EKAonline-2010

1968 Devrimci Gençlik Hareketinden, Denizlerden TEKEL işçilerinin mücadelesine…

 

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilişlerinin yıldönümünde direnişteki bir işçinin kaleme aldığı bu yazıyı web sitemizde yayınlıyoruz. Yazıda ifade edilen, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının TİP/DİSK çizgisinden devrimci bir kopuş ifade ettiği görüşünü paylaşmamamıza rağmen, yazının TİP/DİSK çizgisine dair söylediklerine, DİSK'in 15-16 Haziran'da yaptıklarına dair analizine, ve günümüz için mücadeleci işçilerin sendikacılıktan bir kopuş yaratmaları fikrini tamamen katıldığımızı ifade etmek istiyoruz. Türkiye'de 68 hareketine dair görüşlerimizi detaylı bir biçimde açıklayan  bir yazıyı ayrıca hazırlamaktayız.

EKA

Değerli arkadaşlar,

6 Mayıs 1972 Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan'ın idam edildiği tarih. 38 yıl sonra sizlerle bu 3 devrimciyi anarken bir başka açıdan konuya yaklaşmak istiyorum.

Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının; bu dönemdeki devrimci öğrenci hareketinin siyasal olarak ülke çapındaki ve sosyalist hareket üzerindeki etkileri ile TEKEL işçilerinin militan mücadelesini karşılaştırmak, birlikte ele almak istiyorum.

Öncelikle 68 gençlik hareketinin toplum üzerinde ve siyasal alanda etkisi ne olmuştu; bunu hatırlayalım.

Deniz Gezmiş, Mahir Çayan,  İbrahim Kaypakkaya gibi devrimci önderlerin liderliğini yaptığı hareket sosyalist hareketin tarihinde devrimci bir kopuşu ifade eder.

Nedir bu kopuş?

Birincisi, sosyalist mücadelede parlamentocu, reformcu ve yasalcı çizgiden fiili ve meşru mücadele hattına geçiş yapılmıştır.

Türkiye İşçi Partisi 1965 seçimlerinde parlamentoya 15 milletvekiliyle girmiştir, büyük bir ilgi çekmiştir. Ancak halkın davası için gerekli militan, kararlı ve risk alan bir çizgiye mücadeleyi taşıyamamıştır. Sosyalist hareketi ileriye taşıyamamıştır.

Örneğin 15-16 Haziran 1970 işçi ayaklanmasında TİP'in önderliğini devrimci bir çizgide göremiyoruz. TİP'li sendikacıların da mücadeleyi büyütecek bir çizgileri olmamıştır.  DİSK liderliği 15-16 Haziran eylemlerini sonlandırmak için çalıştı.

Deniz Gezmiş ve arkadaşları bu yasalcı ve reformcu çizgiye karşı başkaldırıyı temsil eder.

Onlar 12 Mart askeri darbesine karşı da fiili ve meşru mücadele hattını; bu hat içinde devletle karşı karşıya gelmeyi göze alırlar. O gün için bu karşı karşıya geliş biçimsel olarak ele alınıyor, silahlı örgüt üyesi olmakla ifade ediliyor. Burjuvazi konunun bir yönünü öne çıkartmak istiyor. Denizlerin ve diğer devrimci gençlik liderlerinin esas özelliği fikri düzeyde devrimcilikleridir, yasalcılıktan kopuşu ifade ediyorlar.

Denizlerin bir diğer önemli özelliği Kürt ve Türk halkının birlikte kurtuluşunu ifade etmiş olmalarıdır. İdam sehpasına çıkışında Deniz'in sözlerini hatırlayalım: Türk ve Kürt halkının kurtuluşu için ölümü gülerek karşılamaktan söz ederler, sehpaya tekmeyi kendileri atar!

Gelelim TEKEL işçilerine...

TİP gibi bir parti bugün yok. Ancak işçi hareketi içinde yasalcı, reformcu çizgi sendikalarda bürokratik kastların oluşmasına yol açmıştır. Bu çizgi uzun yıllardır egemendir ve 12 Eylül rejiminin yarattığı yasal koşullardan da destek bulmaktadır. Bu çizginin kırılması gerekir.

TEKEL işçisi, 1968 devrimci hareketi gibi sendikalardaki egemen mücadele çizgisini kırma yönünde büyük bir adım atmıştır. Sendikalardaki, sosyalist siyasetteki mevcut yapıyı sarsması bakımından, parçalaması noktasında TEKEL işçileriyle Denizlerin hareketinin sonuçları arasında bağ vardır. İstanbul 1 Mayıs'ında eğer sahnedeki Türk-İş Genel Başkanı ve diğer sendika bürokratları konuşturulmadıysa, TEKEL işçilerinin sendikal harekette yaratmak istedikleri kopuş sayesindedir.

İkincisi benzer nokta, Kürt-Türk-Laz ve her milliyetten ve mezhepten TEKEL işçisi, "bölünme" sendromu içindeki Türkiye'de 78 gün boyunca diz dize olması, hakların ve işçilerin birliğini somut olarak ortaya koymuş olmalarıdır. Tıpkı Denizlerin çağrısında olduğu gibi: Türk ve Kürt halkının ortak kurtuluşu için birleşmiş olmak önemlidir.

Tabii ki militanlık ve kararlılık; fiili ve meşru mücadelede ısrar TEKEL işçilerinde en az Denizlerdeki kadar nettir. 78 günlük çadır eylemi ve bu dönemdeki bir eylem ve etkinlik bunun ifadesidir (AKP'nin işgalinden, Ankaragücü maçına vb.)

Şimdi üçüncü ve eksik kalan konu üzerinde duralım...

Denizlerin Türkiye sosyalist hareketi üzerinde yarattığı siyasal çizgi değişikliğini ve militanlığını emek hareketiyle buluşturacak bir çizgi maalesef 1970 sonrasında, 1980'lerde ortaya çıkartılamadı. Onların mirasçısı olduğunu söyleyenler Denizlerin sadece bir yönünü öne çıkarttılar. Medya kahramanlık, gençlik üzerinde durdu; kendine benzetmeye çalıştı.

TEKEL işçilerinin de eksikliği Denizlerin sürekliliği olan devrimci bir örgütü inşa etme isteğinin henüz TEKEL işçileri arasında ortaya çıkmamış olmasıdır.

İşçi sınıfı ve devrimci örgüt-parti olmaksızın hem Denizlerin dün, TEKEL işçilerinin bugün ifade ettiği düşüncelerin, taleplerin hayatta karşılık bulması mümkün olmayacaktır.

Şimdi bu görev burada ve her yerde devrimcilere ve işçilere düşmektedir.

 

Bilişim ve İletişim Çalışanları Dayanışma Ağı

Günümüz işçi sınıfının kendi içerisindeki yalıtılmış, bilinçli ve bilinçsiz hemen hemen çoğunluğuna yakın bir kesiminin örgütsüz olduğu, dolayısıyla sınıf mücadelesinin dipte seyrettiği şu günlerde işçilerin biraraya gelerek oluşturdukları ve yönettikleri her türden ileri çıkışın, sınıf mücadelesi açısından oldukça önemli olduğunu düşünüyoruz.

İşçilerin yaşadıkları problemlere dair yine çalışma yaşamları içerisinden çıkardıkları çözümler ve mücadele yöntemleri eşsiz bir örnek oluşturuyor. Yaptığı tartışmalardan yola çıkarak, henüz niyet aşamasında olsa da, gelecekte yapacağı çalışmalarla proletaryanın örgütlülüğünün bir yansıması olacak bu tür proleter-prematüre yapıların önemine vurgu yapmayı bir görev biliyoruz.

Bu nedenle bir süre önce varlığından haberdar olduğumuz, bilişim sektöründe çalışan işçilerin oluşturdukları Bilişim ve İletişim Çalışanları Dayanışma Ağı adlı işçi grubunun çalışma yaşamında karşılaştıkları sorunlara dair kendi çözüm önerilerini ürettikleri ve yayınladıkları sitelerinin bağlantısını paylaşma ihtiyacı duyuyoruz.

İşçilerin kurtuluşu kendi ellerindedir!

EKA

Bilişim ve İletişim Çalışanları Dayanışma Ağı (BİÇDA) Web Sitesi: www.bilisimcalisanlari.net

Tags: 

Direnişteki İşçilerin Taksim 1 Mayıs Konuşması

 

Yayınladığımız bu konuşma, Taksim'deki 1 Mayıs eyleminde kürsüyü işgal edip, Türk-İş başkanı Mustafa Kumlu ve diğer sendika bürokratlarını kaçmak zorunda bırakan işçilerce, alanları dolduran 200,000'i aşkın insana yapılmıştır. Sendikacılara karşı bu eylemi gerçekleştirmiş olan işçilerin, son aylarda mücadeleleri ile ülke gündemine damgasını vuran işçiler oluşu, işçilerin böylesi bir eylemi öz-örgütlülükleri ile ve tamamen kenetlenmiş bir biçimde gerçekleştirmiş olmaları ve kürsüden verdikleri mesaj, kanımızca sınıf hareketi için devasa bir önem taşımakta ve bütün işçi sınıfı için zafere giden yolu açıkça göstermektedir.

 

"Bizler Tekel, İSKİ, Samatya, İtfaiye, Marmaray, Sinter metal, Esenyurt belediye, Atık kağıt, Atv-Sabah direnişlerinden direnişçi işçileriz.


Herbirimiz kölece çalışmaya kölece yaşamaya, taşerona hayır demek, 4-C'ye ve güvencesizliğe karşı mücadele etmek için, direnişteyiz. Tekel direnişinin yaktığı ateşi birleşik mücadelenin kanallarını oluşturarak her yere taşımak için bir aradayız. Direnişteki İşçiler Platformu'nu sınıf dayanışmasının en ileri örneğini sergileyerek tüm işçi kardeşlerimize örnek olmak ve "birleşe birleşe kazanacağız" sloganını slogan olmaktan çıkarıp somut karşılığını yaratmak için oluşturduk.


Sermaye, işçi sınıfı için işsizlik, güvencesizlik, geleceksizlik, sefalet üretir. Sermaye, ücretli kölelik üretir. Bizler biliyoruz ki, 4-C'ye, güvencesizliğe, taşeronlaştırmaya, işsizliğe karşı mücadele ederken, aynı zamanda bizler için ücretli kölelik düzeninden başka bir şey olmayan kapitalizme karşı mücadele etmek zorundayız. İşçi sınıfının gerçek kurtuluşu sadece işsizliğe, sadece açlık ve sefalete karşı parça talepleri yükseltmekten değil, işsizlik, yoksulluk, güvencesizlik, açlık, sağlıksızlık ve benzerlerini üreten sermayeye karşı birleşik sınıf eylemini büyütmekten geçer.


Bu 1 Mayıs sınıf taleplerinin damgasını vurduğu, direnişteki biz işçilerin sesinin tüm işçi kardeşlerimize ulaştığı bir 1 Mayıs olacak. Taksim'i kazandığımız gibi 1 Mayıs'ı da kazanacağız.


Taksim, burjuvazi ve devletinin icazeti sonucu açılmadı, 1 Mayıs'ta tüm yasaklamalara, baskılara, saldırılara karşı Taksim'de olma ısrarını sürdüren işçi sınıfının mücadele birikimiyle açıldı, Tekel direnişiyle açıldı, üst üste binen işçi direnişlerinin itilimiyle açıldı, açlık ordusunun kölece çalışma ve kölece yaşama karşı biriken öfkesinin örgütlenme ve mücadele dinamiği olarak sermayenin uykusunu kaçırtacak kadar büyümesiyle açıldı. Taksim'i özgürleştirdik, artık Taksim tartışmasız 1 Mayıs alanıdır. Sıra 1 mayıs kürsüsünün gerçek sahipleri tarafından alınmasında. 1 Mayıs'ın ve 1 Mayıs kürsüsünün gerçek sahibi işçi sınıfıdır, öncü işçilerdir, direnişteki işçilerdir. Söz/kürsü sınıf hareketinin her kabarışında sınıfı arkasından vuran ihanetçi sendika bürokrasisinin değil, uzun soluklu ve militan eylemleriyle işçi sınıfı mücadelesine yeni bir soluk kazandıran tekel işçilerinin; güvencesizliğe, taşeronlaşmaya ve işten atılmalara karşı güvenceli iş ve insanca çalışma talebini yükselten itfaiye işçilerinin, İSKİ işçilerinin; ücretlerini alamayan, kölece çalışmaya zorlanan Samatya inşaat işçilerinin, Marmaray işçilerinin; sendikal mücadeleden dolayı işten atılan Esenyurt belediye işçilerinin, ATV sabah işçilerinin, Direnişteki İşçiler Platformunun olmalıdır. 1 Mayıs kürsüsü, her seferinde sermaye devletinden icazet dilenen ve sermayeye değil işçi sınıfına barikat olanların değil, sınıf talepleriyle alanı dolduran işçi sınıfının olmalıdır.

Milyonlar aç, milyonlar işsiz. İşte kapitalist sisteminiz!
Kahrolsun Ücretli kölelik düzeni!
Sendika ağaları değil, işçiler kürsüye!
Kölece çalışmaya, kölece yaşamaya hayır!
İşçilerin birliği sermayeyi yenecek!
Yaşasın sınıf dayanışması!"

 


 


DİRENİŞTEKİ İŞÇİLERİN SENDİKALARA CEVABI VE 1 MAYIS DEĞERLENDİRMESİ

 

9 Mayıs'ta Türk-İş, Hak-İş, DİSK, Memur-Sen, Kamu-Sen ve KESK konfederasyonları 1 Mayıs değerlendirmesi yaparak, kürsüden sözünü söyleyen işçileri "teşhir ve tecrit" edeceklerini ilan ettiler.

 

Kendilerini hedef gösteren sendika patronlarına karşı, işçiler kamuoyunu bilgilendirmek üzere bir değerlendirme yayınladılar.

 

İşçiler, bu yanıtlarını ve görüşlerini aktarabilmek için 18 Mayıs günü yapılan KESK Şubeler Platformu toplantısına gittiler ve toplantıda söz alıp bilgi vermeleri SES Şişli Şube başkanı tarafından engellendi. İşçiler de hazırladıkları metni platforma bırakıp toplantıdan ayrıldılar.

 

Hem konfederasyonların işçi-karşıtı açıklamasını hem de işçilerin verdikleri yanıtı içeren ve ayrıca bir 1 Mayıs değerlendirmesi niteliğinde olan yazıyı sitemizde yayımlıyoruz. Yazının süreci analiz ederken, 1 Mayıs öncesi ve sonrası olayların nasıl geliştiğini incelerkenki netliği, KESK ve DİSK gibi pek çok işçinin ötekilere göre daha iyi, daha mücadeleci gördüğü sendikaların da gerçek işlevini ortaya koyması ve sendika patronlarının provokasyonuna karşı işçilerin ortaklaşa bir cevabını ifade etmesi açısından çok büyük önem taşıdığını okuyucularımıza vurgulamak istiyoruz. Yazının sonunda yapılan 'sendikalara sahip çıkma, sendikaları denetlemek' yönündeki sloganın, yazıda ifade edilen genel görüşlerle kanımızca çelişmekte olduğunu belirmemiz gerekiyor, zira yazıdaki analiz sendikalarla üyeleri arasında böylesi bir ilişkinin gelişmesinin mümkün olmadığına işaret etmektedir.Bununla birlikte, başka işçilere sendika bürokratlarına karşı mücadele etme çağrısı yapılıyor olması açısından, bu ifade de kanımızca önem taşımaktadır.

 

EKA

 

****

İŞÇİ VE KAMU ÇALIŞANLARI KONFEDERASYONLARININ 1 MAYIS ORTAK AÇIKLAMASI...

TÜRK-İŞ, HAK-İŞ, DİSK, MEMUR-SEN, KAMU-SEN, KESK 1 Mayıs Kutlama Komitesi üyeleri, 9 Mayıs 2010 tarihinde TÜRK-İŞ' te bir araya gelerek başta İstanbul Taksim olmak üzere 1 Mayıs 2010 kutlamaları ile ilgili bir değerlendirmede bulunmuş ve aşağıdaki açıklamayı yapmıştır:

"TÜRK-İŞ, HAK-İŞ, DİSK, MEMUR-SEN, KAMU-SEN, KESK Genel Başkanları, TÜRK-İŞ'in çağrısı üzerine 5 Nisan 2010 tarihinde TÜRK-İŞ Genel Merkezi'nde bir araya gelmiş ve yapılan toplantıda 1 Mayıs 2010 Emek ve Dayanışma Günü kutlamalarının "iş güvencesi, insanca ve özgürce yaşam, eşitlik, adalet ve demokrasi" talepleriyle başta İstanbul Taksim Meydanı olmak üzere tüm yurtta ortak yapılması kararı alınmıştır. Alınan bu kararın içerik ve teknik ayrıntıları Konfederasyon temsilcilerinden oluşan "Kutlama Komitesi" tarafından belirlenmiş ve hayata geçirilmiştir.

2010 yılı 1 Mayıs'ı sadece Türkiye emek hareketi açısından değil, bütün toplumsal kesimler açısından önemli bir dönemecin başlangıcı olmuştur. Bu önemli dönemecin ilk adımı, geçtiğimiz yıl 1 Mayıs'ın tatil ve bayram ilan edilmesiyle atılmış, ikinci ve en önemli adımı da Taksim Alanı'nın 32 yıl sonra kutlamalara açılması oluşturmuştur.

1 Mayıs 2010, tüm yurtta alanlarda coşku ile kutlanmıştır.

İstanbul Taksim Alanı kutlamalarında ise 32 yılın en büyük kavuşması, en sevinçli kucaklaşması gerçekleştirilmiş, on yılların hasreti giderilmiştir. Gerginliklerden bıkan halkımıza da moral kaynağı olan bu kutlama ile emeğin birlikteliğinin gücü gösterilmiştir.

