Kuzey Kore: Stalinist Bir Kapitalizm Karikatürü

 

 

 

 

 

 

 

Geçtiğimiz haftalarda, Çin'in doğusunda yeralan Kuzey Kore (diğer adıyla Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, KDHC), yaptığı nükleer füze denemeleri ile dünyanın gündemine oturmuştu. Bunun üzerine, başta ABD olmak üzere birçok ülkenin hakim sınıfından yetkililer, gerçekleştirilen nükleer denemeyi kınadılar ve önlem alınmasının gerekliliğine vurgu yaptılar.

Buna karşılık olarak, dünya üzerindeki birçok insan tarafından haritada nerede olduğu dahi zor kestirilen ve daha çok devletin düzenlediği kitlesel mitinglerinde yapılan dans kareografisi gösterileri ile anımsanan K.Kore, tehdit olarak gördüğü emperyalist devletlere karşı bir savunma niteliği taşıdığını belirttiği bu denemeyi haklı göstermek için elinden geleni yaptı. Önümüzdeki ay, ABD ve Güney Kore'nin yapacağı ve tahmini 210 bin askerin katılacağı ortak askeri tatbikat için böyle bir hamlenin yapılıp gözdağı verilmeye çalışılması olarak algılanabilecek bu gibi bir deneme sonunda K.Kore'de merkeze 0 olan yani yer yüzeyinin üzerinden başlayarak çevre bölgelere yayılan 4,9 şiddetinde bir deprem bile gerçekleşmiş oldu. Bu nükleer depremi, bir anda kendi gibi emperyalist olan diğer devletlerden gelen kınamalar takip etti.

K.Kore'nin nükleer denemesini kınayan ve dünyayı birkaç günde cehenneme çevirebileceği silahları elinde bulunduran ABD'nin ve Rusya'nın yaklaşımı ise reel politikanın bir yansıması. Örneğin, emperyalist olmadığını ve halkların koruyucusu rolünü üstlendiğini iddaa eden (ve aslında gayet net bir biçimde emperyalist olan) K.Kore ile onun emperyalist güç olarak gördüğü (ve basbayağı emperyalist bir diğer güç olan) ABD arasında 1994'te iki adet nükleer santral inşası yapma anlaşması gerçekleştirilmişti. 1999 yılında nükleer silahlanmaya yönelik eğilimini bir süreliğine donduran ve ABD'nin Clinton döneminde bu ülkeye uyguladığı yaptırımların bir kısmını geri çekmesine neden olan hamleleri K.Kore'nin yine ABD ile modern standartlara uygun nükleer santrallerin inşa edilmesi için yaptığı anlaşma takip etti. Ardından ABD bu santrallerin yapımını geciktirmiş ve K.Kore yaşadıkları elektrik üretimi kaybının faturasını ABD yönetimine yüklemişti. Bütün bunların ardından, Bush yönetimi döneminde tanımlanan “şer ekseni”nin Irak ve İran ile bir diğer kutbunu oluşturduğu ifade edilen K.Kore, nükleer programının olduğunu itiraf etmişti.

K.Kore'nin bütün bunları rahatça yapabilmesi ve devlet yetkililerinin rahatlıkla savaş naraları atabilmesinin arkasında bir işçi sınıfı tehditi ile karşı karşıya olmaması yatıyor. Aslında K.Kore de diğer hepsi gibi, işçi sınıfının üretkenliğine, daha çok sömürülmesine ve vahşice baskı altında tutulmasına bağlı olarak uluslararası burjuva kamuoyunda söz dalaşları ve sözde tehditleri ile burjuva gündemdeki yerlerini koruyorlar.

Burjuva kamuoyunda K.Kore ve ABD üzerinden yaratılan sahte (komünist/kapitalist) algısal ayrımı, K.Kore ile eski Sovyetler Birliği arasındakinden çok da uzak değil. K.Kore, karşısında olduğunu iddaa ettiği diğer emperyalist devletlerin sadece bir karikatürü. Adına Juche denen bir otarşik Stalinist tek parti diktatörlüğü ile yönetilen devlet aygıtı, günümüz kapitalizminin ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda ve iktidar adeta babadan oğula geçen bir yetki aktarımı ile miras alınan işçilerin sömürüsü, nükleer denemeler ve üretilen silahlar ile pekiştiriliyor. Sadece alkışların ve sorgulanmayanların hakim olduğu adeta dini bir öğreti ve tabu kültü yaratan Kuzey Kore “Komünist” Partisi, uygulamaları ile de işçi sınıfının yanında olmadığını zaten gösteriyor. Dışarıya karşı oldukça kapalı ve neredeyse bilinmeyen bir kutu olan K.Kore'deki büyük yerleşim merkezlerinin elektrikleri belli bir saatten sonra kesiliyor ve bütün sokaklarda megafonlarından “Ülkeniz için daha çok çalışın!” anonslarının duyulduğu minibüsler dolaşmaya başlıyor. Şu anki ulusal lider Kim Cong-un'un babası, Kim Cong-il yönetimi döneminde de rasyonel sermayenin temsili yerine, her türlü çılgınlığın sınırında yaşayan bir karakter resmi çiziyordu. İlkokul ders kitaplarında kendisinin kaf dağının ardından ateş kuyruklu anka kuşu tarafından getirilen parti genel sekreteri ve ebedi başkanı Kim Cong-il'in ölümüyle bütün ülkeyi yeni bir yasak furyası sardı: müzik çalmak ve dinlemek yasaklanmıştı. Tek resmi televizyon kanalından televizyonlarda gösterilen görüntülerde kendisini yerden yere vuran insanların tiyatral performanslarını görebiliyorduk. Ülkenin bunun yanısıra gerçekleşmesinden gurur duyarak resmi televizyon kanalında yayınladığı bir de tamamen yerli bir bira üretmesi de sözkonusu.

Dünyanın tamamındaki canlı yaşamını sadece birkaç gün içerisinde yokedebilecek derecede güçlü kitle imha silahlarına sahip emperyalist güçler ile buna sahip olmaya çalışan, emperyal güç ilişkileri mücadelelerinde kendisine yer edinmeye çalışan ve etki alanı daha dar diğer emperyalist güçlerden birisi olan K.Kore aslında işçi sınıfı için sömürü, açlık ve yokoluştan başka bir şey ifade etmiyor. İlk olarak, devletin “önder” olarak tanımladığı Kim Cong-il öncülüğünde yapılan açıklama ile Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması'ndan 1993 yılında çekildiklerini ifade etmesiyle başlayan nükleer çalışmaları, bu ülkedeki işçilerin aslında tersinden nasıl bir yokluğa hapsolduğunu da gösteriyor. İşçiler, en önde kızıl bir bayrak ile her sabah marşlar eşliğinde işyerlerine taşınıyor, üretim aracı üretiminin neredeyse olmadığı bir ülke olarak K.Kore bunu saf kol gücü ile kapatmaya çalışıyor. Aslında K.Kore, kendi gibi emperyalist ve baştan aşağı kapitalizmin çürümüşlüğüne batmış ülkeler ile rekabet yöntemi olarak bu biçimde bir tarz benimsemiş durumda. Öğrenci ve bir kısım askeri personelin gönüllü olarak fabrikalarda çalış(tırıl)ması da cabası. K.Kore'deki işçi sınıfı haftada 6 gün, tam randıman ile çalıştırılıyor. Geri kalan zamanda ise işçiler ya dinleniyor ya da geleneksel içkileri olan saki tüketiyor, kadınlar ise ev işlerine yetişmeye çalışıyorlar.

Asıl mesele nükleer silah ya da bunun denenmesi değil sadece dengelerin korunmasını sağlamak, işçi sınıfı ve genel olarak insanlık için sırtta bir yük ve tehdit olan silah endüstrisine yüklenerek piyasadaki sermayesini realize etmeye çalışmak. Örneğin, şu anda nüfusunun önemli bir bölümünün Birleşmiş Milletler'in kısıtlı yardımları ve oldukça düşük maaşlar ile ayakta durduğu Kuzey Kore'de işçiler militarize edilmiş emek rasyonalizasyonu ekseninde gidip geliyor, her yerde silahlı askerlerin olduğu fabrika, tarla ve ofislerde saatlerce çalışmak zorunda bırakılıyor. Peki ne için? Ülkenin gelişmesi, ülkenin gelişiminin nükleer güç olma gayesi ile pekiştirilmesi, buradan devletin büyük güç, diğerlerinin yani K.Kore işçi sınıfının ise ona hizmet eden köleler olarak nitelenebileceği, yeni ve yerli bira imalatından gurur duyan bir devlet kapitalizmi ile karşı karşıyayız.

Baskının işçi sınıfının sırtında hissettirdiği ağırlık giderek artıyor ve uyardığı, kızdığı ve tehdit ettiği diğer emperyalist güçlerin kendi işçi sınıfını sömürüyor olması gibi bir kapitalist devlet olarak K.Kore de, işçilerin acımasızca baskı altında tutularak işyerlerinde öğütüldüğü çarklardan sadece bir tanesi. Bunu ABD'de liberal ekonomileri kutsamak için, ABD vatandaşlarına her ulusa sesleniş konuşmasında yapma taahhütünü veriyor, bunu Küba da her kuruluş günleri etkinliklerinde alt metinde dile getiriyor, bunu Çin, İran, Japonya ve Türkiye de, ülkenin kalkınması ve gelişmesinin önündeki engeller ve yapılacakları kendi işçi sınıfına aktarırken emperyalist bir güç olmanın gerektirdiği niteliklere uygun olarak utanmadan ve sıkılmadan “vatan için daha çok çalışılacağı” mesajları ile zaten veriyor. Bir de geriye dış mihrak yaratmak kalıyor. Arada sadece coğrafi farklılıklar, eski lider Kim Cong-il'in birkaç komik basın demeci -ki bu demeçlerden birisinde, K.Kore'de bir balık çiftliğinin açılışında yaptığı konuşmada, kaf dağının ardından gelen önder, balığın besin değeri açısından çok önemli olduğunu belirtmişti- ve gündemdeki nükleer programın açıkça sürdürülmesi ayrıntıları yer alıyor.

Burjuva solunun da çok uzaklara ve derinlere bakmasına gerek yok. Zaten emeğin ve emeğin sömürüsünün tamamen iktidarda olduğu, fabrikalarda, tarlalarda ve bütün siyasi iktidarın tepeden tırnağa yapılandırılmış bir kapitalizm karikatüründen bahsediyoruz. Zaten burjuva solunun da emperyalist olarak görmediği bir devlet gücü için emperyalist tanımlaması yapmaları ve aynı şekilde işçi sınıfını sömürdüğünü söylemeleri de beklenemezdi. İşçi sınıfının ağır yaşam koşulları altında saatlerce çalışmak zorunda kaldığı ve üzerine bir de aç kaldığı bir atmosferde, tıpkı Küba'nın gereksiz gördüğü için işten çıkarttığı işçilerin durumu ve fuhuş sektörü, tıpkı Kamboçya'nın Pol-Pot iktidarına giden yolda sayısı milyonları bulan katliamları ve hatta gözlüklü olanların entelektüel diye kurşuna dizilmesi örneklerinden bile aslında günümüzün sermaye yapısının ihtiyaçlarına tam olarak ayak uyduramamanın karını yine bütün emperyalist devletlerin topladığını, acılarını çekenin ise yine işçi sınıfının kendisi olduğunu görüyoruz. K.Kore'nin gerçekleştirdiği nükleer denemeyi kınama yarışında en önde giden ABD'deki evsiz ve işsiz sayıları ile karşılaştırıldığında da aslında aynı temel üzerinden yükselen sadece nüans farklarından bahsediyor oluruz. ABD ve onun yanında K.Kore'yi kınayan diğer devletler de kendi çıkarları ve emperyalizme hizmet ederken, K.Kore de kendi ölçeği ve elindeki imkanlar ekseninde yeri geldiğinde Çin ile, yeri geldiğinde de İran ile yanyana geldiği gibi, yeri geldiğinde de tabii ki çıkarları sözkonusu olması durumunda ABD ile de yanyana gelmekten geri durmayacak, kendi emperyalist çıkarları için sömürüyü daimi kılmaya çalışacak, gerektiğinde savaşlarla işçi sınıfının katladilmesinin önünü açacak.

Devlet kapitalisti eski Sovyetler Birliği'nden miras aldığı yöntemlerin günümüzdeki yansıması K.Kore, aslında güncel rakiplerinden küçük ayrıntılar ile ayrılıyor ancak aynı amaç üzerinde birleşiyor: işçi sınıfının katıksız sömürüsü.

Nevin