Servet Düşmanı Tartışma Platformu: Sınıf Mücadelesi, Komünist Bir Ufkun Kurulması ve Bunu Zorlaştıran Bazı Şeyler

Bu metin EKA Türkiye şubesinin “EKA Sendikalara Dair Ne Diyor?” başlıklı tartışma yazısına Servet Düşmanı Tartışma Platformu (servetdusmani.wordpress.com) tarafından cevap olarak yazılmıştır. - EKA Türkiye Şubesi

Sendikalar üzerine özel bir tartışma yürütmek yerine bence daha acil olan sorun işçi sınıfı mücadelesi ile nasıl ilişkilenebiliriz sorusu; ya da işçi sınıfı mücadelesi içerisinde ne tür bir genel tavır savunmalıyız sorusu. Ama bu sorularla cebelleşebilmek için, bugün sinif mucadelesi nasıl yürüyor sorusuna dair daha somut bir kavrayışa ihtiyacimiz var. Kafamızdan en uygun teorik doğruya göre, ya da “olması gereken şudur” şemalarına göre tartışmak bizi fazla ileri götürmeyecektir. Çünkü iş o noktaya geldiğinde “en saf en temiz ilke sudur” yaklasimina evrilen bu tarz bir arayış, bizi o klasik doğru niyetler ve istekler nedir gibi absürt ve soyut bir alana sıkıştırır.

Bu yazıda ilkin sınıf mücadelesiyle ilişkilenme genel sorunu etrafında, sendikalara dair pratik bir bakış geliştirmeye çalışacağım. Sonrasında daha önemli olan meseleye, yani bugun sınıf savaşımı sınıf alanında nasıl yürüyor meselesine dair bazı kısa değerlendirmelerde bulunmaya çalışacağım. Son olarak bütün bunlara ek olarak devrimcinin müdahelesine neden ve nasıl ihtiyaç olabilir sorusunu bu iki meseleyle birlikte ortaya koymaya çalışacağım. Sorunun formülasyonu, bence şu aşamada cevabından daha önemli olduğu için niyetim bir çerceve geliştirmek olmayacak.

Sendikalar

Sendikalar bugün işçilerin çoğunun gözünde erimiş, itibarlarını kaybetmiş ve anlamsızlasmış yapılar. İşçi sınıfının geneli sendikalar içerisinde değil ve sendikalarin üye sayılari da gittikçe azalıyor. Solcu olduğunu söyleyen sendikalar (DİSK ya da TÜRK-İŞ içinde) ya tamamen STK kıvamındalar ya da çok başarısızlar.

Solun bir bölümü bunun yasalardan veya AKP’den kaynaklı konjonktürel bir durum olduğunu, esasında sendikalarin güçlü olabileceğini ama siyasi reformlara ihtiyaç olduğunu iddia ediyor. Bu argüman doğru olsaydı, sendikalarin güçlendirmenin yolunun sendikalar dışı süreçlerde, parlamentoda ve hukukta olması gerektiğine inanmamiz gerekirdi. Halbuki az buçuk kafası ideolojik dogmalarla bulanmamış, biraz da dunya işçi sınıfı tarihinden haberdar herkes bilir ki, sendikalar zaten baskı koşullarında doğmuş ve siyasal reformlardan önce gerçek bir varlık kazanmıştır. Örneğin İspanyol devrimci-sendikalizmi, 1936’da cumhuriyet onu kısmen tanıyana kadar bir yer altı hareketiydi ve 2 milyon üzerinde üyesi vardı. Ya da Alman sosyal demokrasisine bağlı olarak gelişen sendikalar, sosyalistlerin meclise bile giremediği koşullarda serpilmiş ve yine milyonlarca üyeyi barındırabilmişti.

Dolayısıyla şurası açık ki sendikalarin bu güdük rolünün nedeni devlet olamaz. Burada hemen soldaki yaygın kavrayışlardan birini bir tarafa bırakmanın gerekliliğini görebiliriz. Sendikaların güçsüzlüğünü devlete bağlayan yaklaşım işçi sınıfının ancak sendikal bir şemsiye altında ve ancak devrimci olmayan, sınırlı bir mücadele edebileceği şeklindeki yaklaşımdır. Bu kendi başına çok sorunlu olmasa da bunun altında yatan şey işçi sınıfının esasında devrimcilerin genel hedefleri açısından bir taktik nesne, bir tür siyasi malzeme olmaktan öteye gidemeyeceği. [1] Şimdilik bunun işçi düşmanı bir yaklaşım olduğunu veya en azından kimseyi ilgilendirmeyecek kadar sığ olduğunu söyleyerek bir kenara bırakıyorum. Bu yaklasım, sınıfın potansiyelini küçük görmesi bakımından onun mücadelesini ve bu mücadelenin olanak ve durumunu elbette kavramaktan aciz.

Dünya ve TC’de… sınıf savaşının mevcut anına dair

Bugün sınıf mücadelesi nasıl yürüyor peki? Dünyanın geneline baktığımızda işçi sınıfının mücadelesinin iki coğrafi odakta, doğu Asya ve Batı Avrupa’da iki farklı tarzda kendisini ortaya koyduğunu görüyoruz. Bunlar genelgeçer olmasa da başat karakterler ve bu coğrafi bölgelerde kapitalizmin güncel durumundan dolayı bu şekilleri alıyorlar. Nedir bunlar?

  1. Özellikle  Avrupa ve ABD’de ortaya çıkan meydan işgalleri ve bunların etrafında şekillenen kısa ve sendika kontrollü genel grevler. Occupy hareketi ABD’de yüzlerce şehire kendiliğinden yayılarak bu yeni meydan işgali tarzının öncüsü oldu. İspanya, Yunanistan ve İtalya’da da benzeri mücadeleleri gördük. Bu mücadeleler genel olarak ücretli işin çeperinde duran kesimleri harekete geçiriyor.

Bu kesimler işşizler, öğrenciler ya da esnek çalışanlar. Son veriler İspanya’da işsizliğin %25 civarında olduğunu gösteriyor. Yunanistan’da durum daha vahim ve genel olarak güney Avrupa’da da durum benzer. Haliyle iş yeri alanından uzaklastırılmış ama yüksek eğitimli, kalifiye bir grup mevcut.

  1. Doğu ve Güney Asya’ya baktığımızda farklı bir resimle karşılaşıyoruz. Dünya nüfusunun %50-60’ini kapsayan bu bölge aynı zamanda dünya işçi sınıfının da sayısal olarak en yoğun olduğu ve gittikçe büyüdüğü bölge. Özellikle Çin, son krize kadar büyük köylu nüfusun şehirlere iş bulmak için dalgalar halinde göç etmesiyle belki de dünyanin proleterleşmemiş son büyük köylu kitlesinin de işçileşmesine tanıklik etti 90’larda.

Buradaki mücadelelerin biçimi de değişik. Özellikle 2010’dan beri işçiler, giderek agresif grevler ve isyanlara girişiyorlar. Çok yüksek, %40-50’lere varan ücret artışları elde ediyorlar ve bu mücadeleler genellikle kendiliğinden, şehir düzeyinde fabrikadan fabrikaya yayılarak binlerce işçiyi içine alıyor.

İki durumda da ortak olan nokta sendikaların bu mücadeleleri örgütlemeyişi. Sendikalar guven vermiyor ve batida ortuk bicimde doğuda ise açıktan devlet aygıtıyla ya da bir burjuva partisiyle kaynaşmış durumdalar. Buna karşılık iki durumda da hareketlerin içinde kapitalizmden farkli bir toplumsal düzen alternatifi çıkmadığını görüyoruz.

Bu iki toplumsal durumun ve isyanin ilginç bir biçimde biraraya geldiği örneği ise Mısır oluşturdu. Mısır’da hem proletaryanin çeperindeki kesimleri bir araya getiren meydan direnişi (Tahrir meydani) hem de Doğu Asya’daki gibi fabrika direnişleri (Mahalla grevi) bir devrim sonucu vermişti. Batı ile doğudaki koşulların bu ilginç karışımı, devlet iktidarının esneyemeyen yapısıyla bir araya gelince son noktada ordunun tarafsiz kalmasi sonucu bir anda devrimi getirdi.

Türkiye’de bu açıdan Mısır’a benzer bir toplumsal durumu goruyoruz. Türkiye’de sınıf mücadeleleri nasıl yürüyor? Önemli örneklerde tıpkı Mısır’da olduğu gibi meydan işgalleri ve radikal grevlerin varlığından bahsedebiliriz. Bir cok farklılık tesbit edilebilir fakat üç ana grup altında toplamaya çalışacağım durumu;

  1. Çin’dekine benzer olarak; kısa süreli, “wildcat” grevlere yakın, sendikasiz işçiler tarafından yapılan başarılı mücadeleler. Bunların çoğu taşrada oluyor. 2006’da Tokat’ta tuğla fabrikalarında, ya da bu yıl Gaziantep sanayi bölgesinde ve Bursa’da deri fabrikalarında gerçekleşen grevler boyleydi.

Bu grevleri gerçekleştiren işçiler çoğunlukla asgari ücret alıyor. Yüksek ücret zamları talep ediyorlar. Küçük şehirde olmanın verdiği bir güçle de olsa gerek, hızla radikalleşebiliyorlar. Valiliklere yürümeler v.s. Hızla fabrikadan fabrikaya genişliyorlar. Yine küçük şehirlerde olmaktan kaynaklı yakınlık bunda bir faktör belki de.

Dahası kısa zamanda taleplerinin bir kısmına da olsa ulaşıyorlar. Bu kısa süreli zaferler bu tür mücadelelerin yürüdüğü yerlere dair bize çok şey söylüyor. Büyük ihtimalle bu grevlerin gerçekleştiği sanayilerde patronun işçiye karşı çok direnme gücü yok. Ya da belki de patronların ellerindeki talep onların ufak ücret artışlarını kabulünü mümkün kılıyor. Ama bütün bu mücadelelerde sendikalara karşı işçiler ya soğuk ya da mücadelenin anlık. “kendiliğinden” neredeyse organik örgütlenmesi, sendikaları manasız kılıyor. Çünkü buralarda sendikal ucret pazarlığının bürokratik ağırlığı anlamsız kalıyor.

2. Bir diğer güncel mücadele alanı, eski devlet işletmelerinin özelleştirilmesi-kapanması üzerinden yürüyor. Buralarda işçilerin çoğu sendikalaşmış durumda, sendikalar da çoğunlukla Türk-İş’e bağlı oluyor. Hafızamdan söylüyorum, SEKA, TEKEL böyle örneklerdi. Hepimiz bunlara tanık olduk. Hem SEKA’yı hem TEKEL’İ çok yakından biliyoruz. O yüzden belki yazmam anlamsız ama altını çizmek istediğim bir kaç nokta var.

Öncelikle bu mücadeleler birkaç ay sürüyor. İşçilerin grev yapması anlamsız oluyor bu durumlarda. Çünkü zaten kapanacak fabrikaları. Bu yüzden işgal oluyor çoğunlukla. İşgal olayında sendikaların tavrı eğer işçileri anında satmak değilse bile, mücadeleyi yavaş ölüme terk etmek. TEKEL sürecinin en sonunda sendika binası karşısında, sendika karşıtı bir işgale dönüşüp eriyip bittiği, sendika patronunun adamlarının işçilere nasıl saldırdığı hatirlanabilir.

3. Küçük sendikalaşma mücadeleleri. Buna da aşinayız. Solcuların girip, dışarıdan sendikalaştırmaya çalıştığı işletmeler de oluyor. Bunların genelinde süreç hukuksal bir mücadeleye dönüşüyor. İşçilerin daha militan kesimi işten atılıyor. Sendika dava süreci başlatıyor. Atılan işçiler de işyeri dışarısında çok uzun bazen bir yıldan fazla zamana yayılan “direnişler” başlatıyorlar. Yani pratikte bu direnişler işçileri yalıtmakla kalmıyor, moral bozucu bir süreç de yaratıyor. Kimi solcular için bu bir tür çileci kendini ispatlama mücadelesi gibi olabilir. Ama açıkcası işçilere bir faydası olmuyor.

Bu üc ana örnek dışında da örnekler var tabi. Son HAVA-İŞ meselesi örneğin çok daha komplikeydi. Ya da Telekom grevi çok daha başka bir şeydi v.s. Ama benim derdim burada bütün bir sınıf mücadelesini tanımlayacak bir cetvel çıkarmak değil. Mevzuyu netleştirip önümüzu görelim diye bunları yazdım.

Pratik durumda hiç sendikalaşmamış ve net bir hedef icin, kendi başlarına (otonom) örgütlenmiş işçilerin çok daha kısa sürede, çok daha kesin sonuç aldıkları. Sendikalarin kontrolünde olan büyük işletmelerde gelişen “direnişler” ise genelde sadece özelleştirme sürecinden arta kalmış sektörlerde, devletin yeniden yapılandırma sürecinde etkili; Sendika patronlarının kişisel hedeflerinin aleti oluyorlar. Bir pazarlik dönüyor ama işçiler için olmuyor o. Bir de solcuların ezberden girişip önünü çektiği, hedefi muğlak, sonucu belirsiz ve çoğunluğu yenilgiyle biten, yorucu sendikalaşma mücadeleleri var.

Devrimciler Açısından Bunun Anlamı ne Olabilir?

Bu tarz bir analizin neredeyse ilk anda ortaya koyduğu sonuç, devrimcilerin sınıf mücadelesinin biçimini belirleyemeyeceği. Ne meydan işgalleri ne de kendiliğinden grevler anarşistlerin ya da komünistlerin etkisiyle oluyor. Dahasi solcuların örgutlediği sendikalaşma mücadeleleri genellikle hüsranla bitiyor. Mücadeleye uyması gereken bir biçim, işçilere bir “doğru” mücadele anlayışı dayatan bir siyaset tarzınin başarısızlığı çok açık. Sendika örgütleme çalışmaları da bu tarz bir biçim dayatmak, mücadelenin hali hazırda gelişen biçimlerini görmemek demek oluyor.

Peki devrimciler biçimini belirleyemedikleri bu mücadelelere nasıl girebilirler? Bu soruya net bir cevap veremesem bile şunu söyleyebilirim: kendisine komünist sıfatini yakıştıranlar bu mücadelelere GİRMELİLER. Bu mücadeleleri daha yakından tanımalılar. Neden mi? Çunku komünizm bir entellektüel uğraş olarak kendi bedenini ancak bu mücadele içerisinde bulabilir. Komünist bu sularin balığıdır.

Bu anlamda hangi tür mücadele formunu, sınıf için hangi tür örgütsel yapıyı arayıp bulmak gerektiği şeklindeki saplantıdan kurtulmak da bir gereklilik. Leninist sol ve reformist sosyal demokrasi, sınıf mücadelesini kendi özerk siyasi hedeflerinin bir yedeği – motoru olarak gördu ve bu yüzden ona bir biçim dayatmaya çalıstı. Devlet aygıtının yıkımını hedefleyen komünistler ise (anarşist ya da Marxist fark etmez) örgütsel formun değişkenligini kabul ettiler ve bunu ikincil bir sorun olarak gördüler. Bu siyasi esneklik ve taktik zekadandir ki komünist radikaller Rus devrimi esnasında Sovyet biçimini yeni bir tur örgütsel form olarak benimseyebildiler.

Bu noktada soruya geri dönebiliriz; devrimciler biçimini belirleyemedikleri mücadeleler içinde ne yapmalılar? Tabii ki bu her zaman ve her mücadele için değişecektir. Dolayısıyla komünistliği bir kere kendisini mücadele zemini içerisinden kuran bir yoldaşlık olarak tarifliyebilirsek bu sorunun ikincilleşeceğini görüyoruz. Böyle bir komünist yaklaşım için artık sorun taktiksel.

Yani bu yoldaşlık taktiksel bir kollektif zekanın inşasını gerekli kılıyor. Zemini önceden belirlenmiş ve mutlak ilkelerle değil; bir tür savaş alanı gibi görmek gerekliliği ön plana çıkıyor. Askeri taktiksel böyle bir bakış açısı sınıf mücadelesi alanını kavramsal bir düşünce dünyası düzleminde değil, coğrafi bir bağlamda ifade etmeyi mümkün kılar. Yani mekansal bir boyut kazandırır. Böylece soyut hedefleri, belli bir topoğrafyanın ufkuna, mücadelenin sorunlarını da bu ufkun önündeki engellere çevirerek izlenecek yolu zamanda ve mekanda, hayatın içinde tariflemeye başlayabiliriz. Önümüzdeki engeller sınıf mücadelesinin belli anlarina göre somutlaşır. Sınıf düşmanının tarifi kolaylaşır. İlkeler ve alınması gereken tavirlar gibi sorunlar, canlı bir bağlam kazanarak tartışma içerisindeki yoldaşlar açısından kişisel gibi görünmekten çıkarlar. Bunlar artık mücadele anının sorunları olurlar metafizik bir bağlamın değil.

Somut olarak da şu gibi sorular öne çıkar o zaman: Şu ya da bu grevde de sendikanin, devletin ya da patronun konumu nedir? Mücadelede eksik olan ne? İşçileri birbirinden ayıran ve bölen şeylerin hangisi daha ön plana çıkıyor? İdeoloji mi, patriyarka mi yoksa ırkçılık mı? Yoksa bizzat şu ya da bu grevde mücadelenin kendisine girişmek için bile henüz erken mi ve biraz daha mı hazırlanmalı? Bütün bu sorular sınıf mücadelesine kolektif olarak müdahale etmesi gereken radikal bir azınlığın önüne çıkan sorular olacak.

Yukarıda özetlenmeye çalışılan mücadele biçimleri bu radikal azınlığın ne kadar gerekli olduğunu ortaya koyuyor. Gerek batıda gerek doğuda gerekse şu ortanın doğusunda, komünist bir perspektif, sınıfsız ve devletsiz bir dünya umudunu göremiyoruz. Komünist dünya hedefi çok ütopik, çok uzakta v.s. gibi görünüyor. Radikal taktikleriyle bunu ufuğa yeniden yerleştirme becerileri için komünistlere, ihtiyaç var.

Ibrahim Q.

[1] 18. Yuzyılın başında ilk ortaya çıkan kimi sosyalistler, mesela amerika’da komünler kuran tipler de işçi sınıfını küçük görüyor hatta onu siyasi olarak dengesiz ve komünizm hedefi için kullanışsız bir güç olarak tarif ediyorlardi. İste bu tehlikeli çizgiyi reddetmeliyiz.