2013-2014 Grev Dalgası: Türkiye’deki Son Dönem Sınıf Mücadelelerinin Değerlendirmesi

 

 

 

 

 

 

 

Her sınıf mücadelesi kendi özel çıkarlarıyla birlikte sınıfın genel çıkarlarını da temsil eder.

Burjuva siyasetinin AKP iktidarı ve onun muhalefeti şeklinde karşı kamplara ayrılması gündelik hayatı saat saat hatta dakika dakika farklı çalkantılarla belirlemekte olduğu ve parlamentarizmin kitleleri etkisi altına alıp burjuva siyasetine yedeklediği bu dönemde sınıfa dair bir siyaset üretmenin hem tarihsel hem de güncel bir sorumluluk olduğu kanısındayız. Sızdırılan ses kayıtları, yolsuzluk, olabildiğince bundan faydalanıp AKP iktidarına son vermeyi hedefleyen siyasi kamplaşmalar gibi gelişmeler, sürmekte olan bütün işçi mücadelelerini duyulmasının, tartışılmasının önüne geçmektedir. İşçi sınıfı tarafında ise Greif işçilerinin neredeyse iki aydır süren grevi, seçim tantanası içerisinde kendini duyurmaya çalışıyor. Greif'le beraber ve daha önceden ortaya çıkmış irili ufaklı işçi mücadeleleri yaşandı, yaşanmakta. THY grevi, Kazova işçileri işyeri işgali, Greif grevi ve demir çelik grevi bu mücadelelerin dikkat çekici bazı niteliklerinden dolayı tahlil edilip ortaya bir perspektif konulmasını gerekli kılıyor. Ayırt edici nitelikleriyle beraber, dönem olarak aynı anda ya da arka arkaya yaşanmış olmaları onların ortak noktalarını da oluşturuyor. Biz de meseleyi daha çok bu temelde ele almakla birlikte sınıf hareketinin bu günkü pratiğine önemli derecede burjuva etkiyi sokan sendikaların ve burjuva solunun bu grevler ile olan ilişkisine de değineceğiz. Özellikle Greif grevinin gelişim süreci işçi sınıfının mücadelesinin reel olarak nasıl bir şekillenişe sahip olacağını göstermesi bakımından daha merkezi bir konuma sahip.

Fakat bununla birlikte şöyle bir vurguyu yapmak gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü ortaya çıkmış bir olgu söz konusu. Bu olgu, Gezi hareketinin bu hareketlerle olan ilişkisi ya da bağıdır. Bu temelde de kısaca Gezi hareketinin siyasi niteliğine değinmek gerekir. Gezi hareketinin Türkiye siyasi tarihinde önemli bir yer aldığını söylemekle beraber bu açıdan tam olarak süreç bitmediği için net bir şey söylemek mümkün değil. Bu durumun bir örneğini, Gezi öncesi ve sonrası gibi tarif edilebilecek tarihsel dönemler olmasında görebiliyoruz. Öte yandan bir hatırlatma yaparsak: işçi sınıfının siyasi tarihinde 15-16 Haziran, şüphesiz işçi sınıfının en büyük toplumsal kalkışması niteliğini hala taşımaktadır. Bu hatırlatmadan sonra hareketin kısa tahliline dönersek, zira hareket bugün seçim gündemine yeniden eklemlenmiş durumda. Diğer taraftan seçimlerin ise tarihsel bağlamda Gezi hareketinin içerisinde veya etkisi altında olduğu biçimiyle kayda geçeceği yüksek bir ihtimal gibi görünüyor. Gezi hareketinin sınıf karakterinin net olmaması, farklı sınıflardan birçok kesimin yer alabildiği bir bileşime sahip olması, hareketin sınıfsal bir karşıtlığa oturmasına engel oldu. Yani hareketin siyasi pozisyonlarının ağırlık merkezi nereye kayarsa, hareket rengini buradan alma özelliğine sahipti. Fakat hareketi oluşturan kitlenin sınıfsal bir konumlanıştan çok hükümetin otoriter yönetimi ve tavrına karşı bir tepkiye sahip olması, demokrasiciliğin hareketin ana siyasi omurgasını oluşturmasına zemin hazırladı. Ne yazık ki işçi sınıfının önemli bir kitlesini oluşturduğu bu toplumsal hareket, burjuva demokrasisini savunan ana akım siyasete kurban gitti. Diğer taraftan hareketin kitleselliği, sokaklara sahip oluşu, polis şiddeti karşısındaki tutumu toplumun birçok kesiminde yıllardır sinik, kendini ifade etmekte zorlanan psikolojinin etkisini kırdı ve rahatsız olanların kendilerini ifade etmesine ya da itiraz etmelerine zemin hazırladı. Gezi'nin sağlamış olduğu bu özgüven ya da kısmen meşruiyet, işçi sınıfının özel olarak mevcut durumundan rahatsız olan kesimlerinde bir karşılık buldu. Gezi sürecinde yaşanan işçi grevleri Gezi ile ancak bu temelde bir bağ kurabildi. Gezi hareketinin burjuva demokrasisinden kopamaması, onun işçi sınıfıyla arasında sınıfsal anlamda bir bağ kurmasına engel oldu. Gezi hareketi içerisinde tali de olsa sınıf dinamikleri, sınıf bilinciyle sürekli olarak yer alsa da ana akım siyasetin yaydığı etki içerisinde bu kesimlerin esamesi bile okunmadı. Zira THY'nin, Kazova'nın, Greif'in veya diğer mücadelelerin Gezi hareketiyle olan bağının bu minvalde kaldığını düşünüyoruz.

Diğer taraftan bu konuya ilişkin bir boşluk bırakmamak anlamında kısaca şu değerlendirmeyi yapabiliriz: Gezi hareketi ve işçi sınıfı arasında siyasi bağ olduğunu söyleyen kimi sınıfçı siyasi yapılar söz konusu. Buna dair net bir şekilde bugün seçimler karşısında, Gezi hareketinin siyasi etkisinde olan kitlelerin ve Gezi sürecinde ortaya çıkmış forumların almış olduğu tutumu hatırlatmak yeterli olacaktır. Bu duruma örnek olarak Berkin Elvan cenazesinin siyasi niteliğini verebiliriz. Konuya dair etraflıca görüşlerimiz hakkında bilgi edinmek isteyenler, bu konuda yayınlanmış olan yazımıza da bakılabilir.1

THY'de grev var!

Başlık olarak kullandığımız duyuruvari slogan ya da söylem akla yalancı çoban hikâyesini getiriyor. Çünkü grev var dense de ortada bir grevin görünmediğini söyleyebiliriz. Yukarıda öne çıkan sınıf mücadeleleri olarak gördüğümüz deneyimleri oluş sırasına göre ele alırsak ilk olarak THY grevine değineceğiz. THY grevi şu anda sona ermiş ve işten atılan işçilerin tamamı işe geri dönmüş durumda. Fakat 29 Mayıs 2012'de başlayan süreç, 15 Mayıs 2013 grevle devam eden ve 19 Aralık 2013 tarihinde işverenin anlaşmaya vardık işten atılan 305 çalışan işe geri dönecek ve işçilerin ne kadar zam alacaklarını vb. detayları içeren bir açıklamasıyla son bulmuş oldu. Bu pratik çok şaşırtıcı olmayan bir seyre sahip olmasıyla birlikte, öte taraftan işçi sınıfının sektörel yerellikten bağımsız, nasıl bir mücadele pratiğinden geçeceğini göstermesi bakımından da önemlidir.

Hava İş sendikasının 29 Mayıs sürecinde işçileri eyleme çağıran ve sonrasında bu çağrının sonucunda 305 işçinin işten atılmasının sorumluluğunu almamak için yaptığı çağrının arkasında durmayan tavrını ve duruma dair nasıl bir tutum aldığını daha önce değerlendirmiştik. Ortaya çıkan bu olgu sendikanın mevcut yasal darlıklar içinde bile işçilerle beraber hareket etmeyeceğini açıkça göstermekteydi. Esasında bu durum yeni değildi, yaklaşık yüz yıldır işçi sınıfının pratiğinde mevcuttu. 29 Mayıs gibi sadece işçilerin yaşadıkları sorun ya da saldırı karşısında sınıfın kolektif yapısının bir sonucu olarak bir araya geldiği örgütlülükleri de yeni değildi. THY işçileri sınıf zemininde ki mücadelelerini bu araç üzerinden yürüttüler ve zaten 29 Mayıs birliği de meselenin çözülmesi sürecinin dışında, sınıfa ait bir organ gibi devam etme şansı yoktu, aksi takdirde ikame olmaktan kurtulamayacaktı. Bu süreçte Hava İş'in ise dış hatlar terminalindeki göstermelik çadırı dışında bir varlığı yoktu. Büyük oranda süreç davanın sonucuna bırakılmıştı ve mahkemeden peyderpey işe iade kararı çıksa da işveren bu karara direnerek, kendi pozisyonunu korumaya çalıştı.

Tis sürecinde de işveren aynı tavrı devam ettirince, Hava İş yönetimi 10 Nisan 2013 günü grev kararı aldı ve 15 Mayıs'ta greve çıktı. Önceki yaşanan olumsuz deneyimlerden kaynaklı -29 Mayıs sürecinde yaşananlar- greve katılım sayısı hem çok düşüktü hem de katılanların sendikaya karşı bir güveni yoktu. Grevin ilk günü grevin adından kaynaklı bir aksama ve yığılma yaşansa da THY'nin uçakları inip kalkmaya devam eti. THY yönetimi açısından bu grevin hiçbir yaptırımı olmadığı gibi açıktan grev kırıcıları işe alarak ya da anlaşmalı şirketlerin personelini istihdam ederek grevi etkisiz hale getirdi.

Gezi hareketi başladığında ise THY grevi sürmekteydi, Gezi parkında THY işçilerinin de çadırı olmasına karşın grevci işçilerle dayanışma; ancak sivil toplum kuruluşu denen tarzda kurumların dayanışmasının hissiyatı ve niteliğiyle aynı yapıya sahipti. Daha da önemlisi THY grevcileri Gezi sürecinde yer almak için fiilen parkta bulunmak zorunda kaldı. Zira hareket, park merkezli konuma sahip olduğu için THY grevcileri ancak bu şekilde hareketin içinde bir ayrıntı ya da bir renk olarak yer aldılar. Bundan öte bir bağı söz konusu değildi. Hatta yukarıda altını çizdiğimiz, sınıf mücadelesindeki Gezi etkisi, THY grevine çok da etkili olmamıştı. Hareket ne grevci sayısını arttırdı, ne de işveren üzerinde baskı oluşturacak bir siyasi etki yarattı.

Sonuç olarak Hava İş yönetimi işverenle anlaşarak 19 Aralık 2013 günü grevi bitirdi. Grevin ana talebi olan 305 kişinin işe alınması olumlu sonuçlandı. Fakat işe iade kararı zaten Yargıtay tarafından işe iade şeklinde sonuçlandırılmıştı. THY yönetimi yerel mahkemeye başvurarak süreci uzatmıştı ve sonuç olarak bu nokta da anlaşmaları olası bir durumdu. Esasen ortada bir kazanım olduğundan söz edemeyeceğimizi belirtmek gerekiyor. Fakat bu süreçten çıkarılacak bazı deneyimler var. Bu sürecin gerçek kazanımı hava yolu taşımacılığında bir mücadele pratiğinin yaşanmış olması ve bu süreçte işçilerin gerçek mücadele gücünün sendikalardan bağımsız, mücadele esnasında kurudukları kolektif mücadele araçları olduğunu gördüler. Başka bir bağlamda sendikanın, mevcut konumunu korumak için işçileri yanlız bırakmaktan tutalım da sömürüyü ağırlaştıracak Tis koşullarını işçilere dayatmaktan geri durmadığını THY işçilerine kanıtlamış oldu. Bu süreç elbette daha sonraki mücadelelere bir şekilde deneyim olarak aktarılacaktır ve işçilerin mücadelede kendi kolektif yapılarından başka bir mücadele aracının olmadığını ve sendikanın ise işçi sınıfından çok burjuvaziye hizmet ettiğini en azından deneyimlediler. Bunun ne kadar bilince çıktığını bilmesek de yaşanan deneyim, her şeyden bağımsız tarihe bir not olarak düşüldü.

