İspanya: Tahrir Meydanı'ndan Puerta del Sol'e

İspanya'da gerçekleşmekte olan olaylar, nihai sonucunun ne olacağından bağımsız olarak ve kafa karışıklıkları ve yanılgılarına rağmen tarih yazmaktadırlar ve sınıf mücadelesinin evriminde bir mihenk taşı teşkil etmektedirler.

Enternasyonal sınıf mücadelesinin bir halkası

Olayları açıklamaya teşebbüs edenler, ünlü "İspanyol Devrimi"nin nedenlerini milli unsurlara bağlayarak özetliyorlar.

Daha büyük bir yalan ve aldatmaca olamaz! "Siyasi sınıf"a güvensizlik dünya genelinde yaygın bir olgudur. İster seçim sirkiyle iktidara gelmiş olsunlar, ister darbeler ile diktatörlük kurmuş olsunlar, "temsilcilerine" güvenen insanların bulunduğu bir ülke bulmak bir hayli zordur.

Olayların farklı bir nedeni olduğu söylenilen yozlaşma da küresel bir olgudur ve yozlaşmanın olmadığı hiçbir ülke yoktur. Şüphesiz, hem siyasetin "kalitesi"nin hem de yozlaşmanın, farklı ülkelerde farklı derecelerde olduğunu söylemek mümkündür, fakat bu farklar bizim dünyayı ve kapitalizmin tarihsel yozlaşma ve çürüme olgusunu görürken gözlerimizi kapatan ağaç dallarına dönüşmemelidirler.

Ortaya konulan bir diğer gerekçe özellikle gençler arasındaki kitlesel işsizliktir. Ayrıca seçimlerden sonra artan güvencesizlik ve bir sonraki seçim hazırlıkları öncesinde yaygın bir biçimde bastırılan sosyal kesintilerin payından da bahsedilmektedir. Bunlar da durumu daha İspanyol hale getirmezler. Benzeri durumları yalnız Yunanistan, İrlanda ve Portekiz'de değil, ayrıca ABD ve İngiltere'de de görmekteyiz. İşçi sınıfına ve nüfusun geniş kesimine karşı yöneltilen böylesi saldırıların ülkeden ülkeye değiştiği doğru olmakla birlikte, kapitalizm daimi bir eşitsizlik kaynağıdır ve herkesin her geçen gün fakirleştiği günümüz koşullarında herhangi bir ülkenin bir diğerinden daha az fakir olduğu üzerinden bir yorum geliştirmek, ciddi bir hata olacaktır.

Madrid'de ve Kahire'de, Londra'da ve Paris'te, Atina'da ve Buenos Aires'te gördüğümüz işsizliğin aynı ekşi yüzüdür. Gördüğümüz birleştiren ve genelleştiren herşeyken, ayrıştıran ve farklılaşltıranları aramak hem verimsiz hem de abes olur. Mevcut durumda her geçen gün dünyanın sömürülenlerinin yaşam koşulları biraz daha kötüye gitmektedirler. Hepimiz dipsiz bir kuyuya inecek tek damla içerisinde birleşmiş vaziyetteyiz. Bunu yalnızca işsizlik, enflasyon, güvencesizlik, sosyal yardımların kesilmesi gibi alanlarda değil, ayrıca nükleer felaketlerin artması, savaşlar ve artan ahlaki barbarlığın yanında sosyal ilişkilerin parçalanmasında görüyoruz.

Açık bir biçimde, egemen ideolojinin baskısı ve dar milliyetçiliği yaşamakta olduğumuz hareketi "İspanyol Devrimi"nin dört duvarı arasına haps etmeye niyetli. Farkındalık zorluklarının pek çok kişinin çarpıtılmalara kandığı anlamına geldiği ve kitle meclislerindeki işçilerin geneli arasında dünyadaki genel duruma ve hareketin kendisine dair tartışmanın sınırlı olduğu doğrudur.[1]

Fakat, hareketin katılımcıların çoğunun işçi sınıfına mensup olma anlamında işçi oldukları halde (işsizler, güvencesiz koşullarda çalışan genç işçiler, emekliler, çalışan öğrenciler, illegal göçmenler vb.) toplantılarda işçi sınıfı ifadesinin bile bu denli nadir geçtiği bu koşullarda işçi sınıfının enternasyonal hareketinin bir halkasından nasıl bahsedebiliriz?

Bu zorluğu açıklayan belirli sayıda unsur var: işçi sınıfının kimlik ve özgüven konusunda ciddi bir sıkıntısı mevcut. Öte yandan hoşnutsuzluk yalnızca işçi sınıfı ile sınırlı değil, toplumun ezilen ve sömürülen geniş kesimlerince paylaşılıyor. Bu sosyal katmanlar küçük burjuvazi ve liberal mesleklerin proleterleşmesinin neticesinde böyle bir noktada bulunuyorlar.[2] Şüphesiz bu ilk bakışta hareketi farklı bir dizi kaygı etrafından şekillenmiş, demokratik yaklaşımlara pek duyarlı, karmakarışık bir sınıflararası hareket olarak nitelendirmemize neden olabilir. Öte yandan daha derine baktığımızda hareketin işçi sınıfının enternasyonal mücadelesine ait olduğunu görebiliyoruz. Şu anda neticesinde proletaryanın kendi gücüne güvenmeye başlayacağı ve kendisini bu lanetli harabe toplumuna bir alternatif sunabilecek bağımsız bir toplumsal sınıf olarak göreceği kitlesel mücadeleler evresinden geçiyoruz. Fransa 2006'dan Yunanistan 2008'e geçmiş olan bu hat, 2010'da Fransa'ya geri döndü ve İngiltere'ye de sıçradı, 2011'de ise Tunus ve Mısır'ı sallayarak devam etti. İşte İspanya'yı sarsan bu koca deprem bu fay hattının ifadesidir. Bu sarsıntılar, nihayetinde insanlığın kurtuluşuna gidecek toplumsal yolu açacak daha da büyük depremlerin altyapısını hazırlamaktadırlar.

Hareketin anlık tetiklenişi

Enternasyonal ve tarihsel bir analizde, muhtelif unsurların özel ulusal veya anlık durumları mı içlerine aldıkları, yoksa tam tersi bir durumun mu geçerli olduğu asla net olamaz. Zira, olguların kendilerinin bu özel unsurların birer parçaları olduğunu anlamadan durumu anlamlandırmak mümkün değildir. Hareket Democracia Real Ya (Gerçek Demokrasi Şimdi) isimli grubun "siyasetçilere karşı" bir protesto gerçekleştirmesiyle başladı. 15 Mayıs eylemleri muazzam bir başarı oldu: yaygın hoşnutsuzluk ve geleceğin yokluğuna duyulan rahatsızlık bu eylem içinde beklenmedik bir kanal bulmuş oldular.

Herşey burada bitmiş gibi görünüyordu, ama Madrid ve Granada'da, eylemin solunda bir polis saldırısı gerçekleşti ve 20'yi aşkın kişi gözaltına alındı, ve polis karakollarında sert bir muameleye maruz bırakıldılar. Gözaltına alınmış olanlar kendi içlerinde bir genel meclis biçiminde örgütlenerek toplandılar ve bir bildirge yayınladır ki bu pratik ciddi bir etki yaptı ve bir öfke ve dayanışma tepkisi tetikledi. Bir grup genç Madrid merkezinde, Puerta del Sol meydanında kamp yapmaya karar verdiler. Pazartesi günü bu örneği Barcelona, Granada ve Valencia da takip etti. Yeni bir baskı dalgası sinirleri iyice altüst etti ve eylemler inanılmaz bir hızla yetmişi aşkın şehre yayıldı. Salı akşamüstü bir dönüm noktası gerçekleşti. Örgütleyenler sessiz protesto eylemleri veya bir işe yaramayacak oyun gösterileri planlamışlardı ama katılım beklenmedik bir biçimde büyüdü ve katılanlar kitle toplantısı yapma sloganları atmaya başladılar. Salı günü saat sekiz civarında Madrid, Barcelona, Valencia gibi kimi şehirlerde ama atılan taş Çarşamba günü tam anlamıyla bir çığa dönüşmüştü ve bütün eylemler açık kitle toplantıları, kitle meclisleri halini aldılar.

Hareketin ismi bir sembol olarak 15 Mayıs hareketi (veya 15M) olarak kalsa da bu tarihte olanlar hareketi yaratmaktan ziyade ancak tetiklemişlerdi. Öte yandan, bu ceket esasında dar ve kısıtlayıcı bir kabuktu; zira harekete demokratik İspanyol devletinin "yeniden doğumu" gibi hem ütopik hem yanıltıcı bir yaklaşım veriyordu.[3] Kitlesel toplumsal hoşnutsuzluk "İkinci Geçiş"i kanalize etmek için kullandı. 34 yıllık demokrasinin ardından nüfusun büyük çoğunluğu büyük hayal kırıklığı içerisindeydi, fakat durum insanların Franko rejiminin kalıntılarından dolayı "kusurlu ve sınırlı bir demokrasi" içerisinde yaşadıkları iddiası ile "açıklanıyordu" ve ihtiyaç olan tek şeyin "tam demokrasiye" yolu açacak bir "ikinci geçiş" gerçekleşmesi idi.

İspanya proletaryası bu aldatmacaya dair zaaflı zira İspanyol anayasası fazlasıyla otoriter, kibirli ve sorumsuz; dolayısıyla "gerçekten demokrasinin mevcudiyetine" inanmayı güçleştiriyor. Öte yandan "halkı siyasetçilere karşı isyana" seferber ederek ve "Şimdi Gerçek Demokrasi" isteyerek burjuvazi bunun tek mümkün demokrasi olduğunu ve başkasının olmadığını gizlemeye çalışıyor.

Zapatero hükümeti genç işsiz oranı %40'ın üzerinde olan böylesine patlayıcı bir durum göz önünde bulundurulursa aslında pek de yumuşamadı. Zapatero hükümetinin "büyük sosyal başarılarını"(!) sorgulama cürretinde bulunanlara "ahlaksızlar" diye hitap etti ki bu demeçler pek çok gencin aklına öfke düşürdü. Öte yandan daha derin bir sorun vardı: Zapatero'nun İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) her şeye rağmen herkesin küstahlığından, vahşiliğinden ve otoriter reflekslerinden dolayı çekindiği Halk Partisi'ne (PP) bir alternatif olarak sunuluyordu. İspanya, Cameron'u destekleyen "modern" liberallerin yakın zamana kadar daha ciddi bir destek aldıkları İngiltere'ye benzemiyor zira. Her ne kadar pratikte en yoğun saldırıları yürüten kesim PSOE olsa da, sağcılar işçi sınıfını bir avuç önyargılı ve yoz çapulcu olarak sunduklarından açıktan açığa sınıf düşmanı olma ününe sahipler.

Nüfusun ciddi bir çoğunluğu "dost sosyalistlerin" vahşi saldırılardan ziyade can düşmanı PP'nin vahşi saldırılarına geçmek istemiyor. Sonuç: demokratik sürece ve seçim sonuçlarına güvenmek gerektiği! Kitleler kabul edilemez bir durum ve korkunç bir gelecekle karşı karşıya kalıp sokaklara döküldüklerinde hem kendi kafa karışıklıkları ve yanılgıları hem de demokratik propaganda kitle meclislerinde iki partili sistem karşısında çok partili bir düzenin oturması görüşünü güçlü kılıyor. Öte yandan bu yaklaşım gerçekçilikten bir hayli uzak olmanın yanı sıra tam bir yanılsama: Canovas zamanından gelen katı bir iki partili geleneği olan İspanya'nın son yerel ve bölgesel seçimlerin ardından siyasi haritasına bakacak olursak, bu eğilimin güçlenmiş gözüktüğünü fark etmemek imkansız.

Kitle meclisleri: Gelecek yüklü bir silah

Öte yandan "katılımı" dört yılda bir sözlerini asla tutmayan ve her zaman asla ağıza alınmayan "gizli emeller" ile işe başlayan siyasetçilerden birini seçmek yerine, İspanya'daki hareket geniş çoğunluğun bir araya gelmesini, düşünmesini ve karar vermesini sağlayacak devasa bir silah buldular: şehir ardına şehir, kitle meclisleri yayıldı.

Burjuva demokrasisinin karar verme gücü bürokratik bir profesoyel siyasetçiler kadrosuna verilmiştir ki bunlar da sorgulamadan partilerinin emirlerine uyarlar; partileri ise sermayenin çıkarlarını tasfircisi ve muhafızıdır.

Buna karşın, kitle meclislerinde karar verme gücü doğrudan katılımcılar tarafından uygulanır: düşünen, tartışan, bir arada karar veren ve kararlı uygulamak için örgütlenen katılımcıların kendileridir. Burjuva demokrasisi bireysel yalıtılmışlığı ve temsil eder ve kuvvetlendirir, tüm insanları "her koyun kendi bacağından asılır" anlayışına kilitlemek ister. Buna karşın kitle toplantılarında kolektif düşünce gelişir, herkes içinde en iyi olanı ortaya koyabilir zira herkes ortak dayanışmanın yarattığı gücü hisseder. Kolektif düşünce ve dayanışma gücü ise, parçalayacı ve yırtıcı kapitalist toplumun panzehirini geliştirecek ve küresel bir insan topluluğunun oluşması, sömürünün ve sınıfların lağvedilmesi temelinde kurulacak bir toplumun temellerinin atılması için gerekli alanı yaratır.

Burjuva demokrasisinin kral ve sultanların mutlak iktidarına karşı inkar edilemez bir ilerleme olduğu doğrudur; öte yandan 20. yüzyılın başlarından beri devletin evrimi siyasi sınıf denilen kesim ile büyük iktisadi güçler ve faaliyetlerin, yani uzun lafın kısası sermayenin bütünün mutlak iktidarına neden olmuştur. Ne kadar seçmen kağıdı doldurursanız doldurun, iki partili sistemi istediğiniz kadar kınayın, nihayetinde iktidar ayrıcalıklı bir azınlığın ellerinde, mutlakiyetçi hükümdarların elinde olduğundan daha mutlak ve diktatöryal bir şekilde durmaktadır. Öte yandan onların aksine, sermayenin diktatörlüğü düzenli olarak seçim aldatmacasıyla imaj tazelemeye çalışmaktadır.

Kitle meclisleri, 1905 ve 1917'nin Rusya'sından 1917-23 arası dünya devrimci dalgası sırasında Almanya'ya ve öteki ülkelere yayılan ve 1956'da Macaristan ve 1980'de Polonya gibi ülkelerde tarih sahnesine geri dönen proleter işçi konseyleri geleneğinin bir parçasıdırlar.

Ne acıdır "vatandaşların" şüpheler içerisinde, verilen oyun her daim "yanlış" olduğu hissinin hakim olduğu bir seçim sandığının havası! Fakat ne heyecanlıdır kitle toplantılarını yaşadığımız şu günler! Burada büyük bir heyecan ve katılım isteği görüyoruz. Pek çok konuşmacı her türlü meseleyi çekinmeden ortaya atıyorlar. Kitle meclisi komitesi toplantıları günde yirmi dört saate uzatılıyor. Siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik hayatın her zerresi tepeden tırnağa birbirlerini yeni bulmuş insanlarca masaya yatırılıyor. İnsanlar konuşabileceklerini, hep birlikte meseleleri ele alabileceklerini keşfediyorlar. İşgal edilmiş kütüphanelerin sandalyelerinde boş zamanlar için hem bilimsel hem kültürel, hem sanatsal hem de siyasi ve iktisadi her türlü meselenin aktarımı örgütleniyor. Dayanışma hisleri ifade ediliyor, insanlar birbirlerini kimsenin sözünü kesmeden, kimseye birşey empoze edilmeye çalışılmadan dinleyebiliyorlar; genel bir empati kanalı açılıyor. Utangaçça da olsa, yavaş yavaş kitlesel bir tartışma kültürü örülüyor[4], herkes görüşlerini yansıtıyor, akla gelmemiş öneriler çıkıyor, farklı fikirler ortaya atılıyor. Uzun bir yalıtılmışlık ve yalnızlık döneminin ardından katılımcılar düşünce ve duygularını adeta haykırırcasına paylaşmak istiyorlar. Toplantı yerleri devasa, kollektif bir fikir fırtınasıyla doluyor, kitle en iyi ve en derin niteliklerini ortaya koymayı başarıyor. Hayatın mağlupları olması icap eden bu mazlum ve isimsiz kitle içerisinde inanılmaz sosyal, geniş, derin ve öngörülemez düşünceler, duygular ve hisler vücut buluyor.

İnsanlar özgürleşmiş hissediyorlar ve kollektif tartışmanın inanılmaz hazzının tutkuyla tadını çıkartıyorlar. Öyle görünüyor ki düşünce akışı hiçbir yerde durmuyor, kolay kolay önerilerle somutlanmıyor. Öte yandan bu zorunlu olarak bir zayıflık değil. Yıllar boyunca çoğunluğun nefretin diktatörlüğünden, giderek yabancılaştırıcılıkları artan rutinlerden ve suçluluk duygusu, öfke ve yalıtılmışlıktan muzdarip olduğu baskıcı kapitalist normallik içerisinde yaşadıktan sonra patlamanın ilk evresi ister istemez düzensiz olmak durumunda. Bunun başka bir yolu yok, geniş çoğunluğun titiz düşüncelerinin ifade bulmasının bir planı yok. Görünürde bir yere gitmeden de olsa o yolun yürünmesi, yürüyenin tepeden tırnağa kendisini ve sosyal araziyi değiştirmesi için şart.

Örgütleyenlerin tekrar tekrar demokratik ve milliyetçi manifestolar ortaya koydukları bir gerçek. Bunlardan kaynakla yanılsamalar ve kafa karışıklıkları pek çoklarında mevcut fakat aynı zamanda gidişat gösteriyor ki mücadele pek çok farklı katılımcının düşüncelerini de su yüzüne çıkartıyor. Madrid'de, resmi konuşmacılar tarafından benimsenmemesine rağmen yaygınlaşan sloganlardan bazıları: "Tüm iktidar kitle meclislerine", "iş yok, ev yok, korku yok", "sorun demokrasi değil, sorun kapitalizm", "İşçiler, uyanın!". Valencia'da özellikle kimi kadın eylemcilerin attığı sloganlar: "Dede ve nineleri kandırdılar, çocukları kandırdılar, torunlar siz sakın kanmayın!", "Ayda 600 avro, bu cinayettir!".

Kitle meclisleri üç temel meselede kutuplaşmış bir gerilime neden olan bir tartışmaya sahne oldular:

  1. Demokratik yenilenmenin sınırlılıkları var mıdır, yoksa kapitalizmden kaynaklı sorunlar reformlarla çözülemeyecek bir nitelikte midir ve bu yüzden kapitalizm tepeden tırnağa yıkılmalı mıdır?
  2. 22'sinde, yani seçim günü hareket bitirilmeli midir, yoksa tam aksine devasa sosyal kesintilere, işsizliğe, güvensizliğe ve tahliyelere karşı kavga devam mı etmelidir?
  3. Toplantıları hareket işçiler, yani genelleşmiş bir mücadeleyi geliştirecek gücü ve temeli olan kesim arasında köklensin diye işyerlerine, mahallelere, işsizlik bürolarına, okullara ve üniversitelere yaymalı mıyız?

Kitle meclislerinde iki "ruh" yaşamaktadır: demokratik muhafazakarlığı körükleyen ruh ve kesin bir sınıf yaklaşımı benimsenmesini isteyen proleter ruh.

Geleceğe sükunetle bakmak

22 Mayıs Pazar günü gerçekleşen toplantılar, pek çok katılımcının “seçimler için burada değiliz, seçim yalnızca hareketi tetikledi” temalı müdahalelerinin ardından hareket içerisindeki ikinci meseleyi çözdüler. Üçüncü meseleye dair, “işçi sınıfına gitme” müdahalesi işsizliğe, güvencesizliğe ve sosyal kesintilere karşı net tutumlar alınması önerisiyle güçlendirildi. Aynı şekilde kitle meclislerini mahallelere yayma ve onların işyerlerine, üniversitelere ve işsizlik bürolarına yayılması yönünde sesler yayılmaya başladı. Malaga, Barcelona ve Valencia'da, bir konuşmacının ifade ettiği üzere bu sefer “gerçek” bir genel grev örgütlenmesi çağrılarıyla sosyal kesintilere karşı bir eylem gerçekleşti.

Hareketin ilk agora aşaması, kendi başına büyük bir başarıdır. Devam etmelidir, zira sömürülen kitlelerin “olağan yaşantılarına” direnmeye başlamaları da önemlidir; öfke ahlaki yenilenme ve kültürel değişim ihtiyacını vurgulamakta, öneriler yapılmakta, şimdilik saf ve çocuksu bir aşırı heyecanın her şeye rağmen biraz da utangaç ve şaşkın bir ifadesi olsa da “başka türlü yaşamak istiyoruz” sözleri söylenmektedir.

Öte yandan özel hedefler belirlemeden bu noktada kalmayı dahi başarabilir miyiz?

Bu sorunun cevabını vermek zor, zira sessizce mücadele eden iki cevabı var bu sorunun. Daha önce vurguladığımız iki “ruh” bu cevaplar: demokratik cevaba karşı proleter cevap. Demokratik yaklaşım sınıfın kendi gücüne güvensizliğine, proleter olmayan tabakaların etkilerine ve toplumsal yozlaşmanın[5] etkilerine dayanarak “canlı” ve “adil” bir devlet hayaline tutunuyor.

Öteki yol, mücadelecilerin yolu, kitle toplantılarını iş yerlerine, çalışma merkezlerine, işsizlik bürolarına ve mahallelere yaymaktan, işsizlik ve güvencesizliğe karşı kavgada kutuplaşmaktan, bize yöneltilmiş ve yöneltilecek sayısız saldırıya karşı kavgaya atılmaktan geçiyor.

Barcelona'da telefon işçileri, hastane işçileri, itfaiyeciler, üniversite öğrencileri sosyal harcamalardaki kesintilere karşı eylemler yaptılar, kitle toplantılarına katıldılar ve farklı bir tını yerleştirmeye başladılar: dolayısıyla Barcelona merkez kitle meclisi demokratik yenilenme fikirlerine daha mesafeli gözüküyor. Madrid merkez kitle meclisi, mahalle ve beldelerde toplantılar düzenledi. Valencia otobüs işçilerinin bir protestosu ve mahallelerde eğitim bütçesindeki kesintilere karşı eylemlerle ortak hareketlerde bulundu. Zaragoza'da otobüs işçileri eylemcilere büyük bir heyecanla katıldılar.

Bu ikinci yolun ek bir zorluğu da var. Şüphesiz hareketin “yayılmasının” nihayetinde dağılmaya ve sektörel ya da işletme bazlı yalıtılmışlığa evrilmesi ihtimali de mevcut. Bu gerçek bir çelişkidir. Bir yanda hareket ancak işçi sınıfının işçi sınıfı olarak katılımının başlaması veya en azından bu fikrin ifade bulması ile devam edebilir. Öte yandan böylesi bir yayılma sendikaların kaçırdıkları otomobile yetişmelerini ve sektörü sektöre, mahalleyi mahalleye kilitleyerek yerel taleplerin boğulmasına hizmet etmelerine de yol açabilir. Bu tehlikeyi inkar etmeden, şu soru karşımıza çıkıyor: Sonucu başarısızlık olacak olsa bile, yalnızca denemek dahi gelecekte büyük bir güce ulaşabilecek kolektif mücadelelerin altyapısını oluşturmuyor mu?

Hareket nasıl bir yöne saparsa sapsın, işçi sınıfının enternasyonal mücadelesine katkısı yadsınamaz bir noktadadır:

  • Bütün toplumsal katmanların katılımıyla, genel bir kitle hareketidir.
  • Atıfta bulunulan Fransa ve İngiltere'nin aksine özel bir saldırı değil, içerisinde yaşadığımız durumun yarattığı öfkedir. Bu özel taleplere odaklanılmasını zorlaştırmaktadır ki bu da hareketin proleter niteliğini ifade etmesini zorlaştırmaktadır. Aynı zamanda, hareket net bir biçimde toplumun sorunlarına kitlesel bir uyanış ifade etmekte ve siyasileşmenin yolunu açmaktadır.
  • Hareketin kalbi kitle meclislerinde atmaktadır.

Bizim eski kalıpları terk etmemizi sağlayabilecek şey yalnızca anlamaktır. 1905 Rus Devrimi açıkça yeni bir kitlesel eylem biçimiydi. Bu ilerleyen yıllarda çaresizci aşamalı sendikal ve parlamenter çalışma ile “güç biriktirme yaklaşımına” tutunan Kautsky ve Plekhanov gibi pek çok önemli sosyal demokrat teoristi ve sendika liderini tereddütlere, sonrasında inkara ve en nihayetinde ihanete götürdü.[6]

Bugün benzeri bir tuzağa düşmekten kaçınmak zorundayız. Olaylar 70'lerin ve 80'lerin mücadelelerine bağlı bir takvime göre cereyan etmiyorlar. Şüphesiz, çatı katlarından benim diye bağırmasa da ortada kimliği ve özgüveni için mücadele eden bir proletarya var. Fakat ayrıca proletaryanın sömürücü-olmayan sosyal tabakalarla birlikte seferber olduğu da ortada. Kitle mücadeleleri ile devrimci bir mücadele arasındaki yolu doğrudan aşan ve sınıf zeminini net ve kesin kılacak bir tren yok. Bu da hala zayıf olan proletaryanın yönelimini yitireceği ve geniş bir sosyal hareket içerisinde şaşkın kalacağı, hatta belki 2001'de Arjantin'de olduğu kaybolacağı gibi tehlikeleri ortaya koyuyor.

Öte yandan bu, gerçekleşmekte olanların potansiyelini bir gram dahi azaltmaz, zira:

  • Bugün büyük sanayi merkezlerinin ağırlığı azalmıştır ve bunun üstüne bunlar devasa ulusal ve enternasyonal bağlantılar zinciri içerisinde gölgelenmektedirler, ki bu büyük fabrikaların geleneksel olarak yaptıkları üzere kavganın kıvılcımını çakmalarına mani olmaktadır. Bunu aşmak için proletarya farklı toplumsal katmanların da içine çekildiği kitlesel sokak eylemlerine başvurmaktadır. Bu da sınıf karakterinin eskiden olduğu gibi kolay ve doğrudan tespit edilebilir olmasını engellemektedir, fakat bu nitelik büyük bir farkındalık ve netleşme çabası ile takip edilebilir.
  • Sosyal bağları parçalayan ve ahlaki barbarlığı keskinleştiren hakim toplumsal çürüme karşısında, kitle meclislerinin yönelimi insan hayatının yalnız kafası karışık bir kendisini bulma çabasını içerdiği bir agoraya benzemektedir. Ki bu durum da proletarya ahlakını ve dayanışmasını ortaya koyan, sosyal bağların yeniden dikilebileceği, ölümüne rekabete dayalı kapitalist topluma alternatif teşkil etmektedir.
  • Çaresiz durumunun ve uzun süren kokuşmuşluk döneminin bir ifadesi olarak proletaryanın kitlesel mücadeleye sömürücü olmayan toplumsal katmanları çektiği doğrudur ki bu katmanlar proletarya ile aynı çıkarlara ve devrimci hedeflere sahip değildirler; bunun yanı sıra zaten kafası karışık olan kitleyi iyice bulandırmaktadırlar. Bu durum ciddi tehlikeler teşkil etmenin yanı sıra, kavgaya girerken bir canlılık yaratma, sorunlara yöntemli bir biçimde yaklaşmayı gerektirmekte ve daha gelişkin bir anlayış geliştirme avantajını da barındırmaktadır ki bütün bunlar nihayetinde burjuva devlete karşı çarpışacak olan geleceğin devrimcileri için hayati öneme sahip olacaktır.

EKA - 25.05.11


1. Öte yandan kitle meclislerinde enternasyonal yaklaşımlar da ortaya çıkmaktadır. Pazar günü Valencia'da söz alan bir konuşmacı kendisini "dünya vatandaşı" olarak tanımlamış ve kendimizi yalnız İspanya'yı değiştirmekle sınırlayamayacağımızı söylemişti. Kitle meclislerinin ifadelerini, ilk yayınlandıkları İspanyolcadan bütün "yabancı" dillere çevirmek yönünde çaba harcıyoruz.

2. Yalnızca "Üçüncü Dünya" (ki bu güncelliği ortadan kalkmış bir terimdir) ülkelerinde değil. Yüksek öğrenim görmüş bilgisayarcılar, avukatlar, gazeteciler ve benzerleri hepsi güvencesiz veya bağımsız çalışma statüsüne ve fazlasıyla istikrarsız koşullara itiliyorlar, ufak işletme sahipleri kendi kendilerinin işverenleri olmaya indirgeniyorlar vs.

3. Devlet hakim sınıfın organıdır. Demokratik biçim altında sunulsa da yapısı gereği iktidarın birilerine verilmesine dayanmaktadır ki bu üretim araçlarına sahip olan sömürücü azınlık için bir sıkıntı teşkil etmemektedir zira üstünlük her zaman onlardadır ve profesyonel siyasetçileri kendi çıkarlarına alet edebilirler. Öte yandan durum işçi sınıfı ve nüfusun büyük çoğunluğu için bambaşkadır: "katılım" devletin bürokratik ağı içerisinde bulunan riyakar siyasilere açık çek vermeye indirgenmiştir. Öte yandan daha özele bakacak olursak teklif edilmiş reformlar, eğer ciddiye alınacak olurlarsa, kısa bir sürede saptırılabilecek uzun parlamenter prosedürler gerektirmektedirler ki bu da onların uygulamasını daha da belirsizleştirmektedir.

4. Bknz: Tartışma kültürü: sınıf mücadelesinin silahı: http://www.enternasyonalbakis.org/enternasyonal-bakis-n-1/tartisma-kuelt...

5. Bknz: Çürüme üzerine tezler: http://www.enternasyonalbakis.org/enternasyonal-bakis-n-1/cuerueme-uezer...

6. Başta Kitle Grevi, Parti ve Sendikalar eseri ile Rosa Luxemburg ve Bilanço ve Perspektifler çalışmasıyla Troçki, sınıf mücadelesinin yeni döneminin niteliklerini ve dinamiklerini kavramışlardı.