciz olduğunu gösterdi: depremin kendisinin kurbanı çok değildi fakat ardından gelen tsunami birkaç dakikada 30,000 can aldı. Ve yeni bir Çernobil tetikleyerek yalnızca hakim sınıfın ne denli hazırlıksız olduğunu değil, büyücü çırağı rolünü, harekete geçirdiği güçlere söz geçirmekten aciz oluşunu da gözler önüne serdi. Fukushima nükleer enerji santralini işletenin Tepco şirketi ne en büyük sorumluydu ne de tek sorumlu. İnsanlığın muzdarip olduğu ve olacağı felaketlerin sorumlusu, insan ihtiyaçların tatmin edilmesine değil rakip milli birimlerin çılgınca bir kar avına dayanan bir düzen olan kapitalist düzenin bütünüdür. Son tahlilde, Japon Çernobili, varoluşu insanlığın hayatta kalışına bir tehdit teşkil eden kapitalist üretim biçiminin nihai iflasının yeni bir göstergesidir.

2. Dünya kapitalizminin şu anda yaşamakta olduğu kriz, bu üretim biçiminin tarihsel iflasının en doğrudan ve belirgin ifadesidir. İki sene önce bütün ülkelerdeki burjuvazi ekonomik durumun ciddiyetine dair büyük bir panik içine girmişti. OECD "dünya ekonomisi ömrümüzde gördüğümüz en derin ve senkronize gerileme içerisinde"[1] demekten tereddüt etmemişti. Bu kursal kurumunun kendisini genelde ne kadar ihtiyatla ifade ettiğini biliyorsak, hakim sınıfın uluslararası mali düzeninin çökme ihtimalinden, dünya ticaretinin düşüşünden (ki 2009'da %13'ten fazla düşmüştür), temel ekonomilerde gerilemenin derinliğinden ve General Motors ve Chrysler gibi sembol haline gelmiş sanayi işletmelerini vuran veya vurmak üzere olan iflaslar dalgasından ne denli korktuğunu anlayabiliriz. Büyük Buhran'ın hayaleti onlara rahat vermiyordu ve nihayetinde OECD'yi, böylesi şeytanları kovuşturmak için şöyle yazmaya itti: "Kimileri bu ciddi küresel düşüşü "büyük gerileme" olarak nitelendirmiş olsalar da, durum mevcut hükümet politikalarının kalitesi ve yoğunluğu sayesinde 1930'ların Büyük Buhran'ını tekrar edecek bir noktadan uzak kalacaktır".[2] Öte yandan, 18. Kongre bildirgemizde ifade ettiğimiz üzere, "hakim sınıfın bugün yaptığı konuşmalarda dün yaptığı konuşmaları unutması olağandır".

OECD'nin 2011'in baharında yayınladığı Dünya Ekonomi Görünüm Raporu bankacılık sisteminin hayata döndürülmesi ve ekonomik düzelmelerden dolayı ne kadar rahatladığını ifade etti. Hakim sınıf başka bir biçimde hareket etmekten acizdir. Sermayenin karşılaştığı zorluklara dair, ağırbaşlı, küresel ve tarihsel bir görüş geliştiremez, çünkü böylesi bir görüş düzenin karşısındaki kesin kör düğümü keşfetmesini sağlar. Dolayısıyla ancak anlık durumdaki oynamalar temelinde günlük yorumlar yapabilir ve dolayısıyla sürekli kendisini teselli edebilmek için gerekçeler arar hale düşer. Böylelikle de geçtiğimiz iki yılın temel olgusunu, belirli sayıdaki Avrupa ülkesindeki ülke borcu krizini hafife almıştır. Ki bunu, medyanın kimi zaman konuya dair panik halinde olmasına rağmen becermiştir. Gerçekten de, artan sayıda devletin iflas etmesi ihtimalinin gündeme gelişi, kapitalizmin üstesinden gelinmez krizinde batışının yeni bir aşamasını teşkil ediyor. Burjuvazinin onlarca yıldır kapitalist krizin evrimini yavaşlatmak için kullandığı politikaların sınırlarını gözler önüne seriyor.

3. Kapitalist düzen artık şu anda mevcut olan kriz ile kırk yıldır karşı karşıya. Fransa'da patlak veren Mayıs 68 hareketi ve uluslararası düzeyde peşinden gelen proleter mücadeleler böylesi bir düzeye gelebildiler çünkü kapitalist krizin ilk etkilerinden kaynaklı olarak işçi sınıfının yaşam koşullarının dünya genelinde kötüleşmesinden, özellikle de işsizlikteki artıştan teşvik oluyorlardı. Kriz, savaş sonrası dönemin ilk uluslararası iktisadi gerilemesi olan 1973-75 döneminde korkunç bir ivme kazandı. O zamandan beri her defasında daha derin ve daha yaygın gerilemeler dünya ekonomisini vurdu ve nihayetinde bu gerilemeler, 1930'ların hayaletini geri getiren 2008-9 krizi ile doruğa ulaştılar. Yeni bir Büyük Buhran'ı önlemek amacıyla 2009'un Mart ayında G20'nin benimsediği önlemler hakim sınıfın onlarca yıldır uyguladığı önlemlerin önemli bir ifadesi. Özünde ekonomiye hatırı sayılır bir kredi kütlesinin aktarılması noktasına geliyorlar. Böylesi önlemler yeni değiller. Aksine, 35 yıldır kapitalist üretim biçiminin temel çelişkisinden, kapitalizmin üretimini emebilecek güçte pazarlar bulamama durumundan kurtulmak amacıyla hakim sınıfın uyguladığı politikaların kalbinde yatıyorlar. 1973-5 gerilemesi, üçüncü dünya ülkelerine verilen devasa krediler ile aşıldı, fakat bu 1980'lerin başından itibaren bu ülkelerde gerçekleşen borç krizi ile en gelişmiş ülkelerin ekonomiye bu ciğeri vermek durumunda kaldılar. Dünya ekonomisinin "lokomotifleri" işlevini gören en gelişmiş ülkelerin devletleri ve tabii ki başta ABD oldu. ABD ekonomisinin ciddi biçimde kalkınmasını sağlayan neo-liberal Reagan iktisadı, kendisi "devlet çözüm değil, sorundur" dese de, eşi benzeri görülmemiş miktarlara ulaşan bütçe açıklarına dayanıyordu. Aynı zamanda ABD'nin ciddi ticaret açığı, farklı ülkelerde üretilen metaların orada pazar bulmasını sağladı. 1990'larda Asya "kaplanları" ve "ejderleri" (Singapur, Tayvan, Güney Kore vs.) bir süre "lokomotiflik" işinde ABD'ye eşlik ettiler; dikkate şayan büyüme oranları en sanayileşmiş ülkelerdeki metalar için önemli bir durak oldu. Fakat bu "başarı hikayesi" ciddi bir borçlanma pahasına yazılmıştı ve 1997'de "yeni" ve "demokratik" Rusya'nın, paralarını "komünizmin sonu"nun dünya ekonomisini yeniden ve kalıcı olarak tetiklemesine yatıranları hayal kırıklığına uğratmak pahasına borçlarını ödeyemeyeceğini ilan etmesiyle, bu ülkeler de büyük sarsıntılara girdiler. 21. yüzyılın ilk on yılının başında, özellikle ev ipoteklerinin (mortage) başta ABD olmak üzere pek çok ülkede gelişimi ile borç bir kez daha ivme kazanmıştı. ABD dolayısıyla dünya ekonomisinin lokomotifi olma işinin yine baş sırtlayıcısı oldu ama bunun bedeli de özellikle ödemelerin yapılamaması ihtimalini azaltmayı amaçlayan her türlü mali ürün temelinde ABD nüfusu için, borçta devasa bir büyüme oldu. Aslında şüpheli borçların böylesi yaygınlaşması, hiçbir şekilde onların Amerikan ve dünya ekonomisinin başında sallanan bir Demokles'in Kılıcı işlevi görmelerini engellemedi .Tam aksine, yalnızca 2007 çöküşünün ve vahşi 2008-9 dünya gerilemesinin kökünde olan, bankaların sermayesindeki zehirli borçları biriktirebilirler.

4. Dolayısıyla, geçtiğimiz kongremizde kabul edilen bildirgemizin ifade ettiği üzere: "Mevcut iktisadi gerilemenin kökeninde olan yalnızca mali kriz değildir. Aksine, mali kriz yalnızca, aşırı üretimi aşmak için borca kaçmanın sonsuza kadar devam edilemeyeceğini göstermektedir sadece. Er ya da geç, 'gerçek ekonomi' intikamını alacaktır. Başka bir deyişle, kapitalizmin çelişkilerinin temelinde olan aşırı üretim, pazarların üretilmiş metaların bütününü emememeleri, sahneye geri dönmüştür". Aynı bildirge, 2009'da gerçekleştirilen G20 zirvesinden sonra da: "Burjuvazinin bulabildiği tek 'çözüm'... yine borca kaçmaktır. G20 krize bir çözüm bulamamaktadır zira krizin bir çözümü yoktur" demektedir.

Ülke borcu krizi bugün yayılıyor; devletlerin borçlarına sadık kalamamaları olgusu bu gerçeğin muazzam bir göstergesidir. Bankacılık sisteminin iflası ihtimali ve ekonomik düşüşün şafağı bütün devletleri, üretimdeki düşüşten dolayı gelirleri dibe vurmuş olduğu halde ekonomilerine ciddi miktarlarda para pompalamak durumunda bıraktı. Bunun sonucu olarak pek çok ülkede devlet borçları ciddi bir biçimde arttı. İrlanda, Yunanistan veya Portekiz gibi en mağdur durumdaki ülkeler için bu durumun anlamı iflas tehlikesi, yani kamu işçilerinin maaşlarının ve genel olarak borçların ödenememesi ihtimali oldu. O noktadan itibaren, bankalar böylesi ülkeleri, en yüksek faiz oranlarıyla olmadığı takdirde yeni borçlar vermeyi reddettiler, zira bütün bu borçların geri ödeneceğinden emin olamıyorlardı. Avrupa Bankası ve IMF sayesinde faydalandıkları 'kurtarma planları' ise eski borçların üzerine yığılan yeni borçlardan oluşmakta. Durum artık bir kısır döngü olmaktan da çıkarak şeytani bir sarmal halini aldı. Bu planların tek "tesirlilik"leri işçilere, maaşları ve işleri korkunç bir biçimde kesilmekte olan kamu çalışanlarına ama ayrıca eğitim, sağlık ve emeklilik maaşları ve büyük vergi artışlarıyla işçi sınıfının tamamına karşı eşi benzeri görülmemiş saldırılar. Fakat bütün bu işçi sınıfı düşmanı saldırılar, satın alma gücünü fazlasıyla biçerek yalnızca yeni bir gerilemeye katkı sunabilirler.

5. Portekiz, İtalya, İranda, Yunanistan ve İspanya'nın ülke borçları krizi dünya ekonomisini tehdit eden depremin yalnızca ufak bir kesimi. Büyük sanayi güçlerinin çok daha iyi direniyor olmalarının esas nedeni (2008'deki bankacılık krizi öncesinde bankalara da maksimum kredi notunu verebilen) kredi notu kurumlarından AAA almış olmaları değil. Nisan ayında Standard & Poor Ajansı, Nicel Genişleme 3'e yani ABD Federal Devleti'nin ekonomiyi desteklemek için 3. kalkınma planına dair olumsuz görüş beyan etti. Başka bir deyişle, dünyanın bir numaralı gücü borçlarını ödeme kapasitesine 'resmi' güvenin düşmesi tehlikesi ile karşı karşıya; dahası tüm geri ödemelerinin değeri ciddi bir biçimde düşmüş olan dolar kuruyla yapılacağı yönünde büyüyen bir kaygı var. Gerçekten de Çin ve Japonya'nın geçtiğimiz sonbahar ABD Hazine Bonoları yerine devasa miktarda altın ve hammadde alması (ve dolayısıyla ABD Federal Bankası'nın bu bonoların %70 ile %90 arası bir miktarını satın almasına yol açması) bu güvenin çoktan kaybolmaya başladığını gösteriyor. Bu güven kaybı Amerikan ekonomisinin inanılmaz borç miktarını hatırladığımız zaman hiç de mantıksız değil: 2010'un Ocak ayında kamu borcu (Federal Devlet, eyaletler, belediyeler) zaten gayrı-safi milli hasılanın %100'ü kadardı ki bu yalnızca ülkenin toplam borcunun bir kesimi anlamına geliyordu. Aynı toplam borç hanelerin ve öteki mali olmayan kurumların borçlarını da kapsamaktadır. Bu da gayrı-safi milli hasılanın %300'üne tekabül etmektedir. Ve durum öteki büyük ülkelerde de daha iyi değildi: aynı noktada toplam borçlar Almanya gayrı-safi milli hasılasının %280'ine, Fransa'da %320'sine, İngiltere'de ve Japonya'da ise %470'ine tekabül etmekteydi. Japonya'da sadece kamu borcu gayrısafi milli hasılanın %200'üne ulaşmış durumdaydı. Ve bütün kurtarma planlarıyla, bütün ükelerde durum yalnızca daha da kötüye gitmiş vaziyette.

Dolayısıyla, Portekiz, İtalya, İrlanda, Yunanistan ve İspanya'nın iflası onlarca yıldır hayatta kalışını borçlara boğulmasına borçlu olan dünya ekonomisinin iflas buzdağının yalnızca görünen kısmını teşkil etmekte. İngiltere, Japonya ve tabii ki ABD gibi kendi para birimine sahip devletler para basarak bu iflasın üstünü örtmeyi başarmış durumdalar (ki tabii ki Avro bölgesinin Yunanistan, Portekiz ve İrlanda gibi ülkeleri böylesi bir olanakları olmadığı için bunu yapamamışlardır). Fakat çetenin başını ABD çekmek üzere, gerçek kalpazanlara dönüşmüş olan devletlerin sürekli yaptıkları bu hile, tıpkı 2008 krizinin gözler önüne serdiği ve neredeyse bütün mali sistemin havaya uçmasına neden olan mali sistemdeki fesat gibi sonsuza kadar süremez. Görülebilir işaretlerden biri dünya genelinde enflasyonun ivme kazanmış oluşudur. Bankacılık alanın devletler düzeyine kayarak, borç krizi kapitalist üretim biçiminin ölümcül krizinde, sarsıntıların şiddeti ve çapını ciddi bir biçimde arttıracak yeni bir aşamaya geçtiğini damgalıyor. Tünelin sonunda kapitalizm için ışık yok. Bu düzen toplumu ancak her daim artan bir barbarlığa götürebilir.

6. Emperyalist savaş, çöküş evresindeki kapitalizmin insanlığı sürüklediği barbarlığın temel ifadesini teşkil ediyor. 20. yüzyılın trajik tarihi bunun en bariz ifadesidir: üretim biçiminin tarihsel kör düğümü ve devletler arası ticaret rekabetlerinin nüksetmesi karşısında, hakim sınıf askeri politikalara ve çatışmalara sürüklenmiştir. Marksist olduğu iddiası taşımayanlar dahil tarihçilerin çoğu için İkinci Dünya Savaşı'nın 1930'ların Büyük Buhran'ından dolayı patlak verdiği açıktır. Aynı çekilde 1970'lerin sonlarında ve 1980'lerin başlarında zamanın iki bloğu, Amerika ve Rusya arasındaki emperyalist gerilimlerin (1979'da SSCB'nin Afganistan'ı işgali ve ABD'deki Reagan yönetiminin "Şer İmparatorluğu"na karşı başlattığı haçlı seferi), 1960'ların sonundan beri kapitalist ekonomide açık krize geri dönülmesinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Öte yandan, tarih bize emperyalist çatışmaların nüksetmesiyle kapitalizmin ekonomik krizi arasındaki bağlantının doğrudan veya ani gelişir nitelikte olmadığını göstermiştir. Soğuk Savaş'ın yoğunlaşması, rakip bloğun yıkılmasıyla Batı bloğunun zaferi ile sonuçlanmıştır ama bu durum da nihayetinde Batı bloğunun dağılmasına neden olmuştur. İnsan türünün sonunu hazırlayabilecek olan bir genelleşmiş savaştan şimdilik kurtulmuş gözüksek de, dünya bir askeri gerilimler ve çatışmalar patlamasının altında inim inim inlemektedir. Rakip blokların sonu, bu blokların kendi bölgelerinde dayatabildikleri disiplinin de sonu anlamına gelmiştir. O zamandan beri dünya emperyalist meydanı, dünyanın başat gücünün dünya liderliğini her şeyden önce eski müttefiklerine karşı elinde tutma çabası tarafından şekillenmiştir. 1991'deki Birinci Körfez Savaşı'nın dahi hedefi buydu, fakat başta Yugoslavya'daki savaş olmak üzere 1990'ların bütün tarihi bu hırsı ve bu hırsın başarısızlığını gözler önüne sermiştir. ABD'nin 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ilan ettiği terörizmle savaş ABD'nin önderliğini bir kez daha tasdik etmek için yeni bir çabasından başka birşey olmamıştır, fakat Afganistan ve Irak'ta batıp kalmaları liderliklerini yeniden oturtmayı başaramadıklarını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

7. ABD'nin bu başarısızlıkları Washington'u 1990'ların başından beri izlediği ve dünya genelindeki istikrarsızlığın temel unsuru olan saldırgan politikalardan vazgeçirememiştir. Geçtiğimiz kongremizin bildirgesinde ifade ettiğimiz üzere: "Bu durum karşısında, Obama ve arkadaşları kendilerinden önce gelenlerin savaş yanlısı politikalarını sürdürmekten başka bir çare bulamayacaklar... eğer Obama ABD'nin Irak'tan çekilmesini istiyorsa, bu yalnızca Afganistan ve Pakistan'da elini güçlendirmek içindir". Bin Ladin'in geçtiğimiz aylarda Pakistan topraklarına yapılan bir baskında Amerikalı bir komando tarafından infaz edilmesi bu durumu göstermektedir. Bu "kahramanca" operasyonun şüphesiz seçime yönelik bir yanı da vardır, zira ABD seçimlerine bir buçuk yıl kadar bir süre kalmış durumda. Operasyon özellikle de Obama'yı askeri düzeyde ABD hegemonyasını tasdik ederken yumuşak olmakla suçlayan Cumhuriyetçilere yönelikti; bu eleştiriler özellikle Libya'ya askeri müdahalenin başını Fransız-İngiliz ortaklığının çektiği günlerde bir hayli çoğalmıştı çünkü. Aynı zamanda Bin Ladin'in neredeyse on yıldır Kötü Adam rolünde kullanılmasından sonra, tamamen basiretsiz gözükmemek için artık ondan kurtulma zamanının gelmiş olduğu anlamına geliyordu. Böylelikle ABD, tam da Fransa ve İngiltere Libya'daki Kaddafi-karşıtı operasyonlarında sıkıntı yaşamaktayken, dünyada böylesi bir operasyonu kotaracak askeri, teknolojik ve lojistik araçlara sahip tek güç olduğunu kanıtladı. Bu infaz, dünyaya ABD'nin bir "müttefikinin" milli "bağımsızlığına" tecavüz etmekten kaçınmayacağını, oyunun kurallarını nerede gerekli görürse değiştirme niyetinde olduğunu da gösterdi. Son olarak dünya hükümetlerini bu hareketin değerini selamlamak durumunda bıraktı ki pek çok hükümet bu işi ciddi tereddütler içerisinde yapmak durumunda kaldı.

8. Bütün bunlara rağmen, Obama'nın Pakistan'da yürüttüğü çarpıcı operasyon hiçbir şekilde bölgedeki durumu daha istikrarlı hale getirmeyecek. Pakistan'ın kendisinde, milli gurura atılmış bu tokat burjuvazinin ve onun devlet aygıtının çeşitli kesimleri arasındaki eski çatışmaları yeniden keskinleştirme tehlikesini taşıyor. Aynı şekilde, Bin Ladin'in ölümü, ABD'nin ve Afganistan'daki savaşa katılan diğer ülkelerin bu ülkenin kontrolünü yeniden ele geçirip Karzai hükümetinin kabilecilik ve yolsuzluğun darma duman ettiği iktidarını sağlamlaştırabilmeleri anlamına da gelmiyor. Daha genel olarak her koyun kendi bacağından asılır eğilimini ve dünyanın bir numaralı gücünün otoritesine karşı büyüyen meydan okumaları kontrol altında tutmayı hiçbir şekilde kolaylaştırmayacaktır. Bu meydan okumalar son dönemde bir dizi şaşırtıcı geçici ittifak ile kendilerini ifade etmişlerdir: Türkiye ile İran arasındaki yakınlaşma; İran, Brezilya ve Venezuella arasındaki (stratejik ve ABD karşıtı) ittifak, Hindistan ve İsrail arasında (askeri ve yalıtılmışlığı kırmayı hedefleyen) ittifak; Çin ve Suudi Arabistan arasındaki (askeri ve stratejik) ittifak bu durumun örnekleridir. ABD, özellikle Çin'in büyük bir sanayi gücü olarak mevcut konumunun mümkün kıldığı emperyalist emellerinin hırsla peşinden koşmasını engellemeyi başaramamıştır. Açıktır ki Çin, nüfusuna ve ekonomik önemine rağmen, yeni bir bloğun başını çekecek askeri ve teknolojik araçlara sahip değildir ve olması da olası değildir. Öte yandan bu ister Afrika'da, ister İran'da, ister Kuzey Kore'de isterse de Burma'da Amerikan çıkarlarına biraz daha çomak sokacak araçları olmadığı ve emperyalist ilişkileri niteleyen istikrarsızlık denizine atacak bir taşı daha olmadığı anlamına gelmemektedir. Yirmi sene önce baba George Bush'un öngördüğü ve ABD'nin rehberliğinde gerçekleşeceğini umduğu 'Yeni Dünya Düzeni' gün geçtikçe kendisini yalnızca bir dünya karmaşasından başka bir biçimde sunamaz hale geliyor ki; kapitalist ekonominin sarsıntıları bu durumu ancak daha da şiddetlendirebilirler.

9. Burjuva toplumunun iktisadi, askeri ve ayrıca yakın zaman önce Japonya'da gördüğümüz üzre çevresel her yönünü etkileyen bu kaos karşısında yalnızca proletarya bir çözüm getirebilir. Proletaryanın getireceği tek çözüm de kendi çözümü yani komünist devrim olacaktır. Kapitalist ekonominin çözümsüz krizi ve başını ağrıtan çok sayıdı sarsıntı, bir yandan, işçi sınıfını sömüren sınıfın dayattığı büyüyen saldırılara karşı mücadelelerini geliştirmek zorunda bırakarak, öbür yandan ise onun bu mücadelelerin hareketer olarak tarihin lanetlediği kapitalist üretim biçimiyle nihai yüzleşmenin hazırlığı olduğunu anlamasını mümkün kılarak böylesi bir devrimin nesnel koşullarını teşkil etmektedir.

Bir önceki kongremizin bildirgesinde ifade edildiği üzere "Devrimci mücadelelere ve kapitalizmin devrilmesine giden yol, uzun bir yoldur... Komünist devrim ihtimalinin bilincinin işçi sınıfı içerisinde ciddi bir yankı bulması için, işçi sınıfının kendi gücüne güveniyor olması gereklidir ve bu da kitlesel mücadelelerin gelişimi ile gerçekleşebilir". Çok daha kısa vade için, bildirgede "bugünkü saldırıların temel biçimi, yani kitlesel işten çıkarmalar, ilk aşamada böylesi hareketlerin (yani kitlesel mücadelelerin) ortaya çıkmasını kolaylaştıracak nitelikte değiller... İkinci bir aşamada, işçi sınıfının burjuvazinin şantajına daha az açık olacağı aşamada, özellikle burjuvazi bugün bütün bu bankaları kurtarma ve ekonomiyi canlandırma planlarından dolayı biriken devasa bütçe açıklarını işçi sınıfının tamamına ödetmeye kalkıştığında, işçiler birleşik ve sağlam bir mücadelenin hakim sınıfın saldırılarını geri püskürtebileceği fikrine meyledeceklerdir. İşçilerin geniş çaplı mücadelelerine o zaman şahit olmamız daha olası" noktası açıkça ifade edilmişti.

10. Son kongremizden beri geçen iki yıl bu öngörüyü fazlasıyla doğrulamıştır. Bu dönemde en gelişmiş ülkelerde işçi sınıfına dayatılan kitlesel işten çıkarmalara ve yükselen işsizliğe karşı geniş çaplı mücadelelere şahit olmadık. Aynı zamanda kamu harcamalarında gerekli kesintilere karşı önemli mücadeleler gerçekleşmeye başlamıştır. Verilen yanıt hala, özellikle bu saldırıların en şiddetli biçimlerde gerçekleştiği Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerde, işçi sınıfı son günlerde esasında önemli bir militanlık göstermiş olsa da bir hayli çekingendir. Bir açıdan, saldırıların vahşiliği, hele de 'sol' hükümetlerce uygulandıkları için, işçi saflarında daha da bir güçsüzlük hissi yaratmaktadır. Çelişkili olsa da, saldırıların şiddetinin en düşük olduğu yerlerde, mesela Fransa'da, işçilerin mücadeleciliği 2010'un sonbaharında emeklilik reformuna karşı harekette gördüğümüz üzere en kitlesel biçimde ifade bulmuştur.

11. Aynı zamanda, yakın dönemde tanık olduğumuz en kitlesel hareketler en sanayileşmiş ülkelerde değil kapitalizmin çeperindeki ülkelerde, özellikle de Tunus ve Mısır gibi, burjuvazinin hareketleri dağıtmak için kullandığı vahşi baskıların ardından nihayetinde yerel diktatörlerden kurtulmak zorunda kaldığı çeşitli Arap ülkelerinde gerçekleştiler. Bu hareketler klasik anlamda, yakın geçmişte bu ülkelerde gördüğümüz mücadeleler gibi (mesela Tunus'taki 2008 Gafsa grevi, veya Mısır'da 2007'nin yazında gerçekleşen ve çok sayıda sektörden dayanışma çeken kitlesel dokuma sanayisi grevleri) klasik anlamda işçi mücadeleleri değillerdi. Çoğu zaman, toplumun kamu sektöründen ve özel sektörden işçiler, işsizler ama ayrıca küçük esnaf, zanaatkarlar ve iyi eğitimli gençler gibi farklı kesimlerinin içerisinde bulunduğu toplumsal kalkışmalar biçimini aldılar. Bu yüzden proletarya nadiren doğrudan ve belirgin bir biçimde (mesela Mısır'daki kalkışmanın sonuna doğru gerçekleşen grevlerde) kendisini gösterdi; daha da nadiren başı geken güç rolünü üstlendi. Öte yandan bu hareketlerin kökeninde, ortaya atılan taleplerin çoğunun da ifade ettiği gibi, temelde başka ülkelerdeki işçi mücadelelerin kökeninde olan nedenlerin aynılarını buluyoruz: krizin ciddi bir biçimde şiddetlenmesi ve sömürücü olmayan bütün nüfus nezdinde yol açtığı sefalet. Ve proletarya genelde bu hareket içerisinde doğrudan bir sınıf olarak ortaya çıkmamış olsa da, özellikle işçi sınıfının ciddi bir ağırlığı olan ülkelerde, özellikle kalkışmalara gösterilen derin dayanışma ve karşı tarafın korkunç baskılarına karşı kör ve çaresiz şiddete çekilmeyi engelleyebilme açısından, proletaryanın izleri mevcuttu. Nihayetinde Tunus ve Mısır burjuvazileri, Amerikan burjuvazisinin iyi tavsiyelerine uyup diktatörleri sallama kararı aldılarsa, bu büyük ölçüde bu hareketlerde işçi sınıfının varlığından kaynaklıydı. Bu durumun kanıtlarından biri de Libya'daki hareketin sonucuydu: eski diktatör Kaddafi'nin devrilmesinden ziyade, sömürülenleri kurbanlık koyun olarak kullanan burjuva kesimler arasında uzun bir askeri çatışma çıktı. İşçi sınıfının büyük bir kesiminin (Mısır, Tunus, Çin, Sahraaltı Afrikalı ve Bangladeşli) göçmen işçilerden oluştuğu bu ülkede, olaylara işçi sınıfının verdiği temel tepki ilk günlerde uygulanmaya başlanılan vahşi baskılar karşısında ülkeden kaçmak oldu.

12. Libya'daki hareketin askeri akibeti, NATO güçlerinin çatışmaya dahil olmasıyla, burjuvazinin, Tunis ve Kahire'deki eylemlere kendiliğinden tepkileri dayanışma göstermek ve cesaret ve kararlılıklarını selamlamak olmuş olan gelişmiş ülkelerdeki işçilere yönelik yanılsama yaratma kampanyaları yaratmasını mümkün kılıyor. Özellikle işsizlik ve sefalet yüklü bir gelecekle karşı karşıya olan eğitimli gençliğin kitlesel varlığı, yakın dönemde bir dizi Batı Avrupa ülkesindeki eğitimli gençliğin hareketlerini yankılar nitelikteydi: bu hareketlere örnek olarak 2006'da Fransa'da gerçekleşen CPE karşıtı hareket, 2008 sonunda Yunanistan'da gerçekleşen kalkışma ve grevler, 2010 sonunda İngiltere'deki lise ve üniversite öğrencilerinin eylem ve grevleri, 2008'de ABD'de ve 2010'da İtalya'da gerçekleşen öğrenci eylemlerini örnek verebiliriz. Tunus ve Mısır gibi ülkelerdeki kalkışmaların önemini çarpıtmaya çalışan burjuva kampanyaları şüphesiz bu ülkelerdeki işçi sınıfının taşıdığı özellikle milliyetçi, demokratik ve sendikal yanılgıları sonuna kadar kullandı. Bu durumun bir benzerine 1980-81'de Polonya proletaryasının mücadelesinde şahit olmuştuk.

13. 30 yıl önce bu hareket EKA'nın özellikle yaşadığı dönemde Rusya'daki duruma dair Lenin'in geliştirdiği "zayıf halka" teorisini eleştirel bir biçimde tahlil edebilmesini mümkün kıldı. Bu noktada EKA, Marks ve Engels'in ifade ettiği görüşler temelinde, dünya proleter devriminin işaretinin, bu ülkelerdeki proletaryanın yoğunlaşmış doğasından ve daha da önemlisi burjuvazinin uzun süredir dizdiği en gelişmiş ideolojik tuzaklara en iyi silahların en nihayetinde filizlenmesini sağlayacak tarihsel deneneyimden dolayı kapitalizmin merkezi ülkelerinden, özellikle de Avrupa'nın eski sanayi ülkelerinden yakılacağını savunmuştu. Dolayısıyla, dünya işçi sınıfının gelecekte atması gereken en temel adımlardan biri, yalnızca Batı Avrupa'daki merkezi ülkelerde kitlesel mücadelelerin gelişimi değil, işçi sınıfının demokratik ve sendikal tuzaklardan herşeyden önce kendi mücadelelerini ele alarak kurtulmasıdır. Bu hareketler, temel kapitalist güç olan ABD'de, artan sefaletin on milyonlarca insanları vurduğu işçi sınıfı da dahil dünya işçi sınıfı için bir işaret ateşi olacaktır ve 'Amerikan Rüyasını' gerçek bir kabusa çevirecektir.

14. Fransa'da, Mayıs 68'den beri proletaryası öteki Avrupa ülkelerindeki işçiler için bir atıf noktası olan bir ülkede, 2010 yılının sonbaharında emeklilik reformuna karşı gerçekleşen hareket işçi sınıfının hala sendikaları yakasında atma ve kendi mücadelesini kendi eline alma yetisinde bir hayli uzak olduğunu gösterdi. Aynı gerçekliğe daha da çarpıcı bir biçimde Mart 2011'de Cameron hükümetinin kemer sıkma planlarına karşı İngiliz sendikalarının örgütlediği kitlesel "seferberlik" ile de şahit olduk. Öte yandan, Fransa'daki emeklilik reformu karşıtı harekette, Intersyndicale'in genel hakimiyetine rağmen, farklı şehirlerde bu hakimiyete karşı harekete geçme iradesini ifade eden ve herkese açık kitle meclisleriyle mücadelelerin kontrolünü ele almak ve mesleki ayrımları aşmak isteyen bir dizi "meslekler arası kitle meclisi" ortaya çıktı. Bu işçi sınıfının bu temel adıma doğru yola girdiğinin bir göstergesidir.

Benzer bir biçimde, son dönemde kapitalizmin çeperindeki ülkelerde de çok sayıda mücadele görmüş olmamız, merkezi ülkelerde geleceğin belirleyici mücadelelerinin sınıf hareketlerinin dünya geneline yayılması için bir işaret ateşi işlevi görmesi için koşulların olgunlaşmaya başlamış olduğunu göstermektedir.

Kriz dünya işçi sınıfını, artan bir acımasızlıkla vuracaktır. Öte yandan, burjuvazinin dizdiği tuzaklar ne olursa olsun, proletaryanın önündeki görevin büyüklüğü karşısındaki tereddütleri ne olursa olsun, sınıfımız kitleselliği ve bilinci sürekli artarak mücadele etmek zorunda kalacaktır. Devrimciler olarak görevimiz, proletaryanın tarihten aldığı görevi yerine getirebilmesi için bu yaklaşan kavgalarda sonuna kadar yer almamızdır. Bu görev, bütün barbarlığıyla kapitalizmin devrilmesi ve komünist bir toplumun yeşermesi, zaruret diyarından özgürlük diyarına geçiştir.

EKA, 2011 Bahar

 


 

1. OECD, World Economic Outlook Interim Report, March 2009). s.5.

2. Ibid, s. 7.

Tags: 

Kapitalizm, Savaş ve Kadın

Dünyanın efendileri için milyonlarca insanın ölmesi sadece istatiksel bir veriden ibaret.

Burjuva iktidarlar, sömürülerini arttırmak, karları için daha fazlasını katmak amacıyla savaşlardan, iç çatışmalardan medet ummaktadırlar. Böylece ayakta kalmayı düşlemektedirler. Dünyanın dört bir yanındaki bu saldırganlık hali, kadınların şiddete maruz kalmalarına, cinsel meta olarak kullanılmalarına, mülteci konumuna düşürülmelerine, tecavüze uğramalarına, yoksulluk ve sefalet içine itilmelerine sebep olmaktadır. Ya da burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki sınıflar savaşında kadınlar üzerinden zaten süren bu politikalar savaş ve iç savaş döneminde daha da artmaktadır.

Savaşın kadın üzerindeki yıkımını ve saldırganlığını gözler önüne seren en taze örnek ise Suriye'de yaşananlar. Yaz aylarında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'a bağlı birlikler ayaklanan kitlelere saldırırken bu saldırıdan en çok nasibini alan yine kadınlar oldu. Hatay'a sığınan kadın mülteciler İngiliz The Times gazetesine verdikleri demeçlerde kadınların askerler tarafından nasıl tecavüze uğradıklarını ve işkence gördüklerini anlattılar. Türkiye'de tedavi gören iki kadın mülteci; askerlerin bir kadının yüzünü bıçakla kestiğini, bir kadının ise göğüslerini kestiklerini anlattılar. Onları kurtarmaya çalışan erkeklerin ise yüzlerine asit attıklarını söylediler. Savaşın insan üzerinde yarattığı bu tahribat ve yıkımı görmek için sadece bu yaşananlar bile fazlasıyla yeterli.

Tüm bu yaşananlardan kaçan Suriyeliler Haziran ayında Hatay'da kamplara yerleştirildi. İlk iki gün onlara iyi davranıldığını söyleyen kadınlar kaldıkları kamplarda 400 kadına tecavüz edildiğini, bu durumun da 250 kadının hamilelik nedeniyle adet görmemesi üzerine ortaya çıktığını vurguladılar. Hatta tecavüze uğrayan kadınların bazılarının kamplardan sorumlu kişiler tarafından dışarı çıkartıldığı ve erkeklere pazarlandığı da başka kaynaklarda ifade edilmektedir.

Hatay'da yaşanan bu süreç ve kadınlara karşı işlenen bu insanlık suçu iddiası hiçbir medya organının haber kanalında yer almıyor. Ya da bu konuyla ilgili herhangi bir araştırma yapılmıyor. Hatay'da tam olarak neler oluyor bilmiyoruz ama o kamplardaki insanların birçoğunun tekrar Suriye'ye döndüklerini biliyoruz.

İster savaş ülkesinde olsun ister bu durumdan dolayı mülteci konumuna düştüğünde kadının, erkek egemen iktidar karşındaki güçsüz ve muhtaç durumu onun her türlü ezilmesine, sömürülmesine, tecavüze uğraması ve öldürülmesi anlamına geliyor.

İşçi sınfını kadın ve erkek olarak ikiye bölen kapitalizm, her geçen bu ayrımlarını derinleştiriyor. Son dönemde yaşanan kadın cinayetlerine her gün bir yenisi ekleniyor. Başta da söylediğimiz gibi kadının şiddete maruz kalması sadece savaşta değil yaşamın her alanında kendini tüm acımasızlığıyla dayatıyor.

Devletin açıkladığı rakamlar kadına yönelik şiddetin boyutunu göstermekte. 2010 yılında toplam 1550 kadın, erkek olan yakınları tarafından namus, boşanma, kadının kendi yaşamını ekonomik olarak finanse etme çabasına karşı çıkılması vb. nedenlerle öldürüldü. Bu rakam ise 2011 yılının ilk altı ayında neredeyse bir önceki yılda öldürülen kadın sayısına ulaştı. Devletten koruma talep eden kadınlar, "kadının yeri kocasının yanıdır" zihniyetiyle karakol tarafından tekrar eşlerinin yanına gönderilmekte. Ve yine aynı kadınlar eşleri tarafından öldürülmektedirler. Kapitalist iş bölümü kadını eve mahkum ederek kadın emeğini yok saymaktadır. İşçi sınıfı içinde yaratılan bu ayrım, kadın ve erkek emeğini birbirine kırdıran ve bunun üzerinden kar elde etmeyi uman kapitalizmin vahşetidir sadece. Kadın cinayetlerinin artması erkeğin "psikolojik sorunlarıyla" açıklanamaz. Bunun tek açıklaması, kapitalist iş bölümünün yarattığı erkeğin kadın üzerindeki otoritesidir. Bu otoritenin dışına çıkma eğilimi ise kadın üzerinde her çeşit şiddeti ortaya çıkarmakta ve şiddet karşısında devletin aldığı tutum ise yapılanları meşru kılmaktadır.


Kadının yaşadığı bu şiddeti aşmasının sadece bir yolu var. Bu da kapitalist iş bölümünün yarattığı bu ayrıma karşı kadını ve erkeği ile, bütün olarak bir sınıf mücadelesi vermekten geçiyor. Bu belki de kulağa bir "slogan" gibi gelse de kadının emeğini erkeğinkinin karşısında ucuz emek olması, onları yan yana olmaya mecbur kılmaktadır. Bu yüzdendir ki; daha fazla kar elde etmek isteyen burjuvazi her zaman kadın emeğini bir yedek ve ucuz işgücü olarak kullanmaya devam edecektir. Bunun karşısında işçilerin yapabilceği tek şey erkek ve kadının birlikte buna karşı kafa yorması, birbirlerini yok etmesi değil, yanyana olmasıdır.

Gül

Tags: 

Kürdistan ve Türkiye'de Şiddetlenen Savaş

Önderler barıştan bahsedince
Çalışanlar bilir ki
Savaş geliyor.
Önderler savaşa lanet okuduklarında
Seferberlik emri yazılmış, gönderiliyor.

Tepedekiler diyor ki:
Barış ve Savaş
Farklı özden yapılmadır.
Fakat onların barış ve savaşı
Rüzgâr ve fırtınadan farksızdır.

Savaş yetişir onların barışlarından
Oğul nasıl çıkarsa anasının karnından
Anasının dehşet çehresini taşıyan.

Onların savaşı
Öldürür
Barışlarının sağ bıraktıklarını.

Bertold Brecht, Svendborg Şiirleri

Geçtiğimiz günlerde, son aylarda devam eden Türk-Kürt savaşının şiddetinin iyice arttığına tanık olduk. Bir yandan emperyalist TC'nin KCK operasyonu kapsamında sayısı sadece geçtiğimiz aylar içerisinde 3,500 kişiyi bulmuş tutuklamaları ve baskı politikaları, hem Irak Kürdistanı'nda, hem de Türkiye Kürdistanı'nda yağmaya devam eden bombalar, gerillalara saldırılar ve sınıra asker sevkiyatları... Öteki yandan Kürdistan'da PKK'nin asker ve polisi hedef alan ama sivillerin de ölmesine neden olan eylemleri, Elazığ ve Diyarbakır'da öğretmen kaçırılması, çatışmalarda öğretmenlerin canlı kalkan olarak kullanıldığı iddiaları ve TAK'ın Ankara'da patlattlığı bomba... Savaş, belki bir süredir kamuoyunun ağzına dolanan ve kimi kesimlerin de ağzının suyunu akıtan "90'lara dönüş" noktasında değil fakat gelişmeler bize savaşın en fazla kızıştığı o günlerden kareler hatırlatıyor.

Savaş, hem Türk hem de Kürt burjuvazisinin eseridir. Onların çakışan çıkarları yüzünden yapılmaktadır. Türk tarafının da Kürt tarafının da siyasi ve askeri uzuvları, bu tarafların burjuvazilerinin çıkarları temelinde hareket etmektedir. Bahsi geçen siyasi uzuvlar, yalnızca yaptıklarına devam edebilmek için buna mecbur değildirler, ayrıca bu uzuvları yönetenler, konumları ve ellerinde bulunan güçler nedeniyle, kendi taraflarının burjuvazilerinin organik parçalarıdır. Dolayısıyla bombaların yağdırılması veya patlatılması emrini, askerlerin ve gerillaların ölmeye veya birbirlerine öldürmeye gitmeleri emrini, işçi sınıfından insanların tutuklanmaları veya kaçırılmaları emrini veren bu sınıftır. Fakat ölenler, her zaman olduğu gibi bu sınıfa mensup değillerdir. Ölenler işçiler ve her zaman olduğu gibi, ister gerilla ister asker olsunlar, gencecik işçi çocuklarıdır.

Kürt işçi sınıfı da, Türk işçi sınıfı da, hakim sınıfların kendilerine dayattığı bu savaşın bedelini çok ağır ödediler. Savaşla geçen onlarca yıl, on binlerce işçinin ve işçi evladının canlarına ve kanlarına maloldu. Çünkü emri veren sınıf hep burjuvaziydi; canını veren sınıf ise hep proletaryaydı. Ve burjuvazi, çatışmaların düşük yoğunlukta seyrettiği birkaç senenin ardından yavaş yavaş nasıl emirler vermeye, nasıl katliamlar yapmaya, nasıl baskılar örgütlemeye kadir olduğunu, kısacası savaşın o kanlı pratiğini yine 'hatırlıyor'. Evet, bir yandan ölmüş ve ölen o kadar insanın nezdinde yüzsüzlükle savaş çığırtkanlığı yapıyor olabilir ama tedirginler de. Adım adım savaşa giriyorlar; her adımda bir dönüp bakıyorlar işçi çocuklarının yüzlerine; emir geldiğinde ölecekler mi, sınıf kardeşlerini öldürecekler mi diye. Bir yandan topyekün savaşa koşarken, bir yandan yakın zamana kadar dillerinden düşürmedikleri kardeşlik yalanlarına sahip çıkmaya çalışıyorlar. Çok da değil tabii; açık kapı bırakacak kadar ancak fakat savaş seferberliğini de zedelemeyecek miktarda.

Mesela Başbakan Erdoğan'ın, yakın zamanda PKK ile görüşmelerden sızdırılanlara dair "hükümet görüşmez ama devlet görüşür" sözleri bu durumu ortaya koymaktadır. Tabii ki bu noktada Erdoğan'ın PKK ile görüştüğünü söylediği devletin ayrıca faili 'meçhul' cinayetlerin, faili ayan beyan ortada ama emredeni 'meçhul' suikastlerin, boşaltılan yakılan veya bombalanan köylerin, insanların cezaevlerine tıkılmasının, işkencelerde öldürülmesinin sorumlusu olduğunu ve Erdoğan'ın hükümetini de kapsayan bir yapı teşkil ettiğini bir kez daha vurgulamak gereklidir. TC devleti dünya yüzüne sunduğu 'parlak' yüzü Erdoğan, yerli kamuoyuna sunduğu 'tarafsız' yüzü Gül, PKK'ye sunduğu sempatik yüzü Hakan Fidan ve hükümeti tasvip etmeyenlere sunduğu 'muhalif' yüzü Kılıçdaroğlu kadar Abdullah Çatlı'dır, Mehmet Ali Ağca'dır, Muhsin Yazıcıoğlu'dur, Esat Oktay Yıldıran'dır, Raci Tetik'tir, 'Kimyasal' Necdet'tir, Ogün Samast'tır, Yasin Hayal'dir, Türk İntikam Tugayı'dır, Jitem'dir... Devletin görünür yüzleri, alınan her candan, devletin tetikçileri kadar sorumlusudurlar. Erdoğan'ın bugün, zamanında Tansu Çiller'in yaptığı gibi "devlet için kurşun atan" katillere sahip çıkmıyor oluşu, araya bir mesafe koyuyor izlenimi yaratma çabası, gerçek bir değişimi ifade etmemektedir. Devlet için atılmış kurşunları yiyenlerin sayısı bir hayli artmıştır yalnızca ve işçi sınıfının ciddi kesimlerinde bu kurşunları yiyenler atanlardan daha fazla sempati uyandırmaktadır. Aynı şekilde, TC devleti şu günlerde Kürdistan'da yaptığı katliamları pek de gündeme getirmemek derdindedir ve gündeme geldiklerinde inkar etmektedir; güdümündeki basın da bu hususta genel olarak suskunluk içerisindedir.

Benzer bir durumu PKK cephesinde de görebiliriz. KCK'nin, TAK'ın Ankara eylemine dair yaptığı “TAK'ın [Kürdistan Özgürlük Şahinleri, eski ismiyle Kürt İntikam Tugayı] Ankara'daki eylemini onaylamadığımız gibi, TAK örgütünün bu eylemi üstlendiği açıklamasında belirttiği tarzda eylemlerin sürdürüleceğini çok sakıncalı görüyor, halklarımıza zarar vereceğini belirtiyoruz. TAK yapısını da eğer gerçekten özgürlük mücadelesine hizmet etmek istiyorsa, bu tür eylemleri değil, sivillere zarar vermeyen mücadele tarzlarını esas almaya çağırıyoruz[1] açıklaması, son günlerde PKK'nin ölümüne yol açtığı sivillerin sayısı düşünülürse - ki aynı metinde Siirt'te polis sanılarak dört sivilin öldürülmesine dair de özür dilenmiştir - bir hayli ilginçtir. PKK her ne kadar TAK ile arasına mesafe koymaya çalışıyor olsa da, Ankara'daki patlama ister istemez TC devleti ile PKK arasındaki görüşme esnasında istihbaratçı Afet Güneş ile PKK liderlerinden Sabri Ok arasındaki bir diyaloğu akıllara getirmiştir. Görüşmeler sırasında, Afet Güneş “biliyoruz metropolleri de doldurdunuz bu arada, patlayıcılarla doldurdunuz” demiş ve Sabri Ok'un biraz mahçup bir biçimde bunu inkar etmesinin üzerine “hepsini biliyoruz” diye üsteleyerek şu cevabı almıştı “onlar bir tarafa biz bu süreci ilerletelim önemli olan o[2]. Bu görüşme kaydı, sürecin ilerlemeyeceği açığa çıkınca, o görüşmede bir tarafa bırakılmış olan o bombalardan bir tanesinin TAK'ın Ankara saldırısı ile devreye girmiş olabileceğini düşündürmektedir. Her halükarda bu açıklama ve özürler PKK'nin, tıpkı TC devleti gibi, genel olarak sivillerin öldürülmesini ve sivilleri öldürenleri açık bir biçimde savunacak özgüvene sahip olmadığıdır.

İki taraf da sivillerin ölümünü üstlenmek istememektedir; öte yandan konuya yaklaşımlarındaki tek ortak nokta bu değildir: TC devleti gerillaların, PKK de askerlerin öldürülmesini meşru görmektedir. İki tarafın da sivillerin ölümüne dair göstermekte olduğu bu dokunaklı duyarlılık, nedense ne sivil ölümlerinin önüne geçmektedir, ne de asker ve gerilla ölümlerinin. Ayrıca Türklere askerlerin gerilla öldürdüklerinde, Kürtlere ise gerillaların asker öldürdüklerinde iyi bir iş yaptıkları mesajı verilmeye de devam etmektedir. İki tarafın da burjuvazisi, sivillere yönelik kaygılarının savaş seferberliğinietkilememesine büyük özen göstermektedir.

Bütün bu açılımlar ve müzakereler sürecinden sonra gelinen bu nokta, burjuvazinin barışından ancak savaş çıkacağını bir kez daha gözler önüne sermiş, Kürt sorununun çözümünün TC devleti ile herhangi bir uzlaşmadan geçemeyeceğini ve PKK'nin de hiç de alternatif önerebilecek bir yapı olmadığını tekrar ortaya koymuştur. Kürt sorununun çözümü yalnızca Türkiye'de mümkün değildir. Kürt sorununun çözümü milletlerarası savaşla mümkün değildir. Kürt sorununun çözümü demokrasiyle mümkün değildir. Bu sorunun tek çözümü, Kürt ve Türk işçilerin Orta Doğu ve tüm dünya işçileriyle birleşik mücadelesinden geçmektedir. Kürt sorununun tek çözümü enternasyonalist çözümdür. Bu sorun ancak sınıf savaşıyla sınırları aşarak çözülebilir. Milliyetçi savaşın barbarlığına karşı enternasyonalizm bayrağını ancak burjuvazi için ölmeyi reddeden işçi sınıfı yükseltebilir.

Gerdûn

 


 

1. http://emekdunyasi.net/ed/siyaset/14425-kckden-ankara-ve-siirt-aciklamasi

2. http://vimeo.com/28936085

Tags: 

Kürdistan'da Emperyalist Savaş

İleri marşa gelince pek çokları bilmez
Esas düşmanın askerlerin başında yürüdüğünü.
Emirler verip duran ses
Düşmanın sesidir.
Düşmandan bahsedip duran adam ise
Düşmanın ta kendisidir.

Bu gece
Evli çiftler
Uzanmışlar yataklarında.
Yetim çocuklar getirecek
Genç kadınlar dünyaya.

Bertold Brecht, Svendborg Şiirleri

 


 

Emperyalist TC ordusunun 27. defa Irak Kürdistanı'na girdiği iddialarının Türk basınında yer aldığı şu günlerde, TSK'nın ve PKK'nin iddialarına göre yaklaşık üç günlük bir süreç içerisinde, TC emperyalizmi ile Kürt burjuvazisi arasındaki savaşta iki yüze yakın işçi çocuğu hayatlarını kaybetmiş bulunmakta. PKK, son günlerdeki çatışmalarda ölen askerlerin sayısının, devlet kaynaklarının iddialarının aksine 24 değil 81 olduğunu iddia ediyor. PKK'nin olaylara dair yaptığı açıklama bir hayli detaylı ve ikna edici olması, bu iddianın doğruluğuna işaret ediyor. TSK ise yaptığı son açıklamada 90 ile 100 arası gerillanın öldürüldüğünü iddia ediyor ki bu rakam her ne kadar belki biraz abartılı olsa da, gerçek rakama PKK'nin kendi ölülerinin sayısını 10'un altında veren iddiasından daha yakın durduğunu tahmin edebiliriz. PKK, TC ordusunun Irak Kürdistanı'na girdiği yönündeki iddiaları Türk basınının fazla havaya girmesi sonucunda ortaya çıkmış yalanlar olarak nitelendiriyor ki TSK'nın "operasyonlar içeride" açıklaması, gerçekten de daha kara harekatının başlamamış olabileceği ihtimalini güçlendiriyor. Kürdistan'da şiddeti gittikçe artan savaş ortamında, iki tarafın söyledikleri için de neyin gerçek, neyinse savaş propagandası olduğunu kesin olarak söylemek zorlaşıyor. Devlet adamları, siyasiler ve gerilla şefleri intikam yeminleri ediyor, gözdağı veriyor, "kazanıyoruz!" diyorlar. İki taraf da ne kadar fazla düşman öldürdüğünü övünerek, böbürlenerek, göğüsünü gere gere söylüyor. Bu sırada Türkiye'de devlet kuduz köpeklerini sokağa salmış durumda: intikam için "yaşasın ölüm!" diye uluyorlar, ellerinde bayraklarla nüfusu milliyetçi nefret sloganlarıyla galeyana getirmeye uğraşıyorlar. Nazi Almanya'sını hatırlatan bu ulumalardan olayla hiçbir alakası olmayan Ermeniler, Rumlar, Yahudiler ve her türlü "düşman" da nasibini alıyor. Devletin bütün bu çabaları da tabii ki karşılıksız kalmıyor: İstanbul, Adana ve Elazığ gibi şehirlerde Kürtlere karşı etnik kıyım teşebbüsleri başlamış durumda. Gerek bu gösteriler için, gerekse saldırı teşebbüsleri için ise en fazla gençleri kullanıyor devletin hizmetkarları ve devletin zirvesi bu saldırıları 'makul' olarak nitelendiriyor.

Öte yandan bütün bunlara rağmen endişe verici bir durum var hakim sınıf için. Birşeyler eksik gibi sanki. Mesele ünlüler dünyasının ciddi bir azınlığının intikam çığlıklarına kapılmayıp kısa bir süreye kadar egemenlerin ağızlarından düşürmediği "barış" ve "çözüm" gibi kelimeleri ifade edişi değil, hatta İstiklal Caddesi'nde bin kadar sol eğilimli gencin ve sanatçının 'intikam değil barış istiyoruz' eylemi de değil. Özellikle yıllardır ağızlara sakız edildikleri için ve dahası bu son savaş çözüm ve barış umutlarından doğmuş olduğu için, egemenler bu sözlerden hiç korkmuyorlar artık. Zaten daha çok Kürt tarafı ama iki taraf da barışın sağlanamamasından ve bir çözüm bulunamayışından karşı tarafı suçluyor. Belki intikam rüzgarlarının estiği şu günlerde barış talepleri milliyetçi deliliğe kendisini kaptırmış birkaç kişiyi rahatsız ediyor fakat egemenler biliyorlar ki; bu savaştan sonra yeni barışlar da olacak ve o barışlar yine yeni savaşlar doğuracak. Fakat daha genel olarak tarihin bize gösterdiği üzere pasifist sloganlar emperyalist savaşı zora sokabilecek bir mahiyete sahip değiller; şu anda tarafların başını çeken siyasi özneler ise bu soruna bir çözüm getirebilmekten acizler. Türk ve Kürt burjuvazisinin böylesi bir çözüm bulma çabasının, barış pazarlığının geçtiğimiz aylardan savaşın yeniden şiddetlenmesinin ardından yüzlerce işçi çocuğunun canına malolmuş olması, pasifist sloganlardan hiçbir çözüm umulamayacağını gösteriyor. Savaşanların barışmasının ancak yeni savaşlara gebe olabileceği koşullarda, 'barış' sloganları ne Kürdistan'daki mevcut emperyalist savaşın, ne de Kürt sorununun çözümüne ışık tutuyor.

Peki o zaman devleti gerçekten ne rahatsız ediyor? Devleti PKK'nin öldürdüğü Er Yunus Yılmaz'ın "Niçin zenginlerin çocuğu şehit olmuyor da hep garibanlar şehit oluyor?" diyen babası Hasan Yılmaz rahatsız ediyor. Devleti Hasan Yılmaz'ın erlerin dağda çay, şeker, bot gibi en insani ihtiyaçlarından mahrum olduklarını ortaya koyması rahatsız ediyor. Devleti yine PKK tarafından öldürülen Er Eyüp Çolakoğlu'nun teyzesinin subaylara "Bir rahat bırakın, yeter. Sanki bugüne kadar yanımızdaydınız" demesi rahatsız ediyor. Asker cenazelerinde atılan "Tayyip oğlunu askere gönder" sloganları, "Hep garibanlar ölüyor" tepkileri rahatsız ediyor. Bunlar yeni ortaya çıkmış tepkiler değil ama hep birikmiş ve son dönemde artmış tepkiler. Artık çok az kişi evladının ölümünü gönül rahatlığıyla "Vatan sağolsun" diyerek karşılıyor. Artan sayıda "gariban" çocuklarının ölümünden, saldırı emri veren PKK'li liderler kadar, TSK'nın başını çekenleri ve Türk burjuvazisini sorumlu tutuyor. Bir yandan da dünya genelinde kitle hareketlerinin yükselmekte olduğu koşullar içerisinde bu tepkiler, şimdilik hala yetersiz olsalar da devleti tedirgin ediyorlar. Bu yüzden de basın, Erdoğan'ın "milli olun" emri kapsamında ölen askerlerin yakınlarının isyanını ve sınıfsal tepkilerini yansıtmamak için elinden geleni yapmaya çalışıyor.

Türkiye, hem Kürdistan'da hem de genel olarak Orta Doğu'da emperyalist emeller peşinde koşan bir devlet. PKK ise, henüz bir devlet olmayı başaramış olsa da Türkiye'deki milliyetçi Kürt burjuvazisinin temel aygıtı olarak bir devlet gibi hareket ediyor; faaliyet alanında bir devlet gibi çıkarlarını gerçekleştirmeye çalışıyor ve şu veya bu noktada TC emperyalizminin rakibi olan şu veya bu emperyalist devletin doğrudan veya dolaylı desteğine dayanıyor. Böylelikle de, güçleri emperyalist TC'ye kıyasla daha zayıf, çıkarları ise daha dar olsa da, dünya emperyalizminin TC kadar bir parçası konumunda bulunuyor. Kürdistan'da son aylarda şiddetlendikçe şiddetlenen bu savaş, halihazırda dünyada devam eden bütün savaşlar gibi emperyalist bir savaş. Efendilerinin çıkarları için ölmek veya sınıf kardeşlerini öldürmek ise ne Türk işçilerin, ne de Kürt işçilerin çıkarına.

Emperyalist savaşa karşı tek çözüm ise emperyalist savaşın sınıf savaşına dönüştürülmesi, Kürt ve Türk işçilerin birbirleriyle ve bütün dünya işçileriyle dayanışmayı yükseltmesi. Bu Kürdistan'da gerilla ile askerin, iki tarafında da komutanlarına ve liderlerine karşı kardeşleşmesi ve mücadele etmesi; özellikle hem Türk hem de Kürt nüfusun yoğun olduğu şehirlerde tüm işçilerin etnik kıyım ve etnik çatışma ihtimaline karşı birbirleriyle dayanışması ve genel olarak hem Türkiye'de hem de Kürdistan'da bulunan bütün kökenlerden işçilerin dünya genelinde sermaye düzenine karşı gelişen hareketlerin bir parçasını yaratması anlamına geliyor. Gerek emperyalist savaşa, gerek ulusal baskıya gerçekten dur demenin tek yolu enternasyonalist sınıf savaşından geçiyor. Kabul ediyoruz, şavaşa karşı sınıfsal tepki her ne kadar mevcut ve hakim sınıf için tedirgin edici olsa da, şu an için bu noktaya ulaşmış değil. Öte yandan intikam çığlıkları atanların sorunun kökünü kanla kazıması, otuz yıldır sözde "bitme aşamasında" olan PKK'yi alt ederek "Türk-Kürt kardeşliğini" temin etmeleri daha olası bir çözüm mü? Peki ya bu savaşı seferber eden burjuvaların ve komutanların öpüşüp barışması ve bir daha hiç işçi kanı dökmemesi? Ya da bu sorunun burjuvazinin sirki olan TBMM'de çözülmesi?

Kapitalizmin çöküş evresinde ne emperyalist savaşlara ne de ulusal sorunlara böylesi yaklaşımların hiçbiri çözüm olmamıştır. Öte yandan işçi sınıfının alternatifi, tarihin ilk dünya savaşını bir uluslararası devrimci dalga ile durdurmayı başarmıştır. Otuzu aşkın yılın ve on binlerce işçi çocğunun akan kanının ardından hala çözüm için burjuvaziden medet umanlar kendilerini kandırmasın!

Savaşa proleter ve enternasyonalist bir çözümün mümkün olmayacağını iddia edenlere işçi sınıfının tarihsel çözümünün, burjuvazinin önerdiği bütün çözümlerden bin kat daha gerçekçi olduğunu haykırıyoruz!

Gerdûn

Tags: 

Çatı Akıyor: Halkların Demokratik Kongresi ve Bir Garip Solda, Bir Garip Birlik

Milliyetçiler ve sol-liberaller; Troçkistler ve Enver Hocacılar, Yeşiller ve Anarşistler; Türkücüler ve LGBT'ler... Pek çok ve farklı farklı siyasi eğilime veya kimlik örgütüne mensup delegeler 15-16 Ekim tarihlerinde, Ankara'da önce çatı partisi daha sonra da "Kongre Hareketi" adıyla olarak bilinen hareketin ilk kongresinde bir araya geldiler. Hareket ve kongre kelimelerinin bu denli fazla kullanılmasının yarattığı kafa karışıklığı ortamında, başını Kürt hareketinin çektiği ve Türk solunun büyük çoğunu bünyesine katmayı başarabilmiş olan çatı partisi veya kongre hareketi, "Halkların Demokratik Kongresi" ismini benimsemeyi uygun buldu. Halkların Demokratik Kongresi ismi bir süre önce Abdullah Öcalan'ın önerdiği "Demokratik Ulus Kongresi" isminin, bir nebze sola çekilmiş bir biçimi olarak değerlendirilebilir. Öte yandan Öcalan'a ilham vermiş olan fikir değişmemiş gibi duruyor: Halkların Demokratik Kongresi Güney Afrika'daki Afrika Ulusal Kongresi ve Hindistan'daki Hint Ulusal Kongresi gibi şu anda bu ülkelerde iktidarda bulunan burjuva milliyetçisi partilerin izinden gidiyor. Hareketin programında bulunan "barış içinde ve insanca yaşayabileceğimiz bir Türkiye" sloganı, bütün parlamenter burjuva siyasetleri gibi Halkların Demokratik Kongresi'nin perspektifinin de burjuvazinin sınırları çerçevesinde olduğunu ortaya koyuyor. Bununla birlikte, kongrenin kendisinin hem yapısal hem de programatik ilham kaynağı ve genel modeli olarak Almanya'daki Die Linke (Sol Parti) benzeri parlamenter burjuva solcu çatı hareketlerini görüyoruz.

Bir yandan da hareketi farklı etnik ve dini azınlık kimliklerinin milliyetçileriyle doldurma çabası, Êzidî Batman delegesi Veysi Bulut'un konuşmasında ortaya koyduğu, TC devletinin Kürtlerle ilgili söylediklerini hatırlatan garabetlere yol açabiliyor: "AKP'nin açılım politikası ortaya atıldığından beri bütün kesimlerden ‘Biz kardeşiz, Malazgirt'te, Çanakkale'de birlikte savaştık' şeklinde ortak paydaları ifade eden sözler geliyor. Buna ben de katılıyorum. Bütün Kürt Aleviler, Êzidî asıllı. İktidara yanaşmak için cemevlerini kurdular. Gerçekleri bilelim. Malazgirt savaşı öncesinde Kürtlerin yüzde 99'u Êzidîydi. "Kürdistan" kelimesini 900 yıl önce ortaya atan da Êzidîlerdi." Benzer bir şekilde, Türkücü Ferhat Tunç'un Ermeni soykırımının tanınmasına "1947 yılında Dersim'de de soykırım yapıldı, ama bunu vurgulayamıyoruz" diyerek karşı çıkması kongrenin bir başka garabeti. Nihayetinde, yönetmen ve milletvekili Sırrı Süreyya Önder'in konuyu erteleyen önerisi sonucunda Ermeni soykırımından kongrenin resmi metinlerinde bahsedilmemesi, yani Ferhat Tunç'un istediğini almış olması daha da büyük bir garabet. Baskıya ve katliama uğrayan halklar maddesine Türkler başlığının eklenmeye çalışılmış olması da bir başka garabet. Verdiklerimiz sadece bu garabet örneklerinden kimileri.[1]

Bütün bunlar, kongre hareketinin ne denli temelsiz bir biçimde kurulmuş olduğunu gözler önüne seriyor. Yapılır yapılmaz akmaya başlamış bir çatı var karşımızda. Kürt burjuva hareketinin olabildiğince geniş bir çatı kurma çabası, hareketin çizgisine hakim liderlerin yüzünü kızartacak kadar gerici görüşlere sahip pek çok kişiyle işbirliğini beraberinde getirmiş durumda. Öte yandan, bu garip solun garip birliğinin harcı fikir ortaklığı olmasa da kuvvetli, hatta burjuva siyaseti alanında çok daha kuvvetli bir harç: çıkar ortaklığı. Bu çatı, bir yandan Kürt hareketinin Türkiye siyasetinde, AKP'nin Kürdistan siyasetinde oynadığı role denk olabilecek bir rol oynama hedefini, bir yandan da Türk solunun burjuva siyaset sahnesinde yer edinme hırslarını ifade ediyor. Kürt burjuvazisi, Türkiye siyaset sahnesinde bir "Türkiye partisi" olmamakla suçlanmanın sıkıntısını geçtiğimiz meclis döneminde yaşamıştı. Bu karşın Türk burjuvazisinin hakim gücü AKP Türkiye Kürdistanı'nda bir hayli güçlü bir parti, ki Kürt hareketinin bu durumu dengelemek istemesi olağan. Bu nedenle Kürt hareketinin Türk soluna ihtiyacı var. Dahası, her ne kadar Türk solunun kitlesel desteği Kürt hareketinin amaçlarını tatmin edebilmekten uzak olsa da, en azından başta EMEP olmak üzere kimi sol partiler nezdinde Kürt burjuvazisi, Türk sendika bürokratları arasında da dikkate değer ve kaşarlanmış bir güç elde etmiş durumda. Buna karşılık Türk solunun Kürt hareketinden beklentisi ortada: Ertuğrul Kürkçü, Levent Tüzel ve Sırrı Süreyya Önder'i geçmiş seçimde meclise taşıyan Kürt hareketi, Türk solunun muhtelif örgütlerinin liderlerinin hırslarını kabartıyor. Şüphesiz bahsi geçen bu üç isim de bir sonraki mecliste olmayı ve hatta daha güçlü bir hareketin önderleri olmayı garantileyecek bir güç inşaa etmek istiyorlar. Hareketin dışında kalan TKP, Halkevleri ve ÖDP gibi yapılar da her hangi bir alternatif önerdikleri için değil, yürüttükleri şovenist "tam bağımsız Türkiye" siyasetin bu çatı altında bulunmaktan kazanacağı hiçbir şey olmadığı için bu fırsatı değerlendiremiyorlar.

Parlamenter güdümlü bir ezilen kimlikler ittifakı olarak şekillenmiş bu kongrede işçi sınıfı böylesi kimliklerden yalnızca bir tanesi olarak ifade ediliyor. Öte yandan, bu durum çatı partisinin yalnızca işçi sınıfının mücadelesini ileriye taşımaktan aciz olacağı anlamına gelmiyor, ayrıca onun eşcinsellere, kadınlara ve azınlıklara karşı baskıların ortadan kaldırılmasına en ufak bir katkı yapamayacağını gösteriyor. Zira eşcinsellere karşı baskılar, ulusal baskılar ve ataerkil düzen, kapitalizmle tamamen kemikleşmiş ilişkilerdir ve sermayeyi yenebilecek güç parlamentoda siyaset yapan bir burjuva partisi değil, ancak işçi sınıfının kendisi olabilir. İşçi sınıfının demokratik, ulusal, halkçı ve benzeri biçimde kendisini ifade eden ve emeği mazlum kimliklerden yalnız bir tanesi olarak ifade eden bir harekete değil, bağımsız sınıf çıkarlarını ifade edecek öz-örgütlenmesine ihtiyacı vardır. Kürtlere, Alevilere, Êzidîlere, Ermenilere, Rumlara, Süryanilere, kadınlara, eşcinsellere ve diğer bütün kimliklere karşı baskıları ancak bütün etnik ve dini kökenlerden, cinsiyetlerden ve cinsel yönelimlerden işçilerin, dünya proletaryasıyla birlikte yürütecekleri uzlaşmaz enternasyonalist mücadele çare olabilir.

Gerdûn


1. Yazımızda üzerinde durmaya gerek görmediğimiz bir başka garabet, "anarşist" olduklarını iddia eden kimi şahısların bu kongreye katılmış olmaları. Marksistler olarak gülünç bulduğumuz fakat seçimde Emek, Özgürlük ve Demokrasi bloğuna oy verilmesi çağrısında bulunan kimi "anarşistler" olduğunu bildiğimiz için pek de şaşırmadığımız bu duruma gerekli yanıtı vermeyi, anarşizmin gerçekte ne anlama geldiğine dair bir fikri olan anarşistlere bırakıyoruz.

 

Tags: 

“İnsan Bitiyordu Topraktan!” - Germinal, Émile Zola

"Nisan güneşi olanca görkemiyle gökyüzündeki tahtına kurulmuş, dört bir yana ışık saçıyor, doğum sancılarıyla kıvranan toprağı ıslatıyordu. Toprak ananın verimli bağrından yaşam fışkırıyor, tomurcuklar çatlayıp yeşil yaprak halini alıyor, tarlalar, başvermek için sabırsızlanan tohumların itişiyle ürperiyordu. Tohumlar şişiyor, çatlıyor, sıcağa ve ışığa kavuşmak üzere toprağı yarıp dışarı fırlıyordu. Özsuyu, büyük bir coşkunluk içinde, hışır hışır yükseliyor, çatlayan tomurcukların sesi yeryüzünü kaplayan bitmez tükenmez bir öpücük halinde uzayıp gidiyordu. Arkadaşları durmadan kazma sallıyor, her an yüzeye yaklaşıyorlarmış gibi, kazma sesleri gittikçe belirginleşiyordu. Cana can katan o nisan sabahında, gökteki alevli yıldızın gönderdiği ışınlarla yanıp tutuşan uçsuz bucaksız ovanın dört bir yanından derin bir uğultu yükseliyordu. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak başverecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu."

En büyük başyapıtını bu sözlerle bitiren Émile François Zola 29 Eylül 1902'de hayata gözlerini yumduğunda, cenazesinde toplanan Fransız işçi kitleleri kol kola girerek hep bir ağızdan sadece şu kelimeyi haykırarak inletmişlerdi Paris sokaklarını: "Germinal! Germinal!"

Émile Zola, Türkçe'ye Tohum Yeşerince ismiyle de çevrilmiş olan başyapıtı Germinal'i Nisan 1884 ile Ocak 1885 arasında kaleme aldı. Germinal 1885'in Mart ayında ilk kez yayınlandı. Esasında Zola'nın Les Rougon-Macquart: İkinci İmparatorluk Altına Bir Ailenin Doğal ve Sosyal Tarihi isimli yirmi kitaplık serisinin 13. kitabı olan Germinal, Zola'nın kaleme aldığı en büyük eser olarak kabul ediliyor ki edebi açıdan muhteşem anlatımı, sınıf bilincinin gelişimini ve sınıf mücadelesinin ortaya çıkışını olabilecek en kapsamlı biçimde ele alışı, derinlikli karakterleri ve bir hikaye olarak şahane olay örgüsüyle, bu yorumun neden yapıldığını kestirmemiz zor değil.

Hikayemiz, 1860'larda Étienne Lantier isimli göçebe işçilik yapan bir delikanlının Kuzey Fransa'da bulunan Montsou isimli madencilik kasabasina gelmesiyle başlıyor. Bu kasabada iş bulan ve yaşamaya başlayan Étienne kısa süre içerisinde korkunç çalışma koşulları ve şirket yönetiminin işçi maaşlarına saldırıları karşısında siyasileşmeye, bir yandan da yönetime karşı dik duruşu ve ciddiyetiyle işçiler arasında tutulmaya başlıyor. Étienne okumaya girişiyor; bir yandan işten atılmış ve Montsou'da bir işçi meyhanesi açmış ve zamanla reformistleşmiş eski işçi önderi Rasseneur ile, diğer yandan sessiz sakin bir biçimde madenlerde çalışan anarşist Rus sürgünü Souvarine ile tartışmalara girişiyor, öteki yandan ise Birinci Enternasyonal temsilcileriyle irtibata geçiyor. Birinci Enternasyonal'in sosyalist görüşlerini benimseyen Étienne, Montsou işçilerinin kendi aralarında bir yardım sandığı kurmaları gerektiğini savunmaya başlıyor ve içten içe işçilerin Enternasyonal'e üye olmalarınının hayalini kurmaya başlıyor. En nihayetinde, yönetimin korkunç sömürü koşullarını ağırlaştırması sonucu işçiler greve gidiyorlar ve sonrasında grev bir isyana ve devlet güçleri ile işçiler arasında bir çatışmaya dönüşüyor. Montsou maden işçileri grevi zaferle bitmiyor ama Zola kitabını iyimser bir biçimde bitiriyor.

Germinal'de, anarşizm ile marksizm arasındaki çelişki ve Birinci Enternasyonal'de olanlar, reformizmle devrimcilik arasındaki çatışma, işçi önderlerinin bürokratikleşmesi, işçi ailelerinin yapısı ve ilişkileri, genç kadın ve erkek işçiler arasındaki ilişkiler, kadın işçilerin karşılaştıkları baskı, ev kadınlarının militanlaşması, işçilerin biriken öfkesinin ortaya çıkışı, şiddet sorunu, burjuvazinin ve yönetimin farklı kesimlerinin içinde bulunduğu durum ve işçilere bakışı gibi pek çok farklı konu ustalıkla işleniyor. Bu kadar farklı konunun aynı kitapta her şey yerli yerine oturarak böylesi bir ustalıkla işlenebilmiş olmasının nedeni, yalnızca Zola'nın üstün edebi yetenekleri değil, bütün bu konuların işçilerin hayatında gerçek bir yer tutuyor oluşu. Germinal gücünü Zola'nın edebi ustalığından aldığı kadar, çırılçıplak gerçekliğinden de alıyor, zira kitabın arkasında dönemin Kuzey Fransa'nın çeşitli maden kasabalarının ve çeşitli madenci grevlerinin detaylı bir biçimde gözlenmesi ve incelenmesi yatıyor. Öte yandan Zola'nın ustalığı, asla didaktik ve zorlama olmayarak, başından sonuna kadar doğal ve edebi bir anlatımla gerçekliği olduğu gibi gözler önüne sermesiyle Germinal'i sınıf mücadelesini ele alan kitapların büyük bir çoğundan ayırıyor. Bütün bu unsurlar birleşince de tarihin yazılmış en büyük başyapıtlarından bir tanesi ortaya çıkması şaşırtıcı değil. Germinal'i bütün okurlarımıza öneriyoruz.

Gerdûn

Tags: 

2011 - Eylül

12 Eylül, “Demokrasi” ve Sol

12 Eylül darbesi, onlarca insanın öldüğü, hapishanelerde onlarca yılın geçirildiği ve her anlamda bedelini işçi sınıfının ödediği, burjuva gericiliğinin gerçek yüzlerinden biridir. Burjuvazi şimdilerde ise bu darbeyi yine kendi siyasi amaçları doğrultusunda “12 Eylül ile hesaplaşıyoruz!” propagandasını kullanarak, işçi sınıfını kandırmakta, darbe mağdurları tarafından açılan utanç müzeleri, 12 Eylül'de işkence merkezleri olan bazı hapisanelerin yine müze haline getirilmesi için yapılan çalışmalar, burjuva demokrasisinin aklanmasına istenilen desteği sunmaktadır. Aslında darbe döneminde öldürülenlerin kanlı giysileri burjuva demokrasisinin kenar süsü haline getirildi. 12 Eylül'ün mağduru olduğunu söyleyen sol, sendikalar ve diğer yapılar, demokrasi yalanının yanında ya da karşısında yer alan pozisyonlarıyla buna ortak olarak işçi sınıfı açısından bir truva atı rolündeler. Bu bakımdan geçen yıl yapılan referandum solun olduğu yeri net bir şekilde göstermiş oldu.

Türkiye kapitalizmi gelişiminin bir dışa vurumu olan darbeler, burjuvazinin siyasi hakimiyetinin temel aracı olarak hep işlev gördüler. Bunun temelinde Türkiye kapitalizminin özellikle Batı Avrupa kapitalizmlerinin ürettiği biçimde bir demokrasiye sahip olamayışı yatıyor. Dolayısıyla da bu nedenden burjuvazinin siyasi müdahaleleri biçim bakımından hem sert, hem de kanlı olabiliyor. Şimdilerde ise artık Türkiye'de darbe dönemlerinin kapandığı, “demokratikleşme” döneminin başladığı propagandası yapılıyor. Demokratikleşme kanısını, solun bir kısmı doğrudan, bir kısmı ise dolaylı bir politakayla büyük oranda taşıyor, paylaşıyor. Demokratikleşme ise kapitalizmde sömürünün yeniden organize edilmesi anlamına geliyor.

Şunu belirtmek gerekiyor ki; kapitalizmde demokrasi denen şeyin sınırları ancak onun iktisadi sınırları kadardır. Demokrasi, iktisadi yapının korunması ve onun yeniden üretilmesi için genel üst yapı örgütlenmesidir. Dolayısıyla işçi sınıfı açısından cunta, parlamenter demokrasi, vs. gibi rejimlerin hükümet etmesinin, iyi ya da kötü anlamda bir karşılığı yoktur. Çünkü bu rejimler de burjuva sınıfın ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıkmıştır. Hepsi özünde burjuva diktatörlüğüdür ve ücretli emeği azami ölçüde sömürerek yaşamaya programlanmıştır. Kapitalizm koşullarında işçi sınıfı için bir demokrasiden söz edemeyiz; bunun mümkün olduğunu söyleyenler ya da demokratik talepler ileri sürenler, ücretli emeğin sömürülmesine hizmet etmektedirler.

12 Eylül darbesinin yaşandığı günlerde Türk burjuvalarından birisi, şu sözlerle darbeyi anlamlandırmaktaydı:“Bugüne kadar hep işçiler güldü; biraz da biz gülelim.” Bu sözler ücretli emeğin darbe öncesinden daha fazla ve acımasızca sömüreleceğinin habercisiydi. Nitekim öyle de oldu; darbe sonrası işçi sınıfına yoğun bir saldırı dalgası başladı ve hala devam etmekte.

Bu darbelerden ya da siyasi müdahalelerden her bakımından diğerlerinden farklı olanı kuşkusuz 12 Eylül darbesi. 12 Eylül darbesinin temel argümanı ise iktisadi yapının küresel kapitalizm ile doğrudan uyumlu hale getirilmesi. İki kutuplu dünya döneminin sonunun gelmesiyle, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika kapitalizmi küresel anlamda hakim hale geldi. Türkiye burjuvaları bu değişen sürece ayak uydurmak ve küresel kapitalizm ile uyumlu çalışmak üzere 24 Ocak Kararları olarak da bilinen yönelimle, 12 Eylül 1980 tarihinde planlanan askeri darbeyi gerçekleştirdi. Ardından hızla devlet elindeki tüm ekonomik yapılanmalar özel sermayeye geçerek, hızlı bir iktisadi entegrasyon ile işçi sınıfına bugün Tekel gibi süreçlerde gördüğümüz saldırıları hazırladı.

Bu tip darbeler sadece Türkiye'de değil, dünyanın birçok ülkesinde yaşandı ve hatta işçi sınıfına Türkiye'dekinden daha ağır zararlar verdi. Çöküş dönemindeki kapitalizm işçi sınıfına daha fazla saldırarak ve onu daha çok yıkıma uğratarak siyasi ve iktisadi krizlerinden çıkmaya çalışacaktır. Bu tip darbelerde onun içsel çelişkilerinin ürünüdür.

Ekrem

Tags: 

Burjuvazinin Kirli Çamaşırları: Devlet – PKK Görüşmesinin Sızdırılması

Bir prens hayvanların doğasını iyi bilmeli ve hayvanlar aleminden aslan ile tilkiyi özümsemelidir. Zira aslan tuzaklardan, tilki ise kurtlardan korunamaz. Bu yüzden tuzakları fark etmek için tilki, kurtları korkutmak için ise aslan olmak icap eder (…) Dolayısıyla bilge bir hükümdar verdiği bir sözü eğer artık çıkarına uygun değilse veya sözü vermesine neden olan koşullar ortadan kalkmış ise tutamaz ve tutmamalıdır (…) Bir prensin, sözünü tutmayışının üzerine kapatacak meşru nedenleri asla tükenmez (...) Fakat bu tabiatın üzerinin nasıl kapatılacağını bilmek, dürüst gözüküp niyetleri gizlemek şarttır. İnsanlar öye basit düşünürler, anlık ihtiyaçları onlara öyle hükmeder ki aldatmak isteyen, kendisine aldanmak isteyen birilerini her zaman bulabilir” - Nicolò Machiavelli, Prens

İçişleri bakanı İdris Naim Şahin'in, TC emperyalizminin yeni bir sınır ötesi kara operasyonu ile Irak Kürdistanı'nı bir kez daha işgal etme niyetini açıkladığı şu günlerde, çeşitli devlet yetkilileri ile PKK'nin kimi önemli isimleri eski bir görüşme kaydı internete sızdırıldı. Görüşme Oslo'da PKK tarafından Mustafa Karasu, Sabri Ok ve Zübeyir Aydar, TC tarafından ise dönemin Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı, şimdinin ise MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve dönemin şu anda emekli edilmiş MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş arasında gerçekleşiyor. Bu isimlerin yanı sıra, görüşmeye belirgin bir İngiliz aksanı olan bir yabancı ülke temsilcisi koordinatör katılıyor ki konuşmalardan ne ilk, ne de son olan bu toplantıları pratikte örgütleyenin bu kişi olduğu gibi bir sonuç çıkıyor. Ses kaydı dinlenince ilk göze çarpanlar, sürece yeni dahil olmakta izlenimi veren Hakan Fidan'ın Başbakan Tayyip Erdoğan'ın özel temsilcisi olarak bulunduğunu ifade etmesi ve Abdullah Öcalan ile kısa bir süre önce yaptığı görüşmeyi aktarması, Afet Güneş'in ise sürece ve ilişkilere bir hayli hakim bir görünüm çizmesi. Görüşmeye bir hayli samimi bir hava hakim; espiriler, şakalar, komiklikler havada uçuşuyor(!).

Bu ses kaydının sızdırılması iki açıdan önem taşımaktadır. İlkin, günümüzdeki mevcut gidişata çeşitli etkileri olacağı ve belirli etkileri olması amacıyla sızdırılmış olmasından kaynaklı olarak önem taşımaktadır. İkinci olarak ise devlet, hükümet ve PKK arasındaki ilişkinin bugünkü noktaya gelmeden önce nasıl olduğunu ortaya koymaktadır. Devlet-PKK ilişkilerinde sürecin nasıl halihazırdaki şiddete ulaştığına dair analizimizi "Kürt Meselesi: Burjuvazi Kan İstiyor”1 başlıklı yazımızda ifade etmiştik, bu yüzden şu anda bu meseleye değinmeyeceğiz. Yazımızda "Özünde aynı baskı politikasını sürdürürken bir yandan TRT Şeş'i kurmak ve Habur olayına müsade etmek gibi ayak oyunları ve göstermelik jestlerle görünürde Kürt hareketinin Türkiye siyasetindeki temsilcilerini (önce DTP sonra BDP) arka planda ise PKK'yi oyalamak bir hayli hırslı bir plandı (…) Türkiye'deki Kürt burjuvazisinin PKK'den DTP ve BDP'ye, DTK'den Kürt işadamları derneklerine, ufak partilerine ve farklı bireysel siyasi temsilcilerine tamamı uzunca bir süre AKP'nin oyununa gayet güzel geldi (...) Kürt burjuva hareketi, uzunca bir süre AKP hükümetinin ağzına çaldığı bir parmak bala kandı; hatta bu umutlarla ateşkes süresince yapılanları ve tutuklamaları o kadar da gündeme getirmemeyi tercih etti” yazmıştık. Ses kaydı, bu ağza bal çalma işinin arka planını gözler önüne sermektedir. Özellikle Afet Güneş ve Hakan Fidan'ın üslupları arasındaki fark, Türkiye burjuvazisinin o noktada birlikte hareket eden, stratejisi aynı ama taktiği farklı iki kesiminin olaya yaklaşımlarını ifade etmektedir. Afet Güneş'in kayıtta bir hayli kendinden emin bir havayla, bir hayli samimi bir tonla, pek hoşlanmadığı bir duruma alışmış bir kişiyi andırır bir biçimde konuşmakta olduğuna dikkat etmek mümkündür. Ses kaydı, PKK ileri gelenleri ile Öcalan arasındaki yazışmalara bizzat MİT'in aracılık ettiğini ortaya koymaktadır ki, eğer böylesi bir iletişim olacaksa bu o kadar da şaşırtıcı değildir. Afet Güneş, içerisinde bulunduğu pratik duruma dair PKK'li temsilcilere şöyle sitem eder:

"Sabri Ok: Bugün için size [Öcalan'a iletilmek üzere] kısa bir şey hazırlasak nasıl olabilir?

"Afet Güneş: Yani götürmeye çalışırız ama dediğim gibi altı buçuğa kadar yetiştirebilirseniz. Ama ne olur on beş sayfa yazmayın gözünüzü seveyim. Niçin söylüyorum?

"Sabri Ok: Yok biz kısa yazacağız.

"Afet Güneş: Hakikaten kısa yazmayı hiç bilmiyorsunuz.

"Sabri Ok: Doğru Afet Güneş: Nasıl bir şey oluyor biliyor musunuz? Bakın çok samimi söylüyorum sıkıntıyı. İçeri giriyoruz. Konuşmuyoruz. Biz sana bilmem ne getirdik falan demiyoruz. Al şunu içinden oku diyoruz, çünkü bu kadar da deklare etmek istemiyoruz açıkçası. Adam bir başlıyor zaten o da böyle sindire sindire okuma derdine giriyor. Mutfak kadar bir yerin içerisinde, bir buçuk saat falan böyle boş boş oturuyoruz. Dedik her halde şeyde olanlar da çok sıkılıyor bu işten. Artık bir buçuk saatin sonunda zaten çok fazla üstünden tartışma yapmak istemiyoruz. Şimdi sen çevir arkasını diyoruz, ne diyeceksen de diyoruz. Onun da yazması maşallah bir yarım saat kırk beş dakika sürüyor. Ona da yalvarıyoruz ne olur kısa yaz diye."[1]

Afet Güneş'in bu samimi sitemi, devletin kendisi gibi perde arkasındaki üst düzey görevlileri ile PKK önde gelenleri ve Abdullah Öcalan arasındaki ilişkinin biçimini ortaya koymaktadır. Yapılan gizli müzakeredir nihayetinde, gizli müzakereler açıkta konuşulamayanların konuşulması ve açıkta birbiriyle konuşamayanları konuşması içindir ve dolayısıyla kendine göre kuralları vardır. PKK ve devlet gibi savaş veya çatışma halindeyken birbirleriyle gizlice müzakere etmek durumundaki burjuva yapılar, genelde böylesi müzakere sırasında birbirlerine methiyeler düzmekle, sempatik jestlerde bulunmakla uğraşmaları pek de gerekli görülmez. Masaya oturmaları, işlerini yapmaları ve sonrasında kalkıp gitmeleri icap eder. Nihayetinde iş yapmaktadırlar. Bu minvalde, Afet Güneş'in bu iletişimdeki pratik bir meseleye dair yaptığı sitem gayet de anlaşılabilir bir noktadadır. Kaydın başka bir noktasında, yine Afet Güneş, Hakan Fidan heyecanla konuşurken araya girip, yemek saatinin geçtiğini hatırlatacaktır ve yemek arası verilmesini sağlayacaktır. Düşününce, bütün bunlar gayet olağandır. Esasında olağan olmayan Hakan Fidan'ın tutumudur. Hakan Fidan bir yandan görüşmeden sonra bir yandan 'Sayın Öcalan'dan ne kadar etkilendiğini, onun ne kadar derin bir kişi olduğunu, kendisinin ve temsil ettiği Başbakan Erdoğan'ın Öcalan'ın söylediklerinin yüzde doksan – doksan beşine katıldığını söylemekte, bir yandan Türkiye Kürdistanı'ndaki üst düzey devlet yetkililerinin ve komutanların çoğunun ne kadar iyi insanlar olduğundan, nasıl bu sorunun çözülmesini istediklerinden bahsetmekte, bir yandan da Erdoğan'ın bu sorunu çözmeye ne kadar kararlı olduğunu söyleyip parti içinde bundan rahatsızlık duyanlardan şikayet etmektedir. Hakan Fidan, PKK'nin başını çeken kişilerden üçüyle müzakere için buluşmuştur ama methiyeler düzmekte, onları başta iyi niyetine, sonra da gerçekten ortaklaştıkları noktalar olduğuna ikna etmeye çalışmaktadır. Afet Güneş pratik ilişkilerdeki sorunlarla ilgili olarak PKK'lileri azarlayabilecek kadar samimidir fakat sıcak değildir; tartışmalar esnasında karşı tarafı ikna etmekten ziyade kendi tarafının haklılığını savunmakla daha ilgilidir. Hakan Fidan ise PKK ileri gelenleriyle komik anılarını paylaşacak kadar sıcak tavırlar içerisindedir; PKK'lilere saygılı davranmaya çalışmaktadır. Belki de hükümetin gerçek niyetleri konusunda PKK'yi nasıl bu denli uzun uyutabildiğine ışık tutmaktadır bu durum: Hakan Fidan, birbirleriyle açıktan açığa konuşamayanların gizli müzakere masasına, açık müzakerelerin en ince diplomasisini getirmiş gibi gözükmektedir.

Bugüne dönecek olursak, ortaya atılacak biri önemli, öbürüyse o kadar önemli olmayan iki soru vardır: İlk soru, bu teybin sızdırılması kimin yararına, kimin çıkarına? İkinci soru, bu teybi kim sızdırdı? Bizim için bu işin arkasında kimin olduğu, bu işin kimin çıkarına olduğu kadar önemli değildir. Kaydın düzenleniş biçimi sızıntıyı PKK'nin yaptığına işaret etmektedir, ki bu durumdan en fazla kazanacak olan da PKK tarafı gibi gözükmektedir. Kayıtta söylenenler, her ne kadar esasında PKK ile TC devletinin ne denli ilişkili olduğunu göstermektedir. Öte yandan, kitlesine liderinin karşısında savaştığı devlet yetkililerine yakalanınca "size nasıl hizmet edebilirim?" diye soruşunu yedirebilmiş bir yapı için bu durum ciddi bir sıkıntı göstermemektedir. Eğer bu kaydı PKK sızdırmışsa, hükümetin, hükümete yakınlığıyla bilinen Hakan Fidan'ın ve temsil ettiği Başbakan Erdoğan'ın kirli çamaşırlarını ortaya dökerek, şiddetlenen savaş ortamında düşmanına ciddi bir siyasi darbe indirmiştir. Kayıtın internette ilkin "Görüşmelerin iç yüzü Erdoğan'ı yakacak" başlığı ve "KCK Heyeti ile devlet heyeti arasında yapılan görüşmelere ait kayıtlar, Kürt halkına ve gerilla güçlerine karşı vahşi bir savaşa girişen Erdoğan ve AKP hükümetinin Türkiye toplumuna söylediği yalanları ve ikiyüzlü karakterini ortaya çıkardı” altbaşlığı ile yayınlanması da böylesi bir niyete işaret etmektedir. Bu kaydın sızdırılmasıyla kaybeden ise şüphesiz Hakan Fidan ve Irak Kürdistanı'nı işgale hazırlanan AKP hükümetidir. Kaydın AKP hükümetini ve hükümetin savaş seferberliğini ne kadar etkileyeceğini kestirmek güç fakat ne kadar olursa olsun, savaş arifesinde milliyetçiliği tırmandırmaya çalışan Erdoğan ve arkadaşlarını olumlu etkilmeyeceği aşikardır. Daha şimdiden AKP tarafından alttan alta bu işin arkasında İsrail olduğu gibi bir söylenti yayılmaya çalışılmaktadır. Afet Güneş bu işlerden elini eteğini çekmiş görüntüsündedir; Hakan Fidan'ın MİT'te kendisiyle çalışmaya devam etmek istemediği anlaşılmaktadır ve şu anda resmi olarak emeklidir; kimliği de zaten bu kayıtlardan önce açığa çıkmış bir istihbaratçıdır. Bu yüzden bu kaydın sızmasının ona özel bir zarar vermesi olası değildir. Bununla birlikte, fazlasıyla düşük de olsa, Afet Güneş'in kendisini emekli eden Hakan Fidan ve hükümete zarar vermek istemiş ve garanti olarak tuttuğu kaydı düzenleyip yayınlamış olması ihtimali olduğu söylenebilir. Devletin istihbaratçılarının karanlık dünyasında herşey mümkündür. Öte yandan öyle olsa dahi, bu yapılanın etkilerini, kimin işine gelip kimin işini bozacağını etkilemeyecektir.

Her halükarda, burjuva güçler arasındaki satranç maçının ufak bir kesitini ifade eden, gerçek bir satranç maçına ne denli benzediğini, milliyetçilik uğruna canlarını veren işçi çocuklarının hayatlarının bu "büyük oyuncular"ca nasıl da harcanmakta olduğunu gözler önüne seren bu ses kaydı, şimdi aynı satranç maçında bir hamle olarak oynanmıştır. Bu hamlenin etkilerinin ne kadar şiddetli olduğunu önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Gerdûn


1. http://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2011/kuert-mese...

2. http://vimeo.com/28936085

Tags: 

Dünya Ekonomik Krizi: Kredinin Ölümü

Eğer yalan ölümcül bir günah olsaydı, egemen sınıf uzun bir zaman önce ölmüş olurdu.

Her yerde, çatı katlarından çığırıyorlar, televizyonlarda, radyolarda, gazetelerinde ve bültenlerinde haykırıyorlar: Bakın: orada, tünelin sonundaki ışık! Kanıt: işsizlik düşüyor. Ya da öyle görünüyor. ABD ve Fransa’da, geçtiğimiz birkaç ayda işsizlik oranında 2007 krizinin patlak vermesinden beri en büyük düşüş gerçekleşti. Almanya’da işsizlik oranı 1992’den beri hiç bu kadar düşük olmamıştı! Ve büyük uluslararası kuruluşlar iyimserliklerini gösteriyorlar. IMF’ye göre 2011’de dünyanın büyümesi % 4.4’e ulaşacak. Asya Gelişim Bankası, Çin için % 9.6 ve Hindistan için % 8.2’lik büyüme oranları öngörüyor. Almanya, Fransa ve ABD'nin sırasıyla % 2.5, %1.6 ve %2.8’e erişecekleri söyleniyor. Hatta IMF, Japonya için deprem ve nükleer felakete rağmen bu yıl % 1.7’lik bir büyüme oranı beklediğini söylüyor.

İyi zamanlara dönüş için net bir argüman: borsa yükseliyor...

Bu nur parçaları ekonominin çabucak yeniden inşaa edileceğini mi duyuruyor? Yoksa söylenenler ölen bir yaratığın tipik halüsinasyonlarından mı ibaret?

Yoksulluk, yoksulluk

Birleşik Devletler’de işler iyiye gidiyordu. 1929 buhranının hortlağına elveda! 1930'lar kabusunda olduğu iş bulma ofislerinin önleri ucu gelmez sıralarla dolup taşmayacaktı. Yalnız bir tek şöyle bir sıkıntı var… Mart’ın sonunda, McDonald bir günde 50,000 gibi istisnai sayıda kişiyi istihdam edeceğini duyurdu. 19 Nisan’da restoranların kapılarında üç milyon insan işe alınmak için bulunuyorlardı. Şirket yalnız 62,000’ini işe aldı.

Mevcut krizin gerçekliği, işçi sınıfının ızdırabında gözler önüne seriliyor. Amerika’daki işsizlik resmi olarak düşüyor ancak devlet istatistikleri büyük bir aldatmaca. Bu duruma bir örnek olarak “iş gücü harici” diye sınıflandırılan herkesin bu istatistiklerin dışında tutuluşunu verebiliriz. Bu torbaya işten çıkartılmış yaşlılar, uzun süre işsiz kaldıklarından iş arama konusunda cesareti kırılmışlar, iş arayan öğrenciler ve öteki gençler dahil edilmiş durumda… Kısacası, Ocak 2011 itibariyle 85.2 milyon insan “iş gücü harici” damgası yemiş durumda. Devletin kendisi, fakirlik sınırında yaşayan insanların Amerikan nüfusunun %15’ini kapladığını ve bu oranın giderek arttığını itiraf etmek zorunda kalmış durumda.

Dünyanın önde gelen güçlerinin ülkelerindeki yoksulluk patlayışı, uluslararası ekonominin gerçek durumunu gösteriyor. Yeryüzünde yaşam koşulları sürekli biraz daha insanlık dışı hale geliyor. Dünya Bankası tahminlerine göre yaklaşık 1.2 milyar insanın fakirlik sınırı (günde 1.25 dolar) altında yaşıyor. Ama gelecek daha da karanlık. İnsanlığın artan bir kesimi için enflasyonun geri dönüşü, yaşayacak bir yer ve hatta yiyecek bulmanın sürekli zorlaşacağı anlamına geliyor. Dünya geneli için gıda fiyatları bir önceki seneki fiyatlara nazaran %36 artmış bulunuyor. Dünya Bankası tarafından çıkarılan Food Price Watch’un son sayısına göre dünya fiyatlarındaki her %10’luk artış en az 10 milyar insanı daha fakirlik sınırının altına itiyor. 44 milyon insan resmi olarak 2010’dan beri yoksulluk sınırının altında. Somut olarak temel ihtiyaç fiyatları sürekli artıyor da artıyor: mısır %74, tohum %69, soya %36, şeker %21.

Sistemin çöküşü: Kapitalizmin tarihi krizinde yeni bir sayfa açılıyor

2007’den bu yana ve ABD’de yüksek faiz balonunun patlamasıyla burjuvazinin derdine bir deva bulmayadursun, dünya krizi artan bir hızla ve geri döndürülemez şekilde daha da kötüye gitti. Daha da kötüsü, burjuvazinin çözüme yönelik çabaları yaklaşmakta olan yeni sarsıntıları hazırlıyor. Son birkaç yılın iktisadi tarihi, aşağıya doğru çeken bir girdaba, cehennemvari bir döngüye benziyor. Ve bu oyun geçtiğimiz 40 yıl boyunca kuluçka misali sahnelendi.

Dünya ekonomisi 1960'ların sonundan 2007'nin fena yazına kadar sistematik olarak ve artan bir biçimde sadece ve sadece borca sığınmıştır. Neden? Burada konumuzdan kuramsal bir açıklama yapmak için kısa bir müddet sapmamız gerekiyor.

Kapitalizm kendi pazarlarının emebileceğinden fazla meta üretir. Bu adeta bir totoloji:

Sermaye kendi işçilerini sömürür – farklı biçimde ifade edecek olursak; işçilerin ücretleri emekleri aracılığıyla yarattıkları gerçek değerden daha düşüktür.

Sermaye bu nedenle ürünlerini metalarını kar için satabilir. Ancak esas soru şu: kime satacak?

Şüphesiz, işçiler bu metaları satın alırlar… Fakat tabii, ancak ücretleri yettiği kadar alabilirler. Dolayısıyla geriye ürünün satılmamış bir hayli büyük bir kesimi kalır. Bahsi geçen işçilerin üretirken ücretini almadıklarına tekabül eden kesimdir, yani artı değerdir; sermayenin kar üretme gücüne sahip yegane büyülü asadır.

Kapitalistlerin kendileri de ürünleri tüketirler ve biliyoruz ki; genelde kişisel ihtiyaç, keyif ve sefaları için hiç de ufak bir harcama yapmazlar... Fakat tek başlarına artı-değer içeren bütün metaları da satın alamazlar. Sermayenin bütünü açısından, kar etmek adına kendi metalarını satın almak saçma olur: Bu sol cebindeki parayı alıp sağ cebine koymasından farksız olacaktır. Fakir olan herkes ise böyle zengin olunamayacağını bilir.

