2007'deki Almanya'daki grev günü sayısı, 1993'ten sonraki yılların en yükseğiydi. Bu sayının %70'i geçtiğimiz bahardaki ‘haricileşme' adıyla anılan 50.000 telekom işinin farklı yerlere taşınmasına karşı yapılan grevden geldi. Bütün bunlar çok uzun süredir dinamik bir ekonomi ve toplumsal uyumluluk örneği olarak gösterilen bir ülkede gerçekleşti.
Bütün bunlar artık geçmişte kaldı. Tam on ay devam ettikten sonra Ocak ayında son bulan demiryolu işçileri grevi bunu açıkça gösteriyor. Son yirmi yılda demiryolu işçisi sayısı yarı yarıya azılmıştı ve çalışma koşulları daha önce hiç olmadığı kadar kötüleşiyordu, ücret son 15 yıldır düştükçe düşüyordu, öyle ki demiryollarında çalışmak artık ülkede en az maaşlı iş olmuştu. Bu son on ay içerisinde Alman demiryolu işçileri her türlü dalaverenin, tehditin ve baskının hedefi oldular.
Bütün bunlara rağmen demiryolu işçileri geri adım atmadılar ve Alman burjuvazisi taviz vermek zorunda kaldı.
Grev ücretlerde %11'lik bir artışla bitti, fakat artış Deutsche Bahn çalışanlarının bütün kategorileri için geçerli değildi. Bu sonuç, işçilerin on ay önce talep ettiği %31'lik artıştan bir hayli kötüydü ve son 19 ay içeisinde yapılan ve içlerinde Şubat 2009'dan itibaren 20.000 makinistin haftalık çalışma saatlerinin 41'den 40'a indirilmesi de bulunan ücret antlaşmaları tarafından çoktan yenip bitirilmişti. Fakat yine de devketin toplumsal baskıyı bir miktar azaltmak uğruna taviz vermeye zorlanılmış olması önemlidir.
Finlandiya kökenli cep telefonu firması Nokia Bochum'da 2300 işçinin çalıştığı sitenin 2008 sonunda kapatılacağını açıkladığında, Almanya'da işçilerin artan militanlığı daha da vurucu bir biçimde gözler önüne serildi. Nokia'nın sitesine bağımlı diğer işler de hesaba katılırsa bu şehirde 4000 kişinin işsiz kalacağı anlamına geliyordu. 16 Ocak'ta, açıklamadan bir gün sonra, işçiler işe gitmeyi reddettiler, yakınlardaki Opel fabrikasında ve Mercedes'teki işçiler, Dortmund'daki Hoechst fabrikasındaki demir-çelik işçileri, Herne'den metal işçileri ve bölgedeki mağden işçileri Nokia fabrikasındaki işçilere destek vermek ve onlarla dayanışmak için fabrika kapısında toplandılar. 22 Ocak'ta 15.000 kişi Nokia işçileriyle dayanışmalarını göstermek için Bochum sokaklarında yürüdü.
Dolayısıyla işçiler geçmiş mücadelelerle bağlar kuruyorlardı. 2004'te Bremen Daimler-Benz fabrikası işçileri, yönetimin emek fazlası sorununa Stuttgart'taki fabrikayla rekabet kartını oynayarak şantaj yapmasına karşı kendiliklerinden greve gitmişlerdi. Birkaç ay sonra, başka otomobil işçileri, bu sefer Bochum'daki Opel fabikasında, aynı tür tehditlere karşı kendiliklerinden greve gitmişlerdi. İşte tam da Nokiya işçileriyle bu tür bir dayanışmanın oluşmasını engellemek için hükümet, bölgesel ve yerel siyasetçiler, kilise, sendikalar ve Alman patron örgütleri Nokia işçilerinin vicdansızlığını kınayan ve olnarı Alman devletini "skandal bir şekilde sömürmekle" ve sübvansiyonları kendi çıkarlarına kullanmakla suçlayan ulusal çapta büyük bir kampanya başlattılar. Hepsi ellerini yüreklerine koyarak o bütçeleri işleri korumak için önerdiklerini ve bugün dişleriyle ve tırnaklarıyla ‘kendi' işçilerini sadakatsiz patronlara karşı savunacaklarına dair yemin ettiler. Bu lafların ikiyüzlülüğü Almanya'da işçi sınıfının özellike burjuvazinin saldırılarına maruz kaldığı (emeklilik yaşının 67 olması, emek fazlasına dair planlar, ‘Ajanda 2010' planında bütün sosyal haklarda kesintiler) göz önünde bulundurulursa daha da büyüktür.
Perspektif sınıf mücadelesinin gelişimi içindir. Bu gelişme, Almanya gibi merkezi olan ve proleteryanın güçlü bir tarihsel tecrübe taşıdığı bir ülkede bütün kıtadaki işçi mücadeleleri için bir katalizör olacakır. İşte bu yüzden Bochum'da burjuvazi ‘kendi' işçilerinin savunucusu ve koruyucusu kılığına bürünmeye çalışmaktadır. Burjuvazinin amacı, Bochum'da gördüğümüz sınıf dayanışmasının gerçek ifadelerini boğmak ve mücadelelerin yayılmasını engellemektir.Chavez hükümeti - muhalefetin ve sendikaların desteğiyle - Venezuela Demir-Çelik bölgesinde en temel ihtiyaçları için mücadele veren işçilere karşı bir baskı başlattı. Burada Senor Chavez'in ve onun "21. yüzyıl sosyalizmi"nin gerçek yüzünü açıkça görüyoruz.
Burada, Enternasyonal Komünist Akım Venezuela şubesi Internacionalismo'dan yoldaşlarımız tarafından dağıtılan bir bildiriyi basıyoruz. Yoldaşlarımızın Chavezci şantajlara ve baskılara karşı zorlu baskı koşullarında bu eylemi gerçekleştirme çabalarını selamlıyoruz. Proleteryanın mücadelesi uluslararasıdır ve burjuva devletlerinin her türüyle, ister "liberal" olsunlar, ister apaçık diktatörlükler olsunlar, isterse de "sosyalizm" maskesi taksınlar, yüzleşmek durumundadır.
13 aydan uzun süren toplu sözleşme görüşmelerinin ardından koşullar, Ternium-SIDOR demir-çelik işçilerinin canlarına tak etmişti. Aldıkları açlık maaşlarına (Venezuela'da yaşamın en pahalı olduğu bölgelerden birinde asgari ücret civarı bir maaş) ve on yıldan kısa bir süre içerisinde 18 işçinin ölümüne ve düzinelercesinin sakat kalmasına neden olan korkunç çalışma koşullarına karşı büyük bir öfke besleyen işçiler, şirket ücret ve çalışma koşullarına dair taleplerini reddetmesi üzerine birkaç grev faaliyeti yürüttüler.
Medyanın çeşitli kesimleri, şirketin kendisini kurban olarak gösterme kampanyasını yankıladı ve işçilerin isteklerinin şirketin yıllık satışlarının üzerinde olduğunu iddia etti. Bu yalanlar bilgi "karartmasının" bir parçasını oluşturuyorlar ve hem muhalefetin basını hem de resmi basın metal işçilerinin mücadelesinin gerçek nedenlerini saptırmaya çalışıyor. 1990'lardan beri bu işçiler maaşlarda ve çalışma koşullarında kesintilere maruz kalıyorlardı ve yeniden yapılanma programının başlatılması kazanımlarının bölgedeki diğer işçilerden daha az olmasına yol açtı. Metal işçilerinin mücadelesi makul bir yaşam düzeyi ile ilgili. İşçiler, eğer şirketin koşullarını (44 Bolivarlık bir artış şöyle bölünmüştür: ilk başta 20, 2009'da 10 daha, 2010'da 10 daha ve işçilerin performansına göre artı %1.5'luk olası bir zam) kabul ederlerse, yiyecek ve yaşam bedelinin yıllık artışının Venezuella Merkez Bankas'nın pek de güvenilir olmayan iddialarına göre %30'dan daha düşük olmadığı bir ülkede iki yıldan uzun bir süre boyunca maaşlarında ve kazançlarında sefil artışların acısını çekeceklerini biliyiorlar. Hareketin bir başka önemli talebi, (1600 kişilik işgücünün %75''ini oluşturan) sözleşmeli işçileri, onlara daha çok kazanç sağlayacağı için kadrolu yapmak. Dolayısıyla, SIDOR işçilerinin mücadelesi, korkunç çalışma koşullarının yanısıra, bitmez yiyecek fiyatlarında ve genel olarak yaşam pahalılığıyla yüzleşen bölgedeki ve bütün ülkedeki işçilerin mutsuzluğunu ve durumun belirsizliğine karşı huzursuzluğunu ifade ediyor.
Aynı şekilde, şirket, hükümet ve sendikaların temsilcileri arasındaki çatışma da metal işçilerinin canlarına tak etti. Sendikalar sürekli hareketin ilk taleplerini hafifletmeye çabalıyorlar (artık sendika günlük 50 Bolivar "talep ediyor", oysa ki görüşmelerin başında bu rakam 80 Bolivardı). Greve çıkmanın bütün gerekliliklerini yerine getirerek, rezil üçlü (şirket-hükümet-sendika) tarafından kurulmuş kurulmuş yüksek düzey komisyondaki yerlerini aldılar. Bu beyefendiler işçilerin arkasından tartışa dursun, işçiler de demir-çelik fabrikası kapılarında toplandılar ve birkaç defa iş durdurma eylemi gerçekleştirdiler. Bu eylemlerin en önemlisi 12 Mart'ta 80 saat süren ve hareketin radikalleştiğini ifade eden iş durdurma eylemiydi. İşçiler, şirketin ve devletin karşılık vermesi için çok beklemek zorunda kalmadılar: 14 Mart'ta Ulusal Muhafızlar ve polis güçleri acımasız bir şekilde işçileri bastırmak üzere fabrikaya saldırdı, ve 15 işçiyi yaralayıp 53 işçiyi tutukladılar. Bu baskıcı hareketle Chavez hükümetinin maskesi işçilerin gözünde düşmüş oldu: üzerindeki "işçi" üniformasını atıp gerçek üniformasını, ulusal sermayenin çıkarlarını savunma üniformasını üzerine geçirdi. "İşçilerin ve sosyalist" olduğunu iddia eden bu devlet işçilerin kendi talepleri için verdikleri mücadelelere ilk defa saldırmıyor: mesela sadece geçen sene çalışma koşullarını iyileştirmeye çalışan petrol işçilerin maruz kaldığı iğrenç saldırıları hatırlatmamız bile yeterli.
SUTISS sendikası, liderlerinin kendileri de baskılara maruz kalsa da, işçilerin bastırılma çabalarının bir parçası, çünkü görevi hareketin ateşini söndürecek şekilde davranmak. Sendika bir yandan maaş taleplerinin düşürülmesinin pazarlığını yaparken, diğer yandan kendisini hareketin başına koymak istiyor.
İşçilerin ödün vermez tavırları karşısında, burjuvazi yeni bir numara çekmek durumunda kaldı: bu numara her işçiye firmanın önerileriyle hemfikir olup olmadıklarına dair sorular sorulacak bir referandum yapılması fikriydi. Chavist Emek Bakanı (bir Troçkist, veya bir eski Troçkist) tarafından savunulan bu fikir çoktan SUTISS tarafından, çeşitli "koşullar" ile de olsa desteklendi. Sınıfsal içgüdüleri bazı işçileri, sınıfın gerçek gücünün yattığı işçilerin bağımsız toplantılarını el altından çökerterek her işçiyi yaılıtılmış olarak kendisini sandıkta firmaya ve devletten yana veya onlara karşı olarak nitelendirecek "vatandaş"lara çevirmeyi hedefleyen tuzağı reddetmeye yönlendirdi. Bu tuzağa karşı işçiler kendilerini bağımsız toplantıları aracılığıyla ifade etmelidirler.
Harekete karşı kullanılan bir başka tuzak ise sendikaların ve Chavizmin çeşitli "devrimci" kesimlerinin Arjantin sermayesinin temel sahibi olduğu (Venezuella devleti hisselerin %20'sine sahip) SIDOR'u yeniden millileştirme önerisiydi. Bu kampanya mücadele için bir felaket olabilir, zira işçilerin ister Arjantinli ister Venezuelalı olsun, kapitalistlerle yüzleşmekten başka çaresi yoktur. Devletleştirme-millileştirme hiçbir şekilde sömürüyü ortadan kaldırmayacaktır: devlet bürokratı, isterse "işçilerin" yüzüne sahip bile olsa, daima işçilerin maaşlarına ve çalışma koşullarına saldırmak dışında bir seçeneğe sahip olmayacaktır. Sermayenin sol kanadı şirketlerin devletin elinde toplanmasını "sosyalizm"e kısa bir yol olarak sunarken marksizmin temel derslerinden birini gizliyorlar: her devlet ulusal burjuvazinin çıkarlarının bir temsilcisidir ve dolayısıyla proleteryanın düşmanıdır. Chavist burjuvazi bugün kazanabileceği artı değer miktarını arttırmayı amaçlayan, ve "Bolivarcı sosyalizm" adı altında iş yerlerindeki tehlilekeri misyonlar ve birleşik yönetilen şirketler aracılığıyla (Invepal veya Inveval işçilerinin başlarına gelenler gibi) devasa bir şekilde arttırmaktadır.
Bu "Bolivarcı devrimciler" işçilere SIDOR'un uzun yıllardır bir devlet işletmesi olduğunu ve pek çok orayı işleten üst rütbeli devlet bürokratlarına ve onların baskı güçlerine karşı ve işçilerin kendi talepleri için sermayenin fabrikadaki müttefiki olan sendikalara karşı da mücadele etmek zorunda kaldıklarını unutturmak istiyorlar. İşçilerin bu mücadelesi, 70'lerin başındaki ilk Caldera hükümeti, bu işçilerin, işçi sınıfı karşıtı faaliyetleri yüzünden CTV (Confederación de Trabajadores de Venezuela - Venezuela İşçi Konfederasyonu, şu anda burjuva muhalefetine yakın olan bir sendika) donanımlarının bir kısmını yakmalarını da kapsamıştır.
Devlet 1999'dan beri Chavistlerin ellerindedir, fakat sihirli bir şekilde kapitalist niteliğini kaybetmemiştir. Değişen tek şey devletin üzerine "sosyalist" renklerde kıyafetler geçirmesidir; fakat hala sermayenin çıkarlarının emeğin çıkarlarına karşı savunusundaki temel araçtır. Chavez'in işine geldiğinde kendisini bir "Sidorist" veya bir "işçi" olarak sunması, Chavist hükümetin, herdaim daha ve daha derin bir krizin içine batan sömürü sisteminin savunucuları arasında yerini almış olduğu gerçeği ve sınıfsal niteliğine dair kafamızı karıştırmamalıdır. İşçiler "yeniden millileştirme" laflarını yükselten, ve aslında tam birer burjuva gibi yaşayan ve asgari ücretten otuz kat veya ozuz kattan da fazla maaşlar alan bu sözde "devrimciler"e inanacak kadar aptal değildirler.
Bu hareketin başarılı olmasının tek yolu dayanışma aramasıdır. Öncelikle sözleşmeli işçilerle, zira onların kadrolu olması talebi temel dayanışma ifadelerinden biridir; fakat bölgesel ve ulusal düzeyde endürstinin farklı kollarındaki işçilerle dayanışma aramak da daha az önemli değildir, nitekim ister devlet ister özel sektörde çalışalım, hepimiz iktisadi krizin darbelerine hedef oluyoruz. İşsizlerin yüksek yaşam pahalılığından ve devletin çözmekten aciz olduğu barınma gibi sorunlardan etkilendiği Guanya nüfusuyla dayanışmak da önemlidir. Öte yandan bu dayanışma sendika kanalından yürütülemez, çünkü sendikalar mücadeleyi kontrol altında tutmak, feklı endüstriler ve sektörler arasında ayrımlar yaratmak ve son örnekte görüldüğü gibi devlet baskısını tamamlamakta kullanılan temel araçlardır; ve yerel nüfusla gerçekleştirilecek olan dayanışma "komünel konseyler" gibi devletin kendisinin yarattığı toplumsal örgütlerin ellerine de bırakılamaz. Dayanışma, işçilerin kendilerinden, bütün işçilere açık toplantılardan "doğmalıdır".
Metal işçilerinin mücadelesi bizim de mücadelemizdir, çünkü onlar makul ve kaliteli bir hayat için, bütün proleteryanın çıkarları için mücadele etmektedirler. Fakat en büyük kazan, anlık maaş artışları dışında, proleteryanın ellerindeki güce dair bilincinin sendikaların ve devletin toplumsal mutsuzluğu kontrol altında tutmak için yarattığı diğer yapıların dışında gelişmesidir.
Ulusal burjuvazi, Guyana'daki durumun çıkarlarına karşı derin bir tehlike arz ettiğinin farkındadır. Bu bölgede bulunan işçilerin niteliği e geçmiş mücadelelerden edindikleri tecrübeler, onları çok patlayıcı yapmaktadır, ve öte yandan çalışma ve işçilerin yaşam koşullarına karşı saldırıların bir sonucu olarak daha geniş bir emek ve toplumsal mutsuzluk birikimi de mevcuttur. Bu bağlamda, sözde Demir-Çelik bölgesi, 60'larda ve 70'lerde olduğu gibi kendisini ülkedeki işçi mücadelelerinin merkez noktasına çevirme potansiyeline sahiptir.
SIDOR işçileri, sermayenin saldırılarına karşı durabilmek için seçebilecekleri tek yolu, mücadele yolunu seçmişlerdir. Bir yandan bütün nüfustan dayanışma ararken diğer yandan bu kavgayı bölgesel ve ulusal üretimin diğer kollarına yaymak: işte bu Venezuela proleteryasının sermayenin yıkımı ve gerçek bir sosyalist toplumun yaratılması için yapılacak uluslararası mücadeleninin bir parçası yapacak yoldur.
Internacionalismo
Enternasyonal Komünist Akım Venezuela Şubesi
Bu yazı ilk kez Enternasyonal Komünist Akım'ın Fransa'daki yayın organı Révolution Internationale'in 385. sayısında basılmıştır.
Kasım ortasında, Dubai işçileri, devasa ve spontene ayaklanmalarının sona ermesinin ardından işlerine geri dönerken, televizyonlar Dubai Kralı Abdullah'ın yeğeni Al Walid ibni Talal'ın şahsi kullanım için satıl adığı Airbus A380'den bahsediyorlardı.
Bu devasa grev hareketiyle ilgili tek bir kelime bile söylenmiyordu! Aşırı sömürüye maruz kalan yüzbinlerce işçinin bu açık isyanına dair tek bir kelime yoktu! Burjuvazi bir kez daha uluslarası basını bir kez daha sınıf mücadele haberlerine karartma uygulamıştı.
Geçtiğimiz senelerde Dubai, herbiri diğerinden daha inanılmaz sayısız gökdelenin mantar gibi bittiği bir inşaa sahası haline gelmişti. Bu Emirlik, burjuvazinin, Orta Doğu'nun doğusundaki ‘ekonomik mucize' simgelerinden biri. Fakat yaldızlı perdelerin arkasında çok farklı bir gerçeklik yatıyor: turistlere ve işadamlarına sunulan gerçeklik değil, ‘mimari rüyalar' için kan ter içinde çalışan işçi sınıfının gerçekliği.
Emirliğin bir milyonluk nüfusunun %80'inden fazlası büyük bir çoğunluğu Hindistan'dan gelen ama aralarında Pakistanlı, Bangladeşli ve Çinlilerin de bulundupu yabancı uyruklu işçiler oluşturuyor. Görünüşe göre Arap işçilerden daha ucuza mal ediliyorlar! İnşaat alanlarını yedi gün yirmi dört saat, neredeyse hiçbir şey karşılığında çalıştırıyorlar. Kazandıkları para ayda 170- 250 YTL civarına denk düşüyor. Prestijli kuleleri ve sarayları inşaa ediyorlar ama şehrin dışında, çöldeki kulubelerde, pek çok kişiyle sıkış tıkış kalmak zorunda oldukları odacıklarda yaşıyorlar. İşe otobüs adı takılmış sığır kamyonlarında götürülüyorlar. Tabii ki bütün bunların yanı sıra ne tıbbi güvenlilikleri ne de emeklilik şansları var... ve bütün direniş tehlikesini ortadan kaldırmak için işveren pasaportlarına ne olur ne olmaz diye el koyuyor. Tabii ki ülkelerinde kalmış olan işçi ailelerine de hiçbir haber verilmiyor. İşçiler onları sadece 2-3 yılda bir görebiliyorlar çünkü yolculuk parasını bulmak çok zor.
Fakat insanlara böyle davranıp sürekli paçayı sıyırmak da mümkün değil.
2006 yazında Dubai işçileri çoktan güçlü ve kollektif mücadele verme kaabiliyetlerini göstermişlerdi. Geçmişteki mücadelelerin bastırılmasına rağmen bugün tekrar sömürenlerine ve işkencecilerine karşı durmaya cesaret ettiler. Bu sefalet ve kölelik hayatına karşı birleşerek bu kavgalarla, yürekliliklerini ve olağandışı mücadele isteklerini gösterdiler. Mısır'daki sınıf kardeşleri gibi, bütün riskleri göze alarak mevcut güçlere karşı geldiler. Emirlikte yasak olan ve anında cezalandırılan grevlerin getirdiği riskler arasında çalışma izninin alınması, çalışma yasağı da vardı.
Ve yinede, aylardır maaşları ödenmeyen ve bu durumdan bıkmış olan "4000 inşaat işçisi 27 Ekim Cumartesi günü sokağa çıktı, Jebel Ali endüstri bölgesine giden yolları kapadı ve polise taşlar yağdırdı. Onları işe götürmesi için daha fazla otobüs temin edilmesini, konutların daha az kalabalık olmasını ve onurlarıyla yaşamalarına yetecek kadar maaş istiyorlardı" (Courrier International, 2.11.07). Bu mücadelenin kendilerinin de mücadelesi olduğunun farkına varan farklı işyerlerinde çalışan binlerce işçi de grevcilere katıldı.
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, burjuvazi ve devleti sertçe cevap verdi. Unsurprisingly, the bourgeoisie and its state responded violently. Ayaklanmaya karşı yerel çevik kuvvet ekibi, göstericileri panzerlerle su fışkırtarak dağıttı ve pekçoklarını polis araçlarını tıkarak gözaltına aldı. "Bu ‘barbarca davranışı' kınayan Emek bakanı onlara iki seçenekleri olduğunu söyledi: ilki işlerine dönmek, ikincisi sözleşmelerinin iptali, sınır dışı edilmek ve hiçbir tazminat da alamamak. " (http://www.lemaroc.org/economie/article_8622.html). Bu polis baskısına ve hükümetin tehditlerine rağmen, grev hareketi Dubai'deki üç ayrı bölgede yayılmaya devam etti. 5 Kasım'da Associated Press'deki bir cümlede 400,000 işçinin grevde olduğu söyleniyordu!
Ceza ve baskı tehditleri, polis araçlarının zarar gördüğü bahanesiyle savuruluyordu: tabii ki polis araçlarının zarar görmesi burjuva düzeni için bir hayli kabul edilmez bir durum! Fakat en korkunç şiddetten kim sorumluydu? Cevap açık: yüzbinlerce işçinin hayatını tam bir cehenneme çevirenler.
Dubai'de proleterya gücünü ve kararlılığını göstermiştir. Burjuvazi, sadece baskıcı taktiklerini bir kenara bırakarak geçici olarak geri adım atmak durumunda kaldı. Dolayısıyla, hareketi başlatan 4000 Asyalı işçinin kovulduğunu açıklılmasının ardından, "Çarşamba günü hükümetin tonu olayları sakinleştirmeye yönelikti" (AFP). Mücadelenin devasa oluşu yüzünden "Dubai hükümeti biraz esnemek ve bakanlardan ve işverenlerden maaşları gözden geçirmelerini ve bir taban maaş uygulaması başlatmalarını istemek durumunda kaldı "... tabii ki resmi olarak. Fakat gerçekte, burjuvazi saldırılarına devam edecek. Hareketin başını çekenlere karşı yaptırımlar değişmemiş gibi görünüyor. Ve şüphesiz burjuvazi bu durumu sıkıca kontrol etmek ve Dubai'deki acımasız ve korkunç sömürü koşullarını korumak isteyecek.
Öte yandan, yöneten sınıf, işçi sınıfının bu kesiminin, mücadele tecrübesinin yüksek olmamasına rağmen yükselen militanlığını dikkate almak durumunda kaldı. İşte bu yüzden yöneten sınıf başka yollardan da saldırmaya çalışıyor, baskının yanı sıra ideolojik araçları da kullanmak istiyor. Bunu ilk kullanma çabası ise gülünç ve etkisiz oldu. Anlaşmazlıkların çoğalması karşısında, "otoriteler polis kuvvetleri içinde işçilerin sorunlarını çözmekle görevli bir birim yarattılar ve işçilere, büyük çoğunluğu maaşların ödenmemesiyle ilgili olan şikayetlerini dile getirmek için ücretsiz olarak arayabilecekleri bir numara verdiler". Şikayetleri doğruca baskı kuvvetlerine yapmak -daha provakatif olunamazdı herhalde! Fakat hükümetin bundan daha zekice bir taktiği, işyerlerinde gelecek mücadeleleri ‘içerden' kontrol altına almak için sendika kurma çabası oldu.
