2012 - Mart

1940: Troçki Suikasti

20 Ağustos 1940’ta Troçki, Stalin’in madunlarından biri tarafından katledildi. İkinci emperyalist savaş henüz başlamıştı. Bu makalede yıl dönümü modasından biraz taviz verecek de olsak; amacımız sadece proletaryanın büyük bir figürünü hatırlamak değil, aynı zamanda onun bazı hatalarını ve savaşın başında tutunduğu politik tavırlarını incelemek. Bir hayat boyu tamamen işçi sınıfının davasına adanmış kararlı ve tutkulu militan faaliyet sonrasında Troçki, bir devrimci ve savaşçı olarak öldü. Tarih kavgadan dönmüş hatta işçi sınıfını satmış devrimcilerin örneğiyle doludur. Rosa Luxemburg ve Karl Liebchneckt gibi bütün ömrü boyunca inancını koruyup kavgada ölenlerin sayısı ise azdır. Troçki de bu insanlardandır.

Troçki son yıllarında Sosyal Demokrasi’ye girişçilik politikası, birleşik işçi cephesi gibi bir dizi oportünist tavrı savunmuştur ve komünist solda bunlar 1930’lar boyunca haklı bir şekilde eleştirmiştir. Fakat o hiçbir zaman Troçkistlerin onun ölümünden sonra yaptığı gibi düşmanın saflarına, burjuvazinin safına geçmemiştir. Özellikle emperyalist savaş sorununda sonuna kadar devrimci hareketin geleneksel tavrını, emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesini savunmuştur.

Emperyalist savaş yaklaştıkça, Troçki’nin ortadan kaldırılması dünya burjuvazisinin olmazsa olmaz hedeflerinden birine dönüşmüştür.

İktidarını sağlamlaştırmak ve onu karşı-devrimin baş mimarı yapan politikalarını sürdürmek için Stalin, ilk olarak birçok devrimciyi, eski Bolşevikleri ve özellikle de Lenin’in Ekim devrimini birlikte inşa ettiği yoldaşlarını yok etti. Fakat bu kadarı bile yeterli değildi. 1930’ların sonlarında askeri gerginlikler yükseldikçe Stalin’in emperyalist politikalarını geliştirebilmek için Rusya’da daha serbest olmaya ihtiyacı vardı. İspanya’da savaşın başlamasıyla birlikte 1936 yılı davalarla ve ilkin Zinoviev’in, Kamenev’in ve Smirnov’un1 sonra Piatakov ve Radek’in ve son olarak da “Rykov-Bukharin-Kretinsky” grubu olarak adlandırılanların infazıyla geçti. Fakat sürgünde olmasına rağmen Troçki Bolşeviklerin en tehlikesi olarak kaldı. Stalin 1938’de zaten Troçki’nin oğlu Leon Sedov’u Paris’teyken katledebilmişti. Artık sıra Troçki’nin kendisine gelmişti.

1930’larda Sovyet ordusunun Batı Avrupa’da ki karşı-istihbaratının başında olan general Walter Krivitsky Stalin’in Ajanıydım 2 adlı kitabında şöyle sorar; “Bolşevik devriminin bütün Bolşevikleri öldürmesi gerekiyor muydu?”. Her ne kadar bu soruya bir cevap verme çabası göstermemişse de kitabı oldukça net bir cevap ortaya koymaktadır. Moskova duruşmaları ve son Bolşeviklerin tasfiyesi savaşa doğru yürüyüş için ödenen bedel oldu; “Stalin’in gizli amacı [ki bunda Almanya ile ortak bir anlayış içerisindeydi] aynıydı. Mart 1938’de Stalin Lenin’in en yakın çalışma arkadaşları ve Sovyet devriminin babaları olan Rykov-Bukharin-Kretinsky grubunun yargılandığı on günlük büyük davayı düzenledi. Hitler’in nefret ettiği bu Bolşevikler Stalin’in emriyle 3 mart’ta infaz edildi. 12 Mart’ta Hitler Avusturya’yı işgal etti (…) 12 Ocak’ta Hitler ve yeni Sovyet elçisi arasında önlerinde dizilmiş bütün bir Berlin diplomatik tugaylarının karşısında dostane ve demokratik görüşmeler gerçekleştirildi”. Bunu 23 Ağustos 1939’da Hitler ve Stalin arasında gerçekleştirilen Alman-Sovyet paktı izledi.

Ne var ki, eski Bolşeviklerin ortadan kaldırılması ilkin ve öncelikle Stalin’in iç politikası sorunu idiyse de, aynı zamanda bütün dünya burjuvazisinin de işine gelmekteydi. İşte bu yüzden de Troçki’nin kaderi de baştan çizilmişti. Bütün dünyanın kapitalist sınıfının çıkarları için, Ekim Devriminin sembolü olan Troçki’nin ölmesi gerekiyordu! “Fransa’nın Üçüncü Reich elçisi olan Robert Coulondre 3 tam İkinci Dünya Savaşı öncesinde Hitler ile yaptığı son görüşmesini anlatırken çarpıcı bir tanıklık aktarır. Stalin ile yaptığı pakttan elde ettiği avantajlardan dolayı kendiyle övünen Hitler gelecekteki büyük askeri başarılarının manzarasını çıkararak konuşmasını bitirir. Fransız büyük elçisi cevap olarak onun “sağduyusuna” seslenerek, uzun ve korkunç bir savaşı takip edebilecek ve savaşa katılan bütün hükümetleri yutabilecek toplumsal çalkantılardan ve devrimlerden bahseder. Büyükelçi ‘kendinizi şimdiden galip görüyorsunuz… Fakat bir başka olasılığı, galibin Troçki olma olasılığını hiç düşündünüz mü?” der. Hitler bunun üzerine (sanki boğazı tıkanmış gibi) sıçrar ve bu olasılığın yani Troçki’nin galibiyetinin Fransa ve Britanya’nın Üçüncü Reich’e karşı savaşa girmemesi için bir başka neden olduğunu söyleyerek bağırır”. 4 Isaac Deutscher Troçki’nin bu konuşmayı duyduktan sonra verdiği şu tepkinin altını haklı olarak çizmiştir; “bunlara devrimin hayaleti musallat olmuş ve ona da bir insanın adını veriyorlar”. 5

Burjuvazinin planları için Troçki ölmeliydi6 ve kendisi de günlerinin sayılı olduğunun farkına varmıştı. Onun yok edilmesi, eski Bolşeviklerin veya Rus sol komünistlerinin öldürülmesinden daha öncelikliydi. Eski Bolşeviklerin katli Stalin’in mutlak iktidarını güçlendirmesini sağlamıştı. Troçki’nin katli ise Rus burjuvazisi de dahil dünya burjuvazisinin tümü açısından, savaşa girmek için ellerinin serbest kalması anlamında önemli bir ihtiyacın tatminin temsil ediyordu. Dünya savaşına giden yol, bir kere Ekim Devriminin en son büyük figürü ve en ünlü enternasyonalist temizlendikten sonra çok daha açık hale gelecekti. Stalin onu yok etmek için GPU’nun bütün gücünü kullandı. Hayatına kast eden bir çok hareket defalarca tekrarlandı. Stalinist makineyi hiçbir şey durduramaz gibi gözüküyordu. Troçki’nin ölümünden kısa bir süre önce, 24 Mayıs 1939’da bir komando timi evine gece yarısı saldırdı. 200-300 el ateş ettiler ve el bombaları attılar. Şans eseri, pencereler yerden oldukça yukarıda inşa edilmişlerdi ve Troçki, karısı Natalia ve torunları Sjeva yatak altına saklanarak mucizevî bir kurtuluş gerçekleştirdiler. Fakat bunu takip eden saldırıda Ramon Mercader diğerlerinin beceremediğini bir buz kıracağıyla gerçekleştirdi.

Fakat Burjuvazi için Troçki’nin katledilmesi yeterli değildi. Lenin’in Devlet ve Devrim’de çok yerinde bir şekilde belirttiği gibi: “Büyük devrimciler yaşarken baskıcı sınıflar onları amansızca yok eder, öğretilerine haince bir düşmanlıkla, en amansız nefretle ve en vicdansız yalan ve iftira kampanyalarıyla cevap verirler. Devrimciler öldükten sonra ise onları zararsız figürlere dönüştürmek, bir nevi onları azizleştirmek, ezilen sınıfları aptal yerine koyma maksadıyla “teselli etmek” için isimlerinin etrafına “kutsal bir hale” yerleştirmek ve aynı zamanda da devrimci doktrinin içeriğini boşaltmak için kısırlaştırmak, basitleştirmek ve devrimci köşelerini yontmak için çeşitli girişimlere başlarlar (…) [Marxist] doktrinin devrimci yanını, onun devrimci ruhunu bozar, siler ya da çıkarırlar. Burjuvazi için kabul edilebilir olan ya da öyle gözüken yönleri ön plana çıkarıp onları sulandırmaya çalışırlar” 7

Troçki söz konusu olduğunda bu pis iş, onun ardılı olduğunu iddia eden Troçkistler tarafından yapılmıştır. Troçkistler Troçki’nin oportünist tavırlarını SSCB’nin emperyalist kampını savunmak için olduğu kadar son emperyalist savaştan beri bütün ulusal savaşları meşrulaştırmak için kullana geldiler.

4. Enternasyonal 1938’de kurulduğunda Troçki yaklaşımını kapitalizmin “ölüm döşeğinde”, son çırpınışlarını yaptığı fikri üzerinde inşa etmişti. Komünist Sol’un İtalyan Fraksiyonu’da aynı fikri savunmuştu. Troçki’nin bu döneme yönelik yaklaşımına katılmakla birlikte bunun sonucu olarak “üretici güçler artık büyümemektedir” 8 diyerek ifade ettiği sonuca katılmıyoruz. Troçki kapitalizmin ölüm döşeğinde olduğunu belirtip, kapitalizmin ilerici bir toplumsal form olmaktan çıktığını ve onun sosyalist dönüşümünün artık tarihsel olarak gündemde olduğunu söylerken tamamen haklıydı. Ne var ki, 1930’lar da devrim için koşulların olgun olduğunu düşünürken yanılgı içerisindeydi. İtalyan Solu’nun aksine, ilkin Fransa’da sonra İspanya’da Halk Cephesinin iktidarını devrimin başlangıcı olarak adlandırdı. 9 Gerçekte 2. Dünya Savaşına doğru gidilirken, onu devrimin o an için güncel olarak gündemde olduğuna inanmaya iten tarihsel gelişimin bu yanlış kavranışı, bu dönemde geliştirdiği oportünist tavırları anlamakta kilit bir öneme sahiptir.

Somut biçimiyle Troçki’nin bu yaklaşımı, onun 4. Enternasyonal’in kuruluşunda ortaya attığı “Geçiş Programı” kavramında ifadesini bulmuştur. Gerçekte bu bir dizi gerçekleştirilmesi imkansız talebin işçi sınıfının bilincini yükselteceği ve sınıf mücadelesini keskinleştireceği varsayımı üzerine kuruluydu. Bu kavram onun bu dönemdeki politik stratejisinin temel taşıydı. Troçki Geçiş Programındaki önerileri reformist olmadığını düşünüyordu çünkü ona göre bunlar zaten hiçbir zaman uygulanmak hedefi taşımadığı gibi uygulanamazlardı da. Aslında, bunlar kapitalizmin işçi sınıfına kalıcı reformlar önermesinin imkânsızlaştığını göstermeyi ve sonuç olarak da onun çöküş içerisinde olduğunu ortaya çıkararak sınıf mücadelesini kapitalizmin yıkımına doğru itmeyi hedefliyordu.

Aynı temelde Troçki, özünde dünya çapında bir savaş ve militarizm 10 çağında, Geçiş Programının uygulanmasını sağlayacak bir çerçeve olan ünlü “Proleter Askeri Programı”nı (PAP) 11 geliştirdi. Bu politik yönelimin silah altındaki milyonlarca işçiyi devrimci fikirlere kazanacağı umuluyordu. Bunun temelinde, devlet tarafından işletilen ama sendikalar gibi işçi sınıfı kurumlarının kontrolünde bulunacak olan özel okullarda seçilmiş subayların kontrolünde, işçi sınıfı için zorunlu askeri eğitim talebi bulunmaktaydı. Açık ki hiçbir kapitalist devlet işçi sınıfına böylesi talepleri karşılayamaz çünkü bu bir devlet olarak kendi varlığını yadsımak olacaktır. Troçki’nin bakış açısı ise kapitalizmin silah altındaki işçiler tarafından yıkılacağı, tıpkı 1. Dünya Savaşında olduğu gibi bir proleter ayaklanmanın uygun koşullarının yaratılacağıydı.

Bir çok sefer mevcut savaşın bir öncekinin devamı olduğunu belirtmiştik. Fakat devamlılık tekrarlanma anlamına gelmez (…) ikinci emperyalist savaş karşısında bizim politikamız, devrimci proletaryanın politikası, ilk emperyalist savaş sırasında, özellikle Lenin’in liderliğinde yürütülen politikanın bir devamıdır.” 12

Troçki’ye göre koşullar 1917’de olduğundan bile daha uygundu. Çünkü kapitalizm yeni bir savaşın başında olmasına rağmen tarihsel bir çıkmaz sokakta olduğunu nesnel olarak ispatlamış diğer yandan da öznel olarak işçi sınıfı dünya çapında büyük bir deneyim kazanımı biriktirmişti.

Ajitasyonumuzun kökünde olması gereken işte bu [devrim] perspektifidir. Mesela sadece kapitalist militarizme karşı bir tavır geliştirme ve burjuva devletini savunmayı reddetme meselesi değil, iktidarın ele geçirilmesine doğrudan hazırlanma ve sosyalist anavatanı savunma meselesidir.” 13

Troçki tarihsel akışın hala proleter devrimine doğru olduğunu düşünürken çoktan yönünü kaybetmişti. İşçi sınıfının durumunu ve burjuvaziyle arasındaki sınıflar arasındaki güçler dengesini doğru değerlendirmeyi beceremedi. 1930’lar sırasında sadece İtalyan Komünist Solu insanlığın açık derin bir karşı devrim sürecinden geçtiğini, proletaryanın bu dönem için yenildiğini, bu noktada tarihin çelişkisine tek olası çözümün burjuvazininki yani emperyalist dünya savaşı olduğunu gösterebildi.

Ne var ki, onu oportünizme iten bu “militarist” fantezilerine rağmen Troçki sağlam bir şekilde enternasyonalist zemin üzerinde durmaya devam etti. Fakat emekçi kitleleri devrime kazanmak için (Geçiş programıyla işçi mücadelelerinde ve askeri politikasıyla orduda) “sağlam” durmaya çalıştıkça kendisini marksizmin klasik perspektifinden uzaklaştırmış ve proletaryanın çıkarlarına karşıt bir politikayı savunurken buldu. “Taktiksel” olması niyetlenen bu politika ekonomik taleplerinin karşılanması için işçileri burjuva devletine bağlamaya ve onları iyi bir burjuva çözümünün olanaklı olduğuna inandırmaya eğilimli olduğundan gerçekte aşırı derecede tehlikeliydi. Kabul edilemez olanı meşrulaştırmaya çalışan bu ”incelikli ve gizli” taktik savaş sırasında Troçkistler tarafından geliştirilecek özellikle (2. Dünya savaşındaki “Anti-faşist” burjuvazinin işgal bölgelerindeki silahlı kanadı olan) Direnişe katılmaları ve vatan savunmasına girişmeleri yoluyla burjuva kampına dönmelerinin yolunu açacaktı.

Fakat temel olarak Troçki’nin kendi “askeri politika”sına verdiği önemli nasıl anlamalıyız? Ona göre insanlığın karşı karşıya olduğu perspektif artan ölçüde sınıflar arası silahlı mücadelenin damgasını taşıyacak olan bütünlüklü bir toplumsal militarizasyondu. Buna insanlığın kaderi her şeyden önce askeri düzeyde belirlenecekti. Sonuç olarak proletaryanın esas görevi kapitalist sınıftan iktidarı söküp alabilmek için acil olarak hazırlanmaktı. Bu bakış açısını özellikle savaşın başında şöyle ortaya koymuştu:

İşgal edilecek olan ülkelerde kitlelerin durumları anında kötüleşecektir. Sınıfsal baskının üzerine ulusal baskı da eklenecek ve bunun da asıl yükü işçilerin sırtına yüklenecektir. Bütün diktatörlükler arasında yabancı bir işgalcinin totaliter diktatörlüğü en katlanılamazıdır” 14

Silahlı bir askeri her Polonyalı, Danimarkalı, Norveçli, Hollandalı ve Fransız işçisinin yanına yerleştirmek imkansızdır” . 15

Fethedilen bütün ülkelerin hızla barut fıçılarına dönüşmelerini kesin olarak bekleyebiliriz. Tehlike daha çok patlamaların çok erken, yeterli hazırlık olmadan gelişmesi ve yalıtılmış yenilgilere dönüşmeleri. Ne var ki aynı zamanda genel olarak bir Avrupa ve dünya devrimini kısmi yenilgileri hesaba katmadan düşünemeyiz” . 16

Ne var ki, bu durum Troçki’nin sonuna kadar proleter bir devrimci olarak kaldığı gerçeğini değiştirmez. Bunun kanıtı ise genelleşmiş emperyalist savaşa karşı tek proleter devrimci tavır konusunda bulanık olmayan bir pozisyon geliştirmek için yazdığı “Alarm” olarak da bilinen 4. Enternasyonal’in Manifestosu’nun içindedir:

Aynı zamanda bir an için bile olsa bu savaşın bizim savaşımız olmadığını unutmuyoruz (…) 4. Enternasyonal politikasını kapitalist devletlerin militer ganimetleri üzerine değil bütün ülkelerdeki egemen sınıfların alaşağı edilmesi için emperyalist savaşın kapitalistlere karşı işçilerin savaşına dönüştürülmesinde, dünya sosyalist devriminde görür (…) Bizler işçilere onların çıkarlarıyla kana susamış kapitalistlerinki arasında hiçbir ortaklık olamayacağını açıklarız. Bizler işçileri emperyalizme karşı harekete geçiririz. Bizler bütün savaşan ve tarafsız ülkelerdeki işçilerin birliği için propaganda yaparız.” 17

Troçkistlerin “unuttuğu” ve ihanet ettiği işte budur.

Buna kıyasla sınıfsal perspektiften bakıldığında Troçki’nin “Geçiş Programı” ve “Proleter Askeri Strateji”nin tam bir fiyasko olduğu ortaya çıkmıştır. Çünkü II. Dünya Savaşının sonunda hiçbir proleter devrimi olmadığı gibi, PAS 4. Enternasyonalin militanlarını “demokrasi” ve Stalinizmin sadık kurşun askerlerine dönüştürerek bu katliama katılmalarını meşrulaştırmasını sağlamıştır. İşte tam da bu noktada Troçkizm kesin olarak düşman kampına geçmiştir.

Şurası açık ki, Troçki’nin hatası, İtalyan Komünist Solu’nun net bir biçimde ortaya koyduğu gibi tarihsel akışın kaçınılmaz olarak karşı devrimine ve bu yüzden de dünya savaşına doğru gittiğini anlayamaması olmuştur. 1936’da bile gidişatının hala devrime doğru olduğunu düşünerek “Fransız devrimi başladı” diyebilmiş 18 İspanya’da ki durum içinse “Dünyanın işçileri İspanyol proletaryasının yeni zaferini dört gözle beklemektedir” 19 diyebilmiştir. Böylelikle gerçekte dünyadaki durum ters istikamette giderken Troçki işçi sınıfına olan bitenin özellikle Fransa’da ve İspanya’da devrim yönünde geliştiğini söyleyerek büyük bir politik hataya düşmüştür: “SSCB’den kovulduğu 1929’den suikastla öldürülüşüne kadar Troçki dünyayı sürekli olarak tepe taklak görmüştür. Esas görevin yenilgiden kurtulabilen devrimci enerjiyi toparlamak, ilk ve öncelikli olarak da devrimci dalganın tam bir politik bilançosunu çıkarmak olduğu bir sırada Troçki, proletarya gerçekte yenilmiş olmasına rağmen körlemesine bir şekilde aslında onun ileriye doğru yürüdüğünde ısrar etmiştir. Bu yüzden 50 yıldan uzun bir süre önce yaratılmış olan 4. Enternasyonal, basitçe karşı devrimin önünde geri çekiliş sürecinde olduğu için işçi sınıfı yaşamının içerisine akamadığı boş bir kabuktan başka bir şey olamadı. Bu hata yüzünden Troçki’nin bütün eylemleri sadece zaten çok zayıf olan dünyanın devrimci güçlerinin 1930’lar boyunca daha da dağılmasına ve en kötüsü bu güçlerin büyük bir kısmının emperyalist savaşa katılması ve Halk Cephesi hükümetlerine verilen “eleştirel” destek yoluyla kapitalist pisliğine sürüklenmesine yol açtı.” 20

Troçki’nin SSCB karşısında takındığı tavır da onun en ciddi hatalarından biriydi. Stalinizme saldırmasına rağmen aynı zamanda SSCB’yi “sosyalist anavatan” ve en azından “yozlaşmış bir işçi devleti” olarak düşündü ve savundu.

