Bir gün yeter mi?

 

Kriz yine bir kabus gibi çöktü üzerimize. Krizin 'teğet geçtiği' iddia edilen Türkiye'de resmi rakamlara göre işsizlik %15,5 gibi rekor bir orana ulaştı ki gerçek durumun çok daha kötü olduğunu herkes biliyor. Kamu sektöründe ise %2.5+%2.5'luk zamla devlet emekçilere enflasyonun bir hayli altı bir miktar vererek aslında bir maaş kesintisi yaptı. Krizin etkileri diğer ülkelerde de benzer şekilde: Nüfusun %35'inin saatlik 3,25 TL veya daha az para ile geçindiği Çin'de, hükümete göre krizin 'geri dönüş'ünün ardından on iki milyondan fazla kişi işsiz kaldı. ABD'de geçtiğimiz sene 2,6 milyon insan işsiz kaldı ve bu sene, bu rakama iki milyon kişi daha eklendi.

 

Kapitalizm aslında şu anda yeni bir krize girmiş değil. 1960'ların sonundan beri teklemeye başlayan ekonomi, kredi ve borçlarla ayakta durmaya çalışıyordu. Çünkü biz emekçilerin emeği o kadar üretken hale gelmiş ve o kadar bolluk yaratıyordu ki artık pazarda bollaşan malların değeri yok pahasına düşmek zorundaydı. Bunun karşısında sermaye, yoktan para var ederek yani spekülasyonla, çok düşük faizli kredilerle dünyayı geri ödenemeyecek miktarda borca boğdu. Bugünkü sorun ise bu borçların asla geri ödenemeyecek olması.

 

Kriz karşısında burjuvalar 'hepimizin sıkı çalışması gerek' diyor. Fakat kastettikleri aslında şu: 'işçi sınıfının sıkı çalışması gerek'! İşte bu yüzden bugün grev yapıyoruz. Yaptığımızın bir "uyarı grevi" olduğunu söylüyorlar. Açlığımıza, çalışma koşullarımıza, işsizlik tehlikesine, kısaca krizin ve düzenin sırtımıza bindirdiği herşeye olan tepkimizi bir güne sığdırmaya çalışıyorlar. Bizleri, bizi sömürenlerin bayrağı altında toplanmaya çağırıyorlar. Mücadelemizi bir güne hapsediyorlar. Başka bir ihtimal, başka bir yol yok mudur?

 

Aralık 2008'de Yunanistan Olanları Biliyor Musunuz?

 

Yunanistan'da anarşist bir gencin polis tarafından öldürülmesinden sonra işçiler ve öğrenciler tarafından bir dizi grev ve işgal gerçekleştirildi. En önemlisi işçiler ve öğrenciler kendileri için hareket ettiler ve kendi mücadelelerini kontrol etmek için kitle toplantıları gerçekleştirdiler, kitle meclisleri oluşturdular. Burada işçilerin yaptığı en önemli eylem onların mücadelelerini lanetleyen devlet güdümlü sendika konfederasyonunun binalarını işgal etmek oldu. Buraları bütün işçilerin birbirleriyle tartışabileceği ve mücadele içerisindeki dayanışmayı kurabilecekleri özörgütlenme zeminine dönüştürdüler. Çünkü Yunanistan'daki işçiler kendilerine şunu sordular; Yıllardır aidat ödediğimiz sendikalar neden şimdi bize hiçbir şey yapmamamızı söylüyorlar? Neden sendikalar onları sadece hiçbir sonuç vermeyen 'demokratik' eylemlere yöneltmekle yetiniyordu? İşçilere göre bunun cevabı net ve açıktı. Yaşam koşullarının ve yaşam standartlarının korunması için onları umursamayan sendikalara değil kendi kitlesel güçlerine ve kitle grevlerine güvenmeleri gerekiyordu. İşçiler işgal ettikleri sendika binasından şu duyuruyu yaptılar:

 

"Tüm bu yıllar boyunca her türden kurtarıcıya güvendik ve sonunda şerefimizi kaybettik. İşçiler olarak artık sorumluluklarımızı almalı ve umutlarımızı akıl hocalarına, 'yetkili' temsilcilere vermeyi bırakmalıyız. Bir araya gelmek, birleşmek, karar vermek ve eylemek için kendi sesimizi kazanmalıyız. Süre giden saldırılara karşı; Tek yol kolektif 'taban' direnişinin oluşturulması."

 

Bangladeş ve Çin'de Olanları Biliyor Musunuz?