Tekel'de ağzı yanan devlet Yatağan'da yoğurdu üfleyerek yiyor

Yatağan termik santrali, yıllardır linyit kömürüyle üretim yaptığından dolayı sık sık çevre kirliliği sebebiyle gündeme gelmekteydi. Yatağan, Yeniköy ve Kemerköy termik santralleri ve kömür ocakları doksanlı yılların sonuna doğru özelleştirme kapsamına alınmış ve 2000 yılında özelleştirme kararı çıkartılmıştı. İşçilerin o zamanki direnişi sonucu, özelleştirme kararı iptal edildi. O yıllardan sonra özelleştirme sürekli gündeme geldi ve özelleştirmeye karşı işçiler komiteler kurarak mücadeleyi süreklileştirmeyi sağladılar. Komiteler, aynı zamanda Yatağan halkını da sürecin içine dâhil etmek için çalışmalar yaptı ve hava kirliliğinden dolayı santralin kapatılması gündeme getirilse de bu çalışmalar sonucu filtre takılarak sorun çözüldü.

Özelleştirme kararının resmi gazetede yayınlanmasının ardından 16 Eylül 2013 günü işçiler santralin önünde çadır kurarak direnişe başladı. İşçiler direnişe başladıktan bir süre sonra Tayyip Erdoğan Muğla'ya geleceği için valilik eylem yasağı koydu. Çünkü valilik, Yatağan işçilerinin sesinin duyulmasını istemiyordu. Diğer taraftan Erdoğan ile sendikacılar arasında geçen görüşmede, Erdoğan sadece teknik ve hukuksal bakımdan eksik görülürse özelleştirmenin iptal edileceğini söyleyerek, işletmenin zarar ettiğini belirtti. İşçiler ise böyle bir durumun olmadığını, işletmenin kar ettiğini iddia ettiler. Şunu belirtmek gerekir ki önceki özelleştirmelerde zaten KİT'lerin zarar ettiği gerekçesiyle yapılmıştı. Yatağan işçileri de tıpkı Tekel'de olduğu gibi, yaptıkları mücadeleyi Ankara'ya taşımaya çalıştı. 9 ve 29 Aralık'ta dönüşümlü açlık grevi yapıldı ve yirmi beş bin kişilik katılımla özelleştirmeye hayır ve bağımsızlık yürüyüşü gerçekleştirildi. İkinci Ankara yürüyüşü ise 23 Ocak'ta başladı ve otobüsler Muğla çıkışında jandarma barikatı ve TOMA'larla durduruldu. İçişleri Bakanı Efkan Ala eylemlere ilişkin kesinlikle izin vermeyeceğiz, yaprak kıpırdamayacak, hiçbir otobüs hareket ettirilmeyecek” demişti. Öte yandan devlet, özelleştirme sürecine karşı mücadele ve Yatağan işçileri ile dayanışma için, onlarla Ankara’da buluşmak üzere yola çıkmış Zonguldak TTK maden işçilerinin önünü kesmeye cesaret edemedi: TTK işçilerinin sayıları, Yatağan işçilerine göre azdı; ama Zonguldak’ın tamamını temsil ediyorlardı. Yatağan işçilerinin yolu kesilse de, Zonguldak’tan gelen madencilerin de katılımıyla Türk İş'e bağlı Maden İş ve Tes İş sendikaları 24 Ocak'ta planlanan özelleştirme ihalesi kararının iptali için Ankara'da eylem düzenledi. Tam bu süreçte özelleştirme kararının seçim sonrasına ertelendiği açıklandı. Şu anda işçiler direnişe devam etmekteler ve Nisan aynın 10'u ve 21'inde yapılacak olan özelleştirme sürecinde Ankara'ya gitmeyi zorlayan ve özelleştirme ihalesini iptal ettirmek için mücadeleye devam eden Yatağan işçilerini göreceğiz. Sonucu ne olur bilemeyiz, fakat Yatağan işçisi Tekel'de olduğu gibi kararlılığa sahip olduğunu tüm bu süreçte göstermiştir.

Yatağan işçilerinin, yıllardır süren özelleştirme karşıtı mücadelesinin benzerlerinden en temel farkı, Türkiye'deki en uzun özelleştirme karşıtı direniş olmasıdır. Fakat bu yazı kapsamında Yatağan işçilerine değinmemizin en önemli sebebi, Tekel gibi bir süreç yaşama ihtimalini taşıması: Bu hem sendikanın mücadele ediyor görünümünde devam edip sürecin en sonunda işçileri açıktan satması, hem de Tekel'de olduğu gibi sınıf hareketine yeni bir soluk katarak lokomotif olma potansiyelini taşımasından geliyor. Yatağan işçilerinin her Anakara'ya gitme teşebbüsünün sert önlemlerle engellenmesi, devletin elbette ki işveren konumundan ve sınıf karakteri bakımından Tekel'de yaşanan bir mücadelenin tekrar ortaya çıkmasından korktuğunu gösteriyor. Devlet, Yatağan işçisinin her mücadele atağını stratejik olarak Anakara'dan uzak tutmak üzere sert önlemler alacak ve belki de sendika aracılığıyla böylesi teşebbüsleri savuşturmaya çalışacaktır. Çünkü Tekel işçisi, Ankara'nın en merkezi yerinde 78 gün süren mücadeleleri ile işçi sınıfının tüm kesimlerini etkileyerek, sınıf mücadelesinin üssü haline gelmişlerdi. Tekel'de olduğu gibi Yatağan işçisini de bekleyen çok ciddi ve zorlu bir süreç söz konusu; zira sadece iki türlü karakterdeki (işveren konumu ve kapitalizmi koruyan konumu) devlete karşı mücadele etmeyecek, aynı zamanda sendikaya ve işçi direnişi gördüğünde ‘bilinçlendirmek’ için mücadelenin ortasına palas pandıras dalan burjuva soluna karşı da mücadele etmek durumunda kalacaktır.

