Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm Üzerine

Bu yazı, EKA'nın Türkiye şubesi olarak yakın bir sempatizanımız ile bir süredir devam ettirdiğimiz tartışmalar ışığında kaleme alınmıştır. - EKA Türkiye Şubesi

Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşam süreci, yani düşünme süreci -Hegel bunu “Fikir” (“İdea”) adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür- gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, yalnızca “Fikir”in dışsal ve görüngüsel (Phenomenal) biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklındaki yansısından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.- Kapital, Almanca Baskıya 2. Önsöz

Engels, Marx için bir dahi olduğundan bahsediyordu ve Marx'ın bu zihin kıvraklığı Hegel fesefesini de aşarak onu ayakları üzerine oturtmanın da bir aracı haline geldi. Bir teori olarak diyalektik materyalizm, hem Hegel'in ideacı diyalektiğinin ve hem de Feuerbachçı metafizik materyalizmin bir aşılması idi. Bu da Marx'ta idealist bir mutlak ideden materyalist bir nedene, Feuerbach'ın “Yeni İdealizminden” (ya da İnsan dininden) bütün proleterlerin kurtuluş rotasında saf tutması yönüne evrilecekti.

Bir yöntem olarak vücut bulan diyalektik materyalizm bir teorik öncü de belirlemişti: bütün bilgilerin duyularla elde edildiği gerçeği. Bu mekanik bir duyu bilgisine değil, insani ve toplumsal bilginin edinilmesi sürecinin maddi bir karşılığıydı; burada devreye, teori ve pratiğin diyalektiği praksis giriyordu. Öznel idealizmin yalnızca duyumlanabilir görüngülerin bilinebilirliği (ve empirizm ile Kantçı yaklaşımların) tezi ile nesnel idealizmin duyular üstü bir gerçekliğin saf sezgi ya da düşünce ile bilinebileceği yaklaşımına karşılık Marx, nesnelere ait bilgiyi (duyumsal, pratik, teorik, vb.) nesnelerle girdiğimiz etkileşim ile ediniyor olduğumuzu ve bu bilginin de doğruluğunu ancak ve ancak toplumsal pratik ile doğruladığımızı, sağlamasını kurduğumuzu belirtti.

Geldiğimiz noktada kafamızı Antik Yunan dönemine çevirdiğimizde Herakleitos bize şu ipuçlarını veriyordu:

Bağlanışlar, bütünler ve bütün olmayanlar, birarada duran ve ayrı duran, birlikte söylenen ve ayrı söylenen. Her şeyden bir, birden her şey!

Ölümsüzler ölümlü, ölümlüler ölümsüz. Biri diğerinin ölümünü yaşar, diğeri de ötekinin yaşamını ölür.

Karşıt olan şeyler biraraya gelir, uzlaşmaz olanlardan en güzel uyun doğar. Her şey çatışma sonucunda meydana gelir.

Burada Antik yunan filozofu için içiçe geçen durum ile olgular sözkonusuydu ve aynı nehirde hiçbir zaman yıkanamazdık...

Bir ağacın çiçeğinin meyveye dönmesi ve oradan üreme kavramı ile yüzleşmemize dikkat çeken Hegel, tez-antitez-sentez üçlemesiyle diyalektiği başka bir aşamaya taşıyordu. “Bilinç, kendi başına özgür değildir” derken tinin fenomenolojisinde arkeolojik kazılar yaptığı sırada, zorunlulukların hep birer zorunluluk olarak kalacağı ve köle ya da işçinin her zaman köle ya da işçi, efendinin ya da patronun da her zaman efendi ya da patron olarak kalacağını söylüyor, bunun ismine de “ortak tinsel topluluk bilinci” diyordu. Onun için bilincin ayrıca bir hareketlilik süreci geçirmesiyle farklılaşıp evrimleşmesi ve kölenin başka bir topluluk oluşturma ihtimali ya da efendisine karşı gelmesi sözkonusu değildi çünkü tarih onun için donmuş, kaskatı kesilmiş ve nihai mutlak son olan büyük Prusya idesine doğru ilerlemekteydi. Bu bir “herkes yerini bilecek” teorisiydi ve Hegel için filozoflar sadece yorumlayanlardı.

Filozoflar, dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar;” ancak “sorun onu değiştirmektir” derken Marx bütün gerçekliği insan aklından dışarı çıkartmış ve onun bugüne kadarki boyunduruğuna bir son vermişti.

Nesnel hakikatin insan düşüncesine atfedilip atfedilemeyeceği gerçeği, bir teori sorunu değil, pratik bir sorundur. İnsan, hakikati, yanin düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği konusundaki tartışma skolastik bir sorundur. (...) Koşulların değişmesi ile insanın faaliyetinin değişmesinin örtüşmesi, ancak altüst edici pratik biçiminde kavranıp, ussal olarak anlaşılabilir.- F. Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu

Hegel başaşağı çevrildi, maddi pratik artık düşünsel ideanın yerine geçti ve her birisini praksis harcı ile tutturuyorduk: tarihsel-toplumsal insan, toplum dini ideanın yerine, tinsel toplumun yerine geçiyordu. Marx'ta İngiliz ekonomi-politiğine Fransız ütopik sosyalistlerinin fikirleri harmanlanıyor, Alman felsefesi de yanlarına getirilerek tamamen aşılıyordu.

Diyalektiğin tarihe uyarlanması işi de bir ihtiyaçtı ve belirleyici unsur olarak bir manivela aranmalıydı. Bütün gelişim ve altüst oluşların temelinde yatan yegane sebebin üzerine gidilmesi gerekliliği Marx'ta toplumun maddi temelinin üretimi ve yeniden üretimi şeklinde teorileşti ve teori dünyevileştikçe şu üç temel üzerine oturdu: (1) üretim biçimi ve ilişkileri olarak üretim tarzı, (2) el konulan artık-değer olarak artı-değer ya da kar ve (3) toplumun toplumsaldan uzaklaşması olarak yabancılaşma.

Seçenekler ve maddelerin çoğaltılabilirliği onun günümüzü ifade ediş tarzına zarar vermiyor, aksine ekonomik krizi ile kapitalizmin bütün bu vebalı bünyesinin barındırdığı çürümüşlüğe işaret ediyor. Altyapı-Üstyapı tartışması da bunlardan bir tanesi. Bir ekonomik alan olarak altyapısal unsurlar üretim biçimi, ilişkileri ve araçları iken, daha çok onun bir yansısı niteliğindeki üstyapı ise hukuk, siyaset, din, kültür, vb. alanları kapsıyordu. İkisi de birbirine diyalektik bağlarla bağlanmış ve esasında iktisadi alanın kendisinden besleniyor ve şekilleniyordu.

Aradaki geçişler tamamen maddiydi ve önemli ölçüde birbirlerini başka bir altüst oluşla yerle bir etmişti. Topraklarını ekip ürünlerin büyük bir çoğunu beye ya da toprak sahibine veren serflerin karlılığı giderek bu beylerden alınan vergiler ile zenginleşen krallıkları ve oradan da bunların daha da mutlakiyetçileşmelerini doğuruyordu. Merkezi bir otorite etrafında güçlenen ve ordu kuran bu monarşiler barut ve topun da yardımıyla derebeylerinin kalelerini yıkmaya başladığında saklanacak yerleri kalmayan eski efendiler krala bağlandı ve serflerin artık “özgür” köleler olarak istedikleri gibi meta üretiminde kendi emeklerini satmalarının önü açıldı. Marx, bize tarihin aslında nasıl olduğunu ve olmaya devam ettiğini anlatıyordu. Kabilelerin ortak yaşantısı olarak ilkel komünal toplumu, şehir devletlerindeki aristokrasinin yükselişinin bir ifadesi olarak köleci toplumu ve aracı ekonomik unsurların yani tüccarların orta sınıf olarak nasıl yükseldiği ve kapitalizm ile sistemin çarklarını nasıl ele geçirdiğini bize ifadelendiriyordu. Ulus-devlet de bu sistem için en uygun kılıftı. Bir taraftan ülke savunması ya da dünya savaşları adı altında milyonlarca proleter cephelerde birbirlerine katlettirilecek, burjuvazi avuçlarını her ovaladığında banka hesaplarına kurşun sayısı kadar para akacak ya da ülke kalkınması adı altında işçiler günlerce işyerlerine kapatılıp aynı gemide olduğumuz yalanıyla yine aynı bankaların aynı hesaplarına aynı paralar akıtılmaya devam edecekti. Kapitalizm buna yarıyordu. Ludistlerdeki sabotaj ile grevin ataları yaratılacak, 36 İspanya'sında toprağın ve dolayısıyla rant ve sermayenin önemli bir sahibi olan kilisenin temsilcileri kurşuna dizilecek, ABD İç Savaşı'nda yeni bir üretim biçiminin önüne engel olan üretim ilişkileri aşılacaktı.

Altyapı-Üstyapı tartışmasında da tarih boyunca bu kavramlar üzerine oldukça fazla gidilmişti. Althusser burada ikisinin ayrıksılığında tarihi kuramsal bir anti-hümanizm ile tanımlıyorken Gramsci ise altyapıdan ziyade üstyapı öğelerine vurgu yapıp sivil-toplumculuğa sevgi gösterisi gösteriyordu. Her ikisi de stalinizmin çocuklarıydı ve toplumun iktisadi altyapısının değiştirilmeden üstyapı ile sistemin de değişebileceğini yani kapitalizmin yıkılabileceğini öngörüyorlardı. Stalinizm tam da bunu yaptı ve iktidarı elinde tutan sovyetlerden geri aldı, dünya devriminin mümkün olduğu ancak bir şans olarak beklendiği koşullarda ekonomik altyapı olduğu gibi kalıyorken eski çarlığın yerine bir başka siyasi erk gelmiş ve en az kapitalizmdeki kadar sömürülen işçiler yaratmıştı. Gramsci ise sivil-toplumdan, organik aydınlardan ve örgütlenecek işçilerden bahsederken aklımıza günümüzdeki burjuva solunu getiriyor ve halkçılıktan, uvyerizme kadar uzanan yelpazede burjuva politikalarını gözler önüne seriyordu. Bu da burjuva demokrasisini besliyor, ancak sistem aynı kalıyordu.

Bunu rehber edinen özel bir kitap üzerine de eğilebiliriz. Geçmişinde burjuva bir köşe yazarı olan ancak Marxist olmasından sonra SPD önderliğinin 1. Dünya Savaşı sırasındaki savaş yanlısı karşı-devrimci tutumu nedeniyle Rosa Luxemburg, Karl Liebnecht ve Joniches ile aynı enternasyonalist safta yer alan Franz Mehring'in “Tarihsel Maddecilik Üzerine” adlı çalışması tam da böyle bir eser. Mehring burada, “insanın tarih öncesinin” (Marx) sona erişinden; bunun ardından, “insanlar, kendi tarihlerini tümüyle bilinçli biçimde yapacak ve insanın zorunluluk dünyasından özgürlük dünyasına sıçrayışı”nın (Engels) kendisini anlatıyor. Altyapı ve Üstyapı kavramlarına da değinerek aralarındaki ilişkinin diyalektik yapısına, üretim ilişki ve biçimlerinin sadece bir ürünü olarak siyasetten bahsediyor. Siyasi iktidarı ele alsak da ekonomik temelin aynı kalması halinde bile yine bizim kapitalizmden bahsediyor olacağımızı hatırlatıyor. Üretim biçimlerinin toplum yaşantısına etkilerinden sözü açarken, Koryaklar örneğinden ve keşiflerin büyük altüst oluşlar yarattıkları tezine karşılık büyük altüst oluşların coğrafi keşifleri tetiklediğinden bahsediyor. Dinin de siyasi alan gibi bir sonuç olduğunu, nedeninin ise tamamen ekonomik olması üzerinden Haçlı Seferleri örneğine dalıyor ve Protestan ahlakının o “çok çalışanı Tanrı/Allah sever” kıvamındaki öğretilerine işaret ediyor ve işte tam da kapitalizme özgü bir ahlak yapısı diyor.

Bir teori ve yöntem olarak da, diyalektik ve tarihsel materyalist yöntem yaşamı ve tarihsel olguları anlamamız işini yerine getiriyor. Son söz niyetine, marksizm proletaryanın yegane bir kazanımıdır da diyebiliriz. Çünkü çıkarları ortak ve aynı zamanda devrimci ve sömürülen tek bir sınıf olan işçi sınıfı için konuşuyor. Burjuvazi kendi teori ve yöntemlerinden varolduğu sürece vazgeçmez çünkü aynı koşulların ürünü bir yöntemi vardır. Bu yöntem bizim benimseyeceğimiz yöntem olamaz çünkü tek kazanımımız “kazanılanlar tarafından yazılan tarihte” (Voline) deneyimlediğimiz mücadeleler, yenilgiler ve Marksizm.

EKA Türkiye Şubesi