Soma İşçi Katliamı: Kapitalist Barbarlık Kana Doymuyor

 

 

 

 

 

 

Soma artık herkesin belleğinde kapitalizm vahşetiyle anılacak bir yer. 13 Mayıs tarihinde Manisa’nın Soma ilçesinde beş yüzün üzerinde maden işçisinin iş cinayetiyle katledilmesi, kapitalizmin kar hırsının geldiği boyutları gösteriyor. Ölen işçi sayısında farklı rakamlar söylense de katliamın boyutu oldukça büyük. Soma'da maden kazası olduğunu ilk duyduğumuzda bu kadar insanı yitireceğimiz aklımızdan geçmemişti. Saatler geçip ne olup bittiğini anlamaya başlayınca yaşanan olayın korkunçluğuyla yüz yüze kaldık. Yaşanan facia öncekilerden çok daha büyüktü. Sayılar ifade edilmeye başlandığında, ilk anda inanmak istemedik. Resmi olarak verilen rakamlar, gerçekten çok uzaktı ve açıkça kamuoyuna yalan söylenmekteydi. Hükümete yakın olan kaynaklar ve resmi ağızlar insanın yaratıcılığına dudak uçuklatacak bir aymazlıkla olayın gelişimini, rakamları ve mümkün olan her türlü bilgiyi çarpıtıyorlardı. Diğer kaynaklar ve hükümet muhalifi belediye başkanın verdiği bilgiler ise yaşanan facianın korkunç boyutlarını ortaya koyuyordu. Bu durum şu ana kadar değişmedi: resmi yalanlar ve çarpıtmalar da hala devam etmekte. Yazıyı kaleme aldığımız saatlerde resmi olarak açıklanan ölen işçi sayısı 301 ama gerçek rakamın en az bu sayının iki katı olduğu söyleniyor. Sınıfımızın karşı karşıya olduğu trajedi çok büyük ve herkesin buna dayanması oldukça zor. Acımızın ne kadar büyük olduğunu ifade dahi etmek bizlere ağır geliyor. Biliyoruz ki kapitalizm hiç bitmeyen bir vahşet demek ve Soma katliamı, sınıfımızın dünya genelinde bu iğrenç düzen uğruna canından oluşunun ilk örneği değil. Öte yandan, hissettiğimiz öfkenin dayanılmaz ağırlığına rağmen çare dövünmek veya ağlamak değil, bu katliamın işçi sınıfı tarihinde son olması için elimizden geleni ardımıza koymadan mücadele etmek. Madende artık kurtarılma ümidi kalmayan işçilerin birbirlerinin ellerine yazdıkları notlar, sınıfımızın tarihine Soma işçilerinin manifestosu olarak geçtiler. Çünkü o notlar suya yazılmadılar, kömür karası ellere yazıldılar ve burjuvazi o kömür karası ellerin öfkesinden kurtulamayacak: Tayyip Erdoğan’ın gözünde gördüğümüz korku, kömürün karası ellerin gücünün yansımasıydı.