Buradaki sorun Dubai gibi bir mini-devletteki bir mücadelenin perspektifinden ziyade bu mücadelenin çok daha geniş bir hareketin parçası oluşudur: işçi sınıfının uluslararası mücadelesi. Marks ve Engels 1848'de, Komünist Manifesto'da "İşçilerin vatanı yoktur" demişlerdi. Proleteryanın mevcut mücadelelerin hepsi, kapitalist sömürüye karşı aynı mücadeleler zincirinin parçasıdır. Hindistan'dan Dubai'ye, Mısır'dan Orta Doğu'ya, Afrika'dan Latin Amerika'ya, Avrupa ülkelerinden Kuzey Amerika'ya, işçi mücadelesi yükseliyor. Sınıf mücadelesinin uluslar arası gelişmi, hareket nerede yükseliyorsa orada işçiler için devasa bir cesaret kaynağı. Özellikle Dubai, Bangladeş veya Mısır gibi ülklerde devasa hareketlerin yükselişi, gelişmiş ülkelerdeki işçiler için bir uyarıcı olmalı, ve onların mücadelesi de birikmiş tecrübelerini paylaşarak, mücadelenin nasıl işçilerin kendi ellerine alınacağını, neden sendikalara ve sermayenin soluna bu işi bizim için yapmaları için güvenemeyeceğimizi göstererek mücadelenin sistemin bütününe karşı geliştireceği perspektifi duyurma sorumluluğunu sahiplenmelidir.
Burjuvazi onun basını, mücadele tecrübesinin paylaşılmasını engellemek amacıyla dünyanın heryerinden gelen işçi mücadelesi haberlerini bastırmak için ellerinden geleni yapıyor. Dubai'deki mücadeleler, heryerde işçi sınıfının dünya ekonomik krizinin korkunç etkilerinin acısını çektiğinin ve heryerde işçi sınıfının buna karşı mücadele ve dayanışma silahlarını bilediğinin bir kanıtıdır.Dominik Cumhuriyeti'ndeki ‘Enternasyonalist Tartışma Çekirdeği'nden bir yoldaşın yazdığı bu makale elimize geçti. SSCB'nin düşüşünden sonra 20. yüzyılın büyük yalanını devam ettirerek, Stalinist barbarlığı "sosyalizm" olarak sunan ve son yıllarda Chavez'in rejimiyle müttefik olarak bu yalanı onun "21. yüzyıl sosyalizmi" yalanıyla desteklemeye çalışan Küba rejiminin ipliğini pazara çıkaran bu katkıyı selamlıyoruz.
18 Ekim Şubat'ta Küba başkanı Fidel Kastro artık Küba'daki kapitalist devleti yönetmek istemediğini ilan etti. Bu sağ kanat burjuvaziyi, sözcüleri aracılığıyla, komünizmin tamamen bittiğini ve Küba devriminin de sona erdiğini iddia etmeye itti. Tıpkı Doğu Bloğunun düşüşünden sonra yaptıkları gibi, aslında kendilerinin, burjuvazinin ölümünü kutladıklarını bilmeden işçilerin kafalarını karıştırmaya çalışıyorlar. Küba modelinin ortadan kalkmasıyla kaybedecek olan proleterya değil kapitalizmdir. Çitin öte tarafında, çavuşları Hugo Chavez önderliğinde sermayenin sol kanadı bizi devrimin devam ettiğine temin ediyor. İşçi sınıfının kafasını karıştırmayı hedefleyen bu saçmalıkları açığa vurmak için bazı meseleleri açıklaştırmamız gerekli.
Ocak 1959'da, Küba'da gerçek bir sosyal devrim gerçekleşmedi. Gerçekleşen yöneten sınıfın kesimlerinden biri devrilirken bir diğerinin iktidara gelmesi, kırdan gelen Kastro-Guevarist liderlerin yükselişi ve bir darbeyle çavuş Batistaydı indirmesiydi. Bu iktidarın kendisini askeri diktatörlükle ifade eden sermayenin sağ kanadından bir dizi göstermelik reform ve millileştirme yaparak proleter mücadeleyi ve sınıf bilincini yükseltmek bir yana kapitalizmi farklı koşullara uydurmaya çalışan sermayenin sol kanadına geçmesiydi. Aynı şekilde çoğunluğun içinde bulunduğu durumu iyileştirme sözleri de tutulmadı. Pek çok ülkeye öğretmen ve doktor ihraç ettiği göz önünde bulunursa Küba sermayesinin çıkarları doğrultusunda eğitim ve sağlıkta göreceli bir iyileşme olduysa ülkede mevcut olan yarım yüz yıllık dağıtım düzeni temel ihtiyaçların karşılanamadığını gözler önüne seriyor. En az düzeyde bile olsa kaliteli bir şey almak isteyen birisi onu akıl almaz derecede yüksek fiyatlarla turistler için açılmış özel dükkanlar veya kara borsa dışında bulamıyor. Sömüren azınlığın ayrıcalıkları Batista zamanında olduğundan bile daha gösterişli bir şekilde ortadalar: sözde "Komünist" Parti üyeleri, üst düzey askeri yetkililer ve benzeri yüksek mevkilerdeki insanlar her türlü lükse rahatlıkla ulaşabilirlerken çoğunluk yoksunluk ve sefalete mahkum edilmiş durumda.
Küba'da bir devrim olmadı. Rejim el değişti, ve bu iktidar değişikliği parlamenter yollar yerine bir ayaklanma aracılığıyla yapıldı. Fakat kapitalizm hala kapitalizm olmaya devam etti. Yalnız üniforma değiştirerek: zira liberal takım elbiseler yerini sakallı adamların giydiği yeşil asker kıyafetlerine bıraktı.
Olayın başka bir yanı da Bay Kastro'nun sözde "anti-emperyalist"liği. Öncelikle, herhangi bir kapitalist devletin hayatta kalabilmesi için emperyalist olması gereklidir, çünkü dünya emperyalist ormanının ortasında çıkarlarını savunabilmek için kendisini askeri, ekonomik, siyasi, ideolojik ve kültürel yollarla desteklemeli, başkalarının kendisine boyun eğmesini sağlamalıdır. Bu yüzden Küba'da ülkenin kaynaklarının büyük çoğunluğu "anti-emperyalizm" sloganı altında Afrika'da (mesela Angola'da) savaşlar yürütmüş güçlü bir orduyu korumaya adanmıştır. Aynı şekilde Küba güçlü propaganda araçları aracılığıyla kendisini "sosyalist bir ülke" olarak sunmuştur. Bu yöntem ve araçlarla, Küba rejimi, ülkenin boyutları yüzünden sınırlı da olsa, ulus-devletin birbirlerine karşı verdiği emperyalist mücadele ortamında kendisine bir dilim koparabilmiştir.
Fidel şüphesiz insanların ABD'ye karşı duyduğu tepkiyi kullanarak bu ülkeyi, kendi ülkesiyle olan çelişkilerden dolayı, devasa bir imparatorluk olarak sunuyor, ama Amerikan emperyalizmini lanetlerken Sovyet emperyalizmini övmekten kaçınmıyordu; şimdi de çavuş Chavez'in Bolivarcı emperyalizmini destekliyor. İyi bir emperyalizm ve kötü bir emperyalizm olduğu fikri, terörizmi bastırmaya adanmış bir terörist fikrinden farklı değildir!
"Küba Devrimi"nin başında (1959-1970), Fidel Kastro'nun kendisi Birleşmiş Milletler'deki ünlü konuşmasında bir komünist olmadığını itiraf etmişti, fakat güçlü komşusu ABD ile bir anlaşma koparma çabaları işe yaramamıştı. Kastro bunun üzerine paltosunu değiştirererek Rus emperyalizmiyle ittifak yaptı. Sonrasında eski Küba "Komünist" Partisi "26 Haziran Hareketi" ile birleşmeye zorlanarak yeni bir "Komünist" Parti kuruldu ve bu parti o zamandan beri tek parti olarak hüküm sürdü.
Küba rejimi bağıra çağıra "anti-emperyalist" olduğunu iddia ederken "emperyalizm" etiketini sadece ABD için kullanıyor. İnsanlık Yanki emperyalizminin vahşetinden bıkmıştır fakat emperyalizmle mücadele sözde "anti-emperyalist" devletler aracılığıyla değil, proletaryanın bağımsız ve enternasyonalist mücadelesiyle yapılır. Bir yanda hukuka ve "hümanizme" hürmet eden "iyi" devletler, bir yandaysa tiranlık, militarizm ve barlık üzerinde tekel kurmuş devletlerin var olması gibi bir durum söz konusu değildir. Kastro ve Bolivarcı Chavez'in iddialarının aksine Emperyalizmle bir devlet aracılığıyla savaşma fikri, terörizme karşı savaşmayı bir teröriste bırakmaktan farksızdır.
Bir başka büyük yalan ise "komünist" fidel veya "sosyalist" Küba yalanıdır. İlk göz önünde bulundurulması gereken gerçek Küba'da artı değerin, ücretli emeğin ve özel mülkiyetin mevcut olduğudur, ve zaten aksi de mümkün değildir çünkü kapitalist bir dünyada sosyalist bir adacık mümkün değildir. Küba'da ücretli-emek ve insanın insanı sömürüsü hala mevcuttur. Klasik anlamda (yani yasal olarak üretim araçlarının sahibi) bir kapitalist sınıf yerine devleti çoğunluğa karşı yöneten bir bürokrasi vardır. Gerçekleşen mülkiyete dair yasal, yani göstermelik bir değişimden ötesi değildir; mülkiyet sahini ünvanı devlete geçmiştir fakat çoğunluk her türlü var oluş aracından mahrumdur ve mülkiyet Kübalı işçiler için hala mülkiyettir, ve hayatta kalmak günlük çalışma düzenini ve patronun dayattığı koşulları kabul etmektir. Tek fark diğer ülkelerde patronun herhangi bir fabrikadan herhangi biri olmak yerine Küba'da devletin kendisi olmasıdır.
Fidel Kastro - ve şimdi Chavez, Morales gibileri - büyük Stalinist yalanı yeniden üretiyorlar: insanları millileştirmelerin sosyalizm yolunda bir adım olduğuna, tek ülkede sosyalizmin sosyalizme doğru bir adım veya sosyalizmin bir biçimi olduğuna inandırmaya çalışıyorlar. Öte yandan gerçekte bütün bunlar ve sözde "sosyalist" ülkelerdeki düzenler sadece kapitalizmin bir yüzü olan devlet kapitalizmidir.
Vladimir
Türkiye'de son zamanlarda Tuzla Tershanesi'nde sonu gelmeyen işçi ölümleri gündemdeydi. Kapitalizm hiçbir zaman işçilerin hayatlarına değer vermemiş ve onları ‘üretim gideri' görmüştür fakat çöken kapitalizmin ayakları üzerinde çürümeye başlamasının ve ekonomik krizden bir türlü kurtulamaması çalışma koşullarının gün geçtikçe korkunçlaşmasına, ve daha fazla işçinin bu korkunç koşullara kurban edilmesine yol açmıştır. Burada yayınladığımız yazı bu durumun sadece Türkiye'ye has olmadığı, bütün dünyadaki işçilerin benzer bir şekilde kurban edildiğini göstermektedir.
1984'te Hindistan'ın Bhopal şehrindeki Union Carbide fabrikasındaki patlama sonrası ölen insanları öğrenince dehşete düşmüştük. Üç günde 8000 işçi ölmüştü. İlerleyen haftalarda ve aylarda ise yaralanmalar ve kimyasal zehirlenmelerin etkileri tam 350.000 insanın canına mal olmuştu. Bir "endüstriel zindan kolonisi"ni çalıştırmanın koşulları böylesi korkunç bir katliamdan başka bir şey değildir. Patlama geceleyin işçiler ve aileleri fabrika yakınlarındaki kulubelerde uyurken gerçekleşmişti. O zamanlar da bir işçinin yaşamına değer verilmezdi, fakat o zamandan beri endüstrialistler ister Asya'da, ister Orta Doğu'da ister Afrika'da büyük tehlikelere rağmen üretim yapan ve işçiler için zindan olan pek çok fabrika kurdular.