Özelleştirme karşıtı mücadelelerin politik niteliğine kısaca değinip kendi pozisyonlarımızı da açıklamak istiyoruz. Zira özelleştirme karşıtlığı, mevcut sola burjuva solu dememizin nedenlerinden biri olan reformist karakterini veren alanlardan birisi. Özelleştirme, 12 Eylül sonrası yapılan ekonomik planlamanın temel uygulamalarındandır. Aynı zamanda tüm dünyada zaten buna hızla bir geçiş söz konusudur. Burada hedeflenen Keynes tipi ekonomiden mikro-ekonomiye geçiştir. Devlet elinde ki KİT'ler de bu kapsamda özelleştirme programının içine dâhil edildi. Özelleştirmeye karşı çıkma pozisyonu, KİT''ler satılmasın devlet elinde kalsın biçiminde kavrandığı için esasen biz neo-liberal ekonomiyi değil de Keynes’çi ekonomiyi istiyoruz demek oluyor, yani kapitalizmin daha ‘iyi’ olanını seviyoruz gibi bir noktaya geliyor. Özelleştirme, özünde üretim yapan KİT'lerin ürettiği sermeyenin özel olarak kime gideceğini belirler. Yani bu işletmelerde üretilen toplumsal artı değerin karakterinde bir değişme meydana getirmez. Ama üretilen bu artı değerin oranında bir değişme meydana getirir. İşte özelleştirme karşıtı işçinin, karşı çıktığı da budur. Dolayısıyla burada sınıf mücadelesinin pozisyonu ancak ve ancak işçi sınıfının koşullarına karşı yapılan saldırıya karşı çıkmak olabilir.

Mersin limanı direnişi, İSDEMİR ve MMK grevleri

Mersin limanında yaşanan direniş ve ardından yaşanan fiili grev, otuz dört işçinin işe geri alınması ve Tis taleplerinin kabul edilmesi için başladı. Yaşanan bu deneyim şunu gösterdi ki işçi sınıfı nasıl bir taşeron şirket yahut sendika baskısı ve yanılsaması altında olursa olsun kendi bağımsız mücadele hattını bir şekilde oluşturmayı başarıyor. Mersin limanında işçiler Liman İş'e üyeler fakat sürecin yürütülmesine tamamen işçiler hâkimlerdi. İşten atılanların işe geri alınması için başlatılan direnişin 34. gününe gelindiğinde polis şiddeti sendikanın bin bir türlü manevrası ve işverenin saldırısı altındaydılar. 34. gün tüm limanda işin durması ve işçilerin vinçlere çıkarak işi fiilen durdurmaları sonucu önce polis saldırısı gerçekleşti, sonrasında ise vinçlerdeki işçilere yemek verilmesine, iletişim kurulmasına engel olunarak ve örgütlülükte öne çıkan işçiler göz altına alınarak direniş kırılamaya çalışıldı. Bu sırada Serdar Altın isimli bir işçi vinçten düşürülerek ağır yaralandı. Direnişin 36. fiili grevin ise 3. gününde sendikanın arabuluculuğuyla anlaşma sağlanıp 4 işçi hariç atılanlar işe geri alınsa da liman işçisi sendikaya karşı derin bir güvensizlik taşıdığını yaptığı açıklamalarda ortaya koydu. Sonuçtan memnun olmayan liman işçisi bir kaç yıldır süren ve ara ara ortaya çıkan mücadelenin devam edeceği sinyalini verdi. İşçiler Mersin limanında çok kararlı olsalar ve mücadele çizgilerini yaratsalar da, Tis parodisiyle sendikanın bu burjuva saldırısı karşısında yenik düştüler. Bu mücadeleden geriye militan bir mücadele dinamiği kaldı.

Gezi hareketinin ne kadar etkisi var bilinmez ama geçen yaz aylarında İskenderun demir çelik havzasından grev sesinin yükselmesi de işçi sınıfının kıpırdadığını gösteriyor. İSDEMİR’de dört bin yedi yüz, MMK'da bin altı yüz işçinin greve gitmesi sınıf hareketinin verdiği tepkiyi anlamak bakımından dikkatleri üzerlerine topluyor. Gaziantep tekstil grevinin2 ardından son yılların en kitlesel grevi olmakla birlikte asıl olarak sektörde çalışan işçilerin koşullarında bir ağırlaşmanın olması, grevin incelemesini gerekli kılıyor. Özelleştirmenin ardından işçi sayısının yarı yarıya düşürülmesi, fazla mesai yöntemiyle çalışma saatlerinin arttırılması, demir çelik işçisinin ücretlerinin düşmesine ve uzun çalışmaya bağlı iş kazalarının artmasına sebep olmakta. Demir çelik işçisi asıl ağır darbeyi, ekonomik kriz sırasında yemiş, işsiz kalmamak için ücretlerde indirime gidilmesi yoluyla, köşeye sıkıştırılarak ciddi oranda zayıflatılmış. Tabii bu durum zamanla işçinin ürettiği değer bakımından olsun çalışma şartlarının ağır olmasından olsun birikmiş ve Çelik İş gibi bir sendikayı grev kararı alma noktasına sürüklemiş. Her iki fabrikada da durum aynı fakat MMK daha küçük ve yeni işe alınan işçilerden oluştuğu için mevcut koşullar biraz daha kötü. Daha öncesinde Asil Çelik ve Kroman Çelik gibi büyük fabrikalarda da grevlerin yaşanması demir çelik sektöründe burjuvazinin, artı değer oranını yükseltmek için atakta olduğunu gösteriyor. Bunun sebebi sektördeki Çin rekabeti de olabilir, ekonomik krizin etkisiyle sektörel bir daralma da olabilir. Ekonomideki bu hareketlenmenin faturası görüldüğü gibi hemen işçiye kesiliyor. İşçi sınıfı da hemen tepkisini gösterip grevle karşılık verebiliyor.

İSDEMİR Türkiye ekonomisinde önemli bir yere sahip: yedinci büyük işletme olduğu ve grevin milli ekonomiye verdiği zarar 3 milyon dolar olduğu söyleniyor. Grevin yaptığı etki böyle bir ekonomik büyüklüğe sahip olunca, işveren grevin sorumluluğunu milli ekonomiye verdiği zararı göstererek işçilere yüklemeye çalışıyor. Tabi burada hedeflenen, işverenin grevi zayıflatma hamlesinden başka bir şey değil. MMK ise Rus ortaklı bir şirket ve sendika toplu sözleşme imzalanamamasını sebebini Rusların Türkiye'deki Tis hukuğunu bilmemesine bağlıyor, yoksa greve bile gerek kalmadığını ifade ediyor. Metal sektörü sanayi üretiminde çok önemli bir konuma sahip ve bundan kaynaklı Burjuvazi bu grev dalgasının büyümesini istemediği için, Çelik işçisini çalışma bakanı aracılığıyla anlaşmaya zorladı. Bu grevin Gezi hareketi ile doğrudan veya dolaylı bir bağının olduğunu söyleyemeyiz, çünkü Tİs görüşmeleri Gezi'den aylar önce başlamıştı ve anlaşma sağlanamamasının ardından greve gidildi. Demir çelik işçisinin bu grevi yerel gibi görünse de sürmekte olan grev dalgasının önemli bir parçasını oluşturuyor.

