ODTÜ Olayları:Son Dönem Üniversite Eylemlerinin Sınıfsal Temeli Nedir?

Geçtiğimiz günlerde, fırlatılacak olan Göktürk-2 uydusunun TÜBİTAK'ın Ortadoğu Teknik Üniversitesi kampüsünden canlı izlenenecek olan fırlatma törenine katılacak olması üzere, üniversitede Başbakan Tayyip Erdoğan'a yönelik protestolar gerçekleşmesi ve sonrasında yaşanan olaylar, hala ülke gündeminde önemli bir yer tutmakta ve sürmekteler. Protestolar sonrası ODTÜ'de binlerce kişinin katıldığı eylemler, amfi işgalleri ve boykotlar yaşanırken başta İstanbul'da olmak üzere pek çok şehirde, ODTÜ'lülere destek vermek için öğrenci eylemleri gerçekleştirildi, ki aralarında ODTÜ rektörü de olan binlerce öğretim görevlisi de öğrencileri desteklediğini açıkladı ve hatta ciddi bir kesim de eylemlere katıldı.

Protestolara tepkisi, çevik kuvvet ekipleri eliyle ve ayrıca pek çok gözaltıyla ODTÜ'de ve sonrasında katıksız bir devlet terörü gerçekleştirmek olan hükümet, eylemcilere ve onları destekleyen öğretim görevlilerine karşı alışılmış saldırgan tavrını korumakta. Yüksek eğitim kolunda, koltuğunu kendisine borçu olan herkesi seferber eden AKP hükümeti, bir yandan bu kesimlerden destek bildirgeleri toplar ve Sabahattin Zaim Üniversitesi gibi adı sanı duyulmamış bir üniversitenin dahi ODTÜ'yü kınadığı tuhaf bir durum yaratırken, bir yandan da öğrenci ve öğretim görevlilerini terörist, ODTÜ'yü darmadağan edip sonraki eylemlere saldıran polisleri ise yalnızca görevlerini yapıp kendilerini savunan masum kahramanlar ilan ediyor. Hükümet yanlısı medya ise, olağanüstü bir çaba ile Erdoğan ve diğer hükümet yetkililerinin söylediklerinin dahi üstüne çıkmayı başarıyor. Gerçeğin hükümetin iddia ettiğiklerinden çok farklı olduğu ayan beyan ortada olsa da, uygulanan devlet terörüne eşlik eden yalanların etkisi kayda değer.

Mevcut duruma ve özellikle de hükümetin saldırgan üslubuna ve uygulanan devlet terörüne bakınca, gerçekleşen olayların hükümete ciddi bir tehdit teşkil ettiği, en azından hükümeti korkuttuğu düşünülebilir. Öte yandan biraz daha derinlere inince, daha farklı bir manzarayla karşılaşıyoruz. AKP hükümetinin ODTÜ olaylarında kullandığı saldırgan üslup esasında yeni değil. Erdoğan ve yandaşları, iktidarları boyunca karşılarına çıkan muhalif unsurların büyük çoğunluğuna karşı benzer bir saldırgan tutum takındılar. Aynı şekilde uygulanan devlet terörü de, ODTÜ için görülmemiş düzeyde olsa da, ülke genelinde yeni değil. Eylemlere katılan sayısı binlerle ifade ediliyor ama onbinlerle dahi ifade edilmiyor ki üniversitelerde okuyan öğrenci sayısı bir milyonun üzerinde. Öğretim üyelerinin sayısının da binlerle ifade ediliyor olması ise, yüz bine yakın öğretim üyesi olduğu düşünülürse, daha iyi bir sayı olmakla birlikte yeterli olmaktan uzak. Bunun ötesinde, özellikle öğrencilerin tepkisinin en yoğun olduğu üniversiteler ülkenin ODTÜ, Galatasaray, İstanbul Teknik Üniversitesi gibi iyi üniversiteleri. Hükümet, eylemcileri bu noktadan vurarak elit diye resmedip karşısına almaktan çekinmiyor. Dahası, bunu yaparak bir yandan kendi tabanını muhafaza ederken diğer yandan da MHP tabanına ve kararsızlıkları olan sağ kesime oynuyor. Yani kısacası, eylemlerin hükümete bir tehdit teşkil edecek bir gücü yok ve hükümet de gerçekleşen eylemlerden korkmuyor – aksine masabaşında yaptığı oy hesaplarından dolayı eylemcilerin üzerine gidebilecek kadar rahat hissediyor kendisini. Öte yandan benzeri şekillerde hedef aldığı ve katılımcı sayısı da benzer veya daha az olan TEKEL ve THY mücadelelerinin hükümeti gerçekten korkuttuğunu kısmi de olsa verdiği maddi tavizlerden anlayabiliriz1. Buradan yola çıkarak söyleyebiliriz ki hükümetin bu denli rahat hissetmesinin nedeni de eylemlere katılan öğrenci veya öğretim görevlisi sayısı veya eylemlerin merkezinin iyi üniversitelerden olmasından çok daha derinde yatıyor. Hükümetin rahatlığının nedeni, eylemlerin niceliği veya konumu değil, eylemlerin niteliği.

Galatasaray, İstanbul Teknik, Marmara, İstanbul, Mimar Sinan ve Yıldız Teknik Üniversiteleri öğretim elemanları, ODTÜ ile dayanışma için yayınladıkları ve temel çizgisi akademik özgürlükleri savunmak noktasında olan açıklamalarında şöyle demişlerdi: "Üniversiteler, iktidarların böbürleneceği projeler üreten, şirketlerin taşeronu gibi çalışan, kâr hedefine odaklanan imalathaneler değildir." Üzülerek belirtmemiz gerekiyor ki, üniversiteler tam da böyle imalathanelerdir ve kapitalizm altında yukarıda ifade edilenlerden başka bir işleve sahip olmaları mümkün değildir. Orta Doğu Teknik Üniversitesi de bu kurala bir istisna teşkil etmemektedir. Tayyip Erdoğan'ın “Siz nasıl bir üniversitesiniz? Sizin yetiştirdiğiniz öğrenciler bunlarsa Türkiye batmıştır” sözlerine ODTÜ'de Siyaset Bilimi Profesörü olan Raşit Kaya'nın verdiği şu yanıt, ODTÜ'nün ve genel olarak üniversilerin işlevine dair çok daha gerçekçidir: "Demek ki bizim yetiştirdiğimiz öğrenciler nitelikleri nedeniyle AKP’de görev alabilmişler. İsim vermek istemiyorum ama YÖK’te, TÜİK’te, BDDK’da, en üst düzeydeki yöneticiler bizzat benim öğrencilerimdi. Dolayısıyla Başbakan’ın bize ne tip öğrenci yetiştirdiğimiz konusunda böyle bir ithamda bulunması, çok haksız bir itham. Biz Başbakan’ın ima ettiği gibi terörist değil, AKP’ye bakan yetiştirdik." Bununla birlikte öğretim üyelerinin alıntıladığımız açıklamasına dair en büyük sorun, yanlış olması değil. Son dönemdeki eylemlilikler içerisinde mevcut çatışma dışında mücadeleler, mevcut iktidarın ötesinde bir düzen, üniversiteler haricinde bir dünya olduğuna değinen ender ifadelerden biri olması.

Zira eylemlerin sloganlarına bakınca üç temel odak noktası görüyoruz. Bunlardan ilki sığ bir AKP karşıtlığı. Geçmişte siyasi öğrenciler arasındaki AKP faşist mi, değil mi tartışması, AKP'nin faşist olduğu, dolayısıyla AKP'ye karşı herkesle omuz omuza verilmesi gerektiği sonucuyla bitmiş gibi gözüküyor. Bu da eylemlere Kemalistlerden Troçkistlere geniş gözüken bir siyasi yelpaze kazandırmış durumda. Eğer faşizm gerçekten tarihsel bir anlama sahip bir ideoloji ve pratikse, AKP'nin faşist olmadığını, uyguladığı devlet terörünün de gayet demokratik ve bütün demokratik burjuva devletlerinin uyguladığı bir devlet terörü olduğunu ifade etmemiz gerekse de, bu konuya burada derinlemesine eğilmeyeceğiz. Yalnızca AKP faşist de olsa, faşizme karşı düşman sınıfla işbirliği yapmanın işçi sınıfına ölüm ve yıkımdan başka birşey getirmediğini, meselenin faşizm veya demokrasi değil, faşizm ve demokrasi olduğunu, içerisinde bulunduğumuz çağda proleter bir çizgiyi savunmanın her türlü sınıf işbirliğini reddetmeyi gerektirdiğini ifade etmekle yetineceğiz.

Eylemlerin ikinci ana damarı ise, özellikle uygulanan devlet terörünün ardından, akademik özgürlük konusu olmuş durumda. Akademik özgürlük, AKP faşizmine karşı savunulan demokratik haklarla özdeşleştirilerek, eylemlerin sloganlarının ikinci ayağını oluşturuyor. Bu bağlamda, akademi dünyadan kopuk, kutsal bir iş yani bilim yapılan, her yere dokunulsa dahi dokunulmazlığı olması gereken bir alan olarak görülüyor. İstanbul'daki öğretim üyelerinin yayınladığı açıklamada akademiyi yüceltmek üzerinden kurulan bu yaklaşımı net bir biçimde görmek mümkün: "Akademinin vazgeçilmez görevlerinden biri de, hiçbir baskı altında kalmadan, toplum ve iktidarı sorgulamak, bunlar hakkında bilimsel ve eleştirel görüşlerini dile getirmektir. Üniversiteler, güçlünün karşısına bilgi, bilim ve özgürlükçü düşünce ile çıkabilmelidir. Araştırma alanı fark etmeksizin akademik özgürlükler bir bütündür." ODTÜ öğrencileri ile dayanışmak için öğretim üyeleri arasında toplanan imza kampanyası metninde ise şöyle denmektedir: "Biliyorum ki bugün sessiz kalır, demokratik haklarımı savunmazsam, bu anti-demokratik uygulamalar gittikçe yaygınlaşacak ve yarın hepimiz için çok geç olacak." Öte yandan akademik özgürlük, yalnızca ODTÜ'yü basan polislerin değil aynı zamanda ODTÜ'yü kınayan üniversitelerin de gösterdiği üzere, demokrasinin bir yanılsamasıdır sadece. ODTÜ rektörünün eylemcileri sahiplenir tutumu, kendisinin, Başbakan Erdoğan'ın aksine, bir gün ODTÜ'ye girmek değil her gün ODTÜ'de yaşamak durumunda olmasında kaynaklıdır. Bu yaklaşım, gerçekte olmayan bir hakkı savunmak üzerine kurulmaktadır.

Son olarak ise, değildiğimiz iki ana eksenin yanı sıra, başta ODTÜ'lüler olmak üzere özellikle öğrenciler arasında 68 kuşağının sol-milliyetçi eylemleri üzerinden hissedilen nostaljinin etkili olduğunu ifade edebiliriz. Eylemlerde "bağımsızlık uğruna al kanlara boyandık... yurdumuza faşist dolmuş, vurun gardaşlar vurun" gibi sözleri olan Gündoğdu Marşı'nın sıkça söylenirken, yurtseverlik ve tam bağımsız vatan edebiyatı üzerinden pek çok milliyetçi slogan da atıldı; ayrıca ABD Büyükelçisi Kommer'in arabasının yakılması defalarca hatırlandı ve hatırlatıldı. İTÜ Öğrenci Konseyi'nin ODTÜ'yü desteklemek için yayınladığı bildiride şöyle deniliyordu: "Tüm kaleleri fethettiğini sanan Tayyip Erdoğan, ODTÜ’ye de bu rahatlıkla girerken ODTÜ’nün tarihinde direniş olduğunu unutmuş olmalı. 1969’da ABD büyükelçisi Kommer’in arabasını ateşe vererek Tam Bağımsız Türkiye için meşale yakan ODTÜ, Amerikan Emperyalizmine geçit vermemiştir ki bugün onların hizmetkârları önünde diz çöksün". Düzenin şu veya bu kesimine karşı bir başka kesimiyle cephe kurma düşüncesindeki bütün yaklaşımlar kendilerini milliyetçilikle temellendirme eğilimindedirler; bu minvalde böylesi bir zeminde böylesi sloganların öne çıkması şaşırtıcı değildir.

Bu nedenlerden dolayı, ODTÜ'de başlayan son dönem üniversite eylemleri hükümet için bir tehdit değildirler çünkü düzen için bir tehdit oluşturma şansları yoktur. Zira, her ne kadar geniş gözükse de, eylemlerin üzerinden örülmüş olduğu üç temel nokta, işçi sınıfının geri kalanı bir yana, çoğu şüphesiz proleter olan öğrenci kitlesinin büyük bir kısmına dahi yayılmasını neredeyse imkansız kılmaktadır. Çünkü öğrenci kitlesinin büyük çoğunluğu ne AKP'yi, ne faşizmi, ne ülkenin bağımsızlığını ne de akademik özgürlüğü umursamaktadır. Öğrenci kitlesinin büyük çoğunluğunun dünyası, her ne kadar üniversitedeki konumlarından dolayı küçük burjuva ve burjuva ideolojik etkilere açık olsalar da, mümkün olduğu kadar çabuk mezun olup ekmek tutmak derdi tarafından şekillenmektedir. Bu eylemlerin üzerinden kurulduğu zemin, üniversitelerdeki proleter öğrenci kitlesinin hayatlarına, hayat kaygılarına ve maddi koşullarına temas etmemektedir. Eylemlerin üniversite dışındaki işçi sınıfına dair zaten hiçbir iddiası dahi yoktur; son dönemde üniversitelerdeki güvencesiz çalışma koşullarına karşı hareketlenmeye başlayan eğitim işçilerinin mücadelesi için ise ancak berraklaşan suyu bulandıracak, onların hareketliliğini kendisine kaydıracak tehlikeli bir etkileri olabilir. Bütün bunların nedeni, her ne kadar üniversitelerde pek çok eğitim işçisinin kazanmış ve katılımcılarının büyük çoğunluğunu proleter öğrencilerin oluşturduğu eylemler olsalar da, bu eylemlerin sloganlarının burjuva sloganlar; temellerinin sınıf işbirlikçi bir yaklaşım olmasıdır.

Gerçekler işçi sınıfına asla zarar vermez. Sınıf işçbirlikçiliği, üniversitelerde içtenlikle mücadele etmek isteyen proleter öğrenciler ve eğitim işçileri için şu veya bu hükümetten daha büyük bir düşman; coplar ve biber gazından daha büyük bir engeldir. Üniversitelerde proleter öğrencilerin ve eğitim işçilerin düzene ve düzenin bir parçası olarak AKP hükümetine karşı gerçekten etkili olacak bir mücadele vermeleri mümkündür. Ancak bu mücadelenin temeli akademinin kutsal bir alan olduğu inancı veya Kommer'in arabasının yakılışına dair anılar olamaz; sadece öğrencilerin yaşama koşulları ve gelecek kaygıları; eğitim işçilerinin çalışma koşulları, ücretleri ve iş güvenceleri olabilir. Ancak böylesi bir temelden yükselen bir mücadele, devlet terörünün arkasında arsızca sırıtan burjuvazinin kalbine korku salabilir.

Gerdûn

1TEKEL'de 4-C sürecinin TEKEL'den sonraki sektörlere uygulanmasının ertelenmesi ve koşullarda yapılan çok ufak iyileşmeler, THY'de grev yasağının geri çekilmesi gibi.