Gezi Hareketi Sonrası Türkiye: Yolsuzluk, Seçimler ve Berkin’in Cenazesi

 

 

 

 

 

 

1 Haziran 2013 tarihinde İstanbul’da iki milyonun üzerinde kişi, Gezi Parkı’nda ağaçların yıkımını engellemek için ve eylem yapan göstericilere karşı uygulanan devlet terörüne karşı, polis ablukasını yararak Taksim meydanına girmişlerdi. Eylem dalgası Türkiye’nin pek çok yerinde de milyonlarca kişinin katılımıyla yankılanmıştı. 1 Haziran ile 15 Haziran tarihinde, düzenin eylemciler arasına girmiş hizmetkârlarının vesilesiyle bölgeyi korumak amacıyla yapılmış barikatların kaldırılmasının ardından meydanın polis tarafından boşaltılması arasında geçen süre, Türkiye Cumhuriyeti tarihini adeta bir bıçak gibi ikiye bölmüştü. Milyonlarca insanın polis şiddetine, devlet terörüne karşı, bu şiddetin ve terörün her örneğinde, her kurbanında daha da güçlü bir dayanışmayla dik durması, hem toplumsal hem de siyasi ortamın, TC devletinin kuruluşundan itibaren eşi benzeri görülmemiş şekilde değişmesine yol açtı.

Çapulcular” hareketinin kendisi, 15 Haziran’da parkın boşaltılmasının ardından her şehirde ve büyük şehirlerin her mahallesinde, eylemlere katılan kişilerin eylemleri ve bundan sonra ne yapacaklarını tartıştıkları forumlar şeklinde devam edecekti. Şüphesiz, böylesi bir forum deneyiminin yaşanması, dünyada gerçek kitle hareketlerinde ve güçlü sınıf mücadelelerinde sıkça ortaya çıkan, ama bu coğrafyanın tarihinde pek de karşılaşılmayan bir olgu olarak, muazzam bir öneme sahipti. Dahası, forumlar, sınıfsal refleksleri daha güçlü olan eylemcilerin fikirlerini ortaya koymalarını mümkün kıldı. Bu sınıfsal perspektifler ülke genelinde pek çok forumda katılımcılar tarafından ifade bulmakla kalmadı, özellikle İstanbul’da pek çok yerel forum, bu esnada devam eden işçi mücadeleleriyle bağlar kurulması yönünde kararlar aldı.1

Dahası forumların mahalle tabanının ötesinde, eylemlere yoğun bir biçimde işçilerin katılım gösterdiği sektörlerde, sınıf tabanında da yapıldı; mücadele etmekte olan Şişli Etfal Hastanesi işçileri forumlar düzenledi, ayrıca çeşitli üniversitelerde çalışanlar da forumlar yaptı; başta beyaz yaka diye tabir edilen sektörlerde olmak üzere gayrı resmi işyeri forumları örgütlendi. Hareketin ana damarının attığı Abbasağa Parkı (Beşiktaş) ve Kadıköy forumlarında ise Beyaz Yakalı Çapulcu Forumları yapıldı; İşçi ve İşsiz çalışma grupları ve Güvencesiz çalışma grupları örgütlendi. Özellikle Abbasağa Parkı’nda bu çalışma grupları belirli bir etki de kazanmaya başladılar. Bir konuşmacının’Fabrikalarda çalışmayanlarınız işçi olmadığını mı düşünüyor? Hayatta kalmak için emeğinizi satıyorsanız ellerinizi kaldırın!” sorusu kalkan ellerden oluşan bir denizle karşılandı. “Öyleyse işçisiniz” diye devam eden konuşmacı “işyerimizi direniş yerine çevirmeliyiz, eğer çapulcular bunu yapmayacaklarsa kim yapacak” diye soracaktı.2 Bu forumun aynı çalışma grubu, Gezi hareketinden çıkan en iyi, en sınıfsal ve en net metinlerinden birine de imza atacaktı.3

