Kemalizme Karşı Komünizm (3)

Türkiye Komünist Partisi’nde Sol Kanat

 

 

 

 

 

 

Komünist Enternasyonal ve Türkiye

1918'in Aralık ayının sonlarına doğru, Rusya Komünist Partisi (Bolşevik) liderleri, işçi sınıfı için ölmüş olan İkinci Enternasyonal'e karşı yeni bir Enternasyonal kurulması için şartların olgunlaştığına karar verdiler. 24 Aralık 1918'de, Moskova'da radyodan bütün dünya komünistlerine, devrimci Üçüncü Enternasyonal etrafında birleşmeleri çağrısı yayınlandı. Çağrı Alman Devrimi'nin patlak vermiş olduğu yıllardı yapılmıştı ve Bolşeviklerin en önde gelen ismi Lenin, yeni Enternasyonal'in kongresinin Almanya'da, ya da en azından gizli olarak Hollanda'da yapılabileceğini umuyordu. Kısa süre içerisinde Almanya'da iç savaş koşulları oluşması ve Rusya'nın çembere alınmış olması bu ihtimalleri ortadan kaldırdı. En nihayetinde, Üçüncü, veya Komünist Enternasyonal'in Kuruluş Kongresi, 2 ile 6 Mart tarihleri arasında, 22 ülkeden 35 örgütün 51 temsilcisinin katılımıyla gerçekleşecekti. Bu 51 kişiden yalnızca dokuzu Müttefiklerin çemberini aşıp Rusya'ya ulaşabilmişlerdi – geri kalanları zaten Rusya'da yaşamakta olan yabancı militanlardı.1

Komünist Enternasyonal'in Birinci Kongresi'nde, ulusal sorun konusu ele alınmadı. Bu noktada, Enternasyonal'in kurucuları, devrimin bir sonraki adımının Almanya olacağı, bu noktadan sonra ise dünya devriminin pek de zorlanmadan zafere ulaşacağı kanısındaydılar. Öte yandan, uluslararası devrimci dalgayla birlikte ortaya çıkmış olan komünist hareket içerisinde, ulusal soruna dair bu dalgadan da öncesine, İkinci Enternasyonal'in devrimci sol kanadına dayanan bir tartışma vardı. Komünistleri eski Enternasyonal'den ayrışmaya iten, savaş ve savaşta burjuva devletlerin ve milliyetçiliğin desteklenmesine karşı çıkmak olmuştu. Fakat ulusal kurtuluş savaşlarında, işgal altındaki küçük bir ülkede, işgal eden devlete karşı direniş hareketlerine destek verilmeli miydi? Büyük devletlere karşı milliyetçi hareketler, doğaları burjuva olsa dahi devrimci proletaryanın müttefiki sayılabilirler miydi? Bu noktada bu soruların, özellikle ikinci sorunun cevabını büyük ölçüde sadece teorik düzeyde vermek mümkündü, zira pratikte bu soruya dair yeterli veri olduğu söylenemezdi. Bu yüzden ulusal soruna dair tartışma büyük ölçüde teorik bir tartışma olarak başlamıştı.

Bu tartışma, tamamen Birinci Dünya Savaşı ile birlikte büyük bir önem kazanan emperyalizm tartışması tarafından belirlenmese de, en azından onunla bağlantılıydı. Ezilen bir ulustan olan Rosa Lüksemburg'un emperyalizm teorisi, ulusların kendi kaderini tayin hakkı sloganını, dolayısıyla ulusal kurtuluş sloganını reddediyordu. Öte yandan radikal ve önemli bir Bolşevik militan olan Nikolai Bukharin'in özellikle emperyalizmin iktisadi tahliline dair ortaya koydukları Lenin'in bu konudaki görüşlerinin şekillenmesini ciddi bir biçimde etkileyecekti. Buna rağmen Bukharin de ulusların kendini kaderini tayin hakkı fikrini, dolayısıyla da ulusal hareketlerin desteklenmesini reddetmekteydi. 1915'te Yuri Pyatakov ve Yevgeniya Bosh ile birlikte kaleme aldığı Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Üzerine Tezler ismindeki metinde ifade edilen bu fikirler, devrim sonrasında Rus Komünist Partisi içerisinde oluşun, ve ilk yıllarında Bukharin'in en önemli ismi olacağı sol komünist eğilim tarafından da savunulmaya devam edecekti:

Emperyalist dönem, ufak devletlerin büyük devletlerce emilmesi ve dünya haritasının  daha fazla devlet homojenliğine doğru sürekli tekrar çizilmesi dönemidir. Bu emilim  sürecinde, pek çok ulus muzaffer ulusların devlet sistemine eklemlenecektir.

Modern kapitalist dış siyaset, finans sermayesinin egemenliğiyle yakından bağlıdır ki finans sermayesi kendi varoluşunu tehdit etmeden emperyalizm politikasını terk edemez. Dolayısıyla kapitalist ilişkiler çerçevesinde kalırken dış politika alanında anti-emperyalist talepler ileri sürmek aşırı derecede ütopik olacaktır.

(...)

Dolayısıyla ulusların tahakkümüne karşı mücadele etmek, emperyalizme karşı mücadele etmeden mümkün değildir. Emperyalizme karşı mücadele finans sermayesine karşı mücadele demektir; finans sermayesine karşı mücadele ise genel olarak kapitalizme karşı mücadele demektir. Bu yoldan dönmek ve kapitalist toplumun sınırları içerisinde 'ulusların kurtuluşu' gibi 'kısmi' talepleri öne sürmek proleter güçleri sorunun gerçek çözümünden saptırır ve onları bahsi geçen ulusal grupların burjuvazisiyle birleştirir.

(...)

Büyük güç olan bir ulusun işçilerinin şövenizmine karşı 'ulusların kendi kaderini tayin hakkı' sloganını tanıyarak mücadele etmek, bu şövenizme karşı ezilen 'anavatan'ın kendisini savunma hakkını tanıyarak mücadele etmek demektir.

(...)

Dolayısıyla buradan şu sonuç çıkar ki hiçbir durumda ezilen bir ulusun ayaklanmasını veya isyanını bastıran büyük bir gücün hükümetini desteklemeyiz. Aynı zamanda proleter güçleri 'ulusların kendi kaderini tayin hakkı' sloganı altında seferber etmeyiz. Görevimiz, iki ülkenin proleterlerini (birbirleriyle ortaklaşa olarak), 'ulusların kendi kaderini tayin hakkı' sloganı altında güçlerin seferber olmasına karşı sosyalizm için iç savaş, sınıf savaşı sloganı altında seferber etmektir.2

Buna karşı Bolşeviklerin lideri Lenin, emperyalizmin ekonomik tahlili konusunda, büyük ölçüde yukarıdaki görüşlerle uzlaşan Lenin, Bukharin ve arkadaşlarının çıkardıkları bu sonuçlara, 1916'da kaleme alacağı Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı isimli yazısında şöyle cevap verecekti:

Finans sermayesi, yayılma güdüsüyle, hür ülkelerin en özgür, en demokratik ve cumhuriyetçi hükümet ve seçilmiş görevlilerini, ne kadar 'bağımsız' olurlarsa olsunlar, 'özgürce' satın alacaktır. Finans sermayesinin bu egemenliği, sermayenin genel egemenliği gibi, siyasi demokrasi alanında hiçbir türk reformle ortadan kaldırılamaz ki kendi kaderini tayin tamamen ve sadece bu alana aittir. Öte yandan, finans sermayesinin egemenliği sınıfsal baskı ve sınıf mücadelesinin daha özgür, daha geniş ve daha özel biçimi olarak siyasi demokrasinin önemini zerre kadar ortadan kaldırmamaktadır. Dolayısıyla siyasi demokrasi taleplerinden birininin iktisadi olarak 'kazanılmasının münkün olmadığı' yönündeki bütün argümanlar, kendilerini kapitalizm ve siyasi demokrasi arasındaki genel ve ilişkilerin teorik olarak hatalı bir tanımına çekmiş olurlar.

(...)

Yalnızca ulusların kendi kaderini tayin hakkının değil, siyasi demokrasinin bütün taleplerinin, emperyalizm altında ancak eksik ve kötürüm biçimde, nadir istisnalar olarak 'kazanılması mümkündür' (...) Bu, bütün bu talepleri, reformist değil devrimci bir biçimde; burjuva yasallığının çerçevesine sınırlı kalarak değil onu aşarak; parlamenter nutuklar ve sözlü kınamalarla sınırlı kalarak değil kitleleri gerçek eyleme çekerek, her tür temel, demokratik talebi proletaryanın burjuvaziyle doğrudan kavgasına, yani burjuvaziyi mülksüzleştirecek sosyalist devrime kadar ve onu kapsayacak şekilde formülleştirip ileri sürmek gerektiğini gösterir.

(...)

Ezen ulusların proletaryası, ilhaklara karşı ve ulusların genel hak eşitliği için şabloncu, bütün pasifistlerce tekrarlanan genel laflarla yetinemez. Proletarya, emperyalist burjuvazi için özellikle 'cansıkıcı' olan, devletin ulusal baskıya dayanan sınırları sorunlarını görmezden gelemez. Ezilen ulusların zorla mevcut devlet sınırları içinde tutulmasına karşı mücadeleden vazgeçemez; ve da bu tam olarak ulusların kendi kaderini tayin hakkı için mücadele etmektir. Proletarya 'kendi' ulusu tarafından ezilen sömürgelerin ve ulusların politik ayrılma özgürlüğünü talep etmek zorundadır.

(...)

Öte yandan ezilen ulusların sosyalistleri, özel olarak ezilen ulusun işçileriyle ezen ulusun işçileri arasında mutlak (ve ayrıca örgütsel) birlik sağlamak için mücadele etmek durumundadır. Böylesi bir birlik olmadan, burjuvazinin dolapları, ihanetleri ve hileleri karşısında bağımsız bir proleter siyaset sürdürmek ve başka ülkelerin proletaryasıyla sınıf dayanışmasına sahip olmak imkansız olacaktır; zira ezilen ulusların burjuvazisi her zaman ulusal kurtuluş sloganını bir işçileri yanıltma aracına dönüştürür; iç siyasetinde bu sloganları hakim ulusun burjuvazisiyle gerici anlaşmalar yapmak için kullanır.3

Lenin'in ortaya attığı argümanların belki de en zayıf noktası, bir tarafta işçilerin vatanı yoktur sloganı varken, komünistlerin siyasetinin ezen ulustan mı ezilen ulustan mı geldiklerine göre ciddi bir farklılık göstermesi gerektiği düşüncesiydi. Bunun haricinde, emperyalizm koşulları altında devrimcilerin ulusal kurtuluş hareketleriyle ilişkilenişlerinin olanaklarına dair sınanması gereken de, işçi sınıfının ve sosyalist mücadelenin böylesi bir ilişkiden kazançlı çıkmasının mümkün olduğunu düşünen Lenin'in tezleriydi. 1917 Ekim devriminin hemen ardından Bolşevikler bu tezleri, eski Rus İmparatorluğu coğrafyası içerisinde uygulamaya başladılar. Rosa Lüksemburg, bu politikanın sonuçlarına 1918'de yazdığı Rus Devrimi ismindeki eserinde değinecekti:

Açık ki Lenin ve yoldaşları, Rus İmparatorluğu içerisindeki pek çok yabancı halkı  devrim davasına, sosyalist proletaryanın davasına bağlamanın, devrim ve sosyalizm  adına bu halklara kendi kaderlerinin tayin etmek için en aşırı ve en sınırsız özgürlüğü  vermekten daha kesin bir yöntemi olmadığını hesap etmişlerdi (...) Maalesef, hesap  tamamen yanlıştı.

Lenin ve yoldaşları, açıkça, 'ayrılma' noktasına kadar ulusal özgürlüğün savunucuları  olarak Ukrayna, Polonya, Litvanya, Baltık ülkeleri, Kafkaslar ve benzerini Rus  Devrimi'nin bir sürü sadık müttefikine dönüştüreceklerini beklerlerken, tam aksi bir  manzaraya tanık olduk. Arka arkada bu 'uluslar', yeni kazandıkları özgürlüğü Rus  Devrimi'ne karşı can düşmanı Alman emperyalizmiyle müttefik olmak ve Alman  koruması altında karşı-devrim bayrağını Rusya'nın kendisine taşımak için kullandılar.  Brest'te Ukrayna'yla ilgili oynanan ve görüşmelerde olayların akışında belirleci bir  dönüşüme neden olup o noktaya kadar Bolşeviklerin iyi gittiği bütün içsel ve dışsal  durumu çökerten küçük oyun bu durumun mükemmel bir örneğidir. Finlandiya'nın,  Polonya'nın, Litvanya'nın, Baltık ülkelerinin, Kafkas halklarının davranışları, en ikna  edici biçimde istisnevi bir durumla değil, sıradan bir olguyla karşı karşıya  olduğumuzu göstermektedir.

Şüphesiz, bütün bu vakalarda, gerici politikalara bulaşan 'halk' değil, yalnızca kendi  proleter kitlelerine en keskin düşmanlıkla 'ulusların kendi kaderini tayin hakkını' kendi  karşı-devrimci sınıf politikalarının bir aracına dönüştüren burjuva ve küçük burjuva  sınıflardı. Öte yandan – ve burada sorunun kalbine geliyoruz – bu milliyetçi sloganın  ütopik, küçük burjuva niteliği tam da burada yatmaktadır: sınıflı toplumun yavan  gerçekliklerinin arasında ve sınıfsal çelişkiler sonuna kadar keskinleşmişken, bu  slogan basitçe burjuva sınıf iktidarının bir aracına dönüşür. Bolşevikler, hem  kendilerinin hem de devrimin büyük yaralar alması pahasına, kapitalizmin hükmü  altında halkların kendi-kaderini tayini diye bir durumun söz konusu olamayacağını,  sınıflı toplumlarda ulusun her sınıfının farklı bir biçimde 'kendi kaderini tayin ettiğini'  ve burjuva sınıflar için, ulusal özgürlüğün dayanağının tamamen sınıf hükmününkine  tabi olduğunu öğreneceklerdi.4

Rus Devrimi'nin yazılmasının ardından da Rosa Lüksemburg'un verdiği örneklere yenileri eklenmeye devam edecekti. Esasında, daha 1918'de Ekim Devrimi'nin deneyimleri ve pratikleri Lenin'in bu konudaki görüşlerini çökertmeye yeterliydi. Lenin'in bu konudaki tezleri tekrar tekrar pratikte sınanmış ve her defasında başarısız olmuştu. Öte yandan, Lenin'in farklı görüş ve tutumlarının da Ekim Devrimi'nin kendisinin gerçekleşmesinde çok büyük katkıları olmuştu. Komünist hareket içerisinde olup Lenin'i eleştirebilmek, Lenin'in kendisinden dolayı değil ama Lenin'e duyulan devasa saygı ve daha şimdiden huşuya yaklaşmaya başlamış olan hayranlık nedeniyle kolay değildi. Böylesi eleştirileri hareketin geri kalanına kabul ettirebilmek ise giderek zorlaşmaktaydı. Hareket içerisinde Lenin'in etkisine denk bir etkiye sahip olabilecek niteliklere sahip Rosa Lüksemburg'un Ocak 1919'da karşı-devrimciler tarafından katledilmesi, yalnızca Alman proletaryasının değil bütün komünist hareketin ağır bir kaybı olacaktı.

Ulusal soruna dair tartışma, Komünist Enternasyonal'in Temmuz 1920'de gerçekleşen İkinci Kongresi'nde, özellikle sömürgeler sorunu üzerine yeniden ortaya çıkacaktı. Alman Devrimi'nin başarısız olmasının getirdiği çaresizlik, Bolşevikleri çaresizliğe itmişti, ve bu çaresizlik altında sömürgelerde Batı güçlerine karşı bir kalkışmanın devrime faydalı olabileceği fikri oluşmaya başlamıştı. Bu fikirler, Lenin'in ulusal soruna dair eski düşünceleriyle de uluşmaktaydı. Bu noktada, Lenin, bu tartışma için kaleme aldığı Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Taslak Tezler isimli metinde şunları söyleyecekti:

Daha geri devletler ve uluslara dair (...) şunları akılda tutmak özellikle önemlidir:

İlkin, bütün Komünist partiler, bu ülkelerdeki burjuva-demokratik kurtuluş hareketlerine destek vermelidirler, ve en faal desteği sağlamak görevi temelde geri ülkenin sömürge olarak veya finansal olarak bağımlı olduğu ülkenin işçilerine düşmektedir.

İkinci olarak, geri ülkelerde ruhbana ve diğer etkin ve ortaçağdan kalma unsurlara karşı mücadele etmek gereklidir.

(...)

Geri ülkelerdeki burjuva-demokratik kurtuluş hareketlerini komünist renklere boyamaya çabalarına karşı kararlılıkla mücadele etmek gereklidir; Komünist Enternasyonal sömürgelerde ve geri ülkelerdeki burjuva-demokratik ulusal hareketleri ancak bu ülkelerde geleceğin proleter partilerinin, sözde değil gerçekten komünist olacak unsurlarının bir araya gelmesi ve özel görevlerini, yani kendi ülkelerindeki burjuva-demokratik hareketlere karşı mücadele görevlerini anlayacak şekilde eğitilmeleri koşuluyla destekleyecektir. Komünist Enternasyonal Sömürge ülkelerde ve geri ülkelerde burjuva demokrasisiyle geçici bir ittifak yapmak durumundadır, fakat onunla birleşmemelidir, ve her durumda, cenin halinde olsa dahi proleter hareketin bağımsızlığını müdafa etmelidir.5

Lenin'in burada ifade ettiği düşüncelerin eski görüşlerinden ayrıldığı bir nokta vardı. Lenin, daha önce ezilen ve ezen uluslardan komünistlerin bu konudaki tutumlarının farklı olması gerektiğini ifade etmişti. Tezlerde ifade ettiği görüşler, her ne kadar eski düşüncelerinin izlerini taşıyor olsa da, şimdi ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemek Komünist Enternasyonal'in bütün partilerinin alması gereken bir tutum olmuştu. Nihayetinde, eğer Enternasyonal'in bu hareketlerin egemenlik alanındaki örgütleri de bu hareketleri desteklemezse, verilecek böylesi bir destekten medet umulamazdı. Dahası ruhbana ve benzeri kesimlere karşı mücadele edilmesi gerektiği fikri, böylesi ülkelerdeki komünistlerin çizgisini burjuvaziyle karşı sınıf mücadelesinden uzaklaştırıyor, demokratik burjuvazinin, geçici olarak tanımlansa da, bir müttefiki konumuna sokuyordu. Bolşevikler tarafından kendilerine özgürlük verilen ulusal burjuvaziler, bu cömert hediyeye karşılıklarını kendilerini karşı-devrimin kollarına atarak ödemişlerdi. Lenin, ulusal hareketlere koşulsuz destek sunmuyordu fakat Komünist Enternasyonal'in destekleyeceği burjuva demokratik ulusal hareketlerin böylesi bir tutuma nasıl karşılık verecekleri de sınanacaktı. Lenin ve arkadaşları böylesi hareketlerle geçici hareketlerle geçici bir ittifak yapmak istiyorlardı, fakat böylesi hareketler kendi sınırları içerisinde komünist örgütlenmelere ve proleter hareketin bağımsız olmasına tahammül edecekler miydi?

Komünist Entnernasyonal'in İkinci Kongresi, Enternasyonal'in pratik tutum alışlarına dair pek çok kararın alınacağı bir kongreydi. Öte yandan tarih, alınan kararlardan ziyade bu kararlara muhalefet edenleri haklı çıkartacaktı. Parlamenterizm konusunda, seçimlere girme yönelimine karşı çıkanların başını İtalyan sol komünist Amadeo Bordiga ve İngiliz sol komünist Sylvia Pankhurst çekecekti. Amerikalı radikal komünist John Reed ve İrlandalı devrimci Jim Larkin, gerici sendikalar içerisinde çalışma yapıp bu sendikaları fethetme tutumuna karşı çıkacaklardı. Ulusal sorun konusunda ise, Lenin'in görüşlerine muhalefet edenler, geri ülkeler ve sömürgelerden gelenler olacaktı. Bu konuda, Lenin'in görüşlerini eleştirenlerin ilki, M.N. Roy isminde bir Hintliydi. M.N. Roy, radikal milliyetçilikten geliyordu ve her ne kadar kendisini bir marksist ve bir komünist olarak ifade ediyor olsa da, milliyetçiliğin etkisinden kopamamıştı. M.N. Roy, özü itibarıyla desteklenecek hareketlere burjuva demokratik ulusal hareketler denilmemesini, bunun yerini milli devrimci hareketler denilmesi gerektiğini savunmuştu. Bunun temellendirmesini, bu hareketleri burjuvazinin eline bırakılmaması fikri üzerinden yapıyordu. Roy Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Ek Tezler'inde şöyle demekteydi:

Yabancıların egemenliği toplumsal yaşamın özgürce gelişmesini engellemektedir; dolayısıyla devrimin ilk adımı yabancı egemenliğini ortadan kaldırmaktır.

(...)

Sömürgelerde yabancı egemenliğini devirme mücadelesi, ulusal burjuvazinin ulusal hedeflerini korumak değil, sömürgelerdeki proletaryanın kurtuluşunun yolunu açmaktır. İlk dönemde, sömürgelerdeki devrim komünist olmayacaktır; fakat eğer başından itibaren komünist öncü böylesi bir hareketin başında olursa, onun altında devrimci kitleler doğru yola girerler ve devrimci deneyimin kademeli birikimi sonucu gizli bir hedefe ulaşırlar. Tarım sorununu baştan salt komünist ilkelere göre çözmeye çalışmak bir hata olur. Gelişiminin ilk aşamasında sömürgelerdeki devrim toprağın dağıtılması gibi tamamen küçük burjuva taleplere dayalı bir programla gerçekleştirilmelidir.

(...)

Şüphesiz, bu kitlelerin gerçekleştireceği devrim ilk aşamada komünist bir devrim olmayacaktır, doğal olarak devrimci milliyetçilik ilk aşamada bir rol oynayacaktır. Fakat her halükarda, devrimci milliyetçilik de Avrupa emperyalizminin çöküşüne yol açacaktır.6

Lenin, Roy'a büyük bir ilgi ve sıcaklık gösterecek, onun ancak sağdan olarak tarif edilebilecek olan eleştirilerine büyük bir önem atfedecekti ve Roy'un tavrı nedeniyle alınan kararlarda burjuva demokratik hareketler yerine ulusal devrimci hareketler ifadesi kullanılacaktı. Öte yandan, uzun yıllardır Bolşevik Partisi militanı olmuş ve İran işçi sınıfı içerisinde çalışma yürütmüş İranlı komünist Avetis Sultanzade'nin yapacağı tamamen yerine uyarılara kongrede cevap bile verilmeyecekti:

Eğer bu hareketlerin on veya daha fazla yıldır faaliyet gösterdiği veya zaten iktidarı almış olduğu yerlerde Tezler’de söylenilenlere göre hareket edilirse, bu kitleleri karşı devrimin kollarına atmak olur. Görev burjuva demokratik harekete karşı salt komünist bir hareket yaratmak ve onu müdafaa etmektir.7

Aynı şekilde, Batı emperyalizmine karşı cihat çağrısı yapan Bakü Doğu Halklar Kongresi'nde, Sultanzade ve Mikhail Pavlovich'in Lenin'in ricası üzerine birlikte yazdıkları, ve büyük ihtimalle dönemin Milliyetler Komiseri olan Stalin ve onun İranlı yandaşları ile arası açık olduğu için Sultanzade'nin değil Pavlovich'in sunduğu8 raporda yapılan ve ne denli öngörülü oldukları çok geçmeden anlaşılacak değerlendirmeler de adeta duyulmayacaktı:

Kapitalist düzenin çerçevesi içinde, emekçi kitlelerin çıkarlarını ifade etmeyip burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden tüm yeni kurulmuş devletler, yeni bir baskı ve zor aracı, savaş ve şiddetin yeni unsurlarıdır.

Eğer İran, Hindistan ve Türkiye'deki mücadele yalnızca bu ülkelerin kapitalistlerinin ve toprak sahiplerinin, milli meclisleri ve senatolarıyla iktidara gelmesine yol açarsa, halk kitleleri hiçbir şey kazanmamış olurlar.

Bütün yeni kurulmuş devletler, olayların gidişatının kendisi ve kapitalist ekonominin kanunlarının demir mantığı tarafından militarizm ve emperyalist siyasetin korkunç döngüsüne hızla çekileceklerdir, ve onbeş yirmi yıl içerisinde, kara, sarı ve beyaz kıtalardan on değil yüz milyonlarca askerin katılacağı, getireceği vahşet 1914-1918 savaşını önemsiz kılacak yeni bir dünya savaşına tanık oluruz – Fransız, Alman, İngiliz, Hintli, Çinli, İranlı ve Türk bankacı ve fabrikatörlerinin çıkarına yeni bir savaş.

Eğer iktidar zenginlerin, spekülatörlerin ve toprak sahiplerinin elinde kalırsa yeniden doğmuş, güçlü bir Türkiye'nin kurulmasının sonucu ne olur? Yakın geçmişin sunduğu örnekler – Enver Paşa'nın savaş yanlısı politikası ve Gürcistan ve Ermenistan gibi özgürlüğüne yeni kavuşmuş bağımsız burjuva devletlerin davranışları – söylediklerimin yeterli suretleridir.

Enver Paşa'nın Türkiye'si, tüm Batı halklarının Doğu'ya karşı savaşta birlik olması gerektiği çağrısı yapan Wilhelm'in Almanya'sıyla ittifak yapmıştır. Brest konferansında Türk temsilcilerin tavrı mide bulandırıcıydı. Öte yandan Türk milliyetçileri korkunç Brest barışının koşullarından tatmin olmadılar.

Türkiye Ardahan, Kars ve Batum'u aldı. Dahası Türk güçleri daha da ilerleyerek Akhaltsykh ve Alexandropol'ü aldılar. Gürcistan'ı ancak Almanya'nın müdahalesi kurtardı. Sonra Türkler kendilerini Azerbaycan'a attılar ve Bakü'yü aldılar. Türklerin Bakü'deki iki aylık iktidarı, Kafkas proletaryasının kalesi olan bu şehrin uzun acılarla dolu tarihinin en kara sayfası oldu.

(...)

Kitleler, hem yerli hem yabancı efendilerine karşı ayaklanmalıdırlar. Eğer milli devrimci hareket, yerel burjuvazinin Hint, Pers vs. parlamentolarıyla hükmettiği yeni, güçlü Doğu devletlerinin kurulmasına yol açarsa, o zaman onbeş yirmi yıl içerisinde 1914-1918 savaşının bütün dehşetini solda sınıf bırakacak korkunç bir savaş daha yaşarız.9

Parlamenterizm ve sendikalar meselelerindeki muhalefetler gibi, ulusal sorunda Komünist Enternasyonal çizgisine karşı yapılacak muhalefet de etkili olmayacaktı. Dahası, Enternasyonal'de bu tartışmalar süredursun, Sovyet Rusya'nın dış işleri ve diplomasisi partide çoktan kabul edilmiş bu esaslara dayanarak işe koyulmuştu. Sovyet Rusya, Anadolu'da patlak verecek bir ulusal hareketi desteklemeye kararlıydı. Peki dağınık Türk milliyetçisi hareketin başına geçen Mustafa Kemal, Sovyet Rusya ve Komünist Enternasyonal'e dair ne düşünüyordu? Daha 1919'un Haziran ayında, Rusya'dan Anadolu'ya gelmiş olan General Semyon Mikhailovich Budyonny Mustafa Kemal ile görüşmüştü, ve aralarında geçen şöyle bir konuşma geçecekti:

"-Acaba Paşa Hazretleri, Anadolu’da kurulacak rejim için nasıl bir rejim düşünüyorsunuz?

-Tabii Sovyetler’in Şuralar Hükümeti’ne benzer bir hükümet tarzı!

-Yani Bolşevikliğin prensipleri üzerine kurulmuş bir cumhuriyet değil mi Generalim?

-Öyle olacak, devlet sosyalizmi dersek daha doğru söylemiş oluruz.  10

1919'un Eylül ayında, Enver Paşa'nın amcası olan ve daha İstanbul'dayken Mustafa Kemal ile birlikte çalışmaya başlayan Halil Paşa, para ve silah yardımı almak için Moskova'ya gönderildi. Kendisi gibi İttihatçılardan oluşan heyetiyle birlikte, Rusya'da bir yandan da Ermenilerin Bolşevizmin önünde en büyük engel olduğunu iddia ederek siyasi faaliyetlere de girişecek olan Halil Paşa, 1920 ortalarında, 100,000 lira değerinde altın ve bir miktar silah ve cephaneyle birlikte Anadolu'ya dönmeyi başaracaktı.11 Öte yandan görünen o ki, bu yeteri kadar hızlı olmayacaktı. 26 Nisan 1920'de, TBMM'nin kuruluşundan üç gün sonra Mustafa Kemal, Lenin'e şu mektubu yazacaktı:

Emperyalist hükümetlere karşı harekatı ve bunların egemenliği ve sömürüsü altında ezilen insanların kurtuluşu amacını güden Bolşevik Ruslarla çalışma ve hareket birliğini kabul ediyoruz.

Bolşevik güçleri Gürcistan üzerine askeri harekat yapar ya da izleyeceği politika ve göstereceği etki ve nüfuz ile Gürcistan’ın da Bolşevik birliğine girmesini ve içlerindeki İngiliz güçlerini çıkarmak için bunlara karşı harekâta başlamasını sağlarsa, Türkiye Hükümeti de emperyalist Ermeni Hükümeti üzerine bir askeri harekatı yönetmeyi ve Azerbaycan Hükümetini de Bolşevik devletleri grubuna sokmayı yükümlenir.

Önce milli topraklarımızı işgal altında bulunduran emperyalist güçleri kovmak veilerde emperyalizme karşı meydana gelecek ortak mücadelelerimiz için iç güçlerimizi kurmak üzere şimdilik, ilk taksit olarak beş milyon altının ve kararlaştırılacak sayıda cephane ve diğer savaş makine ve araçlar ve sağlık araçlarının ve yalnız doğuda harekat yapacak güçler için yiyeceklerin Rus Sovyet Cumhuriyeti’nce sağlanması rica olunur.12

Bu mektubun ardından resmi olarak başlayan ilişkiler kapsamında, Sovyet Rusya Mustafa Kemal ve başını çektiği milliyetçileri, 1920'de 3,065,000 altın ruble ve 100,000 Osmanlı altını, 1921'de 9,400,000 altın ruble ve 1922'de 4,600,000 altın ruble olmak üzere, toplam 10,791,412 lira değerinde para yardımı yapacaktı.13 Ayrıca Rusya, Kemalistlere toplam 37,812 tüfek, 324 ağır ve hafif makinalı ve 44,587 sandık mermi gönderecekti.14

Mustafa Kemal'in mektupları, emperyalizme karşı sloganları, kurmaylarının Ruslar gibi komiser ismini kullanması hep Lenin ve arkadaşlarının hoşuna giden jestlerdi. Öte yandan, burjuva diplomasisinde çok sık gerçekleştiği üzere, Mustafa Kemal'in Bolşevizme dair gerçek düşünceleri ve niyetleri, Ruslara söyledikleri değildi. 22 Eylül 1919'da Sivas'ta bulunan Amerikalı General James G. Harbord ile görüşmesinde, Mustafa Kemal şu sözleri sarf edecekti söyleyecekti:

Bolşevizme gelince, onun bize nüfuz etmesini önleyen dinimiz, geleneklerimiz ve sosyal bünyemiz gözönüne alınırsa bu doktrinin memleketimizde hiçbir şansı olmadığı anlaşılır. Türkiye'de ne kapitalist ne de milyonlarca işçi vardır. Bir toprak problemi de önümüze dikilmiş değildir. Toplumsal bakış açısından, dini kaidelerimiz bizi Bolşevikliği kabul etmekten alıkoymaktadır. Gerekli olursa hatta Türk milleti ona karşı savaşmaya hazırdır.15

Mustafa Kemal, daha 1919'da sarf ettiği bu sözlerle, kuracağı devletin ideolojisinin 'imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz' kısmının nereden geldiğini de göstermekteydi. Lenin ve yoldaşlarının ulusal sorun konusundaki tutumları, onların diplomatik ilişkiler tarihinde pek karşımıza çıkmadığı şekliyle, Mustafa Kemal'in lafazanlığına adeta tav olmalarına neden olmuştu. Oysa Mustafa Kemal, kendisi ve arkadaşları için Sovyet Rusya ile ilişkinin ne anlama geldiğini sonrasında gayet net bir şekilde ortaya koyacaktı:

O zaman bir sırat köprüsü geçmek zorundaydık. Meşhur sözdür, köprüyü geçene kadar... dayı dedik vesselam!16

Gerdûn

1http://en.wikipedia.org/wiki/Founding_Congress_of_the_Comintern

2Bukharin, Nikolai, Yuri Pyatakov ve Yevgeniya Bosh. “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Üzerine Tezler”. 1915. http://thecommune.co.uk/ideas/what-is-capitalism/imperialism/theses-on-the-right-of-nations-to-self-determination/

3Lenin, Vladimir. “Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı”. 1916. http://www.marxists.org/archive/lenin/works/1916/jan/x01.htm

4Lüksemburg, Rosa. “Rus Devrimi”. 1918. http://www.marxists.org/archive/luxemburg/1918/russian-revolution/ch03.htm

5Lenin, Vladimir. “Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Taslak Tezler”. 1920. http://marxists.anu.edu.au/archive/lenin/works/1920/jun/05.htm

6Roy, M.N. “Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Ek Tezler”. 1920. http://www.marxists.org/history/international/comintern/2nd-congress/ch0...

7Sultanzade, Avetis. “Komintern İkinci Kongre Konuşması”. 1920. http://www.marxists.org/history/international/comintern/2nd-congress/ch0...

8Chaqueri, Cosroe. “Sultanzade: The Forgotten Revolutionary Theoreticianof Iran: A Biographical Sketch ”. Iranian Studies, Cilt XVII, No. 2-3, Bahar-Yaz 1984 . s. 216-7

9Pavlovich, Mikhail. “Ulusal ve Sömürgeler Sorunu Raporu”. 1920. http://www.marxists.org/history/international/comintern/baku/ch05.htm

10Çolak, Özlem. “Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri”. Süleyman Demiral Üniversitesi. Isparta 2010. s. 34

11Çolak, Özlem. “Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri”. Süleyman Demiral Üniversitesi. Isparta 2010. s. 43-5

12Çolak, Bilgihan. “Atatürk Dönemi Türk-Rus İlişkileri”. Trakya Üniversitesi, Edirne, 2007. s. 46

13Çolak, Özlem. “Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri”. Süleyman Demiral Üniversitesi. Isparta. 2010. s. 107

14Çolak, Özlem. “Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri”. Süleyman Demiral Üniversitesi. Isparta. 2010. s. 101

15Tevetoğlu, Fethi. “Türkiye'de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler”. Ankara. 1967. s. 304

16Çolak, Özlem. “Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri”. Süleyman Demiral Üniversitesi. Isparta. 2010. s. 34