“Çapulcular” Hareketine Dair: Devlet Terörünün Çaresi Demokrasi Değildir

Bir arkadaşa gözyaşlarımızdan genel grev yaptık bugün,

Gülümseyen cesedini ayırdık bir ağaçtan.

Görsen nasıl da sıkı sarılmış, ar bellemiş, dal vermiş…1

Taksim Gezi Parkı'nın yıkılmak istenmesi ve ağaçların kesilmesi ile başlayan ve polis şiddeti ile devlet terörüne karşı Türkiye tarihinde görülmemiş bir kitleselliğe ulaşan hareket, hala sürmekte. Bu hareketi analiz etmek, sınıf mücadelesi bakımından hayati önem taşıyor. Bu nedenle, hareketi tanımlar ve ona siyasi bir anlam yüklerken, sınıfsal perspektifi temel alan bir şekilde yaklaşmamız gerekli. Dahası, şu ana kadar geçen sürecin bir bilançosunun çıkartılması ihtiyacı da mevcut. Hareketi tahlil ederken ve bilançosunu çıkartırken, uygulanan devlet terörüne ve üç eylemcinin katledilmesine ne kadar öfke duysak da, ihtiyatı ve serinkanlılığı elden bırakma lüksümüz yok. Zira hareketin kitleselliğinin yarattığı havaya kapılıp aceleci tahliller yapmak, sınıf mücadelesinin pozisyonları bakımından ciddi hatalar barındıracaktır. Dahası, hareketin sağlıklı ve nesnel bir biçimde değerlendirilmesi, her şeyden önce hareketin kendisinin çıkarına hizmet etmektedir.

Şüphesiz, bu hareket devam etmekte olduğu için yaptığımız bir ön değerlendirme niteliği taşımaktadır. Ayrıca bu konuda kendi içimizde de tartışmalara devam ettiğimizi belirtmemiz gerekiyor.

 

Hareketin Arkaplanı

AKP ve hükümeti bir süredir Taksim'de gerçekleştirilmek istenilen eylemlere, bu mekânda başlatılan kentsel dönüşüm çalışmalarını bahane ederek engel olmaktaydı. Bu projelere dair en hararetli tartışmalardan bir diğeri de yine Taksim'de yer alan Emek Sineması'nın yıkılması üzerine gerçekleşmişti. Bu süreçte polis, sinemanın yıkılmasına engel olmak amacıyla gerçekleştirilen eylemlere sert müdahale etmiş ve popüler kültür simalarının dahi tepkisini çekmişti. Gezi Parkı'nın AVM ya da yıkılan Topçu Kışlası olarak düzenlenmesi ve bu parkta bulunan ağaçların kesilmesi de aynı dönemde gündemdeydi. Bu minvalde de Taksim’deki kentsel dönüşüm projelerine karşı, muhtelif mahalle dernekleri, sivil toplum kuruluşları, sendikalar ve solcu partiler “Taksim Bizimdir” sloganıyla Taksim Dayanışması Platformu'nu kurmuşlardı. 1 Mayıs için Taksim’de toplanılmak istenilmesi ile yine Taksim odaklı bir tartışma başlayacaktı.

Bu eksende, Taksim’in 1 Mayıs eylemi için uygun olmadığı ve kazı çalışmaları nedeniyle oraya gelecek insanların can güvenliğinin tehlikede olduğu iddia edilerek burjuva devletin yetkilileri bu türden bir eyleme izin verilmeyeceğini ilan edeceklerdi. Bu mitingin Taksim'de yapılması, çevik kuvvet ekiplerinin uyguladığı devlet terörü ile engellenecekti. 2007'den bu yana, özellikle de burjuva solunun siyaset çıkmazından kendisine politika devşirme mecrası olarak “alan ve miting” problemi bir kez daha gündeme oturmuştu. 1977'de bu meydanda gerçekleşen 1 Mayıs gösterisinde 34 kişi katledildiği için ayrıca bir önem teşkil etmesinin de etkisiyle 1 Mayıs gösterilerinin başka bir alan yerine sadece Taksim'de yapılmak istenmesi, giderek alan mutlaklaştırmasına kayan bir niteliğe bürünmüştü. Ayrıca, o zamana kadar özellikle de AKP'nin getirdiği kürtaj yasası ve içki yasağı gibi düzenlemeler de tepki toplamaya devam ediyordu. Bununla birlikte, mevcut hükümetin sanata ve tarihe yönelik yaklaşımı da aynı rotayı izliyor, Kars'taki ‘ucube heykel’in kaldırılması, Ayasofya'nın bir cami olarak kullanıma açılması ve benzeri tartışmalar gündemi belirlemeye devam ediyordu. Özellikle de İstanbul'da kentsel dönüşüm kapsamında gerçekleştirilen imar planları, yıkımlar ve boğaza yapılacak 3. Köprüye, korkunç bir Alevi katili olarak bilinen Yavuz Sultan Selim’in adının verilecek olması tepki çekmeye başlamıştı. 3. Köprünün çevrede oluşturacağı tahribat da belirli bir tepki çekmekteydi. Ek olarak, özellikle Reyhanlı’da gerçekleşen ve AKP hükümetinin Suriye’yi suçlama çabalarının boşa çıkmasıyla, hükümetin ve Erdoğan’ın Suriye politikalarına karşı savaş karşıtı bir tepki iyice yaygınlaşmıştı. Bütün bunlara, genel olarak devlet terörünün ve polis şiddetinin, kamuoyunda yaygın tabiriyle “orantısızlığı” ciddi bir tepki çekiyordu. Dahası, özellikle 90’lar kuşağı olarak adlandırılan ve bu eylemlere kadar olaylara karışmayan apolitik gençler, Türkiye’de uluslararası ekonomik krizin etkilerinden en çok etkilenen kesim olarak geleceksiz hissetmekteydiler.

 

Hareketin Ortaya Çıkışı

28 Mayıs’ta yaklaşık elli kişilik bir çevreci grup iş makinelerinin Gezi Parkı'na girip ağaçları kesmelerini engellemek için eylem yapmaya başladı. Polisin eylemcilere verdiği karşılık, ilk noktadan itibaren şiddetli oldu. Özellikle 30 Mayıs Sabahı polisin eylemcilerin çadırlarını yakmasıyla, ciddi bir tepki oluşmaya başladı. 31 Mayıs’a kadar, şiddetli polis terörüne karşı sosyal medya üzerinden örgütlenen eylemler, ağaç meselesini aşarak genel olarak hükümet karşıtı bir nitelik kazanmış, Türkiye’nin büyük şehirlerine yayılmış ve kitleselleşmekteydi. Birçok ilde yapılan ve geniş katılımlı çatışmalara sahne olan protestolar ile “Her Yer Taksim, Her Yer Direniş” sloganı ilk kez bir karşılık bulmuştu. 1 Haziran günü, Recep Tayyip Erdoğan “Muhalefetin yüz bin kişi topladığı yerde biz bir milyon kişi toplarız” derken sayısı iki milyonu bulan bir kitle, polisi çekilmeye zorlayarak Taksim meydanını ele geçirecekti. Devlet terörünün yanı sıra, Başbakan Erdoğan’ın eylemcilere yönelik küstah tavrı ve burjuva basınının sansürcülüğü de kitleler nezdinde ciddi bir tepki çekmekteydi. İlerleyen günlerde, 81 ilin 78’inde eylemler gerçekleşecek, aynı zamanda dünyanın her köşesinde dayanışma gösterileri düzenlenecekti. Dahası, ilerleyen süreçte Brezilya’da ulaşım zammına karşı başlayıp hükümet karşıtı bir hal alan hareket de, Türkiye’deki eylemcilerden aldığı ilhamı “Aşk bitti, Türkiye burada” sloganıyla ifade edecekti. Türkiye’deki hareket, büyük şehirlerde, yalnızca meydanlarla sınırlı kalmayıp, pek çok mahallede de binlerce, hatta on binlerce kişinin katıldığı eylemler ve evlerinden tencere ve tavalarla ses çıkaranlar biçiminde de ifade bulacaktı. İstanbul'da başlayan hareket, Antakya'da kendisini, son yaşanan Reyhanlı patlamasındaki katliama bir tepki olarak açığa çıkardı. İzmir'deki eylemler daha çok milliyetçi bir eğilimin egemenliğinde cereyan etti. Ankara'da ise, bu şehrin, burjuva devletin bürokratik ve yönetsel merkezi olması nedeniyle çok yoğun bir devlet terörüne maruz kalan kitlelerin polis ile militan çarpışmalarına sahne oldu. Erdoğan’ın eylemcilere hitaben söylediği “çapulcular” ifadesi, eylemciler tarafından yaygın bir biçimde sahiplenildi. Şüphesiz, ülke genelindeki çatışmalarda ortaya çıkan en renkli görüntülerden biri, İstanbul’da taraftar gruplarına mensup eylemcilerin, bir dozer ele geçirerek, polisin TOMA’larını (Toplumsal Olaylara Müdahale Aracı) saatlerce kovalamasıydı. Eylemciler, anlamlı bir biçimde, ele geçirdikleri dozere POMA (Polis Olaylarına Müdahale Aracı) adını vermişlerdi.

Hareketin gidişatını ve sloganlarını etkileyen önemli bir unsur, polis ve devlet terörünün üç eylemcinin canına mal olmasıydı. 1 Haziran tarihinde, Ankara’da bir sanayi işçisi olan Ethem Sarısülük adlı eylemci, polis tarafından gerçek mermi ile başından vuruldu. Ethem, ilerleyen günlerde kaldırıldığı hastanede hayatını kaybedecekti. 3 Haziran tarihinde, İstanbul 1 Mayıs Mahallesi’nde bir aracın bilinçli bir biçimde eylemcilere çarpmasının ardından, genç bir işçi olan Mehmet Ayvalıtaş adlı eylemci hayatını kaybetti. Yine 3 Haziran gecesi ise Antakya’da yaşayan bir öğrenci olan Abdullah Cömert adlı eylemci, yine polis tarafından gerçek mermi ile vurularak katledildi. Devlet terörünün katlettiği bu üç eylemci, hareketin tamamı tarafından sahiplenildi, mücadele şehitleri olarak görüldü. Ankara’da Ethem’in cenazesi sonrasında annesinin evinin önünde toplanarak “Anne ağlama, evlatların burada” sloganı atan; İstanbul’da Mehmet’i uğurlarken “Katil devlet hesap verecek” diye ortalığı inleten, Antakya’da ise “Unutmayacağız, unutturmayacağız” diyerek her gün Abdullah’ın öldürüldüğü yere karanfil bırakmaya karar veren on binler, bunu göstermekteydi. Ethem, Mehmet ve Abdullah’ın öldürülmesinin yanı sıra, onu aşkın eylemci, polisin biber gazı ve plastik mermileri yüz bölgesini nişan alarak atmasından dolayı gözlerini kaybetti. Onlarcası hala yoğun bakımda bulunan on binlerce kişi yaralandı. Binlerce kişi ise gözaltına alındı.

 

 

 

 

 

 

 

5 Haziran Grevi

1 Haziran’da kitlelerin Taksim meydanını polisin elinden almalarının ardından, hareket içerisinde gidişatın nasıl olacağı sorusu sorulmaya başlandı. Sosyal medyada ifade edildiği biçimiyle öne çıkan soru, ‘Bütün bu olanlardan sonra, yarın işe mi gideceğiz?’ olacaktı. Bu soruyu soranlara ek olarak, bu noktada azımsanamayacak bir kesim Taksim’de durmuş olsa da İstanbul’un belli kesimleri dâhil Ankara, Antakya, İzmir, Adana, Muğla, Mersin, Eskişehir ve Dersim gibi pek çok ilde hala uygulanmakta olan devlet terörüne karşı sadece sokak eylemlerinden daha büyük bir güce ihtiyaç olduğunu düşünmeye başlamıştı. Bu iki etmen, sosyal medyada kendiliğinden ortaya çıkan ve özellikle 2 Haziran’da çok büyük bir hızla yayılan genel grev çağrısında kesişti. Bu çağrının ilk etkisi olarak 3 Haziran günü, Ankara ve İstanbul’daki üniversite çalışanları grev yapacaklarını ilan ettiler. Ayrıca çatışmaların yoğun olarak sürdüğü Ankara’daki bazı hastanelerde doktor ve hemşireler, yalnızca acil vakalara ve eylemcilere bakacaklarını duyurdular. Aynı tarihte, İstanbul Borsası %10.47 ile son on yılın en büyük düşüşünü yaşarken, Taksim Dayanışma Platformu adlı oluşum da belirli talepler ortaya koydu. Bunlar, Gezi Parkı'nın park olarak kalması, vali ve emniyet müdürlerinin görevden alınması, gaz bombası ve benzeri materyallerin kullanılmasının yasaklanması, gözaltına alınanların serbest bırakılması ve ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılması gibi demokratik taleplerden oluşuyordu.

En nihayetinde KESK, sendikanın tabanındaki işçilerin basıncıyla daha öncesinde 5 Haziran olarak belirlenmiş, kamu sektöründeki işçileri kapsayan grevini, 4-5 Haziran'da gerçekleştirilecek şekilde düzenlendi. 4 Haziran’da, DİSK, TMMOB ve TTB’nin de 5 Haziran grevini destekleyeceği duyuruldu. 5 Haziran grevi, özellikle kamu işçilerinin ciddi katılımıyla gerçekleşti. Sadece İstanbul’da, 150,000 civarı grevci alana girerken, yaklaşık 200,000 kişi greve çıktı. Türkiye genelinde greve katılımın 400,000 ile 500,000 arası olduğu tahmin ediliyor. Öte yandan grev hava itibarıyla sendikaların kontrolündeydi ve Taksim Dayanışma Platformu’nun ortaya attığı demokratik talepler, işçilerin perspektifini bulandırarak “Performans Yasasına Hayır!” ve “Toplu Sözleşmeli Grev Hakkı” taleplerini gölgeledi. Bu noktada 5 Haziran grevi esnasında Ankara’da gerçekleşen eylemde gerçekleşen ve KESK’in gerçek tutumunu açık eder nitelikteki duruma değinmek yerinde olacaktır. Kızılay meydanındaki eylemde KESK, kendisi alanda bulunduğu müddetçe polisin bir saldırı gerçekleştirmemesi yönünde polisle anlaşmış ve polisten sabah altıya kadar eylemi sürdürebileceği yönünde izin almıştı. Buna rağmen, akşam altı buçuk civarında KESK, alana geniş kitlelerin gelip alanda bulunan işçilerle kontrolden çıkabilecek bir etkileşime gireceklerinden korkarak, yangından mal kaçırır gibi bir anda ve kimseye haber vermeksizin çekildi.  KESK'in çekilmesinin ardından ise eyleme şiddetli bir polis saldırısı gerçekleşecekti. KESK grev için alana gelmiş kitleyi, polis saldırısı ile yüz yüze bırakmıştı.

 

Hükümetin Tutumu

Başbakan Tayyip Erdoğan, hareket ciddi boyutlara ulaştıktan kısa bir süre sonra, kolluk kuvvetlerine “Ben gelene kadar bu işi bitirin” talimatı vererek Kuzey Afrika ülkelerini ziyaret etmeye gitti. Erdoğan ülke dışındayken, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “Mesajı aldık” diyerek,  Başbakan Vekili Bülent Arınç ise çevrecilere hak verip Taksim Dayanışma Platformu ile görüşmeyi kabul ederek, Erdoğan katı ve küstah yaklaşımından farklı bir üslup sinyalleri verdi. Taksim Dayanışma Platformu Arınç’la, hareketin ‘simge’ isimlerinden BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder ise Gül’le görüşürken, görüşmelerin yapıldığı Ankara başta olmak üzere, pek çok ilde eylemcilere karşı şiddetli polis saldırıları gerçekleşmeye devam ediyordu. Eylemci kitleler içerisinde ise ciddi bir eğilim, Gül ve Arınç gibi isimlerin samimiyetine güvenmiyor, hükümetin ‘iyi polis, kötü polis’ taktiği uyguladığı izlenimine kapılıyordu.