Birikimi yapmak ve gelişmek için sermayenin işçiler ve kapitalistlerden başka alıcılar bulmaya ihtiyacı vardır. Farklı bir biçimde ifade edecek olursak, sermayenin bu düzenin dışında pazarlar bulması zorunludur, yoksa kendisini satılmamış mallar ve tıkanmış bir pazar altında ezilirken bulur. Bu duruma, iyi bilinen ismiyle 'aşırı-üretim krizi' denir.

Bu 'içsel çelişki', bu tabii aşırı üretim eğilimi ve bu bitmez tükenmez dış pazar bulma zarureti, bu sistemin akıl almaz dinamizminin de kökenlerinden bir tanesidir. Kapitalizm tarihinde istisnasız bütün ekonomik katmanlarla, yani eski hakim sınıflarla, köylülerle ve zanaatkarlarla ticaret etmek zorunda kalmıştır. 18. yüzyıl sonlarının ve 19 yüzyılın kapitalizminin tarihi, sömürgeciliğin tarihidir; kapitalizmin dünyayı fethinin tarihidir. Bu dönemde burjuvazi yeni bölgelere, aç kurtların kuzulara duyduğu açlığı duymuş ve her yolu kullanarak buralarda yaşayan nüfusları ürünlerini satın almaya zorlamaktaydı. Fakat böyle davranarak, burjuvazi bu eskimiş ekonomileri dönüştürüyor ve yavaş yavaş onları kendi düzenine dahil ediyordu. Sömürge ülkeler zamanla kendileri de sistemin kanunlarına göre üreterek kapitalist oldular. Dolayısıyla gün geçtikçe ekonomileri, Avrupa ve ABD gibi ülkelerde üretilen mallar için bir dış pazar olmaya elverişsizlikle kalmıyordu, bir yandan aşırı üretim yapmaya da başlıyorlardı. Dolayısıyla sermaye gelişmek için tekrar tekrar yeni bölgeler aramak zorunda kalıyordu.

Bu sonu gelmez bir hikaye olabilirdi ama gezegenimiz uzayda ufak bir küreydi nihayetinde. Ne yazık ki ona, sermaye, 150 yılı bile geçmeden yer kürenin fethini tamamlamıştı. 20. yüzyılın başında, bütün temel bölgeler alınmış, büyük kapitalist uluslar dünyayı paylaşmışlardı. Bu noktadan sonra mesele artık yeni keşifler yapma meselesi olmaktan çıktı ve rakip ulusların sahip olduklarını alma meselesine dönüştü. Sömürgesi en az olan devlet Almanya dolayısıyla saldırgan bir tutum geliştirmek durumunda kaldı ve Birinci Dünya Savaşı'nın başlatıcısı oldu. Almanya'yı bu noktaya iten, İkinci Dünya Savaşı öncesinde, Hitler'in “Ya İhracat, Ya Ölüm” biçiminde ifade ettiği ihtiyaçtı.

O gün bu gündür, yüz elli yıllık bir yayılma döneminin ardından, kapitalizm çöküş evresine girmiş bir düzen oldu. İki dünya savaşının ve 1930'ların büyük buhranının dehşeti bunun acı ve yadsınamaz kanıtıdır. Öte yandan, 1950'ler sırasında şurada burada tek tük kalmış olan kapitalizm harici pazarları (mesela Fransız köylülüğü) yok etmiş olsa da, kapitalizm ölümcül bir aşırı üretim krizinin pençesine düşmedi. Neden? Ortaya koymaya çalıştığımız ilk noktaya dönelim: “Kapitalizm kendi pazarlarının emebileceğinden fazla meta üretir”, bu durumda çareyi suni bir pazar üretmekte bulmuştur: “Dünya ekonomisi 1960'ların sonundan 2007'nin fena yazına kadar sistematik olarak ve artan bir biçimde sadece ve sadece borca sığınmıştır”.

Geçtiğimiz kırk yıl, bir dizi iktisadi düşüş ve kredilerin finanse ettiği bir dizi toparlanma olarak özetlenebilir. Açılan her krizle, sermaye borca sığınmıştır. Meselesi ise artık yalnızca 'hane tüketimini' devlet yardımları ile karşılamakta sınırlı değildir... Hayır, bütün devletler öteki ülkeler karşısında ekonomilerinin rekabetçi yönünü canlı tutabilmek uğruna, (altyapı yatırımlarını doğrudan kendileri karşılayarak, hanelere ve işletmelere kredi verebilsinler diye bankalara mümkün olan en düşük faiz oranlarıyla borçlar vererek, vs.) kendileri borç batağının dibine batmış durumdalar. Uzun lafın kısası, kredinin bent kapaklarının açılmasıyla, dünya parayla doldu ve ekonominin bütün sektörleri, borçlu bir kişinin içinde bulunduğu olağan durum içerisindeler: her gün, dünün borçlarının ödenebilmesi için yeni borçlar alınıyor. Bu dinamik ister istemez bir çıkmaz sokağa çıkmaktadır.

İşte 2007 yazında da kapitalizmin düşüş tarihinde yeni bir sayfa açılmıştır. Dünya burjuvazisinin krizin gelişimini artarak devasalaşan borç müracatlarıyla yavaşlatma kapasitesi sınırlarına ulaşmıştır. Bugün, gerçek bir soluklanma veya toparlanma olmaksızın sarsıntılar birbirlerini izlemekteler. Burjuvazinin bu durum karşısındaki çaresizliği fazlasıyla aşikar. 2007'de, yüksek faiz balonunun patlaması ve 2008'de bankacılık devi Lehman Brothers'ın çöküşü karşısında dünya devletlerinin yapabildiği tek şey finans sektörüne para pompalayarak kamu borcunun fırlamasına yol açmak oldu. Ki bunlar bir defaya mahsus durumlar da değillerdi. 2007'den beri dünya ekonomisi, bankalar ve borsalar, devlet parasının sürekli onlara akıtılması ile ayakta kalabilmekteler. Bu parayı ise devletler yeni borçlar alarak veya basitçe daha fazla para basarak elde etmekteler. Bir örnek olarak ABD'yi verebiliriz. 2008'de, mali sektörün genel iflastan kurtarmak için ABD Federal Bankası, ilkin bir para basma aşamasına girdi. NG1 veya Nicel Genişleme 1 denilen bu sürecin sonucunda 1.400 milyar dolar basıldı. İki yıl sonra, bütün operasyonun yenilenmesi gerekti ve NG2 devreye girdi: daha fazla dolar basılması sayesinde mali sektöre 600 milyar dolar daha pompalandı. Bu da yetmedi, 6 ay çıkmadan, 2010'un yazında, Federal Banka satın alım sürelerinin sonuna gelmiş olan borçların satın alımını, yıllık 35 milyar dolarlık bir faizle yeniledi. Nihayetinde, krizin son aşaması başladığından beri, ABD Merkez Bankası'nın cebinden çıkan 2.300 milyar doları aşkın bir para etmişti. Bu rakam, İtalya veya Brezilya gibi ülkelerin gayri safi milli hasılasına eşittir! Öte yandan tarih haliyle burada da durmayacak. ABD Federal Bankası NG3'ü de kısa süre içerisinde devreye sokmak zorunda kalacak, sonra NG4'ü[1]...

Dünya ekonomisi dipsiz bir kuyu veya daha net olmak gerekirse bir kara delik haline gelmiştir: giderek daha astronomik bir hal alan bir miktarda para/borç emmektedir.

Gelecek mi? Enflasyon ve resesyon!

Öte yandan, gezegenimizin dört bir yanındaki devletlerce pompalanan bütün bu paranın hiçbir etkisi olmadığını söylemek hatalı olur. Gerçekten de bu paralar olmasaydı, sistem kelime anlamıyla içine doğru patlardı. Fakat bu durumun ikinci bir sonucu da var: küresel düzeyde para miktarındaki, özellikle de dolar miktarındaki eşi benzeri görülmemiş artış sistemi çürütmek üzeredir, bir zehir işlevi görmektedir. Kapitalizm morfinine bağlı bir ölümcül hasta haline gelmiştir. O morfin olmazsa ölecektir fakat her yeni şırıngayla da birazcık daha kemirilmektedir. 1967-2007 arasındaki aşılar ekonominin dayanması sağlamışlardı; bugünküler ise tam tersine, hastayı nihai sonuna götürmekteler.

Somut olarak, para basarak farklı merkez bankalar, iktisatçıların 'sahte para' dedikleri şeyi bilinçli bir biçimde üretmekteler. Para kütlesi, gerçek faaliyetten hızlı büyüdüğü zaman değerini kaybeder. Bunun sonucu olarak fiyatlar artar ve enflasyon olur.

Şüphesiz, bu kulvarda dünya şampiyonu ABD'dir. Para birimlerinin İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan beri ekonomik istikrarın yapı taşı olduğunu biliyorlar. Hala kimse doları atlatamıyor. İşte bu yüzden 2007'den beri ekonomisini sağlama almak için en fazla para yaratan ABD oldu. Eğer dolar kullanılamaz hale gelmediyse, bunun nedeni Çin, Japonya gibi devlelerin, bunu yapmak istememelerine rağmen dolar almaz zorunda kalmakta oluşlarıdır. Öte yandan bu kıymetli denge de sonlanmakta. ABD hazine bonolarının alıcıları düştükçe biliyor; zira herkes bu bonoların aslında hiçbir değeri olmadığını biliyor. 2010'dan beri, değerlerini korumak için ABD Federal Bankası kendi hazine bonolarını alıyor! Herşeyin ötesinde, (bakacağınız kaynağa göre %2 ile %105 arasında olan ve ceremesini özellikle gıda harcamalarında işçilerin çektiği) enflasyon ABD'de ciddi boyutlara ulaşmaya başlamış bulunuyor. ABD Federal Bankası'nın Dallas biriminin ve bu sene mali politika komitesinin başında bulunan Richard Fisher, hiperenflasyon tehlikesini 1923'te Alman Weimar Cumhuriyeti'ndeki durumla kıyaslanır bir noktaya taşımış durumda.

Bu temel bir eğilim. Enflasyon bütün ülkelerde artmakta. Kapitalistler ise bütün para birimlerine karşı giderek güvensizleşiyor. Yaklaşan şoklar, büyük ihtimalle bankaların ve koca koca devletlerin iflası, bütün uluslararası mali sistemin üzerine büyük bir soru işareti koyuyor. Durumun sonucu ise bir hayli hissedilir durumda: altın fiyatı tavan yapmış bulunuyor. 2010'daki %29'luk artışın ardından altın avı rekor üstüne rekor kırıyor. Altın tarihinde ilk defa 1500 dolar çıtasını aşmış durumda, ki bu on yıl önceki değerinin beş katı. Aynı durum 31 yıldır en yüksek değerine ulaşan gümüş için de geçerli. Ekonomist eğitmesiyle ünlü Teksas Üniversitesi geçtiğimiz günlerde bütün hazinesini altına yatırdı. Amerikan büyük burjuvazisinin kendi para birimlerine ne kadar güvendiğini buradan görebiliriz! Durum yalnızca bir yan tesir olmaktan çok öte. Merkez bankalarının kendileri 2010'da sattıklarından çok altın aldılar ki bu 1988'den beri ilk defa gerçekleşiyor. Bütün bunların anlamı, (resmen olmasa da fiilen) İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra doların istikrarına dayalı bir uluslararası mali sistem kurmuş olan Breton Woods'un sonu anlamına geliyor.

Burjuvazi şüphesiz tehlikenin farkında. Kredi akışını ve darphanelerin çalışmasını engellemeyi başaramayan burjuvazi, hasarı sınırlamaya ve borcu zalim kemer sıkma planlarıyla azaltmaya çalışıyor; ki bu planların ilk ve en büyük hedefi işçi sınıfı. Neredeyse her yerde, hem özel sektörde, hem de kamu sektöründe ücretler donduruluyor veya kesiliyor ve sağlık ve sosyal güvenlik haklarında kesintiler yapılıyor. Kısacası yoksulluk tırmanışta. ABD'de Obama 12 yılda ABD borcunu 4.000 milyar dolar azaltmak istediğini açıkladı. Nüfusa dayatılacak zorunlu fedakarlıkları hayal bile edemiyoruz. Öte yandan bu çözüm de gerçek bir çözüm değil. Yunanistan'da, Portekiz'de, İrlanda'da, İspanya'da ve daha pek çok ülkede bir kemer sıkma planının ardından diğeri geliyor ama mali açık büyümeye devam ediyor. Bu politikaların tek etkisi ekonominin birazcık daha derine batması. Bu dinamiğin yalnız tek bir sonucu var: Amerikan hanelerinin 2007'de, bankaların ise 2008'deki fiyaskosunun ardından şimdi iflasa batma sırası devletlerin kendilerinde. Buna karşı yalnızca yanılsamalar olabilir: Yunanistan gibi ülkelerin borçlarını ödeyememeleri engellenemez. Kaliforniya gibi Amerikan eyaletleri dahi bu sorunlardan muaf değiller ve ABD ekonomisinin tamamının kredi güvenilirliği sorgunlanmaya başlamış durumda. Dünya krizinin ivme kazanmasının sonuçlarını kestirmek güç: avro bölgesinin patlaması, para birimlerinin serbestleşmesi, hiper-enflasyon...

Kesin öngörülerde bulunmak, dünya ekonomisindeki sıradaki çöküntü nerede ve ne zaman olacak kestirmek mümkün değil. Ateşleyici, dünyanın üçüncü sıradaki ekonomik gücü olan Japonya'daki üretimi %15 azaltan doğal felaket mi olacak? Orta Doğu'daki istikrarsızlaşmanın etkisi ne olacak? Doların çöküşüne veya Yunanistan ve İspanya'nın iflasına mı tanık olacağız? Önceden kimse bunu söyleyemez. Öte yandan kesin olarak tek bir nokta var: bir dizi fazlasıyla sert iktisadi sarsıntı yaşanacak. 1967 ile 2007 arasında, dünya iktisadi krizinin yavaş gelişiminin ardından, şimdi kapitalizmin çöküş evresinin, düzenin ardı arkası kesilmeyen çırpınışlarının ve yoksulluğun nüksetmesinin damgasını vuracağı yeni bir sayfası açılıyor.

Pawel

 


 

1. Öte yandan bir sonraki sefer, eski önlemlerin hepsinin açıktan açığa başarısız olduğunu itiraf etmemek için, bunu gayri resmi biçimde gerçekleştirebilirler.

Tags: 

Dünya Kapitalizmine Kurtuluş Yok!

2007’de borç balonu patladığında çökmenin eşiğinde dev bankalar bulunuyordu. Sadece dünya devletlerinin hazinelerinden gelen muazzam kredi akışları sayesinde varlıklarını sürdürebildiler. Bu durum, hükümetin doymaz bankerlere ne yapmaları gerektiğini anlatmasından değil, kapitalist sistemin küresel finansal makinesinin çöküşüne dayanamayışından kaynaklıydı.

Ama bankaların kurtuluş paketleri kapitalizmin sorunlarını çözemedi. Buna karşıt olarak: birkaç yıllık boşlukta bankalara verilen kurtuluş paketlerinden büyük devletlere verilen kurtuluş paketlerine geçtik. İlk olarak Yunanistan, ardından İrlanda, ardından Nisan 2011’de Portekiz. Kendi ülke borcunu karşılayamayan Portekiz onu 80 milyar euro’dan kurtarması için Avrupa Birliği’ne başvurmak zorunda kaldı. Sırada kimin olduğu büyük spekülasyon konusu: İspanya en muhtemel aday, ancak hükümeti vahşi ücret kesintileri programı ile vahim önleyici uygulamalar gerçekleştiren Britanya, dünyanın iktisadi beyin takımının gözünde finansal açıdan aynı derecede yetersiz görünüyor. AB’nin zayıf üyelerini su üstünde tutma ihtiyacı Almanya gibi daha güçlü ekonomilerini korkunç gergin hale getiriyor ve avronun ve AB’nin kendi istikrarının altını oyma tehlikesini barındırıyor. Ve sadece Avrupa’da değil: ulusal borcu kendi gayrısafi yurt içi hasılasının iki katı olan Japonya ve hatta güçlü ABD aynı akibete yürüyorlar. Uluslararası Para Fonu’nun bir sözcüsü, Jose Vinals, ABD hükümetinin kredilerinin artık risksiz olmadığını açıkladı. Ve devasa borçlarını ödeyemeyince ABD’yi kim kurtaracak?

Yalnız şu veya bu şirketin veya şu yada bu ülkenin değil, bütün kapitalist düzenin iflası daha aşikar olamaz, daha kolay gözler önüne serilemezdi. Bu konu üzerine “kredinin batışı” başlıklı bir makalede kapitalist düzenin uzun tarihsel çöküşünde yeni bir dönemi başlatan günümüz ekonomik krizinin nedenlerini inceleyeceğiz. Kapitalist sistemin bu krizden bir çıkış yolu olmadığını anlamak hayatidir çünkü bu kapitalist sınıfın hangi ülke ve hükümetin korumasında olursa olsun bizlerin ezici çoğunluğunun yaşam koşullarına saldırmak dışında alternatifi bulunmayan, bizleri kemer sıkmaya, yoksulluğa ve hayati ihtiyaçlarımızdan feragat etmeye zorlayacak olması anlamına gelmektedir – savundukları ‘ideolojiler temelinde’ değil, üretimin ölmekte olan işleyişinin somut ihtiyaçları temelli olmalarından ötürü bu böyledir.

World Revolution

Tags: 

Karanlık Değilse Bile Stalinizm Sizi “Aydınlatır!” : Karanlığın Ötesinde

Öyle anlar vardır; insan için artık mücadeleden başka çarenin bir seçenekmiş gibi görünmediği. Buradaki kısa anlatıda konusu geçen, zamanının iki “belirleyici” aygıtı arasında geçirdiği koskoca geçmişini 840 sayfalık bir kitaba sığdırabilen Jan Valtin'in hikayesi de işte böyle bir anda, henüz daha çok küçük yaşlardayken birlikte yaşamaya, katran kavanozuna elini daldırmaya alıştığı “denize gittiği” anda başlıyor; Richard Julius Herman Krebs'in mücadelesini de bu şekilde okuyabiliriz. Özellikle de sefil yaşamına alternatif olarak gördüğü tek şey olarak, bu sefil yaşamın temellerini yoketmeye çalışma ideali için savaşan bir insanın hayatının 20 yıllık kesitini.

Kitap ortalama 1918 ila 1938 yılları arasında, partinin deniz limanlarındaki örgütlenmesinin önemli mevkilerinde çalışma yürüten Jan, henüz daha 14 yaşındayken de illegal bir gençlik örgütlenmesi olan, Berlin merkezli Spartakus Jugend ile görüşmeye, tartışmaya başlıyor ve 1919 ayaklanmalarında bisikletli kurye olarak çalışıyor. Genç yaşlarda edindiği tecrübe ile “pişiyor”. Üstelik 1923'teki Hamburg ayaklanmaları da yaşıyor.

Komintern'e o zaman varolan inancı ile bağlanıyor ve Nazi Almanyası'na yeraltı çalışması yapmak için gönderiliyor. Yalnız buradaki çalışması çok uzun sürmeden bir diğer yok etme örgütü tarafından yarıda kesiliyor. Bir “diğer” demeyi tercih etmek gerek çünkü aslında Jan'ın kontrol altında tutulduğu, emirleri kapsamında eylemlere giriştiği bir de aslında başka bir aygıt var ve daha henüz kendisi Almanya'da Gestapo'nun zindanlarında ağır işkenceler görüyorken, bu aygıt palazlanıyor ve her devletin varoluşunun malumu, gizli servislerin de varoluşlarına uygun olarak, tam bir karşı-devrim aygıtı gibi çalışmaya başlıyor. Binlerce iyi niyetli devrimci koğuşturmalara tabi tutuluyor; zindanlara atılıp işkence görüyor; “kim vurdu”lara gidiyor. Ve bu örgüt sözüm ona “tüm dünyadaki sosyalizmin zaferinin Sovyetler Birliği'ndeki sosyalizmin zaferine bağlı” olduğu “gerçeği”'nden hareket ediyor ve dünya çapında kıyımlara girişiyor; sadece Stalin ve kliğine yöneltilen eleştiri bile olsa tahammülsüzce saldırıyor.

Gestapo'nun zindanlarında iken bir de gizli bir üniversite örgütleyen otobiyografinin kahramanı Jan, içinde bulunduğu zor durumdan kurtulup çalışmaya yeniden dönmek ve (belki) Belçika'da tanışarak ailesinden alıp yanında pratiğe kattığı eşini (Firelei) kurtarabilmek için Gestapo ile bir “anlaşma” yapıyor. Bu anlaşmaya göre kendisi Danimarka'ya geri dönerek çalışmaya Gestapo'nun söylemiyle “komünist vatan hainleri” arasında ajanlık yapmak üzere geri dönüyor olacaktı. Kendisi ülkeye geri dönüyor ancak uzun süredir görmeyi umduğu eşini görebilmek için yola çıkışını o zaman ülkedeki aygıtın başındaki Wollweber engelliyor. Üzerine bir de aygıtın başındakilerin yaşantıları, içlerindeki kadın yoldaşlarını gecelik ilişkiler için “paylaşan”(!) “liderleri”'n lüks içerisindeki hayatlarını da eleştiriye tabi tutmaya başlayınca kendisini GPU'nun lanetine uğramış olarak buluyor. Bir süre önce yoldaş dediği insanlar kendisini kaçırıp bir dağ evine kapatıyorlar. İddiaları ise; “merkezden gelecek kararın ne olacağı”. Karar aslında belli; zaten Rusya'ya gidip geri dönmeyen ve hakkında haber alınamayanların da akıbeti de bu şekilde oluyor o zamanlar.

Bir arkadaşı vasıtasıyla edindiği gazetelerden bahsederken şu cümleleri kuruyor:

(...) Hepsinin birinci sayfasında kendi resmimi görünce şaşırdım. Aynı fotoğraf vardı hepsinde. -Gestapo kimliğindeki fotoğraf- Hitler'in toplama kamplarından Kopenhag'a geldiğimde Yoldaş Jensen'e teslim ettiğim kimlik ve üstündeki fotoğraf. Gazetelerin hepsinde şu manşet vardı: Dikkat Gestapo!

İlk tanıştığı “anarşist karakterli” Bandura'yı hatırlıyor. Komintern'in birlikte çalışma teklifinine reddedeceğini bildiği Bandura'nın nasıl oradan güvenliği için “uzaklaştığını”; sonrasında da haber alamayışını. Diğer bütün tanıdık simaları tekrar aklından geçirmeye başlıyor ve aslında emrinde çalıştığı mekanizmanın ne olduğuna dair kafa yormaya çalışıyor:

Soru: Tüm ezilenlerin babası kimdir? Yaşayan en büyük devlet adamı kimdir?

Elcevap: Yoldaş Stalin.

Bir diğer ses zihninde yankılanıyor:

Richter ve Bandura'ya; Bela Kun, Heins Neumann, Hans Kippenberger ve Dambal'a; Schubert, Remmel'e, Max Hoelz, Samsing ve dah birçoklarına neler yapıldığını biliyordum. Ölüm, sürgün, boğulma, canlı canlı gömülme.

Bu kavganın ortasında, karanlığın ardında zindanlarda ve işkencelerde sürekli diri ve işler tutmaya çalıştığı hafızasını zorluyor ve ideolojik çıkarsanımlara başvuruyor:

(...) Bu yalnızca, isyan etmiş bireylerle Enternasyonalle arasındaki bir kavga değildi. Bu, genelde, enternasyonalist bilince sahip proletarya ile Stalin'in peşinden giden bürokratik klik arasındaki kavgaydı.

Bu kendi ile kavgasında yine mizah yeteneğini yitirmeden, politik hicvini de konuşturuyor. İnsan şu Bulgaristan'ın “kurtarıcısı”, Komintern'in yiğit komünistini, çokça anıp emirler aldığı, kusursuzca uyguladığı Dimitrov'un pahalı parfümünün kokusunu duydukça hele de Jan kadar kötü koşullarda çalışma yürütüyorsa, “mizah” yeteneği nasıl depreşmesin? :

(...) Kazanan daima bu klik oluyordu. Stalin, Dimitrov'a, Komintern'in Moskova'daki binasına gamalı haç bayrak dikmesini emretse, Dimitrov bunu yapardı. Stalin, Wollweber'e, Lenin'i yankesici ilan eden bir broşür yayımlamasını söylese, Wollweber yayımlardı."

On sekiz yaşındayken kendisini bir dev gibi hisseden bu orta yaşlı adam, artık sorguluyor ve bir zamanlar hararetli monolog tartışmalarına konu ettiği ideolojisinin kendisine doğru, sadece eleştirdiği, eşini görebilmek için emirlere uymadığı üzerinden ona yöneltilen saldırı sonrasında kendisini bir dağ evinde, aynı aygıt tarafından alıkonmuş infazını bekliyor olarak buluyor; gerçeklerin acılığı ile “yanıyor”.

Stalinizmin karşı-devrimci karakterinin, GPU'nun ne gibi bir yoketme cihazı olduğunun, nitekim sözkonusu olanın, tıpkı 89 yılında yıkılan duvar gibi, yokolanın dünya devrimi ideali değil, bu zehirli teori ve pratiğin kendisi olduğunun daha inandırıcı ölçülerde, bir otobiyografi üzerinden kavranılabilmesinin yolu bu kitabı okumaktan ve o tarihlere tekrar tanıklık edip bir kez daha devrimin mezar kazıcılarına bir sövgü fırlatmaktan geçiyor; tıpkı oraya, dağ evindeki hücresine ilk gelenin kendisi olmadığı yerde, çam tahtalarına yazılı iki kelime gibi:

Kahrolsun Stalin!

Bunçuk

Tags: 

Kürt Meselesi: Burjuvazi Kan İstiyor

Temmuz ayı ortalarında devlet ile PKK arasında süren savaşın alevlenmesinin ardından geçen iki ay içerisinde toplamda sayıları yüzlerce olan asker, gerilla ve sivil hayatını kaybetti. Gerek hükümet ve devlet cephesinde, gerekse PKK cephesinde şimdi büyük ölçüde savaş çığırtkanlığı başlamış vaziyette. Siyasetçiler verdikleri demeçlerde ölüm tehditleri yağdırıyor; PKK ise, bize güçleri yetmez, hodri meydan diye cevap veriyor. Metropollerde etnik çatışma havası esiyor; devletin faşistleri gölgelere gizlenmiş, saldırı emri bekliyor. Son dönemde 90'larda yedikleri haltlardan utanıp sıkılan, değiştiklerini iddia eden gazeteci ve sunucu müsvetteleri, pek çabuk dönüverdiler eski hallerine. Kan istiyoruz diye bağırıyorlar. Burjuvazi yine ölüm saçıyor.

AKP'nin Osmanlı Oyunu

Görünüşe aldananlar, her söylenene inananlar, satır aralarını önemsiz bulanlar siyasi atmosferin kısa bir süre içerisinde ne kadar hızla değiştiğine şaşırabilirler. Ne az zaman geçti Kürt açılımı politikalarından, TRT Şeş'lerden, barış sözlerinin sarf edilmesinden beri değil mi? AKP sanki daha dün çözüyordu Kürt meselesini. Ne oldu da bir anda 90'lara dönüverdik?

Esasında AKP iktidarı döneminde bütün o açılım iddialarının, demokrasi laflarının ardında eski savaş politikasının aynısı sürüyordu. TC devleti, Kürt meselesini çözemeyecek biçimde kemikleşmiş bir yapıdır. Bütün mekanizması ve ideolojisi bu sorunun gerçek çözümünün önüne yığılmış paslı bir yığın gibidir; bütün refleksleri sorunun devamını gerektirir niteliktedir. Bu minvalde, bu devletin tepesine gelen herhangi bir hükümetin, meseleye dair hareket kabiliyeti fazlasıyla sınırlıdır ve dahası o mekanizmanın bir parçası olan herhangi bir hükümetin çıkarlarının yönelimi, aynı politikaları şu veya bu şekilde sürdürmekten başka birşey olamaz. Politika farklılıkları ancak anlık, gösterişsel değişiklikler olabilir; genel strateji ne olursa olsun değişemez. Türkiye'de Kürtlere uygulanan ulusal baskının kaynağı emperyalist TC devletinin kendisidir ve bu devletin herhangi bir hükümeti ister açıktan açığa, ister üstü örtülü bir biçimde bu baskıyı uygulamaya devam edecektir.

AKP hükümeti de, bütün o şatafatlı sözlerinin altına saklanarak tam da bunu yaptı. Binlerce kişinin KCK davasından tutuklanması, ateşkes dönemlerinde PKK'liler geri çekilirken yüzlerce gerillanın arkadan vurularak katledilmesi, Kürtlerin yaptıkları eylemlere pek çok kişinin yaralanmasına neden olan ve kimilerinin öldürülmesiyle sonuçlanan sert polis saldırıları, Türk şehirlerindeki Kürtlere karşı toplumsal baskının teşvik edilmesi, linç girişimleri... Durum belki meclisteki Kürt burjuva siyasetçileri için 90'lardakinden farklı hissediliyordu fakat Kürt işçi sınıfı için pratikte durum ne kadar değişmişti? Öte yandan, AKP hükümetinin stratejisi önceki hükümetlerle aynı olsa da, taktikleri önceki hükümetlerden bir hayli farklıydı. Özünde aynı baskı politikasını sürdürürken bir yandan TRT Şeş'i kurmak ve Habur olayına müsade etmek gibi ayak oyunları ve göstermelik jestlerle görünürde Kürt hareketinin Türkiye siyasetindeki temsilcilerini (önce DTP sonra BDP) arka planda ise PKK'yi oyalamak bir hayli hırslı bir plandı. Oyunun son parçası ise bütün bunlara ek olarak Türkiye Kürdistanı'nda muhtelif gıda, ev eşyası ve benzeri yardımlar yaparak ve dini ideolojiden beslenerek Kürt hareketinin kitlesel desteğini ele geçirmekti. Bu nokta AKP hükümetinin planının belki en önemli kısmıydı; zira devletin geri kalanı gibi onlar da PKK'nin salt silahlı güçle alt edilmesinin mümkün olmadığının farkındaydılar. Bu yüzden Türkiye Kürdistanı'nda önce PKK'ye alternatif, sonra da ondan baskın ve onu marjinalleştirecek bir güç olmaya çalışmayı hedeflediler. Usta işi bir plandı, nihayetinde tutmadı. Son olaylar bu Osmanlı oyununun AKP hükümetinin elinde patladığını gözler önüne sermekteler.

Kürt Burjuvazisinin Yenilgi İçinde Zaferi

AKP'nin bu planı neden tutmadı? Bunun nedeni Kürt hareketinin oyuna gelmemiş olması değildi. Türkiye'deki Kürt burjuvazisinin PKK'den DTP ve BDP'ye, DTK'den Kürt işadamları derneklerine, ufak partilerine ve farklı bireysel siyasi temsilcilerine tamamı uzunca bir süre AKP'nin oyununa gayet güzel geldi. Zira nasıl devlet, PKK'yi ve Kürt hareketini salt silahlı güçle yenemeyeceğini anlamışsa, PKK ve DTP/BDP de devletten istediklerini, yani Türkiye Kürdistanı'ndaki güçlerinin tanınması ve resmen iktidar sıfatını kazanmasının salt silahlı güçle mümkün olmadığını fark etmiş durumdaydı. Buradan yola çıkılarak yapılan teorik formülasyon, savaş ile elde edilecek bağımsız bir devlet yerine uzlaşı ve siyasetle elde edilecek demokratik özerklik olarak ifade edilmişti. Bu yaklaşım, savaştan yılmış ve Irak Kürdistanı'ndaki Federe Kürt devletinin baskıcılığını ve zorbalığını bilen veya hiç değilse duyan Kürt işçi kitlelerince iyi kötü benimsenmişti. Tabii ki Kürt sorunun çözümünün esasında burada gündemde olmadığını anlamak kolaydır; zira zaten temelde Kürt işçi sınıfına uygulanan ulusal baskının, bu baskının kökeni ve uygulayıcısı olan TC devleti ile uzlaşarak nasıl ortadan kaldırılabileceği sorusuna verilecek hiçbir cevap yoktur. Kürt burjuvazisinin Kürt işçi sınıfı içerisinde yarattığı biat kültürü, bu sorunun yaygın bir biçimde sorulmasını halen engellemektedir. Öte yandan biz enternasyonalist marksistler netçe görebiliyoruz ki DTP/BDP'nin ve PKK'nin devletle uzlaşı talebinin ifade ettiği yaklaşım, Kürt burjuvazisinin stratejisinin Türk devletine eklemlenmek ve Türkiye Kürdistanı'nda, TC devletinin bir parçası olarak hükmetmektir. Geçtiğimiz seçimler öncesinde gündeme gelen, AB Belediyeler Yasası kapsamında belediyelere vali yetkilerinin verilmesi talebi, bu çabanın pratik yansımalarından yalnızca bir tanesidir. İşte bu stratejisinden dolayı Kürt burjuva hareketi, uzunca bir süre AKP hükümetinin ağzına çaldığı bir parmak bala kandı; hatta bu umutlarla ateşkes süresince yapılanları ve tutuklamaları o kadar da gündeme getirmemeyi tercih etti. Bardağı taşıran son damla ne olmuştur meçhul ama bir tahmin yürütmek gerekirse, yasal Kürt siyasi hareketinin başına geçmesi umulan Hatip Dicle'nin milletvekilliğinin önüne geçilmesinin Kürt burjuva hareketini TC'ye eklemlenme düşlerinden şimdilik kesin olarak uyandıran bir tokat olduğunu söyleyebiliriz.

Öte yandan bu uyanışı tetikleyenin ne olduğundan daha önemlisi, bunu mümkün kılanın ne olduğudur. AKP hükümeti, PKK'den her anlamda daha kudretli gözüken bir gücü, benzeri Osmanlı misali ayak oyunlarıyla alt etmeyi becermişti zira. DP-AP-ANAP'ın sağ liberal Türk burjuva geleneğinin mirasçısı AKP, hem askeri anlamda hem de destekçi sayısı bakımından Kürt burjuvazisinden daha güçlü olan geleneksel rakibi Türk askeri ve bürokratik burjuvazisine diz çöktürmeyi başarmıştı. Bu çabanın sonucu olarak özellikle ordunun itibarı ciddi bir biçimde düşmüş ve askeri burjuvazinin en güçlü siyasi uzantısı olan CHP dahi orduyla arasına mesafe koymak zorunda kalmıştı. Nasıl oldu da askeri ve bürokratik Türk burjuvazisini alt eden oyunlar nihayetinde Kürt burjuvazisine karşı amaca ulaşamadı? Bunun nedeni AKP hükümeti ile askeri ve bürokratik burjuvazinin iktisadi çıkarlarını birbirine bağlayanların, hükümetle Kürt burjuvazisinin iktisadi çıkarlarını birbirine bağlayanlardan çok daha fazla olmasıdır. AKP, hükümetteki mutlak egemenliğiyle, sahip olduğu devasa halk desteğiyle, içinde barındırdığı fazlasıyla kaşarlanmış uzman ve siyasetçi kadrosuyla kurduğu oyunlar karşısında uzun vadede Türk burjuvazisinin kendilerine rakip kesimlerinin kalelerinin hiçbirinin dayanmayacağını hesaplamıştı. Tamamen haklıydı. Arka arkaya askeri ve bürokratik burjuvazinin bütün kaleleri düştü. Kürt burjuvazisinin hemen hemen hiçbir kalesi düşmedi; çünkü Kürt burjuvazisi Türk burjuvazisinin bir parçası değildi; farklı ekonomik ve toplumsal dinamiklere dayanan, gücünü farklı koşullardan alan, farklı bir burjuvaziydi. İşte AKP hükümetinin planındaki hata buradaydı. Kim bilir? Belki kendi attıkları "tek Türkiye" yalanlarına kendileri de inandılar. Her halükarda, kazanan Kürt burjuvazisi oldu. Bıçağın kemiğe dayandığını hisseden Kürt burjuvazisi, devletin Öcalan kozunu da, yakalanışından itibaren ilk defa göz ardı ederek karşı-saldırıya geçti. Bu konumdaki bir ulusal burjuva hareketi kenetlenmek zorundadır. Dolayısıyla hareketin içindeki ayrımlar silikleşti; Kürt hareketi içerisinde gayrı resmi bir milli cephe oluştu. Daha seçimlerden önce bile, Altan Tan ve Şerafettin Elçi gibi İslamcı Kürt burjuva siyasetçileri BDP'ye eklemlenmekten başka çareleri kalmadığını fark etmişlerdi. Olan, tam da olaylar patlamadan Türkiye'ye gelen zavallı Kemal Burkay'a oldu; tam burjuva siyaseti sahnesinde hakettiği yeri alacağını sandığı anda çatışmaların yeniden patlaması, 'Apê' Kemal'in kendi partisini AKP destekli evcil Kürt siyasetinin yüzü yapma umutlarını paramparça etti. Son süreçte Burkay'ın Haklar ve Özgürlükler Partisi bile BDP'nin çatı partisi sürecinde yer almaya yönelmek durumunda kaldı.

Kriz ve Savaş: Kimin Gücü Kime Yetiyor?

Sonrası malum: Yine işçi çocukları birbirlerini öldürmeye giriştiler, yine siviller öldürülmeye başlandı. Hangi taraftan ne kadar insan ölmüştür kestiremiyoruz ama bildiğimiz birşey varsa birkaç haftalık bir süreçte burjuva siyaseti işçi sınıfının yüzlerce genç evladının canını aldı. Emperyalist TC devletinin savaş uçaklarının bombalamaları sonucu içinde hamile bir kadın ve bir bebeğin bulunduğu sivillerin katledilmesi sonrasında HPG: "Güçleri bize yetmiyor, o yüzden sivilleri öldürüyorlar" şeklinde bir açıklamada bulundu. Bu açıklamada, açıklamayı yapanların kendileri için olmasa dahi bir doğruluk payı var. Devletin gücü gerçekten Kürt burjuvazisine yetmiyor; Öcalan avuçlarındayken ona dokunamıyorlar, Karayılan'ın yakalandığı söylentilerini çıkartıp sonra rezil oluyorlar; PKK'nin kamplarına ajanlarını sızdırmamış olma ihtimalleri yok denecek kadar az olsa da hareketin önemli önderlerinin yanından bile geçemiyorlar. Ne yapıyorlarsa, ya silahsız işçilere, köylülere, hamile kadınlara, çocuklara, bebeklere yapıyorlar; ya da Kürt işçi sınıfının köyü yakıldığından, devlet ve aşiret baskısından ve benzeri bir sürü nedenden dağa çıkmak zorunda kalmış kız ve oğullarına yapıyorlar. Öte yandan PKK'nin, HPG'nin gücü neye yetiyor? Onların gücü bu baskı politikalarının sorumlularına, Erdoğan'a, AKP hükümetinin öteki önde gelenlerine ve hatta katliam emirlerini veren generallere yetiyor mu? Hayır onlar da Türk burjuvazisinin temsilcilerine dokunamıyorlar, dokunmuyorlar. Onların gücü de Türk işçi sınıfının daha on sekizinde anasının bağrından zorla koparılmış, eline bir silah verilip ölmeye ve sınıf kardeşlerini öldürmeye gönderilmiş evlatlarına veya bombalı saldırılarda can veren sivillere yetiyor.

Kürt ve Türk burjuvazisi işte böylece yıllardır oynadıkları satranç oyununa dönmüş durumdalar. Ve kendilerini medeni medeni birbirleriyle oyun oynayan iki satranç oyuncusu kadar güvende hissediyorlar. Kürt burjuvazisi yaklaşan ekonomik krizin kendisini çok etkilemeyeceğini hesap ediyor. Hamlesini Türkiye ekonomisinin sıcak paraya ne kadar muhtaç olduğunu düşünerek yapıyor, rakip oyuncuyu yaklaşan kriz karşısında ekonomik istikrarını bozarak vurmak istiyor. Türk burjuvazisi karşı hamlesini bir yandan büyük operasyonlarla istikrarı yeniden sağlamaya çalışırken, diğer yandan milliyetçiliği ve etnik çatışmayı tırmandırarak savaşın yanı sıra yaklaşan krizin bedelini de işçi sınıfına ödetmeye hazırlanarak karşılık veriyor. Burjuvazi kan istiyoruz diye bağırıyor ama istedikleri birbirlerinin kanı değil, işçi sınıfının kanı; analarımızın, babalarımızın, kardeşlerimizin ve evlatlarımızın canı, bizim canımız.

Burjuvazinin gücü işçi sınıfına ancak dağınıksak, biat ediyorsak, ses çıkartmıyorsak, mücadele edemiyorsak, düşmanlarımızı ve sınıf kardeşlerimizi tanımıyorsak, ülke sınırlarının ötesini göremiyorsak, bütün dünyayı hepimizin bellemiyorsak yeter. Hem Kürdistan'dan hem de Türkiye'den bakınca durum kötü, durum acı gözüküyor şu anda.

Fakat her şeye rağmen cılız bir ses yankılanıyor milliyetçi fırtınanının arasından: Ölü askerlerin ailelerinin "tüm askerleri davar sürer gibi kırdırmanın sebebi başındaki komutanlardır, bunun sorumlusu komutanlardır” diye, “oğlumu tabutla gelsin diye yollamadım” diye, savaşa gitmeyi reddeden Kürt işçi çocuklarının “bu savaşın acısını en çok çekenleriz, bu savaşın bir tarafı olmayacağız” diye fısıldayan sesleri... Kısık, kafası karışık ve yalnız gözüken ama sessiz kitlelerin hissettiklerini yansıtan sesler... Yalnızca Türkiye'de değil, bütün Orta Doğu'da, bütün dünyada kapitalist savaşlara kurban edilen ve onları seven herkesin kalbinden geçen sesler... İşte bu seslerledir ki gün gelecek bir fısıltıdan burjuvaziyi sağır edecek billur bir intikam çığlığına dönüşecek ve bu çığlıkla dünya işçi sınıfı, sınırları yok ederek ve tüm devletleri yıkarak Kürt sorunu dahil tüm ulusal sorunlara gerçek ve enternasyonalist bir çözüm getirecektir.

Gerdûn

Tags: 

Mihri Öldü; Sırma Saçlı Oldu!

Atatürk’ün en büyük çabası, genç kuşaklara Türk milli gururunu telkin etmek olmuştur. Milli gurur iyi şeydir. Milli gurur insanı sosyalizme götürür. En sağlam sosyalistler o yoldan gelmişlerdir sosyalizme. Bir adamda gerçek milli gurur varsa, korkma. Er geç temel ilkelerde birleşirsin onunla. Er geç dünyada Türk olarak başı dik yaşamanın, kapitalizmin dünya yüzünden silinmesi ile mümkün olabileceğinde anlaşılacaktır. Bunu kendimden bilirim. Bizim delikanlılığımızda biz ‘Bir Türk dünyaya bedeldir,’ ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ sloganlarını ciddiye alan kuşaktık.” - Mihri Belli

"Kel ölür, sırma saçlı olur; kör ölür, badem gözlü olur" deyişleri, ölülerin ardından düzülen mehtiyelere gizli bir tepki ifade eden, asırlardır söylenegelmiş bir sözdür. Asırlardır söylenegelmiş bu sözü, çalışan insanlar genellikle sevdikleri, yakınları, komşuları, iş arkadaşları, köylüleri ve benzerlerinin arkasından akıllarına getirmezler. İsmi cisminin önünde giden, şu veya bu biçimle şan söhret hediye edilmiş olma ayrıcalığına sahip olsa da pek de sevilmeyenlerin arkasından söylenen sözlerdendir genelde. Sultanlar, vezirler, paşalar, siyasetçiler, generaller, bürokratlar, patronlar, ideologlar genelde görünüşte olmasa da hep bu kategoridedirler. Bunu da iyi bilirler ve kitlelerin cesetlerine tüküreceğinden korkarlar. İşte bu yüzden aralarında içlerinden biri öldü mü abartılı mehtiyeler düzmelerini gerektiren bir "hukuk" vardır. Hayatları boyunca kel ve kör ilan edilmiş devrimcileri ise, anılarını kullanmak için dahi pek nadir cesetleri soğumadan, hatta bedenleri toprağa karışmadan sırma saçlı, badem gözlü ilan eder egemenler.

Mihri Belli bir devrimci olarak değil, Kemalist burjuvazinin sözde "sosyalist" bir ideoloğu ve siyasetçisi olarak yaşadı ve öldü. Burjuvazinin Milliyet gazetesinden Zaman gazetesine bütün yayın organları onun "devrimciliğinden" ve "sosyalistliğinden" bahsediyorlar şimdi. Türk ulusalcılar onun vatanseverliğini öne çıkartıyor, Kürt yurtseverler onun Kürt hareketi ile ilişkisinden dem vurup onun mirasının sahiplenilmesi gerektiğini söylüyorlar; kendisi gibi Stalinist olanlar onu kendi çizgilerine uydurmaya çalışıyorlar ve troçkisler ise onun Yunanistan'da Rus emperyalist kampının mensubu kuvvetler içinde askerlik etmiş olmasından yola çıkarak onun enternasyonalist (!) olduğu iddiasında bulunuyorlar!

Mihri Belli hayatında hiçbir zaman bir proleter devrimci olmadı. Siyasetle 1930'larda ABD'de, stalinist Amerikan Komünist Partisi üzerinden tanıştı ve hayatı boyunca bir Stalinist olarak kaldı. Bununla birlikte, Stalinizmi Türk milliyetçiliğini ve kemalizmini yadsımıyor, tam aksine tamamlıyordu. Mihri Belli hiçbir zaman bir enternasyonalist olmadı. Sözde "enternasyonalist" olarak gittiği Yunanistan'da, Rum nüfusun Anadolu'dan zorla sürgün edilmesinin altında imzası olan Kemal'in ismini takma isim olarak kullanacaktı. Mihri Belli nasıl ABD'de ve Türkiye'de işçi sınıfı için savaşmadıysa, Yunanistan'da da işçi sınıfı için savaşmadı; Rus emperyalizminin çıkarları için savaştı. 1960'larda Türkiye'de ortaya attığı "Milli Demokratik Devrim" tezi ile Mihri Belli, işçi sınıfını milli burjuvazi arkasında koyun etmenin teorisini yapacak ve iyi niyetle sosyalizmi anlamaya çalışan pek çok genci de yaşının ve tecrübelerinin etkisiyle bu karşı-devrimci yola çekecekti. Mihri Belli'nin Kürt milliyetçileriyle yaptığı işbirliği, iki tarafın da fırsatçılığından kaynaklanıyordu: Kürt hareketi ünlü isimlerden kimin desteğini çekebilse, kişi kim olursa olsun buna tamam diyecek noktadaydı; Mihri Belli ise Kürtlere karşı şovenist eğilimlerine rağmen geniş desteği olan bu hareketi parlamenter hırsları için bir araç olarak görüyordu.

Mihri Belli'nin niyetlerini bilemeyiz – belki de gerçekten ve içtenlikle kendisini sosyalist bir devrimci sanıyordu. Ancak öte yandan, cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir (Marx). Mihri Belli öldü, fakat milliyetçi ve Stalinist görüşlerinin etkisi ne yazık ki hala işçi sınıfını zehirlemeye devam ediyor.

Gerdûn

Tags: 

Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve İşçi Hareketi (5)

Türkiye Komünist Partisi'nde Sol Kanat - 1. Hareketin Kökenleri

1908 İsyanı Sonrası: Kitle Grevleri ve Sosyalist Hareket

1908 isyanını en fazla benzetebileceğimiz olay, 1905 Rus devrimidir. Şüphesiz ilk göze çarpan benzerlik, iki örnekte de köşeye sıkışmış monarşilerin büyük tepkiler karşısında bir meşrutiyet rejimi ve parlamentolar ilan etmiş olmalarıdır. Bu noktadaki temel farklılık, Osmanlı Meclis-i Mebusan'ının Rus Duma'sından fazlasıyla güçlü oluşu ve Osmanlı burjuvazisinin gerçek iktidarı monarşiye bırakmamakta kararlı oluşuydu. Tabii ki, Rusya'nın 1905 ile Osmanlı'nın 1908'i arasındaki en temel farklardan birisi, 1905 devrimi bizzat işçi grevleriyle başlamışken, 1908 isyanının ordu içerisinde ve subayların önderliğinde başladığı gerçeğidir. Öte yandan, tıpkı 1905 Rusya'sı gibi, 1908 Osmanlı'sında kitle grevi olarak nitelendirmemiz mümkün olan bir grev dalgası gerçekleşmiştir. Rusya'daki grev dalgası, Osmanlı İmparatorluğu'ndakinden daha uzun sürmüştür. Öte yandan ülkelerdeki greve katılım yüzdesi bakımından fark mevcut olsa da, sanılabileceğin şaşırtıcı derecede altındadır.[90] Bu minvalde, dönemde ne denli geniş olduğu sosyalist hareketçe çok az bilinen 1908 Osmanlı kitle grevi, hem Osmanlı işçi sınıfının ilk kitle grevi olarak hem dünya işçi sınıfının ilk kitle grevlerinden bir tanesi olarak, en az 1908'de Abdülhamit rejiminin devrilmesinin kendisi kadar büyük bir öneme sahiptir.

Dar sosyalistler 2 ile 5 Ağustos 1908 günleri arasında gerçekleştirdikleri kongrelerinde, Osmanlı İmparatorluğu'nda proleter devrimin gerçek bir ihtimal olduğunu ve sosyalizmin Osmanlı işçi sınıfının gerçekten özgürleşmesi için tek yol olduğunu açıkça belirtmişlerdi. Birkaç hafta içerisinde dar sosyalistlerin bile akıllarının ucundan geçmeyecek kitlesellikte başlayan grev dalgası, ne denli haklı olduklarını ortaya koyacaktı. Aslında grevler 30 Temmuz'da İstanbul'da tütün ve vapur işçileri arasında başlamıştı. 30 Temmuz 1908 ile 20 Aralık 1908 arasında, Osmanlı İmparatorluğu'nda bilindiği kadarıyla 119 tane grev gerçekleşecekti. Grevler Osmanlı İmparatorluğu'nun İstanbul, Selanik, İzmir, Beyrut, Midilli, Varna, Samsun, Üsküp, Manastır, Dedeağaç, Aydın, Afyon, Gevgeli, Kavala, Drama, Eskişehir, Ankara, Konya, Ereğli, Zonguldak, Manisa, Edirne, Mustafapaşa, Mitrovitza, Zibekçe, Şam, Rayak, Halep, Balıkesir, Diyarbakır, Hareke, Ksanti, Adana ve Kudüs gibi şehirlerinde gerçekleşti. Grevlere vapur tayfaları, tütün işçileri, rıhtım işçileri, dizgiciler, tramvay işçileri, halı fabrikası işçileri, kutu imalathanesi işçileri, hamallar, marangozlukişçileri, iplik ve boya işçileri, su şirketlerinde çalışan işçiler, çimento fabrikası işçiler, fırın işçileri, buz fabrikası işçileri, gündelikçiler, sabun fabrikası işçileri, tuğla fabrikası işçileri, bira fabrikası işçileri, un fabrikası işçileri, sigara fabrikası işçileri, tersane işçileri, postacılar, komiler, demiryolu işçileri, telgraf işçileri, bakkal, kasap, terzi ve berber dükkânlarında çalışan işçiler, garsonlar, madenciler, gaz işçileri, şeker işçileri, deri işçileri, fes fabrikası işçileri, belediye işçileri, zeytinyağı imalathanesi işçileri, mağaza işçileri, dikiş makinesi işçileri, depo işçileri, pamuk işçileri ve dokumacılar gibi Osmanlı proletaryasının neredeyse bütün kesimlerinden işçiler katıldı.

Grev dalgasına katılan işçilerin sayısı tam olarak bilinmemektedir. Gerçekleştiği bilinen 119 grevden ancak 31 tanesine tam olarak kaç kişi katıldığını biliyoruz ki bu sayı 42,752'ydi.[91] Öte yandan katılımcı sayısının tam olarak bilindiği grevler, en kitlesel ve güçlü olduğu aktarılan kimi grevler dâhil pek çok önemli grevi kapsamamaktadır. 1908 grev dalgasına katılmış işçilerin sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte, yirmi yılı aşkın bir süre önce yapılan araştırmalar Ağustos ve Eylül aylarında greve çıkan işçi sayısının 100,000'in üzerinde olabileceği sonucunu çıkartmaktaydı.[92] Bununla birlikte grev hareketi ile ilgili geçen sürede yapılmış çalışmalar daha önceden hakkında bilgi olmayan grevler yapıldığının ortaya çıkmasını sağlamıştır. 1910 yılına gelindiğinde ise, 1908 öncesi Osmanlı'da ciddi bir biçimde var olmayan sendikal örgütlenmelerin 125,000-150,000 arası işçiyi kapsadığı, bizzat dönemin işçi hareketinin içinde olan Avraam Benaroya tarafından aktarılmıştır.[93] Mantıki olarak, sendikal örgütlenmeler içerisinde bulunan işçilerin hepsi 1908 dalgasına katılmış olsa bile, sırf sendikaların ortaya çıkmadığı şehirlerde de ciddi grevler olmuş olduğu gerçeğinden yola çıkarak, grev dalgasına katılan işçi sayısının bu sayının üzerinde olduğu sonucuna varabiliriz ki 1910 işçi hareketinin gerilemeye ve bastırılmaya başladığı bir yıldır. Ne yazık ki hareketin bütün detaylarının bir incelemesini yaparak hareket üzerinden bütünlüklü dersler çıkartmamız bu çalışmada mümkün değil; zira bu başlı başına 1908 grevleriyle ilgili başka bir çalışmayı gerektirecek kadar kapsamlı bir konu. Dolayısıyla, grev dalgasının gidişatını belirleyen önde gelen noktalarına değinip, hareketin genel hissiyatını yansıtan kimi örnekler vermekle yetinmek durumundayız.

Genel hatlarıyla bakacak olursak, 1908 grevleri, işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesinin bir ürünüydü; grevlerin hepsi işçilerin ücretleri ile yaşama ve çalışma koşullarına dair talepleri etrafında gerçekleşmişti. Öte yandan bu taleplerin yanı sıra, grev komitelerinin, kendiliğinden kurulmuş işçi örgütlerinin ve yeni yeni oluşmaya başlayan sendikaların tanınması ve farklı işyerleriyle ayrı ayrı masaya oturulmaması da talep edilmekteydi. Ayrıca grevlere uygulanan baskılara karşı dayanışma sloganları da yükseltilmekteydi. İşçiler arasında İttihatçılara ve Temmuz isyanının vaatlerine dair var olan yanılsamalar, İttihatçıların ve devlet güçlerinin engelleriyle karşılaştıkları pek çok durumda işçilerin geri adım atmalarına neden olmadı. 1908 grevlerinde merkezi rolü demiryolu, rıhtım ve tütün işçilerinin grevleri oynamaktaydı. Demiryolları pek çok önemli şehre uzanmıştı. Kıyıdaki önemli kentlerde de limanlar vardı ve bütün bu işyerlerinde çalışmakta olan işçilerin sayısı bir hayli fazlaydı. Demiryolları, ülkenin her yanında ray tamircilerinden lokomotif fabrikası işçilerine, istasyon işçilerinden makinistlere ve kondüktörlere, aynı şirkete bağlı olsalar da farklı işyerlerinde çalışan işçilere sahipti. Rıhtım işçilerinin grevleri, gemilere yükleyecek malları olan işyerlerine de hızla yayıldı ve başka grevlerin de tetikleyicisi oldu. Aynı zamanda demiryollarındaki verıhtımların, hem ithalatı ve ihracatı, hem de şehirlerarası seyahati durdurmak açısından çok ciddi bir güçleri de vardı ki bu güç sınıfın geri kalan kesimlerini de mücadeleye atılmaya sevk edecekti. Tütün ise, Osmanlı İmparatorluğu'nun en temel ihraç maddesi ve en büyük sanayisi olduğu için büyük bir öneme sahipti.[94]

30 Haziran'da İstanbul'da gerçekleşen tütün ve vapur işçilerinin grevi, Ağustos'un ilk yarısında yayılmaya başladı. Ağustos başında, İstanbul, İzmir ve Selanik gibi kentlerdeki rıhtım işçileri greve gitmişlerdi. İlerleyen haftalar içerisinde bu grevler, hem bu şehirlerdeki tramvay, matbaa, tütün ve dokuma sektörlerine ve başka fabrikalara hem de Beyrut, Varna, Manastır gibi kentlerdeki limanlara sıçramıştı. Ağustos ayında Samsun'da tütün işçilerinin de grevleri başladı. Samsun'daki işçiler, grev kırıcıların çalışmalarına izin vermemekle kalmıyor, aynı zamanda kendilerini bastırmak için gönderilen kolluk kuvvetlerine de karşı çıkıyorlardı. Ağustos'un 23'ünden sonra demiryolu işçileri grevlere kitlesel olarak katılmaya başladılar. Demiryollarındaki ilk grevler, 23 Ağustos'ta, Osmanlı'nın Avrupa'daki Şark demiryollarının Selanik-Zibekçe hattında ve İstanbul'daki Sirkeci lokomotif fabrikasında baş göstermiş ve yayılmaya başlamıştı. Polis İstanbul-Selanik hattında 31 Ağustos'ta başlaması planlanan grevi engellemek amacıyla tren istasyonlarını işgal etti fakat bu müdahale geri tepti. Aynı gün Üsküp'te de grev başladı ve Şark demiryollarının pek çok hattına hızla yayıldı. Osmanlı Avrupa'sında demiryolu işçilerinin greve çıktığı günlerde Anadolu demiryollarında da bir grev planlanmaktaydı. Grevin başlayacağı 26 Ağustos'ta Haydarpaşa İstasyonu polis tarafından kuşatıldı fakat beklenen grevin gerçekleşmekte olmadığı görünüyordu. Zira saldırıyı bekleyen Anadolu demiryolları işçileri o sırada Moda'da bir tiyatroda nasıl mücadele edebileceklerine dair bir toplantı yapmaktaydılar. İşçiler ülke çapında greve çıktıkları zaman, şirketin bütün çalışanlarını temsil eden bir grev komitesi kurmak için çalışıyorlardı. 30 Ağustos'ta İzmir civarındaki demiryolu işçileri de grevlere katıldı fakat devletin sert önlemleri ve tutuklamaları birkaç gün içinde bu grevin geçici olarak bastırılmasıyla sonuçlandı.[95]

Baskılara rağmen, Eylül ayında grev hareketine katılımlar artarak devam etti. 13 Eylül'de Kavala'da 12,000 tütün işçisi greve çıktı. Öte yandan bu işçiler greve yalnız çıkmamış, başta rıhtım işçileri olmak üzere bütün şehri peşlerinden bir genel greve çekmişti. Dükkânlar bile açılmadı. İşçiler meydanlarda kitlesel yürüyüşler yaptılar. Anadolu demiryolu hattı işçilerinin grevi ise bir gün sonra, ayın 14'ünde çok iyi örgütlenmiş ve azami katılımla başlayacaktı. Hükümetin uyarılarına rağmen greve başlayan işçiler, pek çok şehirde hem destek kazanmak hem de hükümete kararlılıklarını göstermek için bir hayli disiplinli eylemler düzenlediler. Buna rağmen 16 Eylül'de hükümet kimi taleplerini kabul ettiği bu işçi grevini sertçe bastırmayı başarabildi. Fakat Anadolu demiryollarındaki grev bastırılır bastırılmaz, 18 Eylül'de bu kez tüm Avrupa Şark demiryolları çalışanları greve gitti. Ancak Avrupa Şark demiryolları grevi de, 21 Eylül'de, Anadolu demiryolları grevi benzeri bir şekilde bastırıldı. Öte yandan Avrupa Şark demiryolları grevi biterken, Hicaz demiryollarında ve İzmir demiryollarında grevler başlıyordu. Beyrut'ta demiryolu işçilerinin grevi ile liman işçilerinin grevi tamamen ortak hareket ediyordu. Grev ancak %50'lik bir ücret artışı verilmesiyle bitirilebildi. İzmir'de 26 Eylül'de başlayan grev ise pek çok açıdan en sert geçen grev oldu. 30 Eylül'de grevcilerle grev kırıcılar arasında çıkan bir kavgayı bahane eden devlet güçleri, işçilerden bazılarını tutukladılar. 1 Ekim'de tutuklanan arkadaşlarını kurtarmak için toplanan işçilerle kolluk güçleri arasındaki çatışmada bir işçi katledildi, pek çoğu da yaralandı. Öteyandan bu durum, grevcilerin öfkesini daha da arttırdı; işçiler telgraf hatlarını kestiler, grev kırıcıları fabrikalara kilitlediler, patronların depolarını yakmaya başladılar. İttihatçıların patronlarla işçiler arasında aracı olma çabaları, işçilerce sertçe reddedildi. İzmir'deki askeri kuvvetler, ayaklanmış işçileri kontrol altına almayı başaramıyordu. İzmir'de ancak 7 Ekim'de, İstanbul'dan gönderilen birliklerin şehri bilfiil işgal etmesiyle düzen yeniden hüküm sürmeye başlayacaktı. Bu sırada Samsun'daki tütün işçileri grevinde, işçiler ile polisler ve yetkililer arasında silahlı çatışmalar çıktı. İzmir grevinin bastırılmasının ertesi günü, yani 8 Ekim'de grevleri yasaklayan Tatil-i Eşgal Kanun-u Muvakkati (Geçici Grev Kanunu) çıkartıldı. İzmir'in işçilerin elinden alınmasının ertesi günü çıkartılan bu kanun, yasakladığı sınıf mücadelelerinin önüne geçmeyi başaramayacaktı - ama dengelerin değiştiğini ortaya koyuyordu. Yangın sönmüştü.[96]

1908 grev dalgasında gerçekleşen grevlerin yarısı yalnızca iki şehirde gerçekleşmiştir: Selanik ve İstanbul. Grev hareketinin sektör açısından merkezleri tütün fabrikaları, demiryolları ve limanlar olduysa da, coğrafi olarak merkezleri Selanik ve İstanbul'du. Grevleri başlatan İstanbul işçi sınıfı olacaktı. İstanbul işçileri Ekim ayında yeni grev kanununu tanımadan yapılan garson grevleriyle sınıfın en kararlı kesimlerinden biri olarak göze çarpacaktı. Özellikle Eylül ayı içerisinde Selanik'te grevlerin etkilemediği neredeyse hiçbir iş kolu yoktu. Hayatın hemen hemen her alanı grevler tarafından etkilenmekteydi. Selanik'teki grevlerin kitleselliğine bir örnek olarak Eylül'de gerçekleşen garsonlar grevine değinebiliriz. Bu grev öylesine kitlesel, güçlü ve sağlamdı ki, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Selanik'e daha önceden davet etmiş olduğu Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan devletlerinin temsilcileri şehre geldiği zaman, şehirde onlara servis yapacak tek bir garson dahi yoktu! Utanç içindeki İttihat ve Terakki üyeleri, çareyi gelen temsilcilere bizzat servis yapmak üzere garson önlüklerini geçirmekte bulacaklardı.[97] Grev hareketi imparatorluktaki bütün farklı etnik kökenlerden işçileri ortak mücadelede birleştirecekti. Aynı zamanda rütbesiz askerler arasında da grevler bir hayli sempati uyandırmaktaydı. Yine Selanik'te gerçekleşen bir bira fabrikası işçileri grevinde, grev kırıcıları ve yöneticileri korumak üzere gönderilen askerler, işçilerin "Yaşasın asker!" sloganları ile karşılaşacaklardı. Bunun üzerine "Yaşasın hürriyet!" sloganları ile karşılık veren askerler, grevcilerle kucaklaştıktan sonra görevlerini yerine getirdiklerini düşünerek, grev kırıcıları veya yöneticileri korumak için hiçbir şey yapmadan fabrikayı terk edeceklerdi.[98]

Jön Türkler, kendi güçlerinden emin değillerdi. Osmanlı proletaryasının daha önce görülmemiş kitlesellikte kendiliğinden kalkışması ve asker tabanı içinde de hatırı sayılır bir destek sahibi olması, grev hareketinin başında, Jön Türkleri, hareketi açıkça karşısına almaktan çekinmeye, bir arabuluculuk rolüne girişmeye zorladı. Jön Türkler harekete karşı bin bir manevrayla ve ancak zamanla grevleri açıkça yasaklayabilecekleri bir noktaya geleceklerdi. Osmanlı işçi sınıfının önemli bir kısmı tecrübesizdi; mücadele, deneyiminden yoksundu, bu grevlerle ilk defa hak arama sahasına çıkmışlardı. Sınıfın deneyimli kesimleri ise grevler sırasında, yaşadıkları şehirleri (İstanbul, Selanik, İzmir, Kavala) peşlerinden sürükleyecek kadar güçlü olsalar da, bütün ülkedeki sınıf hareketine öncülük etmeyi başaramadılar. Uluslararası anlamda da hareket yalıtılmıştı; her şey bir yana, uluslararası işçihareketinin ciddi bir kısmı Osmanlı İmparatorluğu'nda böyle bir grev dalgası olabileceğine ihtimal dahi vermiyordu. Osmanlı'da 1914'e kadar işçi sınıfı ciddi ve büyük pek çok mücadeleye girişecekti ama bu mücadelelerden hiçbiri 1908'in kitleselliğini yakalayamayacaktı. 1908 grev hareketi yenildi, ancak uluslararası sosyalizmin onur ve gurur kaynağı olan yenilgiler zinciri arasında yerini aldı. Zira gerçekleşen ve bastırılan, Rosa Luxemburg'un iki sene önce tanımladığı kitle grevinin ta kendisiydi:

"Kitle grevi (...) öylesine değişken bir olgudur ki siyasi ve iktisadi mücadelenin bütün evrelerini, devrimin bütün aşamalarını ve unsurlarını yansıtır. Koşullara uyum sağlayabilmesi, etkinliği, kaynaklandığı unsurlar sürekli bir değişim halindedir. Çoktan dar bir geçide gelmiş görüntüsü verirken ve kimse kesin olarak akıbetinden emin olamazken bir anda yeni ve geniş devrim perspektifleri açıverir. Bir anda bütün bir ülkeyi kesen geniş bir nehir gibi akmaya başlar ve bir anda devasa bir akıntılar ağına dönüşüverir; bir anda taze bir baharmışçasına topraktan fışkırır fokurdayarak ve bir de bakmışsınız ki tamamen kayboluvermiştir yine toprağın altında. Siyasi ve iktisadi grevler, kitle grevleri ve kısmi grevler, gösteri grevleri ve çatışmalı grevler, sanayinin tekil kollarında veya tekil şehirlerde genel grevler, barışçıl ücret mücadeleleri ve sokak katliamları, barikatlarda çatışmalar... Bütün bunlar iç içe geçmiştir, birlikte sürer gider, biri biter biri başlar, biri diğerine dönüşür, birbirlerine akarlar. Kitle grevi, değişen bir olgular deniziymişçesine durmaksızın hareket halindedir."[99]

Kitle grevi, Osmanlı sosyalizmi için bir dönüm noktası teşkil edecekti. 1908'den önceki sosyalist hareket tartışan, çalışkan, kararlı, faal fakat marjinal bir hareketti. 1908, Osmanlı sosyalist hareketini yaygın, güçlü ve etkin bir kitle hareketine dönüştürecekti. Kitle grevi, Osmanlı sosyalizmini kara bir kışın ardından toprağı ıslatan yağmur gibi beslemişti. Osmanlı sosyalizmi çok yakında çiçek açmaya başlayacaktı. İmparatorluğun bütün önde gelen şehirlerinde hem sol hem de sağ sosyalist örgütlenmeler görülmedik bir hızda büyüyecek ve güçleneceklerdi. Sosyalist hareketin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki en kuvvetli kaleleri ve merkezleri ise, kitle grevinin kalbinin attığı iki şehir, yani Selanik ve İstanbul olacaktı.

Kitle grevlerine başından beri en faal biçimde müdahale eden eğilim, imparatorluğun batısındaki dar sosyalizm oldu. Dar sosyalistler, Osmanlı Avrupa'sının pek çok şehrindeki mücadelelere etkin bir biçimde katılarak bu mücadelelerde rol oynadılar. Nikola Rusev, Emerich Fiala, Dimitar Tokhev, Ivan Pockov, Nikola Kasabov gibi dar sosyalist militanlar Eylül ayının başında Selanik'te şehrin ve ülkenin ilk sendikal örgütlenmelerinden birini kurdular. Bu yapı, örgütlenir örgütlenmez iddialı bir açık konferanslar programı başlattı. Ardından Pavel Delidarev ve Angel Tomov gibi anarko-liberal eğilimden Bulgar militanlar ve onların Avraam Benaroya önderliğindeki Yahudi destekçileri de kendi örgütlerini oluşturdular. Kısa bir süre sonra, bu yeni sosyalist sendikal örgütlenmeler, Nikola Rusev'in liderliği altında birleşeceklerdi.[100] Yeni örgüt önce İşçiler Derneği adını aldı. Özellikle Selanik'in Yahudi işçileri, örgüte büyük ilgi göstermekteydi ki bu da Benaroya'yı hızla yükselen bir lider yapacaktı. 1909 senesinin 1 Mayıs'ında ve Haziran ayında İşçiler Derneği binlerce işçinin katılacağı eylemler düzenledi. Ağustos ayında İşçiler Derneği, Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu adını aldı. Aynı dönemde yeni Federasyon, bünyesine Makedonya İç Devrimci Örgütü'nün yasal parti oluşturmuş olan sol kanadı da katıldı. Federasyon içinburadan gelen katılımcılar arasından en önemlisi, Meclis-i Mebusan'da bulunan Dimitar Vlahov'un da örgüte böylelikle katılmış olmasıydı. Onun yanı sıra, örgüte Rasim Haşmet isimli bir öğretmenin başını çektiği küçük bir Müslüman işçi grubu ve küçük bir Rum grubu da katılacaktı. Federasyon, iddialı bir yayın çalışmasına girişti; dört dilde dört gazete çıkartılacaktı: Ladino dilinde Jornal do Laborador, Rumca Efimeris tu Ergatu, Bulgarca Rabotniçeski Vestnik ve Türkçe Amele Gazetesi.[101]

Bu noktada Federasyon ciddi bir güç olmuştu. Öte yandan kuruluş dönemi, pek çok açıdan Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu'nun doruk noktası da olacaktı. Zira dar sosyalist militanlar ile oportünistlerin aynı yapı içerisinde bulunuyor olması, daha en başından beri problemliydi ve yeni örgütü sarsıyordu. Selanik'te bulunan dar sosyalistler bu çalışmalara katılmakla birlikte, Makedonya ve Edirne Sosyal Demokrat İşçi Örgütü'ne üyeliklerini de sürdürmekteydiler ki örgüt 1909 başında Rabotniçeski Iskra (İşçi Kıvılcımı) isimli yeni bir yayın çıkartmaya başlamıştı. Federasyonun ittihatçıların listesinden meclise giren Vlahov ve genel olarak MİDÖ'nün sol kanadıyla çalışması, dar sosyalistlerin hiç hoşuna gitmiyordu. Dahası, Benaroya'nın Avusturya sosyalizminin federatif modelini benimsemiş olması, dar sosyalistlere göre işçiler arasındaki milliyetçi önyargıları canlı tutmaktaydı. Bölünme kaçınılmazdı. Federasyon, kuruluşundan yalnızca iki ay sonra, önderlerinin Ekim 1909'da, İspanyol anarşist Francisco Ferrer'in katledilmesine karşı yapılan protestolara burjuvazinin temsilcileri ve masonlarla birlikte katılması üzerinden bölünecekti. Bu durumu protesto eden dar sosyalistler, federasyonun Bulgar üyelerinin büyük çoğunu da yanlarında götürerek ayrılacak ve Selanik Sosyal Demokrat İşçi Örgütü'nü kuracaklardı. Sonraki süreçte ise Federasyon Türkçe ve Bulgarca yayınları kısa bir süre sonra durdurmak zorunda kalacaktı.[102] Öte yandan, Bulgarlar Federasyon'dan ayrılmış olsalar da, örgütün Yahudi kesimi içerisinde, Avraam Haason isimli bir terzinin başını çektiği bir sol kanat kalacaktı ki Haason ve yoldaşları hem masonlar ve burjuva temsilcileri ile çalışmaya karşı çıkacaklardı hem de genel olarak federatif ilkeyi reddedeceklerdi.[103] Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu, dar sosyalistlerin rakip örgütüne kıyasla çok daha güçlü bir örgüttü ve hem sendikal hem de siyasi bir yapı olma çabasındaydı. Osmanlı sosyalizminin sol kanadının sert eleştirilerine maruz kalan bu yapılanma gerek önderlerinin teorik kaynağı olan Avusturya sosyalizmi, gerekse pratik kökeni olan Bulgar anarko-liberal ve geniş sosyalist gelenekleri ile uluslararası sosyalizmin sağ kanadının bir parçasıydı. Öte yandan, ilerleyen süreçteki gelişmeler yapının hem Osmanlı'da, hem de uluslararası alanda sağ kanattan ziyade merkezde yer almasına yol açacaktı.

Dar sosyalistler, Selanik'teki işçi hareketi içerisinde bir azınlık olarak kalmışlardı. Öte yandan, bu şehir dışındaki yerlerde durum böyle olmaktan uzaktı. Sosyalist İşçi Federasyonu'nun etkisi Selanik'le sınırlıydı - buna karşılık dar sosyalistler ülke genelindeki pek çok önemli şehirde sosyalist hareketin ve işçi hareketinin başını çekmekteydiler. Manastır, İskeçe gibi şehirlerdeki işçi örgütleri, bizzat dar sosyalistler tarafından kurulmuştu ve bu eğilim örgütler içerisinde hâkim olmaya devam ediyordu. Manastır'daki işçi örgütlenmelerinin başını çeken bizzat Makedonya ve Edirne Sosyal Demokrat İşçi Örgütü'nün lideri Vasil Glavinov'du.[104] Öte yandan dar sosyalistlerin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki en önemli kalesi, İstanbul olacaktı. İstanbul'daki ilk sosyalist ve sendikalörgütlenmelerin başını çeken, Teodor Sivaçev adlı Bulgar matbaa işçisiydi. Sivaçev, aynı zamanda dar sosyalist akıma mensup bir militandı. 1909 başlarında İstanbul'un ilk sosyalist örgütü kurulmuştu ve bu örgüt şehrin ilk 1 Mayıs gösterilerini düzenlemişti.[105] İstanbul Sosyalist Merkezi adını almış olan bu örgüt, dar sosyalist çizgideydi. Örgütün kurucuları arasında Teodor Sivaçev'in yanı sıra Zaharias Vezestenis ve Stefanos Papadopoulos'un gibi dar sosyalist militanların başını çektiği kimi militanlar yer alıyordu. Onların yanı sıra, 1908'de İstanbul'a gelen Yessalem takma adlı Ermeni militan Karekin Kozikyan'ın başını çektiği diğer bazı militanlar da İstanbul Sosyalist Merkezi'nin kurucuları arasındaydılar.[106] İstanbul Sosyalist Merkezi Osmanlı dar sosyalist örgütünün organik bir parçasıydı.

Yeni örgüt, kısa bir süre içerisinde güçlü bir yayın çalışmasına girişecekti. Örgütün ilk yayını ise şaşırtıcı bir biçimde Türkçe bir yayın olacaktı. 1909'un Şubat ayının ortalarında çıkacak olan yayının adı İşçiler Gazetesi olup yayının sahibi yazar Şirvanizade Mahmud Tahir'di. Dönemin atmosferinden ve gerçekleşmiş kitle grevinden etkilenen bu kişi, İşçiler Gazetesi'nde Rum militanlarla birlikte çalışmaktaydı.[107] İstanbul Sosyalist Merkezi ile ilişkili olan Şirvanizade Mahmud Tahir 1910'da kurulacak Osmanlı Sosyalist Fırkası ile de ilişkiler kuracak ve kimi kaynaklara göre bu yapının katılımcıları arasında yer alacaktı.[108] İşçiler Gazetesi, İstanbul Sosyalist Merkezi'nin çizgisindeydi, bu örgütün bir yayınıydı. Yalın dili ve işçi sınıfının sorunlarına eğilen tonu ile İşçiler Gazetesi, Selanik Sosyalist İşçiler Federasyonu'nun Amele Gazetesi adlı Türkçe yayınına nazaran daha başarılı ve yaygın okunan bir yayın olacaktı.[109] İşçiler Gazetesi'nin çizgisi proletarya enternasyonalizmiydi:

"Karşılıklı dayanışmak ve ilişkiler geliştirmek amacıyla henüz yabancı ülkelerde yaşayan kardeşleriyle genel bir birlik oluşturamamış olan Osmanlı ülkesi işçileri, Avrupa'daki arkadaşlarına alenen beyan ederler ki kendileri daima kalben onlarla beraberdir. Yakın zamanda Osmanlı ülkesindeki işçiler gerek Avrupa'nın, gerek işçi ordusunun öncülerinden olacaklardır."[110]

İşçiler Gazetesi'nin yayınlanmaya başlamasından kısa bir süre sonra, Mart ayında Karekin Kozikyan, işçi sınıfının davasına inanmış büyük şair Ruben Sevak ve o sırada İstanbul'a gelmiş olan Arkomedes takma adlı Hınçak kurucusu Kevork Haraçyan gibi devrimciler ile birlikte, Nor Hossank (Yeni Akım) isimli haftalık sosyalist yayını kurdu.[111] Daha önce belirttiğimiz üzere İstanbul Sosyalist Merkezi adlı örgütün kurucuları arasında olan KarekinKozikyan, İstanbul'a gelince Hınçak Sosyal Demokrat Partisi içerisine de girmişti.[112] Kozikyan esasında İstanbul'a, Yerkri Tsayn gazetesinde beraber çalıştığı Tigran Zaven ile birlikte gelmişti ve başlarda Zaven'le eskiden olduğu gibi ortak hareket etmeye çalışmıştı.[113] Öte yandan 1908 isyanı ve anayasal düzenin ilanının oluşturduğu hava Tigran Zaven'i fazlasıyla etkilemiş, onun Jön Türk hareketine karşı uzlaşmaz enternasyonalist tavrını ciddi bir biçimde yumuşatmıştı. İstanbul'da Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu üyesi Dimitar Vlahov gibi milletvekilleriyle yakınlaşacak olan Tigran Zaven, bu çizgiyi temel hatlarıyla savunmaya başlayacaktı. Uzlaşmaz enternasyonalist ve sınıf mücadeleci tavrını koruyan Kozikyan ile Zaven'in yollarının ayrılması kaçınılmazdı. Kozikyan, Hınçak Sosyal Demokrat Partisi içerisinde İstanbul Sosyalist Merkezi'nin görüşlerini savunarak partinin sol kanadının tohumlarını atmaya başlamıştı. Fakat daha da önemlisi, Kozikyan'ın grubunun İstanbul Sosyalist Merkezi'ne katılımıyla, Osmanlı sosyalizminin doğu ve batı kolları ve bu kolların sol kanatları ilk defa örgütsel bir birlik kuracaklardı. Nor Hossank'ın ilk sayısında, Kozikyan Osmanlı İmparatorluğu'nda uzlaşmaz bir sınıf mücadelesi çağrısı yapıyordu:

"Türkiye'de ekonomik gelişmenin çok yavaş olmasına ve mekanize endüstrinin daha yeni başlamış olmasına karşın (...) Türkiye şimdiden kapitalist bir ülke olmak yolundadır. Sınıf mücadelesi başlamıştır bile (...) On binlerce işçi ülkenin fabrikalarında, atölyelerinde ve demiryollarında çalışıyor ve hiç kuşkusuz her zamankinden daha fazla sömürülüyor. Bunlar, Türkiye'nin Avrupa düzeyine erişmesini beklerken sessiz kalacaklar ve hiçbir tepki göstermeyecekler, öyle mi?"[114]

Nor Hossank'tan kısa bir süre sonra, Haziran ayında, İstanbul Sosyalist Merkezi'nin Yahudi üyeleri Ladino dilinde El Laborator (Emekçi) isimli haftalık yayını çıkartmaya; örgütün Rum üyeleri de Ergatis (Irgat) isimli haftalık gazeteyi yayınlamaya başlayacaklardı.[115] Bu yayınlar da, İşçiler Gazetesi ve Nor Hossank gibi enternasyonalist çizgideydiler:

"Bu gazete Osmanlı İmparatorluğu'ndaki sosyalistleri bir araya getirmek ve burada uluslararası bir sosyalist parti kurmak - ‘uluslararası bir parti' çünkü Osmanlı İmparatorluğu'nda başka türlü bir sosyalizm olanaksızdır - onun sözcüsü olmak için yayınlanıyor. Dolayısıyla bize katılmak isteyen hiçbir Türk'ü, Yahudi'yi veya Bulgar'ı, eğer sosyalistlerse dışarıda bırakmayacağız."[116]

Osmanlı sosyalizminin yeni birleşmiş sol kanadı 1909'da imparatorlukta konuşulan beş temel dilde, yani Rumca (Ergatis), Ermenice (Nor Hossank), Bulgarca (Rabotniçeski Iskra), Türkçe (İşçiler Gazetesi) ve Ladino (El Laborator) dillerinde yayın yapmaktaydı. Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu'nun aksine, sol kanadın kendi örgütleri binlerce üyeye sahip değildi; bunlar dar kadro örgütleriydi. Öte yandan buradan sol kanadın etkisiz ve önemsiz bir eğilim olduğu düşüncesine ulaşmak ciddi bir hata olur. Zira sol kanat, siyasi kadro örgütlenmelerinin yanı sıra sınıf sendikaları da kurmuştu. İstanbul'da, İstanbul Sosyalist Merkezi etrafında inşaedilen, sekiz sendikayı kapsayan ve kendisini devrimci enternasyonalist sınıf sendikaları olarak tanımlayan Rum, Türk, Ermeni, Yahudi ve Bulgar işçilerin ortak örgütü "Sendikalar Birliği"nin gücü, Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu'nun gücüne denkti ki sol kanadın pek çok şehirde böylesi örgütlenmeleri vardı. Sol akımın kitleler üzerindeki etkisi yadsınamayacak bir noktadaydı. Bu akım, imparatorlukta ittihatçılara uzlaşmaz bir biçimde karşı çıkan tek akımdı. Eğer Osmanlı sosyalizminin bir parçası sayabilirsek, açık bir biçimde onun sağ kanadını oluşturan Taşnaksutyun ittihatçılarla sıkı bir işbirliği halindeydi; Bulgar geniş sosyalist eğiliminin imparatorluk içindeki savunucuları da ittihatçılara alkış tutmakla meşgullerdi. Merkezde yer alan Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu veya Hınçak Sosyal Demokrat Partisi gibi örgütlenmeler, biraz daha mesafeli olsalar da yine de yeni rejimi kayıtsız şartsız desteklemekteydiler ve 13 Nisan'da Abdülhamit yanlısı güçlerin darbe girişimine karşı ittihatçıların örgütlediği Hareket Ordusu'na kitlesel olarak katılmışlardı. Öte yandan 1909'un sonlarına doğru, Abdülhamit'in geri gelmesi tehlikesine karşı ittihatçılar ellerini güçlendirmek amacıyla sosyalist harekete karşı bir baskı politikasına giriştiler. Bu politikalardan gerek Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu gerek Hınçak Sosyal Demokrat Partisi etkileneceklerdi; bu da sosyalistlerin birleşmesi meselesinin yavaş yavaş yeniden gündeme gelmesine neden olacaktı.

Bu arada 1910'un Şubat ayında, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki sosyalist yayınlar arasına (kapatılmasının ardından İnsaniyet, Medeniyet, Sosyalist ve benzeri isimlerle devam edecek olan) İştirak gazetesi de katılacak; bu yayın çevresinin kuracağı Osmanlı Sosyalist Fırkası ise, Eylül 1910'da imparatorluktaki sosyalist örgütler arasında yerini alacaktı. Bu örgütün özelliği, Müslüman tebaadan kişilerce kurulan ve onların çoğunlukta oldukları ilk örgütlenme olmasıydı. İştirak çevresinin ve Osmanlı Sosyalist Fırkası'nın başını çeken Hüseyin Hilmi adında bir maceracıydı. Hüseyin Hilmi Romanya'ya yaptığı bir gezide burada sosyalist eylemlere tanık olduktan sonra sosyalizmi benimsemişti. Hüseyin Hilmi'nin sosyalizm anlayışı uluslararası sosyalist hareketin genel hatlarıyla sağında yer alan, Jaures'in görüşlerine yakın, reformist ve oportünist bir anlayıştı. Hilmi'nin örgütünün Paris'te Refik Nevzat adlı, sosyalist olduğu kadar milliyetçi de olan bir aydınla ilişkileri vardı. Refik Nevzat'ın grubu bir süre sonra Osmanlı Sosyalist Fırkası'nın Paris şubesi olarak tanınacaktı. Bununla birlikte OSF çevresi ittihatçılara karşı "metelik vermeden", "gözünü budaktan sakınmayan" bir muhalefet yürütecekti.[117] Ayrıca Osmanlı Sosyalist Fırkası içerisinde devrimci ve enternasyonalist sosyalizmin görüşlerini savunan kimi militanlar da yer almaktaydı. Öte yandan, bu militanların Osmanlı Sosyalist Fırkası içerisinde bir sol kanat veya muhalefet teşkil ettiklerini söylemek mümkün değildir; zira OSF gerçek anlamda merkezileşmiş bir parti değildi, ismine rağmen her zaman bir çevre olarak kalacaktı. Dolayısıyla zaten ortada ortaklanılmış görüşler yoktu. OSF içerisindeki sol eğilimin en kuvvetli temsilcisi, bir hayli etkili bir düşünür olan materyalist ve enternasyonalist Baha Tevfik'ti ki kendisinin Hüseyin Hilmi'nin sosyalizmi benimsemesine de etkisi olmuştu. İştirak'ın üçüncü sayısında çıkan bir yazısında Baha Tevfik açıkça devrimci olduğunu ortaya koymaktaydı:

"Sosyalistler devrim taraftarları yahut devrimcidirler. Çünkü amaçlarını barışçıl yollarla kabul ettiremeyeceklerini; kutsallığından ve yüceliğinden şüphe etmedikleri amaçlarını barışçıl olarak gerçekleştiremeyeceklerini anlamışlardır (...) Bir devrimi yapanlar değil, müdahaleleriyle ona vücut verenlerdir. Sosyalistler devrim taraftarıdır. Bunun nedeni devrimi haklı ve yararlı görmeleridir."[118]

Enternasyonalist ve materyalist olan Baha Tevfik, aynı zamanda anarşizmi de savunan bir yaklaşım geliştirmişti:

"Anarşizm demek; bireyin üzerinde doğa yasalarından başka bir yasa bırakmamak, muazzam hayat kavgası düsturunu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarmak demektir. Ben bu yeniçağın içinde anarşizmi görüyorum. Kanımca kölelikten ücretli köleliğe ve ücretli kölelikten sosyalistliğe geçen insanlık en sonunda anarşizme ulaşacak ve orada bireyselliğin bütün bağımsızlığını, bütün azametini duyumsayacaktır."[119]

Osmanlı Sosyalist Fırkası'nda enternasyonalist görüşleri güçlü bir biçimde savunan isimlerden bir tanesi de Ruşen Zeki isimli bir gençtir. İştirak'ın ikinci sayısında Ruşen Zeki şöyle yazacaktı:

"Milliyet denilen bağlılık insanlık için bir felakettir. Çünkü onu aynı hayatta asırlarca süründürecektir."[120]

1910 yılı boyunca ittihatçı hükümet sosyalistlere karşı baskılarını büyük ölçüde arttırmış, aynı zamanda genel hatlarıyla da hayli baskıcı bir rejim halini almaya başlamıştı. Taşnaklar ittihatçılara bağlılıklarını sadakatle sürdürürlerken Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu ve 1909'da aldığı adla Sosyal Demokrat Hınçak Partisi gibi örgütlenmeler ittihatçılarla aralarına mesafe koyar olmuşlardı. Bu durum da Osmanlı sosyalizminin sol kanadıyla yeniden birlikte çalışma yapma, hatta belki örgütsel olarak bir araya gelme perspektifini ortaya çıkarttı. Dolayısıyla 1911'in Ocak ayının sonlarına doğru Selanik'te Osmanlı Sosyalist Örgütleri 1. Konferansı düzenlendi. Konferansa solun ve merkezin pek çok yerel örgütünün temsilcisi katılmıştı. Çıkan kararlar, Selanik Sosyalist Federasyonu'nun büyük ölçüde sol kanadın çizgisini kabullendiğini gösteriyordu. İttihatçıların milliyetçi ve militarist politikaları güçlü bir biçimde lanetlenmiş, Osmanlı proletaryasının çıkarları için ortak mücadele yürütmenin gerekliliği vurgulanmış ve bir Balkan federasyonu kurulması isteği ifade edilmişti. Konferans bir örgütsel bütünlük oluşturamayacağını da kabul etmekteydi fakat Osmanlı İmparatorluğu'nun İkinci Enternasyonal'de bütün sosyalist örgütleri birleştiren tek bir parti ile temsil edilmesi[121], böylesi bir birleşimin sağlanması temenni edilmişti.[122] Ayrıca konferansa temsilci olarak Stefanos Papadopulos'u gönderen İstanbul Sosyalist Merkezi, Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu'nun yeni yayını Solidaridad Obradera'nın İstanbul'da satışını kolaylaştırmak amacıyla kendi Ladino yayını El Laborator'un yayınını durduracaktı.[123] Bu ortaklaşmanın meyvelerinden ilki Selanik'teki 1 Mayıs gösterisiydi. 150,000 kişilik bir nüfusa sahip kentte eyleme tam 20,000 işçi katılacaktı.[124] Öte yandan bu ortak hareketlenme çok uzun ömürlü olamayacak, 1911 sonlarında yine dağılacaktı. İttihat ve Terakki Cemiyetine muhalif olan önemli Jön Türk liderlerinin Kasım 1911'de kurduğu liberal Hürriyet ve İtilaf Fırkası kısa zamanda ittihatçılara karşı güçlü bir burjuva muhalefet odağı haline gelmişti. Sosyal Demokrat Hınçak Partisi, Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu ve Hüseyin Hilmi'nin Osmanlı Sosyalist Fırkası gibi merkezci örgütler artan ittihatçı baskılar karşısında ve yaklaşan seçimlerden önce çareyi sınıfsal niteliği ittihatçılardan hiçbir şekilde farklı olmayan Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile işbirliğine gitmekte bulacaktı. Sol kanat ise, merkezciler arasındaki işbirlikçiliğine bakınca, çalan şarkının birkaç yıl öncekinin aynısı olduğunu düşünecekti ister istemez.

Gerdûn


90. Nüfus ve grevci sayılarını karşılaştırmamız üzere elde ettiğimiz veriler Rusya'daki 1905 grevlerine nüfusun yaklaşık %1,5'inin, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki 1908 grevlerine ise nüfusun yaklaşık %0,75'inin katılmış olduğunu gösteriyorlar.

91. Kırpık, Cevdet. "Osmanlı Devleti'nde İşçiler ve İşçi Hareketleri (1876-1914)". Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 2004. Isparta. s. 256-263

92. "Meşrutiyet, Emperyalizm ve İşçi Hareketi". Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1836

93. "Meşrutiyet, Emperyalizm ve İşçi Hareketi". Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1840

94. Dinçer, Sinan. "The Revolution of 1908 and the Working class in Turkey". Boğaziçi University. Political Sciences and International Relations. 2006. İstanbul s. 28

95. Dinçer, Sinan. "The Revolution of 1908 and the Working class in Turkey". Boğaziçi University. Political Sciences and International Relations. 2006. İstanbul s. 29-30, 33, 42-43

96. Dinçer, Sinan. "The Revolution of 1908 and the Working class in Turkey". Boğaziçi University. Political Sciences and International Relations. 2006. İstanbul s. 31, 36-37, 40-41, 43-45

97. Adanır, Fikret. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 66-67

98. Adanır, Fikret. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 68

99. Luxemburg, Rosa. "The Mass Strike". 4. Bölüm 1906. http://www.marxists.org/archive/luxemburg/1906/mass-strike/index.htm

100. Dumont, Paul. "Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı Bir Örgüt: Selanik İşçi Federasyonu". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 90

101. Dumont, Paul. "Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı Bir Örgüt: Selanik İşçi Federasyonu". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 91-93

102. Dumont, Paul. "Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı Bir Örgüt: Selanik İşçi Federasyonu". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 94-95

103. Benaroya, Abraham. "A Note on the ‘Socialist Federation of Saloniki'". Jewish Social Studies XI. 1949. s. 70

104. Yalımov, İbrahim. "1876-1923 Döneminde Türkiye'de Bulgar Azınlığı ve Sosyalist Hareketin Gelişmesi". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 141

105. Ginzberg, Roland. "Beynelmilel İşçiler İttihadı A". "Beynelmilel İşçiler İttihadı (Mütareke İstanbulu'nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri)". Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay. Sosyal Tarih Yayınları. 2009. İstanbul. s. 44

106. Harris, George. "The Origins of Communism in Turkey". Hoover Institute Publications. Standford University Press. Standford. 1967 s. 21

107. Gazel, Ahmet Ali ve Şaban Ortak. "İkinci Meşrutiyet'ten 1927 Yılına Kadar Yayın İmtiyazı Alan Gazete ve Mecmualar (1908-1927)". http://e-dergi.atauni.edu.tr/index.php/SBED/article/viewFile/318/313 s. 243

108. Topçuoğlu, Hayriye. "Bektaşi Ahmet Rıfkı: Hayatı ve Eserleri". http://www.hbektasveli.gazi.edu.tr/dergi_dosyalar/19-87-142.pdf s. 7

109. Harris, George. "The Origins of Communism in Turkey". Hoover Institute Publications. Standford University Press. Standford. 1967 s. 20-21

110. Ökçün, Gündüz. "Tatil-i Eşgal Kanunu, 1909: Belgeler - Yorumlar." Ankara Üniversitesi Siyasi Bilgiler Fakültesi Yayınları No 503. Ankara. 1982 s. 38

111. Ter-Minasian, Anahide. "1876-1923 Döneminde Osmanlı Toplumunda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 233-234

112. Ter-Minasian, Anahide. "Le mouvement révolutionnaire arménien, 1890-1903" Cahiers du monde russe et soviétique. Vol. 14 N°4. pp. 596

113. Papazyan, Vahan. "Anılarım". Cilt II. Bölüm 15.

114. Ter-Minasian, Anahide. "1876-1923 Döneminde Osmanlı Toplumunda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 235

115. Ginzberg, Roland. "Beynelmilel İşçiler İttihadı A". "Beynelmilel İşçiler İttihadı (Mütareke İstanbulu'nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri)". Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay. Sosyal Tarih Yayınları. 2009. İstanbul. s. 45

116. Kechriotis, Vangelis. "Greek-Orthodox, Ottoman Greeks or Just Greeks? Theories of Coexistance in the Aftermath of the Young Turk Revolution". http://www.arts.yorku.ca/hist/tgallant/documents/kechriotisottomangreeki... p. 69

117. "Meşrutiyet, Emperyalizm ve İşçi Hareketi". Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988 s. 1841

118. Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 43

119. http://hasat.org/forum/Baha_Tevfik-k11110s1.html

120. Zeki, Ruşen. "Sosyalizmin Terakkiyatı ve İstikbali", İştirak, No: 2, 21 Haziran 1328

121. Osmanlı'daki sosyalist örgütlerin her birinin İkinci Enternasyonal ile ilişkileri vardı ve Jaures ile ilişkiler geliştiren Osmanlı Sosyalist Fırkası hariç hepsi şu veya bu şekilde İkinci Enternasyonal'de üye olarak temsil edilmekteydi, fakat İkinci Enternasyonal'in resmi bir Osmanlı İmparatorluğu şubesi hiçbir zaman olmadı. Sosyal Demokrat Hınçak Partisi 1903-1904 yıllarından beri Enternasyonal'in üyesiydi ve bir Kafkas partisi olarak, Plekhanov tarafından temsil edilmekteydi. Osmanlı dar sosyalistleri ve sol kanat, (Dar)BSDİP'nin bir parçası olarak Enternasyonal'in üyesiydi ve Bulgar dar sosyalistlerince temsil edilmekteydi. Taşnaklar 1907'de Enternasyonal'e Osmanlı Ermenistanı alt-şubesi olarak, Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu ise 1909'da Selanik alt-şubesi olarak katılmışlardı.

122. Haupt, George ve Paul Dumont. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Sosyalist Hareketler". Gözlem Yayınları. İstanbul. 1977 s. 225-227

123. Ginzberg, Roland. "Beynelmilel İşçiler İttihadı A". "Beynelmilel İşçiler İttihadı (Mütareke İstanbulu'nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri)". Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay. Sosyal Tarih Yayınları. 2009. İstanbul. s. 45

124. Dumont, Paul. "Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı Bir Örgüt: Selanik İşçi Federasyonu". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tags: 

Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve İşçi Hareketi (6)

Türkiye Komünist Partisi'nde Sol Kanat - 1. Hareketin Kökenleri

Savaşlar ve Soykırımlar: Osmanlı Sosyalizminin Ateşle İmtihanı

29 Eylül 1911’de İtalya Devleti’nin Osmanlı egemenliğindeki Libya topraklarını işgal etmesiyle Ekim 1912’ye kadar devam edecek İtalyan-Türk savaşı patlak verdi. Esasında İtalya yaz aylarından beri bu savaşa hazırlanmaktaydı. İtalya, geçmiş yüzyıllardaki paylaşım yarışında geri kalmış ülkelerdendi ve dünyanın büyük güçlerce paylaşılmış yerlerinin hızla tükendiği bu konjonktürde, İtalyan burjuvazisinin tereddütleri hızla erimişti. İttihatçıların yönetimindeki Osmanlı Devleti de, başta zayıf konumundan dolayı pek istekli olmadığı bu savaş için kollarını sıvamakta gecikmeyecekti. Türkiye’de bugün Trablusgarp Savaşı olarak anılan İtalyan-Türk savaşı, bu dönemde dünya genelinde gerçekleşen diğer savaşlarla 1. Dünya Savaşı’nın öncüllerinden olma özelliğini paylaşmaktadır. Savaşa dair İtalyan Sosyalist Partisi içerisinde büyük bir kavga patlak vermişti; partinin sağ kanadı hükümete açık desteğini ilan ederken, uzlaşmaz sol kanat savaşa karşı sert bir mücadele yürütmekteydi.[125] Osmanlı sosyalizmi için ise, çizgiler İtalyan sosyalizmi için olduğu kadar net değildi. Devrimci sosyalistler, şaşırtıcı olmayan bir biçimde savaşa karşı çıkacaklar, ittihatçılarla işbirliği içerisindeki sağ kanat unsurlar ise şaşırtıcı olmayan bir biçimde hükümeti destekleyeceklerdi. Öte yandan, bu iki kanadın arasındakilerin evrimi açısından İtalyan-Türk savaşı daha büyük bir önem teşkil etmekteydi. Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu, savaşı lanetlemekle birlikte, temel suçu İtalyanlarda görüyordu ve ittihatçıları onları kınadığı kadar kınamıyordu. Bununla birlikte İtalyan Sosyalist Partisi içindeki ayrışma, İkinci Enternasyonal’deki Osmanlı örgütleri federasyonunun belki de ilk kez bir olayda uluslararası sosyalist hareketin sol kanadından yana tavır takınması sonucunu doğuracaktı. Bu savaş sayesinde federasyon yön değiştirmişti. Sosyal Demokrat Hınçak Partisi’ne bağlı Öğrenci Birliği’nin tutumu da ittihatçılara sorumluluk yüklememesi bakımından Sosyalist İşçi Federasyonu’nun tutumuna benziyordu ama savaşın genel olarak düzenin bir sonucu olduğu çıkarımıyla bir adım daha öteye gitmekteydi:

İtalyan-Türk savaşı hâlâ devam ediyor. Tek sebebi, İtalyan kapitalizminin saldırı siyasetidir (…) Biz sosyalist öğrenciler, insanlığın gelişmesi ve ilerlemesi açısından son derece zararlı olan bu savaşın bugünkü toplumun kapitalist düzeninin bir sonucu olduğunu ve bu düzen ortadan kalkıp sosyalizm gerçekleştirilmedikçe yok olmayacağı inancındayız (…) Amacımız savaşa ve İtalyan saldırısına karşı derin öfkemizi dile getirmek ve hep birlikte haykırmak: Kahrolsun savaş! Kahrolsun İtalya’nın kapitalist saldırısı! Yaşasın sosyalizm![126]

Savaş devam ederken Şubat 1912’de Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimleri gerçekleşti. Bu seçimler, bize kapitalizmin çöküş evresinin şafağında parlamentarizmin mahiyetine dair pek çok çıkarımda bulunma olanağı vermektedir. 1912 seçimleri Osmanlı tarihine “sopalı seçimler” olarak geçmiştir. Devlet seçimlerini, devletin sopasıyla kazanan devlet partisi, devletin zaferi… Sopalı seçimler, yeni yüzyıl ve sonrasının bütün seçimlerinin, parlamentarizminin, demokrasilerinin ve meclislerinin geleceğinin bir aynasıydı. İttihat ve Terakki Cemiyeti, gerek muhalefet temsilcilerinin kafalarında patlattığı sopalarla, gerek seçim sandıkları başında ellerinde sopayla bekleyen üyeleriyle 20. ve 21. yüzyıl boyunca açık veya örtük bir biçimde uygulanacak olan burjuva demokrasisinin acı bir karikatürünü çiziyordu. Öte yandan Osmanlı sosyalizminin, parlamenter ihtirasları olan Dimitar Vlahov gibi kimi isimleri buruk bir biçimde yenilgiyi kabul ede dursunlar, ittihatçılara muhalefet bayrağı açmış burjuva kanadı Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın teslim olmaya hiç niyeti yoktu. 1912’nin Mayıs ayında, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın Osmanlı ordusu içerisindeki destekçileri Halaskar Zabitan (Kurtarıcı Subaylar) adı altında örgütlendiler. Halaskar Zabitan aynı yılın Haziran ayında, Temmuz 1908 benzeri bir biçimde Makedonya dağlarına çıktı; hükümet düştü, Hürriyet ve İtilaf Fırkası iktidara geldi. Osmanlı sosyalizminin merkezci eğilimi bu anı da Temmuz 1908 gibi bir zafer anı olarak değerlendirdi. Gerçekten de son dönemde iyice artan ittihatçı baskıların ardından iktidarı yeni almış ve daha konumunu sağlamlaştıramamış Hürriyet ve İtilaf Fırkası siyasal örgütler için başlarda daha rahat koşullar sağladı. Ancak kısa bir süre sonra sol kanadın yine haklı olduğu ortaya çıkacaktı. İşçi sınıfı için yeni patronlar, eskilerini aratmamaya başlamışlardı. Grevler, işçi mücadeleleri ve sosyalistler yine bastırılmaktaydı; İttihat ve Terakki gibi Hürriyet ve İtilaf’ın da sosyalistlere istediklerini yapma özgürlüğü vermeye hiç niyeti yoktu.[127]

1912’nin Ekim ayında, daha İtalya-Türk savaşı bitmeden Balkanlarda yeni bir savaş başladı. Eğer İtalyan-Türk savaşı, yaklaşan 1. Dünya Savaşı’nın bir öncülüyse, tarihe 1. Balkan Savaşı olarak geçecek bu savaş da, büyük savaşın bir provasıydı. 340,000 Osmanlı askeri vurularak veya hastalıklardan dolayı öldü, yaralandı veya esir düştü. Osmanlı’nın karşısındaki Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’ın da 145,000 askeri ölmüş veya yaralanmıştı. Savaş Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisiyle sonuçlanacaktı ve başa yeni geçmiş olan Hürriyet ve İtilaf iktidarının da sonunu getirecekti. Art arda alınan hezimetlerin de etkisiyle, önde gelen bir ittihatçı grubu 23 Ocak 1913 tarihinde, hükümet binası olan Bab-ı Ali’yi bastı. Bu darbe, günümüzde dahi isimleri ve canilikleri unutulmamış üç paşanın, İsmail Enver, Mehmet Talat ve Ahmet Cemal’in iktidarının başlangıcı olacaktı. Londra Antlaşması’yla 30 Mayıs 1913’te 1. Balkan Savaşı sona erdi. Osmanlı İmparatorluğu için bilanço ağırdı: Edirne dâhil Avrupa’daki neredeyse bütün topraklar yitirilmişti. Ekim 1912’de fiili olarak kaybedilen Selanik’in artık imparatorluğun bir parçası olmadığı kesinleşmişti. Hürriyet ve İtilaf’ın savaştaki başarısızlığına karşı aşırı milliyetçi bir söylev geliştirmiş olan ittihatçılar da durumu kurtaramamışlardı. Balkan savaşlarının ilkinin bitiminden yalnızca iki hafta sonra ikincisi baş gösterdi. Bu sefer Hıristiyan Balkan devletleri birbirlerine girmişlerdi. İlk savaşta başı çeken Bulgaristan’ın karşısında Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve ayrıca eğlenceden yeteri kadar mahrum kaldığını düşünen Romanya vardı. İttihatçı hükümetin de dışarıda kalmaya niyeti yoktu. Bulgaristan’a karşı öteki devletlerin yanında savaşa giren Osmanlı, savaşın sonunda Edirne’yi tekrar almayı başaracaktı. İkinci Balkan Savaşı, ilkine kıyasla çok daha kısa sürdü. Savaş, başlamasından yaklaşık bir ay sonra, 18 Temmuz’da Bükreş Anlaşması’yla sona erdi. Balkanlar’da barış sessizliği hüküm sürüyordu artık. Öte yandan, çok kısa bir süre içerisinde ortaya çıkacaktı ki bu barış, insanlığın o güne dek görmediği ölçüde büyük bir savaşa gebeydi.

Balkan savaşları, Osmanlı sosyalizminin bütün dengelerini altüst etmişti. En fazla etkilenen de, başından beri kendisini bir Osmanlı örgütü olarak gören ve İkinci Enternasyonal’in Selanik alt şubesi kabul edilen Sosyalist İşçi Federasyonu olacaktı. 1913’ten sonra, Selanik bir Osmanlı şehri olmaktan çıkınca Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu da ister istemez bir Osmanlı örgütü olmaktan çıkmıştı. O artık tıpkı temsil ettiği şehir gibi Yunanistan’a aitti. Genel bağlamda Osmanlı’nın parçalanması karşıtı bir tutum geliştirmiş olan federasyon, durumdan pek memnun olmasa da sonuçta Yunanistan işçi ve sosyalist hareketinin içine girdi. Öte yandan, Balkan Savaşları, Selanik örgütünün tutumunu İtalyan-Türk savaşının çektiğinden de daha sola çekmişti. Balkan Savaşları esnasında federasyon Selanik’te savaşa karşı kitlesel gösteriler düzenledi, din ve milliyet farklılıklarını açıkça lanetledi.[128] Bütün bu deneyimler, Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu’nun yaklaşmakta olan 1. Dünya Savaşı’nda enternasyonalist bir tutum almasına ve daha sonra Yunanistan’da oluşacak komünist örgütlenmelere katılımına neden olacaktı.[129]

Öte yandan Balkan Savaşları’nın sosyalist hareket üzerindeki etkisi, yalnızca Selanik İşçi Federasyonu ile sınırlı değildi. Sol kanadın örgütleri de Selanik’in ve Selanik İşçi Federasyonu’nun Osmanlı dışında kalmasından fazlasıyla etkileneceklerdi. Daha öncesinde sol kanat her ne kadar Selanik İşçi Federasyonu’nun oportünizmini ve çeşitli burjuva güçlerle işbirliği yapmasını eleştirmiş olsa da, iki örgütün bir geçmişi ve bir hukuku vardı ve Sosyal Demokrat Hınçak Partisi, Ermeni Devrimci Federasyonu ve Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın aksine her iki örgüt de uluslararası nitelik taşımaktaydı. Selanik’in Osmanlı sınırlarının dışında kalmasıyla, devrimci sosyalistler yalnız kalmışlardı. Bununla birlikte İstanbul Sosyalist Merkezi’nin başını çektiği Osmanlı devrimci sosyalistleri, daha İtalyan-Türk savaşı başlamadan, çizgileri etrafındaki sendikal örgütlerle birlikte Türkiye Sosyalist Fırkası adını aldılar ve İtalyan-Türk savaşını cüretkâr bir biçimde protesto ettiler.[130] Balkan savaşları Osmanlı’daki devrimci sosyalist örgütleri, Bulgar dar sosyalizminden de fiili olarak ayırmıştı. Bunun siyasi bir yansıması seçimler konusunda kendisini göstermekteydi. 1912 sonrasında Osmanlı devrimci sosyalistleri, seçimlere giren dar sosyalistlerin aksine, Meclis-i Mebusan’daki sosyalistlerin işbirlikçi tutumu karşısında anti-parlamenter bir tavır benimsemişlerdi.[131] Osmanlı sosyalizminin sol kanadı, uluslararası sosyalist hareket içerisinde başka bir eğilimin yansıması değil, ayrı bir eğilim haline gelmişti. Devrimci sosyalistlerin savaşa karşı tutumu da imparatorluktaki diğer sosyalist örgütlere kıyasla bir hayli radikaldi. 1914’te, 1.Dünya Savaşı’nın başlamasından kısa bir süre önce İstanbul örgütünün enternasyonal proletaryaya hitaben yazdığı bir bildirgede bu tutum açıkça görülmekteydi:

Bütün dünya sömürülenlerinin protesto haykırışlarının bir kere daha birleştiği bu tarihi günde, biz de, kapitalist toplumu, emeğin sömürülmesini, emekçilerin ezilmelerini, büyük toplumsal haksızlığı sizlerle beraber protesto ediyoruz.

"Sınıf çıkarlarımızın ve her birimize düşen görevin bilincinde olarak insanın insan tarafından sömürüsüne ve sefalet düzenine son verebilecek tek şey olan büyük toplumsal devrimin gerçekleşmesine katkımızı ve bağlılığımızı kardeşçe tekrar dile getiriyoruz. (…)

"Ne yazık önleyemediğimiz Balkan Savaşı denilen savaş, etkilerini Doğu emekçi sınıfının daha uzun süre üzerinden atamayacağı, halkın ve proleterlerin henüz yeni uyanışlarını geciktirecek sonuçlar doğurmuştur.

"Bu savaş, bugün açlık içinde kıvranan şehir ve kır işçi ailelerinin binlercesini öksüz bıraktı, bu zalim toplumun insafına terk etti.

"Bu savaş, şehirleri ve köyleri yerle bir etti ve beraberinde bütün halkı kırıp geçiren sefalet ve açlığı getirdi.

"Bu savaş, Doğu ulusları arasında kin ve bağnazlığı yeniden canlandırdı, yöneticiler ve sermayedarlar çıkarına milliyetçi zihniyeti güçlendirdi.

"Bu savaş, devlet hazinesini tamtakır bıraktı; şimdi de o paraları bizlere, kölelerine ödetiyorlar.

"Bu savaş şimdiye kadar görülmemiş bir siyasi zorbalık getirdi.

"Şehirlerimizin sokakları, yersiz yurtsuz, aç yaşlılar, kadın ve çocuklarla dolu. Rumeli’yi istila edenlerin savaş sırasında bütün mallarına mülklerine el koydukları göçmenler kafileler halinde bize sığınıyor, Trakya’ya ve Anadolu’ya yerleşiyorlar. Bu kez de Anadolu’da bağnazlık ve din ayrılıklarına bağlı kinlerin körüklediği yeni olaylar patlak veriyor ve yerli ahali ters yöne göç etmek zorunda kalıyor.

"Hükümet, mahvolmuş halkın sırtına, tabii sürekli anayasaya uygun etiketi altında, rezil bir baskı yönetimi yerleştirdi: Devamlı sıkıyönetim, örgütlere, toplantılara ve basına karşı şiddet tedbirleri…

"1 Mayıs 1914 günü yürüyüş yapamadık, bu keyfi yönetimi protesto ediyor ve sizlerle birlikte bir kez daha haykırıyoruz: ‘Kahrolsun burjuvazi! Yaşasın özgürlük! Yaşasın toplumsal devrim!’”[132]

Osmanlı sosyalizmi, özellikle Osmanlı sosyalizminin devrimci kanadı, İtalyan-Türk savaşını da, iki balkan savaşını da açıktan açığa kınamış, lanetlemiş ve işçi sınıfının desteği sayesinde varlığını sürdürmeyi başarmıştı. Sosyalizm, özellikle de sosyalizmin sol kanadı, hem Osmanlı sınırlarındaki topraklar için, hem de bütün dünya için savunulabilecek en güzel geleceği savunuyordu. Rum, Ermeni, Bulgar, Yahudi, Türk ve benzeri bütün etnik kökenlerden işçilerin enternasyonalist örgütleri, Osmanlı sınırları içerisindeki tüm işçilerin hep beraber sosyalist bir dünya yaratacakları bir toplumsal devrimin gerçekleşeceğine tamamen inanmaktaydı. Mücadeleleri, göreceklerini umdukları gelecek kadar temizdi ve mücadelenin gelişim sürecinde zaman zaman ortaya çıkan hataları onurlu hatalardı. Öte yandan kapıda uluslararası sosyalizm ve dünya işçi sınıfı için büyük bir felaket vardı. Osmanlı sosyalizmi ve işçi sınıfı için ise kapıda bekleyen felaket çok daha katmerliydi.

28 Haziran 1914 tarihinde, Gavrilo Princip adındaki Bosnalı bir Sırp milliyetçisi, Avusturya veliahdı Arşidük Franz Ferdinand’ı vurdu ve dünya değişti. Şüphesiz savaşın nedeni Sırp bir gencin bir arşidükü öldürmesinden çok daha derinlere gidiyordu; suikast yalnızca bir bahaneden ibaretti. Ağustos başlarına gelindiğinde, Avrupa’nın dört büyükleri olan İngiltere, Almanya, Fransa ve Rusya savaşa girmişlerdi. Bilindiği üzere savaş başladığı zaman Osmanlı İmparatorluğu üç paşalar iktidarı altındaydı. Harbiye Nazırı (Savaş Bakanı) Enver, Dâhiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Talat ve Bahriye Nazırı (Donanma Bakanı) Cemal üçlüsünün fiili diktatörlüğü altında, Osmanlı devletinin savaşa gireceğine ülkenin bütün hâkimleri kesin gözüyle bakıyorlardı. Cemal’in başını çektiği kesim İngiltere ve Fransa gibi güçlerle ittifak ararken, Enver ve Talat Almanya’yla birlikte savaşa girilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Cemal ve arkadaşlarının İtilaf kuvvetleriyle bir arada hareket etme çabasının başarısız kalması Enver ve Talat’ın istediği doğrultuda bir gelişime yol açtı. 2 Ağustos’ta Almanya ile gizli ittifak anlaşması imzalandı. 30 Ekim’de, birkaç gün önce Rus gemileriyle Karadeniz’de gerçekleşen çatışmaların ardından Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya birbirlerine savaş ilan ettiler. Osmanlı böylelikle 1. Dünya Savaşı’na katılmış oluyordu.

Öte yandan, Osmanlı işçi sınıfının karşı karşıya olduğu tek felaket savaş değildi: Devlet-i Aliye-i Osmaniye, nüfuzu için, insanları ellerine silah verip ölmeye veya sınıf kardeşlerini katletmeye göndermekten daha fazlasını planlıyordu. 1913’te gerçekleşen Bab-ı Ali baskınının ardından Osmanlı devlet burjuvazisi kendi içerisindeki husumeti, belirli bir kanadın büyük ölçüde mutlak iktidarını oluşturmasıyla geçici olarak da olsa çözmüş durumdaydı. İttihat ve Terakki galipti, Hürriyet ve İtilaf mağluptu. İttihat ve Terakki öylesine galipti ki Hürriyet ve İtilaf, iktidarda olduğu süre boyunca ittihatçıların kendilerine yönelik eylemlerinin basit bir benzerini dahi yapabilecek güce sahip değildi. Devlet burjuvazisi kendi evini düzene sokmuştu; ittihatçılar hanenin tek efendisi olmuşlardı. Öte yandan ittihatçıların iktidarı mutlak olsa da, zaferleri mutlak değildi. İşçi sınıfının efendisi olamamışlardı; çünkü yenilmiş de olsa sınıf hareketi hâlâ canlıydı, hâlâ grevler oluyordu. 1908 grevlerinin anısı da henüz tazeydi. Osmanlı işçi sınıfının en ileri, en militan, burjuvazi için en tehlikeli unsurları gayri Müslim kesim içerisinden çıkmıştı. Öte yandan ittihatçıların efendisi olamadıkları bir başka güç daha bulunuyordu: Gayri Müslim burjuvazi. O da sanayi, ticaret ve finans sermayesi üzerinde egemenliğini ve ayrıca bağımsız bir güç olarak da mevcudiyetini korumaktaydı. Gayri Müslim sermayenin artık en ciddi siyasi temsilcisi olan Taşnaklar, ittihatçıların, yaklaşan savaşta anavatanı savunmaları yönünde yaptıkları talebi kabul etmişlerdi fakat Rusya’daki örgütlerinin Osmanlı lehine ve Rusya aleyhine faaliyet göstermesi yönündeki dayatmayı reddetmişlerdi.

Tarihin öyle bir noktasıydı ki bu, değişen, yalnız düzen içi güçlerin dengeleri değil, düzenin kendisinin niteliği, biçimi ve işleyişiydi. 19. yüzyılın herhangi bir kesitinde burjuvazi, etnik ve dini farklılıklarına rağmen kendi içerisindeki herhangi bir sıkıntıyı 20. yüzyıl standartlarından farklı olarak çok da fazla kan dökmeden çözebilirdi. Ancak 19. yüzyıl kapitalizminin koşullarında böylesine önemli bir aktör haline gelmiş bir devlet burjuvazisi olabileceğini düşünmek zordur. Bir üretim biçimi olarak dünyaya yayılmak 19. yüzyılda ve öncesinde kapitalizmi sağlıklı bir bünye kılmıştı. Kapitalist üretim biçiminin dünya geneline yayılımıyla o sağlıklı, gürbüz delikanlı yaşlı ve hasta bir adama dönüştü. Avrupa’nın hasta adamı diye anılan Osmanlı İmparatorluğu bu dönüşümü fazlasıyla yansıtmaktaydı. Bu yıllarda Osmanlı’da devlet burjuvazisinin ve burjuva devletin oynadığı işlevin büyüklüğü, yeni yüzyılda bütün devletler için aşağı yukarı geçerli hâle gelecekti. Osmanlı devlet burjuvazisi her şeyi, herkesi kontrol etmek istiyordu. Bunu yapmaksızın kendisini rahat ve güvende hissedemezdi. Yirminci yüzyıl başında devlet kendisini güvende hissedebilmek için yeni bir ideolojiye ihtiyaç duymuş ve bu ideolojiyi Türk milliyetçiliğinde bulmuştu. Eğer devlet haricinde bir özel sermaye, bir sanayi, ticaret ve finans burjuvazisi olacaksa, Osmanlı Devleti bu burjuvazinin kendisine her açıdan ve her konuda mutlak bir bağlılık göstereceğinden emin olmak zorundaydı. Aksi takdirde rahat bir uyku yüzü görmekten aciz kalacaktı. Çözüm ancak sermayenin kanla ve ölümle Türkleştirilmesi olabilirdi.

Devlet-i Ali Osman, Gayri Müslim’den korkuyordu, hem de ölümüne korkuyordu. Gayri Müslim işçiden, bütün Osmanlı işçi sınıfına önderlik ettiği için korkuyordu. Osmanlı ekonomisinin ana damarlarını elinde tutan gayri Müslim burjuvaziden, devletten bağımsız bir güç olduğu için korkuyor, kendisini onun karşısında zayıf hissediyordu. Osmanlı Devleti, tamamı kendisinden büyük ve güçlü devletlerle masaya oturmuş bir devlet olmanın da ezikliğini taşıyordu. Avrupa devletleri arasında bir en zayıf halka vardıysa, bu, Osmanlı idi. Bir devlet delirebilir miydi? Dışta her biri tek başına Osmanlı’yı bozguna uğratabilecek devletlerle müzakere etmek, içte ölümüne korktuğu güçlerle birlikte yaşamak zorunda kalmak belki de Osmanlı devletini dünya üzerinde deliren ilk devlet yaptı. Osmanlı Devleti’nin işçi sınıfına karşı hissettiği, yerinde bir korkuydu. Aynı korkuyu bütün dünya devletleri de kendi sınırları içerisindeki işçi sınıfına karşı duyuyordu. Kısa bir süre sonra dünya burjuvazisinin işçi sınıfa karşı duyduğu korkunun ne denli haklı olduğu, 1917’de zafere ulaşan Ekim Devrimi ve sonraki yıllarda dünyayı kasıp kavuran proleter devrimci dalga ile ortaya çıkacaktı. Öte yandan Osmanlı Devleti’nin gayri Müslim burjuvaziden duyduğu korku tamamen akıl dışıydı; Devlet-i Aliye-i Osmaniye ne kadar bitikse, gayri Müslim burjuvazi de o kadar bitikti. Osmanlı Devleti gayri Müslim burjuvaziden akıl dışı bir biçimde ne kadar korkuyorsa, gayri Müslim burjuvazi de Osmanlı Devleti’ne akıl dışı bir biçimde bir o kadar güveniyordu. En büyük Ermeni partisi olan Taşnak Partisi, 1915’te İstanbul’da önde gelen Ermeni siyasilerin tehcirleri başlayana kadar, hararetle bütün Ermenilerin katlini planlamakta olan Osmanlı Devleti’ni büyük bir sadakatle desteklemeye devam edecekti. Taşnaklara yakınlığı ile bilinen ve en önde gelen Ermeni milletvekillerinden Krikor Zohrab’ın tutuklanıp İstanbul’dan gönderildiği 24 Nisan gecesinin gündüzünde Beyoğlu’ndaki ittihatçılar kulübünde Ermeni soykırımının en büyük mimarlarından Talat Paşa ile tavla oynadığı söylenir. Bu söylenti doğru olmasa dahi önde gelen Ermeni siyasilerinin yaklaşımının ne minvalde olduğunu göstermektedir.

Oysa Meşrutiyet’in ilanından kısa bir süre sonra, Osmanlı’da başta Ermenilere karşı olmak üzere gayri Müslim’e yönelik faaliyetler başlamıştı. 1909’da Adana’da Meşrutiyet’e karşı ayaklanan kalabalık bir güruhun, Meşrutiyet’i istedikleri gerekçesiyle Ermenilere saldırısı pek çok ittihatçı tarafından açıktan açığa desteklemişti ki, kimilerinin olaylara karışmış olması ihtimali de bulunmaktaydı. 1914’te Rum erkekleri Amele Taburları oluşturmak üzere askere alınmaya başlanmıştı. Bu taburlar günde on sekiz saat çalıştırılmaktaydılar. Amele Taburları, kısa bir süre sonra Osmanlı Devleti’nin ve 20. yüzyılın özellikle ilk yarısında pek çok büyük devletin kuracağı çalışma kamplarının bir öncülüydü. Amele Taburları’nın amacı, hedefteki etnik nüfusu ölümüne çalıştırmak ve çalıştırarak öldürmekti. Öte yandan 1915’te gayri Müslimlere saldırılar yeni bir boyut kazanacaktı. Şubat 1915’te Ermeniler de Amele Taburları’na alınmaya başlandı. 20 Nisan 1915’te Van valisi Cevdet Bey’in şehri gayri Müslim’in erkek nüfusundan arındırmak için 4,000 kişinin silah altına alınması emrine Ermenilerin uymaması üzerine Van’da Ermeniler ile Osmanlı ordusu arasında çatışmalar çıktı. Mayıs başına kadar Van bölgesinde 55,000 Ermeni katledilmişti. Kanlı Pazar olarak anılan 24 Nisan gecesi önde gelen Ermeniler İstanbul’dan gönderilmeye başlandı. Mayıs’tan itibaren ülke genelinde Ermeniler kitlesel olarak tehcire, ölüm yürüyüşlerine zorlandılar, katliamlara uğratıldılar, toplama kamplarında ölümlü işkencelere maruz bırakıldılar. Saldırı altında olan yalnızca Ermeniler de değildi; Kasım 1916’da Karadeniz Rumları da benzer saldırılarla karşı karşıya kaldılar. Tirebolu'dan Samsun'a uzanan bölgede yaşayan kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı bütün Rumlar, yanlarına hiçbir şey almalarına izin verilmeden yola çıkartılarak bir ölüm yürüyüşüne zorlandılar. Bu ölüm yürüyüşü sonucunda 350,000 Rum hayatını kaybetti. Savaşın sonuna gelindiğinde yaşamını yitiren Ermenilerin sayısı 1.500.000’i buluyordu. 20. yüzyıl kapitalist düzen için bir soykırımlar yüzyılı olacaktı. Yüzyılın ilk soykırımını gerçekleştirmek Osmanlı Devleti’ne nasip olmuştu.[133] Osmanlı Devleti’nin ardılı olan TC devleti ve ittihatçıların devamı olan Kemalist hareket aynı politikaları, aynı korkulardan dolayı ve aynı amaçları güderek sürdürmeye devam edecekti. Öte yandan bugüne dek Türk devlet burjuvazisi, ne kadar kan dökmüş, ne kadar ölüm saçmış olsa da, deliliğinin kendisini mahrum bıraktığı rahat uykuya bir türlü kavuşamayacaktı.

Osmanlı sosyalizmi, özellikle devrimci sosyalistler, İtalyan-Türk savaşı ve Balkan savaşları sınavlarından geçmeyi başarmışlardı, ancak 1914’te başlayan savaş ve sonrasında gerçekleşen soykırımlar Osmanlı sosyalizminin belini kırdı. İşçi hareketi, 1914 öncesindeki savaşlarda sosyalist hareketin varlığını sürdürmesini mümkün kılacak kadar güçlüydü. Ancak, nasıl Osmanlı Devleti Avrupa devletleri arasındaki en zayıf halka idiyse, Osmanlı işçi sınıfı da Avrupa’nın en genç ve en deneyimsiz işçi sınıfıydı ve Osmanlı sosyalizmi de doğal olarak uluslararası sosyalizmin en yeni ve dağınık sosyalist akımlarından biriydi. Dahası soykırımlar bizzat Osmanlı’daki sosyalist militanların çoğunluğunu oluşturan gayri Müslim kesimi hedef almaktaydı. Müslüman işçiler arasında, her ne kadar gayri Müslim işçilerle sınıf mücadeleleri sırasında dayanışma geleneği gelişmeye başlamış olsa da, bu işçiler, böylesine büyük ve örgütlü bir soykırım pratiğine karşı kurbanlarla ciddi bir fark yaratacak kadar, yani kitlesel bir biçimde dayanışacak kadar bilinçli değillerdi. Gayri Müslim işçiler de böylesi bir dayanışmayı uyandırabilecek kadar etkin değillerdi. Sosyalistlerin ise ancak devrimci azınlığı, enternasyonalizmin ilkelerine sonuna kadar ve ne olursa olsun bağlı kalacak irade, netlik ve kararlılığa sahipti ki onlar da örgütlerinin fiili varoluşunu koruyacak güce dahi sahip değillerdi.

1914’e gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde sosyalist kabul edilebilecek iki tane örgüt kalmıştı. Bunlardan ilki Sosyal Demokrat Hınçak Partisi, diğeri ise dar sosyalist gelenekten devrimci sosyalist örgütlenmeydi. İttihatçılarla yıllarca işbirliği yaptıktan sonra Taşnakların sosyalistlikle uzaktan yakından alakası kalmamıştı ki, zaten parti 1914 öncesindeki son yıllarını Meclis-i Mebusan’da demokratik reformlar elde etmeye çalışarak geçirmişti. Hüseyin Hilmi’nin Osmanlı Sosyalist Fırkası, ittihatçılar 1913’te muhalefete karşı baskı politikalarına başlar başlamaz sürgün cezalarıyla kolaylıkla etkisiz kılınmıştı. Müslüman kesim içinden çıkan sosyalist eğilimlerden bir diğeri olan Dr. Hasan Rıza’nın etrafında İkinci Enternasyonal’le iletişime geçen bir diğer çevre partileşmeyi dahi başaramamıştı. 1914’te Avrupa’nın en çok sosyalist örgütü olan ülkesinde kala kala iki tane sosyalist örgüt kalmıştı. Bütün etnik kökenlerden militanların ortak bir örgütünü oluşturmuş olan devrimci sosyalistler arasındaki Ermeniler ayrıca Sosyal Demokrat Hınçak Partisi içerisinde de faaliyet yürütüyorlardı. 1914’te savaş patlak verdiği zaman hem devrimci sosyalistler hem de Sosyal Demokrat Hınçak Partisi savaşa karşı bir tutum aldı. 24 Temmuz 1914’te toplanan Hınçak kongresi şu kararı alacaktı:

Dünya tarihinde benzeri görülmemiş, gayet önemli ve ciddi bir aşama geçirmekteyiz. Bir süredir bütün medeniyet âlemi Dünya Savaşı’nın boğucu baskıları altında çırpınmaktadır. Bugünkü olay, geçmişteki sakat hareket ve düşüncelerin feci ve korkunç bir darbesinden başka bir şey değildir (…) Bütün bu karamsar ve uygunsuz duruma rağmen memnuniyetle ilan ediyoruz ki evrensel olan devrim döneminde meydana gelen bu yeni olaylar gericiliğin getirdiklerinden olup, yeni dönemde ayakta kalamayacak ve insanlık yok edici ve gerici etkilerden kurtularak hummalı bir hamleyle sosyal kurtuluşumuzu kucaklayacaktır.[134]

Sosyal Demokrat Hınçak Partisi 1913’ten beri Osmanlı Devleti’ne karşı illegal faaliyete geçmenin bir zorunluluk olduğu görüşünü savunuyordu. Osmanlı savaşa girdiğinde Sosyal Demokrat Hınçak Partisi egemenlere karşı faaliyetlerine hız verdi. Buna karşın partinin bu noktadaki faaliyetleri, Rusya’da bulunan ve Rus silahlı kuvvetleri altında gönüllü birlikleri kuran ve çoğunu Kafkas Taşnaklarının oluşturduğu Gönüllü Birlikleri’nden bağımsız yürümekteydi. 14 Haziran 1915’te 20 Sosyal Demokrat Hınçak Partisi militanı devlet ve savaş karşıtı faaliyetlerinden dolayı evlerinden toplatıldı ve ertesi gün, 15 Haziran 1915’de bu yirmi militan Beyazıt meydanında asılarak katledildi. Asılan sosyalist militanlardan Paramaz takma isimli Mateos Sarkisyan, idam sehpasında şu sözleri haykıracaktı:

Siz yalnız bizim vücudumuzu ortadan kaldırabilirsiniz, bizim ideallerimizi asla. Bu ideallerimiz yakın gelecekte gerçekleşecek ve bütün dünya bunu görecek. İdeallerimiz sosyalizmdir.[135]

15 Haziran’da katledilen 20 devrimci militan, Osmanlı sosyalizminin ilk şehitleri olacaktı. Bugün mücadeleleri milliyetçi Türk solu tarafından görmezden gelinen ve dünya genelinde ancak mevcut Ermeni milliyetçi yapıları tarafından bilinen ve sahiplenilen bu militanlar, son nefeslerinde sosyalist bir gelecek umudunu haykırmışlardı. Bu yüzden onların anısı hâlâ uluslararası proletaryaya aittir ve hep öyle kalacaktır. Öte yandan 1915’te özellikle Ermenilere karşı soykırım etkinliklerinin nüksetmesi ve 20 militanın Osmanlı Devleti tarafından katledilmesi, Hınçak Partisi içerisindeki dengeleri de değiştirecekti. Programının barındırdığı sosyalizm ideali ve Ermeni ulusal kurtuluşu fikrinin çelişkisi etrafında tarihi boyunca bir o yana bir öbür yana sallanmış ve sonuçta bu yüzden merkezci bir yapıya dönüşmüş olan Sosyal Demokrat Hınçak Partisi’ne yeni koşullar bir karar anı dayatmıştı. 1914’te, parti içinde genel olarak savaşa karşı duranlar ve temel derdi Osmanlı Devleti ile olanlar arasında büyük bir husumet gerektirecek bir durum yoktu. Ancak Ermenilere uygulanan katliamların artması aralarındaki ayrımı giderek keskinleştirdi. Artık temel derdi Osmanlı Devleti ile olanlar Taşnaklar gibi Rusya yanlısı Ermeni Gönüllü Birlikleri’ne katılmayı savunmaya başlamışlardı. Gerçekleşmekte olan olaylar ve bu olaylar karşısında işçi sınıfının tepkisizliği parti içerisinde ibreyi bu görüşten yana döndürdü. Kısa bir süre içerisinde parti içerisinde Rusya’yı destekleme karşıtı olanlar hain ilan edilmeye başlanacaktı. Rus yanlılarının başını çekenlerden Stepan Sabah-Gulyan şöyle yazıyordu:

Ermeni gönüllü teşkilatı hakkındaki girişimlerimizi takdir edip yaygınlaştıracakları, gelişme ortamını hazırlayacakları ve çalışmaları hızlandıracakları yerde, şimdi bazı taraflar tenkide gelmez, çocukça görüşlerle bu teşkilatın kapatılmasını, buna artık son verilmesini tavsiye ediyorlar. Hayır! Bu bir cinayettir. Ermeni gönüllü teşkilatını durdurmayacağız, buna son vermeyeceğiz, hayır, tam aksine sonuna kadar şiddetlendirip arttıracağız. Her tarafta biz öncü olarak en önde bulunacağız. Sonuna kadar, düşmanın kahrolmasına, imha edilmesine değin, pazılarımızla, göğüslerimizle, Rus Kazaklarının yanında yer alacağız (…) Gönüllüler meselesi hakkında eleştirilerde bulunan hain diller sussunlar, fesat eller ortalığı karıştırmasınlar! (…) Bugün en birinci düşmanımız Türklerdir. Gizli veya açık olarak gönüllü teşkilatı aleyhinde bulunanlar, bu kuvveti sınırlamaya çalışanlar iç düşman sayılırlar.[136]

Sosyal Demokrat Hınçak Partisi böylelikle İkinci Enternasyonal’in savaşı destekleyerek işçi sınıfına ve enternasyonalist ilkelere ihanet eden partilerinden biri olacaktı. Sabah-Gulyan’ın sözünü ettiği iç düşmanlar, şüphesiz, parti içerisinde bulunan ve savaş karşıtı söylemin başını çeken devrimci sosyalist örgütün mensuplarıydı. Öte yandan savaş ve soykırım ilerledikçe içerisinde muhalefet yapılabilecek bir siyasi yapı olarak bir Hınçak Partisi de pek kalmayacaktı. Savaşa eklemlenmeyi seçmiş bir örgütlenme içinde muhalefet yapmak çok da mümkün değildi. Savaşa eklemlenmeyen Hınçaklarsa illegal bir siyasi faaliyet gösterebilecek bir örgütlenmeden bu yüzden mahrum kalmış ve pasifizme mahkûm edilmişti. Dahası böylesi bir muhalefeti yürütebilecek kimse de kalmayacaktı. Önde gelen Ermeni enternasyonalistlerinden şair Ruben Sevak 24 Nisan 1915’ta tutuklananlar arasındaydı ve Ağustos ayında katledilecekti. Arkomedes takma adıyla bilinen Kevork Haraçyan ise Kafkasya’ya geri dönecekti. Öte yandan Ermeni devrimci sosyalistleri arasında ölümü hareket için en büyük etkiyi yaratacak olan, Yesalem takma adlı Karekin Kozikyan’dı. Kozikyan 1915’te öğretmenlik yapmak için gittiği Trabzon’da katillerin eline geçmemek için eşiyle birlikte dereye atlayarak can vermişti. İstanbul’daki matbaacı grevlerinin başını çekenlerden bir militan işçi ve enternasyonalizme sıkı sıkıya bağlı bir devrimci sosyalist olan Kozikyan’ın bu trajik ölümü yalnızca Ermeni sosyalist hareketi için değil, bütün Osmanlı işçi sınıfı için acı bir kayıp olacaktı.[137]

Koşullardan muzdarip olan yalnızca Ermeni sosyalistleri değildi. Savaş uluslararası bir niteliğe sahip olan devrimci sosyalist teşkilatı da yok etti. Devrimci sosyalist grubun ve onun etkisindeki Sendikalar Birliği’nin büroları kapatıldı. Devrimci sosyalistlerin etkisi altında olan gayri Müslimlerden birçoğu çareyi kaçmakta buldu; kaçamayıp askere alınanlar ise korkunç koşullar altında yaşamaya mahkûm edildiler ve pek çoğu yaşamını kaybetti. Grubun etkisi altındaki Müslüman işçiler de askere alınmış ve askere alınanların büyük bir bölümü evlerine geri dönememişti.[138] Savaş ve soykırım felaketi, Osmanlı sosyalizminin de felaketi olmuştu. Buna rağmen devrimci sosyalistler güçlerine göre etkileri sınırlı olsa da sonuna kadar enternasyonalist ilkeleri savundular ve emperyalist savaşa karşı savaştılar.[139] Savaş bittiğinde Osmanlı İmparatorluğu’nda ne bir işçi örgütü ne de etkin bir devrimci yapı mevcuttu. Öte yandan, hiçbir şeyin tarihin gidişatına dokunmadan silinip gitmeyeceği kısa bir süre içinde bir kez daha ortaya çıkacaktı. Ne Osmanlı İmparatorluğu kalmıştı, ne Sendikalar Birliği ne İstanbul Sosyalist Merkezi ne de Türkiye Sosyalist Fırkası… Kozikyan ve Sivaçev ölmüşlerdi, Glavinov Sofya’da, Haraçyan Kafkasya’da, Papadopoulos ise Yunanistan’da yaşıyorlardı artık, Vezesthenis ise çareyi Amerika’ya kaçmakta bulmuştu. Öte yandan bu sayıca az ama ilkeli ve kararlı militanların yaktıkları kıvılcım, İstanbul burjuvazisini yakacak bir yangına dönüşmüş olmasa da ciddi bir şekilde yayılmıştı. Enternasyonalist sosyalizmi benimseyen işçilerden büyük bir kısmi savaştan dolayı ölmüş, başka ülkelere gitmiş veya en azından mücadeleden kopmuş olabilirlerdi ama o ateşin hala yanmakta olduğu da çok geçmeden ortaya çıkacaktı. Türkiye’nin ve İstanbul’un ilk komünistleri bu ateşin geleneğinden gelenler olacaktı.

Gerdûn

 


 

125. Enternasyonal Komünist Akım. "The Italian Communist Left". 1992. p. 15

126. Haupt, George ve Paul Dumont. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Sosyalist Hareketler". Gözlem Yayınları. İstanbul. 1977 s. 142

127. Dumont, Paul. "Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı Bir Örgüt: Selanik İşçi Federasyonu". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 106-107

128. Haupt, George ve Paul Dumont. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Sosyalist Hareketler". Gözlem Yayınları. İstanbul. 1977 s. 175

129. http://en.wikipedia.org/wiki/Socialist_Workers%27_Federation

130. Ginzberg, Roland. "Beynelmilel İşçiler İttihadı A". "Beynelmilel İşçiler İttihadı (Mütareke İstanbulu'nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri)". Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay. Sosyal Tarih Yayınları. 2009. İstanbul. s. 46

131. Ginzberg, Roland. "Beynelmilel İşçiler İttihadı A". "Beynelmilel İşçiler İttihadı (Mütareke İstanbulu'nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri)". Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay. Sosyal Tarih Yayınları. 2009. İstanbul. s. 46

132. Haupt, George ve Paul Dumont. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Sosyalist Hareketler". Gözlem Yayınları. İstanbul. 1977 s. 191-192

133. Osmanlı devletinin soykırım politikalarının detaylarına burada girecek fırsatımız maalesef mevcut değildir. Öte yandan Türkçe kaynaklardan Ermeni ve Rumlara yapılmış olanlar hakkında ayrıntılı bilgi edinmek isteyen okurlarımıza Taner Akçam'ın "Ermeni Meselesi Hallolunmuştur: Osmanlı Belgelerine Göre Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar" ve Pervin Erbil'in "Anadolu'ya Ağlıyordu Niobe Tüm Yönleriyle Rum Tehciri Ve Tehcirin Tarihsel Kaynakları" isimli kitapları tavsiye edebiliriz.

134. "Ermeni Komitelerinin Emelleri ve İhtilal Hareketleri". Haz. Mehmet Kaynar. Der Yayınevi. İstanbul. 2001. s. 206-207

135. Çetinoğlu, Sait. "Türkiye ‘Sol' Hareketlerinde Milliyetçi Virüs 2". http://www.norzartonk.org/?p=3406

136. Ermeni Komitelerinin Emelleri ve İhtilal Hareketleri". Haz. Mehmet Kaynar. Der Yayınevi. İstanbul. 2001. s. 214

137 Çetinoğlu, Sait. "Türkiye ‘Sol' Hareketlerinde Milliyetçi Virüs 1" ve . "Türkiye ‘Sol' Hareketlerinde Milliyetçi Virüs 2". http://www.norzartonk.org/?p=3401 ve http://www.norzartonk.org/?p=3406

138. Ginzberg, Roland. "Beynelmilel İşçiler İttihadı A". "Beynelmilel İşçiler İttihadı (Mütareke İstanbulu'nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri)". Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay. Sosyal Tarih Yayınları. 2009. İstanbul. s. 46

139. Dimitrov, Georgi. "The European War and the Labour Movement in the Balkans". The Communist International. 1924, No. 5 (Yeni Seri), http://www.marxists.org/reference/archive/dimitrov/works/1924/x01.htm

Tags: 

Yunanistan: Kitle Meclisleri Hareketi (TPTG)

Bir süre önce Yunanistan'daki Ta Paida Tis Galarias (TPTG - http://www.tapaidiatisgalarias.org/) örgütü bize Yunanistan'daki kitle meclisleri hareketlerine dair kaleme aldıkları yazılarını gönderdiler. Bu yazıyı yayınlamaktan ve yaygınlaştırmaya çalışmaktan mutluluk duyuyoruz, zira kanımızca, bizzat hareket içinde yer almış yoldaşların yazmış olduğu bu yazı Yunanistan'daki kitle meclisleri hareketinin ilk açık, net anlatısını ve yorumunu teşkil ediyor. Arkadaşların Yunanistan'daki son olaylara dair analizi bizim Atina ve öteki Yunan şehirlerindeki eylemlere ilham veren İspanya'daki 'öfkeliler' hareketine dair söylediklerimize bir hayli yakın. Nasıl biz İspanya'daki hareket içerisinde kitle meclislerini bir kapitalist reform projesine alet etmek isteyen 'demokratik kanat' ile işçi sınıfının öz-örgütlülüğünün gelişimini savunan ve kapitalist toplumsal ilişkileri temelden sorgulayan proleter kanat arasındaki mücadelenin altını çizmişsek TPTG'den arkadaşlar da yazılarını şöyle diyerek noktalıyorlar:

Kesin olan bir şey var: bu değişken, çelişkili hareket siyasi yelpalzenin her tarafının ilgisini çekiyor ve sınıf ilişkilerinin ve genel olarak siyasetin bir ifadesini teşkil ediyor. Son dönemde kendisini bundan daha belirsiz ve patlayıcı biçimde ifade eden başka bir mücadeleye rastlamadık. Bütün siyasi yelpazenin bu kitle meclislerinde rahatsız edici bulduğu büyüyen proleter (ve küçük burjuva) öfke ve tepkilerinin artık siyasi parti ve sendikaların resmi kanallarından aktarılarak üzerinden ifade edilmediği. Dolayısıyla, kontrol edilmesi zor ve siyasi ve sendikalist temsiliyet sistemi için genel bir tehlike oluşuyor... Hareketin yekpare olmayan ve açık niteliği, içeriği bulanık da olsa gündeme mücadelenin öz-örgütlülüğü meselesini koyuyor."

Uzun lafın kısası pek çok zayıflığına rağmen (ki öyle görünüyor ki Yunanistan'daki hareketin zayıflıkları İspanya'daki benzerinden daha yoğun), bütün bu deneyim daha derin bir proleter sınıf bilinç biçiminin ve örgütlenmesinin ortaya çıkışında çok büyük bir öneme sahip ve devrimcilerin faal bir biçimde katılımını gerektiriyor.

Örgütlerimiz arasında fikir ayrılıkları olsa da, bu metinden net bir biçimde ortak olarak sahiplendiğimiz ilkelerin önemi farklılıklarımızdan daha büyük: solcuların ve sendikacıların manevralarına karşı çıkış, milliyetçiliğin topyekün reddi ve yalnız sınıfımızın artan kitlelerinin kapitalizmin hayatlarımıza saldırılarına nasıl karşı koyağımızı tartışacağımız değil, ayrıca bizi topyekün yeni bir yaşam biçimine götürecek teori ve eylemleri geliştireceğimiz bir alanı, yani TPTG'den yoldaşların verdiği ismiyle bir "açık proleter alanı" yaratmak için kararlı bir biçimde katkıda bulunma çabası.

EKA

Kitle Meclisleri Hareketi

Meydanlardaki bu kitle meclisleri hareketi 25 Mayıs'ta, Atina'da tamamen beklenmedik bir biçimde başladı. Facebook'ta, hükümetin kemer sıkma politikalarına karşı Syntagma meydanında “öfkelerini” ifade etmek için toplanma çağrısının ilk kimden çıktığı tam olarak netleşmiş değil. Öyle gözüküyor ki, Cornelius Castoriadis'in son dönem demokratik ideolojisinden etkilenmiş bir siyasi yapı çevresindeki unsurlar bu inisiyatifi alanlar arasındaydı. Çağrı kitlesel medya tarafından olumlulanarak duyuruldu ve ilk günlerde medyada İspanyol eylemlerinde yer almış “Şşşt, bağırmayın – Yunanlıları uyandıracağız” gibi bir pankarta atıfta bulunuldu. Tabii ki medyanın bu tutumunun baki kalmaması kimseyi şaşırtmadı.

İlk çağrı, siyasi partilerden, temsiliyetten ve ideolojilerden bir bağımsızlık ve ayrılık bildirgesiydi. Ayrıca devletin borç krizini yönetimine ve “bizi bu noktaya getiren herkese” karşı barışçıl protestolar gerçekleştirme iradesi ifade edildi. Ayrıca temel bir slogan “gerçek demokrasi” çağrısıydı. “Gerçek demokrasi” sloganı ilk birkaç günün ardından “doğrudan demokrasi” sloganına döndü. Örgütleyicilerin kitle meclisine bir dizi demokratik kural dayatma çabası katılımcılar tarafından reddedildi. Öte yandan birkaç gün sonra konuşmalara zaman sınırı konulması (90 saniye), katılımcıların nasıl tartışma konusu önerisinde bulunabilecekleri (yazılı olarak, kitle toplantısı başlamadan iki saat önce sunulacak biçimde) ve konuşmacıların nasıl seçileceği (çekiliş yöntemiyle) gibi kimi düzenlemeler yapıldı. Ayrıca altını çizmeliyiz ki, kitle meclisinin kalbinde her zaman pek çok tartışma, olay ve hatta kimi zaman katılımcılar arasında zıtlaşmalar dahi gerçekleşiyordu.

Başlangıçta, meydanın işgalinin öz-örgütlülüğü çabalarında komünel bir hava hakimdi ve resmi olarak siyasi partilere tahammül edilmiyorlardı. Öte yandan başta SYRIZA (Radikal Sol Koalisyonu) örgütü olmak üzere solcular hızla Syntagma kitle meclisine karıştılar ve başta “sekreteryal destek” grubu ve “iletişimden” sorumlu komite olmak üzere Syntagma meydanı işgalini yürütmek için kurulmuş muhtelif komitelerde önemli konumları elde etmeye başladılar. Bu iki komite hepsi içinde en önemlileriydi zira hem kitle toplantılarının gündemini hem de tartışma akışını örgütlüyorlardı. Altını çizmemiz gereken önemli bir nokta ise bu kişilerin siyasi eğilimlerini açıkça ifade etmeden, 'bireyler' gibi gözükerek bu konumlara seçilmiş olduklarıydı. Öte yandan bu siyasetçiler böylesini değişken ve heterojen bir kitle meclisini tamamen manipüle etmeyi başaramıyorlardı zira siyasi partilerin gözden düşmüş olduğu, güvenilmediği ortadaydı. Öte yandan bu özel gruplara bireysel olarak katılmak çok zordur çünkü bunu yapmak için solcuların gölge parti mekanizmalarını karşıya almak gerekir.

Gündelik olarak örgütlenen gösteriler adım adım kitleselleştiler ve hükümetin ve genel olarak siyasi düzenin itibarını topyekün yitirdiğini ifade etmeye başladılar. En kitlesel eyleme 500,000 civarı insan katıldı (5/6 Pazar).

Her gün toplanan karma kalabalıkların sosyal bileşeni işçilerden işsizlere, emeklilerden öğrencilere, hatta ufak işletmecilere veya krizin tokadını yemiş eski küçük patronlara kadar uzanıyordu. Syntagma meydanındaki bu eylemlerde, ilk günlerde “yukarıdakiler” (Parlamento binasına yakın konumlanmış olanlar) ve “aşağıdakiler” (hakikaten meydanda olanlar) arasında bir ayrım ortaya çıktı. İlk kategoride, başından beri kimi milliyetçi veya aşırı sağcı gruplar mevcuttu ve özellikle (çoğu ya proleter ya da proleterleşmiş eski ufak mal sahipleri olan) daha muhafazakar ve apolitik kesimler üzerinde bir etki ediyorlardu. Parlamento önünde toplananların Yunan bayrakları sallamaları, milletvekillerine hareket çekmeleri ve “Hainler!” ya da “Hırsızlar” gibi popülist ve milliyetçi sloganları atmaları olağanlaşmıştı. Öte yandan bu kişilerin siyasi olarak daha muhafazakar olmaları polisle çatışmalar tırmandığında daha kontrol edilebilir oldukları veya örgütlü aşırı-sağcı grupların saflarında sayılabileceği anlamına gelmiyor. Öte yandan kitle meclisinin tabanını oluşturan ikinci grup daha ziyade demokratik solun yönelimlerinin etkisi altındaydı (yurtseveri, anti-faşist, anti-emperyalist) ki bu oylanan bildirgelerden (bknz. http://real-democracy.gr) görülebilir. Ayrıca ikinci grubun bileşeni proleterdi (işsiz işçiler, kamu işçileri, üniversite öğrencileri, özel sektörden işçiler vb.)

Solcular “borç krizi” ve “doğrudan demokrasi”ye dair bir dizi tartışma etkinlikleri düzenlemeyi başarmışlardı ve etkinliklere çoğu muhtelif sol siyasi partilere yakın (temelde SYRIZA ve ANTARSYA) solcu akademisyenler (solcu siyasi iktisatçı Lapavitsas gibileri) konuşmacı olarak çağırıldılar. Böylesi etkinliklerin örgütlenmesi, “uzmanlar” ile “uzman olmayanlar” arasındaki ayrımı yeniden üretiyor ve keskinleştiriyordu ve bu çağrılan konuşmacıların sunumları kapitalist ilişkilerin ve krizin farklı bir şekilde siyasi ve iktisadi olarak yönetilmesine odaklanıyordu. Mesela, borç meselesine dair ifade edilen temel görüşler, “borcun yeniden yapılması” ve “çirkin borcun” iptalinden Yunan devletinin borç ödemelerini iptaline veya Avro bölgesinden ve AB'den çıkışına çeşitlenmekteydi. Her halükarda, bu etkinliklerde ifade bulan siyasi içerik, alternatif ve daha yurtsever bir “ülke gelişimi” ve gerçek bir sosyal-demokrat devletin yaratılmasıydı. Başka bir değişle, bu etkinlikler tartışmaları Yunanistan kapitalist ilişkilerin yeniden üretiminin, solcuların hakettiklerini düşündüğü rolü oynadıkları farklı bir hükümet tarafından gerçekleşmesi gerektiği noktasına çekme çabasının bir ifadesi oldular... Kimi durumlarda katılımcılar kitle meclislerinde, panellerde uzmanlara verilen önemli rolü ve ayrıca borç meselesini lojistik bir milli mesele olarak gören yaklaşımı eleştirdiler. Öte yandan bu eleştiriler genel gidişatı etkileyemecek kadar cılız kaldı. “Milli borcun” solcu yönetimi için en bilinen öneri muhtelif solcu siyasetçi, akademisyen ve sendika ağasının oluşturduğu Yunan Denetim Komisyonu'ndan geliyor ve ortaya konulan fikir Ekvador modelini izleyerek “çirkin borcu” iptal etmek. Komisyon'un meydana katılımı, ilk günlerde, siyasi partilerin katılımına karşıt bildirgelere rağmen, bir “vatandaşlar birliği” olduğu iddiasıyla kabul ettirilmişti!

Bazılarımız, genel kitle meclisi tarafından emek ve işsizlik meseleleri etrafında kurulmuş tematik bir mecliste yer aldık. Yer aldığımız bu meclisin ismi İşçi ve İşsizler Grubu idi. Başka yoldaşlarla birlikte, bu meclis “borçların ödenmeyişinin” proleter, tabandan ve doğrudan ihtiyaçlarımıza odaklı bir öz-örgütlü pratiğini örmeye çalıştık. Şüphesiz, bu yaklaşım, solcu siyasi grupların “dış borçların ödemesi durdurulsun” yaklaşımından tamamen farklılaşıyordu. Bu amaçla, işsizlik bürolarında, işsiz işçilere Syntagma meydanındaki gruba katılma çağrısında bulunan ve işsiz işçilerin yerel meclislerinin örgütlenmesini hedefleyen müdahaleler düzenlendi (maalesef özellikle ikinci hedefe dair müdahaleler bir sonuç elde edemedi). Ayrıca, Syntagma meydanı metro istasyonunda, konuyla ilgili faal olan başka bir grup olan “Ödemiyorum” adı verilen komiteler koalisyonu ile ortak üç eylem düzenledik. Eylemlerde bilet okuma makinaları tıkandı. Bu mecliste yer alan solcular, faaliyetleri “çalışma hakkı”, “herkese tam, düzgün, istrikrarlı iş” gibi solcu siyasi sloganlarla sınırlı tutmaya çalıştılar ve (eğer edinmişlerse) mücadele deneyimlerini paylaşmaya veya kollektif doğrudan eylemlere girişmeye yanaşmadılar. Bu çelişkinin sonucu, http://real-democracy.gr/en/node/159 sitesinde yayınlanmış olan bildirgede görülebilir. Öte yandan esas sorun, örgütlenen eylemler genel kitle meclisi tarafından karar verilmiş olsalar dahi, bizim – kimi anti-otoriterler/anarşistler ve kimi solcular – dışımızda öteki kişilerin tartışmalarda ve eylemlerde varlığının neredeyse mevcut olmayışı.

Bu da bizi Syntagma meydanına dair bir başka önemli gözleme götürüyor. Kitle meclislerinin doğrudan eylemlerin örgütlenmesine yönelik kararları almalarına rağmen, günün sonunda bu eylemlere çok az kişi katılıyor. Öyle görünüyor ki, böylesine kitlesel toplantılarda şu veya bu özel öneriden yana veya ona karşı doğrudan demokratik oy verme süreci, edilgen ve pasif yaklaşımları ve bireyselleşmiş izleyici/seçmen rolünü yeniden yaratma eğiliminde.

Katılımcıların ciddi bir kesiminin pasifliği ve bireyselleştirilişinin ciddi bir kesimi genel grev gününde (15/6), devlet güçlerinin eylemi dağıtma ve Syntagma meydanını yeniden ele geçirme çabasına karşı koyma ihtiyacı ortaya çıktığında açıldı. Devlet güçlerinin bu saldırısı, yalnız pratikte binlerce kişinin pratikte polisle çatışmalara katılımına yol açmadı, aynı zamanda eylemciler arasında gerçek dayanışmanın ifade bulmasını da sağladı: insanlar polislerin elinden başka eylemciler tarafından kurtarıldılar, eylemci sıhhiye ekibi biber gazları ve polisin vahşi saldırıları karşısında tehlikede olan herkese yardım etti; binlerce eylemci gaz bombalarına rağmen kol kola dans ettiler.

Öte yandan şiddet meselesi ve kimi şiddetli eylemcilerin polis ajan-provakatörleri olduğu suçlamaları üzerinden kimi güçler, başta burjuva medyası, solcu partiler ve faşistler, eylemcileri parçalamaya ve birbirlerine düşürmeye çalıştılar. Anarşist/antiotoriter blok ve taban sendikalarının bloğu Syntagma meydanına varınca bazı yoldaşlar parlamentonun önündeki bölgeye yöneldiler ve bir grup faşist, bir iki bireyin attığı az sayıda (en fazla 2 veya 3) molotof bombasının atılmış olmasını bahane ederek eylemcilerin “kapşonlular” olduklarını, gizli polis ve provakatör olduklarını ve bu yüzden tecrit edilmeleri gerektiğini bağırmaya başladılar. Bu grup anarşist/antiotoriterlere saldırdı ve farklı eylemcileri de saldırıya dahil etmeyi başardılar. Anarşist/antiotoriterler saldırıya göğüs germeyi ve geri püskürtmeyi başardılar. Öte yandan medya bu olayı, anarşistlerin “öfkelilere” (meydanlardaki kitleye genel olarak bu isim verilmişti) bir saldırısı olarak çarpıtarak “şiddet yanlısı” ve “barışçıl” eylemciler arasında bir ayrılık yaratmaya çalıştı. Olayın görüntüleri gün boyunca tekrar tekrar televizyonlarda gösterildi. Öte yandan, sokak siyaseti düzeyinde, bu çaba polis günün ilerleyen saatlerinde eyleme saldırıp karşısında tamamen kenetlenmiş bir kitle bulunca büyük ölçüde boşa çıkmış oldu.

Medyanın haricinde, sol partiler de “provokatöroloji” pratikleriyle ve anarşist/antiotoriter kesime karşı sürekli yaptıkları suçlamalar ve kara propaganda ile “şiddet yanlısı” ve “barışçıl” eylemciler arasındaki farkı vurgulamaya çalıştılar. Şüphesiz hedefleri farklıydı: gelecek hükümetlerde yer alarak Yunan kapitalizminin alternatif, solcu bir yoldan ilerleyişini sağlamak hayalleriyle, hareketi siyasi olarak kullanabilmek için legalite ve barışçıllık sınırlarında tutmak istiyorlardı. Burada eklemeliyiz ki içimizden bazılarının bir parçası olduğu Syntagma meydanı İşçi ve İşsizler Grubu provokatörolojiyi ve hareket içerisindeki yalan bölünmeleri lanetleyen bir bildiri yayınladı fakat bu bildiri asla bir tartışma konusu olarak onaylanmadı. Bu solcu örgütçülerin müdahalesi ve manipülasyonu ile öteki katılımcıların zayıf desteğinin sonucuydu.

Bununla birlikte bu “provokatöroloji” meselesine ve “hareketimizin niteliği şiddet yanlısı mı barışçıl mı” sorusuna dair de pek çok farklı görüş ifade edildi. Kitle meclisinin dinamiği ve çelişkili niteliği kitle meclisinin 28-29 Haziran genel grevi öncesi kararlarına dek izlenebilir. Solcu örgütçüler, polis güçlerine “halkın iradesine ve halkın anayasal bağımsızlık hakkına saygı gösterme [...] ve halkın kendi anayasasını korumasına engel olmama” gibi bir çağrı yapılması (!) yönünde bir oy kazanmayı becermişlerdi. Aynı zamanda, “harekete değil düzene hizmet eden şiddet profesyonellerini” kınayan bir bildirge de yayınlanmıştı ki bu da “kanun ve düzen”e itaat ideolojisine göre hareket etmeyenlere karşı solcu provokatörolojiyi temsil ediyordu. Öte yandan, bir gün sonra, “baskı güçleriyle çatışanlar” lehine “megafondan hiç kimse onlara karşı konuşmayacak” kararı alındı. Aynı gün, “48-günlük grev sırasında gerçekleşecek her tür şiddet eylemini kınama” önerisi de reddedildi.

Altını çizmeliyiz ki “meydanlar hareketi”, alışılagelmiş genel grevlerin ve yalıtılmış yerel grevlerin yapamadığını yapıp hükümet politikasına muhalefet alanını genişletmekte gerçekten etkili olmuştu. İtibarını yitirmiş sendika konfederasyonu GSEE'ye 15/6 tarihinde bir 24 saatlik genel grev kararı alması ve ikinci “memorandum” oylanacağı sırasında 48 saatlik bir genel grev kararı alması dayatıldı ki bu esnalarda pek çok işçi sabahtan akşama eylemlere katılma olanağını buldu. Eylemler, memorandum oylamasını değiştirmekte başarılı olamamış olsalar da, herşeye rağmen derin bir kabine krizi ve siyasi kriz yarattılar. Siyasi temsiliyet düzeni daha önce asla, 2008 kalkışmasında dahi, itibarını bu denli geri dönülmez biçimde yitirmemişti. Öte yandan solcu örgütçüler sendikaların aracı işlevini, hiç değilse ideolojik alanda, 48-saatlik genel grev çağrısı yapan ortak bir poster ile baki kılmayı becerdiler.

Greve dair yapılabilecek ilk gözlem, bu iki gün içerisinde olaylara katılan insan sayısının miktarını tam olarak hesaplamanın mümkün olmadığıdır. Atina merkezindeki mücadele alanına (Syntagma meydanı ve çevre sokaklar) sürekli bir giriş çıkış oldu ve eylemci sayısı birkaç binden 100,000'e kadar çıkabildi. Öte yandan greve katılım ilk gün ikinci güne kıyasla çok daha düşüktü: 28/6 tarihinde Syntagma meydanındaki eylemci sayısı 20,000'i aşmıyordu.1 İki günde de eylemciler ile çevik kuvvet ekipleri arasında Syntagma meydanı etrafındaki şehir merkezinde şiddetli çatışmalar gerçekleşti. Çevik kuvvet ekipleri, binlerce kimyasal silah kullanarak zehirli ve boğucu bir atmosfer yarattılar. Şüphesiz ikinci gün eylem daha sert ve daha kitleseldi.

Polise göre 131 polis yaralandı, 75 kişi göz altına alındı ve 38 kişi tutuklandı. Syntagma meydanı sıhhiye ekibine göre 700'ü aşkın kişiye meydanda ve Syntagma metro istasyonunda oluşturulan tedavi merkezlerinde ilk yardım yapıldı ve 100 kişi hastanelere gönderildi. Bankalara, bakanlık binalarına, lüks otellere, Syntagma meydanı postanesine ve kimi dükkan ve lokantalara hasar verildi.

Şüphesiz devletin başından beri hedefi meydanı boşaltmak ve eylemcileri terörize edip dağıtmaktı.1 Öte yandan “meydanı terk etmeyeceğiz” gibi sloganların muhteşem bir biçimde eylemcilerin ısrarcı ve kararlı ruh halini ortaya koyuyordu. Sonuç olarak polisle hem fiziki hem sözlü çatışmalar neredeyse sürekli yaşandı. İlk gün pek çok kişi meydanı çevreleyen şehirlere uzun veya kısa çatışmaların ardından, nihayetinde polis meydanda kimseyi yaklaştırmayacakları belirli bir bölge kazanmayı becerdi. Buna rağmen birkaç yüz kişi gece geç saatlere kadar meydanda kalmayı başardı.

İkinci gün ise, Syntagma meydanındaki buluşmanın haricinde, milletvekillerinin parlamentoya girmesini engellemek için sabahtan yolları kesme çabaları gerçekleşti. Hem Syntagma kitle meclisinde hem de Atina çeperindeki mahallelerdeki kitle meclislerinde bu plan kabul edilmişti. Ne yazık ki bu yol kesme eylemlerine yalnızca birkaç yüz eylemci katıldılar ve vahşi polis saldırıları karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar ve nihayetinde polis tarafından dağıtıldılar. Dolayısıyla siyasetçilerin parlamentoya gitmelerini engelleme planı işe yaramadı. Vasileos Konstantinou bulvarındaki barikat esnasında, eylemciler kenar sokaklara çekilerek burada barikatlar kurdular ve çevik kuvvetle düşük seyirli çatışmaların ardından şehir merkezinin turistik kısımlarından geçerek Syntagma meydanındaki bütük eyleme katıldıkları bir uzun bir yürüyüş başlattılar. Ayrıca yol kesme eylemlerinin etkisizliğine Syntagma kitle meclisindeki temel eğilimleri kontrol altında tutan solcuların bu eylemere katılımı ciddi bir biçimde kısıtlamaları ve polisle gerçek bir çatışmatan kaçınmalarının da büyük bir katkısı olduğunu eklemeliyiz. Şüphesiz solcuların tavrı, kitle meclisinin kararlarını uygulama konusundaki yetersizliğinin ve katılımcılarının çoğunluğunun pasifliğinin bahanesi olamaz.

Parlamento çevresindeki çatışmalara gelince, ilk güne benzer olayların yaşandığını söyleyebiliriz; öte yandan bu defa polisin amaçlarına ulaşması çok daha zordu. İkinci günkü çatışmalara binlerce eylemci katıldı. Eylemcilerin çoğu polisle çatışmaya hazırlıklı gelmişti: kimileri gaz maskeleri takıyorlardı veya benzeri korunma yöntemleri geliştirmişlerdi; pek çok kişi anti-asit sıvıları taşıyordu, kimileri ise polislerle çatışmak için tepeden tırnağa giyinip kuşanmışlardı. Pek çok vakada, çatışmanın geliştiği bir “ön bölge” ve insanların sloganlar atıp ihtiyaç duyanlara yardım ettikleri, hatta kimi durumlarda “ön bölge”de devam edemeyeceklerin yerini aldıkları bir “arka bölge” oluştu.

“Barışçıl eylemciler” polisle çatışanları desteklediler: devasa bir kalabalığın toplanmış olmasının kendisi polisin manevralarına bir engel teşkil etti. Eylemciler, saldırı hazırlığı içerisindeyken önlerinde durarak polisin nefret edilen DIAS ve DELTA ekiplerinin motorsikletlerinin önünü kestiler. “Barışçıl” eylemciler çatışmalardan korkmuyorlardı ve yalnızca çevik kuvvetin ve motorsikletli polislerin devasa ve şiddetli saldırıları onların Syntagma çevresindeki sokaklardan kaçmalarına neden oldu. Önceki günlerde ve özellikle 28 Haziran'daki çatışmalar sırasında pek çoklarının olacağını iddia ettiğinin aksine, polisle çatışmalar “halkı” “korkutmadı”: zira bir açıdan bu çatışmalar büyük ölçüde itibarını yitirmiş hükümete, polisin vahşetine ve işçi sınıfının yaşam koşullarının kötüleşmesine karşı birikmiş tepkiyi ifade ediyorlardı.

Özellikle bu günde, Aralık 2008'in isyancıları (anarşistler, anti-otoriterler, öğrenciler, ultralar, genç güvencesiz proleterler) yeniden Atina sokaklarına çıkarak işçi sınıfının daha “saygın” ve istikrarlı kesimleriyle birlikte kemer sıkma politikalarına karşı protestolara katılıp polislerle çatıştılar. 5 Mayıs 2010'dan beri ilk defa böylesi bir şey oluyordu.

48-saatlik genel grevin Aralık 2008 kalkışmasıyla bir ortak noktası daha vardı: yüzler gülüyordu. Eylemcilerin hükümete veya IMF'ye karşı sloganlarının büyük çoğunluğu teras kültürüne dayanıyordu; polisle çatışmalar sırasında ise davulcular eylemcileri cesaretlendiriyor ve mevzilerini korumaları yönünde telkin ediyorlardı.

İki günün sonunda da polis nihayetinde bölgeyi ve merkezi sokakları gece geç saatlerde “temizledi” ve yalnız birkaç kararlı kişi geceleyin meydanda kaldı.

Çatışmalara binlerce kişinin katılması, solcu örgüt/partilerin ve burjuva medyasının “provokatörlere” veya “devlet teşvikli çetelere” dair komplo teorilerini paramparça etti ve her zaman “karışıklık çıkartan” özel gruplara dair benzeri ana-akım propagandaların ne denli saçma olduğunu gözler önüne serdi. Pek çok kişi, sermayenin ve sermaye devletinin emirlerini yerine getiren silahlı, vahşi ve acımasız polisler karşısında taşlar atmanın, ateşler yakmanın ve barikatlar dikmenin gerekliliğinin farkına vardılar.

Bu değişim ayrıca “şiddet karşıtı” ve “şiddet yanlısı” eylemciler arasında geçtiğimiz ay boyunca süregelen (çoğu sözlü) çatışmaların aşılmasının da bir sonucuydu. “Şiddet karşıtı” eylemcilerin büyük çoğu, özellikle yaşlılar, “provokatör maskeleri” ardında sıradan öfkeli genç çocukları olduğunun nihayet farkına vardılar. Bir örnekte, altmışını devirmiş bir kadının “maskeli” 16 yaşında bir delikanlıyla “polislere karşı savaşma hakkına” dair dostça sohbet ettiği gözlendi; aynı esnada iyi giyimli “öfkeli” eylemciler, “isyancılar” ile benzer konulardan konuşmaktaydılar. Şiddet, sürekli sosyal ve siyasi tartışmalarda gündeme gelen konulardan ve harekete geçmiş bir kitlenin içerisinde ortaya çıkan sorulardan yalnızca biridir ve eylemleri ve eylemcilerin çelişkili tavırlarını şekillendirmekte önemli bir rol oynar. Bu fikir ayrılıklarının kısıtlı da olsa teorik ve pratik meselelerin ortaya atıldığı açık bir proleter alan yarattığını söyleyebiliriz.

Bu öfke günlerinin bir diğer belirgin özelliği ise, isyan ve kutlamanın birbirine karışmış olmasıydı. Çatışmalar esnasında canlı müzik vardı; insanlar şarkılar söylüyorlardı ve kimi durumlarda çevik kuvvete yapılan karşı saldırılara davulcular eşlik ediyordu! 28'inde öğleden sonra devam eden çatışmalara ve atılan kimyasal gazlara rağmen bir konser verildi: polis meydanı gaz bombalarıyla doldurduğu esnada eylemciler dans ediyorlardı. 29'unda meydana yakın bir pastaneden çörek, börek, pasta ve dondurmalara el konulması meydandaki mücadaleye lezzetli bir tat kattı; bununla birlikte gıda sağlama komitesi, büyük ihtimalle solcu “örgütçülerden” biri tarafından azarlandıktan sonra yağmaları megafondan kınadı. Aynı öğleden sonra, SYRIZA üyeleri, eylemcilerin çevik kuvvetin olası bir saldırısı ihtimaline karşı taş toplamalarını engellemeye çalıştılar, fakat bir saldırı gelirse ne yapılacağı sorusunu yanıtlamaya başaramayınca bu çabalarından vazgeçmek zorunda kaldılar. Kısa bir süre sonra, mikrofonlar ve hoparlörler, zarar görebilecekleri söylenilerek meydandan götürüldü. Eylemin tam da bu noktada, meydana yakın yerlerde çatışmalar devam ederken “sesini” alıp götürme seçimi, şüphesiz meydanın savunmasını zayıflatmaktaydı. Dakikalarla ölçülecek kadar kısa bir süre sonra, çevik kuvvet ekipleri meydana saldırdılar ve özellikle vahşi bir biçimde eylemi dağıttılar ve eylemciler metro istasyonuna çekilmek zorunda kaldı. Yalnızca birkaç yüz kişi geri dönecekti ve daha da azı akşama dek meydanda kaldı.

Ayrıca siyasetçilere ve polise karşı tepkilerin de gerçekten büyümekte olduğunu belirtmekteyiz. Yaygın çatışmalar haricinde, bu öfke eylemde insanın kulağına çalınabilecek kimi sloganlardan da hissedilebiliyor: “parlamentoyu yakmalıyız”, “onları yükseklere asmalıyız”, “silahlanmalıyız”, “milletvekillerini evlerinde ziyaret etmeliyiz” vb. Böylesi sloganların çoğunlukla yaşlı kişilerden geliyor olması özellikle dikkate değer. Bir dolu eylemcinin gizli polisleri “tutuklama” durumları da biriken öfkenin derecesini gösteriyor: 29'u akşamı eylemciler Syntagma metro istasyonunda bir gizli polis ele geçirdiler ve Kızıl Haç müdahale edip polisi kaçırana dek adamı içeride tuttular (kimi söylentilere göre, adam kaçtığında silahı artık yanında değildi...).

Sendikaların (GSEE-ADEDY) rolüne gelince, özellikle büyük ölçüde “meydan hareketinin” baskısı sonucu ilan ettikleri 48 saatlik genel grev haricinde, önemli bir rol oynamadılar. GSEE kortejlerinin grevin ikinci günü yalnız bir kaç yüz kişi çekmesi de şaşırtıcı değildi; zira eylemlerini akşam üstü şehir merkezinin başka bir meydanına koymuşlardı! 30 Haziran'da GSEE, komplo teorilerine sadakatini göstererek “GSEE yıkımlar ve işçilere ve eylemcilere karşı işbirliği yapan 'kapşonlu kimseler' ile polis arasında gerçekleştirilen önceden kararlaştırılmış çatışmalar (...) gibi her türlü şiddeti kınamaktadır ve hükümete sorumluluklarını yerine getirmesi çağrısında bulunmaktadır” diye bir açıklama yaptı. Öte yandan kamu işçileri sendikası ADEDY daha ihtiyatlı bir tutum alarak 29 ve 30 Haziran'da yaptığı basın açıklamalarında “hükümetin barbarlığını” ve eylemcilere karşı “polis şiddetini” kınadı ve hatta 30 Haziran'da, Syntagma meydanında asla gerçekten örgütlemeyeceği ve düzenlemeyeceği bir eylemin çağrısını dahi yaptı.

2. Dünya Savaşı'ndan beri dayatılan en sert kemer sıkma politikalarının uygulanmasına karşı harekete dair genel kimi noktaların altını çizecek olursak:

  1. Hem aşırı sağcı kesimin, hem de solcu partilerin ve solcuların olumlamakta olduğu milliyetçilik, çoğunlukla popülist biçimiyle egemen durumda. Siyasi partilere üye olmayan pek çok proleter veya krizin tokadını yemiş küçük burjuva için dahi milli kimlik, herşeyin hızla paramparça olduğu bir durumda son hayali sığınak halini alıyor. “Yabancı, satılmış hükümet”e karşı veya “Ülkenin kurtuluşu”, “Milli egemenlik” ve “Yeni anayasa” yanlısı sloganların altında “milli toplumun” büyülü bir birleştirici çözüm teşkil ettiği derin bir korku ve yabancılaşma hissi yatıyor. Sınıfsal çıkarlar sıkça milliyetçi hatta ırkçı terimlerle ifade edilmeye çalışılıyor ki bu da şaşkın ve patlayıcı bir siyasi karışım yaratıyor.
  2. Syntagma meydanındaki esas kitle meclisinin (bunun benzerleri Atina'nın muhtelif mahallelerinde ve öteki Yunan şehirlerinde de mevcut), solcu parti ve örgütlerin “öfkeli” üyeleri tarafından manipüle edilmekte olduğu ortada ve hareketin sınıf doğrultusu için gerçek anlamda bir engel teşkil ediyor. Bununla birlikte bir yanda solcular genel olarak siyasi düzenin derin itibar krizinden dolayı onlar da siyasi kimliklerini saklamak durumundalar ve “kendi kaderini tayin”, “doğrudan demokrasi”, “kolektif eylem”, “ıkçılık karşıtlığı”, “sosyal değişim” gibi genel, soyut laflardan başka pek bir şey diyemiyorlar; öteki yandan gruplarda bulunan aşırı sağcı kişilerin aşırı milliyetçiliği ve çetevari davranışları da pek ciddi bir başarı elde edemiyor.
  3. Antiotoriter kesimin ciddi bir kesimi aynı zamanda solun da bir kesimi (özellikle marksist-leninistler ve sendikacıların büyük çoğunluğu) kitle meclisinden mesafeli duruyorlar veya ona açıkça düşmanca bir tavır alıyorlar: antiotoriterler kitle meclisini parlamento önündeki gruptaki faşistlere savunma komitesinin müsama gösterdiği ve kitle meclisinin muhtelif sol partilerin manipüle ettiği küçük burjuva, reformist bir siyasi yapı olduğunu iddia ederek eleştiriyorlar. Solcular ise kitle meclisini apolitik, sola ve “sendikalı, örgütlü emek hareketine” düşman olduğunu söylüyorlar.

Kesin olan bir şey var: bu değişken, çelişkili hareket, siyasi yelpalzenin her tarafının ilgisini çekiyor ve sınıf ilişkilerinin ve genel olarak siyasetin bir ifadesini teşkil ediyor. Son dönemde kendisini bundan daha belirsiz ve patlayıcı biçimde ifade eden başka bir mücadeleye rastlamadık. Bütün siyasi yelpazenin bu kitle meclislerinde rahatsız edici bulduğu büyüyen proleter (ve küçük burjuva) öfke ve tepkilerinin artık siyasi parti ve sendikaların resmi kanallarından aktarılarak üzerinden ifade edilmediği. Dolayısıyla, kontrol edilmesi zor ve siyasi ve sendikalist temsiliyet sistemi için genel bir tehlike oluşuyor. Dolayısıyla provokatöroloji meselesi kritik: bir şeytan çıkarma, nüfusun ıssız topraklara sürgün edilmiş büyüyen bir kesimine karşı bir “devlet teşvikli faaliyet” iftirası işlevi görüyor. Başka bir düzlemde, hareketin yekpare olmayan ve açık niteliği, içeriği bulanık da olsa gündeme mücadelenin öz-örgütlülüğü meselesini koyuyor. Borcun doğasına dair yapılan tartışma ise biraz dikenli bir mevzuu zira, hareketi Yunan devletine “ödeme yapmayı reddetme” noktasına götürebilir (ki bu siyasi partilerin, sendikaların ve parlamento harici ama devletçi solun büyük çoğunluğunun siyasi ufkunda dahi yer almayan bir yaklaşım). Orta-vade programın kanlı oylamasının ardından, kesinliklerin gökte eriyip gittikleri bir dönemde, kitle meclisleri hareketinin nasıl bir yol izleyeceği belirsizliğini koruyor.

TPTG

 


 

1. Pek çok kişinin "orta vade mali yoğunlaşma çerçevesi programı"nın oylandığı, 48-saatlik genel grevin 2. gününde grev yapmayı seçmiş olması, esasında solcuların süresiz genel grev çağrılarının ideolojik ve aldatıcı niteliğini açığa çıkardı. İşçilerin geliri ve kaynaklarındaki büyük düşüş, sendikaların topyekün krizi ile birlikte böylesi bir ihtimali, hiç değil hem nesnel hem öznel düzeyde kısa vadede, topyekün imkansız kılıyor. Dolayısıyla solcuların süresiz genel grev çağrısı herhangi gerçek bir içerik içermiyor ve "borçların ödenmeyişininin" proleter ve tabandan örülmesi yönünde doğrudan eylemlere girişmekte basiretsizliklerini veya isteksizliklerini saklayan sözde-militan bir propaganda mahiyeti taşıyor. Solcu parti ve grupçukların kadroları muhtelif sendika, dernek ve sivil toplum kuruluşlarında kendi koltuklarını korumayı, gerçek sınıf kavgalarını teşvik etmeye yeğliyorlar.

2. Sonrasında basında ortaya çıktığı üzere, hedef Yunan polis generallerinin Salı günü yaptıkları bir toplantıda çoktan planlanmış ve kararlaştırılmıştı ve hem hükümetin yeni kemer sıkma politikası oylamalarına verdiği önemi, hem de polisleri şiddetme "provoke" etme tezinin abesliğini gözler önüne sermekteydi. Dahası, çevik kuvvet ekipleriyle eylemciler arasındaki şiddetli tartışmalardan böylesi polis ekiplerine emirleri yerine getirmekte ahlaki kaygılar duymamaları amacıyla hükümet yetkilileri tarafından bir tür ideolojik eğitim verildiği sonucunu çıkartabiliriz: hakim argüman, eylemcilerin çoğunun "ayrıcalıklarını yitirmiş kamu çalışanları" olduğuydu.

Tags: 

İngiltere'de İsyanlar: Kapitalizmin çıkmaz sokağı

İngiltere'de patlak veren isyanların ardından, hakim sınıfın sözcüleri – hükümet, siyasetçiler, basın vs. - bizi geleceğe dair 'programlarını' desteklememiz amacıyla kulakları sağır edici bir kampanyaya maruz bırakıyorlar: derinleşen kemer sıkma politikaları ve şikayet eden kim olursa artan baskı koşulları.

Derinleşen kemer sıkma politikaları çünkü kendi düzenlerinin ölümcül iktisadi krizine verecek bir cevapları yok. Yalnızca işlerden, ücretlerden, sosyal yardımlardan, emeklilik maaşlarından, sağlıktan ve eğitimden kesmeye devam edebilirler. Bunun tek anlamı da bu isyanları doğuran toplumsal koşulların kötüleşmesi olacaktır ki bu koşullar bütün bir kuşağın geniş bir kesimini bir gelecekleri olmadığına ikna ediyor. İşte bu yüzden isyanların sosyal ve ekonomik nedenlerine dair bütün ciddi tartışmalar isyancılara bahaneler bulmak olarak gösteriliyor. Onlar suçlu diyorlar bize, ve suçlulara nasıl davranılıyorsa onlara da öyle davranılacak. Bu kadar. Pek hoş, zira bu sefer devletin 80'lerin sonundaki isyanlardan sonra yaptığı gibi şehir içlerine para akıtma niyeti yok.

Artan baskılar, çünkü bizi yönetenlerin bize önerebilecekleri başka hiçbir şey yok. İsyanların yol açtığı yıkımı azami derecede kullanarak polisin harcamalarını arttıracaklar, onları lastik mermiler ve panzerlerle kuşatacaklar, hatta sokağa çıkma yasakları koyup orduyu sokağa dökecekler. İnternet tabanlı sosyal iletişim ağlarının artarak izlenmesinin yanısıra bu silahlar ve isyanlardan sonra tutuklananlara dağıtılan 'adalet' parçaları yalnızca yağmalara ve rastgele karmaşalara karşı kullanılmayacak. Bizi yönetenler iyi biliyorlar ki Kuzey Afrika'dan İspanya'ya, Yunanistan'dan İsrail'e yükselen bir toplumsal kalkışmalar dalgası yayılmış durumda. Böylesi kitlesel hareketlerle gelecekte de karşılaşacaklarının farkındalar ve bütün demokratik gösterişlerine rağmen şiddet kullanmaya Mısır, Bahreyn ve Suriye'deki açıktan açığa diktatöryel rejimler kadar hazırlar. Bunu geçtiğimiz senenin öğrenci mücadeleleri sırasında ortaya koymaktan çekinmediler.

Hakim sınıfın 'ahlak tepeleri'

İsyanlarla ilgili kampanya egemenlerimizin ahlaki olarak yüksek mevkide bulundukları iddiasına dayanıyor. Bu iddiaların içeriğini değerlendirmek gereklidir.

Devletin çığırtkanları isyanların şiddetini kınıyorlar. Öte yandan aynı devlet şu anda Afganistan ve Libya nüfuslarını çok daha büyük düzeyde bir şiddete maruz bırakıyor. Aynı şiddet, gerçekte yalnız egemenlerimizin çıkarlarına hizmet ederken her gün kahramanca ve iyilik severmişçesine sunuluyor.

Hükümet ve medya kanunsuzluğu ve suç işleme eğilimlerini kınıyorlar. Öte yandan isyanları tetikleyen kendi kanun ve düzen güçlerinin, polisin vahşetiydi: Mark Duggan'ın vurulması ve ailesi ile destekçilerinin ne olduğunu öğrenmek Tottenham polis karakolu önünde yaptıkları eyleme karşı küstahça tavırlarla yaklaşım isyanların başlamasına neden olmuştu. Ki bu Tottenham gibi bölgelerde uzun bir gözaltında öldürülmeler veya sokakta günlük polis baskısına maruz kalmalar geçmişi üzerine gelmişti.

Hükümet ve medya yağmacıların aç gözlülüğünü ve bencilliğini kınıyorlar. Öte yandan örgütlü aç gözlülük ve hırs temelinde işleyen bir toplumun, zenginliğin ufak bir azınlık elinde birikiminin muhafızları ve propagandacıları olan yine kendileri. Bu esnada geri kalanımız onların kar etmesini sağlayan ürünleri her daim tüketmeye, değerimizi ne satın alabildiğimizle ölçmeye teşvik ediliyoruz. Ki eşitsizlik yalnızca bu düzene içkin olmayıp ayrıca gün geçtikçe derinleştiği için piramidin en altındakilerin, çözümü ihtiyaçları olduğu iddia edilen ama paralarının asla yetmeyeceği parlak eşyaları alabildikleri zaman ne alabilirlerse götürmekte bulmaları şaşırtıcı olmaktan uzak.

Egemenler bu ufak yağmaları kınarken bütün gezegeni yağmalamak için devasa çalışmalara girişiyorlar – petrol ve kereste şirketleri kazanç için tabiatı yağmalıyorlar, spekülatörler gıda fiyatlarını fırlattıkları için cömertçe ödüllendiriyorlar, silah tacirleri sattıkları ölüm ve yıkımdan inanılmaz kar ediyorlar, pek saygın mali kurumlar uyuşturucu ticaretinden elde edilmiş milyarları temizliyorlar. Soygunun içsel bir parçası sömürülen sınıfın büyüyen bir kesiminin açlığa, umutsuzluğa ve suça itilmesi. Peki fark nerede? Ufak kanunsuzlar her zaman cezalandırılıyorlar, öte yandan suçun efendileri güzel güzel yaşayıp gidiyorlar.

Uzun lafın kısası: hakim sınıfın ahlakı diye birşey yoktur.

Esas mesele: Nasıl direnmeli?

Kapitalizm denilen bu devasa suç şebekesinin kaymağını yemeyen bizlerin – yani geniş çoğunluğun – karşısımızdaki esas mesele şudur: artık gözle görülür bir şekilde borç içinde boğulan bu düzen elimizde avucumuzda ne varsa el koymaya çalışırken kendimizi nasıl savunabiliriz?

Geçtiğimiz haftalarda İngiltere'de gerçekleşen isyanlar karşı koymak, kontrolü ele almak, güçlerimizi kavuşturmak, kendimiz için yeni ve farklı bir gelecek şekillendirmek için bize bir yöntem sağlıyor mu?

İsyanlara katılanların büyük çoğunluğu şüphesiz polise ve zenginliğin sahiplerine karşı büyük bir öfke ifade ediyorlar, zira onları kendi sefaletlerinin esas nedeni olarak bellemişler. Öte yandan neredeyse hemen isyanlar, en fakir şehirsel alanlarda onlarca yıllık sosyal kopukluk yaşamaktan kaynaklı daha karanlık tutumlar, çete kültürleri, "her koyun kendi bacağından asılır" veya "zengil ol veya denerken öl" misali hakim ideolojileri benimsemek gibi daha olumsuz unsurlar ortaya çıkarttılar. Polis baskılarına karşı başlayan bir protesto işte böyle açıkçası anti-sosyal ve işçi sınıfı karşıtı eylemlerle yolundan saptırıldı: bireylerin tehdit edilmesi ve soyulması, ufak mahalle dükkanlarının dağıtılması, itfaiye ve ambulans işçilerine saldırılar ve binaların pek çok zaman sakinleri de içerisindeyken ayrım yapılmadan yakılması.

Böylesi eylemler altında yaşadığımız bu hırsızlık düzenine karşı çıkmak için kesinlikle hiçbir perspektif sunmamaktadırlar. Tam aksine, yalnızca bu düzenden muzdarip olanlar arasındaki ayrımları derinleştirmeye hizmet etmektedirler. Yerel dükkanlara ve binalara karşı saldırılar karşısında kimi sakinler beyzbol sopalarıyla silahlanarak 'koruma birimleri' oluşturdular. Kimileri isyanlardan sonraki günlerde temizlik operasyonlarına katılmak için gönüllü oldu. Pek çok sıradan kişi polisin mevcut olmayışından şikayet eder ve daha güçlü önlemler ister hale geldi.

Bu ayrımlardan en çok kim kar edecek? Hakim sınıf ve onun devleti. Söylediğimiz gibi: iktidardakiler şimdi polis ve ordunun baskı mekanizmalarını azdırmak ve her tür protesto ve siyasi karşı çıkışı suç ilan etmek için halk desteğine sahip olduklarını iddia edecekler. Çoktan isyanların faturası 'anarşistlere' çıkartıldı ve yalnız bir kaç hafta önce Westminster kenti büyükşehir polisi devletsiz bir toplum yanlılarının fişlenmeleri ve ihbar edilmeleri gerektiğine dair çağrıda bulunma hatasına düştü.

Bu isyanlar kapitalist düzenin ulaştığı çıkmaz sokağın bir yansımasıdırlar. Bir işçi sınıfı mücadelesi biçimi değildirler; daha ziyade işçi sınıfının bir sınıf olarak mevcut olmadığı bir durumda bir öfke ve çaresizlik ifadesidirler. Yağmalar daha üst bir mücadele biçimine doğru bir adım değil, o yolda bir engeldir. Dolayısıyla youtube'de binlerce kişinin izlediği Hackney'li kadının yağmaları insanların bir araya gelmelerini ve mücadelenin neyle ilgili olduğunu ortaya koymalarını engellediği için kötüleyen öfkesi haklıdır:[1]Bu mesele Tottenham'da vurulan bir adamla ilgili, eğlence için orayı burayı ateşe vermekle ilgili değil. Sizler kafamı bozuyorsunuz... Hackney'li olmaktan utanıyorum çünkü burada hepimiz toplanıp bir amaç için mücadele etmiyoruz.

Hep birlikte toplanıp bir amaç uğruna mücadele etmek: işte işçi sınıfının yöntemleri bunlardır; proleter sınıf mücadelesinin ahlakı budur, fakat bunlar yalıtılmışlık ve nihilizm tarafından yenilip bitirilmek tehlikesi altındadırlar ve bu nihilizm öyle bir noktadadır ki; işçi sınıfının koca koca kesimleri kim olduklarını, hangi sınıfa mensup olduklarını unutmuş duruma gelmişlerdir.

Fakat bir alternatif var. Sınıf kimliğinin yeniden yükselişi, sınıf mücadelesinin yeniden ortaya çıkışının ancak Tunus, Mısır, İspanya, Yunanistan veya İsrail'dekiler gibi kitlesel ve kapsayıcı hareketlerde ayırdedilebilir. Bu hareketler, bütün zayıflıklarına rağmen, herkesin bir sese sahip olabileceği kitle meclisleri ile; her meselenin tartışılabileceği derin siyasi tartışmalar ile; polise ve çetelere karşı örgütlü meşru müdafa ile; işçi eylemleri ve grevler ile; devrim sorusunu, insanın insanın kurdu olmadığı, insanlar arasında dayanışmaya dayanan, üretimin satış ve kar için değil gerçekten ihtiyaç duyduklarımız için yapıldığı bir toplum biçimini ortaya atarak bize farklı bir mücadele yolunun hissiyatını vermektedirler.

Kısa vadede, isyanların yarattığı ayrışmalardan ve devletin mevcut düzene her türlü saldırının kör yıkımla sonuçlanacağı mesajının belirli bir başarı elde etmiş olmasından dolayı, İngiltere'de gerçek bir sınıf hareketinin gelişminin eskisinden de ciddi sıkıntılar yaşaması olası duruyor. Öte yandan dünya genelinde perspektif bakidir: bu gerçekten hasta toplumun derinleşen krizi ve sömürülenlerin bilincinin ve örgütlü direnişinin giderek artması. İngiliz hakim sınıfı ne birinden, ne diğerinden paçayı sıyırabilir.

EKA - 14.08.11


1. http://www.youtube.com/watch?v=G18EmYGGpYI

Tags: 

İspanya: Tahrir Meydanı'ndan Puerta del Sol'e

İspanya'da gerçekleşmekte olan olaylar, nihai sonucunun ne olacağından bağımsız olarak ve kafa karışıklıkları ve yanılgılarına rağmen tarih yazmaktadırlar ve sınıf mücadelesinin evriminde bir mihenk taşı teşkil etmektedirler.

Enternasyonal sınıf mücadelesinin bir halkası

Olayları açıklamaya teşebbüs edenler, ünlü "İspanyol Devrimi"nin nedenlerini milli unsurlara bağlayarak özetliyorlar.

Daha büyük bir yalan ve aldatmaca olamaz! "Siyasi sınıf"a güvensizlik dünya genelinde yaygın bir olgudur. İster seçim sirkiyle iktidara gelmiş olsunlar, ister darbeler ile diktatörlük kurmuş olsunlar, "temsilcilerine" güvenen insanların bulunduğu bir ülke bulmak bir hayli zordur.

Olayların farklı bir nedeni olduğu söylenilen yozlaşma da küresel bir olgudur ve yozlaşmanın olmadığı hiçbir ülke yoktur. Şüphesiz, hem siyasetin "kalitesi"nin hem de yozlaşmanın, farklı ülkelerde farklı derecelerde olduğunu söylemek mümkündür, fakat bu farklar bizim dünyayı ve kapitalizmin tarihsel yozlaşma ve çürüme olgusunu görürken gözlerimizi kapatan ağaç dallarına dönüşmemelidirler.

Ortaya konulan bir diğer gerekçe özellikle gençler arasındaki kitlesel işsizliktir. Ayrıca seçimlerden sonra artan güvencesizlik ve bir sonraki seçim hazırlıkları öncesinde yaygın bir biçimde bastırılan sosyal kesintilerin payından da bahsedilmektedir. Bunlar da durumu daha İspanyol hale getirmezler. Benzeri durumları yalnız Yunanistan, İrlanda ve Portekiz'de değil, ayrıca ABD ve İngiltere'de de görmekteyiz. İşçi sınıfına ve nüfusun geniş kesimine karşı yöneltilen böylesi saldırıların ülkeden ülkeye değiştiği doğru olmakla birlikte, kapitalizm daimi bir eşitsizlik kaynağıdır ve herkesin her geçen gün fakirleştiği günümüz koşullarında herhangi bir ülkenin bir diğerinden daha az fakir olduğu üzerinden bir yorum geliştirmek, ciddi bir hata olacaktır.

Madrid'de ve Kahire'de, Londra'da ve Paris'te, Atina'da ve Buenos Aires'te gördüğümüz işsizliğin aynı ekşi yüzüdür. Gördüğümüz birleştiren ve genelleştiren herşeyken, ayrıştıran ve farklılaşltıranları aramak hem verimsiz hem de abes olur. Mevcut durumda her geçen gün dünyanın sömürülenlerinin yaşam koşulları biraz daha kötüye gitmektedirler. Hepimiz dipsiz bir kuyuya inecek tek damla içerisinde birleşmiş vaziyetteyiz. Bunu yalnızca işsizlik, enflasyon, güvencesizlik, sosyal yardımların kesilmesi gibi alanlarda değil, ayrıca nükleer felaketlerin artması, savaşlar ve artan ahlaki barbarlığın yanında sosyal ilişkilerin parçalanmasında görüyoruz.

Açık bir biçimde, egemen ideolojinin baskısı ve dar milliyetçiliği yaşamakta olduğumuz hareketi "İspanyol Devrimi"nin dört duvarı arasına haps etmeye niyetli. Farkındalık zorluklarının pek çok kişinin çarpıtılmalara kandığı anlamına geldiği ve kitle meclislerindeki işçilerin geneli arasında dünyadaki genel duruma ve hareketin kendisine dair tartışmanın sınırlı olduğu doğrudur.[1]

Fakat, hareketin katılımcıların çoğunun işçi sınıfına mensup olma anlamında işçi oldukları halde (işsizler, güvencesiz koşullarda çalışan genç işçiler, emekliler, çalışan öğrenciler, illegal göçmenler vb.) toplantılarda işçi sınıfı ifadesinin bile bu denli nadir geçtiği bu koşullarda işçi sınıfının enternasyonal hareketinin bir halkasından nasıl bahsedebiliriz?

Bu zorluğu açıklayan belirli sayıda unsur var: işçi sınıfının kimlik ve özgüven konusunda ciddi bir sıkıntısı mevcut. Öte yandan hoşnutsuzluk yalnızca işçi sınıfı ile sınırlı değil, toplumun ezilen ve sömürülen geniş kesimlerince paylaşılıyor. Bu sosyal katmanlar küçük burjuvazi ve liberal mesleklerin proleterleşmesinin neticesinde böyle bir noktada bulunuyorlar.[2] Şüphesiz bu ilk bakışta hareketi farklı bir dizi kaygı etrafından şekillenmiş, demokratik yaklaşımlara pek duyarlı, karmakarışık bir sınıflararası hareket olarak nitelendirmemize neden olabilir. Öte yandan daha derine baktığımızda hareketin işçi sınıfının enternasyonal mücadelesine ait olduğunu görebiliyoruz. Şu anda neticesinde proletaryanın kendi gücüne güvenmeye başlayacağı ve kendisini bu lanetli harabe toplumuna bir alternatif sunabilecek bağımsız bir toplumsal sınıf olarak göreceği kitlesel mücadeleler evresinden geçiyoruz. Fransa 2006'dan Yunanistan 2008'e geçmiş olan bu hat, 2010'da Fransa'ya geri döndü ve İngiltere'ye de sıçradı, 2011'de ise Tunus ve Mısır'ı sallayarak devam etti. İşte İspanya'yı sarsan bu koca deprem bu fay hattının ifadesidir. Bu sarsıntılar, nihayetinde insanlığın kurtuluşuna gidecek toplumsal yolu açacak daha da büyük depremlerin altyapısını hazırlamaktadırlar.

Hareketin anlık tetiklenişi

Enternasyonal ve tarihsel bir analizde, muhtelif unsurların özel ulusal veya anlık durumları mı içlerine aldıkları, yoksa tam tersi bir durumun mu geçerli olduğu asla net olamaz. Zira, olguların kendilerinin bu özel unsurların birer parçaları olduğunu anlamadan durumu anlamlandırmak mümkün değildir. Hareket Democracia Real Ya (Gerçek Demokrasi Şimdi) isimli grubun "siyasetçilere karşı" bir protesto gerçekleştirmesiyle başladı. 15 Mayıs eylemleri muazzam bir başarı oldu: yaygın hoşnutsuzluk ve geleceğin yokluğuna duyulan rahatsızlık bu eylem içinde beklenmedik bir kanal bulmuş oldular.

Herşey burada bitmiş gibi görünüyordu, ama Madrid ve Granada'da, eylemin solunda bir polis saldırısı gerçekleşti ve 20'yi aşkın kişi gözaltına alındı, ve polis karakollarında sert bir muameleye maruz bırakıldılar. Gözaltına alınmış olanlar kendi içlerinde bir genel meclis biçiminde örgütlenerek toplandılar ve bir bildirge yayınladır ki bu pratik ciddi bir etki yaptı ve bir öfke ve dayanışma tepkisi tetikledi. Bir grup genç Madrid merkezinde, Puerta del Sol meydanında kamp yapmaya karar verdiler. Pazartesi günü bu örneği Barcelona, Granada ve Valencia da takip etti. Yeni bir baskı dalgası sinirleri iyice altüst etti ve eylemler inanılmaz bir hızla yetmişi aşkın şehre yayıldı. Salı akşamüstü bir dönüm noktası gerçekleşti. Örgütleyenler sessiz protesto eylemleri veya bir işe yaramayacak oyun gösterileri planlamışlardı ama katılım beklenmedik bir biçimde büyüdü ve katılanlar kitle toplantısı yapma sloganları atmaya başladılar. Salı günü saat sekiz civarında Madrid, Barcelona, Valencia gibi kimi şehirlerde ama atılan taş Çarşamba günü tam anlamıyla bir çığa dönüşmüştü ve bütün eylemler açık kitle toplantıları, kitle meclisleri halini aldılar.