Reformcu özyönetime evrilen Kazova direnişi

Kazova işçileri direnişi Gezi'den en fazla etkilenen sınıf mücadelesi pratiği diyebiliriz. Gezi hareketi başlamadan önce işten atılan ve 61 gün iş yerinin önünde işten atmaya karşı direnen işçiler beş ay boyunca alamadıkları maaşlarına karşılık işyerini 28 Haziran'da yani Gezi hareketinin 32. gününde işgal ettiler. Bu işgal tamamen Gezi'nin etkisiyle gerçekleştiğini söyleyebiliriz. İşçiler işgal etme gerekçelerini kendi bloglarından böyle açıkladılar. ''patronlarımıza defalarca ulaşmaya çalıştık ancak sürekli kaçıyorlar. Gece yarıları fabrikanın içini talan ettiler. Defalarca kızı Gaye Somuncu ile konuştuk, ancak bir sonuç alamadık. Patronlarımız gelip haklarımızı ödemeden buradan ayrılmayacağız'' Buraya kadar diğer deneyimlerden farkı olmayan bu mücadele Gezi hareketinin ortaya çıkardığı yerel forumlarla bağ kurmaya başlamasıyla daha farklı bir form kazandı. Bu ilişkinin oluşmasında burjuva solun önemli bir payının olduğunu da belirtmeden geçemeyiz. Buna rağmen, forumlarla sınıf arasında küçük de olsa bir ilişkinin kurulmuş olması forumların siyasi pozisyonu açısından önemli bir gelişmedir.

Kazova sürecinde asıl dikkat çeken olgu ise işçilerin el koydukları makinelerde üretime başlamaları ve bunları forumlar aracılığıyla satmalarıydı. İlk bakışta akla iyi bir fikir gibi gelmekte, hatta işçilerin sahip oldukları emeklerinin bir ürün ortaya çıkarması için hiç de bir patrona ihtiyaç olmadığı ve işçilerin kendi başlarına bunu başarabileceklerinin somut bir örneği olarak görebilirdi de. Forumlarda ve burjuva solun yaklaşımında tam da böyle anlayış vardı. Bu anlamda dayanışma örnekleri sergilenip kazaklar satıldı, “ünlü gezicilerden” oluşan bir grup tarafından defile yapıldı ve Kazova işçileri satış mağazası açarak üretimin devamı sağlamanın koşullarını oluşturmaya başladı. Durum artık işçilerin kıdem tazminatları ve 5 aylık maaşlarının çıkarılması meselesi olmaktan çıkmış, Kazova işçileri için sürekli bir iş haline dönüşmüştü. Dahası artık burjuva solun ve ana akım Gezicilerin çalışmaları ve dayanışmaları soncu Kazova işçileri şöyle bir noktaya gelmişti, “Direniş uluslararası alanda da büyüdü. Buradan müjde olarak söylemek istiyoruz; 15 Şubat 2014 tarihinde Küba Genç Milli Takımının Bask ülkesi Genç Milli Takımıyla yapacağı maçta giyeceği formaları Kazova işçileri dokuyacak. Bu iki açıdan önemlidir; birincisi Amerikan ablukası altındaki Küba halkıyla dostluk ve dayanışmamızı böyle de göstermiş olacağız. İkincisi emperyalizm tarafından tanınmayan ve işgal altında olan Bask halkının ulusal haklarını tanıdığımızı göstermiş olacağız. Emperyalizmin en yoğun sömürdüğü alanlardın başında gelen futbolu da emperyalizmin elinden alacağız. Spor halkın hizmetine girecek. Bunun için anti-emperyalist tavrı olan bütün sporcu ve kulüplerle ilişki kuracağız.” Artık görüyoruz ki Kazova işçileri siyasi olarak ‘anti-emperyalist’, emperyalizm tarafından tanınmayan ulusların yanında olan bir siyasi pozisyona sahip olmuşlardı. Burjuva solun Kazova işçilerine yaydığı burjuva bilinç sonrasında işçilerin Stalinist pazar modelini benimsediklerini görüyoruz. Yukarıda yaptığımız bu alıntı kantarın topuzunun ne derece kaçtığını gösteriyor. Ama bu noktaya nasıl neden gelindi biraz bunu sorgulamak gerekiyor.

Bu yaşanan deneyimin ekonomik literatürdeki karşılığı özyönetimdir. Özyönetim ise açıktan bir burjuva reformist ekonomik modeldir. Eduard Bernstein, İkinci Enternasyonal’in ve Alman Sosyal Demokrat Partisinin reformist kanadının teorisyenidir. Kapitalizmin iktisadi ilişkilerine temelde dokunmadan işçi sınıfına özyönetimi önermektedir. Diğer taraftan ise kendini ilk anarşist olarak tanımlayan Pierre-Joseph Proudhon iktisadi bir sistem olarak özyönetimi savunmaktadır. Özel mülkiyete karşı sadece işçilerin fabrikaları kendi yönetimleri altına aldıkları üretimi ve yönetimi işçilerin yaptıkları ekonomi modelidir. Özyönetim kapitalizmin tarihi boyunca ise genellikle kapatılan işyerlerine işçilerin el koyması biçimiyle gerçekleşmiştir. Bu gün burjuva solu üzerinde özyönetimin etkisinin Bernstein reformizmi tarafından geldiğini söylemek meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Özyönetim modeli iktisadi anlamda artı değerin üretimine karşı çıkmaz sadece üretimin işçiler tarafından kontrol edilmesini savunur. Peki, üretilen artı değere ne olur? Üretilen artı değer yine diğer biçimde olduğu gibi birikerek olarak sermayeye dönüşür. Kısaca açarsak: mevcut kapitalist pazar ilişkileri devam etmekte ve dolayısıyla üretilen ürün hala bir meta olmasından kaynaklı, kullanım ve değişim değeri özelliği taşımaktadır. Metanın değişim değeri niteliğinden kaynaklı sürekli olarak, özyönetimin varlığını sürdürebilmesi için üretimi arttırarak artı değerini korumak zorundadır. Zira rekabet koşulları içerisinde üretimin sabit kalması mümkün değildir. Bu durum ortaya çıkardığı temel sorun artı değerin üretiminin güvence altına alınması için üretimin süreklileştirilmesi ve arttırılması işte bu noktada sermaye bir kategori olarak meta üreten işçiden ayrılır ve onu yönetmeye başlar. Bu kapitalizmin zorunlu işleyiş yasasıdır. Yani aslında özyönetim süreci sonunda yönetici bir sermaye sınıfını yeniden yaratır ya da özyönetimi kontrol eden bir kısım işçiyi sermaye ve özel mülkiyet sahibi yapar. Burada ki temel olgu sermayedir, onun nasıl yönetildiği sadece ekonomik tarz sorunudur. Yani sermaye birikmeye ve aslında artı değer üretilmeye devam etmektedir. Esas mesele değişim değeri ve sonra da değerin kendisini üreten iktisadi ilişkilerin ortadan kalkması meselesidir. Tüm bu nedenlerden kaynaklı kapitalizmin nesnel koşullarında bütün özyönetimler kapitalizmin iktisadi yasaları içerisinde var olur ve onu öz olarak yönettiğini zannedenlere ise özel mülkiyeti dayatır, bunun başka bir alternatifi yoktur. Kazova işçilerine de işte solcu reformcular tarafından pompalanan bu özel mülkiyetçilik ve sermayedarlıktır. Başka bir deyişle özyönetimle üretime devam eden Kazova işçileri kendi emeklerini sömürseler de artı değer üreterek artık bir yandan da patronlaşmaktadırlar. Kazova sürecinin başka bir siyasi fenomeni olan Gezi hareketinin siyasi pozisyonu, ana hatlarıyla burjuva demokrasisi olduğu için forumların özyönetimin işçiler açısından yararlı olduğunu sanmaları yadırganmamalıdır. Zira ücretli emek sömürüsünün bir sistem sorunu olduğuyla ilgili değillerdir. Ama şunu net olarak söylemek gerekirse özyönetim sadece ve sadece burjuva bir ekonomik bir modeldir.