Bütün bunların yanı sıra, Türkiye’nin pek çok yerindeki pek çok forumda, burjuvazinin harekete egemen kılmak için çok çaba harcadığı demokrasiciliğe, salt AKP karşıtlığı fikrine sıkışıp kalmaya, seçimlere eklenme fikrine ve muhtelif markaları boykot etmek gibi burjuva direniş yöntemlerine karşı, forumlara katılanlardan forumlarda basılan yayınlara tepkiler de ifade edildi. Selamiçeşme Forumu’nda bir konuşmacının söylediklerini bir örnek olarak vermek yerinde olacaktır: Tayyip’ten bir an evvel kurtulmamız gerekiyor ama bu durum Tayyip’ten değil. Bütün dünyada sistem bunun üzerine kurulduğundan dünyanın her yerinde bu şekilde oluyor. Taksimde yenen gazın aynısı aynı vahşet Arap Baharı’nı yaşayan ülkelerde de yaşanıyor. Değişik bir şey yok. Tayyip gitse başkası gelse aynı şekilde davranacaktır. Biz burada daha farklı bir şey yapmamız gerekiyor. Bu sisteme ilişkin ileriye dönük neler yapabiliriz bunları konuşmalıyız. Buna karşı nasıl örgütlenebiliriz bunu ortaya çıkarmamız gerekiyor. Yarın örgütlenme üzerine konuşacağız. ‘Parti mi kuralım hangi partiye oy verelim’ bu konuşuluyor. Bundan sıyrılmalıyız. Halk sokakta neler yapabiliyor gördük. Dolayısıyla biz bir partiye kuruma bağlı kalmadan halk olarak çok iyi şeyler yapabiliriz, bunu göz ardı etmemeliyiz.4

Öte yandan bütün bu gelişmelere rağmen, Gezi hareketinin başından beri burjuvazinin belli sektörlerinin yoğun çabası sonucu bu derece de etkili olsa da kitlelerde de ciddi bir yansıma bulan demokrasi ekseni kırılmadı.5 Her türlü burjuva partisinin temsilcileri, forumlarda kitleleri demokrasi yelpazesinde kendi saflarına çekmeye, kendilerine oy toplamaya seferber etmeye çalışıyorlardı. Solcular ise, özellikle Abbasağa gibi forumlarda çalışma gruplarını hedef alıyorlar, onları apolitik diyerek hor görüp ana forumdan bağımsız çalışmakla suçluyorlardı. Solcular, zaman geçip forumlar sönümlendikçe çok iyi bildikleri bürokratik manevralar ve kitle manipülasyon teknikleri aracılığıyla forumları kendi denetimleri haline almaya çalışmaya başladılar. Abbasağa Forumu’na katılan bir kişinin yazdığı üzere: Toplumsal sorunlardan kendimizi tecrit etmemiz ve bu yüzden fazlasıyla daralmamız, Türkiye’de benzer durumlarda sahnelenen bir filmin yeniden vizyona girmesiyle sonuçlandı. Bazı sol gruplar, fırsat bu fırsat, forumu kendi örgütsel amaçları çerçevesinde araçsallaştırma, manipüle etme çabalarını yoğunlaştırdı. Park sözcüleri seçimi mi olacak? Getir artı 30 kişi, eller kalksın insin, seçimleri manipüle et. Yerel seçimlere ilişkin bir politikan mı var? Bunu forumların politikası haline getirmek için forumlar-arası koordinasyon toplantılarını birer araç/kanal olarak kullanmayı dene. Park forumu üzerinde kontrol mü kurmak istiyorsun? Daha iki ay önce ‘apolitik’ diye küçümsediğin çalışma gruplarına bir gün ansızın üyelerini gönder.”6 Sonuç olarak forumlar boş kabuklar haline geldiler ve bütün anlamlarını yitirdiler.

30 Mart 2014 Yerel Seçimlerinin bütün Türkiye’deki herkesin gündemini bu derecede belirlediği bu günlerde, en büyük zaafı demokratik eğilimin içinde egemenliği olan ve en nihayetinde, burjuva demokrasisinin savunucuları ve onların solcu yardakçıları yüzünden sönümlenen Gezi deneyimi önemli bir noktada duruyor. Bu nedenle ‘çapulcular’ hareketinin son dönemini ve hareket içerisinde egemen demokratik eğilime karşı ortaya çıkan sınıfsal tepkileri, bugün hareketin hatırasını sömürerek seçim şakşakçılığı yapan herkese hatırlatalım dedik. Bu hatırlatmanın, solcusundan liberaline, demokratından sözde anarşistine, Gezi eylemlerinin anısını burjuva düzen ve kişisel çıkarları uğruna sömürmeye çalışanların yüzünü kızartacağını zannetmiyoruz. Gezi namına oy çağrısı yapanların burjuva kalemşorların maskelerinin düşmesine bir katkımız olursa ne mutlu bize.