Bugün Hindistan'da, Bangladeş'te ve Türkiye'de onbinlerce işçi dinlenmeden, artık ‘ölüm siteleri' olarak adlandırılan dev tersanelerde çalışıyorlar. Bu tersanelerdeki üretim tekniği basit ve hepsinde aynı. Gemileri parçalanmaları için tam gaz sahile doğru gönderiyorlar. Bu dev gemiler karaya oturunca yüzlerce işçi elleriyle onların parçalarını ayırmaya girişiyor. En küçük bir koruma veya güvenlik önlemi işçilere çok görülüyor. Bu hurda gemiler tehlikeli, hatta kimi zaman ölüm kimyasallarla dolu, çoğı zaman içlerinde asbest gibi kanserojen maddeler var. Fakat eğer dünyadaki bütün ülkeler gemilerini ölmeye yolluyorsa bunun sebebi tam da tarım ürünlerindeki geçilmez fiyatların sağladığı gaddar koşullar. Uçak gemileri veya ticari donanmaların incileri işte böyle ‘ölüm sitelerinde' son günlerini geçiriyorlar. 1995'te dünyanın enbüyük gemi mezarlıklarından birinde, Hindistan'daki Alang alanında mühendis Maresh Panda çoktan işçilerin yaşam ve çalışma koşullarını şöyle tabir ediyordu: "Zehirli maddelerle temas ettikleri için deri sorunları ve nefes alma güçlükleri var. Ambarlarda gaz kaçağı olabiliyor ve oraya meşaleyle inmek patlama riski yaratıyor. Toprağa zehirli ürünler bulaşmış durumda. Buna rağmen işçilerin büyük çoğunluğu çıplak ayakla çalışmak zorunda kalıyor ve bu da hastalık ve sakatlık tehlikesini doğuruyor. (...) Bir kulübede yirmi otuz kişi kalıyorlar, kuşetlerde sıkışa tıkışa uyuyorlar, yirmi saat çalıştırılıyorlar". Tersanelerde çalışan işçiler günlük yaşamlarında her türlü dehşetle yüzleşiyor: patlamalar, arkadaşlarının ölmesi veya sakat kalması, kulübelerde uyutulmak, yetersiz yiyecekler ve benzeri pek çok korkunç koşul. Buna rağmen aileler binlerce kilometre yapıp buralarda çalışmaya geliyor, ki bu da dünyadaki bütün işçi sınıfı nüfusunun içerisinde bulunduğu koşulların sefaletini açıkça gözler önüne seriyor.
Birleşik Arap Emirlikleri'nde, Dubai'de, milyonlarca işçi gökdelenler inşa ederken benzer dehşet verici koşullarla yüz yüze. Çin, zamanında Kore'nin yaptığı gibi, milyonlarca işçiyi endüstriyel merkezlere gitmeye zorluyor. Toplamda, dünyada her 2.2 milyon işçi çalışma kazalarının kurbanı oluyor. Fakat Uluslararası Çalışma Organizasyonunun verdiği resmi veriler bu rakamı utanmazca küçülterek gerçeği saklamaya çalışıyor.
İşte bütün bu dehşet verici durum "yükselen ülkelerin" "ekonomik mucizesi"ni gözler önüne seriyor. 1980 ve 1990'da Batı burjuvazisi işçi sınıfını Alman, Japon veya Tayvan "mucizeleri" ile uyutmaya, kandırmaya çalışıyordu. İyi bir ekonomik işleyiş için bu modellerin kopyalanması, özveri ve ciddiyetle şirketler için çalışılması gerektiği söyleniyordu. Bugün önümüzde duran "modeller" ise sadece zindan endüstrinin modelleridir.
Révolution Internationale
Enternasyonal Komünist Akım Fransa Şubesi
Kırk yıl önce, 22 Mart 1968'de, Paris'in batı banliyölerinden biri olan Nanterre'de, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra uluslararası tarihin önemli olaylarından bir tanesi; basının ve Fransız politikacıların genellikle '68 olayları' diye tabir ettiği olaylar başladı. O gün olanlar, kendi başına sıra dışı değildi. Paris'te bulunan Amerikan Ekspres şubelerine karşı bir saldırıya karıştığı söylenen aşırı sol bir öğrencinin tutuklanmasına karşı bir protesto düzenlenmişti. Onun 300 yoldaşı bir amfide toplantı düzenlediler ve 142'si akşam Üniversite Konsey odasını işgal etmeye karar verdiler. Bu Nanterre öğrencilerinin huzursuzluklarını ilk gösterişleri değildi. Tam bir sene önce zaten öğrenciler ile polis arasında üniversitede yurtlarında kızların yapabildiği ama erkeklere yasak olan serbest dolaşım meselesi üzerinde çatışmalar çıkmıştı. 16 Mart 1967'de, yurtlarda kalan 500 kişinin oluşturduğu bir ARCUN adlı bir gurup pek çok şeyin yanında 21 yaşından büyük öğrencilere bile reşit değil muamelesi yapan üniversite kurallarının yürürlükten kaldırılması çağrısı yapmıştı. Sonrasında, 21 Mart'ta, hükümetin talebi üzerine polis kızlar yurdunu orada bulunmuş olan ve binanın tepesinde barikat kurmuş olan 150 oğlanı tutuklamak amacıyla kuşatmıştı. Fakat ertesi sabah polis kendisini birkaç bin öğrenci tarafından çembere alınmış bulacaktı ve en sonunda öğrenci barikatlarına dokunmadan kaçma emrini alacaktı. Fakat bu olaylar, ve de öğrencilerinin öfkelerinin başka yansımaları, özellikle üniversite reformuna dair 1967 sonbaharında gündeme gelen ‘Fouchet Planı'na karşı tepkiler, kısa ömürlüydü. 22 Mart 1968 tamamen farklı bir olaydı. Bu tarihi izleyen olaylar birkaç hafta sonra savaştan beri en büyük öğrenci hareketine, ve daha önemlisi neredeyse bir ay boyunca 9 milyon işçinin katılımıyla uluslararası işçi hareketinin tarihindeki en büyük greve yol açacaktı.
Komünistler için, şu anda atılan nutukların çoğunun iddialarının aksine, Fransa'daki '68 olaylarını'nın büyük kısmını oluşturan, büyük ve ‘radikal' olmasına rağmen öğrenci ajitasyonu değildi. Hareketin açık ara en önemli ve can alıcı noktası işçilerin greviydi ve bu grevin dikkate değer bir tarihsel önemi oldu. Bu konuya yayınlarımızdaki diğer yazılarda daha sonra değineceğiz. Öte yandan bu yazıyı öğrenci hareketlerini incelemek ve onun önemini belirtmekle sınırlamak istiyoruz.
Ayrılmadan önce, Konsey odasını işgal etmiş olan 142 kişi, ajitasyonu korumak ve geliştirmek için 22 Mart Hareketi'ni (M22) kurmaya karar verdiler. Bu gayrı-resmi bir hareketti, ve başta Ligue Communiste Revolutionaire (LCR) örgütünden Troçkistleri ve aralarında Daniel Cohn-Bendit'in de olduğu bazı anarşistleri de kapsıyordu, ve Nisan sonunda Union des Jeunesses Communistes Marxistes-Leniniste'den (UJCML) Maocular de, birkaç hafta içerisinde yanlarında 1200'den fazla kişi getirerek katıldılar. Üniversitenin duvarları "Profesörler: hem siz hem de kültürünüz ihtiyarlamış", "Yaşamamıza izin verin", "Rüyalarınızı gerçeklik olarak kabul edin" gibi posterler ve sloganlarla kaplıydı. M22, Alman öğrencilerin benzer faaliyetlerini izleyerek 29 Mart'ı ‘üniversite eleştrisi' günü ilan etti. Üniversite dekanı üniversiteyi 1 Nisan'a kadar kapamaya karar verdi fakat okul açılınca ajitasyon tekrar başladı. 1000 öğrencinin karşısında, Cohn-Bendid: "Kapitalist sömürünün gelecek kadroları olmayı reddediyoruz" diye duyurdu. Öğretmenlerin çoğu muhafazakar bir tepki içerisinde oldular: 22 Nisan'da, aralarında "solcu"ların da bulunduğu on sekiz profesör "ajitatörlerin maskelerinin düşmesi ve cezalandırılmaları için gerekli önlemlerin alınması ve çalışılması" çağrısı yaptı. Dekan bir dizi baskıcı yöntemi benimseyerek polise kampüste serbeste hüküm sürme hakkı verdi, basın ise "küçük grupların" ve "anarşistlerin" "deliliğine" karşı harekete geçti. Fransız Komünist Partisi'de bu çizgiye düşüyordu: 26 Nisan'da merkez komite üyesi Pierre Juqin, Naterre'de bir toplantı düzenledi ve "Ajitatörler işçi çocuklarının sınavları geçmesini engelliyorlar" dedi. Öte yandan bu lafları ettikten sonra konuşmasını bitirip kaçabilmesi mümkün olmadı. Hümanite'de Komünist Parti'nin 2 numaralı adamı Georges Marchais ise "Bu sahte devrimcilerin maskeleri enerjik bir biçimde düşürülmelidir çünkü olar objektif olarak Gaullist iktidara ve büyük kapitalist tekellere hizmet ediyorlar" yazdı.
Nanterre kampüsünde aşırı soldan öğrencilerle Paris'ten "Bolşi'leri dövmeye gelen" faşist Occident grubu arasındaki kavgalar gittikçe sıklaşıyordu. 2 Mayıs'ta dekan yine üniversiteyi kapatmaya karar verdi, ki bu kararı da polis uyguladı. Nanterre öğrencileri ertesi gün Sorbonne bahçesinde bir toplantı düzenleyerek üniversitenin kapatılmasını ve M22'nin aralarında Cohn-Bendit'in de bulunduğu sekiz üyesine karşı yapılmış disiplin işlemlerini protesto etmeye karar verdiler.
Toplantıda sadece 300 kişi vardı: öğrencilerin büyük çoğunluğu finallere çalışıyordu. Fakat ajitasyona son vermek isteyen hükümet bir darbe vurmaya karar verdi, Latin Kanadı'nı işgal etti ve polis Sorbonne'u kuşattı. Polis üniversiteye girmişti, ki bu yüz yıllardır olmamış bir şeydi. Sorbonne'da kalan öğrenciler engellenmeden okuldan çıkabileceklerine dair garanti almışlardı ama kızlar serbestçe çıkarken erkenler düzenli bir şekilde polis araçlarına götürülüyordu ki öğrenciler de bundan kaçıyorlardı. Bir anda yüzlerce öğrenci Sorbonne'daki meydana toplandı ve polise meydan okudu. Bunun üzerine polis öğrencilerin üzerine biber gazı yağdırmaya başladı: fakat alan öğrenciler tarafından alınmıştı ve öğrencilerin sayısı da gittikçe büyüyordu ve artık polise ve polis arabalarına saldırıyorlardı. Çatışmalar gece boyu dört saat devam etti: 72 polis yaralandı ve 400 gösterici tutuklandı. Bir sonraki gün, polis Sorbonne'u tamamen kuşattı, bu arada öğrenciler hapislere gönderiliyordu. Bu sertlik politikası, ajitasyonu durdurmak bir yana ona devasa ve kitlesel bir güç kazandırdı. 6 Mayıs Pazartesi gününden itibaren Sorbonne'un etrafındaki polislerle çatışmalar M22'nin UNEF'in ve SNESUP (öğretmen sendikası) düzenlediği her biri bir öncekinden büyük olan eylemlerle birleşerek "Sorbonne öğrencilere", "polis Latin Kanadından defol" ve her şeyden önce "yoldaşlarımızı serbest bırakın" diye bağıran 45,000 kişilik devasa bir harekete dönüştü. Üniversite öğrencilerine katılan liseli, öğretmen, işçi ve işsiz sayısı sürekli artıyordu. Eylemler hızla Seine'den taşarak Başkanlık Sarayına yakın olan Champs-Elysees yayıldı. Genelde La Marseillasie veya Last Post'un sözlerinin duyulduğu Arc de Triomphe'da şimdi Enternasyonal marşı yankılanıyordu. Eylemciler farklı bölgelerdeki bazı kasabalarda da zafer kazandılar. Hükümet 10 Mayıs'ta Nanterre'i tekrar açarak bir iyi nitet gösterisi yapmak istedi. O akşam on binlerce eylemci Latin Kanadına, Sorbonne'u kuşatmış polislerin karşısına çıktı. Akşam dokuz sularında bazı eylemciler barikatlar yapmaya başladı. Gece yarısı, üç öğrenci ve üç öğretmenin oluşturduğu bir delegasyon Paris Akademisi rektörüyle görüştüler, fakat rektör Sorbonne'un açılacağı sözünü verirken 3 Mayıs'ta tutuklanan öğrencilere dair bir söz vermedi. Sabah iki civarında, CRS'nin (Fransız çevik kuvvet birimi) başını çektiği polis bol miktar biber gazı attıktan sonra barikatlara saldırdı. Çatışmalar çok şiddetliydi ve iki tarafta da yüzlerce yaralı bıraktı. 500'den fazla gösterici tutuklandı. Latin Kanadında, pek çok kişi eylemcileri evlerine kabul ederek ve onları polisin attıkları biber gazından korumak için sokağa su dökerek eylemcilere sempatilerini gösterdiler. Bütün bu olaylar, ve özellikle baskı güçlerinin vahşeti, yüz binlerce insan tarafından radyodan dakikası dakikasına takip ediliyordu. Sabah saat sekizde radyo bir kasırga vurmuşa dönen Latin Kanadında ‘düzenin hüküm sürdüğünü' ilan ediyordu. 11 Mayıs Cumartesi Paris'te ve bütün Fransa'da öfke devasaydı. Kendiliğinden ülkenin her yerinde sadece öğrencilerin değil başta genç işçiler ve öğrencilerin aileleri olmak üzere farklı kökenlerden yüz binlerce işçinin katıldığı eylemler gerçekleşti. Yer yerde üniversiteler işgal edildi, sokaklarda ve meydanlarda insanlar tartışmaya ve baskıcı güçleri lanetlemeye başlamıştı.
Bu durumla karşı karşıya kalınca başbakan Georges Pompidou akşam, 13 Mayıs Pazartesi'den itibaren polisin Latin kanadından çekileceğini, Sorbonne'un yeniden açılacağını ve hapisteki öğrencilerin serbest bırakılacağını duyurdu.
Aynı gün, (o zamana kadar ‘solcu' öğrencileri lanetlemekten başka bir şey yapmamış olan ve Komünist Parti'ye yakın olan) CGT dahil bütün sendika merkezleri, ve hatta bazı polis sendikaları bile baskıyı ve hükümet politikasını protesto etmek amacıyla 13 Mayıs'ta bir grev ve gösteri çağrısı yaptı.
13 Mayıs'ta ülkedeki her şehir İkinci Dünya Savaşı'dan beri gerçekleşen en büyük eylemlere sahne oldu. İşçi sınıfı kitlesel bir biçimde öğrencilerin yanında yerini almıştı. Sık kullanılan sloganlardan biri, 13 Mayıs 1958'te iktidarı tekrar almış De Gaulle'e karşı "On yıl, artık yeter!" sloganıydı. Eylemlerden sonra hemen hemen bütün üniversiteler, sadece öğrenciler tarafından değil ama aynı zamanda pek çok genç işçi tarafından işgal edilmişti. Heryerde herkes konuşabiliyordu. Tartışmalar üniversiteler ve baskı konularıyla sınırlı değildi. Çalışma koşulları, sömürü, toplumun geleceği gibi sosyal sorunlar ele alınmaya başlanmıştı.
14 Mayıs'tan da tartışmalar pek çok yerde devam ediyordu. Bir gün öncesinin devasa eylemlerinden ve oradan alınan güç ve cesaretten sonra, hiçbir şey olmamış gibi devam etmek imkansızdı. Nantes'da, Sud-Aviation işçileri, en genç işçilerin başını çektiği spontane bir greve gittiler ve fabrikayı işgal etmeye karar verdiler. İşçi sınıfı dizginleri eline almaya başlamıştı...
13 Mayıs 1968'deki devasa eylemleri doğuran olaylar zincirini göz önünde bulundurduğumuz zaman, hareketin büyümesinin nedeninin öğrencilerin eylemlerinden çok yetkililerin baskıcı yöntemleriyle fark etmeden ateşi sürekli körüklemiş olmasından kaynaklandığını görebiliriz. Zaten Fransa'daki öğrenci hareketi, Mayıs 68'deki boyutlara ulaşana kadar, özellikle ABD ve Almanya gibi ülkelere kıyasla çok daha ufak ve güçsüzdü.
Bu dönemin en kitlesel, devasa ve önemli hareketinin gerçekleştiği ülke, en büyük dünya gücü olan Amerika Birleşik Devletlerinden başkası değildi. Hatta öğrenci protestolarının kitlesel bir nitelik kazandığı ilk örnek de Kuzey Kaliforniya'daki Berkeley Üniversitesi'nde gerçekleşmişti. Öğrencileri seferber eden ilk nedenler temelde üniversitelerde Vietnam savaşı ve ırksal ayrımcılığa karşı serbest siyasi tavır koyma yanlısı olan ‘konuşma özgürlüğü hareketi' kaynaklıydı. Burjuvazi öncelikle aşırı bir baskıyla karşılık vermişti ve bir üniversitede otarma eylemi yapan öğrencilerin üzerine polisi salarak 800 kişiyi tutuklamıştı. En sonunda, 1965'in başında, üniversite yetkilileri ABD'deki öğrenci hareketinin temel merkezlerinden olacak üniversitelerde siyasi faaliyet yürütülmesine izin verdiler. Aynı zamanda, Ronald Reagan"Berkley'deki düzensizliği temizlemek" sloganıyla, bütün tahminlere rağmen 1965 sonunda Kaliforniya valiliğine seçilmişti.
Öğrenci harekete hızla kitlesel ve devasa boyutlara ulaştı ve ilerleyen yıllarda ırksal ayrım, kadın haklarının savunulması ve herşeyden önce Vietnam savaşına karşı çıkmak konularında radikalleşti. Bir yandan pek çok genç Amerikan öğrenci savaşa gitmekten kurtulmak için yurtdışına çıkarken, ülkedeki üniversitelerin çoğunluğu savaş karşıtı hareketten etkileniyorlardı. Aynı zamanda büyük şehirlerde siyahların yaşadığı gettolarda büyük isyanlar patlak veriyordu (savaşa gönderilen genç siyahların oranı çok yüksekti). 1968'în 23 Nisan'ından 30 Nisan'a kadar New York'taki Kolombiya üniversitesi, yakındaki siyah gettosu Harlem'de yaşayanların desteğiyle, üniversitenin çeşitli akademik bölümlerinin Pentagon'a yardım edişine karşı öğrenciler tarafından işgal edildi. Bu ABD'deki öğrenci hareketinin en yüksek noktalarından biriydi, ve en şiddetli günleri Ağustos sonunda Chicago'da, Demokratik Parti kurultayı sırasındaki gerçek isyanlar sırasında yaşandı.
Pek çok başka ülkede de bu dönemde öğrenci hareketleri baş gösterdi.
Japonya: 1965'ten itibaren, öğrenciler polise karşı çetin kavgalar örgütleyen Zangakuren liderliği altında Vietnam Savaşı karşıtı eylemler gerçekleştiriyordu. 1968'de "Kanda'yı (Tokyo'nun üniversite kanadı) Latin Kanadına çevirelim" sloganını yükselttiler.
Britanya: bu ülkedeki öğrenci hareketi Fransa veya ABD'de olduğu düzeyde olmasa da onun da Ekim 1966 gibi bir tarihte bile Londra Ekonomi Okulunda öğrencilerin yeni yönetici yöneticinin Rhodesia ve Güney Afrika'daki ırkçı rejimlerle bağlarından dolayı protesto etmesi gibi olaylarda ifade buluyordu. Londra Ekonomi Okulu protestolardan etkilenmeye devam etti, mesela Mart 1967'de disiplin cezalarına karşı beş günlük bir oturma eylemi gerçekleşti ve bu ABD'deki örnekleri kopyalayan deneysel bir ‘özgür üniversite'ye yol açtı. 1967 yılının Aralık ayında Regent Caddesi Polyteknik'te ve Holborn Hukuk ve Ticaret Üniversitesinde kurumların karar verme sürecinde öğrenci temsili talep eden oturma eylemleri gerçekleştirildi. Mayıs ve Haziran 1968'de Essex Üniversitesi, Hornsey Sanat Üniversitesi ve Hull, Bristol ve Keele üniversitelerinde protestolar gerçekleşti ve bu protestolar Cryodan, Birmingham, Liverpool, Guildford üniversitelerinde ve Royal Sanat Üniversitesinde de protestolar tetikledi. En görülmeye değer eylemler ise Vietnam Savaşı'na karşı olan yapılan eylemlerdi: 67 Mart ve Ekim ayında, 68 Mart'ında ve en kitlesel olarak Ekim 1968'de farklı kesimlerden öğrenci ve işçilerin bir araya geldiği eylemlerde polisle çatışmalar ve Londra'daki Grosvenor Meydanı önünde tutuklamalar gerçekleşti.
İtalya: öğrenciler Mart ayında pek çok üniversitede, özellikle Roma'da Vietnam Savaşı'na karşı ve üniversite yetkililerinin politikalarına karşı eylemler yaptılar.
İspanya: Mart ayında Madrid Üniversitesi öğrencilerin Vietnam savaşına ve de Frankocu rejime karşı ajitasyonları nedeniyle ‘süresiz' olarak kapatıldı.
Almanya: Vietnam savaşına karşı öğrenci ajitasyonları 1967'de zaten gelişiyordu ve bu durum Sosyal Demokratlar'dan kopmuş aşırı sol SDS'nin etkisini arttırıyordu. Berlin'de aşırı solun lideri Rudi Dutschke'ye medya kodamanı Axel Springer'in histerik propagandasından etkilenin bir genç tarafından düzenlenen silahlı saldırının ardından bu hareket radikalleşti ve kitlesel bir nitelik kazandı. Dikkatler Fransa'nın üzerine çekilmeden önce, birkaç hafta boyunca Almanya'daki öğrenci hareketi Avrupa'daki ülkelerin çoğuna dokunan bir dayanak noktasıydı.
Bu liste açıkça herşeyi kapsamaktan çok uzak. Kapitalizmin merkezinde bulunmayan ülkeler de 1968 hareketlerinin gidişatından aynı şekilde etkilenmişlerdi (Brezilya ve Türkiye'deki öğrenci hareketleri bu hareketlerden bazılarıydı). Mesela Meksika'da yaz sonunda hükümetin 12 Ekim'deki Olimpiyat Oyunları ‘huzurlu' bir biçimde gerçekleştirilebilsin diye birkaç düzine öğrenciyi ölü, yüzlercesini ise yaralı bırakarak Tlatloco'daki öğrenci eylemine saldırmıştı.
Bu hareketleri nitelendirenin ne olduğu net: herşeyden önce, Vietnam savaşının reddi. Fakat mantıksal olarak Hanoi ve Moskova rejimlerinin müttefiki olan Stalinist partilerin bu hareketlerin Kore Savaşı sırasında olduğu başlarını çekmelerini beklemek mantıklı olacakken, 68'de durum hiçbir şekilde böyle değildi. Tam tersine, bu partilerin eylemlerde hemen hemen hiçbir etkinlikleri olmadı ve çoğu zaman bu hareketlere tamamen karşıydılar.
1960'ların sonundaki öğrenci hareketlerinin temel özelliklerinden bir tanesi budur ve bu özelliği hareketin gerçek önemini göstermektedir. Gelecek sayımızdaki makalemizde bu durumu daha derinlemesine inceleyeceğiz.
Révolution InternationaleEnternasyonal Komünist Akım Fransa Şubesi
Bu yazı ilk kez Enternasyonal Komünist Akım'ın İngiltere'deki yayın organı World Revolution'ın 304. sayısında basılmıştır.
Senenin başında Mısır pek çok sektöre yayılan bir grevle sarsıldı: çimento fabrikalarında, kümes hayvanı çiftliklerinde, madenlerde, otobüs ve demiryollarında, sağlık sektmründe ve herşeyden önce dokuma sektöründeki işçiler hızda düşen gerçek maaşlara ve ödenek kesintilerine karşı bir dizi yasa dışı grev örgtlediler. Bu mücadelelerin militan ve spontene niteliğini, hareketi tetikleyen mücadelenin patlak verdiği Kahire'nin kuzeyindeki Malhalla al-Kubra'nın büyük Misr Eğirme ve Dokuma fabrikasına bakınca kolaylıkla görülebilir. Aşağıdaki alıntı Joel Beinin ve Hossam el-Hamalawy tarafından yazılıp Çevrimiçi Orta Doğu Raporu'nda ve libcom.org internet sitesinde yayınlanmıştır ve fabrikada çalışan Muhammed Attar ve Sayyid Habib adlı iki işçiyle yapılan röportahlara dayanmaktadır.
"Malhalla al-Kubra Misr Eğirme ve Dokuma fabrikasının 24,000 işçisi, 3 Mart 2006'da başbakan Ahmet Nazif'in yıllık ikramiyelerin sabit 100 Mısır lirasından (17$) iki aylık maaş ikramiyesine çevrildiğine dair yayınladığı kararnameyi görünce çok sevindiler. En son 1984'te yıllık ikramiyeler (75 liradan 100 liraya) artmıştı.
‘Kararnameyi okuduk ve fabrikade bilgiyi yaymaya başladık,' diyor Attar. ‘İronik olarak, hükümet yanlısı sendika yetkililerinin bile haberi kendi başarıları olarak sunmalarıydı'. Şöyle devam ediyor ‘Yıllık ikramiyelerin ödendiği Aralık ayı geldiğinde herkes tedirgindi. Kazıklandığımızı fark etmiştik. Bize sadece o eski 100 lirayı önermişlerdi. Daha doğrusu tam rakamı söylemek gerekirse 89 lira, çünkü vergi kesintilerini ihmal etmemişlerdi.'
Havada bir mücadele ruhu vardı. İki gün içinde işçiler protesto olarak maaşlarını reddetmeye başlamışlardı. Sonra, 7 Aralık'ta, sabah vardiyasından binlerce işçi Malhalla'nın Talat Harb meydanında fabrikanın girişinin karşısında toplanmaya başladılar. Çalışma hızı zaten yavaşlamaktaydı, ama üretim giyim üretiminde çalışan 3,000 kadın işçi çalışma yerlerini bırakıp, erkek iş arkadaşlarının hala çalışmakta olduğu eğirne ve dokuma bölümlerine gidene kadar durmadı. Kadın işçiler: ‘Erkekler nerede? Kadınlar burada!' sloganlarıyla içeri daldılar. Utanan erkek işçiler bunun üzerine greve katıldı.
10,000 civarı işçi, kendilerine verilen ikramiye sözleinin tutulması isteyerek ‘İki ay! İki ay!' diye haykırarak meydanda toplandılar. Karalara bürünmüş çevik kuvvet polisi fabrikanın ve şehrin etrafını sardı, fakat protestoyu bastırmak için harekete geçmedi. ‘Ne kadar kalabalık olduğumuzu görünce çok şaşırdılar', diyor Attar. ‘Akşama veya bir sonraki güne dağılmamızı umuyorlardı'. Güvenlik güçlerinden cesaret alan fabrika yönetimi 21 günlük ücret ikramiyesi teklif etti. Fakat Attar'ın gülerek hatırladığı üzere ‘Kadın işçiler neredeyse yönetimden pazarlık için gelen temsilciyi ikiye böleceklerdi'.
Sayyid Habib, akşam olduğunda erkek işçilein kadın işçileri eve gitmeye ikna etmekte çok zorlandığını söylüyor: ‘Kalmak ve burada uyumak istediler. Onları evlerine, ailelerinin yanına gidip sabah dönmeye ikna etmek saatler aldı'. Gülümseyen Attar ekliyor: ‘Kadın işçiler erkeklerden daha militandı. Güvenlik güçleri sürekli onları korkutmaya çalışıp tehditler savurdular ama onlar direndi'.
Sabah namazından önce, çevik kuvvet fabrikanın kapılarından içeri daldı. Attar ve Habib'in de içinde bulunduğu yetmiş işçi kendilerini fabrikaya kilitlemişlerdi. ‘Devlet güvenlik görevlileri bize az kişi olduğumuzu ve dışarı çıkmamızı söylediler' diyor Attar. ‘Ama içeride kaç kişi olduğumuzu bilmiyorlardı. Onlara yalan söyledik, içeride binlerce kişi olduğumuzu söyledik'. Attar ve Habib aceleyle yoldaşlarını uyandırdılar ve işçiler birlikte demir varillere vurarak yüksek ses çıkartmaya başladılar. ‘Şehirdeki herkesi uyandırdık. Cep telefonlarımızda kontör kalmayana kadar dışarıdaki ailelerimizi ve arkadaşlarımızı arayıp pencerelerini açıp güvenlik güçlerinin izlediklerini bilmelerini sağlamalarını istedik. Tanıdığımız bütün işçileri arayıp hemen fabrikaya gelmelerini söyledik.'
O arada polis fabrikanın suyunu ve elektriğini kesmişlerdi. Devlet görevlileri, şehir dışından gelen işçilere fabrikanın elektrik arızası nedeniyle kapandığını söylemek için tren istasyonlarına giditmişlerdi. Fakat oyunları sökmedi.
‘20,00'den fazla işçi geldi' diyor Attar. ‘Devasa bir gösteri yaptık ve patronlarımız için cenazeler sahneledil. Kadın işçiler bize yiyecek ve sigara getirdi ve eyleme katıldılar. Güvenlik müdahale etmeye cesaret edemedi. Yakındaki okullardan ilköğretim ve lise öğrencileri grevcileri desteklemek için sokaklara döküldü'. Fabrika işgalinin dördüncü gününde hükümet yetkilileri 45 günlük ikramiye önerip fabrikanın özelleşmeyeceği konusunda güvence verdiler. Grev durduruldu, hükümet kontrolündeki sendika federasyonu da Misr Eğrime ve Dokuma işçilerinin izinsiz eylemlerinin başarısından dolayı küçük düşmüş oldu." (http://libcom.org/library/egyptian-textile-workers-confront-new-economic...)
Mahalla'daki zafer, pek çok farklı sektördeki işçilerin mücadeleye girmelerine ilham verdi, ve hareketin şiddeti hafiflemiş değildi. Nisan ayında Mahalla işçileri ve devlet arasındaki çatışma tekrar yüzeye çıktı. İşçiler Kahire'ye, Genel Sendika Federasyonu'nun başıyla ücret talepleri pazarlık etmek (!) ve Mahalla fabrikası sendika komintesini Aralık grevi sırasında patronları desteklemekle suçlamak için büyük bir heyet gönderdiler. Devlet güvenlik güçlerinin buna cevabı fabrikayı kuşatma altına almaktı. Buna karşı işçiler greve çıktı ve Ghazl Shebeen and Kafr el-Dawwar adlı iki başka büyük dokuma fabrikası Mahalla'yla dayanışma içinde olduklarını bildirdi. Özellikle Kafr el-Dawwar işçilerinin bildirisi bir hayli ilginçti:
Biz, Kafr el-Dawwar'ın dokuma işçileri, sizin, bizimkilerle aynı olan taleplerinizi almanız için sizinle tamamen desteklediğimizi bildiririz. Mahalla işçilerinin heyetinin Kahire'deki Genel Sendika Federasyonu merkezine gitmesini engelleyen güvenlik engellemesini şiddetle lanetliyoruz. Hareketinizi ‘saçmalık' olarak tanımlayan Said el-Gohari'nin Al-Masry Al-Youm'a yaptığı açıklamayı da lanetliyoruz. Size olanları endişeyle izliyor, ve dünden önceki gün giyim-üretim işçilerinin grevi ve ipek fabrikasındaki kısmi grevi desteklediğimizi ilan ediyoruz.
Bilmenizi istiyoruz ki biz Kafr el-Dawwar işçileri ve siz Mahalla işçileriyle aynı yolda yürüyoruz ve ortak bir düşmanımız var. Hareketinizi destekliyoruz çünkü bizim taleplerimizle sizinkiler aynı. Şubat'ın ilk haftasında grevimizin bitiminden beri, fabrika sendika komitemiz grevi başlatan taleplerimizi gerçekleştirmek için uğraşmadı. Fabrika sendika komitemiz çıkarlarımıza zarar verdi ... Sizin maaşlarda yenilik talebinize desteğimizi sunuyoruz. Biz de, sizin gibi, Emek Bakanı'nın taleplerimizi yerine getirip getirmeyeceğini görmek için Nisan sonunu bekliyoruz. Fakat Bakan'a umut bağlamıyoruz, çünkü ne onun ne de fabrika sendika komitesinin herhangi bir şey yaptıklarını görmeik. Taleplerimize ulaşmak için sadece kendimize güveneceğiz.
Dolayısıyla, şunların altını çizmek istiyoruz:
Bu örnek bir bildirge çünkü meslek ve işyeri ayrımlarını aşan gerçek sınıf dayanışmasının temelini, aynı düşana karşı savaşan aynı sınıfın mensupları olma bilincini tamamen gösteriyor. Aynı zamanda devlet sendikalarına karşı mücadele etme ihtiyacına dair çok açık ve net.
Bu dönemde başka yerlerde de mücadele patlak verdi: Giza'daki çöp toplayıcıları şirket bürolarını ücretlerin ödenmemesini protesto etmek için bastılar; Monofiya'da 2,700 dokuma işçisi bir dokuma fabrikasını işgal etti; İskenderiye'de 4,000 tekstil işçisi yönetim bir önceki grevden ücretlerin ödenmesini engellemek isteyince ikinci kez göreve çıktı. Bunların hepsi de yasadışı, resmi olmayan grevlerdi.
Başka hareketi güç kallanarak bastırma denemeleri de oldu. Güvenlik polisi Nagas Hammadi, Helwan ve Mahalla'daki ‘Sendika ve İşçi Hizmetleri Merkezleri'ni kapattı veya kapatmakla tehdit etti. Bu merkezler "bir grev kültürü" yaratmakla suçlanıyordu.
Bu merkezlerin varlığı, açıkça yeni sendikalar kurma çabasına işaret ediyor. Kaçınılmaz olarak, işçilerin sadece açıkça işyeri polisi görevi gördüğü Mısır gibi bir ülkede, en militan işçiler, 1980-82'de Polonya'daki işçilerin yaptığı gibi sorunlarının çözümünün ‘bağımsız' sendikalar olduğu fikrine sıcak bakabilirler. Fakat grevin Mahalla'da örgütlenme biçiminden çok açık bir şekilde çıkan işçilerin meseleyi doğrudan kendi ellerine aldıklarında (doğal olarak yürüyüşler, devasa heyetler ve fabrika kapılarında toplantılar), gücü yeni bir sendika aygıtına verdiklerinden çok daha güçlü olduklarıdı gerçeğidir.
Mısır'da, kitle grevinin tohumları çoktan sadece işçilerin kitlesel ve kendilerinin yaptığı eylemlerinde değil, ama Kafr el-Dawwar işçilerinin bildirgesinde yansıyan sınıfsal bilinç düzeyinin yüksekliğinde de gözle görülebilir vaziyete gelmişlerdir.
Şu an itibariyle bu olaylar ve İsrail'de, rıhtım işçileri, kamu işçileri ve en son öğretmenlerin ücret artışı için yürüttüğü grevler, ve eğitim ücretlerinin artışı yüzünden gösterilerde polisle yüzleşen öğrencilerin mücadelesi, İran'da Bir Mayıs'ta resmi hükümet gösterilerini hükümet-karşıtı sloganlarıyla dağıtan veya yasak izinsiz eylemlere katılan ve ciddi polis baskısıyla karşılaşan binlerce işçinin mücadelesi gibi Orta Doğu'nun emperyalist bölünmelerinin farklı parçalarındaki diğer mücadeleler arasında bilinçli bir bağlantı mevcut değil. Fakat bu hareketlerin işçilerin kendileri tarafından gerçekleştirilmesiyle dikkat çeken doğal niteliği ayı kaynaktan, sermayenin işçi sınıfını bütün dünya sefalete sürüklemesinden geliyor. Bu bağlamda bu mücadeleler, milliyetçilik, din ve emperyalist savaş duvalarının karşısında işçi sınıfının gelecek enternasyonalist birliğinin tohumlarını taşıyor.Benazir Bhutto suikastinden iki hafta sonra, devlet başkanı Müşerref "Pakistan parçalanma sınırında değildir" dedi. Pakistan'ı sekiz yıl boyunca askeri bir diktatör olarak yönettiktn sonra bir anda medeni bir başkanına dönüşen Müşerref, ülkenin parçalanması ihtimaliyle ilgili yorum yapıyordu. Soruyu ‘hayır' diye yanıtlasa da, bize "Pakistan Lübnan değildir" dese de ve BM'nin suikastı incelemesine ihtiyaç duymasa da, yine de ülkenin parçalanması ve Lübnanlaşması ihtimali devlet başkanı tarafından ortaya atıldı.
Suikast, kim gerçekleştirmiş olursa olsun, açık bir şekilde hakim sınıfın siyasetini nasıl yürüttüğünü ve farklılıkları nasıl çözdüğünün bir örneği. Fakat, bu olay bu kadar dramatik koşullar altında gerçekleşmeseydi ve kurbanlarının temeli toplum geneli ve özellikle işçi sınıfı olacak bir karmaşa ortamına yol açmasaydı, burjuvazi için sadece ikincil bir mesele olacaktı.
Daha önce İngiltere'de doksanlarda Major hükümetimde Devlet Savunma Sekreteri olarak görev yapmış İngiliz politikacı ve yorumcu Michael Portillo'nun, cinayeti Pakistan'da Batı'nın politikalarını suikaste uğraması olarak niteleyen yorumu da bir o kadar dramatikti. Peki kimdi bu istikrarlı, ılımlı, demokratik ve "teröre karşı savaş"ta güvenebilir bilir bir Pakistan umudu olarak nitelendirilen kişi? Sindh'li Bhutto feodal hanedanlığının başı ve dolayısıyla Pakistan Halp Partisi'nin lideri, görevi sürdürdüğü iki dönem başarısızlık ve skandallarla son bulan bir eski bir başbakan, ülkeye sadece yolsuzluk suçu affedilince geri dönebilen birisinin demokrasinin kurtarıcısı olması pek muhtemel değildi. Fakat PHP seçimleri kazanacak gibi gözüküyordu ve ABD ve İngiltere onun Müşerref'in zayıflayan otoritesini destekleyeceğini ve batı yanlısı hükümete demokratik bir yüz vereceğini umuyorlardı. Suikastin sonrasında PHP taraftarları bulabildikleri herşeyi yapmaya başladılar, öte yandan sayıları son üç ayda yirmiye intahar bombalamaları da durmadan devam etmekteydi. PHP bu ay ertelenen seçimlerde sempati oyu alabilecek olsa da, parti Benazir Bhutto olmadan oynaması gereken rolü oynayacak sağlamlığa sahip değil ve onun ondokuz yaşındaki oğlu Bilawal'ı başkanlığa, hükümete yatırım bakanlığı yaptığı zamandan kalan takma adıyla "Bay Yüzde On" olarak bilinen Bhutto'nun dul eşi Zadari'yi de başkan vekilliğine getirmekle yetinmek zorunda galdılar. Öteki prestijli muhalefet lideri Pakistan Müslüman Birliği'nden Nawaz Şerif ise Müşerref'le çalışmayacağını açıkladı ve şu anda ABD ile yakın ilişkilere karşı bir kampanya yürütüyor.
