Kapitalizm Tarihinin En Ciddi Ekonomik Krizi

Burjuvazi korkmuş, hem de çok korkmuş durumda. Ağustos ile Ekim arasında gerçek bir panik fırtınası bütün dünya ekonomisi üzerinde esip gürledi. Ekonomistlerin ve politikacıların gürültülü açıklamaları bunun ispatıdır. “Uçurumun Kıyısında”, “Ekonomide Pearl Harbor”, “Yaklaşan Tsunami”, “Finans için tam bir 11 Eylül”… İşte bunlar Titanik’in batışını tanımlamak için kullanılan benzetmeler... [1]
 
Şunları da eklemek gerekir ki, dünyadaki en büyük bankalar birbiri ardına iflasın eşiğine gelmiştir ve borsalar 32.000 milyar dolar kayıpla (ABD’nin iki yıllık üretimine denk bir kayıpla) Ocak 2008’den itibaren dibe vurmuştur. İzlanda borsası %94, Moskova borsası da %74 düşmüştür.
 
Sonunda burjuvazi ‘enkaz kurtarma’ planlarından ‘toparlanma’ planlarına geçerek ekonominin tam felce uğramasını engelleyebilmiştir. Bu, en kötü durumun geçtiği anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır! İçerisine henüz girmekte olduğumuz resesyon, 1929’daki Büyük Buhran’dan beri gerçekleşenlerin en yıkıcısı olacaktır.
 
Ekonomistler bunu açıkça kabul etmektedirler: Dünyanın en büyük bankası HSBC’nin de 4 Ağustos’ta açıkladığı gibi mevcut “Konjonktür … son birkaç on yılın en zoru”[2].
 
22 Ağustos’ta bundan daha da açık ifadeyi, Amerikan Federal Rezervleri Başkanı, “Gelmiş geçmiş en ağır ekonomik ve parasal politika şartlarıyla yüzyüzeyiz” diyerek ifade etmiştir. [3]
 
George W. Bush’un 24 Eylül’de yaptığı televizyon konuşmasını da hatırlayalım:
“Ciddi bir finansal krizin ortasındayız … Hükümetin üst düzey ekonomik uzmanları bizi eğer Kongre derhal müdahale etmezse Amerika’nın bir finansal krize kayabileceği bunun da sıkıntılı bir senaryoya yol açacağı konusunda uyarıyorlar. Eğer bu olursa mahallenizdekiler dahil daha çok banka çökebilecek. Borsa, emeklilik hesaplarınızın değerini azaltacak biçimde daha da düşecek. Evinizin değeri baş aşağı çakılabilir. Hacizler dramatik bir biçimde artabilir. Ve eğer kendi işletmenize veya çiftliğinize sahipseniz, kredi almakta çok daha zorlanabilirsiniz ve bunlar çok daha pahalıya gelebilir. İyi bir kredi geçmişiniz olsa bile araba almak ya da çocuğunuzu üniversiteye göndermek için borç bulmak daha da zorlaşabilir. Ve sonuçta ülkemiz uzun ve acılı bir resesyon yaşayabilir” .
Ve şimdi bu “uzun ve acılı resesyon”a dair “sıkıntılı senaryo” sadece “Amerikan halkını” değil dünyanın bütün işçilerini vurarak gerçekleşiyor.
 

Vahşi Bir Resesyon…

2007 yazının meşhur alt gelir grubu kredileri krizinden beri ekonomiye dair kötü haberler bitmek bilmedi.
Sırf 2008 yılında banka sektöründeki toplu kıyım bile çok çarpıcı. Bankalardan bir çoğu ya rakip bir banka tarafından alındı, ya merkez bankası tarafından desteklendi ya da basitçe millileştirildi: Northern Rock (Britanya’nın sekizinci bankası), Bear Sterns (Wall Street’teki beşinci büyük banka), Freddy Mac and Fannie Mae (Sadece ikisi birlikte 850 milyar dolar eden iki Amerikan kredi şirketi), Merril Lynch (bir başka Amerikan yıldızı), HBOS (İskoçya’nın ikinci büyüğü), AIG (American International Group, dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden biri) ve Dexia (Luxemburg, Belçika ve Fransız finans şirketi). Harap edici bu tarihsel iflaslar krizle geçen bu yıla da damgasını vurdu. Temmuz’da Amerika’nın en büyük kredi şirketlerinden biri olan Indymac, Federal yetkililerin kontrolüne alındı. Bu, 24 yıldır iflas etmiş olan en önemli Amerikan bankacılık kurumuydu. Fakat bu rekor uzun ömürlü olmadı. Birkaç gün sonra, Amerika’da ki dördüncü büyük banka olan Lehman Brothers da iflasını açıkladı. Borçlarının toplamı 613 milyar doları bulmaktaydı. Bu rekorla çıta artık inanılmaz derecede yükselmişti! 1984’te iflas eden gelmiş geçmiş en büyük Amerikan bankası olan Continental İllinois altı kat küçüktü. Bundan iki hafta sonra bir başka rekor daha kırıldı! Bu sefer kapılarını kapatma sırası ABD’de ki en önemli tasarruf firması olan Washington Mutual (WaMu)’daydı.
 
Kapitalizmin tam merkezinde, banka sektöründeki bu kalp krizinden sonra bütün bedenin sağlığı bozulmaya başladı. Bu sefer de “reel ekonomi” sert bir biçimde dibe vurdu. National Bureau of Economic Research’e göre ABD 2007’den beri resmen resesyonda. Artık Wall Street’teki en saygı duyulan ekonomist olan Nouriel Roubini’ye göre Amerika’daki ekonomik etkinliklerin 2009’da % 5 ve 2010’da da yine % 5 daralması olası! [4]
 
Bunun olup olmayacağını bilmiyoruz fakat yeryüzündeki en saygın ekonomistlerden birinin böylesi bir felaket senaryosu çizmiş olması burjuvazinin içine düştüğü derin tedirginliği gösteriyor. Ekonomik Kalkınma ve Yardımlaşma Örgütü (OECD) 2009’da bütün Avrupa’nın resesyonda olmasını bekliyor. Deutsche Bank Almanya için GSMH’de % 4’e kadar bir düşüş bekliyor! [5] Böylesi bir düşüşün büyüklüğünü, bunu İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Almanya’da ki GSMH’nin %0.9 ile en çok düştüğü yıl olan 1975 ile kıyaslayarak anlayabiliriz. Dünyanın hiçbir noktası bunun dışında kalmıyor. Japonya çoktandır düşüşte ve kapitalizmin yeni altın madeni Çin bile sert bir durgunluktan kaçabilmiş değil. Sonuç olarak talepler, petrol de dahil olmak üzere bütün fiyatları düşürerek çökmüş durumda. Kısacası dünya ekonomisinin durumu çok ciddi.
 

… 1930’lardan beri görülmemiş bir yoksullaşma dalgası

Bu krizin ilk kurbanı proletaryadır. ABD’de yaşam koşullarının kötüleşmesi özellikle şok edici. 2007 Yazından beri borçlarını ödeyemeyen 2.8 milyon işçi evlerini kaybetti. Mortgage Bankaları Birliğine göre mortgage ödeyen on Amerikalıdan biri evinden çıkarılma riski ile yaşıyor. Ve bu durum Avrupa’yı, özellikle de İspanya ve Britanya’yı da vurmaya başlıyor.
İşten çıkarmaların sayısı da katlanarak artıyor. Japonya’da Sony 8.000’i kadrolu olmak üzere 16.000 işçinin işten atılmasını içeren daha önce görülmemiş büyüklükte bir plan açıkladı. Japon sanayinin bir sembolü olan bu firma kadrolu işçileri daha önce hiç işten atmamıştı. Ev kriziyle birlikte inşaat sektörü de durgunlaşıyor. İspanyol inşaat sektöründe bugünden itibaren 2010’a kadar 900.000 işçinin işini kaybetmesi bekleniyor! Bankalarda ise tam bir toplu katliam söz konusu. Dünyanın en büyük bankalarından biri olan Citigroup 2008’in başından beri 23.000 işçisinden kurtuldu, üstelik 50.000’ini daha kapının önüne koyacak. ABD ve Britanya’da sırf bu sektörde 2008’de 260.000 işte kesinti oldu. Ortalama olarak finans sektöründeki bir kişilik iş bununla doğrudan bağlantılı dört kişilik iş daha yaratıyor. Bu nedenle finansal organizmaların çöküşü yüz binlerce işçi sınıfı ailesi için işsizlik anlamına geliyor. Çok sert darbe alan diğer bir sektör de otomobil sanayi. Bu sonbaharda her yerde araç satışları %30’un üzerinde düştü. Fransa’nın önde gelen araba üreticisi Renault, Kasım’ın ortasından beri üretimi neredeyse tamamen durdurdu, aylardır %54 kapasiteyle çalışan montaj hatlarından artık hiç araba çıkmıyor. Toyota Japonya’daki fabrikalarında çalışan 6000 geçici işçisinden 3000’ini çıkaracağını açıkladı. Fakat yinede en alarm veren haberler ABD’den geliyor: Detroit’in üç büyüğü (General Motors, Ford ve Chrysler) iflasın eşiğinde. Amerikan devletinin verdiği 15 milyar dolarlı karşılıksız ödenek bile bunları iflastan çok üzün süre koruyamayacak (çünkü başlangıçta istedikleri bedel 34 milyar dolardı) [6]. Önümüzdeki aylarda büyük yeniden yapılandırmalar gerçekleşecek. 2.3 ile 3 milyon arası iş tehdit altında. Ve ABD’de işten çıkarılan işçiler sağlık sigortalarını ve emekliliklerini de kaybediyorlar. Birçok işin kitlesel olarak yıkımının insafsız sonucu işsizliğin patlaması olacak. “Son on yılın ekonomik modeli” sayılan İrlanda’da işsizlik gelmiş geçmiş en büyük artış düzeyine ulaşarak iki katından fazla arttı! İspanya 2008’i 2007’dekinden bir milyon fazla, 3.13 milyon işsizle bitirdi [7]. ABD’de 2008’de 1945’ten beri görülmedik biçimde 2.6 milyon iş kayboldu [8]. Bu yılın sonu, Kasım ve Aralık’ta 1.1 milyon yeni iş kaybıyla, özellikle felaket oldu. Bu düzeyde giderse 2009 yazı ile yıl başı arasındaki işsizlik 3 ya da 4 milyon arasında artabilir.
Ve iş arkadaşlarının kovulduğunu görüp geride kalanlar için geleceğin tek getirdiği şey “daha az kazanmak için daha fazla çalışmak” [9]. Bu çerçevede ILO’nun (Uluslararası İş Örgütü) ‘World Report on Wages 2008/9' - Ücretler Üzerine Dünya Raporu) adlı son raporuna göre, “ dünyadaki 1.5 milyar ücretlinin önünde zor zamanlar var… dünya ekonomik krizi ücret düzeylerinde ağır kesintilere yol açacak” deniyor.
 

Burjuvazi Krizi Nasıl Açıklıyor

Mevcut resesyona yol açan ekonomik mekanizmalar görece iyi biliniyor. Televizyonlar bize olayın arka planını verdiğini iddia eden her tür raporu sunmakta. Basit bir şekilde açıklamak gerekirse, yıllardır “Amerikan hanelerinin” (başka bir değişle işçi sınıfından ailelerin) tüketimi, başta özellikle başarılı olan riskli morgage borçları olmak üzere her türden kredilerle yapay bir biçimde desteklenmişti. Bankalar, finansal kurumlar, emeklilik fonları, hepsi işçilerin mortgageları olduğu müddetçe nasıl geri ödeneceğine dair kaygı duymadan borçlar verdiler. Olabilecek en kötü şey borçların, borçlarını ödeyemeyen kişilerin evlerini satması ile ödenmesi olur diye düşündüler. Fakat bu durumun etkisi çığ gibi büyüdü: işçilerevlerini satın alabilmek için aldıkça evlerin fiyatları arttı – evlerin fiyatları arttıkça daha fazla borç almak mümkün oldu. Ardından dünyanın bütün spekülatörleri oyuna katıldılar ve hızla mülk almaya giriştiler.Bu durum mülkleri daha pahalı kıldı, bunun ardından birbirlerine bu borçları ‘güvenlileştirme’ (borçları diğer hisseler gibi dünya pazarında değiştirilebilir varlıklara dönüştürme) mekanizması doğrultusuyla satmaya başladılar. On yıl içerisinde spekülatif balon devasa bir boyuta ulaştı; dünyadaki bütün mali kurumlar bu olaya trilyonlarca dolar yatırmış durumdaydılar. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse, borçlarını ödeyemeyen haneler dünya ekonomisinin altın yumurtlayan tavukları olmuşlardı.
Şüphesiz, nihayetinde gerçek ekonomi bu idil dünyayı gerçeklikle yüzleşmeye zorladı. ‘Gerçek hayatta’ bütün bu aşırı-borçlanmış işçiler ayrıca artan fiyatlarla ve donakalmış maaşlarla, işsizlikle ve işsizlik yardımları oranının azalmasıyla yüzleşiyorlardı... Kısaca ciddi bir biçimde fakirleşiyorlardı. Borçlarını ödemeyi başaramayanların sayısı arttıkça artmaktaydı. Bunun üzerine kapitalistler zorla borçlarını ödeyemeyenleri evlerinden atmaya başladılar... Fakat şimdi de pazara giren o kadar çok satılık ev vardı ki [10] ev fiyatları düşmeye başladı ve... 2007 yazının sıcağında bir anda devasa çığ eriyiverdi! Bankalar kendilerini yüzbinlerce çaresiz borçlu ve hiçbir değeri olmayan evlerle buldular. Bu iflastı, bir patlamaydı.
 
Bu şekilde özetlendiği zaman bütün mesele kulağa saçma geliyor. Geri ödeyecek durumda olmayan insanlara borç vermek, kapitalist mantığa aykırı. Fakat ekonomi son on yıldaki büyümesinin temellerini bu saçmalığa dayandırdı. Bu durumda sorulması gereken soru şudur. Neden? Neden böylesi bir delilik? Köşe yazarlarının, siyasetçilerin ve iktisatçıların bize verdiği cevap bellidir. Spekülatörlerin suçu! Haydut gibi davranan açgözlü patronların suçu! Sorumsuz bankacıların suçu! Bugün herkes solun ve aşırı solun düzenleme eksikliğinin ve ‘neo-liberalizmin’ (dizginsiz bir liberalizm) kötülüklerine dair marşlarına eşlik ediyor ve devlet müdahalesine geri dönüş çağrısı yapıyor... Bu çağrılar bize solun ve aşırı-solun sözde ‘anti-kapitalist’ önerilerinin gerçek yüzünü gösteriyor. Dolayısıyla Fransa’nın sağcı başkanı Sarkozy’nin ağzından “kapitalizm kendisini yeni bir ahlaki temelde kurmalıdır” gibi bir laf çıkabiliyor. Almanya’da Angela Merkel spekülatörlere hakaretler ediyor. İspanya’nın ‘sosyalist’ Zapatero’su “köktenpazarcılara” bağırıp çağırabiliyor. ’21. yüzyıl sosyalizminin’ ünlü şovalyesi Chavez ise Bush’un alelacele geçirdiği acil durum devletleştirmelerine dair bize “yoldaş Bush, yoldaş Lenin’in aldığı önlemlerin aynılarını alıyor” diyebiliyor[11]. Bize bugün umudun ‘başka bir kapitalizm’de olduğunu, daha insani, daha ahlaklı, daha devlet kontrolü altında bir kapitalizmde olduğunu söylüyorlar!
Yalan! Bu siyasetçilerin ağzından çıkan herşey yalan, buna resesyona dair yaptıkları açıklama da dahil.
 

Bugünün iktisadi felaketi yüz yıllık çöküşün meyvesidir

Gerçekte bu genelleşmiş hane borcunu örgütleyen devletin ta kendisiydi. Ekonomiye yapay bir destek sağlamak amacıyla devlet, kredi kapılarını merkezi bankaların faiz oranlarını düşürerek açmış bulundu. Bazen %1’den bile daha düşük oranlarla ucuz borçlar vererek para akışı ciddi bir biçimde arttırıldı. Dünyanın borçlanması burjuvazinin bilinçli bir tercihiydi ve düzenleme eksikliğinin bir sonucu değildi. Bush’un 11 Eylül 2002’de resesyonun başlangıcıyla karşı karşı kaldığında işçilere verdiği “iyi yurtseverler olun, tüketin” mesajı başka türlü nasıl açıklanabilir ki? Amerikan Başkanı bütün mali alana net bir mesaj veriyordu: Tüketici kredisini arttırın yoksa milli ekonomi çöker! [12]
Esasında kapitalizm onlarca yıldır kredi ile hayatta kalıyordu. 1920’den beri toplam ABD borcunun (devlet, şirket ve hane borçları) bir değerlendirmesini sunan aşağıdaki grafiğin [13] (Şema 1) verdiği mesaj açıktır. Bu olgunun kökenlerini anlamak için basit ve yanıltıcı olan ‘bankacıların, spekülatörlerin ve patronların deliliği’ hikayesini aşmalı ve Marx’ın söylediği gibi “modern toplumun büyük sırrı: artı değer yaradılışı”na bakmalıyız[14]
 
Kapitalizm doğumundan beri içinde bir hastalık taşımaktadır: Aşırı Üretim. Soğurabileceğinden fazla meta üretir. Neden? Tamamen teorik bir örneğe bakalım: Üretim bandının veya bilgisayarın başında ve aylık 800 milyon maaş alan bir işçiye bakalım. Aslında bu işçi aldığı ayın sonunda aldığı 800 milyonun eşdeğerini değil, 1200 milyonluk bir değer üretmişti. Emeğinin bir kısmının karşılığı ödenmedi, başka bir değişle artı değer üretti. Peki kapitalist (eğer ürünü satmayı başarabilirse) işçisinden çaldığı bu 400 milyonla ne yapabilir? Bir kısmını, mesela 150 milyonunu cebine indirir, kalan 250 milyonunu ise şirketinin sermayesine yatırır, daha modern araçlar satın alır vs. Peki kapitalist neden bu doğrultuda ilerler? Çünkü başka seçeneği yoktur. Kapitalizm rekabetçi bir düzendir ve ürünleri rakibin sattığından daha ucuza satmayı gerektirir. Dolayısıyla patron yalnızca üretim giderini, yani ücretleri [15] değil, ayrıca ücreti ödenmemiş emeğin daha büyük bir kısımını daha etkin makinalar almaya yatırır[16], bununla üretkenliği arttırmayı hedeflemektedir. Eğer bunu yapmaz ise modernleşemez ve er ya da geç modernleşmiş olan rakibi daha ucuza satış yaparak pazarı fetheder. Kapitalist düzen çelişkili bir olgudan etkilenmektedir: İşçilere emek olarak verdiklerinin eşdeğeri bir ödeme yapmayarak ve patronları bu şekilde elde ettikleri karın büyük çoğunu tüketmekten alıkoyarak kendisini dağıtabileceğinden daha fazla değer üretir bir durumda bulur. Ne işçiler ne de kapitalistler üretilen bütün metaları soğuramayacak bir konumdadırlar. Peki bu metaların artı değerini kim tüketecektir o zaman? Düzen bu durumda kapitalist üretim çerçevesinin dışında çıkış yerleri bulmak zorundadır, bu çıkış yerleri ise kapitalizm dışı pazarlar, yani kapitalist bir biçimde işlemeyen ekonomilerdir.
 