 

Bangladeş'te 2006'da binlerce işçinin ayaklanması belirli sanayi bölgelerini vurmuştu. Fakat bu sefer, işçiler çok daha kitlesel ve sert hareket ettiler. Ülkenin tekstil endüstrisinin merkezindeki fakir bir kent olan) Narayanganj'da ki bir Rupashi kazak fabrikasında işçilerin öfkesi en sonunda patladı ve patrona fiziksel olarak yöneldi. "Ertesi gün Rupashi işçileri işe geldiklerinde fabrikanın kapanmış ve sürgülenmiş olduğunu gördüler. Bunun ardından işçiler sömürüye karşı sloganlar eşliğinde sırayla kentteki diğer fabrikalara gitmeye karar verdiler. Fabrika güvenliği ile çatışmalar yaşandı. Fabrikalarını saran güvenlik çitlerini bir araya gelmek ve orduya karşı koymak için açmakta tereddüt etmediler.

 

Mart'ın başından beri, Kuzey Doğu Çin'de ki binlerce işçi hoşnutsuzluklarını sokakta göstererek, yan ödemelerinin verilmesini ve temsilcilerinin serbest bırakılmasını istemekteler. Ekonomik krizin çok ağır vurduğu Mançurya sanayi havzasının kalbindeki Daqinq ve Liaoyang kentlerinde eylemler gerçekleşti. Bu kentler etrafındaki devlet endüstrileri doğrudan ya da dolaylı olarak on kişiden dokuzunu çalıştırıyor. Fakat bu ağır sanayi tesislerinin üretimi düşüyor ve işsizlik artıyor. Isıtma ödeneklerinin kaldırılacağı ve işini kaybeden işçilerin artık her hangi bir sosyal güvenlikten yararlanamayacağı duyurulduğu Mart'ın başından beri, 30.000'e varan binlerce Daqing işçisi her gün sokaklarda eylem yapıyor. 1960'ların efsanevi proleter kahramanının adının taşıyan "Demir Adam" meydanında toplandılar. Patronları olan devlet işletmesi Çin Petrolleri Merkez Binası önünde gecelediler. Patronlarının pencerelerinin altından 'bizler demir insanlarız' diyerek bağırdılar. Liaoyang'da da benzer nedenler işçileri soğuğa ve kum fırtınalarına göğüs gererek, on binler olarak yerel hükümet merkezinin önünde protesto yapmaya itti. Yılın ilk üç ayı boyunca, işten atmaların ve göçmen işçilerin geldikleri bölgelere zorla geri gönderilmesi fırlamasıyla birlikte Çin'de 58.000 'kitle olayı' meydana geldi. Hükümetin kendisi bile grevler, sokak gösterileri, işgaller ve diğer kitlesel mücadele biçimlerinin gerçekleştiğini kabul ediyor. Eğer bu eğilim yıl boyunca sürerse, 2006'da ki 90.000 ve 2008'de ki 120.000 'kitlesel olay'a kıyasla 2009 yılı 230.000'den fazla 'kitlesel olayla' bütün eski rakamları geride bırakacak.

 

İspanya ve İngiltere'de Olanları Biliyor Musunuz?

 

Nisan ayının sonunda Vigo, İspanya'da metal işçileri, mücadelelerine 2006'da kaldıkları yerden devam ettiler. Üç yıl önce sokaklarda genel meclisler, kitle toplantıları düzenleyip şehrin bütün çalışan nüfusunu yanlarına çekmeyi başararak örnek bir mücadele veren Vigo işçilerinin karşısında bu defa daha hazır bir sendika vardı, sendikanın silahları daha keskindi: boş ve tartışmasız geçen genel meclisler, bir turist gemisinin önünü kapatmaya çalışmak gibi kısır eylemler... Grevciler bütün bu tuzakları atlatmayı başaramamışsa da, mücadelenin gerekliliğinin kazanılan bilinci bir grevci işçi tarafından şu şekilde ifade ediliyordu: "Çok kötü gidiyor. Ya savaşırız, ya ölürüz." Dahası, Vigo metal işçilerinin grevi ülke genelinde yankı buldu, Langreo'daki Vesusius fabrikası işçileri de greve çıktı. Alicante şehrinde, daha önceki aylardaki işçi mücadelelerinin bir ürünü olarak ortaya çıkmış olan Alicante Sağlık ve Sosyal Hizmetler İşçileri Meclisi ise, iki grevle dayanışmak için bir mesaj gönderdi. Bu mesajda şöyle diyorlardı:

 

"Mücadelemiz evrildikçe, temel öneme sahip olduğunu düşündüğümüz şu mütevazi sonuçlara vardık: Mücadele meclislerimiz, komitelerimiz, seferberliklerimiz üzerinden, bizler tarafından yürütülmeli, ve işçi sınıfının yaşadığı gerçeklerden uzak olan aracılara ve profesyönellere her zaman şüphe ile bakmalıyız; Mücadelemizin direnme şansı olmasının tek yolu mücadelenin yayılmasından ve öteki işçilerle birlik olmaktan geçiyor. Ancak çalıştığımız şirketlerin veya sektörlerin sınırlarını aşmak ve başka yoldaşlarımızın mücadelelerini paylaşmak bizi başarıya götürebilir. Zira, eğer devletin, mülk sahiplerinin, patronların ve sendikaların gücü bizi bölüyor, yalıtıyor ve yabancılaştırıyorsa; işçi sınıfının gücü birliğimiz, dayanışmamız ve iletişim yolumuz olur."

 

İngiltere'de ise sene başında Lindsey rafinerisindeki inşaat işçileri, yasadışı bir greve gittiler. Bu mücadele, başlangıçta "İngiliz işyerlerine İngiliz işçiler" sloganının ifade ettiği, ciddi bir milliyetçilikten muzdaripti, zira hakim sınıf bu milliyetçi fikirleri aynı sitede çalışan İtalyan ve Portekizli işçilere karşı kullanmayı hedefliyordu. Fakat bir anda işçilerin İtalyanca, Portekizce ve İngilizce "Dünyanın bütün işçileri, birleşin!" pankartları açarak bu işçileri mücadeye çağırması ve Plymoth'da çalışan Polonyalı inşaat işçilerinin greve katılması hakim sınıfın eteklerini tutuşturdu. Farklı ülkelerden işçilerin arasında gerilimlerin artmış olacağı bir yenilgi yerine, Lindsey'deki işçiler 101 ek iş yaratılmasını sağladı, İtalyan ve Portekizli işçilerin hiçbiri işlerini kaybetmedi, hiçbir işçinin işten çıkartılmayacağı garantisi verildi ve en önemlisi işçiler birleşmiş olarak işe geri döndüler. Yazın, Total 51 işçiyi işten çıkartınca, bir öncekinden çok daha sağlam başlayan  yeni bir yasadışı grev dalgası ülke çapında pek çok rafineriye, güç istasyonuna fabrikaya ve nükleer santrallere yayıldı. Son günlerde ise İngiltere postacıların, kamu emekçilerinin ve ulaşım işçilerinin grevleri ile çalkalanmakta.

 

Mücadelemizi Kendi Ellerimize Alabiliriz!

 

Dünyanın pek çok yerinden işçi kardeşlerimiz, krize ve bu kriz düzenine karşı ortak mücadeyi kendi ellerine almaya başlıyorlar. Biz de mücadelemizi kendi ellerimze alabiliriz! İliklerimizi emen bu düzene karşı mücadelemizi bürokratların, ağaların yürütmesine izin verirsek; onlar gel dediğinde gelir, git dediğinde gidersek kaybederiz. Ne zaman grev yapacağımıza, ne zaman yaptığımız grevi sonlandıracağımıza da kendimiz karar vermeliyiz. Gücümüz yalnızca öz-gücümüzde, öz-örgütlülüğümüzde, birbirimizle gerçek dayanışmamızdadır.

 

Mücadelelerimizi ellerimize almamız için her birlikte tartışmamız gereklidir. Bunun için tüm sendikalardan ve sendikasız, işgüvenceli veya işgüvencesiz, her sektör ve işyerlerinden bütün işçilere açık ve herkesin ne yapılacağını birlikte tartışabileceği kitle toplantıları düzenlemeliyiz. Grev komitelerimizi de yine kitlesel toplantılarımız aracılığıyla hepbirlikte biz seçmeliyiz. Mücadelemize işsizleri, ev hanımlarını, proleter ailelerden gelen ve geleceği ücret köleliği olan öğrencileri de çekmeye çalışmalıyız. Bir sınıf olarak ne kadar bütünleşirsek, hakim sınıfın her aracı kullanarak bize dayattığı yalıtışmışlığı ne kadar kırarsak, mücadelemizin dizginlerini hep beraber ne kadar elimize alırsak, o kadar güçlü oluruz, zafere o derece yaklaşırız.

 

BU DÜZEN DEĞİŞMELİ!

 

YAŞASIN İŞÇİ SINIFININ ÖZ-ÖRGÜTLÜLÜĞÜ!       YAŞASIN PROLETERYA ENTERNASYONALİZMİ!

 

Tags: