Şişecam Üzerine: Zafer mi, Yenilgi mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir süredir devam ettirmekte olduğumuz sendikalar tartışmasını sürdürürken, geçtiğimiz senenin son günlerinde Topkapı'da kurulu olan ve Paşabahçe şirketler grubuna bağlı olan Şişecam fabrikasında patronun işten attığı 422 işçi fabrika önünde direnişe başladı. Kristal-İş'e üye olan işçiler, patron tarafından fabrikanın Eskişehir'e taşınması nedeniyle işten tazminatlarıyla birlikte çıkartılmak isteniyordu. 1969'dan beri açık olan fabrikanın 31 Aralık'ta kapatılacak olması üzerine Kristal-İş taleplerini ortaya koymuş ve bunları “halihazırdaki ücretler çalışmak”, “taşınılacaksa da aynı ücretlerin korunarak taşınılması”, vb. başlıklar altında toplamıştı.

Yılbaşı gecesini de fabrikanın önünde geçiren işçiler kimi zaman kolluk kuvvetlerinin saldırısına uğradı, kimi zaman da kötü hava şartları ile mücadele etmek zorunda kaldı. Aslında polise gerek yoktu; çünkü fabrikada onun görevini layığıyla yerine getiren sendika vardı. Bir süre sonra, Şişecam fabrikasında direnişin 13. gününde, sendika ile işletme arasında anlaşma sağlandı. Buna göre tazminatını alarak ayrılan işçilerin dışındaki 197 işçinin diğer fabrikalara geçişi sağlandı. 50 sözleşmeli işçi de Eskişehir'deki fabrikada çalışıyor olacakken, saat ücreti yüksek olan işçiler, saat ücreti ortalaması yüksek olan fabrikalara; saat ücreti düşük olan işçilerse, ortalaması düşük fabrikalara geçiş yapacak deniliyor ve işçilere taşınma masraflarını karşılamaları için kişi başı 2.000 TL para veriliyor ve bu da avans kapsamında değerlendiriliyordu. Ve tabii ki son olarak, Kristal-İş, "Cam işçisi büyük bir zafer kazandı. Topkapı işçisi kazandı" minvalinde bir açıklama yapmıştı.

Bu örnek, aynı zamanda 2003'te gerçekleşen Paşabahçe grevini de anımsatıyordu. Orada görebildiğimiz şey ise, özelleştirmeye karşı KİT'leri savunmak üzerine kurulu bütün perspektiflerin sermayenin dümenine su taşıdığı gerçeğinden hareketle, bu pratikte de yine kapanan işletmeye karşılık, işçilerin daha az ücretle çalışmaya razı edilmeleriydi. CHP nezdinde oluşan devletçi işveren kompozisyonu ve Kemalist kalkınmacılık gibi burjuva konseptlerin de birbirlerini buralarda da beslediğini söyleyebiliriz. Şişecam'da da sendikanın, Mustafa Kemal'in portrelerini taşıttığını, bu fabrikanın onun yadigarı olduğu algısını yaratarak sosyal demokratlıklarını göklere çıkarttıklarını ve ne kadar ulusalcı olabileceklerini de görebiliyoruz. Aslında bu sadece Türk-İş'e bağlı bir sendika için değil, aynı zamanda DİSK gibi bir konfederasyon için de geçerli. Ne de olsa, Mustafa Türkel de, 1963 yılında gerçekleşen Kavel grevi sırasında TSK'ya gönderilmek üzere yüklenen tel kamyonlarının önüne çıkan ve fabrika dışarısına sevkiyat yapılmasını engelleyen işçilere ithafen “O araçların ordumuza gittiğini bilseydik, durmazdık” gibi açıklamalar yapabiliyordu. Amaç kalkınmaydı ve bu da işçilerin daha çok sömürülmesi ama düzenli ve adabınca, sendikaların da elbirliğiyle ücretli emeğin cenderesinde öğütülmesi demekti. Amaç işçilerin daha iyi yaşaması değil, sendikaların varolmaya devam edebilmesiydi.

Peki her şey göründüğü, sendikanın göstermeye çalıştığı, üzerine örtmeye çabaladığı gibi tozpembe midir acaba? Çalışan 150 kadar işçinin saat ücreti 10 TL civarındayken yine bu işçiler kura neticesinde saat ücreti 6 TL olan bir fabrikaya geçebilmesinin önü açıldı. Bu fabrikalar arasında ise en yüksek saat başı ücret ise 9 TL civarında. Yani neresinden tutulsa elde kalan böyle bir anlaşma neticesinde sendika, yine her zaman olduğu gibi yine işçilerin mücadelesinin karşısında ve onların çıkarları için değil, kendi varoluşu için “mücadele” etmekte olduğu gözler önüne seriliyor.

Bu anlaşmanın şartları arasında da yapılacak olan kura ile işçilerin işyerlerine yerleştirilmesi maddesi bulunuyor. Bir bilişim işçisinin bir e-posta grubunda çok doğru bir biçimde işaret ettiği üzere, işçiler adeta yılbaşı geceleri zengin olma hayalleri kuran insanlar gibi, varolan işine geri dönebilmek için kuraya katılıyor. Ve sendika da bunun adına “zafer” koyuyor. Bu gibi bir yöntem bir süre önce de bir güvenlik firmasının istihdam belirlenimi seçimlerinde de kullanılmış ve kura sonucu seçilen işçiler işlerine devam etmiş ancak diğerleri işsiz kalmıştı.

Yine buna benzer bir örnek ile geçtiğimiz yılın yaz aylarında karşılaşmıştık. Buna göre, Texim fabrikasında çalışan ve TEKSİF sendikasına üye işçiler, çalışılan makine sayısının arttırılmasına karşılık bir bir direniş başlatmış, bunun ardından sendika, işçilerin bir kısmının işten atılmasının ardından patron ile anlaşma sağlayarak işçilere fazla makine ile çalışmaya davet etmişti. Buna da sendika yine “zafer”, “kazanım”, vb. diyordu.

Örneğin, bir diğer önemli nokta da, geçtiğimiz dönemde yaşadığımız grevlerde birçok işçi hareketinin kendi içerisinde sendikalar ile aralarına bir mesafe koyabildiğini, gelişen olaylar ekseninde çıkarları için varolmadığını mücadelenin içerisindeyken görmeye başladığı sendikalara daha temkinli yaklaşan bir işçi kitlesinden bahsediyor oluşumuzdu. Örneğin bu TEKEL'de sendikanın bariz manevralarına karşı kendi komitelerini kurma eğilimi, Direnişteki İşçiler Platformu ve eylemler ile ortaya çıkıyorken, THY'de bu eğilim, işçilerin kurduğu 29 Mayıs Birliği ile belirginleşiyorken, yine geçtiğimiz aylarda Gaziantep'teki tekstil sektörü grevinde gördüğümüz şekliyle, tamamen sendikalardan bağımsız bir komiteleşmeye giderek sonuç almaya çalışan bir eğilim ile kendisini gösteriyordu. Bu tarafından bakıldığında Şişecam'daki direniş aslında işçiler ile sendika arasındaki o keskin proleter çıkarlar ile üretimin düzenlileştirilip ücretli emeğin kutsanarak sermayenin dümenine su taşıyan burjuva eğilimler karşı karşıya gelemedi.

Burjuva solu da, şaşırılmayacak şekilde bu direnişlerin kazanımla ve hatta zaferle bittiği naraları atmakta. “Şişecam İşçisi Kazandı” ve “Şişecam'da Zafer!” çığlıkları atan sol kapitalistler, sendikaların günümüzde işçi sınıfı mücadelesini hem işletme, hem sektör, hem de bölgesel olarak bölen işlevine inat ya onların hatalar yaptığını ve aslında devrimcileştirilebileceğini, ya da onların artık bürokratik yapılar olduklarından kelli, yeniden dönüştürülmesi gerektiklerini, ve hatta bunlar yerine “kızıl sendikalar”ın mümkün olabileceğini ve bunun da işçilerin mücadelesi için elzem olduğu yalanını söylemekte sakınca görmüyorlar ve çürümeye, yokolmaya mahkumlar. Burjuva solunun karşı-devrimci tutum alışları ve bunların sendika konusu ile kesişen noktalarını irdelediğimiz görüşlerimiz hakkında daha önceki süreçlerde TEKEL, THY, Gaziantep tekstil işçileri grevi, G.Afrika maden işçileri grevleri, Bosch işçilerinin sendika değiştirme süreci, SGBP (Sendikal Güç Birliği Platformu) ve yeni sendikalar yasası üzerine temellendirdiğimiz perspektiflere bakılabilir.

Sendikalar her direnişi ya da grevi sonlandırmadaki ustalığını yine konuşturmuştu. Patron ile anlaşma sağlayan sendikalar, her direnişte olduğu gibi bunu da bir “zafer” olarak adlandırmaktan geri durmuyor. Bu ne işçiler için bir kazanım, ne de işçilerin kazandığı bir zafer. Asıl amacı örgütlü olunan işletmelerdeki aidat paralarının kesilmesini önlemek olan günümüz sendikalarının genel eylem hattı, içerisinden geçtiğimiz tarihsel koşullarının gerektirdiği biçimde artık kazanım ile biten grevler değil, direnişe/greve başlanılan koşulların yeniden işçi sınıfının sırtına farklı görünümler altında, yine sendikalar-sermaye işbirliği ile bindirilmiş olduğu, işçilerin kendi öz inisiyatiflerinin açığa çıkamadığı sendikal “direnişler”dir. Artık işten atılmaya karşı greve çıkan sendika, yeniden işe dönmeyi sağlamak için ya daha düşük ücrete, ya da daha kötü şartlara evet diyerek işçi sınıfını dolandırmaktadır. Hatta bu örnekte gördüğümüz gibi kura ile şans faktörünü devreye sokarak kurunun yanında yaşın da yanmadığı bir el çabukluğu ile işçi sınıfını kandırmakta, aradan sıyrılmaktadır. Ondan sonrası için ise o bildik beylik sloganlar kulağımızda çınlar: “... İşçileri Kazandı”! Burada kazanan kapitalistler ve varoluşlarını geçici de olsa güvence altına alan, işçi sınıfı mücadelesine karşı konumlanıştaki sendikalardır.

Önemli olan direnişteki işçiler için kampanyalar düzenleyen sendikaların yalandan dayanışma çağrılarına kulak vermek, artık işlevi geçmişte kalmış “ekonomik/maddi destek” meselesine takılarak bitkisel bir hayatta zaman harcamak değil, sürmekte olan direniş/grev/hareket, vb. her ne var ise, “nerede hareket, orada bereket” gibi çarpık anlayışların tuzağına düşmeden, işçi sınıfının diğer kesimlerine bu direnişlerin güncelliklerini ulaştırmak, mücadeleyi yaymak, genelleştirmek ve işçi sınıfının diğer kesimlerine bu deneyimlerin aktarılması gerekliliği noktasındayız. Aynı zamanda mücadelede kafa karıştıran ulusalcı/milliyetçi burjuva eğilimler ve sendikaların manevralarına da dikkat çekmeliyiz. O yüzden bu duruma verebileceğimiz tek bir cevap var; o da günümüzde işçi sınıfının kazanımlarının mümkün olmadığı ve sendikalar, (solcu ya da sağcı) burjuva siyasi partiler ve diğer sivil toplum kuruluşlarıyla çöken kapitalizmin şafağında tek kazanım olan komünizmden başka bir çıkış yolun olmadığı. Kazanım dönemi bitti, sendikalar ile gelen sadece işçilerin mücadelesinin sönümlenmesi, burjuva çıkmaz sokaklara sürülmesi ve yokedilmesi; sendikalar işçi sınıfı için düşman, mücadelenin yayılması yerine yenilgidir. Bir tarafta kaybeden işçiler, diğer tarafta kazanan sendikalar ve daha ucuza daha çok üretim yaparak satacak olan burjuvazidir.

Bunçuk