Öyle veya böyle, bu müzakere süreci, harekete ciddi bir ivme kaybı yaşatamadan, Kuzey Afrika’dan sert çıkışlarına devam eden, hatta Cumhurbaşkanı Gül’ü dahi üstü kapalı eleştiren Erdoğan Türkiye’ye döndü. Başbakanın dönüşü ile hükümetin tutumu tekrar sertleşecekti. Dahası, Erdoğan’ın “Yüzde elliyi evlerinde zor tutuyoruz” sözleri ışığında, AKP’li yandaşları, kendiliğinden süsü verilmiş karşılama gösterileri örgütlemeye giriştiler. Öte yandan Erdoğan’ı karşılama mitingleri, birkaç bin kişilik katılımlarla, bir hayli amatörce gerçekleşmesi, nüfusun yüzde ellisinin evinde durmakta pek de öyle zorlanmadığını gösterecekti. Erdoğan karşılama gösterilerinde, 15 Haziran’da Ankara’da, 16 Haziran’da da İstanbul’da iki büyük miting düzenleyeceklerini söyleyecekti. Öte yandan, hükümet yetkililerinin uçuk iddialarına rağmen, Sincan’daki mitinge katılım 40,000’in, Kazlıçeşme’deki mitinge katılım ise 295,000’in altında kalacaktı.

Bu noktada hükümet içerisinde bir çatlak mı var sorusu yerinde olacaktır. Her ne kadar hükümet içerisinde bir çatlak olmasa da, AKP’nin farklı çıkar grupları, hizipler, tarikatlar ve cemaatlerin oluşturduğu bir koalisyon olduğunu göz önünde bulundurursak, bu toplumsal hareketin AKP içerisinde ilk defa ciddi bir çatlak potansiyelini ortaya çıkardığını söyleyebiliriz. Tayyip Erdoğan, polis şiddeti kesilse sönümlenebilecek, soğurulabilecek, en azından radikalleşmesinin önüne geçilebilecek bir harekete, AKP hükümeti için çok önemli olan 2020 olimpiyatlarının İstanbul’a verilmesini riske atmak ve vatandaşlarını tehlikeli olduğu içi Türkiye’ye gitmemeleri konusunda uyaran Suriye devletinin dahi alay konusu olmak pahasına saldırı üstüne saldırı emirleri vermiştir. Akıldışı görünen bu tutumu yalnızca Erdoğan’ın kişilik özellikleriyle açıklamak mümkün değildir. Erdoğan, AKP’yi otoriter, geri adım atmayan, geri çekilse bile saldırgan bir biçimde geri çekilen tutumu ve bu tutumun yarattığı yenilmezlik görünümü sayesinde bugüne kadar bir arada tutabilmiştir. Şimdi, böylesi bir hareket karşısında tükürdüğü lafları yalayıp eylemcilere boyun eğmiş gözükmesi, yenilmezliğini de elinden alacaktır. Bu başarısızlığın sonucu ise, er geç AKP içerisinde yenilmesine yol açacaktır. Bu yüzden Erdoğan geri adım atmaya cüret edememektedir: Bastırırsa hareketi yeneceğinden gerçekten emin olduğu için değil; geri adım atarsa eninde sonunda kaybedeceğini bildiği için.

 

Görüşmeler, Saldırılar ve 17 Haziran İş Bırakma Eylemi

AKP’nin 15-16 Haziran mitingleri öncesindeki hafta boyunca, Erdoğan bir yandan eylemlere dair sert mesajlar verirken, bir yandan da eylemcilerden seçilmiş bir heyetle görüşeceğini duyurdu. Bu esnada, İstanbul’da hükümetin, eylemciler arasında ‘marjinal provokatörler’ olduğu iddiasına dayanarak bir ayrışma yaratma çabasının devamı olarak, Taksim’e yönelik saldırılar gerçekleşmeye başladı. Erdoğan’ın ilk aşamada görüştüğü isimler arasında, Necati Şaşmaz ve Hülya Avşar gibi eylemle alakası olmaması bir yana, hükümete yakınlıklarıyla bilinen isimler olması ciddi bir tepki çekerek, Erdoğan’ı en nihayetinde Taksim Dayanışma Platformu ile görüşmek zorunda bıraktı. Her ne kadar bu görüşme sert geçse de, görüşmenin ardından Taksim Dayanışma Platformu ve bileşenlerinin büyük çoğunluğu, eylemcileri evlerine dönmeye, direnişin ise Gezi Parkı’nda tek bir çadırla, sembolik olarak ‘sürdürülmesine’ yönünde çalışmalara başladılar. Öte yandan, bu çabalar kitle tarafından kabul edilmedi, bunun üzerine Erdoğan, 15 Haziran Sincan mitinginde, ertesi gün İstanbul’da yapılacak mitingi bahane ederek Gezi Parkı boşaltılmazsa polis saldırısı ile dağıtılacağını söyledi. Aynı günün akşamı, Gezi Parkı, yine korkunç bir polis terörü uygulanarak boşaltıldı. Bu defa polis saldırılarına jandarma da destek veriyordu.

Özellikle Gezi Parkı’na polis saldırısı ihtimali gündeme gelince, sosyal medyada genel grev çağrısı ve ayrıca 5 Haziran grevinin yetersizliğine ve genel olarak sendikalara tepki yeniden canlandı. En nihayetinde bu tepki, KESK’i, Gezi Parkı’na bir saldırı olursa genel greve gideceğini duyurmak zorunda bıraktı. 15 Haziran’da Gezi Parkı’nın boşaltılmasının ardından bu tepki iyice arttı ve KESK, DİSK, TMMOB, TTB ve TDHB, 17 Haziran’da iş bırakma eylemi yapacaklarını açıklamak durumunda kaldılar. Öte yandan BDP, KESK içerisindeki tabanının 17 Haziran iş bırakma eylemine katılmasını engelleyerek barış sürecine girdiği AKP hükümetine önemli bir hizmet gösterdi. Dolayısıyla 17 Haziran’da gerçekleşen iş bırakma eylemi, 5 Haziran grevine kıyasla daha düşük katılımlı oldu. Dikkat çeken bir nokta, bu sefer İstanbul’da da sendikala temsilcilerinin alandan çekilmelerinin ardından kalan kitlelere polis saldırılarının gerçekleşmesiydi.

Şu ana kadar ülke genelinde milyonlarca insanın katıldığı eylemler de, eylemcilere karşı polis şiddeti ve devlet terörü de devam ediyor.

 

Hareketin Sınıfsal Niteliği

Taksim Gezi Parkı hareketini tahlil ederken şüphesiz ilk sorulması gereken soru, bu hareketi nasıl tanımlayabileceğimiz, bu hareketin sınıfsal niteliğinin ne olduğu sorusudur. Mevcut hareketi, farklı sınıfları içerisinde barındıran heterojen bir toplumsal hareket olarak tanımlamak yerinde olacaktır. Hareketin içerisinde, esnaflar gibi küçük burjuvalardan lümpen mahalle delikanlılarına, zanaatkar ve sokak satıcısı gibi ne sömüren ne de doğrudan sömürülen katmanlardan gelir düzeyi görece yüksek yöneticilere AKP'nin son dönem politikalarından rahatsız olan birçok kesimden insan bulunmaktaydı. Dahası “Ne Sağcıyım, Ne Solcu; Çapulcuyum Çapulcu” pankartıyla poz veren Cem Boyner ile Taksim’de bulunan ve eylemcilerin sığındığı Divan Otel’in, sonradan yalanlasa da “Otelin kapısı kapanır, otele polis alınır ve otelde yardımlar kesilirse oradaki herkesi işten çıkartırım” dediği iddia edilen Ali Koç gibi bazı burjuvalar da hareketi destekleyenler arasındaydılar.