Yanlış anlaşılmasın. Mevcut seçim seferberliğinin oluşumunda, Gezi eylemlerine çıkan geniş kitlelerde ciddi demokratik yanılsamalar oluşunun etkisiz olduğunu, tek sorumlunun burjuvazinin hizmetkârları olduğunu söylemiyoruz. Bir ateşi söndürmeye uğraşanların olması, ateşin kendisinin de sönme eğiliminde olmadığı anlamına gelmez. Burjuva kalemşorların desteğiyle büyüyen ‘tatava yapma bas geç’ kampanyası bunun net bir örneği. Gezi hareketine katılan kitlelerin demokrasi yanılsamasını bir kenara bırakamadıkları, mücadeleyi işyerlerine yayarak ve işyerlerinde, hayat ve çalışma koşullarına dair talepleri etrafında öremedikleri yadsınamaz bir gerçek. Bu adımın atılmamış olması da, Gezi hareketinin anısını burjuvazinin manipülasyonlarına çok daha açık hale getiriyor. Bunlardan en büyüğü, yalnızca AKP hükümeti ya da Gülen cemaatinin değil, gerek Türkiye’deki burjuva muhalefeti, gerekse uluslararası burjuva kuruluşlarının savunduğu, Erdoğan’ın Gezi hareketleri sürecinden zaferle, hatta gücüne güç katarak çıktığı fikri. Türkiye’deki burjuva siyasi odaklarının en sağından en soluna büyük çoğunluğu, doğrudan veya dolaylı olarak bu fikri argümanlarının temeline koyuyor; bu temelde kitlelerin kendiliğinden eylemlerinin etkisizliğinden dem vurup, sandıkları işaret ediyor. Radikal burjuva soluna mensup kimi kesimler ise, demin değindiğimiz argümanın adeta aynada yansımasıymış gibi, Gezi eylemlerine adeta yüce bir yenilmezlik atfederek sokak eylemlerini kutsuyor, böylelikle sınıfsal zeminde bir hareket ortaya çıkmaması için düzene kendilerince bir katkı yapıyorlar.

Öte yandan bütün bu manipülasyonların arkasında, burjuvazinin gerek Türkiye’deki, gerekse dünya genelindeki hareketi sarih bir biçimde değerlendirdiğini görüyoruz. Burjuvazi, gerçekleşmiş hareketin öneminin de, kısıtlılıklarının da, olası tehlikelerinin farkında. Bu bağlamda, Gezi hareketi sonrası süreç yalnızca Gezi hareketinin ne olduğunun değil, ne olabileceğinin ve de ne olmayı başaramadığının gölgesinde geçti. Gezi hareketi, zaten İsrail ile ilişkileri germiş, Suriye’de kendisini radikal İslamcı grupların destekçisi olarak bulmuş, ABD ile ilişkileri gerilmiş, AB hedefleri askıya alınmış Erdoğan hükümetine dair, Batı burjuvazisinin kararını net bir biçimde vermesini sağladı. Erdoğan’ın bu süreci yönetmekteki başarısızlığı, Brezilya burjuvazisinin yaptığı tarzda eylemleri uzlaştırmacı bir şekilde sönümlendirmeye çalışmaktan ziyade polis terörü ile çok sayıda kişinin ölümüne yol açıp eylemleri harlaması Batı burjuvazisinin Erdoğan’ın kalemini kırmasına yol açtı. Türkiye içinde ise, Erdoğan’ın giderek kendi etrafında oluşturduğu sermaye grubunu ülkeye egemen kılmaya çalışmasından zaten rahatsız olan burjuva kesimler de benzer bir biçimde Gezi hareketinden sonra Erdoğan’a karşı atağa geçtiler.

Böylesi bir arka planda, Erdoğan’ın pervasızca büyük çoğunluğu Fetullah Gülen Cemaati’ne ait olan dershaneleri kapatmaya yönelmesi, Türkiye burjuvazisi içinde, tarihteki öncülleri ancak cumhuriyet dönemi ve öncesinde bulunabilecek bir savaşa dönüştü. Bu burjuvalar arası savaşta en önemli rolü, 17 Aralık operasyonlarını ve AKP hükümetinin özellikle medyaya yönelik türlü türlü olağan pratiklerinin kayıtlarını internet üzerinden ifşa eden Cemaat üstlendi. AKP’li bakanların oğullarının yolsuzluklarının hedef alındığı 17 Aralık operasyonunun ardından, en nihayetinde bahsi geçen bakanlar koltuklarından olsalar da, AKP hükümeti kısa bir süre içerisinde savcıları ve operasyonları yapan polisleri uzaklaştırdı, zanlıların serbest bırakılmasını sağladı, operasyonun bir darbe girişimi olduğunu iddia etti. Çok sayıda hükümete yakın entelektüelin yanı sıra üç ülkedeki Kürt burjuvazisinin neredeyse tamamının gerek Türkiye’de gerek ülke dışında desteğini alan AKP hükümeti, ilk etapta Cemaat’e karşı üstünlük sağlamış gibi gözüküyordu. Öte yandan 24 Şubat’ta Gülen Cemaat’inin oyun planın çok daha başka olduğu ortaya çıkacaktı. 17 Aralık günü Tayyip Erdoğan ve küçük oğlu Bilal Erdoğan arasında gerçekleşmiş olan ve Tayyip Erdoğan’ın oğluna evinde bulundurduğu 30 milyarlık yolsuzluk parasını sıfırlamasını tekrar tekrar söylemek durumunda kaldığı görüşme, 24 Şubat 2014 tarihinde internetten yayınlandı. Öyle gözüküyordu ki, 17 Aralık operasyonunun kendisi, Erdoğan’ın panikleyip böylesi bir hata yapması için gerçekleştirilmiş bir yemdi. 24 Şubat’tan itibaren esen kaset rüzgârları, Erdoğan’ın desteğini parça parça azaltacaktı. Gülen cemaati, böylesi bir operasyona girişmeden önce başta CHP, MHP ve BBP olmak üzere AKP dışındaki irili ufaklı ana akım Türk burjuva partileriyle anlaşmışlardı. 24 Şubat’ın ardından, eskiden Erdoğan’ın metinlerini yazan Gülen cemaatinin artık Kılıçdaroğlu’nun metinlerini yazıyor olduğu, kendisinin ve Erdoğan’ın eski konuşmalarıyla karşılaştırılınca anlaşılabilir noktadaydı.

İbrenin kendisi ile muhaliflerden yana döndüğünü anlayan AKP, çareyi Ergenekon davası kapsamında Gülen cemaati ile el ele verip hapse attırdığı ulusalcı katil ve kalemşorlarla koşullu bir anlaşma yapmakta buldu. Davaları devam ederken salıverilen bu isimler, özgürlükleri karşılığında sadakat sözü vermişlerdi. Bir yandan kendi etki alanını genişletmeye çalışan milliyetçi Kürt burjuvazisi ise, her ne kadar Erdoğan düşüp yerine başkaları oturursa onlarla da müzakere sürecini sürdüreceğini ilan etse de, nasıl Suriye’de Esad’a daha yakın durup onun zayıf anında ondan daha çok şey kopardıysa, Erdoğan’a arka çıkmayı tercih etti. Hükümet üyeleri bir süredir yönelimi Şanghay Beşlisi’ne çevirmeyi tartışan Erdoğan, geçmişteki klasik iktisadi politikalarıyla AKP’ye Batı burjuvazisi nezdinde ciddi bir saygı kazandırmış olan Ali Babacan’ın yerine, faizi arttırmak dışındaki alternatifleri tercih eden Yiğit Bulut’un çizgisini izlemeye başladı. Rusya Ukrayna krizinde Erdoğan, Rusya devlet başkanı Putin’i ayrıca arayarak AB ve Amerika’dan ayrı ve bağımsız bir tutum aldığını gösterdi. Son olarak, Gülen cemaatinin ortaya sürdüğü kasetlerin gösterdiği üzere, AKP hükümeti son dönemde İran’la yakınlaşma içerisinde. Bunların yanı sıra, Erdoğan hükümetinin mevcut durum karşısında almaya yöneldiği ve Gülen cemaatinin ifşa ettiği önlemler arasında seçimlere fesat karıştırmak ve savaş çıkartmak da vardı ki hükümetin artık böylesi adımlar atmasının pek olası olmadığını düşünüyoruz.

Bu minvalde, bir yanda giderek otoriterleşen ve Türkiye’de Putin’in Rusya’sı ya da Chavez ile Maduro’nun Venezüella’sı tarzı, ifade özgürlüğünün görece kısıtlı, twitter ve son olarak youtube gibi internet sitelerinin yasaklı ve seçimlerin görece göstermelik olduğu bir rejim kurmaya yönelmiş Erdoğan hükümeti bulunuyor. Diğer tarafta ise CHP ile MHP gibi partilerin vitrinini, Cemaat’in harcını, solcusundan liberaline ve hatta sözde anarşistine burjuva entelektüellerinin ise ideologları olduğu bir demokrasi cephesi oluşmuş durumda. Özellikle bu demokrasi cephesi, Gezi eylemlerinin anısını, eylemcileri pasif bir biçimde seçim gönüllüleri, sandık görevlileri olmaya ya da en azından kendi kontrollerindeki eylemleri kalabalıklaştırmaya yönlendirerek kullanmakta. Esasında Erdoğan hükümetinin de, Gezicilerle Gülen cemaati ve CHP ile MHP gibi partiler arasında bir ortaklık resmeden üslubu da bu çabayı güçlendiriyor. Zira burjuva bir kesim için herhangi bir kitlenin bağımsız, kendiliğinden harekete geçmesindense karşı tarafın pasif kitlesi olması her zaman daha iyidir. Dolayısıyla, Türkiye burjuvazisinin kılıçları çekmiş kesimlerinin çıkarları arasında bir ortaklık hala mevcut.

Burjuvazinin savaşan iki kesiminin de kendiliğinden bir kitle hareketinden korktuğunu yakın zamanda net bir biçimde gözler önüne seren ise, Gezi eylemleri sırasında evinden ekmek almaya çıkmışken polis tarafından gaz kapsülüyle vurulan ve komaya giren 14 yaşındaki Berkin Elvan’ın 11 Mart 2014 tarihindeki ölümünün ardından ortaya çıkan kitlesel tepkiydi. 1 Haziran günü Taksim ablukasını dağıtan kitleden bile kalabalık, kimi kaynaklara göre üç milyonun üzerinde kişinin katıldığı cenazenin yanı sıra, Berkin’in ölümünün ardından Türkiye’nin her yerinde, hatta Gezi eylemlerinin etkisinin hissedilmediği Trabzon, Malatya gibi şehirlerde ve Diyarbakır, Batman gibi Kürt şehirlerinde insanlar sokağa döküldüler. Büyük şehirlerdeki üniversitelerde ve liselerde öğrenciler, daha önce görülmemiş bir kitlesellikle derslerinden çıkarak, kendi başına dahi tarihi öneme sahip ders boykotları düzenlediler, hatta kimi hocalar da derslere girmeyerek fiili olarak grev yapmış oldular. KESK ve DİSK gibi solcu sendikaların 12 Mart 2014 günü için ilan ettikleri iş bırakma eylemi, Gezi eylemleri dönemlerinde gerçekleşenlere göre dahi komik, zayıf ve kısıtlıydı. 12 Mart’ta Ankara’daki eyleme polis saldırısı gerçekleştiğinde sendikaların flamalarının dahi alanda olmaması, sendikaların Gezi günlerinde yaptıkları gibi polisle anlaşmalı bir biçimde alandan çekilip, kitleyi saldırı ile karşı karşıya bıraktıklarına işaret ediyordu. Solcu düzen sendikalarının alışılmış tutumlarına rağmen bu sendikalara üye olan pek çok işçi yine de kendi inisiyatifleriyle alanlarda kaldı.

Devletin kolluk kuvvetlerinin Gezi eylemlerinden derslerini iyi çıkarmış olmalarına ve saldırını daha etkili gerçekleştirmelerine rağmen, böylesi bir kitlesel patlama, Türk burjuvazisinin iliklerine kadar korkmasına neden oldu. Bu kadar geniş kitlelerin kendiliklerinden sokaklara dökülebilmesi burjuvazi için her zaman bir kâbustur. Dahası, Gezi eylemlerinden sonra gerçekleşen işçi mücadelelerinde ciddi bir artış olmuştu ve hala devam etmekte olup sınıfın mücadele etmeyen kesimleri arasında da sempati kazanmış kimi işçi mücadeleleri de süregelmekteydi. Dahası Berkin öldüğü zaman sokaklara çıkan kitlenin bu konudaki hassasiyeti de kendi başına korkutucuydu. Gezi eylemlerini yapmış olan bu kitleler, sonraki süreçte ne ODTÜ’ye yapılacak yol için, ne internet yasası için, ne yolsuzluk soruşturmasından dolayı, bütün tepkilerine rağmen, siyasi ortamın ne denli sisli olduğunu sezip, eylemleri Gülen cemaati ve hatta CHP gibi partilerce kullanılmasın diye sokaklara çıkmamışlardı. Kitleler, burjuvazinin bütün ideolojik manipülasyonlarına rağmen, eylemlerinin egemenlerin gündemince belirlenmesine karşı çıkmışlardı. Gezi eylemlerini yapan kitleleri ancak kendi gündemleri tekrar sokağa dökmüştü. Burjuvazi için bir hayli korkutucu olan bu durum manidardı. Dahası, kitlelerin devlet terörünce canına kıyılmış bir çocuğun ölüm acısını en yakınlarından biri gitmiş gibi duymaları, Berkin’in ölüm haberini sayısız insanın gözyaşlarıyla karşılaması, kitlelerin bu acıyı bir bütünmüşçesine hissetmeleri gerçekten inanılmaz bir dinamik yaratmıştı.

İşte tam da bu yüzden, burjuvazi hemen harekete geçmek zorundaydı. AKP hükümeti eliyle, TC devletinin kadim refleksleri, Berkin’in cenazesinin akşamında devreye sokuldu. Erdoğan’ın kalesi Kasımpaşa’da, 1453 Kasımpaşa adlı Erdoğan’ı reis gören faşizan bir taraftar grubu, devlet eliyle Berkin’in ailesinin oturduğu Okmeydanı mahallesine yönlendirildi. Ellerine satırlar ve palalar verilmiş gençlerin, silahlı sol grupların kalesi olan bir mahalleye, Alevi olan Berkin’in evinin önünde tekbir çekmeleri için gönderilmeleri, yaralanmaları ve mümkünse ölmeleri amacıyla yapılmış bir provokasyondu. Mahallenin elektrikleri kesildi, bir çatışma gerçekleşti ve Burak Can Karamanoğlu adında bir genç başından vurularak öldürüldü. Yapılanı üstlenen solcu silahlı grup, en iyi ihtimalle provokasyona geldiğini söyleyebiliriz. Bu noktada, Burak Karamanoğlu’nun vurulmasını, yapılmasaydı yeni bir Madımak olayı olurdu diye savunma derdine düşmüş solcuların söylediklerinin gülünç olduğunu da eklemeliyiz. Zira Kasımpaşa’nın tamamı Okmeydanı’na akın etse dahi, polisin de TOMA ve Akrep’leriyle kolay giremediği bu mahallede, hele de böylesi bir kitlesel kalkışma ortamında Sivas katliamı tarzı bir katliam yapma ihtimalleri yoktu. Öte yandan, Burak Can Karamanoğlu’nun ölümü, burjuvazi için önemli bir koz oldu. Tayyip Erdoğan, bu ölümü kullanarak kendi tabanını tehdit altın hissettirme ve radikalleştirme, gerekirse sokağa çıkacak kıvama getirmeye çalıştı; bu ölümü gittiği her yerde kullandı. Burak Can Karamanoğlu’nun cenazesinin memleketi Giresun’a gönderileceği gün Kasımpaşa’da denenen tam da buydu ki Erdoğan’ın planı tutsaydı gidişat çok daha farklı olabilirdi. Erdoğan’ın planlarını altüst eden Berkin’in ve Burak Can Karamanoğlu’nun babaları oldu. Halil Karamanoğlu Mahallenin biraz uzağında bir markette çalışıyordu oğlum... Sekiz çocuk sahibiyim. İşçi emeklisiyim. Ekmeğin peşinde bir adamım. Benim oğlumun sağ - sol olayları ile ilgili siyasetle işi olmaz, işten eve evden işe gider... Berkin ya da benim oğlum. Benim için bir farkı yoktur. O da bir evlat benimki de bir evlat. Berkin'in de annesi babası var. Benim de evlatlarım var7 dedikten sonra, Berkin’in babası Sami Elvan ona telefon etti. Aynı sınıfın insanları olan iki acılı baba, ölen evlatlarının anısına bir arada durdular ve Erdoğan’ın oyunu bozuldu.

Erdoğan’ın planları suya düşmüştü, ama yapılan provokasyon meyve verdi. Burak Can Karamanoğlu’nun öldürülmesinin hemen ardından, başta CHP olmak üzere AKP’ye karşı demokrasi cephesinin temsilcileri seçimlerin zarar görmemesi için kitlelere eylemleri kesmeleri çağrıları yapmaya başladılar. Eylemleri yapan kitle içerisinde gerek demokratik yanılsamaların, gerekse bütün mücadeleyi salt AKP karşıtlığı üzerinden algılama eğiliminin yadsınamaz etkisi sayesinde bu çağrı belli bir etki yarattı. Yapılan provokasyonun ardından siyasi ortamın sisinin tekrar her tarafı kaplaması ve yeni provokasyonlar tehlikesi de kitlelerin belirli bir kesimini ihtiyatlı davranmaya itti. Öte yandan belki de bu kendiliğinden öfke patlamasının hızlı bir biçimde sönümlenmesinin en önemli nedeni, şiddeti korkutucu boyutlara erişmiş devlet terörü karşısında, kitlelerin sokak eylemleri biçiminde bir hareketi yürütecek enerjilerinin azalmış olmasıydı. Zira sokak eylemleri, bütün olumlu yanlarına rağmen, işyeri tabanlı hareketlere kıyasla etkisizlerdir ve eğer merkezlerine iş yerlerindeki mücadele oturmazsa, en nihayetinde bu hareketlere katılan kişilerin enerjileri tükenir.

Türkiye, 30 Mart Belediye seçimlerine işte böylesi bir ortamda giriyor. Gerçekten de bu seçimler, burjuvazinin de iddia ettiği üzere, bir yerel seçim olmaktan çıkmış, burjuva düzeninin savunucularını gerçek devrimcilerden ayıran bir turnusol kâğıdına dönüşmüştür. Olaysız seçimlerde parlamentarizmi eleştirenlerden bazılarının maskeleri düşmüştür. Burjuvazinin solcu ya da liberal entelektüel akbabaları, sona ermiş kitle hareketinden demokrasi uğruna seçim dalgasına merdivenler döşerken, burjuva solunun örgütleri, bu demokrasi cephesi dalgasına çok da karşı çıkmadan kendi partilerine ve adaylarına oy toplama derdine düşmüş vaziyettedir. Bu kesimler, gerçekten devrimci kaygılarla seçimlere karşı çıkan kesimlere de her türlü suçlamayı yöneltmekte, utanmazca AKP’nin yaptıklarının ve yapabileceklerinin faturasını onlara kesmektedirler.

Demokrasi, kapitalizmin en verimli siyasi sistemidir, bu yüzden de kriz durumları haricinde burjuva iktidarın normal tercihi haline gelmiştir. Kriz durumlarında demokrasi, en baskıcı rejimlerin yöntemlerine başvurmaktan asla çekinmez. AKP’nin giderek otoriterleşmesi karşısında, mevcut seçim ortamını 1930’lara benzetip, Hitler’in sosyal demokratlar ve Stalinistler seçim ittifakı yapmadığı için iktidara geldiğini iddia edenlere biraz tarih dersi vermemiz gerekiyor. Hitler’e karşı ittifakından medet umulan Stalinistler, Rus devriminin katillerinin Almanya’daki hizmetkârlarıydı ki onların Rusya’daki patronları, işlerine gelince Hitler’le Polonya’yı bölüşmekten geri durmamıştı. Sosyal demokratlara gelince, onlar 1919’da Alman devrimini kana boğanlardı ve bunu tam da Nazi hareketin temelini oluşturacak karşı-devrimci çeteleri örgütleyerek yapmışlardı.

Burjuvazinin oy vererek demokrasiyi kurtarma söyleme girişmiş şakşakçılarına hatırlatalım ki Gezi eylemleri sırasınca katledilenlerin katili yalnızca Erdoğan değil, TC devletinin tamamıdır. TC devletinin yönetim biçimi de demokrasidir, yoksa bu kalemşorlar nasıl seçimlerde Erdoğan’ı yenme hesapları yapabilirlerdi? Berkin’i, Ethem’i, Mehmet’i, Abdullah’ı, Ali İsmail’i, Medeni’yi, Ahmet’i ve Hasan’ı öldüren demokrasinin kurşunları, kapsülleri, sopaları ve çeteleridir. Nasıl 2011’de Şili’de vurulan 16 yaşındaki Manuel Gutierrez Reinoso’nun, 2008’de Yunanistan’da vurulan 15 yaşındaki Alexis Grigoropoulos’un, 2001’de İtalya’da vurulan 23 yaşındaki Carlo Giuliani’nin katili demokrasiyse, nasıl 2012’de Güney Afrika devletinin üzerlerine ateş açarak katlettiği 34 grevci madencinin katili demokrasiyse, işçi sınıfının Türkiye ve Kürdistan’da katledilen evlatlarının katili de demokrasidir.

Erdoğan hükümetinin baskıcı politikalarına karşı durmanın yolu, burjuva demokrasisini savunmaktan değil, demokrasiye karşı sınıf mücadelesi yürütmekten geçer. İşçi sınıfı, evlatlarını katleden devletin sandıklarına oy atarak seçim sirkine dâhil olma çağrısı yapanları, mücadelesiyle tarihin çöplüğüne süpürecektir.

Kahrolsun her tür burjuva iktidarı!

Kahrolsun demokrasi! Kahrolsun devlet!

 

Gerdûn

 

1 Özellikle İstanbul’daki Tatavla (Kurtuluş) Forumu, bütün pratiğini Kazova işçileri ile ortaklaştırdı, diğer forumlara Kazova işçileri ile dayanışmaları için çağrılarda bulundu (Tatavla Forumu tutanakları, 5 Temmuz, 22 Temmuz vs.) Ayrıca Atakent Forumu THY ve Nuh Beton grevleriyle (Atakent Forumu tutanakları, 27 Haziran) Beylikdüzü Forumu Jumbo greviyle (Beylikdüzü Forumu tutanakları, 22 Temmuz), Kınalıada Forumu belediye işçileriyle (Kınalıada Forumu tutanakları, 18 Temmuz) bağlar kurma kararları aldı. Ayrıca gerek İstanbul’da gerek diğer şehirlerde pek çok forum özellikle taşeron işçilerin sorunlarına eğildi.

2 http://libcom.org/blog/sleepless-istanbul-v-10072013

3 Beşiktaş Abbasağa Forumu, Güvencesizler Çalışma Grubu, 24 Temmuz 2013 http://emekdoga.org/Diren_guvencesiz.htm

4 Selamiçeşme Forumu tutanakları, 14 Temmuz

5 Bu eğilimlerin tahlili için şu yazımıza bakabilirsiniz: http://tr.internationalism.org/iccadmin/201306/488/capulcular-hareketine-dair-devlet-teroeruenuen-caresi-demokrasi-degildir

6 http://www.daplatform.com/news.php?nid=29231

7 http://www.milliyet.com.tr/burak-can-karamanoglu-kimdir--sonhaber-1851563/