1947'de kurulan Pakistan, Punjabiler, Sindhler, Pakthunlar, Baloch ve Mohajir gibi etnik ve kabilesel rekabetlerinin sadece İslam dininin birleştirdiği bir mozaiğidir. Pakistan devleti hiçbir zaman bu topluluğu gerçekten kontrol etmeyi başaramadı. Federal olarak yönetilen ve mahremiyetlerinin tecavüz edilmesine hiç tahammülleri olmayan kabilelerin kendi cephaneliklerinin bulunduğu kabile alanları, İngiliz yönetiminden beri girilmez nitelikteler. Hatta ordu 2001'de kabile alanlarına girmeye cürret edene kadar, Müşerref en az miktarda da olsa istikrar sağlamak için farklı İslamcı partiler arasında bir antlaşma sağlamaya sağlamaya çalışmıştı: "İslamabad'da bizi desteklerseniz ve kendi bölgelerinizi yönetmekte özgür olursunuz". İstihbarat teşkilatlarıyla İslamcılar arasında net bir çizgi çemek çok zor. Pakistan İstihbarat Teşkilatı (Inter Services Intelligence - ISI) Taliban'ı, Afganistan'da iktidarı alana kadar eğitmiş ve silahlandırmıştı ve şu anda Taliban'la, hatta El Kaide'yle bağları olduğunu varsaymak için her türlü nedene sahibiz.
SSCB 1979'da Afganistan'ı işgal etmeden önce bile, ABD Rusları kanlı bir savaşa çekmek için karşı bir dizi "özgürlük savaşçısı"nı silahlandırmış ve kullanmıştı. Pakistan, ABD'nin emellerinde, o dönemin yanında allahın yanı sıra ABD'nin verdiği Stinger füzeleri de olan (!) Taliban'a ve diğer "özgürlük savaşçıları"na gönderilen para ve silahlar Pakistan istihbarat teşkilatının elinden (kârlı bir biçimde) geçtiği için, önemli bir rol oynadı. SSCB'nin çöküşünün ardından, ABD'nin Afganistan'a pek ilgisi kalmamıştı, fakat 11 Eylül saldırılarından sonra durum radikal olarak değişti ve ABD eski müttefikleri Taliban ve El Kaide'yi avlamaya girişti. Pakistan kendisini imkansız bir durumda bulmuştu. Bir yandan Amerika'nın itibarına ve ordusuna bağlılığı yüzünden İslamcı müttefiklerine karşı dönmek durumda kalmıştı, fakat öte yandan Hindistan'a karşı verdiği bitmeyen savaşta İslamcıları kullanmaya devam etmeye çalışmaktaydı. Pakistan'ın Taliban'la iyi ilişkileri vardı ve Afganistan'a Hindistan'la arasındaki Kaşmir üzerine anlaşmazlıkta elini güçlendirmek için ihtiyacı vardı. Fakat Pakistan, Amerikan işgal planı için hayati önemdeydi ve neticede ABD'yle işbirliğinden başka çare kalmammıştı: Pakistan ordusu elli yıldır ayak basmadığı kabile alanlarına, orada faaliyet gösteren El Kaide'ye karşı savaşmak için girmek zorunda kalmıştı. ABD, Afganistan ve Irak'taki askeri zaferlerinin ardından yüksekten uçarken durum yeterince kötüydü, fakat Amerika iki ülkede de bataklığa saplanınca düşmanları ve rakipleri daha cürretkar bir hale büründüler. Pakistan ve Müşerref ise kendilerini düşen bir süpergüce zincirlenmiş, rahatsız bir konumda buldular. Kabile alanlarında huzursuzluk iyice artmış, çatışmalar Kuzeybatı sınırından turistik bir bölge olan Swat bölgesine yayılmış, 2007 senesinde pek çok kez askerler İslamcılara tek kurşun atmadan teslim olarak Müşerref'i utandırmışlardı. Muhalefet de taban bulmuş, Müşerref'i ordunun başından çekilmeye zorlamış ve olağanüstü hal ilan edilmiş olmasına ve yüksek mahkemenin itirazlarına muhalefet liderlerinin ülkeye dönmesine izin verilmesini sağlamıştı.
Suikastten sonra Pakistan'da pek çok kişi cinayet emrinin istihbarat teşkilatı hatta Müşerref'in kendisi tarafından verildiğine dair şüphe duydu. Fakat Müşerref'in Bhutto'nun ölümünden nasıl bir çıkar sağladığını görmek zor. Bhutto Pakistan'a Müşerref'in bir rakibinden ziyade bir müttefiki olarak dönmüştü: ikisi de aynı Amerikan yanlısı dış politikayı savunuyorlardı, ve Müşerref İslamcıların desteğini kullansa da herşeyden önce Pakistan'ın sonunun Taliban gibi olmamasını isteyen bir pragmatistti. Müşerref'in bir nebze iç istikrar sağlamak ve ülkenin "demokratik" bir yol izleyeceğine dair ABD'ye güvence vermek muzaffer bir başkan adayı olsa bile Bhutto'ya ihtiyacı vardı.
Öte yandan suikastin, Bhutto'ya hem siyasi nedenlerle hem de onu Afganistan'a kazançlı bir şekilde uyuşturucu ve silah sokma işlerine bir tehdit olarak gördükleri için karşı olan Pakistan istihbaratının Taliban'a yakın unsurlarının işi olması kesinlikle mümkün gözüküyor.
Kesin olarak emin olabileceğimiz tek şey ise Bhutto'nun suikastinin Pakistan'ın hakim sınıfını son istikrar umutlarından birinden mahrum bıraktığı. Bhutto'nun yerine, on dokuz yaşında bir oğlanın sadece onun hanedanlığının varisi olduğu için geçeceği gerçeği durumun ne kadar dengesiz olduğunu ve hakim sınıfın ne kadar az gücünün kaldığını gösteriyor ve Bilawal'ın partisinin üyeleri arasında bu duruma şiddetle karşı çıkanlar olması gerçeği bile PHP'nin parçalanması ihtimalini açıyor. Pek çok ikincil ülke gibi Pakistan'da tek birleştirici güç ordu ve istihbarat örgütü. Eğer bu kurumlar birbirlerini yemeye başlarsa ülke nüfusunun geleceği - parçalanan hakim sınıfın farklı kesimlerinin kullandığı artan şiddetli etnik çatışmalar - hiç de iç açıcı değil.
Fakat karanlık gelecek bu kadarla sınırlı kalmıyor. Pakistan, ABD ve bölgedeki İran gibi rakipleri arasındaki, Hindistan ve Çin arasındaki, Rusya ve ABD arasındaki gibi devasa emperyalist gerilimlerin kalbinde bulunuyor ve Pakistan'ın artan zayıfığı ve istikrarsızlığı bütün bölgeyi daha da istikrarsız hale getirmekten başka bir sonuç getiremez. Pakistan, kendisinden daha büyük olan komşusu Hindistan'la Kaşmir için verdiği ve üç savaşa neden olmuş altmış yıllık bir çatışma devam ediyor. Fakat Çin de, rakibi Hindistan'ın, 1990'da Hindistan'ın ağırlığını dengelemesi için nükleer klübe girmesini sağladığı (ve dolayısıyla 2004'te yeni bir Kaşmir krizi patlak verdiğinde karşı karşıya gelen iki ülkenin de nükleer güçler olmasını sağalayan) müttefiki Pakistan'ın düşüşünden elde edeceği kazançlara seyirci kalamaz. ABD bu çatışmadan hiçbir şey elde etmiyor ve sadece 2004'te yaptığı gibi bunu sınırlamak isteyecektir. Güneydoğu Asya'ya gelirsek, onların çıkarları, Amerika'yla nükleer güç üzerine yaptığı yeni antlaşmalarla Çin'in gücünü kısıtlamak isteyen Hindistan'ınkilerle paralel. Öte yandan şu ana kadar Müşerref'i, bir istikrar gücü olarak destekleyen ABD, Afganistan'daki macerasına ikmal yolları sağlamak için Pakistan'a ihtiyacı var ve Hindistan burjuvazisini hayal kırıklığına uğratarak Pakistan'ı terörist olarak değil terörizme karşı bir müttefik olarak görüyor. Tabii ki Pakistan da, tıpkı ABD, İngiltere ve bütün diğer emperyalizm gibi, yeri geldiğinde, eğer çıkarlarına hizmet ediyorsa terörist faaliyetlerden kaçınmıyor, çıkarlarına karşı olduğunda ise terörizme karşı çıkıyor. Öte yandan, Pakistan'daki istikrarsızlık, Orta Doğu'daki İslamcı grupları tıpkı ABD'nin zorluklarının Müşerref'i zayıflatığ El Kaide'yi ve intahar bombası saldırılarını cesaretlendirdiği gibi cesaretlendiriyor.
Şu anda ABD Pakistan'ın bir müttefik olarak yetersizliğini nasıl telafi edebileceği sorununa odaklanmış durumda. Batı Pakistan'da El Kaide'ye karşı asker göndermelerini ve hatta kabile liderleriyle doğrudan pazarlık yapmalarını sağlayacak bir antlaşma yaptılar. Müşerref, buna gerek olmadığını ve ABD'nin ulusal bağımsızlığı çiğnemenin bedelini ödeyeciğini söylüyor olabilir, ama antlaşma çoktan imzalandı ve son delillere göre Pakistan ordusu'nun bu konuda ne yapabileceğini kestirmek güç. ABD başkan adayı Barack Obama daha da ileri gitti ve El Kaide kamplarının Pakistan'ın rızasından bağımsız olarak bombalanmasını önerdi. Benzer bir şekilde, ABD şimdi Pakistan'a yardım etmesi için yerine getirilmesi gerekn için koşullar koydu: askeri harcamaları finanse etmeleri Pakistan'ın teröre karşı performansına bağlı olacak.
Başka bir temel endişe ise Pakistan gibi dengesiz bir devletin elinde nükleer silahların bulunmasının yarattığı tehliklerle ilgili. Tabii ki, 20. yüzyıl tarihinin tamamının gösterdiği hiç bir burjuvazinin ellerini bizi emperyalist savaştan ve ellerindeki herhangi bir silahtan koruyacağı konusunda güvenemeyiz ve "Pakistan çoktan kendisinden güçlü bir düşmana karşı nükleer silahlar kullanmaya hazır olduğunu belirtti". (The Guardian 23/5/02). Fakat daha acil bir tehlikeye, Uluslararası Atom Enerji Ajansı'ndan Muhammed El Bardei parmak basıyor ve bu nükleer silahların "Pakistan ve Afganistan'daki aşırıcı grupların eline düşmesi" tehlikesi. El Bardei "30 veya 40 nükleer silaha sahip bir devlette bir karması ve aşırılık sistemi kurulmasından korkuyorum" diyor. Bir başka Amerikan başkan adayı Hillary Clinton Pakistan'ı, ABD ve belki İngiltere ile birlikte bu silahların sorumluluğunu taşımaya çağırdı.
Bu arada, sefalet toplumun üzerine yığılıyor. Pakistan hala bir milyondan fazla Afgan mültecinin "evi", 2005 Kaşmir depreminden iki yıl sonra 400,000 kişi hala düzgün barınak olmaksızın yeni bir kışa hazırlanıyor, 600 okul hala inşaa edilmedi, nüfusun çatışmaların kurbanı olduğu bölgelere hergün bir yenisi ekleniyor ve en ‘istikrarlı' şehirlerde bile insanlar çete savaşının ve intahar saldırılarıyla yüzyüze.
Bhutto güya Pakistan'a umut ve demokrasi getirecekti: onun suikasti ve onun ardından gelen olaylar demokratik ve barışçıl bir Pakistan gerçek bir ihtimal olsa da - ki değil, bunun toplumun acılarına son verecemeyeceğini gösterdi. Bunu sadece komünist devrim yapabilir.
İşçi sınıfına uygulanan baskılar, ister ‘demokratik' ister ‘diktatöryal' olsun bütün kapitalist rejimlerin bir özelliği. Burjuva sınıfı, sömürülenlere toplumsal düzenini dayatmak için terörü kullanıyor. Rusya'daki toplumsal, ekonomik ve siyasi düzenin doğası işçi sınıfına karşı devlet baskısının sürekliliğinin nedenidir. Bütün ekonomi, önde gelen şirketleri ve bölgesel ve ulusal hükümetleri kontrol eden oligarşik çetelerin elinde. İktisadi yaşamın tek hedefi bu hakim sınıf olan bu mafyaların ceplerini doldurmak. Ya KGB eskisi ya da düpedüz gangster olan patronların ve devlet bürokratlarının çoğu bitmez hizip çatışmalarının kolaylıkla bir anda onları yerlerinden edebileceğinin farkında, bu yüzden mümkün olan en kısa zamanda ceplerine mümkün olan en fazla nakit parayı doldurmaya çalışıyorlar. Dolayısıyla, gerek 2001'de 24 saatten uzun sürecek her türlü grevi yasadışı ilan eden ‘çalışma yasası' gibi yasaları kullanarak, gerek polisin veya silahlı milislerin vahşetini işçilerin üzerine salarak işçi sınıfından elde edebilecekleri kadar fazla kar elde etmeye çabalıyorlar.
Bu baskılara karşı, işçilerin yükselen kahramanca mücadeleleri, medyanın yarattığı tapılan Putin'in artında mutlulukla birleşmiş nüfus efsanesini paramparça etti. "Eğer Aralık ayı herhangi bir nedenle hatırlanacaksa, seçim kampanyaları veya Kremlin'deki siyasi dolaplar yüzünden değil, işçi mücadelelerinin patlak vermesi nedeniyle hatırlanacaktır." (Moscow Times, 6.12.07).
Geçen bahardan beri ülkeyi doğu sibiryadan kafkaslara, kuzey doğudaki Khanty-Manisyk petrol sahalarını, Ceçenistan'daki inşaat alanlarını, Novogrod'daki bir odun işleme fabrikasını, Tchita'da bir hastanede, Saratov'daki ev temizlik servisleri, Irkutlardaki yemek büfeleri, Togliatti'deki General Motors-Avto VAZ'ın araba fabrikası ve Karelya'daki büyük metal fabrikasını gibi önemli sektörlerdeki mücadeleleri de içeren, on yıldır işçi sınıfı militanlığının ilk önemli yansıması olan bir grev dalgası kasıp kavuruyor. Baskıcı yöntemlerin kullanımının yazın artması mücadeleleri geriletmekte pek başarılı olamadı.
Kasım ayında Karadeniz'deki Tuapse limanındaki rıhtım işçileri (4-7 Kasım arasında), daha sonra da Saint-Petersburg limanındaki rıhtım işçileri (13-17 Kasım arasında) greve çıktı, 26 Ekim'deyse posta işçileri 2001'den sonra ilk kez grev yaptılar, aynı zamanda GouP TIK (enerji sektörü) işçileri de grev yaptı. Makinistler de 1988'den beri ilk defa patronları grev yapmakla tehdit ettiler. "Rusya'da gelişen büyük grevler dalgası yavaşlamadı. Bir işyerinden diğerine, işçilerin yürüttüğü ablukalar aracılığıyla başarılı iş durdurma eylemleri gerçekleşti ve şu anda faal işyerleri de grev tehditi altında... Rejimin yasama meclisi seçimleri kampanyasının yürütüldüğü 2007 sonbaharı ‘proleter bilincin' güçlü bir şekilde yükselişine sahne oldu." (Vremia Novostiei, Courrier International no 892'den alıntılanmıştır).
Şu anda grevler belirli işyerlerine veya bölgelere sınırla kalmışsa da, bu grevler işçi sınıfının yaşam standarlarının hızla kötüleşmesine verdiği cevabı göstermektedir. Toplumdaki tahammül edilemez eşitsizlikler, işçilerin büyük çoğu günde üç öğün yemek bulamazken oligarkların ve şirket yöneticilerinin içinde yaşadığı aşırı lüks hoşnuzsuzluğu şiddetlendiriyor. Herşeyin ötesinde, eğer ücret meselesi bu mücadelelerin kalbindeyse bunun nedeni yiyecek fiyatlarının %70 artmasına ve kışın da bir %50 daha artmasının beklenmesine neden olan enflasyonun dramatik artışının ücretleri yiyip bitiriyor olması.
Bu durum karşında Rusya Bağımsız Sendikalar Federasyonu, eski Sovyet konfederyonuun devlet yanlısı ve her türlü mücadeleye karşıt varisi proleter mücadeleyi hakim sınıfın çıkarlarına uygun bir biçimde kısıtlayamayacak kadar gözden düştü. Hatta "işçilerin hareketinin en enerjik düşmanı" (Moscow Times, 29.11.07) olarak görülüyor. Bu yüzden, batıdaki sendikaların yardımıyla, Rus burjuvazisinin bir kesimi işçilerin ‘özgür' ve ‘sınıf mücadeleci' sendikaların var olabileceğine dair yanılsamalarını sömürmeye çalışarak RPLBJ demiryolu sendikası, Zachita Truda federasyonu, Bölgeler Arası Otomobil İşçileri Sendikası gibi Ford sendika komitesinin insiyatifiyle kurulmuş sendikaları ve büyük işyerlerindeki bağımsız sendikarları yeniden örgütlemeye çalışıyor.
Bölgeler Arası Otomobil İşçileri Sendikasını Saint-Petersburg Ford fabrikasında Kasım-Aralık aylarınca süren grevde ve 2200 işçinin %30 ücret artışı almasıyla sonuçlanan grevde iş başında gördük. Bu mücadele Rusya'daki işçi mücadele üzerindeki karartmanın kırılmasına yardımcı oldu.
Yönetim ilk olarak çevik kuvvetin (OMON) desteğiyle yapılacak bir lokavt önerdi. Sendikanın ittiği yüzlerce işçi, en küçük bir pazarlığı reddeeden işverene karşı ‘direnmekten' başka bir perspektiften yoksun olarak hergün fabrika kapılarında grev gözcülüğü yaptılar. Bir ay sonra, grevin havası bitiyordu ve yorgun işçiler hiçbir şey kazanamadan yönetimin grev bitmeden pazarlık yok koşuluna uyarak işlerine geri döndüler.
İşçileri ‘kendi' fabrikalarında yalıtarak ve başka sektörlerden gelecek dayanışmayı destek mesajları ve maddi destekle sınırlayarak, bağımsız sendikalar işçilerin üzerine bu ağır yenilgiyi getirdiler.
İşçi sınıfının onlarca yıldır edindiği bütün tecrübeler sendikalizmin hiçbir türünün işçi sınıfının çıkarlarına işlemediğini, sendikalizmin hakim sınıfın bir silahı olduğunu gösteriyor. Sendikalar, kapitalist devletin, görevi sınıf mücadelesinin birlik, dayanışma, yayılma ve gelecekte enternasyonal alana taşınma ihtiyatçlarını tıkamak olan organlarıdır. İşçi sınıfı için önemli olan yeni sendikaların inşaa edilmesi değilkdir. İşçi sınıfının geleceği, kendi gücüne ve mücadeleyi kitle toplantıları gibi organlar aracılığıyla kontrol etmek ve mücadeleyi işçi sınıfının farklı kesimlerine yaymak gibi kendi mücadele yöntemlerine güvenini geliştirmesindedir.
Çin devletinin Tibet nüfusuna karşı korkunç davranışı üzerine gerçekleşen protestolar, Olimpik meşalenin geçişinin peşini yakıldığı andan itibaren bırakmadı. 21 Haziran'da meşale Tibet'in başkenti Lhasa'ya ulaştığında bu protestoların en uç noktasına ulaşması olası gözüküyor.
Mart ayında Tibet'teki gösteriler büyük bir hengameye dönüştü. Bu hengamede, Çin hükümetine göre 19 kişi Tibet'li güruhların kurbanı olurken, sürgündeki Tibet hükümetine göre büyük çoğu güvenlik güçlerinin kurbanı olmak üzere 140 kişi öldü. Önemli bir Tibet nüfusunun barındığı başka bölgelerde de hengamelerin çıktığı kaydedildi.
Çin hükümeti sürgündeki Tibetli Budist lider Dalai Lama'yı şiddete teşvik ettiği gerekçesiyle suçladı. Tibet'teki Komünist Parti Sekreteri "Dalai Lama'nın cüppelere bürünmüş bir kurt, bir insan yüzü ve bir hayvanın yüreğine sahip bir canavar" olduğunu söyledi. Guangming Daily adlı gazete ise "Dalai Lama ve destekçileri, eski Tibet'in feodal serf sahiplerinin temsilcileri, elli yıldır Tibet halkı için hiçbir iyi şey yapmamıştır" dedi. Çin devletinin baskılarının ‘ayrılıkçı'ların ABD tarafından desteklendiğinde ısrar eden ve Dalai Lama'nın CIA için çalıştığında, ve Beijing Olimpiyatların kullanarak basında yer bulmayı ve Çin'in onurunu ve istikrarını zedelemeyi amaçladığında ısrar eden solcu destekçileri bölgede bir ‘ulusal kurtuluş' mücadelesi olduğunu reddediyorlar.
Buna karşı, Özgür Tibet Kampanyası "Çin'in 1950'de 40,000 kişiyle Tibet'i istila etmesi haksız bir saldırıydı. [...] 1950'den beri 1.2 miyon Tibetlinin Çinliler tarafından öldürüldüğü tahmin ediliyor [...] Çinlilerin Tibet'e akın etmesi ulusal ekonomiyi istikrarsızlaştırdı" diyor ve şu anda orada "5 ila 5.5 milyon Çinle ve 4.5 Milyon Tibetli" olduğunu söylüyor. Öte yandan "Hint hükümetine göre Tibet bölgesinde üç tane nükleer füze sahası ve tahmin edilen 300,000 asker bulunuyor". Bu kampanya Richard Gere'nin 1993 Oskar ödüllerindeki konuşmasından Harrison Ford'a, Sharon Stona'dan U2 ve REM gibi müzik gruplarına kadar Batı'nın ünlüleri tarafından da büyük destek görüyor.
Ünlü liberal budistlerin arasında, burada gerçekten bir ulusal bağımsızlık mücadelesi gören solcular da var. Klifçi-Troçkist Sosyalist İşçi Partisi'nin İngiltere'de yayınlanan Socialist Worker (Sosyalist İşçi, 22/3/8) adlı gazete "Tibet'te bu hafta gördüğümüz hengame, yağmalar ve protestolar on yıllardır süre gelen ulusal baskının bir ürünüdür" diyor. Sosyalist İşçi Partisi "ekonomik büyüme pek çok Tibetliyi ıskaladı. Çin halkı ve diğer etnik azınlıklar yeni yaratılan işlerin büyük çoğunluğunu kaptılar" diyerek hayalkırıklığını dile getiriyor. Bu sözler ‘dışarıdan geldiler ve işlerimizi kaptılar' düşünce okulunu çağırıştırıyor...
Farklı propaganda argümanlarının bir kısmı gerçeklik tarafından doğrulanmış durumda. Çin'in Tibet'i işgalinin uzun yıllar süren bir barbarlık olduğuna dair hiçbir şüphe yok. Aynı şekilde, Çin'in devirdiği Dalai Lamacı rejimin yüzyıllardan gelen bir sömürücü rejime dayandığı da bir o kadar gerçek. Ve Çin'in büyüyen emperyalist hırslarını kısmak isteyen bütün emperyalist kuvvetlerin ayrılıkçı ve muhalif hareketleri cesaretlendirmek isteyeceği de daha az yanlış değil. Dalai Lama'yı CIA'nın besleyip beslemediği buradaki önemli mesele değil. Amerikan emperyalizmi pek çok defa rakim emperyalist güçlere karşı insan hakları kartını oynadı: Soğuk Savaş dönemi ve SSCB ve Doğu Avrupa'daki rejimlerin ABD'nin hedefi olduğu döneme bakmak bunun kanıtını görmek için yeterlidir. Hint hükümetinin bölgesel rakibi olan Çin emperyalizmi tehlikesinden dolayı Tibet'ten gözünü ayırmıyor olması da dikkate değerdir.
Fransa Cumhurbaşkanı'nın en son İngiltere Ziyaretinde İngiltere Başbakanı Gordon Brown olimpiyatları boykot etmeye sıcak bakmazken Sarkozy'nin bu ihtimali gözden çıkartmaması birinin diğerinden daha ‘insancıl' oluşundan değil, fakat emperyalist çıkarlarını savunma çabalarının farklı yönleridir. ‘İnsan hakları'nın savunulması ve ‘ulusal baskı'ya muhalefet, tarihin en kana susamış hakim sınıfının standart silahlarıdır. Barış isteklerinden konuştuklarında, savaş hazırlıklarına dikkat etmek gereklidir.
World Revolution
Enternasyonal Komünist Akım Britanya Şubesi