Bundan sonra yapılması gereken, vicdanların rahatlaması için Taksim'de 33 yıl önce o acı olayları yaşatanların ortaya çıkarılması ve adalete teslim edilmesidir.

Konfederasyonlarımız, İstanbul Taksim Alanı'ndaki bu coşkulu kutlamaya katkı veren tüm emekçilere; emek dostlarına ve emeği geçen herkese teşekkür etmektedir.

Konfederasyonlarımız, ülkemizin dört bir yanında yapılan 1 Mayıs kutlamalarına katılan, katkı veren herkese teşekkür etmektedir.

Böyle önemli bir günde ve böyle önemli bir alanda Taksim Kürsüsü'ne biber gazı, pet şişe, sopa, bıçak v.s kullanarak yapılan saldırı ise emeğin birlik ve dayanışmasına yapılan bir saldırıdır. Konfederasyonlarımız, 1 Mayıs Taksim Kürsüsü'nde TÜRK-İŞ Genel Başkanı Mustafa Kumlu'nun şahsında tüm konfederasyonlara yapılan saldırıyı ve kürsüyü işgal girişimi ile kutlamaları sabote etmek isteyenleri kınamakta, bu tür yaklaşımların teşhir ve tecrit edilmesi gerektiğine inanmaktadır.

Bu saldırıyı gerçekleştirenler çok iyi bilmelidir ki hiç bir güç emek hareketinin ve konfederasyonlarımızın, emeğin kazanımları için birlikte mücadelesini engelleyemeyecektir."

***

TEKEL, İtfaiye, İSKİ, Samatya İnşaat İşçileri, Esenyurt Belediyesi İşçileri, Sinter Metal işçilerinin 1 Mayıs Değerlendirmesi ve Sendika Bürokratlarına Cevapları (18.05.2010)

Basına ve Kamuoyuna,

1 Mayıs 2010 Türkiye işçi sınıfı için yeni bir dönemin işaret fişeği sayılır.

Çünkü:

  • İşçi sınıfı 32 yıllık mücadelenin sonucunda Taksim Meydanı'nı geri almıştır.
  • Boyalı basının ve Valiliğin bütün "olay çıkacak" propagandasına rağmen yüz binler korkmadan Taksim Meydanına akmıştır.
  • Farklı konfederasyonlardan işçilerin katılımı yüksek olmuş, alanda belirgin olarak işçi ağırlığı hissedilmiştir.
  • Tabii ki 32 yıllık mücadelenin ana bileşenlerinden sosyalist, devrimci parti ve gruplar; kurumlar alanda disiplin ve coşku bakımından örnek olmuş, burjuvazinin "olay çıkaracaklar" iddialarını devrimci disiplinle hareket ederek boşa çıkartmışlardır.

Konfederasyonların yan yana gelerek 1 Mayıs 2010'da yapmak istedikleri nedir?

  • 1 Mayıs'ı "bayram" havasına büründürüp mücadeleci içeriğini törpülemişlerdir. Kürsüde görsellik adına 1 Mayıs'ı konser, eğlence havasına çevirmek istemişlerdir.
  • Kürsüde, direnişteki işçilere, kadınlara ve Kürt yoksullarına kendi dillerinde sorunlarını ifade etme olanağı vermemişlerdir.
  • 1 Mayısları "komünist bayramı", "Yahudi Bayramı" diyerek ezelden beri karalayıp kendilerini işçilerden ve devrimcilerden ayırmaya özen gösteren konfederasyonlara,  "birlik" adına kürsüde konuşma hakkı vermişlerdir. 1 Mayıs mücadelesinin ana gövdesi olan devrimcilere kısa bir metin okuma hakkı tanımışlardır.
  • Valiliğin "olay çıkacak" propagandasını "güvenlik çok önemli" diyerek tekrarlamışlardır.
  • Bütün kurumlar alana girdikten sonra mitingi başlatacaklarına dair verdikleri sözde durmamışlardır.

1 Mayıs 2010'un içini boşaltan bu kurgu DİSK ve KESK'e aittir.

  • 1 Mayıs programının çatısını DİSK ve KESK oluşturmuştur.
  • Kamu Sen ve Memur Sen başta olmak üzere konfederasyonların yan yana gelmesinde merkezi rol alan KESK'tir, DİSK de destek olmuştur.
  • Türk-İş, Hak-İş, Kamu Sen ve Memur Sen gibi 25 Kasım 2009 grevinden, 4 Şubat 2010 Dayanışma Grevine kadar her adımda kararların içini boşaltan sendika yönetimlerine, işçi sınıfının karşısına çıkma hakkı tanıyan, buna aracılık yapan DİSK ve KESK olmuştur.
  • DİSK ve KESK aracılık etmeseydi ne Türk-İş ne de diğer sendikaların liderleri 32 yıllık terle, kanla ödenen bedellerin omuzlarına basarak 1 Mayıs kürsüsüne çıkamazdı.
  • 1 Mayıs Taksim Alanını kazanılması sırasında ödenen bedelleri Türk-İş ve Hak-İş ile pazarlık konusu yapıp bunun üzerinden işçi sınıfı mücadelesinde kendisine konum elde etmeye çalışanlar DİSK ve KESK'tir.
  • 1 Mayıs bildirisinin Kürtçe okunmasına itiraz eden DİSK'tir; KESK de onay vermiştir.

Sonuç ne olmuştur?

  • Sendika bürokratları kürsünün gerçek sahipleri sahneye çıktığında ortadan kaybolmuştur. DİSK ve KESK yöneticileri devrimcilerin omuzlarına basarak çıktıkları o kürsüde konuşma hakkını bol bol kullanmıştır.
  • "İçi boşaltılmış birlik" için 1 Mayıs'ın değerlerinden uzaklaşan, sadece yan yana gelmeyi öne çıkartan DİSK-KESK anlayışı hayatta karşılık bulmamıştır.
  • DİSK ve KESK'in birlik adına verdikleri tavizler,  Türk-İş ve Hak-İş merkezlerini mücadeleye çekmeye yetmemiştir. Nitekim üç ay önce alınan 26 Mayıs Genel Grev kararından Türk-İş çekilmiş, grevin altı boşalmıştır.
  • DİSK ve KESK'in "1 Mayıs'ı 26 Mayıs'a bağlama" siyaseti üzerinden yaptıkları plan Türk-İş'in 26 Mayıs'tan çekilmesiyle boşa çıkmıştır. Hak-İş ve Memur Sen ise, 26 Mayıs Genel Grevinin fikrine ve taleplerine hiç yaklaşmamıştır.

Bu sonuçlarının ortaya çıkacağı önceden belliydi.

TEKEL işçilerinin 4 C'ye karşı yürüttükleri mücadeleyi yakından izleyen her işçi bilecektir:

  • 15 Aralık 2009'da Ankara'ya ulaşılmasından sonraki süreçte yaşanan saldırılara karşı direnişte,
  • Çadırların kurulmasında ve Sakarya'yı Türkiye ve Dünyanın mücadele merkezi haline getirene kadar yaşanan bir dizi eylem ve etkinlikte,
  • 17 Ocak Ankara Mitinginde,
  • 4 Şubat TEKEL işçileriyle Dayanışma Grevinde,
  • 2 Mart'ta çadırların sökülmesinde,
  • 1-2 Nisan Ankara eyleminde...

Türk-İş (özelde Tek Gıda-İş), DİSK ve KESK (öncelikle Genel Sekreterleri) mücadelenin büyütülüp geliştirilmesinden yana bir siyaset izlemediler. Tek Gıda-İş Genel Merkezi, işçilere sormadan aldığı kararları TEKEL işçilerine açıklarken, her zaman DİSK ve KESK Genel Sekreterleri yanında bulunuyordu. Mustafa Türkel her seferinde "kararları birlikte alıyoruz" diyerek KESK ve DİSK'in itibarını kullanarak işçilere sormadan aldığı kararları işçilere dayatıyor; işçileri tehdide varan açıklamalarda bulunabiliyordu. İşçiler çadırları sökmeyelim dediklerinde çadırları sökme kararı alınıyordu. İşçiler Komite kurmak istediklerinde tehdit ediliyorlardı. 17 Ocak mitingine katılım için araç bile tutmadılar.

Diğer yandan Memur Sen 4 Şubat grevinden son dakikada çekildi, Hak-İş temsili katıldı, Türk-İş sendikalarından yarıdan çoğu greve katılmadı; Kamu Sen ve KESK 25 Kasım grevinin çok gerisinde kaldı; DİSK CHP'li İzmir Belediyesi olmasa hiçbir yerde ciddi olarak greve katılmamış olacaktı.

Özellikle 1-2 Nisan eyleminde görülmüştür ki, KESK Ankara Şubeler Platformunun destek eylemine Ankara Valiliğinin gösterdiği sert tepkide; biber gazı ve cop kullanmasında Türk-İş Genel Merkezinin TEKEL işçilerine destek vermemiş olmasının payı büyüktür.

KESK diğer sendikaların tutumlarını bildiği halde, gerçeği göz ardı ederek Türk-İş ve Hak-İş ile işçileri kınayan bildirilerin altına imza atabilmiştir.

Konfederasyonlar bugüne kadar ne ektiyse, 1 Mayıs kürsüsünde onu biçti.

TEKEL işçilerinin mücadelesinin büyütülmemesinde konfederasyonlar gerekeni yapmamış, bürokratik tercih ön plana çıkmıştır. 1 Mayıs mitingi sırasında kürsüye ilk çıkan Türk-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu'nun yüz binler tarafından yuhalanması tam da bu nedenledir: Sendikacılara olan güvensizliğin en net ve açık ifadesi olmuştur.

Kumlu'nun kendi üyeleri, Tes-İş üyeleri dâhil her konfederasyondan işçi yuhalamıştır. Kumlu kürsüdeyken siyasi parti ve gruplar henüz alana girdiği hatırlanırsa yuhalayanların işçiler olduğu anlaşılabilir. İşçi kitleleri işçilerin mücadelesine gereken desteği vermeyen, görevini yapmayan sendikacı istemiyor.

İşçilerin kürsüye çıkışı bir sonuçtur.

İşçiler kürsüye çıkmak zorunda bırakılmıştır. Nedenlerini sıralayalım:

  • Türk-İş Genel Merkezinin koordine ettiği ve TEKEL işçilerini hedef alan bir dizi engellemeyi yaptığını herkesin bilmediğini sanıyoruz. Kumlu'nun yuhalanmasının kitleselliğini, TEKEL işçilerinin sadece kendilerini değil, itfaiye, İSKİ ve belediye işçileriyle birlikte işçi sınıfının en zor koşullarda bırakılan kesimlerinin seslerini duyurma isteğini görmeden değerlendirme yapılmasını eksik buluyoruz. Sadece bir sonuç olan kürsüye çıkışı öne çıkartarak tutum alınmasını bilgi eksikliğinden değilse, emekçilere karşı bilinçli bir saldırı olduğunu da ifade etmek istiyoruz.
  • TEKEL işçilerine Türk-İş içindeki kortej sıralamasının nasıl olacağına dair tartışmalarından başlayıp 1 Mayıs gününe kadar gelen; Tes-İş ve Türk Metal'in başını çektiği bir dizi saldırı oldu. Tek Gıda-İş üyesi TEKEL işçilerinin Türk-İş kortejinde ön sırada yürüme isteğine genel merkez yöneticileri karşı çıktılar. İstanbul şubeleriyle yapılan toplantılarda bu konuda ortak karar alınamadı. "Sabah ilk gelen korteji oluşturur" gibi bir sonuç çıktı ve bu da iç çatışmanın zeminin yarattı.
  • 1 Mayıs günü TEKEL işçileri sabaha karşı kortej alanında yer aldıklarında saat 05.00 sıralarıydı; Tes-İş ve Türk Metal grupları da bu saatlerde geldiler. İlk tartışma yürüyüş kolu içinde Tes-İş, Demiryol-İş ve Türk Metal ile TEKEL işçileri arasında yaşandı; Tek Gıda İş korteje erken geldiği için öne geçti.
  • İkinci engelleme arama noktalarını geçince oldu ve Tes-İş bir kez daha hamle yaparak öne geçti; bu da işçilerin kararlı tutumuyla püskürtüldü.
  • Üçüncü engelleme Türk Metal tarafından miting alanı içinde yapıldı ve burada bizzat pankart sopaları kırılarak, biber gazlarıyla saldırarak ve ölümle tehditler içeren yumruklu kavga 10 dakika kadar sürdü. Yumrukların, tekmelerin arasında geçerek öne geçilebildi. Kısaca mücadeleci işçilerin önde yürümesinin engellenmesi mitingden önce başladı ve miting alanında da sürdü. Türk-İş için ayrılan alana girişimizde de engellemelerle karşılaştık,
  • Direnişteki işçiler miting öncesinde Kumlu ve Çelebi ile görüştüler, 26 Mayıs Genel Grevinden ve TEKEL ile diğer direnişlerden söz etmelerini istediler ancak olumlu bir yanıt alamadılar.
  • Kumlu ve Çelebi'den olumlu bir cevap alınmadığı gibi kürsüde bulunan sendikacılar, onların özel korumaları, yandaşları sürekli önde bulunan işçileri tehdit eden, el kol hareketleriyle tahrik eden tutum içinde olmuştur.
  • Yuhalama kendiliğinden gelişip yüz binlere ulaşmıştır ve Kumlu'nun bu tepkiye cevabı "Dinlemeyecekseniz niye geldiniz buraya?" biçiminde olmuştur. Kumlu o an meydanda olan neredeyse; yüz bin işçiye "çekin gidin" demiştir.
  • Kürsü önünde bulunan işçilerin tepkilerine Kumlu'nun korumaları tarafından işçinin kafasına ve yüzüne gelebilecek biçimde tekme atılarak cevap verildi. İşçiler artık yerinde duramaz hale gelmişti.
  • Kürsüye çıkış Türk-İş Genel Merkezinin TEKEL mücadelesi sırasındaki tutumundan, 1 Mayıs öncesinde yapılan tartışmalara ve miting alanında yaşananlarla bizzat sendikalar tarafından adım adım örülmüştür. Adeta kürsüye çıkış zorunlu hale gelmiştir. Sembolik bir eylem olmuştur.
  • Çok açık ki, niyet ve amaç 1 Mayıs kürsüsü değildir, sendika bürokratlarının tahriklerine verilen meşru bir cevaptır. Durumu "kürsüyü işgal etmek" diye ifade edenler ise, ya hiç işgal görmemiş ya da işçilerin bağımsız hareketinin ardında provokasyon arayanlar olabilir.
  • Çok açık ki, kürsüye çıkanlar işçiydi. Kürsüye İstanbul, Batman, İzmir'den TEKEL işçileri, TEKEL şubelerinden başkan ve yöneticiler çıktı; itfaiyeden, İSKİ'den, Esenyurt'tan belediye işçileri çıktı. Kürsüye yakın çevrelerde bulunan kimi siyasi gruplardan de kürsüye çıkılmış olması işçilerin engelleyebileceği bir şey olmadığı gibi, birkaç kişiden de öte değildi.
  • Çok açık ki okunan bildiri işçiler tarafından hazırlanmıştı ve 26 Mayıs'ın taleplerini, birleşik mücadeleyi ifade ediyordu. Söz hakkı verileceği söylenince, kürsüye çıkanlar bizzat kendi disiplinleriyle aşağıya inmişlerdir.
  • Kürsüye çıkanların "bıçak" vb. ile orada oldukları Hak-İş Genel Başkanı Salim Uslu'nun senaryosudur. Tam aksine Hak-İş kortejinde plastik pankart sopaları içinde şiş ve demir çubuklar getirilmiştir. Gümüşsuyu kortejinden gelenler buna tanıktır. Hak-İş gibi Türk Metal, Tes-İş gibi sendikalar da alana çatışmaya niyetli olarak ve hazırlıklı gelmiştir.
  • Eğer 1 Mayıs'ta provokasyon olmadıysa bizzat TEKEL işçileriyle direnişteki işçilerin sağlam iradeleri ve kararlılıklarıyla devrimci grupların akın akın Şişli kolundan alana girmeleridir. Türk Metal'i, Tes-İş'i ve Hak-İş'i provokasyon yapmalarına engel olan bizzat kürsüde olanlardır.

Konfederasyonların 9 Mayıs açıklaması: "Yavuz hırsız ev sahibini bastırır" mı?

Bütün bu gerçeklere rağmen, konfederasyonlar 1 Mayıs ardından toplandıklarında yaptıklarında değerlendirme ibret vericidir, yüz kızartıcıdır. Önümüzdeki dönemde izleyecekleri politikaların da ilk habercisidir.

22 Şubat günü, TEKEL işçilerinin mücadelesi sürdüğü sırada dört konfederasyon toplanıp aldığı karar, on iki maddelik talepler listesinin ardından: "Öncelikli istemlerinin karşılanmaması ve bu etkinliklerin Hükümet nezdinde bir sonuç vermemesi halinde, 26 Mayıs 2010 tarihinde, bu dört konfederasyon ve bu konfederasyonlara üye tüm sendikaların birlikte sahipleneceği ve üretimden gelen gücün kullanılacağı genel bir eylem yapılmasının uygun olacağına karar verilmiştir" denilmektedir.

Konfederasyonlar 26 Mayıs Genel Grev kararını TEKEL işçilerinin baskısıyla aldı, TEKEL işçilerinin baskısı ortadan kalkınca da teker teker verdikleri sözden dönmektedirler. 22 Şubat ile 26 Mayıs arasındaki üç aylık sürede hem bu on iki talep hem de grevle ilgili hiçbir çalışma yapılmamıştır.

Buna karşılık konfederasyonlar 1 Mayıs değerlendirmelerinde şöyle demektedir: "Böyle önemli bir günde ve böyle önemli bir alanda Taksim Kürsüsü'ne biber gazı, pet şişe, sopa, bıçak v.s kullanarak yapılan saldırı ise emeğin birlik ve dayanışmasına yapılan bir saldırıdır.  Konfederasyonlarımız, 1 Mayıs Taksim Kürsüsü'nde TÜRK-İŞ Genel Başkanı Mustafa Kumlu'nun şahsında tüm konfederasyonlara yapılan saldırıyı ve kürsüyü işgal girişimi ile kutlamaları sabote etmek isteyenleri kınamakta, bu tür yaklaşımların teşhir ve tecrit edilmesi gerektiğine inanmaktadır".

Metnin son paragrafında ifade edilen "teşhir ve tecrit" sözcükleri sendika bürokratlarının ne kadar zor durumda olduklarını ortaya koyan aynı zamanda mücadeleci işçilere düşmanlıklarını ifade eden bir vurgudur.

Tabii ki böyle bir metne imzasını atmaması gerekenler ilk elden sorumludur. KESK Genel Başkanı Sami Evren, DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi "teşhir ve tecrit" tehdidini kaleme alanlardır ve mücadeleci işçilerin gözünde diğer milliyetçi ve sağcı sendikacılardan çok daha suçludurlar.

İşçileri kınayıp onları "teşhir ve tecrit" edeceğini açıklayanlar bu askeri terimlerin ardından "tenkil (imha)" geleceğini bilir. Dolayısıyla buradan ilan ederiz ki, biz kürsüde o gün bulunan TEKEL, itfaiye, İSKİ, Esenyurt Belediyesi işçileri olarak, bu tehditlerin ardından hedef olacağımız her türlü baskı ve saldırının; can güvenliğimizin tehlikeye girmesi halinde, bizzat bu sendikacılar sorumludurlar.

Bizler işçi sınıfının haklı davasında yolumuzda yürümeye, birleşik mücadeleyi örgütlemeye, sendikacıların işçilere ihanet etmesine karşı çıkmaya devam edeceğiz. Şu çok açık ki, TEKEL işçileriyle birlikte tüm işçilerin ve emekçilerin mücadelesinin önünü kesenler eskisi gibi koltuklarında oturamayacaklardır.

1 Mayıs kürsüsüne işçilerin zorunlu çıkışı 1 Mayıs 2010'da işçi dünyasına verilen en önemli mesajdır ve bu mesaj da artık işçilerin uyandığının ve haklarını arayacaklarını içeriyor.

26 Mayıs'a katılmayanlardan ya da katılır gibi yapanlardan hesap sorulmalıdır. Sendikalarımıza sahip çıkalım, denetleyelim!

Yaşasın işçilerin birliği! Yaşasın birleşik mücadele!

Direnişteki İşçiler Platformu

 

DİRENİŞTEKİ İŞÇİLERİN ZONGULDAK MADENCİ KIYIMINA YÖNELİK KONUŞMASI

 

Zonguldak'ta göçük altında kalan 30 madenciden 28'inin cesedine ulaşılmasının ardından Direnişteki İşçiler Platformu adına yapılan ve 26 Mayıs Genel Grevine yapılan çağrıyı da içeren konuşma metnini sitemizde yayımlıyoruz.

 

EKA

 

Merhaba kadın ve erkek işçiler,

emekçiler;

 

Hepinizi Tekel, İSKİ, İtfaiye, Esenyurt Belediyesi işçileri adına selamlıyorum.

 

Arkadaşlar,

 

Bugün her zamankinden daha fazla öfkeliyiz, hüzünlüyüz. Zonguldak'ta 32 madencinin yaşadığı katliamı başbakan "kader" diye açıklıyor. Madene inen işçilerin ölmesini makul görüyor. Eğer madenciysen Başbakan ve Çalışma Bakanı için ölmen işin bir parçası sayılıyor. Oysa biliyoruz ki, Karadon Bölgesindeki kazada öldürülen işçiler, gerekli önlemler alınmış olsaydı ölmeyecekti.

 

Grizu madencilikte karşılaşılan bir olay olsa da, önceden tespit edilmesi teknik olarak mümkündür. Düzenli ölçüm yapılması halinde gazın miktarı ölçülebilir ve işçiler bulundukları yerlerden tahliye edilebilirler. Ancak her ölçüm ve tahliye üretimi yavaşlatan, üretime ara verilmesini gerektiren bir işlem olduğu için, işletme için, taşeronlar için daha az üretim ve kar demektir. Patronlar ve devlet kar etmek için daha çok üretim istedikleri için ne ölçüm yapıyorlar ne de tehlikeyi önceden tespit etmeye yönelik teknik alt yapıya yatırım yapıyorlar.

 

Daha birkaç ay önce Bursa'da maden kazasında işçiler öldürüldüğünde, özel şirket olması sebebiyle ölümler olmasından söz edildi. Şimdi devlete ait bir işletme ancak taşeron firmalarla üretim yapıldığı için devletin bizzat kendisi bu cinayetlerin sorumlusudur.

 

Bu cinayeti protesto etmek için 21 Mayıs Cuma akşamı Galatasaray'dan Taksime yürüyüp bir basın açıklaması yapacağız.

 

Arkadaşlar,

 

TEKEL işçileri olarak 15 Aralık'ta başlattığımız mücadele bu nedenle önemlidir. TEKEL işçisi 4 C adı verilen kölelik düzenine karşı 78 gün süren ilk mücadele döneminde ortaya koyduğu gerçek şudur: Devletin bizzat kendisi tıpkı özel şirketler gibi işçi taşeron işçi çalıştırmaya yönelmiştir. 4 C demek devletin taşeron işçi çalıştırması demektir. Kadrolu işe aldığı işçileri taşerona devretmesi demektir.

 

Kardeşlerim,

 

Konfederasyonlarımız 22 Şubat'ta 12 maddelik bir bildiri yayınlayarak "kuralsız, güvencesiz, taşeron, geçici, esnek ve 4 C tipi çalışmaya" isabetli biçimde karşı çıktılar. Türk-İş, DİSK, Kamu Sen ve KESK Hükümeti göreve çağırdı. Bu tip çalışmalara son verilmesini istediler. Eğer hükümet adım atmazsa 26 Mayıs'ta üretimden gelen güçlerini kullanacaklarını açıkladılar. Yani Genel Grev tehdidini ileri sürdüler.

 

Zonguldak'ta yaşanan iş cinayetleri 26 Mayıs'ta Genel Grevin gerçekleştirilmesi için yeni bir neden sayılır. Konfederasyonlar taleplerine bir yenisini de eklemelidir: İş cinayetlerinin hesabını sormak.

 

Arkadaşlar,

 

Bunlar bizim umut ve isteklerimiz. Biliyoruz ki, konfederasyonların başında bulunan sendikacılar karar alsa bile uygulamakta ayak sürüyorlar. 17 Ocak TEKEL işçileriyle Dayanışma için Ankara Mitinginde, 4 Şubat Dayanışma Grevi sırasında ve 1-2 Nisan'da Ankara'da TEKEL işçilerinin evleri saydıkları Türk-İş'in önüne gitme isteği sırasında bunu açıkça gördük. Konfederasyonlar gereğini yapmadılar.

 

1 Mayıs 2010'da ortaya çıkan işçi öfkesi işte bu gibi bir dizi ihanetin sonucunda ortaya çıkan bir tepki oldu. Görevini yapmayan Mustafa Kumlu'yu yüzbin işçi yuhaladı. Mitingin başından itibaren ise, TEKEL işçileri, İSKİ ve İtfaiye işçileri, Esenyurt Belediyesi işçileri önce Türk-İş kortejinin önünde yürüme talepleri engellenmeye çalışıldı. Sonra da yaşadıklarını kürsüden aktarmak istediklerinde yüzlerine yumruk ve tekmelerle saldırıldı. Sonunda bize söz verildi ve biz de yüz bin işçinin yuhalamasıyla ifade edilen öfkenin simgesel tepkisini gösterdik.

 

Konfederasyonlar 1 Mayıs'tan sonra toplandığında ilk yaptıkları şey işçileri, bizi kınamak oldu: Üstelik "teşhir ve tecrit" edeceklerini açıkladılar. Biz onlardan 26 Mayıs için neler yaptıklarını ve neler yapacaklarını açıklamayı beklerken, işçileri kınadılar.

 

Bu tutum bizi derinden üzdü ancak beklemediğimiz bir davranış da değildi. Tabii ki, KESK ve DİSK'ten bu kınamayı beklemezdik. Onları bu açıklamada ilk elde sorumlu sayıyoruz.

 

Değerli işçi arkadaşlar,

 

Doğru bildiğimiz yolda mücadeleye devam edeceğiz ve sendika bürokratlarının engellemelerine rağmen birleşe birleşe kazanmak için elimizden gelen her şeyi yapmaya devam edeceğiz.

 

Yaşasın İşçilerin Birliği. Yaşasın Birleşik Mücadele!

26 Mayıs'ta el ele, Genel Greve!

 

Enternasyonalist Komünist İşçi Grubu’nun Temel İlkeleri

 

Enternasyonalist Komünist İşçi Grubu'nun Temel İlkeleri

 

Bir süre önce, Enternasyonalist Komünist İşçi Grubu ismi ile ortaya çıkmış yeni bir oluşumun aşağıdaki temel ilkeler metni elimize geçti. Enternasyonalist görüşü açık bir biçimde savunan böylesi bir oluşumun ortaya çıkışından büyük bir sevinç duymaktayız. Bu minvalde, elimize geçmiş olan bu metni, internet sitemizde yayınlıyoruz.

EKA

 

Temel İlkeler

Biz Marmara endüstri havzasında yaşayan bir grup komünist olarak işçi sınıfı mücadelesine örgütlü ve enternasyonel müdahalenin gerekliliğini farkettiğimizden biraraya geldik. Bu doğrultuda komünistlerin ilk yapması gereken şeyin işçi sınıfının tarihsel deneyimleri ve bundan çıkarılması gereken dersler üzerinde netleşmek olduğunu düşünüyoruz. Bir yandan kapitalizmin derinleşmekte olan krizi, diğer yandan yükselmekte olan işçi sınıfı mücadelesi komünistlerin örgütlü ve enternasyonel müdahalelerini gerekli ve mümkün kılmaktadır. Bu yüzden aşağıda belirttiğimiz hedefleri gerçekleştirmek için biraraya geldik.

1 Burjuva sol ne iddia ederse etsin, komünistlerin dayanışması her zaman için uluslarasıdır. Bu dayanışma ulus yanılsaması üzerinden değil sınıf gerçekliği üzerinden yükselir. Bu yüzden her türlü birlik ve dayanışma çağrısı başından beri enternasyonel olmak zorundadır. Bizim perspektifimiz de komünistlerin uluslararası birliğini sağlamak için katkı sunmak, bunda aktif rol almak ve bu yolda ilerleyecek olan tartışmalara katılmaktır.

2 Bize göre komünistlerin diğer temel bir rolü de işçi sınıfı mücadelesi içerisinde olmak, mücadele içerisindeki işçilerle dayanışmak ve onun zaferi için kavgaya girmektir. Bu mücadele içerisinde kendimizi işçi sınıfının bir parçası olarak görüyoruz ve onun üzerinde görmüyoruz. Ancak komünistler olarak mücadeleye girerken bizi işçi sınıfından ayıran iki temel fark olduğunu düşünüyoruz. Bunlar da Marxın 1848 devrimlerinden önce söylediği gibi komünistlerin farklı ülkelerin proleterlerinin mücadelelerinde her türlü milliyetten bağımsız olarak tüm proletaryanın ortak çıkarlarına işaret etmek ve bunları öne sürmek ve de işçi sınıfının burjuvaziye karşı savaşımının geçmek zorunda olduğu çeşitli gelişme aşamalarında, her zaman ve her yerde bir bütün olarak hareketin genel çıkarlarını temsil etmektir.

3 Bu iki hedefi gerçekleştirebilmek için komünistler olarak işçi sınıfının güncel ve tarihsel mücadele ve örgütlenme deneyimlerinden dersler çıkarmak gerektiğini inanıyoruz. Bu geniş ve enternasyonel bir tartışmayı gerekli kılıyor. Bu tartışmanın ana hatlarını belirleyecek ilkelerin şunlar olduğunu düşünüyoruz:

I.
İşçi sınıfı dünya üzerindeki tek devrimci sınıftır.
Çünkü işçi sınıfı zaferine ulaşmak için dünya üzerindeki bütün devletleri ve ücretli işi ortadan kaldırmak zorunda kalacaktır.

II.
Sosyalist ya da komünist devlet mümkün değildir.
Şimdiye kadar çökmüş ve hala varolmakta olan, adı sosyalist bütün devletler kapitalizmin zayıf formlarından başka birşey değillerdir. Kübadan Rusyaya, Vietnamdan Çine, hepsi bu tanıma dahildir. İşçi sınıfının ilk görevi her zaman için sınıf şiddetinin bir uzantısı olan devlet mekanizmasının topyekün ortadan kaldırılmasıdır.

III.
İşçi sınıfının yeni sınırlar ile kazanacağı hiçbir şey yoktur.
Emperyalizm, kapitalizmin krizinin ifadesidir ve insanlığı savaşlar yoluyla yıkıma sürüklemektedir. Ulus adına işçi sınıfını bu savaşa çağıran ulusal kurtuluş mücadeleleri, halk cepheleri ya da benzerleri bütünüyle gericidir karşı devrimcidir.

IV.
Parlamentolar ucube sirkleridir.
İşçi sınıfının seçimler yoluyla kazanacağı hiçbir şey yoktur. Mevcut düzende bütün iktidar metada, parada ve sermayededir. Kısaca insan emeğinin yabancılaşmış biçiminin kontrolü altındadır. Bu anlamda toplumun nasıl örgütlendiğine dair formel, biçimsel çözümler ya da demokrasi bu içeriği ıskalamaktadır. Sonuç olarak parlamentoyu ve demokrasiyi bir kurtuluş olarak gösteren her siyasi çözüm işçi sınıfını kandırmakta ve onu yenilgiye mahkum etmektedir.

V.
Sendikalar devletin fabrikadaki polisidir.
Ekonominin planlanmasının ve toplumsal barışın sürdürülmesinin asli unsurlarından olan sendikaların esas rolü emeğin disiplin ve kontrol altında tutulmasıdır. Her grevde işçilerin mücadelesinin karşısına dikilen sendikaların yıkımı işçi sınıfı mücadelesinin başlıca görevlerinden biridir.

VI.
İşçi sınıfı mücadelesinde yalnızdır.
Şimdiye kadarki işçi sınıfına karşı olan güvensizliğin ifadesi solcular tarafından cephecilik ve türlü sınıf ittifakı teorileriyle ortaya konmuştur. İşçi sınıfının bu ittifaklarla kazanacak hiçbir şeyi olmadığı gibi, bu ittifaklar onu sadece egemen sınıf içindeki mücadelelerde piyon olmaya itecektir.

VII.
Dünya komünist devrimi ya da kapitalist barbarlık!
Bugün insanlığın karşı karşı olduğu kriz radikal bir krizdir. Etnik kıyımlardan ekolojik yıkımlara, toplumsal yeniden üretimin bütün boyutlarıyla çökmesinden siyasal üstyapının her yönüyle yozlaşmasına kadar kapitalist toplum tam bir çöküş içerisindedir. Kapitalizmin bu krizinin temelinde onun temel birimi olan metada dahi görebileceğimiz bir çelişki, kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki çelişki yatmaktadır. İnsanın yaratıcı etkinliği o derece üretken hale gelmiştir ki; artık değer ilişkileri çerçevesinde tutulamamaktadır. Bu da canlı emeğin yani proletaryanın ekonomik krizlerle, savaşlarla ve toplumsal yozlaşmayla fütursuzca yıkımına neden olmaktadır.

Bu radikal durum radikal bir çözümü gerekli kılmaktadır. Bu da komünist bir dünya devriminden başka birşey değildir. Bu komünist dünya devriminin yolu işçi konseylerinin dünya ölçeğinde yönetimi ele almasıdır.

Enternasyonalist Komünist İşçi Grubu

 

Tags: 

Mesut Özil, Andrea Merkel ve Avrupa’da İslamofobi

 

Geçtiğimiz Salı gecesi, 3-0 mağlup olan Türk milli takımı, büyük bir utanç yaşadı. Fakat o gece büyük utanç yaşayan yalnızca gecenin mağlupları değildi. İlk sıkıntı, Berlin'deki bir maçta Türk taraftarların Alman taraftarlardan daha kalabalık oluşuydu; ikinci sıkıntı ise Türk taraftarların, ayağına ne zaman top gelse, Almanya'nın yıldız orta saha oyuncusu Mesut Özil'i yuhalamaları idi.

Ertesi gün Alman basını, Almanya'daki Türklerin nasıl yeterince yurtsever olmadıklarına ve nasıl Alman toplumuna uyum sağlamakta başarısız olduklarına dair yorumlarla doluydu. Bu yorumlar, aklımıza İngiliz politikacı Norman Tebbit;'in fena ünlü 'kriket testi'ni getiriyor. Tebbit, Hindistan ve Pakistan'dan İngiltere'ye gelen göçmenleri, bir kriket maçında İngiltere'yi tutmadıkları için suçlamıştı.

Şüphesiz, futbolcular, dedelerinin geldiği ülkenin takımından başka milli takımlar için oynuyorlar. Hatta kimileri doğmadıkları ülkelerin takımlarında dahi oynuyor. Nihayetinde, Türk milli takımı taraftarları arasında, Marco Aurélio Brito dos Prazeres'in pek de Türk olmadığını bilmeyen pek fazla kişi olmadığını zannediyoruz. Türk milliyetçilerinin kendisine yönelttiği hakaretler de Mesut Özil'i maçta etkilemedi ve iyi bir oyun ortaya koyan futbolcu Almanya'nın ikinci golünü kaydetti.