Greif işçisi mücadelesinde yalnızdır

Greif işçisi yalnızdır derken kastettiğimiz işçilerin başka dostu ya da mücadelesinin başka ortakları olmadığı değil. Marksizmi ilke edinmiş komünistler bütün sınıf mücadelelerinin doğal dostudur. Daha açarak Komünist Manifestonun Proleterlerle Komünistler bölümünden bir hatırlatma yapalım, “Komünistlerin proletaryanın tümünün çıkarlarından ayrı ve farklı çıkarları yoktur.”

Öncelikle Greif'te şu anda sürmekte olan fiili grevin ve işgalin nasıl ortaya çıktığına ve gelişimine bakalım. İşçiler, Tis talepleri yerine getirilmediği için 10 Şubat'ta işyerini işgal ederek greve başlıyor. Greif, Esenyurt, Hadımköy ve Ümraniye Dudullu fabrikalarının toplamında bin beş yüz işçi çalışmaktadır. Bu işçilerin beş yüzü kadrolu, bin işçi ise taşerona bağlıdır. Greif fabrikası, taşeron sistemi ile üretim yapan bir işyeri ve toplam 44 taşeron firma olduğu söyleniyor. İşgali destekleyen beş yüzün üzerinde işçi olsa da sürecin başında sendikanın tutumundan kaynaklı Dudullu fabrikası işgal hazırlığına başlasa da fiilen işgali gerçekleşmemişken Hadımköy işgali başlatıyor.

8 Kasım 2013 Disk Tekstil sendikanın işyerinde yetkili sendika olması ve aynı gün işverenin bir işçiyi işten çıkararak üretimin daralmasını bahane etmesi sonucunda Hadımköy fabrikasında 8 saatlik iş bırakma eylemiyle çıkarılan işçi geri alındı. 10 Şubat'a kadar başka bir gelişme yaşanmadı ve o gün sendika ile işveren arasında Tis görüşmesi başladı. Talepler ise: taşeron sisteminin kaldırılması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, ikramiye vb. taleplerdi. Anlaşma sağlanmadı ve görüşmeden haber bekleyen işçiler anlaşmanın olmadığını duyunca fabrikaları işgal etmek için komiteler kurarak örgütlenmeye başladılar. İşgal Hadımköy'de aynı gün başladı, Dudullu'da ise hazırlıklar sürerken, tam bu süreçte Disk Tekstil'in işgal ve grevle bir ilişkisinin olamadığını açıklamasıyla birlikte, greve destek verse de işgali gerçekleştirmedi.

Daha öncesinden belli bir hazırlığa sahip olduğu anlaşılan Greif işçileri Tis sürecinde 14 alt komiteden oluşan bir genel komite kurarak mücadelelerini kendi ellerine aldılar. Açıkça görülüyor ki sendika kendi pozisyonuna uygun bir pratik sergileyerek işçileri bu mücadelede yalnız olduklarını gösterdiler. Bu durumda çok da yadırganacak bir ihtiva yok esasında. Sendikanın, kapitalist ilişkilerin iktisadi siyasi tüm hayatı denetim altına alıp çöküşe sürüklediği çağımızda bundan başka bir pratiği de zaten olamaz. Sendika, burjuva demokrasisinin bir eklentisi haline gelerek işçi sınıfına ait olmadığını her işçi mücadelesinde kanıtlamaktadır. Tis sürecinde sendikanın rolü sadece arabuluculuktur. Arabuluculuk ise zorunlu olarak karşıt çıkarlara sahip sınıflar arasında egemen olanın nesnel koşulları içerisinde var olur. Herhalde şöyle desek hiç de mübalağa yapmayız: ‘Sendika artı değer pazarlamacısıdır.’ Greif'te olanda bundan başka bir şey değildir. Ayrıca sendika işçilere fabrikanın kapanma durumunun olduğunu bildirerek alttan alta grevi zayıflatmaya çalışmaktadır. DİSK, işverenin 11 Mart 2014 tarihide sendikaya gönderdiği mesajda “Hadımköy'de ki işletmede cuma gününe kadar iş başı yapılmaması halinde bu işyerinde kapatılacağı”nı söylemektedir. DİSK Tekstil ise bu mesaja karşılık şöyle bir değerlendirme yapmaktadır: “işverenin kendi işyerine ilişkin alacağı karar, toplu iş sözleşmesi hukukuna göre 'yönetim hakkı' çerçevesinde değerlendirilmektedir.” Sendika, aslında işçilere eğer bizimle anlaşmazsanız grev yapacak bir fabrikanız da olmayacak manasına gelen bir açıklama yaparak bu durumda kendi rollerinin hukuksal zeminde ancak kıdem tazminatı alabilmek için yapacaklarından ibaret olduğunu söyleyerek, gerçek rolünü oynamaktadır.