Bununla birlikte, hareketin bileşenlerinin ezici çoğunluğu, işçi sınıfına, özellikle de proleter gençliğe mensuptu.[1] Kadınların eylemlerde gözle görülen sayısal bir belirginliği ve simgeselliği bulunuyordu. Hem çatışmalarda, hem de yerel tencere-tava çalma eylemleri ile kadınlar ön plana çıkıyordu. En geniş katılımı, 90’lar kuşağı olarak adlandırılan kesim gösterdi. Bir kısmı AKP öncesi dönemi doğru düzgün hatırlamayan bu kuşağın ortaya çıkarttığı eylemcilere hayatları boyunca apolitik olmak dayatılmıştı. Sürekli olaylara karışmamaları, kendilerini kurtarmaya bakmaları söylenmiş olan bu kuşak, hem tek başlarına kendilerini kurtaramayacaklarını fark etmişti; hem de hükümetin kendilerine ne olmalarını ve nasıl yaşamalarını söylemesinden bıkmıştı. Öğrenciler, özellikle lise öğrencileri eylemlere kitlesel olarak katıldı. Genç işçiler ve işsizler de yaygın bir biçimde hareketin içinde yer aldılar. Eğitimli çalışanlar ve işsizler de mevcuttu. Özelikle gençlerin yoğun olarak ve güvencesiz çalıştığı ve normal koşullarda mücadele etmenin zor olduğu bazı iş kollarında – özellikle hizmet sektöründe – çalışanlar, işyeri tabanlı, ama tekil işyerlerini de aşacak şekilde örgütlenip eylemlere bir arada katıldılar. Bu tür katılımlara örnek olarak, kebapçı komileri, bar çalışanları, çağrı merkezi, ofis ve plaza işçileri verilebilir. Bununla birlikte işyeri tabanlı katılımların, işçilerin eylemlere bireyler olarak katılma eğilimine ağır basmıyor oluşu, hareketin ciddi zayıflıklarındandı.

Mevcut yaşam koşullarından rahatsız bu denli ciddi bir proleter kitlenin, bu kadar büyük bir kararlılıkla eylemler gerçekleştirmesinin altında yatan temel nedenlerden biri, polis şiddetine ve devlet terörüne karşı duyulan tepki ve dayanışma hissiyatıydı. Buna rağmen, hareketin içerisinde onu etkilemeye, radikalleşmesini engellemeye ve düzen sınırları içerisinde tutmaya çalışan farklı burjuva siyasi eğilimler, devlet terörüne karşı sokaklara dökülmüş proleter kitlelerin, kendi yaşam koşullarına dair sınıfsal taleplerini geliştirmelerini engellediler. Aksine, bu durumun etkisiyle, her ne kadar hareketin tümünün sorgusuz sualsiz ortaklaştığı tek bir talepten dahi bahsetmemiz mümkün olmasa da, yaygın olarak harekete hâkim olan demokratik talepler oldu. AKP ve hatta doğrudan Tayyip Erdoğan karşıtlığı üzerine bir odak oluşturmuş 'Daha Fazla Demokrasi' söylemi, özü itibariyle Türkiye kapitalizminin daha demokratik bir biçimde yeniden düzenlenmesinden başka bir şey ifade etmiyordu. Demokratik taleplerin hareket üzerindeki etkisi de hareketin en büyük zaafını teşkil ediyordu. Zira Başbakan Erdoğan da harekete karşı bütün ideolojik saldırılarını demokrasi ve sandık ekseninde yapıyor; hükümet yetkilileri, bol miktarda yalan ve manipülasyonla da olsa en demokratik sayılan ülkelerde dahi polisin kanunsuz eylemlere karşı şiddet uyguladığını söylüyorlardı – ki bu konuda haksız sayılmazlardı. Dahası demokratik hak arama söylemi, polis saldırıları ve devlet terörü karşısında kitlenin elini kolunu bağlıyor, direnişi pasifleştiriyordu.

Hareketin İçindeki Örgütlü Eğilimler

İfade ettiğimiz üzere, farklı sınıfları barındıran, heterojen bir toplumsal hareket olan Gezi direnişi, başından beri içerisinde pek çok farklı eğilimi barındırıyordu. Kimi noktada birbirleriyle veya örgütsüz kitle içindeki eğilimlerle çakışan örgütlü eğilimlerin mahiyetlerinin, ağırlıklarının ve etkilerinin kısaca üzerinden geçmek yerinde olacaktır.

İlkin harekete sloganlarını hâkim kılmayı büyük ölçüde başaran demokratik eğilime değinmek gerekli. Taksim Dayanışma Platformu’nda ve BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in kişiliğinde vücut bulan bu eğilim, yöneticiler ve temsilciler açısından, sendika konfederasyonları, solcu, sosyal demokrat ve ulusalcı siyasi partileri, radikal solcu dergi çevrelerini, sivil toplum kuruluşlarını, meslek odalarını, mahalle derneklerini, çevrecileri ve benzeri kurum ve kuruluşları birleştiriyor. Şu anda Taksim Dayanışma Platformu bileşenleri arasında, KESK, DİSK ve Sendikal Güç Birliği Platformu gibi örgütlenmelerin yanı sıra, CHP, BDP, İşçi Partisi ve neredeyse bütün solcu parti ve dergi çevreleri mevcut. Bununla birlikte demokratik eğilim içerisinde en faal olan ve Taksim Dayanışma Platformu içerisinde de sazı eline almış olan, KESK ve DİSK gibi sol eğilimli sendika konfederasyonları gibi gözüküyor. Tabii ki burjuva parti ve kuruluşlarının tavanda oluşturduğu bu birliğin, tabanda kendisini hissettiren ciddi çatlakları var. Demokratik eğilimin hareket içerisindeki gerçek tabanını birleştiği kuruluşların tabanı değil, eylemlere destek veren sivil toplumcu, pasif direnişçi ve liberal kesimler oluşturuyor. Taksim Dayanışma Platformu ve dolayısıyla demokratik eğilim, her türlü kurum ve kuruluşun temsilcilerinden oluştuğu için, gücünü eylemcilerle organik bağından değil, bileşenlerinin burjuva meşruiyetinden ve seferber ettikleri oranda olanaklarından ve desteğinden alıyor. Bununla birlikte eylemcilerle, hatta eylem içerisindeki kendi gerçek tabanıyla dahi organik bir bağa sahip olmaması, demokratik eğilimin eylemci kitlelerden kopuk olmak gibi bir zaafa sahip olmasına yol açıyor. Buna karşın, kitle genelinde kendiliğinden “Tayyip istifa!” gibi sloganlarla ifade bulan ciddi bir dinamik olması, Taksim Dayanışma Platformu böylesi bir talep ortaya atmamış olsa dahi, demokratik eğilimin elini güçlendiriyor.

İkinci olarak hareket patlak verince çok heveslenen, ama genel olarak beklentilerine karşılık bulamayan ve tali bir eğilim olarak kalan ulusalcı eğilim üzerinde durulması gerek. Bu eğilim içerisinde CHP ile İşçi Partisi ve TGB’yi ayrı ayrı değerlendirmek lazım. CHP'nin başta giriştiği bu eylemleri güdümlendirme çabaları sonuçsuz kalırken, sonraki süreçte Kılıçdaroğlu’nun eylemcilere dağılma çağrısı yapması, tabanının bu eylemlerden desteğini çekmesine yol açmadı. Hatta İstanbul’da CHP milletvekillerine tepki gösteren eylemciler oldu. İşçi Partisi ve TGB gibi radikal ulusalcılar ise, hareketi Cumhuriyet Mitingleri tarzı bir şekle sokma çabasına girdilerse de, belli yerelliklerde etkili olmakla birlikte ciddi bir sonuç elde edemediler. Ulusalcıların ayrı bir çabası özellikle polisi AKP hükümetinden ayırıp “İki tarafta da aynı yaşta gençler var” gibi bir söylemle polisi eylemcilere hoş göstermeye çalışmak oldu. Fakat polis şiddeti, bu söylemin etkili olmasını büyük ölçüde engellemeye yetti. Ulusalcıların en fazla attıkları slogan “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı oldu, ayrıca eylemlerde Kemalist marşların söylenmesini sağlamaya çalıştılar. Özellikle birkaç defa Kürt eylemcilere tepki göstermeye çalışmaları kitle tarafından hoş karşılanmayan ulusalcılar ve genel olarak hareketi çekmek istedikleri nokta kitlenin tepkisini çeken ulusalcılar, edindikleri kısıtlı etkiyi, yeni politikleşen kuşakta, içinden çıktıkları Kemalist eğitim sisteminin etkilerine borçluydular.

Bir başka eğilim olarak burjuva solu göze çarpıyor. Legal burjuva solu olarak da nitelendirebileceğimiz solcu partilerin tabanı hareket içerisinde büyük ölçüde kitlelerden ayrı durdu. Genel olarak demokratik eğilimin kuyruğundaydılar. BDP, bir yandan demokratik eğilimi destekler görünürken bir yandan mümkün olduğu kadar, büyük şehirlerde çok başarılı olamasa da Kürtlerin eylemlere katılmasını engellemeye çalışarak, barış sürecine girdiği hükümete örtük bir destek verdi. Stalinist ve Troçkist dergi çevreleri, ya da radikal burjuva solu ise, partiler gibi büyük ölçüde kitleden kopuk durdu. Geleneksel olarak güçlü oldukları mahallelerde etkiliydiler. Hareketi dağıtmak istediği noktada demokratik eğilime karşı çıksalar da, genel olarak demokratik eğilimi desteklediler. Burjuva solunun tahlilleri büyük ölçüde, çıkan ‘halk isyanı’na sevinmenin ve kendilerini lider gibi sunmaya çalışmanın ötesine geçmedi. Geleneksel sol ezberin bir parçası olan genel grev çağrısı bile, kör sevinç havasının etkisiyle sol yayınlarda pek hissedilmedi. Kitle içerisinde en fazla yankı bulan sloganları, “Faşizme karşı omuz omuza” oldu.

Hareketin tabanında en fazla etki bulan ve sempati toplayan eğilim ise taraftarlar oldu. Her ne kadar taraftar gruplarının futbol kulüpleriyle bağlantılı yöneticileri demokratik eğilimden ayrı düşmese de, bu yöneticilerin taraftar tabanına etkisi kısıtlıydı. Son dönemde ortaklaşa hareket etmek, eylemlere gitmek ve hatta polisle çatışmak konusunda solcuları aratmayacak bir deneyim elde etmiş olan taraftarlar, genel eylemci kitlesinden ayrı durmayan, kitle içerisinde rahat hisseden iyi kötü örgütlü tek eğilim oldular. Özellikle çatışmalarda öne çıktılar. Bir açıdan, ‘ne sağcıyım ne solcu, futbolcuyum futbolcu’ söyleminin yaygın olduğu bir ülkede, düne kadar apolitik olan bir kitlenin eylemlere adım atarken en yakın hissettiği kesimin taraftarlar olması anlamlıydı. Taraftarların en akılda kalıcı sloganı, “Sık bakalım, sık bakalım, biber gazı sık bakalım! Kaskını çıkar, copunu bırak, delikanlı kim bakalım!” idi.

 

Proleter Eğilim ve Hareketin Sınıfla İlişkisi

Yukarıda sıraladığımız eğilimlere ek olarak, mevcut hareket içerisinde bir de proleter eğilimden veya eğilimlerden bahsedebiliriz. Eğilim veya eğilimler diyoruz zira yukarıda saydığımız eğilimlerin aksine, proleter eğilim örgütsüz ve dağınıktı. Buna rağmen, ulusalcı eğilimin “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganına karşı “Kimsenin askerleri değiliz” ve ayrıca “Mustafa Keser’in askerleriyiz” ile “Turgut Uyar’ın askerleriyiz” gibi sloganlar yaratıldı. Tekel mücadelesinin “Kürdün inadı, Lazın coşkusu ve Türkün sabrı ile direniyoruz” gibi sloganları yeniden ortaya atıldı. Gezi Parkındaki ağaçlara, devlet eliyle gerçekleştirilen Roboski (Uludere) katliamının Kürt kurbanlarının ve Reyhanlı’daki patlamanın Türk ve Arap kurbanlarının isimleri verildi. Dahası pek çok kişi, demokratik eğilimin pasif direnişçiliğine karşı gerektiği zaman kitlesel olarak devlet terörüne karşı koymayı savundu. Polisi sevimli gösteren yaklaşımlara karşı “Polis onurlu ol, simit sat” sloganı üretildi. Taksim Dayanışma Platformu’nun ortaya çıkarttığı taleplerin meşruluğunu sorgulandı. Lümpen unsurlar içinde yaygın vandalizm eğilimine, demokratik eğilim gibi bunu yapanları provokatör ilan ederek değil, fakir kesime ait olanlara zarar verilmemesi gerektiğini hatırlatıldı, ikna yoluyla karşı çıkıldı. Genel olarak ciddi sayıda eylemci hareketin kendi kaderini kendi eline alacağı öz-örgütlülükler kurulması savundu.

Hareketin işçi sınıfıyla buluşmasını isteyen kesimini, sınıfın öneminin ve gücünün farkında olan, milliyetçiliğe karşı fakat net bir siyasi görüşe sahip olmayan unsurlar oluşturuyordu. Genel grev çağrılarını başlatan da onlardı. Esasında, her ne kadar proletaryanın çalışan kesiminin mücadeleye katılımının öneminin farkındalığı açısından önemli bir tutum olsa da, bu genel grev çağrısı, demokratik yanılsamalar da taşıyordu. Zira 5 Haziran deneyimi, sendikalara genel grev için baskı yapmanın çok etkili bir strateji olmadığını gösterecekti. Öte yandan hareketin en önemli kazanımlarından biri, bu kesimin ne kadar dağınık da olsa deneyimlerden dersler çıkartmasıydı. 5 Haziran’ın ardından yapılan çağrılarda, bir iki günlük göstermelik grevlerin yetersiz olduğu düşüncesi iyice yerleşmiş, süresiz genel grev çağrıları yaygınlaşmıştı. Dahası, sosyal medyada aldıkları tutumla KESK ve DİSK gibi, ‘mücadeleci’ sanılan sendikaların da hükümetten farksız olduğunu ifade edenlerin sayısı azımsanamayacak noktadaydı. Son olarak yaygınlaşan ve hareketi bireysel ve pasif bir zemine hapsetmek için pohpohlanan durma eylemlerine karşı, bu eylemlerin ancak işyerlerinde yapılırlarsa etkili olacakları fikri ortaya çıktı.

Proletaryanın çalışan kesiminin belirli bir kısmı da harekete dahil oldu ve hareket içerisindeki proleter eğilimin en temel gövdesini oluşturdu. İstanbul'daki THY grevi, Gezi Direnişi ile buluşmaya çalıştı. Özellikle de ağır çalışma koşullarının hâkim olduğu tekstil sektöründe birtakım yerel sesler yükselmeye başladı. Bu eylemlerden birisi Bağcılar - Güneşli'deki tekstil işçilerinin hem sınıfsal taleplerini dile getirmek hem de Gezi Parkı direnişi ile dayanışmak istemeleri sonucu gerçekleşti. Uzun çalışma saatleri nedeniyle ağır sömürü koşullarında yaşamaya zorlanan tekstil işçileri, “Bağcılar'dan Gezi'ye Selam!” ve “Cumartesi Günleri Tatil Olsun!” pankartıyla bir eylem gerçekleştirdi. Alibeyköy'de ise binlerce işçi, “Hükümet İstifa – Genel Grev, Genel Direniş” pankartı ile bir yürüyüş gerçekleştirdi. Topluca Taksim’e gelen plaza ve ofis işçileri ise, “İşe değil direnişe” pankartları taşıyordu. Bütün bunlara ek olarak, hareket sendika üyesi işçiler içinde de bir mücadele etme isteği yarattı. Şüphesiz KESK, DİSK ve greve çıkan diğer örgütler, sosyal medyadan olduğu kadar kendi tabanlarının da baskısıyla, göstermelik de olsa böylesi kararlar almak zorunda kaldılar. Son olarak, Türk-İş’in İstanbul’da bulunan bütün şubelerinin oluşturduğu Türk-İş İstanbul Şubeler Platformu da, Pazartesi’den itibaren Türk-İş’in ve bütün diğer sendikaların devlet terörüne karşı greve çıkması çağrısında bulundu ki, böylesi bir çağrının da tabandaki işçiler arasında ciddi bir hareketlenme olmadan geldiğini düşünmek hatalı olacaktır.

Bütün bunlara rağmen, mevcut hareketin, işçi sınıfının geneliyle güçlü bir bağ kurabilmiş olduğunu söylemek zordur. Hareketin içindeki proleter eğilim kendisini yeterince ifade edememesi aslolarak hareketin fazlasıyla hükümet politikaları karşıtlığı üzerinden demokrasiye vurgu yapmasının bir sonucuydu. Hareket içerisinde bu eksen hakim olunca, işçi unsurların eğilimi, fazlasıyla kendisine yedekledi ve olgunlaşma kanalları tıkandı. Dolayısyla demokratik eğilim hareketi kendi ekseninde tutmayı başardı. Ayrıca her ne kadar hareketin çoğunu proleterler oluştursa da, hareketin içerisindeki proleterler sınıfın yalnızca belirli bir kesimini teşkil etmektedirler – tamamını değil. Bu kesimi sokağa devlet terörü dökmüştür ve aynı devlet terörü işçi sınıfının başka kesimlerini de hareketlendirmektedir. Öte yandan demokratik eğilimin harekete hâkim kıldığı sloganlar ve talepler ve proleter eğilimin şu ana kadar bunlara karşı, yaşam ve çalışma koşullarını merkeze alan sınıfsal talepler geliştirememiş olması, hareketin geniş işçi kitleleriyle bağ kurmasına ciddi bir engel teşkil etmektedir.

 

Hareketin Kitlesel Tartışma Araçları

Türkiye genelindeki bütün eylemlerin ortak bir zaafı da, hareketin kitlesel bir tartışma yaratmakta ve tartışma etrafından kitlelerin kendi öz örgütlülüklerini kurarak hareketi kendi ellerine almakta zorlanmasıydı. Hareketin ilk günlerinde, dünya genelindeki benzer hareketlerde kendisini gösteren kitlesel tartışmanın eksikliği özellikle belirgindi. Bunda şüphesiz, Türkiye’de böylesi kitlesel tartışma, toplantı, kitle meclisi ve benzeri deneyimlerin bir hayli kısıtlı oluşu ve Türkiye’de tartışma kültürünün zayıflığı etkiliydi. Öte yandan, en nihayetinde Türkiye’deki hareket de tartışma hissiyatı hissetti ve bu tartışmanın yapılması için belirli araçlar ortaya çıkmaya başladı.

 

 

 

 

 

 

 

Hareketin tartışma ihtiyacının ilk ifadesi, hareketin başlarında İstanbul Gezi Parkı’nda kurulan açık kürsüydü. Gezi Parkı’ndaki açık kürsü ciddi bir ilgi görmedi ve devam etmedi. Yine de açık kürsü deneyiminin belli etkileri oldu. 5 Haziran grevi esnasında Ankara’da Eğitim Sen üyesi üniversite işçileri, Gezi Parkı’ndaki benzeri bir açık kürsü kurulmasını önerildi. Fakat KESK yönetimi bu teklifi, 1 Mayıs tarzı, kimsenin dinlemediği konuşmalar yapılan bir sendika ve solcu kürsüsü lehine reddedip engellemekle kalmadı, üniversite işçilerinin üye olduğu Eğitim Sen 5 Nolu şubeyi de eylem komitesinin bütün toplantılarından tecrit etti. Bunun üzerine Eğitim-Sen 5 Nolu şube kendi başına alanda ayrı bir açık kürsü kurma girişiminde bulundu fakat açık kürsü işlemedi. Yine açık kürsüden ilham alınarak, İstanbul’un Gazi, Okmeydanı ve Sarıyer mahallelerinde, Ankara’da Güvenpark’ta ve Keçiören’de, İzmir’de Gündoğdu Meydanı’nda ve Çiğli’de ve Mersin, Antalya, Samsun ve Trabzon’da halk kürsüleri kuruldu. Her ne kadar bu halk kürsülerinin bazılarında katılımcılar, 4+4+4’e, asgari ücrete ve sağlık sistemine dair sorunlarını dile getirip direniş meclisleri kurulmasını önermiş olsalar da, bu halk kürsülerinin burjuva solu tarafından örgütlenmesi ciddi bir kısıtlılık teşkil ediyordu.

Açık kürsü ve halk kürsüsü deneyimleri dışında, hareketin ilerleyen günlerinde ortaya çıkan bir diğer deneyim, Gezi Parkı’nda örgütlenen ve kitlesel katılım olan forumlardı. Hareketin gidişatının tartışılması amacıyla oluşturulan forumlar, hafta içinde başlayıp 15 Haziran’da Gezi Parkı’na yapılan saldırılara dek süreceklerdi. Bu forumların çağrısı aslında Taksim Dayanışma Platformu tarafından yapılmıştı ve özellikle Erdoğan’la görüşüldükten sonra, forumlar kitleye direnişin tek çadırla sembolik olarak ‘sürdürülmesinin’, ya da başka bir ifadeyle bitirilmesinin kabul ettirilmesinin aracı olarak kullanıldılar. Forumların herhangi bir karar yetkisi veya iddiası yoktu, işlevleri Taksim Dayanışma Platformu’nun kitlenin nabzını tutmasını sağlamak olarak düşünülmüştü. Bu durum, eylemcilerin pratik sorunlara, özellikle olası bir polis müdahalesi durumunda ne yapılabileceği sorusuna saplanmalarına yol açtı. Buna rağmen, tartışmalarda direnişin kitlenin kendi eline almasını sağlayacak meclislerin kurulmasını önerenler, Barcelona’daki hareketin deneyimlerini paylaşanlar, hareketin fakir mahallelere yayılması gerektiğini söyleyenler çıktı. Daha da önemlisi, kitle, forumlarda net bir biçimde eylemleri sürdürmek iradesini ortaya koyarak Taksim Dayanışma Platformu’nun hareketi bitirme oyununu bozdu.

Öte yandan, hareketin geneline bakacak olursak tartışmasız en önemli deneyim, Eskişehir’deki eylemciler tarafından sağlandı. Eskişehir Direniş Meydanı’nda bir genel toplantı düzenlenerek, eylemin tamamını düzenleyecek komiteler kuruldu. Bu komiteler eylemleri içerik ve güzergâh olarak seçip ve atılacak ortak sloganları belirleyecek bir Eylem Komitesi; alan içi eğitimleri, bilgilendirmeleri ve tartışmaları düzenleyecek bir Üniversite ve Eğitim Komitesi; direnişle ilgili her türlü fikir ve önerinin üretilmesiyle ilgilenen bir Öneri ve Fikir Komitesi; alan için temizliğin ve çadır yerlerinin düzenlenmesinden sorumlu bir Temizlik ve Çevre Komitesi; alan için video, fotoğraf ve haberleri sosyal medya üzerinden yaymak, basına ulaştırmak ve basını takip etmekten sorumlu bir Basın Komitesi; komiteler arası koordinasyonu ve iletişimi sağlayacak bir Koordinasyon ve İletişim Komitesi; alanın iç ve dış güvenliğini sağlamak, olası bir saldırıya karşı alanı hazırlanacak bir Güvenlik Komitesi ve sağlık konusunda bilgili kişilerin olası bir müdahale anında ve genel olarak alandakilere tıbbı yardımda bulunmasını örgütleyecek bir İlkyardım Komitesiydi. Daha da önemlisi, Eskişehir’de eylem alanında her gün genel toplantılar düzenlenmesine ve komitelerin karar ve uygulamalarının bu genel toplantılara aktarılıp tartışılmasına karar verilmişti. Bu deneyim ile Eskişehir’deki eylemci kitleler, kendi öz-örgütlülüklerini kurarak bu yerellikteki hareketi kendi ellerine almayı başarabilmişlerdi. Benzer bir biçimde, Antakya’da ilki 17 Haziran tarihinde gerçekleşen halk toplantısı da, bu yerellikteki eylemin gidişatıyla ilgili kararlarını kendisi aldı.

Son olarak, 17 Haziran’dan itibaren, özellikle İstanbul’un pek çok mahallesindeki parklarda, kitleler, Gezi Parkı’ndaki forumlardan esinlenerek ama kendiliklerinden forum adı altında kitle meclisleri düzenlemeye ve tartışmaya başladılar. Parklarında forumlar yapılan mahalleler arasında Beşiktaş, Elmadağ, Harbiye, Nişantaşı, Kadıköy, Cihangir, Ümraniye, Okmeydanı, Göztepe, Rumelihisarüstü, Etiler, Akatlar, Maslak, Bakırköy, Fatih, Bahçelievler, Sarıyer, Yeniköy, Sarıgazi, Ataköy ve Alibeyköy gibi mahalleler vardı. İlerleyen günlerde forumlar başta Ankara olmak üzere çeşitli şehirlerde  devam edecekti. Taksim Dayanışma Platformu da kitlenin kendiliğinden geliştirdiği bu sürece eklemlenip kontrolü elden bırakmamak için çağrılar yapmaya başladı. Yine de, hareketin ilerleyen günlerinde, tartışma forumlarının daha ciddi bir rol oynamaya başlaması ihtimali bir hayli kuvvetli. Dahası, forumlarda ifade bulan fikirler arasında işyerlerinde ve mahallelerde komiteler kurmak var. Ayrıca ırkçı, cinsiyetçi ve homofobik sloganlardan kaçınmak, Roboski ve Reyhanlı'yı unutturmamak ve Muğla'da iş cinayetine kurban giden işçilerin anılması da yaygın olarak ifade edilenler arasında.

 

Diğer Toplumsal Hareketler ile Benzerlikleri, Farklılıkları ve İlişkisi

Gezi Parkı direnişi, birçok anlamda ABD'deki İşgal hareketi, İspanya’daki Öfkeliler hareketi ve Mısır'daki Mübarek ve Tunus’ta Bin Ali’nin gönderilmesine yol açan protestolarla benzerlikler taşısa da kimi farklılıkları da içerisinde barındırmakta. Bu hareketlerin tümünde olduğu gibi, Türkiye’deki harekette de proleter gençliğin ciddi bir ağırlığı söz konusu. Mısır ve Tunus’taki hareketlerle Gezi Parkı protestolarının ortaya çıkardığı hareketler, de diktatör olarak görülen devlet erkinin bulunduğu makamı terk etmesi isteğinde ortaklaşıyor. Öte yandan, Tunus’ta yüz binlerce kişinin katıldığı kitlesel grevler, Mısır'da ise bir Mahalla grevi yaşanırken Türkiye'de yalnızca sendikalar güdümünde etkisiz, grev adı altında bir iki günlük iş bırakmalar yapıldı. Mısır’daki hareketle benzeşen bir görüntü, Müslüman eylemciler namaz kılarken, diğer eylemcilerin onlara bir saldırı olmasını engellemek için etraflarında çember oluşturmaları oldu. Mısır'da gelişen hareket ilerledikçe alternatif olarak orduya yüzünü çevirmişken, Türkiye’de büyük devletin temsil edildiği tüm otoriteye karşı bir tepki vardı. Bu anlamıyla da Türkiye’deki hareket aslında kendisiyle çelişen bir yapı taşıyordu. Bugün günümüz burjuva demokrasisini oluşturan kurumlar olarak devlet mekanizmaları ve onların resmi aygıtları bizzat bu demokrasi mozaiğini temsil ediyorken harekete demokratik talepler dayatılması, hareketi ciddi bir çıkmaza sürükledi.

Tunus'ta hareket, yerel mahalle komitelerine kadar örgütlenmişken ve İspanya ile ABD deneyimlerine genel kitle meclisleri ile kitlenin hareketi kendi eline alması hâkimken, Türkiye’de bu dinamik özellikle başlarda kısıtlı kaldı. İspanya'da kapitalizmin krizinin etkileri, işçi sınıfının yaşamında işsizlik gibi bir kriz yaratmışken Öfkeliler hareketi, tartışma yaratması açısından insanları etkileyebilmişti. Öte yandan Türkiye’deki hareket içerisinde yapılan tartışmalarda yaşam ve çalışma koşullarından ziyade pratik sorunların bir ağırlığı olmuştu. Bunların başında ise polis ile çatışmalardaki pratik ve teknik sorunlar geliyordu. Dahası İspanya’daki hareket içerisindeki proleter eğilim, demokratik eğilime karşı sınıf taleplerini gündeme getirmeye çalışırken, Türkiye’de bu açıdan ciddi bir eksiklik söz konusuydu. Hareketin ABD’deki işgal eylemleri ile benzeşen yanı ise bir fiili işgalin söz konusu olmasıydı, öte yandan Türkiye’deki fiili işgaller, ABD’ye kıyasla pek çok yerde çok daha kitleseldi. Ayrıca, hem Türkiye’de, hem de ABD’de eylemciler arasında bir eğilim, proletaryanın çalışan kesimini mücadeleye çekmenin önemini kavramıştı. ABD’deki hareket, sosyal medya üzerinden çağrılar yapmaktan çok daha ileri giderek bizzat başta Oakland olmak üzere ülkenin batı kıyısındaki limanlara giderek oradaki işçileri bizzat greve çağırsa bu açıdan ciddi bir başarı kazanamamıştı. Buna karşın, her ne kadar Türkiye’deki hareket de işçi sınıfının bütünüyle ciddi bir bağ kurmayı başaramamış olsa da, sırf sosyal medya üzerinden yapılan çağrılar dahi, sayısal olarak, ABD’dekine kıyasla çok daha ciddi bir kitlenin iş bırakmasını sağladı.

Genel olarak 'Çapulcular' hareketi, Uluslararası toplumsal hareketler zincirinin bir halkasıydı. Bu nitelik, başlarda göze çarpmasa da, mücadelenin ilerleyen günlerinde giderek belirginleşecekti.  Gerçekleştikleri dönemde Türkiye'de hiçbir yankısı olmamış gibi gözüken hareketlerin, esasında kitlelerde ciddi bir iz bıraktığı ortaya çıktı. Bu hareketin de, uluslararası mücadele dalgasının diğer ayakları gibi, kapitalizmin dünyada içerisinde bulunduğu krizin etkileriyle doğrudan bir bağlantısı bulunuyor. Zira AKP hükümetinin 10 yıldır iktidarda kalabilmesinin temen nedenlerinden biri, kapitalizmin yeniden yapılanma sürecini Türkiye'de yürütüyor olmasıdır. Bunun yarattığı basınca karşı tepki de AKP'nin uygulamaları üzerinden cisimleşti. Hareketin uluslararası dalganın bir parçası oluşunun en güzel göstergelerinden biri de, Brezilya'daki eylemcilere verdiği ilham oldu. Türkiye'deki eylemciler, dünyanın öbür ucunda yarattıkları yankıyı, “Birlikteyiz, Brezilya + Türkiye” ve “Diren Brezilya” diyerek selamladılar. Brezilya'da, sınıfsal taleplerin daha öne çıktığı bir eyleme ilham vermiş olması, ilerleyen süreçte Türkiye'deki harekette sınıf taleplerinin ortaya çıkmasını da olumlu etkileyebilir.

 

Hareketin Yarattığı Deneyim

Taksim Gezi Parkı hareketi, devlet terörüne, polis şiddetine ve devlet erkini elinde bulunduran AKP hükümeti ve Başbakan Tayyip Erdoğan’ın insanlar üzerindeki baskılayıcı ve yasaklayıcı etkisine karşı duyulan öfkeye karşılık gelişmişti. Bu süre zarfında, kişisel geçmişlerinde belki de hiçbir zaman bir eyleme katılmamış, aynı fikirleri paylaştığı insanlar ile sokakta yürümemiş ve herhangi bir mücadeleye girişmemiş, apolitik diyebileceğimiz bir kitle politikleşmiş olmuş oldu. Birbiriyle dayanışmayı deneyimleyen kitleler, bir taraftan kendi gündemiyle meşgulken bir taraftan özellikle de Gezi Parkı ve işgal edilen diğer park ve meydanlarda arzuladığı yaşam formuna da bir göndermede bulunuyordu. Kurulan ücretsiz aşevleri, ücretsiz kitap okunabilen kütüphaneler, yaralılar için kurulan ve gönüllü sağlık işçilerinin bulunduğu tedavi noktaları ve herkesin çadırıyla gelip kalabileceği ortak bir yaşam alanı yaratması ile hareket katılımcıların dünyalarında bir fark yarattı. Eylemlerin ilerleyen günlerinde kendisine verilen desteğin devam etmesinin de en önemli sebeplerinden birisi belki de buydu. Ayrıca, kitleler ABD'deki İşgal hareketinden aldıkları deneyimle, polisin gazına karşı pratik olarak nasıl mücadele edeceklerini de deneyimlediler.

Devletin fiziki gücüne karşı koyma iradesi ile kitleselliğin yarattığı gücün farkına varan insanlar, çatışmalar sırasında ölümlerin gerçekleşmesine rağmen meydanları uzun bir aradan sonra tekrar kullanmaya başladı. Özellikle de sosyal medyanın toplanma ve yürüyüşlerin örgütlenmesinde etkin bir şekilde kullanıldığını söyleyebiliriz. Sosyal medyadan eylemcilerin gözaltına alınmamaları ve konaklamaları için oluşturulan sosyal ağlar, çatışmalar sırasında kapatılan sokak lambalarının yerine evlerin ışıklarının açık bırakılması ve nöbetçi eczanelerden ücretsiz ilaç temini ve nöbetçi eczaneleri işaret eden krokilerin insanlara ulaştırılması, avukatların direnişi sahiplenmek için yaptığı eylemler, bu hareketin önemli ayrıntılarını oluşturmaktaydı. Çatışan genç kuşak katılımcılar, yapılan saldırılara esprinin ve müziğin dilini de kullanarak tepki veriyordu. Bu da toplum içerisinde hareketin sempati toplamasına neden oldu. Devlet diliyle ‘marjinal’ olarak adlandırılan ‘çapulcular’, hareketi henüz tanımamış insanlar tarafından bile sahiplenildi.

 

 

 

 

 

 

 

 

Perspektiflerimiz

Her ne kadar, kimi benzeri hareketlerin aksine, geniş kitlelerce yaşanan olayların bir devrim olduğu gibi bir yanılsama olmasa da, hareketin en heyecanlı bileşenleri eylemleri devrimci bir durum olarak nitelendirmekteler. Bu noktada Lenin’in söylediklerini hatırlayabiliriz: “Genel olarak, söylendiğinde bir devrimci durumun belirtileri nelerdir? Şu üç ana özelliğe işaret edersek, kesinlikle yanlış yapmış olmayız: 1) Egemen sınıflar için, egemenliklerini değişmemiş biçimde sürdürmenin olanaksızlığı, ‘tepedekilerin’ şu ya da bu şekilde bir kriz içerisinde olması, egemen sınıfın politikasının krize düşmesi ve ezilen sınıfların hoşnutsuzluğunun, öfkesinin, bu krizin yol açtığı çatlağı yararak patlaması. Bir devrimin patlak vermesi için, genellikle, ‘yönetilenlerin yönetilmek istememesi’ yetmez, aynı zamanda ‘yönetenlerin eskisi gibi yönetememeleri’ de gerekir; 2) Ezilen sınıfların yoksulluk ve sefaletinin alışılmış ölçülerin üzerine çıkması; 3) ‘Barışçıl’ dönemlerde kendilerini sessizce sömürten, fakat fırtınalı bir dönemde, kriz koşulları sayesinde, fakat aynı zamanda bizzat ‘tepedekiler’ tarafından bağımsız tarihsel eyleme zorlanan kitlelerin eylemliliğinde -sözünü ettiğimiz nedenlerden kaynaklanan- önemli bir yükselmenin kaydedilmesi.3

Türkiye’deki hareket, bu üç özelliğin hiçbirini taşımamaktadır. Evet, yönetilenler yönetilmek istemiyor, ama yönetenler niteliksel olarak eskisi gibi yönetebiliyorlar. Ezilen sınıfların yoksulluk ve sefaleti, kötüleşmekte de olsa alışılmış ölçülerin üzerine çıkmış değil ki hükümetin eylemlere karşı en büyük kozlarından birisi bu duruma işaret etmek. Ve kitleler, burjuva demokratlara karşı tarihsel eylemlerinin bağımsızlığını kazanmış durumda değiller. Bununla birlikte, eğer Türkiye’de yaşayan kitleler, geçtiğimiz yıllarda dünyanın dört bir yanını kasıp kavuran toplumsal hareketler dalgasının bir ayağını oluşturmayı başaramasalardı, gelecekte bir devrimci sürecin ortaya çıkması önünde ciddi bir engel teşkil edecek bir zaaftan, bir travmadan muzdarip olabilirlerdi. Bu nedenle, 1908’den beri bu topraklarda görülmemiş çaptaki bu toplumsal hareket, tarihsel bir öneme sahiptir.

Hareketin en büyük zaafı, başından itibaren demokratik taleplerin egemenliğinden kurtulamamış bir noktada oluşudur. Oysa demokrasi, toplumsal baskının tırmandığı, işçilerin yaşam ve çalışma koşullarının giderek kötüleştiği, savaşların kronik hal aldığı, insanların yaşam alanlarının yok edildiği, barınma sorununun olağanlaştığı bir kapitalizm çıkmazında, yalnızca burjuva diktatörlüğü olabilir. İster sağ ister sol yönetimler iktidarda olsun, devlet kapitalizminin sermayeye ulaşmasının ve pastadan pay almasının giderek zorlaştığı bu dönemde her hükümet, kitlelere karşı böyle uygulamalara girişecektir. Demokrasi biber gazıdır, demokrasi polis copudur, demokrasi TOMA’dır, Akrep’tir. Demokrasi, burjuva terörünün sınıfımızın üç evladını gözünü kırpmadan katletmesidir. Hareketin içerisindeki hâkim eğilim olan demokratik eğilim ve taleplerinin politik niteliği, aslında burjuvazinin hâkimiyetini pekiştirme araçlarından birisi olan demokrasiye ve kalkınma yalanlarına karşılık gelmektedir. Eylemler sırasında atılan “Tayyip İstifa” sloganlarının arkasında, Erdoğan'ın koltuğu bırakmasından sonra gelecek herhangi bir burjuva devlet erki tarafından birçok şeyin düzeltileceği yanılgısını da yaratılmaya çalışılmaktadır. Ancak biliyoruz ki; günümüzde böyle bir şey mümkün değildir.

Dahası, gerek hareketin içerisindeki demokratik eğilim, gerek bazı burjuva yazar ve gazeteciler, hareketi ülkede yolunda gitmeyen işlere demokratik bir tepki olarak tanımlamakta ve bu hareketin parlamenter bir yola evrilmesi gibi bir niyet taşımaktadırlar. Gerçekten de Taksim Dayanışma Platformu'na bakınca, İtalya'da Berlusconi'ye karşı iktidara gelen Zeytin Dalı koalisyonu akla gelmektedir. Şüphesiz böyle bir gidişat, hareket için hazin bir son olacak, hareketin işçi sınıfı için öldüğü anlamına gelecektir. İlerleyen süreçte, bu hareketin karşısında, devlet teröründen dahi büyük bir tehlikeye dönüşebilir.

Bu minvalde hareketin geleceği, çoğunluğunu oluşturan proleter kesimin, demokratik manipülatörlere karşı kendi yaşam ve çalışma koşullarından yükselen sınıfsal talepleri ifade edebilmelerine, hareketin kontrolünü kitlesel tartışmalarla kendi ellerine almalarına ve düzenin hizmetkârları olduğu ortada olan sendikalara baskı yaparak değil, işyeri tabanlı bir biçimde hareketi sınıfın geneline yaymaya çalışmalarına bağlıdır.

Dünya Devrimi, EKA Türkiye Şubesi - 21.06.2013

 

1 Bu dizeler Ozan Durmaz adlı direnişçinin Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük ve Mehmet Ayvalıtaş’ın anısına yazdığı Süt adlı şiirden alınmıştır. Şiirin tamamına şu adresten ulaşılabilir: http://www.tuhaftemaslar.com/sut/

2 Yapılan anketlere göre de Gezi Parkı eylemcilerinin yüzde 58’i ücretli çalışan, yüzde 10’u işsiz ve yüzde 24’ü öğrencidir. Toplamda yüzde 92’si işçi veya geleceğin işçisi konumundadır.

3 İçerisinde örgütümüzün de bulunduğu ve harekete ciddi bir müdahale yapmayı başaramadığını kabul etmemiz gereken proleter siyasetleri bir yana bırakırsak.

4 Lenin, II. Enternasyonal'in Çöküşü, Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky