Kıbrıs'ta Grevler: Kuzey ve Güney'in Ortak Noktası, Kapitalizmin Krizi

KKTC'de, 28 Aralık günü Lefkoşa Türk Belediyesi işçileri, 11 aydır düzensiz ve son 3 aydır hiç alamadıkları maaşları için genel greve çıktılar. Bir önceki gün, işçilerin yaptığı eylemde çıkan ve adeta bir isyanı andıran çatışmalar sonucu 21 sendikacının gözaltına alınmasına istinaden genel greve giden sendika, yapılan grevin ardından gözaltındakilerin bırakılmasını talep etmişti.

Bir önceki gün yaşanan eylemde, işçiler aynı zamanda KKTC'de iktidarda bulunan iktidardaki burjuvazinin sağını temsil eden Ulusal Birlik Partisi'nin binasına da girmişler ve tepkilerini dile getirmişlerdi. UBP, TC emperyalizminin tescilli katili Rauf Denktaş tarafından 1975 yılında kurulmuş ve 2009'daki parlamento seçimlerinde yaklaşık %44'lük bir oranla seçimden 26 milletvekilini meclise sokarak galip ayrılmıştı.

O nedenle eylemin ilk başladığı günden aylar önce biriken öfkenin açığa çıkması ile söndürülmesi bir oldu. Çünkü sendikaların genel grevleri var. Genel grevleri düzenleyen sendikaların tek derdi sendikacıların bırakılması değil. Tarihte görülen bütün örnekleriyle sendikalar, işçi sınıfının mücadelesini sektörel, yerel ya da işyeri tabanlı bölerek gelişmeye çalışan hareketin ateşini daha yanmadan söndürüyorlar.

Güney kesiminde ise işler bir o oranda içinden çıkılmaz halde. Kapitalizmin krizinin en ağır yüzü ile karşı karşıya kalan Yunanistan işçi sınıfından çok fazla farkı olmayan Güney Kıbrıs işçi sınıfı, ödenmeyen maaşlar ve giderek elden giden yaşam koşullarının kötüleşmesi nedeniyle eylemlere başvuruyor. Özellikle 12 Aralık'ta gerçekleşen eylemlerin genel karakteri, Güney kesiminin işçi sınıfının kötüleşen koşullarına tepkiyi geliştirmesi oldu. Hemen ardından da bir süre önce havayolu işçilerinin grev yasağı ile karşılaşması neticesinde greve çıkmaları da hala hafızalardayken, öğretmenler kesintilere karşı bir yürüyüş düzenlediler.

Dimitris Hristofyas'ın devlet başkanlığı yaptığı Güney Rum Yönetimi'nde, Stalinist AKEL (Emekçi Halkın İlerici Partisi) 2008'den bu yana iktidarda bulunuyor. Ancak bu hükümeti de zorlayan bir şey var. O da, tıpkı kuzeyin burjuvazisinin dibine kadar battığı aşırı borç krizi.

Özellikle işsiz sayısının 53 bini aştığı ülkede, ekonomik krizi ötelemek için burjuva devlet tarafından atılmaya çalışılan adımlar en son IMF ile yapılan görüşmeler sonucunda yeni bir paketin kabulü ile neticelendi. Mecliste yaptığı konuşmada gözyaşlarına hakim olamayan Hristofyas'ın “Herkes Avrupa Birliği'ne girerek altın kaşıkla yemek yiyeceğini sanıyor ancak kriz nedeniyle tahta kaşıkla bile yemek yiyemeyeceğiz.” sözleri aslında küresel ekonomik buhranın geldiği noktayı ve geleceği az buçuk gösteriyor gibi. Güney Kıbrıs'ta ilerleyen dönemde burjuvazi tarafından yürürlülüğe koyulacak olan “önlem paketi”, kamu sektöründeki işçi ve emeklilerin maaşlarının %6,5 ila %12,5 aralığında azaltılması, yine kamu işçilerinin mesai saatlerinin düzenlenmesi, akaryakıt fiyatlarına yapılacak artış ve çocuk ile öğrenci yardımının kaldırılması gibi maddeler içeriyor ve bu güneydeki işçi sınıfı için daha kötü koşulların habercisi. Tarihsel deneyiminden aldığı mirasla hareket eden kuzeyin burjuvazisi gibi, güneyin burjuvazisi de ekonomik düzenlemelerin ciddi bir tepkiyle karşılaşmasının önünü alabilmek için hepsinin tamamen yürürlülüğe girmesini iki yıllık bir süreye yaymış durumda.

Adada böyle bir gündem varken, TC burjuvazisinin siyasi temsilcileri krizin bütün kapitalizmin genel bir sorunu olduğu gerçeğine inat, güneyin yaşadığı borç krizine ve S&P'nin, Güney Kıbrıs'ın notunu 'B'den CCC+'ya, görünümünü de negatife düşürmesine ilişkin Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış'ın ağzından “Allah kurtarsın” demişti. Ancak anladığımız kadarıyla Bağış, resmi %9, gayriresmi %15'leri aşan işsizliğin halen giderek büyüdüğü TC'nin bu dünyada değil, Mars'ta kurulan bir ulus devlet olduğunu ve bu sözlerini de uzaydan söylediğini düşünüyor olmalı. Aşırı borçlanma, cari açık ve işsizliğin giderek arttığı TC topraklarında ve dünyanın başka herhangi bir yerinde, bu kadar rahat ancak ve ancak burjuvazi olabilirdi. Ne yazık ki şimdilik sadece krizin derinleşmesi ile uykusuz gecelerin onları beklediğini söyleyebiliriz.

Bütün bunların yanısıra, Kuzey ve Güney Kıbrıs'ın burjuvazilerinin aralarında yıllardır süren husumetin güncel sayılan bir diğer unsuru da petrol. Yaklaşık üç yıl kadar önce, Akdeniz'de petrol arama çalışmaları başlatmış ve Türkiye de buna yanıt olarak savaş gemileriyle sondaj çalışması yapılan kara sularında çalışmayı sabote etmeye çalışmıştı.

Güneydeki sol iktidar ile, Kuzey'deki sağ iktidar arasındaki ortak yanlar bariz. İkisi de krizin ürünü, kemer sıkma politikaları ile adadaki işçi sınıfının yaşam koşullarının daha da kötüye gitmesine neden oluyorlar.

Güneyin soldan (Emekçi Halkın İlerici Partisi'nden) söylenen yalanları ile sağdan gelen kuzeyin (Ulusal Birlik Partisi'nin) yalanları birleşince, ortaya çalışan işçiler için ağır çalışma koşulları ve kronik işsizliğin sürmesi, koşulların daha da ağırlaşması kalıyor. Birisi 74'teki askeri harekat ile binlerce insanın hayatını kaybetmesine ve evsiz kalmasına yolaçan TC burjuvazisinin bir beslemesi, diğeri ise kapitalizmin krizinin en ağır sonuçlarıyla karşı karşıya kalan Yunanistan burjuvazisinin himayesindeki post-stalinist bir karikatür.

Sol ya da sağ iktidarlar, kapitalizmin beşik kertmeliğinde, krizden dolayı kötüleşen çalışma koşulları, kesintiye uğrayan maaşlar ve yeni grev dalgalarına yelken açıyorlar. Kuzey ve Güney kesiminde özellikle kriz, aşırı istihdam ve 200 milyon liralık borçtan kaynaklı yaşam koşullarında giderek artan bir gerileme var. Ancak bu, kapitalizmin daha yaşanabilir hale getirilmesiyle ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor. Maaşların daha düzenli ödenmesi demek, yaşamımızın her alanında, gıda ve temel tüketim maddelerine düzenli zam yağmuru demek; daha az işsizlik işin ücretinin azaltılması ve daha çok süre işyerlerinde kapalı kalıp daha az ücret almak demek; kapitalizmde krizin olmaması demek, işçi sınıfı için daha iyi sömürü koşulları demek anlamına geliyor.

Güney ve kuzey kesimleri her daim bir diğer kesimin işçi sınıfı içerisinde kin ve nefret tohumlarını ekerek onları birbirlerine düşman göstermeye çalışmışlardı. Burjuvazinin işçi sınıfı mücadelesini bölen temel araçlarından, ulus-devlet kavramı ve etrafında şekillendirilen milliyetçilik, şovenizm, ırk fobisi, ötekileştirme ve benzeri ideolojik silahlar yalnızca adada hala iki ayrı işçi sınıfı varmış gibi göstermeye çalışıyor. Bir tarafta Türk işçiler grev yaparken diğer tarafta da yaşam koşulları için grev yapan işçilerin mücadelesini ayrı, tarihsel ve anlık olarak birbirinden tamamen kopuk süreçlermiş gibi algılanmasını istiyor. Çünkü bu onların işine geliyor. Böylece birleşemeyen, sendikalar ile pratik yalıtılmışlıklarını aşamayan tek işçi sınıfından değil, bir toprak parçası üzerindeki iki “ayrı” işçi grubundan bahsediyor oluyoruz. Uluslarla bizlerin önüne set çekmeye çalışanlar yine burjuva kampın temsilcileri oluyorlar. Ancak ekonomik, toplumsal ve siyasi çıkarlarının kesişim noktasında yine aynı işçi sınıfından yani tıpkı dünyanın herhangi bir ülkesinde olduğu gibi, bütün Kıbrıs'ın işçi sınıfından bahsediyoruz.

İşçi sınıfının vatanı olmadığı gibi, kapitalizmde bütün insanlık için de bir gelecek bulunmuyor. Şu anda gerçek potansiyelini açığa çıkarttığından bahsedemediğimiz ancak bütün dünyada olduğu gibi, Kıbrıs'ta da kapitalizmin krizi ve burjuvazinin vaadleri bizleri bölmeye yarıyorken, tarihin tek devindiricisi olan işçi sınıfı mücadelesini birleştirerek ve genelleştirerek yayabilir ve büyütebilir, geleceği insanlığın ayaklarına getirebilir.

Bunçuk