Soma katliamının nasıl gerçekleştiği apaçık ortadadır. Gerçekleşenlerin yalnızca ihmallere bağlanması, burjuvazinin sorumluluğunu hafifleştirme çabasından ibarettir. Nasıl ki tersanelerde, inşaatlarda yaşanan ölümler ve nasıl ki savaşta yaşanan ölümler bilinçli olarak, burjuvazi tarafından bilinçli olarak gerçekleştiriliyorsa, Soma'da kaza diye ifade edilen katliam da bilinçli olarak gerçekleştirilmiştir. Burjuvazi pazar paylaşımı için savaşa girer ve insanları bile bile ölüme sürükler. İş yerinde gerçekleşen katliamın da nitelik bakımından savaşta olandan hiç bir farkı yoktur. Birinde pazar kapma amacı vardır, diğerinde ise daha fazla kar elde etme amacı vardır. Her ikisi de sermayenin birikimi ve bekası içindir. Yani işçiler sadece, sadece çalışma saatleri içerisinde harcadıkları iş gücüyle sermaye oluşturmazlar, hayatını kaybetme riski oranında da sermaye birikimini oluştururlar. Bu öyle korkunç bir gerçektir ki, işçilerin ölümleri pahasına sermaye kendisini yaşatmaya çalışır. Bu ne münferit, ne de şahsi bir durumdur. Bu durum kapitalizmin iktisadi yasalarının katliamcı niteliğidir. Soma holdingin patronunun “Madeni, devlet işletirken kömürün tonu 140 dolara mal oluyordu, biz bunu 23 dolara indirdik” diyerek övünmesi, beş yüzü aşkın işçinin hayatı pahasına elde edilmiş bir rakamdı. Özellikle iş kazası denilen olayın ortaya çıkma ihtimali yüksek olan madenlerde kar marjı ne kadar yükselirse, aynı oranda işçilerin ölme riski de o kadar yükselir. Soma patronunun iktisadın bu kuralından bihaber olması mümkün değildir ve elinde ki tüm olanakları kullanarak bunu son sınırına kadar kullanmıştır. Sonuç ise yüzlerce insanın hayatının yıkımı, dayanılmaz acı, gözyaşı olmuştur. Soma holding bu katliama hazırlık yaparken, elbette güvendiği bir şeyler vardı. Bunlar, burjuva yasaların sağladığı güvence ve hareket olanağı ve en başta bu çerçeve içinde AKP ile olan yakın ilişkisiydi. Şimdi bu iki burjuva maskaralık, yalanlar, polis terörü, Soma işçisinin yakınlarının dövülmesi, savcılığın olayın yönünü saptıran çarpıtmaları gibi akla gelebilecek tüm insanlık dışı yöntemlerle yaşanan katliamı örtbas etmek için seferber olmuş durumda.

Bu katliam, burjuvazinin kendi sınıf çıkarları için yapacaklarının bir sınırı olmadığını tekrar ortaya koydu. Sonrasında yaşananlar ise burjuvazinin nasıl bir çürüme içinde olduğunu göstermesi bakımından ibretlikti, değinmeden geçemeyeceğiz. Patlama gerçekleştiğinde ilk olarak trafo patladı açıklaması ile sorumluluğu elektrik mühendisine yıkmaya çalışmaları, ölen madencilerin madenden çıkarılırken ağızlarına gaz maskesi takarak yaralı süsü verilmesi gibi uygulamalarının hepsi Soma katillerinin tazminattan kaçmak için o durumda bile aklına gelen yöntemlerdi. Burjuva devletin yasaları, savcıları ve bakanları da bu yalanı destekler çaba içindelerdi. Burjuvazi yüzlerce insanın yaşamını yitirdiği bir felaket karşısında, sınıfsal soğukkanlılığını bozmadan davranabildiğini bir kez daha göstermiş oldu.

Tayyip Erdoğan Soma'ya gittiğinde büyük tepkilerle karşılandı ve bu tepkilere karşı başta Erdoğan’ın kendisi olmak üzere danışmanı, korumaları ve polis işçilere ve yakılarına saldırdı. Erdoğan, bu işin fıtratında var diyerek ölümleri normalleştirmeye çalıştı; maden işçisini ölüme mahkum etti. Tayyip Erdoğan'ın yaptığı konuşma ve attığı tokat, burjuvazinin işçi sınıfına açık saldırısıdır. Çünkü işçiler savaşta ya da işyerinde kapitalizm için ölürlerse değerlidirler. Yoksa hiç bir anlamları yoktur burjuvazinin gözünde. Erdoğan’ın tokadı, danışmanının tekmeleri, korumalarının yumrukları sadece hedef aldıkları işçi yakınlarına değil tüm işçi sınfına atılmıştır. Burjuvazi tokadıyla, polis terörüyle, imamıyla, bankalarıyla, savcılarıyla, medyasıyla, sendikasıyla Soma'da iş başındadır. Enerji bakanı günlerdir yalanlar söyleyerek işvereni korumaya çalışmaktadır, çünkü bu işte çıkarlar ortak. İşçi sınıfına ait SGK birikimlerinin verilmesi sanki bir lütufmuş gibi sunularak vaat edilmektedir. Soma holdingin ise herhangi bir tazminat ödememesi için bin takla atılmaktadır. Diğer taraftan fırsatçı bankalar, işçilerin borçlarını sildiklerini yarışırcasına açıklayarak; hayat sigortasıyla garantiledikleri kredilerini bağış yalanı sayesinde, işçileri madene mecbur eden rollerini gizlemektedir. Açıkça ortadadır ki burjuvazi tüm unsurlarıyla işçi sınıfına saldırı halindedir.

