Yeni Sendikalar Yasası Üzerine Düşünceler

Geçtiğimiz günlerde Çalışma Bakanlığı'nın meclise sunduğu yeni yasa tasarısı kapsamında, sendikalar ve sendikalaşma üzerine birtakım değişiklikler yapılıyor olacağı haber bültenleri ve internetteki haber kanallarında dolaşmaya başlamıştı. "Toplu İş İlişkileri Kanun Tasarısı" adı altında yapılması öngörülen bu değişiklere de övgü ve tepkileri de beraberinde getirdi. Meclis Genel Kurulu'na gelmesi sürecinde de, yapılacak olan değişikliklerin hangi düzlemde gerçekleşeceğinin karara bağlanması için de burjuvazinin meclisinin işkolu istatistiklerini de değerlendirmesi gerekeceğine vurgu yapılıyor.

Kimisi "bu yasa, iş ilişkilerini düzenleyecek" diyor, kimileri ise "bu sendikal örgütlülüğün önünde bir engeldir" diyordu. Peki her şey göründüğü gibi miydi diye soranlar için, işçi sınıfına bu yeni yasa tasarısının işçi sınıfının çalışma koşulları adına ne gibi bir "değişikliği" temsil ettiği ve bizim için ne ifade ettiği üzerine biraz düşünelim.

Yeni sendikalar kanununda birtakım değişiklikler arasında en göze çarpan değişiklikler şu maddeler halinde özetlenebilir:

a - Sendikanın bir işkolunda örgütlenebilmesi için en az %10'luk bir üye kesimini kapsaması gerekiyorken, artık bu oran %3'e çekilecek.

Bu madde ile ilgili en büyük tepki, işkolundaki baraj üye sayısı konusunun gündemde olması ile ilişkili. Buna göre, "demokratik" bir ülkede böyle bir şeyden sözedilmesi olanaksız. Bu nedenle kimi sanayisi daha ileri ve gelişmiş kapitalist ülkelerin kokuşmuş sendikal birlikleri, duruma tepki ile yaklaşıyor, barajın kaldırılmasını öneriyor.

b - Mevcut 29 işkolunun içerisindeki kimi sektörler birleştirilecek ve toplam işkolu sayısı %17'ye indirilecek. Bu aynı zamanda halihazırdaki 51 sendikadan 21'inin barajı aşarak üye sayısını koruyacağı, diğerlerinin ise üyesiz kalacağı, aslında de facto bir biçimde kepenk kapatacağı anlamına gelecek.

Buradaki en dikkat çekici nokta da DİSK'in bu kapsamda ne olacağı üzerine. Bu nedenle "sendikaların yönetimi devrimciler ya da devrimci işçiler tarafından ele geçirilirse o sendikalar devrimci olur" arkaik tezleriyle volan kayışlarını bellerine bağlayan burjuva solu yeni propaganda malzemeleri elde etmiş durumda. Tabii ki burada işçi sınıfının çıkarı değil, kendi hareketlerinin sığlığının sınırlarında dolanıyorlar ve yeni kampanya dönemleri organize ediyorlar. Yine tabandaki samimi militanlar, ruhsuz sendika mitinglerinde sıkılacak ve ertesi gün "bildiri-afiş-basın açıklaması" teslisinde kutsanacak ve demokratizmi (sözde) istismar edecekler ve "kitlelere seslenecekler". DİSK de burada yeni kampanyalar düzenleyerek Taksim'de ya da başka merkezi bir lokasyonda birkaç basın açıklaması ile işçi sınıfı ile hiçbir bağı olmadığına inat, sendika tüzüklerinden hadisler okuyacaklar, "mücadelelerinde" yaşamını yitirenler için ritüellerde yeniden motive olacaklar.

c - Tasarıya göre, işletme barajı %40, işyeri barajı ise %50 + 1 olacak.

d - Sendikalara üye olma yaşı 15'e düşürülecek.

Sendikaların girmemiş olduğu küçük ve orta ölçekli işletmelerdeki patronlar ise bu yasa tasarısına tepkili yaklaşıyor ve bu tasarı ile "80 öncesi ve 80 öncesi sendikacılığı"na geri dönüş yapılacağından dem vuruluyor; böylece onlara göre işçilerin sendikalara üye olma oranlarında artış olacak, işçiler çalışmayacak; fazla mesaiye kalmayacak, gerekli artı-değer haddi yeni karlar ile beslenmeyecek ve işletme(ler) zarar edecek.[1]

Bu yasa tasarısı kapsamında DİSK'in herhangi bir işkolundaki mevcudiyeti de sona eriyor olacak. Buna da tepkili olan sendikacılar, "Devrimci" İşçi Sendikaları Konfederasyonu'na yönelik olduğu ifade edilen bu yasaya tepkilerini "Sendikal haklarımız çiğnenemez, DİSK engellenemez!" sloganıyla cevap vermeye çalışıyorlar.[2]

Yeni bir sermaye-emek düzenlemesi ve artı-değerin realize edilmesi sürecinin yaşandığı günümüzde, sendikaların sermaye ile bağları ve tuttuğu yer açısından dikkatli bir irdelemeye konu olmaz ise birçok tuzağın da işçi sınıfını beklediğini söyleyebiliriz. Zamanının yardım sandıkları olarak örgütlenen sendikaların malum güncellikte edindikleri role bakmak için çok da geriye gitmeden Türkiye'deki işçi sınıfının sesi olan TEKEL işçilerinin eylemliliğine bir gözatmamız ve sendikanın tutumuna dair birkaç haber linkini ziyaret etmemiz yeterlidir diye düşünüyoruz.

Üretimin düzensiz, eksik ve kimi zaman hatalı görünümleri yerine, daimi kar ve sürekli iyileştirmenin, rekabet koşullarında ne kadar hayati bir önemde olduğu gerçeğini de burjuvazi iyi biliyor. Bunun için de elinden gelen düzenlemeyi yapıyor. O nedenle bir taraftan Türk-İş'e akacak işçi kitlesinin kendisi ne daha reformist ya da uzlaşmacı bir çizginin esiri sendikal yönetimlerin güdümünde olacak, ne de DİSK (-ki kapatılmasa bile) daha mücadeleci olacak! Çünkü ne Türk-İş ne de DİSK, hiçbir zaman işçi sınıfının çıkarları için varolmamıştır. Kuruluşları itibariyle ikisi de aynı etin yahnisi niteliğindeki bu sendikaların arasındaki sanal "reformist ve uzlaşmacı / devrimci" ayrımı, ikisinin de örgütlendikleri sektörler ve dönemler üzerine dikkatlice bakıldığında görülebilecektir.

Buna göre, ilk olarak 1952'de kurulan Türk-İş devlet kuruluşlarında üye işçi kaydediyorken, TİP'li birkaç Türk-İş "muhalifi"nin kurduğu DİSK ise önemli sanayi kodamanlarının işletme ve tesislerinde çalışma yürütüyordu. Nispeten yeni yeni serpilmeye başlayan bu büyük sanayi kuruluşlarının karlılığı ile paralel olarak elde edilen "ekonomik kazanımlar" DİSK'in "tuttuğunu koparan bir sendika" imajını yüklenmesinin de önünü açtı ve böylece bugüne kadar gelen ve nedense aşılamayan bir "mücadeleci sendikacılık" heyulası yaratmış oldu. Aslında ne Türk-İş daha az mücadeleci, daha az muhalif ve daha az "devrimci"ydi, ne de DİSK daha çok "işi biliyordu" ve "devrimci"ydi. Her ikisi konfederasyon, o zamanın güncelliğinde böyle bir sahte "ayrışma" içerisine girmiş oldular. Ne de olsa her ikisinin de kimliğini biliyorduk; birisi bizzat devlet eliyle teşvik edilen bir sendikal anlayışın yansıması olarak faaliyet yürütüyor, bir diğerinin kurucusu da 15-16 Haziran'da gerçekleşen ve etkisi birkaç ili kapsayacak derecede işçi sınıfının mücadele dinamiklerini besleyen ayaklanmalar sırasında işçilere "evinize dönün!" çağrısı yapıyordu. Her ikisi de sermaye-sendika evliliğinin uğursuz ürünleri, her ikisi de "emek barışı"nın ve emeğin rasyonalizasyonu, düzenlenmesi ve azami kar birliğinin sentezleriydi.

O nedenle üzerine çok yaygara kopartılan şu Sendikal güç Birliği Platformu dikkatlice izlenmelidir. Türk-İş'e muhalif olacağız derken genel kurullar sonrasında efendilerinin önünde ceket ilikleyenlerden bu yasa tasarısı ile ilgili yeni süreçte gelecek olan tepkilere odaklanmak gerekir. Nitekim böyle bir şeyin olmayacağını biliyor olsak da, aslında işin merkezinde duranın işçi sınıfının türlü yollar oyalanması, oyuna getirilmesi olduğunu söylemek istiyoruz. Yapısal bir sorundan öte tarihsel bir sorun olarak sendikaların işlevlerini yitirmiş olmasının bir ifadesi olarak sendikacılık ve ona muhalifçiliğin de son çırpınışlarıdır SGBP.

Bir taraftan yeni yasa tasarısı aslında devlet kapitalizminin yeni bir emek organizasyonu ekseninde, mevcut birikimine yoğunlaşmasının bir aracı olacak. Zaten bütün eleştiri ve alkışlar da bunun için. Yeniden ve yeniden burjuva demokrasisinin üretimi ile işçi sınıfı için mücadele ediliyor olduğu yanılgısı mahçup sendikacılar ve savunucuları ile burjuva solunun yeni dönem malzemeleri olacaklar. Sınıfın artık reformlar yönünde giderek inancını yitirdiği ancak bu eğilimin de negatif yönde evrilmesiyle, giderek (özellikle Türkiye işçi sınıfı nezdinde) mücadelenin sadece kendi ellerinde yükseleceği gerçeğinin daha da açığa çıktığı bir süreçte, sendikalar için mücadele etmek ile sınıf için mücadele etmek arasındaki keskin ayrım daha da netleşecek. Aslında işçi sınıfını ve onun mücadelesini satacak daha az ya da daha çok sendikanın varolması bir anlam taşımıyor; esas olan sendikaların günümüzde neyi temsil ettikleridir.

Bu ayrımı ortadan kaldıracak olan ise sermayeye ve sendikalara karşı işçi sınıfının bilinçli eylemleri gündemde yerini alacak. Bunun dışındaki bütün hayaller ise düzenin yeniden kendisini üretmesi ile sonuçlanacak. Yarın yine işyerinden kötü çalışma koşullarını, düşük ücretleri ve yitip giden sosyal hakları için yeni yollar arayan işçi sınıfının arkadan pazarlıklar yapan sendikaları ile mücadelesine tanık oluyor olacağız. Sonucun belirleyicilisi yine işçi sınıfının elinde yükselecek olan, yasadışı grevleri ve spontan eylemlilikleri ile işçi sınıfı mücadelesi ile sendikaların meşhur o artık meşhur sahte (genel) grevleri arasındaki o ince çizgide varolmaya devam edecek. Yani yine geleceksizlik üreten bir sisteme karşı savaşımında işçi sınıfı ile (sözde) tarihin, ideolojilerin ve insanlığın (sözde) "sonu" kapitalizmin açık/gizli mücadelesine tanık oluyor olacağız.

Bunçuk

1- http://yenisafak.com.tr/YurtHaberler/?i=366362

2- http://www.disk.org.tr/default.asp?Page=Content&ContentId=1287