Euro 2012'nin Düşündürdükleri

Bir Avrupa Futbol Şampiyonasını daha geride bıraktık. Polonya ve Ukrayna'da düzenlenen turnuvaya Türkiye'nin katılamaması nedeniyle ülkedeki çocukların, bebeklerin ve genel olarak milli maç sonrasında pencereye yakın olmak veya dışarıda olmak gafletini gösterecek insanların havaya atılan kurşunlar sonucu ölme riskinde belirgin bir yükseliş olmazken, ülkede yaşayan yabancılar, kendi ülkelerinin milli takımını destekledikleri için linç edilme tehlikesinden de bir kaz daha kurtulmuş oldular.

Bol gollü turnuvanın belki en büyük sürprizi, yarı final maçında İtalya'nın, favori Almanya'yı üstün bir oyunla geçmesiydi. Otuzlarda faşist ve Nazi rejimlerinin yükselmiş olduğu bu iki ülkenin milli takımlarının maçında, gollerin Gana asıllı Mario Balotelli ve Türk asıllı Mesut Özil'den gelmesi turnuvanın bir ironisi oldu. İrlanda taraftarlarının fark yerken bile eğlenmeleri sempati toplarken, kupa Avrupa Şampiyonaları tarihinin en gollü finaliyle son buldu. Bununla birlikte İspanya-İtalya maçının sonucu, maçın hakkından ziyade İtalya'nın talihsizliğini ve İspanya'nın acımasızlığını yansıtıyordu: ilk yarı iki sıfır yenik düşmesine rağmen İspanya'yla başa baş giden ve ikinci yarının başında iyice bastırarak gole çok yaklaşan İtalya, teknik direktörün oyuna aldığı üçüncü oyuncu sakatlanıp oyuna devam edemeyine on kişi kalarak oyundan koptu.

Öte yandan, turnuvanın belki de en önemli ve kaygı verici olayı, A Grubundaki Rusya-Polonya karşılaşması dolayısıyla Polonyalılar ve Ruslar arasında çıkan geniş çaplı çatışmalarda. Sonrasında polisin müdahale ederek ikiyüz civarı kişiyi göz altına aldığı çatışmalarda pek çok kişi yaralandı. Ukrayna'da da, sayıları binleri bulan ırkçı taraftar grupları İngiltere maçı öncesi İngiliz taraftarları tehdit etmişti. Grup maçları sonrasında Ukrayna ve Polonya milli takımlarının turnuvaya veda etmeleri, turnuvanın geri kalanında etnik şiddetin tırmanmasının önüne geçti.

Bu tür vakalar futbolda yeni değiller. 2010 Dünya Kupası vesilesiyle yazdığımız bir yazıdan alıntı yapmamız gerekirse: “İnsanların futbol izlemesinde ve futboldan hoşlanmasında hiçbir sıkıntı olmamakla birlikte, futbolun hakim sınıf tarafından milliyetçilik pompalamak ve işçi sınıfını bölmek için sıkça kullanıldığını vurgulamak gerekli.

Böylesi durumlar yalnızca milli takımlar arasındaki maçlarda da gerçekleşmiyor. Bu ülkede ne zaman büyük bir takım Şampiyonlar Ligi veya Avrupa Ligi'nde oynasa, benzeri bir atmosfer geliştiğine şahit olduk. Galatasaray'ın 2000'de gerçekleşen UEFA kupası zaferi, yarı final maçı sırasında iki, final maçı sırasında ise üç kişinin bıçaklanarak hayatlarını kaybetmelerini de beraberinde getirmişti. Tabii ki, böylesi olaylar ne kadar korkunç olsa da futbol maçları dolayısıyla ortaya çıkan milliyetçiliğin çok daha kötü örneklerini de biliyoruz.

Geçtiğimiz sene Mısır ve Cezayir arasındaki Dünya Kupası eleme maçı, bu durumun çarpıcı bir örneği. Kahire'deki maçın ardından çıkan karmaşada altı Cezayir taraftarı öldürüldü, 21 Cezayirli de yaralandı. Hartum'da 23 Mısırlı yaralındı, bütün bunların üstüne Cezayir'de maç sonrası kutlamalarda 14 kişi hayatlarını yitirirken yüzlercesi yaralandı. Maç dolayısıyla gerçekleşen şiddetin yanı sıra, Cezayir'de çalışan 15.000 Mısırlı işçi saldırıya uğradı ve kaçmak zorunda kaldılar. Kahire merkezinde de binlerce Mısırlı taraftar, sokaklarda polisle çatıştı, sonuç olarak ise 11 polis 24 gösterici yaralandı, 20 kişi tutuklandı, 15 araç hasar gördü. Cezayirlilere ulaşamayan kimi taraftarlar yakınlardaki Hindistan elçiliğini taşladılar. Buna ek olarak Fransa'da yaşayan Kuzey Afrikalılar arasında pek çok çatışma çıktı. Burjuva basını bu tip olayları görünürde kınasa da, olaya yaklaşım biçimleri, takındıkları tavrın iki yıl önce gerçekleşen kitlesel grevlere dair tutumlarıyla farklılığı, basının gerçek tutumunu ele veriyor. İki sene önce, devletin ve onun baskıcı aparatlarının bütün öfkesi, işçi sınıfına yöneltilmişti, ve hakim sınıfın korkusunu ifade ediyordu. Futbol maçından sonra ise, birkaç nazik kınama lafı ve sakin olunması yönünde yapılmış çağrılar vardı yalnız.

Öte yandan bu olanlar da bir futbol maçında gördüklerimizin en kötüsü değiller. 1990'da, eski-Yugoslavya'daki savaşların başlamasında önemli bir unsur olarak görünen olaylardan bir tanesi, Dinamo Zagreb ile Belgrad Kızıl Yıldız takımları arasındaki futbol maçıydı. Şüphesiz, futbol maçları savaşları başlatmaz. Öte yandan, milliyetçi nefretin böylesi açık gösterileri işçi sınıfını savaşa seferber etmek için kullanılabilir. Maç, rakip Hırvat ve Sırp milliyetçi çeteleri arasında bir meydan savaşı gerçekleşmesi ile bitmişti, Sırp çetenin lideri, daha sonrasında BM'in insanlığa karşı işlenilen suçlardan mahkum edeceği Arkan idi. Polis, önce olaylara katılan insanlar sayısı karşısında etkisiz kaldı, fakat daha sonra destek kuvvetler, zırhlı araçlar ve panzerlerle şiddetli çatışmalardaki yerini aldı. Bir saat içerisinde yüzlerce kişi yaralanmış, pek çok kişi vurulmuş, bıçaklanmış veya polisin attığı gazdan zehirlenmişti. Kavgalar yatıştı. 60,000 insanın hayatını kaybedeceği çatışmalar başlamak üzereydi, ve Arkan'ın Kaplanları, Kızıl Yıldız taraftarından beslenen bir paramiliter yapı, en korkunç etnik temizlik katliamlarının pek çoğunda rol oynayacaktı. Gelecekte AC Milan formasıyla uluslararası şöhrete kavuşacak olan Zvonimir Boban, kameralara çatışmalar sırasında bir polise saldırırken yakalandı. Daha sonrasında Boban, Hırvatistan'ı her şeyden çok sevdiğini ve ülkesi için seve seve öleceğini söyledi. Boban ölmedi, fakat ne yazık ki on binlerce işçi öldü.

1969'da gerçekleşen 1970 Dünya Kupası elemelerine dönecek olursak, El Salvador ile Honduras'ın 'Futbol Savaşı' olarak adlandırılmış bir savaş yaptıklarını görüyoruz. İki ülkenin milli takımları arasındaki maç, zaten gergin olan bir durumu savaşa dönüştüren kıvılcım olmuştu. İkinci tur maçının ardından, iki ülkedeki basın da öteki ülkeden işçilere yapılan saldırıları bildirdi, abarttı ve teşvik etti ve bir ay olmadan iki ülke birbirleyle savaşa girmişti. Savaş yalnız dört gün sürdü, fakat çoğu sivil 3.000'i aşkın yaşama maloldu ve 300.000 kişinin mülteci olmasına neden oldu.”

Kapitalist bir dünyada yaşayan komünist işçiler olarak futbol izlemeye, futboldan zevk almaya karşı bir tutum geliştirmemiz söz konusu olamaz. Futbol çok güzel bir oyundur ve bizim hatırlatmamız gereken de sonuçta onun sadece bir oyun olduğudur. Öte yandan hakim sınıflar bu oyunu her zaman işçi sınıfını kontrol ve milliyetçiliğe sürüklemek için kullanmıştır, bu yüzden sınıfımızın hakim sınıfın manevralarına dair her zaman dikkatli olması gereklidir.

Pardayan