Çok temel bir nokta da duran ve Hadımköy'deki grevi zayıflatacak önemli bir faktör ise, aynı şirkete bağlı diğer üç fabrikanın çalışıyor olması. Yaklaşık üretimin yüzde yetmişi bu diğer üç fabrika tarafından yapılıyor. Söz ettiğimiz gibi sürecin başında Dudullu fabrikasının da greve hazırlandığı fakat sendikanın açıklamasının bu karardan vazgeçmelerine sebep olduğundan bahsetmiştik. Bu durumu şu an devam eden üretimle ilişkilendirirsek, sendikanın grev kırıcılığını bizzat kendisinin yaptığını göreceğiz. Böyle bir durum, Greif işçisinin yalıtılarak zamanla gücünün tükenmesini sağlamak adına işverenin elini güçlendirmekten başka bir şey olmayacaktır.

Greif sürecinde, kiminin sendikanın işçiye sahip çıkmasını beklemesi, kiminin ise sorunu sendikanın yönetimindeki aristokrasiye atfetmesi ve hatta işçiye dost görünenlerden medet umması, burjuva solunun sınıf mücadelesiyle olan ilişkisini gösteriyor. Aslında bir taraftan sendika, işçileri kapitalizm koşulları içinde tutmaya, diğer taraftan da işçiler kendi çıkarları için bu kıskaçtan kurtulup, kendi mücadele araçlarını yaratarak bağımsızlaşmaya çalışırken, Stalinist sol ise işçilere sorunun yönetim sorunu olduğunu propaganda ederek sendikalizm bilincini taşımaktalar. Greif'te olan tam da budur.

Dolayısıyla kapitalist iktisadın krizi ve bunu çözebilecek nesnel koşullara sahip olamayışı tüm hayatı yöneten üretim ilişkilerinin sonucu olarak, süreklileşen bir çöküş yaşanmaktadır. İşçi her başını kaldırıp mücadele ettiğinde, çöküşün ortaya çıkardığı tüm unsurlarla da mücadele etmek zorundadır. Sendika da burjuva solu da bu unsurların değişik niteliklerini siyasetlerinde barındırmaktadır. Şu an Greif'te işgal devam etmekte ve işçiler ancak dayanışma sonucu yapılan yardımlarla grevi sürdürebiliyor. Fakat hem işgalin içerisinde olsun hem de dışarıdan destek anlamında yapılan siyasi dayanışmada da olsun burjuva solunun işçilerin çıkarlarından ayrı çıkarları olduklarını görüyoruz. Örneğin DİSK Testil yönetiminin ihanetçi tutumu işaret edilerek sendikaların işçilere ait oldukları ve bu mücadelenin aynı zamanda sendikaların, işçilerin olması için yapıldığını düşünen siyasi yapılar işçilere, sendika binalarının önünde hazır metinlerle basın açıklamaları veya sendika binalarına baskınlar yaptırmaktadır. Solun bunu yaptırabilme gücü işçilerin mücadele öncesinde, ücretinden kesilen aidatları alma istediğinde yatmaktadır. İşçiler açıktan ifade etmeseler de burada ki nesnel ilişki tamamen maddi temellidir. Çünkü işgalin devam edebilmesinin bir nedeni de nesnel olarak maddi olanaklara sahip olmasıdır. İşçiler bunu yaparak aslında sendikaya bizden çaldığın paraları bize geri ver diyorlar. Burjuva solunun buradaki beklentisi işçiler adına sendika yönetiminin “sınıf devrimcileri” ve işçi önderleri tarafından alınması perspektifidir. Doğrudan demokrasi, işçi demokrasisi veya taban demokrasisi gibi palyatif demokrasi önerileri ile sendikaları işçileştirme hayalleri yaymaktadırlar. Oysaki demokrasi kavramı sınıflara aittir ve dolayısıyla kapitalizm koşulları altında hiçbir işçi örgütünde demokrasi işçilerin mücadele aracının yöntemi olamaz. Çünkü demokrasi burjuva sınıftan ayrı bir kavram gibi düşünülemez. Burjuva solunun burada ki çıkarı ve beklentisi sendikalizmden öteye geçmemektedir, oysaki işçiler kendi ekonomik çıkarları etrafında siyasallaşmaktadırlar.

Sendikanın beklenen tutumu ve burjuva solunun sendikalizm beklentisi ortamında Greif direnişinin ortaya çıkardığı işgal komitelerinin ne olduğuna değinmek, yukarıda söylenenleri perspektif anlamında destekleyecektir. THY grevindeki 29 Mayıs hareketi de, Gaziantep tekstil işçileri grev komitesi de ve Greif'te ki işgal komiteleri de sınıf mücadelesinin yerel örneklerinde mücadele esnasında ortaya çıkan esas sınıf örgütlülükleridir. Bu sebepten işçiler, mücadelelerini yürütmek için bir araya geldikleri ve tartıştıkları bu organlar aracılığıyla mücadeleyi yürütürler ve mücadele sona erdiğinde bu araçlarda kendiliğinden söner. İşçiler, işçi olmaktan gelen sorunlarını çözmek için her bir araya geldiklerinde bu organlar yeniden ortaya çıkar. Bu organların temel formu ise açık tartışma ve karar alma biçimiyle işlemeleridir. Bu temel formunu koruyarak her mücadelenin öznel koşulları içerisinde yeniden şekillenmektedirler.

Greif işgalinin Gezi hareketi ile olan bağına baktığımızda ise yukarıda bahsettiğimiz, cesaret verici ilişkiden başka bir etkisi olduğu söyleyemeyiz. Fakat bir olguya vurgu yaparsak “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” sloganın fabrikaya asılmış olması Gezi'nin söylem düzeyinde bile olsa bir etkisinin olduğunu vurgulayabiliriz. Gezi'nin başka bir etkisi ise burjuva solunun genel muhalefet içinde gördüğü bu mücadelelere daha fazla ilgi göstermesidir.

Bu grev deneyiminde net olarak görüyoruz ki işçi sınıfı sendika ve burjuva solu tarafından ciddi bir kıskaç altında ve buna karşı yinede kendi sınıf çıkarlarını savunarak, kapitalizme karşı mücadelesini sürdürmektedir. Ama bütün ihtimallerin en kötüsü, grevin yenilgiye uğramasıdır. Bu ilk bakışta diğer deneyimlerde de olan bir son gibi düşünülse de Greif'e özgün bazı durumlar söz konusu. Bu özgünlüğün en temelini de işçilerin başından sonuna grevi kendi başlarına yürütmüş olmaları ve grev kararını yine komiteler aracılığıyla kimseye danışmadan almış olmaları oluşturuyor. Dolayısıyla alacakları yenilgi hem ağır olacak hem de onları yaptıkları mücadeleye uzaklaştırma riskini ortaya çıkaracaktır. İşte bu noktada sendikanın ve burjuva solunun sendikalist pozisyonu başka bir nitelik kazanıyor. Çünkü mevcut pozisyonları mücadeleye gerçek bir katkı sunmadığı için yenilgide de bir paylarının olabileceği ihtimalini ortaya çıkarıyor.

Sonuç

Son dönemde yaşanan diğer işçi eylemlerine baktığımızda, yukarıdaki örnekler kadar keskinleşen pratikler olmasa dikkate değer pek çok örnek görüyoruz. İlk olarak, Gezi hareketinin ortaya çıkışından önce gerçekleşemeyen ÇAYKUR ‘grev’ine, sendika pratiğinin ibretlik bir örneği olarak değinmek yerinde olacaktır. Buna karşın Düzce'de bulunan ve iki bin üç yüz altmış sekiz işçinin çalıştığı Standart Profil'de grev kararı alındıktan sonra gerçekleşenler dikkat çekiciydi. Grev kararının alınmasından kısa bir süre sonra sendika ile işveren arasında yapılan görüşmenin ardından anlaşmanın sağlandığı haberi, Standart Profil işçileri, kendiliklerinden işyerlerini terk ederek sendika binası basıp sendika başkanını tartaklayıp, Petrol İş bayrağını yakmalarına neden oldu. İşçilerin bu öfkesi, “sendika ağaları bizi kapalı kapılar ardında sattılar”, fikriyle ifade edilse de aslında sendikanın nasıl bir araç olduğunu işçiler pratikte görmüş oldular. ‘İşçilere karşı sendika’ pratiğinin bir kez daha ortaya çıktığı bu deneyim 2013 yılı grev takviminde yerini almış oldu. Yine aynı zamanda grev dalgasının bir parçası Feniş Alüminyum grevi, benzer burjuva saldırılar altında yaşanmaktadır. Son günlerde Diyarbakır’da başlayan DEDAŞ enerşi işçileri mücadelesi ve İstanbul’da inşaat işçilerinin eylemlilikleri de yakın gelecekte benzeri problemlerle yüz yüze gelebilir. Fakat işçi sınıfı net, ikirciksiz bir mücadele sürdürmek konusunda mütevazı de olsa Greif'te olduğu gibi umut veren ve geleceği temsil eden bir deneyimi hala var etmektedir.

Şöyle bir tespit yapmak gerekiyor ki burjuvazi ne kadar kriz yok dese de, dünyada yaşanan ekonomik krizin etkileri Türkiye'de de görülmekte. Grevlerin sebebi olarak şöyle bir tespit yapabiliriz: Türkiye pazarı doğrudan etkilenmemiş olabilir ya da ekonomik krizi fırsatı çevirmek isteyen burjuvazinin ucuz üretim maliyeti ile atağa kalkma hamlesi de olabilir. Ama ne şekilde olursa olsun Türkiye'de işçi sınıfı ekonomik krizden net bir şekilde etkilenmiştir. Yaşanan bu grev dalgasının başka türlü bir açıklaması mümkün değildir. Zira yaşanan tüm grevler işçi sınıfının ürettiği değerden ne kadar pay alacağıyla ilgilidir. Bazı fabrikada ya da işyerinde taşeron saldırısı biçiminde olsun, bazısında fazla mesai biçiminde olsun yada iş güvenlik önlemleri gibi değişmeyen sermaye yatırımlarında bir tasarrufa gidilmesi biçiminde olsun hepsi işçi sınıfına karşı yapılmış iktisadi ve siyasi saldırılardır. Grev dalgası sürecinde demir çelik işçisi dışında, tüm grev ya da mücadele deneyimleri işçilerin sendikalardan ayrı ve bağımsız araçlarla mücadelelerini sürdürdüklerini ortaya koydu. Bu somut durum, bir rastlantı değil işçi sınıfının mücadele esnasında ortaya çıkardığı kendi öz araçlarıdır.

Tüm bu grev dalgası boyunca işçiler mücadeleye giriştiklerinde yalnız kaldıkları reddedilemez bir gerçek. Çünkü mücadeleye giriştikleri an burjuvaziyle karşı karşıya gelirler, ne sendikalar mevcut nesnel koşullar içinde ne de reformist ve Stalinist burjuva solu yukarıdaki pozisyonlarından kaynaklı işçilerin yanında yer alamazlar. Gezi hareketinin ise bu karşıtlık içerisinde durduğu yer net olarak sendikalar ve burjuva solunun olduğu taraftır. Bu dönemde yaşanan sınıf mücadelesi deneyimleriyle ancak bu zeminde bir ilişkiye sahiptir.

Komünistlerin ise sınıfın bu kadar kuşatıldığı bir dönemdeki asli görevi tarihsel bağlamdan kopmadan, sınıf tahlili sonucunda ortaya çıkan perspektifleri siyasete dönüştürmektir. Çünkü dönemin, sınıf mücadelesi açısından yanılmasalar yayma gücünün oldukça güçlü olması gibi bir özelliği vardır.

İşçi sınıfının bu tarz mücadeleleri sürekli yaşanacaktır, hatta önümüzdeki dönemin bir ekonomik ve siyasi kriz süreci olmasından kaynaklı kapitalizme karşı mücadele daha da öne çıkacaktır. İşçi sınıfının tüm mücadelesine ve deneyimlerine böyle bir tarihsel bağlamla bakmak isabetli olacaktır.

 

Salih

1 http://tr.internationalism.org/duenyadevrimi/201403/499/gezi-hareketi-sonrasi-tuerkiye-yolsuzluk-secimler-ve-berkin-in-cenazesi

2 http://tr.internationalism.org/duenyadevrimi/201208/411/gaziantepte-sendikasiz-grev-insanca-yasamak-istiyoruz