Öte yandan maçın kendisinden daha önemlisi, kanımızca Alman basınında maça dair yapılan yorumların ne ifade ettiğidir. Almanya Başbakanı Angela Merkel de, göçmenlerin bu genel kınanmasına katılma gereği hissetmiş olsa gerek. Partisinin üyelerine yaptığı bir konuşmada Merkel "Bu yaklaşım (çok-kültürlü yaklaşımdan bahsediyor) başarısız olmuştur, kesinlikle başarısız olmuştur ve farklı kültürlerden gelen insanların mutlu mutlu yan yana yaşaması fikri işlememiştir" sözlerini kaydetti.

Tabii ki, böylesi insanlar farklı kültürlerden gelen insanlardan bahsederken, Almanya'da yaşamakta ve çalışmakta olan Hollandalılardan, Belçikalılardan ve benzerlerinden bahsetmiyorlar. Kast edilen, İslami ülkelerden gelenler, özellikle de Türkler ve Araplar.

Geçtiğimiz günlerde yapılan anketler de Merkel'in nasıl bir kitleye oynadığını gözler önüne seriyor. Bu anketlerden bir tanesine göre Almanların %55'i Arapların "hoş insanlar olmadığını" düşünüyor, %33'ü ise ülkeyi yabancıların ele geçirdiği kanısında. Bu tavırlar yalnız siyasi partiler tarafından da ortaya konulmuyor. Alman Merkez Bankası yönetim kurulu üyelerinden biri, yakın zamanda "Müslüman göçmenlerin Alman toplumunun zekasını düşürmekte olduklarını" savunmuştu.

Bu tavırlar yalnızca Almanya'da baş gösteriyor da değil. Almanya'daki panik çığırtkanlığı, öteki Avrupa ülkelerindeki durumdan pek de farklı değil. Yeni seçilmiş sağcı İsveçli milletvekili Björn Söder "İran'ın 1979'da yüzleştiği sorun ile karşı karşıyayız. Çok hızlı gelişebilir" gibi bir yorum yapmıştı. Tabii ki kendisi İran nüfusunun %98 Müslüman olduğunu ve en yüksek rakamlara göre bile İsveç nüfusu içerisindeki Müslümanların yüzdesinin %5'i geçmediğini söylemeyi unutmuştu. İsveç'teki bütün Müslümanın bir radikal İslamcı, şeriat savunucusu vs. olduğunu varsaysak dahi, bu kadar az sayıda kişinin İsveç'te nasıl yeni bir İran devrimi kotarabileceklerinin düşünüldüğünü anlamakta zorluk çekiyoruz. Fransa'da burkanın yasaklanması da benzer bir mevzu. Uluslararası medyaya bakacak olursak, Fransa'nın tepeden tırnağa karalara bürünen kadınlarla dolup taştığını sanardık. Öte yandan gerçekte Fransa'da burka giyen kadınların sayısı 1,000'i aşmamakta. Fransa'daki bu yasak, benzeri bir yasanın geçtiğimiz Nisan ayında Belçika'da geçmesini takip etmişti ve böylesi yasaklar şu anda İngiltere, İspanya ve İtalya'da tartışılmaktalar. İtalya ve İspanya'nın kimi şehirlerinde, mesela Barcelona'da bu yasaklar şimdiden yürürlükteler. Bu durumun ortaya attığı soru, Avrupa'nın siyasi egemenlerinin neden birden kadın haklarına dair bir tutku geliştirmiş oldukları veya meselenin bir kadın hakları sorunu mu yoksa bir yabancıları yerme meselesi mi olduğudur. Mesela İngiliz Muhafazakâr milletvekili Philip Hollobone, burkanın bir "hakaret" teşkil ettiğini ve "İngiliz yaşam biçimine karşı" olduğunu açık bir biçimde ifade etmektedir. Burada gerçekleşen mesele kadın hakları ile alakalı değildir, bu ırkçı bir kampanyadır. Batı ve Avrupa ülkelerinde ve ABD'deki ırkçılık, günümüzde kırk yıl olduğuna kıyasla çok daha sinsi. Avrupa'ya kitlesel göçlerin başladığı 1960'larda İngiliz Muhafazakâr Partisi açıkça ırkçı kartı oynayabiliyordu. Bu parti bir seçimde, "eğer zenci bir komşu istiyorsanız, İşçi Partisi'ne oy verin" gibi bir slogan dahi kullanabilmişti. Mesele yalnız siyasi alanda sınırlı da değildi. Ev arayan göçmen işçiler, sıkça gazete ilanlarının sonunda NBNI harfleri ile karşılaşıyorlardı ki bu İngilizcede Zencilere Yok İrlandalılara Yok kelimelerinin baş harfleri anlamına geliyordu. Günümüzde böylesine açık bir ırkçılık mümkün değil. Fakat bu ırkçılığın ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Yalnızca çehresini değiştirdiği anlamına geliyor. Bugün ırkçılık, göçmenlere ve etnik azınlıklara saldırılarını, işçilere farklı biçimde hitap etmeye çalışan kampanyaları ile yürütüyor. İslamcılar, demokratik değerleri yıkmaya çalışmakla ve kadın haklarını ortadan kaldırmak istemekle suçlanıyorlar. Bunlar hem Irak ve Afganistan'daki emperyalist işgallerin savunusu için kullanılan görüşler, hem de ülke içerisinde ötekileştirilenlere karşı kullanılıyorlar. Irkçı sağ, İslam tarafından ele geçirilmek üzere bir Avrupa portresi çiziyor. Tabii ki, olgulara baktığımızda Müslümanlarca 'ele geçirilmekte' olan bir Avrupa görmüyoruz. Bir örnek olarak Almanya'yı alırsak, geçtiğimiz sene Almanya'ya göç eden Türklerin sayısının 1983'ten beri en düşük noktaya ulaştığını, mültecilik başvurularının 90'lardaki rakamın altıda birine indiğini ve geçtiğimiz yıl Türkiye'ye yaşamak üzere dönen Türklerin sayısının, Almanya'ya göç edenlerin üzerinde olduğunu görüyoruz. Esasında göçmen sayısı azalıyor. Peki, neden şimdi böylesi kampanyaların yeniden ortaya çıktığına tanık oluyoruz? Bunun nedeni mevcut ekonomik krizdir. Böylesi zamanlarda, siyasetçiler günah keçisi yapacak 'yabancılar' ararlar. Dolayısıyla yalnızca ulus-devletlere destek toparlamakla kalmazlar, işçi sınıfını da bölerler ve işverenlerin ücretleri düşürmelerine böylelikle yardımcı olurlar. İşte bu ırkçı kampanyanın kalbinde yatan, bundan ibarettir.

 

SENDİKALARA RAĞMEN 26 MAYIS GREVİ

Bilindiği üzere, 22 Şubat 2010 tarihinde Türk-İş, Kamu-Sen, KESK ve DİSK'ten oluşan sendika konfederasyonları, Ankara'da günlerdir eylem yapmakta olan Tekel işçilerine, 26 Mayıs tarihinde bir genel grev yapılacağını duyurmuşlardı. Bu kararın açıklanmasının ardından, ekmekleri için mücadele eden Tekel işçileri, sorunlarının aciliyetine rağmen böylesi bir eylemin üç ay sonrasına konulmasını çok sert bir biçimde protesto etmişlerdi. Bu karar Tekel mücadelesi sürecinde, işçiler ile sendikacılar arasında gerçekleşecek pek çok kapışmadan bir tanesini tetikleyecek, ve nihayetinde Tekel işçilerinin mensubu Tek Gıda-İş Sendikası başkanı ve Türk-İş genel sekreteri Mustafa Türkel'in, konfederasyon genel sekreterliğinden istifasına neden olacaktı.

 

Aylar geçti, kış yerini ilkbahara bırakırken Tekel işçileri Ankara'ya veda ettiler, sonrasında 1-2 Nisan Tekel eylemleri, 1 Mayıs gösterileri derken 26 Mayıs geldi çattı. Mayıs ayı içerisinde 26 Mayıs grevinin "şartlarının ortadan kalktığını" ilan edilmiş, dört konfederasyonun yöneticileri grevin gerçekleşmesini engellemek için her türlü ayak oyunu denemişler ve en nihayetinde ortaklaşa bir şey yapılmayacağını, grev veya eylem yapıp yapmamanın konfederasyon üyesi sendikalara bırakılacağını ilan etmişlerdi. Ayrıca Zonguldak'ta otuz işçinin canına malolan maden patlaması karşısında da ne konfederasyonlar ne de tekil sendikalar ciddi bir tepki vermişlerdi. Konfederasyonların grevi sabote etme çabaları karşısında, başta Tekel işçileri olmak üzere mücadeleci işçiler, 26 Mayıs öncesi Türk-İş bölge temsilciliklerini işgal etmiş veya etmeye çalışmış, bütün sendika konfederasyonlarını hem 26 Mayıs'a dair tutumlarından hem de Zonguldak'taki iş cinayetine karşı sessizliklerinden dolayı kınamış ve bütün işçileri greve çağırmışlardı. 26 Mayıs grevi, bütün bu süreçlerin ardından gerçekleşti.

 

26 Mayıs'ta Neler Oldu?

 

26 Mayıs ülkedeki pek çok şehirde grevler ve eylemler gerçekleşti. Türkiye genelinde greve en yoğun katılımı öğretmenler, sağlık emekçileri ve büro emekçileri gösterdi. Belediye işçileri de, özellikle muhalefet partilerinin elindeki belediyelerde greve yüksek katılım gösterdiler. İstanbul'da gün içerisinde pek çok farklı eylemler gerçekleşti. Bu eylemlerden en büyüklerinden bir tanesi, KESK'in örgütlediği eylemdi. Çapa'dan Beyatız meydanına, tramvay yolu kapatılarak yürünen eyleme en yoğun katılımı grevdeki sağlık ve büro emekçileri gösterdi. 3000'i aşkın kişilik eyleme ayrıca Belediye emekçileri, öğretmenler, Tekstil işçileri ve başka destekçiler de katıldılar. İstanbul'daki öteki büyük eylem ise işçilerin iki gün önceden işgal etmiş olduğu Türk-İş 1 No'lu şube binası önünde, binada iki gündür açlık grevi yapan mücadeleci işçilerin açlık grevlerini bitirmeleri ile başladı. Bu eyleme, öncelikle daha önceden devam etmekte olan Tekel, İtfaiye, Esenyurt Belediyesi, İSKİ, Atık-Kağıt, Tübitak, ATV-Sabah ve UPS mücadelelerinden işçiler katılırken, onların yanısıra Türk-İş üyesi sendikalardan inşaat işçileri, belediye işçileri, şöförler, hava işçileri, okul işçileri, harp sanayi işçileri, deri işçileri ve başka destekçiler katıldı. 3000 kişinin katıldığı eylemde, Türk-İş'in kararına muhalif olduğunu iddia eden Tek Gıda-İş ve Tez Koop İş sendikacıların konuşmaları sürekli "İşçiler kürsüye" ve "Kahrolsun sendika ağaları" protestolarıyla kesildi. Sendikacılar mikrofonu ve kürsüyü işçilere bırakmak zorunda kaldılar. Açıklamadan sonra, 'muhalif' sendika ağaları, işçilerin Taksim meydanına yürüyüşlerini anonslarla engellemeye çalıştılar, anonslar yaparak eylemin bittiğini ilan ettiler. Fakat işçiler, çaresizce kapabildiklerini Türk-İş binasına sokmaya çalışan sendikacıları geride bırakarak sloganlarını atarak Taksim'e doğru yürüyüşe geçtiler. İşçiler ayrıca Tek Gıda-İş'in iptal etmeye hazırlandığı söylenen 3 Haziran Ankara Tekel eylemi için çağrı yaptılar. Bu iki eylem dışında İstanbul'da Şişli Belediyesi Temizlik İşleri Müdürlüğü önünde DİSK'in örgütlediği 400-500 kişilik eylem, sayıları 500'ü bulan Tuzla deri işçilerinin 1 saatlik iş bırakma eylemi, Topkapı Nakliyeciler Sitesi'nde ambar işçilerinin iki saatlik iş bırakma eylemi, Kadıköy Vergi Dairesi'nde ise memurların grevi, ve Kadıköy'de DİSK üyesi belediye işçilerinin sendika konfederasyonlarını protesto ettiği eylem gibi çeşitli eylemler gerçekleşti.

 

İzmir'de, 26 Mayıs, geceyarısı itibariyle, demiryollarındaki grev ile başladı. Demiryollarındaki İzmir merkezli grev, Balıkesir ve Manisa illerinde de etkili oldu. Çeşitli tren seferleri grevci işçiler tarafından başarıyla durdurulurken, durdurulmuş olan kimi trenler, Kamu Sen ve Memur Sen'in aleni bir biçimde grev-kırıcılığı yapması nedeniyle tekrar yola devam ettiler. Demiryolu işçileri sabah saatlerinde polis saldırısına da maruz kaldılar. Gerçekleşen bir başka eylemde, İzmir'deki Türk-İş bölge temsilciliği binasını işgal etmiş Tekel işçilerinin binadan ayrılıp Çiğli'deki tütün fabrikasına gittiler. Burada hala çalışmakta olan Tekel işçileri bir saatlik iş bırakma eylemi yaptı. Bunun ardından, işçilerin kimi Tek Gıda-İş'in bir saatlik iş bırakma eylemi kararına uyarken, mücadeleci işçiler bu karara karşı çıkarak mücadele içerisinde olan UPS işçileri ile eylemlerini ortaklaştırmaya gittiler. Tekel işçileri, UPS önünden Basmane'deki büyük eyleme doğru yola çıkarken, UPS işçilerini Türk-İş sendikalarına üye başka şöförler başta olmak üzere, enerji işçileri, inşaat işçileri ve başka destekçilerden oluşan yaklaşık 1000 kişilik bir grup ziyarete geldi. UPS'teki eylem, Türkiye Elektrik İletim AŞ'nin önüne yapılan bir yürüyüş ile son buldu. Bu eylem dışında Türk-İş üyesi petrol işçileri ve deri işçileri de, ilçelerde eylemler yaptılar. İzmir'de gerçkleşen en büyük eylem ise, Basmane'deki eylemdi. KESK ve DİSK'in organize ettikleri eyleme en kitlesel katılım, taşeron olarak çalıştırılan belediye işçilerinden geldi. Yaklaşık 1000 kişi ile greve katılan belediye işçileri, İzmir belediyesini açıkça hedef alan sloganlar atmaktan çekinmediler. Mühendisler ve öğretmenler de eyleme ciddi katılım gösteren kesimler arasındaydı, ayrıca demiryolu işçileri ve Tekel işçileri de Basmane'deki eyleme katıldılar. İzmir'de DİSK, KESK ve TMOBB'un toplam 10,000 üyesi greve katılım gösterdi. Basmane'den Konak'a yürünen eylemde sıkça "Kahrolsul sendika ağaları" sloganları atılsa ve konfederasyonların tutumu eleştirilse de, işçiler ve sendikacılar arasında İstanbul Türk-İş binası önündekine benzer bir çatışma yaşanmadı.

 

26 Mayıs'a katılımın ciddi düzeyde olduğu illerden bir diğeri ise Zonguldak'tı. Son gerçekleşen patlamadaki işçi ölümlerini de protesto etmek amacı ile Türkiye Taşkömürü Kurumuna bağlı bütün maden ocaklarında (Karadon, Üzülmez, Amasra, Armutçuk ve Kozlu) çalışan 15,000 işçi işe bir saat geç başladı. Türk-İş başkanı Mustafa Kumlu'nun bizzat katılacak kadar tehlikeli gördüğü eylemde, Türk-İş binası işgallerine saldıran sendika bürokratlarına, madenciler "Arkadaşlarımız haklarını arıyorlar" diyerek tepki gösterdiler. Bunun haricinde Kozlu ve Üzülmez'de 350 madenci çalıştıran Star isimli taşeron firmasının Kozlu maden ocağındaki işçileri, ücretlerini düzenli alamadıkları için tüm gün greve gittiler. Ayrıca, başta öğretmenler olmak üzere kamu emekçileri de öğlen saatlerinde bir eylem yaptılar. 26 Mayıs Kürt illerinde de güçlü bir biçimde gerçekleşti. Bir gün önce Tekel işçilerinin Türk-İş bölge temsilciliği binasını işgal etmeye çalıştığı Diyarbakır'da gerçekleştirilen eyleme başta öğretmenler ve büro emekçileri olmak üzere büyük ölçüde kamu emekçilerinden oluşan 10,000'i aşkın kişi katıldı. Diyarbakır emekçileri "Zonguldak-Amed el ele, emekçiler greve" yazılı pankartlar taşıdılar. Diyarbakır'ın Bismil, Dicle, Ergani, Lice, Silvan gibi ilçelerinde de öğretmenler, mühendisler, belediye işçileri, inşaat işçileri ve başka destekçiler eylemler gerçekleştirdiler. Diyarbakır dışında Dersim'de yaklaşık 3000, Urfa ve Van'da 1000, Malatya ve Antep'te ise yaklaşık 500 kişinin katıldığı eylemler yapıldı, ve bunların yanı sıra Batman, Mardin gibi şehirler ve pek çok ilçede eylemler oldu. Ankara'da en yoğun katılımı sağlık emekçilerinin, öğretmenlerin ve belediye işçilerinin sağladığı 2000 kişilik eyleme, İzmir'den gelip kendilerini Türk-İş binasına zincirleyen sekiz Tekel işçisi kadın damgalarını vurdu. İşçilerin göz altına alındığı haberi kürsüden anons edilmeyince sendikacılar protesto edildi, Tekel işçileri ayrıca konuşma yapmak da istedi, fakat yapamadılar. Sendika bürokratlarının protesto edildiği iller arasında, bir gün öncesinden Türk-İş binası işgal edilmiş olan Samsun ve edilmeye çalışılmış olan Adana da vardı. Tokat'ta ise, 26 Mayıs eylemi, 20 KESK temsilcisinin gerçekleştirdiği bir basın açıklamasından ibaret kaldı. Bursa'da gerçekleşen eyleme ise 2000 kişi katıldı. Eylemlere katılanlar, Zonguldak'taki madencilerinin ölümünü ve Muğla'da Kürt öğrenci Şerzan Kurt'un polis kurşunuyla katledilmesine duydukları tepkiyi sıkça ifade ettiler. Eylem yapmak, iş bırakmak, veya tüm gün grev yapmak biçimi ile 26 Mayıs'a ülke genelinde 70,000'e yakın işçi katıldı.

 

Sendikaların Tutumu

 

Yukarıda da belirttiğimiz üzere, 26 Mayıs'a giden süreçte, Şubat'ta bu grev kararını alan sendika konfederasyonlarının hepsi greve dair çok ciddi bir çalışma yürütmüşlerdi. Yürütülen bu çalışmanın amacı ise grevi iptal ettirmekti. Mayıs ayı içerisinde, Türk-İş yönetiminden sızan "grevin koşulları yoktur" gibi yorumlarla bir yandan grevin tamamen iptali fikri ve dolayısıyla moral bozukluğu yayılırken, diğer yandan tabanın tepkisi ölçüldü. 26 Mayıs'a beş gün kala ise, konfederasyonlar, işçilerden gelen tepkilerden dolayı grevi açıktan açığa iptal ettiklerini duyurma cesaretini gösteremeseler de, yaptıkları açıklama ile grevi fiili olarak iptal ettiler. 21 Mayıs'ta yapılan ortak açıklamada "Konfederasyonların üretimden gelen güçlerinin kullanılmasının nasıl gerçekleştirileceği konusunu kendilerinin belirlemesine, 26 Mayıs Çarşamba günü saat 13.00'de örgütlü bulunulan tüm işyerleri önünde Konfederasyonlar tarafından hazırlanan ortak metnin okunmasına karar verildiği". Fiili olarak grev kararı iptal edilmiş olsa da, bu noktadan itibaren konfederasyonlar işçi sınıfının en azından bir kesiminin kendilerine karşı ciddi bir tepkisi olduğunu, ve onlar ne derse desin greve gideceğini anlamışlardı. Bu açıklama, konfederasyonların grevin gerçekleşmesini önleme stratejilerinin yerini, grevi olabildiği kadar küçük tutma, sabote etme ve zayıflatma stratejisinin aldığının net bir göstergesiydi. Konfederasyonlar, aldıkları bu kararla, kendilerine çok yüksek bir manevra alanı bırakmışlardı. Kararlar işçilerin mücadele etmek istemediği yerlerde fiili olarak hiçbir şey yapılmamasından ayrı eylemler yaparak işçilerin birleşmesini engellemeye, bir veya birkaç saatlik eylem yapılan veya tam gün grev yapılan yerlerde ise konfederasyonların asaişi sağlayarak düzene hizmet etmelerine kadar pek çok hamleye olanak tanıyacak esnekliğe sahipti. Bahsi geçen son noktada, özellikle Türk-İş içerisinde "muhalif" geçinen sendikaların üzerine, ve ayrıca KESK ve DİSK'in çok miktarda mücadeleci işçi barındıran sendikalarına büyük bir görev düşecekti. Tabii ki bir yandan da sendika ağaları arasındaki çıkar çatışmalarının da etkilerini görecektik bu süreçte.

 

İşçilerin 24 Mayıs'ta İstanbul'daki Türk-İş binasını işgal etmelerinin ardından, bahsi geçen muhalif sendikacılar, bir yandan işçilere ikiyüzlü desteklerini sunarken, diğer yandan işçilerin militan eylemini, bunun bir işgal olmadığını, işçilerin "evlerine" geldiklerini söylerek kabul edilebilir bir kılıfa sokmaya çalıştılar. Plan, 26 Mayıs'ta kontrol sağlayabilmekti. Öte yandan, Türk-İş işgallerinin Diyarbakır, Adana ve Ankara'ya yayılmaya çalışılıp İzmir ve Samsun'a yayıldığı 25 Mayıs günü, özellikle İstanbul ve İzmir'deki işgallerde muhalif sendikacıların gerçek yüzlerini göstermeleri sonucu işçiler onları da protesto ettiler. Tekel işçilerinin üyesi olduğu Tek Gıda-İş sendikası 26 Mayıs'ta 1 saatlik grev yapacağını ilan etmişti, işçilerin yanıtı "Bizim için Kumlu da Türkel de aynı" demek oldu. Aynı gün, KESK ile DİSK'in de bir saatlik iş bırakma yapmayı planladığı söylentisi ortaya çıkmıştı. Tek-Gıda İş'in gördüğü tepkiyi kendisinin de göreceğinden korkan ve üyesi olan işçilerin mücadele etmek istediğini bilen KESK yönetimi, 26 Mayıs'ta tam gün grev yapacaklarını açıklamak zorunda kaldı. DİSK ise gün içerisinde yapmayı planladığı eylemleri açıklamakla yetindi.

 

26 Mayıs grevini ne konfederasyonlar, ne de tekil sendikalar yaptılar. 26 Mayıs grevini, mücadele etmek isteyen işçi kitleleri gerçekleştirdiler ve sendikaların hepsinin bütün eylemlere dair odaklandıkları tek nokta, eylemlerin kontrolünü yitirmemekti. Ülke genelinde konfederasyonlara karşı ciddi bir öfke ve tepki ifade edilmiş olsa da, işçilerin kontrolü sendikadan tamamen aldıkları tek olay, İstanbul'da işçilerin işgal etmiş olduğu Türk-İş binası önünden başlayan eylemdi. Bunun haricinde Zonguldak Kozlu'daki taşeron madencilerin tüm gün yaptıkları grev kendiliğinden gelişti. Türk-İş geneli, ve ayrıca Kamu-Sen üyelerinin büyük çoğunluğunu eylemlerden uzak tutmak için seferber olmuşlardı. Kamu-Sen ve Memur-Sen konfederasyonları özellikle İzmir bölgesindeki demiryolu grevinde grev-kırıcılığına soyunmaktan çekinmedi. DİSK'in ve Türk-İş'in muhalif sendikalarının tutumu, mücadele etmek isteyen üye işçilerin eylemlerini olabildiğine kısa tutmak ve de genel eylemlerden olabildiğince ayırmak minvalindeydi. KESK'e gelince, içerisinde mücadele etmek isteyen emekçilerin şu dönemde en yoğun olduğu gözüken konfederasyon, temelde genel bağlamda eylemlerin asaişini sağlamaya çalıştı. 26 Mayıs, greve katılmasını engelleyemediği üyeleri en fazla olan KESK dışındaki konfederasyonların işçi sınıfı gözünde zaten düşük olan itibarını biraz daha zedelemiş oldu. KESK yönetimi ise, içerisine düştüğü durumu lehine çevirmeye çalışarak kendisini mücadeleci olarak sunmaya çalıştı.

 

Bu noktada, KESK'in 26 Mayıs'a dair tutumuna biraz daha detaylı bir biçimde değinmemiz gerektiği kanısındayız. Öncelikle şunu söylemek zorundayız ki, KESK 26 Mayıs grevine, iddia ettiği üzere her ilde tam gün katılmamış veya katılmaya çalışmamıştır. KESK yönetimi, bunu iddia ederken yalan söylemektedir. 26 Mayıs eylemlerine şu veya bu şekilde katılanların sayısı, 70,000 civarındadır, ki bu rakam içerisinde Zonguldak'ta iş bırakan 15,000 madencinin yanısıra DİSK ve Türk-İş üyesi başka işçiler de mevcuttur. Dahası, KESK'in işçilerin mücadeleci olmadığı işyerlerinde herhangi bir greve çıkma teşebbüsü olmadığı, en fazlasından bir saatlik iş bırakmalar örgütlediği bilinmektedir. KESK, yalnızca içerisinde mücadele etmek isteyen işçilerin ağırlığı daha fazla olduğu için daha çok alanlara çıkmış ve alanlarda daha uzun kalmış görüntüsü çizebilmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz, KESK'in Tokat'ta örgütlediği 20 kişilik eylem, iş KESK'e kalsa 26 Mayıs'ın nasıl olacağını gözler önüne sermektedir. KESK'in mücadeleci, devrimci ve benzeri olduğu yönündeki yanılgıya rağmen, KESK'in bu grevdeki yaklaşımı şaşırtıcı değildir, zira KESK Tekel sürecinden 26 Mayıs'a kadar hep diğer konfederasyonlarla ortak hareket etmiş, 1 Mayıs'ta kürsüyü işgal eden işçileri konfederasyonlar tek bir ağızdan kınadığında KESK de buna imza atmış, 21 Mayıs'ta grev fiili olarak iptal edildiğinde yine KESK diğer sendikalardan ayrılmamıştır. KESK'in 89 Bahar hareketinin soğurulması üzerine oluşum ve o dinamikle başlayan işçi hareketlerinin yenilgisi üzerine kuruluş tarihi de, onun işçi sınıfı mücadelelerine dair tutumunu ortaya koymaktadır.

 

Nihayetinde, hem konfederasyonlar, hem de sendikalar saflarının sermayenin safı olduğunu, sendika ağaları ise sınıflarının burjuvazi olduğunu, işçi sınıfının karşısında olduklarını tekrar göstermiştir. Sınıf hareketi yükseldikçe sendika ağalarını da sallamaktır. Konfederasyonlar, 26 Mayıs'ı durdurmayı başaramamışlardır. Ayrıca, İstanbul'da Türk-İş'in önünde başlayan eylemde gerçekleşenler, sendikanın kontrolü tamamen kaybedebileceğini, işçilerin insiyatifi tamamen kendi ellerine alabileceğini bütün ülkeye göstermiştir. Bugün bu grevi engellemekten aciz kalan sendika ağaları, yarın işçilerin kitlesel öz-örgütlülüğü karşısında darmadağan olacaklardır.

 

26 Mayıs'ın Bilançosu

 

26 Mayıs'ta bir genel grevin gerçekleştiğini söylemiz mümkün değil. 26 Mayıs'ta ülke geneli bir yana, tek bir şehirde dahi hayat durmadı. Öte yandan, yazıda ifade ettiğimiz üzere, 26 Mayıs grevi, işçi sınıfının mücadele etmek isteyen ve sendikalara rağmen mücadele etme iradesine sahip güçlü bir kesimi olduğunu ortaya koyması bakımından önem taşıyor. İşçi sınıfının çeşitli kesimlerindeki genel hoşnutsuzluğun yanı sıra, 24-25 Mayıs Türk-İş işgallerinin bu grevin gerçekleşmesinde çok ciddi bir payı olduğu kanısındayız. Eğer işçiler bu işgalleri gerçekleştirmiş olmasalardı, sendikalırın 26 Mayıs grevini engelleme gayesinin, tamamen olmasa da çok daha başarılı olacağını söylemek, kanımızca abartılı bir ifade olmayacaktır. Böylesi bir durum ise, hiç şüphesiz işçi sınıfı için ciddi bir yenilgi demek olacak ve işçiler arasında yaygın moral bozukluğu yaratacaktı. İşçilerin Türk-İş binası işgalleri, bu açıdan ülkede mücadele etmek isteyen bütün işçilere cesaret vermiş, işçi sınıfı hareketi tarihine geçecek öneme sahip eylemlerdir. 26 Mayıs'ta olanların kendisi de, pek çok işçinin sendikaları sorgulamasını getirecek nitelikte gerçekleşmiştir. 26 Mayıs, Türk-İş işgallerini gerçekleştiren işçiler için de kanımızca önem taşımaktadır. Başta Tekel işçileri olmak üzere, geçtiğimiz aylardaki mücadeleleri ile ülkedeki sınıf hareketinin başını çeken işçiler, bu eylem ile, güçlerinin ne olduğunu, sendikalarla savaşarak ne kadar işçiyi mücadeleye çekebileceklerini, ne kadar büyük bir etkileri olabileceğini görmüşlerdir. Bu deneyim, hiç kuşkusuz Türk-İş işgallerini gerçekleştiren öncü işçileri, bundan sonraki mücadelelerde paha biçilmez bir katkısı olacak çıkarımlar ve dersler ile silahlandırmıştır.

 

26 Mayıs'ı değerlendirirken, ister istemez 4 Şubat grevi ile de bir karşılaştıma yapmamız gerekmekte. Hatırlanırsa, 4 Şubat'ta konfederasyonların sonunda ilan etmiş oldukları grev, bir hayli sönük geçmiş, pek çok şehirde etkili olamamış ve o günlerde Ankara'nın göbeğinde devam eden Tekel mücadelesi için çok büyük bir moral bozukluğu kaynağı olmuş, daha öncesinde işçiler arasında hakim olan sendikalara genel grev ilan edilmesi için baskı yapma stratejisinin yerine Tek Gıda-İş sendikasının açtığı dava sürecinin sonuçlanması yönünde çaresiz bir bekleyişi hakim kılmıştı. 4 Şubat, adına genel grev denilmese de, sendikaların "genel grev" anlayışının mahiyetini de net bir biçimde ortaya koymuştu. Sözde grev kararını almış, grevi destekleyen, grevi gerçekleştiren dört konfederasyon, Türk-İş, Kamu-Sen, DİSK ve KESK, 4 Şubat'ı göstermelik bir grev olarak, bir grevden ziyade bir grevcilik oyunu olarak örgütlemişti. Bu bağlamda ülke genelinde, konfederasyonların engellemeye çalıştığı 26 Mayıs eylemlerine toplam katılımın, konfederasyonların örgütlediği 4 Şubat'a katılımın üzerinde olması şaşırtı değildir, ama sendikaların düzen için işlevini ifşa etmeleri bakımından anlamlıdır. İller genelinde ise 4 Şubat ile 26 Mayıs'ı karşılaştırırken gözümüze ilk çarpan, Kürdistan'daki katılım miktarındaki artış olmakta. 4 Şubat'a Kürt illerinde katılım cüzzi bir miktarda iken, 26 Mayıs'ta onbinlerce işçi greve gitti. Bunun yanısıra katılım miktarında ciddi bir fark yaşanan illerden bir tanesi de tabii ki Zonguldak oldu. 4 Şubat'ta bu ilde katılım bir hayli cılızken, 26 Mayıs'ta 15,000 işçi bu şehirde eylemdeydi. Kürt illeri ve Zonguldak kadar olmasa da, İstanbul'da da 26 Mayıs'a katılım 4 Şubat'ın üzerindeydi. En göze çarpan farklar bu şehirler olmakla birlikte, pek çok şehirde 26 Mayıs'a katılım 4 Şubat'ın üzerindeydi veya aşağı yukarı aynıydı. Bazı şehirlerde ise katılım 4 Şubat'ın bir miktar altındaydı. Öte yandan, 26 Mayıs'a katılımın genelde 4 Şubat'tan yukarıda olmasından daha önemlisi, 26 Mayıs ile 4 Şubat'ın sınıf mücadelesindeki yerinin ve etkilerinin karşılaştırılması olacaktır. Kanımızca 26 Mayıs, işçi hareketi açısından 4 Şubat'a kıyasla bir hayli olumlu bir yerde durmaktadır, zira sendikaların göz boyamak için gerçekleştirdikleri bir eylemden ziyade mücadele etmek isteyen işçilerin konfederasyonlara rağmen gerçekleştirdiği bir eylem olarak öne çıkmıştır. Kuşkusuz 4 Şubat grevine de mücadele etmek isteye pek çok işçi katılmıştı, fakat grevin genel olarak sınıf hareketine ve özellikle Tekel mücadelesine etkisi, yukarıda da belirttiğimiz gibi kanımızca olumsuz olmuştu. Buna karşın, 26 Mayıs grevinin, işçi sınıfının sendikaların kontrolünden öz-örgütlülüğe geçiş sürecinde olumlu etkileri olabileceğini, bu yolda bir basamak sayılabileceğini düşünüyoruz.

 

Grev sürecinin sendikalara dair gösterdikleri, grevin gerçekleşmesinde öncü işçilerin Türk-İş işgalleri ile oynadıkları rol, sendikaların grevi engelleme konusunda başarısız olmaları, İstanbul'daki eylemlerden bir tanesinde sendika ağalarının kontrolü tamamen kaybetmeleri, pek çok şehirde sendika ağalarının protesto edilmesi gibi gelişmeler, sınıf bilincinin gelişimi açısından 26 Mayıs büyük önem taşımaktadır. Bununla birlikte, şunu da ifade etmeliyiz ki 26 Mayıs ve benzeri bir günlük eylemler, mücadelenin niteliksel olarak ileri gitmesini sağlamaya kadir eylemler değildirler. Şu aşamada, sermayenin kriz dolayısıyla işçi sınıfına karşı yönelttiği saldırıları karşılaması için, sınıfın güçlü bir kesiminin bir gün ile sınırlı kalmayacak bir biçimde mücadeleye girmesi gereklidir. Şunu açıkça ifade etmek gereklidir ki 26 Mayıs eylemi bu hususta işçi sınıfı için pratik, maddi bir kazanım elde edememiştir. 26 Mayıs'ın elde ettiği kazanım, Aralık ayından beri ülke genelinde güçlenmekte olan sınıf hareketine önemli dersler bırakabilmesi, deneyimden çıkartılabilecek bu derslerin gelecekteki kitlesel ve uzun erimli mücadelelerin yoluna ışık tutabilecek olmasıdır.

 

Gerdûn

 

Tags: 

Santana Otel’inden Henüz Kovulan Bir İşçiden Bazı Tavsiyeler

 

Merhaba İşçi arkadaşlarım...

 

Ben Santana Otel'inde henüz işe başlamış bir işçiydim ve üç günün sonunda hiçbir sebep gösterilmeden işten kovulduğum haberini aldım. Bu yazıyı yazmamın sebebi eski bir deyişle 'söz uçar yazı kalır' denir ya, işte o sebeple ben de iş sürecinde yaşadıklarımı ve neden kovulduğumu ele alan bir metin yazma ihtiyacı hissettim. Çünkü biliyorum ki bugün benim başıma gelenler, yarın sizin de başınıza gelebilir. Beni bir kardeşiniz olarak görmenizi ve söylediklerimi dikkate almanızı istiyorum.

 

Arkadaşlar hepimiz Santana Otel'i çalışanlarıyız, buradaki işlerin yürümesi bizim sayemizde olmakta. Bizler bu otelin yemeğini, temizliğini kısaca söylemek gerekirse her şeyini yapmaktayız. Bizler olmazsak, Santana Otel'i de olmaz. Çünkü bizler her gün emeğimizle burayı yeniden üreten değerleriz. Öncelikli olarak sizden isteğim bu otelin en önemli değerinin siz işçi kardeşlerim olduğunuzu fark etmenizdir. Günde 12 saat çalışıyoruz hem de asgari ücrete....haftalık iznimiz yok ayrıca iş sözleşmesinde geçen haftalık 45 saat maksimum çalışma süresini  aşmamıza rağmen fazla mesai ücreti de almamaktayız. Diyebilirsiniz ki, iş mi var da ben bu çileyi çekiyorum? . Çok haklısınız... Bu noktada söyleyecek sözüm yok, ancak bilmenizi istediğim nokta hiç kimse onursuz bir şekilde bu koşullarda çalışmaya zorlanamaz. Evet, bugün çok rahatlıkla yeriniz başka bir işçiyle doldurulabilir. Gene haklısınız... ama bu demek değil ki sizler böyle ağır koşullarda özür dileyerek söylüyorum "hayvanca" çalışmaya zorlanabilirsiniz. Ben, kendimin ve sizlerin haklarınızı koruduğum için bugün işten atıldım. Fazla mesaiyle çalışmanın yasal olmadığını belirttiğimden, haftalık iznimizi istediğimden, bana baskı uygulamak isteyen ustabaşımla tartıştığımdan bugün işten kovuldum... Bu sıraladığım gerekçelerin ne kadar "insani" ihtiyaçlar olduğunu fark etmenizi istiyorum.

 

Burayı, yani Santana'yı, sadece Santana değil tüm dünyayı yaratan sizin gibi işçiler. Tarihte Mısır'daki Piramitleri yapanlar da kölelerdi, tek farkları sizin gibi emeklerini istedikleri yere satamamalarıydı... Yani sizler 'özgürsünüz',  emeğinizi istediğinize satma özgürlüğünüz var bu özelliğiniz Mısır Piramitlerini yapan kölelerden sizi ayıran en önemli özelliktir. Peki, işyerinde maruz kaldığımız yıldırma, bastırma, susturulmaya nasıl karşı gelebiliriz? Dediğim gibi Santana Otel'i sizlersiniz. Üretimden gelen gücünüzü, çalışmaktan gelen gücünüzü, benim gibi haksızlığa maruz kalan işçi arkadaşlarınızı koruyarak ve kendi aranızda dayanışarak aşabilirsiniz ancak. Sizden ricam, size psikolojik baskı uygulayan ve sizi yıldırmaya çalışan 'ustabaşılarınızı' ve sizin üzerinizde baskı uygulayan her türlü unsura karşı beraberce direnmeniz ve haklarınızı ortak şekilde aramanızdır. Bu dünyayı üretenler biz isek, neden bir araya gelerek haklarımızı herkesin çıkarı için aramayalım ki? Bugün tekel işçileri hakları için direnerek 4-C yasasını nasıl geri çevirdiyse ve hakları için mücadele ederek tüm Türkiye'nin gündemine oturduysa, sizler de bunu başarabilirsiniz, çünkü sizler annesiniz, babasınız, emekçisiniz, işçisiniz, üretenlersiniz... Haklarımızı aramamıza tek engel, aramızda patron yalakası olan "Kral'dan daha Kralcı" lümpen işçiler ve "ustabaşı"lardır. Daha onurlu bir yaşam bizim elimizde, onu beraber kuralım ve çocuklarımız için güzel bir dünya yaratalım... Saygılarımla...

Santana Oteli Resepsiyonu'nun eski çalışanı bir işçi...

 

TEKEL İşçileri Spor Bakanını Taca Attı

Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Faruk Özak, bugün Cevizlideki Tekel İşletmesi Spor Tesislerine gitti. Bakanın geldiğini haber alan 20 kadar Tekel işçisi saat 3 civarında işletmeye geldi. Bakanı "Gün Gelecek Devran Dönecek, AKP halka hesap verecek", "İsrail uşakları" sloganları ile protesto etti. Korumalarla işçiler arasında yaşanan arbedede bir kadın işçi başından yaralandı. Bakan çareyi apar topar arabasına binerek kaçmakta buldu. İşçiler arabayı tekmeleyerek kovaladılar.

Kadın işçinin bir sağlık problemi olmadığı öğrenildi.

 

Tags: 

Tekel İşçileri Tek-Gıda İş Sendikası Önünde

 

Pazar günü, direnişimizin 14. gününde; saat 15.00'te bir grup arkadaşımızla Türkan Albayrak'ın direnişinin 100.gün etkinliğine katıldık. Aynı saatlerde Bilgesu Erenus çadırlarımıza ziyarette bulundu.
Saat 18.00'de Galatasaray Lisesi önünde toplanarak, taksim tramvay durağına meşaleli bir yürüyüş yaptık. Taksim metrodan sloganlarımızla çıkarak, sloganlarla ve tekel bayrağımızla toplanma yerine gittik. Tekel işçisinin yanında olan birçok demokratik kitle örgütü, aydın ve sanatçılar da destek verdiği yürüyüşte yaklaşık bin kişi vardı.
Sırrı Süreyya Önder, Cezmi Ersöz, Bilgesu Erenus, Sadık Albayrak, Memet Esatoğlu, Limter-İş Başkanı Kamber Saygılı, Türkan Albayrak destek konuşmaları yaptılar.
Açıklamada okuduğumuz basın aşağıdadır.

 

2. TEKEL Direnişinin 14. Gününde Yapılan Basın Açıklaması Metnidir

 

İş, Güvenceli İş Ortamı, Yeterli Ücret İçin 4 C İptal Edilsin!

Haklarımızı, Birleşik Mücadeleyle Alabiliriz:

İşçiler Sendika Yönetimine!

 

17.10.2010

Değerli Basın Emekçileri,

78 günlük Ankara Direnişimiz, işçi iradesi yok sayılarak 2 Mart'ta sona erdirilmişti.

 

2 Mart'ın üstünden 6 aydan fazla zaman geçti. Hükümet 4 C dayatmasından vazgeçmedi. Hala işimiz yok. Sağlık ve sigorta haklarımızdan yararlanamıyoruz. Sosyal güvencemiz yok.

 

TEKEL işçisi ne istiyor? İş, iş güvencesi, sendika hakkı. İnsanca yaşayacak ücret.

 

Hükümet ne veriyor? İşsizlik, güvencesizlik, sendikasızlaştırma ve sefalet ücreti.

 

Sendika ne yapıyor? Anayasa Mahkemesine yapılan başvurunun sonucunu bekliyor! Mücadele etmek isteyen işçileri "provokatör, eşkıya" diye suçluyor. Sendikaya işçilerin girişini polis marifetiyle engelliyor.

 

Değerli Basın,

AKP hükümetini iktidarı boyunca hiç yaşamadığı kadar zor duruma sokan TEKEL işçileri, ağır bedeller ödeyerek yürüttükleri 78 günlük zorlu mücadeleyi "tarihte bir olay" ya da çocuklarımıza anlatacağımız bir anı olsun diye yapmadık. Bu mücadelemiz sırasında ölen işçiler oldu. Ailelerimizden intihar eden çocuklarımız oldu. Yanlarında olsaydık önleyebileceğimiz maddi, manevi bir çok olay yaşadık.

 

Kararlılığımızı AKP hükümeti de gördüğü için 4 C'de kısmi değişiklikler yapmak zorunda kaldı. Ancak 4 C ortadan kalkmadı, işimiz ve iş güvencemiz hala yok.

 

Değerli Basın,

Sendikamızın mücadeleden havlu atmış olmasına öfkeliyiz. Bizi yarı yolda bırakmasına kızgınız. Bugün Tek Gıda-İş Genel Merkezinin önünde bekleyişimizin 14'üncü günü. Gelip görenler bilecektir, çadırlarımızı kurduk ve kadrolu iş hakkımız verilene kadar mücadele edeceğimizi ilan ettik.

 

Holding gibi sendika binasında bizim aidatlarımızla yaşayan sendikacılar sıcak odalarında yaşarken, bize sendikanın kaldırımında, yağmurun altında, soğukta çadırlarda yaşamak düştü.

 

İşçiler sendikalarına giremiyor. Sendika binası çevik kuvvet otobüsleri, zırhlı araçlar, tazyikli su panzerleriyle korunuyor. Kimden korunuyor? Bizden, işçilerden. Ankara'da polis yine karşımızdaydı ama sendika yanımızdaydı. Şimdi sendika da karşımıza geçti. Bu işte bir terslik yok mu?

 

Soruyoruz: 1 Nisan'da açıkladığı eylem takvimini, her ay Ankara'da olacağız, Ağustos'tan sonra süresiz olarak yeniden Ankara'dayız diye eylem kararını kamuoyuna açıklayıp sonra da uygulamayan sendika olur mu? Aldığı kararları uygulaması için demokratik baskı yapan işçilere, üyelerine "eşkıya" diyen sendika olur mu? Üyesini sendika binasına sokmayan sendikacı olur mu?

Kimse aklından çıkartmasın: Eğer Mustafa Türkel diye bir genel başkan, Tek Gıda-İş diye bir sendika varsa, işçilerin sayesinde var. İşçiler yoksa sendika da yoktur!

 

Değerli Basın,

Anayasa Mahkemesinin 4 C'yi iptal edeceğini, TEKEL işçilerine kadrolu iş olanağı vereceğini kimse iddia edemez. Özellikle referandumun ardından bu ihtimal daha da azalmıştır. Anayasa Mahkemesine başvuru yapılmış olması mücadele etmemize engel değil.

 

Nitekim 4 C'nin iptal başvurusu yüksek mahkemeye yapıldıktan sonra sendikanın kararıyla 1-2 Nisan'da Ankara eylemini yaptık. Tek Gıda-İş her ay Ankara'da olacağız eylem kararları, dava mahkemedeyken karar altına alındı.

 

Tek Gıda-İş yönetimi aldığı kararları uygulamayarak işçiden koptu. Mücadeleden vazgeçti. İşçinin gözünde iki Mustafa yani "Kumlu ve Türkel" arasında  fark kalmadı.

 

Değerli Basın,

TEKEL mücadelesinin bize öğrettiği bir gerçek, sayımız ne olursa olsun, haklı ve meşru bir mücadele her zaman başarıya ulaşacaktır. Bu nedenle bugün binlerce işçinin vicdanı, kararlılığı ve temsiliyetiyle bu mücadelede yer alıyoruz.

 

İkincisi, işçilerin hükümete ve patronlara karşı mücadelesinin önündeki en büyük engellerden biri sendika yönetimleri. Sendikalarda koltuk çıkarları işçilerin çıkarlarının üzerinde yer alıyor. Yolsuzluklar almış başını gidiyor. Sendikalar denetlenemiyor. İşçiler sendikalarına giremiyor. Sendika bürokrasisi işçinin önüne geçen, onu frenleyen en önemli güçlerden biri.

 

Öyleyse, mücadelemizi büyütmeliyiz. Sendika ağaları tabii ki bize engel olacak. Sayımızı çoğaltmak, birlikte mücadele edersek mümkündür. İşçi sınıfından yana tüm sendikacıları, demokratik kitle örgütlerini, siyasi partileri ortak hedeflerimiz için yan yana gelmeye çağırıyoruz. Bundan böyle ağa, ağayı, bürokrat bürokratı, işçi işçiyi destekleyecek.

 

Demokratik, şeffaf, kirlenmemiş bir sendikaya olan ihtiyaç çok açık. Tüm sendikalarda işçilerin ve emekçilerin denetimini sağlamak üzere birleşmeliyiz. Sendikalar, işçiler için sendikacılara bırakılmayacak kadar önemlidir. Hak alıcı bir işçi hareketi için, işçilerin sendikalaşmasını destekleyelim, sendikaların başındaki bürokratları kovalım.

 

Herkese iş, iş güvencesi, güvenli gelecek için, 4 C kaldırılsın!

İş, güvenceli iş ortamı için birleşik mücadeleye! Yaşasın İşçilerin Birliği!

 

TEKEL İŞÇİLERİ

TEKEL GÜNLÜĞÜ

DİRENİŞİN 17. GÜNÜ - 20.10.2010

 

Yine; yeni bir güne günaydın, diyerek kalktık. Pınar Sağ geldi ziyaretimize. Yanımızda olduğunu ve bizi desteklediğini söyledi. Akşam saatlerinde 2 arkadaşımız HSGGP'ye tekel direnişiyle ilgili bildirilerimizle bilgi vermeye gitti. Bizi destekleyeceklerini söylemişler. Bir arkadaşımız da gene aynı platformun merkez toplantısına gitti. Bizim de içinde olduğumuz 4 gündem maddesi tartışılmış. Onlar toplantıdayken bir gurup genç geldi ziyaretimize şarkılar türküler söyledik. Halaylar çektik.

HSGGP'de, Cumartesi akşamı 18.30'da AKP'ye bir yürüyüş düzenlenmesi kararı alınmış. Boş durmak yok.

 

 

DİRENİŞİN 18.GÜNÜ - 21.10.2010

 

Yoğun bir gündü. Sabah kahvaltı yaparken Metin'e telefon geldi.

Cumhuriyet gazetesine Mustafa Türkel bir demeç vermiş. Gazeteyi aldık, aynen şöyle yazıyordu: Anayasa Mahkemesi'nin kararını beklediklerini, söz konusu işçilerin (yani bizim) ne yapmaya çalıştığını anlayamadığını söylemiş. Aynı zamanda " Tekel Direnişi boyunca, direnişi provoke etmek isteyen bir grup, neredeyse hareketi sekteye uğratmaya çalışıyorlar, söz konusu işçilerin ne yapmaya çalıştıklarına anlam veremiyorum" demiş.

Bunun üzerine basını da köşe yazarlarını da arayarak haber yapmalarını istedik. NTV geldi. Cumhuriyet gazetesiyle birlikte Pınar Sağ geldi. Dün söz vermişti ıspanak pişirmiş bize. Oldukça güzel ve lezzetliydi. Ellerine sağlık Pınar Sağ. Güzel sesinden de türküler söyledi.

 Elektirik Mühendisleri Odası'ndan  geldiler . Kahvaltılık getirmişler.

 

 

DİRENİŞİN 19. GÜNÜ - 22.10.2010

 

Yine yazılar, yazılar. Türkel sessizliğini bozdu. 3 gündür gazetelerde demeçleri var. Sürekli bize  saldırıyor. Ne olduğumuzun belli olmadığından, ne yapmaya çalıştığımızı anlamadığına kadar her şeyi haykırıyor basına.  Çizmeci Gıda'da ki işçilerin direnişini de 16. gününde mücadeleye sokakta devam edeceğiz diye bitiren bir Türkel klasiğine daha tanık olduk bu sabah.

Akşam Kadıköy'de Moğollar'ın konseri vardı. Cahit  Berkay'la görüştük direnişimizin duyurusunu yaptık. Ardından da NTV 'yi ve Levent Kırca'yı aradık tv programı için, yardımcı olacaklar.

Akın Birdal'la görüştük. Hafta içi meclise çağırdı. Biz bu direnişi onurumuzla bitirdiğimizde karşımızdaki herkes utanç duyacak kendisinden.

 

 

DİRENİŞİN 20.GÜNÜ - 23.10.2010

 

   Yoğun bir gün. Akşam yürüyüş var, Şişli Camisi'nden AKP ye. Çadır kalabalıktı bugün.  Gençler yardıma geldiler.  Pankartlar, dövizler hazırlandı yola çıktık hep birlikte. Şişli Camisi'nin önünde toplandık. Yürüyüş pozisyonuna geçtik kalabalıktı. AKP'nin  önünde Tek Gıda'nın önü gibi polis barikatıyla kapanmıştı. İski , İtfaiye İşçileri, Aynur Çamalan  tersane işcileri vardı, Türkan Albayrak da oradaydı. Grup Yorum da geldi. Türkan Albayrak konuşma yaptı. Basın açıklamamızı Hüseyin Abi okudu yürüyüş bitince çadıra döndük.

 

 

DİRENİŞİN 21. GÜNÜ - 24.10.2010

 

Bugün sessiz sakin bir gün. Ara ara ziyaretçiler gelip gidiyor. Akşam arkadaşlarla toplantı yaptık güzel bir sohbetti ama üşütmüşüm. Keyifsizdim ve de çok başım ağrıyordu.

Tersane işçilerinin basın açıklaması vardı. Arkadaşlardan bir kısmı destek için gittiler, çok istediğim halde gidebilecek durumda değildim, bir ağrı kesici aldım yattım, uyumuşum. Kalktığımda baş ağrım kesilmişti.

Buraya gelen  arkadaşlarla  sohbet ettik, anlamlıydı. Arkadaşlar da gelince "Demir Çeneli Melekler" diye bir film vardı onu izledik. Şu anki durumumuzla ilgili çok güzel mesajlar veriyordu. Beynimin bir köşesine kazıdım. Kadınların seçimlerde oy kullanma hakkıyla ilgili bir filmdi. Çok mücadele verdiler. İnançlı ve kararlıydılar. İşkencelere maruz kaldılar ama o inançlılık ve kararlılık onların zaferiyle sonuçlandı ve daha iyi anlaşılıyor ki kararlılık kazanım için büyük bir adım.


RAHATSIZLANAN İŞÇİ ARKADAŞIMIZ HAKKINDA BİZE ULAŞAN E-MAİL

Merhaba

1)      ARKADAŞIMIZ RAHATSIZLANDI!

2)       tekel direnişimizde  başından beri direnişte olan arkadaşımız, Salih İnceağaç şeker hastasıdır.

Arkadaşımız direnişimizin 23. gününde (bugün) saat 12.30 civarında,şekerinin 30'a düşmesi sonucu rahatsızlandı. Çağrılan ambulansca ilk müdahalesi yapıldı. Müdahaleyi gerçekleştiren doktor, şekerin 30'a düşmesinin hayati tehlike yarattığını, şekerinin biraz daha düşmesi durumunda hayatını kaybedebileceğini belirtti.

Arkadaşımız, yapılan müdahale sonucu iyi durumdadır.

Sağlığında yaşanan bu olumsuzluk, yaşadığımız koşullar neticesindedir. Gelişebilecek her olumsuzluğun sorumlusu, Tek Gıda -İş sendikası Başkanı ve yöneticileri olacaktır. Kamuoyuna duyururuz. 26.10.2010

      3) ilk 16 günümüzde yaşadıklarımızı arkadaşlarımızın kaleminden yayınlamıştık. 17. günden 22. günü kadar olan kısmını ekte gönderiyoruz.

 

 

      4) direnişimizi ziyaret ederek destek veren pınar sağ ve grup yorumla ilgili video görüntülerini ve direnişimizle ilgili her türlü gelişmeyi blog adresimizden  tekeldirenisi2010.blogspot.com
takip edebilirsiniz.

 

      5) sesimizin daha fazla kişiye ulaşması için size gönderdiğimiz bu maili elinizdeki adreslere göndermenizi rica ediyoruz

 

sevgi ve selamlarımızla...

 

DİRENİŞTEKİ TEKEL İŞÇİLERİ

--
HER YER TEKEL HER YER DİRENİŞ!
4 C'YE KÖLE OLMAYACAĞIZ!
İŞİMİZİ VE HAKLARIMIZI İSTİYORUZ!

tekeldirenisi2010.blogspot.com

 

 

Tags: 

Yarın ne olacak?

 

Bugün genel grevin gerçekleşmesi, emekçilerin Tekel işçilerinin mücadelelerinin kendi mücadeleleri olarak gördüklerini gösteriyor. Emekçilerin birçoğu kendilerinin bu saldırılardan doğrudan etkileneceklerini görebiliyor. Türkiye'de, hükümetin özelleştirmeler yoluyla daraltmayı hedeflediği büyük bir kamu sektörü var. Bugün Tekel'de olanlar yarın diğer sektörlerde olacak. Tekel işçilerinin bugün doğrudan maruz kaldığı saldırılara yarın diğer sektörlerdeki işçiler maruz kalacak. Kamuda farklı isimlerle, farklı sektörlere dayatılan bu çalışma koşulları, özel sektör için de geçerli. Bunun yanı sıra giderek artan işsizliği düşünüldüğünde işçi sınıfının tümünün yaşam koşullarına ne denli büyük bir saldırının gerçekleştiğini görmek zor değil. Her birimiz kendi hayatımızın ne kadar yoksullaştığını zaten biliyoruz ama önemli olan kamuda olsun özel sektörde olsun bu saldırının genel bir saldırı olduğunun farkına varmak. Tekel işçilerinin onurlu mücadelesi, bu koşullar altında tüm işçi sınıfına bir umut oldu. Bugün onların kazanması, tüm işçi sınıfının kazanması anlamına geliyor. Bu mücadele çalışma ve yaşam koşullarına yöneltilen genel saldırıyı durdurma gücüne sahip.  Tam da bu nedenle, emekçilerin bugün neden grevde, sokaklarda olması gerektiği çok açık.

 

Peki yarın ne olacak? Binlerce işçi, yağmura, kara, soğuğa rağmen 52 boyunca Türk-İş binasının önünde beklediler ve sendikaları bir günlük grev ilan etmek zorunda bıraktılar. Fakat bu grev tek başına, hükümetin ekonomik programının çok önemli bir parçasını değiştirmesi için yeterli olmayacaktır. Grevin ardından Erdoğan, büyük ihtimalle kararından vazgeçmeyecektir.

 

Sendikaların bu grevin ardından ne yapacağını hep birlikte göreceğiz fakat etkili bir rol oynayacakları oldukça şüpheli. Sendikaların bu grevin çağrısını yapmaları çok uzun sürdü. Aslında bu çağrıyı yapmalarının nedeni de işçilerin güvenini tamamen kaybetmekten korkmaları oldu.  17 Ocak'taki mitingden sonra Türk-iş binasında Mustafa Kumlu'yu arayan işçiler "İşçi düşmanı, AKP'nin uşağı" sloganları atıyorlardı. Birçok işçi, bu süreçte sendikaların işçilerin çıkarları için çalışmadığının farkına vardı. Bunu, Batman'dan bir tekel işçisinin şeker işçilerine yazdığı mektup açıkça dile getiriyordu: "Emekçi, onurlu Şeker İşçisi kardeşlerimiz, Bugün Tekel İşçisinin vermiş olduğu onurlu mücadele tüm emekçilerin, hakları elinden alınanlar için tarihi bir fırsattır. Bu fırsatı tepmemek adına siz emekçi kardeşlerimizi de bu onurlu mücadelenin içinde görmek bizi daha çok sevindirir ve güçlendirir. Arkadaşlar özellikle şunu belirtmek istiyorum ki şu an sendikacılar sizlere "Biz bu işi çözeriz" diye umut vaat edebilirler. Ama biz de aynı süreçten geçtiğimiz için şunu çok iyi biliyoruz ki onlar tuzu kuru ve hiçbir hayat endişesi olmayan insanlar. Ama emeği elinden alınacak, hakları gasp edilecek olan sizlersiniz. Bugün bu mücadelede yer almazsanız yarın sizin için çok geç olabilir. Sonuçta siz olmazsanız da bu mücadele zaferle sonuçlanacak, bundan herhangi bir kuşku ve endişemiz yoktur. Çünkü şunu iyi biliyoruz ki emekçiler tek vücut olunca başaramayacakları hiçbir şey yoktur. Bu duygularla bütün Tekel İşçileri adına sizi saygı ve tüm içtenliğimle selamlıyorum."

 

Tekel işçileri bu mücadeleyi devam ettirmekte kararlı. Yapılan referandurumda %99 devam oyu kullanıldı. Sadece 28'i yani %1'den azı 4C koşullarını kabul etti. Fakat bu kararlılık kazanmak için yeterli değil. Burada bulunan herkesin anladığı üzere gerekli olan dayanışma ve birliktir.

 

Tekel işçileri, diğer emekçilerden destek almaya, onların da eyleme geçmesini sağlamaya çalıştı. Fakat mücadelenin yayılmaması, onları açlık grevi gibi eylemlere sürükledi. Fakat bu diğer sektörlerde hiç mücadele olmadığı anlamına gelmiyor. Onlar da mücadele etme isteği gösteriyorlar. İtfaiyecilerin, demir yolu emekçilerinin, hastane emekçilerinin ve diğerlerinin mücadeleleri bunu açık ifadeleridir. Fakat bu kıvılcımlar tek başına kaldığında sönmeye mahkûmdur ancak onların buluşması, bir yangına dönüşmesi ile kazanabiliriz.

 

Yarın Tekel işçileri Türk-İş önünde mücadeleye devam ederken biz ne yapacağız? Bu eylemi ardından, işlerimize geri dönüp hayatlarımıza devam mı edeceğiz? Her emekçi için sorun bu mücadeleye nasıl devam edebileceğimiz, bu mücadeleyi nasıl geliştirip yayabileceğimizdir. Tekel işçilerini düzenli olarak ziyaret etmek, işçi arkadaşlarımızla bu mücadeleyi geliştirmek için neler yapabileceğimizi tartışmak için toplanmak, TEKEL işçilerini konuşmaları için bu toplantılara davet etmek bu mücadelenin gelişmesi için yapabileceklerimiz. En önemlisi ise tüm bunların gerçekleşmesi için sendikalara bel bağlamamamız, kendi işimizi kendimiz yapmamız gerekiyor çünkü onlar bizim adımıza bizim için hareket etmediler; etmeyecekler. Yarın Tekel işçilerine ne olacağının sorumluluğu emekçilerin ellerindedir, aynı bu mücadeleyi kazanma gücünün emekçilerin kendi ellerinde olduğu gibi.

 

Tags: 

Ömer Dinçer ve Şilili Madenciler

 

37 Şilili madencinin yeraltındaki çilelerinin son bulduğunu öğrendiğimiz gün başka bir maden faciası haberi aldık. Bu sefer haber, Çin'den geliyordu. 20 madenci ölmüş, 20 madenci de yeraltında mahsur kalmıştı. İş kazalarında dünya çapında 20.000 ölüme neden olan bu tehlikeli endüstride Çin sadece üretimde değil aynı zamanda ölüm oranlarında liderliği elinde tutuyor. Resmi rakamlara göre, geçen yıl, Çin'de madencilik sektöründe 2.631 işçi hayatını kaybetti ki birçok kaynak resmi rakamların gerçeğin çok altında kaldığını ve ciddi biçimde sorunun görmezden gelindiğini düşünüyor.

 

Şükürler olsun Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer, Türkiye'de hiçbir zaman böyle bir sorun yaşanmayacağı konusunda bizi bilgilendirdi. Bakana göre, Şili'de kurtarma çalışmalarını abartıyorlardı. Türkiye'de böyle bir şey yaşanmış olsaydı, üç gün içersinde madenciler kurtarılmış olurdu.

 

Zonguldak Karadon'daki maden kazasının ardından altı ay geçmesine rağmen göçük altında kalan iki madencinin cesetlerinin hala yeraltında olduğu ve yetkililerinin cesetlerin çıkarılıp ailelerine teslim edilmesi için konuyu gündemlerine dahi almadığı bir ülkede yaşarken bakanın bu yorumları bir hayli garip görünüyor.

 

Yaşadığımız ülkede, geçen yıl 62 maden kazasında 92 madenci hayatını kaybetti. Bu yıl, Mayıs ayında Zonguldak'daki Karadon madeninde 30 işçinin, Şubat ayında Balıkesir Dursunbey'de 17 işçinin öldüğü büyük facialar ve çok sayıda da küçük kazalar yaşandı. Tabiî ki de tüm bu kazalar hükümetin bize anlattığı gibi kaderdi ve madenciler güzel ölmüşlerdi.

 

Şile'de de durum daha iyi değil. Son kazadan önceki aylarda hükümete madenin güvenli olmadığını ve üretimin durdurulması gerektiğini söyleyen birçok rapor gelmişti fakat açık ki çok dikkate alınmamıştı. Yeraltında mahsur kalan işçiler kurtulduklarında ise bir sürprizle karşılaştılar. Yer altında geçirdikleri süre için ücretlerinin kesilecekti. Patronları muhtemelen karları arttırma ihtiyacı ile düşük güvenlik koşullarında çalıştırdığı işçilerin yeraltında 68 gün boyunca özgürlüklerinden mahrum kaldıklarını değil de tatilde falan olduklarını düşünüyor.

 

Türkiye Taşkömürü Kurumu istatistiklerine göre, 1995 ile 2009 yılları arasında, 2.687 işçi hayatını kaybetti, 326.321 işçi de maden kazalarında yaralandı. Daha kötüsü ise 2004 yılında madencilik sektöründeki yapılan yeni düzenleme ile birlikte maden kazalarında işçilerin ölüm ve yaralanma oranlarında ciddi bir artış oldu. Özellikle altın madenlerinde güvenlik koşulları konusunda kötü bir sicile sahip olan Güney Afrika'da ise son birkaç yılda maden kazalarında ölüm oranları düştü. Bunun nasıl gerçekleştiği ise oldukça ilginç. Aynı şirkette çalışan işçiler, ne zaman bir işçi kazada hayatını kaybetse 24 saatliğine işi durdular. Grevlerin neden olduğu kar kaybı ise maden sahiplerinin iş güvenliğine daha çok dikkat etmesini sağladı.  

 

Sabri

 

İSKİ İşçilerinden Çirkin Saldırılara Cevap

 

Asağıda yayınladığımız yazı, www.iskiiscileri.com adresinde, İSKİ işçileri genelinden bağımsız bir biçimde, site şifrelerini ele geçiren bir unsur tarafından yayınlanmış olan, ve 2 Mayıs'ta 'İşçi' Filmleri Festivali'nde olaylar için direnişteki işçileri suçlayıp festivali düzenleyenleri aklayan, dışarıdan unsurların manipule etmiş olduğu bir basın bildirisine yanıt olarak İSKİ işçileri tarafından yazıldı. İşçileri bu yazıyı yazmaya iten, burjuva solunun kimi yapılarının bulaşmış olduğu iddia edilen tertip, direnişteki işçilerin birliklerini parçalamak ve mücadelelerini baltalamak amacı gütmektedir. Bu bağlamda İSKİ işçilerinin ortaklaşa olarak verdikleri bu yanıt kanımızca çok büyük önem taşımaktadır. İSKİ işçilerinin sitelerinden kaldırmış oldukları tertip yazısı ise, halen Halkevleri denilen örgüte yakınlığı ile bilinen sendika org isimli sitede yayınlanmaktadır.

EKA


Sitemizde 07.05.2010 tarihinde yayınlanan "56. Gününde İSKİ Direnişi" başlıklı basın bildirisi Direnişteki İski işçilerinin görüşü ve onayı alınmadan 1 kişi tarafından kaleme alınmış, dışarıdan manipule edilmiş, emrivaki bir tertiptir. Bu yazıyı direnişteki İSKİ işçileri olarak tekzip ediyoruz.

09.04.2010 tarihinde Tekel, İSKİ, Samatya, İtfaiye, Marmaray, Sinter Metal, Esenyurt Belediye, Atık Kağıt ve ATV-Sabah direnişçileri olarak kurduğumuz platform: "Herbirimiz kölece çalışmaya kölece yaşamaya hayır demek için, ücretlerini alamadığı için, işten atıldığı için, taşerona hayır demek için ve güvencesizlikle mücadele etmek için direnişteyiz. Bir araya gelmemiz ve birlikte mücadele etmemiz gerektiği üzerinden, sınıf dayanışmasının en ileri örneğini sergileyerek tüm işçi kardeşlerimize örnek olmak ve birleşe birleşe kazanacağız sloganını slogan olmaktan çıkarıp somut karşılığını yaratmak için toplandık. Bundan sonraki süreçte işçi sınıfına dönük saldırıları püskürtmek, direnişlerimizin dayanışmasını sağlamak, uğruna bedeller ödediğimiz 1 Mayıs'a direnişlerimizin ortak iradesiyle yürümek, 1 Mayıs'ı ve sınıfın gündemlerini belirleyenin ihanetçi sendika bürokrasisi değil işçiler olması gerektiğine inandığımız için direnişteki işçiler platformu altında birleştik." açıklamasıyla kendi ilan etmiştir.

Biz İSKİ işçileri, 1 Mayıs işçi ve emekçi bayramına damgasını vuran, kürsü işgalini gerçekleştirerek Mustafa Kumlu'yu AKM binasına sığınmak zorunda bırakan eylemi bilfiil örgütleyen Direnişteki İşçiler Platformunun bir bileşeniyiz.

30 Nisan'da Direnişteki İşçiler Platformu olarak yayınladığımız "1 Mayıs'ın ve kürsünün gerçek sahibi işçi sınıfıdır, öncü işçilerdir, direnişteki işçilerdir!" sloganını kendine şiar edinen bildirimizde kürsüyü işbirlikçi sendika ağalarına bırakmayacağımızın net bir mesajını vermiştik. Kararlılığımızı, Taksim 1 Mayıs'ında kürsüden direnişteki işçiler olarak sınıf haini Kumlu'yu konuşturmayarak, meşru söz hakkımızı sendika ağalarının baskı ve engellemelerine rağmen fiilen kullanarak gösterdik.

1 Mayıs'ta yankı yaratan eylemimizi takiben, 2 Mayıs'ta beşincisi düzenlenen Uluslar arası İşçi Filmleri Festivaline davet edildik. Direnişimizin bilincine ve dayanışmacı ruhuna yaraşır biçimde festivale katıldık. Tertip komitesi Direnişteki İşçiler Platformu'ndaki direnişçilerin, protokolde oturacağı ve kürsü kurularak kendilerine söz hakkı verileceği yönündeki ifadelerine rağmen sözlerinin arkasında durmamıştır. Daha da ileri giderek biz Direnişteki İşçilerle Mustafa Türkel ve diğer sendikacıların protesto edilmemesi için pazarlık yapmaya yeltendiler. Bunu da "burası eylem yeri değildir" gibi sözlerle meşrulaştırmaya çalıştılar. Buna pabuç bırakmayacağımız anlaşıldığı anda da, bizi kendileri davet ettiği halde, biz direnişteki işçilere oturacak koltuk dahi göstermeyerek "Arka taraflarda bir yerde durun" diyebildiler. "Eğer protesto etmekte ısrarcıysanız, buradan gidin", gibi tarih ve sınıf bilinciyle çelişen bir ifadeyi kullanabildiler. Bu noktadan sonra biz direnişteki işçiler olarak "Kahrolsun sendika ağaları, Satılmış sendika istemiyoruz" sloganlarımızla salonu terkederken, protokolde zaten Mustafa Türkel'in oturtulmuş olduğunu gördük. Bu hayret verici tutum karşısında protestomuzu Rüya Sineması önünde oturma eylemi biçiminde devam ettirdik.

1 Mayıs'ta platformumuzun tutarlılığının ve kararlılığının bir göstergesi olan kürsü işgalinin pek çok kesim tarafından desteklendiğinin ve sahiplenildiğinin gerçekliği ortadayken, 2 Mayıs'taki festivali düzenleyenlerin, 1 Mayıs'ta kendini gösteren; kürsüyü işçiye kapayan gerici zihniyetle paralellik göstermiş olması manidardır.

1 Mayıs'taki sendikal bürokrasiye karşı işçi inisiyatifiyle yapılan kürsü işgalini destekler görünenlerin, ertesi günkü festivale 1 Mayıs'taki (ve hatta 2 Nisan'daki) işçi protestolarına konu olan sendika bürokrasisinin başlıca temsilcilerinden Mustafa Türkel'i -hem de protokol konuşmacısı olarak- davet edilmesini samimiyetsizlik olarak değerlendiriyoruz.

Direnişteki İşçiler Platformu'nun bir bileşeni de olan biz İSKİ işçilerinin çabası, işçi sınıfının mücadele inisiyatiflerini geliştirmektir. Bunun başlıca engellerinden olan hain sendika ağalarını her ortamda ve her alanda protesto edecek ve konuşturmayacağız.

İSKİ Direnişçileri
14 Mayıs 2010

 

İşçi Filmleri Festivali mi?

Mücadeleci işçilerin kaleme aldığı, 2 Mayıs'ta İstanbul'daki İşçi Filmleri Festivali'nde, festivali duzenleyenler ile festivale çağırılmış işçiler arasında çıkan olayları açıklayan bu yazıyı sitemizde yayınlıyoruz. Sendika patronlarına her dünyayı dar eden mücadeleci işçilerin kararlılığının ve kaleme aldıkları metnin netliğinin önemini ayrıca vurgulamak istiyoruz.

"Biz Direnişteki İşçiler Platformu olarak (Tekel, İSKİ, İtfaiye, Samatya, Marmaray, TÜBİTAK, Atık kağıt İşçileri, Esenyurt Belediye İşçileri, Sinter Metal işçileri, ATV-Sabah grevcisi) 2 Mayıs günü İşçi Filmleri Festivalinin açılışına davet edildik. Taksim Meydanından Rüya Sinemasına yürüyüşle geldiğimizde önde 2, 3, 4, ve 5. sıralardaki koltukları direnişteki işçilere ayırdıklarını bildirdiler. Bizleri bu koltuklara oturttuktan sonra programı konuşmak için başka bir odaya çağırdılar. İçeriye girdiğimiz andan itibaren konuşmaların nasıl yapılacağı konusunda mutabık kaldıktan sonra protokolden davet ettikleri başta Mustafa Türkel ve diğer Türk-İşli sendika ağalarını protesto etmememiz konusunda bir pazarlık başladı.

Bizler Direnişteki İşçiler Platformu olarak işçileri satan, işçilerin mücadelesinde barikat oluşturan, işçi mücadelelerinin içini boşaltan sendika ağalarına karşı sessiz kalamayacağımızı açık bir şekilde belirttik. Ve sendika ağalarının konuşacağı zaman salonu sessiz bir şekilde terk ederek protesto edeceğimizi bildirdik. Ve bu konuda anlaştıktan sonra salona girdiğimizde bize ayırdıklarını söyledikleri koltuklara sendika ağalarını oturtmuşlardı. Bize de salonun bir kenarında beklememizi, beğenmiyorsak çıkıp gitmemizi söylediler. Bunun üzerine biz direnişteki işçiler olarak bu tutumu protesto ederek Kahrolsun sendika ağaları, Satılmış sendika istemiyoruz, Direne direne kazanacağız! sloganları atarak salonu terk edip Rüya Sineması önünde bir saatlik oturma eylemi yaptık.

Oturma eylemi sırasında yanımıza gelen tertip komitesi bizim yaptığımızı eleştirerek bunun organizasyon hatası olduğunu ve yerlerin bilinçli olarak doldurulmadığını iddia etmişlerdir.

Ancak bizler bilmekteyiz ki bu, sendika ağalarını sessiz bir şekilde salonu terk ederek protesto etmemizi engellemek için yapılmış bir hamledir. Bu tartışmalar sırasında Halkevleri Genel Başkanı İlknur Birol, yaptığımız bu oturma eylemini kastederek Şu saatten sonra yaptıklarınızı Halkevlerine yapılmış sayıyoruz dedi. Sendika eleştirecekseniz yerleri bellidir şeklinde konuştu. Biz direnişteki işçiler olarak adını işçilerden almış, özünü işçi direnişleriyle oluşturmuş bir festivalde, işçilere ihanet eden, direnişleri satan, sınıf mücadelesinin önünde barikat oluşturan sendika ağalarını protesto edemeyeceksek bunun yeri neresidir?

Tüm mücadelelerin önünde engel oluşturan sendika ağalarının böyle bir etkinliğin onur konuğu olarak ağırlanmasını kınıyor ve buradan tüm emekçilere ve emek dostlarına bu vesileyle sesleniyoruz: Adını sınıftan ve mücadeleden alan her türlü etkinliğe sınıfa ihanet etmiş sendika ağalarının çağrılmasını protesto ettiğimizi ve bundan sonra sendika ağalarının katıldığı her etkinliğe gelerek bu ihaneti protesto edeceğimizi duyuruyoruz. 1 Mayısta kürsüyü gerçek sahiplerine veren biz direnişteki işçiler olarak, tüm kürsülerde sadece mücadele eden işçilerin, emekten yana mücadele veren ve ağır bedeller ödeyen devrimcilerin olması gerektiğine inanıyoruz."

Basına ve tüm emek kamuoyuna duyurulur.
Direnişteki İşçiler Platformu

 

Tags: 

İşçiler, Konfederasyonların "Teşhir ve Tecrit" Tehdidini Boşa Çıkardı

İşçiler, Konfederasyonların "Teşhir ve Tecrit" Tehdidini Boşa Çıkardı: 1 Mayıs 2010'un Mücadele Ateşi Türk-İş İşgallerinde Yanıyor

24-25 Mayıs tarihlerinde gerçekleşen Türk-İş binası işgallerine dair, İstanbul'da bu eylemi gerçekleştirmekte olan işçilerin yaptığı açıklamayı internet sitemizde yayınlıyoruz. Bilindiği üzere, 24 Mayıs'ta Tekel işçileri, sendika konfederasyonlarının 26 Mayıs genel grevine dair tutumlarına karşı çıkarak Türk-İş İstanbul 1. Şube binasını işgal ederek binadan "İşçiler ölüyor, sendikalar susuyor", "Türk-İş'ten hesap soracağız" yazılı pankartlar sarkıttılar. 24 Mayıs günü İstanbul işçi sınıfının özellikle şu anda mücadele etmekte olan kesimlerinden büyük destek gören işgal eylemi, 25 Mayıs'ta ülke genelinde çeşitli şehirlere sıçradı. Bu tarihte İzmir, Ankara, Diyarbakır, Adana ve Samsun'da başta Tekel işçileri olmak üzere mücadeleci işçiler çeşitli Türk-İş binalarını işgal ettiler veya etmeye çalıştılar. Samsun'da birkaç saat süren işgalin ardından işçiler 26 Mayıs grevinin ardından binaya geri dönebileceklerini ifade ederek eylemlerini bitirdiler. Adana'da binayı işgal etmeye çalışan işçiler polis ve sendikacıların şiddetli saldırısına maruz kaldılar. İşçilere saldıranlar arasında Türk-İş 4. Bölge Başkan Yardımcısı Edip Gülnar da vardı. İşçilere küfürler savuran sendikacıya işçiler "Edip Gülnar'dan hesap soracağız" diyerek yanıt verdiler. Diyarbakır'da işçilerin Türk-İş binasını işgal edeceğini öğrenen sendikacılar, çareyi binanın kapılarını kilitleyip kaçmakta buldular, işçiler ise bunun üzerine bina önünde oturma eylemi yaptılar. Ankara'da Türk-İş Genel Merkez binasını işgal etmeye çalışan işçiler önce sendikanın güvenlik elemanları, ardından ise polis tarafından saldırıya uğradılar, altı kişi gözaltına alındı. İşgale destek vermek için yola çıkan Tekel Ankara işletmesi işçileri de yol da alıkonularak gözaltına alındılar. Ankara'da gözaltına alınanlar akşam saatlerinde serbest bırakıldılar. İzmir'de ise Tekel işçileri Türk-İş bölge temsilciliği binasını işgal ettiler. İşçilerin işgaline, kısa bir süre içerisinde onlarla dayanışmak için motorlu taşıt işçileri ve belediye işçileri de katıldı, sonrasında ise mücadele içerisindeki UPS işçileri işgali desteklemek için binanın girişinde eylem yapmaya geldiler. İşçiler, Türk-İş'in yapılan eylemleri desteklediğini ilan eden ‘muhalif' kanadından bürokratları da protesto ettiler. Aynı gün, İstanbul'da da, daha önce eylemlerini desteklediğini ilan etmiş olan Tek Gıda-İş sendikasının 26 Mayıs'ta 1 saatlik grev yapacağını ilan etmesi üzerine, işçiler ‘muhalif' Türk iş bürokratlarını protesto ettiler ve "Bizim için Kumlu da Türkel de aynı" dediler.

Yayınladığımız açıklamada yapılan sendikalara sahip çıkılması vurgusunun, sendikaların kurulu düzene eklemlenmiş niteliği ve yapılarından kaynaklı olarak mümkün olamayacağı kanısındayız. Öte yandan işçi mücadeleleri için gerçek alternatifi de yazıda öne atılan birleşik emek meclisleri oluşturulması fikrinde görüyoruz. Zira geçtiğimiz yüzyıl içerisinde işçilerin kendi mücadelelerini kendi ellerine almaları ve ileri taşımaları, bütün işçilerin bir parçası olacağı kitlesel işçi toplantıları gibi öz-örgütlülük biçimleri ile gerçekleşmiştir. Son dönemdeki mücadeleleri ile bütün ülkedeki işçi sınıfına örnek teşkil eden işçilerin böylesi bir çağrı yapmış olması kanımızca ülkedeki sınıf hareketi için çok büyük önem taşımaktadır. Şüphesiz yapılan Türk-İş işgallerinin kendileri de, Türkiye işçi sınıfı hareketi tarihine geçecek öneme sahiptir.

EKA


Haklarını arayan işçiler, konfederasyonların "teşhir ve tecrit" tehdidini boşa çıkardı: 1 Mayıs 2010"un mücadele ateşi Türk-İş Bölge Temsiciliklerinde yanıyor...

Dört konfederasyon (Türk-İş, DİSK, KESK, Kamu-Sen) 22 Şubat'ta, Tekel işçilerinin mücadelesi sürerken 12 maddelik talepler listesi yayınlayarak "Eğer hükümet bu konularda adım atmazsa 26 Mayıs'ta üretimden gelen gücümüzü kullanacağız" demiş ve tarih vererek genel grev kararını açıklamışlardı.

12 maddelik talepler listesinin birinci maddesi şöyleydi: "Başta 4-C olmak üzere güvencesiz, kuralsız, esnek tüm istihdam uygulamalarından vazgeçilmesi ve bu alandaki yasal düzenlemelerin değiştirilmesi, iş güvencesinin çalışma yaşamında temel bir hak olarak uygulanması, geçici işçiliğin bir kölelik düzeni olarak yaygınlaştıran ve kamuoyunda "kiralık işçilik" olarak bilinen düzenlemenin yasalaştırma girişimlerinden tümüyle vazgeçilmesi, taşeronlaşma girişimlerine son verilmesi"...

Dokuzuncu maddede ise "iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin iş cinayetlerini de önleyecek şekilde yasal güvenceye kavuştururulması"ndan söz ediliyor.

22 Şubat kararları 4 Şubat'ta gerçekleştirilen grevin eksikleri göz önüne alınarak kaleme alınmış ve daha etkili olabilmesi için 4 Şubat grevinin zayıf olmasının nedenleri arasında sayılan "greve hazırlık zamanının darlığı" göz önüne alınarak 3 aylık bir süre öngörülmüştür.

22 Şubat ile26 Mayıs arasında ne yapılacağı da karar altına alınmıştır:
Konfederasyonların ortak açıklamasında "Bu taleplere ilişkin emekçileri ve kamuoyuna bilgilendirmek için sempozyum, konferans, kapalı salon toplantıları gibi faaliyetler ile kitlesel basın açıklamaları, yürüyüşler, mitingler ve benzeri eylemlerin ortaklaşa hayata geçirilmesine, uluslararası kamuoyunun duyarlı hale getirilmesi amacıyla ILO, ITUC, ETUC ve benzeri örgütlerle bu amaçlar doğrultusunda bağlantılar kurulmasına karar vermiştir" denilmektedir.
Şimdi soruyoruz: Aradan 3 ay geçti, konfederasyonların hangisi ne yaptı? Hangi bilgilendirme, kamuoyu oluşturma amacıyla panel, toplantı, basın açıklması yapıldı?
Daha da vahimi Zonguldak Karadon'da 30 madenci hem taşeron hem de iş güvenliği eksikliği sebebiyle iş cinayetlerine kurban gitti. 4C uygulaması devam ediyor. İşten çıkarmalar sürüyor, sendikasızlaştırma saldırısı hız kesmedi. Toplusözleşmeler tıkandı, grev kararları alınıyor.
Yani 26 Mayıs grevinin gerekçeleri azalmadığı gibi arttı. Buna karşın konfederasyonlar grev kararını sulandırıp altını boşalttılar.

Tekel işçilerinin 78 günlük mücadelesinden bugüne kadar yaşanan bir dizi ihanet karşısında sessiz kalamazdık. Şimdilik öncü işçilerin başını çektiği sendikalarına sahip çıkma, bürokratlara tepki eylemleri devam ediyor. İzmir ve Samsun'da Tekel işçileri Türk-İş Bölge Temsilciliklerinde eyleme geçmiş bulunuyor. Diyarbakır Temsilcilği kapıyı kilitleyip binayı terk etmiştir. Adana'da Bölge başkan Yardımcısı Edip Gülnar polisle işbirliği yaparak işçilere saldırmıştır. Ankara'da ise Türk-İş ile polisin işbirliği sayesinde işçiler gözaltına alınmıştır. İşçi kardeşlerimizin destek eylemlerinin diğer illere yayıldığı haberlerinden gurur duyuyoruz, Türk-İş ile polisin işbirliğini kınıyoruz.

Niçin bu eyleme başvurduk? Bunun birkaç nedeni var.

Birincisi, söz verip de yapmayan, işçilere umut verip onların umudunu boşa çıkartan sendikacı istemiyoruz. Kararların işçilerle birlikte alınmasını istiyoruz. Sendikaların sahibi olan işçilerdir, onların elinden sendikalarını alamazsınız diyoruz.

İkincisi, 26 Mayıs genel grev kararının gerekçeleri fazlasıyla vardır. Bunu gerçekleştirmeyen konfederasyonları kararlarını düzeltmeleri için uyarıyoruz. Greve çıkın ve işçilerin hakların alana kadar mücadeleyi sürdürün. O zaman biz sizin yanınızda olacağız.

Üçüncüsü, 9 Mayıs'ta miting düzenleyen 6 Konfederasyonun 1 Mayıs değerlendirmesinde ifade edilen ve kürsüye çıkan işçileri "işgalci" "birliği sabote eden" olarak görerek, "teşhir ve tecrit" edeceklerini açıklayan konfederasyonların bu açıklamalarını düzeltmelerini, sözlerini geri almalarını istiyoruz.

Kuşkusuz sendika bürokrasisine karşı gösterdiğimiz sembolik tepkilerimiz, genel bir mücadele biçimi değildir. Bürokrasiye karşı mücadelenin yöntem ve biçimlerini de işçiler kendi deneyimleriyle bulacaklardır. Ancak 1 Mayıs'ta Taksim'de 24 Mayıs'ta Türk-İş 1. Bölge'de ifade olunan eylemlerin "demokratik tepki, hak arama ve tabanın sendika yönetimlerini uyarması" olarak değerlendirilmesi gerekir. Konfederasyonları kınarken özünde birinin diğerinden farkı olmadığını da ifade etmek istiyoruz.

"Önünüzde 3 ay vardı, grevi örgütlemediniz, sorumlusu konfederasyon yönetimleridir" diyoruz.

İşçilerin tabanda örgütlenerek Birleşik Emek Meclisleri'ni oluşturarak sendika bürokrasisine karşı mücadeleyi yükselteceğini, aynı zamanda da hak mücadelesini yürüteceğine olan inancımızla, bütün işçileri 26 Mayıs'ta greve destek vermeye, alanlarda yer almaya davet ediyoruz.

26 Mayıs'ta DİSk ve KESK'in ayrı alanlarda toplanarak eylem yapmasını da doğru bulmuyoruz. İşçiler olarak saat 12.00'de Taksim Meydanı'nda toplanıp Türk-İş Bölge'de Türk-İş yönetiminin 26 Mayıs grevinden kaçan tutumunu protesto edeceğiz.
Bütün demokratik kamuoyunu, emekten yana örgütleri tabanla birleşmeye, 26 Mayıs saat 12.00'de Taksim Meydanı'nda buluşmaya davet ediyoruz.

Yaşasın işçilerin birliği!
Yaşasın birleşik mücadele!

Tekel, İtfaiye, İSKİ, Esenyurt Belediyesi, UPS, Atık Kağıt, TÜBİTAK işçileri, ATV-Sabah grevcileri