Bu yüzden 18. ve herşeyden öye 19. yüzyılda kapitalizm dünyayı fethetmiştir: Asya’da, Afrika’da, Güney Amerika’da, ekonomideki felcin acısına artı metaları satarak kârı gerçekleştirmek amacıyla yeni pazarlar arayarak deva bulmuştur. Yeni fetihleri yeterli hızda gerçekleştiremediğinde de tam da bu krizlerle karşı karşıya kalmıştır. 1848’de yazılmış olan Komünist Manifesto bu krizlerin ustaca yapılmış bir tasvirini içermektedir:
" Krizlerde öyle bir toplumsal bulaşıcı hastalık ortaya çıkıyor ki, bu hastalık tüm daha önceki dönemler için saçma görünürdü —aşırı üretim denen salgın hastalık. Toplum bir anda kendini barbarlık durumuna düşürülmüş buluyor; bir kıtlık, genel bir yok etme savaşı, tüm yaşamsal maddeleri toplumun elinden almış görünüyor; sanayi, ticaret yok edilmiş görünüyor, neden? Çünkü o toplum aşırı uygarlığa, aşırı geçim aracına, aşırı sanayiye, aşırı ticarete sahip".
 
Öte yandan bu dönemde kapitalizm yükselen bir düzen olduğu ve gerçekten yeni bölgeler fethedebildiği için her kriz yeni bir refah döneminin yolunu açıyordu:
 “Sürekli genişleyen sürüm ihtiyacını karşılamak için burjuvazi, yeryuvarlağının bütününe el atmakta. Her yerde yerleşmesi, her yerde yapılaşması, her yerde bağlantılar kurması gerekiyor. (...)Ürettiği mallara koyduğu ucuz fiyatlar, tüm Çin Seddini temelden yıkacak, barbarların en inatçı yabancı düşmanlıklarını teslime zorlayacak ağır toplardır. Burjuvazi, tüm ulusları, eğer yerle bir olmak istemiyorlarsa burjuva üretim tarzına uymaya zorluyor; uygarlık diye kendi uygarlığını ithal etmeye, yani burjuva olmaya zorluyor onları. Tek kelimeyle, kendi suretinde alarak bir dünya yaratıyor.”
 
Öte yandan Marx bu döngüsel krizlerin daima yeni bir refah dönemine gidecek ölümsüz bir çember olmadıklarını da görebiliyordu. Bu krizleri nihayetinde kapitalizmin temellerini çürütecek olan derin çelişkilerin bir ifadesi olarak görüyordu. Yeni pazarları fethederek burjuvazi “daha çok yönlü ve daha büyük krizlerin yolunu açıyor ve krizleri önleyici araçları daha da azaltıyordu”. Ya da Ücretli Emek ve Sermaye’de ortaya koyduğu üzere; krizler “[ü]retim yığını, ve bunun sonucu olarak da daha geniş pazarlara olan gereksinme büyüdükçe, salt bu nedenden ötürü olsa bile, (sayfa 211) herbir önceki bunalım, dünya pazarının karşısına, o zamana dek ele geçirilmemiş ya da yalnızca yüzeysel olarak sömürülen bir pazar çıkardığından, dünya pazarı giderek daha çok daralır, giderek daha az sayıda sömürülecek pazar kalır, bunun sonucu olarak da bunalımlar daha sıklaşır ve daha şiddetlenir”.
 
18. ve 19. yüzyıllar boyunca, temel kapitalist güçler bir dünyayı fethetme yarışına giriştiler; sürekli dünyayı kolonilere bölmeye devam ettiler ve gerçek imparatorluklar oluşturdular. Zaman zaman belirli bir bölgeye dair aralarında husumetler çıktı; kısa savaşlar gerçekleşti, ve kaybedenler hep hızla dünyanın fethedecek başka bir kısmını bulmaya girişti. Fakat 20. yüzyılın başında, büyük güçler dünyayı egemenlikleri altına alma sürecini bitirmişlerdi. Artık mesele Afrika, Asya veya Amerika’nın yeni alanları için yarışmak değil, etki alanlarını savunmak ve rakiplerinin etki alanlarına silah zoruyla el koymak amacıyla acımasız bir mücadeleye girişmekti. Bu kapitalist uluslar için gerçek bir ölüm kalım meselesiydi: kapitalizm-harici pazarları aşırıüretimlerinin yeter miktarını akıtmak zorundaydılar. Dolayısıyla pek fazla sömürgesi bulunmayan ve Britanya İmparatorluğu’nun keyfi olarak kendi kontrolündeki yerlerde ticaret yapmasına bağlı olan Almanya’nın (ki böylesi bir bağımlılık bütün milli burjuvaziler için dayanılmazdır) en saldırgan güç olması ve 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nı başlatması şaşırtıcı değildi. Bu kıyım 11 milyon can aldı ve bütün kuşaklara korkunç acılar ve ahlaki ve psikolojik tramvalar verdi. Bu dehşet yeni bir dönemin, tarihin en barbarca döneminin başladığını ortaya koyuyordu. Zirvesini geride bırakmış kapitalizm artık çöküş evresine girmişti. 1929 buhranı bu gerçeği vurucu bir biçimde doğruladı.
 
Öte yandan, yüzyıllık yavaş ıstırabın ardından bu düzen hâlâ ayakta – kesinlikle hasta, fakat hala sağ. Nasıl hayatta kaldı? Neden vücudu aşırı üretimin zehirinden tamamen felç olmadı? İşte burada borç meselesi işin içine giriyor. Dünya ekonomisi yıkıcı bir parçalanmayı daha fazla borca başvurarak engellemeyi başardı.
 
Şema 1’in gösterdiği üzere 20. yüzyılın başından itibaren toplam Amerikan borcu 20’lerde başlayışının ardından tam anlamıyla patladı. Haneler, işletmeler ve bankalar bir borç yığınının altında kaldılar. 1930’larda ve 40’lardaki borç grafiğindeki vahşi azaltma ise yanıltıcı. 1930’ların büyük buhranı çöküşün ilk büyük ekonomik krizini teşkil etmekteydi. Burjuvazi daha böylesi bir şoka hazır değildi. Öncelikle karşılık vermedi veya kötü bir biçimde karşılık verdi. (Korumacılık politikalarıyla) sınırı kapatarak, aşırı üretimin ürettiği zehrin etkilerini nüksettirdi. 1929 ile 1933 arasında Amerika’nın sanayi üretimi %50 geriledi[17]; işsizlik 13 milyon işçiyi vurdu ve açlık durumu gerçekten felaketti. İki milyon Amerikalı işsiz kaldı[18]. Önceleri hükümet mali sektörün yardımına gelmedi: 1921’de kayıtlı bulunan 29,000 bankanın sadece 12,000’i 1933 Mart’ında açıktı ve bu ciddi sorun 1939’a kadar devam etti[19]. Bütün bu iflaslar dağlarca borcun temizce erimesi anlamına geliyordu[20]. Öte yandan bu grafiğin göstermediği kamu borcundaki büyüme. Dört yıl hiçbirşey yapmadan bekledikten sonra Amerikan devleti sonunda önlemler almaya başlamıştı: bu Roosevelt’in New Deal’ı idi. Peki günümüzde adı çok geçen bu plan aslında neydi? Bu çok büyük işler politikasıyda, temel dayanağı ise... devasa, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir devlet borcuydu (kabu borcu 1929’da 17 milyar dolar iken 1939’da 40 milyar dolar olmuştu)[21].
Sonrasında, burjuvazi bu kötü macerasının derslerini çıkardı. İkinci Dünya Savaşı sonunda, parasal ve finansal kurumlarını uluslararası düzeyde (Bretton Woods konferansı dolayısıyla) örgütledi ve herşeyden ötesi krediye başvurmayı sistematikleştirdi. Dolayısıyla, 1853-53’te tabana vuran ve 1950 ve 1960’lardaki kısa bir sükunet dönemi[22] yaşayan Amerikan borcu tekrar yavaş ama emin adımlarla 50’lerin ortalarından itibaren yükselmeye başladı. Kriz 1967’de geri döndüğünde ise, bu defa hakim sınıf eyleme geçmek için dört yıl beklemeyecekti. Anında kredi yoluna başvurdu. Geçen 40 yıl aslında bir krizler dizisi ve dünya borcunda inanılmaz bir artış olarak özetlenebilir. ABD’de 1969, 1973, 1980, 1981, 1990 ve 2001’de resmi resesyonlar gerçekleşti.[23] Amerikan burjuvazisinin bu zorluklar karşısındaki çözümü grafikten de gözükebilir: borç grafiği 1973’ten sonra ciddi bir biçimde, 1990’larda ise daha ciddi bir biçimde yükseliyor. Dünyadaki bütün burjuvaziler aynı şekilde davrandılar.
 
Fakat borç, büyülü bir çözüm değil. Şema 2’nin [24] gösterdiği üzere, borçlar büyüme yaratmakta daha ve daha etkisiz bir hal aldı[25].
Ortada içinden çıkılmaz bir döngü var: kapitalistler pazarın normal olarak soğurabileceğinden fazla meta üretiyorlar; kapitalistler metalarını satıyorlar ve karlarını üretime tekrar yatırıyorlar ve... sonra yeni metaları satmak için daha fazla kredi gerekiyor. Yalnızca borçlar birikmiyor, fakat her yeni döngüde (üretim genişlediği için) aynı büyüme oranını korumak için daha fazla borca ihtiyaç duyuluyor. Dahası, bütün bu kredinin oranı artan bir miktarı üretim sürecine katılıyor fakat anında bütçe açığı cehenneminde kayboluveriyor. Fazlasıyla borçlanmış haneler çoğunlukla eski borçlarını ödeyebilmek için yeni borçlar alıyorlar. Devlet, şirketler ve bankalar da aynı şekilde işliyor. Son olarak, geçtiğimiz yirmi yılda, ‘gerçek ekonomi’ ebedi bir kriz yaşarken, yaratılan paranın artan bir miktarı spekülatif balonları (internet balonu, konut balonu vs.) gazlamaya ayrılıyor[26]. Nihayetinde borsada spekülasyon yapmak, nihayetinde satması aşırı zor olacak metaların üretimine yatırım yapmaktan daha karlı ve daha risksiz. Günümüzde borsada, üretimde kullanılanın beş katı para dönüyor [27].
Öte yandan bu alelacele kaşış yalnızca artarak etkisizleşmiyor, değişmez ve sistematik olarak yıkıcı bir ekonomik krize neden oluyor. Sermaye yalnızca şapkadan para çıkartamaz. Her borcun ödenmek zorunda olduğu, ödenmezse borcu verenin ciddi sıkıntılara ve nihayetinde iflasa gideceği ticaretin alfabesidir. Böylece başa dönüyoruz: tarihsel kriz karşısında sermaye ancak zaman kazanabilir. Dahası, krizin etkilerini yarına kadar geciktirerek, daha da ciddi ekonomik sarsılmaların da yolu açılmaktadır. İşte bugün kapitalizme olan tam da budur.

 

Devlet kapitalist ekonomiyi kurtarabilir mi?   

Bir birey iflas ettiğinde, herşeyini kaybeder ve sokakta kalır. Bir şirket kapıları kilitler. Peki ya bir devlet? Bir devlet iflas edebilir mi? Nihayetinde dükkanlarını kapatan bir devlet hiç görmedik, doğrudur. Fakat ödeme yapmayı kesenini gördük.
 
1982’de, borç batağının en derinlerine batmış 14 Afrika ülkesi, resmi olarak ödeme yapmayı kestiğini duyurdu. 1990’larda, Güney Amerika’da ve eski-SSCB bölgesinde bulunan ülkeler aynı noktadaydılar. Daha yakın zamanda 2001’de Arjantin’in sırası geldi. Somut olarak bu devletlerin varlığı bitmedi, ve milli ekonomi de durmadı. Öte yandan böylesi bir durum her gerçekleştiğinde bir tür iktisadi deprem yaşandı: milli kurların değerleri düştü, dahası devlet çok sayıda kamu işçisini işten çıkartarak ve kalanlara ödeme yapmayı keserek ciddi bir biçimde harcamalarını kısıtladı.
Bugün, Ekvator, İzlanda, Ukrayna, Sırbistan, Estonya gibi pek çok ülke bu uçurumun eşiğindeler... Peki ya büyük güçler? Kaliforniya valisi Arnold Schwarzenegger Aralık ayı sonunda eyaletinin “mali bir acil durumda” olduğunu duyurdu. Bütün Amerikan eyaletlerinin en zengini, “Altın Eyalet” Kaliforniya 235,000 kamu işçisini işten çıkarmaya hazırlanıyordu (ve kalanlar 1 Şubat’tan itibaren her ay iki gün ücret almadan tatile çıkmak zorunda kalacaklardı). Bu yeni bütçeyi sunarken eski Hollywood yıldızı “herkesin fedakarlıklar yapması gerekecek” uyarısında bulundu. Bu durum, dünyanın önde gelen gücünün yaşadığı çok derin iktisadi zorlukların bir simgesidir. Amerikan devletinin ödemeleri kesmesi yakındır demek hala mümkün değil, fakat bu örnek büyük güçlerin iktisadi manevra alanının günümüzde ne kadar dar olduğunu açıkça gözler önüne seriyor. Dünya borcu doyum noktasına geliyor gibi gözüküyor (2007’de 60 trilyon dolar idi, o zamandan beri birkaç birkaç birkaç trilyon dolar daha şişti); aynı doğrultuda gitmeye mahkum kalmış burjuvazi dolayısıyla yıkıcı ekonomik şoklar provoke edecek. ABD Federal Rezerv Sistemi faiz oranlarını 1913’teki kuruluşunun ardından ilk defa %0.25’e indirdi. Amerikan devleti dolayısıyla neredeyse bedavaya borç veriyor (ki enflasyon göz önünde bulundurulursa zararına borç veriyor). Dünyadaki bütün ekonomiler yeni bir “New Deal” istiyoralar, Obama’nın yeni bir Roosevelt olacağının, ekonomiyi tıpkı 1933’te olduğu gibi, yani yine kredi ile finanse edilen devasa kamu çalışmaları ile yoluna koyacağını umuyorlar! [28].
 
Burjuvazi 1967’den beri düzenli olarak New Deal programının eşdeğeri olan, ve devlet borcuna dayanan planlar geliştirmekte. Ancak ciddi bir başarı elde edilmiş değil. Sıkıntı böylesi bir ileri uçuş politikasının doların çöküşüne neden olabilecek olması. Günümüzde ABD’nin borçlarını ödemeye kadir olduğundan şüphe eden ve yatırımlarını çekme fikri ile cezbolan pek çok ülke var. Çin’in durumu da budur. Çin 2008’in sonunda, çok diplomatik bir dilde Amerikan ekonomisini Hazine Bonoları alarak Amerikan ekonomisine hayat vermeyi kesmekle tehdit etmiştir: “Krizin ciddiyetine dair yapılan her hata hem alacaklı hem de borçlu olanlar için sıkıntı yaratacaktır. Ülkenin Amerikan Hazine Bonolarına duyduğu artarmış gibi gözüken açlığı, bu bonoların uzun vadede karlı bir yatırım olarak kalacağı veya Amerikan hükümetinin yabancı sermayeye bağımlılığının süreceği anlamına gelmemektedir”. Çin Amerika’yı elindeki ABD ekonomisini birkaç yıldır besleyen dolarların akışını kesmekle böyle tehdit etmiştir işte. Eğer Çin bu tehditi gerçekleştirecek olsa[29], ortaya çıkacak uluslararası kur karmaşası kıyametvari olurdu ve işçi sınıfı yaşam standartları korkunç noktalara gelirdi. Fakat şüpheler yaşamaya başlayan yalnızca Çin değil: 10 Aralık Çarşamba günü tarihte ilk defa Amerikan devleti 28 milyar dolarlık bir borç bulmakta zorluk çekti. Bitmek tükenmek bilmez borçlarla ve zayıflayan ekonomilerle boğuşan Bütün büyük güçlerin kasaları, onlar da tuğu için boş olduğundan dolayı, aynı gün aynı sorun Alman devletini de vurdu: 1920’lerden beri ilk defa Alman devleti kendisine 7 milyar euro borç verecek birini bulmakta zorlandı. Hiç şüphe yok ki borç, ister hane, ister şirket, ister devlet borcu olsun, yalnızca semptomatik bir yaklaşım ve kapitalizmin aşırıüretim hastalığını iyileştirmiyor. En iyi ihtimalle ekonominin mahpustan çıkmasına olanak tanıyor fakat bir yandan da daha da şiddetli krizler hazırlıyor. Fakat burjuvazinin bu çaresiz politikayla devam etmeye eli mahkum çünkü başka seçeneği yok. Angela Merkel’in 8 Kasım 2008’de Paris’te gerçekleşen uluslararası konferansta yaptığı bildirge bu duruma işeret eden sayısız kanıttan biri: “Krize karşı bir dağ kadar borç biriktirmek haricinde bir mücadele yolu yoktur”. IMF’nin baş ekonomisti Olivier Blanchard’ın ifadesi de aynı doğrultuda: “temel bileşeni talepte bir çöküş olan, olağanüstü genişlikte bir krizle karşı karşıyayız (...) Bu resesyonun yeni bir Büyük Buhran’a dönüşmesini engellemek için özel talebin yeniden oluşturulması şarttır.”  Peki bu nasıl olacak? “Kamusal harcamalarda bir artışla”. Fakat eğer bu kurtarma planlarıyla olmazsa bile devlet ekonominin bankalar ve araba sanayii gibi büyük kesimlerini millileştirerek tekrar kurtarıcı olamaz mı? Yine hayır. Öncelikle, solun ve aşırı solun geleneksel yalanlarının aksine, millileştirmeler hiçbir zaman işçi sınıfı için iyi bir haber olmamışlardır. 2. Dünya Savaşı sonunda, bütün yıkımın ardından üretim aparatını tekrar ayakları üzerine kaldırmak ve çalışma temposunu arttırmak amaçlı büyük millileştirme dalgaları gerçekleşmişti. Fransız Komünist Partisi Genel Sekreteri Thorez’in özellikle millileştirilmiş endüstrilerdeki işçilere sarf ettiği sözler akıllardan çıkarılmamalı: “Eğer madenciler çalışırken ölürlerse yerlerine karıları geçsin!”, “milli yeniden-inşaa için kolları sıvayın” ve “grevler tröstlerin silahıdır”. Selam olsun millileşmiş işletmelerin muhteşem dünyasına! Burada şaşılacak hiçbir şey yoktur. 1871’deki Paris Komünü deneyiminden beri devrimci komünistler devletin anti-proleter rolünü hep ortaya koymuşlardır: “Modern devlet (...) esas olarak kapitalist bir makinedir: kapitalistlerin devleti, düşüncedeki kolektif kapitalist. Üretici güçleri ne kadar çok kendi mülkiyetine geçirirse, o kadar çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o kadar çok sömürür. Kapitalist ilişki ortadan kaldırılmamış, tersine doruğuna götürülmüştür”.[30]
 
Yeni millileştirme dalgası işçi sınıfına fayda getirmeyecektir. Burjuvazinin uzun vadede büyüyen bir ekonomiye dönüşüne olanak da sağlamayacaktır. Bu millileştirmeler ufukta çok daha büyük iktisadi fırtınalar olduğunu göstermektedir. 1929’da batan Amerikan bankaları Amerikan nüfusunun büyük çoğunluğunun birikmiş parasını kendisiyle götürmüş, milyonları açlığa sürüklemişti. Bunun ardından, böylesi bir durumun yeniden yaşanmasını engellemek amacı ile bankacılık sistemi ikiye bölündü: bir yanda şirketleri finanse eden ve her tür mali operasyonda çalışan iş dünyası bankaları, diğer yandan müşterilerinin paralarını alıp güvenli yatırımlara koyan birikim bankaları. Şimdi 2008 iflas krizi Amerikan iş dünyası bankalarını silip süpürmüş durumda, bu bankalar artık yoklar. Amerikan mali sistemi 24 Ekim 1929’dan önce durduğu yere geri döndü! Yeni fırtına koptuğunda, şu anda kısmi veya topyekün millileştirmelerle varlığını sürdürebilmiş olan bütün bankalar yok olma tehlikesiyle karşı karşı karşıya, fakat bu sefer onlarla birlikte işçi sınıfı ailelerinin cüzzi birikimleri de gidecek. Bugün eğer burjuvazi millileştirirse bu yeni bir ekonomik iyileşme planı için değil, finans ve sanayinin temellerinin aniden çözülmesini engellemek için yapılmış olacaktır. En kötü ihtimali engellemek ve mobilyaları kurtarmak meselesidir yani[31]. Son kırk yıldır büyüyen borç dağı tam bir Everest olmuştur ve artık hiçbir şey sermayenin bu dağlardan aşağı yuvarlanmasına engel olamaz. Ekonomi gerçekten çok kötü bir durumdadır. Bu durum, kapitalizmin hemen şimdi, bir gecede çökeceği anlamına gelmez. Burjuvazi tepki vermeden dünyasının uçup gitmesine müsaade etmeyecektir: çaresizce ama elinden geleni ardına komayarak, bunun insanlığa vereceği zararları umursamadan düzenin ızdırabını uzatacaktır. Fakat borca uçuşu devam edecek, şurada burada ufak büyüme anları yaşanacaktır. Fakat kesin olan bir şey varsa kapitalizmin tarihsel krizinin ritminin değiştiğidir. Kırk yıl yavaşça cehenneme doğru yürüdükten sonra gelecekte yalnızca Üçüncü Dünya ülkelerinde değil, ABD’de, Avrupa’da, Asya’da da şiddetli sarsılmalar, düzenli ekonomik çırpıntılar, sallantılar, depremler olacaktır. [32]
 
Komünist Enternasyonal’in 1919’daki sloganı, bugün her zaman olduğu kadar güncel ve yerindedir: “insanlığın hayatta kalması için kapitalizm yok olmalı!”
 
Mehdi, 10.01.09.
 
 

[1] Sırasıyla: Paul Krugman (son Ekonomi Nobel Ödülü sahibi); Warren Buffet (Amerikan yatırımcı, ‘Omaha kahini' lakaplı, Nebraska’nın ufak bir köyünden gelip bütün yüksek finans dünyasının saygısını kazanmış bu bilyoner de bu görüşü paylaşıyor); Jacques Attali (Fransız Başkan Nicolas Sarkozy’nin ekonomi danışmanı) ve Laurence Parisot (Fransız patronlar sendikasının başkanı).
[2] Libération 4.08.08
[3] Le Monde, 22.08.08
[5] Les Echos, 05.12.08
[6] Bu para Paulson planı fonlarında bulundu ki bu plan çoktan bankacılık sektörü için yetersiz olduğunu göstermiş durumda. Amerikan burjuvazisi bir cebine para koymak için öteki cebinden çalmak zorunda ki bu da dünyanın en önde gelen gücünün maliyesinin nasıl bir felaket içinde olduğunu gösteriyor.
[7] Les Echos, 08.01.09
[8] 9 Ocak’ta Amerikan Emek Bakanlığı’nın yayınladığı rapor (Les Echos, 09.01.09)
[9] Fransa’da, Başkan Sarkozy 2007 seçim kampanyasının yeni sloganı olarak “Daha çok kazanmak için çalış!” sloganını kullandı
[10] 2007’de neredeyse üç milyon Amerikan hanesi ödemelerini yapamıyorlardı (‘Subprime Mortgage Foreclosures by the Numbers', http://www.americanprogress.org/issues/2007/03/foreclosures_numbers.html).
[11] Bu defalık Chavez ile hemfikiriz. Bush gerçekten de onun yoldaşıdır. Ülkeleri arasında tatsız bir emperyalist çatışma yaşanda da, mesele kapitalizmi ve mensup oldukları sınıf olan burjuvazinin çıkarlarını savunmak olunca yoldaştırlar.
[12] Bugün Amerikan Federal Rezervinin eski başkanı ve iktisadi kredi orkestrasının şefi Alan Greenspan bütün ekonomistler tarafından linç edilmektedir. Bu pek hoş tayfanın hafızası pek kısıtlıdır anlaşılan, zira kendileri Greenspan’a yakın zamana kadar ‘maliyenin ilahı’ dediklerini çok çabuk unutmuşlardır.
[14] Marx, Kapital 1. Cilt
[15] Başka bir deyişle, değişken sermaye.
[16] Sabit Sermaye
[17] A Kaspi, Franklin Roosevelt, Paris, Fayard, 1988, p 20
[18] Bu veriler, dönem Amerikan nüfusunun sadece 120 milyon olduğu göz önünde bulundurulursa daha da can alıcıdır. Kaynak: Lester V Chandler, America's Great Depression 1929-1941, New York, Harper and Row, 1970, p24f
[19] Frédéric Valloire’e göre, Valeurs Actuelles 15.02.08
[20] Resmi tamamlamak için, borçlardaki bu düşüş şu karmaşık ekonomik mekanizma ile açıklanabilir: para basmak. New Deal politikaları sadece borçla değil, para basılmasıyla / yaratılmasıyla finanse edilmişlerdi. Dolayısıyla 12 Mayıs 1933’te, Başkan federal bankaların kredisini üç milyar dolara çıkarma ve altın endeksi göz önünde bulundurulmadan bir 3 milyar dolar daha alma ihtiyacı duymuştu. Aynı yılın 22 Ekim’inde, dolar altına kıyasla %50 değer kaybetti. Bütün bunlar borcun görece ılımlılığını açıklıyorlar.
[22] 1950’den 1967’ye kapitalizm ciddi bir büyüme dönemi yaşadı ki bu döneme ‘Altın Çağ’ da denmektedir, fakat bu yazının amacı 20. yüzyılın ekonomi bataklığındaki bu antiparantezi açıklamak değildir, bunu gelecek yazılara bırakıyoruz
[25] 1966’da bir dolar ek born 0.8$ zenginlik daha yaratırken, 2007’de aynı dolar yalnızca gayrısafi milli hasılaya 0.2$’lık bir katkı yapıyor.
[26] Hisseler ve konutlaşma gayrısafi milli hasıla içerisinde sayılmıyor
[27] Dolayısıyla, iktisatçıların, gazetecilerin ve başka uzmanların iddialarının aksine, bu ‘spekülasyon deliliği’ krizin bir sonucu.
[28] Bu makalenin yazılışından kısa bir süre sonra Obama beklenen kurtarma planını duyurdu. İktisatçılara göre bu “aslında hayal kırıklığı yaratan” bir plandı: 775 milyar dolar ortaya dökülecek, harcamaları teşvik etmek için her Amerikan hanesine (aslında hanelerin %95’i sözkonusu) 1,000$’lık “mali bir hediye” verilmesi mümkün olacaktı ve ayrıca enerji, altyapı ve eğitim alanlarında büyük kamu çalışmaları gerçekleşecekti. Obama bu programın önümüzdeki birkaç yıl içerisinde üç milyon iş yaratacağını söylüyor. ABD ekonomisinin ayda 500,000 kişiyi işsiz bıraktığı göz önünde bulundurulursa bu yeni New Deal ( pek olsası olmasa da en hayalci beklentileri gerçekleşse bile) ihtiyaç duyulandan çok uzak.
[29] Tek başına bu tehdit dünya ekonomisinin karşısındaki çıkmazları ve çelişkileri gözler önüne seriyor. Çin için dolarlarının çoğunu satışa çıkarmak, üzerinde oturduğu dalı kesmekten farksız olacaktır zira Çin’in ürettiği metaların temel alıcısı ABD’dir. Bu yüzden şu ana kadar Çin ABD ekonomisini canlandırmaya çalışmıştır. Fakat aynı zamanda Çin dalın çürüdüğünün de farkındadır ve kırıldığı zaman dalın üzerinde olmak da istememektedir.
[30] Engels, 1878 Anti-Dühring
[31] Bunu yaparken, sınıf mücadelesinin gelişiminin de zeminini hazırlıyor. Resmen işçilerin patronu olarak, devlet işçi mücadelesiyle doğrudan yüzleşiyor. 1980’lerde, (Britanya’da Thatcer örneğinde olduğu gibi) büyük özelleştirme dalgaları mücadeleye ek bir zorluk getirmişti. İşçiler yalnızca sendikalar tarafından millileşmiş sanayileri müdafaya, yani bir patron tarafından sömürülmeyi (devlet) bir başkası (özel sektör) tarafından sömürülmey tercih etmeye seferber edilmiyor, aynı zamanda tek bir patron (devlet) yerine bir dizi özel paronla yüzleşmek zorunda kalıyorlardı. Mücadeleler sıkça dağıtılabiliyor, etkisiz kalabiliyordu. Buna karşın, gelecekte devlete karşı birleşik işçi mücadeleleri için zemin daha verimli olacaktır.
[32] Ekonomik zemin fazlasıyla dengesiz ve istikrarsız olduğu için bir sonraki bombanın nerede patlayacağını görmek zordur. Fakat, iktisat dergilerinin sayfalarında ekonomi uzmanlarının endişeli mırıltıları arasında bir ibre gözümüze çarpıyor: ÖKT (Ödenemeyen Kredi Takası) – mali bir kurumun kendisini ödenmeyen borçlardan koruması için bir tür sigorta. ÖKT’nin toplam pazarının 2008’de 60 trilyon dolar olduğu hesaplandı. Başka bir deyişle, konut krizi benzeri bir ÖKT krizi olursa tamamen yıkıcı sonuçlar doğar. Amerikan emeklilik fonları tamamen emilir ve işçilerin emeklilik planları paramparça olur.