Soma'daki kömür madeninde üretim yapan şirket taşeron yöntemiyle çalışıyordu. Taşeron sisteminin işçi sınıfında yarattığı kötüleşme aşikâr. Soma'da ise bu sistem redevans yöntemiyle işliyor. Madenin sahibi olan TKİ yani devlet, kiralama yöntemiyle madeni işletmeye veriyor, karşılığında ise belli bir miktar kömür alıyor. Aldığı miktarın dışındaki çıkan tüm kömür ne kadar olursa olsun para karşılığında satın alıyor. Redevans son zamanlarda devletin riski satmak ve ucuz maliyet için kullandığı bir ihale yöntemi. Redevansla kim maden işletmesi alırsa Soma'da yapılan uygulamanın aynısını yapacaktır. Çünkü bu yöntem ile madenin kirası olan kömür payı devlete verildikten sonra, üretilen kömürden elde edilen gelir tamamıyla redevansı alan şirkete kalıyor. Bunun üstüne bir de TKİ'nin ne kadar kömür çıkarsa bir kota koymadan bu kömürü satın alması söz konusu olduğu için, üretim kontrol edilemeyecek bir boyuta ulaştırılmaktadır. Soma’da yer altındaki üretim hareketliliği çok yüksek olduğu için, yangın riski yüksek olan linyit kömürü yanmaya başladı. Bu durum daha önceden bilinse de şirket kısa sürede ne kadar kömür çıkartılırsa o kadar kardır diyerek, bu riski bile bile üretimi en üst düzeye çıkarmaya çalıştı. Sonuç 21. Yüzyılın en büyük maden işçisi katliamı oldu. Soma madenindeki galerilerden birinde için için alevsiz yanan bir kısım olduğu biliniyordu, fakat şirket yangını engellemek yerine betonla kapatılan, yangını daha da tehlikeli hale getirdi (çünkü kapatılan galerinin altından yeni bir galeri açıldığı için aradaki duvar yangının basıncına dayanamayıp çöktü). Buradan şöyle bir sonuç çıkıyor: şirket biz buradan kısa sürede alabileceğimizi alalım ve ardından kaçıp gidelim mantığıyla çalışıyordu. Çünkü iş güvenliği önlemlerinin hepsi ertelenmişti. İşveren üç ay içinde yaşam odalarını yapacaktık dedi: biliyoruz ki yalan söylüyor. Yanan galeriyi betonla kapatma sebepleri de erteleyelim, bizden sonra ne olursa olsun mantığıydı.

Korkunç katliamın nedenlerini incelerken Türkiye'nin son yıllarda kalkınma politikalarına değinerek, Soma'da ki katliamla bağını göstermemiz de gerekiyor. Bildiğimiz gibi Türkiye cari açığı yüksek olan bir ülke ve bu açığın çok büyük bir kısmını dışarıdan alınan yüksek maliyetli enerji hammaddesi oluşturuyor. AKP iktidarının temel stratejik ataklarından biri de bu alana dönük. Son yıllarda sürekli enerji alanına yatırımlar yapılmakta. Yatağan’daki linyitle çalışan termik santralinde özelleştirilmesi, nükleer santral projesi, HES'ler ve yeni kurulan termik santraller hem bu doğrultudaki politikaların bir ürünü. Tüm bu alanlardaki enerji üretimini arttırıp dışa bağımlılığı azaltmaya çalışıyorlar, amaç bu. Dolayısıyla kömür üretiminde son on yılda ciddi bir artış var. TKİ, daha önceden belli sebeplerle tam kapasite çalışmayan madenleri redevans yöntemiyle kiralamaya başlamış, bu yöntem daha önceden kullanılsa da son on yılda hızla artmış. Ucuz enerji politikası ile riski yüksek olan Soma'da vahşi bir üretim süreci başlamış, bir de AKP tüm bu ihaleleri kendine yakın olan şirketlere vermiş. Burada karşılıklı bir ilişkinin gelişmiş olduğu görünüyor: şirketler hükümetin kalkınma politikası için ucuz enerji üretiyor, hükümet de şirketlere ihale ve alım garantisiyle devlet olanaklarını sunuyordu. İşte AKP'nin kalkınma kısmını bu politikalar oluşturuyor. Kalkınma için her şey mubahtır anlayışı, Soma'da her türlü vahşi çalışma koşullarına göz yummanın nedenini oluşturmuş. AKP'nin kalkınmasının altında işte bu işçi kanıyla beslenen politikalar yatıyor.

Soma katliamı, bir kez daha gösterdi ki işçi sınıfının yenmesi gereken sadece patron ya da burjuva iktidar değil: sınıfımız aynı zamanda hepsi burjuva devlete ne denli eklemlendiğini gösteren sendikalara ve kapitalizmi eleştirir gözüküp özünde şu ya da bu şekilde savunan burjuva soluna karşı da mücadele etmek zorunda.

Soma katliamı gibi bir olay karşısında işçi sınıfının tepki vermesi tarihsel önemi olan bir sorumluluktu. Katliamın ertesi günü sokak gösterileri ve madenlerde yaşanan kısmı iş bırakma eylemleri gerçekleşti. Gün içerisinde devletin solcu sendikaları, bir hayli direndikten sonra bir günlük bir grev ilan etme lütfünde bulundular, Türk-İş ise bir hafta boyunca günde üç dakikalık “grevler” yapacağını ilan ederek adeta ölen işçilerin anılarına tükürdü ve işçi sınıfının acısıyla dalga geçti.

İlk günkü eylemlerin hepsi tepkisel olarak gelişen, kitlesel olmasalar da Türkiye'nin her yerinde oldukça yaygın gerçekleşen eylemlerdi. Ankara’da bulunan Yatağan madencilerinin Soma katliamının gerçekleşmesinin gecesinde başlattığı bu eylemler; plaza işçilerinden, öğrencilere, belediye işçilerinden, fabrika işçilerine sınıfımızın birçok kesimi tarafından gerçekleştirildiler. İşçi sınıfının büyük bir bölümünde tepki olgunlaşmaya başladı ve grev çağrıları yükseldi. Hatta olayın ilk gününde akşam saatlerinde sosyal medyada grev çağrısı yapan hashtagler açıldı ve paylaşıldı. İlk günkü eylemlerin ortaklaştığı nokta grevin hemen yapılması gerektiğiydi. İşçi sınfı sendikaların karar alıp hemen grev ilan etmesi için beklenti içine girdi. KESK, DİSK, TMMOB ve TTB’nin bir günlük iş bırakma kararı alması, Türk İş'in ise 3 dakikalık iş bırakma kararı beklentileri boşa çıkardı ve tepkilere yol açtı. Birçok yerde buna karşı tepkiler dile getirildi. Bu tepkilerin en büyüğü ise Anakara'da bulunan Yatağan işçilerinin öncülüğünde gelişen ve öğrencilerinde destek verdiği bir eylemle Türk İş genel merkezi önünde gerçekleşti. Türk İş'in yaptığı açıklamayı açık bir şekilde ihanet olarak gören böyle bir kararın yetersiz olduğu konusunda net olan kitle tüm öfkesini sendikaya ve sendikacılara yöneltti. Yatağan işçilerinin “Katil Türk-İş” sloganı, Soma’da örgütlü olan bu konfederasyonun, katliamın bilfiil sorumluları arasında yer aldığının bilincinin geliştiğini de gösteriyordu. Yatağan işçilerinden birinin ifadesiyle “patronların köpekliğini yapan” sendikalara karşı işçilerin tutumu, gelişmiş olan sınıf bilincinin de bir örneğiydi. Eylemin sonunda işçilerin ve öğrencilerin kendiliğinden tepkisi, kitlenin Türk-İş genel merkezini kısa süreli de olsa işgal etmesine yol açtı. Aynı gün, Soma’ya gelme cüretini gösteren Tayyip Erdoğan, burada işçilerin ve ölenlerin yakınlarının şiddetli tepkileriyle karşılaştı ve bir markete sığınmak zorunda kaldı.

15 Mayıs’ta gerçekleşen bir günlük iş bırakma eylemi yeteri kadar kitleselleşmese de, yüz binlerce işçinin katılımıyla, Türkiye’de yıllardır arada sırada gerçekleşen bir günlük iş bırakma eylemlerinin belki de en büyüğüydü. Bu eylemler sendika kontrolünden çıkma şansı buldukça sınıf dinamiği kazandı. Zira sendikaların grev günü yaptığı tüm eylemler, sınıfın diğer kesimlerinden uzak profesyonel sendika eylemleri olarak planlanmışlardı. İstanbul’da sınıfla buluşma imkânı olmayan, hatta kendiliğinden gelişen ve her gün Levent'teki şirket merkezinde eylemler yapan kitleyle buluşmak yerine yalıtık bir yerde toplanarak, eylemler etkisizleştirildi. Ankara’da aynı şekilde sendikaların eylemi şehir merkezinden uzakta, Bahçelievler’de gerçekleştirildi. İzmir’de fabrikalardan katılımın da yoğun olduğu iş bırakma eylemi, kitlelerin geri kalanının da bulunduğu şehir merkezinde gerçekleşti. İzmir’de kitlenin üzerine polislerin salınması, burjuvazinin sendikalardan ufak da olsa kopma ihtimali taşıyabilecek herhangi bir işçi eyleminden ne denli korktuğunu gösteriyordu. Sendikaların bir günlük grev kararını bile bir gün sonraki basınç sonrasında almasına rağmen işçi sınıfından olumlu tepkiler gelişti. Kocaeli’de yüzden fazla fabrikanın greve gitmesi buna verilebilecek örneklerden birisi. İşçi sınıfı tepki vermekte çaba gösterse de ve dayanışmasını ortaya koymaya çalışsa da sendikaların bu dinamiği kontrol altına almaya çalıştığını yaşanan deneyimlerden rahatlıkla çıkarabiliriz. İstanbul'daki yalıtık sokak eylemleri bunun en somut örneğidir.

Diğer taraftan Soma'da çalışan işçilerin sendikaya dair söyledikleri madenlerde çalışan işçi sınıfının nasıl bir kıskaç altında olduğunu ortaya sermektedir. Türkiye genelinde iş bırakma eyleminin olduğu gün Türk-İş’e bağlı Maden-İş sendikasının da işçiler ve işçi aileleri tarafından protesto edildiği Soma'da işverenin getirdiği sendikanın işçilere sorulmadan seçtirildiği işçiler tarafından ifade ediliyordu. Soma'da diğer sendikalar olsaydı sonuç farklı olurdu demek zordur. Gezi eylemleri esnasında gerçekleşen grevler sırasında KESK bürokratlarının kitleleri nasıl polis şiddetinin eline atıp kaçtığını veya Greif mücadelesinde DİSK’in nasıl bir işçi düşmanı tutum içerisinde bulunduğunu hatırlayacak olursak, düzenin solcu sendikalarının Türk-İş’ten farkı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Dahası grev kararını bile almakta zorlanan, ortaya çıkan dinamiği hükümet muhalifliğine yedeklemeye çalışarak kontrol altına almaya çalışan sendika pratiği bize bu sendikaların işçilerin akıbetini değiştirme ihtimalinin olmadığını gösteriyor. Soma madeninde taşeron sistemini eleştiren sendikalizm asıl olarak kendi varlığını iş kolu ayrımını ortadan kaldıran siteme isyan ediyor. Çünkü taşeron sistemi eski tip Fordist sendikacılığı etkisizleştirmekte. Bunun sancısını yaşayan DİSK ve Türk İş taşerona karşı eski konumu savunuyor. Bu gerçeklik zaten sendikalizmin bir işe yaramadığını ortaya koyuyor. Her pratiğinde işçi sınıfını kapitalist sisteme yedekleyerek onu düzen altında tutmaya çalışan sendikalizmin hiçbir türünün Soma'da da sonucu değiştirmeyeceğini söylemek zor değil.

Son olarak kısaca burjuva solunun maden kazasında işçi sınıfının bilincini nasıl bulandırdığı konusunda bir kaç noktaya değinmek gerekiyor. İlk önce Soma'daki katliam maksimum artı değer elde etme üzerine kurulu kapitalist yasalarının bir sonucudur. Aralarındaki rekabet gereği, burjuvazi maksimum artı değer, maksimum kar elde etme amacı güder. Bu nedenle ekstra maliyet demek olan iş güvenliğine her zaman yatırım yapmaz. Değişmeyen sermayenin bir kısmının ölü yatırım olması gerçeğinden mümkün olduğunca kaçınır. Sorun, AKP'nin iktisadi politikalarıyla ilgili olsa da, iktidarının hükümet yönetimiyle sınırlı değildir. AKP’nin uyguladığı iktisadi politikalar, dünya genelinde yaygın olan kemer sıkma politikaların bir yansımasıdır ve Türkiye’de burjuva iktidarı hangi parti eline alırsa alsın, uygulayacağı politikalar özünde farklı olmayacaktır. Sorun temelde kapitalizmin Türkiye pazarındaki gerçekliğinin sonucudur. Bu gerçekliğin içinde en büyük unsur yukarıda bahsedilen biçimde AKP’dir fakat asıl sorumlu kapitalist sömürü düzeninin kendisidir. Burjuva solu her yerde hükümetin istifası ve katilin AKP olduğu yönünde yapıyor. Bu propaganda işçi sınıfına sorumlunun yalnızca AKP olduğunu vaaz ediyor, vahşi kapitalizmi kınayıp farklı bir kapitalizm olabileceğini söylüyor. Oysa asıl sorumlu, kapitalizm ve AKP’nin de bir parçası olduğu burjuvazinin tamamıdır. Bu konuda işçi sınıfı burjuva solu tarafından açıkça yanıltılmaktadır. Burjuvazinin tamamının işine gelen bu siyasi pozisyonlar, açıkça burjuva ideolojisinin bir suretinden ibarettir. AKP iktidarını istemeyen burjuva kesimler için de bulunmaz bir nimettir bu politikalar. Çünkü AKP muhalifi burjuvalar sorunu yalnızca AKP üzerinden açıklayıp kendilerini aklamaya çalışmaktadır. Tarih boyunca kapitalizm, demokrasi yanılsamasına solun sağladığı siyasi destekle kendini yeniden güçlendirme şansı etme şansını etmiştir ve Türkiye’de de kapitalist düzene bu hizmeti vermek isteyen siyasi odakların sayısı az değildir. Bu tutum açıkça işçi sınıfı karşıtı bir siyaset niteliğindedir ve kabul edilemez. Soma' da ya da başka bir yerde sınıfımızın mücadelesi, ancak kendisini kapitalizmin tamamına karşı konumlandırırsa başarıya ulaşabilir.

Sınıfımız Soma’da, bütün dünya burjuvazisinin içinde boğulmasına yetip de artacak kadar kan dökmüştür. Kaybettiğimiz sınıf kardeşlerimizin anısını ancak sermaye düzeninin tümüne karşı vereceğimiz mücadeleyle, yeni Soma katliamları olmasını engelleyerek yaşatabiliriz.

Son nefesimize kadar elimiz, bu katliamın sorumlusu olan kapitalist düzenin yakasında olacaktır. Soma katliamının ve bütün işçi kıyımlarının sorumlusu olan burjuvazi, kıydığı canlarımızın bedelini ağır ödeyecektir. İşçi sınıfı acıyla uğurladığı evlatlarını, babalarını, kardeşlerini unutmayacak, katillerini affetmeyecektir.

 

Dünya Devrimi