Hareketin ismi bir sembol olarak 15 Mayıs hareketi (veya 15M) olarak kalsa da bu tarihte olanlar hareketi yaratmaktan ziyade ancak tetiklemişlerdi. Öte yandan, bu ceket esasında dar ve kısıtlayıcı bir kabuktu; zira harekete demokratik İspanyol devletinin "yeniden doğumu" gibi hem ütopik hem yanıltıcı bir yaklaşım veriyordu.[3] Kitlesel toplumsal hoşnutsuzluk "İkinci Geçiş"i kanalize etmek için kullandı. 34 yıllık demokrasinin ardından nüfusun büyük çoğunluğu büyük hayal kırıklığı içerisindeydi, fakat durum insanların Franko rejiminin kalıntılarından dolayı "kusurlu ve sınırlı bir demokrasi" içerisinde yaşadıkları iddiası ile "açıklanıyordu" ve ihtiyaç olan tek şeyin "tam demokrasiye" yolu açacak bir "ikinci geçiş" gerçekleşmesi idi.

İspanya proletaryası bu aldatmacaya dair zaaflı zira İspanyol anayasası fazlasıyla otoriter, kibirli ve sorumsuz; dolayısıyla "gerçekten demokrasinin mevcudiyetine" inanmayı güçleştiriyor. Öte yandan "halkı siyasetçilere karşı isyana" seferber ederek ve "Şimdi Gerçek Demokrasi" isteyerek burjuvazi bunun tek mümkün demokrasi olduğunu ve başkasının olmadığını gizlemeye çalışıyor.

Zapatero hükümeti genç işsiz oranı %40'ın üzerinde olan böylesine patlayıcı bir durum göz önünde bulundurulursa aslında pek de yumuşamadı. Zapatero hükümetinin "büyük sosyal başarılarını"(!) sorgulama cürretinde bulunanlara "ahlaksızlar" diye hitap etti ki bu demeçler pek çok gencin aklına öfke düşürdü. Öte yandan daha derin bir sorun vardı: Zapatero'nun İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) her şeye rağmen herkesin küstahlığından, vahşiliğinden ve otoriter reflekslerinden dolayı çekindiği Halk Partisi'ne (PP) bir alternatif olarak sunuluyordu. İspanya, Cameron'u destekleyen "modern" liberallerin yakın zamana kadar daha ciddi bir destek aldıkları İngiltere'ye benzemiyor zira. Her ne kadar pratikte en yoğun saldırıları yürüten kesim PSOE olsa da, sağcılar işçi sınıfını bir avuç önyargılı ve yoz çapulcu olarak sunduklarından açıktan açığa sınıf düşmanı olma ününe sahipler.

Nüfusun ciddi bir çoğunluğu "dost sosyalistlerin" vahşi saldırılardan ziyade can düşmanı PP'nin vahşi saldırılarına geçmek istemiyor. Sonuç: demokratik sürece ve seçim sonuçlarına güvenmek gerektiği! Kitleler kabul edilemez bir durum ve korkunç bir gelecekle karşı karşıya kalıp sokaklara döküldüklerinde hem kendi kafa karışıklıkları ve yanılgıları hem de demokratik propaganda kitle meclislerinde iki partili sistem karşısında çok partili bir düzenin oturması görüşünü güçlü kılıyor. Öte yandan bu yaklaşım gerçekçilikten bir hayli uzak olmanın yanı sıra tam bir yanılsama: Canovas zamanından gelen katı bir iki partili geleneği olan İspanya'nın son yerel ve bölgesel seçimlerin ardından siyasi haritasına bakacak olursak, bu eğilimin güçlenmiş gözüktüğünü fark etmemek imkansız.

Kitle meclisleri: Gelecek yüklü bir silah

Öte yandan "katılımı" dört yılda bir sözlerini asla tutmayan ve her zaman asla ağıza alınmayan "gizli emeller" ile işe başlayan siyasetçilerden birini seçmek yerine, İspanya'daki hareket geniş çoğunluğun bir araya gelmesini, düşünmesini ve karar vermesini sağlayacak devasa bir silah buldular: şehir ardına şehir, kitle meclisleri yayıldı.

Burjuva demokrasisinin karar verme gücü bürokratik bir profesoyel siyasetçiler kadrosuna verilmiştir ki bunlar da sorgulamadan partilerinin emirlerine uyarlar; partileri ise sermayenin çıkarlarını tasfircisi ve muhafızıdır.

Buna karşın, kitle meclislerinde karar verme gücü doğrudan katılımcılar tarafından uygulanır: düşünen, tartışan, bir arada karar veren ve kararlı uygulamak için örgütlenen katılımcıların kendileridir. Burjuva demokrasisi bireysel yalıtılmışlığı ve temsil eder ve kuvvetlendirir, tüm insanları "her koyun kendi bacağından asılır" anlayışına kilitlemek ister. Buna karşın kitle toplantılarında kolektif düşünce gelişir, herkes içinde en iyi olanı ortaya koyabilir zira herkes ortak dayanışmanın yarattığı gücü hisseder. Kolektif düşünce ve dayanışma gücü ise, parçalayacı ve yırtıcı kapitalist toplumun panzehirini geliştirecek ve küresel bir insan topluluğunun oluşması, sömürünün ve sınıfların lağvedilmesi temelinde kurulacak bir toplumun temellerinin atılması için gerekli alanı yaratır.

Burjuva demokrasisinin kral ve sultanların mutlak iktidarına karşı inkar edilemez bir ilerleme olduğu doğrudur; öte yandan 20. yüzyılın başlarından beri devletin evrimi siyasi sınıf denilen kesim ile büyük iktisadi güçler ve faaliyetlerin, yani uzun lafın kısası sermayenin bütünün mutlak iktidarına neden olmuştur. Ne kadar seçmen kağıdı doldurursanız doldurun, iki partili sistemi istediğiniz kadar kınayın, nihayetinde iktidar ayrıcalıklı bir azınlığın ellerinde, mutlakiyetçi hükümdarların elinde olduğundan daha mutlak ve diktatöryal bir şekilde durmaktadır. Öte yandan onların aksine, sermayenin diktatörlüğü düzenli olarak seçim aldatmacasıyla imaj tazelemeye çalışmaktadır.

Kitle meclisleri, 1905 ve 1917'nin Rusya'sından 1917-23 arası dünya devrimci dalgası sırasında Almanya'ya ve öteki ülkelere yayılan ve 1956'da Macaristan ve 1980'de Polonya gibi ülkelerde tarih sahnesine geri dönen proleter işçi konseyleri geleneğinin bir parçasıdırlar.

Ne acıdır "vatandaşların" şüpheler içerisinde, verilen oyun her daim "yanlış" olduğu hissinin hakim olduğu bir seçim sandığının havası! Fakat ne heyecanlıdır kitle toplantılarını yaşadığımız şu günler! Burada büyük bir heyecan ve katılım isteği görüyoruz. Pek çok konuşmacı her türlü meseleyi çekinmeden ortaya atıyorlar. Kitle meclisi komitesi toplantıları günde yirmi dört saate uzatılıyor. Siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik hayatın her zerresi tepeden tırnağa birbirlerini yeni bulmuş insanlarca masaya yatırılıyor. İnsanlar konuşabileceklerini, hep birlikte meseleleri ele alabileceklerini keşfediyorlar. İşgal edilmiş kütüphanelerin sandalyelerinde boş zamanlar için hem bilimsel hem kültürel, hem sanatsal hem de siyasi ve iktisadi her türlü meselenin aktarımı örgütleniyor. Dayanışma hisleri ifade ediliyor, insanlar birbirlerini kimsenin sözünü kesmeden, kimseye birşey empoze edilmeye çalışılmadan dinleyebiliyorlar; genel bir empati kanalı açılıyor. Utangaçça da olsa, yavaş yavaş kitlesel bir tartışma kültürü örülüyor[4], herkes görüşlerini yansıtıyor, akla gelmemiş öneriler çıkıyor, farklı fikirler ortaya atılıyor. Uzun bir yalıtılmışlık ve yalnızlık döneminin ardından katılımcılar düşünce ve duygularını adeta haykırırcasına paylaşmak istiyorlar. Toplantı yerleri devasa, kollektif bir fikir fırtınasıyla doluyor, kitle en iyi ve en derin niteliklerini ortaya koymayı başarıyor. Hayatın mağlupları olması icap eden bu mazlum ve isimsiz kitle içerisinde inanılmaz sosyal, geniş, derin ve öngörülemez düşünceler, duygular ve hisler vücut buluyor.

İnsanlar özgürleşmiş hissediyorlar ve kollektif tartışmanın inanılmaz hazzının tutkuyla tadını çıkartıyorlar. Öyle görünüyor ki düşünce akışı hiçbir yerde durmuyor, kolay kolay önerilerle somutlanmıyor. Öte yandan bu zorunlu olarak bir zayıflık değil. Yıllar boyunca çoğunluğun nefretin diktatörlüğünden, giderek yabancılaştırıcılıkları artan rutinlerden ve suçluluk duygusu, öfke ve yalıtılmışlıktan muzdarip olduğu baskıcı kapitalist normallik içerisinde yaşadıktan sonra patlamanın ilk evresi ister istemez düzensiz olmak durumunda. Bunun başka bir yolu yok, geniş çoğunluğun titiz düşüncelerinin ifade bulmasının bir planı yok. Görünürde bir yere gitmeden de olsa o yolun yürünmesi, yürüyenin tepeden tırnağa kendisini ve sosyal araziyi değiştirmesi için şart.

Örgütleyenlerin tekrar tekrar demokratik ve milliyetçi manifestolar ortaya koydukları bir gerçek. Bunlardan kaynakla yanılsamalar ve kafa karışıklıkları pek çoklarında mevcut fakat aynı zamanda gidişat gösteriyor ki mücadele pek çok farklı katılımcının düşüncelerini de su yüzüne çıkartıyor. Madrid'de, resmi konuşmacılar tarafından benimsenmemesine rağmen yaygınlaşan sloganlardan bazıları: "Tüm iktidar kitle meclislerine", "iş yok, ev yok, korku yok", "sorun demokrasi değil, sorun kapitalizm", "İşçiler, uyanın!". Valencia'da özellikle kimi kadın eylemcilerin attığı sloganlar: "Dede ve nineleri kandırdılar, çocukları kandırdılar, torunlar siz sakın kanmayın!", "Ayda 600 avro, bu cinayettir!".

Kitle meclisleri üç temel meselede kutuplaşmış bir gerilime neden olan bir tartışmaya sahne oldular:

  1. Demokratik yenilenmenin sınırlılıkları var mıdır, yoksa kapitalizmden kaynaklı sorunlar reformlarla çözülemeyecek bir nitelikte midir ve bu yüzden kapitalizm tepeden tırnağa yıkılmalı mıdır?
  2. 22'sinde, yani seçim günü hareket bitirilmeli midir, yoksa tam aksine devasa sosyal kesintilere, işsizliğe, güvensizliğe ve tahliyelere karşı kavga devam mı etmelidir?
  3. Toplantıları hareket işçiler, yani genelleşmiş bir mücadeleyi geliştirecek gücü ve temeli olan kesim arasında köklensin diye işyerlerine, mahallelere, işsizlik bürolarına, okullara ve üniversitelere yaymalı mıyız?

Kitle meclislerinde iki "ruh" yaşamaktadır: demokratik muhafazakarlığı körükleyen ruh ve kesin bir sınıf yaklaşımı benimsenmesini isteyen proleter ruh.

Geleceğe sükunetle bakmak

22 Mayıs Pazar günü gerçekleşen toplantılar, pek çok katılımcının “seçimler için burada değiliz, seçim yalnızca hareketi tetikledi” temalı müdahalelerinin ardından hareket içerisindeki ikinci meseleyi çözdüler. Üçüncü meseleye dair, “işçi sınıfına gitme” müdahalesi işsizliğe, güvencesizliğe ve sosyal kesintilere karşı net tutumlar alınması önerisiyle güçlendirildi. Aynı şekilde kitle meclislerini mahallelere yayma ve onların işyerlerine, üniversitelere ve işsizlik bürolarına yayılması yönünde sesler yayılmaya başladı. Malaga, Barcelona ve Valencia'da, bir konuşmacının ifade ettiği üzere bu sefer “gerçek” bir genel grev örgütlenmesi çağrılarıyla sosyal kesintilere karşı bir eylem gerçekleşti.

Hareketin ilk agora aşaması, kendi başına büyük bir başarıdır. Devam etmelidir, zira sömürülen kitlelerin “olağan yaşantılarına” direnmeye başlamaları da önemlidir; öfke ahlaki yenilenme ve kültürel değişim ihtiyacını vurgulamakta, öneriler yapılmakta, şimdilik saf ve çocuksu bir aşırı heyecanın her şeye rağmen biraz da utangaç ve şaşkın bir ifadesi olsa da “başka türlü yaşamak istiyoruz” sözleri söylenmektedir.

Öte yandan özel hedefler belirlemeden bu noktada kalmayı dahi başarabilir miyiz?

Bu sorunun cevabını vermek zor, zira sessizce mücadele eden iki cevabı var bu sorunun. Daha önce vurguladığımız iki “ruh” bu cevaplar: demokratik cevaba karşı proleter cevap. Demokratik yaklaşım sınıfın kendi gücüne güvensizliğine, proleter olmayan tabakaların etkilerine ve toplumsal yozlaşmanın[5] etkilerine dayanarak “canlı” ve “adil” bir devlet hayaline tutunuyor.

Öteki yol, mücadelecilerin yolu, kitle toplantılarını iş yerlerine, çalışma merkezlerine, işsizlik bürolarına ve mahallelere yaymaktan, işsizlik ve güvencesizliğe karşı kavgada kutuplaşmaktan, bize yöneltilmiş ve yöneltilecek sayısız saldırıya karşı kavgaya atılmaktan geçiyor.

Barcelona'da telefon işçileri, hastane işçileri, itfaiyeciler, üniversite öğrencileri sosyal harcamalardaki kesintilere karşı eylemler yaptılar, kitle toplantılarına katıldılar ve farklı bir tını yerleştirmeye başladılar: dolayısıyla Barcelona merkez kitle meclisi demokratik yenilenme fikirlerine daha mesafeli gözüküyor. Madrid merkez kitle meclisi, mahalle ve beldelerde toplantılar düzenledi. Valencia otobüs işçilerinin bir protestosu ve mahallelerde eğitim bütçesindeki kesintilere karşı eylemlerle ortak hareketlerde bulundu. Zaragoza'da otobüs işçileri eylemcilere büyük bir heyecanla katıldılar.

Bu ikinci yolun ek bir zorluğu da var. Şüphesiz hareketin “yayılmasının” nihayetinde dağılmaya ve sektörel ya da işletme bazlı yalıtılmışlığa evrilmesi ihtimali de mevcut. Bu gerçek bir çelişkidir. Bir yanda hareket ancak işçi sınıfının işçi sınıfı olarak katılımının başlaması veya en azından bu fikrin ifade bulması ile devam edebilir. Öte yandan böylesi bir yayılma sendikaların kaçırdıkları otomobile yetişmelerini ve sektörü sektöre, mahalleyi mahalleye kilitleyerek yerel taleplerin boğulmasına hizmet etmelerine de yol açabilir. Bu tehlikeyi inkar etmeden, şu soru karşımıza çıkıyor: Sonucu başarısızlık olacak olsa bile, yalnızca denemek dahi gelecekte büyük bir güce ulaşabilecek kolektif mücadelelerin altyapısını oluşturmuyor mu?

Hareket nasıl bir yöne saparsa sapsın, işçi sınıfının enternasyonal mücadelesine katkısı yadsınamaz bir noktadadır:

  • Bütün toplumsal katmanların katılımıyla, genel bir kitle hareketidir.
  • Atıfta bulunulan Fransa ve İngiltere'nin aksine özel bir saldırı değil, içerisinde yaşadığımız durumun yarattığı öfkedir. Bu özel taleplere odaklanılmasını zorlaştırmaktadır ki bu da hareketin proleter niteliğini ifade etmesini zorlaştırmaktadır. Aynı zamanda, hareket net bir biçimde toplumun sorunlarına kitlesel bir uyanış ifade etmekte ve siyasileşmenin yolunu açmaktadır.
  • Hareketin kalbi kitle meclislerinde atmaktadır.

Bizim eski kalıpları terk etmemizi sağlayabilecek şey yalnızca anlamaktır. 1905 Rus Devrimi açıkça yeni bir kitlesel eylem biçimiydi. Bu ilerleyen yıllarda çaresizci aşamalı sendikal ve parlamenter çalışma ile “güç biriktirme yaklaşımına” tutunan Kautsky ve Plekhanov gibi pek çok önemli sosyal demokrat teoristi ve sendika liderini tereddütlere, sonrasında inkara ve en nihayetinde ihanete götürdü.[6]

Bugün benzeri bir tuzağa düşmekten kaçınmak zorundayız. Olaylar 70'lerin ve 80'lerin mücadelelerine bağlı bir takvime göre cereyan etmiyorlar. Şüphesiz, çatı katlarından benim diye bağırmasa da ortada kimliği ve özgüveni için mücadele eden bir proletarya var. Fakat ayrıca proletaryanın sömürücü-olmayan sosyal tabakalarla birlikte seferber olduğu da ortada. Kitle mücadeleleri ile devrimci bir mücadele arasındaki yolu doğrudan aşan ve sınıf zeminini net ve kesin kılacak bir tren yok. Bu da hala zayıf olan proletaryanın yönelimini yitireceği ve geniş bir sosyal hareket içerisinde şaşkın kalacağı, hatta belki 2001'de Arjantin'de olduğu kaybolacağı gibi tehlikeleri ortaya koyuyor.

Öte yandan bu, gerçekleşmekte olanların potansiyelini bir gram dahi azaltmaz, zira:

  • Bugün büyük sanayi merkezlerinin ağırlığı azalmıştır ve bunun üstüne bunlar devasa ulusal ve enternasyonal bağlantılar zinciri içerisinde gölgelenmektedirler, ki bu büyük fabrikaların geleneksel olarak yaptıkları üzere kavganın kıvılcımını çakmalarına mani olmaktadır. Bunu aşmak için proletarya farklı toplumsal katmanların da içine çekildiği kitlesel sokak eylemlerine başvurmaktadır. Bu da sınıf karakterinin eskiden olduğu gibi kolay ve doğrudan tespit edilebilir olmasını engellemektedir, fakat bu nitelik büyük bir farkındalık ve netleşme çabası ile takip edilebilir.
  • Sosyal bağları parçalayan ve ahlaki barbarlığı keskinleştiren hakim toplumsal çürüme karşısında, kitle meclislerinin yönelimi insan hayatının yalnız kafası karışık bir kendisini bulma çabasını içerdiği bir agoraya benzemektedir. Ki bu durum da proletarya ahlakını ve dayanışmasını ortaya koyan, sosyal bağların yeniden dikilebileceği, ölümüne rekabete dayalı kapitalist topluma alternatif teşkil etmektedir.
  • Çaresiz durumunun ve uzun süren kokuşmuşluk döneminin bir ifadesi olarak proletaryanın kitlesel mücadeleye sömürücü olmayan toplumsal katmanları çektiği doğrudur ki bu katmanlar proletarya ile aynı çıkarlara ve devrimci hedeflere sahip değildirler; bunun yanı sıra zaten kafası karışık olan kitleyi iyice bulandırmaktadırlar. Bu durum ciddi tehlikeler teşkil etmenin yanı sıra, kavgaya girerken bir canlılık yaratma, sorunlara yöntemli bir biçimde yaklaşmayı gerektirmekte ve daha gelişkin bir anlayış geliştirme avantajını da barındırmaktadır ki bütün bunlar nihayetinde burjuva devlete karşı çarpışacak olan geleceğin devrimcileri için hayati öneme sahip olacaktır.

EKA - 25.05.11


1. Öte yandan kitle meclislerinde enternasyonal yaklaşımlar da ortaya çıkmaktadır. Pazar günü Valencia'da söz alan bir konuşmacı kendisini "dünya vatandaşı" olarak tanımlamış ve kendimizi yalnız İspanya'yı değiştirmekle sınırlayamayacağımızı söylemişti. Kitle meclislerinin ifadelerini, ilk yayınlandıkları İspanyolcadan bütün "yabancı" dillere çevirmek yönünde çaba harcıyoruz.

2. Yalnızca "Üçüncü Dünya" (ki bu güncelliği ortadan kalkmış bir terimdir) ülkelerinde değil. Yüksek öğrenim görmüş bilgisayarcılar, avukatlar, gazeteciler ve benzerleri hepsi güvencesiz veya bağımsız çalışma statüsüne ve fazlasıyla istikrarsız koşullara itiliyorlar, ufak işletme sahipleri kendi kendilerinin işverenleri olmaya indirgeniyorlar vs.

3. Devlet hakim sınıfın organıdır. Demokratik biçim altında sunulsa da yapısı gereği iktidarın birilerine verilmesine dayanmaktadır ki bu üretim araçlarına sahip olan sömürücü azınlık için bir sıkıntı teşkil etmemektedir zira üstünlük her zaman onlardadır ve profesyonel siyasetçileri kendi çıkarlarına alet edebilirler. Öte yandan durum işçi sınıfı ve nüfusun büyük çoğunluğu için bambaşkadır: "katılım" devletin bürokratik ağı içerisinde bulunan riyakar siyasilere açık çek vermeye indirgenmiştir. Öte yandan daha özele bakacak olursak teklif edilmiş reformlar, eğer ciddiye alınacak olurlarsa, kısa bir sürede saptırılabilecek uzun parlamenter prosedürler gerektirmektedirler ki bu da onların uygulamasını daha da belirsizleştirmektedir.

4. Bknz: Tartışma kültürü: sınıf mücadelesinin silahı: http://www.enternasyonalbakis.org/enternasyonal-bakis-n-1/tartisma-kuelt...

5. Bknz: Çürüme üzerine tezler: http://www.enternasyonalbakis.org/enternasyonal-bakis-n-1/cuerueme-uezer...

6. Başta Kitle Grevi, Parti ve Sendikalar eseri ile Rosa Luxemburg ve Bilanço ve Perspektifler çalışmasıyla Troçki, sınıf mücadelesinin yeni döneminin niteliklerini ve dinamiklerini kavramışlardı.

İsrail Protestoları: “Mübarek, Esad, Netenyahu”!

İsrail'de geçtiğimiz haftalarda yüzbinlerce kişi baş döndürücü yaşam maliyetlerini, ortalama insanların barınacak yer bulmalarının giderek imkansızlaşmasını ve refah hizmetlerinin kaldırılmasını protesto etmek için sokaklara döküldüler. Eylemciler “toplumsal adalet” çağrısı yapıyor, bir yandan da pek çoğu “devrim”den söz ediyorlar. Şimdi Yunanistan ve İspanya'ya sıçramış olan Arap dünyası kalkışmalar dalgasından etkilendiklerini açık açık ifade ediyorlar. Utanmaz sağcı politikaları geniş bir halk desteği kazanmış gibi görünen İsrail Başbakanı Netenyahu, birden bire Mısır ve Suriye gibi ülkelerin diktatörleriyle (yani şu esnada eylemcileri kurşunlattığı için yargılanmakla karşı karşı olan Mübarek ve rejime tepkisi giderek artan bir nüfusa karşı cani katliamlar emreden Esad ile) kıyaslanıyor.

Arap dünyasındaki ve Avrupa'daki hareketler gibi, İsrail'in başta Tel Aviv olmak üzere pek çok kentinde, yoktan varolurmuşçasına, meydanlarda toplanan üç beş kişiyle veya facebookta atılan bir mesajla kurulan çadır kentler çığ gibi büyüyorlar. Sayılar haftadan haftaya onbinlere, yüzbinlere ulaşıyor. En son gerçekleşen eylemde Tel Aviv'de 450,000 kişinin yürüdüğü tahmin ediliyor; ki ülke genelinde eylemlere katılanların sayısı belki bu rakamın üç veya hatta dört katı kadar. Eylemcilerin çoğunu yine gençler oluşturuyor.

Öteki ülkelerde olduğu üzere, eylemciler sıkça polisle çatıştılar. Öteki ülkelerde olduğu gibi resmi siyasi partiler ve sendikalar hareket içerisinde, şüphesiz mevcut olsalar dahi başı çeken bir rol oynamadılar. Hareketin içerisindeki kişiler çoğu zaman doğrudan demokrasi fikirleriyle, hatta kimi zaman anarşizm ile kendilerini ifade ediyorlar. RT televizyonunun röportaj yaptığı bir eylemciye protestoların Arap dünyasındaki olaylardan etkilenip etkilenmediği sorulduğunda delikanlı şöyle yanıt veriyor: “Tahrir meydanında olanların çok etkisi var... Tabii ki çok etkisi var. İnsanlar işte burada güçleri olduğunu, kendi başlarına örgütlenebileceklerini, hükümetin artık kendilerine ne yapacaklarını söylemesine ihtiyaç duymadıklarını, hükümete ne istediklerini söylemeye başlayabileceklerini anlıyorlar.” Böylesi görüşler, sadece bir azınlığın bilinçli fikirlerini ifade ediyor olsalar da, ister diktatöryel ister demokratik biçimiyle bütün burjuva siyasi düzenine dair daha genel bir hayal kırıklığını ifade ediyorlar.

Farklı yerlerdeki benzer hareketler gibi bu hareket de İsrail'li gazeteci Noam Şeizaf'ın ifade ettiği üzere tarihsel bir öneme sahip: “Diktatörlerin kendi vatandaşlarından yüzlercesini katlettikleri Suriye veya Libya'nın aksine, İsrail'de en azından Yahudi toplumu söz konusu olduğundan toplumsal düzeni ayakta tutan hiçbir zaman baskı değildi. Endoktrinasyondu, telkindi – eleştirel teoristlerin ifade ettiği biçimde söyleyecek olacaksak hakim ideolojiydi. Ve protestolarca çökertilen tam da bu kültürel düzendi. İlk defa, yahudi orta sınıfının ciddi bir kısımı – ne boyutta olduklarını kestirmek kolay değildir – dertlerinin başka İsraillilerle, Araplarla veya şu veya bu siyasetçi ile değil, bütün toplumsal düzenle, bütün sistemle sorunları olduğunu idrak ettiler. Bu minvalde gerçekleşenler İsrail tarihinde eşsizlerdir. Bu yüzden bu eylemler çok ciddi bir potansiyele sahiptirler. Ayrıca yalnızca anlık bir siyasi düşüş beklemememiz gerektiğinin de nedenidirler – hükümetin yakın zamanda düşeceğini göreceğimizi zannetmiyorum. Uzun vadedeki sonuçları, alttan gelişen akımı izlemeliyiz, bunların nihayetinde olacağına şüphe yoktur”.[1]

Olayların öneminin yadsınması

Bununla birlikte olayların önemini yasıtma, önemsiz gösterme derdinde pek çok kişi var. Resmi basın mümkün mertebe neler olduğunu görmezden gelmeye çalıştı. Kudüs'te sayıları 800 ile 1000 arasında olan (Washington'un ardından ikinci) yabancı basın mensupları ordusu ancak olaylar başladıktan birkaç hafta sonra harekete herhangi bir ilgi göstermeye başladılar. Harekete dair, özellikle başlarda Evrensel veya Özgür Gündem gibi 'ilerici' olma iddiasındaki gazetelerde herhangi bir ibare bulmak zorlayıcı olacaktır.

Çekilen bir diğer numara hareketin bir 'orta sınıf' hareketi olarak damgalanmasıdır. Doğrudur ki bütün öteki hareketler gibi geniş bir toplumsal kalkışma ile karşı karşıyayız ki bu küçük esnaftan fabrikadaki işçiye toplumun pek çok katmanının huzursuzluğunu ifade edebiliyor; zira bütün bu sınıflar dünya iktisadi krizi, zenginler ile fakirler arasındaki artan boşluk ve İsrail gibi bir ülkede savaş ekonomisinin doymak bilmez istekleri karşısında yaşam koşullarını saldırılar gibi durumlardan etkileniyorlar. Fakat 'orta sınıf' ne olduğu belirsiz, iyi kötü bir diploması veya işi olan herkesi kapsayan garip bir terim oldu bunlar için ve Kuzey Afrika, İspanya ve Yunanistan'da olduğu gibi İsrail'de de iş bulabildiklerinde düşük maaşlı ve vasıfsız işlerde çalışarak proletaryanın saflarına itilen diplomalı genç kişilerin sayısı giderek artıyor. Her halükarda, işçi sınıfının daha 'klasik' kesimlerinin eylemlerde bulunduğu biliniyor. Katılımcılar arasında kamu sektörü işçileri ve sanayi işçileri ve işsizlerin en fakir kesimleri var. Eylemciler arasında Afrika ve öteki üçüncü dünya ülkelerinden kimi yahudi olmayan pek çok kişi de var. Ayrıca Histradut Sendika Federasyonu kendi üyelerininin rahatsızlığıyla başa çıkabilmek için 24 saatlik bir grev ilan etmek zorunda kaldılar.

Fakat hareketin altını kazanların başında gelenlerin arasında aşırı sol da var. İngiltere'den militan bir işçinin troçkist SWP'den (Socialist Workers Party – Sosyalist İşçi Partisi) bir kişi ile yaptığı bir tartışma bu durumu gözler önüne seriyor: “Bugün SWP'nin sendika şubemdeki şeflerinden biriyle büyük bir tartışmaya girdim. Kendisinin görüşü İsrail'de bir işçi sınıfı olmadığı yönündeydi. Ona otobüsleri kimin kullandığını, yolları kimin yaptığını, çocuklara kimin baktığını vs. sordum. SWP şefi sorulara cevap vermekten kaçınıp siyonizm ve işgalden başka herhangi bir şeyden bahsedemedi.”[2]

Yine aynı troçkist çizgiye yakın bir sitede, aynı görüşlerin daha kurnazca bir savunusu görmekteyiz: “Şüphesiz İsrail toplumunun sendikalarından eğitim sistemine, silahlı kuvvetlerden egemen siyasi partilere, Apartheid sisteminin bir parçasıdırlar. Bu durum en başından, İsrail devletinin İngiliz mandalığı döneminde ortaya çıkan ilk filizleri döneminden beri böyleydi. İsrail toplumu bir yerleşmeciler toplumudur ki; bu da sınıf bilincinin dallanıp budaklanması önünde ciddi bir engeldir. Sömürge üsleri inşa etmeye devam ettikçe, halkı kendisini yerleşmeci-sömürgeciliğin çıkarları ile ifade etmeye devam ettikçe, işçi sınıfının bağımsız bir devrimci kuruma dönüşmesi ihtimali düşüktür. Yalnzıca yerleşmeci-sömürgeci bir toplum değildir, ayrıca ABD emperyalizminin maddi kaynaklarınca desteklenmektedir”[3].

İsrail işçi sınıfının özel bir vaka olduğu fikri pek çok solcuyu protesto hareketinin desteklenmemesi ya da yalnızca önce Filistin meselesine karşı bir tutum alınırsa desteklenebileceği sonucunu savunmaya itiyor: “Sosyal protestolar 1970'lerden beri İsrail'de gerçekleşen en büyük eylemler olarak tanımlıyorlar ve politikalarda reformlara ve hatta hükümet otoritesinin yeniden dağıtımına neden olabileceklerini söylüyorlar. Öte yandan, reformlar İsrail'in baskıcı ve ayrımcı barınma durumunun özündeki bütün konulara değinmezse, politika değişiklikleri Filistinleri İsraillilerle aynı koşullara koymazsa, tahliye ihtarlarının anlık uygulamaları kesilmedikçe, reformlar temelsizdir ve eylemlerin hiçbir yararı yoktur. İsrail'in tek taraflı 'liberal' barınma protestosu katılmaya, hatta savunmaya değecek bir hareket dahi değildir.”[4]

İspanya'da kitle meclisleri hareketinin katılımcıları arasında da benzer tartışmalar gerçekleşti. Bunun bir örneği, “İsrailli protestocular ancak bir hareket olarak Filistin meselesine dair bir tutum alıp açıkça Gazze'deki ablukayı açıkla kınar ve yerleşimleri bitirme çağrısı yaparsa desteklensin” yönünde yapılan öneriye dair tartışmaydı.[5]

Bu ve bunun gibi solcu argümanların yanıtını İsrail'deki hareketin kendisi veriyor. İlkin, İsrail sokaklarında gerçekleşen eylemler, zaten yahudiler ile Araplar ve öbür etnik gruplar arasındaki bölünmüşlüğe meydan okur nitelikteler. Birkaç örnek verelim: Yafa'da, onlarca Arap ve yahudi eylemci İbranice ve Arapça “Araplar ve yahudiler maddi olarak karşılanabilir evler istiyor” ve “Yafa kuşların yalnız zenginler için ötmesini istemiyor” başlıklı pankartlardı.

Arap aktivistler Tayibe kentinin meydanında bir kamp kurdular ve halen bu kampı her gece yüzlerce kişi ziyaret ediyor. Örgütleyicilerden biri, Dr. Züheyir Tibi “Bu Arap toplumundaki derin rahatsızlıktan beslenen bir toplumsal protesto. Bütün Araplar hayat pahalılığı ve barınak kıtlığından muzdarip” diyor. Batı Celile'deki Yarka ve Julis köylerinin etrafında ise Dürzi gençler kamplar kurdular. Protesto örgütçülerinden Wajdi Khatar “Herkesi protestolara katılmaları için çadırlara çekmeye çalışıyoruz” diyor. Akko kentinde ve Doğu Kudüs'te ortak birer yahudi ve Filistinli kampı kuruldu. Özellikle Doğu Kudüs'te, Şeyh Cerrah mahallesinden Arapların zorla sürülmesi çabalarına karşı yahudi ve Arapların ortak protesto eylemleri gerçekleşmekteydi. Tel Aviv'de, işgal altındaki bölgelerdeki mülteci kamplarında kalanlarla temaslar kuruldu ki bu kişiler çadır kentleri ziyaret ederek protestocularla olayları ve durumu tartışmaya giriştiler. Bu toplantılarda yer alan İsraillilerden biri, tartışmanın dayanışmanın farkındalığını nasıl geliştirdiğni şöyle aktaracaktı:

“Misafirlerimiz, kimi dini giysilere bürünmüş, yaşayacak, okuyacak veya çalışacak bir yeri olmayan orta sınıf gençlerin hikayesini büyük ilgiyle dinliyorlar. Hayretler içinde başlarını sallıyorlar; dayanışma duygularını ifade ediyorlar ve hatta kimileri bir kez daha böylesi bir dayanışmaya girdikleri için mutlular. İçlerinden keskin dilli bir tanesi, bize hiçbirimizin aklına gelmeyecek bir isim veriyor oracıkta: 'Hada Muchayem Lajiyin Israeliyin!' - 'İsrailliler için bir mülteci kampı'.

"Gülüyoruz bu ufak şakaya. Tabii ki arada hiç benzerlik yok – veya belki de azıcık birşey var mı ne? Rothschild'ın çocukları (Allah onlara yardım etsin, protestolarında muratlarına erdirsin) güya istedikleri an her şeyi, bırakıp geldikleri yere gitmekte özgürler. Öte yandan biliyorlar ki; malları mülkleri, toprakları veya başlarının üzerinde bir çatı olmadan İsrail barınak zincirinin en dibinde yaşamaya mahkum edilmiş durumdalar. Aramızdaki kadınlardan bazıları – coşkulu, merak ve eğlence tutkusu dolu kadınlar – yaşamlarının çoğunu “gerçek” mülteci kamplarında geçirdiler. Kimileri orada doğmuşlardı, kimi evlenip Batı Şeria kasaba ve köylerinin etrafında çadırdan bozma kırık dökük evlerde oturan büyük ailelerin kaderlerini paylaşmaya gittiler.

İsrail'in ülke çapındaki “mülteci kamplarının” öfkeli sakinleri bu günlerde onları 2011 yazındaki koşullara götüren yanlış bilinçten uyanma yaşamaktalar. Kolay bir süreç değil, ama sorunlarımızın köküne inmeye de tamamen değecek bir süreç. Geçen haftasonu Tel Aviv'de çatı katlarında köylerden ve mülteci kamplarından dostlarımızla kucaklaşabilme ayrıcalığına sahip olmuş olanlarımız asla bir zamanlar düşman olduğuna inandırıldığımız bu insanlarla kurduğumuz sıcak, insani bağları bir kenara bırakmaya ikna olmayacağız. Yalnız düşünelim: geçtiğimiz onlarca yıl boyunca yahudi olmayan herkesin “nüfusumuza bir tehlike” olduğu yönündeki ahmakça görüşü güçlendirmeye harcanan kaynaklarla ne de güzel evler yapılır.”[6]

Şehrin en büyük ikinci çadırkentinin duyduğu Güney Tel Aviv'deki Levinsky Parkı'nda İsrail çapında eylemler devam ederken yüzü aşkın Afrikalı göçmen ve mülteci protestoların hali hazırdaki durumuna dair tartışma yapmak için toplandı.[7]

Kesintilere, kemel sıkmalara boyun eğmeye gerek yok

Pek çok eylemci, sonu gelmez 'güvenlik' ve 'terörizm tehditi' naralarının nasıl insanların büyüyen ekonomik ve toplumsal sefaleti kabul ettirmek için kullanılmasından duydukları öfkeyi anlattılar. Kimileri hükümetin protesto hareketini bölmek ve 'milli birliği' yeniden sağlamak için askeri çatışmalar ve hatta yeni bir savaş provoke edebileceğini söylüyorlar.[8] Bir yandan da Netanyahu hükümeti ters ayak üstüne basmış, gafil avlanmış ve hareketin hararetini almak için her türden iyileştirme tekliflerini yapmaya çalışır gözüküyor. Şu noktada askeri durum ile toplumsal durumın birbirlerine ne denli yakından bağlı olduklarına dair artan bir bilinç mevcut.

Her zaman olduğu üzere, işçi sınıfının maddi durumu bilincin gelişimine anahtar ve mevcut toplumsal durum yaklaşan askeri duruma sınıfsal bir noktadan yaklaşma ihtimalini hızla arttırmakta. Sermayenin sol kanadının sıkça Filistinlilerin çaresizliğinden beslenen 'ayrıcalıklı' bir tabaka olarak sunduğu İsrail proletaryasına İsrail'in savaş seferberliği için çok ciddi bir bedel ödetiliyor: İsrail proletaryası bu bedeli canıyla, korkuyla ve sefalet dolu bir yaşamla ödemek zorunda bırakılıyor. Mevcut hareketin arkasındaki temel meselerden birine bağlı çok somut bir örnek, barınma: hükümet işgal altındaki bölgelerdeki inşaatlara, İsrail'in geri kalanındaki inşaatlara yatırdığından kat kat fazla oranla para akıtıyor.

İsrail'deki mevcut hareketin önemi, bütün kafa karışıklıklarına ve tedirginliklerine rağmen, İsrail'de gözüken ulusal bütünlük içerisindeki sınıf sömürüsü ve sınıf kavgasının varlığını kesin ve net olarak gözler önüne serişidir. İşçi sınıfının yaşam koşullarını savunusu, ister istemez savaşın dayattığı fedakarlıklarla çatışacaktır; ve sonuç olarak savaşın ortaya attığı bütün siyasi meseleler ortaya konulmak, tartışılmak ve netleştirilmek zorunda kalacaklardır: İsrail'deki ve işgal altındaki bölgelerdeki Apartheid kanunları, işgalin vahşeti, zorla askere alınma... Siyonist ideolojiye ve yahudi devletinin yalan idealine kadar her şey. Şüphesiz bunlar zor ve hareketi bölme ihtimali bulunan meselelerdir ve hareket nezdinde bu meseleleri doğrudan ortaya atmamak yönünde güçlü bir çaba süregelmiştir. Fakat siyasetin bütün toplumsal çelişkilere bir yolunu bulup sızmak gibi bir huyu vardır. Bunun bir örneği eylemciler ve aşırı sağın Arapları İsrail'den atmak isteyen kahanistler ve eylemcileri hainler olarak gören aşırı dinci yerleşmeciler gibi eğilimleri arasındaki büyüyen çatışmadır.

Fakat bu sağcı ideolojileri reddetmiş hareketin sermayenin sol kanadının Filistin milliyetçiliğine destek, iki devletli çözüm veya 'demokratik laik devlet' gibi formüllerinden birini benimsemesi de hareketi bir adım ileri götürmez. Kapitalist kemer sıkma politikaları karşı uluslararası kalkışma dalgası bambaşka bir çözümün kapısını aralamaktadır: dini veya milli bütün ayrımların ötesinde bütün sömürülenlerin dayanışması; bütün ülkelerde nihai hedefi dünya genelinde devrim olan ve milli sınırların ve devletlerin sonunu getirecek sınıf kavgası. Bir veya iki yıl önce belki pek çok kişiye bu perspektif tamamen ütopik gözükebilirdi. Bugün, sayıları gittikçe artan kitleler küresel sermayenin çöken düzenine karşı küresel devrimi gerçekçi bir alternatif olarak görüyorlar.

Amos

 


 

1. ‘The real importance of the tent protest'

2. http://libcom.org/forums/news/israelis-take-street-protesting-rising-pri...

3. http://leninology.blogspot.com/2011/08/few-observations-on-israels-prote...

4. Sami Kişavi, Sixteen Minutes to Palestine

5. http://libcom.org/forums/news/israelis-take-street-protesting-rising-pri...

6. http://mondoweiss.net/2011/08/will-israels-tent-protesters-awaken-to-the...

7. http://mondoweiss.net/2011/08/will-israels-tent-protesters-awaken-to-the...

8. http://www.youtube.com/watch?v=6i6JKSGEs8Y&feature=player_embedded#at=31

Tags: 

“Muhsin Yazıcıoğlu'nu Kim Öldürdü?” : Burjuvazinin Timsah Gözyaşları

''(...)Biz oranın kütüphane olmasından yanayız. Müze filan olması doğru şeyler değildir. Neyin müzesini yapacağız? O zaman Türkiye'nin her köşesini müze yapmak lazım.'' – Muhsin Yazıcıoğlu [1]

BBP (Büyük Birlik Partisi) eski genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, 2009 yılında kendisine Sivas'ta gerçekleşen ve 33 kişinin yanarak ya da dumandan boğulmak suretiyle hayatını kaybettiği Madımak yangını ile ilgili yöneltilen sorular üzerine bu şekilde cevap veriyordu. Aslında Nazım Hikmet'in “Benerci Kendini Niye Öldürdü?” adlı oyununun başlığını çağrıştırması açısından, ifadede mübalağa yapmayı tercih etmemizle birlikte, bugünlerde burjuvazinin arkasından timsah gözyaşları döktüğü bu kişinin arka planı aslında hiç de öyle göründüğü gibi değil. Ne de olsa eğer gerçekten “görünen, gerçek olsaydı”, “bilime gerek kalmazdı”.[2]

Gündemin son günlerini meşgul eden bir kaza olarak, alıntıladığımız sözlerin sahibi, 25 Mart 2009'da bir seçim konuşması için Kahramanmaraş'tan hareket eden helikopterin düşmesi sonucu ölmüştü. Kazada, BBP yöneticileri ile birlikte helikopterin pilotu da ölmüştü. İddiaya göre; araç, pervanesinin dağa çarpması sonucu düştüğü söyleniyordu. Burada kazanın anatomisi yerine gerçekleşme zamanı, kaza sonucunda ölen kişinin ardından iddia edilenler üzerinde birkaç kelam etmek gerektiğini düşünüyoruz.Bundan önceki bir yazılarımızda güncel gelişmeleri, burjuvazinin kimi zaman darbeler[3], kimi zaman da gizli görüşmeler[4] ile nasıl yönlendirdiğini göstermeye çalışmıştık. Hakim sınıfın makyavelizmlerinde güncel bir perde olarak, bizler de bu sefer, bu sınıfın her zaman kullandığı bir yöntemi ile karşı karşıyayız: “Manipülasyonda sınır yok!”. Kapitalizmin de ahlakı yok.

Konu ile ilgili ilk tartışma geçtiğimiz haftalarda cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün yaptığı açıklamalar ile başlamış oldu. Twitter gibi sosyal medya kullanımında medya ve burjuvazinin boyalı basını tarafından “örnek” gösterilen Gül'e göre Muhsin Yazıcıoğlu ölmemiş, bir kazada hayatını kaybetmemiş; öldürülmüştü. Bütün bunları da kendisine “vatansever bir subay”dan gelen ve kazadan hemen sonra kaza yerinde çekildiği belli olan video görüntülerini[5] seyrettikten sonra söylüyordu. Görüntülere bakıldığında, resmi kıyafetli unsurlar, düşen helikopterin kara kutusunu çıkarmaya çalışıyorlardı. Bunun üzerine bir anda ortalık alevlendi, burjuva siyasetinde yer alanlardan birbiri ardına açıklamalar gelmeye başladı. Hatta AKP Manisa milletvekili Selçuk Özdağ, “Muhsin Yazıcıoğlu, demokrasiyi askıya almak isteyenleri tespit ve deşifre etti” derken, BBP eski başkanının öldürüldüğüne dikkat çekmişti.[6] Burjuvazi hep birlikte yine aynı koroyu toplamış, yine aynı repertuarı sahneye koymuştu: “Demokratikleşiyoruz!

Burjuvazi belli dönemlerde kendi “işleri” için kullandığı, buradan hareketle belli bilgilere vakıf olan, o süreçlere hakim taşeron unsurlarını, yeri geldiğinde yine kullanmak için sahneye sürerken bir taraftan da “sahneden çekme” görevini de yerine getirir. Bu noktada, Muhsin Yazıcıoğlu'nun geçmişinde ne gibi görevleri gerçekleştirdiğine şöyle bir kabaca bakmış olmamız bile artık burjuvazi tarafından neden tedavülden kaldırılmaya gerek görüldüğünün anlaşılması için yeterlidir. Bu açıdan bir gözatıldığında bile, devletin yine kendi “işleri” için yönlendirdiği ve sınırsız imkanı emrine amade kıldığı Abdullah Çatlı'nın Ankara'da “gözaltına alınması”nın ardından telefon ile arayarak “Çatlı'yı serbest bırakmazsanız Ankara'nın her yanında bomba patlatırız!” diyen, Bahçelievler Katliamı'nın[7] organizesi işinde yeralan, Piyangotepe'de[8] yapılanların faili “yönlendirici”si[9] ve türlü “temizliğe” katılan zamanının Çatlı ile birlikte TUŞKO (Türkiye Ülkücü Şeriatçı Komando Ordusu) yöneticisi, açığa çıkmış, çıkmamış türlü bağlantısı ve bilgisi ile “faili” açık olan bir olayın “talihsiz” öznesi olan, tescilli ve katmerli bir katil ile karşı karşıya kalıyoruz.

Hrant Dink suikasti, Alperen Ocakları (BBP'nin gençlik yapılanması) ile bağları bulunan unsurların bu suikastten ötürü gözaltında alınmaları ve tutuklanmaları, hatta Erhan Tuncel'in devlet adına istihbarat işleri için çalıştığının da ortaya çıkması ve son dönemde hükümetin (ve de aslında devletin) sözcülerinin, MİT-PKK görüşmelerinin medyaya sızmasının ardından sarfettiği “hükümet değil, devlet görüşür[10] serzenişlerinin fondan hissettirdiği hazin yankısı eşliğinde, bu gündemin, eski emniyet genel müdürü ve içişleri bakanı Mehmet Ağar'ın, 3 Kasım 1996'da gerçekleşen Susurluk Kazası[11] davası kapsamında göstermelik 5 yıla “mahkum edilmesi”nin denk gelişi de “hoş” bir sürpriz, hükümetlerin değil, arka planda aslında devlet(ler)in işlediğinin, hükümetlerden ziyade köklü olarak toplumsal hayata kök salmış başlıca düşmanın aslında istediği zaman “görüşen”, istediği zaman “ortadan kaldıran”, gözaltında kaybeden, delilleri yokeden, gerektiğinde katleden çöken kapitalizmin devletinin iğrenç karakteristiğinin bir kanıtı olmuş oldu.

Zamanında kapitalist devlet aygıtının toplumsal olarak erişemediği kör noktalara gönderip “temizlikler” yaptırdığı, ardından 1980'deki askeri darbe ile “bakın biz hem solcuları, hem de sağcıları yargılıyoruz”, böylece “aslında konu bundan ibarettir” imajı vererek gözaltına alıp “itirafçı” icad ettiği, burjuvazinin taşeronu, katili, bugün ardından timsah gözyaşları dökülen[12], 2002 seçimlerinde MHP'den 3 milletvekilinin partilerinden istifa ederek BBP'ye geçiş yapmasıyla birkaç saatte cebine 2,8 trilyon indiren[13], adına spor kompleksleri yapılan[14] çok müstesna, çok aziz bir insanmış gibi gösterilmeye; buradan da düzen, aslında bir taşla birçok kuşu vurabilmeye, hem “Faili meçhullerin artık failleri meçhul değil!” mesajı, kitleler nezdinde meşrulaştırılıyorken, hem de geçmişi ile hesaplaşan bir hükümet/devlet yönetiminin herşeyi kontrol altında tuttuğu imajı sağlamlaştırılmaya, ulus devletin sunduğu “güveni” pekiştirmekte ve tebaasını mümkün kılmaya çalışılmaktadır.

Burjuvazi yakınmaya devam etsin, bizler onların aynı yahnini tuzu, aynı kibritin suyu, aynı yolun yolcusu olduğunu da biliyoruz. Sömürü, baskı, yoketme üzerine kurdukları dünyalarını nasıl ayakta tutuyorlarsa, aynı şekilde devam ettikleri kutsama ritüelleri ile işçi sınıfı nezdinde zehirli enformasyon akışlarını sınıfın damarlarına enjekte etmeye devam ediyorlar.

O halde “Yazıcıoğlu'nu kim öldürdü” diye sorarken, kapitalizmi kim gömecek diye de zamanı gelince aynı sınıf, sorulmadan cevap verecektir. Evet, bugün Madımak Hoteli müze yapılamıyor ancak “katiller”in aranıyor, adına spor kompleksleri inşa ediliyor; “rahat uyu(!)” Yazıcıoğlu! Şimdi hangisi daha “masum” geliyor? Yavuz Turgul'un “Muhsin Bey”i mi[15], yoksa hizmet ettiği katliamcı sınıf ve onun makyavelist iç hesaplaşmalarının görünen yüzü Muhsin Yazıcıoğlu mu?

Bunçuk


1.http://www.haberform.com/haber/bbp-muhsin-yazicioglu-madimak-oteli-madim...

2.http://tr.wikiquote.org/wiki/Karl_Marx

3.http://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2011/12-eyluel-...

4.http://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2011/burjuvazin...

5.http://www.nationalturk.com/muhsin-yazicioglu-helikopter-kazasi-cihazlar...

6.http://www.ntvmsnbc.com/id/25282891/

7.http://tr.wikipedia.org/wiki/Bah%C3%A7elievler_katliam%C4%B1

8.http://tr.wikipedia.org/wiki/Piyangotepe_Katliamı

9.http://www.ntvmsnbc.com/id/25247595/

10.http://siyaset.milliyet.com.tr/erdogan-hukumet-degil-devlet-gorusur-demi...

11.http://tr.wikipedia.org/wiki/Susurluk_kazası

12.http://www.haber7.com/haber/20090328/Erdogan-Yazicioglu-icin-gozyasi-dok...

13.http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=45974

14.http://www.bahcelievler.bel.tr/bpi.asp?caid=171&cid=734

15.http://tr.wikipedia.org/wiki/Muhsin_Bey

Tags: 

2011 - Haziran

Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve İşçi Hareketi (1)

Türkiye Komünist Partisi'nde Sol Kanat - 1. Hareketin Kökenleri

Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve İşçi Hareketi

1889 senesinde, dönemin farklı sosyal demokrat partilerini bir arada toplamak amacıyla Almanya, Fransa ve Belçika gibi Batı Avrupa ülkelerinin sosyalist partileri tarafından başlatılmış bir girişimin sonucu olarak, gelecekte dünya genelinde komünist hareketlerin çoğunluğunun içerisinden çıkacağı İkinci Enternasyonal isimli örgüt kuruldu. Kuruluşundan çöküşüne kadar Batı Avrupa merkezli bir yapı olarak kalsa da ve merkezileşmiş bir yapıdan ziyade ulusal partilerin bir federasyonu olarak tasarlanmış olsa da, Kuzey ve Güney Amerika’dan Uzakdoğu’ya, İkinci Enternasyonal dönemin dünya genelindeki bütün sosyalist hareketleri için bir çekim ve yönelim noktası olacaktı.

Esasında, İkinci Enternasyonal’in kuruluşunun öncesinde de Batı Avrupa dışındaki kimi ülkelerde sosyalist örgütler ortaya çıkmaya başlamıştı. Öte yandan sosyal demokrat partiler ancak Enternasyonal’in kuruluşunun ardından yaygın olarak şekillenmeye başlayacaklardı. 1891’de, Dimitar Blagoev öncülüğünde Bulgar Sosyal Demokrat Partisi kuruldu. Blagoev’in partisi, 1894’de Yanko Sakazov’un Bulgar Sosyal Demokratlar Birliği isimli örgütüyle birleşerek Bulgar Sosyal Demokrat İşçi Partisi ismini alacaktı. 1892’de bir yıl sonra Rosa Luxemburg ve Leo Jogiches önderliğindeki Polonya İşçileri Birliği grubunun kendi partilerini kurmak için terk edeceği Polonya Sosyalist Partisi kuruldu. 1896'da Güney Amerika'nın ilk sosyalist partisi olan Arjantin Sosyalist Partisi ortaya çıktı. 1898'de, Rusya'da George Plekhanov, Vera Zasulich, Pavel Axelrod gibi Marksistlerin on beş yıl önce kurdukları Emeğin Kurtuluşu örgütünün attığı tohumlardan, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi doğdu. 1901'de Sen Katayama önderliğinde Japonya Sosyal Demokrat Partisi, 1903'te Alman Sosyal Demokrat Partisi'nin Erfurt programını benimseyen Sırp Sosyal Demokrat Partisi kuruldu. 1904'te Azerbaycan'da, Orta Asya'daki işçilere hitap etmesi amacıyla Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi denetiminde Müslüman Sosyal Demokrat Hümmet Partisi kuruldu. Bu partiyi 1905'te kurulan İran Sosyal Demokrat Partisi izledi. 1909'da Platon Drakoulis'in öncülüğünde Yunan Sosyalist Partisi kuruldu.

İkinci Enternasyonal'in kuruluşunun ardından, Batı Avrupa dışında partileşmeye başlayan sosyalist eğilimlerin büyük çoğunluğu, Batı Avrupa'daki partiler gibi işçi hareketinden geliyorlardı ve işçi hareketi temelinde güçlenmekteydiler. 1890 ile 1910 arasındaki dönemin kapitalizminin getirdiği koşullar, kurulan partilerin, Batı Avrupa'daki devasa partiler kadar olmasa da, kimi ülkelerde ciddi bir biçimde kitleselleşmesine olanak tanıdı. Bununla bağlantılı olarak ise, yine Batı Avrupa partilerini etkileyen oportünist, reformist ve revizyonist eğilimler, Batı Avrupa ülkeleri dışındaki partilerde de ortaya çıkmaya başladı ve bu partilerde de bu eğilimlere tepki olarak uzlaşmalara sıcak bakmayan sol kanatlar gelişti. Aynı şekilde, tıpkı Batı Avrupa ülkelerindeki sosyalist partiler gibi, öteki sosyalist partiler de enternasyonalizm sloganını savunduklarını söyleseler de, partilerin içinde hangi unsurların gerçekten enternasyonalizme bağlı olup hangilerinin olmadığı daha keskin bir biçimde sınanmamıştı. Osmanlı İmparatorluğu'nda ortaya çıkan işçi hareketi ve sosyalist hareket de temel hatlarıyla bu genel durumun çerçevesinde ortaya çıkacak ve gelişecekti.

Osmanlı İmparatorluğu'nda Sanayileşme, Kapitalizm ve İlk İşçi Mücadeleleri

Osmanlı İmparatorluğu'nda burjuvazinin doğuşunun ve kapitalizmin Osmanlı topraklarında yayılmaya başlayışının temelinde, şaşırtıcı olmayan bir biçimde kapitalist Batı ile olan ilişkiler bulunmaktaydı. Yine şaşırtıcı olmayan bir biçimde kapitalist ilişkileri Osmanlı toplumuna ilk sokanlar, Batı ile ilişkileri daha yakın olan ve toplumun önemli bir kesimini oluşturan gayri Müslim kesimdi. Gayri Müslim burjuvazinin gelişimi özellikle başlangıçta Batı sermayesine, ticaretine ve himayesine doğrudan bağlı bir biçimde gerçekleşmişti. Gayri Müslimler arasından çıkan kapitalizm öncesi dönemin tüccarları ve esnafları, bu kesimin ciddi bir parçası olmasalar da, işlerini büyüterek, zenginliklerin topraktan ve toprağın işlenişinden kaynaklandığı bir ortamda kapitalist sermaye birikimi gerçekleştirmeye başlayarak giderek artan bir önem kazanmaktaydılar[1].

Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, gayri Müslim burjuvazinin ortaya çıkan ve öncelikle gayri Müslim toplum içerisinde kendisini gösteren bu sosyal egemenlik durumu, bilinçsel ve ideolojik bakımdan da kendisini gösteriyordu. Gayri Müslim burjuvazi, köylere kadar uzanan okullar kurarak burada pozitif bilimler öğretiyor, ayrıca liberalizm ve milli ideolojiler gibi yeni burjuva fikirleri yayıyordu. Böylece şehirlerde sanayileşme ve kapitalist ilişkiler başlarken, hem kırsalda hem de şehirlerde ilk defa burjuva ideolojisi yayılmaya başlamış oluyordu. Köyden kente göç yoğunlaştıkça kentlerde oluşmuş olan fabrikalardaki iş gücünü oluşturacak bir işçi sınıfı da meydana gelmeye başlamıştı. Fakat Osmanlı devletinin zirvesi, kendi düzenine ve dünya görüşüne tamamen aykırı gördüğü bu gelişmelerden hoşnut değildi ve çareyi bir hayli baskıcı bir yaklaşım benimsemekte buldu. Bu baskı koşulları da gelişen burjuvazinin ideolojisinin özellikle milliyetçi yanının bilenmesini sağlayarak Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk ulusal kurtuluş mücadelelerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Gayri Müslim burjuvazinin belirli bölgelerde Rumlar gibi kimi kesimleri kendi burjuva devletlerini kurmayı başarırken, çoğunlukla Ermeniler gibi farklı kesimleri, Rumların aksine nüfusta çok yoğun oldukları özel bir bölge olmadığı için, bütün önemlerine rağmen bunu başaramadılar. Bu bağlamda gayri Müslimlerin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki sanayi burjuvazisi olma önemi devam etti. Ayrıca bu yükselen gücün siyasi etkisi de Osmanlı İmparatorluğu siyasetine etki etmeye başladı. Hem gayri Müslim burjuvazi, hem de onu destekleyen Batı kapitalizmi, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki baskılar karşısında çeşitli reformlar yapılmasını istemekteydiler[2].

Öte yandan bu güçlerin, şaşırtıcı bir biçimde benzer isteklere sahip, beklenmeyen bir ‘müttefiki' daha vardı. Bu müttefik, Osmanlı devlet bürokrasisi idi. Osmanlı İmparatorluğu'nun son birkaç yüzyılda, diğer devletlerle rekabet etmedeki başarısızlığı sonucunda, devlet bürokrasisi içerisinde Batı ülkeleriyle rekabet edebilmek için yalnızca gelişmiş silahlar değil, ayrıca teknoloji, burjuva idari yöntemleri, sanayi ve bilime gerek olduğu yönünde düşünceler filizlenmeye başlamıştı. Bu bağlamda tarihsel olarak bir hayli ilginç bir biçimde, eski rejimi sembolize eden devletin tabanı mevcut koşullar dâhilinde radikalleşmeye ve eski rejime karşı toplumun kapitalistleşmesini ve hatta modern burjuva demokratik devlet modeline geçilmesini savunmaya başladı. Bu durum Osmanlı Devleti içerisinde de kapitalist ilişkilerin, nüveler halinde olsa da ortaya çıkmaya başlamasına yol açıyordu[3]. Bu genel durumun ciddiyetini gösteren etkileri Yunanistan'ın kurulması (1829), Bulgaristan ve Sırbistan'ın bağımsızlık elde etmesi (1876 ve 1878) ve Osmanlı İmparatorluğu'nu yönetenlerin mevcut iç ve dış dinamikler doğrultusunda ilk tarihsel öneme sahip taviz sayılabilecek Tanzimat Fermanı (1839) ve sonrasında 1. Meşrutiyet'in ilanı (1876) ile ortaya çıkmaya başladı. Bütün bunlar Osmanlı toplumunda kapitalist ilişkilerin, temelde iki koldan (gayri Müslim sermaye ve devlet bürokrasisi) hızla ilerlemekte olduğunu göstermekteydi. Ayrıca 1830'lardan itibaren Müslüman kesimde de özel sanayi zanaatın yerini almaya başlamıştı[4].

Kaçınılmaz olarak, toplumda ortaya çıkan kapitalist ilişkiler kısa süre içerisinde proleterleşmiş binlerce kişinin ortaya koyacağı sınıfsal mücadeleleri de beraberinde getirdi. 1800'lerden itibaren ortaya çıkmakta olan fabrikalarda protestoların yanı sıra yüksek olan vergilere karşı da İmparatorluğun çeşitli yörelerinde protestolar gerçekleştirildi. Fakat işçi hareketinin Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk yaygın biçimi, ilk fabrikalarda yapılmaya başlayan makineleri kırmak gibi sabotaj yöntemleriydi. Bu tür eylemlerden, 20. yüzyıla yaklaşırken yaygınlaşmaya başlayan grevlere kıyasla daha etkisiz oldukları için vazgeçildi fakat o zamana kadar devam ettiler. Hükümetin bu tür eylemlere karşı tavrı ise bir hayli baskıcı idi. Osmanlı Devleti'nde şu ana kadar araştırmalar sonucunda saptanmış ilk grev 1863'te Ereğli kömür madenlerinde örgütlendi. Fakat mevcut kayıtlara göre grevler 1870'lerin başında yaygınlaşmaya başladılar. 1872'de tersanede çalışmak için getirilmiş İngiliz işçilerin bir günlük grev yapmasının ardından, Şubat ayında Beyoğlu telgrafhanesi işçileri greve çıktılar. Nisan ayında ise Haydarpaşa-İzmit demiryolunda çalışan işçilerin grevi vardı. Bu dönemde sanayi hızla gelişmekteydi ve bu gelişim için İngiltere, Fransa, İtalya gibi ülkelerden pek çok uzman ve işçi getirtilmişti. Özellikle Haydarpaşa-İzmit demiryolu grevinde, bu işkolunda çalışan bütün işçiler birlikte harekete geçtiler. Bu durum, mücadele deneyimi daha az olan yerli işçilerin, Avrupa'dan gelmiş işçilerle iyi ilişkiler kurmasını, görüş alışverişi yapmasını ve Avrupa işçi sınıfının deneyimlerine dair birinci elden bilgi edinebilmesini mümkün kıldı. O dönemde işçilerin çeşitli mahallelerde birlikte oturmaları ve nüfusun çok yoğun olmaması da, bu deneyim ve kazanımların mahalleden mahalleye, kahveden kahveye yayılmasına olanak tanımış oldu. Ocak 1873'te yüzlerce yerli Hıristiyan ve Müslüman Kasımpaşa tersane işçisi birlikte bir hafta grev yaptı. 1875'te bu defa bini aşkın yerli ve yabancı işçi yine birlikte, korkunç sömürü koşullarına karşı greve gitti[5]. 1876 Osmanlı İmparatorluğu'nun kalbinde önemli işçi eylemlerinin gerçekleştiği bir yıl oldu. Sadece İstanbul'da feshane, darphane, fişekhane fabrikalarında, tersanelerde ve ayrıca tramvay ve demiryolu işletmelerinde çalışan farklı etnik kökene sahip işçiler grevler ve yürüyüşler düzenlediler. Ayrıca Kocaeli demiryolu işçileri de greve gitmişti. İzmir'de gerçekleşen dokuma işçilerinin grevinde ise ilk defa bir işçi komitesi ortaya çıkacaktı. 1876 grev dalgasına binlerce işçi katılmıştı[6]. 1895'e kadarki süreçte de grevler, azalarak da olsa devam ettiler. Öte yandan biraz geç de olsa sınıf mücadelesinin rejime tehlikelerinin farkına varmış olan Sultan II. Abdülhamit'in 1878'den itibaren belirginleşmiş olan baskı rejimi, bu tarihten sonra işçi sınıfını ciddi bir biçimde hedef aldı. Yoğun baskılar grevlerin gerçekleşmesini tamamen durduramasa da, grevleri birkaç yılda bir gerçekleşen nadir olaylar haline getirerek işçi mücadelelerinin gelişimini bir süreliğine de olsa yavaşlatmayı başaracaktı. Ancak, işçi sınıfı 1902'den itibaren daha kitlesel ve militan bir biçimde mücadelelerine devam etti[7]. Ayrıca, bütün bu tecrübelerle birlikte, Osmanlı İmparatorluğu'nda sosyalist eğilimler ve militan işçi örgütleri de ilk defa ortaya çıkmaya başlayacaklardı artık.

Osmanlı İmparatorluğu'nda Sosyalizmin Doğuşu

Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk sosyalist partisi, 1890'da kurulan Devrimci Hınçak Partisi'ydi. Devrimci Hınçak Partisi, üç yıl önce kurulan Hınçak (Çan) isimli yayın çevresi temelinde kurulmuştu[8]. Bu yayın, Cenevre'de öğrenim görmekte olan ve Kafkas ve Rus devrimci hareketinden çıkma yedi Marksist eğilimli Ermeni tarafından kurulmuştu. Hınçak yayınının kurucularının isimleri Avetis Nazarbekyan, Maro Vardanyan, Kevork Haraçyan, Ruben Han-Azat, Christopher Ohanyan, Gabriel Kafyan ve Manuel Manuelyan idi[9]. Osmanlı İmparatorluğu'nda Hınçak çevresinin fikirlerini getiren ilk kişi Ruben Han-Azat olacaktı. 1889'da Cenevre'den İstanbul'a taşınan Han-Azat, aynı yıl ilk siyasi Hınçak teşkilatlarını da örgütlemeye koyuldu[10]. Han-Azat'ın giriştiği bu örgütlenme, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk sosyalist örgütlenmesi unvanına da sahip olacaktı. Dolayısıyla, 1890'da kurulacak olan parti de, imparatorluğun ilk sosyalist partisi olma unvanını elde edecekti. Temelleri Avrupa'da atılmış olmasına rağmen Hınçak çevresinin odak noktası Osmanlı İmparatorluğu idi. Öte yandan, Devrimci Hınçak Partisi, bir Osmanlı örgütünden ziyade bir Ermeni örgütüydü, dolayısıyla Kafkaslarda, İran'da ve Avrupa'da da varlık gösterecek ve özellikle Kafkasya sorunlarından ciddi bir biçimde etkilenecekti.

1888'de çevre Hınçak dergisinde azami ve asgari programlarını yayınladı. Hınçak azami programında şöyle deniliyordu:

"Şimdiki toplumsal sistem adaletsizlik, baskı ve kölelik üstüne kuruludur. Ekonomik köleliğe dayanan bu örgüt¬lenme, ancak yumruklarının gerçeğine inanan, işçi sınıfını yağmalayan, böylelikle de insan ilişkilerinde eşitsizlik ve adaletsizlik yaratan kuvvet sahipleri arasında gelişebilir. Bu eşitsizlik, yaşamın ekonomik, siyasal, toplumsal ve maddî bütün alanlarında ortaya çıkmaktadır. İnsanlığın küçük bir azınlığı, emek gücünün teri ve kanı pahasına iktidarı eline geçirmiş ve pekiştirmiş, toplumsal ve siyasal ayrıcalıklar edinmiştir.

Özel mülkiyet, bütün insanlığın türlü biçimlerdeki köle¬liğine dayanmaktadır. Bugün dünyayı yöneten azınlığın temel ilkesi ve başlıca niteliği, budur.

Bu acıklı ve haksız duruma, ancak sosyalist örgütlenme, halkın doğrudan iktidarını kurup koruyarak, herkese top¬lumsal işlerin düzenlenmesine gerçekten katılma olanağı vererek çare bulabilir. Sosyalist sistem insanların doğal ve yadsınamaz haklarını gerçekten savunur; her bireyin bütün güçlerini, bütün yetenek ve olanaklarını çeşitli biçimler al¬tında tam olarak geliştirmesini destekler; her türlü toplum¬sal ve ekonomik ilişkiyi barış içinde, örgütler, halkın irade¬sinin gerçek ifadesi olur.

Bu temel inançlar doğrultusunda, Hınçak grubu sosyalisttir."[11]

Asgari program ise, Hınçak çevresinin örgütlenme hedefi olarak Osmanlı İmparatorluğu'nu ve özellikle de Türkiye Ermenistan'ını gördüğünü açıkça ortaya koymaktaydı:

"Türkiye Ermenistan'ındaki Ermeni halkı, bugün siyasal ve ekonomik kölelik zincirlerine vurulmuş bir cemaat ha¬linde yaşamaktadır. İktisaden müflis bir hükümetin yöneli¬minde birbirini izleyen her malî bunalımda iki ya da üç katına çıkan çeşitli dolaylı ve dolaysız vergilerle ezilmektedir. Topraklarına hükümet tarafından sürekli olarak saldırıl¬makla, emeklerinin ürünleri de gerek devletin gerekse özel kişilerin yağmasına uğramaktadır. Bu koşulların arasına sı¬kışmış insanlar, ancak hükümeti ve doymak bilmez sınıfları beslemek için çalışmakta ve üretim yapmaktadırlar.
(...)
Halkı yoksullu¬ğundan kurtarmak, doğru yola çıkarmak ve nihai amaç olan sosyalist örgütlenmeyi gerçekleştirmesine olanak sağlamak için, Türkiye Ermenistan'ında her şeyden önce, kısa erimli amaçlar olarak, geniş tabanlı bir demokrasinin ku¬rulması, siyasal özgürlüğün ve ulusal bağımsızlığın olması zorunludur."
[12]

Hınçak çevresinin özellikle azami programında, İkinci Enternasyonal'in aşamalı devrim anlayışının izleri net bir biçimde mevcuttu. Hınçak grubu ilk hedefini Türkiye Ermenistan'ının ulusal kurtuluşu olarak koyuyordu ve şüpheye yer bırakmayacak biçimde, sosyalizmin böylesi bir gelişme olmadan mümkün olmayacağını ifade ediyordu. Ortaya konulan program, dönemin sosyal demokrasisinin sınırlarının dışına çıkmıyordu. Komünist Manifesto'yu Ermenice'de ilk defa yayınlayan da Hınçak grubu olacaktı. Öte yandan Hınçak çevresi her ne kadar Ermeni milliyetçi hareketinde mevcut olan Ermeni sorununun çözümü için Batılı güçlerden medet umma yaklaşımını eleştirse de, çevre Müslüman nüfusun desteğini kazanmaya önem verip Türkçe yayınlar çıkarsa da, görüşlerinde Ermeni milliyetçiliğinin etkisi de mevcuttu. Ayrıca Hınçak grubu, bireysel silahlı eylemlerin gerekliliğini de savunmaktaydı[13]. Bu da Hınçak liderleri arasında Plekhanov kadar, Rus narodnik (popülist) geleneğinin de etkisi olduğunu açıkça göstermekteydi. Zaten çevrenin ismi olan Hınçak da, narodnik geleneğinin babası sayılan Alexander Herzen'in Kolokol isimli dergisinin Ermenice'ye çevirisinden gelmekteydi[14].

1890 yılının yazında Tiflis'te Devrimci Hınçak Partisi temsilcisi olarak bulunan Ruben Han-Azat, kimileri Rus sosyalist-devrimci partisi geleneğinden gelen, kimileri ise sosyalizm karşıtı olan Ermeni milliyetçilerinin oluşturduğu yeni bir örgütlenme girişiminin kuruluş toplantısına katıldı. Bu girişim, toplantıdan sonra Ermeni Devrimci Federasyonu ya da daha iyi bilinen ismiyle federasyon anlamına gelen Taşnaksutyun ismini alacak olan yapılanmaydı. Sosyalist-devrimci parti geleneğinden gelen Christopher Mikaelyan ve Simon Zavaryan gibi Taşnak liderlerinin, sosyalizmden bahsetmeden sosyalizmi savunan bir manifesto üretmedeki insanüstü çabaları sonucunda, Devrimci Hınçak Partisi kısa bir süreliğine yeni partiye dâhil olmayı kabul etti[15]. Öte yandan, bu yeni birliktelik, yalnızca altı ay sürecekti. Kafkasya'da Taşnak örgütlerine dâhil olan Devrimci Hınçak Partisi militanları örgütlenmelerden dışlanmakta ve hor görülmekteydi. Daha da önemlisi, kuruluş toplantısının ardından Taşnak örgütünde ipleri elinde tutan kesimin Mikaelyan ve Zavaryan gibi sosyalistler değil, sosyalizm-karşıtı kesim olduğu ortaya çıkacaktı. Mayıs 1891'de, Devrimci Hınçak Partisi, Taşnaklarla hiçbir alakası olmadığını ifade eden bir açıklama yapacaktı[16].

Kurulduğu 1890'dan 1896'ya kadar Devrimci Hınçak Partisi, ciddi bir faaliyet dönemi içerisinde bulundu. Öte yandan bu faaliyetler, Marksist eğilimli bir sosyal demokrat partinin girişeceği türden eylemler değil, büyük ölçüde milli temelde ve narodnik tarzında gerçekleştirilen eylemlerdi. 1896'ya kadar Hınçaklar, devletin o dönemde Ermenilere yönelik katliamlara varan baskılarına karşı Kumkapı ve Babıali eylemleri gibi kitlesel gösteriler düzenlediler; Sason, Zeytun ve Van gibi yerlerde silahlı direnişlere giriştiler. Öte yandan, 1892'de Tiflis'de kurulan ve Gümrü, Kars, Gence ve Bakü gibi Kafkasya şehirlerinde örgütlenen Devrimci Ermeni İşçileri Derneği'nde belirli bir etkinlik edinmenin dışında, 1888'de yayınladıkları programda vurgulanan işçi ve köylü mücadelelerinde faal bir rol oynama ve katkı sunma görevini yerine getirmekten uzak kaldılar[17]. Devrimci Hınçak Partisi kurulduğu yıllarda, ulusal kurtuluş hareketleri ile işçi sınıfının mücadelesi arasında bir çelişki belirgin bir biçimde ortaya çıkmış değildi. Hınçak dergisinin kurucusu ve Devrimci Hınçak Partisi'nin liderleri konumundaki kişiler, çok net olmasalar da inançlı sosyalistlerdi; fakat partinin asgari programı partiye farklı bir pratiğin hâkim olmasına yol açmaktaydı ve bu pratik, kendisine uygun parti üyeleri yaratmaktaydı. Bu durum çok uzun süre devam edemezdi.

Devrimci Hınçak Partisi'nin sosyalizmi benimsemesinde Rus Marksizmi'nin etkisi olmuştu ve ilk Osmanlı sosyalistleri Ermeniler arasından çıkmıştı. Fakat ne Osmanlı İmparatorluğu'nda sosyalizmin gelişimine tek etki Rus Marksizmi olarak kalacaktı ne de sosyalist görüşler ancak Ermeniler arasında yaygınlaşacaktı. 1891 Bulgar Sosyal Demokrat Partisi adıyla kurulmuş ve 1894'te Bulgar Sosyal Demokrat İşçi Partisi ismini almış olan geleneğin, Osmanlı İmparatorluğu'nda sosyalizmin gelişimine, Rus Marksistlerinden çok daha doğrudan bir etkisi olacaktı. 1894'te, Bulgar Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin Vasil Glavinov isimli genç ve yeni bir militanı, Osmanlı Makedonya'sının ilk sosyalist örgütlenmelerinin temellerini atacaktı. Glavinov 1872'de Osmanlı Makedonya'sında, Köprülü kentinde doğmuştu. 1887'de, yaşadığı maddi çöküntü nedeniyle Sofya'ya göç etmek zorunda kalan Glavinov, 1892 yılında burada Bulgar Marksistlerinin önderi Dimitar Blagoev'in görüşleriyle tanışmıştı. İki yıl içerisinde Blagoev'in partisinin bir militanı olmuş ve partinin fikirlerini yaymak için doğduğu şehrin yolunu tutmuştu. 1896'da, Glavinov ve yoldaşları, çeşitli yayın çalışmalarına girişmenin yanı sıra bütün Osmanlı Makedonya'sında faaliyet gösterecek olan Makedonya Devrimci Sosyal Demokratlar Birliği isimli örgütü kurmuşlardı[18].

Glavinov'un sosyalizmi, Blagoev'in sosyalizmiydi. Blagoev ise her zaman İkinci Enternasyonal'in sol kesiminde yer almış bir kişiydi. Dolayısıyla Osmanlı Makedonya'sında sosyalizmin ilk olarak, uluslararası sosyalist hareket içerisindeki sol kesimin önemli eğilimlerinden bir tanesi tarafından örgütlenmişti. Bu örgütlenme, gelecekte Osmanlı sosyalist hareket içerisinde ortaya çıkacak olan sol kanat için çok büyük bir temel ve merkez oluşturacaktı. Makedonya'da ise Bulgar Sosyal Demokrat İşçi Partisi çizgisinde örgütlenen sosyalist hareket uzunca bir süre Bulgar sosyalizminin geçirdiği evrimlere paralel bir gelişme gösterecekti. Glavinov ve yoldaşları, Bulgar Partisi'nin genel görüşlerini yansıtmaktaydılar. Buna karşın Makedonya sosyalistlerinin tutumu meselesi Bulgar Partisi içerisinde yapılacak tartışmalarda önemli rol oynayacaktı. Dolayısıyla etki tek yönlü olarak başlamış gibi gözükse de öyle kalmayacaktı. Öte yandan, 1890'lar, sosyalist hareket içerisindeki ayrışmaların netlikten uzak olduğu, tarihsel açıdan bir hayli hareketli bir dönemdi ve ilk Makedonya sosyalistlerinin zayıflıkları da, Bulgar sosyalizminin zayıflıklarını yansıtmaktaydı. Bu durum, özellikle Bulgar sosyalizminin ilk yıllarında ulusal sorun konusundaki zayıflığının Makedonya'daki sosyalist harekete yansıması üzerinden belirgin bir biçimde göze çarpacaktı. Zira nasıl Osmanlı İmparatorluğu genelinde bir Ermeni sorunu vardıysa, Osmanlı Makedonya'sında da bir ulusal sorun vardı. 1893'te gizli hedefi Makedonya'da kurtarılmış bölgeler yaratıp bu bölgeleri Bulgaristan'a katmak, açık hedefi ise Makedonya ve Edirne'nin özerkliği olan, pek çok farklı isim almış ama en iyi Makedonya İç Devrimci Örgütü adıyla bilinen silahlı ulusal kurtuluş hareketi ortaya çıkmıştı[19].

Esasında Blagoev, Rusya'dan Bulgaristan'a döndüğü ve burada Marksist fikirleri savunmaya başladığı 1885 yılından beri, proletarya enternasyonalizmi temelinde oluşturulmuş bir Balkan Federasyonu fikrini savunuyordu ve Makedonya'nın kurtuluşunun ancak bu minvalde gerçekleşebileceği çözümlemesini yapıyordu. Dahası, Blagoev'in kurduğu Bulgar Sosyal Demokrat Partisi'nin 1892'de gerçekleşen ikinci kongresinde, burjuva ve küçük burjuva yapılarla hiçbir şekilde işbirliğine gidilmemesi kararı alınmıştı ki Blagoev bu tutumu bütün gücüyle destekliyor ve savunuyordu[20].Öte yandan tıpkı Ermeni sosyalistleri gibi, Bulgar ve Makedon sosyalistleri de, örgütlendikleri azınlık kesim arasında ortaya çıkmış milliyetçi hareketle karşılaştıkları zaman, ilk başta bu pratiğin bir parçası olmak ile sosyalist görüşler arasında bir çelişki görmediler. Blagoev'in kendisi, partisinin yanı sıra bir dönem Sofya'daki Yüksek Makedonya Komitesi'nin de üyeliğini yapmıştı[21]. Makedonyalı sosyalistler de ilk yıllarda Makedonya İç Devrimci Örgütü'nün çalışmalarına katılmaktan geri durmayacaklardı. Ayrıca hem Blagoev, hem de Glavinov'un yönetiminde çıkartılan ve Makedonya'ya yönelik ilk sosyalist yayın olma özelliğini taşıyan Revolyutsiya (Devrim) isimli haftalık dergi, 1885'de Makedonya'da gerçekleşen milliyetçi ayaklanmayı kayıtsız şartsız ve büyük bir heyecanla destekleyecekti[22].

Öte yandan Glavinov önderliğinde 1896'da kurulan Makedonya Devrimci Sosyal Demokratlar Birliği'nin 1898'de çıkartmaya başladığı yayın organı Politiçeska Svoboda, Makedonya meselesine Revolyutsiya'dan çok daha farklı bir yaklaşım geliştirecekti. Glavinov'un bu yayında ortaya koyduğu çizgi, üç yıl önce heyecanla savunduğu görüşlerden çok daha aklı başındaydı ve net bir biçimde proletarya enternasyonalizmi temeline dayanıyordu. Politiçeska Svoboda'da Glavinov, Bulgar Devleti'ni, Makedonya'da yayılmacı emeller izlemekle itham ediyor ve sertçe kınıyordu. Makedonya'nın sosyalist bir Balkan Federasyonu'nun kurucu bir parçası olması gerektiğini, kendi içinde de bulunan hiçbir etnik gruba baskı uygulamayacak, herkesin anadillerini konuşabilecekleri, resmi dillerin ise bölgelerdeki çoğunluklara göre bölgelerde çözüleceği bir düzeni savunuyordu. Politiçeska Svoboda net bir biçimde Makedonya emekçilerinin yapması gerekenin sınıfsal ideolojik görevlerinin bilincine varmak olduğunu vurguluyor, şovenizmi, yurtseverliği ve özellikle de Bulgar şovenizmini her fırsatta kınıyordu[23]. Bununla birlikte, Makedonya'nın bağımsızlığını elde etmesi fikri de hâlâ savunulmaktaydı:

"Makedonya devrimci sosyalistleri, en insani ve ilerici fikirlerin kılavuzluğuyla, Makedonya ve Edirne halklarının tam bir siyasal ve ekonomik özgürlüğe kavuşturulmalarını amaçlıyorlar."[24]

Öte yandan, Devrimci Hınçak Partisi'nin sahip olduğu aşamalı devrim yaklaşımına benzer bir biçimde, böylesi bir özgürlüğün elde edilmesinin ardından, ülkede bir toplumsal devrim savaşımına girilmesi gerektiğini söyleniyordu. Bunun haricinde Politiçeska Svoboda milliyeti ne olursa olsun, aynı nihai kurtuluş hedefini yani sosyalizmi benimseyen herkesle çalışılması gerektiğini savunmaktaydı[25]. Makedonya sosyalistlerinin bu ifadeleri, ulusal meseleye dair hala tamamen net bir tutum geliştirememiş olsa dahi, 1885 ayaklanmasının derslerinin etkin bir biçimde çıkartıldığının bir göstergesi olması açısından ve ayrıca Makedonya sorununa enternasyonalist bir çözüm geliştirme yönünde bir girişim olduğu için önem taşımaktaydı. Öte yandan, ortaya konulan analiz, belirli bir doğrultuya işaret etmekte birlikte, nihai bir sonuç değil, bir geçiş analiziydi. Makedonya sorunu konusunda Makedonyalı sosyalistlerin tutumu meselesi Bulgar Partisi içinde de giderek ciddi bir önem kazanmaya başlamaktaydı.

Müslüman kesim arasında ortaya çıkan ilk örgüt ise 1894 veya 1895 senesinde, İstanbul'da, Tophane savaş sanayisi fabrikaları işçileri tarafından kuruldu. Amele-i Osmanlı Cemiyeti (Osmanlı İşçi Birliği) adını alan yapı, gizli bir örgüttü ve işçileri örgütlemeyi hedeflerken aynı zamanda onları II. Abdülhamit'e karşı ayaklanmaya teşvik etmeye çalışıyordu. Bu örgütlenmenin liderleri bir yıllık bir faaliyetin ardından ciddi bir tehdit olarak algılanıp tutuklandılar, yapılanma dağıtıldı. Örgütün kurucuları 1901-1902'de İstanbul'a geri dönerek örgütü yeniden canlandırmaya çalıştılar. Bu çabalar büyük bir ilgiyle karşılaşmış ve örgütün yeniden yapılanması amacıyla pek çok tartışma toplantısı düzenlenmiş olsa da, devlet baskıları örgüt kurucularını tekrar mahpus ederken örgütü yeniden çökertti[26]. Çeşitli kaynaklara göre Amele-i Osmanlı Cemiyeti, Paris Komünü'nden ciddi bir biçimde etkilenmişti ve Marx ve Engels'in Komünist Manifesto'sundaki fikirleri yaymak amacındaydı[27].

1890'ların Osmanlı İmparatorluğu için, ulusal kurtuluş hareketleri karşıtı tavrıyla bilinen devrimci militan Rosa Luxemburg şöyle yazabiliyordu:

"Hıristiyan toprakları Türkiye'ye sadece zor yoluyla bağlıdır, buralarda bir işçi sınıfı hareketi yoktur, bunların durumları doğal toplumsal gelişim, hatta çözülme sonucu giderek kötüleşiyor ve bu yüzden özgürlük talepleri burada kendilerini ancak ulusal mücadele biçiminde hissettirebilir, bu nedenle bizim bu yöndeki bir çözüm taraftarlığımız hiçbir şüpheye yer bırakmaz, bırakamaz."[28]

Luxemburg'un Osmanlı İmparatorluğu'ndaki durum ve işçi sınıfı hareketine dair yaptığı yorumun hatalı olduğu çok kısa bir süre içerisinde ortaya çıkacaktı. Öte yandan ulusal mücadeleleri desteklemeye hiç de hevesli olmayan bir enternasyonalist militanın böylesi bir çıkarım yapması, sosyalist hareketin ilk ortaya çıktığı yıllarda Osmanlı İmparatorluğu'nda sınıf mücadelesinin ne denli zayıf olduğunu da gözler önüne sermekteydi. Böylesi koşullar altında, yeni filizlenen Osmanlı sosyalist hareketi için ulusal soruna dair net ve pratik bir çözümleme yapmak imkânsız olmuştu. Hareketi bu konu üzerinde netleşmeye itecek olan ise, temelde yeni yüzyılın başlaması ile sınıf mücadelelerinin yine Osmanlı'nın ve çevre ülkelerin gündemine geri dönüşü olacaktı.

Gerdûn


1 "Osmanlı Devletinde Toplumsal Mücadeleler." Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1783

2 "Osmanlı Devletinde Toplumsal Mücadeleler." Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1784

3 "Osmanlı Devletinde Toplumsal Mücadeleler." Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1785

4 "Tanzimat ve Batılılaşma." Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1796

5 "Tanzimat ve Batılılaşma." Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1797, 1798, 1800

6 "Tanzimat ve Batılılaşma." Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1797, 1798, 1802-1805

7 Kırpık, Cevdet. "Osmanlı Devleti'nde İşçiler ve İşçi Hareketleri (1876-1914)". Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 2004. Isparta. s. 251-252

8 Turabian, Hagop. "The Armenian Social-Democratic Hentchakist Party Part 1". Ararat No. 34. Nisan 1916. Londra. http://www.hunchak.org.au/aboutus/historical_turabian.html

9 http://en.wikipedia.org/wiki/Social_Democrat_Hunchakian_Party

10 http://en.wikipedia.org/wiki/Ruben_Khan-Azat

11 Ter-Minasian, Anahide. "1876-1923 Döneminde Osmanlı Toplumunda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" derleyen Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. s. 185

12 Ter-Minasian, Anahide. "1876-1923 Döneminde Osmanlı Toplumunda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 186

13 Nalbandian, Louise. "The Hunchakian Revolutionary Party 1887-1896" http://www.hunchak.org.au/aboutus/historical_nalbandian.html

14 Ter-Minasian, Anahide. "Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912)". İletişim. 1992. İstanbul. s. 22

15 Nalbandian, Louise. "The Armenian Revolutionary Movement 1890-1896". University of California Press. 1975. Los Angeles. s.153-154

16 Nalbandian, Louise. "The Armenian Revolutionary Movement 1890-1896". s.163-164

17 Nalbandian, Louise. "The Hunchakian Revolutionary Party 1887-1896" http://www.hunchak.org.au/aboutus/historical_nalbandian.html

18 http://en.wikipedia.org/wiki/Vasil_Glavinov

19 Adanır, Fikret. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 42

20 Adanır, Fikret. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm

21 ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 43

22 Adanır, Fikret. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 44

23 Adanır, Fikret. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 44

24 Mishkova, Diana. "We, the people: politics of national peculiarity in Southeastern Europe". Central European University Press, 2009. p. 122

25 Adanır, Fikret. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 46

26 Adanır, Fikret. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 47

27 "Tanzimat ve Batılılaşma." Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1816

28 Küpeli, Yusuf. "Türkiye proletaryasının tarih sahnesine çıkışı, Mütareke yıllarına dek örgütlenme ve mücadele deneyimleri, İştirakçi Hilmi, Mustafa Suphi, İttehat ve Terakki ve diğerleri üzerine kısa notlar". http://www.sinbad.nu/tcprolet.htm

Tags: 

Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve İşçi Hareketi (2)

Türkiye Komünist Partisi'nde Sol Kanat - 1. Hareketin Kökenleri

Ermeni ve Makedonya Sosyalizminin Sol Kanadı’nın Gelişimi

Üç yıllık bir örgütlenme çalışması ve altı yıllık bir eylem deneyiminin ardından, 1896 yılına gelindiğinde Devrimci Hınçak Partisi içerisinde iki belirgin hizip ortaya çıkmıştı. Hiziplerden bir tanesinin başını, partinin kurucularından olan ve partinin yönetimini elinde tutan Avetis Nazarbekyan ve eşi Maro Vardanyan çekmekteydi. Öteki hizbi ise Nazarbekyan ve Vardanyan’ın muhalifleri oluşturmaktaydı. Öte yandan, Devrimci Hınçak Partisi içerisinde ortaya çıkmış olan bu ayrışma, basitçe Nazarbekyan ve Vardanyan’ın şahsiyetiyle ilgili olmaktan çok uzaktı. Muhalifler partinin çizgisinin çok temel bir yönüne, partinin sosyalist olmasına muhalefet etmekteydiler. Onlara göre merkezin Ermeni sorununu Rusya’nın işçi sorunlarını bağlaması çok ciddi bir hataydı ve böylelikle yalnızca tutucu Ermeni burjuvazisinin ve Müslüman toplumun değil, Osmanlı İmparatorluğu’nda ortaya çıkmış olan herhangi bir sosyalist hareketi de desteklemeye hevesi olmayan Batılı burjuva devletleri de ürkütülmüş oluyordu. Muhalefet, çareyi partinin programından sosyalizmin çıkartılmasında görüyordu; zira sosyalizm onlara göre Türkiye Ermenistan’ının özgürlüğe kavuşması için gerekli değildi. Muhalefet yeni bir merkez komite seçilmesi için bir toplantı yapılmasını talep ediyordu. Sosyalist kanat buna yanaşmadı. Bunun üzerine muhalifler 1896’nın Ağustos ayında Londra’da kendi başlarına bir toplantı yaptılar. Sosyalist kanat, muhalifleri bunun üzerine suçladı ve Eylül ayında Londra’da, muhalifler olmaksızın olağan 2. Kongresi’ni gerçekleştirdi. Bu kongrede kitle eylemleri, silahlı eylemler gibi pratikler reddedildi, sosyalist doktrinin savunulmaya devam edeceği kuvvetli bir biçimde vurgulandı. Dolayısıyla milliyetçi muhalefet ile sosyalist merkezin ayrışmaları tamamlanmıştı[30].

İki yıl sonra, 1898’de eski muhalifler Londra’da resmi olarak yeni partilerini kurdular. Partinin adı Veragazmiya Hınçak Partisi, yani Yeniden-kurulmuş Hınçak Partisi olmuştu. Bölünme sonrasında, muhalefet ilkin Osmanlı sınırları dâhilinde ve Mısır’da daha güçlüydü, sosyalist kanat ise Kafkasya’da ciddi bir çoğunluk desteğine sahipti[31]. Öte yandan, Veragazmiya Hınçak Partisi’nin, Ermeni milliyetçi hareketi içerisinde oynamak istediği rolü oynayabilecek kadar güçlü olmadığı da yakında ortaya çıkacaktı. Devrimci Hınçak Partisi’nin 1896’ya kadar oturduğu koltuğun yeni bir talibi vardı; zira Veragazmiya, genel hatlarıyla bu yeni kuvvetin, yani Ermeni Devrimci Federasyonu, yani Taşnakların peşine takılmaktan ileri gidemeyecekti. Devrimci Hınçak Partisi ise, ancak 1896’dan sonra dönemde anlaşılan anlamıyla sosyal demokrat bir pratiğin içerisine girmiş oldu. Artık çalışmaların merkezinde Marksist teorik çalışmaları Ermenice’ye çevirerek yayınlamak ve genel olarak propaganda faaliyetleri bulunuyordu[32].

Devrimci Hınçak Partisi, artık kendi pratiğinin ve kısmen kendi ideolojisinin yarattığı sosyalizm karşıtı unsurları içinde barındırmamaktaydı. Bununla birlikte, genel yönelimi sosyal demokrasi minvaline oturmuş olsa da, sosyal demokrasinin sol kanadında olduğu söylenemezdi; ayrıca genel hatlarıyla ulusal Ermeni siyasetinin, enternasyonalist sınıf mücadelesi namına terk edildiğini söylemek de mümkün değildi. Devrimci Hınçak Partisi’nin sosyalizm karşıtı sağ kanadı, partiden ayrılmıştı; fakat buna rağmen parti, çareyi yalnız sınıf mücadelesinde gören sol unsurları tatmin edecek noktada değildi. Ermeni Marksist solunun Devrimci Hınçak Partisi’nden ayrışmaya başlayacağı ilk coğrafya ise, partinin sınıf mücadeleleriyle en fazla ilişkilendiği Kafkaslar olacaktı. Bu coğrafyada, mücadele deneyimi ve geçmişi bakımından Osmanlı İmparatorluğu’ndaki işçi sınıfına kıyasla bir hayli ileride olan bir işçi sınıfı mevcuttu. Aynı zamanda, Kafkasya için 1890’lar, Osmanlı’da olduğu gibi işçi sınıfının tamamen bastırılmış ve sindirilmiş olduğu bir dönem değildi. Bu minvalde Ermeni Marksist solunun ilkin bu coğrafyada ortaya çıkması bir hayli beklenebilir bir durumdu.

Ermeni Marksist solunun ilk örgütü, 1898’de Tiflis’te kurulan Marksist Ermeni İşçiler Grubu’ydu. Grubun kurucuları arasında başı çeken isimler Kevork Haraçyan, Melik Melikyan, Karekin Kozikyan, Haik Pilossian, Aşot Hümeryan ve Assadour Kakhoyan’dı. Arkomedes takma adıyla bilinen Kafkasya doğumlu Kevork Haraçyan, Hınçak dergisinin kurucularındandı ve Avetis Nazarbekyan ve Maro Vardanyan ile birlikte Hınçak programını kaleme almıştı. Ayrıca Komünist Manifesto’nun Fransızca ve Rusça çevirilerini karşılaştırarak Manifesto’nun ilk Ermenice çevirisini hazırlamıştı. Haraçyan, Hınçak çevresinin ortaya çıkmasından kısa bir süre sonra Hınçaklardan ayrılmıştı. Sonrasında Kafkasya’da, özellikle Tiflis’teki işçi hareketi içerisinde mücadelesini sürdürmüş, ayrıca buradaki Sosyal Demokrat örgütlerde de bulunmuştu. Dedüşka takma adıyla bilinen Melik Melikyan bugün Azerbaycan sınırlarında kalan bir köyde doğmuştu ve devrimci hareketle 1890’larda Kafkasya’da tanışmıştı. Yessalem takma adıyla bilinen Karekin Kozikyan 1878’de Osmanlı İmparatorluğu’nda, Harput’ta doğmuş ve 1894–95 kıyımları sırasında Kafkasya’ya göç etmişti. Bir işçi olan Kozikyan siyasetle çok genç yaşta tanışmıştı: Marksist Ermeni İşçiler Grubu kurulduğunda yirmi yaşında olan bu militan, aynı zamanda eski bir Hınçak üyesi olma özelliğini taşıyordu. Atamyan takma adıyla bilinen Haik Pilossian da Türkiye doğumluydu ve Kozikyan’ın yakın bir dostu ve yoldaşıydı. Aşot Hümeryan Tiflis doğumlu bir işçiydi ve Hınçaklara yakın olan Devrimci Ermeni İşçileri Derneği’nin kurucularından olmuş, 1 Mayıs ile ilgili ilk bildiriyi kaleme almıştı. Keço takma adını kullanan Assadour Kakhoyan ise Kafkasya işçi hareketi içerisinde siyasileşmiş ve Ermenistan’daki ilk grevin tarihini yazmıştı[33].

Marksist Ermeni İşçiler Grubu çok büyük olmasa da yalıtılmış bir Ermeni örgütü değildi. Tiflis’teki Gürcü devrimci işçileriyle sıkı bağları vardı. Yeni örgüt, ayrıca Ermenilerin çoğunlukta olduğu deri ve ayakkabı fabrikalarında yapılan grevlere katılmıştı[34]. Marksist Ermeni İşçiler Grubu, 1900–1901 yıllarında Banvor (İşçi) isimli illegal bir yayın çıkartmaktaydı. Bu yayından Ermeni Marksist solunun ilk örgütünün çizgisini net bir biçimde görmemiz mümkün olmaktadır. Banvor “Bütün ülkelerin işçileri, birleşiniz!” sloganı ile çıkıyordu ve kendisini Ermeni sosyalist işçilerin yayın organı olarak nitelendiriyordu. Yayında hem Taşnaklar hem de Hınçaklar Ermeni işçi sınıfını milliyetçi bir yaklaşımla yalıttıkları için sert bir biçimde eleştiriliyor, Ermeni sorununun çözmeye ancak işçi sınıfının kadir olabileceği vurgulanıyor, Kafkasya’da bütün milletlerden işçilerin ortak mücadelesi savunuluyordu. Bu minvalde küçük ama etkili olan Marksist Ermeni İşçiler Grubu, milliyetçiliğin hiçbir etkisi altında bulunmayan, tamamen proletarya enternasyonalizminin ilkelerine bağlı ilk Ermeni sosyalist örgütü olarak tarihe geçmekteydi[35]. 1901 senesinde devlet güçleri örgüte saldırılar düzenleyerek Marksist Ermeni İşçiler Grubu’nu dağıttılar, pek çok önemli militan hapse girdi. Öte yandan, Ermeni Marksist solunun varlığı devam edecekti.

Marksist Ermeni İşçiler Grubu, Kafkasya’da ortaya çıkmış enternasyonalist bir örgüttü. Bu da Kafkasya sosyalist hareketinin, dolayısıyla Rus sosyalist hareketinin örgütü oluşturan militanların siyasi geleceklerini ciddi bir şekilde etkileyeceği anlamına geliyordu. 1902 yılının ilkbaharında, Politeknik Enstitüsü’nden kovulduğu Riga şehrinden, doğduğu Tiflis’e gelen Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi üyesi genç bir adam, bu etkilerin büyük ölçüde merkezinde olacaktı. Stepan Shaumyan, Karekin Kozikyan’la aynı yıl, 1878’de doğmuş bir Ermeni’ydi. Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’ne 1900 yılında, Riga’da katılmıştı. Shaumyan, Tiflis’e geldikten birkaç ay sonra, Marksist Ermeni İşçiler Grubu’nun Melik Melikyan, Aşot Hümeyran ve Assadour Kakhoyan gibi militanları ile bir araya gelerek Ermeni Sosyal Demokratlar Birliği adındaki örgütü kurdu. Yeni örgüt, Proletaryat (Proletarya) adlı yayın organında yayınladığı manifestoda, kurulduğu temelleri şu şekilde açıklıyordu:

“Faaliyetlerinde, Ermeni Sosyal Demokratlar Birliği, örgütlenme ağını bütün Rusya içerisinde yaymaya çalışan Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin şubelerinden biri olarak, RSDİP ile tam bir mutabakat içerisindeyiz ve onunla beraberce, genel olarak Rus proletaryasının, özelde ise Ermeni proletaryasının çıkarları için savaşacağız.

(…)

Sosyalist gayeye ulaşılması kanımızca ne işçi sınıfının ekonomik düzlemdeki çabalarıyla, ne de kısmi siyasal ve sosyal reformlarla mümkündür; bunun tek yolu bütün mevcut sistemi toplumsal devrim yoluyla yıkmaktır ki bunun gerçekleşmesinin zorunlu öncülü proletaryanın siyasi diktatörlüğü olacaktır.

(…)

Rus devletinin değişen kültürel gelişim evrelerinde pek çok farklı milliyetten meydana geldiğini ve yalnızca yerel öz-yönetimlerin gelişiminin bu heterojen unsurların korunmasını sağlayabileceğini göz önünde bulundurarak, geleceğin özgür Rusya’sında federatif bir cumhuriyetin kurulmasını temel öneme sahip görüyoruz. Kafkaslara gelince, nüfusun fazlasıyla çeşitli milli bileşenlerinin mevcut olduğu şu durumda, bütün yerel sosyalist unsurları ve farklı milliyetlerden bütün işçileri birleştirmeyi amaçlıyoruz.

(…)

Kafkasların bahsi geçen milliyetler çeşitliliğini ve farklı milliyetler arasında coğrafi sınırların yokluğunu göz önünde bulundurursak, programımıza Kafkas halklarının siyasi bağımsızlık talebini eklemenin mümkün olmadığını düşünüyoruz.” [36]

Militan bir enternasyonalizm savunusu yapan Ermeni Sosyal Demokratlar Birliği’nin yayınının ancak tek bir sayısı çıkabildi; öte yandan örgütün ortaya koyduğu görüşler, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin yurtdışında bulunan önemli sayılabilecek bir liderinin, Vladimir Lenin’in dikkatini çekmişti. Lenin, Iskra’nın Şubat 1903’te yayınlanan 33. sayısında, Ermeni Sosyal Demokratlar Birliği’nin manifestosunu değerlendiren bir yazı yazacaktı. Lenin, yazdığı yazıda Ermeni Sosyal Demokratlar Birliği’ni, ulusal soruna doğru bir yaklaşım geliştirdikleri için kutlamaktaydı. Öte yandan Lenin manifestoda ifade edilen federalist talebe de karşı çıkacaktı:

“Ermeni Sosyal Demokratlarının bakış açısına göre federatif bir cumhuriyet talebinden bahsetmek mümkün müdür? Federasyon için bir önkoşul olarak bağımsız ulusal birimler var olmalıdır, fakat Birlik ulusal bağımsızlık talebini reddetmektedir. Tamamen tutarlı olmak açısından, Birliğin programından federatif cumhuriyet talebini silmesi gerekmektedir (…) Federalizm ve milli bağımsızlık vaazları vermek proletaryanın işi değildir; ister istemez bağımsız bir sınıf devletinin oluşması yönünde bir talebe dönüşen böylesi talepleri ileri taşımak proletaryanın işi değildir. Proletaryanın işi, bütün milliyetlerden mümkün olan en fazla işçi kitlesini, daha da sımsıkı duracak biçimde bir araya toplamaktır.” [37]

Öte yandan, ayrı bir örgüt olarak Ermeni Sosyal Demokratlar Birliği zaten uzun sürmeyecekti. Kafkasların enternasyonalist Ermeni solu, hızla bağımsız bir Ermeni örgütlenmesinden ziyade, Kafkaslardaki bütün sosyalistlerin ortak bir örgütlenmesinin gerekliliği sonucuna varmaktaydı. Gürcü Marksistleri de benzer bir sonuca varmaktaydı. Bu minvalde 1903’ün Mart ayında, Ermeni Sosyal Demokratlar Birliği, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin Kafkasya Birliği’ne katıldı. RSDİP’in Kafkasya Birliği, Gürcü Marksistlerinin Brztola (Mücadele) gazetesi ile Proletariat’ın yazı kurullarını ve Tiflis, Bakü ve Batum’daki komiteleri içeren bir örgütlenmeydi ve Kafkasya Sosyal Demokratlarının bir birlik örgütlenmesi olma amacındaydı. Birlik Gürcüce ve Ermenice yayın organlarını birleştirerek Proletari Krive (Proletaryanın Mücadelesi) isminde Gürcüce, Ermenice ve Rusça yayınlanan yeni bir yayın çıkartmaya başladı. Ağustos 1903’te RSDİP içerisinde gerçeklenen Menşevik-Bolşevik ayrımının ardından, eski Ermeni Sosyal Demokratlar Birliği’nin Melik Melikyan, Aşot Hümeyran ve Assadour Kakhoyan gibi önderleri, ilk Ermeni Bolşevikler olacaklardı[38]. Daha sonra Duma’da milletvekili olacak Arşak Zubaryan ve Aramayis Erzinkyan gibi eski Ermeni Sosyal Demokratlar Birliği önderleri ise, Menşevizm’den yana saf tutacaklardı[39].

Marksist Ermeni İşçiler Grubu’nun önderlerinden olup 1902’de tutuklandığı için Ermeni Sosyal Demokratlar Birliği’nin dışında kalmış olan Kafkasyalı Kevork Haraçyan ise RSDİP’nin bir üyesi olmasına rağmen, Menşevizm ile Bolşevizm arasında kararsız kalacaktı[40]. Öte yandan, Haraçyan’ın hapisten çıktıktan sonra, Devrimci Hınçak Partisi içerisindeki gelişmelere ciddi etkisi olacaktı. Haraçyan, Ermeni sosyalistler arasında, çok kuvvetli bir biçimde Kafkasya’daki Devrimci Hınçak Partisi üyelerinin RSDİP’e katılmaları gerektiğini savunmaya başlamıştı[41]. 1903’te Kafkasya’da Ermenilere karşı uygulanan devlet baskılarının artmasının ardından Devrimci Hınçak Partisi hızla büyümekteydi[42]. Sınıf mücadelesi de yükseldikçe, Devrimci Hınçak Partisi içerisinde, partinin Kafkasya örgütlerinin RSDİP’e girmesini, Devrimci Hınçak Partisi’nin ise Osmanlı’da mücadeleye devam etmesini savunan bir sol kanat ortaya çıktı. Bu sol kanadın başını, parti kurucularından Avetis Nazarbekyan, Maro Vardanyan, Ruben Han-Azat gibi militanlar çekiyordu. Örgütün muhafazakâr kanadının başını ise Stepan Sabah-Gulyan isimli, Nahçivan doğumlu ama Türkiye’de faaliyet gösteren bir Ermeni militan çekiyordu. 1903’le 1905 arasında şiddetle devam eden bir hizip savaşının ardından 1905’te Paris’te toplanan Kongre’de hizipler kozlarını paylaştılar. Kongre’de Sabah-Gulyan’ın görüşleri hakim geldi ve Hınçak Partisi’nin birliği vurgulandı. Fakat Kafkasya temelli sol kanat, kongre dönüşü kongre kararlarını tanımayarak RSDİP’ne girdi. Nazarbekyan, Vardanyan ve Han-Azat gibi önde gelen kimi önderler, Haraçyan gibi Bolşevikler veya Menşeviklere katılmayıp, yalnızca RSDİP’nin programını benimsediler. Erivan ve Bakü gibi şehirlerdeki Hınçak örgütlerinin kimileriyse Bolşeviklere katıldı[43].

Kafkasya Ermeni sosyalistlerinin büyük çoğunluğunun sınıf mücadelesi yükseldikçe benimsemeye başladıkları enternasyonalist tutum, hem Kafkasya’daki Ermeni işçilerin çıkarları, hem de genel olarak Kafkas proletaryasının çıkarları doğrultusunda belirlenmişti. Öte yandan Kafkas Ermeni sosyalistleri, Osmanlı Ermenilerinin kurtuluşunun Rusya’daki devrimle gerçekleşebileceği görüşünü savunuyorlardı ve Osmanlı İmparatorluğu’nda siyasi çalışma yapmayı kimi zaman tamamen yadsımaya varan yaklaşımlar gösteriyorlardı. Böylesi bir tutum ise, hem Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni sosyalistleri için, hem de Kafkasya’da bulunan ama Osmanlı kökenli ve Osmanlı Ermenileriyle bağlantılı olan Ermeni sosyalistleri için yeterli ve ikna edici olmaktan uzaktı. Hınçaklar arasında, Nazarbekyan’ın başını çektiği kanat hiç şüphesiz soldaydı ama Sabah-Gulyan ve yoldaşları Nazarbekyan’ın çok da sağında değillerdi – sınıf mücadelesindeki gelişmeler Hınçakları bir bütün olarak sola çekmişti[44]. 1905 Kongresi’nde Sabah-Gulyan ve yandaşlarının aldığı karar “Kafkasya’da proleter devrimci etkinlikleri gerçekleştirmek ve Türkiye’de Marksist ilkelere dayalı bir siyasal demokrasi kurmak için mücadele etmek” şeklinde ifade edilmişti[45]. Hınçakların 1905 kongresi, ayrıca partinin ismine ilk defa sosyal demokrat ifadesini ekleyerek Hınçak Sosyal Demokrat Partisi ismini aldıkları kongre olacaktı. Parti, 1909’da İstanbul’da gerçekleştireceği kongresinde ismini son defa değiştirerek Sosyal Demokrat Hınçak Partisi adını alacaktı[46].

Kafkasya’da ise Osmanlı Ermeni’lerinin sorunlarıyla daha fazla ilgilenen yeni bir sosyalist örgüt ortaya çıkmıştı. Sosyal Demokrat Ermeni İşçiler Örgütü, kimileri Hınçak, kimileri Taşnaklardan gelen, kimileriyse Marksizmle Avrupa’da, Plekhanov ve Kautsky’nin yazıları üzerinden tanışan Kafkasyalı Ermeni öğrencilerce 1903’te kurulmuştu. Öte yandan, bu örgüt her ne kadar Osmanlı sorunlarına değinse, kendisini enternasyonalist olarak görse ve özellikle Taşnakların milliyetçiliğini eleştirse de temelde Kafkas sosyalistlerinin enternasyonalizmine karşı kurulmuş bir tepki örgütüydü. Yalnızca Kafkasya hareketinin sağ kanadında bulunmuyor, aynı zamanda uluslararası sosyal demokrasinin Yahudi Birliği ve Avusturya Marksizmi gibi sağ kanat eğilimlerinden esinlendiğini açıkça söylüyordu. Milliyetler meselesinde de örgütün tutumu bir hayli sağdaydı; farklı milletlerden işçilerin ortak çıkarları değil, milli farklılıkları vurgulanıyordu. Sosyal Demokrat Ermeni İşçiler Örgütü’nün Ermeni proletaryasının yegâne temsilcisi olarak tanınma isteği, Kafkas sosyal demokratlarınca soğuk karşılandı; örgüt hiçbir zaman yapısından esinlendiği Yahudi Birliği’ne yaklaşacak kadar kitleselleşemedi ve işçi mücadelelerinin güçlü bir sınıfsal birlik eğilimi yarattığı Kafkaslarda küçük ve önemsiz bir sağ-sosyalist eğilim olarak kaldı[47]. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni sosyal demokrasisi için belki de en büyük öneme sahip olan çalışmayı ise, birkaç yıl sonra, Kafkasya’da bulunan Osmanlı kökenli Ermeni sosyalistleri yapacaklardı.

Bu sırada, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğusundaki Ermeni ve Kafkas sosyalist hareketindeki gelişmeler, imparatorluğun batısındaki Makedon ve Bulgar sosyalist hareketinde de benzer bir biçimde bir yansıma bulmaktaydılar. Yeni yüzyılın başına gelindiğinde, Bulgar Sosyal Demokrat İşçi Partisi içerisinde, genel olarak ulusal soruna ve özelde Makedonya hareketine dair şiddetli tartışmalar başlamıştı. BSDİP’nin lideri Blagoev, ulusların ve ulusallığın, kapitalist düzenin yaygınlaşmasıyla ortadan kalkmakta olan geçici burjuva kavramları olduğunu ifade etmeye başlamıştı. BSDİP’in uzlaşmacı sağ kanadı, esasında 1900’den beri, bir tür parti içi hizip olarak mevcuttu. Sağ kanadın başını, 1894’te Blagoev’in Bulgar Sosyal Demokrat Partisi’nin birleştiği Bulgar Sosyal Demokratlar Birliği’nin kurucusu olan Yanko Sakazov çekiyordu. Hizip Sakazov’un çıkardığı Obshto Delo (Ortak Amaç) isimli yayın etrafında oluşmuştu. 1901’de Bulgar partisinin Blagoev’e yakın militanlarından Gavril Georgiev ise, partinin yayın organı Rabotnicheski Vestnik’te (İşçi Gazetesi) yayınladığı bir yazıda, Makedonya mücadelesi gibi küçük burjuva işleriyle uğraşan parti üyelerinin, proletaryaya karşı yükümlülüklerini ihmal etmekte olduğunu ifade ediyordu. Hem Makedonya Devrimci Sosyal Demokratlar Birliği’nin hem de Makedonya İç Devrimci Örgütü’nün bir üyesi olan Dimo Hacıdimov, Bulgar partisinin sağ kanadının bu konudaki itirazlarının sesi olarak Obshto Delo’da Georgiev’e şiddetle karşı çıktı[48].

Bulgar Partisi ve dolayısıyla Makedonya Devrimci Sosyal Demokratlar Birliği hızla bir bölünmeye gidiyordu. Bölünmenin kaynağındaki meselenin en somut yansıması Makedonya sorunuydu ve hem pek çok tartışma, hem de sol ve sağ kanadın çatışması bu mesele üzerinden yürümekteydi. 1901’de BDSİP Merkez Komitesi’nin, parti üyelerinin Makedon milliyetçisi örgütlere girişini yasaklaması, sağ kanada karşı ciddi bir darbe olmuştu. Öte yandan, mesele sadece Makedonya’daki milli soruna yaklaşım ile ilgili değildi. Blagoev’in önderliğindeki sol kanat, çok net bir biçimde burjuva ve küçük burjuva kesimlerle uzlaşmaya gitmeye karşıydı, ve savunulması gerekenin yalnızca işçi mücadelesi olduğu görüşündeydi. Sakazov’un başını çektiği sağ kanat ise, partinin yalnız işçi sınıfına değil, farklı toplumsal sınıflara yaslanması gerektiğini düşünüyordu. Aynı zamanda sağ kanat burjuva ve küçük burjuva eğilimlerle işbirliğine gitmekte bir sıkıntı görmüyordu. Ayrıca, sol kanat ile sağ kanadın örgütlenme yaklaşımları da farklıydı. Bulgar solu, Bolşeviklerin yaklaşımına benzer bir biçimde inşa edilmiş bir dar kadro partisi inşa etmekten yanaydı, Sakazov’un sağ kanadı ise geniş bir kitle partisi görmek istiyordu. Bütün bu zıtlaşmalar, BSDİP’ni, 1903’te gerçekleşen 10. parti kongresinde ayrışmaya götürdü. Blagoev ve yoldaşlarının örgütü bundan sonra (Dar) Bulgar Sosyal Demokrat İşçi Partisi, Sakazov ve yandaşlarının örgütü ise (Geniş) Bulgar Sosyal Demokrat İşçi Partisi olarak anılacaktı. Bu ayrışma ile Bulgar dar sosyalistleri, Bolşeviklerle birlikte, dünya sosyalist hareketinde ayrı bir örgütlenmeye giden ilk sollardan oluyordu.

Bulgar Partisi’nin bölünmesi, Makedonya Devrimci Sosyal Demokratlar Birliği’ni de parçalamış oldu. Geniş sosyalistlerin Makedonya’daki yegane lideri, Dimo Hacıdimov’du. Onun önderliğindeki (Geniş) Bulgar Sosyal Demokrat İşçi Partisi üyeleri, bağımsız bir örgütlenmeye gitmek yerine faaliyetlerini Makedonya İç Devrimci Örgütü’nde sürdürmeye başladılar ve bu hareketin sol kanadıyla ilişkiler geliştirdiler[49]. Dar sosyalistler için ise, 1903’te gerçekleşen İlinden Ayaklanması, Makedonya sorununa ve ulusal meseleye dair görüşlerinin tamamen netleşmesine önayak oldu. 1903’ün Eylül ayında Rabotnicheski Vestnik’te çıkan bir yazıda dar sosyalistler, ayaklanmanın doğru düzgün hazırlanmamış olduğunu, Makedonya’nın kurtuluşunu ancak işçi sınıfının gerçekleştirebileceğini, dolayısıyla bir ayaklanma olacaksa, bunun ancak işçi sınıfı önderliği altında olursa başarılı olabileceğini savunuyorlardı[50]. Makedonya’da dar sosyalistlerin başını çeken, ülkedeki ilk sosyalist örgütlenmelerin temelini atmış olan Vasil Glavinov olacaktı. Özellikle 1903’ten sonra dar sosyalistler ile birlikte hareket etmek isteyen herhangi bir militan aynı zamanda Makedonya İç Devrimci Örgütü üyesi idiyse, Makedon dar sosyalistlerinden ayrılmamak için bu üyelikten vazgeçmek zorundaydı. 1904’te ise, artık Makedon milliyetçiliğine tamamen karşı olan ve proletarya enternasyonalizmini savunan Vasil Glavinov önderliğindeki Makedonya dar sosyalistleri, yeni dönemde nasıl bir siyasi pratik izleyeceği yönünde tartışmalara başlamak adına Makedonya Devrimci Sosyal Demokratlar Birliği’nin yerine, Makedonya ve Edirne Sosyal Demokrat İşçi Örgütü ismini aldılar. Bu örgüt uluslararası sosyal demokrasinin sol kanadının Osmanlı İmparatorluğu içindeki ilk örgütü olacaktı[51].

Gerdûn

 


 

30 Nalbandian, Louise. "The Hunchakian Revolutionary Party 1887-1896"

31 Ter-Minasian, Anahide. “Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912)”. İletişim. 1992. İstanbul. s. 24-25

32 Nalbandian, Louise. "The Hunchakian Revolutionary Party 1887-1896"

33 Ter-Minasian, Anahide. “Le mouvement révolutionnaire arménien, 1890-1903” Cahiers du monde russe et soviétique. Vol. 14 N°4. pp. 536-607. 1973. p. 581, 595-597, 599 Aşot Hümeryan için ayrıca Ter-Minasian, Anahide. “Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912)”. İletişim. 1992. İstanbul. s. 48

34 Ter-Minasian, Anahide. “Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912)”. İletişim. 1992. İstanbul. s. 47

35 Ter-Minasian, Anahide. “Le mouvement révolutionnaire arménien, 1890-1903” Cahiers du monde russe et soviétique. Vol. 14 N°4. pp. 536-607. 1973. p. 597

36 http://marxistsfr.org/archive/lenin/works/1903/feb/01b.htm

37 http://marxistsfr.org/archive/lenin/works/1903/feb/01b.htm

38 Ter-Minasian, Anahide. “Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912)”. İletişim. 1992. İstanbul. s. 49

39 Ter-Minasian, Anahide. “Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912)”. İletişim. 1992. İstanbul. s. 59

40 Ter-Minasian, Anahide. “1876-1923 Döneminde Osmanlı Toplumunda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü”. “Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik” Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 234

41 Ter-Minasian, Anahide. “Le mouvement révolutionnaire arménien, 1890-1903” Cahiers du monde russe et soviétique. Vol. 14 N°4. pp. 536-607. 1973. p. 599

42 Ter-Minasian, Anahide. “Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912)”. İletişim. 1992. İstanbul. s. 53

43Ter-Minasian, Anahide. “Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912)”. İletişim. 1992. İstanbul. s. 62-63

44 Taşnaklar bile sola kaymışlardı. Taşnak Partisi 1907 kongresinde sosyalizmi belirlediğini ilan ederek Kafkasya sosyal demokratlarının bütün itirazlarına karşın İkinci Enternasyonal’e başvurup kabul edilecekti. Bkz. Ter-Minasian, Anahide. “Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912)”. İletişim. 1992. İstanbul. s. 72-73

45 Ter-Minasian, Anahide. “Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912)”. İletişim. 1992. İstanbul. s. 63

46 Turabian, Hagop. “The Armenian Social-Democratic Hentchakist Party Part 1”. Ararat No. 34. Nisan 1916. Londra. http://www.hunchak.org.au/aboutus/historical_turabian.html

47 Ter-Minasian, Anahide. “Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912)”. İletişim. 1992. İstanbul. s. 54-55

48 Adanır, Fikret. “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği”. “Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik” Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 45

49 Adanır, Fikret. “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği”. “Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik” Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 54

50 Adanır, Fikret. “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği”. “Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik” Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 53

51 Adanır, Fikret. “Osmanlı İmparatorluğu’nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği”. “Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik” Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 54

Tags: 

2011 - Kasım

Kahrolsun Stalinistler! Kahrolsun Bürokratlar!

Sitemizi takip eden okuyucular, geçtiğimiz günlerde Yunanistan'da Stalinistlerin devlet güçlerinin öncü kolu rolüne soyunarak Yunan burjuvazisinin meclisini koruma çabalarını dair değerlendirmemizi fark etmişlerdir1. Şimdi ise, daha öncesinde de bir yazılarını çevirerek yayınladığımız2, Yunanistan'daki Ta Paida Tis Galarias (TPTG - http://www.tapaidiatisgalarias.org/) örgütün açıklamasını yayınlamaktan mutluluk duyuyor, ve TPTG'li yoldaşlarımızın ve bütün militan işçilerin burjuva Yunan devletine ve onun Stalinist karşı-devrimci ajanlarına karşı verdikleriyle mücadaleyle dayanışmamızı ilan ediyoruz.

EKA

Yunanistan'daki Olaylara Dair TPTG'nin Açıklaması:

Kahrolsun Stalinistler! Kahrolsun Bürokratlar!

Hepimiz, 19 ve 20 Ekim tarihlerinde gerçekleşen 48 saatlik grev sırasında, Yunan Stalinistlerinin öteki solcu sendikacılar ve polis güçleriyle işbirliği içerisinde yarattığı kabusu deneyimledik ve anti-otoriter saflardan kimi yoldaşlar ciddi bir biçimde yaralandılar. KKE (Yunan Komünist Partisi) üyelerinin üstlendiği polislik rolünün altını çiziyoruz: kafalarında kasklar, ellerinde sopalar, arkalarında çevik kuvvet güçleri, parlamento önünde askeri düzende konumlarak eylemcilerle yüzleştiler, kimseyi yaklaştırmamaya çalıştılar, gazetecilere dahi kimlik sordular ve daha sonrasında kordonlarını delmeye çalışanlara vahşice saldırdılar. Çatışmaların başladığı esnada, çevik kuvvet ekipleri Stalinistleri korumaya koşarak kimyasallar ve göz yaşartıcı bombalar kullanarak eylem alanını boşaltmaya çalıştılar. Sonradan Stalinistlerin polisle, eylemin polisliğini kendilerinin yapmasına izin verecek bir anlaşmaya vardıkları ortaya çıktı. Edindiğimiz bilgilere göre, KKE ile öteki sol parti ve çevrelerin sendikacıları arasında da, herkesin KKE'nin hegemonyasını kabul ederek parlamentoya yakın belirli bölgelere alınması minvalinde, benzeri anlaşmalar yapıldı. Sonrasında bu unsurlar, KKE'nin 'anarko-faşistlere', 'paramiliterlere', kısacası yapılan anlaşmanın parçası olmayan, onu kabul etmeyen ve kordonu kırmaya çalışan herkese yaptıkları kınamayı tamamen desteklediler.

Kapitalist saldırı derinleştikçe, böylesi 'sorunlu' kitle eylemlerinin Yunan tipi 'öz-polisliğinin' yapılması, solcu siyasi partiler ve solcu sendika bürokrasisinin, geçtiğimiz Haziran ayında gerçekleşen meydanlar hareketinde3 (çok çelişkili bir biçimde de olsa) ölümcül kıskaçlarından kurtulmuş proleter kitleden aldıkları intikamın işaretiydi. Neredeyse bütün sol ve solcu örgütlerin ve sendikaların onayıyla KKE ve polis teşkilatının ortaklaşa planladığı bu kamu-düzeni polisliğinin bir milli birlik hükümetinin (sokaklardaki) görünür yüzü olup olmadığını söylemek için erken olmakla birlikte, düşmanın ilerleyişine dair kaleme aldığımız iki açık mektupta da ifade ettiğimiz üzere4 kapitalist devletin bize karşı çok fazla alternatif polislik yöntemin yanı sıra çok fazla solcu rezerve de sahip olduğu, çarpıcı bir biçimde gözler önüne serildi. Bu noktada, bu açıklama kaleme alınmadan bir gün önce Eleftherotypia isimli büyük bir liberal gazetede yer alan şu alıntıya dikkat çekmek istiyoruz:

"Güvenlik güçlerinin, sürekli yükselmeye devam edecek olan toplumsal tepkilere müdahale doktrinlerinde yeniden düzenleme çabalarının gerçekleşiyor olduğu aşikardır. Ekonomik önlemlerden bu denli muzdarip olan bir toplum, şiddeti kendi içinde bir amaç olarak görenleri yalıtmanın bir yolunu bulmamış veya bunu yapmak istemeyen baskı güçleriyle ezilemez.

Geçtiğimiz günlerde yaşanan olaylar, eğer bu olaylara 53 yaşında PAME üyesi bir sendikacının ölümü damgasını vurmamış olsaydı, polis doktrininde eylemlerin daha yumuşak bir biçimde yönetilmesi yönünde etkin bir değişimin bir işareti olarak görülebilirlerdi. Ki 90'larda MAT'ın [TPTG: Yunan çevik kuvveti] tasarımını yapan ve ismi 1995'te Maximou'dan [TPTG: Başkanlık Konutu] emeklilere karşı yapılan saldırıyla özdeşleşmiş olan Christofareizis C.'nin emeklilikten geri çağırılıp katılımına dair böylesi bir değerlendirme yapılabilirdi. Gözlemlenen bir diğer değişiklik ise, oto-kontrol ve eylemlerin öz-muhafızlığı için bıyık altından örgütlü sendikalara güç verilmesi doktrinine geri dönülmesiydi.

Perşembe günü PAME üyelerinin Meçhul Asker anıtındaki eylemlerini yalnızca defansif olarak değil ofansif olarak da muhafaza etmeleri, eylemci kitlesine sorun çıkartıcıların sızmasını engellemek amacıyla eylemcilerin ilk sözü söyleyecek öz-denetimlerine yer bırakan yeni bir taktiğin başlangıcıydı. Bu riskli bir yaklaşım, zira polisin göze batmadan geride dururken eylemciler arasında yaşanan inanılmaz şiddet daha ciddi sonuçlar doğurabilirdi. Bununla birlikte, polisin olaya herhangi bir müdahalesi çok daha kötü sonuçlar da doğurabilirdi. Her halükarda, müzakerelerden sonra bu taktiğin yeniden uygulanması yüksek ihtimal.

Bu kritik dönemde, Chr. Papoutsis'in [TPTG: Eski adıyla Kamu Düzeni Bakanı, veya PASOK hükümetinin neo-orwellvari dilinde verilen yeni adıyla Vatandaş Koruma Bakanı] yalnızca liderlik düzeyinde değil, kadronun bütün düzeylerinde daha yumuşak bir yönetim arzuladığı açıktı. Bu yüzden, geçtiğimiz aylardaki eylemlerde eylemcileri ve gazetecileri ciddi bir biçimde yaralayarak polisin imajını zedelediğini düşündüğü sert polisleri tayin ettirdi. Şüphesiz, dengeyi sağlamak amacıyla, deneyimli bir eski kurtu da işe alarak onu operasyon danışmanı konumuna getirdi.

Bir yılı aşkın bir süredir, bakan güvenlik güçleri içerisindeki demokrasi eksikliğinden bahsediyor ve kimi yapılara, birimlere ve kumandanlara saldırmaktan çekinmeyeceği tehditini ortaya attı. Şüphe yok ki bu kumandanları iki yıl, o dönem yapılan resmi açıklamaya göre sokakları geri gazanmak için saldırgan doktrin uygulanırken önce atayan yine aynı hükümetti.

Öğrenci Al. Grigoropoulos'un öldürülmesi polisler açısından geniş bir etki yarattı, zira toplumun devasa kesimlerinde meşruluklarını yitirdiler, yani toplumsal ve mesleki olarak marjinalleştiler. Ekonomik krizin insanları mahvettiği ve toplumsal uyumdaki çatlakların artmakta olduğu, yani geçtiğimiz onyılların en kötü dönemine denk düşen şu günlerde, Vatandaş Koruma Bakanlığı'nın mesleki öz-tasfirinin ve davranışının dönüştürülmek yönünde bir çabası var."5

Bu durumda, kimi çevik kuvvet polislerinin eylemcilere sizi savunmak için buradayız demeleri şaşırtıcı değildir!

Tüm bunlara rağmen, hem her renkten polise ve onların çeşitli yöntemlerine, hem de işçi sınıfına karşı gerçekleştirilen kapitalist saldırılara karşı mücadele sürüyor!

TPTG


1http://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2011/sendika-pa...

2http://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2011/yunanistan...

3Bkz. Yunanistan: Kitle Meclisleri Hareketi, TPTG

4Bkz. www.tapaidiatisgalarias.org/wp-content/uploads/2011/10/OPEN_LETTER.pdf ve www.tapaidiatisgalarias.org/wp-content/uploads/2011/10/OPEN_LETTER_2.pdf (TPTG'li yoldaşlar bu mektuplardan ilkini İngiltere'de kendisini özgürlükçü marksist olarak tanımlayan Aufheben isimli bir dergi çevresinin önde gelen bir üyesinin, eylemlerde kitle kontrolü üzerine akademik çalışmaları olduğu ve mesleki olarak polis güçlerine danışmanlık yaptığını öğrenmeleri üzerine, başta İngiltere'deki enternasyonalist safları uyarmak için, ikincisini ise kör bir kişisel sadakatle bu kişiyi savunma gafletinde bulunan ve Aufheben çevresinin de dahil olduğu belirli bir kesime cevap olarak kaleme aldılar. - EKA)

5Yunan Polisi: Yeni doktrin yumuşak-yumuşak, Eleftherotypia, 13/11/2011

Tags: 

Sendika-Parlamento-Stalinist Parti : Yunanistan'da Kapitalist Devletin Şeytan Üçgeni

Yunanistan'da Neler Oldu?

Geçtiğimiz haftalarda, Stalinizm belası gündeme bir kez daha geldi. Bu metnin yazıldığı sırada manşetler Yunanistan başbakanı Yorgo Papandreu ile ana muhalefet lideri Andonis Samaras'ın ülkeyi erken seçime götürecek bir koalisyon hükümeti üzerinde anlaştığını yazmaktaydı. Birçok Avrupa ülkesi gibi ağır bir borç bataklığında debelenen Yunanistan kapitalizmi çözümü bu yolla arayadursun, geçtiğimiz ay bu ülkede yaşananlar adeta işçi sınıfının ajandasına bir not olarak düşülmesi gereken, değerli ve ders verici öneme sahip olayları da içerisinde barındırıyorlar.

Bu ibretlik olaylar Yunanistan'da 19 ile 20 Ekim tarihlerinde düzenlenen 48 saatlik bir genel grev sıradasında gerçekleştiler. Grevin çıkış noktası Yunanistan'da yaşanan borç krizi üzerinden gündeme gelen olası kemer sıkma politikalarıydı. İşçiler bu konuda bugüne kadar saldırılara iş bırakmalar ve sokak eylemlilikleri ile karşı koymaya çalışmışlardı.

Söz konusu iki günlük grevin örgütleyicileri ise 1918'de kurulan ve en büyük işçi kitlesini içerisinde barındıran GSEE (Genel Yunan İşçi Konfederasyonu) ile 280 bin üyeli ADEDY (Kamu Çalışanları Konfederasyonu) adlı “temel” Yunan sendikalarıydı. 1 milyonun üzerinde kişinin artık eylemlerin sembol mekanı olan Syntigma Meydanı'na yürüdüğü eylemler sırasında aynı zamanda sermayenin yaklaşık 10.000 kolluk gücü de yerini almıştı. “Ayaklanma polisi” tarafından Atina sokaklarında eylemcilere karşı zaman zaman saldırılar düzenlendi.

Bütün bu yaşananlar sırasında, KKE yani Yunanistan Komünist Partisi ve onun bir alt örgütü olan PAME (Tüm İşçilerin Militan Cephesi) adlı sendika, Syntigma Meydanı'nda bulunuyorlardı. Ancak ortaya çıkan görüntüler ilginçti. Ellerinde, bayraklarla adeta gizlenilmeye çalışılmış kalın sopalarıyla KKE'li Stalinistler, parlamento önünde barikat kurarak meclise yürümek isteyen eylemcileri engelliyor ve geçmek isteyenlerden KKE ya da PAME'ye ait üye kimlik kartlarını göstermelerini talep ediyorlardı. İşçiler içerisinde polislik görevi üstlenen bu “siyasi haydutlar”ın gerekçesi ise yüzleri maskeli olan ve çoğunluğunu anarşist/anti-otoriterlerin oluşturduğu unsurların bulunduğu gruplar içerisinde sivil polislerin olabileceği iddiası idi.

Sözü olay yerinde bulunanlara bırakalım: “Sonra, anti-otoriterlerin blokları ve Anarşistlerin Sosyal Kendi Kaderini Tayin Meclisi geldiler. Eylemciler parlamentoya ulaşmaya çalıştılar ve çatışmalar patlak verdi. Anarşist bir blok Stalinist saflara saldırdı. Syntagma'daki Büyük Britanya Oteli önünde kapıştılar. Polis göz yaşartıcı bombalar attı. Çatışmalar çok sertti; doğrudan kitlenin üzerine fişekler atıldı. Syntagma'da yüzlece anarşist ve Stalinist arasında topyekün çatışmalar gerçekleşti; taşlar, şişeler ve fişekler atıldı. Eylemciler parlamentoya ulaşmak için PAME saflarını delmeye çalıştılar. Komünistler karşı-saldırıya giriştiler ve kara blokta olmayanlar dahil pek çok eylemciyi dövdüler. Hatta bazı gençleri “tutukladılar” ve polise teslim ettiler. Devletle işbirlikleri ortadaydı.1

Bir taraftan da gündemi Stalinistler ile onlar tarafından “anarko-faşist” olarak isimlendirilen anarşistler arasında çıkan çatışma bir nebze de olsa değiştirdi. Stalinistler tarafından olayın ifadesi, bu çatışma sırasında PAME (ve muhtemelen de KKE) üyesi Dmitiris Kotzaridis adlı bir işçinin anarşistlerin attığı molotoflar yüzünden hayatını kaybettiği yönündeydi.2

Ardından gelen bilgiler ise, hastane tarafından verilen raporda, sendikanın üyesi işçinin polisin attığı gaz bombalarından çıkan yoğun gaza maruz kaldığı için solunum yetersizliğinden hayatını kaybettiği biçimindeydi.3 Burada KKE tarafından açıkça bir aldatmaca gerçekleştirilmiş, KKE bu dezenformasyon ile kendisini mağdur gösterip eylemin ilerleyen anlarında sahneye koyacakları saldırıların ön zeminini oluşturmuştu.

Ardından internet portallarına düşen bir haber ilk olarak Stalinistlerin bulunduğu yere anarşistler tarafından bir molotof kokteylinin atıldığını ve meclis önünde nöbet tutan PAME üyeleri ve KKE'nin gençlik kolu KNE mensuplarının parlamento önüne gelen kitlenin üzerine artık klasikleşmiş ve bayrak görünümü verilmiş sopalarıyla ve başlarına geçirdikleri kasklarıyla saldırdıklarını öğrenecektik.4 Ayrıca saldırıdan sonra Stalinistler tarafından şiddete maruz kalan “şüpheliler”i gözaltına almak için KKE'lilerin arasına gelen üniformalı kolluk güçleri yine aynı kitle tarafından alkışlarla(!) karşılanacaklardı.

Bütün bunların yanısıra sorunun aynı zamanda sendikalara dair bir mesele olduğu fikrini de taşıyoruz. İşin özünü de bu nedenle devlet-stalinist parti-sendika üçgeninde değerlendiriyor ve bu olaylara ancak bağımlı bir değişken olarak da anarşistleri ya da anti-otoriterleri ekliyoruz. Yaşanan olayların panoromasının devrimci enternasyonalist bir sınıf çizgisinden aktarmaya çalışmak gerektiği kanısındayız. Bunun aksi ya da farklı bir içerik teşkil eden bütün değerlendirme ve analizlerin olaylara açıklama getirmek için yetersiz kalacağını düşünüyoruz. Okuyucularımıza olayların akışını fotoğraflarıyla takip edebilecekleri faydalı bir tartışma kaynağına bir tartışma sitesinden ulaşabileceklerini belirtmek istiyoruz.5 Bununla birlikte, yaşanan bu olayların ve arkasındaki mekanizmanın temeline ancak KKE'nin bu tür manevralarla alt metinde ne ifade etmek istediğini tanımlayarak, “işin köküne inerek” ulaşabiliriz.

Konunun Stalinist Parti üzerinden şekillenen pratiği bu şekilde karşımıza çıkıyor. Bu noktada buram buram Stalinizm ve karşı-devrim kokan bu parti bütün bunları yaparken aslında “ne yapmış oldu?” diye sormak ve bunun cevabını vermeye çalışmak lazım:

1 - Mücadeleyi parça parça ettiler. Eylemlilikleri “A hareketinin” ya da “B grubunun” öznelliğine indirgeyerek aslında burjuva bir nitelik taşıdığını iddia ettiler.

2 - Çünkü zaten kendileri de genellikle kitleden ayrı eylemler düzenlemekteler. (Bu sizlere birilerini hatırlatmıyor mu?)

3 – Aslında olumlu yönde evrilme potansiyeli taşıyan bir hareketi6, Yunanistan işçi sınıfının burjuvazi tarafından maruz kaldığı saldırılara karşı henüz tam olarak randımanı yeterli olamasa da ortaya koymaya çalıştığı mücadele azmini daha başından kırmaya yeltendiler. Kendi güdümlerindekideki sendikayı meşru kılmaya çalıştılar.

4 – Kendilerini ister muhafazakar, ister liberal, isterse de “komünist” olarak adlandırsın, burjuvazinin şu ya da bu kliğini temsil eden partilerin eylemlerinin işçi sınıfı hareketinin kendisini topyekün temsil edemeyecek olması gerçeğini gözler önüne serdiler.7

5 – Sendikaları sözde “komünist” partilerinin birer aracı olarak değerlendirmek isteyen anlayışın (komünistlerin karşı çıkması gereken bir anlayış) ürünü olan PAME'nin, diğer sendikalar gibi sermayenin fabrikadaki polisliğini yaptıklarını ifşa ettiler.

6 – KKE de kendi güdümündeki bir sendika olan PAME aracılığıyla kendi karşı- devrimci pratikleri için bir kez daha rant elde etmiş oldu, zira meclisteki partilerin en aşırı sağcısı olan LAOS dahil bütün partiler KKE'nin meclisi korurken ortaya koyduğu “kahramanca” tutumunu tebrik ettiler.8 Ayrıca durduğu siyasi eksen itibariyle burjuvazinin politika yapma biçimini, yani kitlelerin temsilcisiymişçesine sendika aracılığıyla ilgili işkolu ya da meslekteki işçilerin sözcüsüymüş gibi konuşma hakkını bir kez daha kullandı. Böylece Stalinist Parti, kontrolündeki sendika aracılığıyla, başka bir yerden ifadesiyle, bir volan kayışıyla hem partiye nicelik sağladı, hem de işçiler üzerinde bu sendika aracılığıyla siyasi hegemonya kurmaya teşebbüs etti.

Sendika

Bu noktada, sendikaların genel işlevini daha derinlikli bir biçimde ele almamız gerekli. Burjuvanin araçlarından birisi olarak derdi sadece emeğin rasyonalizasyonu ve sermayenin birikimini daha da aşırılaştırmasının bir aracı olan, her defasında sınıf mücadelesinin önünde bir blok olarak durduğunun türlü ifadelerini gözler önüne seren sendikaların işlevi, genel grevler ile sınıfın bünyesinde biriktirdiği öfke ve sınıf kinini boşaltmak, “gaz boşaltmak”tır. “Dünün işçi örgütleri, bugün sermayenin araçları” olan sendikaların ya da sendikal “mücadelenin” derdi, işçi sınıfının kurtuluşu değil, sınıfın mücadelesini sektör, yerellik, vb. kriterler üzerinden bölerek devlet kapitalizmi ve sermayeye hizmet etmektir.

Sendikalar proleter karakterini kaybettiği için, "işçi sınıfı tarafından yeniden ele geçirilemezler" veya devrimciler için bir faaliyet alanı olamazlar. Son elli yılda işçi sınıfının, burjuva devletinin önemli bir parçası haline gelen sendikaların etkinliklerine olan ilgisi azaldıkça azalmıştır. İşçilerin, yaşam koşullarının sürekli kötüleşmesine direniş amaçlı mücadeleleri ise, sendikanın dışında ve sendikaya karşı örgütlenen izinsiz grev biçimini alma eğilimindedir. Mücadelenin genelleşmesiyle işçilerin oluşturduğu kitle toplantıları sırasında seçilen delegelerin kurduğu komiteler tarafından düzenlenen bu grevler, daha ilk anda devletle ve devletin fabrikadaki temsilcisi sendikalarla karşı karşıya kalmaktadırlar.9

Sendikaların bu işlevinin tarihte başka bir örneğini çok uzaklara gitmeden, sadece geçen sene yaşananlardan hatırlayabiliriz. Fransa'da geçtiğimiz yıl gerçekleşen “Emeklilik Maaşları Reformu” karşıtı gösteriler sırasında çeşitli meslek ve sektörlerden işçilerin oluşturdukları bir kitle meclisinin AG InterPro imzası ile yayınlanan bir bildirisinde sendikaların bu pratikler sırasında neler yapabileceğini de gösteriyor:

Fakat Intersyndicale (ulusal ve yerel ölçekteki sendikaların birleşik komitesi, açıklama çevirene ait), grevin yayılmasına karşı savaşarak bizi kasten yenilgiye sürükledi:
- Meslekler ve branşlar arasındaki engelleri işçileri birleştirmek amacıyla kaldırmak yerine, her bir işyerindeki kitle toplantılarını diğer işçilere kapalı tuttu.
- "Ekonomiyi bloke etmek" amacıyla spekülatif eylemler yaptı ama diğer işçileri mücadeleye katabilecek grev gözcüleri ya da uçan grev gözcüleri (grev yapan işyerinden diğer işyerlerine işçileri grevden haberdar etmek ve greve katılmak için çağrı yapmak üzere giden grev gözcüsü) örgütlemek için hiçbir şey yapmadı- ki bu işçilerin ve geçici, sözleşmeli işçilerin yapmaya çalıştığı şeydi.
- Arkamızdan iş çevirerek, kapalı kapılar ardında kabine bakanlarıyla yenilgimizi müzakere ettiler.
10

Sendikaların varoluş sebebi Fransa'da geçtiğimiz yıl işçi sınıfının yaşadığı deneyimde olduğu gibi, sınıfın kimi kesimlerinin kendi kararlarını kendileri alıp uyguladıkları sektör, işkolu, işyeri, ve benzeri kriterleri gözetmeksizin biraraya geldiklerinde işçiler adına konuşmaya çalışmaktır. Karar almaya yeltenmek, kapalı kapılar arkasında gerçekleştirilen sahte seçim ve oylamalar ile esas olarak sınıf mücadelesinin içerisinde devletin ajanlığını yaparken, bir yandan da burjuva karakterinin bir yansıması olarak karşı-devrimci pratikler sergilemektir. Türkiye'deki bir sendikalar da aynı devlet aygıtı karakterini taşımaktadırlar. Böylesi bir sendika toplantısında konuşan bir bakanın kolaylıkla şu sözleri sarfedebilmesi ve işyeri temsilcisi sendikacıların bulunduğu salondan hiçbir itiraz gelmemesi bu tespite dair bu küçük alıntıyı yapmamızı gerekli kılıyor:

Bizler gelişmekte olan Türkiye olarak mutlaka yeri gelecek 16-18 saat çalışabileceğiz. Değişimi iyi idare edebilmek adına bunu mutlaka yapmak lazım. Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat 18 saatte çözerse 18 saat çalışır. O yüzden biz uzlaşı içerinde bütün emeklerimizi beraber ortaya koyarak Türkiye'yi geliştireceğiz.11

Parlamento

Bütün bunların ifadesi, aslında sosyal bir devrim derdi bulunmayan karşı-devrimci bir Stalinist partinin eylemler sırasında polisin görevini işçiler içerisinde ve onlara karşı konumlanarak yerine getirmesidir. Nasıl bir “devrimcilik” ya da “komünistlik” ki bunlarınki, burjuva siyasi aygıtının bir ifadesi olan parlamento önünde nöbet tutarak onu koruyorlar? Hangi “devrimci”, hangi “komünist” burjuvanın “domuz ahırları”nın bekçi köpekliğini yapar? Bu noktada, bütün ülkelerdeki Stalinist partilerin karşı-devrimci ve devletten yana tutum alan pratiklerinin proletarya nezdinde oluşturabileceği kafa karışıklığına işaret edilmesini de gerektiriyor. Sözde “komünistler” parlamentoları, burjuvazinin sözcülerinin çıkarlarının hassas dengesiyle kendi orta-oyunlarını sergiledikleri burjuva meclislerini korurlarken, gerçek komünistlerin parlamentolara bakışı nedir?

Kapitalist sistemin çöküş dönemine girmesiyle parlamento reformların bir aracı olmaktan çıktı. Komünist Enternasyonal'in İkinci Kongresi'nde söylendiği gibi: "Siyasi hayatın ağırlık merkezi sonunda parlamentonun sınırlarının tamamen ötesine çıktı". Parlamentonun oynayabileceği tek rol, onu hayatta tutan tek şeydi: Bir aldatmaca aracı olarak sahiplendiği rol. Böylece proleteryanın parlamentoyu kullanma ihtimali yok oldu. Sınıf, gerçek siyasi işlevini yitirmiş bir kurumu kullanarak imkansız reformlar elde edemez. Proleterya, temel görevi burjuva devletini, parlamentoyu ve meclisi yok etmek olduğu bir zamanda, genel oy hakkı ve burjuva toplumunun diğer izleri üzerine kendi diktatörlüğünü kurmak yerine parlamenter kurumlara ve seçimlere katılıyorsa, ölüm döşeğindeki parlamento ve meclise canlı bir görünüş armağan ediyor demektir.12

Komünistler neden parlamentolara karşıdır? Çünkü seçimler ile aynı düzlemin bir konusu olarak burjuva meclisler bugün:

a) Yıkılması gereken organlardır ve bu seçim aldatmacasının da reddini de gerektirirler.

b) “Demokrasi” yalanının proletarya nezdinde yarattığı kafa karışıklığından hareketle, bu gibi burjuva kurumlarda “demokratik” seçimleri takiben, sınıfımızın çıkarlarının temsil edildiği yanılgısını yaratırlar.

Bordiga'nın söylediği gibi:Parlamentolarda ve diğer demokratik organlarda vücut bulan tartışmaların gerçek niteliği, karşıt partilerin bir eleştirisinin ötesine geçip parlamentarizm ilkesine karşı propaganda yapma, parlamenter yapının sınırlarını aşan eylemler yapma olanağını dışlar. Tam da bu yüzden, seçim sürecinin bütün formalitelerine uymayı reddederek konuşma hakkı sağlayan bir temsiliyet elde etmek imkânsızdır. Parlamenter mücadele içerisinde başarı ancak bu kurumun üzerinde durduğu ilkeleri herkesin kullanabileceği bir silahı kullanabilme yeteneğiyle ve yasalardaki inceliklerden faydalanma yoluyla elde edilebilebilir. Nitekim seçim kampanyalarında elde edilebilecek başarının ölçüsü de giderek elde edilen oylar ve sandalyeler haline gelecektir. Komünist Partilerin parlamentarist pratiğe tamamen farklı bir nitelik kazandırma yönündeki bütün çabaları da basitçe bu pösteki sayma çabasına kurban edilecek olan enerjinin iflasına götürecektir. Komünist devrim davası ise tek cümleyle kapitalist sömürü düzenine karşı doğrudan eylemi gerektirir.13

c) Kapitalizmin çöküş aşamasında, hiçbir şekilde işçi sınıfının çıkarlarını temsil edemezler.

Yine Bordiga'nın dediği gibi:Komünistler işçi sınıfının her hangi bir parlamenter çoğunluk elde etme yoluyla iktidarı alabilme olasılığının asla olmadığını savunurlar. İşçi sınıfını iktidar hedefine ancak silahlı devrimci mücadele taşıyabilir. Komünist iktisadi yapılanmanın başlangıç noktasını oluşturan iktidarın proletarya tarafından fethi, demokratik organların şiddetli ve dikkatli yıkımına ve onların yerine proleter iktidar organlarının yani işçi konseylerinin konmasına götürür. Bu yolla sömürücü sınıfın bütün politik hakları ellerinden alınır ve sınıfsal temsile dayanan bir hükümet sistemi olan proletarya diktatörlüğü kurulmuş olur. Parlamentarizmin yıkımı bu anlamda komünist hareketin tarihsel bir hedefidir. Dahası, burjuva toplumunun, kapitalist mülkiyetten bile önce ilk yıkılması gereken formu tam da temsili demokrasidir.14

Stalinist Parti

Bütün bunların yanısıra, Stalinizmin derdinin ne olduğunu bizzat KKE'nin programından elde edebiliriz. Karşı-devrimin on yıllardır işçi sınıfının mücadelesini baltalayan ve yeni kan göllerinin akmasının yolunu açan neferleri olarak sözde “komünist” ve “sosyalist” partilerin ya da “işçi” partilerinin geldiğimiz noktada devrime karşı konumlanan tutumları ve bunların pratikteki yansımaları ortadadır. Bunlar, aslında bizlere bu tür yapılanmaların burjuva devlet aygıtını alaşağı etmek ve işçi sınıfının genelleşmiş mücadelesinin küresel ifadesi olan bir dünya komünist devrimini amaçlamak yerine, sadece bu aygıtın kimin (yani burjuvazinin bir kanadının) elinden hangi yektenin (veya burjuvazinin bir başka kanadının) eline geçip geçmeyeceğinin “kavgasının” temelinde olduğunu gösteriyor. Bu da bahsi geçen partilerin aslında hangi burjuva temelde olduklarını göstermiş oluyor. Programları: Seçimler yolu ile bir kitle hareketinin oluşturulması hülyası, parlamenter sirke katılma hayalleri ve “Tek Ülkede Sosyalizm” teorisinin karşı-devrimci doğası!

Peki komünist sol bunları reddederken, meclisleri burjuva devlet aygıtının kendisini meşru kılmanın birer aracı olarak görüyorken, Stalinist “komünist” partiler hangi kaynaktan besleniyorlar? Programında KKE kendisini “yurtsever ve Yunan toplumunun ulusal, demokratik ve devrimci geleneklerinin mirasçısı15 olarak ifade ediyor, bir taraftan da “SSCB'nin, Avrupa'daki sosyalist sistemlerin (?!) ve diğer sosyalist ülkelerin bütünüyle savunulmasını16 kendisine amaç ediniyor ve “ekonominin sosyalist planlamasını” önüne yüce (!) bir hedef olarak koyuyor. Böylesi bir burjuva aygıtının programından ancak ve ancak Komünist Enternasyonal'in 2. kongresindeki parlamentarizm tartışmalarının ışığında bir sonuç çıkartabiliriz. Yani aslında “devrimci” parlamentarizmin mümkünlüğü yanılgısının karikatür bir hali olarak yine kendisini yani KKE'yi buradan su yüzüne çıkartabiliriz.

Geçtiğimiz birkaç aya da damgasını vuran ve Yunanistan proletaryası için yeni deneyimlerin bir başlangıcını temsil eden protestolar sırasında Syntigma Meydanı'nda ortaya çıkan kitle meclislerindeki tartışmalar esnasında kendisine SYRIZA (Radikal Sol Koalisyonu) diyen yapının, genelde yurtsever, anti-faşist, anti-emperyalist bileşenlerden oluşan Gerçek Demokrasi grubunun ve diğerlerinin tutumları da aslında birçok şeyin de ifadesini daha o zamandan ipuçlarıyla veriyordu.

Ayrıca bütün bunlar için yine çok da geriye gitmeden, kısa bir süre önce TPTG'li yoldaşlardan tarafımıza gönderilen ve sitemizden yayınladığımız “Yunanistan : Kitle Meclisleri Hareketi” başlıklı metinden yapacağımız alıntılar ile buradaki görünümü daha da netleştirebiliriz:

Bu mecliste yer alan solcular, faaliyetleri 'çalışma hakkı', 'herkese tam, düzgün, istrikrarlı iş' gibi solcu siyasi sloganlarla sınırlı tutmaya çalıştılar ve (eğer edinmişlerse) mücadele deneyimlerini paylaşmaya veya kollektif doğrudan eylemlere girişmeye yanaşmadılar.17

Bütün bunları ifadelendirirken aslında sermayenin solundan başka birşeyi nitelemeyen sahte “komünist”lerin, “sosyalist”lerin veya solcuların tuttukları devlet yanlısı konumların kendisinin neyi ifade ettiğini kolaylıkla söyleyebiliriz: Ortada bir sorun mu var, onu ancak sosyalizm çözer! Ama nasıl? Ekonominin sosyalist tarzda örgütlenmesi! Ortada ne bir topyekün dönüşüm, ne de ücretli emeğin yıkımı var; ortada olan sadece burjuva devlet aygıtının bir burjuva kanattan, bir diğer burjuva kanadın eline geçmesinin amaçlanması. Peki ya ondan sonrası? Tabii ki yoksulluk, ağır çalışma ve baskı koşulları, işçi sınıfına reva görülen yeni bir pranga olarak yeni model bir kapitalizm sureti.

Burjuvazinin çeşitli kesimlerini "sosyalizm", "demokrasi", "anti-faşizm", "ulusal bağımsızlık", "birleşik cephe" veya "kötünün iyisi" adına "şartlı" veya "eleştirel" olarak bile olsa destekleyen; politikalarını burjuvazinin seçim oyununa, sendikaların işçi sınıfı karşıtı faaliyetlerine veya öz-yönetim yanılgısına dayandıran bütün partiler ve örgütler sermayenin ajanlarıdır. Bu, özellikle sosyalist ve komünist etikete sahip partiler için geçerlidir.18

Devletin Stalinist karşı-devrimcilerinin ve sendikalarının, devletin meclisi ile elele yürüdükleri bu işçi sınıfı karşıtı yolu lanetliyoruz. Öte yandan Yunanistan'daki eylemlilikler sırasında kimi irili ufaklı anarşist grupların savruldukları, bireysel-terörizme yaslanan romantik-maceracı pratiklerini de eleştirmek ve sınıf mücadelesinin dışında varolmaya yönelik tepkisel konumlanışlarını da günyüzüne çıkartmak durumundayız. Proletaryanın mücadelesinde bu gibi bir küçük ayrıntıyı ve yeni bir dünya için doğru yerden yanlış biçimde yapılan küçük burjuva pratikleri es geçemez ve eleştirmeden halı altına süpüremeyiz.

Çünkü molotoflar ile gelecek olan bir özgürlüğün yerine sınıfın devrimci şiddeti ve örgütlülüğünü koymamak netice itibariyle hüsrana yol açmasından da öte yaşanan onca deneyim ve pratiğin ardından bir soğuk su içilmesine neden olacaktır. Bizlere göre bireysel-terörizmin yerine proleter eylemi koymak yegane belirleyici etmendir.

Terörizm hiçbir şekilde işçi sınıfı mücadelesinin bir yöntemi olamaz. Eğer kapitalist devletler arasındaki daimi savaşın bir ifadesi değilse geleceği olmayan bir toplumsal katmanın ve küçük-burjuvazinin çürümesinin bir ifadesi olan terörizm, her zaman burjuvazinin kendi amaçları doğrultusunda kullanması için uygun bir zemin olmuştur. Küçük azınlıkların gizli faaliyetlerini savunmak, proleteryanın bilinçli ve organize kitle faaliyetlerinden doğan sınıfsal şiddeti savunmanın tamamen karşıtıdır.19

Otoriter, baskıcı ve hiyerarşik bir kurum olarak devletin yıkılmasını ana hedef biçiminde önüne koyan ve enternasyonalist bir perspektifle işçi sınıfını temel alan bir bakış inşa edememiş; seçimlerle, sendikalarla ve parlamentolarla hesaplaşamamış, merkezileşmiş örgütsel biçimi reddederken marksizmi otoriter olmakla itham edip her daim birer kapalı arkadaş grubu olarak kalmaya mahkum olan bu türden anarşistleri de resmi anarşistler ya da düzen içi anarşistler olarak adlandırıyor ve onları burjuva solu ve siyasetinin bir parçası olarak gördüğümüzü ifade etmemiz gerekiyor.

Sonuç

Yazmızı bitirmeden, Yunanistan'da yaşanan bütün bu gelişmelerin bir de Türkiye solu üzerindeki yansımalarına bakacak olursak, durumun vahim hali acı bir şekilde önümüze dikiliyor. Kimi solcu yapılar konuyu geçiştirirken, bazıları sadece “tarafsız” bir şekilde olayları haber ajansı janrına uygun aktarmayı uygun görmekle yetiniyordu. Bunlar arasında başı çekenler Birgün20, Kızıl Bayrak21, Atılım22 ve Alınteri23 olarak göze çarpıyor. Kimi solcular ise açıkça KKE'nin karşı-devrimci eylemlerinin avukatlığına soyunmuş durumda. Bu yapıların en öne çıkan örneği, Türkiye “Komünist” Partisi denilen yapı ve bu yapının haber organı soL24. Durdukları yerin karşı-devrimci ve çürümeye yüz tutmuş konumunu ifşa eden Türkiye solunun bu hareketlerinin düştükleri acziyete diyecek pek de bir şey bulamıyoruz.

Sonuç olarak, Yunanistan'da sürmekte olan kitle hareketlerine yönelik devrimci ve enternasyonalist bir çözümün ana rotasının yine sınıfın kendi mücadelesini kendi ellerine almasının bir ifadesi olan kitle meclisleri ve/veya toplantıları ile bir aşama kaydedebileceği fikrini taşıyoruz. Grevlerin ne sendikalar, ne de kendilerini “komünist”, “sosyalist” ya da solcu diye isimlendiren burjuva sol partiler ve onların kılı kırk yaran plan ve projeleriyle zafere ulaşabileceği ortadadır. Zafere ancak bizzat yine Yunanistan proletaryasının dünya işçi sınıfının geçmiş deneyimleri ile çıkarttıkları komünist perspektifinin ana hatları üzerinde ilerleyecek dünya ölçeğinde devrimci bir kalkışma ile nihai olarak ulaşılabileceğini düşünüyoruz.

Bunçuk

 


 

 

6Burada ifade etmek istediğimiz şey, Yunanistan'da bir süredir gündemde olan kriz, ödenemeyen borçlar, AB'nin baskısı ve buna yönelik atılacak olan adımların proletaryanın kendisine birer kemer sıkma atağı olarak şekillenmesi ve iptal edilen referandum ile yeni koalisyon hükümeti konularının ışığında, proleter kitlelerin kapitalizmin bu saldırılarına karşı kimi zaman kitle meclislerini kurarak kendi eylemliliklerinin kaderinin yine kendi ellerine almak istemelerinin taşıdığı potansiyele vurguda bulunmaktır.

7Çünkü işçi sınıfı özellikle de üretim sürecinde tuttuğu ve tek devrimci sınıf olmasından gelen doğası nedeniyle, bilinç durumu ne olursa doğal olarak olsun bütün burjuva kurum ve kuruluşlarına karşıt konumda bulunur. Çünkü birisi sömürülen bir sınıf olarak proletaryayı, diğeri ise bu sömürü haddi üzerinden sermaye birikimini azgınlaştıran asalak bir sınıf olarak burjuvaziyi temsil etmektedir.

9EKA Platformu, Madde 7; http://tr.internationalism.org/platform/chap07

13Amadeo Bordiga, Parlamenterizm Üzerine Tezler, 1920. http://tr.internationalism.org/duenya-devrimi-2000s/duenya-devrimi-2009/...

14Amadeo Bordiga, Parlamenterizm Üzerine Tezler, 1920. http://tr.internationalism.org/duenya-devrimi-2000s/duenya-devrimi-2009/...

 

Tags: 

Van Depremi ve Burjuvazinin Fırsatçılığı-Çürümüşlüğü

Van depremi üzerine yazmayı belli açılardan bir sorumluluk olarak görüyoruz. Bunun bir çok sebebi olsa da, en başta depremin kapitalizmin çürümekte oluşunu bir kez daha ortaya koyması ve beraberinde onun nasıl aç gözlü fırsatçı olduğu gerçeğini ortaya çıkarması geliyor. Başka bir olgu ise işçi sınıfı içinde yayılmaya çalışılan milliyetçilik ve bu milliyetçi durumun her iki ulusun işçileri üzerinde yarattığı sınıfsal yabancılaşma. Van depremi üzerinden ise bu yabancılaşma üzerine inşa edilen milliyetçi histeriler.

Deprem bildiğimiz gibi çarpık ve plansız kentleşme, doğal olayları bir afete ya da yıkıma çeviren kentleşme ve alt yapı gibi bir çok neden sıralayabiliriz. Şüphesiz bunların temelinde ise daha fazla kar güdüsü, yani kapitalizme özgü sorunlar yatmakta. Örnek olarak da yıkılan binaların uygun malzemeyle yapılmadığı ifade edilmekte. Bunlara bakarak deprem değil kapitalizm öldürür vb. gibi belli ezber cümleler de kurabiliriz. Aslında kısmen bunu burjuva medya da söylüyor fakat bir farkla: Onlar eksik malzeme, denetim eksikliği gibi nedenleri belirtseler de, bunların kapitalizm koşullarında aşılabileceğinin propagandasını yapıyorlar. Fakat aslında kapitalizmin çürüdüğünü tam da burada yani bu sorunlara çözüm bulunup bulunamayacağı noktasında görebiliyoruz. Evet, burjuvalar bu sorunu çözebilirler fakat tek bir yolu var o da bunun onlar için kar ifade etmesi.

Biraz bu depremin yarattığı sorunların çözümünün nasıl karlı hale geleceğini açalım. İlk önce kapitalizmin fırsatçılığının Van depreminde nasıl depreştiğini görelim. Depreşmenin büyük kentlerdeki değerli arazilerin üzerindeki binaların yıkılarak kentsel dönüşüme sokulması amacıyla yaşandığını söyleyebiliriz. Özellikle İstanbul bu projenin merkezinde duruyor. Yıllardır konuşulan ve beklenen bir İstanbul depremi söz konusuydu. Bu depremden en az zararla çıkma propagandası ile deprem riski taşıyan bölgelerin kentsel dönüşüme tabi tutulması hedeflenmekteydi. Ama dikkat çekci olan, riskli olan bölgelerin şehrin merkezinde kalan gecekondu bölgeleri olması. Bu arazilerin üzerine kurulacak iş merkezleri ve konutların yüksek kar getirecek olması, yaşananların arka planını gözler önüne seriyor. Van depreminin ardından Başbakan deprem karşısında yaşadığı sahte samimiyetiyle ve tüm iğretiliğiyle ellerini ovuşturarak depreme uygun olmayan binaların yıkılacağını açıkladı. Çıkarılacak yasada, bina sahibi gönüllü olamasa bile zorla kamulaştırılacağını, bunu da o konutlarda oturanları düşündükleri için yapacaklarını yine aynı sahtelikle açıklıyordu Başbakan. Kentsel dönüşüm için bir fırsat yaratan Van deremi hemen değerlendirildi ve daha fazla insanın ölmemesi propagandası üzerinden inşaat sektörüne yeni pazar yaratılacağının sinyali verilmiş oldu. Kapitalizmde eğer karlı ise herşeyin bir fırsat olabileceğini bir kez daha gördük; bu yeryüzünün en yokedici doğal olayı olsa bile.

Depremle ortaya çıkan kentleşme sorunları, binaların depreme uygun olmayışı ve bu yapıların Türkiye'de milyonlarla ifade ediliyor olması inşaat sektörü açısından önemli bir potansiyeli ifade ediyor. Kriz içinde olan kapitalist ekonomi inşaat sektöründe açılacak olan bu pazarla bir canlılık kazanacak. Bir de bunun reel piyasadaki karşılığı söz konusu. Bu da özellikle sermayesini ve karını gerçekleştirmek isteyen sermaye için önemli bir olanak anlamına geliyor. Sürekli değer kaybeden sermaye büyümek için reel ilerleme katetmek zorunda. İnşaat sektörü bu anlamda temel pazar alanlarından birisi. Aynı zamanda işçilerinin bir kısmının yeniden borçlandırılması anlamına gelen bu dönüşüm süreci, yine burjuvazi için işçinin yaratacağı değerin büyük kısmına el koyacağı anlamına geliyor. Bir taraftan verirken, diğer taraftan evini yıkıp yeniden ona satarak, geri alacak. Kapitalist ekonominin çürümekte olduğu ve her türlü kar alanına azgınca saldırarak ayakta kalmaya çalıştığını görüyoruz. Deprem gibi bir yıkımı, kar alanı olarak görmeleri bu anlamda başka bir söze sanıyoruz ki yer bırakmıyor. Bu durum onun çözümsüzlüğünü ve aslında depremden daha yok edici olduğunu gösteriyor.

Van depreminin ortaya çıkarmış olduğu diğer bir sorun ise milliyetçilik meselesi. Depremden önce yaşanan emperyalist savaşın ve çatışmaların yarattığı milliyetçi atmosfer Van depremine de yansıdı. Milliyetçilik, işçileri gerçek kimliklerinden uzaklaştırarak onları burjuva politikaların etkisine sokulması için kapitalizmin tarihi boyunca kullanıldı ve hala kullanılıyor. Burjuvazi milliyetçiliği o kadar vahşice kullanıyor ki; Van depreminde bunun yansımalarını tüyler ürpertici biçimde yaşadık. Televizyon kanallarında "Her ne kadar Van'da olsa da acımız büyük" veya "Herkes haddini bilecek, yeri geldi mi taş atacaksınız, kuş avlar gibi avlayacaksın, sonra yardım isteyeceksin" gibi yorumların yapılması ya da satır aralarında "oh ne iyi oldu" diye fısıldanan düşünceler, milliyetçiliğin insanlık dışılığını bir kez daha gözler önüne serdi. Gönderilen yardım kolilerinin içinden taş, Türk bayrağı, sopa çıkması bu durumun en somut göstergesi. Bu durumun yardım kolilerini açan Kürt işçiler nezdinde benzer bir etki yaratması muhtemel. İnsanları bu kadar vahşileştiren sadece milliyetçilik mi acaba, yoksa ondan beslenen kapitalizm mi sorusunu sormak gerekiyor. Bu sorunun cevabını rahatlıkla yukarıda bahsettiğimiz kar güdüsüyle açıklayabiliriz. En azından sevindirici olan işçi sınfı tüm bunlara karşın dayanışma örneğini Gölcük depreminde olduğu gibi Van depreminde göstermiş olması. Tabi burjuvazi bu dayanışmayı kullanarak, dayanışma adı altında yeni vergiler koyarak işçilerin sırtına yeni yükler eklerse şaşırmamak gerekir.

Bitirmeden önce birkaç noktaya değinmeden geçmek olmaz diye düşünüyoruz. İlki yardımların dağıtımında yaşanan sorunlar, burjuva devletin büyük depremler yaşansa da ne kadar hazırlıksız olduğunu göstermiş oldu. Diğeri, 19 Ağustos depreminde koyulan vergilerin duble yol için kullanılması. Zaten bujuvaziden bu vergilerin deprem mağdurları için kullanılmasını beklemek budalalık olur diye düşünüyoruz. Yine bujuva mahkemelerin daha önceki depremler sonrasında müteahhitlere açılan davaların, Veli Göçer (bu şahıs da bir kaç yıllık tutukluluktan sonra bırakıldı, şu anda serbest) dışında tamamının çeşitli nedenlerle düşmüş olması. Buradan hareketle burjuva mehkemelerin adalet dağıtmadığını bir kez daha hatırlatabiliriz. Tüm bunlara başka örnekler de ekleyebiliriz fakat zannedersek bu kadarı yeterli.

Kapitalist sistemin kendi çıkarlarının dışında başka hiç bir şey için çaba harcamayacağını ve doğal afetler karşısında çözümsüz olduğunu Van depremiyle bir kez daha yaşadık ve yaşıyoruz. Burjuvazi bu çözümsüzlüğe, çözümsüzlük daha fazla kar ve yıkım üzerinden yaşandığı için, ancak yeni sorunlar ortaya çıkararak "çözüm" üretebilir. Bu da doğal afetlerin kapitalizm eliyle, işçi sınıfı için daha fazla yıkıma dönüştüğü anlamına gelmektedir.

Salih

Tags: 

2011 - Mart

Arap Dünyasındaki Olayların Sınıf Analizi: Dönemi Anlamak

1. Neler oluyor ve olayları anlamak neden önemli?

‘Devrim'... Bugün, Arap dünyasındaki olaylarla ilgili bu sözcük dolaşıyor herkesin dilinde. İlkin bu hususu tartışmaya açarken anlamamız gereken nokta, bu ifadeyi kullanan herkesin ‘devrim'den aynı anlamı çıkartmadığı noktasıdır. Devrim terimi, bugün öylesi bir anlam erozyonuna uğramış gibi gözükmektedir ki; Gürcistan'daki "Gül devrimi"nden, bugün verildiği isimle Mısır'daki "Lotus devrimi"ne (ki hatırlatalım ki Mısır'da yönetimdeki patronlar dahi değişmemiştir, eski kabine üyelerinin yirmi yedisi hala hükümette görev yapmaktadır), Ukrayna'daki "Turuncu devrim"den, peşi sıra gelen etnik temizliklerle Kırgızistan'daki "Lale Devrimi"ne (veya Pembe devrime), Lübnan'daki "Sedir devrimi"ne ve hatta (George W. Bush hiç de tutmayan ifadesi ile) Irak'taki "Mor devrim"den, İran'daki "Yeşil devrim"e (liste uzuyor, gidiyor) yönetimdeki herhangi bir patron takımı değişimine bu isim takılmaktadır.

Biz komünistler için, bir devrim, mevcut düzenin yönetiminde gerçekleşen bir değişimden ibaret değildir. Devrim, yalnızca iktidardaki yüzlerin değişmesinden ötesini ifade eder - düzenin temelden değişmesi ve kapitalist sınıfın devrilmesi anlamına gelir. Bu nedenle, şu anda Arap dünyasında ve İran'da olanların herhangi bir biçimde devrimler olduğu fikrini reddediyoruz. Öte yandan, eğer gerçekleşenler devrimler değillerse, bu saptama, olayların doğasının mahiyetine dair ortaya bir hayli mühim bir soru atmaktadır. Hatırlatalım ki; yalnızca büyük basın kuruluşları değil, solda bulunan pek çok kişi olayları devrimler olarak nitelendirmektedir. Hepsi hatalı mıdırlar? Şayet eğer haklılarsa, bu olayların işçi sınıfı için anlamı nedir?

2. Olayları tarihsel arka planı ile incelemek

Eğer mevcut olayları anlamlandıracaksak, onları tarihsel arkaplanlarına oturtmak gerekli olacaktır. Böylesi bir inceleme bize farklı sınıflar arasındaki güçler dengesini tahlil etme ve durumun dinamiğini anlama fırsatı vermektedir. Şüphesiz, geçtiğimiz on yıl içerisinde, 90'lardaki korkunç yıllara nazaran işçi sınıfının yavaşça mücadelecilik yoluna geri dönmeye başladığı aşikardır. Öte yandan, bugünkü sınıf mücadelesinin 1970'ler bir yana, 1980'lerle aynı düzeyde olduğunu iddia etmek vahim bir hata olacaktır.

Son on yıl sınıf mücadelesine bir dönüşün başlangıcına işaret etse de, altını çizmeliyiz ki; bu çok yavaş bir süreçtir. Bunu arkaplanına oturtmak için tarihte geriye dönüp bakmamız gereklidir. 1968'de başlayan uluslararası mücadele dalgası, 1970'lerde doruk noktasına ulaşmıştı. Kitle grevi, dünya çapında büyük bir gerçekliğe sahip bir ihtimaldi. Dönemin üç üst noktasını vurgulamak gerekirse, İngiltere'de 1978-79'da gerçekleşen ‘Hoşnutsuzluklar Kışı'nın, İran'daki 1978-79 kitle grevinin ve 1980-81 Polonya grevinin altını çizebiliriz. Bu hareketlerin yenilgisi işçi sınıfı için bir felaket olmuş ve 1980'lerin genel bir sınıf taarruzu yılları değil, müdafaa eylemleri yılları olmasıyla sonuçlanmıştı. 1980'lerdeki mücadeleler kimi noktalarda sert ve yoğun geçseler de, temel de teker teker saldırı uğrayan ve yalıtılmışlık içinde mağlup edilen farklı işçi gruplarının mücadeleleriydi.

Dönem aynı zamanda uluslararası alanda Reagan, Thatcher ve Kohl tarafından, bu ülkede ise Turgut Özal tarafından temsil edilen neo-liberalizmin de yükselişine de sahne oldu. 80'lerin sonunda ise, bilindiği gibi Sovyetler Birliği'nin çöküşüne ve bunun yanında gelen ve burjuva akademisyenlerinin ve ideologlarının hem sınıflı toplumun, hem de daha da ileri giderek tarihin sonunun geldiğini ilan ettikleri ideolojik kampanyalara şahit olduk. Bu derece bariz hatalı olmalarına rağmen çok, çok kısa bir süre dahi olsa kendilerini haklı göstermeyi başarabilmiş olmaları ve 1990'larda sınıf hareketlerinin azlığı sonucu yalnızca vurgulamaktaydı.

Yeni yüzyıla girerken, işlerin umulduğu gibi gitmemekte olduğu gerçeği su yüzüne çıkmaya başlıyordu. Saddam'ın ilk Körfez Savaşında yenilgisinden sonra, yeni bir küresel barış dönemi çıkmıştı ve tarihin sonu dünya çapında elliden fazla savaşı beraberinde getirdikten sonra, kriz de geçtiğimiz birkaç yılda olduğu kadar bariz bir biçimde olmasa dahi yavaşça Türkiye ve Arjantin gibi ülkeleri vurarak derinleştikçe, işçi sınıfının yavaşça mücadele meydanına dönüşünü görmeye başladık.

Tabii ki bu yavaş bir dönüş oldu; zira on yıllık bir yenilgi döneminin işçi sınıfına etkileri ağır olmuştu. Türkiye'de yaygın bir biçimde fısıldanan "siyaset konuşmayın, çok tehlikeli" sözleri hala kulaklarımızda çınlamaktadır. Kayıp bir kuşak, işçi sınıfı içerisinde hayati bir deneyimin kaybı anlamına geliyordu.
Son on yıl içerisinde bu mücadelelerdeki bu yavaş yükselişi yaşamış olsak da, gerçekleşen mücadeleler dahi genellikle yalıtılmış işçi kesimlerinin mücadeleleri oluyordu. Öte yandan geçtiğimiz birkaç sene içerisinde işçilerin muzaffer olmak için birlikte kavgaya atılmaları gerektiğinin bilinci artarak yaygınlaşmaya başladı. Türkiye'deki Tekel hareketi, veya hatta çok uzun zamandır sınıf mücadelesinin arka suları sayılabilecek Amerika'da genelleşmiş saldırılara karşı Wisconsin öğretmenlerini destekleyen işçi kitlelerinin genelleşmiş cevabı ve yapılmış pek çok genel grev çağrısı bu durumun çok somut örnekleridir. Bugün gerçekleşen olayları anlamamıza olanak verecek olan böylesi bir kavrayış çerçevesi olabilir - ki bunu yapmak için de yakın zamanda gerçekleşen birkaç büyük çaplı mücadeleyi irdelemek yerinde olacaktır.

3. Olayları güncel mücadeleler minvalinde incelemek

Arap dünyasında gerçekleşen mevcut mücadeleler, kanımızca işçi sınıfının başı çeken bir konumda olduğu mücadeleler değiller. Bu tespit işçi kitlelerinin gerçekleşen olaylara katılmadığı anlamına gelmiyor fakat işçi sınıfının kendisini bir sınıf olarak öne çıkartamadığını ve nihayetinde başkalarının ortaya koyduğu gündemlerin peşine sürüklendiğini gözlemlememizden kaynaklanıyor. Bu durumun en korkunç sonuçlar doğuran örneğini şu anda Libya'da görmekteyiz - ki orada işçi sınıfının şu veya bu kesiminin temelde farklı patronlar arasındaki bir iç savaşta iki tarafın da arkasına heyecanla takılmış durumda. Bu noktada olayların yakın zamanda Yunanistan ve İran'da gerçekleşen olaylara nazaran nerede durduklarını incelemenin yerinde olacağı kanısındayız.

4. Yunanistan

Aralık 2008'de Yunanistan'da başlayan hareket, bir Cumartesi gecesi 15 yaşında anarşist bir delikanlının polis tarafından vurularak katledilmesinin ardından patlak verdi. Cinayetin üzerinden bir saat geçmeden Atina'da, anarşistlerin geleneksel kalelerinden olan Exarcheia meydanı çevresindeki bölgede polisle şiddetli çatışmalar meydana gelmeye başlamıştı. Gecenin sonlarına doğru Yunanistan genelinde otuza yakın farklı yerellikte çatışmalar başgöstermişti. Ertesi gün eylemler devam etti, ve Pazartesi günü binlerce lise öğrencisi derslere girmeyi reddederek polis karakolları önünde eylemler yapmaya başladı.
Cinayetten sonraki Çarşamba günü, bir milyonu aşkın işçinin katılması planlanan bir genel grev gerçekleşti. Öte yandan bu grev, cinayet veya gerçekleşen eylemler ile alakalı değildi, olaylardan önce planlanmıştı. Zira olayların gerçekleştiği dönem, hükümetin ekonomik politikalarından dolayı işçilerin büyük rahatsızlık duyduğu bir dönemdi. Yunan hareketinin zayıflığını ancak bu minvalde anlayabiliriz.

Hükümetin politikalarına karşı yaygın öfke oluşuna ve bir gencin katledilmesine dair kitlesel protestolar gerçekleşiyor olmasına rağmen, iki hareket bağlar geliştiremedi. Protesto hareketine destek amacıyla gerçekleşen tek grev, ilkokul öğretmenleinin gerçekleştirdiği yarım günlük grevdi. Protestolara tabii ki pek çok işçi katılmıştı fakat bu katılım genelde bireysel bir düzlemde kalmıştı; işçiler harekete bir sınıf olarak katılmamışlardı. Öte yandan, şüphesiz bu hareketi işçi sınıfının mücadelesine bağlamak yönünde çabalar olmadığı anlamına gelmiyor. Militan işçiler, Atina'da ve sonrasında Selanik'te Genel Yunan İşçi Konfederasyonu'nun (GSEE) genel merkezini işgal ederek genel grev çağrısı yaptılar. Öte yandan bu tür teşebbüslere rağmen, işçi sınıfı bir sınıf olarak harekete geçmedi ve nihayetinde protesto hareketi sona erdi.

Bu durumun yani işçi sınıfının gerçek katılımından mahrum geniş çaplı protesto eylemlerini günümüzdeki mücadelelerinde tekrar tekrar karşımıza çıktığını görmekteyiz. Daha önce değindiğimiz, 1970'lerde İngiltere, İran ve Polonya gibi ülkelerde gerçekleşen mücadelelere dönüp bakacak olursak burada işçi sınıfının merkezi bir işlevi olduğunu netçe görebiliyoruz. Bugün durumun neden böyle olmadığı meselesi ve bunun mevcut dönemdeki mücadeleler için ne anlama geldiği sorusu, meselenin kalbindedir. Öte yandan bu sorunu çözümlemeye girişmeden önce, bir diğer örneği olan 2009 Yaz seçimlerinden sonra İran'da gerçekleşen olayları irdelemenin gerekli olduğunu düşünüyoruz.

5. İran

Haziran 2009'da, seçime şaibe karıştığı iddialarının ardından, Tahran sokaklarında kitlesel eylemler patlak verdi ve hızla ülke geneline yayıldı. Devlet vahşice karşılık verdi ve yüzlerce ölüme yol açmak pahasına baskı güçlerini eylemlerin üzerine saldı. İlk protestolar seçimlerdeki bariz hileden kaynaklı olsalar da, kısa bir süre içerisinde çok daha radikal sloganlar ortaya çıkmaya başladı.

Yunanistan'daki harekete benzer bir biçimde, devlet güçleriyle kitlesel şiddetli çatışmalara şahit olduk. Hatta katılım Yunanistan'a kıyasla daha bile geniş sayılabilirdi. Öte yandan, yine gördüğümüz kadarıyla işçiler yalnız bireysel olarak harekete katıldılar; yani bir sınıf olarak katılmadılar. Bilgilere erişmek çok kolay olmasa da, öğrenebildiğimiz kadarıyla eylemlerle alakalı olarak yalnızca bir grev gerçekleşti. İran'ın en büyük fabrikası olan Khodro araba fabrikasında çalışan üç vardiya da, devlet baskılarını protesto etmek amacıyla birer saatliğine greve çıktı. Nihayetinde, Yunanistan'daki gibi İran'da da birkaç haftalık protestonun ardından sokaklardaki hareket son buldu.

Oysa ki 2007'nin Mart ayında İran'da 100,000 kişilik bir öğretmenler greviyle başlayan ve aylarca farklı farklı sektörlere yayılan kitlesel işçi mücadeleleri baş göstermişlerdi. Fakat iki yıl sonra katılımcılarının çoğu işçi sınıfından gelen eylemlere yapılan devasa baskılara rağmen işçi sınıfı harekete geçmedi.
Arkalarında işçi sınıfının gücü olmadan, böylesi hareketler kendi enerjilerini tüketme eğilimi içerisindedirler. Eğer 1970'lerin sonundaki döneme bakacak olursak, 1978 sonbaharına gelindiğinde Tahran'daki Şah karşıtı hareket gücünü tüketmişti. Bugün gördüklerimizin kimilerine benzeyen bir halk hareketi olarak mülksüz bütün sınıfların yanı sıra başka sınıfları da içeren bu hareketin nefesi tükenmiş gibiydi. Ancak Ekim ayında işçi sınıfı başta petrol sektöründe olmak üzere kitlesel grevlerle mücadeleye girdiği zaman durum değişti ve devrim gerçek bir ihtimal gibi gözükmeye başladı. İşçi konseyleri kuruldu ve hükümet düştü. Humeyni iktidarı aldıktan sonraki birkaç yılı fabrikalardaki işçi komitelerine karşı savaşarak geçirmek zorunda kalacaktı.

Şüphesiz başka benzeri halk mücadelelerinden de bahsetmek mümkün. Mesela Tayland'daki ‘Kızıl Gömlekler' hareketi esnasında yine çoğu işçi olan onbinlerce hatta yüzbinlerce insanı kapsayan bir kitle hareketinin ortaya çıkmış olduğunu ve sonra enerjisini tükettiğini görebiliyoruz. Bu da işçilerin bir sınıf olarak katılmadığı bir hareketti.

6. Arap dünyasındaki hareketlerden önce perspektiflerimiz nelerdi?

Arap dünyasına yayılan kalkışmalardan önce mevcut dönemi nasıl nitelendiriyorduk ve ne derece haklı, ne derece yanılmıştık? Temelde, mevcut dönemi işçi sınıfının yavaştan mücadele sahnesine döndüğü bir dönem olarak görmekteydik. 2007'de krizin açıkça tekrar uç vermesi, şüphesiz bu dinamiği biraz değiştirdi fakat içeriğini derinden değiştirdiğini söylememiz mümkün değil. Krizin bir etkisi açıkça işçi sınıfının kendine güveninde anlık bir düşüş ortaya çıkartmasıydı; zira işçiler işlerini kaybetme kaygısıyla mücadeleden çekince duymaya başladılar. Öte yandan buna karşıt olarak patronların ekonomik saldırılarına karşı mücadele etmek zorunda kalan devasa işçi kitleleri olduğu gerçeği gösterilebilir. Ayrıca işçi sınıfının kendisi içerisindeki deneyim eksikliği ve işçilerin bir sınıf olarak güçlerine dair bilinç eksikliği de önemli bir unsur olarak karşımıza çıktı.

Yunanistan ve İran da dahil çeşitli ülkelerde kitlesel mücadelelerin patlak verişini bu minvalde değerlendirmiştik. Dünya genelinde gerçekleştirilmekte olan devasa tasarruf programlarını ise işçi sınıfının ama ayrıca başka fakir ve ezilen sınıfların da mücadeleye atılmasını mümkün kılan bir etmen olarak görmüştük - ki 2007-2008'de gerçekleşen kitlesel açlık isyanları bunun bir örneğidir. Öte yandan işçi sınıfının şimdilik bu mücadelelerde belirleyici bir rol oynayacak güce ulaşmadığı çıkarımını yapmıştık. Tabii ki; her zaman işçi sınıfının kendisini mücadeleye dayatması mümkündür. Rosa Luksemburg "Devrimden önceki hiçbir şey daha olasılıksız gözükmez. Devrimden sonraki gün ise hiçbir şey daha az olası gözükmez." der. Öte yandan, genel hissiyatımız, işçi sınıfı bilinci ve kuvvetinin gelişiminin, işçi sınıfının merkezi rolü oynamayı başaramayacağı kitlesel kalkışmaları içerecek yavaş bir süreç olacağı yönündeydi.

Sonra, 17 Aralık 2010 tarihinde, Tunus'un İdi Bouzid kentinde genç bir adam kendini yaktı, ve bir anda değişti dünya.

7. Tunus

Muhammed Bouaziz'in kendini yakmasının ardından, belediye binasının önünde eylem yapmak için toplanan yüzlerce genç biber gazı ve şiddetle karşılandı. Protestolar büyüdükçe, devlet şehri mühürlemek durumundan kaldı. Ama artık çok geçti. Yangın yayılmaya başlamıştı. Dört gün sonra kalkışma Menzel Bouzaine kentine yayılmıştı ve bir hafta içerisinde başkent Tunis'de aynı durumdaydı. 28 gün sonra Devlet Başkanı Ben Ali, yeni ikameti olacak olan Suudi Arabistan'a gitmek üzere Malta'ya kaçmış bulunmaktaydı.

Burada komünistler olarak tahlil etmemiz gereken, gerçekleşen ayaklanmanın sınıfsal doğasıdır. Burjuva basınının pek çok yorumcusu, gerçekleşen olayları yirmi yıl önce Doğu Avrupa'da yönetici patron takımları değişirken gerçekleşen olaylar ile ve daha yakın zamanda gerçekleşen "renkli devrimler"le karşılaştırmayı uygun buldular. Bizim için merkezi öneme sahip olan eylemlerin sınıf doğasıdır.

Ayaklanmanın nedenleri işçi sınıfı içinde yaygın bir rahatsızlık olması, kitlesel işsizlik, düşük ücretler ve soyguncu bir hükümete karşı öfke olmuş gibi gözüküyor. Açıktır ki; Tunus'taki hareketin taleplerinin merkezinde iş ve ücret durumuna dair işçi sınıfı talepleri vardı ve tabii ki; polis baskılarına karşı gelişen tepki de büyük bir rol oynadı. Gençliğin yüzyüze olduğu kitlesel işsizlik problemi ve fazlasıyla genç bir nüfus minvalinde hareketin merkezini ciddi bir biçimde sokaklardaki çatışmalar ve eylemler oluşturdu. Öte yandan, özellikle öğretmenler ve madencilerin başını çektiği büyük işçi grevleri ve ayrıca Sfaks kentinde bir genel grev de gerçekleşti. Devlet ayrıca grevlerin yayılmasını engellemek için lokavt taktiğini de uygulamaya gitti - ki göreceğimiz üzere aynı hamleyi kısa bir süre sonra Mısır devleti de yapacaktı. Ayrıca rejimin sendika konfederasyonu olan UGTT'nin görünüşte ‘radikalleşerek' mücadeleden yana bir tutum aldığına da şahit olduk - ki hiç şüphesiz bu durum işçi sınıfının yaygın bir biçimde mücadele ettiğini gösteriyordu.

Bize göre şurası nettir ki; Tunus'taki olaylar, tamamen olmasa dahi, bütünüyle bakacak olursak bir işçi sınıfı hareketiydiler. Mısır'da bu düzeyde olmasa dahi işçi sınıfının yine de önemli bir rol oynadığına şahit olduk, Libya'da ise işçi sınıfı belirgin bir biçimde olaylara bir sınıf olarak katılmaktan uzaktı.

Tunus'taki olaylara geri dönecek olursak, Ben Ali'nin düşüşünden sonra, Ben Ali'nin partisi RCD'nin 12 üyesini ve ayrıca itibar kazanmak için partiyi terketmiş olan Başkan ve Başbakan'ı, üç sendika temsilcisini ve küçük muhalif partilerin kimi temsilcilerini içeren bir ‘Birlik Hükümeti' kurulduğu duyuruldu. Başbakan'ın hükümetteki bütün RCD üyelerinin ellerinin temiz olduğunu temin etmesi, protestoların devam etmesinin önüne geçmedi. Sendika temsilcileri bir gün içerisinde istifa ettiler, zira yeni eriştikleri itibarlarını kaybetmek istemiyorlardı, ve fareler batan bir gemiyi terk edermişçesine RCD'yi terk etmeye başladılar - ki partinin merkez komitesi de ayın 20'sinde kendi kendisini feshetti.

Ve Tunus'ta eylemler devam ettikçe, insanlar protetosları sürdürdükçe, hükümetler düşmeye devam ettiler. Meşale yakılmıştı.

8. Mısır

Ocak ayı başlarında geniş çaplı çatışmaların ve sokak gösterilerinin pek çok şehirde patlak vermesi ile alevlerin ilk yansımasının görüldüğü ülke Cezayir'di fakat yangının tamamen sardığı ülke Mısır olacaktı. Protestolar, 25 Ocak'taki Milli Polis Günü'nde başladı. Protestolar sosyal medya tarafından ciddi bir biçimde duyuruluyordu. Özellikle bir kadın gazeteci olan Asmaa Mahfouz, Youtube üzerinden eylemlerin duyurulmasına katkı sundu. Bundan feyz alan basın kuruluşları gerçekleşenlere bir ‘Facebook devrimi' yakıştırmasını yapmaya başladılar fakat çeşitli yapılarca yüzbinlerce bildirinin dağıtıldığı da hatırlanmaya değer bir gerçektir.

25 Ocak protestoları Kahire'de onbinlerce kişinin, Mısır genelinde farklı şehirlerde ise binlerce kişinin toplanmasına vesile oldu. Hareket büyüdükçe, Hüsnü Mübarek'in sonunun da Ben Ali gibi olması gerçek bir ihtimal haline geldi. Hükümet açıkça işçi grevlerinin patlak vermesini engellemek amacıyla işyerlerini kapatmaya başladı. Hem devlet yapısı içerisinde hem de askeri yapı içinde bölünmeler göze çarpmaya başladı; bu esnada bireysel olarak kimi askerler gerçek kurşunlarla kitleye ateş açmayı reddediyorlardı. Mübarek önce yeni bir hükümet kuracağını ilan etti. Daha sonra da Eylül'deki gelecek seçimlerde görevi bırakacağı sözünü verdi. Öte yandan eylemler devam etmekteydi. 2 Şubat günü, İçişleri Bakanlığı Mübarek'e hala sadık kalan kimi unsurları örgütleyerek onları eylemcilere saldırttı. Ordu devreye girdi ve kimi zaman isteksizce olsa da iki safı ayırmaya girişti ve dolayısıyla açıkça Mübarek'in bırakmaya zorlanmasının yolunu açmaya başladı. Ertesi hafta, işyerlerinin yeniden açılması üzerine Kahire'de ve Nil deltası genelinde pek çok farklı sanayide grevler başladı. Bu grevler, ve onların bir hayli güçlü olan yayılma ihtimali, orduyu Mübarek'in gönderilmesi gerektiğine ikna eden temel etken olmuş gibi gözüküyor.

11 Şubat günü, askeriyenin temsili yeni Başkan Yardımcısı Ömer Süleyman, ordu anayasal bir darbe gerçekleştirdikten iki gün sonra Mübarek'in istifa ettiğini duyurdu. Grevcilere işe dönmeleri emredildi ve grevler yasaklandı. Birkaç gün devam etmekle birlikte, işçiler çoğunlukla kimi ücret artışları ve taviz kazanmalarının işlerine geri döndüler.

Mısır olaylarının sınıfsal niteliği, Tunus'takilerden farklı gözüküyor. Tunus'taki hareket büyük ölçüde bir işçi sınıfı niteliğine sahipken, Mısır'daki hareketin bütün toplumsal sınıfları barındıran geniş bir sınıflar arası niteliği olduğu göze çarptı. İşçi sınıfı olaylarda önemli hatta muhtemelen kilit bir rol oynamış olmakla birlikte, hiçbir zaman başı çeken kuvvet olamadı.

Pek çok solcu Mısır'da bir kitle grevi olduğundan bahsettiler. Mısır'daki protestolar sırasında, Tunus'a kıyasla daha fazla işçi grevi olduğu doğrudur. Bunu Mısır'ın daha deneyimli ve militan bir işçi sınıfına sahip oluşu ile açıklayabiliriz. Öte yandan, kitle grevi potansiyelinin mevcut olduğunu düşünmekle birlikte ve bu potansiyel büyük ihtimalle orduyu Mübarek'i gönderecek kadar korkutmuş olsa da, bu ihtimalin gerçekleştiğini düşünmüyoruz. Toplamda grevlere 50,000 civarında işçi katıldı - ki bu sayının 20,000'i tek bir fabrikada çalışmaktaydı. Bu önemli bir hareket gerçekleştiğine işaret etmekle birlikte, bir kitle grevi değildi, hatta birkaç yıl önce Mısır'da gerçekleşen grev dalgası kadar büyük bir ölçekte dahi değildi. Hareketin bu denli hızlı dağılması, aslında pek çok solcunun iddia ettiği kadar güçlü olmadığını gösteriyordu.

9. Libya

Libya'daki protestolar 15 Ocak'ta başladı ve başından beri çok farklı nitelikte oldukları barizdi. Protestoyu başlatan Bengazi'deki bir hapisanede katledilen İslamcı militanları temsil eden avukat Fethi Terbil'in tutuklanması oldu. Polis Bengazi'deki protestoları şiddetle bastırmakla beraber onların yakınlardaki al-Bayda ve aynı zamanda ülkenin batısında, Tripoli yakınlarında bulunan Az Zitan'a yayılmasını engelleyemedi. Eylemler yayılmaktayken taviz vermeye çalışan devlet eylemcilerin kimi taleplerini kabul etti ve cihat yanlısı bir örgüt olan al-Jama'a al-Islamiyyah al-Muqatilah bi-Libya'nın 110 üyesini hapisten salıverdi. Protestolar devam etti.

Devletin aşırı derece vahşi bir şiddetle karşılık vererek eylemcilerin morallerini kırmak için ölüm taburlarını kullanmaya başladı. Önde gelen İslami şahıslar ve kabile reisleri rejime karşı bildirgeler yayınlar ve hükümetin istifasını talep ederken, katliam haberleri geliyordu. Bu noktada eylemler batı Libya'ya yayılmışlardı ve Tripoli'deki protestolar devlet tarafından vahşice ezilmekteydi. Güneyde Taureg halkı, güçlü Warfalla kabilesinin çağrısı üzerine kalkışmaya katıldı.
Ayın 22'sinde Kaddafi devlet televizyonuna çıkarak Venezuela'ya kaçtığı haberlerini yalanladı ve "kanının son damlası dökülene dek" savaşma yemini etti. Ertesi gün bir yandan eylemler büyürken ve daha önce sessiz kalan pek çok kabile lideri Kaddafi'nin istifası çağrısında bulunurken, İngiliz Dışişleri Bakanı William Hague ilk defa ‘insancıl müdahale'den bahsetmeye başladı. Bu noktada durum açıkça bir iç savaşa evrilmişti.

Peki bütün bunlar olurken işçi sınıfı neredeydi? Libya, körfezdeki pek çok petrol devleti gibi fiziksel işlerini yaptırmak için büyük ölçüde yabancı göçmenlere dayanan bir ülkedir. Dolayısıyla, durum kötüleştikçe ve şiddet arttıkça, Libya işçi sınıfının büyük bir kesimi çaresizce ülkeden çıkmaya çalıştı. Tunus ve Mısır'ın aksine, işçi sınıfı herhangi bir biçimde önemli bir rol oynamadı. Hareket, en başından beri İslamcılık ve kabilecilik ekseninde yürüyor izlenimi veriyordu. Bildiğimiz kadarıyla herhangi bir işçi grevi gerçekleşmedi ve Arap basınında çıkan bir petrol grevi haberinin sonradan yalnızca müdüriyetin üretimi durdurması olduğu ortaya çıktı.

Tabii ki; Libya'da Libyalı işçiler de var. Öte yandan belirgin bir biçimde, bu olaylarda bir sınıf olarak herhangi bir rol oynayamayacak kadar zayıftılar. Öte yandan, bu demek değildi ki; işçilerin olaylara hiçbir katılımı olmadı. Tripoli'de gerçekleşen eylemlerin hemen hemen hepsi işçi mahallelerindeydi. Fakat işçi sınıfı kendi çıkarlarını dayatamayacak kadar zayıftı ve katılmaktan elde edecekleri hiçbirşey olmayan bir savaşta kurbanlık koyun olarak kullanıldılar; şimdi ise ABD ve müttefiklerinin bombaları altında can veriyorlar. Savaşın nasıl geliştiğine ve emperyalist güçlerin nasıl olaya karıştığına dair hikayemize devam etmeden önce hızlıca öteki Arap devletlerinde olanları ele alacağız.

10. Öteki devletlerdeki olaylar ve Bahreyn'deki devlet tepkisi

Tunus'un yaktığı ateşin kıvılcımlarının sıçradığı ilk ülke komşu Cezayir oldu. Eylemler 3 Ocak'ta, temel gıda maddelerindeki fiyat artışlarına karşı başladı. Geçtiğimiz yıllarda Cezayir'de yalıtılmış çatışmalar ve yağma eylemleri olağan sayılabilecek olsalar da, son gerçekleşen olaylar farklıydılar; zira eylemler bütün ülkeye bir hafta içinde yayılabildiler. Protestolar neredeyse tamamen sınıf talepleri ekseninde gerçekleştiler ve devlet baskısı ile devlet tavizlerinin bir karışımı uygulanarak bastırıldılar.

Ocak ayında Ürdün ve Yemen'de de büyük çaplı gösteriler başladı. Ürdün'de yüksek enflasyon ve işsizliğe karşı gerçekleşen protestoların temel örgütçüsü Müslüman Kardeşler'di. Kral'ın hükümete birkaç yeni yüz getirmesi ve ciddi iktisadi tavizler vermesi ile eylemler sona erdi.

Yemen'deki eylemler ise an itibariyle hala devam etmekteler. Şu anda ordu, 1994 iç savaşında yaptığı katliamlarla tanınan Ali Muhsin al-Ahmar'ın eylemcilerin safına geçmesi üzerinden taraf değiştiriyor gibi gözüküyor.

Arap dünyası haricinde, İran ve KKTC'de de büyük protestolar düzenlendi. İran'da ‘Yeşil Hareket' yeniden ortaya çıkma görüntüsü verdi ve devlet güçleri sokaklarda eylemcileri vurarak öldürdüler. Bahreyn de eylemlerin bir başka odak noktasıydı ki; nihayetinde, Bahreyn devleti eylemcileri şiddetle bastırmaya kalkışmışken Suudi Arabistan ve Körfez işbirliği konseyi ‘istikrar' getirmek için ülkeye asker gönderdiler. Bahreyn'deki hareket Sünni monarşiye karşı başı çeken Şii çoğunluğun artık açıktan açığa bir İran müdahalesi çağrısı yapmaya başlamasıyla fazlasıyla sekter bir boyut kazanmış gibi gözüküyor. Suudi Arabistan'ın kuzeyinde Şii nüfusun çoğunlukta yaşadığı bölgelerde de Bahreynli isyancılara destek eylemleri gerçekleşti. Bahreyn eylemciler tarafından çoğu Güney Doğu Asya'dan gelen göçmen işçilere karşı da saldırılar gerçekleştiği gözlendi. Benzeri olayların Libya'da olduğu da aktarılıyor.

En son olarak, Suriye ordusu, bir okul duvarına Mısır ayaklanması yanlısı yazılar yazan bir grup öğrencinin tutuklanmasına duyulan öfkeden dolayı ülkedeki protesto hareketinin merkezi oldu; güneydeki ufak Daraa kentinde de bir caminin dışında 15 eylemciyi katletti.

Bu arada en az 35 kişinin devlet güçlerince katledildiği Irak'taki eylemler neredeyse fark bile edilmedi. Şüphesiz Irak çoktan ABD'nin askeri danışmanlarının işgal ettiği bir ‘demokrasi'. Bu cinayetlerin, medyada ötekilerinden az yer bulmasını bu duruma bağlayabiliriz.

11. Libya ve topyekün savaşa çöküş

Şu anda Libya'da gerçekleşmekte olan olaylara bakacak olursak, NATO topyekün bir bombalama harekatı başlatmış durumda. Tabii ki; bu Libya'nın Batı güçlerince ilk bombalanışı değil. 1986'da gerçekleşen ABD bombalaması da ilk bombalama harekatı değildi. Aslına bakılırsa tarihte hava bombamasının ilk kullanılışı 1911'e rastlıyor; havadan ilk bombalanan ülke ise yine Libya. İtalyan-Türk savaşı sırasında, İtalyan kuvvetleri bu bombalamayı gerçekleştirmişlerdi. Çok zaman geçmeden İtalyan kuvvetleri uçaklardan bomba yerine kimyasal silahlar atmaya başlamışlardı.

Son olaylara dönecek olursak, Şubat sonunda Libya'da Kaddafi inisiyatifi yitirmiş görünüyordu; öte yandan Mart ortalarında ülkenin yirmi iki idari bölgesinin on üçünü yeniden denetimi altına almış ve iki tanesini daha almak üzereydi. Başka bir deyişle, üstünlük yine Kaddafi'nin eline geçmişti; Bengazi yolu açık gibi gözüküyordu ve ufukta isyanın sonu gözükmekteydi. İşte tam bu noktada, 17 Mart tarihinde, Birleşmiş Milletler 1973. Bildirgesini onaylayarak Libya'da hava-sahası kapatma harekatına onay verdi. Katılımı bir hayli düşük bir Arap Birliği toplantısında, saldırıya itibar kazandırmak adına toplantıya katılanların yüzde ellisinin onayını aldıktan sonra, askeri operasyonlar NATO'nun kontrolüne geçti, Arap Birliği ise onayladıkları bombalama harekatını eleştirmeye koyuldu. Görünen o ki; dünyanın büyük bir kesimi gibi onlar da bir hava-sahası kapatma harekatının yalnızca sivilleri bombalamakta olan herhangi bir uçağı vurmayı kapsadığını ve hiçbir şekilde sivilleri katleden bir devasa bombalama hareketi anlamına gelmediğini düşünmüşlerdi. Gören de Irak'ta bir savaş olmadı zannedecekti neredeyse. Fakat eğer o derece hafızası kıt olanlar vardıysa da, 19 Mart gecesi Libya'ya yağan 110 Tomahawk füzesi, keskin bir hatırlatma işlevine sahipti.

Şu anda ortadadır k;i Libya'daki olaylar, iki taraftaki işçilerin de Libya'yı kontrol edenlerin, veya etmek isteyenlerin çıkarları uğruna katledilmekte olduğu bir iç savaşa dönüşmüş vaziyettedir.

12. Şimdi neredeyiz?

Şu anda net bir biçimde meydandadır ki; eylemlere devlet tepkisi sağlam bir hakimiyet sağlamıştır. Libya'daki olaylar işçi sınıfının zayıflığının ve kendisini duruma dayatamayışının bizi bırakmış olduğu durumu netçe göstermiştir. Kaddafi rejiminin ne kadar ısrarcı olduğunu ve dayanıp dayanamayacağını göreceğiz. Öte yandan kanımızca hatırlanmalıdır ki; geçen Şubat ayının ortasında pek çok kişi Kaddafi'nin günlerinin sayılı olduğundan emindi fakat Tripoli'de Kaddafi iktidarı devam ediyor. Batı'nın umduğundan daha uzun süre dayanabileceğini tahmin ediyoruz. At itibariyle vatanı korumak ve milli savunma fikrine hitab ediyor. Nüfusun %20'sini oluşturan ve sayısı bir milyonu aşkın Warfalla kabilesi, şimdi bir uzlaşının yollarını arıyor ve inanması neredeyse güç bir biçimde isyana hiçbir kabilenin katılmamış olduğunu iddia ediyor. Sadakatlar değiştikçe büyük miktar nakit paranın da el değiştirdiği söyleniyor.

Yemen'de gün geçtikçe netleşiyor ki; kendini en tepede bulan kim olursa olsun, sonuç liderin bir yer değiştirmesinden ibaret olacak. Bahreyn, 1990'lardaki olanın bir tekrarına, bir isyanın daha bastırılışına sahne oldu. Suriye büyük ihtimalle, birkaç katliam pahasına da olsa protestoları bastırabilecek. Nihayetinde, 1980'lerin başında Suriye'nin Hama kentinde katledilen on binleri hatırlayan herkes, Esad rejiminin birazcık kan dökmekten çekinmediğinin farkında.
Ve dolayısıyla bize öyle geliyor ki; şu anda Tunus'ta başlamış olan hareket bir sona yaklaşıyor. Bu demek değil ki; daha fazla protestocu katledilmeyecek; hatta şu veya bu ülkede, mesela Yemen'deki Ali Abdullah Salih gibi bir diktatör, yerine bir askeri kodaman gelmek üzere devrilmeyecek. Öte yandan, geçtiğimiz senenin sonunda çok umut vererek başlayan hareket bitmiş gibi veya işçi sınıfı için ölmüş gibi gözüküyor.

13. Ne sonuçlar çıkartabiliriz?

Bizim için, döneme dair genel tahlilimiz değişmeden duruyor. İşçi sınıfı yavaş ama emin adımlarla mücadeleye dönmekte fakat daha yaşadığımız zamanlara kızıl mührünü basacak kadar güçlenmiş değil. Geleceğin bize Arap devletlerindeki ve aynı zamanda daha önce Yunanistan ve İran'da ayaklanmalara benzer pek çok mücadele getirmesini bekliyoruz. Ekonomi durgunlaştıkça devletlerin tasarruf önlemlerini ve baskıları arttırmaktan başka seçenekleri kalmayacak - ki Libya'da devam eden savaşın petrol fiyatlarına etkisi, 11 Mart deprem ve tsunamisinin ardından Japonya'dan kaçınılmaz olarak sermayelerin çekilmesi de kapitalist ekonomiye bir hayli ter döktürüyor.

Başta Tunus ve Mısır'da ama ayrıca Cezayir'de de olmak üzere kimi Arap devletlerindeki işçi sınıfı nasıl mücadele edeceğine dair deneyimlerini geri kazanmak yönünde bir adım attı. Ötekilerde, işçi sınıfının zayıflığı bütün acılığıyla ortaya çıktı ve peşisıra gelen baskılar ve sekter gerilimlerdeki artış, Libya özelinde bir de kanlı bir iç savaşın patlak vermiş olması, kuşkusuz işçi sınıfının boynuna bir ağırlık olarak asıldı.

Sol kesim içerisinde Arap ülkelerinde bir işçi devrimi gerçekleştiğinden bahsedenlerin haksız oldukları ortaya çıktı. İşçi sınıfı hala kendisini dayatacak güçten mahrum. Kaybedilmiş deneyimleri ve sınıf bilincini yeniden inşa etme süreci uzun olacak. Öte yandan umutlu olmamız için nedenlerimiz var. Mısır ordusunun işçi grevleri başladıktan sonra Mübarek'i postalamakta ne denli hızlı davrandıkları, hiç değilse hakim sınıfın hala işçi sınıfının sahip olduğu potansiyelin farkında olduğunu gösteriyor. Ve Mısırlı işçiler, işçi sınıfı mücadelesinin yıllardır kayıp olduğu uzak bir ülkede, ABD'nin yıllardır gördüğü en büyük mücadelede kesintilere karşı mücadele eden Wisconsin işçileri için, Wisconsin'li işçiler ise Mısırlı işçiler için dayanışma panklartları yükselterek, sınıf mücadelenin aynı türden saldırılara karşı uluslararası bir mücadele olduğunu ortaya koyuyor.

EKA

Tags: 

Komünizm Nedir ve Ona Nasıl Ulaşırız?

Komünizm ‘hoş bir fikir' değil; somut bir gereklilik. Hoş bir fikir değil mi?... Aslında geçtiğimiz yüzyılın tamamı boyunca çok kötü bir fikir olduğu anlatıldı; çünkü o, totaliter devlet, fakirlik ücretleri, süper güç siyasetleri, işçi kampları, vb. anlamına geliyordu. Ancak komünizm eşittir Stalinizm büyük yalanına rağmen, bu fikir, Stalinizm'in gerçekten komünizm olmadığında, Marx tarafından tasarlanan komünizm hiç olmadığında diretti. Ama başka bir savunma hattı mevcut: Rusya'da olanlar artık ‘hoş bir fikir' olmadığını, insan doğası ya da çağdaş dünyanın karmaşıklığı nedeniyle pratikte işlemediğini kanıtlıyor. Nitekim, onu pratiğe dökmeye yönelik tüm çabalar korkunç bir son ile bitecek. O yüzden şu anki halimize katlanmak daha iyi...

Marksizm'in işaret ettiği komünizm belki ‘hoş bir fikir' değil; çünkü o, iyi niyetli reformistlerin icat ettiği bir proje değil. Komünizm, tarihin dinamiği tarafından sağlanan bir gereklilik ve olabilirliği karşılıyor. Komünizm bir gerekliliktir; çünkü insan toplumunun günümüz örgütlülüğü -yani kapitalizm- insanlık için işlemeyen bir sistem olma noktasına erişmiştir. Üretici güçleri emsalsiz bir aşamaya taşımış, ancak bu güçler insanlığa karşı hale gelmiş ve onu ezmek için tehdit etmekte. Açık olan şu ki; bizler teknoloji ve bilimin yöntemine baktığımızda, onun insanlığı angaryalardan kurtarmak ve insan türünün temel somut ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılmadığını; büyük imha cephaneliklerini doğal çevreyi yağmalamak için yarattığını ve küçük bir sömüren azınlığın ihtiyaçlarına sunduğunu görmekteyiz. Kapitalizmin devamı ister savaş yoluyla, ister ekolojik yıkım ile ya da her ikisinin bir kombinasyonuyla insanlığın hayatta kalması için bir tehlike haline gelmiştir. Bu nedenle mevcut sistemden kurtulmak sadece hoş bir fikir değil, insanlığın çıkarına tarihsel bir gerekliliktir. Komünizm mümkündür; çünkü sistem onu yenecek güçlerini harekete geçiriyor: Bolluğu yaratan ve bu suretle sömürüye son verme kapasitesine sahip üretici güçleri ve kapitalizme karşı, kapitalizmin toplumsal ilişkilerini yok ederek bir devrim yapmak ile somut bağlantısı olan toplumsal bir sınıfı. Ancak şunu not edelim ki, gereklilik kaçınılmazlığa eşit değildir. Komünizm mümkündür ama başka bir alternatif de olasıdır: Mutlak barbarlığa geçiş.

‘Komünizm nedir' sorusunu cevapladığımızda, sık sık olumsuzlarla başlamak gerekiyor; özellikle ‘komünizm SSCB, Çin ya da Küba değildir' diyerek; ancak daha genel olarak mevcut sistemin kurtulmamız gereken niteliklerinden bahsederek. Örnek olarak şunları söyleyebiliriz:

a) Komünizm sınıfların olmadığı bir toplumdur. Hakim ideolojinin temel düsturu, toplumun daima bir grup yukarıda, aşağıda ve bir miktar da ortadaki insandan oluştuğudur. Diğer bir ifadeyle, sınıf ayrılıkları daima vardır ve daima da var olacaktır. Oysa sınıflı toplum tarihsel olarak oldukça güncel bir icattır. On binlerce yıl insanoğlu komünizmin ‘ilkel' bir versiyonunda, aynı zamanda zorunluluk gereği yaşamıştır. Sınıf ayrılıkları uzun bir dönemdir su yüzüne çıktı ama neticesinde ilk ‘medeniyetler'e yol açtı. Bu yüzden komünizm kendi başına iddialı. O, kapitalizmden önce şekillenmiş despotluk, kölelik, serflik gibi versiyonları olan binlerce yıllık sınıf sömürüsünü ortadan kaldırma görevini önüne koyuyor. İlkel komünizmin varoluşu, sınıf farklılıklarının ‘doğal' şeyler olduğu yönündeki argümanı çürütüyor. Sınıf farklılıkları tarihin belirli bir aşamasında ortaya çıktılar; çünkü eski eşitlikçi toplumsal ilişkiler bir noktadan sonra üretici güçlerin gelişiminin önünde engel haline geldiler; ama günümüzün toplumsal ilişkileri de bugün artık ileri yöndeki gelişim için bir engel teşkil etmekte. İnsanlığın şu anda ihtiyaç duyduğu şey, sınıfsal bölünmeler ile özel mülkiyetten kurtulmak ve zenginliklerin ayrıcalıklı azınlıkların değil, tüm toplumun ihtiyaçları için kullanıldığı hakiki bir toplum yaratmaktır.

b) Komünizm sınıfların ve devletin olmadığı bir toplumdur. Devletin varlığı uzun bir zamana dayanmıyor. O, toplumun çelişen sınıflara ayrılması nedeniyle hakim sınıfın toplumsal çıkarlarını koruma işlevi ile doğdu. Sınıf farklılıklarını bertaraf edersen devleti de bertaraf etmiş olursun. Bu, ekonomi devlet tarafından ne kadar kontrol altında tutulursa o kadar sosyalizme ya da komünizme yaklaşırız diyenlere de bir cevaptır.

c) Komünizm paranın olmadığı bir toplumdur. Diğer bir deyişle, kapitalizmde her şeyin satış ve kar için üretilmesinden farklı olarak, komünizmde üretimin amacı insan ihtiyaçlarını karşılamaktır. Para gereksiz hale gelecektir; çünkü üretim ve tüketim mübadele aracılığıyla gerçekleşmeyecek. Tekrarla, bu mümkündür; çünkü herkesin ihtiyacı için yeterince üretim olanaklı hale gelmiştir. Bu nedenle malları özgürce paylaştırmak, devlet ile çözümlenebilir bir şey değildir. Ve bu bir gerekliliktir; çünkü kar için üretim, kapitalist ekonominin -kar oranında düşmeye doğru eğilim ve aşırı üretim krizi- tüm çelişkilerinin kaynağıdır. Bu çelişkiler ilk olarak kapitalizmin dünya genelinde bir sistem olmasına neden olur ve bu nedenle komünizmin temellerini barındırır. Ancak kesin bir ifadeyle bunlar, bütün üretim sisteminin yeniden örgütlenmesini talep eden ve giderek büyüyen felaketlerin kaynağı haline de gelmişlerdir.

d) Komünizm aynı zamanda ulusal sınırların da olmadığı bir toplumdur. Kapitalizm ulus-devleti en ‘yüksek' biçim olarak geliştirdi, ancak ulus-devletin her biçimi insanlık için asli bir engel ve gerçek bir tehlike haline gelmiştir; çünkü kapitalist rekabet, aynı zamanda global kontrol için silahlı güçler arasında sürekli bir ekonomik ve askeri mücadeleye ortam hazırlamaktadır. Ancak bu, ‘herkesin herkese karşı savaşı'na rağmen, sistem hala bir bütün halinde işliyor ve onun kanunlarından bir bölge ya da bölge içerisinde kaçabilmek imkansızdır. Devrim dünya çapında olmalıdır ve yeni toplumsal örgütlenme yeryüzünün kaynaklarını ortaklaşa kullanmalıdır. Bu gerçek kapitalizmin yaratımı olan ekolojik kriz de düşünüldüğünde ayan beyan ortadadır.

Bunların tamamı olumsuz ifadeler. Bu, komünizmin sadece olumsuzlama olduğu anlamına gelmez. Marxistler ‘formüller' vermekten daima kaçınırlar. Ancak Marx gençliğinden beri komünizmi olumlu terimlerle tanımlamıştır, özellikle gelişkin ifadelerinde: Bir işkence değil, zevk kaynağı olarak çalışma; işin, bilimin ve sanatın kaynaşması; insanlığın doğa ile armonisi ve bilinç ile içgüdü arasındaki çelişkinin giderilmesi....

Bizler için Marxistlerin uzak komünist geleceği tanımlamak amacıyla ortaya koyduğu bu çabalar ‘ütopik' değildir. Çünkü onlar gerçek insan kapasitelerinde temellenmektedir: Troçki'nin ifade ettiği gibi, ortalama insan varoluşu bir gün Goethe ya da Shakespeare kadar yaratıcı olacaktır. Gerçek şu ki, Goethe de, Shakespeare de insanlığın, gerçek insan yaşamının ürünleridirler. Bu girişimler ütopik değildirler; çünkü komünizm, Marx'ın da ortaya koyduğu gibi, "olayların mevcut durumunu yok eden gerçek bir harekettir". Bir anlamda bu hareket, tarihte tüm sömürülen ve ezilenlerin hareketidir; daha belirgin olarak proletaryanın, işçi sınıfının hareketidir. En başından beri Marx komünizm anlayışını, toplumda mücadelesinin kendiliğinden komünist bir dinamiği olan bir sınıfın var olduğu üzerine kurmuştur. Bu, kendisini, toplumun tümünü binlerce yıllık sömürüden kurtararak özgürleştirebilecek bir sınıftır...

Proleter mücadele, içinde komünizme doğru bir dinamik barındırır; çünkü kendisini sadece ortak bir davranış ve mümkün olan en geniş dayanışma yoluyla savunabilir; geleceğin dayanışmaya dayalı toplumu yoluyla... İçerisinde komünizme doğru bir dinamik barındırır; çünkü komünizm insanlığın kendi üretici güçlerinin bilinçli ustalığına sahip olacağı tarihteki ilk toplumdur - ve proletaryanın sınıf mücadelesi kendi yöntem ve hedeflerinin artan bilinci olmaksızın ustalaşamaz. Başlangıçta, sınıf hareketinin bu iki asli ihtiyacı yani dayanışma ve amaçlarının bilincine varma ihtiyacı, örgütlü formların doğmasına yol açtı. Bir yandan sendikalar, karşılıklı yardımlaşma toplulukları, kooperatifler; diğer yandan siyasi örgütler ya da partiler...Bu biçimler egemen sınıf ve onun ideolojisinin baskısına sürekli maruz kalarak sık sık ortadan yok oldular ya da düşman sınıf tarafından ele geçirildiler. Ancak sınıf mücadelesi devamlı olarak kendi evrimine daha çok uyan yeni biçimleri yaratıyor.

Dolayısıyla, kapitalizm yükseliş aşamasının sonuna ulaşarak çöküş evresine girdiği gibi, proleter hareket de var olan düzen içerisinde kendisini tanımlama ve savunma ihtiyacına artık daha fazla göğüs geremiyor, ancak savunmayı saldırıya çevirmek ve bu düzenin tüm kurumlarına bir meydan okuma yükseltiyor. Marx, proletaryanın, zanaatçı köklerinin evrimleşmesinden gelen savunma amaçlı çatışmalarından, onun devrime önderlik edeceğini çıkarsamıştır. Marx işçi sınıfının cennette fırtınalar yaratacak kapasitesini görmüştür. İşçi sınıfının kapasitesinin ilk belirtisi günlük yaşamında bile "işçi yönetimleri" kurması ve Paris Komünü'nde görüldüğü üzere var olan devlet gücünü dönüştürmesidir. Proletaryanın kendisini sermayeye karşı bir güç olarak örgütleme kapasitesi 1905'te Rusya'da da kendini göstermiştir. Gerçekleştirdiği kitle grevleri, Birinci Dünya Savaşı'na bir cevap olarak yarattığı devrimci dalga ve varoluşunun en üst noktası olarak Rusya'da kurduğu sovyetler, diğer bir deyişle işçi konseyleri tarafından iktidarın ele geçirilişi onun sermayeye karşı kendisini örgütleme yeteneğinin güçlü belirtileridir. İşçi konseyleri, Lenin'in dile getirdiği gibi, proletarya diktatörlüğünün keşfedilmiş en son biçimidir: Tüm işçi sınıfını yeniden biraraya getirme, mücadelesini kitle toplantıları ve geri çağrılabilir delegeler vasıtasıyla kontrol etme, mücadelenin iktisadi ve siyasi boyutlarını kaynaştırma, kendini silahlandırma ve burjuva devleti yok etme imkanı tanıyan bir biçim. Sonuç olarak, işçi sınıfının bilincinin, sınıfın en ileri fraksiyonu olan komünist partinin müdahalesinden etkilenen sıçramalar aracılığıyla ilerletilmesine meydan veren bir biçim.

Savaşın ardından gelen devrimci dalga yenildi. Rusya'da, iktidarın ülke çapında ilk kez işçi sınıfı tarafından ele geçirildiği bir yerde devrim, izolasyon ve bir dönem ona hizmet eden, ardından da sırtını dönen birçok araç tarafından boğuldu. Ama bu trajik deneyimden hayati dersler de çıkartıldı. Bu dersler: İktidarın eski aparatının yok edilişinin ardından doğan diğer bütün siyasi kurumlardan bağımsızlığını koruyacak işçi konseylerinin gerekliliği; bu gerçeğin siyasi icraatlerin üstündeliğinde bir bütün olarak sınıfa ait görevleri üstlenen komünist partinin olanaksızlığı; ekonominin ulusallaştırılması kapitalist toplumsal ilişkilerin sonu demek değildir.

İşçi sınıfının acısını çektiği bu tarihsel yenilgiye ve onun uyanışının ardından gelen dehşete -Stalinist ve Nazi terörü ile İkinci Emperyalist Dünya Savaşı'na- rağmen bizler komünist devrimi imkansız bir rüya olarak ele almıyoruz. Bu dersleri, geleceğin devrimini besleyecekleri için korumak ve geliştirmek üzere saptıyoruz.

WR, 23/11/06.

Tags: 

Kuzey Kıbrıs'ta Genel Grev

Bugün yani 2 Mart Çarşamba günü, Kuzey Kıbrıs'ta, 5 Temmuz 2010 ve 28 Ocak 2011 günleri gerçekleştirilen iki genel grevin ardından, bir genel grev daha gerçekleştirilecek. Özellikle 28 Ocak günü gerçeleşen grev, açılan "Ankara: Ne Paranı, Ne Memurunu Ne De Paketini İstemiyoruz" pankartı nedeniyle, TC basınında geniş yer bulmuş, Başbakan Erdoğan'ın ise Kıbrıslı işçileri aşağılayan tepkisini çekmişti. 2 Mart'a giden süreçte de çeşitli tekil ve kısmi mücadeleler de gerçekleşmişti. Kuzey Kıbrıs işçi sınıfının hayat ve çalışma koşulları için mücadele etme isteğini gösteren bu genel grevler, yalnız Kuzey Kıbrıs proletaryası için değil, bütün adadaki işçiler için büyük önem taşımakta ve Türkiye işçi sınıfına da örnek göstermektedir. Bununla birlikte, ufak bir ülke için ne denli kitlesel olsalar ve önemli bir mücadele deneyimi teşkil etseler de, işçi sınıfının uluslararası deneyimi göstermiştir ki; bir günlük grevler işçi sınıfının taleplerinin karşılanmasını sağlayamamaktadırlar. İşçi sınıfı genelinin mücadelesinin tek bir güne hapsedilmesinin önüne ise, ancak işçi sınıfının mücadeleyi kendi eline alması ile geçilebilir.

Sendikalar Platformu İşçilerden Yana Mı?

Kuzey Kıbrıs işçi hareketinde an itibariyle insiyatifin, grevlerin "örgütleyicisi" konumunda bulunan Sendikalar Platformu'nun elinde olduğunu söylemek pek zor olmayacaktır. Peki, Sendikalar Platformu, Kuzey Kıbrıs işçisinin bağımsız çıkarlarını savunmakta mıdır?

Hatırlatalım: İçinde bulunduğumuz Şubat ayında, Sendikalar Platformu, Demokrat Parti genel başkanı ve eski cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın oğlu Serdar Denktaş'ın başlattığı "Tek talebimiz kendi evimizin efendisi olmak" kampanyasına imza atmakta bir sakınca görmemişti.

Hatırlatalım: Serdar Denktaş ve partisi, işçi sınıfının çıkarlarıyla uzaktan yakından alakası olduğunu dahi iddia etmeyen liberal muhafazakar bir merkez sağ partisidir. Yani bir düzen partisidir; bir burjuva partisidir; işçi düşmanı bir partidir.

Hatırlatalım: Demokrat Parti, yakın zamana kadar TC emperyalizminin Kıbrıs'taki en sadık ajanlarından olmuş Rauf Denktaş'ın desteğine sahiptir ve bu şahıs tarafından geçmişteki kimi seçimlerden desteklenmiştir. Dahası, Sendikalar Platformu adına konuşan Kıbrıs Türk Kamu Görevlileri Sendikası (Kamu-Sen) Genel Başkanı Mehmet Özkardaş, Serdar Denktaş'ın kampanyasına attığı imzayı "Kıbrıs Türk halkı geçmişte İngiliz ve Rumlara olduğu gibi anavatanı da olsa, kendisine yönelik her türlü dayatmaya karşı çıkacaktır" diyerek açıklamıştır.

Bu zihniyeti, Kuzey Kıbrıs'da TC'nin çıkarlarına yıllardır hizmet etmiş milliyetçi zihniyetten ayıran tek nokta, vardığı sonuçtur. Bu sonuç ise, iki milliyetçi zihniyetten herhangi birini işçilerin çıkarlarına bir gıdım yaklaştırmamaktadır.

Kuzey Kıbrıs Kimindir?

Bu noktadan, kimi eylemlerde açılan ve Türkiye'de milliyetçi burjuva solunun unsurlarından duymaya pek alışık olduğumuz "Bu memleket bizim", "Ülkemiz satılık değil" ve benzeri pankartlara değinmek gereklidir. Nasıl Türkiye, "bu memleket bizim" sloganları atanlara değil, Koç'lara, Sabancı'lara ve TC devletine aitse, Kıbrıs da işçilere değil, Kıbrıs burjuvazisine ve TC emperyalizmine aittir. Zira ülkelerin egemenleri, egemen sınıflardır. Egemen oldukları coğrafyalar üzerinden sınırları yaratan da aynı egemen sınıflardır. İşçilerin vatanı yoktur. Kuzey Kıbrıs işçi sınıfı, mücadelesini geliştirmek istiyorsa, mücadelesini ilkin adanın güneyindeki Rum işçi kardeşleriyle, ardından da Türkiye ve Yunanistan'da yaşayan işçilerle ortaklaştırmak durumunda kalacaktır. Güney Kıbrıs'taki Rum işçilerin ve Türkiye ile Yunanistan işçi sınıfının üzerine düşen ise Kuzey Kıbrıs'ta mücadele eden işçi kardeşleriyle dayanışmaktır. Ne TC ve Yunanistan gibi emperyalist devletler, ne adanın güneyindeki ve kuzeyindeki kukla burjuva devletleri, ne de kurulacak olası bir bağımsız Kıbrıs devleti işçilerin dostudur. İşçilerin tek dostu, yine işçilerdir.

KAHROLSUN TC EMPERYALİZMİ!

YAŞASIN KIBRIS İŞÇİLERİNİN MÜCADELESİ!

YAŞASIN ENTERNASYONAL İŞÇİ DAYANIŞMASI!

EKA

Tags: 

2011 - Mayıs

Kuzey Afrika’da Tek Parti Rejimleri Yıkılırken İşçi Sınıfını Ne Bekliyor?

Kuzey Afrika'da başlayan ve Kafkaslarda kadar tırmanan bir toplumsal olaylar dizisinden geçtik, geçiyoruz. Yaşananlara herkes kendi durduğu yerden bir anlam ve amaç tanımlama ihtiyacı hissederek onlarca yazılar yazıldı, yorumlar yapıldı. Hatta başlarına sıfatlar eklenerek devrimler dendi. Ama bunların ancak iki yorumu olabilirdi özünde; birincisi burjuva yorum, diğeri ise işçi sınıfı yorumu. Buradaki amacımız kimin burjuva kimin işçi sınıfı yorumunu tahlil etmek olmayacak elbette.


Bizde işçi sınıfı cephesinden meseleyi anlamaya çalışacağız. Yaşanan toplumsal olaylar nasıl ortaya çıktı, sokağa dökülen insanların talepleri nelerdi bunları anlamlandırarak işçi sınıfının bu toplumsal olaylarda olgunluğu neydi ve buna karşı burjuvazi bu süreçte kendi iktidarını yeniden inşa etmek için hangi araçları kullandı. Aslolarak bu meseleye yoğunlaşacağız.


Olayların yaşandığı bu ülkelerde şüphesiz burjuva iktidarlar vardı ve yaşananları atılmış olan tarihsel bir çentik olarak görürsek, bu çentiğe kadar Tunus'ta, Mısır'da ve diğerlerinde tek adam tek parti vb. rejimler vardı. Bir anda patlak veren olaylar iktidardaki tek adamları salladı, devirdi ve sallamaya da devam ediyor. İlk önce bu rejimler nasıl ortaya çıktı ve niçin ardı ardına yıkılmak zorunda kaldılar. Meselenin tarihsel arka planına doğru giderek ve Türkiye'nin bu süreçteki özel konuma değinerek parlamenter demokrasi üzerine değerlendirmeler yapmak gerektiğinin kanısındayız.


Örnek Gösterilen Ülke Türkiye ve Parlamenter Demokrasi
Mısır üzerine değerlendirme yapan burjuva yorumcular ve politikacılar Türkiye'nin son yıllarda yaşamış olduğu değişimi örnek olarak gösterdiler. Bunun iki temel nedeni vardı, birincisi Türkiye'nin çok uluslu şirketlerle ilişkisi üzerinden kapitalizmle olan uyumu. İkincisi ise kendi topraklarında ki tek adam ya da tek parti rejimini tasfiye ediş biçimidir. Kendi gelişimi bakımından bu iki meseleye inşa ederken, işçi sınıfı üzerinde kuruduğu baskıda başarıya ulaşması ve parlamenter demokrasi ve sendikalar aracılığıyla da işçi sınıfı üzerinde önemli bir yanılsamayı yaratmış olması yine onun bölgede kapitalizm için en ideal rejim olma özelliğini kazandırıyordu.


Arap coğrafyasında doğrudan çıkar ve söz sahibi olan ABD'nin başını çektiği kapitalist blok yaşanan olaylar sırasında Mısır'da ve öncesinde de Irak ve diğer Müslüman ülkelere Türkiye'de yaratılmış olan bu rejimi her defasında örnek olarak gösterdi. Yukarıda de belirttiğimiz gibi bu geçiş süreci ve sonunda gelinen nokta burjuvazi açısından bölgede etkili olabilecek bir modeli de ortaya çıkarmış olmasıydı. Birbiri ardına sallanmaya başlayan bu diktatörler rejimi, çok uluslu şirketlerin devletleri ile ilişkisinde herhangi bir sıkıntımı yaşamaktaydı sorusuna hiç düşünmeden hayır diyebiliriz. O zaman iddia edildiği gibi olayların başlaması için emperyalistlerin düğmeye bastılar ve her şey öyle başladı. Böyle bir değerlendirme bölgeyi ve oradaki dinamikleri anlamaktan çok uzak bir yaklaşım. Bundan dolayıdır ki meseleye Türkiye üzerinden bakmaya çalışacağız.


Tekrar Türkiye'ye dönecek olursak öncelikle öncesi ve sonrası olarak adlandıracağımız süreci tanımlayalım ki bu durum artık Tunus, Mısır ve Libya için geçerli. TC kuruluşuna kadar gidecek olursak ve önceki süreç olarak değerlendirirsek M. Kemal ile özdeşleşmiş tek adam ve tek parti rejiminden söz edebiliriz.
Osmanlının yıkılışının ardından kurulmuş olan burjuva cumhuriyet, klasik anlamıyla oluşmuş bir kapitalist sermaye birikimine sahip değildi. Sermayenin iktidarı yönetecek güce sahip olamaması ve bu güce sahip olanların Gayri Müslim olması ve Türk olmaması devlet tekelinde bir sermaye birikimi eğilimine gitmesine neden oldu. Devlet kapitalizmden söz edebileceğimiz tek parti yönetiminde bir rejim ortaya çıktı, birinci beş yıllık plan ve ikinci beş yıllık plan yüksek gümrük vergileri ve yerli üretimin artırılmasıyla devlet eliyle sermaye birikimi sağlanmayı hedeflenmekteydi. Benzer gelişmeler bu gün toplumsal olaylara sahne olan ülkelerde ikinci dünya savaşı ardından yaşanmaktaydı. 29 ekonomik krizinin etkileriyle ortaya çıkan korporatist iktisadi sistem, onun ürettiği rejimler Türkiye'yi de etkiledi, İnönü dönemini rahatlıkla bu doğrultuda değerlendirebiliriz.


Parlamenter demokrasiye geçişin ilk denemesinde rejimi simgeleyen parti hem seçimi hem de prestijini kaybetti. Demokrat parti dönemi diye adlandırılan bu dönem artık yerli sermayenin devlet desteğiyle Gayri Müslimlerin birikimlerine ve mallarına el koyarak gelişmesini sağlayan yıllardı. Marshall yardımlarının alındığı bu yıllar Türkiye'nin ABD eksenine girmesi ve ekonomik bir bağımlılık ilişkisini de yaratmaktaydı. 27 Mayıs 1960 askeri darbesi bu gidişe dur demek istedi ve sürecin yönünü sol tandanslı Kemalist rejimin yeniden prestij kazanmasına zemin hazırlayacak düzenlemelere gitti. Bu süreç ilk sendikaların kurulduğu dönemdi aynı zamanda, çünkü bir yandan işçi sınıfı olgunlaşmakta, fabrika işgalleri ve grevler örgütlemekteydi. Sayısal olarak ta kent nüfusları hızla artmaktaydı. Ardından dünyayı sarsan 68 sekiz olaylarının da etkisiyle 15-16 Haziran patlak verecekti. İşçi sınıfının yaratmış olduğu ilk tehlikeyi rejim üç kemaller (Sendikacı Kemal, vali Kemal ve garnizon komutanı Kemal) ve ardından kabul edilen birkaç kırıntı yasayla savuşturmayı başardı. Bu yılların ardından Dünya da Keynes tipi ekonomilerin terk edilmesi ve Kuzey Amerika ve Batı Avrupa kapitalizminin atağa geçerek esnek üretimle beraber hizmet sektörüne yöneldi. Türkiye bu süreçte devlet kapitalizmden tedricen vazgeçerek serbest piyasa ve çok uluslu şirketlerle sermayesini birleştirerek kapitalist rekabet içerisinde kendisine emperyalist bloklar içerisinde yer bulmaya çalışıyordu. Çünkü yerli burjuvazi artık iktidarı kendi ellerine almak istiyordu ve bu olgunluğa da ulaşmıştı. 24 Ocak 1980 kararlarıyla bunun yol haritası çizildi ve bir kez daha asker süngüsüyle siyasal planını hayata geçirdi. Özal dönemi olarak adlandırılan dönem başladı ve devlet hızla piyasadan elini çekerek Dünya'da ki neo-liberal furyaya ayak uydurdu.


Bizim Kuzey Afrika olaylarıyla bağını kuracağımız asıl gelişme 27 Şubat askeri darbesiydi. Bir öncekine benzemese de özü itibariyle siyasal düzene ve parlamentoya yapılan siyasi bir müdahaleydi. 1980 darbesi Turgut Özal figürünü yaratmıştı, bu ise Tayyip Erdoğan'ı ortaya çıkardı. Bu iki darbede devlet kapitalizmine karşı yapılmıştı özü itibariyle ve iki isimde neo-liberalizmi temsilen, siyasal olarak Kemalist ideolojiyle açıktan bir çatışma içine girdi. İlkinde başarıya ulaşmasa da ikincisinde başarıya ulaştı ve ikinci cumhuriyet olarak kavramsallaştırılan dönemi başlattı. Aslında pek kavga gürültü yaşamadan birkaç tankın Ankara'nın caddelerinde dolaştırılarak tek parti rejiminin kalıntılarını ortadan kaldıracak süreci başlatmışlardı artık.


Yukarıda bahsettiğimiz tasfiye harekâtı bugün Kuzey Afrika'da devrim denebilecek kadar birilerini heyecanlandıran olayların yaptığı şeyin aynısını yapmaktaydı. Türkiye'de bir diktatör yoktu fakat bu tasfiye süreci tek parti rejimi simgeleyen bürokrasiyi ve kurumsallaşmaların hepsini parçaladı. Çünkü bunun iktisadi alt yapısı olgunlaşmıştı sermaye artık çok uluslu şirketlerle olan ekonomik ilişkilerine engel olan devletçi anlayışı hızla tasfiye etti. Siyasi iktidarın bu bakımdan tasfiyesi parlamenter demokrasi ve sandıkla sağlandı, askerin, yüksek yargının elindeki siyasi otorite ergenekon operasyonuyla sarsıldı.


Tek parti rejimi hızla tasfiye edilirken parlamento etkinleştirilerek reformlar yapıldı ve bunun sonuçlarını burjuvazi sandıkta toplamayı başardı. Burjuvazinin seçimlere ilişkin temel argümanı, ekonomik sorunlar olan işsizlik, ücretlerin düşüklüğüne çözüm ve demokratik reformlardı. Bunda da önemli ölçüde başarı sağladılar; çünkü parlamento seçimleri tarihinde önemli bir katılım elde ettiler. Önceden beri demokrasi anlayışını aşamamış sol işçi sınıfına da bu bilinci taşıyarak burjuvazinin "demokratikleşiyoruz" yanılsamasına katkı sağladı. Kitleler nezdinde bir yanılsamanın yaratıldığının göstergesi olan bu durum burjuva demokrasisinin klasik anlamda inşası anlamına gelmekteydi. Parlamentosu, sendikaları vd. araçlarıyla burjuva demokrasisi sermayenin ihtiyaç duyduğu rejimi ortaya çıkarmış oldu.


Ekonomik Krizler Karşısında Çözülen Kemalizm Ve Peronizm
Korporatist ya da devlet kapitalizmi olarak değerlendirdiğimiz bu rejimlerin tasfiyesini incelediğimizde ekonomik krizlerin ardından geldiğini gözlemlemekteyiz. Türkiye 2000 krizinin ardından hızlıca ekonomik olarak istikrar sağlayacak düzenlemelere gitti, Kemal Derviş'in ekonominin başına geçirilmesiyle özellikle banka sermayesi denetlenerek bir ekonomik plana sokuldu. Bu dönem aynı zamanda Dünya tekeli olan bankaların Türkiye pazarına girdiği yıllar oldu. Tekelleşme eğilimi küçük işletmeleri hızla yutarak onları ya kendine bağımlı hale getirdi ya da ortadan kaldırdı. Türkiye tarihinde ilk defa esnaf kepenk kapatarak sokaklara çıkıp kitlesel eylemler yaptı.


Benzer bir süreç Arjantin'de yaşandı, Peronizm, Argentinazo kriziyle bir daha geri gelmeyecek biçimde yıkıldı. Tabi Arjantin'de yaşananlar bugün Kuzey Afrika'da yaşananlara daha çok benzemekteydi. Orada da işçi sınıfı sokağa çıksa da iktidarı alacak siyasi olgunluğa ulaşan bir hareket sağlayamadı, dolayısıyla burjuvazi IMF yardımlarıyla yeniden yapılanarak bu gün Güney Amerika kıtasının gelişen ekonomisi haline geldi. Dünya ekonomisi içinde kendine rol biçilen bu iki ülkede işçi sınıfına dönük köklü saldırılar yaparak ucuz iş gücü arzını yarattı. Sıra artık bu anlamıyla Tunus, Mısır gibi iş gücü potansiyeline sahip ülkelere gelmişti, bu anlamıyla tıpkı yukarıda ki iki örnekte olduğu gibi dünya ekonomisi içerisinde hızlı ve rahat hareket eden ve uyumlu iktisadi yapılanmayı destekleyen siyasi rejimlere ihtiyaç duyuldu.


Bu ekonomik krizlerin gösterdiği sonuç ise bize şunu göstermekte soğuk savaş ve iki kutuplu Dünya döneminde ortaya çıkmış olan bu rejimlerin, SSCB'nin de yıkılmasıyla ortaya çıkan yeni döneme ayak uyduramaması oldu. Dünya ekonomisini yöneten tekellerin denetimine girmekten başka çaresi yoktu bu rejimlerin ve öylede oldular. Özellikle ucuz iş gücüne ihtiyaç duyan bu çok uluslu tekeller aynı zamanda bu ülkelerde yerli burjuvalarıyla ortaklıklar kurarak artı değer sömürüsünü yoğunlaştırdılar, keza bu tekellerin reel piyasanın ürettiği artı değere ihtiyacı vardı. Yaşanan son krizde bunun bariz sonuçlarını ortaya koydu.

Krizlerin ardından toplumsal kalkışmaların yaşanmasının en önemli göstergesi de işçi sınıfı üzerinde yaratmış olduğu yıkıcı etki. İşsizliğin artması, ücretlerin değer kaybetmesi ve alım gücünün azalması olarak işçi sınıfına yansımakta, merkezinde ekonomik sorunların olması ve taleplerin bu temel üzerinden şekillenmesi, krizlerin bu etkisine bağlı. Muhammed Bouaziz'nin kendini yakması işsizlikten bunalmış kitlelerin sembolik ifadesiydi. Bu durum Tunus ekonomisinin işçi sınıfı üzerinde yıkıcılığının dışa vurumuydu.


Kuzey Afrika'da yaşanan olayların 2009-2010 krizin ardından yaşanması tesadüfî olmasa gerek. Dünya ekonomisinde özellikle Rusya ve Çin karşısında hâkimiyet kazanmak isteyen Kuzey Amerika ve Batı Avrupa kapitalizmi buralardaki iş gücü ve hammadde kaynaklarına önümüzdeki dönemde azgınca saldıracağa benziyor. Ki bu anlamıyla yeni şekillenecek olan Tunus ve Mısır ve bölgede ki bu potansiyele sahip diğer ülkelerin burjuvaları bu sömürünün önünü açarak siyasal iktidarını bu bağlamda işçi sınıfı üzerinde hem yanılsama hem de baskı kurarak şekillendirecektir.

Sendikacıların Hükümet Kurduğu Ülke Tunus
Tunus olayların ilk patlak verdiği ülke ve daha çok ekonomik sorunların ifade edildiği eylemlere de sahne olan yer aynı zamanda. Tunus'ta olayların başlamasının temel nedeni işsizlikti Muhammed Bouaziz'nin kendini yakması fitili ateşleyen kıvılcım oldu. İşsizliğin yanında düşük ücretler de yine sokaklara dökülen işçilerin en ön sıralarda dile getirdikleri bir sorunlardı. Yasemin devrimi olarak isim verilen bu kalkışma 28 günlük eylemlerin ardından Ben Ali'yi Arabistan'a gönderse de biz komünistlerin anladığı anlamda bir devrim olmadı. Ama bölgede ki en kitlesel sınıf hareketini ortaya çıkardı yaklaşık 200 bin işçinin katıldığı grevler örgütlendi. İktidarı alabilecek olgunluğa ulaşamayan bu hareket diğer ülkelerdeki hareketlere bu anlamıyla önayak olmadılar.


İşçi sınıfının aktif rol aldığı bu kalkışma sonunda neyi getirdi? Hemen şu cevabı verebiliriz, gelen bir devrim değildi. Önceki rejimin sendikacılarının bu olaylarda istemese de işçi sınıfının toplumsallaşmış gücü karşısında, işçilerden yana tutum almak zorunda kalsa da burjuvazi adına hükümet kurma girişiminde bulundular. Görüyoruz ki eski rejimin yarattığı tüm araçların gelişen bu hareket karşısında tutunamaması aynı zamanda Ben Ali'nin partisi olan RCD'nin de sonunu getirdi. Eski kalıntılar bu partiyi terk ettiklerini ilan edip sendikacılarla ortak "Birlik Hükümetini" kursalar da protestolar karşısında yıkılmak zorunda kaldılar. Bunlar yaşanırken bölgeye gözünü dikmiş batılı kapitalistler düne kadar adamları olan Ben Ali'nin gitmesine kanaat getirdiler. Olayların toplumsal boyutu onlarında hesaplamadığı büyüklükteydi, ama akabinde yeni hükümeti desteklemekten de geri durmadılar.


Tek adam rejimine son veren olayların ardından istikrarın uzun süre sağlanamayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Tunus'ta işçi sınıfı iktidarı bir devrimle alamadığına göre tıpkı Türkiye'de olduğu gibi seçimler yoluyla parlamenter demokrasi ve sendikacıların aktif olduğu bir siyasal atmosferin yaşanması olası görünüyor. Bu olasılıkta maalesef bir bölge devriminin belli bir olgunlaşma dönemine girdiği varsayımını akla getirse de işçi sınıfının devrimci bir kalkışmaya girişmeyeceğini anlamına da gelmiyor.


İşçi Sınıfından Çok Şey Beklenen Ülke Mısır
Ben Ali'nin olaylar karşısında fazla tutunamaması Mısır halkına Mubarek'in de yıkılabileceğini gösterdi, Tahrir meydanını doldurdular ve günlerce alanı terk etmediler. Mısırda da işsizlik, düşük ücretler ve Mubarek rejiminin yolsuzlukları sokaklarda en çok dile getirilen sorunlardı. Bölgede ki en deneyimli işçi sınıfına sahip Mısır'da olaylar ilk patlak verdiğinde beklentiler de beraberinde geldi. Bu beklentiler işçi sınıfının bu toplumsal kalkışmanın motor gücü olacağıydı. Böyle olmasa da grevler yoluyla işçiler kendi tepkilerini gösterdiler.


Mısır'da işçi sınıfının yanında diğer toplumsal katmanlardan da harekete katılım söz konusuydu. Mubarek rejiminin muhalifleri de eylemlerde önemli ölçüde yer aldılar. Başlarda mısırın en güçlü burjuva siyasal hareketlerinden biri olan Müslüman Kardeşler örgütü olaylardan uzak dursa da Mubarek'in sallandığını gördüğünde kendi kitlesine yönlendirmeye ve boy göstermeye başladılar. Diğer taraftan Muhammed El Baradey apar topar Avrupa'dan gelerek kurulacak hükümette yer alacağını duyurarak Batılı kapitalistlerin temsilcisi olarak rol üstlendi. Müslüman Kardeşler ise kendi içinde ikiye ayrılmış ve liberal eğilimi temsil eden bir kanat ortaya çıkmıştı. Tıpkı 28 Şubat sürecinde AKP de Refah Partisi'nin bölünmesi sonucunda "yenilikçi kanat" söylemiyle ortaya çıkmıştı bu anlamıyla Müslüman kardeşler ve AKP'nin birbirlerine benzediğini söyleyebiliriz. Önceden beri siyasal islam bağlamında bu iki hareketin kardeş örgütler olduğu söylenmekteydi. Bahsi geçen bölünmeler sonucunda ortaya çıkan bu liberal kanatlar burjuvazi için bölgede etkili olarak kullanılacak bir araca benziyor, keza Türkiye'de bu anlamıyla AKP burjuvazi için yıllardır bekleyen yasalarla reformlar yaptı ve işçi sınıfına en köklü saldırıları gerçekleştirdi. Öyle görünüyor ki Mısır işçi sınıfını da benzer bir süreç bekliyor.


Mısır işçi sınıfı kırıntı denecek kadar ekonomik iyileştirmeler sonucunda grevlere son verdi. Bunlar aslında tavizler verilerek savuşturma manevralarıydı. İşçiler ikinci kez sokağa çıktığında öncesinde tarafsız olan ordunun aslında bir taraf olduğunu anlayacaklardı. Mübarek gitmişti fakat burjuvazi ve onun iktidarı araçları olduğu yerde duruyordu, ikinci kez sokağa çıktıklarında gördüler ki onlar için değişen çok fazla bir şey yoktu. Ordunun silah kullanarak bastırmaya çalıştığı ikinci kalkışma birkaç günlük çatışmanın ardından sönümlendi.


Mubarek'in tasfiyesi yazının başında bahsettiğimiz gibi tek parti rejiminin tasfiye edilip yerine burjuva parlamenter sistemi ikame etmek olacak bunda ne kadar başarılı olacaklar bu yine Mısır işçi sınıfının süreç karşısında ki politik tutumuna bağlı. Bu tutum da kendi sorunlarının çözümünün ancak kapitalist iktisadi ve siyasi iktidarının yakılması ve işçilerin konseyler biçiminde örgütlenmesiyle mümkün olduğunu anladığında olacaktır. Bölgede önemli bir işçi nüfus barındıran Mısır, uluslar arası tekellerin ağzını sulandıracak artı değer potansiyeline sahip, işte bundandır ki Mısır yeni çalkalanmalara gebe.


Burjuva Demokrasisinin Temel Aracı Parlamento ve Kuzey Afrika Olayları
Tunus ve Mısırda ortaya çıkmış olan toplumsal kalkışmalar bir bütün olarak Arap coğrafyasını etkilemekle kalmadı İran'ı, Kafkasları da etkiledi ve şimdi bu yazıyı yazarken de Suriye'de olaylar devam etmekte. Bu rejimlerin artık miadını doldurduğuna şahit olmaktayız, hem de işçi sınıfının aktif katılımının olduğu kalkışmalar yoluyla. Fakat işçi sınıfının bu kalkışmalar yoluyla kendi iktidarını kuramadığına da şahit olmaktayız, birileri devrim olduğunu kanaat getirse de bu kalkışmalar dizisinin biz böyle olmadığını defalarca söyledik ve söylüyoruz. Peki, bundan sonra ne olacak? Asıl mesele de burada başlamakta. Yazının başında özellikle Türkiye'de yaşanan darbeler sürecine ve bu darbelerin ardından gelişen ekonomik ve siyasal sürece değindik. Burada ki temel neden aslolarak Türkiye'de parlamenter sistemin kurumsallaştırılarak kitlelerin demokrasi yanılsamasının içine sokularak burjuva iktidarının istenilen noktaya ulaştırılmış olması. Tunus, Mısır ve diğer ülkelerde de hemen şimdi olmasa da bu sürece tedricen başlamış olması ve bu bağlamda Türkiye'ye bu sürecin örneği olarak batı kapitalizminin bölgede ki temsilcisi olma rolünü biçilmesi rastlantı sonu değildir.


Peki, parlamento işçi sınıfı için ne anlama gelmekte buna değinerek komünistler olarak kendimize düşen görevleri saptamak gerekiyor. Bilindiği gibi parlamentolar burjuva demokrasisinin iktidar aygıtlarından bir tanesidir. Parlamento, işçi sınıfı üzerinde en güçlü yanılsamayı yaratan, her vatandaşa verilmiş oy hakkı ve temsiliyet üzerinden işçi sınıfını burjuva demokrasisine bağlayan karşı devrimci niteliğe sahip en gelişmiş burjuva temsili devlet organıdır. Parlamento aynı zamanda burjuvazinin kendini işçi sınıfına karşı savunduğu bir araç olma işlevini görmektedir. Emperyalist çürüme ve yıkılma çağının getirdiği bir sonuç olan parlamentolar işçilerin çıkarları için kullanılmayacak niteliğe sahiptirler, dolayısıyla buralara girip işçi sınıfı mücadelesi adına bir siyaset yapmak mümkün değildir. Komünistler için bu gün esas sorun iktidarın işçi sınıfı tarafından alınma sorunudur. Bu bağlamda parlamentoların teşhiri ve onun yanılsamalarının kırılmasına dönük yapılacak olan devrimci propaganda bizler için tarihsel önemdedir. Bu sadece burjuva parlamenter sistemlerde değil bu gün buna yeni yeni geçmekte olan ülkelerde ki komünistlerin de temel sorunlarından birisidir.


Kuzey Afrika da ve tek parti rejiminin hakim olduğu tüm ülkelerde yaşanacak olan olası parlamenter sistem denemeleri oralarda ki işçi sınıfı için ciddi bir yanılsama ve bunun üzerine bina edilecek olan en küçük bir zaman dilimini bile boş bırakmadan sömürecek kapitalist barbarlıktır. Ama her şeye rağmen özellikle Tunus ve Mısır'da işçi sınıfı gerçek bir mücadele deneyimine sahip oldu, olası devrim döneminde bu deneyimler tarihsel anlamını bulacaktır.

EA

 

Tags: 

2011 - Nisan

İki Gün Yeter Mi?

Bugün sağlık işçileri iki gün sürecek greve başladılar. Artık herkes sağlık işçilerinin ne kadar zor koşullarda çalıştığını biliyor: Uzun çalışma saatleri ve düşük ücretler. Yeni düzenlemelerle ve bekleyen yasa tasarıları ile ise uzun çalışma saatleri, düşük ücret ve güvencesiz çalışma kural haline getiriliyor. Ancak bu durum sadece sağlık işçilerini değil, işçi sınıfının tamamını ilgilendiriyor.

2008 dünya ekonomik kriziyle her bir işçinin hayatı daha da zorlaştı. Bir çoğumuz işten atılırken, halen çalışmakta olanlarımız için işsizlik çok daha büyük bir tehdit haline geldi. Gençler içinse iş bulmak imkansızla yarışıyor. Sermayenin kriz politikası işçi sınıfına topyekun saldırı oldu. Ancak bunu farklı sektörlerde, mümkünse farklı zamanlarda ve farklı isimler altında yapmaya özen gösterdiler ama sonuç bir bütün olarak işçi sınıfı için çalışma koşullarının kötüleşmesi ve yaşam standartlarının düşüşü oldu.

Bu saldırıların önüne geçmek için ne yapabiliriz?

Sendika iki günlük grev ilan etti fakat bu saldırıyı durdurmak için yeterli bir adım değil. Bunu en yakın örneğinden TEKEL'den biliyoruz. Güvencesiz çalışma koşulları, özlük haklarının kaybı TEKEL işçilerine 4-C adıyla dayatılmıştı. Sendikalar bir günlük iş bırakma ilan ettiler ama bu pek bir işe yaramadı: Grev yaptığını iddia eden sendikalar, sokağa taşıyabilecekleri kitleyi bile alana taşımayarak grevi etkisizleştirdiler. Bu bir günlük iş bırakma, o zamana kadar mücadelenin sınıfın geneline yayılması ile kazanabileceğini gören ve bu yönde çaba sarf eden işçilerin gözünde bir hezeyan oldu. Bu hayal kırıklığından sonra hareketi yönlendirmek ve baltalamak sendikalar için çok daha kolay oldu. Günümüzde de kapitalizmin artık çürümüş aygıtları olan sendikalar mücadeleyi birleştirmekten (?!) bahsederken acaba hiç son dönemdeki metal işçileri grevi ile bugünkü sağlık işçileri grevini bile birleştirebilmeyi düşünmüşler midir?

Sendikaların birkaç saatlik ya da birkaç günlük grev ilan etmesi bizim bu saldırıları püskürtmemiz için bir araç olmadığını söylüyoruz. Peki, o zaman ne yapmalıyız?

Bizim ancak kendi irademiz ve gücümüz çalışma koşullarımıza ve hayat standartlarımıza yöneltilen saldırıyı durdurabilir. İrademizi, sendikaların dışında, bir araya geldiğimiz kitle toplantılarında ortaya koyabiliriz. Bu bir hayal değil, bunu daha önce de yaptık, şu anda da dünyanın farklı yerlerinde yapıyoruz. Bu yolla Mısır'da ve Tunus'ta işçiler büyük ücret artışı aldılar. Önemli olan kendi gücümüzün farkına varmamız ve mücadeleye dönük kararlar aldığımız, talepler ortaya koyduğumuz kitle toplantıları gibi öz-örgütlülüklerimizi yaratabilmemiz. Bu yolla mücadelemizi genişletebilir, sınıfımızın tümüne yayabiliriz. Zira bu sınıfımızın tamamına yöneltilen bir saldırı ve bunu ancak sınıfımızın tamamının birlikte mücadele etmesi durdurabilir.

İşçi sınıfının kurtuluşu kendi ellerindedir!

EKA

Tags: 

2011 - Ocak

AG InterPro Deklerasyonu

Fransa'da "Emeklilik Maaşları Reformu" protestoları kapsamında ortaya çıkan ve mücadele yöntemlerine, karar alma konusunda fikir beyan etmeye ve uygulamaya dair tartışmaların yapıldığı birçok açık toplantı gibi AG InterPro Deklerasyonu da böyle bir ihtiyacın ürünü, proletaryanın mücadelesini yine kendi ellerine alacağı bir gelecek adına atılan nacizane mütevazi ama bir o kadar da önemli bir adım olarak önemle karşılıyor ve selamlıyoruz.

İşçilerin kurtuluşu kendi ellerindedir!

EKA

 


 

Avrupa'ki işçilere, işsizlere ve öğrencilere,


Biz farklı endüstri ve sektörlerden (demiryolu işçileri, öğretmenler, teknisyenler, geçici, sözleşmeli işçiler...) çalışan ve işsiz işçileriz. Fransa'daki son grevlerde önce Gare de l'Est ( Paris'teki ana istasyon) 'in bir peronunda ardından da "Bourse du Travail" in bir odasında Tüm Sektörler Genel Asamblesi'ni oluşturmak üzere bir araya geldik. Amacımız farklı kentlerden ve kasabalardan mümkün olduğunca çok işçiyi Paris bölgesinde toplamaktı. Çünkü bizi ardı ardına yenilgilere sürükleyen sendikaların desteğini fazlasıyla almıştık, kendimiz örgütlenmek, grevdeki farklı sektörleri bir araya getirmek, grevi yaymak ve grevcilerin hareketi kendi kontrolleri altına almasını istiyorduk.


Kapitalistlerin sosyal savaşına karşı işçilerin sınıf savaşı yürütmesi gerekir.


Britanya, İrlanda, Portekiz, İspanya, Yunanistan, Fransa ... her yerde ağır bir saldırı altındayız. Yaşam standartlarımız gittikçe kötüleşmekte.


Britanya'da Cameron hükümeti, kamu sektöründeki 500.000 işin tavsiye edileceğini, soysal hizmetler bütçesinde £7 milyar kesinti yapılacağını, üniversite harçlarının üç katına çıktığını, vs. açıkladı.


İrlanda'da Cowen hükümeti daha yeni, saatlik asgari ücreti 1 euro (%10'dan daha fazla), emekli aylıklarını ise %9 düşürdü.


Portekiz'de işçiler, rekor işsizlik rakamlarıyla karşı karşıya kaldılar. İspanya'da esaslı "sosyalist" Zapatero her şeyden kesinti yapıyor: İşsizlik ödentisi, sosyal güvenlik, sağlık...


Fransa'da, hükümet, yaşam koşullarımızı mahvetmeye devam ediyor. Emeklilikten sonra sağlık hizmeti gelir. Sağlık hizmetlerini ulaşmak gün geçtikçe daha da zorlaşıyor, daha da pahalı hale gele geliyor: artık gitgide daha fazla ilacın bedeli ödenmiyor, sağlık hizmetleri planlarında ücretler arttırılıyor, hastaneler diğer kamu kuruluşları (postane, gaz ve elektrik, Telekom) gibi personel sayısını azaltıyor, sağlık hizmeti dağıtılıp, özelleştiriliyor. Sonuç olarak, milyonlarca işçi sınıfı ailesi sağlık hizmeti alamıyor!


Bu politika kapitalistler için vazgeçilmezdir. Krizin derinleşmesi ve kapitalist ekonomideki tüm sektörlerin çöküşüyle yüzleştiler. Sermayelerinin kar edebileceği pazarlar bulmakta gittikçe daha çok zorlanıyorlar. İşte bu nedenle kamu hizmetlerini özelleştirmek için artan bir telaş içindeler.


Ancak, bu yeni piyasalar inşaat, petrol ya da kar endüstrisi gibi kapitalist ekonominin temel sektörlerine göre çok daha az verimli satış kanalları sunuyor. En iyi koşullarda bile, ekonominin yeniden canlanmasını sağlayamazlar.


Bu genel çöküş koşullarında, uluslararası büyük tröstlerin piyasa için verdikleri kavga çok daha şiddetli olacak. Sermaye yatırımcıları için ölüm kalım meselesi haline gelecek. Bu mücadelede, her bir kapitalist kendi devletinin arkasına sığınarak, koruma talep edecek. Ulusal ekonominin savunulması adına kapitalistler, kendi ekonomik savaşlarına bizi sürüklemeye çalışacak. Bu savaşta kurbanlar her zaman ... işçiler oldu. Ulusal ekonominin savunulması adına, tüm ulusal yönetici sınıflar, tüm devletler, tüm patronlar "rekabet edebilirliklerini" sürdürmek için "maliyetleri" kısmaya çalışacaklar. Aşikar ki yaşam ve çalışma koşullarımıza saldırmaya bir son vermeyecekler. Yaptıklarını yanlarına bırakırsak, "kemer sıkma politikaları"na uyum sağlarsak, bu fedakarlığın sonu gelmeyecek. Mevzubahis olan hayatlarımızın ta kendisi olacak!


İşçiler, bizi mesleklere, branşlara, milletlere bölmelerine izin vermekten vazgeçelim. Ulusal sınırlar içinde ya da ötesinde bu ekonomik savaşı reddedelim. Birlikte savaşalım, mücadelede birleşelim!


Marx'ın sözleri hiç bu kadar aciliyet taşımamıştı: "Dünyanın bütün işçileri, birleşin!".


Kendi mücadelelerimizi kontrol etmek biz işçilerin ellerinde.


Bugün yönetici sınıfın hizmetkarları olan - sağ ya da sol- hükümetlere karşı mücadele edenler, Yunanistan ve ispanya'daki işçiler, Britanya'daki öğrenciler. Biz Fransa'da olanlar gibi, sen de işçilere, işsizlere, üniversite ve okullardaki öğrencilere karşı şiddetli baskı uygulamakta tereddüt etmeyen hükümetlerle karşı karşıyasın.


Bu sonbahar Fransa'da, biz kendimizi savunmaya çalıştık. Bu yeni saldırıyı kabullenmeyi reddetmek üzere milyonlarla sokaklara çıktık. Emeklilik ile ilgili yeni kanuna karşı, maruz kaldığımız tüm kemer sıkma önlemlerine karşı savaştık. Sözleşmeli, geçici çalışmanın ve yoksulluğun yükselişine "Hayır!" dedik.


Fakat Intersyndicale (ulusal ve yerel ölçekteki sendikaların birleşik komitesi, açıklama çevirene ait), grevin yayılmasına karşı savaşarak bizi kasten yenilgiye sürükledi:
- Meslekler ve branşlar arasındaki engelleri işçileri birleştirmek amacıyla kaldırmak yerine, her bir işyerindeki kitle toplantılarını diğer işçilere kapalı tuttu.
- "ekonomiyi bloke etmek" amacıyla spekülatif eylemler yaptı ama diğer işçileri mücadeleye katabilecek grev gözcüleri ya da uçan grev gözcüleri (grev yapan işyerinden diğer işyerlerine işçileri grevden haberdar etmek ve greve katılmak için çağrı yapmak üzere giden grev gözcüsü) örgütlemek için hiçbir şey yapmadı- ki bu işçilerin ve geçici, sözleşmeli işçilerin yapmaya çalıştığı şeydi.
- Arkamızdan iş çevirerek, kapalı kapılar ardında kabine bakanlarıyla yenilgimizi müzakere ettiler.


Intersyndicale, hiçbir zaman emeklilik ile yeni yasayı reddetmedi, hatta tekrar tekrar "gerekli" ve "kaçınılmaz" olduğunu söyledi! Sendikaları dinleyecek olsak, "hükümet, sendikalar ve işverenler arasında daha çok müzakere" ya da "kanunu daha adil bir reforma dönüştürecek daha çok önlem" ... talebi ile tatmin olmuş olmamız gerekirdi.


Bu saldırılarla mücadelede, kimseye bel bağlayamayız, sadece kendimize güvenebiliriz.


Bize gelince, işyerlerinde bağımsız kitle toplantıları ("genel asambleler") örgütlemenin, grevi ulusal ölçekte koordine etmenin ve bunun seçilmiş, her an geri çağrılabilir delegeler tarafından yürütülmesinin, işçiler açısından gerekli olduğunu savunduk. Sadece tüm işçiler tarafından başı çekilen, örgütlenen ve kontrol edilen bir mücadele- hem yöntemi hem de amaçları açısından- zafer için gerekli koşulları yaratabilir.


* * *


Biliyoruz ki; kavga daha bitmedi: saldırılar devam edecek, koşullar gittikçe zorlaşacak ve kapitalist kriz daha kötü sonuçlar doğuracak. Dünyanın her yerinde, savaşmak zorunda kalacağız. Bu nedenle, bir kez daha kendi gücümüze inanmalıyız:


- Biz, kendi mücadelemizin kontrolünü kendi ellerimize alabilir, kolektif bir şekilde örgütleyebiliriz.
- Biz, birlikte kardeşçe açık tartışmalar yürütebilir, özgürce birbirimizle konuşabiliriz.
- Biz, kendi tartışmalarımızı kontrol edebilir, kendi kararlarımızı alabiliriz.


Kitle toplantılarımız sendikalar tarafından değil, işçilerin kendileri tarafından kontrol edilmelidir.


Kendi hayatlarımızı ve çocuklarımızın geleceğini savunmak için mücadele etmek zorunda olacağız!


Tüm dünyanın sömürülenleri aynı sınıfın kardeşleridir!


Ancak bizim tüm ulusal sınırların ötesindeki birliğimiz, bu sömürü sistemini yıkabilir.

AG InterPro "Gare de l'Est et Île de France"
Bizimle iletişime geçmek için aşağıdaki internet adresini kullanabilirsiniz.
[email protected]

Tags: 

Bizi yenilgiye sürükleyen sendikalar

"Son Eylem Günlerinde, protesto eden ve greve çıkan milyonlarca kişi var bizlerden. Hükümet henüz geri adım atmadı. Sadece bir kitle hareketi onlara bunu yaptırabilir. Bu fikir kendi yolunu tuttu; sınırsız, genel,  yenilenebilir ve ekonomiye diz çöktürecek bir grev üzerine tartışmalar içinde ifade buldu..." 

"Hareketin alacağı biçim, bizim işimiz... Ne gibi önlemlerin alınacağı, ne gibi talepler öne süreceğimiz bize kalmış... Ve herhangi birine.  Chérèque (CFDT), Thibault (CGT) ve şirketin bizim için karar almasına izin vermek gelecek yenilgileri hazırlar. Chérèqu, emeklilik yaşının 42 yıl olması [1 ]taraftarı. Thibault'un kanunu iptalini isteyip istemediğinden emin olamıyoruz: bizden binlercesi topluca işten çıkartıldığında, bizi bölünmüş ve yenilmiş bir halde yüzüstü bırakarak,  Sarkozy ile şampanya içtiğini unutamayız. Sözüm ona "radikaller"e de daha fazla güvenemeyiz. Sosyalist Parti 42 yıl için oy veriyorken, ilkelerinden ödün vermez diye bilinen Mailly (FO), Aubry ile el sıkıştı. [...]"

 "Eğer bugün onlar yenilecek grev yolunu seçiyorlarsa,  görüşme masasındaki varlıklarını devam ettirmek için bir pazarlık kozu olarak kullandıkları direnişin kontrolünü kaybetmekten kaçındıkları içindir... Neden? Çünkü CFTC'den SUD-Solidaire'a kadar yedi sendika tarafından imzalanan mektupta yazıldığı gibi, onlar  "emeklilik sisteminin sürdürülebilirliğini sağlayacak adil ve etkin önlemler dizisine, sendikaların bakış açısı"nın duyulup bilindiğinden emin olmak istiyorlar. Kimse, bir an için bile olsa, 1993'ten beri emeklilik sistemini parçalayanlar, bizlerin yaşam ve çalışma koşullarını yıkıma uğratanlar ile olası bir anlaşmaya varılabileceğine inanabilir mi?"

 "Hükümete ve hakim sınıflara geri adım attıracak tek güç; devlet ve özel sektör işçilerinin, işsizlerin, emeklilerin ve gençliğin, yasadışı göçmenlerin, sendikalı ya da sendikasız işçilerin direnişimizi kendi kendimizce kontrol edebildiğimiz ortak kitle meclislerine dayanan birliğidir."

Bu alıntılar, Paris'teki eylemler sırasında yaygın biçimde dağıtılan Gare de l'Est'deki meslekler-arası Kitle Meclisi'nin işçi ve katılımcıları tarafından imzalanan bir bildiriden yapıldı. [2]

Aynı anlam ve nitelikteki başka birçok itiraz, diğer meslekler-arası kitle meclislerinden, direniş komitelerinden ya da küçük siyasi örgütlülüklerden geliyor ve bizleri yenilgiye götürdüklerini izlediğimiz sendikalara karşı büyüyen güvensizliği vurguluyor.

Sendikaların ötesinde, sendika mücadelesi sorgulanıyor

Nitekim sendikaların mücadeleyi 2003, 2007 ve şimdi 2010'da baltalamaları, daha geniş anlamda sendikaların gerçek doğası sorununu gündeme getirdi. Onlar hala işçi sınıfının tarafındalar mı? Son on yıllar boyunca süregelen mücadelelerin kısaca gözden geçirilmesi gösteriyor ki; sendikalar hakikaten burjuva kampına geçmiş bulunmaktadırlar.

100 yılı aşan zaman zarfında, kendiliğinden ortaya çıkan, kitlesel, yasadışı grevler (wildcat strikes, resmi olarak sendikalar tarafından düzenlenmemiş grevler -not çevirene ait), sadece temel, büyük mücadeleler oldu. Ve bütün bu mücadeleler, aynı temelde örgütlendiler; sendika biçiminde değil,  tüm işçilerin kendi mücadelelerini ve çözülmesi gereken problemlerini tartıştıkları,  seçilmiş ve geri çağrılabilir komiteler aracılığıyla mücadeleyi merkezileştirmek için savaşan kitle toplantıları temelinde.  Mayıs 1968'de, Fransa'daki büyük grev, sendikalara rağmen tetiklendi. İtalya'da, 1969'un Sıcak Sonbaharı'ndaki grevler esnasında, işçiler sendika temsilcilerini grev toplantılarından dışarı attılar. 1973'te, Antwerp liman işçileri grevi, yerel sendikalara saldırdı. 1970'lerde İngiltere'deki işçiler sendikalara sık sık diklendiler. Aynı şey 1979'da Fransa'da, Dunkirk'teki Longwy-Denain grevi sırasında gerçekleşti.

Ağustos 1980'de, Polonya'da işçiler (resmi olarak devletin bir organı olan) sendikaları reddettiler.  Genel toplantılar ve seçilmiş ve geri çağrılabilir delegelerin oluşturduğu komiteler (MKS) üzerinden bir kitle grevi örgütlediler. Tüm işçilerin görüşmeleri takip edebilmesi, bunlara müdahale edebilmesi ve delegeleri denetlemesi için devlet yetkilileri ile yapılan görüşmeler sırasında mikrofonlar ve PA sistemleri kullanıldı. Tabii ki, bu grevin nasıl sonlandığını unutamayız: yeni, özgür, bağımsız ve işçi sınıfının mücadelesinin dizginlerini teslim edebileceği savaşkan bir sendika illüzyonu ile. Sonuç çabuk oldu. Solidarity adındaki bu "tamamıyla parlak ve yeni" sendika, mikrofonları kesti ve Polonya devleti ile gizli pazarlıklara oturdu ve onlarla birlikte, dağılmayı, bölünmeyi ve en nihayetinde işçi sınıfının sert yenilgisini yönetti!

Sendikaları takip etmek daima yenilgiye götürüyor. İşçilerin dayanışması tarafından canlandırılan kitlesel bir mücadeleyi geliştirmek için kontrolü ele almak gerekli.

 "İşçilerin özgürleşmesi, işçilerin kendi görevidir."

EKA (22 Ekim, 2010)

[1] Fransız devleti çalışma yaşını, emeklilik 40'tan 42'ye yükseltmeyi öneriyor.

[2] Bir 'meslekler-arası' kitle meclisi, farklı sektörlerden biraraya gelmiş işçilerinden oluşur. Gare del'Est'deki 'meslekler-arası' kitle meclisi, demiryolu, eğitim, postane, gıda, bilişim, vb sektörlerinden oluşuyor.

 

Tags: 

Kitle Meclisi Nedir?

Kitle meclisleri mücadelenin can suyudur. Bunlar (özel sektörden kamuya, işsizlere, emeklilere, öğrencilere, çalışan ailelerin çocuklarına v.s. kadar) kendi mücadelelerini gerçekten sahiplenip, kolektif olarak karar verebilecekleri yerlerdir. Bunlar gerçek işçi demokrasisi mekanlarıdır. Herkese açık olarak, korporatizm ile sınırlanmayan kitle meclisi, sınıfımızın çeşitli sektörlerini birleştirir. Bunlar kavganın yaşamının inşa edilebileceği ve mücadelelerin genişletilebileceği yerlerdir.

İşte bu yüzden sendikalar bütün çabalarını kitle meclislerini sabote etmeye yöneltir! Aşağıdaki, CNT-AIT tarafından üretilen metin (http://sia32.lautre.net), grevcilerin kendi kontrolündeki gerçekten otonom kitle meclierinin nasıl olması gerektiği kısa ve öz bir biçimde açılıyor ve onları korumak gereken çeşitli tuzakları detaylandırıyor.

EKA


 

Kitle Meclisi Nedir? (CNT-AIT, Gers)

Tanım

İşçilerin, sendika, sendika konfederasyonu ve sosyal hareket gibi kriterlerle sınırlanmaksızın bir araya geldiği, demokratik, özerk, düzenli toplanmalarına genel kitle meclisi diyoruz. Hiçbir aşamada bu işçilerin delege olmaktan alıkonmaması esastır: Kitle meclisinin temel ilkesi her kişinin bir oyu olmasıdır.

Türleri

Birkaç türde kitle meclisi olabilir olabilir:
• Tek bir sendikada örgütlü işçilerden oluşan kitle meclisleri
• Bir çok sendikaya üye işçilerin oluşturduğu kitle meclisleri
• Grevdeki işçilerin oluşturduğu kitle meclisleri

Ek olarak, kitle meclisleri sadece tekil bir işkolu ya da birkaç iş kolu ile de sınırlanabilir.

Kitle meclislerinin işleyişi

Kitle meclisi demokratiktir ve dolayısıyla herkesin süre bakımından ve tartışma başlıkları açısında eşitçe paylaşılan konuşabilmesini güvence altına alır. Konuşmalar da, çeşitli karar alma anları hariç, toplantının başında belirlenen gündem ile tutarlı olmalıdır.

Kitle meclisi egemendir ve kararlar gündeme bağlı olarak, sonradan bozulmaksızın el kaldırarak alınır.

Kitle meclisi düzenli bir şekilde toplanır, karar ve tartışmaların kaydını tutar. Kayıtlar, sonradan kitle meclisinin tartışma ve kararlarını duyurmaktan sorumlu, toplantının başında atanan bir sekreter tarafından tutulur. Kitle meclisi toplantısı bir sonraki kitle meclisi toplantısının tarih ve yerini belirler.

Kitle meclisine karşı tehditler

Tartışmanın tekelleştirilmesi: Kitle meclisi anti-demokratikleşir. Bunun klasik örneği moderatör rolünü üstlenen, tartışmalara katılan ya da fikirlerini sistematik olarak veren işyeri temsilcileridir. Bunun bir benzeri kürsüyü tekeline alan ya da çok sık konuşan katılımcılardır.

Tartışmanın yoldan çıkarılması: Gündeme saygı duyulmaz. Tartışma özellikle doğrudan eyleme yönelirken ya da grevi yenilemeye yönelik bir karara ilerlerken günden tartışmanın netliğini bulandırmak ve bütün rolü ne ve nasıl sorularına cevap vermek olan kitle meclisini kafa karışıklığına sürüklemek için gündemin değiştirilmesi.

Kitle meclisi içerisinde demokrasinin yokluğu: Oylamaya saygı duyulmaz. Gündem ihlal edilir, çoktan alınmış kararları bozmak için bir çok kez oylama yapılır. Bu tarz manipülasyon sıklıkla toplantının bütünlüğünü ve cüretini zedelemek için sonda yapılır.

Kitle meclisinin etkisizleştirilmesi: Ne kadar zenginlik içerse de, kitle meclisinin bir alternatifi daha yoktur. Sıklıkla grevdeki işçilerin kitle meclislerine isyanlarını etkisizleştiren, militanlıklarını kısır bir gevezelikle boğan bir emniyet valvi muamelesi yapılır. Hazırlıklı olun! Bir kitle meclisindeyken, onların tekelleştirildiğini, manipüle edildiğini ve etkisizleştirildiğin fark edebilmek için gereken bütün araçlara sahibiz. Her durumda, yukarıdaki tehditleri ortaya serebilmeyi başaramamak etkinliğimizi, sözlerimizi ve kararlarımızı kırar: kısacası bizzat greve gitme nedenimizin önüne geçer!

İşçilerin Kurtuluşu Kendi Eseri Olacaktır!

EKA

Tags: 

Mücadelelerimizi Nasıl Kontrol Edebiliriz?

Yaşayan bir mücadele, birçok kırılma ve dönüş yaşar. Uçan grev gözcüleri, barikatlar, iş bırakmalar, bildiriler, kendiliğinden eylemlilikler, vb. sınıf mücadelesinin alışılagelmiş ifadeleridir ve biz işçi sınıfından, gelecek kavgalarında başkalarını da ortaya çıkaracağını bekleyebiliriz. Ancak her mücadelenin merkezinde kitle meclisleri ya da kitle toplantıları kaçınılmaz bir biçimde bulunur. Burası bizim mücadeleyi nasıl ileriye taşıyabileceğimizi konuşabileceğimiz, tartışabileceğimiz ve kararlaştırabileceğimiz yerdir. Kitle meclisi/kitle toplantısı, işçilerin mücadeleyi açık bir şekilde tartışılabildiği ve kararlara kolektif olarak ulaşılabileceği yerdir. Ve bu nedenden ötürü, her türden sabotaj için büyük bir risk taşırlar.

Kitle meclisleri, işçilerin mücadelesinin akciğerleri

Mücadelenin aktif olmadığı zamanlarda, sendikalar, kendileri birçok tekdüze toplantı düzenlerler. Hepsi de çokça benzerdir. Az sayıda sıradan sendika üyesi ya da sendikalı olmayan işçilerin seyirci olarak katıldığı ve zaman zaman fikirlerinin de sorulduğu ama esasen 'resmi görevliler'in kendi aralarında tartışma yürüttüğü ve onlar tarafından idare edilen sendika toplantıları için şirketlerin tamamı, zaman ayırırlar. Şaşırtıcı olmayan biçimde, bu toplantılar az sayıda insanın ilgisini çeker. Çoğu işçi onlarla hiç ilgilenmez.Mücadele patlak verdiğinde, son zamanlarda olduğu gibi, sendikalar uyum sağlarlar ve farklı bir oyun oynarlar:

* Ellerinden geldiğince, tartışmayı mümkün olduğunca az insan ile kısıtlarlar. Ya hiçbir şey yapmaz, ya da sinsice propagandayı minimumda tutarlar.

* Kimi zaman, proleter saflardaki öfke taşar. O zaman, kendi kontrollerinin dışındaki beklenmedik toplantı ve tartışmaları engellemek için, sendikalar bir dizi toplantı çağrısında bulunurlar. Ancak bu toplantılar sektör sektör, işletme işletme, meslek meslek örgütlenirler... Ve bu yolda sendikalar, sınıf güçlerini güçlendirmek ve birleştirmek yerine onların bölünmeleri yönetir, onları tahrip eder, enerjileri dağıtır ve israf ederler. Şu anda, demiryollarında, tren personelleri, istasyon çalışanları ve ofis işçileri için hususi toplantılar yapıyorlar... Toulouse bölgesindeki bazı hastanelerde, sabotaj sınırları gülünçlük noktasında: her kat ayrı toplantılar alıyor!

* Sendikalar bu toplantıların kontrolünü sağlamak için her türden kirli oyuna başvuruyor. Paris'teki Gare de l'Est'de Perşembe günü, 14 Ekim sabahına bir kitle toplantısı kararlaştırılmıştı. Demiryolu işçileri kolektif olarak, grevi devam ettirmeye ya da sonlandırmaya yönelik karar ile yüzleşmişlerdi. Ancak en nihayetinde, sendika görevlileri bunu kendi aralarında, bir gün önce, 13 Ekim Çarşamba günü oyladıklarını açıkladılar. Kitle meclisine katılmak için bir sebep yoktu çünkü karar çoktan alınmıştı. Ve doğrusu, nerdeyse kimse o gün orda değildi. Bu işçi sınıfının kolektif yaşamını, mücadeleler içerisinde yok etmenin bir yoludur! Bu, düstura göre bir sendika sabotajıdır!

‘Kitle Meclisi Nedir?' yazısında, Gers CNT-AIT'i (Sia32.lautre.net), ‘kitle meclisleri için tehditler'i çok doğru bir şekilde tanımlamıştı:

"* Tartışmanın tekelleştirilmesi: Kitle meclisi anti-demokratikleşir. Bunun klasik örneği, sendika görevlisinin moderatör rolünü üstlenmesi, tartışmalara katılımının cevabını vermek ya da fikirlerini sistematik olarak vermek minvalinde olmasıdır. [...]

* Kitle meclisi içerisinde demokrasinin yokluğu: Oylamaya saygı duyulmaz. Gündem ihlal edilir, çoktan alınmış kararları için birçok kez oylama yapılması istenir ki bu işleyiş içinde var olan herkesin gücünü tüketir. Sıklıkla toplantının sonunda, toplamın bütünlüğünü ve cüretini zedeleyen kararlar alınır.

* Kitle meclisinin etkisizleştirilmesi: Toplantılar ne kadar verimli olmuş olursa olsun, başarılanları temel alıp üstüne inşa etme kapasitesi yoktur çünkü takip edecek toplantılar planlanmaz. Sıklıkla grevdeki işçilerin kitle meclislerine, militanlıklarını kısır bir gevezelikle boğarak isyanlarını etkisizleştiren; işçilerin öfkelerini dışa vuracakları duvarları sesler aksettiren bir oda muamelesi yapılır."

İşçilerin gerçek meclisleri tam tersi olmalıdır

Onlar tüm sektörel ve kosporatist bölünmeler ile yollarını acilen ayırmalıdır. Onlar sadece hangi kategoriye girdiklerine bakmaksızın tüm çalışanlara değil, aynı zamanda özellikle diğer işletmelerden işçilere, emeklilere, geçici ve işsiz işçilere, kolej ve lise öğrencilerine... hareketin genişlemesinde rol almak isteyen ve kendilerine "Nasıl mücadele ederiz?" sorusunu soranlara da açık olmalıdır. Ve tekrar, Gers'li anarko-sendikalist örgütün yazdığı gibi:

"Kitle meclisi demokratiktir ve dolayısıyla belirli zaman aralığında herkese eşit konuşma imkanını ve farklı tartışma başlıklarına eşit yer verilmesini güvence altına alır. Bu konuşma imkanı moderatöre verilen vekalet tarafından güvence altına alınır. [...]

* Kitle meclisi kararlar alır, bu el kaldırarak gerçekleşir [...].

* Kitle meclisi düzenli bir şekilde toplanır, karar ve tartışmaların kaydını tutar. Kayıtlar, toplantının başında atanan ve sonrasında GA'nın tartışma ve kararlarını duyurmaktan sorumlu bir sekreter tarafından tutulur. Kitle meclisi toplantısı sonraki toplantının tarih ve yerini belirler."

Bu son noktalar çok önemlidir. Bir kitle meclisi gerçekten sadece "işçilerin öfkelerini dışa vuracakları duvarları sesler aksettiren bir oda" değildir. Besbelli ki; bu konuşmak için bir araya gelinen bir yer, nitekim işçilerin kendilerini gerçekten ifade edebilecekleri nadir yerlerden biri. Ancak kitle meclisi aynı zamanda işçilerin birleşebilecekleri de bir yer:

* Burası, sınıfımızın kolektif kararları alabildiği yerdir. Bu nedenle yazılı metinlerin ve olası eylemlerin (el kaldırılarak oylama yapılması yoluyla) benimseneceği böyle bir toplantı almak zaruridir.

* Burası, mücadelenin yayılması için karar alabilen ve bunu örgütleyebilen yerdir. Mücadeleyi yaymak amacıyla coğrafi olarak en yakın ve en savaşçı olan işçileri mücadeleye katılmaları için çağırabilecekleri yerlere (fabrikalar, bürolara, hastanelere) ya kendisi gider ya da büyük delegasyonlar gönderir.

* Ve bu, mücadele içinde farklı bölüm ve sektörler arasındaki koordinasyonun nasıl inşa edildiğine denk düşer. Gerçekten de, kitle meclisleri arasında kendi komiteleri yoluyla, seçilmiş, onlara karşı sorumlu ve herhangi bir anda yeniden geri çağrılabilir olan delegeler yoluyla koordinasyon olmalıdır.

Emekliliğe karşı mevcut saldırılar, işçilerin öfkesinin derinliğini, huzursuzluğunun boyutunu, azimlerini ve kitlesel olarak seferber olabilme yeteneklerini açıkça gösterdi. Ama sınıfımız, bugün, mücadele içinde bağımsız ve özerk kitle meclislerinde kendisini bilfiil kolektif olarak örgütlemeyi henüz başaramadı. Bu, mücadelenin başlıca zayıflığıdır. Bu, proletaryanın, eğer mücadelesinin gerçek kontrolünü alacak ve sermayeye karşı birliği ve dayanışmasını açıkça sergileyecekse, gelecekte zaruri olarak atması gereken bir adımdır.

EKA, (22.10.2010)

 

Tags: 

Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki Proleter İsyanlarla Dayanışma

Bir isyan dalgası Tunus'u, Mısır'ı, Cezayir'i, Ürdün'ü ve Yemen'i sarıyor. Suriye rejimi de salgının kendisine de bulaşması korkusuyla internet bağlantılarını kesmiş durumda.

Mübarek'in özürcü savunucularının iddia ettiği gibi, bunlar islamcı hareketler değiller. Dinsel konulardaki tavırları ne olursa olsun, bütün nüfus bunlara katılıyor. Mısır'da binler imamlarının sokaklara çıkmama konusundaki buyruklarını yok sayıyorlar; dahası hıristiyan azınlığın çok yakında sekter bir katliama maruz kaldığı bu ülkede, müslümanlar ve hıristiyanlar arasındaki sekter ayrımların bilinçli bir şekilde reddedildiğini gösteren örnekler var.

Fakat aynı zamanda bu hareketlerin hiçbiri, her ne kadar katılımcılarının bir çoğu demokratik yanılsamalar tarafından kösteklenseler de, can çekişmekte olan bir toplumsal sisteme politik reform cilası çekmekten başka bir şeye yaramayacak parlamenter demokrasi hareketleri değiller.
Bunlar ‘orta sınıf' hareketleri de değiller: İngiltere'deki öğrenci isyanlarında olduğu gibi, Tunus'taki, Mısır'daki, Fransa'daki, Yunanistan'daki üniversite öğrencilerinin çoğunluğu bugün işçi sınıfının parçası.

Bu ayaklanmalar işçi sınıfının, proletaryanın, sömürülenlerin dünya çapındaki hareketinin bir parçasıdır. Bu sınıf hareketi kapitalist ekonomik krize, egemen sınıfın aşağılık yozlaşmışlığına ve iki yüzlülüğüne ve ister sağcı olsun ister solcu, bütün hükümetlerin vahşi kemer sıkma politikalarına cevaben Yunanistan'da, Fransa'da ve İngiltere'de çıkan aynı sınıf hareketinin parçasıdır.

İşte bu yüzden ‘diktatörlerin' açık polis şiddetinden, bu isyanları kendi amaçları için kullanmaya çalışan demokratik ya da islamcı politikacılara kadar, bu isyanların gelişimini engellemeye çalışan bütün güçlere karşı muhalefetimizi ve bu ayaklanmaların başını çeken işçilerle, işsizlerle, öğrencilerle ve diğerleriyle tam dayanışmamızı ilan etmeliyiz.

Bu hareketlerin açık toplantılarda, eylemlerde ve mücadelemizi yükselttiğimiz her yerde tartışmak çok önemli.
Ne tür inisiyatiflerin mümkün ya da faydalı olduğunu tartışmak için bize mail atabilir, sitemizdeki foruma yazabilir ya da meseleyi www.libcom.org gibi diğer sınıf mücadeleci forumlarda ortaya koyabilirsiniz.

WR, 29/01/11

Tags: 

Tutuklu Militanlarla Dayanışma: Güney Kore hakim sınıfı “demokrasi” perdesini yırttı

 

"Kore Sosyalist İşçi Birliği" (Sanoyun) isimli örgütün sekiz militanın tutuklandığı ve Güney Kore devletinin ünlü "Milli Güvenlik Yasası"[1] altında suçlandığı bilgisine henüz ulaştık. Tutuklanan sekiz militanın mahkemesi 27 Ocak'ta gerçekleşecek.

Bunun siyasi bir dava olduğuna ve hâkim sınıfın "adalet"inin mahiyetini gözler önüne serdiğine dair hiçbir şüphe yoktur. Aşağıda altını çizeceğimiz iki nokta bu durumu kanıtlamaktadır:

-İlkin, Güney Kore devletinin kendi mahkemeleri geçmişte iki defa tutuklulara karşı polisin iddialarına karşıt hüküm getirmişlerdir.

-İkincisi, tutukluların "düşman çıkarlarına hizmet eden bir örgüt kurmak" (bahsi geçen düşman Kuzey Kore devletidir) ile suçlanmalarıdır. Oysa ki tutuklu militanlar Oh Se-Cheol, Nam Goong Won ve diğerleri, Ekim 2006'da "Savaşa Karşı Kore Enternasyonalistleri Bildirgesi"nin altına imza atmışlardır, ki bu bildirge Kuzey Kore'nin nükleer testlerini kınamış ve özellikle "kapitalist Kuzey Kore devletinin işçi sınıfı ve komünizm ile hiçbir alakası yoktur, bu devlet çöken kapitalizmin militarist barbarlığa yöneliminin uç ve çirkin bir örneğinden başka hiçbir şey değildir" demiştir.

Bu militanların gerçekte suçlandıkları tek bir şey vardır: o da sosyalist olarak, düşünce suçu işlemektir. Başka bir deyişle, suçlandıkları şudur: işçileri kendilerini, ailelerini ve yaşam koşullarını savunmaya çağırmak ve açıkça kapitalizmin gerçek doğasını ifşa etmek. Savcılığın talep ettiği cezalar, Güney Kore hakim sınıfının yolunda duranlara karşı kullandığı baskının sadece yeni bir örneğidir. 2008'de Mumışığı eylemlerine çocuklarıyla katılan "Bebek Arabacıları Tugayı"nı oluşturan genç kadınlara yönelik hukuki baskı ve polis baskısı, işgal ettikleri fabrikalarını çevik kuvvet güçleri basan ve polisten dayak yiyen Ssangyong işçileri, aynı cani baskı politikalarının geçmişteki yansımaları olmuştur.

Ağır hapis cezaları ile karşı karşıya olan tutuklu militanlar, mahkemede örnek bir haysiyet ile davranmış ve bu olanağı yapılan mahkemenin siyasi doğasını ifşa etmek için kullanmışlardır.

Bölgede askeri gerilimler, geçtiğimiz Kasım ayında Kuzey Kore rejimi tarafından Yeonpyeong adasının bombalanması ve top atışlarıyla sivillerin öldürülmesi, buna karşı Güney Kore silahlı güçleriyle ortak askeri tatbikatlar gerçekleştirmesi amacıyla bölgeye bir Amerikan nükleer uçak gemisi gönderilmesinin ardından tırmanışa geçmiştir. Bu koşullar altında, insanlığın karşısındaki seçeneğin ya sosyalizm ya da barbarlık olduğu ifadesi, her zamankinden daha büyük bir gerçeklikle kulaklarımızda çınlamaktadır.

ABD ve müttefiklerinin propagandası Kuzey Kore'yi bir "gangster devlet" olarak tasvir etmekte, açlıkla boğuşan nüfusun sertçe baskı altına alınması sayesinde sefa içerisinde yaşayan bir kesim tarafından yönetilmekte olduğunu söylemektedir. Şüphesiz, Kuzey Kore'ye dair bunlar doğrudur. Öte yandan, Güney Kore hükümetinin analara, çocuklara, direnişçi işçilere ve şimdi de sosyalist militanlara karşı uyguladığı baskı netçe göstermektedir ki son tahlilde bütün ulusal burjuvaziler korku ve kaba kuvvetle hüküm sürmektedir.

Bu durum karşısında, kendileriyle siyasi fikir ayrılıklarımız olabilecek olsa da, tutuklu militanlarla tam dayanışmamızı ilan ediyoruz. Onların mücadelesi bizim mücadelemizdir. Tutukluların ailelerine ve yoldaşlarını desteğimizi ve dayanışmamızı gönderiyoruz. E-mail adresimiz [email protected] üzerinden yoldaşa gönderilen destek ve dayanışma mesajlarını yoldaşlara ileteceğiz.

ICC

Loren Goldner'den Mektup

Acil Çağrı: 8 Koreli sosyalist 5-7 yıl arası hapis cezası ile karşı karşıya

 

Geçen yıl 3 Aralık'ta, Seoul Merkez Bölge Mahkemesi savcısı, devrimci sosyalist bir grup olan Kore Sosyalist İşçi İttifakından (KSİİ) Oh sei-chull ve diğer üyelerin (Yang Hyo-Seok, Yang Joon-Seok, Choi Young-ik, Park Joon-seon, Jeong Won-hyung ve Oh Min-gyu) 5 ila 7 yıl arası hapis cezasını çarptırılmasını talep etti. Kore işçi sınıfı hareketinin bu üyeleri Güney Kore'nin meşum Ulusal Güvenlik Yasası üzerinden yargılanıyorlar (bu yasa 1948'de geçti ve teorik olarak hala Kuzey Kore yanlısı eylemlere ölüm cezasını içeriyor). KSİİ'nin hem Güney hem de Kuzey Kore'de işçi sınıfı devrimini savunan sekiz enternasyonalist militanı sosyalist olmak dışında hiçbir suçla yargılanmasalar da, gerçekte 2007'den beri birçok grev ve harekete müdahaleleri iddianamenin esas temelini oluşturuyor. Ulusal Güvenlik Yasası kapsamında böyle ağır bir baskı yıllardır görülmemiş türden bir ilk. Daha geniş bir bağlamda Güney Kore Başkanı Lee Myong Bak'ın koltuğa oturduğu 2008 başlarından beri görülen aşırı sağa kayışın genel eksenine oturuyor (örneğin 2009'daki Ssangyong Motor fabrikası grevinin ezilmesi). Bu anlamda, KSİİ'nin Ssangyong grevinde dağıttığı bildiriler mahkemenin dayandığı esas kanıtları oluşturuyor.
Savcılar KSİİ'nin üyelerini 2008'den beri mahkemeye çıkarmaya çalıştılarsa da Aralık'a kadar savcıların bu talepleri mahkeme tarafından sürekli geri çevrilmişti. Bir protesto e-maili bombardımanının nihai hükmün verileceği 27 Ocak'a kadar hakim Hyung Doo Kim'in cezayı azaltmasını ya da tümüyle geçersiz kılmasını sağlaması tümden imkansız değil.

Hakim Kim'in düşünce suçuna karşı bu baskıya karşı duygularınızı ve kendi sözünüzü duyması için şuraya yazın:
swlk [at] jinbo.net

E-maillerin Seoul saatiyle 17 Ocak Pazartesi 2001de 6:00 am'e kadar atılması gerekiyor ki böylece KSİİ'nin avukatı onları hakim Kim'e karardan önce forwardlayabilsin.

Lütfen bu çağrıyı olabildiği kadar geniş bir şekilde yayın.

Loren Goldner
Detaylar için: lrgoldner (at) gmail.com

 

 

 

 

 


[1] Oh Se-Cheol, Yang Hyo-sik, Yang Jun-seok, ve Choi Young-ik'dan yedi yıl, Nam Goong Won, Park Jun-Seon, Jeong Won-Hyung, ve Oh Min-Gyu'dan beş yıl isteniyor. En uç noktada Milli Güvenlik Yasası kapsamında suçlananlara idam cezası verilebiliyor.

 

 

 

Tags: 

Çöken Kapitalizmin “Tabii” Sonuçları

 

Bundan yaklaşık bir yıl önce İstanbul'da Halkalı ve İkitelli semtlerinde 8 Eylül'ü 9 Eylül'e bağlayan gece başlayan yağışın, dere yatağında meydana getirdiği taşma neticesinde ortaya çıkan sel sonucunda onlarca kişi yaşamını yitirirken, yüzlerce yerleşim yeri sular altında kaldı. Burjuvazi tarafından sıcak döviz akışını destekleyen söylemlerle piyasaya sürülen "kültür" ve "medeniyet" başlıklarını taşıyan bir "başkent" olarak İstanbul için o günlerde bu tür tanımlamalar geçersiz kalıyor. İşgücümüzün pervasızca sömürüsüne denk düşen ücretli emek aracılığıyla "bizim yararımıza" var olan devlet aygıtının bizden kestiği vergiler ile altyapı çalışmalarına eğilmesi yerine, hakim sınıfın birikimi gerçekleştirebilmesi için, insanlık adına hiçbir yararı olmayan boşa harcamaların keyfice yapıldığı, içinden geçmekte olduğumuz süreçte proletaryanın yoğun olarak ikamet ettiği bir yerleşim yeri olarak İstanbul yine işçi sınıfına mezar oluyordu.  

 

İkitelli'de yaşayan semt sakini işçi ailelerinin çoğunun, evlerini su basmasından ötürü mağdur olmaları bir yana, sınıf olarak kaybın yaşandığı o günlerde burjuva basın manşetlerinde de yer eden bir olay, kapitalizmin bir taraftan doğayı katlederken bir taraftan da yanında aslında hiç önemsemediği hayatlar olarak proleter yaşamları da alıp götürüyordu. Aynı gecenin sabahında yağışların giderek yoğunlaşması ve Ayamama Deresi çevresindeki hemen hemen bütün yerleşim yeri ve işletmenin sulara teslim olması olgusunun kullanıldığı burjuvazinin boyalı basın ve beyaz camlarından retinamıza düşen bir görüntü ise tamamen kapitalizmin gerçek yüzünü gözler önüne seriyordu.

 

Bu görüntüler, Halkalı'da bulunan işçi ailelerinden, tekstil fabrikasında o günün sömürü haddini karşılamak ve evine günlük ortalama yirmi liralık yövmiyesini götürebilmek için işlerine gitmek adına kasalı bir kamyonet olan servis aracı ile yola çıkan işçilerin beyaz örtüler ile kapatılmış cansız vücutlarının televizyon camına ve fotoğraf karelerine yansıyan görüntüleriydi. 8 işçi, fabrika güzergahı üzerinde derenin yağış alması ihtimaline karşı düzenleme çalışmasının yapılmaması nedeniyle, sel sularının trafiğin yoğun olduğu sıralarda aniden yükselerek "servis aracının" içerisine dolmasıyla feci şekilde can vermiş oldu. Pameks Tekstil'de çalışan işçilerden kapitalist kodamanların deyişiyle "doğal afet" sonucunda bu can verişleri en nihayetinde yargıya taşınmıştı. Sel sularının taşmaması için önlem alınmayan dere yatağı; çevrede ikamet edenlerin evlerinin ve mevcut güzergahı kullanan işçilerin yine neredeyse ölüm ile burun buruna gelerek ulaşmaya çalıştıkları işletmelerin de uzun bir süre bakımdan geçirilmeden kullanılamayacak hale gelmesi nedeniyle adli işlemler başlatılmıştı.  Bu dava süreci herkes tarafından dikkatle bekleniyor; çıkacak sonuca dair yorumlar yapılıyorken, olayın nedenlerinden bağımsız olmayarak, mahkeme sonucu aslında hiç kimseyi de şaşırtmayacak biçimde sonlanmış oldu.

 

Güldane Çiftçi, Özlem Ünal, Bircan Karataş, Naciye Karadeniz, Altun Yüksek, Fikriye Özentürk, Nuriye Can ve Nebahat Salkım adlı işçilerin sel sularında can verdiği olaya ilişkin görülen duruşmalar devam ederken ilgi çekici durumlar da oluştu. Can veren işçilerden birinin ailesi davadan "Biz firmayla anlaştık. Şikayetçi değiliz" diyerek çekildi. Şirket müdürünün yaptığı açıklamalar, burjuvazinin işçi sınıfının canlarına karşı bakış açısının "berrak" bir göstergesiydi. Bu müdür işçileri kamyondan dışarıya çıkmamaları ve aracın üzerine konumlanmak suretiyle sel sularından korunmamalarından ötürü yine ölen işçileri suçlamıştı. "Afetin doğal olduğu"na yönelik koparılan yaygaralar ise bütün bu sürecin boşluklarını doldurdu ve nihayet burjuva yargısının sonucu açıklandı.

 

Buna göre; hazırlanan bilirkişi raporundan hareketle düzen adaleti, sorumlu saydığı kişilere kestiği, göstermelik ve asıl hedefi görebilmemizin önüne set çeken "Taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olmak" suçundan 3 yıldan 15 yıla kadar hapis hükümlerini içeren cezaların yanında bir de yetmiyormuşçasına, adeta adalet dağıtan bir tarafsız organmışçasına burjuva formelliğine de atıfta bulunarak boğularak can veren işçileri de "kusursuz" nitelemesiyle cezaya tabi tutmayan çürümüş burjuvazinin kokuşmuş adaleti bu sefer fütursuzluk sınırlarında gezinen üslubunda bir adım daha ileriye gitti. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmaların neticesinde "Yönetim Kurulu Başkanı'ndan, İdare Amiri'nden ve aracın şoföründen sel felaketine karşı önlem almalarını beklemek mümkün değildir. Almaları gerekli bir önlem bulunmadığı için olayın meydana gelişinde kendilerine kusur bulunması mümkün değildir. Kazanın oluşunda asli ve tek etken meydana gelen doğal afettir." zaptıyla ifadelendirdiği, sınıfına uygun bir üslubun açıkça dışa vurulduğu sonucu kamuoyuna bir seneden uzun bir süredir devam eden mahkemenin sonuç açıklaması olarak duyurmuş oldu.

 

Bir devlet kapitalisti aygıtın ortaya koyacağı türden böyle bir karar, burjuva adaletinin yine burjuva sınıfın çıkarlarına uygun şekillenişi ve yapısı bir yana, alınan bu "karar" ya da "sonuç", birçok açıdan satacak emek gücünden başka birşeyi olmayan, "özgür" proleterlerin yaşamlarının kapitalizm karşısında neyi ifade ediyor olduğunu ya da diğer bir deyişle aslında nasıl kardan ve birikimden başka bir şeyi ifade etmiyor oluşunun da çok net bir göstergesidir. Tamamıyla burjuva sınıf çıkarları ekseninde oluşturulan anayasalar ve onların adli kurumları olarak sınıflı toplumun varoluş kanunlarının yaşamın her adımında hissedilen yine tek bir sınıf lehine olan bariz tutumu bu olay ile gün yüzüne, tarihin birçok evresinde olduğu gibi tekrar çıkmış durumdadır.    

 

Örnek vermek gerekirse; madenlerde her saniye ölümle burun buruna yaşam ve ekmek mücadelesi veren işçilerden, yalnızca yanardağ eteklerinden toplanabilen kükürtün toplanması işini icra eden kükürt toplayıcılarına; en son, işi sınıfı olarak Sapphire gökdeleni örneğinde şahit olduğumuz ve bir işçinin 2. kattan -5. Kata düşerek yaşamını yitirdiği örnekteki gibi her gün yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgide bir de maaşlarından olan inşaat işçilerinden, bir ucuz emek cennet olarak Uzak Doğu'da, son derece sağlıksız koşullarda ve uzun saatler çalışmak zorunda bırakılan çocuk işçilere kadar genişletilebilecek yelpaze yaşamın tek acı yanının aslında kendi yaşantılarımızdaki küçük aksaklık ve mutsuzlukların da ana sebebi olan kapitalizmin kendisi olduğuna işaret ediyor.   

 

Kendisi bir "afet", bir felaket olan kapitalizmin, üretkenliğinin yanısıra kendi doğasına içkin olan "yıkıcı" karakteristiği özellikle de hem ağır çalışma koşullarında, hem de bu koşulların, dolayısıyla kapitalizmin daha çok kar ve sermaye birikimi için dayattığı çalışma "düzenleri" nin neticesinde meydana gelen işçi ölümlerinde gözler önüne seriliyor. İşçilerin yaşamlarının sermaye birikimi karşısındaki aczi, sadece kar demek olan çalışma ve üretim araçlarının azınlık bir sınıfın elinde varedilmesi meselesi ister Sapphire işçileri örneğinden, ister Pameks işçileri örneğinden hareketle kapitalist ekonominin neleri inşa ederken, neleri üretirken; bir taraftan da neyi elimizden aldığının da bizler için bir göstergesi de oluveriyor.

 

Pameks örneğinde, "Karar verildi: Suçlu 'doğa' !" sonucuna varan kapitalizmin yıkımdan, sömürüden başka bir getirisi olmadığı gerçeğinden, paranın tek yasa olduğu hakim düzenin adli, idari ve hukuki mercilerinin çürümüşlüğü bağımsız düşünülemeyeceği gibi burjuva makamlarının kendi sınıfından hareketle, kapitalist hakim azınlığın çıkarları çerçevesinde yasalaştırdığı kanunlarının Pameks olayındaki gibi "doğayı suçlu bulması" da bir o kadar şaşkınlıkla da karşılanmamalıdır. Bu pervasızlık, çalışma esnasında birbir ölen maden işçileri için ölümü reva gören burjuva anlayışın sadece temelindeki asıl "cevheri", hem siyasi ve adli çürümüşlüğü olduğu gibi ahlaki anlamda da, proleter sınıfına karşı burjuva sözünü türlü kılıflara büründürerek sarfetmeyi kendisi için bir göre bilen burjuva sınıfının temsilcilerinin ve onların kanunlarının net bir ifadesidir. Bu tarz; Haiti'deki depreme, kimyasal ilaçlamanın yüksek verim için sınırları aştığı dünyada kimi zaman artan, kimi zaman azalan nüfuslarıyla haşerelerin insan yaşamı için oluşturduğu tehditten, kapitalizmin kar hırsı sebebiyle fakirlik ve açlık içerisinde kıvranan ama bir yandan nükleer bombalara sahip Pakistan'da gerçekleşen ve milyonlarca insanın canına malolan sele, 17 Ağustos'ta İstanbul'da meydana gelen deprem sonrasında kontrolsüz yapılaşma ve kalitesiz beton ile temelin neden olduğu binlerce ölüme ve Afrika kıtasını kasıp kavuran salgın hastalıklara kılıfı aymazlıkla uyduran ve utanmadan da kalkıp bir yandan gericiliğe sığınırken, bir yandan doğal afetlere suçu yükleyen tarz, aynı sınıfın yani burjuva sınıfının sonuç üretme ve yargılama tarzıdır. Yargı kurumları ve onların sözcüleri de bu tarzın en somut göstergesidir. Yaşantımızı en dar çaplısından en geniş alanlısına olumsuz yönde etkileyen sis çökmelerinden, toprak kaymalarına; binlerce ve hatta milyonlarca insanın bir seferde yaşam alanlarından alıkoyan, hayatlarını perişan eden depremlerin akabinde ortaya çıkan dalgaların yarattığı, ciddi can kayıplarına yol açan tsunami, yani dev okyanus dalgalarına; hortumlardan yangın felaketlerine kadar daha nicesiyle örneklendirilebilecek "doğal afetler" in, tıpkı doğal yaşamda hiçbir şeyin nedensiz bir olgu olarak yaşamımızda kendisini hissettirmediği gibi, sadece bir nedenin eseri olduğu gibi, bütün bu sayılanların aldığı kaynak da, "beslendiği" mecra da, yaşamları pamuk ipliğine bağlı yeni canları almak için tarihin ve insanlığın üzerine bir karabasan gibi çöken kapitalizmdir.

 

Eğer doğanın afeti ne kadar "doğal" ise, kendi söylemlerinizdeki iç çelişkiden yararlanarak şu tarzı da biz proleterler geliştirebiliriz: Her yönü ve karakteristiğiyle "doğal olmayan"; iktisadi, siyasi, toplumsal, ahlaki ve kültürel olarak çürümüş ve çökmeye yüz tutmuş kapitalist sistemin kendisidir. Bu da 1914'ten bu yana çöküş evresi sonucu doğacak muazzam yokoluşunu aşırı sermaye birikimi yoluyla ertelemeye çalışan kapitalist üretim ilişkileri, meta üretimi ve paranın hakimiyetidir. Komünizm günümüz koşullarında ne kadar mümkün ve gerekli ise, hakim sınıf olarak burjuva azınlığın elinde tutmaya çalıştığı servetleri de toplumun kitlesel ayağa kalkışları karşısında o kadar aciz konuma düşecektir.

 

Kapitalizmin acilen yıkılıp, yerine sınıfsız bir komünist toplumun kurulması gerekliliği ile ücretli emek köleliğinin, meta üretiminin ve paranın saltanatının yıkılışı ile para, kar ve sermayenin birikimi ile azınlıktaki kapitalist sınıfın lüks harcamaları için değil tüm insanlığın ihtiyaçları için üretimin, insanca yaşamın ve aslında geleceğin sınıfsız toplum düzeni olan komünizmin gerekliliği herşeyden daha güncel ve mümkündür.

 

Doğa değil, doğayı suçlu ilan eden kapitalizm katildir!

Bunçuk

Çürümüş aygıtlar olarak sendikalar ve kapitalizm

Bir film karesi düşünün ya da bir tiyatro sahnesi. Geri planda birkaç yüz kişinin tekli sandalyelere oturdukları ve pür dikkat kürsüdeki konuşmacıyı "dinlediği" bir salonun uzunlamasına görüntüsü. Yakın planda ise burjuva siyasetinin bir piyonu. Konumuz bir sendika salonunda, bir toplantıda geçiyor. Bu toplantı Türk-İş Konfederasyonu Başkanı Mustafa Kumlu'nun Genel Başkanlığı'nı yaptığı Tes-İş Sendikası'nın 9. Olağan Genel Kurul görüşmelerinin yapıldığı salon. Konuk olarak layık görülen Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız. Yaptığı konuşmanın özü, kelamının neticesi ise, şu cümlelerde saklı:

"Bizler gelişmekte olan Türkiye olarak mutlaka yeri gelecek 16-18 saat çalışabileceğiz. Değişimi iyi idare edebilmek adına bunu mutlaka yapmak lazım. Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat 18 saatte çözerse 18 saat çalışır. O yüzden biz uzlaşı içerinde bütün emeklerimizi beraber ortaya koyarak Türkiye'yi geliştireceğiz."

Burjuva sınıfın temsilcisi işçi sınıfına, "gelişiyoruz yalanı" nın toprağından filiz veren bu sözleri söylerken de salondan herhangi bir tepki yükselmiyor. Proletaryaya bu kürsüden bir mesaj gönderilerek gerekirse gününüzün tamamına yakınını çalışarak geçireceksiniz deniyor. Buna karşılık yaratılacak bir çatlak ses, tepki bir tarafa, bir ses dahi çıkmıyor. Hangi  ayrıcalıklı ve "işçi sınıfından olmayan"ın, dolayısıyla burjuvazinin safında olanın; hangi dönem, hangi zehirli hançeri işçi sınıfının sırtına saplayacağının rutine uydurulmuş ve kürsüdekinin kağıttan okuyarak tekrarladığı klişe safsataları dinleyenlerin ellerinden salona yayılan alkışlar ile sonlanacak bu orta oyununun bir parçası olan bakanın sözlerindeki ifadelerin, aslında tam olarak neyi tanımlıyor olduğu üzerine söyleyebileceklerimizi maddeler halinde toparlayacak olursak karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor:

1 - "Gelişmekte olan Türkiye" masalı. "Gelişiyoruz; asılın küreklere!": Gelişim sadece bizlerin yani proleterlerin yaşamında çalışma ve yaşam koşullarının eksi (-) yönde "gelişimi"; aldığımız ücretlerde, çalıştığımız işletmelerde küresel krizin yarattığı etki ile ortaya konan eksi (-) yönde "gelişim"; gündelik yaşamımızın her yönüyle çözülüşünü, çürüdüğünü ve kokuştuğunu somut olarak hissedebileceğimiz, karşılıklı menfaate dayalı ve "insani" ön ekiyle toplumsal ilişkilerimizde varedilmeye çalışılarak bizlere yutturulmaya çaba gösterilen, yine eksi (-), işçi sınıfının aleyhine "gelişim". Kapitalizmin çöküş aşamasında hakim olan devlet kapitalisti uygulamaların üzerine yapılan bütün devletlerin "gelişme" tanımlaması ancak ve ancak "dibe tırmanmak" olabilir.

2 - "Değişimi iyi idare edebilmek", ama kimin adına? Değişim ve burjuvazinin sahte demokrasi oyunları. "Değişeceğiz; bakın zaten demokratikleşiyoruz": "Açılım" politikalarından, yaşamımızı kolaylaştırıldığı iddia edilen, burjuvazinin domuz ahırı meclislerinde karara bağlananlardan, geceleri birbiri ile "ilgisiz" görünen kanun maddeleriyle ilişkilendirilmiş halde işçilerin yaşamını daha da zehir etmek için kurgulanan yine sahte "istihdam" stratejilerine kadar, güvencesiz çalışmanın önündeki birçok engelin bir anda, bir gecelik oturumlarla ortadan kaldırılması. İşçi sınıfını kendi içerisinde bölmek; türlü mizansenler ile sendikaların düzenlediği, birkaç yüzlük temsilci nüfusunun izin günlerine denk getirilen "tepki" mitingleri, sonuç yeni SSGSS bandrollü yasaların "torba" lanarak yürürlülüğe konulduğu çöküş sürecinin karagöz-hacivat oyunları. Demokrasi yalanına bulanmış, burjuvanın sağında olsun, solunda olsun; bu güne hakim sınıf ve onun düzen aygıtları tarafından "kemer sıkma" politikaları olarak isimlendirebileceğimiz burjuva meclisi çalışmalarını tanımlamakta kullanabileceğimiz " "ulusal", "ulusça kalkınmaya yönelik", "millete yararlı" planların yerine artık "demokrasinin burjuvazisinin" lugatında yer almayan "katmerli sömürü", "acımasızca baskı" ve "alabildiğine yoketme" ifadelerinin tercihen proletarya tarafından getirilerek tekrar okunabileceği, değerlendirilebileceği, her seferinde yerine başka boyalı bir terim ya da ifadenin geçirilmesi söz konusu olan uygulamalar; göz göre göre yalanın meşru sayıldığı çürümüş seçimler, parlamentolar ve burjuva siyaseti proletarya için ancak bir gösterge; çözülen siyasi üst yapının bir taraftan kendi egemenliğini muhafaza etmek için uyguladığı ağır baskı, yıldırma ve yoketme politikaları hakim sınıfın başlıca aygıtlarıdır ve "görevi gereği" sınıf mücadelesinin diplerde seyrettiği şu dönemlerde sadece semirtilmek için uykuya yatırılır; ara sıra copunun ucu, namlusunun sapı, tankının paleti gösterilir. Kapitalizm topyekün militarizm demektir.

3 - Uzlaşıdan kim bahsediyor? Kimler için uzlaşı; işçi sınıfına bundan arta ne kalıyor? Toplumsal barış ve uzlaşı yalanı. "Hepimizin çıkarları ortak; herbirimiz aynı gemideyiz!": Hakim sınıfın sivil toplum yalanları, üretim alanındaki sendika-sermaye-devlet işbirliği, işçi sınıfına "ulusal kalkınma/yükselme/teğetlerden teğet açı beğendirilip "geniş açıdan" krize maruz bırakılma. Devletin aygıtı, çürümelerinin sebebi içerisindeki bürokratik yöneticilerin bulunması değil, sendikaların artık yapısal olarak kapitalizmin kendisine eklemlenmiş formatları ve yöntemleri, sendikaların toplumsal barışa "katkıları", işçilerin yaşamına "kattıkları" ya da katamadıkları, katmaya muktedir olmadıkları, kapitalizmin çöküş aşamasında bundan sonra da katacak hiçbir şey olmaması. Tarih; sendikaların, kapitalizmin kendisi gibi çürümüş yapısı, artık barbarlığa doğru yavaş yavaş yelken açıyor olduğumuz şu dönemde, içeriye su alan, bir an önce terkedilmesi gereken bu derme-çatma teknenin, sendikaların derin sularına bir daha geri dönmemek üzere bırakılması gerektiğine işaret ediyor.

İşin daha da trajik ve tarihin proletaryaya yine bu zaman süreci içerisinde yaşatabileceği yegane deneyimlerden birisini sergilercesine, zamanın sahnesine koyduğu bu son derece somut oyunun en kritik tahlilini ise ancak enternasyonalist komünistler, toplantının yapıldığı salondan bu sözlere karşılık hiçbir tepkinin yükselmiyor oluşu üzerinden yapabilirler. Küresel sermaye birikiminin iç pazarı sakinleştirmek, yükselişte elde ettiği kazancı muhafaza etmek ve yine bu pazarı kar getiren bir mecraya dönüştürmek için ürettiği "toplumsal uzlaşı" yalanı dönüp dolaşıp günümüzde işçi sınıfının güvenebileceği bir mecra olmaktan çoktan çıkmış olan sendikalar sorununda düğümlenip kalıyor. Bu noktadan itibaren de işçi sınıfının komünist bir dünya devrimine yönelecek olsa, bu yolda elde ettiği deneyimler ile sınıfın yeni gelecek kuşaklara bırakma olasılığı bulunan bütün mücadeleler de daha baştan kaybediyor.

İbretlik bir örnek olarak Bakan'ın konuşma yaptığı yerin bir sendika toplantısı olduğu gerçeği ile sarfedilen bu pervasız sözlere karşılık hiçbir muhalif tepkinin ortaya konulmaması hakkında aslında konunun özeti, ibretlik ifade, Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu'nun Genel Başkanı'ı olduğu bir sendikada bu konuşmanın normal karşılanması ile gündemde olan Torba Yasa'ya "karşı" yine Türk-İş Konfederasyonu tarafından yapılan sözde "protesto" eyleminin iç tutarlılığı çok rahatllıkla denkleştirilebilir. Bu noktadan sonra da her türlü gaz alıcı eylemlilikler, sınıflar arasında barışı isteyen sendikalar için "iç tutarlılığa sahip olmak" ifadesini kullanmak gerekiyor. Nitekim hava boşaltma taktiklerinin TEKEL süreci ile taşıdığı bariz benzerliklerin rahatlıkla görülebileceği şu tarihsel kesitte sınıfa yöneltilen ciddi saldırılarda bile daha önceden planlanmış ve organize edilmiş lokasyonlarda, yine önceden belirlenmiş sayılarda kişinin katılarak, yine önceeden belirlenmiş sloganların atılarak insanların (en vahim olan haliyle) evlerine dağılacağı, sembol niteliğini aşamayan her türlü demokratik/ sendikal oyunun kendisi bugün bizlere sendikaların güvenilmeyecek kimliğini ifşa etmiş oluyor. Buna göre şu tespitlerden hareket edersek; işçi sınıfı olarak, iktisadi, siyasi ve sosyal bir "sınıf" olduğumuz bilinciyle inandığımız yolda yürüyünce; önünde ne tür engel olursa olsun bunu 1905'ten 1917 Şubat ve Ekim'ine kadar örnekleyebileceğimiz gibi her türlü aşar. Bu engelleri, kurduğumuz barikatlarla aşarken bir taraftan deneyimler ve sonuçlar çıkartabiliyoruz.

Türkiye sınırları içerisinde bugüne kadar segilenen bütün deneyimler de birer "işçi birliği" olmaları konusunda sınıfta kalan sendikaların gerçek yüzünü açığa çıkartmaya yetiyor. 1970 örneği daha gün gibi ortadadır. Buna göre; 15-16 Haziran 1970'te gerçekleşen ve binlerce işçinin İstanbul ve çevresinden, sendikalara dair yasayı değiştirmek ve yükselen kitle muhalefetinin önünü alabilmek adına yapılan manevraların önüne geçmek için sokaklara dökülmesi, burjuva sınıfının zor aygıtları olan kolluk güçleriyle ve burjuvazinin silahlı kuvvetlerine karşı canı pahasına çarpışması bir tarafa, işçilerin o zaman zarfı için bir mücadele mevzisi gözüyle yaklaştığı DİSK'in Genel Başkanı'nın radyodan yapılan anonsuna kulak verelim. Burjuvazinin kolluk güçlerini ve silahlı kuvvetlerini öven, bir yandan da onlara karşı duranı "kendisinden saymayan" bu ses, bizlere hemen Kavel'i hatırlatıyor olmalı. Türkiye'deki işçi sınıfının yaşatmış olduğu ilk grev deneyimlerinden olan Kavel'de fabrika içerisinden sevkiyat için yükleme yapılıyorken, grev öncesinde üretilen tel ve diğer malzemenin dışarıya çıkmaması için barikat kuran, kamyonların önüne yatan işçi sınıfının mensupları ardından yine aynı sendikanın Genel Başkanı'nın yaptığı açıklamaları unutmasın. Bu açıklamada da sendika aygıtının burjuva temsilcisi, "eğer bilgi dahilinde olunsaydı şanlı Türk ordusuna gidecek malzemenin önüne geçilmeyeceğini" söylemekte bir sakınca görmüyordu.

Bu noktadan itibaren de eskiden işçilerin örgütlenme okulları olarak görülebilecek ancak şu dönemde hiç de öyle bir misyonu olmayan, aksine sınıf mücadelesinin önünde birer engel teşkil eden sendikaların dışında, aslen sorunun yapısal olmasıyla birlikte, işçi sınıfının gerçek ve kurtuluşuna dair tek adreslerinin bütün mekanizmalarında kendisinin hakim olarak mücadeleyi yönetip yönlendirebileceği genel kitle toplantıları ve komitelerin yapısı hakkında çürümüş yapılar olan sendikalara karşı bir "Ne Yapmalı Kıstas(ları)" belirleyeceksek de şunları daha baştan söylemek yerinde olacaktır:

a)   Sendikalar devlet kapitalizminin artık çürümüş birer aygıtıdır.

b)   Sorun sınıf bilinçli işçilerin, zaten yapısal olarak çoktan çürümüş sendikalarda ve bunların bizzat yönetiminde yer alması değil, sendikaları yıkmaktır.

c)   Yüklendikleri rol itibariyle de değil, bizzat yapısal olarak çökmüş olan bugün için uygun adresler olmayan sendikalar yerine, işçi sınıfı olarak yönelimimiz yine biz üreten snfıın kendi mücadele azmi ve sınıf olmaktan gelen inisiyatifleridir.

Sendikaların doğasına uygun olarak devlet kapitalizminin birer aygıtı görevini işçi sınıfına mücadelenin her evresinde karşı durarak ve mücadelesini sektörel bazda bölerek yerine getirirken adreslerimizin nereleri olması gerektiği sorusu ise daha ciddi ve üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olarak önümüzde duruyor. Buradan hareketle de önümüze yine kendi sınıfımızın taşıdığı toplumsal üretim tarzından, kapitalizmin kendi kuyusunu kazarak bizlere "hediye ettiği" bulunduğumuz her yerde, mavi/beyaz yaka, ağır sanayi/büro/küçük işletme, özel/kamu gibi ayrımları bir tarafa bırakarak sadece "ücretli emeğin köleliği" referans noktası alınarak yapılacak bütün çıkışlar en nihayetinde devrimci sonuçlar doğuracaktır.

 

Bu nedenle kendi karar alma ve yürütme örgütlülüklerimizin temel çıkış noktası yine kendi sınıfımız olduğunda proletaryanın bir öz-örgütlenme biçimi olarak "işçi konseyleri" ve yine kapitalizmin yıkıcılığının yakıcılığını en direkt biçimde hisseden proletaryanın en acil görevleri arasında sendikaların tamamen reddi ve kapitalizmin çöküş evresinde, moral etki yaratmaya çalışma hatası olarak görülmesi gereken "şunu ya da bunu yaparak örgütlenin", "bize katılın" gibisinden kaba sloganlara dayalı pedagogvari yaklaşımlara kulak asmak yerine, kendi öz inisiyatifimizi kullanarak yine kendimizin kuracağı, yöneteceği ve sonuç alacağı yapılanmalar olarak "işçi komiteleri", "işçi grupları", "işçi hücreleri" ve "işçi çevreleri" gibi örgütlülükler ise bugün sınıfımız için birer nimet gibidir. Bu araçlar "sovyet" biçiminde XX. yüzyıl Rusya'sında görülmüş olan işçi konseyleridir.

Daha çok kısa bir zamana kadar Fransa'daki emeklilik maaşlarının düşürülmesine karşı yapılan gösteri ve eylemliliklerde karar almakta kullanılan bir yöntem olarak "açık kitle toplantıları" nın örgütleneceği, en basitinden en karmaşığına kadar birçok toplumsal sorunun çözümünde rol oynayacak kararın, yine proletaryanın kendisi tarafından alınacağı ve yine aynı proleter yaklaşımla, disipline bir şekilde, kendi sınıfını kurtarırken tüm insanlığı da kapitalizm illetinden çekip alacak gücün işçi sınıfı tarafından somut yaşama uygulayacağı böyle bir kurgu ancak ve ancak işçi sınıfının kurtuluşu ele alması demek anlamına gelecektir. Ücretli emek sömürüsünün, devletlerin ve sınırların olmadığı bir dünyanın mümkünlüğü bizzat sınıfımızın kendi içerisinde beslediği dinamiklerde saklıdır.

Hepsinden de önemlisi sınıfların olmadığı komünist bir dünyanın nüveleri yine bu organlar vasıtasıyla, işçi sınıfının bizzat kendisi tarafından yaratılacaktır.

Bunçuk

2011 - Temmuz

Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve İşçi Hareketi (3)

Türkiye Komünist Partisi'nde Sol Kanat - 1. Hareketin Kökenleri

Jön Türklerin Yükselişi ve Sosyalistlerin Tutumu

21 Mayıs 1889 tarihinde, İstanbul’daki Askeri Tıbbiye Mektebi’nde beş öğrenci bir araya geldi. Bu öğrenciler, İshak Sükûti, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Mehmed Reşid ve Hikmet Emin’di. Bu beş tıp öğrencisinin bir araya geldiğinden ne hocalarının haberi vardı ne de sınıf arkadaşlarının. Çok önemli gördükleri bir meseleye dair büyük işler yapmak için, tam bir gizlilik içinde buluşmuşlardı. Bu beş öğrenci adlarını tarihin sayfalarına yazdırmayı belki o gün bir araya geldiklerinde umdukları kadar başaramayacaklardı ama o gün temellerini attıkları gelenek çok uzun yıllar yaşayacaktı. O gün, o toplantıda adı geçen beş öğrenci geleneğin yaratıcısı ve sürdürücüsü İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin temelleri atmışlardı.

Aslında II. Abdülhamit’i devirmek amacıyla kurdukları gizli örgütün ilk adı İttihat ve Terakki Cemiyeti değil, İttihad-ı Osmanlı Cemiyeti’ydi, fakat altı yıl sonra bu gizli örgüt, Abdülhamit karşıtı eski Bursa milli eğitim müdürü Ahmet Rıza adlı Abdülhamit muhalifi aydının grubuyla birleşerek tarihte tanınan adını alacaktı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, mutlak gizlilik içerisinde örgütlenmiş, Osmanlıcı ideolojinin mirasını taşıdığını düşünen, liberal eğilime sahip milliyetçi bir örgüt olarak ortaya çıkmıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri ve devlet bürokrasisinde ortaya çıkan böylesi hareketlerin geneline Jön Türkler deniliyordu. Makedonya İç Devrimci Örgütü’nün mücadelesinden de etkilenen ve cesaretlenen Jön Türk hareketi, 1895’ten sonra ciddi bir yükselişe geçerek hızla büyümeye başladı. En sonunda, Şubat 1902’de, Paris’te Jön Türk ismiyle anılan bu hareketin çeşitli unsurlarının inisiyatifiyle özelde bu hareketi, genelde ise bütün Osmanlı muhalefetini bir araya getirmeyi hedefleyen bir kongre düzenlendi. 1. Jön Türk Kongresi, Osmanlı Hürriyetperverler Kongresi, Osmanlı Liberal Kongresi gibi adlarla anılan kongreye, farklı Jön Türk örgütlerinin yanı sıra Ermeni Devrimci Federasyonu, Veragazmiya Hınçak Partisi ve çeşitli Rum ve Bulgar milliyetçi cemiyetler de katıldı. Kongre, Jön Türk hareketi içerisinde kimi bölünmeleri su yüzüne çıkardı. Bölünme azınlıklar ve özellikle de Ermeni sorunu üzerinden gelişti. Kongre’de II. Abdulhamit’in yeğeni Prens Sabahattin’in başını çektiği liberal Jön Türk kanadı, Rum ve Arnavut delegelerle birlikte Ermenilere yaşatılan acıların bir an önce durdurulmasından yana olduklarını belirtmiş ve Ermenilerin huzur ve güvenlikleri için Avrupa’yı yardıma çağırmakta haklı oldukları vurgulanmıştı. Jön Türk hareketi içerisinde Prens Sabahattin’in görüşlerinin destekleyicileri bu noktada ciddi bir çoğunluğu temsil etmekteydiler. Fakat bu yaklaşıma karşı çıkan bir azınlık da vardı ve bu azınlığın görüşlerini İttihat ve Terakki Cemiyeti Paris şubesinin lideri olan Ahmet Rıza çekiyordu[52].

1902 Kongresinin ardından, Prens Sabahattin’in önderliğinde ortaya çıkmış olan çoğunluk grubu Batı destekli bir darbe örgütlemeye girişti. Ancak 1903’te gerçekleşen darbe girişiminin başarısızlığının ardından, çoğunluk grubu çöktü ve Ahmet Rıza’nın İttihat ve Terakki Cemiyeti öne çıkmaya başladı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gövdesi Osmanlı sınırları içerisinde fakat başı Avrupa’daydı. Cemiyet de kendi içinde bölünmüştü: Ahmet Rıza Osmanlı’da değişimin barışçıl yollardan gerçekleşmesi gerektiğini savunurken, Şehzade Yusuf İzzetin Efendi’nin özel doktoru olan Bahaettin Şakir’in başını çektiği grup II. Abdülhamit’in devrilmesiyle bir değişimin mümkün olacağını savunuyordu. Cemiyet Mısır’da Bahaettin Şakir’in kuruculuğunu yaptığı Şurayı Ümmet adında bir yayın çıkartmaya başlayarak çalışmalarına hız verdi. Fakat 1905’te bu gazete kapatıldı. Bunun üzerine Bahaettin Şakir Paris’e gidip oradaki şubeyi daha radikal ve aynı zamanda merkezileşmiş bir yapı haline getirmeye çalıştı[53]. 1906’da da tarihe Talat Paşa adıyla geçecek olan Selanik’in posta müdürü Mehmet Talat, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’ni kurarak Jön Türk hareketiyle irtibata geçti. Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, kısa bir süre içerisinde bölgedeki devlet yetkililerinden, Celal Paşa adıyla tanınan subay Ahmet Celal’in etkisiyle orduda ciddi bir yaygınlık kazandı. Bu sırada Prens Sabahattin de siyaset hayatına geri dönmüş ve 1906’da Adem-i Merkeziyet ve Teşebbüs-ü Şahsi Cemiyeti adında bir örgüt kurmuştu. Mısır’da ise Ahd-ı Osmani Cemiyeti adında bir örgüt ortaya çıkmıştı. Öte yandan bütün bu örgütler 22 Aralık 1907’de Paris’te yapılan ve II. Jön Türk Kongresi adıyla anılan toplantıda bir araya geldiler. Cemiyet, toplantıya katılanların, Osmanlı’nın bütünlüğünün korunması ve bir önceki kongrede tartışılan dış yardımların reddedilmesi gibi konularda hassasiyet göstermelerini şart koşmuştu. Hareket, İttihat ve Terakki bayrağı altında birleşmişti[54]. Öte yandan bu toplantının gerçekleşmesi için harekete geçen temel unsur, Jön Türk örgütlerinden herhangi biri değil, Ermeni Devrimci Federasyonu’nun Batı Bürosu idi. Dolayısıyla bu toplantı vesilesiyle Jön Türk hareketi ile Taşnaklar arasında sağlam bir ittifak ortaya çıkmıştı[55].

Hiç şüphe yoktu ki özelde İttihat ve Terakki Cemiyeti ve genel olarak Jön Türk hareketinin büyük bir kısmı, ciddi ve büyük bir milliyetçi akımı teşkil ediyordu. Jön Türklerin aynı zamanda Prens Sabahattin çevresinin görüşleri çerçevesinde zayıf Müslüman Osmanlı özel sermayesinin çıkarlarını ve siyasetini temsil ettiğini söylemek de mümkündür. Ancak bir noktada çoğunluk elde etmiş bu görüşlerin Jön Türk hareketi içerisinde nihayetinde pek tutunamadığını görmek gerekir. Jön Türk hareketi nasıl bir sınıfsal zemine sahipti? Bu konuda en net analiz, dönemin Balkan devrimcileri hareketinin başını çeken, Bulgar dar sosyalistlerine yakın Christian Rakovsky tarafından yapılmıştır:

“Peki, Jön Türk hareketinin toplumsal niteliği nedir? Türk işçileri ve köylüleri hâlâ ruhbanın etkisi altındadırlar. Jön Türklere sempati duyan Müslüman burjuvazinin pek bir önemi olduğu ise söylenemez. Uzun bir tarihsel evrim, Türk burjuvazisini bir askeri ve devlet görevlisi katmanına dönüştürmüştür, Hıristiyan burjuvazi ise sanayi ve ticaretle uğraşmaktadır.”[56]

Jön Türk hareketi, Osmanlı devlet ve ordusunda üst ve orta katmanlarında öbeklenmiş olan radikal milliyetçi Türk burjuvazisinin bir hareketiydi ve İttihat ve Terakki Cemiyeti 1907 II. Jön Türk kongresinin ardından Türk burjuvazinin sınıf partisi oldu. Zaten Jön Türklerin ideolojisi de sınıfsal niteliklerini ortaya koyuyordu. Nihayetinde ortaya konulan, tipik bir liberal milliyetçi hareketti. Abdülhamit ‘memleketi mahvediyordu’, ‘vatanı ondan kurtarmak lazımdı’, ‘imparatorluğun toprak bütünlüğünü korumaktan acizdi’ . Devlet ve ordu içinde doğup gelişmiş olan Türk burjuvazisi sonuçta padişahın siyasi baskılarından da giderek rahatsızlanmaya başlamaktaydı. Sonuçta ortada pek de olağanüstü bir durum olduğu söylenemezdi.

Öte yandan sosyalist olduğunu iddia eden, hatta II. Jön Türk Kongresi’ne katıldığı 1907’de İkinci Enternasyonal üyesi olan Ermeni Devrimci Federasyonu, neden Jön Türk hareketiyle işbirliğine gitmişti? Bu, tipik bir İkinci Enternasyonal partisinin oportünizminden mi ibaretti yoksa ortada bundan da öte bir durum mu vardı? Kuruluş sürecini göz önünde bulundurarak baktığımız zaman, Taşnakların sosyalizmi benimsemeleri pragmatik temelleri olan bir karardı. Esasında sınıf mücadelesinin fazlasıyla yoğun olduğu Kafkaslarda bile, Taşnaklar sınıf mücadelesini reddediyorlardı. Taşnaklar, Ermeni ulusunun aşırı dağılmışlığını ve karşısında pek çok güç varken sayıca az oluşunu gerekçe göstererek, ulusal kurtuluşun başlangıç aşaması olarak adlandırdıkları dönemde Ermeni toplumundaki bütün sınıfların birlik ve beraberlik içinde hareket etmesinin gerekli olduğunu iddia ediyorlardı[57] Öte yandan, Taşnakların büyük Avrupalı güçlerin Ermeniler lehine müdahale etmesi umutları karşılanacak gibi durmamaktaydı. Ciddi bir güç haline gelmekte olan Avrupa sosyal demokrat hareketinin Ermeni davasına desteğini kazanmak ise kulağa bir hayli cazip geliyordu. Dolayısıyla Taşnaklar, her ne kadar sosyalizmin kuruluşunun Ermenistan’da söz konusu olmadığını bir yandan vurgulasalar da, 1894’ten itibaren kimi sosyalist yayınları çevirmeye başladılar, 1896’da ise İkinci Enternasyonal ile ilişki kurdular[58]. Taşnaklar, içlerinde sosyalist görüşleri savunan kimi militanlar ve hatta Genç Taşnaklar adını alan bir hayli uzlaşmaz sosyalist bir hizip olmuş olsa da, 1907’de İkinci Enternasyonal’e giriş başvurusu yapana kadar Ermenistan için sosyalizm ile alakalı bir program benimsemediler. 1907’de benimsenen program ise azınlıkların yaşadığı ülkelerde sınıf mücadelesinin karmaşıklığından bahsediyor, ezilen ulus işçilerinin kendi milli kültürleriyle ilgilenmeleri gerektiğini söylüyor ve geleceğin sosyalist toplumunda da ulusların var olacağını vurguluyordu[59]. Taşnakların bu tarihten sonra savunduklarını söyledikleri sosyalizm anlayışı ise, teorik olarak Guiseppe Mazzini ve Guiseppe Garibaldi gibi İtalyan sol milliyetçilerinden Rus narodnik geleneğine, Eduard Bernstein ve Jean Jaures’ten Karl Kautsky’e, sosyal demokrasinin merkezinden sağına geniş bir yelpazeye dayanıyordu. Zamanla en fazla belirgin olan Fransız Jean Jaures’in uluslara, anavatanlara ve demokrasiye bağlı sosyalizm anlayışı oldu[60]. Bununla birlikte Taşnakların ulusal programı da değişmekteydi. Artık Türkiye Ermenistan’ı için, ulusal kurtuluş çizgisinden ziyade, yerel özerkliğe dayanan siyasal demokrasi ve Osmanlı İmparatorluğu ile federatif bağlar kurulması savunulmaktaydı[61].

Enternasyonalist Ermeni sosyalistlerinin hepsi, Taşnakların, sosyalist sloganları milli amaçları için kullanan burjuva milliyetçisi bir örgütlenme oldukları konusunda hemfikirdiler. Şüphesiz, Taşnak militanlarından bazıları zamanla gerçekten sosyalist görüşlerden etkilenmeye başladılar, hatta kimileri başından beri içtenlikle sosyalizme inanmaktaydılar. Öte yandan partinin sınıf mücadelesine yaklaşımı onu hem Kafkaslarda, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeni küçük burjuvazisinin yoğun ve Ermeni burjuvazisinin özellikle muhalif ve radikal kesiminin mevcut ve etkin olduğu bir yapı haline getirmişti. Taşnaklar 1907’de Jön Türklerle ittifak yaptıklarında bunu Ermeni işçi sınıfının çıkarları uğruna mı yapmışlardı, yoksa Ermeni burjuvazisinin çıkarları namına mı? İttihat ve Terakki’nin iktidarı aldıktan kısa bir zaman sonra Ermenilere uygulayacağı soykırım, Ermeni işçi sınıfının Jön Türklerle ve Türk burjuvazisiyle bir ittifaktan anlık olarak bile elde edebileceği bir çıkarı olmadığını gösterecekti. Taşnakların Jön Türklerle ittifakının altında Ermeni burjuvazisinin çıkarları yatmaktaydı. Aslında, Ermeni burjuvazisinin Taşnaklar içinde ifade bulan kesimiyle, Jön Türk hareketinin ifade ettiği Türk burjuvazisi arasında ciddi tarihsel paralellikler vardı. Nasıl Türk burjuvazisi konumuna rağmen siyasal iktidarı elinde tutmuyorduysa, Taşnaklar içinde öne çıkan radikal Ermeni burjuvazisi ve küçük-burjuvazisi de Ermeni toplumu içerisinde resmi ve siyasi ayrıcalıklara sahip değildi. Ülke genelinde siyasi iktidar monarşideydi. Ermeni toplumu içinde sultanın iktidarına eklemlenmiş, resmi ve siyasi ayrıcalıklara sahip kesimse ruhbandı. Aslında radikal Türk burjuvazisi ile radikal Ermeni burjuvazisinin siyasi çıkarları; daha genel olarak da Osmanlı devlet ve ordu burjuvazisi ile Osmanlı sanayi ve ticaret sermayelerinin çıkarları bir işbirliğini gerektiriyordu. Eğer bir parti olarak Taşnak liderliğinin analizini yaparsak söylemeliyiz ki, Aralık 1907’ye kadar örgütün liderliğinin bir zerresine dahi sosyalist dersek, ittihatçılarla masaya oturulduğu zaman o zerre ölmüştü. İttihatçılarla ittifak, nihayetinde Taşnakları geri dönüşü olmayan bir biçimde Ermeni burjuvazisinin çıkarları için büyük oynayan bir harekete dönüştürecekti.

II. Abdülhamit’in devrilmesi öncesinde Osmanlı burjuvazisinin siyasi temsilcileri bu durumdaydı. Fakat 1908 isyanının tek etmeni Osmanlı burjuvazisi değildi. Yeni yüzyılın başlarından itibaren tekrar Osmanlı gündemine oturan işçi mücadelelerinin de 1908’e giden süreçte ciddi bir etkileri olacaktı. İşçi sınıfı, Abdülhamit dönemi baskılarına rağmen 1902’de tekrar sınıfsal mücadelelerine başlamıştı. 1908’e kadar, dünya genelindeki 1905 grevlerinin etkisiyle özellikle 1904–1906 arasında yoğunlaşan, başta Selanik ve İstanbul olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında bulunan Kavala, Manastır, Vodenli, Üsküp, Edirne gibi şehirlerde binlerce işçinin katıldığı grevler gerçekleşti. Bu grev dalgasının Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki topraklarında gerçekleşmiş olması da pek şaşırtıcı bir durum değildi; zira burası bürokratik burjuvazinin İttihatçı hareketinin de gayri Müslim sermayenin ve örgütlerinin de güçlü olduğu, sanayileşmiş bir yerdi ve pek çok açıdan imparatorluğun en gelişmiş kesimiydi. Bu grevler dalgası anlık bir patlama olmaktan ziyade otuz yıldır devam eden baskıcı Abdülhamit yönetimine, ağır ve zorlu ekonomik koşullara ve tarımsal üretimdeki sıkıntılara ve kıtlıklara karşı işçi sınıfının hoşnutsuzluğunun, çeşitli makamlara yapılan çaresiz başvuruların sonuç vermemesinin bir ifadesiydi[62]. Grevlerin gerçekleşmesine neden olan en temel mesele, ekonomik sıkıntılardan dolayı hem devletin hem de özel işletmelerin işçilerin maaşlarını ödeyememeleriydi. Bu grevlerin ilginç fakat aslında şaşırtıcı olmayan yanı ise çoğunlukla gayri Müslimlerin elinde bulunan özel işletmelerde oldukları kadar, kamu sektöründe de gerçekleştirilmeleriydi. Kamu sektöründe çalışan işçilerin de greve gitmekte olması Osmanlı devlet yapısının sınıfsal niteliğini net bir biçimde ortaya koyuyordu[63].

1902–1908 arasında her yıl gerçekleşen grevleri 1908 isyanının temel nedeni sayamayız. Öte yandan, eğer bu yıllarda böylesi bir grev dalgası gerçekleşmemiş olsaydı, Osmanlı burjuvazisinin, II. Abdülhamit rejimine karşı harekete geçecek cesareti bulamayacağını söylemek, abartılı bir ifade olmayacaktır. 1902’den itibaren altı yıl boyunca devam eden bu işçi eylemlerinden her biri, Abdülhamit rejimine bir darbe olmuş ve rejimin itibarını zayıflatmıştı. Öte yandan, grevlerin gösterdiği en önemli olgu, geçen on altı yıl boyunca işçi sınıfının mücadele etmesini engellemeyi ve sınıfı pasif bir konumda tutmayı başarmış olan Abdülhamit rejiminin artık işçi sınıfının kontrol edemediğini gözler önüne sermiştir. Rejiminin bütün tehditkâr unsurlarıyla, baskı araçlarıyla ve acımasızlığıyla bile olsa Abdülhamit, sınıf mücadelelerinin önüne geçmeyi başaramamaktadır. İşte bu durumun yaşanması, 1902–1906 grevlerini, 1908’in nasıl gerçekleşebildiğini anlayabilmek için göz önünde bulundurmamız gereken en önemli arka plan yapmaktadır. 1908’de Abdülhamit’i işçi sınıfı devirmeyecektir ama Abdülhamit rejimi çatırdamaya, 1902’de sınıf mücadelelerinin yeniden ortaya çıkması ile başlamıştır. Dolayısıyla rejime karşı ilk darbe, bizzat işçi sınıfının eliyle vurulmuştur.

1908 öncesinde Jön Türkler konusunda Osmanlı sosyalizminin tutumu Taşnakların tutumundan genel hatlarıyla farklıydı. Gerek imparatorluğun batısındaki sosyalist hareketin milliyetçi Makedonya İç Devrimci Örgütü içerisindeki kesimi[64], gerekse Osmanlı’da faaliyet içerisinde bulunan önde gelen Ermeni sosyalist partisi olan Hınçak Sosyal Demokrat Partisi, Taşnaklar gibi Jön Türklere onlarla masaya oturacak kadar yakın olmasalar da giderek yaklaşmaya başlıyorlardı. Bunlara karşılık, Osmanlı sosyalist hareketinin hem batıdaki, hem de doğudaki sol kanadı, Jön Türk hareketine çok daha mesafeli bakmaktaydı. Makedonya’da Glavinov önderliğindeki Devrimci Sosyal Demokratlar Birliği, Girit olayı üzerinden daha 1897’den beri Jön Türk hareketine ciddi bir mesafeyle bakmaktaydı. 1898’de, örgütün o dönemki yayın organı Politiçeska Svoboda’da Jön Türk hareketinin Girit meselesine yaklaşımıyla ilgili Glavinov’un bir yazısı yayınlandı. Bir hayli sert bir dille yazılmış bir yazıda, Jön Türklerin Girit’te Türk milliyetçiliğini savunan tutumları eleştiriliyordu. Glavinov, Jön Türk’lerin Osmanlı’nın azınlıklara karşı uyguladığı milli baskıdan ve egemenliklerden yana olduğunu savunuyordu[65]. Zaten 1900’lerin başlarından itibaren MİDÖ ve benzeri ezilen ulus milliyetçileri dâhil hiçbir burjuva ve küçük-burjuva eğilimle çalışmama tutumunu benimsemiş olan dar sosyalist geleneğin, Jön Türk hareketiyle herhangi bir yakınlaşmaya girmesi düşünülemezdi. 1905’te (Dar)BDSİP çizgisinde kurulan Makedonya ve Edirne Sosyal Demokrat İşçi Örgütü’nün tutumu da bu şekilde devam edecekti. Bununla birlikte, Abdülhamit’in devrilmesine giden dönemde MESDÖ de ciddi devlet baskılarına maruz kalacaktı[66].

Ermeni sosyalist hareketinin Osmanlı odaklı kesiminin sol kanadı ise yine Kafkaslarda, Tiflis’te 1906’da çıkmaya başlayan Yerkri Tzayn (Ülkenin Sesi) isimli gazete etrafında şekillenmeye başlayacaktı. Bu gazetede, Marksist Ermeni İşçiler Grubu’ndan Hınçak Sosyal Demokrat Partisi’ne, Sosyal Demokrat Ermeni İşçiler Örgütü’nden Genç Taşnaklara kadar bütün sosyalist Ermeni örgütlenmelerden gelen çeşitli unsurları bir araya getirmekteydi. Derginin kurucusu Tigran Zaven’in hem Taşnakların doğu örgütlenmesiyle, hem de Hınçak Sosyal Demokrat Partisi ile iyi ilişkileri vardı. Sosyal Demokrat Ermeni İşçiler Örgütü’nün önemli teorisyenlerinden Bahşi İşhanyan da Yerkri Tzayn’a katkı sunanlar arasındaydı. Ayrıca Ermeni Marksist solunun ilk örgütü Marksist Ermeni İşçiler Grubu’nun kurucularından Yessalem takma adlı militan işçi Karekin Kozikyan da, 1904’te İsviçre’de çıkarttığı ve hem Taşnak hem de Hınçak partilerini eleştiren Banvor (İşçi) isimli yayının ardından bu gazetede çalışmaya başlamıştı[67]. Yerkri Tzayn, ismine rağmen daha ilk sayısında Osmanlı İmparatorluğu’na dair çok net ifade edilmiş olmasa da açıkça enternasyonalist bir yaklaşım sunuyordu:

“İki halkı ne ayırıyor? Hepimiz aynı zorbanın ayakları altında eziliyoruz. Aynı bahtsızlıklara üzülüyoruz. Çevrenize bir bakın. Türkiye, İran ve Rusya’da Türk halkı, katı önyargıları, engin cehaleti ve sonsuz yoksulluklarıyla sömürücülerin pençesindedir; kanlar içindeki bu zavallı yaratıklar Ermeni halkı kadar acı çekmektedir. Türkiye Ermenileri kendi kurtuluş davalarını, aynı boyunduruk altında yaşayan başkalarının kurtuluş davalarından ayırmamalıdırlar (…) Türkiye’de tek bir ihtimal vardır: Büyük Devrim (…) Ermenileri, Türkleri, Kürtleri, Süryanileri, Yezidileri, Dürzîleri, Rumları, Yahudileri, Arapları, Arnavutları ve Makedonları köle eden bu rejim, bütün bu halkların birleşik gücüyle devrilmelidir.”[68]

1907’nin başına gelindiğinde ise, çevrenin görüşü daha da net bir biçimde ortaya konulacaktı. Yerkri Tzayn’ın enternasyonalizmi sınıfsal temelde bir enternasyonalizmdi ve kendilerini ne kadar devrimci göstermeye çalışırlarsa çalışsınlar, farklı sınıfların hareketleriyle işbirliğine karşı çıkmayı bir görev olarak görmekteydi. Derginin Jön Türk hareketine bakışı da bu minvalde şekillenmekteydi:

“Biz ‘Ermeni Milleti’ adına konuşmak istemiyoruz; çünkü bize göre halkları ayıran ırklar ya da diller değildir, sınıflar, toplumsal, ekonomik ve siyasal kategorilerdir. Ermeniler ve Türkler yoktur. Sadece ezenler ve ezilenler, sömürenler ve sömürülenler vardır... Jön Türklere karşı tutumumuz ne olmalı? Kendilerini liberal bir sınıf olarak ortaya koydukları için, bizim onlarla organik bir ilişkimiz olamaz (…) Gerçek bir bağlaşma, ancak Türk halkıyla yapılabilir (…) Eğer onlar yalnızca ‘Müslüman Milleti’nin değil, bütün ezilenlerin bir siyasi partisini oluştururlarsa (…) Ancak o zaman Ermeniler Türklerle birlikte bir sınıf partisi kurabilirler"[69].

Yerkri Tzayn Tiflis merkezli bir yayın olsa da, içeriği Osmanlı İmparatorluğu’na yönelikti. Derginin sayfaları dönemin Prens Sabahattin, Ahmet Rıza, Abdullah Cevdet gibi önde gelen Jön Türklerine dair detaylı biyografiler ve sert eleştiriler içeriyordu[70]. Ayrıca Yerki Tzayn başta Van olmak üzere imparatorluğun Ermeni nüfusun yüksek olduğu kimi şehirlerinde dağıtılıyordu ve derginin yazıları Ermenice, Türkçe ve Kürtçe binlerce bildiri haline getirilip bölgede dağıtılıyordu. Taşnak Partisi önderlerinin Paris’te İttihatçılarla görüşmelerine aylar kala, bölgedeki Taşnak militanları da Yerki Tzayn’ın savunduğu görüşlerden çok ciddi bir biçimde etkileniyordu[71]. Gerek Kafkasya’daki Doğu Bürosu, gerekse Paris’teki Batı Bürosu sınıf mücadelesini reddeden Taşnak partisinin imparatorluğun doğu bölgesindeki kimi militanlarının yayınladığı aşağıdaki bildiri, Yerkri Tzayn’ın görüşlerinin etkisini, dilinin benzerliğiyle dahi doğrulamaktadır:

“Bizim kendimizin kim olduğumuzu, karşıtlarımızın ve düşmanlarımızın kimler olduğunu anlamamızın zamanı geldiğine inanıyoruz. ‘Biz’ derken, ‘Taşnak’ ya da diğer Ermeni devrimci partilerini değil, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan ve zorba hükümetin yıkıcılığına, yağmacılığına ve baskıcılığına uğrayan herkesi, bütün Osmanlıları, yani bütün Türkleri, Ermenileri, Arnavutları, Arapları, Rumları, Süryanileri kastettiğimiz anlaşılmalı. (…) Bizim bayrağımız altına girenlerse, ırk ya da din ayrımı olmadan, özgürlük ve eşitliği isteyenler, müstebit hükümetten nefretle, bütün halkları kölelikten, yağmadan ve haydutluktan kurtarmaya çalışanlardır. Biz özgürlüğüz, bilgiyiz, eşitliğiz, adaletiz. Düşmanlarımız zorbalıktır, cahilliktir, köleliktir, yağmadır, adaletsizliktir. Biz işçileriz, biz ülkemizin lanetlileriyiz, alevleri yükseltenleriz.”[72]

Gerdûn


52 Karasandık, Özlem. "Osmanlı Arşiv Belgelerine Göre Ermeni Hınçak Cemiyeti'nin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Siyasi Faaliyetleri (1887-1908)". Mersin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 2005. Mersin. s. 93

53 Uzun, Cem. "Osmanlı Muhalefet Partileri". http://www.antikapitalist.net/makale/turkiye/84_ksdden_osmanli-muh-isyan...

54 "Tanzimat ve Batılılaşma." Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1820

55 Ter-Minasian, Anahide. "1876-1923 Döneminde Osmanlı Toplumunda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 212-213

56 Rakovsky, Christian. "The Turkish Revolution". Le Socialisme, Paris No.37, 1 Ağustos 1908. http://www.marxists.org/archive/rakovsky/1908/08/01.htm

57 Ter-Minasian, Anahide. "Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912)". İletişim. 1992. İstanbul. s. 53

58 Ter-Minasian, Anahide. "Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912)". İletişim. 1992. İstanbul. s. 28-29

59 Ter-Minasian, Anahide. "Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912)". İletişim. 1992. İstanbul. s. 72

60 Ter-Minasian, Anahide. "Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912)". İletişim. 1992. İstanbul. s. 74

61 Ter-Minasian, Anahide. "Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm (1887-1912)". İletişim. 1992. İstanbul. s. 72

62 "Tanzimat ve Batılılaşma." Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1813

63 "Tanzimat ve Batılılaşma." Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1814

64 MİDÖ'nün kendi sol kanadı ve (Geniş)BSDİP yanlılarını kapsayan bu gruba 1905'te (Dar)BSDİP'den ayrılan ve "Anarko-Liberal" olarak anılacak olan kesimin Makedonya'daki takipçileri de katılacaklardı.

65 Adanır, Fikret. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 57

66 Yalımov, İbrahim. "1876-1923 Döneminde Türkiye'de Bulgar Azınlığı ve Sosyalist Hareketin Gelişmesi". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 143

67 Ter-Minasian, Anahide. "1876-1923 Döneminde Osmanlı Toplumunda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 208

68 Ter-Minasian, Anahide. "1876-1923 Döneminde Osmanlı Toplumunda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 209

69 Ter-Minasian, Anahide. "1876-1923 Döneminde Osmanlı Toplumunda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 209-210

70 Ter-Minasian, Anahide. "1876-1923 Döneminde Osmanlı Toplumunda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 208

71 Ter-Minasian, Anahide. "1876-1923 Döneminde Osmanlı Toplumunda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 210

72 "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 19-20

Tags: 

Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve İşçi Hareketi (4)

Türkiye Komünist Partisi'nde Sol Kanat - 1. Hareketin Kökenleri

1908 İsyanı’nın Analizi

Abdülhamit rejimi, 1902’den beri sallanmaktaydı; 3 Temmuz 1908’de, yanından geyiğini ayırmayan Resneli Niyazi adlı eksantrik bir İttihatçı subayın, komutasındaki iki yüz kadar asker ile Makedonya dağlarına çıkmasıyla, saltanat sallanmaya başladı. Üç hafta içerisinde bu ayaklanma Osmanlı ordusu içerisinde hızla büyümüştü. Kıvılcım, kısa zamanda Makedonya’daki Osmanlı ordusunun neredeyse tamamını, imparatorluk genelinde ise ciddi bir kısmını saran bir yangına dönüşmüştü. Arnavut “vatan fedaisi” Resneli Niyazi, 1908 isyanını başlattığı zaman, resmi Osmanlı İmparatorluğu’nu 1. Dünya Savaşı’na götürecek, imparatorluğun sonunu görecek ve Mustafa Kemal Atatürk şahsı etrafında Kemalizm adıyla yeniden doğup gölgesi günümüz Türkiye’sine hâlâ uzanıyor olacak geleneği iktidara getirdiğini bilmiyordu. Çünkü adı yeni başlamış yüzyılda çok iyi bilinecek olan Mustafa Kemal, 1908 yaşanırken Selanik’teki otelinin balkonunda olayları izlemekte olan başka bir İttihatçı subayın arkasındaki bir gölgeden ibaretti. Bu subay, Resneli Niyazi’nin askerleriyle dağa çıktığı haberi geldikten sonra Abdülhamit’in devrilmesi için ve tabii ki kendisi için de muhteşem bir fırsat doğduğuna inanarak görev yaptığı Selanik’teki Osmanlı ordusunda isyanı yaymaya çalışan İsmail Enver’den başkası değildi. Ayaklanma Selanik’e yayıldıktan sonra nüfusun sabahlara kadar sokaklarda kaldığı söylenir. Aynı gecenin sabahında, yani 24 Temmuz’da Selanik’e, isyanı bastıramayan II. Abdülhamit’in yeniden meşrutiyet rejimine geçildiğini ilan ettiği haberi ulaşacaktı[73]. Jön Türkler kazanmıştı. Osmanlı şehirlerinin sokaklarında yankılanan slogan, “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet”ti (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik). İstanbul birkaç ay içerisinde “dünya’nın en özgür şehri” olacaktı[74].

Ya da Jön Türkler, Taşnaklar ve tarihe II. Meşrutiyet olarak geçecek rejime inananlar içinde en iyi niyetlileri böyle düşünüyorlardı. Daha 24 Temmuz’dan birkaç hafta sonrasında devasa işçi mücadelelerinin patlamasıyla durumun böyle kalmayacağı açığa çıkacaktı. Öte yandan gerçekleşen, tarihte hak ettiği ilgiyi göremeyecek olsa da, fazlasıyla önemli bir olaydı. Fakat gerçekleşen neydi? 3 Temmuz’da başlayıp 24 Temmuz’da zafere ulaşanlar kimlerdi? Osmanlı İmparatorluğu’nda ne olmuştu ve bu olayların anlamı neydi? Gerçekleşen olaylar, Osmanlı sosyalizmi için bir hayli büyük bir önem taşımaktaydılar ve Osmanlı ve Balkan sosyalizminin sol kanadı bu tartışma içerisinde en net tavırları takınanlar arasında olacaklardı. Öte yandan uluslararası sosyalist hareketin önemli önderleri için de Jön Türk isyanı bir değerlendirme yapmayı gerektiriyordu ve dönemin pek çok önemli düşünürü gerçekleşenlere dair bir tutum alma ihtiyacını hissediyordu. İsyanın doğasına dair soruyu ortaya ilk atan sosyalist militan, Balkan sosyalizminin önde gelen isimlerinden Christian Rakovski’ydi. Rakovski 24 Temmuz’dan bir hafta sonra, 1 Ağustos’ta yayınlanan yazısında şu değerlendirmeyi yapmaktaydı:

“[B]ir devrim mi, yoksa fazla önemli sonuçlar yaratmayacak bir askerî darbe mi görüyoruz? Bunu, ancak gelecek gösterecek. Ancak diğer yandan, Türk devrimi başladığı günden beri çok tehlikeli bir yoldan çıkma sinyali veriyor.

"Hiç kuşku yok ki, öylesine fazla tutkuyla parçalanmış bir ülke olan Türkiye'de barış ortamını sağlamanın tek yolu özgürlüklerin azamî ölçüde sağlanmasıdır. Ancak imparatorluğun farklı halklarının taleplerinin karşılanmasını sağlayan onları dayanışma ruhu altında toplamayı başarabilir. Ne yazık ki Jön Türklerin gücü bu açıdan bakıldığında tamamen yetersizdir. Talep ettikleri ve elde ettikleri 1876 Anayasası istenecek çok şey bırakıyor. Sultan'ın mutlak gücüne ise neredeyse hiç dokunmuyor.

(…)

"Diğer yandan imparatorlukta karşılaştıkları çürüme durumu karşısında şaşkına dönmüş Jön Türklerin akıllarında sadece tek bir şey var: Merkezî iktidarı olabildiğince sağlamlaştırmak. Mutlakıyetçi sultanın yerini ondan daha az mutlakıyetçi olmayan oligarşi alacak gibi.

(…)

Jön Türklerin içinde ciddi bir şekilde tutulduğu ve desteklendiği tek çevre, ordu ve bürokrasi çevresidir. Bu iki unsur, kısa süreli oldukları kadar kısa ömürlü bir devrimi garanti edebilirler ancak. Sultan'ın mümkün olan en fazla sayıda Jön Türkü iktidara çağıran zekice bir manevrası, tüm hareketi dağıtabilir ve hareketin sonunu getirebilir. Jön Türkler Hıristiyan burjuvaziden ve işçi sınıfından sağlam bir destek bulabilir, ancak böyle bir işe kalkışacak ahlaki cesarete sahipler mi? [75]

Rakovski’nin ortaya attığı sorular kısa süre içerisinde gelişmeler tarafından yanıtlanacak, Jön Türk hareketinin, sultanın zekice bir manevrasıyla dağılmayacak bir yapıda olduğu ve Jön Türklerin ihtiyaç duydukları sürece, işçi sınıfıyla değilse de Hıristiyan burjuvaziyle birlikte çalışmaktan bir çekinceleri bulunmadığı ortaya çıkacaktı. Rakovski’nin genel tutumu ise, desteklediği dar sosyalist akım tarafından da sahiplenilmekteydi. Dar sosyalistler, daha en başından en ufak bir çekinceye veya tereddütte ve en ufak bir yanılsamaya düşmeden, 1908 İsyanı’nı bir askeri ayaklanma olarak nitelendireceklerdi[76]. Dar sosyalistlerin lideri Blagoev de 24 Temmuz’dan kısa bir süre sonra, Ağustos ayında yayınladığı bir kitapçıkta tamamen net bir biçimde proletaryayı burjuva ve küçük burjuva unsurların etkilerinden korumanın önemini vurguluyor; bu görev her zamankinden daha büyük bir önem kazanmışken Jön Türkleri desteklemek için Makedonya’ya koşan sosyalistleri kınıyordu. Blagoev, yalnızca Jön Türklere karşı değil, Jön Türklerin “sosyalist maskesi takmış” destekçilerini de sertçe eleştirmekteydi. Bununla birlikte, Blagoev dar sosyalistlerin olaylardan uzak durması gerektiğini de savunmuyor, Osmanlı sınırları içerisindeki yoldaşlarının olası grevlere katılması gerektiğini de güçlü bir biçimde vurguluyordu[77]. (Dar)BDSİP’nin 2-5 Ağustos arası gerçekleşen 15. Büyük Kongresi de duruma aynı netlikte bakıyordu:

“(Dar)BDSİP Kongresi (…) Türkiye proletaryasının, mutlakıyet rejimini ortadan kaldırmak ve Türkiye proletaryasının tamamıyla kurtulması için yaptığı savaşımı sürdürmesini ve bu savaşımda tam zafere ulaşmasını temenni eder. Türkiye proletaryası tam özgürlüğüne, ancak öz sınıfsal örgütüyle, sosyalizm bayrağı altında, uluslararası sosyal demokrat güçlerle omuz omuza savaşarak erişebilir.” [78]

Uluslararası sosyalist hareketin sol kanadının liderleri de 1908’de gerçekleşen olay ve sonrasındaki gelişmelere dair bir hayli önemli değerlendirmeler yaptılar. Ekim 1908’de kaleme aldığı bir yazısında Lenin, Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleşmiş olan olayı, bir demokratik burjuva devrimi olarak nitelendirdi. Ancak, Lenin’in Jön Türk hareketini desteklediği veya bu harekete dair yanılsamalar içerisinde olduğunu söylemek de pek mümkün değildi:

“Topraklarını ve kolonilerini geliştirmek açısından ‘yutulabilecek’ en büyük lokmayı yutma kaygısı duyan kapitalist güçler arasındaki rekabet, Avrupa’ya bağımlı veyahut Avrupa’nın ‘koruduğu’ ülkelerde bağımsız demokratik hareketlerden duyulan korku ile birlikte, Avrupa politikasının ana pınarlarını oluşturmaktadır. Jön Türkler ılımlılıkları ve ihtiyatlarından dolayı övülmekteler, yani Türk devrimi tam da zayıf olduğu için, halk kitlelerini bağımsız eyleme teşvik etmediği için, Osmanlı İmparatorluğu’nda proleter mücadelelerin baş göstermesine düşmanca yaklaştığı için övülüyor.” [79]

Lenin haricinde Troçki’nin de Jön Türkler ve Osmanlı’da 1908 üzerine yazıları vardır. Troçki’nin 1908’in mahiyetini belirlerken aldığı tutum Lenin’in çok uzağında olmamakla birlikte, özellikle kitle grevinin patlak vermesinin ardından 1908’i, Rusya’nın 1905’ine benzetmesi ve bir devamlılık görmesi farklılığıdır. Ayrıca uluslararası sosyalist hareket önderlerinden, Osmanlı’da sınıf hareketinin önemine en fazla vurgu yapan da Troçki olacaktı. Troçki, Aralık 1908’de yazdığı yazısında şöyle demektedir:

“Rus Devrimi’nin yankıları Rusya sınırlarının dışına taştı. Devrim, Batı Avrupa’da coşkulu bir proletarya hareketinin gelişmesini tetikledi. Aynı zamanda Asya ülkelerini de siyasi bir faaliyet içine çekti. Rusya’da olup bitenlerin doğrudan etkisiyle İran’da, Kafkasya sınırlarında iki yıldan fazla bir süredir çeşitli biçimlerde devam eden devrimci bir mücadele başladı. Kitleler, Çin’de, Hindistan’da, her yerde, hem kendi ülkelerindeki zorbaların hem de Avrupa proletaryasını sömürmekle yetinmeyip Asya halklarını da soyup soğana çeviren Avrupalı yağmacıların (kapitalistler, misyonerler) karşısına dikildi. Rus Devrimi’nin yarattığı en son etki, bu yaz Türkiye’de gerçekleşen devrim oldu.

"Rusya’da devrimin temel savaşçısı proletaryadır. Türkiye’de, daha önce de belirttiğim gibi, ancak başlangıç halinde bir sanayi vardı; proletarya zayıf ve sayıca yetersizdi (…) Bu yılın Temmuz ayında devrim patlak verdiği zaman, Sultan ordusuz kaldı. Askeri birlikler birbiri ardına devrim saflarına geçiyordu. Bilinçsiz askerler hareketin amacını kuşkusuz anlamıyorlardı ama yaşam koşullarıyla ilgili hoşnutsuzlukları, onları subaylarını izlemeye yöneltmişti. Subaylar, talepleri kabul edilmezse sultanı devirmek tehdidinde bulunarak bir anayasa istediler. Abdülhamit’in boyun eğmekten başka yapacağı bir şey yoktu. Bir anayasa ihsan etti (sultanlar boğazlarına bir bıçak dayandığı zaman genellikle böyle jestler yaparlar), liberallerin yer aldığı bir bakanlık oluşturdu ve parlamento seçimlerine gitti. Bu dönemde tüm ülkede büyük bir hareketlilik göze çarptı. Mitingler mitingleri izledi. Çok sayıda yeni gazete çıkarıldı. Genç proletarya, bir gök gürültüsüyle uyanır gibi harekete geçti. Grevler patlak verdi, işçi örgütleri kuruldu. Selanik’te ilk sosyalist gazete yayınlandı.

"Reformcu ‘Jön Türklerin’ çoğunlukta olduğu Türk parlamentosu, bu satırların yazıldığı sırada yeni toplandı. Yakın gelecek bize bu Türk 'Duma'sının yazgısının ne olacağını gösterecek.” [80]

1909’da yazdığı bir yazıda ise Troçki, Osmanlı 1908’ini, genel hatlarıyla geliştirmiş olduğu sürekli devrim anlayışı minvalinde değerlendirecekti:

“Türk devrimi, tamamlamak zorunda olduğu görevler nedeniyle (ekonomik bağımsızlık, devletin ve ulusun bütünlüğü, politik özgürlükler) burjuva ulusun kendi kaderini belirlemesine denk düştü ve bu anlamda 1789–1848 devrimlerinin geleneğini canlandırdı. Öte yandan devrim subaylarının yönettiği ordu, ulusun yürütme organı gibi görev yaptı ve bu da, olayların askeri manevralarla planlandığı izlenimini yarattı. Yine de pek çok insanın yaptığı gibi Türkiye’deki son Temmuz olaylarında yalnızca basit bir darbe görmek ve bu olayları Sırbistan’daki herhangi bir askeri-hanedancı darbeyle eş tutmak son derece aptalcadır. Türk subaylarının gücü ve başarılarının gizi, kusursuzca hazırlanmış bir planda ya da şeytanca bir ustalıkta ve suikast yeteneklerinde değil, toplumun en ileri sınıflarının kendilerine duyduğu sempatide yatıyor: Tüccarlar, zanaatçılar, işçiler, dinsel ve yönetsel kesimler ve nihayet köylülerin temsil ettiği kır kitleleri. Fakat bütün bu sınıflar beraberlerinde yalnızca “sempati”lerini değil, çıkarlarını, taleplerini ve umutlarını da getiriyor. Uzun süredir bastırılmış olan toplumsal özlemlerini, bunları dile getirmek için kendilerine zemin yaratan bir parlamento sayesinde, şimdi açıkça ifade ediyorlar. Türk Devrimi’nin artık tamamlandığını düşünenleri acı düş kırıklıkları bekliyor. Düş kırıklığına uğrayanların arasında yalnızca Abdülhamit değil, öyle görünüyor ki “Jön Türkler” Partisi de olacak.

(…)

Türk endüstrisi söylediğimiz gibi çok zayıf. Sultan rejimi yalnızca ülkenin ekonomik kuruluşlarını aşındırmakla kalmadı, proletaryanın gelişmesi korkusuyla fabrikaların yapılmasına da bilerek engel oldu. Ama aynı zamanda, rejimi bu tehlikeye karşı tamamen korumanın olanaksız olduğu da ortaya çıktı. Türk Devrimi’nin ilk haftalarına, fırınlarda, matbaalarda, tekstilde, toplu taşımacılıkta, tütün imalatında çalışanların, demiryolu ve liman işçilerinin grevleri damgasını vurdu. Avusturyalı marşandizlerin boykotu için, Türkiye’nin henüz çok genç olan ve bu kampanyada kararlı bir rol üstlenen proletaryası (özellikle liman işçileri) esin kaynağı olacak ve onları harekete geçirecekti. Peki, yeni rejim işçi sınıfının siyasi uyanışını nasıl karşıladı? Grevleri zor kullanarak engellemeyi öngören bir yasa çıkartarak. ‘Jön Türklerin’ programında, çalışanların lehine alınacak önlemlere ilişkin tek bir sözcük yer almadı. Fakat Türk proletaryasını önemsiz bir nicelik olarak değerlendirmek, ciddi sürprizlerle karşılaşma riskine girmek anlamına geliyor. Bir sınıfın önemi hiçbir zaman yalnızca sayısıyla değerlendirilmez. Günümüzde proletaryanın gücü, sayıca çok az da olsa, ülkenin yoğunlaşmış üreteci gücünü ve en önemli iletişim araçlarının denetimini ellerinde tutması olgusundadır.‘Jön Türkler’ Partisi, bu basit kapitalist ekonomi politik olgunun karşısında, gerçekliğe sertçe çarpacaktır (...) Bu yüzden geçtiğimiz Temmuz’da Makedonya’da gerçekleşen ve Meclisin toplanmasını sağlayan askeri isyanı, yalnızca devrimin önsözü olarak görüyorum”. [81]

Genel olarak Troçki’nin bu konudaki görüşlerinin dikkat çekici bir özelliği, Osmanlı sosyalist hareketinin sol kanadının tutumuna en yakın görüşleri ifade etmiş oluşudur. Tıpkı Osmanlı dar sosyalistleri gibi, Troçki de olanları genel hatlarıyla nitelendirmek için devrim terimini kullanmakla birlikte, Temmuz 1908’de gerçekleşen ayaklanmayı bir askeri isyan olarak nitelendirmiştir. Aynı zamanda Troçki, Osmanlı sosyalistlerinin netliğine nazaran bir hayli çekinceli, hatta utangaç bir biçimde de olsa, Osmanlı proletaryasının oynadığı role ve önemine dikkat çekerek ve Temmuz 1908’i devrimin yalnızca ‘önsözü’ şeklinde niteleyerek, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir proleter devrimin gündemde olabileceğini ifade etmiştir. 1915’te hapisten yazacağı Junius Kitapçığı adlı eserinde Rosa Luxemburg da, ayaklanmanın tahliline kalkışmaksızın Jön Türk hareketinin niteliğini, gidişatını ve Alman emperyalizmi ile ilişkisini net bir biçimde ortaya koyacaktır:

“İlk aşamada, Jön Türk hareketinde hala ideal beklentiler hâkimken, hareket Türkiye’nin gerçekten yeni bir bahar, bir yeniden doğuş yaşayabileceğine dair hırslı planlar ve yanılsamalarla yanıp tutuşurken, hareket siyasi olarak belirgin bir biçimde İngiltere’ye sempati duymaktaydı. Bu ülke, modern liberal yönetimin ideal durumunu temsil etme görüntüsündeydi. Almanya ise, çok uzun bir süre eski sultanın kutsal rejiminin koruyucusu olarak, doğal bir düşman olarak gözükmekteydi. Bir dönem 1908 Devrimi Alman doğu siyasetinin iflasıymış izlenimi verdi. Abdülhamit’in düşüşünün Alman düşüşüyle el ele gerçekleşeceği kesin gibi gözükmekteydi. Öte yandan Jön Türkler iktidarı pekiştirdikçe, büyük çaplı bir endüstriyel, toplumsal veya ulusal reform gerçekleştirmekten tamamen aciz oldukları ortaya çıktı, karşı devrimci tırnakları ortaya çıktıkça, Abdülhamit’in denenmiş ve geçerliliği tescillenmiş yöntemlerine dönmek zorunda kaldılar. Bu da birbirlerinin gırtlaklarına yapışana kadar birbirlerine karşı kışkırtılan ezilen halkların düzenli katliamları ve tarımın gerçek anlamıyla doğu tipi sömürüsünün ülkenin temeli oluşu anlamına geliyordu. ‘Genç Türkiye’nin en önemli özelliği, iktidarın zor kullanılarak yapay bir biçimde tekrar tekrar pekiştirilmesi oldu ve Abdülhamit’in Almanya’yla geleneksel ittifakı, Türkiye dış siyasetinin belirleyici unsuru olarak geri getirildi.” [82]

Öte yandan hem İkinci Enternasyonal hem de Osmanlı sosyalizminin sol kanat dışındaki kesimi, 1908 ayaklanmasını gerçekten eleştirel bir tutum takınmadan büyük bir heyecanla selamlayacaktı. Siyasi köken olarak (Dar)BSDİP’den 1905’te ayrılan anarko-liberal eğilim içerisinde yer alan Selanikli sosyalist Avraam Benaroya, İsyanı şöyle anlatıyordu:

“Günlerce ve haftalarca Sabri Paşa Caddesi ve Beyaz Kule Bahçeleri bayraklar, kutlamalar ve Türkiye’nin kurtuluşu şarkılarından başka bir şey görmedi, duymadı. Bütün konuşmaların ortak bir temposu, ortak bir motifi vardı: ‘33 yıl boyunca, 30 milyon insan despot bir padişahın ve onun 300 hizmetkârı ve ajanlarının baskısı altında inledi. 30 kahraman, devrimin bayrağını yükseltti ve despot düştü; özgürlük gelmişti. Türkler ve Hıristiyanlar; herkes için özgürlük. Şimdi hepimiz kardeşiz. Müslümanlar, Hıristiyanlar, Museviler, Türkler, Arnavutlar, Araplar, Rumlar ve Bulgarlar, anavatan Osmanlı’nın özgür vatandaşlarıyız.” [83]

1908, Makedonya İç Devrimci Örgütü’nü de böldü. Hareketin Bulgaristan Devleti’nin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çıkarlarının uzantısı olan sağ kanadının Jön Türklere tutumunu, ‘Yeni’ Osmanlı ile Bulgaristan’ın ilişkileri belirleyecekti. Bu ilişkinin de pek yakın olmaması sonucu, MİDÖ’nün sağ kanadı Jön Türklere hep daha mesafeli kalacaktı. Öte yandan MİDÖ’nün, bu noktada barındırdığı geniş sosyalistler ve anarko-liberal eğilim tarafından çok büyük ölçüde şekillendirilmiş olan sol kanadı Jön Türklere bir hayli sıcak bakmaktaydı. Geniş sosyalistlerinin Makedonya’daki en önemli temsilcilerinden Dimo Hacıdimov Jön Türklerden yana tavır almıştı. MİDÖ’nün sol kanadının başı çeken silahlı önderi Yane Sandinski komutasındaki fedailer dağlardan inecek, Türk bayrağı önünde Jön Türk önde gelenleriyle pozlar vereceklerdi. [84]

Jön Türklere daha mesafeli bakan Hınçak Sosyal Demokrat Partisi bile, MİDÖ’nün sol kanadı kadar olmasa da, 1908 sonrasında faaliyetlerinin biçimini değiştirmeye razı oldu. Örgüt illegal çalışma pratiğini reddetme kararı aldı. 1890 Sason direnişinin başını çekmiş olan silahlı Hınçak fedaisi, Büyük Murat lakaplı Hampartsum Boyacıyan silahlarını bırakıp seçimlere girmek için İstanbul’a gelmişti [85]. Kısa bir süre sonra böylesi bir yasallaşmanın vahim bir hata olduğu sonucuna varacak olan Stepan Sabah-Gülyan bile, Ağustos 1908’de Beyoğlu Surp Yerrortutyun Kilisesi’nde Hınçak Sosyal Demokrat Partisi’nin düzenlediği bir toplantıda yaptığı konuşmada, şunları söyleyebilecekti:

“Biz Hınçaklar, artık devrim faaliyetine son vererek bütün mevcudiyetimizle vatanın ilerlemesi için çalışacağız." [86]

Taşnaklar daha önce de bahsettiğimiz üzere, Jön Türklerin apaçık müttefikleriydi; dolayısıyla yeni rejime destekleri Hınçak Sosyal Demokrat Partisi’nin tereddüt izlerini taşıyan tutumundan çok daha güçlüydü. Taşnakların Hınçak Partisi’nden daha fazla silahlı fedaisi vardı; dolayısıyla hem silahlarını bırakıp dağlardan şehirlere inen Taşnak fedailerinin sayısı, hem de dağlardan inerek meclise giren fedai önderlerinin sayısı az değildi[87]. Ermeni Devrimci Federasyonu’nun önderlerinden olan Arméne Aktoni, Taşnakların İttihatçılara tutumunu şu şekilde açıklıyordu:

“Taşnaksutyu’nun öncelikli görevlerinden biri de Osmanlı meşrutiyetini savunmak, Osmanlı milletlerinin en iyi şekilde birbirine karışmasını temin etmek ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’yle işbirliği yapmak olacaktır.” [88]

Buna karşın, İttihat ve Terakki Cemiyeti önde gelenleri de, ilk yıllarda, Ermeni Devrimci Federasyonu’na dair hiç de soğuk bir tavır takınmayacaklardı. İlk Meclis-i Mebusan’ın başkanı olacak İttihatçı Ahmet Rıza, meclise giren ilk Ermeni vekiller arasında fedailer olduğunu duyunca sevincini şu sözlerle belirtecekti:

“Ne güzel! Güvenilir dostlarımız meşrutiyetin kurumlarını savunmak için dağlardan inip meclise geliyorlar!” [89]

Kısa bir süre sonra, Osmanlı sosyalizminin sağ kanadının İttihatçılara bağladığı umutların ne derece boş, sol kanadın tavrının ise ne derece haklı olduğu ortaya çıkacaktı. Fakat buna gelmeden önce şu soruya cevap vermemiz gerekir: Bugün baktığımızda Temmuz 1908’de Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan durumun ne olduğunu söyleyebiliriz? 1908 isyanı Marksist anlamda bir devrim miydi, yoksa bir darbe miydi? Bu sorunun bu ikilem dışında bir yanıtı olduğu kanısındayız. 1908, Marksist anlamda ne yalnızca devrim terimiyle ifade edilebilir ve anlaşılabilir, ne yalnızca darbe sözcüğüyle. Temmuz 1908’de gerçekleşen isyanın, başını subayların çektiği bir askeri ayaklanma olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Nihayetinde Osmanlı’nın başına geçecek olan kişiler ve sonrasında Türkiye’ye hükmedecek gelenek, bu subayların askeri geleneği olacaktır. Öte yandan, bu olgudan 1908’in bir darbe olarak nitelendirilmesi gerektiği sonucunu çıkartmak, 1908 ile bugün İttihat ve Terakki denince akla gelen Enver-Talat-Cemal üçlüsünün iktidara gelişi (1913) arasındaki beş yılı ve bu beş yıl içerisinde gerçekleşen bütün mücadeleleri görmezden gelmek demektir. Ayrıca bu yaklaşım 1908 gerçekleşirken, İttihatçı subay ve bürokrat takımının, başka toplumsal güçlerin ortak mücadelesinin bir parçası olarak hareket ettiği gerçeğini de yadsımaktadır. Dahası, bu yaklaşım, 1908’de gerçekleşenlerde sanayi ve ticaret burjuvazisi, askeri burjuvazi ve bürokratik burjuvazinin siyasi temsilcilerinin meydana getirdiği birleşik burjuva cephenin, devletin tepesinden indirdiği kesimin başka bir sınıfa mensup olduğunu, bir monarşi olduğunu da unutmaktadır. 1908’de burjuvazinin harekete geçmesini mümkün kılan bir diğer gerçek, önceki yıllarda meydana gelen sınıf mücadelelerinin eski rejimi zayıflatmış olmasıdır. 1908 sonrasında esmeye başlayan hava ise, neredeyse burjuvazinin bütün katmanlarıyla karşı karşıya gelecek devasa sınıf mücadelelerinin patlak vermesine neden olmuştur.

Öte yandan, 1908, bir sınıfın devlet iktidarını başka bir sınıfın elinden alması tanımından yola çıkarsak, bir devrimdir. Öte yandan 1908’in Marksist anlamda bir devrim, yani bir toplumsal devrim olduğunu söylemek de mümkün değildir. Troçki’nin iddiasının aksine II. Abdülhamit döneminde ve hatta öncesinde Osmanlı’da sanayinin, işçi sınıfının ve sınıf mücadelesinin gelişmeye başladığı, bugün bilinmektedir. II. Abdülhamit rejimi aynı zamanda batı tipi bir iktisadi gelişimin karşısında değil, böylesi bir gelişimden yana olmuştur; zira Osmanlı İmparatorluğu’nun geri kalmışlığı bunu gerektirmiştir. Zaten Osmanlı devletinde kudretli bir askeri burjuvazi ve devlet burjuvazisinin ortaya çıkışının kapitalist ilişkilerin gelişmeye başlayışı ve hâkim hale gelişinin altında bu iktisadi politikalar yatmaktadır. Bu politikalar ister istemez Osmanlı devletinde çalışan bir işçi kesimi de yaratmıştır. Nihayetinde herhangi bir siyasi rejimin proletaryanın gelişmesinden duyduğu öznel korkuyu, iradi olarak kendi çıkarlarının karşısına dayatabileceği düşüncesi abestir. Ayrıca Abdülhamit rejimi gayri Müslim sermayeyi kötü etkileyen işçi grevlerinin de her zaman karşısında yer alarak ülkedeki sanayinin çıkarlarını da, en azından işçi sınıfına karşı korumuştur. Dolayısıyla 1908, Avrupa’daki 1789–1848 burjuva devrimlerinde olduğu gibi, burjuvazi ve monarşinin ekonomik çıkarlarının zıtlaşmasından, burjuvazinin ülkenin ekonomik yapısını dilediği gibi şekillendirebilmede monarşi engelini aşma isteğinden ve bunu yapabilmek için devleti yeniden şekillendirme ihtiyacından doğmamıştır. Osmanlı Devleti, 1908’de yapısı ve işleyişi bakımından, tepesinde monarşi bulunuyor olsa da, zaten kapitalistleşmiş bir devlettir.

Dolayısıyla söz konusu olan, ülkenin veya devletin yapısını değiştirmek değil, devletin tepesinde kimin oturacağının mevcut genel yapıya uyumlu şekilde belirlenmesidir. Burjuvazinin Abdülhamit rejimine karşı böylesi bir işe girişmesi, rejimin siyasal ve kültürel baskılarına bir tepki minvalinde gelişmiştir. Osmanlı burjuvazisinin bütün katmanlarının çıkarlarına zıt düşmekte olan, Abdülhamit rejiminin ideolojisidir. Osmanlı burjuvazisinin Avrupa’nın hasta adamına yeni bir ideoloji getirmek için kapitalist devlete tepeden tırnağa hükmetmesi, onu bir uzvu gibi kullanabilmesi gereklidir. Dahası, 1908 isyanı Troçki’nin bahsettiği ‘ekonomik bağımsızlık, devletin ve ulusun bütünlüğü, politik özgürlükler’ gibi görevleri karşılamak şöyle dursun, bunların tam tersi sonuçları ortaya çıkarmıştır. Ortaya çıkan yeni durumdan, Osmanlı İmparatorluğu kapitalizmi için bir atılım dönemi değil, bir baskı, kriz, savaş, soykırım ve imparatorluğun dağılma dönemi gelmiştir. İktidara gelen gelenek ise sonrasında, çöken kapitalizmin batıda ortaya çıkarttığı benzeri militarist ve devletçi bir rejim getirecektir. Bu nedenlerle, 1908’i nasıl tanımlayacak olursak olalım, tanımlamamızı yapmadan önce şunu ifade etmemiz gereklidir: Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan 1908 isyanı, tarihin bir ucubesidir. Devrimse ucube bir devrim, darbeyse ucube bir darbe... Bu durum, 1908’i net bir biçimde tanımlamak için ucube kavramlara başvurmamızı zorunlu kılmakta. Eğer 1908’e bir darbe diyeceksek, bunu ancak sosyal bir darbe, bir sınıf darbesi olarak nitelendirmek mümkündür – ki bu ucube bir tanımlama olacaktır. Öte yandan 1908’e bir devrim diyeceksek, onu ancak ideolojik bir devrim veya bir devlet devrimi olarak net bir biçimde açıklayabiliriz – ki bu da bir o kadar ucube bir diğer tanımlama olur. Bununla birlikte zaten bu iki tanımlama arasında gerçek bir farkın olup olmadığı da şüphelidir. İlk defa Rakovski’nin 1 Ağustos 1908’de sorduğu devrim mi darbe mi sorusunun en makul cevabı, 1908 isyanını dünya kapitalizminin çöküş aşaması arifesinde, Osmanlı koşullarının mümkün kıldığı ucube bir devrim-darbe kırması diye nitelendirerek verebiliriz.

Gerdûn

 


73 http://www.antikapitalist.net/makale/turkiye/83_ksdden_1908-devrimi.htm

 

74 Ter-Minasian, Anahide. "1876-1923 Döneminde Osmanlı Toplumunda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 213

75 Rakovsky, Christian. "The Turkish Revolution". Le Socialisme, Paris No.37, 1 Ağustos 1908. http://www.marxists.org/archive/rakovsky/1908/08/01.htm

76 Yalımov, İbrahim. "1876-1923 Döneminde Türkiye'de Bulgar Azınlığı ve Sosyalist Hareketin Gelişmesi". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 135

77 Adanır, Fikret. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 59

78 Yalımov, İbrahim. "1876-1923 Döneminde Türkiye'de Bulgar Azınlığı ve Sosyalist Hareketin Gelişmesi". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 137-138

79 Lenin, Vladimir Ilich. "Events in the Balkans and in Persia". Proletary No. 37, Ekim 16 (29), 1908. http://marxistsfr.org/archive/lenin/works/1908/oct/16.htm

80 Trotsky, Leon. "La révolution en Turquie et les tâches du prolétariat". Pravda n° 2, 17 Aralık 1908 http://www.marxists.org/francais/trotsky/oeuvres/1908/12/081217.htm

81 Troçki, Leon. "Young Turks". Kievskaya Mysl, sayı 3, 3 Ocak 1909. http://www.marxists.org/archive/trotsky/1909/01/1909-turks.htm

82 Luxemburg, Rosa. "The Junius Pamphlet". Bölüm IV. 1915 http://www.marxists.org/archive/luxemburg/1915/junius/ch04.htm

83 http://www.antikapitalist.net/makale/turkiye/83_ksdden_1908-devrimi.htm

84 Adanır, Fikret. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 65

85 http://en.wikipedia.org/wiki/Hampartsoum_Boyadjian

86 "Ermeni Komitelerinin Emelleri ve İhtilal Hareketleri". Haz. Mehmet Kaynar. Der Yayınevi. İstanbul. 2001. s. 57

87 http://www.izmirizmir.net/bilesenler/koseyazilari/yazdir.php?yazi_no=1097

88 "Ermeni Komitelerinin Emelleri ve İhtilal Hareketleri". Haz. Mehmet Kaynar. Der Yayınevi. İstanbul. 2001. s. 57

89 http://www.izmirizmir.net/bilesenler/koseyazilari/yazdir.php?yazi_no=1097

Tags: 

Türk-İş'i Biliyoruz!

Geçtiğimiz birkaç yılda özellikle Türkiye'deki sınıf mücadelesinin ileri çıkan dinamikleri olarak döneme damgasını vuran TEKEL Direnişi ve Direnişteki İşçiler Platformu gibi örnekler ile karşılaşmıştık. Şimdi de sitemizden Türk-İş Konfederasyonu'na üye 6 sendikanın üye işçilerinin Türk-İş'in geride kalan süre zarfında işçi sınıfı için "ne yaptığını" ifade ettikleri bir basın bildirisini yayınlıyoruz. Her ne kadar işçi sınıfının yararına reformlar (tıpkı son dönemde kıdem tazminatının kaldırılmasına dair spekülasyonları da içeren ve reformlar şöyle dursun, varolan hakların gaspına yönelik dünya çapında bir saldırının gündemde olduğu şu günlerde) mümkün olmadığı gibi bildiride ifade edilen "demokratik", "şeffaf" ve "temiz" sendikaların varlığı olası olmasa da, işçi sınıfının yararına elde tuttukları hiçbir yetileri kalmasa da, sendikaları "içeriden" sorgulayan bu çıkışı anlamlı buluyoruz.


EKA


Türk-İş'i de, 10 Sendika Başkanını da iyi biliyoruz;
Demokratik, Şeffaf, Temiz Sendika İstiyoruz!


Değerli Basın Emekçileri,
Türkiye ekonomisindeki büyümeyi yaratan işçi sınıfı, tarihinin en kötü döneminden geçiyor. Çalışma yaşamı, düşük ücret, uzun ve esnek çalışma ile patronların iki dudağı arasında belirleniyor. Sözleşmeli ve taşeron çalışma biçimi yaygınlaşıyor. Sendikasız, sigortasız, iş güvencesi ve iş güvenliği olmaksızın iş kazalarına kurban gidiyor. Haziran ayında iş cinayetlerinde ölen işçi sayısı 52'dir.


Hal böyleyken sendikalar ne yapmaktadır? En büyük işçi konfederasyonu olarak Türk-İş yönetimi hükümetin ve sermayenin koltuk değneği olmuştur. Hak-İş iktidarın sözcüsü gibi faaliyet yürütüyor, DİSK yöneticileri sendikacılığı milletvekili olmanın bir alt basamağı yapmış durumda. Diğer sendikacıların da düzen partilerinden millet vekili olma çabaları, sendikacıların düzenin koltuk değneği olduğunu ispatlıyor.


Özetle sendikal örgütlülüğün düşürüldüğü durumdan şimdi şikayet etseler de, devlet ve sermaye kadar, sendikacılığı meslek edinen profesyonel sendikacılar da sorumludur.


Değerli Basın Emekçileri,
Türk İş Genel Kurulu öncesi 10 sendika başkanı bir bildirge yayınlayarak "yüzü işçiye dönük" bir Türk İş yaratma amacıyla "bir adım öne çıktıklarını" açıkladılar.


Bu 10 sendika başkanının bu günkü durumla ilgili tespitleri genel olarak doğrudur. Eksik olan şey bu genel başkanların Türk-İş'in bugünkü durumundan Türk İş yönetimi kadar sorumlu olduklarıdır. İşçiye sırtını dönenlerin, "Yüzü işçiye dönük Türk İş" yaratmaları mümkün müdür? Bu konuda samimi bir özeleştiri ile sorumluluklarını kabul edip, bundan sonra farklı bir politika izleyeceklerini de söylemiyorlar. Şimdi birden bire taraftar oldukları "ilke ve hedefler" bugüne kadar tabanlarındaki işçilerin isteğine rağmen, kendi iktidarlarına tehdit görerek uygulamadıkları taleplerdir. Bu yüzden yayınlanan bildirge inandırıcılıktan ve umut yaratmaktan çok uzaktır.


Şeffaf olmayanın şeffaflık talebi, demokratik davranmayanın demokrasi talebi havada kalmaktadır. Sendika çalışanlarını işten atanların işçi kıyımına karşı mücadele etmesi mümkün değildir. Bizzat bu 10 genel başkan, artık "sorunun bir parçası" halindedir.


Her Türk-İş kongresinin öncesinde sadece bir üst yönetime girebilmek için eleştiren, bazı doğruları ifade eden, yer yer soldan konuşanlar aynı kişilerdir. Kongre günü ise, bir biçimde pazarlık paylarını artırarak yönetime kapağı atmaya çalışmaktadırlar.


Şimdi genel kurul öncesi mücadeleci kesilen bu genel başkanlara bir bakalım:


Belediye-İş genel başkanı Nihat Yurdakul geçen kongrede, önce muhalefette yer almış ve ardından kapağı Kumlu yönetimine atmış, yolsuzluk iddialarıyla basına konu olan, kendisine muhalefet eden şubeleri kapatan bir genel başkandır.


4-C'ye zorla geçirilen işçilerle birlikte sonuna kadar mücadele edeceğine dair namusu ve şerefi üzerine yemin eden, sonra da işçileri yüzüstü bırakan dünkü Türk-İş Genel Sekreteri, halen Tek Gıda-İş genel başkanı ve 10 imzacıdan biri olan Mustafa Türkel değil midir? Bugün bile sendika çalışanı engelli işçisini işten attığı için sendikaya karşı direniş yapılan tek sendikanın başkanıdır.


Hava-İş genel başkanı Atilay Ayçin ise, özellikle kadın sendika çalışanlarını gerekçe gösteremeden işten atacak kadar patronlaşmış, ikale sözleşmesini TİS ne yazdıracak kadar bürokrasiye batmış, mali harcamalarıyla ilgili tek satır açıklama yapamayan, 22 yıldır delege sisteminin avantajıyla koltuğunu koruyan bir sendikacıdır. Son Toplu sözleşmeyi 26 mayıs, genel eylem gününde imzalayarak dışarıdaki "sol" söylemlerine rağmen iktidara mesaj gönderen pişkin bir genel başkandır.


Sağlık İş başkanı Mustafa Başoğlu gibi 46 yıl boyunca sendikaların başından ayrılmamak için her türlü oyunu yapanlar kendileridir. Yıllardır işçinin ödediği aidatlarla saltanat süren ve şimdi demokrasiden, katılımdan, şeffaflıktan söz eden bu genel başkanları burada bulunan işçiler sizlere örnekleriyle anlatacaklar...


Değerli Basın Emekçileri,
Sendikal Demokrasiden söz eden bu bildirge, tabanın görüşü alınmadan sadece genel başkanların bir araya gelerek oluşturdukları bir metindir. Tepeden sendika uzmanlarına yazdırılan ilke ve hedefler açıklamak marifet değildir. "Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!" Her cümlenin ardından "Öyleyse bunu önce kendi sendikanızda neden uygulamıyorsunuz?" diye sorulduğunda yanıtları yoktur.


Bütün bu gerçekleri bizler gibi sol siyasi partiler, günlük gazeteler, televizyonlar da bilmektedir. Ancak bunların bazıları salt Türk İş yönetimine muhalif göründükleri için, bilinen gerçekleri işçilere açıklamak yerine üstünü örterek, sendika bürokratlarının suçuna ortak olmaktadır. Oysa sendikal hareket içinde "evheni şer" politikalarla, bazı "doğruları" söylemekle işçi sınıfında umut yaratmak mümkün değildir. "Ehven-i şer, şerlerin en kötüsüdür!"


Sonuç olarak 10 genel başkan, 1989 bahar eylemleriyle kendilerine verilen desteği hovardaca harcayarak, zaman içinde karşıtlarına dönüşmüşlerdir. Şimdi tabandan gelen ve kendilerini de hedef alan işçi hareketinin önünü kesip, sisteme ve sendikal bürokrasiye yönelen isyan oklarını sadece Türk İş yönetimine çevirerek aradan sıyrılmak istiyorlar.


Sendikal mücadele bu krizden ve durgunluktan, ehveni şer politikalar ve kişilere bağlı kalmaksızın, işçileri sürece katan bir demokratik işleyişle; kendi dinamiklerini tabandan harekete geçirerek çıkacak ve yeni yapılanmalar gerçekleştirecektir.


Çeşitli iş kollarından sendikalı ve sendikasız işçiler olarak bu amaçla bir araya gelmiş bulunuyoruz. Temel hedefimiz, İŞÇİLERİN YÖNETTİĞİ DEMOKRATİK, ŞEFFAF, TEMİZ SENDİKALAR OLUŞTURMAK VE BAĞIMSIZ İŞÇİ HAREKETİNİ YÜKSELTMEKTİR.


İşçi sınıfının devletten ve sermayeden bağımsız siyasal hattını örgütlemek için Türk-İş ve diğer sendikalardaki işçiler, delegeler, şube yöneticilerini; sendikasız işyerlerinin emekçilerini birleşmeye, yan yana gelmeye, örgütlenmeye, çürüyene değil, yeşerene destek vermeye çağırıyoruz.


Hava-İş, Tek Gıda-İş, Belediye-İş, Tezkoop-İş, Deri-İş Selüloz İş Üyesi İşçi, Delege ve Temsilciler

 

 

Tags: 

2011 - Şubat

Ankara Direnişi Sonrası: Direnişteki İşçiler Platformu ve Sınıf Hareketi

Artık yolu Sakarya meydanına düşen Ankaralıların pek azı geçtiğimiz sene bugünlerde o sokaklarda toplanmış olan binlerce işçiyi, yakılmış olan ateşleri hatırlıyor gibi. Çok uzun bir süre değil, aylarla ifade edilebilecek bir zaman önce, işçilerin işgal ettiği, korumak için devlet güçlerinin önüne barikatlar çektiği Türk-İş konfederasyon genel merkezinin önü bir hayli sakin şimdilerde. O binanın içerisindeki adamlar, yüzlerinde rahat ve alçak bir gülümsemeyle oturuyorlar kısa bir süre önce şiddetle sallanmış koltuklarında. Ankara'da yalnızca geçtiğimiz sene kenti uyandırmış olan o işçilerin acı ve buruk yenilgilerinin rüzgârı kalmış gibi neredeyse.

Hatırlamayanlar için açıklayalım: Tekel işçilerinden, 2009 yılının Aralık ayında Ankara'ya gelip, 2010 yılının il aylarında devlete ve burjuvaziye başkentlerini dar eden işçilerden bahsediyoruz. Devletin şehirden çıkartamayıp ancak sendikalarının alt etmeyi başarabildiği Tekel işçilerinden bahsediyoruz. Ankara'da yeniden toplanan, devlet terörüne maruz kalan, yılmayan; toplu olarak kentte bulundukları son günde kendi sendikalarının başkanı ellerinden ancak polis tarafından kurtarılabilmiş o işçilerden bahsediyoruz. Son yıllarda Türkiye işçi sınıfının belki de en önemli ve yürekli mücadelesini yürütmüş ve yenilmiş olan onurlu insanlardan bahsediyoruz.

Sendikalar, devlet namına Tekel mücadelesinin belini 1-2 Nisan eylemlerinden önce kırmışlardı aslında. Düzen, Tekel'i 4 Şubat sözde "genel grevi" sonrası, sendika manipülatörlerinin mücadele stratejisi olarak, yasal sürece bel bağlamayı dayatarak hareketi pasifleştirmeleri ve hareketin yayılma perspektifini kırmaları ve bu yaklaşımın yarattığı ortamı, işçileri çadırların kaldırılmasına, Ankara'dan ayrılmaya ikna etmek için kullanmaları yoluyla yenmişti. Öte yandan, bu, sonradan ortaya çıkacağı üzere hareketi nihayetinde kırmış bir manevra olsa da, düzen için tam bir zafer değildi. Aylardır mücadele içerisinde bulunan işçilerin hepsi sendikanın bu oyununa gelmemişlerdi. Yapılanların farkında olan militan işçiler, işçi kitlesi arasında azınlıkta olsalar dahi, mücadeleye sonuna kadar açtılar ve birlikte hareket etmeye hiç olmadıkları kadar istekliydiler. Ayrıca, Tekel eylemleri bitmiş gözükse de, Tekel'in yenilgisi açık ve net bir biçimde görünemiyordu; işçilerin başlattıkları rüzgârın etkileri hala sürüyor ve işçi sınıfının bazı kesimleri ciddi bir biçimde mücadele etmek istiyordu. Düzen güçlerinin Tekel'i bitirmek için izledikleri yol kesinlikle tehlikesiz bir yol değildi; zira sendikaların maskesini yere çarpmaya kararlı bir işçi azınlığı bırakmıştı. Nasıl işçi sınıfı içerisinde Tekel'in yenilgisi net ve belirgin değildiyse, büyük ihtimalle devlet güçleri de kazandıklarının hareketi geçici olarak duraksatmak öteye gidip gitmeyeceğinden emin değillerdi. Aylar sonra sendikanın Tekel işçilerini ciddi bir tepki ile karşılaşmadan 4-C koşullarını kabul etmeye ikna etmesi gösterecekti ki; kitlesel mücadele kesin olarak bitirilmişti. Öte yandan, bu noktadan bakıldığında, militan işçiler ile sendikalar arasındaki mücadele yeni başlıyordu. Hâlihazırdaki yazımızda bu sürecin evrimini ele alacağız.

Ankara'daki Tekel direnişi boyunca militan öncü işçiler belirli bir iletişim halinde bulunmuş, pek çok toplantı gerçekleştirmiş, ortak tutumlar almış ve defalarca komiteleşmeye çalışmışlardı fakat bu çabaları başarılı olmamıştı. Ankara'daki çadırların toplanmasının ardından mücadeleci işçiler, resmi olarak ilan edilmese ve belirli bir isim almasa da bir işçi komitesi biçiminde örgütlenmişlerdi. Fakat ilk kez 9 Nisan tarihinde, başka işkollarında mücadele eden unsurlarla birleşmenin gerekliliğini hisseden İstanbul'daki kimi mücadeleci Tekel işçilerinin başını çektiği bir militan işçi örgütlenmesi şekillendi: Direnişteki İşçiler Platformu. Kuruluşuna mücadele etmekte olan İSKİ, Tekel, Samatya, İtfaiye, Marmaray, Sinter Metal, Esenyurt Belediyesi, Atık kağıt ve Atv-Sabah işçilerinin ortak olduğu platform, kendisini şu şekilde duyuruyordu:

"Herbirimiz kölece çalışmaya kölece yaşamaya hayır demek için, ücretlerini alamadığı için, işten atıldığı için, taşerona hayır demek için ve güvencesizlikle mücadele etmek için direnişteyiz. Biraraya gelmemiz ve birlikte mücadele etmemiz gerektiği üzerinden, sınıf dayanışmasının en ileri örneğini sergileyerek tüm işçi kardeşlerimize örnek olmak ve birleşe birleşe kazanacağız sloganını slogan olmaktan çıkarıp somut karşılığını yaratmak için toplandık. Bundan sonraki süreçte işçi sınıfına dönük saldırıları püskürtmek, direnişlerimizin dayanışmasını sağlamak, uğruna bedeller ödediğimiz 1 Mayıs'a direnişlerimizin ortak iradesiyle yürümek, 1 Mayıs'ı ve sınıfın gündemlerini belirleyenin ihanetçi sendika bürokrasisi değil işçiler olması gerektiğine inandığımız için direnişteki işçiler platformu altında birleştik."

Bu militan işçi örgütlenmesinin ilk aşamada göze çarpan en önemli özelliği, şu veya bu siyasi çizginin güdümünde kurulmuş olan "işçi" dernekleri, "mücadele" platformları ve benzerlerinin aksine, bizzat direniş içerisindeki işçilerin, sınıf mücadelesinin en temel ihtiyacından, mücadelenin yayılması ihtiyacından dolayı bir araya gelmiş bir yapılanma oluşuydu. Kuruluş bildirgesinde de belirttiği üzere, bu militan işçi örgütlenmesi, gündem olarak önüne ilkin İstanbul'da, yasaklı Taksim meydanında gerçekleşecek olan 1 Mayıs gösterisini koymuşlardı. Direnişteki İşçiler Platformu'nu oluşturanların, o meydanı sendika patronlarına bırakma niyetleri yoktu. Mücadeleci işçiler, İstanbul'daki 1 Mayıs eyleminde kürsüye çıktılar ve Türkiye'nin en karanlık adamlarından bazılarını, yani başta Türk-İş başkanı Mustafa Kumlu olmak üzere, sendika konfederasyonu başkanlarını ve başka sendika patron ve bürokratlarını o kürsüden kovuşturdular. Gerçekleştirilen, 2010 1 Mayıs'ının en önemli eyleminden başka bir şey değildi. Kürsüye çıkan işçilerin okudukları bildirinin içeriği ise, ülkedeki işçi hareketi açısından tarihsel bir öneme sahipti. İşçiler, kürsüden yaptıkları konuşmada şunları diyeceklerdi:

"Bizler Tekel, İSKİ, Samatya, İtfaiye, Marmaray, Sinter metal, Esenyurt belediye, Atık kağıt, Atv-Sabah direnişlerinden direnişçi işçileriz.

Her birimiz kölece çalışmaya kölece yaşamaya, taşerona hayır demek, 4-C'ye ve güvencesizliğe karşı mücadele etmek için, direnişteyiz. Tekel direnişinin yaktığı ateşi birleşik mücadelenin kanallarını oluşturarak her yere taşımak için bir aradayız. Direnişteki İşçiler Platformu'nu sınıf dayanışmasının en ileri örneğini sergileyerek tüm işçi kardeşlerimize örnek olmak ve "birleşe birleşe kazanacağız" sloganını slogan olmaktan çıkarıp somut karşılığını yaratmak için oluşturduk.

Sermaye, işçi sınıfı için işsizlik, güvencesizlik, geleceksizlik, sefalet üretir. Sermaye, ücretli kölelik üretir. Bizler biliyoruz ki, 4-C'ye, güvencesizliğe, taşeronlaştırmaya, işsizliğe karşı mücadele ederken, aynı zamanda bizler için ücretli kölelik düzeninden başka bir şey olmayan kapitalizme karşı mücadele etmek zorundayız. İşçi sınıfının gerçek kurtuluşu sadece işsizliğe, sadece açlık ve sefalete karşı parça talepleri yükseltmekten değil, işsizlik, yoksulluk, güvencesizlik, açlık, sağlıksızlık ve benzerlerini üreten sermayeye karşı birleşik sınıf eylemini büyütmekten geçer.

Bu 1 Mayıs sınıf taleplerinin damgasını vurduğu, direnişteki biz işçilerin sesinin tüm işçi kardeşlerimize ulaştığı bir 1 Mayıs olacak. Taksim'i kazandığımız gibi 1 Mayıs'ı da kazanacağız.

Taksim, burjuvazi ve devletinin icazeti sonucu açılmadı, 1 Mayıs'ta tüm yasaklamalara, baskılara, saldırılara karşı Taksim'de olma ısrarını sürdüren işçi sınıfının mücadele birikimiyle açıldı, Tekel direnişiyle açıldı, üst üste binen işçi direnişlerinin itilimiyle açıldı, açlık ordusunun kölece çalışma ve kölece yaşama karşı biriken öfkesinin örgütlenme ve mücadele dinamiği olarak sermayenin uykusunu kaçırtacak kadar büyümesiyle açıldı. Taksim'i özgürleştirdik, artık Taksim tartışmasız 1 Mayıs alanıdır. Sıra 1 mayıs kürsüsünün gerçek sahipleri tarafından alınmasında. 1 Mayıs'ın ve 1 Mayıs kürsüsünün gerçek sahibi işçi sınıfıdır, öncü işçilerdir, direnişteki işçilerdir. Söz/kürsü sınıf hareketinin her kabarışında sınıfı arkasından vuran ihanetçi sendika bürokrasisinin değil, uzun soluklu ve militan eylemleriyle işçi sınıfı mücadelesine yeni bir soluk kazandıran tekel işçilerinin; güvencesizliğe, taşeronlaşmaya ve işten atılmalara karşı güvenceli iş ve insanca çalışma talebini yükselten itfaiye işçilerinin, İSKİ işçilerinin; ücretlerini alamayan, kölece çalışmaya zorlanan Samatya inşaat işçilerinin, Marmaray işçilerinin; sendikal mücadeleden dolayı işten atılan Esenyurt belediye işçilerinin, ATV sabah işçilerinin, Direnişteki İşçiler Platformunun olmalıdır. 1 Mayıs kürsüsü, her seferinde sermaye devletinden icazet dilenen ve sermayeye değil işçi sınıfına barikat olanların değil, sınıf talepleriyle alanı dolduran işçi sınıfının olmalıdır."

Direnişteki İşçiler Platformu'nun bu konuşması pek çok açıdan çok ciddi bir önem taşımaktaydı. İlkin, platform bu konuşmayı yaparak açıkça burjuva devletine karşı düşmanlığını ilan ediyor, sermaye düzeninin aşılması için işçilerin birleşik mücadelesinin gerekliliğini vurguluyordu, dahası bunun kısmi talepler yükseltilerek değil, işçi sınıfının bütünü için geçerli olan bütün talepler etrafında gerçekleşebileceği vurgulanmaktaydı. Militan işçiler, yalnızca yaptıkları eylemle değil, yaptıkları konuşma ile de sendika bürokrasisine karşı tutumlarını ortaya koyuyorlardı. Fakat belki de en çarpıcı nokta, konuşmada Direnişteki İşçiler Platformu'nun mahiyetinin ve rolünün nasıl tanımlandığıydı. Platform, kendisini çeşitli direnişlerin mücadeleci işçilerinin bir birliği olarak tanımlıyor, amacını ise birleşik mücadelenin kanallarını oluşturmak ve sınıfa yaymak olarak ifade ediyordu. Bu yaklaşım ile platform kendisine hiçbir şekilde sendikal bir rol biçmemekteydi fakat üstlendiği işlev açıkça sendikaların dışında mücadele kanallarının oluşumuna işaret etmekteydi. Sınıfın geneline dair ikamecilikten uzak bir yaklaşım ortaya konuluyordu fakat yaşanmakta olan mücadelelerin militan işçilerinin oluşturduğu bir yapı olarak söz ve kürsünün sürekli sermayeye değil işçi sınıfına barikat olanların karşısında, işçi sınıfının ve sınıfın bütünün bir parçası olarak Direnişteki İşçiler Platformu'nun da meşru hakkı olduğunu savunuluyordu. Militan işçilerin 1 Mayıs kürsüsünü sendikacıların elinden almakla kalmamışlardı: yaptıkları konuşma ile devletin sendikalarına karşı savaş ilan etmişlerdi. Fakat hâkim sınıfı bu savaş ilanından daha fazla korkutan bir şey varsa, o da başta Mustafa Kumlu olmak üzere, 1 Mayıs'ta kürsüye çıkan sendikacıların, Taksim meydanını doldurmuş olan yüz binlerce işçi tarafından yuhalanmasıydı. Alandaki işçilerin geneli, sendikacıların değil, işgalcilerin arkasındaydı. Sendikacıları kürsüden indirenler, başta Tekel olmak üzere 1 Mayıs öncesi döneme damgasını vurmuş olan mücadelelerin militan işçileriydi ve bu noktada, gerek ülke çapında alanları doldurmuş olan işçiler, gerekse işçi sınıfı geneli nazarında onlara karşı devasa bir saygı duyulmaktaydı. Direnişteki İşçiler Platformu'nu oluşturan işçilerin sayısı çok fazla olmayabilirdi fakat 1 Mayıs günü platform, proletaryanın gözünde ciddi bir etik otoriteye sahipti.

Konfederasyonların yanıtı gecikmedi. 9 Mayıs 2010 tarihinde, Türk-İş, Hak-İş, DİSK, Memur-Sen, Kamu-Sen ve KESK 1 Mayıs Kutlama Komitesi üyeleri bir araya gelerek başta İstanbul Taksim olmak üzere 1 Mayıs 2010 kutlamaları ile ilgili bir "değerlendirme" ve açıklama" yaptılar. Bu açıklamada şöyle diyorlardı:

"Konfederasyonlarımız, ülkemizin dört bir yanında yapılan 1 Mayıs kutlamalarına katılan, katkı veren herkese teşekkür etmektedir.
Böyle önemli bir günde ve böyle önemli bir alanda Taksim Kürsüsü'ne biber gazı, pet şişe, sopa, bıçak v.s kullanarak yapılan saldırı ise emeğin birlik ve dayanışmasına yapılan bir saldırıdır. Konfederasyonlarımız, 1 Mayıs Taksim Kürsüsü'nde Türk-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu'nun şahsında tüm konfederasyonlara yapılan saldırıyı ve kürsüyü işgal girişimi ile kutlamaları sabote etmek isteyenleri kınamakta, bu tür yaklaşımların teşhir ve tecrit edilmesi gerektiğine inanmaktadır."

Solcusundan sağcısına, ülkedeki bütün sendika konfederasyonları, militan işçileri ve onların oluşturduğu Direnişteki İşçiler Platformu'nu kınamak ve ona teşhir ve tecrit etme tehdidi savurmak konusunda ağız birliğine varmıştı.

Direnişteki İşçiler Platformu, 18 Mayıs'ta, kendi 1 Mayıs değerlendirmesini ve sendikalara cevabını yayınladı. Yapılan açıklamada, özellikle solcu olarak bilinen DİSK ve KESK'in işlevine dair net değerlendirmeler yapılıyordu:

"1 Mayıs 2010'un içini boşaltan bu kurgu DİSK ve KESK'e aittir.1 Mayıs programının çatısını DİSK ve KESK oluşturmuştur. Kamu-Sen ve Memur-Sen başta olmak üzere konfederasyonların yan yana gelmesinde merkezi rol alan KESK'tir, DİSK de destek olmuştur. Türk-İş, Hak-İş, Kamu-Sen ve Memur-Sen gibi 25 Kasım 2009 grevinden, 4 Şubat 2010 Dayanışma Grevine kadar her adımda kararların içini boşaltan sendika yönetimlerine, işçi sınıfının karşısına çıkma hakkı tanıyan, buna aracılık yapan DİSK ve KESK olmuştur. DİSK ve KESK aracılık etmeseydi ne Türk-İş ne de diğer sendikaların liderleri 32 yıllık terle, kanla ödenen bedellerin omuzlarına basarak 1 Mayıs kürsüsüne çıkamazdı. 1 Mayıs Taksim Alanını kazanılması sırasında ödenen bedelleri Türk-İş ve Hak-İş ile pazarlık konusu yapıp bunun üzerinden işçi sınıfı mücadelesinde kendisine konum elde etmeye çalışanlar DİSK ve KESK'tir. 1 Mayıs bildirisinin Kürtçe okunmasına itiraz eden DİSK'tir; KESK de onay vermiştir (...) 15 Aralık 2009'da Ankara'ya ulaşılmasından sonraki süreçte yaşanan saldırılara karşı direnişte, çadırların kurulmasında ve Sakarya'yı Türkiye ve Dünyanın mücadele merkezi haline getirene kadar yaşanan bir dizi eylem ve etkinlikte, 17 Ocak Ankara Mitinginde, 4 Şubat TEKEL işçileriyle Dayanışma Grevinde, 2 Mart'ta çadırların sökülmesinde, 1-2 Nisan Ankara eyleminde Türk-İş (özelde Tek Gıda-İş), DİSK ve KESK (öncelikle Genel Sekreterleri) mücadelenin büyütülüp geliştirilmesinden yana bir siyaset izlemediler. Tek Gıda-İş Genel Merkezi, işçilere sormadan aldığı kararları TEKEL işçilerine açıklarken, her zaman DİSK ve KESK Genel Sekreterleri yanında bulunuyordu. Mustafa Türkel her seferinde ‘kararları birlikte alıyoruz' diyerek KESK ve DİSK'in itibarını kullanarak işçilere sormadan aldığı kararları işçilere dayatıyor; işçileri tehdide varan açıklamalarda bulunabiliyordu. İşçiler çadırları sökmeyelim dediklerinde çadırları sökme kararı alınıyordu. İşçiler Komite kurmak istediklerinde tehdit ediliyorlardı. 17 Ocak mitingine katılım için araç bile tutmadılar. Diğer yandan Memur/Sen 4 Şubat grevinden son dakikada çekildi, Hak-İş temsili katıldı, Türk-İş sendikalarından yarıdan çoğu greve katılmadı; Kamu Sen ve KESK 25 Kasım grevinin çok gerisinde kaldı; DİSK CHP'li İzmir Belediyesi olmasa hiçbir yerde ciddi olarak greve katılmamış olacaktı. Özellikle 1-2 Nisan eyleminde görülmüştür ki, KESK Ankara Şubeler Platformunun destek eylemine Ankara Valiliğinin gösterdiği sert tepkide; biber gazı ve cop kullanmasında Türk-İş Genel Merkezinin TEKEL işçilerine destek vermemiş olmasının payı büyüktür. KESK diğer sendikaların tutumlarını bildiği halde, gerçeği göz ardı ederek Türk-İş ve Hak-İş ile işçileri kınayan bildirilerin altına imza atabilmiştir. Konfederasyonlar bugüne kadar ne ektiyse, 1 Mayıs kürsüsünde onu biçti."

Bunun yanı sıra, Platform, konfederasyonların iftiralarını da net bir biçimde yanıtlıyordu:

"Çok açık ki, kürsüye çıkanlar işçiydi... Çok açık ki okunan bildiri işçiler tarafından hazırlanmıştı ve 26 Mayıs'ın taleplerini, birleşik mücadeleyi ifade ediyordu... Kürsüye çıkanların "bıçak" vb. ile orada oldukları Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu'nun senaryosudur. Tam aksine Hak-İş kortejinde plastik pankart sopaları içinde şiş ve demir çubuklar getirilmiştir. Gümüşsuyu kortejinden gelenler buna tanıktır. Hak-İş gibi Türk Metal, Tes-İş gibi sendikalar da alana çatışmaya niyetli olarak ve hazırlıklı gelmiştir."

Ayrıca, yayınlanan açıklama, konfederasyonların tehditlerine net bir biçimde ortaya koyup yanıtlamaktan geri durmuyordu:

"Metnin son paragrafında ifade edilen "teşhir ve tecrit" sözcükleri sendika bürokratlarının ne kadar zor durumda olduklarını ortaya koyan aynı zamanda mücadeleci işçilere düşmanlıklarını ifade eden bir vurgudur. Tabii ki böyle bir metne imzasını atmaması gerekenler ilk elden sorumludur. KESK Genel Başkanı Sami Evren, DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi "teşhir ve tecrit" tehdidini kaleme alanlardır ve mücadeleci işçilerin gözünde diğer milliyetçi ve sağcı sendikacılardan çok daha suçludurlar. İşçileri kınayıp onları ‘teşhir ve tecrit' edeceğini açıklayanlar bu askeri terimlerin ardından ‘tenkil' (imha) geleceğini bilir. Dolayısıyla buradan ilan ederiz ki, biz kürsüde o gün bulunan TEKEL, itfaiye, İSKİ, Esenyurt Belediyesi işçileri olarak, bu tehditlerin ardından hedef olacağımız her türlü baskı ve saldırının; can güvenliğimizin tehlikeye girmesi halinde, bizzat bu sendikacılar sorumludurlar. Bizler işçi sınıfının haklı davasında yolumuzda yürümeye, birleşik mücadeleyi örgütlemeye, sendikacıların işçilere ihanet etmesine karşı çıkmaya devam edeceğiz. Şu çok açık ki, TEKEL işçileriyle birlikte tüm işçilerin ve emekçilerin mücadelesinin önünü kesenler eskisi gibi koltuklarında oturamayacaklardır."

Konfederasyona verdiği yanıt vasıtasıyla Direnişteki İşçiler Platformu, durumu bir hayli güçlü bir biçimde analiz ediyor ve konfederasyonların saldırıları karşısında dayanışma çağrısı yapıyordu. Öte yandan yapılan değerlendirme, "Sendikalarımıza sahip çıkalım, denetleyelim!" cümlesiyle son buluyordu. Bu ibare, başka işçilere de sendika bürokratlarına karşı mücadele etme çağrısı yapıyor olması açısından şüphesiz önem taşıyordu. Öte yandan işçilerin sendikalara denetlemelerinin mümkün olmadığını, Platforum'un oluşmasına giden süreç şüpheye yer bırakmayacak biçimde göstermişti. Yapılan açıklamada ortaya konulan analizin kendisi de sendikalarla üyeleri arasında böylesi bir ilişkinin gelişmesinin mümkün olmadığına açıkça işaret etmekteydi. Bu çağrı, mücadele içerisinde, geçmiş yanılsamalardan kalma bir kafa karışıklığını ortaya koymaktan daha öte bir anlam taşımaktaydı. 1 Mayıs'ta yüz binlerce sendikalı işçiye hitaben militan işçilerin yaptığı konuşmada böyle bir düşünce yer almazken, yapılan bu açıklamada böylesi bir çağrı yapılması, sınıf hareketinin mevcut durumuna dair bir gerçeği ifade etmekteydi. 1 Mayıs günü, başta Türk-İş başkanı Mustafa Kumlu'ya yönelik olma üzere sendikalara karşı işçi kitlesi tarafından verilen tepkinin faal bir devamı olmamıştı. Bu ibare, militan işçilerin, sınıfın genelinin faal desteğini yanlarında hissetmedikleri için vardıkları bir sonucu ifade etmekteydi. Direnişteki İşçiler Platformu, sınıfın geneli kendilerini desteklerken, sözlerinde sendikalizme bir parça dahi taviz vermeyecek gücü kendilerinde hissetmişlerdi. Şimdi dahi, militan işçiler konfederasyonların saldırılarını karşı kendileriyle dayanışmaları için sendikalı işçilere bir çağrı yapacak güçte hissediyorlardı kendilerini. Öte yandan bu ibare, böylesi bir çağrının yapıldığı işçilerin yapabileceklerine dair, bu noktada ne kadar az olursa olsun, bir güvensizlik duyulduğunu göstermekteydi. İşçilerden sendikalarına sahip çıkmalarını, denetlemelerini beklemek, bu militan işçilere karşı olası saldırılara dair söylenmiş dahi olsa, 1 Mayıs konuşmasından geri adım atmaktı. Ayrıca, bu çağrı yazının geneliyle çelişmekteydi. İlk aşamada böylesi bir ibarenin yazılmış olmasının ve arkasındaki yaklaşımın ciddi bir etkisi olmadı. Öte yandan, Direnişteki İşçiler Platformu, ilk defa tökezlemişti. Bu şu aşamada hiçbir şekilde geri çevrilemeyecek bir hata değildi. Biliyoruz ki; işçi hareketi tarihi boyunca, proleter mücadelenin en kararlı ve bilinçli savunucuları dahi hatalar yapmaya, tökezlemeye mahkûm olmuşlardır. Öte yandan, göreceğimiz üzere, sınıfın eylemlilikleri sönümlendikçe, bu ufak yırtık genişlemeye devam edecekti.

22 Şubat 2010 tarihinde Türk-İş, Kamu-Sen, KESK ve DİSK, Ankara'da günlerdir eylem yapmakta olan Tekel işçilerine, 26 Mayıs tarihinde bir genel grev yapılacağını duyurmuşlardı. Bu kararın açıklanmasının ardından Tekel işçileri, sorunlarının aciliyetine rağmen böylesi bir eylemin üç ay sonrasına konulmasını çok sert bir biçimde protesto etmişlerdi. Bu karar Tekel mücadelesi sürecinde, işçiler ile sendikacılar arasında gerçekleşecek pek çok kapışmadan bir tanesini tetikleyecek ve nihayetinde Tekel işçilerinin mensubu Tek Gıda-İş Sendikası başkanı ve Türk-İş genel sekreteri Mustafa Türkel'in, konfederasyon genel sekreterliğinden istifasına neden olacaktı. 26 Mayıs'a yaklaşırken konfederasyonlar grevinin "şartlarının ortadan kalktığını" ilan edilmiş, dört konfederasyonun yöneticileri grevin gerçekleşmesini engellemek için her türlü ayak oyunu denemişler ve en nihayetinde ortaklaşa bir şey yapılmayacağını, grev veya eylem yapıp yapmamanın konfederasyon üyesi sendikalara bırakılacağını ilan etmişlerdi. Ayrıca 17 Mayıs'ta Zonguldak'ta otuz işçinin canına mâlolan maden patlaması karşısında da ne konfederasyonlar, ne de tekil olarak sendikalar ciddi bir tepki vermişlerdi.

26 Mayıs grevini olabildiğine güçlü kılmaya uğraşmakta olan Direnişteki İşçiler Platformu, Zonguldak'taki patlamaya karşı net bir tutum aldı. Aynı zamanda internet sitesinde greve çağrı mahiyeti taşıyan bir bildiri yayınladı, çeşitli toplantılarda konuyu gündeme getirdi ve 21 Mayıs günü madencilerin ölümünü protesto etmek için İstanbul'da bir eylem düzenledi. Platform, Zonguldak'ta tehlikeli koşullarda çalışanların çıkarlarının mücadele içerisindeki işçilerle ortak olduğunu net bir biçimde vurgulamaktaydı. Nitekim Zonguldak'ta gerçekleşen patlamadaki işçi ölümlerini de protesto etmek amacı ile Türkiye Taşkömürü Kurumu'na bağlı bütün maden ocaklarında (Karadon, Üzülmez, Amasra, Armutçuk ve Kozlu) çalışan 15,000 işçi işe bir saat geç başlayacaktı. Türk-İş başkanı Mustafa Kumlu'nun bizzat katılacak kadar tehlikeli gördüğü eylemde, militan Tekel işçilerinin eylemlerine saldıran sendika bürokratlarına, madenciler "Arkadaşlarımız haklarını arıyorlar" diyerek tepki göstereceklerdi.

Bütün konfederasyonların 26 Mayıs grevinden fiili olarak çekildiklerini iddia etmeleri karşısında, Direnişteki İşçiler Platformu ve öteki illerden militan Tekel işçilerinin 24 Mayıs'ta İstanbul, 25 Mayıs'ta ise İzmir ve Samsun'da Türk-İş bölge temsilciliği binalarını işgal etmeleri, Diyarbakır ve Adana'daki temsilcilik ve Ankara'daki genel merkez binalarını işgal etmeye çalışmaları oldu[1]. İzmir'deki işgalci işçiler, Türk-İş'in yapılan eylemleri desteklediğini ilan eden ‘muhalif' kanadından bürokratları da protesto ettiler. İstanbul'da da, daha önce eylemlerini desteklediğini ilan etmiş olan Tek Gıda-İş sendikasının 26 Mayıs'ta 1 saatlik grev yapacağını ilan etmesi üzerine, işçiler ‘muhalif' Türk iş bürokratlarını protesto ettiler ve "Bizim için Kumlu da Türkel de aynı" dediler.

Gerçekleşen sendika işgalleri, Türkiye işçi sınıfı hareketi tarihine geçecek eylemlerdi. Öte yandan, Direnişteki İşçiler Platformu'nun merkezi olan İstanbul'daki Türk-İş bölge temsilciliği işgalinde, platform ismini kullanmayarak bu defa ciddi bir geri adım attı. Dahası, okunan bildirgede, 18 Mayıs'ta yapılan açıklamada açılan deliğin derinleştiği görülebiliyordu: işgaller "sendikalarına sahip çıkma, bürokratlara tepki eylemleri" olarak nitelendiriliyordu. Bunun yanı sıra, yapılan açıklama 1 Mayıs bildirisinden "Niçin bu eyleme başvurduk? Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, söz verip de yapmayan, işçilere umut verip onların umudunu boşa çıkartan sendikacı istemiyoruz. Kararların işçilerle birlikte alınmasını istiyoruz. Sendikaların sahibi olan işçilerdir, onların elinden sendikalarını alamazsınız diyoruz. İkincisi, 26 Mayıs genel grev kararının gerekçeleri fazlasıyla vardır. Bunu gerçekleştirmeyen konfederasyonları kararlarını düzeltmeleri için uyarıyoruz. Greve çıkın ve işçilerin hakların alana kadar mücadeleyi sürdürün. O zaman biz sizin yanınızda olacağız. Üçüncüsü, 9 Mayıs'ta miting düzenleyen 6 Konfederasyonun 1 Mayıs değerlendirmesinde ifade edilen ve kürsüye çıkan işçileri 'işgalci' 'birliği sabote eden' olarak görerek, 'teşhir ve tecrit' edeceklerini açıklayan konfederasyonların bu açıklamalarını düzeltmelerini, sözlerini geri almalarını istiyoruz" ifadeleriyle üç adımda da uzaklaşılıyordu. 1 Mayıs'ta militan işçiler sendikaların yerine farklı mücadele kanallarının gerekliliğini savunmuşken, bu bildirgede sendikaların sahibi olanların işçiler oldukları iddia ediliyor. 1 Mayıs'ta konfederasyonlara en ufak bir taviz verilmemişken, bu bildirgede, alındığı zaman Tekel işçilerinin ciddi bir biçimde tepkisini çeken 26 Mayıs kararının arkasında durdukları takdirde sendikaların yanında olunacağı vaat ediliyordu. Son olarak, 18 Mayıs'ta sendikacıların tehditlerinin olası sonuçtan korkmadan sendikacıları sorumlu tutan, "işçi sınıfının haklı davasında yolumuzda yürümeye, birleşik mücadeleyi örgütlemeye, sendikacıların işçilere ihanet etmesine karşı çıkmaya devam edeceğiz" diyen militan işçiler şimdi sendikalardan tehditlerini geri çekmelerini talep ediyorlardı.

Bu tutumların nedeni, militan işçilerin sendikalara bakışlarının herhangi bir şahsi neden dolayısıyla yumuşamış oluşu değildi. Şahsi anlamda militan işçiler sendikalara karşı aynı olumsuz hisleri taşımaktaydılar. Öte yandan, 26 Mayıs grevi kararlarının konfederasyonlarca iptaline sınıf genelinden bir tepki gelmemesi, militan işçileri biraz daha zayıflatmıştı. Direnişteki İşçiler Platformu yalıtıldığını hissediyordu artık. Bir öncü işçi örgütlenmesi olarak kendisine güveni 1 Mayıs'a kıyasla ciddi olarak zayıflamıştı. 24-25 Mayıs Türk-İş işgallerinin başını çekmesinin ardında da bundan başkası yoktu. Platform, ufak bir azınlık olarak sınıf genelinde etkisine artık güvenemiyordu fakat İstanbul'da platformun başını çeken militan Tekel işçilerinin, ülke çapındaki mücadeleci Tekel işçileri arasında hâlâ ciddi bir etkisi vardı. İstanbul'daki direnişçi işçilerinin gerçekleştirdiği işgale, ülke çapında öncü işçiler başta olmak üzere Tekel işçileri destek verdiler. Sırf gerçekleşmesi, sırf bu ülkede sendika binalarının işgal edilmesi, sırf işçiyi kandırmaktan geçinenlerin korkuyla titremesi dahi, ifade ettiğimiz üzere bu eylemleri ülke işçi sınıfı tarihine altın harflerle kazımıştı. Hatta nasıl Yunanistan'daki 2008 Aralık ayaklanmasında Atina ve Selanik'te genel sendika konfederasyonu GSEE'nin işgali dünya genelinde devrimcilere ışık tuttuysa uluslararası alanda öyle bir etki yarattı. Öte yandan bu eylemler, militan Tekel işçilerinin gücünün göstergesi oldukları kadar, işçi sınıfı genelinin zayıflığının göstergesiydiler ve İstanbul Türk-İş bölge temsilciliğini işgal eden direnişçi işçilerin belgesi bunu gösteriyordu. Böylesi bir işgali onlardan daha önce, işçi sınıfının başka kesimleri gerçekleştirmeliydi.

Bununla birlikte, İstanbul Türk-İş işgal bildirgesi, 1 Mayıs Platform bildirgesine kıyasla çok önemli bir noktayı işaret ediyordu. Zira bildirge şöyle diyordu:

"Kuşkusuz sendika bürokrasisine karşı gösterdiğimiz sembolik tepkilerimiz, genel bir mücadele biçimi değildir. Bürokrasiye karşı mücadelenin yöntem ve biçimlerini de işçiler kendi deneyimleriyle bulacaklardır (...) Konfederasyonları kınarken özünde birinin diğerinden farkı olmadığını da ifade etmek istiyoruz. "Önünüzde 3 ay vardı, grevi örgütlemediniz, sorumlusu konfederasyon yönetimleridir" diyoruz. İşçilerin tabanda örgütlenerek birleşik emek meclislerini oluşturarak sendika bürokrasisine karşı mücadeleyi yükselteceğini, aynı zamanda da hak mücadelesini yürüteceğine olan inancımızla, bütün işçileri 26 Mayıs'ta greve destek vermeye, alanlarda yer almaya davet ediyoruz."

Özellikle yapılan "birleşik emek meclisleri", işçi mücadelesinin dünya genelinde yarattığı genel toplantılar, kitle meclisleri gibi uzuvlarına paralellik taşıyan böylesi bir sloganın ifade edilmiş olması, kanımızca çok büyük önem taşımakta idi. Zira, açıkça sendikacılara karşı kitle toplantılarının, işçi meclislerinin toplanması çağrısı, böylesi kitle toplantıları geçmişte gerçekleşmiş olsa dahi, çok ciddi bir adımdı. İstanbul Türk-İş işgalcilerinin bildirgeleri, ciddi bir biçimde arada durmaktaydı. Pek çok açıdan, 1 Mayıs bildirisinin gerisine düşülmüştü. Öte yandan çok önemli bir açıdan, aynı bildirinin ilerisine geçilmişti. Kısa ve öz de olsa bildirgenin ileri giden yanı, geri düşmüş yanını dengeliyordu. Eğer 26 Mayıs grevi ve sonrasındaki süreç farklı olsaydı, hâlâ bugün Direnişteki İşçiler Platformu'nun adını pek çok işçi duymuş olabilirdi.

Yanlış anlaşılmasın. 26 Mayıs grevi, konfederasyonların desteği olmaksızın 4 Şubat grevinin çok da gerisinde değildi. Eylem yapmak, iş bırakmak veya tüm gün grev yapmak biçimi ile 26 Mayıs'a ülke genelinde 70,000'e yakın işçi katıldı. Pek çok şehirde sendikacılar protesto edildi, "işçiler kürsüye" ve "kahrolsun sendika ağaları" sloganları yükseldi. 1 Mayıs'ın anısı işçi sınıfı için hâlâ tazeydi. İstanbul'da, Türk-İş bölge temsilciliği binasının işgalinin bitirilmesinin ardından, gelen işçi ve destekçilerle gerçekleştirilen eyleme 3.000 kişi katıldı [2]. Eylemde Tek Gıda-İş ve Tez-Koop-İş sendikacıların konuşmaları sürekli sloganlarla kesildi, nihayetinde sendikacılar mikrofonu ve kürsüyü işçilere bırakmak zorunda kaldılar. Açıklamadan sonra, 'muhalif' sendika patronları, işçilerin Taksim meydanına yürüyüşlerini anonslarla engellemeye çalıştılar, eylemin bittiğini ilan ettiler. Fakat işçiler, çaresizce kapabildiklerini Türk-İş binasına sokmaya çalışan sendikacıları geride bırakarak ve sloganlarını atarak Taksim'e doğru yürüyüşe geçtiler. Türk-İş işgali sonrasında gerçekleşen bu eylem, ‘muhalif' olanları dahil sendika patronlarının tamamının bütün kontrolü kaybettikleri, bütün kontrolü işçilerin ele geçirdikleri tek eylemdi. Belki kimi açılardan 26 Mayıs, 4 Şubat'a kıyasla daha iyi dahi gözüküyordu[3] fakat 26 Mayıs'ta devam etmekte olan bir Tekel mücadelesi yoktu. 26 Mayıs, ancak kitlesel bir sınıf hareketi içerisinde güçlü bir biçimde var olabilecek olan militan işçilere gerekli güveni vermekten uzak kaldı. Bu durum, Direnişteki İşçiler Platformu'nun 30 Mayıs 2010 tarihinde yaptığı ve internet sitesinde yayınladığı şu açıklama ile de netçe gözler önüne serilmekteydi. Yazıda "TEKEL işçisi geç de kalsa, iki şeyi gerçekleştirme yönünde adım attı: Birincisi ve en önemlisi, özelleştirmenin işçiler açısından ne kadar vahim olduğunu ortaya koydu. Bir mücadele başlattı. İkincisi, sendika bürokratlarına korku saldı. Onların üzerindeki baskıyı artırdı. Bu aynı zamanda işçi ve emekçi hareketinin yeni rotası olmalı: Hükümete ve patronlara karşı mücadele ederken, sendika bürokratlarına karşı da elimize sopayı almayı unutmamalıyız! Kavga işte patronlara ve bürokratlara karşı iki yönden yürüyebilirse işçiler kazanacaktır" denilmekteydi ve dolayısıyla hâlâ patronlar ve bürokratlar aynı ortak noktaya konulmaktaydı. Öte yandan aynı metin şu sözleri de içermekteydi: "Konfederasyonların verdikleri sözde desteklerin hiçbir karşılığının olmadığını hepiniz biliyorsunuz. 4 Şubat ve 26 Mayıs Genel Grevlerinin nasıl boşa çıkarıldığına tanıksınız. Kuşkusuz sendikalı olmak, sendika çatısı altında mücadele etmek çok önemli. Sorun şu: Sendikalarda kim karar verecek? İşçiler mi işçiler adına sendikacılar mı? Kendisine en solcu diyen sendikalar, şubeler bile bugün işçiden kopmuştur; bürokratlaşmıştır; işçilerin adına karar almaktadır. Mevcut sendikaların yapısı, tüzükleri, maddi ayrıcalıkları işçilerin mücadele etmesine olanak vermediği için işçiler sendikalarına güvenmiyorlar. Devrimci işçilerin bugünkü görevlerinden biri sermayeye karşı mücadele etmekse ikincisi sendikaların işçilere ait olduğunu ortaya koymaktır. Bu nedenle: karar yetkisini üye tabanına teslim edecek bir sendikal çizgiyi sendikalarımızda hâkim kılmalıyız. Yönetimde kalma süresini kısaltmalıyız, profesyonel maaşlarını azaltmalıyız, temsilci ve delegeleri seçimle belirlemeliyiz." İbre artık ortada durmuyordu; pusula taban sendikacılığını göstermekteydi.

Bu çizgi, özellikle İstanbul'daki militan işçilerin savundukları hat olarak sabitleşecekti. Zira başını özellikle 19 Ocak'ta Ankara'da, kentte yıllardır yaşanan en kitlesel eyleme vesile olan Tekel işçilerinin çektiği bu işçi grubu, 15-16 Haziran'ın yıldönümünde yaptıkları ve internet sitelerinde yayınlanan açıklamada "Tek Gıda İş yönetimi, özellikle 3 Mart' ta çadırların sökülmesiyle başlayan günden beri işçilere sormadan karar alıyor. 1-2 Nisan' da Ankara' daki cesaretsiz tutumu; daha önce yapılacağını açıkladığı "her ay Ankara' dayız" eylem programını önce Haziran' a sonrada belirsiz bir geleceğe ertelemesi işçilerin moralini bozmuştur. Sendika yöneticileri işçilerin toparlanıp harekete geçmesinin önünde engel oluşturuyor. Sendika bürokrasisi işçilerin moralini bozma noktasındaki kararlılığına DİSK ve KESK yöneticileri soldan destek veriyor" deseler ve 4-C koşullarında çalışan bütün işçileri birleşmeye çağırsalar da, ilk defa "İşçiler sendika yönetimine!" sloganını ortaya atacaklardı. Taban sendikacılığı çizgisi, bir öte noktaya ulaşmıştı. Bu yaklaşım kayması, militan işçilerin kötü niyetlerinden veya Kumlu'nun koltuğuna kendileri oturmak istemelerinden kaynaklanmıyordu. Mücadeleci işçiler, 26 Mayıs'a giden süreçte yalıtılmaya başladıklarını hissetmeye başlamışlardı. İşgallerin arkasında belki her şeyden fazla bu hissiyat yatmaktaydı. Öte yandan 26 Mayıs sonrasında, sınıfın genelinin suskunluğu, mücadeleci işçilerin ne denli yalnız olduklarını apaçık ortaya koymuştu. Dahası, 26 Mayıs sonrası mücadeleye devam etmek isteyen işçiler arasında, Tekel harici direnişlerden işçilerin katılımı ve etkileri azalmaktaydı. Militan işçilerin bildirgelerinde ve açıklamalarında ortaya koydukları çizgi taban sendikacılığına kaymıştı, öte yandan bu onların tabandan da olsa sendikacılık yapmaya koyuldukları anlamına gelmiyordu. Mücadelelerinin bir araya getirdiği ve içinden çıktıklarımücadelelerin deneyimlerine dayanan bu işçilerin gerçek gayeleri değişmemişti. Mücadeleyi, daha güçlü bir biçimde tekrar canlandırmak istiyorlardı.

2 Temmuz'da bir grup militan Tekel işçisi, Ankara'da Türk-İş Genel Merkezi'ni işgal etme teşebbüsünde bulundu. Önceden durumun haberini alan Türk-İş, polisi çağırmıştı. Haliyle, sendika ile aralarında polisi bulmak militan işçileri hiçbir şekilde şaşırtmıyordu artık. İşgal girişimi başarısız oldu. Zaten militan işçilerin beklentisi, olayın ve olası bir polis saldırısının basına yansıması ve bunun üzerine Tekel işçilerinin olanlarını televizyonlardan görüp Ankara'ya gelmesi idi. Fakat 3 Temmuz günü Ankara'ya akın etmesi beklenen işçi kitlesi içerisinde, militan işçilere desteğe koşanların sayısı elliyi dahi bulmuyordu. Bunun sorumluluğu da yalnız Tekel işçileri geneline yüklenebilecek nitelikte değildi. İşçilerin belirli bir eylemi televizyonlardan izleyip buna desteğe gelmeleri beklentisi, gerçekçi olmaktan bir hayli uzak bir beklentiydi. Zira böylesi bir beklenti, işçi kitlesi genelini mücadelenin faal bileşenleri olarak konumlandırmıyor, onları pasif bir noktaya koyuyordu. Dahası bu yaklaşım militan işçiler nezdinde ikameci bir tavrı ifade etmekteydi. Eylemin başını İstanbul'dan militan işçiler çekmişlerdi ve ortaya konulan yaklaşım onları ülke genelindeki militan işçilerin bir kısmından bile soğutacak nitelikteydi. Eylem militan işçiler genelinin dahi ortak bir kararı üzere gerçekleşmemişti. İşgali gerçekleştiren işçiler, ifade ettikleri üzere, zaten işçi kitlesi namına gerekli olan eylemi gerçekleştirmekteydi. Yapılan açıklamada, daha önce ortaya konulan isteklere dair: "ifade ettiğimiz acil taleplerimizin bütün işçilerin talepleri olduğunu biliyoruz" denilmekteydi. İşçi kitlesinden beklenen öncü işçileri takip etmekti.

Bu ikamecilikte, Türkiye solunun militan işçilerin kimileri üzerinde belirli bir etki edinmiş kimi çevrelin belirli bir etkisi söz konusuydu. Öte yandan, böylesi bir yaklaşımın hâkim duruma gelişinin temel nedeni, Tekel mücadelesinin yenilgisinin etkilerinin baş göstermesiydi. İşçiler, Ankara'daki çadırlarını topladıktan sonra dahi, mücadele etmek isteyen ciddi bir işçi kitlesi varken, militan işçilerin sansasyonel eylemleri, işçi sınıfı genelinde ciddi bir yankı bulabilmekte, hatta faal bir katılım yaratabilmekteydi. Fakat yalıtılmışlığın da etkisiyle, 2 Temmuz'a giden süreçte işgalin başını çeken militan işçiler nezdinde böylesi eylemlerin yeterli olacağı gibi bir yanılsama oluşmuştu. Bu işçilerin, devam etmekte olan kitlesel bir mücadelenin yokluğunda etki yaratabildiğini gördükleri tek eylem biçimi, böylesi sansasyonel eylemlerdi. Öte yandan, Tekel'in yenilmiş olduğu gerçeği hâlâ net bir biçimde görülmüş değildi fakat yukarıda söylediğimiz üzere, militan işçilerin yalıtılmış oldukları açıkça ortadaydı. Böylesi bir yalıtılmışlık, ortaya konulan çizginin biraz daha ılımlı bir hâle gelişini getirecekti. Yazılan bildirgede işgalci işçiler eylemlerini şu şekilde ifade edeceklerdi:

"TEKEL işçileri ve Türk-İş üyeleri bu sabah sendika yetkilileriyle işçilerin sorunlarını görüşüp, taleplerini iletmek istediler. Demokratik bir hakkı kullanmak isteyen işçilerin, sendika yöneticileriyle görüşme istekleri, emniyet yetkilileri tarafından darp edilerek engellendi. Gözaltına alındılar. Gösterilen tepki sonucu gözaltılar serbest bırakıldı. Polisin bu tutumunu kınıyoruz. Bu saldırı, sendikal hak ve özgürlüklerimize, Türk-İş'e, işçi sınıfına yöneliktir; AKP hükümetinin emriyle gerçekleşmiştir (...) AKP Hükümetini uyarmak ve acil taleplerimiz için sendikamız Türk-İş'in daha etkin, kararlı ve mücadeleci bir çizgi izlemesini talep etmek için Türkiye'nin çeşitli illerinden gelen başta TEKEL olmak üzere Türk-İş'e üye işçiler olarak, sendikamızdan kararlılık belirten bir söz ve uygulama beklediğimizi ifade etmek isteriz".

Devletin bir kurumu olduğunu ve işçilerin mücadelesini devlet namına baltalama amacı güttüğünü defalarca göstermiş olan, kuruluş amacı komünizme karşı mücadele etmek olan Türk-İş'i işçilerden koruyan polisin eylemleri, Türk-İş'e bir saldırı olarak tanımlanıyor, amacın Türk-İş'in politikasını değiştirmesi olduğu ifade ediliyordu.

Böylesi bir görüş Ankara'daki Tekel direnişinin başlarında ifade edilmiş olsaydı, bunu mücadele içerisindeki işçilerin, mücadelenin belirli bir safhasında takındıkları ve mücadele geliştikçe netleşecek ve Türk-İş'e yönelik hatalı tutumunu değiştirmek durumunda kalacak bir ifade olarak görürdük. Öte yandan, ortaya konulduğunda böylesi bir tutumu ancak bitirilmiş bir mücadeleyi canlandırmak isteyen bir grup işçinin mücadelenin yenilgisinin ve içinde bulunulan çaresiz durumun bir ifadesi olarak değerlendirmek mümkün olacaktır. İşgal teşebbüsünü gerçekleştiren işçiler, Türk-İş'in ne için kurulduğunu, ne olduğunu, mücadelelerini nasıl baltaladığını bilmiyor muydu? Buna inanmak imkânsıza yakın olacaktır. İşçi kitlesinin Türk-İş'e dair gerçeklerden bihaber olduğu, genel olarak cahil olduğu ve benzeri yaklaşımları baştan reddediyoruz. Özellikle militan işçiler, Tekel mücadelesinin en başından beri içerisinde bulundukları sendika konfederasyonunun kuruluş nedenlerinden haberdardılar. Türk-İş ne olduğu ve nasıl bir işlevi olduğuna dair ise, baştan bütün mücadeleci işçilerin tamamı yüzde yüz emin olmasa da, mücadele sonucunda netleştiler. 1 Mayıs'ta kürsüden direnişteki işçilerin okudukları bildiri dahi bunun net bir kanıtıdır. Bu yaklaşımın nedenlerini kanımızca başka yerde aramak gereklidir. Aslında, sınıfın desteğine güvenebilmek bir yana, tam tersini ifade etseler de sınıfın desteğinin arkalarında olmadığı açık olan bu mücadeleci işçiler, açıklamalarında kabul etmek istemedikleri gerçeği yansıtmaktaydı. 2 Temmuz Türk-İş işgali, eyleme katılan az sayıda kişinin dahi çoğu bunu görmek istemese de, üzücü bir eylemdi. Öte yandan, belirtmemiz gerekir ki; üzücü olmanın yanı sıra ciddi anlamda olumsuz bir öneme sahipti. İlk defa, bütün hatalı yönlerine rağmen gerçekleştirilen militan bir eylem ile eylemi gerçekleştiren yaptığı açıklama birbiriyle bariz çelişiyordu. Bundan sonraki süreçte böylesi çelişkiler, kısır bir döngünün hâkim oluşunu getirecekti.

Eylemin başarısızlığından cesaret alan Türk-İş ise, eylemci işçilere iftiralarla azgınca saldıran bir açıklama yayınladı. Açıklamada öncelikle şöyle deniliyordu:

"Tek Gıda-İş Sendikası'nın sahip çıkmadığı ve emek hareketi tarafından dışlanan saldırgan girişimleri, Türk-İş muhatap almayacaktır! Türk-iş Genel Merkezi, 2 Temmuz 2010 Cuma günü sabah 08:00 civarında, kendilerinin Tek Gıda-İş üyesi Tekel işçisi olduğunu söyleyen ve bina içine girerek Türk-İş'i işgale yeltenen bir grubun girişimiyle karşı karşıya kalmıştır. Tekel işçilerinin örgütlü olduğu Tek Gıda-İş Sendikası, bugün Türk-İş Genel Merkezi'ne gönderdiği yazıda, eylemle ilgili olarak, 'sendikanın yetkili organları tarafından alınmış bir karar olmadığını' ve ‘Tek Gıda-İş Sendikası'nın eylemle bir ilgisinin bulunmadığını' bildirmiştir."

Türk-İş, artık Tek Gıda-İş sendikasının kendisine muhalif olduğu yanılsamasını sürdürmeyi gerekli görmüyor, bu yanılsamayı mücadele etmek isteyen işçilere karşı kullanmak cesaretini kendisinde buluyordu. Dahası konfederasyon, militan işçileri açık bir biçimde hedef almaktan ve tehditlerini yenilemekten de çekinmiyordu:

"1 Mayıs Taksim kürsüsüne saldıranlarla; Türk-İş bölge binalarını işgal edenlerle; Türk-İş Genel Merkezi önüne kendini zincirleme teşebbüsünde bulunan ve gece yarıları Türk-İş kapısına dayananlarla, 2 Temmuz Cuma günü Türk-İş'i işgal girişiminde bulunanlar aynı kişilerdir (...) Türk-İş, gerçek Tekel işçisinin mücadelesine de zarar veren bu tür saldırgan girişimleri muhatap almama ve müsahama göstermeme kararlılığını, emek hareketi adına taşıdığı sorumluluk gereği sürdürmektedir. Şöyle ki; 1 Mayıs 2010 Taksim kürsüsünün aynı grup tarafından işgalinin ardından, Türk-İş, Hak-İş, DİSK, Memur-Sen, Kamu-Sen, KESK adına yapılan ortak açıklamada, bu tür yaklaşımların ‘teşhir ve tecrit edilmeleri gerektiğine' işaret edilmiştir. Tek Gıda İş Sendikası tarafından sahiplenilmeyen ve emek hareketi tarafından da dışlanan bu saldırgan grubu Türk-İş'in muhatap alması mümkün değildir."

Dahası, konfederasyonun açıklaması, mücadelede ve işgal eyleminde öne çıkan işçilerden bir tanesini iftiralarla açıkça hedef gösterebilecek cüreti kendinde bulmuştu:

"Bu grubun içinde gazetelerde yer aldığı üzere 1 Mayıs 2010 Taksim kutlamalarında Türk-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu'ya biber gazı sıkarken fotoğrafı çekilen; Metin Aslan isimli şahıs da vardır. Nitekim Türk-İş'e verilen ve görüşme talep eden dilekçede sadece Metin Aslan'ın imzası bulunmaktadır."

Eğer Türk-İş, mücadele sürerken böylesi bir açıklama yapmak zorunda kalmış olsaydı, bu mücadelenin kontrolünü tamamen yitirmek üzere olduğunun ve buna karşı zavallı bir biçimde son kozlarını oynamakta olduğunu gösterirdi. Öte yandan, bu noktada, eylemci işçileri hedef alan böylesi bir açıklama, bu eylemin başarısızlığından Türk-İş'in, işçi karşısında kazandığı zaferi ilk defa ifade ve belki de idrak ettiği sonucundan başkasını çıkartmak mümkün olamaz.

Nitekim bu eylem sonrasında cesareti artan Tek Gıda-İş sendikası ise, 29 Temmuz itibarıyla işçilere 4-C koşullarını kabul ettirebilmek yönünde çalışmaya başladı. Samsun'un Bafra ilçesinden Tekel işçileri, Tek-Gıda İş'in tutumunu şöyle ifşa edeceklerdi:

"Tekel Direnişi, sendikanın engellemelerine rağmen işçilerin direnci ve kararlılığı ile 78 gün boyunca Türkiye işçi sınıfı mücadelesinde önemli bir örnek teşkil etmiştir. 12 Eylül'ün Türkiye halklarının üzerine serptiği ölü toparağını, verdikleri mücadele ile atan Tekel İşçileri ‘Ölmek Var, Dönmek Yok!' sloganı ile çıkmışlardı bu yola. Eylem süreci devam ederken sendika açıkladığı eylem takvimine hiç bir zaman sadık kalmadı. 1 Nisan'da Ankara'da Tekel işçilerini polis ile karşı karşıya getiren sendikacılar o gün Ankara'da bile yoktu. Şimdi de bu süreçte hükümet ile ortak hareket eden sendika Tekel İşçileri'ne 4-C'ye imza atmaları için şubelerine faks çekerek genelgeler yayınlamaktadır. Tekel işçisinin Ankara'da verdiği mücadeleyi hiçe sayarak; yaptığı açıklamalarla işçi sendikası mı yoksa, işveren sendikası mı olduğunu açıkça ortaya koymaktadır."

Tek Gıda-İş yönetimi, işçilere 4-C'ye geçmelerini, gönderdiği fakslarda şöyle dillendirecekti:

"Tekel'de çalışmakta iken iş akdi feshedilen işçilerin herhangi bir hak kaybına uğramamaları açısından, sürenin sonunu beklemeksizin, mümkün olduğu taktirde Ağustos 2010 ayı içinde, geçici personel (4/C) statüsünde çalışmak üzere başvuru yapmaları, uygun bir çözüm yolu gibi görünmektedir. Böylelikle çalışma hakkı, geçerli bir düzenlemeye dayalı olarak somutlaştırılmış olacak ve bu işçiler Anayasa Mahkemesi ve Danıştay karaları ile hak doğması halinde, uygun çalışma koşulları içinde istihdam edilmiş olacaklardır."

Bafra'dan militan Tekel işçilerinin yayınladıkları bu bildirge, bir süredir militan işçi eylemlerinin başını çeken İstanbul Tekel işçilerinin bildirgelerinde rastlanmayan bir netlikte, yine sendikanın yalnız yönetimini değil, sendikanın kendisini sorgulamakta, Tek Gıda-İş'i bir "işveren sendikası" olarak tanımlamaktaydı. Nitekim Tek Gıda-İş sendikası 9 Ağustos tarihinde bir basın açıklaması yaparak 2 Mart'ta çadırlar kaldırıldığında açıklanan eylem kararlarının iptal edildiğini duyurdu. Yapılan açıklamada iptalin nedeni olarak ise pişkince "1 Mayıs Taksim Mitingi ve 26 Mayıs Genel Grev uygulamalarında yaşananlar ve Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu'nun ittifakla aldığı karar gereği 4-C'nin Anayasa Mahkemesi'ne gönderilmesi" gösterilmekteydi. Sendikanın mücadelenin başından beri işçilere karşı attığı en cüretkâr adımlardı bunlar. Öte yandan Tek Gıda-İş, Türk-İş'in muzaffer çıktığı son kapışmanın ardından, ciddi bir karşılık beklemiyordu. Zira militan işçilerde dahi toparlanıp sendikaya karşı ciddi bir tepki ortaya koyacak moral mevcut değildi. 2 Temmuz sonrasında, Türk-İş işgalini gerçekleştiren mücadeleci işçilerden kimileri, sınıfın başta kamu işçileri olmak üzere mücadele etmek isteyebilecek kimi diğer unsurları ile birlikte "Ankara'ya beş koldan kitlesel bir yürüyüş gerçekleştirmek" gibi bir fikri gerçeğe dönüştürmek için uğraşıyorlardı. Bilindiği üzere, böylesi bir eylem gerçekleşmedi. Militan işçilerin belirgin bir eylemlilik göstermesi, Ekim ayını bulacaktı. Bu noktaya gelindiğinde ise, sendikanın Tekel işçilerine 4-C'yi kabul ettirme çabaları büyük ölçüde başarılı olmuş, işçilerin büyük çoğunluğu, ailelerini geçindirmek zorunluluğunu iliklerinde hissederek işsizlikle yüz yüze geldikleri için, 4-C'ye geçmişlerdi.

Kendisini 2. Tekel Direnişi olarak adlandıran uzun eylem, 4 Ekim tarihinde böylesi bir arka planda başlatılacaktı. İşçiler, eylemlerini Tek Gıda-İş sendikasının 4. Levent'teki genel merkez binası önünde gerçekleştireceklerdi. Binada bulunan Mustafa Türkel, işçilerin gelişi üzerine çareyi binadan kaçmakta buldu. Tek Gıda-İş'in mücadeleye çağırıldığı basın açıklamasında, işçiler şöyle yazıyorlardı:

"Tekel işçilerinin bugün buradaki sayısına bakarak sakın olaki, işçilerin mücadeleye hazır olmadığı kanaatine varmayın. Bizim temsili olarak gelişimizi yanlış yorumlamayın. Tek Gıda-İş yönetimi de bu yanılgıya kapılmasın. 1 Nisan'dan beri mücadele eden işçilere uygulanan polis ve sendikacı baskısına her kesim gibi Tekel işçileri de sabır ve ibretle izlemekle yetiniyor. Herkesin olduğu gibi Tekel işçilerinin de bir sabrı ve sınırı var. Bu sınırı kimse zorlamaya kalkmasın."

Eğer gerçekten Tekel işçilerinin genelinin sabrı taşmaya yakın idiyse bile, bu İstanbul'daki eylemlere yansımayacaktı. Eylem, işçiler tarafından şu şekilde tanımlanıyordu:

"Bir kez daha Tek Gıda-İş'in kapısındayız. Temmuz ayında Türk-İş Genel Merkezi'ndeydik. Sendika yönetimden Tekel işçileri için verdiği sözleri tutmasını istemek için buradayız."

Burada Temmuz ayında Ankara'da gerçekleşen eylemle bağlantı kuruluyor olması önemliydi, zira 2. Direniş eylemleri de aynı yaklaşımın bir ürünü olacaktı. 2. Direniş, tıpkı Temmuz eylemleri gibi, çelişkili bir biçimde, bir yandan sendikaların mücadeleyi baltalamalarına karşıt bir eylem iken, bir yandan sendikalizm içinde bir çizgi ortaya koymaya çalışacaktı. Zira 4 Ekim'de yapılan basın açıklaması, "Sendika işçilerin evidir!" sloganı ile bitiyordu. Az sayıda eylemci işçi çadırlar kurdular.

18 Ekim tarihinde, İstanbul'da 2. Tekel Direnişini desteklemek amaçlı ilk eylem gerçekleşti. Eyleme yaklaşık bin kişi katılmıştı. Bu eyleme katılım, hiç şüphesiz, destekçilerinin sayısı dahi birkaç yüzü geçmeyen Ankara Türk-İş binası işgal girişimi eylemine kıyasla bir hayli ilerideydi. Öte yandan açıkça yeterli olmaktan bir hayli uzaktı. Eylemde atılan "Kahrolsun Sendika Ağaları!", "Kumlu'yu Alana Türkel Bedava!", "İşçiler Sendika Yönetimine!" gibi sloganlar, yaygın olan hissiyatın ne yönde olduğunu göstermek açısından faydalı olacaktır. Öte yandan, eylemde yapılan basın açıklamasında, "Demokratik, şeffaf, kirlenmemiş bir sendikaya olan ihtiyaç çok açık. Tüm sendikalarda işçilerin ve emekçilerin denetimini sağlamak üzere birleşmeliyiz. Sendikalar, işçiler için sendikacılara bırakılmayacak kadar önemlidir. Hak alıcı bir işçi hareketi için, işçilerin sendikalaşmasını destekleyelim, sendikaların başındaki bürokratları kovalım" denilerek hâkim çizginin hala taban sendikacılığı minvalinde olduğu ortaya konuluyor olsa da, açıklama son dönemde İstanbul'un başını çektiği militan işçi kesiminden okumaya alışkın olmadığımız netlikte ifadeler de içermekteydi. Açıklamada şöyle deniliyordu:

"Sendika ne yapıyor? Anayasa Mahkemesine yapılan başvurunun sonucunu bekliyor! Mücadele etmek isteyen işçileri ‘provokatör, eşkıya' diye suçluyor. Sendikaya işçilerin girişini polis marifetiyle engelliyor (...) Sendikamızın mücadeleden havlu atmış olmasına öfkeliyiz. Bizi yarı yolda bırakmasına kızgınız. Bugün Tek Gıda-İş Genel Merkezinin önünde bekleyişimizin 14'üncü günü. Gelip görenler bilecektir, çadırlarımızı kurduk ve kadrolu iş hakkımız verilene kadar mücadele edeceğimizi ilan ettik. Holding gibi sendika binasında bizim aidatlarımızla yaşayan sendikacılar sıcak odalarında yaşarken, bize sendikanın kaldırımında, yağmurun altında, soğukta çadırlarda yaşamak düştü. İşçiler sendikalarına giremiyor. Sendika binası çevik kuvvet otobüsleri, zırhlı araçlar, tazyikli su panzerleriyle korunuyor. Kimden korunuyor? Bizden, işçilerden. Ankara'da polis yine karşımızdaydı ama sendika yanımızdaydı. Şimdi sendika da karşımıza geçti. Bu işte bir terslik yok mu? Soruyoruz: 1 Nisan'da açıkladığı eylem takvimini, her ay Ankara'da olacağız, Ağustos'tan sonra süresiz olarak yeniden Ankara'dayız diye eylem kararını kamuoyuna açıklayıp sonra da uygulamayan sendika olur mu? Aldığı kararları uygulaması için demokratik baskı yapan işçilere, üyelerine "eşkıya" diyen sendika olur mu? Üyesini sendika binasına sokmayan sendikacı olur mu? (...) Tek Gıda-İş yönetimi aldığı kararları uygulamayarak işçiden koptu. Mücadeleden vazgeçti. İşçinin gözünde iki Mustafa yani "Kumlu ve Türkel" arasında fark kalmadı (...) İkincisi, işçilerin hükümete ve patronlara karşı mücadelesinin önündeki en büyük engellerden biri sendika yönetimleri. Sendikalarda koltuk çıkarları işçilerin çıkarlarının üzerinde yer alıyor. Yolsuzluklar almış başını gidiyor. Sendikalar denetlenemiyor. İşçiler sendikalarına giremiyor. Sendika bürokrasisi işçinin önüne geçen, onu frenleyen en önemli güçlerden biri. Öyleyse, mücadelemizi büyütmeliyiz. Sendika ağaları tabii ki bize engel olacak. Sayımızı çoğaltmak, birlikte mücadele edersek mümkündür (...) Bundan böyle ağa, ağayı, bürokrat bürokratı, işçi işçiyi destekleyecek."

Burada dikkat çekmek gereken önemli bir nokta, pek çok yerde sendikanın kurumsal bir bütün olarak işçilerin karşısında konumlandırılmış olmasıydı. Gerçekleştirilmekte olan eylem ciddi bir sayıya ulaşamamış olsa da mücadele etmek isteyen işçiler ile sendikayı günlük bir düzeyde karşı karşıya koyarak, iki tarafta da belirli bir netliğin gelişmesinin altyapısını sağlamıştı.

24 Ekim'de Şişli Camii'nden AKP binası önüne işçilerin başını çektiği sayısı beş yüzü bulan bir grubun gerçekleştirdiği yürüyüşte konuşma yapan Samsun, Bafra'dan bir Tekel işçisi ise şunları söyleyecekti:

"Bu mücadelemiz sadece 4-C'ye karşı değil, tüm esnek çalışanları, iş güvenliği ve iş güvencesi olmayanları, taşeronda çalışanları, sigortasız ve sendikasız emekçileri birleştirerek yeni bir aşamaya geçebilirse sonuç alacaktır. Yaşasın İşçilerin Birliği!"

Yapılan bu vurgunun ciddi bir önemi vardı; zira sendikalı ve sendikasız işçilerin birliği çağrısı yapması ender rastlanır bir durumdu. Böylesi bir çağrının yapılması, düzen ve sendikalar için, sendika yönetimlerinin değişmesi, sendikaların şeffaflaşması, işçilerin sendikaları denetlemesi ve benzeri doğrultularda yapılan bütün çağrıların hepsinden çok daha büyük bir tehlike arz ediyordu. Eyleme Paşabahçe'de tek başına mücadeleye geçmiş olan Türkan Albayrak ve TÜBİTAK'ta tek başına mücadeleye geçmiş ve nihayetinde işe geri alınmış olan Aynur Çamalan da katılmışlardı. Bu da, sendika yönetimlerine karşı bir eylem niteliği taşıyor, eylemcilerden sıklıkla "Kahrolsun sendika ağaları!" sloganları yükseliyordu. İstanbul'daki çadır eylemi devam ederken başka eylemler de gerçekleşiyordu. 25 Ekim'de Tek Gıda-İş sendikası önünde, sendikacılar ve yaverleri, militan işçilere saldırdılar, özellikle daha önce Türk-İş yönetiminin ismini vererek hedef gösterdiği bir öncü işçiyi ise öldüresiye dövdüler. 31 Ekim'de Taksim'de, 4 Kasım'da ise Ankara'da 200 civarı kişinin katılımıyla eylemler gerçekleşti. İstanbul'daki eylemde militan işçilerin yaptığı basın açıklamasının metni de ciddi kafa karışıklıkları barındırmaktaydı. Bir yandan "mevcut sendikaların bürokratik yapılarını parçalayalım. Tabandan işçilerin sendikalarda söz ve karar sahibi olmasını sağlayalım. İşçilerin, işsizlerin güveneceği sendikalar yaratalım. Örgütsüz, güvencesiz, işçi kesiminin yüzde 95'ini oluşturan kesimlere güven verecek bir sendikal yapı oluşturalım." denilerek daha önce ifade edilenden çok daha radikal bir biçimde de olsa yine eski sendikal çerçevede bir yaklaşım ortaya konuluyordu, fakat öbür yandan "Tekel işçilerinin 2. Direnişi ayrışma noktasıdır; yeni işçi hareketinin başlangıç noktasıdır. Ya TEKEL işçileriyle birlikte güvencesizliğe, esnek çalışmaya, taşeronlaşmaya karşı mücadele edeceksiniz ve bürokratik sendikal yapıları karşınıza alacaksınız, ya da sendika bürokrasisiyle işbirliği yaparak, hükümetin yanında olacaksınız. Üçüncü bir yol bulunmuyor" denilerek, Tekel işçilerinin eylemleri doğrudan mevcut sendikal yapıların karşısına konuluyor ve mücadeleci işçileri destekleyen herkese bu yapıları karşılarına almazlarsa işçilerin karşısında ve hükümetin ve sendika patronlarının yanında olacakları duyuruluyordu.

Bu havaya yapılmış bir çağrı değildi. Burjuva solunun Türkiye "Komünist" Partisi denilen örgütü, aylık yayın organı soL gazetesinde, "TKP TEKEL işçilerinden ne bekliyor?"(!) başlıklı yazısında, eyleme karşı tavır takınmıştı. Eylemi sendika karşıtı olmakla eleştiren (!) bu yapılanma, işlere Tek Gıda-İş'e karşı çıkmamalarını buyurmaktan geri durmamış, bunun yanı sıra, kendi tabanlarından eyleme gitmek isteyenleri geri çekmek için ellerinden geleni yapmış, hatta kendi yapıları içerisindeki Tekel işçilerinin eyleme gitmesini engellemek için bin bir yola başvurmuştu. Yazıda bu yapı şöyle diyordu: "Sendikanın merkez ve şubelerinin basılması ile TEKEL işçilerinin mücadelesinin yükseltileceğini düşünenler de bu boşluğu doldurmaya aday olduklarını ifade etmiş oldu (...) ortaya çıkan tablo, 12 bin TEKEL işçisinden en fazla 10 işçinin yaptığı ‘eylemcik'e dönüşmektedir. TKP bu tabloyu benimsememektedir". Böylesi bir yaklaşım, işçilere açıkça şunu diyordu: sakın ola kendi başınıza hareket etmeyin, sendikanın dibinden ayrılmayın, yoksa on kişi kalırsınız! Sınıf mücadelesinin dengelerini ve evrimini incelemekten aciz, sendika yalakası sözde "komünist" bir yapıya yakışan bir analiz! Bununla birlikte Tekel işçisine yönelik yaşanan darp vakası sonrası bir grup TKP'linin Levent'teki çadırları ziyaret zamanının, bu partinin 90. yılına ithafen yapacağı gecenin hemen öncesine denk gelmesi başka bir aymazlığın göstergesiydi. TKP'liler Tekel işçilerini hazırlamakta olduklara toplantıya çağırdılar. Öte yandan işçiler, gittikleri gecede konuşma yapmak istemelerinin ardından oradaki "yetkili komünistler" gece programını onlara göstererek yer olmadığını, konuşamayacaklarını belirttiler. Levent'teki çadırlarda bulunmayan TKP'li bir Tekel işçisinin konuşma yapması da "ilginç" ve ibretlik bir durum oluşturmuştu. Öte yandan, tutumunda bu örgütlenme de tek başına değildi. Türkiye solunun günlük gazetesi olan nadir yapılarından EMEP denilen örgüt, yapılan eylemlere dair ciddi bir suskunluk içerisindeydi. 25 Ekim'de sendikacıların işçilere saldırısı, bahsi geçen günlük gazetede şu şekilde aktarılıyordu:

"Tek Gıda-İş'in karşısına kurdukları çadırlarda sendikayı protesto eden grupla sendikacılar arasında gerginlik yaşandı.
Tek Gıda-İş Genel Başkanı Mustafa Türkel dün sabah sendikaya geldiği saatlerde burada bekleyen grup Türkel'e yumurta attı. Sendikadaki güvenlikçilerin araya girmesinin ardından bu kez arbede daha da büyüdü. Yaşanan arbede sırasında orada bulunan polisler ise havaya ateş açtılar. Konuyla ilgili olarak açıklama yapan Mustafa Türkel, sendika önünde sadece 4 tane Tekel işçisi olduğunu onların da 4-c'ye başvuru yaptığını ve çalışacakları yerlerin belli olduğunu söyledi. Bu kişilerin kurdukları çadırları kaldırabilmek için böyle provokatif işlere başvurduğunu savunan Mustafa Türkel, ‘Çadırı kurmak değil kaldırmak marifettir. Şimdi çadırları kaldırmak için yol arıyorlar' diye konuştu."

Tarafsızlık kisvesi altında tutulan taraf, kimin ne olarak yansıtıldığını bu haber net bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu tutum üzerine Aralık ayında bahsi geçen gazetenin genel yayın yönetmeniyle görüşen militan işçilere, eylemlerinin görülmemesi kararının alındığı, talepleri haklı bulunsa da, eylemlerinin haksız bulunduğu, kendilerine dair haber yapılmayacağı ve tarafsız kalınacağı aktarılacaktı. Türkiye solunun sözde "işçi dostu" kimi yapıları açıkça devletin sendikasından saf tutuyorlardı. İşçilerin vurguladıkları ayrışma ciddi bir maddi gerçekliğe dayanarak ifade buluyordu.

Bunun yanı sıra, Kasım ayının başlarında militan işçiler bir bildiri yayınladılar. Daha önceki süreçte sayısız basın açıklaması metni ve eylem bildirgesi hazırlanmış, konuşmalar yapılmış ve bütün bunlar internet üzerinden şu veya bu biçimde yayınlanmış olsalar da, işçiler tarafından yazılı bir yayın çıkartılmamıştı. Bu anlamda böylesi bir bildirinin yayınlanması bir hayli önemli bir adımdı. Bildiride şunlar ifade edilmişti:

"Bizi yarı yolda bırakıp, mücadelemize ket vuran sendikamız, Tek Gıda-İş'in Genel Merkezi'ne polis barikatıyla girişimizin engellenmesinin üzerine; karşısında kurduğumuz çadırlarda gece gündüz sürdürdüğümüz direnişimiz 35 günü geride bıraktı! (7.11.2010) Direnişimize olan destek her gün büyürken, direnişimizin etkisiyle adımlar da atılıyor. Bir aydır sendikanın bahçesinde duran polis panzeri ve çevik otosu görüntüyü kurtarmak için çekildi. Görüntüyü kurtarmak için diyoruz; çünkü, polis yine sendikanın içinde adeta karakolunda durur gibi duruyor."

Ve bildiri şu taleplerle son bulmaktaydı:

"Sendika eylemsizlik kararından vazgeçmelidir. Şu an burada olmayan Tekel işçisi arkadaşlar da yanımıza gelerek direnişimizi büyütmelidir. 4-C kapsamındaki tüm işçiler şimdiden mücadeleye başlamalıdır. Sendikalar 4-C'ye ve güvencesiz çalışmaya karşı mücadeleyi yükseltmelidir."

Dolayısıyla yine, çelişkili bir biçimde Tek Gıda-İş, bir kurum olarak ele alınıp polis ile işbirliği kurumsal bir düzeyde ortaya konulurken, diğer yandan polis ile işbirliği yapan bu kuruma eylemsizlik kararından vazgeçmesi çağrısı yapılıyordu. 4-C'ye karşı mücadele çağrısı, hem muzdarip olacak işçilere hem de sendikalara yapılmıştı. Eylemlerin boyutunun istenenin çok altında olduğunu gören militan işçiler, bir yandan da yanlarında olmayan Tekel işçilerine eyleme katılma çağrısı yapmışlardı. 7 Kasım'da gerçekleşen bir eylemde yapılan basın açıklamasında ise, Tek Gıda-İş'in eylem kararını yerine getirmesi taleplerinin yerine, KESK, DİSK, TMMOB ve TTB'nin harekete geçmesi umudu hâkimdi. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, ne geçmişte militan işçiler karşısında Türk-İş ile etle tırnak kadar yakın durmuş olan KESK ve DİSK, ne de TMMOB ve TTB gibi meslek odaları ciddi bir eylemlilikte bulunmadılar. 16 Kasım'da gerçekleşen eylemde, Tekel işçileri yaptıkları basın açıklamasında "DİSK, KESK, TMMOB ve TTB'ye geçen hafta yaptığımız çağrıyı tekrarlamak istiyoruz. Sermayenin ve AKP hükümetinin dayattığı, güvencesizliğe, taşeronlaşmaya, esnek çalışmaya karşı mücadele programı oluşturalım ve mücadeleyi birlikte büyütelim. Bu süreçte DİSK, KESK, TMMOB, TTB dahil sendikalardan, meslek örgütlerinden birleşik mücadele yönünde somut bir cevap alamadık. Vaat değil somut bir mücadele programı görmek istiyoruz" denilecekti. Öte yandan bu solcu sendikal ve mesleki örgütlerden destek görme beklentisi karşılıksız kalmaya devam edecekti. DİSK ve KESK'in, direnişçi işçilere karşı Türk-İş'in ve devletin yanında saf tutacağı 1 Mayıs'ta net bir biçimde görülmüş ve Tek Gıda-İş ve Mustafa Türkel'e verdikleri itibar desteği işçilerce sonraki süreçte netçe ifade edilmişti zaten. Bu yanıtsızlık, TMMOB ve TTB'nin de pek farklı olmadıklarını gözler önüne sermekteydi.

23 Kasım'da 2. Direnişi gerçekleştirmekte olan işçiler, Tek Gıda-İş'e ve DİSK, KESK, TMMOB ve TTB'ye eyleme geçme çağrıları yapmanın fayda getirmeyişinin net bir şekilde ortaya çıkması üzere, Tekel işçilere geneline bir çağrı yayınladılar. Bu çağrıda şunlar ifade ediliyordu:

"Şu an çalışan ve çalışmayan tüm tekel işçisi arkadaşlara sesleniyoruz.

Tekel işçisi olarak neler başardığımızı, neler yaşadığımızı en iyi sizler biliyorsunuz. Ve gelecekte sizi nelerin beklediğini de iyi biliyorsunuz! Açlık, işsizlik tehdidi, gelecek kaygısı ve güvencesizlik. Bizi bekleyen iyi hiçbir şey yok. Çünkü kaderimizde 4C yazılı. Çalışan arkadaşlar; Ocak ayından itibaren bir kısmımızı 4C'li çalışmak bir kısmımızı ise işsizlik bekliyor. Peki, ne yapacağız? Biz direnen tekel işçileri olarak biliyoruz ki; Kazanmak, beklemekten değil direnmekten geçiyor. Bu yüzden sizi iş işten geçmeden, harekete geçmeye, direnmeye çağırıyoruz (...) Bütün Tekel işçileri biliyor ki; Sendika, Ankara direnişimizi bitirirken açıklanan eylem takvimini iptal etti. Daha sonra; 14 Haziran 2010 günü illerden temsilciler olarak yaptığımız görüşmede, Genel Sekreter Mecit Amaç, ‘gidip tatilimizi yapmamızı, Ağustos'un sonunda gelmemizi, en geç Eylül'ün ortasına kadar KESK'le birlikte dört koldan Anakara'ya büyük bir yürüyüş yapılacağını' söylüyordu. Daha önce; ‘4-C hukuksuzluktur, 4-C angaryadır, 4-C köleliktir.' diye konuşan ‘Bizi köleliğe, bizi 4-C'li olmaya, bizi kölelik düzeninde çalıştırmaya güçleri yetmeyecek.' diyen Tek Gıda-İş Genel Başkanı Mustafa Türkel, bizlere 4-C'Yİ imzalattı. Diğer taraftan; son yaptığı açıklamalarda; ‘9700 tekel işçisi 4-C kapsamında geçici olarak kamuda istihdam edilecek. Ancak işçiler memur statüsünde değil ve özlük haklarını alamadı. Sözleşmeli oldukları için 11 aylık çalışmadan sonra sözleşmeler yenilenmeyebilir' diyor. ( 4 Kasım 2010 - Radikal) Bizler bu gerçek nedeniyle sendikamızdan mücadeleye devam etmesini istiyoruz. Bir ayı aşkındır çadırlarımızda bu soruna son vermek için direniyoruz! Türkel ise; kendisinin açıkladığı bu gerçek karşısında hem eylemsizliği seçiyor hem de üyesinin karşısına polis barikatı çıkarıyor. Bu manzarayı protesto için çadır kuran bizleri de karalamaktan çekinmiyor, provokatör ilan ediyorlar."

Kasım sonları ve Aralık başlarında, bu çağrının da etkisiyle, İstanbul dışında, İzmir ve Diyarbakır gibi kimi şehirlerde bir hareketlenme başladı. 11 Aralık Cumartesi günü, Diyarbakır'da, İstanbul'daki 2. Direniş hareketinin temsilcilerinin de katıldığı bir toplantı gerçekleşti. Bu toplantıda, aylar sonra ilk defa, militan işçilerin stratejisinde bir değişiklik olduğu gözlenebilmekteydi. İstanbul'daki mücadeleci işçiler için, yalıtılmışlıklarının azaldığını hissetmek, deneyimlerindeki başarısız noktalardan belirle dersler çıkartmalarını mümkün kılmıştı. Ankara direnişi sırasında mücadeleye çok fazla şey katmış Diyarbakırlı işçilerin faal bir rol oynamaya başlamasının da olumlu etkisi büyük olacaktır. Nitekim toplantı şu kararları alacaktı:

1. "Tek Gıda İş ile birlikte başladığımız yürüyüşümüzü birlikte devam ettirmek istiyoruz. Ancak Tek Gıda-İş Sendikası yönetimi TEKEL işçilerinin mücadelesini sürdürmemektedir; aldığı kararları uygulamamaktadır. Anayasa Mahkemesinin ise, 4-C konusunda ne zaman ve nasıl karar vereceği belirsizdir. Süreci işçiler olarak örgütlemeye ve sürdürmeye karar verdik.
2. Ankara Direnişinin birinci yıldönümü olan 18 Aralık'ta Ankara'da mücadeleyi yürütmek isteyen bütün işçilerin çağrılarak, durum değerlendirilmesi yapılacaktır. 18 Aralık'ta Ankara'da olmak için çağrı yapılacaktır.
3. Her ilde İşçi Komisyonları Kurulmalıdır.
4. İl Komisyonları birleşip Genel İşçi Komisyonunu oluşturacaktır.
5. İl Komisyonları kendi içinden sözcü seçecektir.
6. Toplantıya katılan işçiler Diyarbakır Geçici İl Komisyonu doğal üyeleri sayılarak, kendi arasından bir sözcü seçmiştir.
7. Ankara'da oluşturulacak Genel İşçi Komisyonu illeri gezecektir.
8. 4-C konusunda, 2011 genel seçimleri ve Türk-İş kongresi de dikkate alınarak illerde eş zamanlı eylem ve etkinlikler düzenlenecektir.
9. 4-C'ye geçen işçilerin çalışma koşulları izlenerek raporlaştırılarak kamuoyuyla paylaşılacaktır.
10. Alınan kararlar diğer illerle paylaşılacak, işçilerin iç örgütlenmesinin biçimleri (platform, dernek, sendika vb.) tartışılarak karar verilecektir."

Bu alınan kararlar pek çok açıdan önem taşıyordu. Öncelikle sendika ilk defa tamamen sürecin dışında olarak açıkça kabul edilmişti ve sendikanın yokluğunda tek alternatif olarak süreci işçiler olarak örgütlemek ve sürdürmek, yani işçilerin öz-örgütlülüğü olduğu vurgulanmıştı. İl il çalışma yapılması ve komisyonların kurulması da, ses getirici eylemler yapmaya kıyasla çok daha yavaş fakat sabırla yürütülürse uzun vadede çok daha ciddi etki yaratabilecek bir doğrultuydu. İşçilerin iç örgütlenmelerinin biçimlerine karar vermenin yolu olarak tartışmanın gösterilmesi de çok ciddi bir önem taşıyordu. Sonrasında yeni kurulmuş olan Diyarbakır Tekel İşçi Komisyonu, 18 Aralık'ta Ankara'da planlanan eylem için yaptıkları çağrıda bu kararları duyurmanın yanı sıra şunları yazacaklardı:

"[İ]ş güvencesi, insanca yaşayacak ücret ve çalışma koşullarıyla ilgili taleplerimizi birleştirip, İstanbul, Diyarbakır ve İzmir başta olmak üzere TEKEL işçileri olarak Ankara'da açıklayacağımız yeni mücadele programıyla birlikte devam ettireceğiz. Azınlık işçi grubu olsak bile, haklı ve meşru mücadeleyi hem AKP hükümetine hem de sendikalarımızın başına çöreklenen sendika bürokratlarına karşı yürütmek zorundayız."

Burada ise, hareket edenin bir azınlık işçi grubu olduğunun vurgulanışı, ikameci yaklaşımın silinmeye başladığını ve militan işçilerin kendilerine ve yapmaları gerekenlere yönelik daha gerçekçi bir bakış edindiklerini gösteriyordu. 18 Aralık'ta planlanan Ankara eylem ise sönük geçti. Siyasi çevrelerden destekçilerin sayısı ise birkaç yüzü ancak buluyordu. Öte yandan bu durum, militan işçilerin 11 Aralık toplantısında ifade edilen doğrultunun haklılığını bir kez daha vurguladığının altını çizmek zorundayız. Eyleme gelen işçiler, İstanbul, Diyarbakır, İzmir, Samsun, Bursa, Tokat, Manisa, Bitlis ve Trabzon'dan işçilerin gönderdikleri temsilcilerdi. Gelen işçilerin sayısı yirmiyi bulmuyordu, fakat eylemde yapılan basın açıklaması 11 Aralık Diyarbakır işçi toplantısı kararlarını ileri taşımaktaydı:

"2. TEKEL Direnişi'nin 78. gününde: 4-C'ye, geçici, sözleşmeli, taşeron çalışmaya karşı mücadelemizi Türkiye'ye yaymak üzere çadırlarımızı kaldırıyoruz.

78 gündür Tek Gıda-İş Sendikası başta olmak üzere konfederasyonlara ve tüm sendikalara, meslek örgütlerine sesleniyoruz. Başta 4-C olmak üzere bütün esnek çalışma biçimlerine karşı birleşik mücadele çağrısı yapıyoruz.

Bu çağrımız gerekli karşılığı bulmadı ve 78 gün boyunca ortaya çıkan gerçek şu ki; sendikal hareket, hak arama mücadelesinin uzağındadır; ya da parça parça, kendi alanlarıyla sınırlı kalan mücadelelerle meşguldür. İşçi ve emekçi sınıfların genel çıkarlarını savunmaya yönelik birleşik bir mücadele hattı örülmemekte, örülmek istenmemektedir.

Tekel işçileri olarak işçi sınıfının özlük haklarını savunmak üzere başlattığımız 2. Tekel Direnişi'ni yeni aşamaya sıçratmak üzere, 78 gün önce kurduğumuz çadırları kaldırıp tüm Türkiye'ye açılıyoruz. Nitekim, bu amaçla geçtiğimiz hafta içinde Diyarbakır ve İzmir'de işçi toplantıları düzenledik, işçi komisyonları kurduk.

(...)

18 Aralık'ta Ankara'ya İstanbul, Diyarbakır, İzmir, Samsun, Tokat, Manisa, Bitlis, Trabzon, Bursa'dan; on ilden Tekel işçilerinin temsilcileri geldi. Ankara'da yapılan toplantıda, 4-C'ye karşı mücadelemizi "iş güvenceli, insanca yaşamaya yetecek ücret" talebiyle bütün Türkiye'ye yaymaya ve bizim gibi 4-C'de çalışmaya zorlanan işçilerle birleşmeye karar verdik.

Bu nedenle aldığımız kararları uygulamak ve tüm Türkiye'ye yayılacak mücadeleyi örgütlemek üzere, tıpkı birinci TEKEL mücadelesinin 78 günlük direnişine denk gelecek biçimde, ikinci TEKEL Direnişini de 78'inci gününde yeni bir aşamaya sıçratmak üzere karar aldık.

Böylece 2010 yılında iki TEKEL direnişi ve her ikisi de 78'er gün süren mücadeleler olarak tarihe geçmiştir. Şimdi sıra, mücadeleyi büyütmek üzere, tüm Türkiye'ye yayılacak bir mücadeleyi örgütlemek üzere harekete geçmektedir.

Tekel işçileri olarak mücadelemizi Tek Gıda-İş Sendikası olmaksızın devam ettireceğiz. Çünkü Tek Gıda-İş yönetimi, Tekel işçileri artık üyesi olmadığı için onları terk etmiştir. AKP Hükümetiyle anlaşmış ve 4-C'yi işçilere kabul etmeleri için telkinde bulunmuştur.
Verdiği sözleri tutmamış, açıkladığı eylem tarihlerine uymamış ve sürekli biçimde işçileri yanıltmış, yanlış yönlendirmiştir.
Şimdi görev bilinçli işçilerdedir. İşçiler olarak illerde oluşturacağımız İşçi Komisyonları'yla, yeni bir mücadele dönemini başlatacağız. Bu yeni dönemde, merkezinde TEKEL işçileri olmakla birlikte bütün 4-C'liler, güvencesizler, işten atılanlar, haklarını arayanlar yer alacaktır.

(...)

[İ]şçilerin mücadelesinden korkup uzak duran, "sayınız az" deyip destek vermeyen, geleceğini işçilerle değil de sendika bürokrasisiyle birlikte gören sendika ve partileri de bu mücadele içinde tanıdık. Adında halk, emek, komünist, işçi bile yazsa, işçi sınıfı mücadelesiyle değil, sendika bürokrasisiyle işbirliğini tercih edenleri buradan kınadığımızı da açıklamak zorundayız.

İşçi sınıfı öncelikle kendi gücüne güvenmeli, öncelikle kendi iç örgütlenmesini yapmalı, kendi kaynaklarını oluşturmalı ve daha sonra mücadeleye girişmelidir! Çünkü mücadele ayrıştırıyor ve yanınızda olacağını varsaydıklarınızın, an gelip sizinle yan yana olmayacağını da hesap etmek zorundasınız.

İşçi sınıfının bağımsız bir işçi hareketi olabilmesi için, işyerlerinde ve tabanda örgütlü ve bilinçli işçilerin, emekçilerin olması mutlaka gerekli.

İşte bu deneyimlerle, yeni bir mücadelenin başlama işaretini vermek üzere buradayız."

18 Aralık basın açıklaması, 1 Mayıs sonrası süreç sonucunda, militan, mücadeleci, direnişçi işçilerin, çetin deneyimlerden geçtikten ve bu deneyimlerin sonucu olarak çizgileri evirildikten sonra, çok daha net, çok daha gelişkin ve çok daha somut bir biçimde, 1 Mayıs'ta Taksim kürsüsünde ortaya konulan görüşlere geri döndüklerini göstermektedir. Özellikle işçi sınıfı hareketinin bağımsızlığı, işçi sınıfının kendi öz örgütlülüğünü kurması gerektiği, mücadelenin yayılması gerektiği vurguları ve de genel olarak sendikal harekete ve sendikalizme yönelik yapılan tespitler, bütün ülke işçi hareketi tarihinde belki de ortaya konulmuş en net görüşler arasındaydı. 2. Tekel Direnişi eylemlerinin ciddi sıkıntıları olsa da, elde ettikleri çok büyük bir kazanım olmuştu -ki bu her şeye değerdi: bu hareket, işçi sınıfının mevcut dönemdeki en militan unsurlarının çok ciddi dersler çıkarmalarının önünü açmıştı.

İşçi sınıfının mücadeleleri nasıl doğrusal bir çizgiyle ilerlemiyorlarsa, atılımlar ve geri çekilmeler sınıf mücadelesine nasıl içkinse, mücadelelerin işçilerde oluşturduğu netlik, deneyimlerin sonucu işçi sınıfı içerisinde mücadelenin derslerinin çıkartılması da dolambaçlı bir yol izler. 1 Mayıs sonrası süreçte, militan işçilerin en ciddi kesiminde, yalıtılmışlıktan kaynaklı olarak, bir yandan aktivizmi, öteki yandan ise taban-sendikacılığını savunan bir çizgi ortaya çıkmıştı. Çıkarlarını parçası olduğumuz sınıfımızdan ayrı görmeyen devrimciler olarak, hem geçmişteki yüz yüze görüşmelerimizde, hem de bu yazımızda, yakın zamana kadar hatalı gördüğümüz bu çizgiye yönelik eleştirilerimizi ortaya koymayı bir görev bildik. Öte yandan, bu çizgiyi savunanlar, sendikacılar değil, militan işçilerdi ve de sırf sendikalar karşısında varoluşları bile, sırf mücadeleye içtenlikle devam etmek istemeleri bile, onları düzenin, devletin ve burjuvazinin karşısına koymaktaydı. Defalarca devletin gerek kolluk kuvvetlerinin, gerekse sendikalarının vahşi saldırılarına maruz kaldılar. Hataları olduysa, bunlar mücadele içerisindeki işçilerin hatalarıydı ve ancak yine işçilerin kendilerinin deneyimlerinden çıkarttıkları sonuçlar doğrultusunda düzeltilebilirlerdi. Nihayetinde, bütün mücadele süreçlerinin ve burada farklı unsurların işlevlerinin en net ve kapsamlı derslerini ortaya koyan da aynı işçiler oldular. Bu yüzdendir ki; onların deneyimleri ve deneyimlerinin dersleri sınıfımızın bütününe aittir.

Doğrudur, Tekel mücadelesi yenildi. Tekel işçilerinin çok büyük bir kesimi 4-C'yi imzaladı. Tekel, hükümetin yeni dönemdeki işçi sınıfının yaşama ve çalışma koşullarına yönelik başlatmaya niyetlendiği ağır saldırı planı karşısında duran ilk kaleydi. Uzun ve çetin bir mücadelenin ardından bu kale düştü. Sakarya meydanında düzen hüküm sürüyor şimdilerde. Hükümet ise, yeni saldırılarını uygulamak için, 4-C koşullarını işçi sınıfının daha geniş kesimlerine dayatmak için fırsat bekliyor, ellerini kavuşturuyor. Öte yandan sınıf mücadelesi bitmiş değildir. Ocak 1919'da, işçi ayaklanmasının bastırılmasının ardından Rosa Lüksemburg şöyle yazmıştı: "Kitleler mücadeleye hazırdılar ve bu ‘yenilgi'den, tarihsel yenilgiler zincirine yeni bir halka kattılar ki o zincir enternasyonal sosyalizmin gururu ve gücüdür. İşte bu yüzdendir ki bu ‘yenilgi'den geleceğin zaferleri doğacaktır." Aynı durum Tekel'in yenilgisi için de geçerlidir. Tekel yenilmiş olabilir, ama militan Tekel işçileri pes etmemişlerdir ve işçi sınıfının gelecek mücadelelerinde devletin ve onun sendikalarının kâbusu olmaya devam edeceklerdir. Tekel yenilmiş olabilir, ama Tekel'in dersleri işçi sınıfın gelecek mücadelelerine ışık tutacaklardır.

Gerdûn


 

[1] 24 Mayıs'ta Tekel işçileri, sendika konfederasyonlarının 26 Mayıs genel grevine dair tutumlarına karşı çıkarak Türk-İş İstanbul 1. Şube binasını işgal ederek binadan "İşçiler ölüyor, sendikalar susuyor", "Türk-İş'ten hesap soracağız" yazılı pankartlar sarkıttılar. 25 Mayıs'ta Samsun'da birkaç saat süren işgalin ardından işçiler 26 Mayıs grevinin ardından binaya geri dönebileceklerini ifade ederek eylemlerini bitirdiler. İzmir'de ise Tekel işçileri Türk-İş bölge temsilciliği binasını işgal ettiler. İşçilerin işgaline, kısa bir süre içerisinde onlarla dayanışmak için motorlu taşıt işçileri ve belediye işçileri de katıldı, sonrasında ise mücadele içerisindeki UPS işçileri işgali desteklemek için binanın girişinde eylem yapmaya geldiler. Diyarbakır'da işçilerin Türk-İş binasını işgal edeceğini öğrenen sendikacılar, çareyi binanın kapılarını kilitleyip kaçmakta buldular, işçiler ise bunun üzerine bina önünde oturma eylemi yaptılar. Adana'da binayı işgal etmeye çalışan işçiler polis ve sendikacıların şiddetli saldırısına maruz kaldılar. İşçilere saldıranlar arasında Türk-İş 4. Bölge Başkan Yardımcısı Edip Gülnar da vardı. İşçilere küfürler savuran sendikacıya işçiler "Edip Gülnar'dan hesap soracağız" diyerek yanıt verdiler. Ankara'da ise Türk-İş Genel Merkez binasını işgal etmeye çalışan işçiler önce sendikanın güvenlik elemanları, ardından ise polis tarafından saldırıya uğradılar, altı kişi gözaltına alındı. İşgale destek vermek için yola çıkan Tekel Ankara işletmesi işçileri de yol da alıkonularak gözaltına alındılar. Ankara'da gözaltına alınanlar akşam saatlerinde serbest bırakıldılar.

[2] İstanbul'da ayrıca KESK'in düzenlediği, 3,000 civarı kişinin katıldığı bir eylem, Şişli Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü önünde DİSK'in örgütlediği 400-500 kişilik eylem, sayıları 500'ü bulan Tuzla deri işçilerinin 1 saatlik iş bırakma eylemi, Topkapı Nakliyeciler Sitesi'nde ambar işçilerinin iki saatlik iş bırakma eylemi, Kadıköy Vergi Dairesi'nde ise memurların grevi, ve Kadıköy'de DİSK üyesi belediye işçilerinin sendika konfederasyonlarını protesto ettiği eylem gerçekleşti.

[3] Bunda Muğla'da Kürt öğrenci Şerzan Kurt'un katlinin ardından Türkiye Kürdistanı'nda greve özellikle geniş katılım göstermesinin ve Zonguldak'ta patlama sonrası ciddi bir eylem gerçekleşmesinin payı da büyüktür.

Tags: