Jîn : Bir Hakikatli Gerçeküstücü

Bu sene İstanbul Bağımsız Film Festivali kapsamında vizyona giren ve burjuva medyada çok fazla yer bulamayan ancak taşıdığı güncellik ve bu güncelliğe dair getirdiği hem çok gerçek, hem de bir o kadar gerçeküstücü bakışı ile üzerinde değerlendirme yapmayı gerektirdiğini düşündüğümüz bir sinema çalışması var: Jîn.
 

Filmde işlenen konunun yıllardır devam eden emperyalist çıkar savaşının iki sivri ucunu oluşturan taraflarından PKK ve özelinde PKK'li kadın bir gerilla olması da ayrı bir önem taşıyor. İmralı ve Abdullah Öcalan ile yapılan BDP ve devlet müzakerelerininin burjuva gündemi neredeyse kapladığı ve her gün yeni bir açıklamalar silsilesi ile güne başladığımız şu dönemde soruna çok mikro tarzda olsa da içerisinde koskoca bir Kürt sorunu kozmosunu da barındırması açısından da dikkate değer bir çalışma olarak önümüzde duruyor. Bunu da bir insan olarak kadın olgusuna parmak basma yoluyla yapıyor. Bunların yanısıra, doğanın içerisinde bulunulduğu algısını sonuna kadar veren ve başarılı olduğunu düşündüğümüz çekimlere sahip olması ve bir süre insanı içerisine alan bu durgun ama doğal dinamizmi ses ve görsel akış ile izleyiciye ulaştıran bu çaba çalışmaya ek bir puan getiriyor. İlacını içmesine ve hayatta kalmasına yardım ettiği iki insandan teşekkür alan karakterimizin oyunculuğu ve filmin müzikleri takdir edilmeye değer.
 

Filmin genel konusundan ziyade esas odak noktasına değer mihenk taşı, bir kadının belli engelleyici koşullar altında o kadar yolu kendi başına nasıl gelebilecek olması oluşturuyor. Özellikle bağımsız bir çalışma olması ve kullanılan çekim teknikleri ile yönetmeni Reha Erdem için hem bir deneysel yanı, hem de bir sıçrama tahtası olarak değerlendirebileceğimiz bu çalışmada esas konu aslında PKK kampından 17 yaşındayken kaçmaya karar vererek İzmir'deki dayısının yanına gitmeye uğraşan bir kadın ve onun yolculuğu, yol boyunca karşılaştığı zorluklar ve özellikle bir kadın olmasından gelen toplumsal baskı unsurlarına karşı mücadelesindeki tekbaşınalığı. O nedenle filmin merkezinde yer alan ve aslında hiç çıkılamayan “yol ve yolculuk” teması fazlaca göndermeye sahip. Örneğin otobüs şirketlerinin bulunduğu semte gitmesi, yolda onlarca araç beklemesi ve bu sırada bir kamyon, bir minibüs ve kimi zaman da bir sivil polis aracı, kadının tarihsel yolculuğu boyunca karşı karşıya kaldığı zorlukların sadece küçük ayrıntıları. Esas belirleyici ayrıntı ise bu koşullardan çıkan ve gerilla geçmişini terkedip karşı tarafa da geçmeden sadece kendi tercihleri üzerinden bir yaşam kurgulamaya çalışan 17 yaşında bir kadının yolu nasıl tercih edeceği. Buradaki yol algısı aslında inanarak gerçekleştirmiş olduğu bir mücadeleyi geride bırakmasıyla, ileride onu bekleyenin sadece kendi tercih ve hareket alanı içerisinde yapacağı manevralara bağlı olması ve ancak içerisinde bulunduğu koşulların ürünü bir kadın ile günümüzde kapitalist toplumun ataerkil toplumsal kurgusunun içerisinde kendisine nasıl bir yer edinmeye çalışma çatışkısını yaratacak olması konusu filmin temelini oluşturuyor. Ancak Jin, hiçbir zaman ninesine ulaşamıyor, yani amacına.
 

Örneğin, film boyunca karşılaştığı ve diyaloğa girdiği bütün erkekler ya bir çoban, ya bir kahya, ya bir otobüs firması çalışanı ya da Kürtçe bilen bir korucu. Hepsinde de ya sözlü tacize uğruyor, ya da tecavüze uğramaktan kendi çabası ile kurtuluyor. Bu açıdan ona reva görülen yeri kabullenmemeyi daha çoktan kafasına koymuş bir portre çizen karakter, bu yolculuğu sırasında hiçbir zaman kullanmadığı kalaşnikofunu da başından geçirdiği bütün badirelerden sonra yeniden (ve hiç kullanmamak üzere) eline alıyor. Kamptan ayrılışı, TSK ile karşılaşmaları ve bütün bunların pastoral çekimler ile işlenmesi hem karakterin yaptığı tercihin ve mücadelesinin kendisine haslığı ve orjinalliği aslında filmin sonuna doğru kendisini daha çok hissettiren gerçeküstü bir bakışın da yansıması. Doğanın insan türünün en gelişmiş formu ile yaptığı anlaşmasında üretkenliğin ve doğaya aitliğin sembolü olarak kadın figürü ve anaerkil toplum yapısına bir göndermede burada geliyor ve ormanın ve içerisindekilerin kendisi karakterimizin asıl dostları oluyor. “Gerçek” ama kirli hayattan değil, ona uzak ama bir o kadar da yakın gerçeküstü yoldaşları oluyor. Bir köy evinden aşırdığı elmasını paylaştığı boz ayı, sınırdan geçerken bombardımana maruz kalmasından geriye miras kalan yarasını iyileştirdiği Roboskili bir eşek, en çaresiz anında ona silahıyla saldırmadığı için karakterimize de saldırmayan bir vaşak ve sadece ona gülümsediği için onun “gidişine” üzülen bir geyik bütün onun dostları. Ayrıca filmde kullanılan şahin ve özellikle yarasa temaları da insan aklına bir Ahmet Kaya şarkısını getirmesiyle ayrıca düşündürücü ve hoş metaforlar.
 

Film boyunca iki tarafa da dahil olma “fırsatlarını” yakalayan ancak ikisini de tercih etmeyen bir kadın olarak Jin izlenmeyi hakeden pastoral bir gerçeğin bu kadar “gerçeküstü” olabileceğini anlatan nadir çalışmalardan ve bütün bu koşulların içerisinde mücadele eden bir kadını anlatmaya dair cüreti ile izlenmeyi hakediyor.

Bunçuk