Burjuva Solu Nedir? (2)

Yazının 1. kısmı: http://tr.internationalism.org/duenyadevrimi/201207/400/burjuva-solu-nedir-1

4. Karşı Devrimden İkinci Dünya Savaşına Burjuva Solu

Rus karşı devriminin gelişiminin dünya komünist hareketine etkileri adım adım geldi. İlkin, birleşik cephe politikasıyla sosyal demokrat partilerle işbirliğine kapı açılmıştı. Her ne kadar birleşik cephe politikasının formülasyonları, komünistlerin sosyal demokrat partilerle birleşik cepheler oluşturmaya çalışırken esasında bu yapıların reformist önderleri gözden düşüreceği gibi fikirler içerseler de, nihayetinde komünist militanlara, sosyal demokrat cellatlarıyla birlik aramaları salık veriliyordu. Bu politika sonucu kimi Avrupa ülkelerinde, komünistler kimi sosyal demokratlarla birleşecek veya sosyal demokratlarla işçi hükümetleri kuracaklardı. 1924 ve 1925 senelerinde Komünist Enternasyonal'de bolşevizasyon ismi verilen politika uygulandı: bu politikanın amacı, enternasyonal içerisinde gerçek bir tartışma olmasına, etkin olarak son vermekti. Komünist Enternasyonal'in partileri Moskova'nın emirleri dışında hiçbir görüş sahibi olmayacak yapılar haline getiriliyorlar, bütün farklı teorik fikirler kınanıyor ve kovuşturuluyordu. Komintern yönetiminin savaştığı hayaletler arasında, Lüksemburgizm dahi vardı ki bu Rosa Lüksemburg'un katli Komünist Enternasyonal'in Birinci Kongre'sine damgasını vurmuştu. Bu politikanın ardından, esasında Enternasyonal Moskova'nın bir uzvuna dönüşmüştü. Fakat Moskova'nın bir uzvu olmak yeterli değildi. Moskova'ya hizmet edebilmek için, bu partilerin kendi ülkelerindeki milli burjuvazinin çıkarlarıyla da belirli bir uyum sağlamaları gerekiyordu. Lenin ve yoldaşlarının baş düşman ilan ettiği yurtseverlik, Lenin'in takipçisi olduğunu söylenenlerce bayraklaştırılacaktı.

Gerçekten de İkinci Dünya Savaşı sırasında özellikle Stalinizmin söylem ve eylemleri, günümüze kadarki burjuva solunun önemli bir kısmını oluşturacaktı. Stalin, 1936'da Scripps-Howard Gazeteleri'nin Başkanı olan Roy Howard'a verdiği röportajda şöyle bir diyalog yaşayacaktı: “Howard: Bu ifadenizden Sovyetler Birliğinin dünya devrimini getirme plan ve niyetlerinden vazgeçtiğini mi anlamalıyız? Stalin: Asla böyle plan veya niyetlerimiz olmadı. Howard: Takdir edersiniz ki Bay Stalin, dünyanın büyük bir çoğu uzun süre farklı bir izlenime sahipti. Stalin: Bu bir yanlış anlaşılmanın sonucudur. Howard: Trajik bir yanlış anlaşılma mı? Stalin: Hayır, komik, ya da belki trajikomik bir yanlış anlaşılma.” 30'lar boyunca Avrupa'daki Stalinist partiler, kah Nazilerle, kah sosyal-demokratlarla, kah liberallerle ortaklaşacaklardı. 7 Kasım 1941'de Kızıl Meydan'da yaptığı konuşmada Stalin “Büyük atalarımızın – Alexander Nevsky'nin, Mikhail Kutuzov'un -- kahramanca imgeleri bu savaşta size ilham versin” diyecekti. Nevsky Rus Ortodox Kilisesinin Aziz ilan ettiği bir Prens, Kutuzov ise bir Çarlık generaliydi. Rusya'nın savaştan önce Nazilerle anlaşarak Polonya'yı bölüşmesi, savaşın sonunda Stalin'in ordularının Doğu Avrupa'yı işgali, Rusya'nın emperyalist bir devlet olduğuna şüphe bırakmayacaktı. Stalin, Kızıl Ordu'nun işgal ettiği yerlerde kadınlara tecavüz ediyor olmasını eleştiren bir Yugoslav partizan liderine yanıt olarak “Kandan, ateşten ve ölümden binlerce kilometre geçmiş bir askerin bir kadınla biraz eğlenmesini anlayamıyor muymuş1 diyerek, esasında Kızıl Ordu ile öteki emperyalist devletlerin orduları arasında hiçbir fark olmadığını ortaya koyacaktı. Savaş boyunca, Tito'dan Enver Hoca'ya, Mao'dan Togliatti'ye, Thorez'den Zachariadis'e bütün Stalinist şefler, ulusun kurtuluşu ve demokrasinin korunumu için düşmana karşı vatanı kurtarma savaşına girilmesini savunacaklar, destekçileri ellerinde milli bayraklar, ağızlarında milli marşlar, işgalci düşmana karşı romantik milliyetçi bir şekilde savaşacaklardı. Ve bütün bu siyasetler, tıpkı 1. Dünya Savaşı'nda sosyal demokrasinin yaptığı gibi işçilerin vatan ve demokrasi uğruna – yani burjuvazinin çıkarları uğruna canlarını vermeleri anlamına gelecekti.

Dönemin komünist hareketi içerisinde çok koyun vardı belki, ama hareketin tamamı bir koyun sürüsünden ibaret değildi. Resmi komünist hareketten ilk ciddi kopma, Almanya'da oportünist Clara Zetkin ve Paul Levi liderliğinin, partide çoğunluk olmalarına rağmen bürokratik manevralarla partiden attığı radikal militanların kurduğu Almanya Komünist İşçi Partisi (KAPD) dünya genelindeki destekçilerinden gelecekti. Spartaküs Birliği'nin Karl Schröder ve Jan Appel gibi militanlarının başını çektiği KAPD, teorik olarak aralarında Anton Pannekoek ve Lenin'in Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı kitabına Yoldaş Lenin'e Açık Mektup başlıklı yanıtı yazan Herman Gorter olan Hollanda'lı marksistlerce desteklenmekteydi. Ayrıca İngiltere'de Sylvia Pankhurst'un başını çektiği devrimci komünistler ve Bulgaristan, Belçika ve Rusya'daki kimi gruplar KAPD'a yakın görüşlerdeydi. KAPD aslında KPD'den atıldıktan sonra Komünist Enternasyonal'e başvurmuş ve kongrelerine delegeler göndermişti. Öte yandan Komünist Enternasyonal'in politikaları gittikçe sağa kaydıkça, KAPD'ın böylesi bir ilişki içerisinde olması imkansız hale gelecekti. 1923'te, KAPD'te Berlin Eğilimi ve Essen Eğilimi adları altında bir ayrışma yaşandı: Berlin Eğilimi'nin önemli simaları arasında Jan Appel, Essen Eğilimi'nin başını çekenler arasında ise Karl Schröder vardı. Pannekoek, bu dönemde siyaseten çok faal olmasa da Berlin eğilimine daha fazla sempati duyuyordu; Gorter ise Essen Eğilimini bizzat destekliyordu. Ayrışmanın konusu ise yeni bir Enternasyonal'in kurulup kurulamayacağı idi. Essen Eğilimi yeni bir Enternasyonal'in kurulması gerektiğini düşünüyordu, ve buradan Komünist İşçiler Enternasyonali doğacaktı. Gorter'in, Lenin'in kitapçığına cevap verdiği ve parlamenterizm ve sendikalizm konusunda Avrupa'lı komünistlere dayatılan taktiklere karşı çıktığı Açık Mektup'unda, her ne kadar Ekim Devrimi'ni proleter bir devrim olarak hala sahiplense de, temel argümanlardan biri, Rusya koşulları ile Avrupa koşullarının farklılığı, bu yüzden Rus koşullarının Avrupa'ya uygulanmasının hatalı olacağıydı. Bu argüman, özellikle savaş öncesi dönemde Rusya'da uygulanmış taktikler ve dönemin Avrupa'sı kıyaslandığında belirgin haklılık noktalarına sahip olsa da, esasında zayıf yönleri ağır basan bir argümandı, zira Rus devrimi bir şey gösterdiyse o da parlamentolar ve sendikaların devrimle, en azından pek de bir alakası olmadığını ortaya koymaktı. 1923'e gelindiğinde, Gorter bu pozisyonları daha ileri götürmüştü. 1923'te yazdığı Dünya Devrimi başlıklı makalesinde Gorter şöyle diyecekti: “Rus devrimi büyük ölçüde bir burjuva-demokratik devrim olma özelliği taşıyordu, bugün yalnızca kapitalist bir devrimdir. Kısmen proleter, kısmen demokratik-kapitalist olduğu için Rus Devrimi ikili bir nitelik taşıyor ve dünya proletaryası için devasa bir yeni ışık kaynağı oldu (...) Bolşeviklerin hatası almak durumunda kaldıkları burjuva demokratik önlemlerde değil. Hata Bolşeviklerin Avrupa ve Amerika proletaryalarına uygun gördükleri program ve eylem reçetesinde, zira böylelikle dünya proleter devriminin yolunu tıkamaya ve dünya kapitalizminin inşaasının mümkün kılmaya çalıştılar. Böylelikle Bolşevikler hedeflerinin Rus komünizmini değil Rus demokratik cumhuriyetini inşa etmek olduğunu... köylüleri izlediklerini ve kapitalist köylü devrimini proleter devrimden üste koyduklarını... proletaryayla değil burjuva kapitalist demokrasiyle ortaklaştıklarını gösterdiler (...) İkinci Enternasyonal'in karşı-devrimci olduğunu kanıtlamak lüzumsuz, ve Üçüncü Enternasyonal'in karşı devrimci olduğunu gösterdik.” Her ne kadar KAPD'ın Berlin Eğilimi bu noktada böylesi görüşler savunuyor olmasa da, Alman komünist solu nihayetinde böylesi görüşleri benimseyecek, ve yıllar geçip Stalinist karşı devrim iyice etkisini gösterdikçe bu görüşler ancak daha da güçlenecekti. Bununla birlikte temel devrimci görüşlerin savunusu ve sınıf içgüdülerinden yola çıkan bu görüşler, bir ilk olmaları nedeniyle hem anlamlı hem de önemli olmakla birlikte, ciddi zayıflıklar barındırıyorlardı. Rusya'da olan devrime dair tanım, kısa süre içerisinde Rusya'da olabilmesi mümkün olan tek devrim olarak görülmeye başlayacaktı, ki bu da Menşeviklerinkine çok da uzak olmayan bir aşamacı yaklaşım getirecekti. Bununla birlikte, böylesi görüşleri netçe ifade ettiklerinde artık konsey komünistleri olarak adlandırılmakta olan Alman sol komünistlerinin aşamacı eğilimleri, onları hiçbir zaman Menşevikler gibi burjuvazinin saflarına götürmeyecekti. İkinci Dünya Savaşı'na giden süreçte de, savaşın kendisi esnasında da, Alman komünist solu proletarya enternasyonalizmine ihanet etmeyecek, emperyalist savaşa karşı uzlaşmaz sınıf savaşını savunacaklardı.

Komünist Enternasyonal'in ve Rusya'nın bu yönelimlerine karşı çıkan eğilimlerden bir diğeri, ve belki dünya genelinde en yaygını sol muhalefetti. 1923'te Rusya'da başlayan ve Bolşevik Partisi'nin pek çok önemli militanını kapsayan bu hareketin en önemli ismi, Ekim Devrimi'nin en önemli mimarlarından Leon Troçki'ydi. Bu tarihte temelde Stalin-Zinoviev-Kamanev üçlüsünün ortak iktidarına karşı kurulan bu muhalefet hareketine, 1925'te üçlü iktidarın bozulması ve tek ülkede sosyalizmin kabulünün ardından bunu kabul edilemez bulan Zinoviev ve Kamanev de katılacaklardı. Troçki'nin başını çektiği sol muhalefet hareketi, dünya genelindeki komünist partilerin büyük çoğunda, pek çok durumda da parti kurucuları arasında ciddi bir etkinlik kazanacaktı. Stalinistler, Troçki'ye en ufak bir sempati besleyenleri dahi partilerden atacaklardı. Özellikle 20'lerin ikinci yarısında bu muhalefet Rusya'da ciddi baskılara maruz kalmaya başladı. 1929'da Troçki Rusya'dan sürgün edildiğinde, Rus muhalefeti ya büyük ölçüde hapisteydi, ya da rejime teslim olmuştu. 1930'larda, karşı-devrimci Stalinist rejim, yalnızca Troçki'nin yandaşlarını değil, Gabriel Myasnikov ve Timofei Sapranov gibi işçi-bolşeviklerin daha radikal sol komünist gruplarını da, Bukharin'in başını çektiği sağ komünistleri de, hatta eski partili olup parti içerisinde kendisinden saf tutmuş binlerce kişiyi de göstermelik mahkemelerde yargılayıp katledecekti. Bolşevik saflarda Ekim devrimine katılmış binlerce militan Stalinist karşı devrimce katledilirken, Stalin mahkemeleri yönetme onurunu Andrey Vyshinsky adlı, iç savaş bitene kadar Menşevik Partisi saflarında kalmış ve zamanında Lenin için bir tutuklama emri çıkartmış bir kişiye verecekti. Troçki'nin yurt dışına çıkmasıyla, kendisine esasında bir yafta olarak verilen Troçkizm ismini daha da bir taşımaya başlayacak olan uluslararası sol muhalefet, Troçki'nin Ekim Devrimi'ndeki rolünden kaynaklı karizması sayesinde, Stalinizme muhalif hiçbir komünist hareketin kazanmadığı bir güç elde edecekti. Öte yandan Troçkist hareketin kimi hastalıkları vardı. Troçki Ekim Devrimi sonrasındaki yıllarda Enternasyonal'in en önemli isimlerinden biri olmuştu, ve Leninizme gerçekten sadık kalanın kendisi olduğunu kanıtlamak için Lenin döneminde yapılmış herşeyi sahipleniyordu. Bu sahiplenilenler arasında, milli-burjuva hareketleri desteklemek, sosyal demokrasiyi reformist işçi hareketi olarak görmek ve birleşik cepheleri savunmak gibi oportünist yaklaşımlar vardı. Troçki, Stalinistlerin halk cephesi formülasyonuna, aleni burjuva partilerle aynı cephede bir araya gelinmesini savundukları için karşı çıkacaktı; fakat sosyal demokrat partilerin de artık aleni burjuva partiler olduğu göz önünde bulunursa, birleşik cephe ile halk cephesi formülasyonları arasında içeriksel bir farklılık yoktu. Bunların yanı sıra, Troçki her ne kadar olası bir İkinci Dünya Savaşı zaferinin Rusya'daki toplumsal ilişkileri değiştireceğini söylese de, Rusya'yı sonuna kadar yozlaşmış bir işçi devleti olarak görecekti. Dahası Geçiş Programı ve Proleter Askeri Politika gibi formülasyonlar, çok ciddi tehlikeler barındırıyorlardı. Bütün bunlar, Troçki'nin olası bir Dünya Savaşı'nda taraflardan birini destekleyebileceği ihtimali olduğunu göstermektedir. Buna rağmen Troçki'nin eşi Natalia Sedova, 1940'ta Stalin'in ajanı Ramon Merceder tarafından öldürülmeden kısa bir süre önce Troçki'nin savaşa dair enternasyonalist bir tutum almaya çalıştığını söylemiştir, ki Troçki'nin kimi son dönem yazılarında böylesi bir tavra işaret eden yerler de görürüz. Troçki'nin kaleme aldığı Dördüncü Enternasyonal'in Emperyalist Savaş ve Proleter Dünya Devrimi Manifestosu'nda şöyle bir ifade vardır: “ 'Fakat mevcut koşullarda işçi sınıfı Alman faşizmine karşı mücadelede demokrasileri desteklemek durumunda değil mi?' Proletaryayı burjuvazinin şu veya bu kesiminin destek aracı olarak gören geniş küçük-burjuva çevrelerce sorun hep bu şekilde ortaya konuluyor. Bu politikayı öfkeyle reddediyoruz. Şüphesiz burjuva toplumdaki siyasi rejimler arasında, bir trenin farklı vagonları arasında olduğu gibi komfor farklılıkları vardır. Fakat bütün tren cehenneme doğru yol alıyorsa, çürüyen demokrasi ve cani faşizm arasındaki fark bütün kapitalist düzenin çöküntüsü karşısında ortadan kaybolur.” Öte yandan eğer ömrü yetseydi Troçki savaşı destekleyerek enternasyonalizme ihanet eder miydi bilmeyiz, ama onun oportünist politikaları savaşta destekçilerinin çok büyük bir kısmını ihanet etmeye götürmüş, tam bir dağılma yaşayan Troçkist grupların İkinci Dünya Savaşı'nda desteklemedikleri grup kalmamış ve Troçkizm böylelikle karşı devrimci saflara geçmiştir. Meksika-İspanya'da Grandizo Munis'in başını çektiği ve Natalia Sedova'nın yakın olduğu eğilim, Yunanistan'da Agis Stinas'ın örgütü, Çin'de Japonya-Çin savaşında başından beri enternasyonalist bir tutum alarak savaşa karşı çıkan Zheng Chaolin gibi kimi devrimciler ise Troçkist hareketten koparak devrimci saflarda kalmışlardır. 2. Dünya Savaşı sonrasında Troçkizme baktığımızda ise, günümüze kadar dünyanın dört bir tarafında gerçekleşen bütün emperyalist savaşlarda şu ya da bu tarafı desteklememiş bir Troçkist yapı bulmak neredeyse imkansız olacaktır.

Karşı-devrimci dönemin gündelik siyasetine dair en net yaklaşımları geliştiren kesim, Komünist Enternasyonal içerisinde en önde gelen temsilcisi Amadeo Bordiga olan İtalyan komünist soluydu. Bordiga, Enternasyonal'in içerisinde Troçki'ye karşı yapılan karalama kampanyaları esnasında Troçki'ye arka çıkmış, dahası Komünist Enternasyonal içerisinde Stalin'in yüzüne devrimin mezar kazıcısı diyip, olayı anlatacak kadar yaşayan son kişi olmuştu; fakat Troçkist hareketin oportünizmi İtalyan komünist solu ile Troçki'nin takipçileri arasında uzun erimli bir ortak çalışmayı imkansız kıldı. Bordiga, 1930'da İtalya Komünist Partisi'nden Stalinistlerce atıldıktan 1943'e kadar faal siyasi çalışma içerisinde yer almayacaktı, fakat İtalyan komünist solunun militanlarının geri kalanları faaliyeti, büyük ölçüde sürgünde de olsa, sürdürmeye devam ettiler. Fraksiyon ismi altında örgütlenen İtalyan solu, Fransa'da, Belçika'da, ABD'de ve İspanya'da mevcut olacak, Meksika'dan destekçiler kazanacak ve en nihayetinde Belçika'lı unsurların oluşturduğu bir yapıyı Belçika fraksiyonu olarak bünyesine katıp Uluslararası Komünist Solu kuracaktı. İtalyan komünist solunun belirli noktalarda net sonuçlara varması zaman alacaktı. 1930'ların başında, hala Rusya'da bir işçi devleti olduğundan bahsediyorlardı, fakat bu devlet “dünya kapitalist düzenine eklemlenmekteydi”. Rusya'da hakim olan eğilim merkezcilik olarak tanımlanıyordu, fakat emperyalist savaşa yaklaşırken bu merkezci eğilim proletaryanın çıkarlarına ihanet edeceği bekleniyordu. Bununla birlikte, İtalyan komünist solu, Japonya-Çin savaşı üzerinden, milli meseleye dair Rosa Lüksemburg'un ulusal kurtuluş hareketlerinin desteklenmesi karşıtı görüşlerini benimsediler. Bununla birlikte, İtalyan komünist solunu en net çıkarımlarını yapmaya iten, halk cephesi ve anti-faşizm konuları olacaktı. İtalyan komünist soluna göre, Almanya'da ve İtalya'daki eğilim, faşizmin demokrasinin bir çocuğu olduğunu göstermişti. Sosyal demokrasi, proleter mücadeleyi (Almanya'da fiziksel, İtalya'da ideolojik olarak) bastırarak karşı-devrimci görevini gerçekleştirdikten sonra artık iktidarda kalması mümkün olmayacaktı – karşı devrimci süreç, sosyal demokrasinin başladığı işin bitirilmesi için faşizme yol vermesini gerektiriyordu. İtalyan komünist soluna göre faşizme karşı yapılması gereken düşmanla ortaklaşmak değil, sınıf mücadelesini yükseltmekti. Bununla birlikte, İtalyan komünist solu, dönemi karşı-devrimin egemen olduğu bir dönem, muhalif Bolşevik Victor Serge'in ifadesiyle “yüzyılın gece yarısı” olarak görüyordu. Buradan yola çıkarak da anti-faşist halk cepheleri ve birleşik cephelerin faşizmle birlikte, 1. Dünya Savaşı benzeri bir savaş için işçi sınıfını seferber etmekte olduğunu görüyordu. İtalyan komünist soluna göre: “Halk Cephesi, yalnızca kapitalist hükmün bir biçimini, burjuvazinin çıkarlarına en uygun biçimini temsil edebilir. İşçi mücadelelerini kolaylaştırmak bir yana, iktidara gelir gelmez, hatta gelmeden önce ilk işi işçiye zulmetmek olacaktır”. İtalyan komünist solunun, İkinci Dünya Savaşı'nın bir provası olarak gördüğü İspanyol İç Savaşı'nda yaşananlar, işçilerin burjuva Halk Cephesi hükümetine karşı ayaklanması ve Halk Cephesi'nin anarko-sendikalist CNT önderliği ve anti-Stalinist POUM gibi daha sonra Stalinistler tarafından katledilecek radikal unsurlarının işçileri silah bırakmaya çağırması, İtalyan solunun bu konudaki haklılığını gösterecekti. İspanya'da Halk Cephesi, iktidarı Franco'ya teslim etmeden önce, işçi sınıfının bütün direncini bastıracaktı. İtalyan komünist solu, geleneksel olarak, dönüştürücü bir biçimde olmasa da içerisinde çalışma yapılabileceğini düşündüğü sendikalar konusunda da eski görüşlerini tartışmaya başlayacaktı. İtalyan fraksiyonunun kurucularından olan Luciano Stefanini 1938'de şöyle yazacaktı: “Bugün mesele marksistlerin sendikalar içerisinde sağlıklı bir faaliyet geliştirebileceklerini sorusu değil, bu organların kesin bir biçimde düşman saflarına geçtiği ve onları dönüştürmenin mümkün olmadığı sorunudur (...) Dolayısıyla mesele – temelde dışarıdan olmak üzere – kapitalizme karşı bir proleter mücadele ihtimalinin mevcut sendikalar dahil her tür kapitalist baskı biçiminden koparak mümkün olacağını işçilere netçe anlatmaktır.

Stalinist partilerin dünyanın her yerindeki burjuva politikaları ve yaklaşan dünya savaşı, İtalyan komünist solunun Rusya'daki durumu tahlil etmeye yönelik detaylı bir çalışma yapmasını zorunlu kıldı. Alman komünist solunun aksine, İtalyan komünist solu Rusya'daki devrimi yarı-proleter, yarı-burjuva bir ikili devrim olarak değil, proleter bir devrim olarak görüyordu. Dolayısıyla yozlaşma ancak dışarıdan, yani kapitalist unsurlardan ve Komünist Enternasyonal'in ölümünden kaynaklanmış olabilirdi. Bununla birlikte, 20'lerde Alman komünist solunu anarko-sendikalist bir eğilim olarak görme yaklaşımının yerine, şimdi İtalyan komünist solu bu akımı yozlaşmaya ilk karşı çıkan akım olarak görüyordu. Öte yandan, İtalyan komünist solu, buna ek olarak geçen yüzyıla dair bir kapitalizm formülasyonunu koruyarak kapitalizmin özel sermaye demek olduğunu düşünüyordu. Buradan yola çıkarak, Rusya'daki devlet, proleter bir devlet olarak tanımlanıyordu. Öte yandan İtalyan komünist solunun komünizme geçiş döneminde devlete dair yaptığı çalışmalardan, Engels'in “devlet, proletaryaya miras kalmış bir vebadır” yaklaşımından yola çıkarak, “proletaryanın devlete dair neredeyse içgüdüsel bir güvensizliği” olması gerektiğini ifade edecekti. Devlet “proleter sıfatına sahip de olsa, bir zor aracı olarak kalacak, komünist programın uygulanmasına her daim karşı olacaktı”. 1939'da İtalyan komünist solunun önde gelen militanlarından Ottorino Perrone “devlet sanayisi burjuva özel mülkiyet rejiminin yeniden getirildiği vurgulanmadan da pekala devlet kapitalizmine, işçi sınıfının vahşi bir yadsımasına dönüşebilir” diyecekti. Dahası İtalyan komünist soluna göre, Stalinist Rusya'da sermaye birikimi gerçekleştiriliyor ve buna sosyalizasyon ismi veriliyordu ki bu canavarca bir politikaydı. Nihayetinde bu genel hatlarıyla çelişkili pozisyondan İtalyan komünist solunun çıkarttığı sonuç, olası bir dünya savaşı durumunda Rus devletinin savunulamayacağı idi.

Fakat İtalyan komünist solu genel olarak yönelimin emperyalist savaş olduğunu kavramış olsa da 1939'da patlak veren savaş hareketi gafil avlayacak ve hareket, görüşleri net olsa da örgütlü bir müdahale geliştirmede başarılı olamayacaktı – dahası savaşla baskıların artması, pek çok önemli militanın hayatına malolacak veya onların hapislere ya da toplama kamplarına gönderilerek pratik faaliyetten uzaklaşmalarına neden olacaktı. Hareketin en ünlü militanı Ottorino Perrone, fraksiyonun dağılması gerektiğini ilan edecek, bu da harekete ciddi bir dalga vuracaktı. Hareketinin faaliyetlerini yeniden ateşleyen, İtalyan komünist solunun çocukluğunda Ekim devrimine tanıklık etmiş Moldovya doğumlu bir militanı olan Marc Chirik'in başını çektiği bir hücresi olacaktı. Nihayetinde Perrone'nin istediği olmayacak, 1942'de Fransa'nın güneyinde Uluslararası Komünist Sol'un Fransız Hücresi adını alan bu militanlar, bir yandan savaşa karşı net bir çalışma içine girerken, diğer yandan İtalyan fraksiyonunun Fransa ve Belçika'daki unsurlarıyla yeniden irtibatı sağlayacaktı. Fraksiyonun Fransız hücresi temel ilkeler bildirgesinde şöyle diyecekti: “Uluslararası burjuvazinin aracı olan Sovyet devletinin karşı-devrimci bir işlevi vardır. Ekim'in kazanımlarından kalanları savunmak uğruna SSCB'nin savunusu fikri reddedilmeli ve yerine burjuvazinin Stalinist ajanlarına karşı uzlaşmaş bir mücadele konulmalıdır (...) Demokrasi ve faşizm, burjuva diktatörlüğünün belirli bir anda burjuvazinin iktisadi ve siyasi ihtiyaçlarına tekabül eden iki farklı suretidir. Dolayısıyla kapitalist devleti yıktıktan sonra kendi diktatörlüğünü kurması gereken işçi sınıfı, bu suretlerden herhangi biriyle ittifak yapamaz.” 1944'e gelindiğinde, İtalyan komünist solu içerisinde de çoğunluk Rusya'ya dair böylesi görüşleri savunmaktaydı: “Rus devleti savaşı doğru gidişata, yalnızca proletaryayı bastırmaktaki karşı devrimci işlevinden dolayı değil, aynı zamanda kendi kapitalist doğasından, yani hammadde kaynaklarını korumak ihtiyacından ve dünya pazarında artı değeri gerçekleştireceği bir yer bulma zorunluluğundan, iktisadi etki alanlarını arttırma ve ulaşım yollarını garanti altına alma isteği ve ihtiyacından dolayı da katıldı.” Bu görüşlerin gelişiminde, Alman komünist solunun düşüncelerinin eleştirel bir biçimde ama ciddi olarak değerlendirilmesinin, ve bu gelenekten gelen devrimcilerle tartışmaların da payı vardı. 1944'te, Marsilya'daki hücre bu şehirde güçlenmiş ve Paris ve Kuzey Fransa'da da örgütlenmeyi başarmıştı ve bu gelişmelerin sonucu olarak Komünist Sol'un Fransız Fraksiyonu kurularak İtalyan ve Belçika fraksiyonları arasındaki yerini aldı. Öte yandan İtalya'daki kimi militanlar, 1943'te bu ülkede başlayan grev hareketlerinden yola çıkarak İkinci Dünya Savaşı'nın, Birinci Dünya Savaşı gibi devrimci bir dalgayla sonuçlanacağını düşündüler ve Enternasyonalist Komünist Partisi'ni kurdular. Fransız fraksiyonuna göre bu hatalı bir hamleydi, zira ilkin parti içerisinde bir bütünlük görüş bütünlüğü yoktu, aksine sendikalar, ulusal kurtuluş hareketleri, Rus devriminin doğası hatta seçimlere katılım gibi konularda, eski görüşleri savunanlarla 1930'lardaki teorik değişiklikleri savunanlar arasında ayrımlar vardı; ayrıca Fransız fraksiyonuna göre uluslararası durum partinin kurulmasını haklı çıkartacak noktada değildi – İtalya'daki grevler savaştan sonra devrimin geleceğini kanıtlamıyordu.

Fraksiyonların lağvedilip yeni partiye katılmasına bu temelde karşı çıkan Marc Chirik İtalyan Fraksiyonu'ndan atıldı, Fransız fraksiyonu da Fransız Komünist Solu ismini aldı. Fransız Komünist Solu savaşın sonunda yayın organında şöyle diyecekti: “Burjuvaziyi suçluyoruz! Neden olduğu ve maalesef 'medeniyetin', çürüyen kapitalist toplumun zaten çok fazla uzun olan şehitler listesine bir ekleme olan milyonlarca ölüm için burjuvaziyi suçluyoruz. Hitler'in suçlarının sorumlusu Almanlar değildir. Onlar, 1934'te, 450,000 ölüyle Hitler'in burjuva baskısının acısını ilk çekenler ve bu acımasız baskı ülke dışına taşındığında da çekmeye devam edenlerdi. İstemedikleri ve egemenlerinin onlara zorladığı bir savaşın dehşetinin sorumlusu Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar, Ruslar ya da Çinliler de değildir. Nazi toplama kamplarında milyonlarca erkek ve kadın yavaşça katledildiler; vahşice işkence edildiler ve şimdi vücutları çürüyor bir yerlerde. Milyonlar savaşta savaşırken öldüler, veya 'kurtuluş' bombardımanlarına kurban gittiler. Bu milyonlarca ceset, kesilmiş, biçilmiş, parçalanmış, tanınmaz hale getirilmiş, gömülmüş veya açıkta çürüyen milyonlarca ölünün, askerlerin, kadınların, ihtiyarların, çocukların cesetleri, hepsi hala intikam diye inliyorlar. Ve inledikleri intikamın hala acı çeken Alman halkından değil, savaşta acı çekmeyen ve tam aksine kar eden alçak, ikiyüzlü ve ahlaksız burjuvaziden istiyorlar. Bugün, domuz suratları toprağın yağıyla dolmuş halde, hala aç kölelerine sataşıyorlar. Proletarya için tek tutum, demogogların anti-faşist komiteler üzerinden şovenizmi sürdürme ve yükseltme çağrılarına yanıt vermek değil, çıkarlarının, yaşam haklarının doğrudan savunusu için her gün, her saniye bu canavarca rejim, kapitalizm yok edilene dek sınıf mücadelesine girişmektir.” Fransız Komünist Solu, dönemin bütün örgütleri arasında parlamenterizmden sendikalizme, SSCB'nin doğasından ulusal kurtuluş hareketlerine en net örgüttü. Marc Chirik'in 1946'da yazdığı Rus Devrimi: Özel Mülkiyet ve Kolektif Mülkiyet başlıklı yazıda şöyle deniliyordu: “Rusya'nın bütün dünyanın gözleri önünde kendisinin en kanlı ve açgözlü emperyalist güçlerden biri olduğunu gösterdiği 1939-45 emperyalist savaşı, 1914-18 emperyalist savaşı Sosyalist partilerin kesin olarak milli kapitalist devlete eklemlendiğini nasıl gözler önüne serdiyse, Rusya'yı savunanların, kendilerini nasıl bir biçimde sunarlarsa sunsunlar, Rus emperyalist devletinin proletarya içerisindeki temsilcileri, siyasi kolları olduğunu ortaya koydu.

5. İkinci Dünya Savaşından Günümüze Burjuva Solu ve Burjuva Demokrasisi

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde dünya, Rus ve Amerikan emperyalist blokları arasındaki çatışma etrafında şekillenmişti. Sosyal demokrasi, özellikle Batı Avrupa'daki burjuva demokrasilerindeki önemli işçi-düşmanı işlevini korudu. Stalinizm aynı doğrultuda işçi sınıfının çıkarlarından yanaymış gibi gözüküp burjuva siyaseti yapmaya, Troçkizm de bu siyasete eleştirel biçimde alkış tutmaya devam etti. 1948'de gerçekleşen Yugoslav Stalinizminin uzun yıllardır şefi olmuş ve savaşın sonlarına doğru iktidara gelmiş Tito ile Stalin arasındaki ayrışma, Yugoslav milli sermayesiyle Rus emperyalizminin çıkarları arasındaki çatışmadan doğmuştu. Çin'de 1949'da iktidara gelen Çin Komünist Partisi şefi Mao Zedung, Stalin'in halk demokrasisi kavrayışı temelinde, “dört sınıfın bloğu” çerçevesinde bir rejim oluşturdu. Mao'ya göre bu dört sınıf “işçi sınıfı, köylülük, şehir küçük-burjuvazisi ve milli burjuvaziydi”. Stalinistler artık burjuvazinin belirli kesimleriyle ortaklıklarını saklama gereği dahi görmüyorlardı – fakat bu dört sınıf fikri, esasında Mao'nun iddialarının aksine Çin Komünist Partisi'nin siyasetinin milli burjuva bir siyaset olduğunu açıkça gösteriyordu. İlerleyen yıllarda Stalin'in ölünce yerine geçen Khrushchev'in anti-Stalinizmi, kamuoyuna iyi görünmek için korkunçluğu açığa çıkmış bir rejimle arasına mesafe koyma çabasıydı fakat Khrushchev'in “barışçıl birarada varoluş” tezi, Stalin'in tek ülkede sosyalizm fikrinin mantıksal – ve Stalin döneminde de pratikte uygulanmış bir sonucuydu. Dahası, Khrushchev'in 1953'te Doğu Almanya'da ve 1956'da Macaristan'da patlak veren işçi ayaklanmalarını bastırması, Stalin'den daha az emperyalist olmadığını gösterirken, Rusya içerisinde de iktidar devlet burjuvazisinde kalmaya devam etmekteydi. Mao'nun Sovyetlerden kopması da, her ne kadar ideolojik kisvesi değişikmiş gibi sunulsa da, Yugoslavya'yla olan ayrılık gibi Rus emperyalizmiyle Çin milli sermayesinin çıkar ve hedefleri arasındaki çatışmadan kaynaklanmıştı. Mao'nun Çin devleti, Rus emperyalist bloğuna rakip bir emperyalist blok oluşturma çabasının başarısız olması sonucunda 1972'de ABD başkanı Nixon'ın Çin'i ziyaretinin ardından Amerikan bloğuyla bir ittifak içerisine girerek, radikal pozlarının gerçek içeriğini apaçık ortaya koyacaktı. Enver Hoca'nın ilerleyen dönemde kimilerine büyük bir umut ışığı gibi gözükecek olan Stalinist hükümetinin ideolojik çizgisini ise tamamen Yugoslavya belirleyecekti. Kendi ufak emperyalist çıkarlarından yola çıkarak Arnavutluk'u bünyesine katmak isteyen Yugoslavya, Rusya'dan koptuğu zaman, Enver Hoca kendisini Stalin'in kollarına atmıştı. Khrushchev döneminde Yugoslavya'yla Rusya kısmen ilişkilerini iyileştirdiği zaman, Enver Hoca'nın şansına Çin Rusya'dan kopuyordu ve Enver Hoca maocu olmayı seçti. 1972'de Mao, Amerikan bloğuyla bir ittifak içerisine girince, Yugoslavya'nın başını çektiği Bağlantısızlar Hareketine de yaklaşmış olacak, hatta Mao'nun cenazesine ilk gidenlerden biri Tito olacaktı. Bu durumdan tedirgin olan Enver Hoca Çin'den de kopacak ve büyük bir emperyalist gücün desteğini yitirmiş olmasının sonucu olarak ciddi bir ekonomik krize girecekti. Son döneminde Arnavutluk hükümeti, bu krizi militarizmle, yani Yugoslavya sınırına milyonlarca askeri barınak yaparak çözmeye çalışıyordu.

Özellikle Amerikan emperyalist bloğuna dahil ülkeler içerisindeki resmi 'Komünist' partiler, diğer burjuva partilerle işbirliği yapmaktan ve hatta onlarla hükümetlerde yer almaktan kaçınmak bir yana, mümkün oldukça böylesi seçenekleri kaçırmamaya özen göstereceklerdi. Bu partiler içerisinde, çıkarları Rus emperyalizmine daha fazla bağlı olan kanatla, bulundukları ülkelerin burjuva siyasetleri içerisinde tuttukları yer gereği düşman bloğun çıkarlarını savunmakta güçlük çeken kanat arasında bir ayrışma yaşanmaya başlayacaktı. Bu ayrışma, 70'lerde eurokomünistler denilen eğilimle Tankçılar denilen eğilim arasındaki kavga ile doruk noktasına ulaşacaktı. Tankçılar için ortada yeni bir mesele yoktu – Ruslar ne derse oydu zaten. Öte yandan eurokomünistlerin yeni kaynaklara ihtiyaçları vardı. Öte yandan Stalinizm, burjuva siyasetine geniş bir ideolojik yelpaze öneriyordu ve eurokomünistler de aradıkları kaynağı yine geldikleri köken içerisinde bulabildiler. Yeni kaynak, Stalin'in 1924'te hapse giren ve çoğunluktaki sol komünistlerin temsilcisi olan Bordiga'nın yerine partinin başına geçirdiği Antonio Gramsci'ydi. Gramsci'ye göre geri ülkelerde veya kolonilerde değil ama modern demokrasilerde “devlet yalnızca, arkasında güçlü bir kaleler ve siperler sistemi olan boş bir kabuktu”. Gramsci Devlet ve Sivil Toplum'da: “Modern demokrasilerdeki kitlesel yapılar, hem Devlet örgütleri, hem de sivil toplum kuruluşları kompleksleri olarak, siyaset sanatı için konum savaşında 'siperleri' ve kalıcı barınakları teşkil ediyorlar” diye devam edecekti. Buradan çıkan sonuç, yapılması gerekenin önce sivil toplumda, sonra da devlette güç kazanmak ve böylelikle kazanımlar elde etmekti. Sosyalizmin zaferi için burjuva demokrasisi içerisinde böylesi bir çalışma yapmak gerekli ve yeterliydi. Gramsci'nin talihsizliği, ileri ve demokratik Batı ülkelerinde devletin boş bir kabuk olup sivil toplumun gerçek güç olduğunu sivil toplum üzerinden devlete sızılmasını söylerken pek ileri ve gelişkin bir devlet olan faşist İtalya'nın bir hapishanesinde olması, ve partisindeki Rus yanlısı arkadaşlarının faşist İtalyan devletinde böylesi bir egemenlik sağlamalarının pek de mümkün olmamasıydı. Öte yandan geçen on yıllar, Gramsci'yi özellikle Amerikan bloğu ülkelerindeki pek çok Stalinist'in vaktinden erken gelen peygamberi yapacaktı. Gramsci'nin görüşlerinden gerekli dersleri çıkartıp bunları yaklaşımlarına dahil edenler ilkin eurokomünistlerdi, fakat genel olarak burjuva solunun sivil toplumcu kanadı Gramsci'nin görüşlerinden fazlasıyla beslenecekti. Günümüzde Gramsci'nin popüleritesinin nedeni de budur.

Rus yanlısı yapıların resmi çizgisinin, özellikle Batı ülkelerindeki ılımlılığı, geniş bir genç kesimi bu politikaları sorgulamaya itti. Öte yandan Rus çizgisini sorgulayanlar büyük ölçüde Maoculuğun ve radikal milliyetçiliğin etkisinde silahlı mücadeleye atılacaklardı. Burada önemli etki noktalarından bir tanesi de Küba'da iktidarı almış gerilla hareketi olacaktı. Stalinizm esasında Fidel Castro'nun hareketini doğurmaktan ziyade evlat edinmişti. Zira Castro'nun gerillalarının çok büyük çoğunluğunun, iktidarı alana, hatta Domuzlar Körfezi çıkarmasına kadar komünist olma iddiası dahi yoktu. Castro'nun hareketi popülist milliyetçi ve burjuva demokrasisi yanlısı bir hareketti ve ilkin ABD'yle iyi ilişkiler istemişti. İktidarı aldıktan sonra meramını anlatmak için ABD'ye giden Castro sonrasında “Dünyanın bize dair ne düşündüğünü, Komünist olduğumuzu düşündüğünü biliyorum ve tabii ki gayet netçe Komünist olmadığımızı ifade ettim; gayet netçe” [2] diyecekti. Öte yandan ABD'yle ilişkiler, Castro'nun başlangıçta umduğunun tam aksi yönde gelişince, Castro Rus emperyalist bloğunun himayesine sığınmak zorunda kalacak, ve Küba bir anda 'sosyalist' oluverecekti. Öte yandan, özellikle Castro'nun kurmaylarından olan ve onun hareketi içerisinde başından beri Stalinist olan nadir isimlerden Ernesto Guevara'nın 1967'de Bolivya'da öldürülmesinin ardından, Guevara ve Küba silahlı mücadelecilik için yeni bir etki noktası ve ilham kaynağı olacaktı. Mayıs 68 öğrenci ve işçi hareketlerine Rus yanlısı resmi komünist partilerin karşı çıkması da, silahlı mücadeleciliği gerçek devrimcilik olarak iyice meşrulaştıracaktı. Esasında silahlı mücadeleci hareketler görüşleri bakımından Rus yanlısı resmi partilerden ileri değillerdi. Aydınlık Yol ve Naxalcılar gibi başını üniversite profesörlerinin çektiği maocu partiler, haliyle Çin'de savunulan tarza bir dört sınıf bloğu ve yeni demokrasi savunuyorlardı. Bugün Nepal'de iktidara gelen maocular, niyetlerinin kaptitalizmi ve demokrasiyi inşa etmek olduğunu saklamıyorlar, hatta yabancı sermayeyi de ülkeye davet ediyorlar. Güney Afrika'dan Türkiye'ye, silahlı mücadeleciliğin savunucularının kendilerine biçtiği rol, milli demokratik 'devrimi' gerçekleştirmektir. Esasında, silahlı mücadelecilik, tıpkı sivil toplumculuk gibi Stalinizmden, özellikle de Stalinist hareketin İkinci Dünya Savaşı esnasındaki pratiğinden beslenmiştir. Dahası, silahlı mücadeleci hareketler, kendi içlerinde Stalinizmi gayet iyi uygulayarak, merkezin çeper, liderliğin kadro arasında mutlak egemenliğini oturtmuşlardır ki bu pratik pek çok yapıda içsel işkencelere kadar varmıştır. Bahsi çok geçen eleştiri ve özeleştiri mekanizması, önderlikten kadroya işler. Önderlik kadroyu eleştirir, kadro özeleştiri yapar. Kadronun önderliği eleştirmeye cürret etmesi, en azından bir özeleştiri yapma nedenidir, ki kimi durumlarda, eğer bu özeleştiri yapılmıyorsa, iş kadronun infazına kadar gider.

Özellikle 1989'da Doğu bloğunun çökmesi, burjuva solunun Stalinist kanadına ciddi bir darbe vurmuş, sivil toplumcu yönelimler kriz içindeki Stalinistlerin ciddi bir kesimine çare olmuştur. Günümüzde Meksikalı Zapatistalar gibi örnekler, Stalinist silahlı mücadeleciliğin, Stalinist sivil toplumculuğa nasıl evrilebileceğinin bir kanıtıdır. Bu yolu seçip, hatta daha ileri götürüp yalnız yasal bir varoluşu seçen silahlı mücadeleci yapı sayısı az değildir. Zira silahlı mücadeleyle iktidara gelip yeni bir burjuva demokrasisi getirmeye çalışmaktan mevcut burjuva demokrasisi içerisinde güç kazanmaya çalışmaya geçiş, o kadar da büyük bir adım gerektirmemektedir, ve İkinci Dünya Savaşı esnasında eline silah almış İtalyan ve Fransız 'komünist' partileri, böylesi bir adımı atmanın ne denli kolay olduğunu aslında göstermişlerdir. Bununla birlikte, Rus emperyalist bloğunun çöküşü, burjuva solu içerisinde özellikle Troçkizme yaramıştır. Yer yer sivil toplumculuğa yaklaşan pratikleriyle Troçkist hareketler, farklı çelişkilerde farklı burjuva kesimleri desteklemeye devam etmektedirler. Öte yandan kimi silahlı mücadeleci Stalinist yapılar, yine eski işlevlerini gerçekleştirmeye devam etmektedirler.

Burjuva solunu ele alırken göz önünde bulundurmamız gerekenlerin önemli bir kısmını da ücretli emek, meta üretimi ve paranın yani kapitalist üretim ilişkilerine içkin niteliklerinin eleştirisi ve gelecek toplumsal oluşumunda bu olguların hem toplumsal, hem siyasi ve hem de iktisadi alandan defedilmesi sorunu oluşturmaktadır. Bunu Marx ve Engels'in 1845'te kaleme aldıkları Alman İdeolojisi'nde, bütün hatlarıyla görebilmekteyiz: “Önceki bütün devrimlerde faaliyet tarzı değişmemiş olarak kalıyordu ve yalnızca bu faaliyetin bir başka dağıtımı, işin başka kişiler arasında yeni bir bölüştürülmesi söz konusuydu; buna karşın komünist devrim önceki faaliyet tarzına karşı yönelmiştir, işi yokeder ve bizzat sınıfları ortadan kaldırarak tüm sınıf egemenliğini de kaldırır.” Eğer Marx'ın 1844 El Yazmaları'nda ifade ettiği gibi, “emeğin ürünü bir yabancılaşmaysa”, “üretimin kendisi de oluş halindeki yabancılaşma, etkinliğin geri alınması, geri alınma etkinliği olması” demektir ve emek de aslında “iş nesnesinin yabancılaşması, bizzat emeğin etkinliği içinde yabancılaşmanın, dışsallaşmanın özetidir” diyebiliriz. Zaten kapitalist üretim ilişkilerinde iş, etkinlikten isteksizliğe, güçten güçsüzlüğe, insanın özüne karşıtlığına ve nihayet yabancılaşmaya götürmüştür ve öyle de devam etmektedir. Dolayısıyla, bir yandan azami noktaya çekilmiş üretim şartlarında, kendi yaşam koşullarının devamını sağlamaya çalışan işçiler kendi ürettiklerine yabancılaşırlar. İşçiler ürettikleri üründen somut olarak uzaklaşmakta ve hayatı dahilinde ürettiğine ulaşamıyor oluşlarıyla aslında çalışma etkinliğinin “pratik insan etkinliğinin yabancılaştırılması edimi” olması da kaçınılmaz bir hal almaktadır. Giderek artan çalışma saatleri, kötü koşullar ve kapitalizmin iki yüzyılı bulan ağırlığını kuşaklarca sırtına geçirmiş olan işçi sınıfının işe ve çalışmaya karşı tarihsel yaklaşımı, “işin yabancı niteliği, fizik ya da diğer zorlamalar ortadan kalkar kalkmaz, çalışmadan vebadan kaçar gibi kaçılması olgusunda açıkça görülür”.

Burjuva solunun tarihinin gündelik pratiğine yansımasını en belirgin olarak görebileceğimiz alanlardan biri de ücretli emek meselesidir. Burjuva solunun emeğe dair yüceltmeleri, esasında sınıflı toplumların kendi doğasına has emeğin kutsallaştırılmasından öte bir içerik taşımaz. İşin ve mesleğin sunaklarının yaratılması, dahası bu efsanelerin mücadelelerin sınırlılıklarında şekillendirilmesi sadece kapitalist üretim biçiminin etkisiyle toplumsal yabancılaşmanın en önemli etkeni olarak çalışmanın mutlaklaştırılmasına hizmet eder. Buradan hareketle, kapitalizmin kronik kriz girdabında, işsizliğe karşı olma iddiasıyla “içerisinde yaşamadıkları bir dünyadan” türettikleri “Herkese İş” sloganı, işçi sınıfını kandırmaktır. Bu slogan, kapitalizmin dev aynasından kendisine bakmasıdır; gericidir ve burjuva solunun arzuladığı yaşam biçimini dolaylı yoldan ifade etmesi anlamına gelir. Bunun yanısıra, “Herkese İş Güvencesi”, “Çalışma Hakkı”, “Her İşçiye Sigorta Hakkı” ve benzeri sloganların da burjuva solu ve sendikaların sloganları olmaları nedensiz değildir. Onlar varolan düzenin toplumsal anlamda kökten yokoluşunu ve lağvedilmesini değil, farklı biçimlerde, farklı kisveler altında fakat özünde emeğin rasyonalize edilmesi ekseninde düzenin yeniden inşa edilmesini ve toplumsal barışı savunmuş olurlar. Çok basitçe ifade etmek gerekirse ücretli emeğin ortadan kalkmayacağı bir düzeni, yani burjuva düzeni savunmak burjuva solunun en temel niteliklerinden biridir. Zira ücretli emeğin olduğu yerde sermaye vardır. Marx'ın sloganındaki temel fikir, işin, ücretli emeğin ve ücretliliğin tamamen toplumsal yaşamın dışına atılmasıdır: “Sözkonusu olan emeği özgürleştirmek değil, ortadan kaldırmaktır.

Özetleyecek olursak, burjuva solu tanımımızla ilgili en temelde ücretli emeğin ortadan kaldırılması ve enternasyonalizm konuları olduğunu söyleyebiliriz. Marksistler, en başından beri, farklı biçimlerde olsa da burjuva solunu tanımlamışlardır. Bugün bizim burjuva solu tanımımız da marksizmin tarihi boyunca bu olguyu yorumlayışından gelmektedir. Burjuva düzeni savunmadığını iddia edenler dahi, genellikle burjuva demokrasisi ve genel olarak demokratikleşme konuları üzerinden aslında kapitalist düzeni savunmaktadırlar. Burjuva güçler arasındaki savaşlara karşı olduklarını söyleyenler de, ulusların kendi kaderini tayin hakkı üzerinden çatışmalardaki burjuva milliyetçisi taraflara destek vermektedirler. Yaptığımız tanım sosyal demokrasi, Stalinizm, Maoizm, Troçkizm ve arada, ortaya kalan bütün siyasi eğilimleri kapsar.

Burjuva solunun en önemli özelliği, mevcut düzenden rahatsızlık duyan, kapitalist bir dünyada yaşamak istemeyen, farklı bir dünya düşleyen, büyük ölçüde iyi niyetli insanları peşinden sürüklemesidir. Burjuva solunun, kapitalizm için sahip olduğu tek işlev değil ama en düzenli yerine getirdiği işlev, böylesi insanlar düşledikleri dünya için savaştıklarını zannederken onların enerjisini mevcut düzeni savunmaya ve desteklemeye yönlendirmektir. İfade ettiğimiz üzere, genelde de bunu demokrasi kavramı üzerinden gerçekleştirir. Burjuva toplumunun bir numaralı sloganı olan demokrasi, burjuva solunun her problemi çözen anahtarı olmuştur. Oysa demokrasinin kendisinin mahiyeti, 1922'de Demokratik İlke adlı çalışmasında Bordiga tarafından dile getirilmiştir ve bizim için nettir: “Toplumun iktisadi ayrıcalıklarla ayrılan sınıflara bölünmüş olması, çoğunlukçu karar almanın bütün değerini ortadan kaldırmaktadır. Bizim eleştirimiz, modern liberal anayasalardan doğan demokratik ve parlamenter devlet mekanizmasının bütün yurttaşların çıkarına bütün yurttaşların olduğu yalanını haksız çıkartmaktadır. Karşıt çıkarların ve sınıf çelişkilerinin ortaya çıktığı andan beri, örgütsel birlik olamaz ve dış görünüşte halk iktidarı varmış gibi olsa da, devlet ekonomik olarak hakim sınıfın organı ve çıkarlarının savunusunun aracı olarak kalır. Demokratik düzenin siyasi temsile aktarılmasına rağmen, burjuva toplum üniter vücutların karmaşık bir ağı gibi görünür. Bunların ayrıcalıklı katmanlardan doğmuş ve mevcut toplumsal aparata koruma eğiliminde olan pek çoğu, siyasi devletin kuvvetli merkezileşmiş organizması etrafında toplaşır. Ötekiler devlete dair daha tarafsız veya değişken bir tutuma sahip olabilir. Son olarak, başkaları da ekonomik olarak ezilen ve sömürülen tabakalar arasında ortaya çıkar ve doğrudan sınıf devletine karşıdır. Komünizm, demokratik ve çoğunlukçu ilkenin resmi ve siyasi uygulamasının, toplum iktisatla ilişkisinde karşıt sınıflara dölünmüşken devleti toplumun tamamının örgütsel birimi yapamayacağını ortaya koyar. Resmi olarak siyasi demokrasi böyle olduğunu iddia eder, fakat gerçekte çıkarlarını korumak amacıyla kapitalist sınıfın gücüne, bu sınıfın diktatörlüğüne göre ayarlanmış biçimdir (...) Demokrasi ilkesinin kendinden menkul bir değeri olmadığı aşikardır. Demokrasi bir ilke değildir, yalnızca çoğunluğun her zaman haklı, azınlığın ise haksız olduğu yönündeki basit ve kaba aritmetik önyargıya yanıt veren basit bir mekanizmadır (...) Demokrasi bizim için bir ilke olamaz (...) Kullanılabileceği kadar demokratik mekanizmayı korurken, en kötü demogogların pek sevdiği ama sömürülen, ezilen ve soyulanlar için ironiyle 'demokrasi' tabirinin kullanımını ortadan kaldırıp bu terimi burjuvazinin ve liberalizmin farklı kılıflar ve kimi zaman aşırıcı suretlerde gelen savunucularına bırakacağız.

Burjuva solu, tarihi boyunca kapitalist düzene hep hizmet etmiş, iyi niyetli insanları gerçek proleter mücadele saflarından uzak tutmaya çalışmış, açıkça veya örtük biçimde kapitalist toplumun çıkarlarını savunmuştur. Öte yandan gördüğümüz gibi işçi sınıfı kalkıştığı zaman tutunamamış, etkisini ve gücünü kaybetmiştir. Gelecekte de işçi sınıfı, solcu düşmanlarına sağcı düşmanlarından farklı muamele etmeyecektir.

Gerdûn

1Norman M. Naimark. The Russians in Germany: A History of the Soviet Zone of Occupation, 1945–1949. Cambridge: Belknap, 1995, , s. 70–71.

2http://www.upi.com/Audio/Year_in_Review/Events-of-1959/Cuban-Revolution/12295509433704-2/