Fakat bütün bu politik hataların dramatik sonuçlarına rağmen Troçki, ölümünden sonra kendi “takipçilerinin” olduğu gibi işçi sınıfının düşmanı olmadı. Savaşın başında gelişen olayların ışığında Troçki özellikle de SSCB söz konusu olduğunda politik yargılarını gözden geçirmesi gerekebileceği olasılığını kabul edebilmişti.

25 Eylül 1939 tarihli SSCB ve savaş başlıklı son yazılarından birinde şöyle demekteydi:

Yönelimimizi değiştirmiyoruz. Fakat farz edelim ki Hitler namlularını doğuya çevirsin ve Kızıl Ordu işgali altındaki bölgeleri ele geçirsin (…) Bu durumda Bolşevik-Leninistler elde silah Hitler’e karşı mücadele edecekler aynı zamanda bir sonraki adımda da Stalin’in alaşağı edilmesini hazırlayabilmek için Stalin’e karşı devrimci propagandaya girişeceklerdir…”.

Troçki elbette SSCB’nin doğası üzerine olan analizini savunmuştur fakat onun kaderini 2. Dünya Savaşı testinde geçeceği yargının sonucuna bağlamaktadır. Aynı makalede Troçki eğer Stalinizm savaştan muzaffer ve güçlenmiş bir şekilde çıkacak olursa (Troçki’nin olmayacağını zannettiği bir şeydir bu) SSCB ve hatta genel politik durum üzerine vardığı yargıları yeniden gözden geçirmesi gerekeceğini söylemektedir:

Fakat eğer mevcut savaşın devrimi provoke etmeyip proletaryanın çöküşü ile sonuçlanacağını düşünürsek bu durumda alternatif olarak tek bir olanak çıkmaktadır: bu da demokrasinin hala mevcut olduğu yerlerde totaliter rejimlere dönüşmesiyle tekelci sermayenin devletle birleşmesi daha da çürümesidir. Bu koşullar altında proletaryanın toplumun liderliğini ele geçirmeyi becerememesi Bonapartist ve faşist burjuvazi içerisinden doğacak yeni bir sömürücü sınıfın gelişmesine yol açabilir. Bu da büyük ihtimalle bir çöküş rejimi olacak ve uygarlığın alacakaranlığını işaret edecektir.

Eğer proletarya gelişmiş kapitalist ülkelerde iktidarı alıp SSCB’de olduğu gibi ona tutunamayıp terk ederek yerini ayrıcalıklı bir bürokrasiye bırakırsa da benzer bir sonuca ulaşacağız demektir. Böyle olursa bürokrasi içerisine yeni çöküşün bir ülkedeki gerilikten ve kapitalist çevreden dolayı değil ama proletaryanın egemen sınıf olmak hususunda gösterdiği organik beceriksizlikten dolayı olacağını kabul etmeye zorlanacağız demektir. Bu durumda da geriye bakıp temel özellikleri bakımından bugünün SSCB’sinin uluslar arası bir ölçekte yeni bir sömürü rejiminin öncülü olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Sovyet devletinin tanımı üzerine terminolojik tartışmalardan saptığımızdan beri çok yol aldık. Fakat bizi eleştirenlerde önce şunu görmeliler: bir toplumsal rejimin diğerinin yerini alması gibi bir soru üzerinde doğru bir yargı geliştirmek için kendimizi kaçınılmaz olarak tarihsel perspektif üzerinde temellendirmemiz gerekir. Mantıksal sonucuna vardırıldığında tarihsel alternatif şu şekilde belirmektedir: ya Stalinist rejim burjuva toplumunun sosyalist bir topluma dönüşmesi sürecindeki çirkin bir kazadır ya da Stalinist rejim yeni bir sömürü toplumu yönündeki ilk adımdır. Eğer ikinci tahmin doğru çıkarsa o zaman bürokrasi elbette yeni bir sömürgen sınıfa dönüşecektir. Bu ikinci perspektif ne kadar korkunç gözükürse gözüksün eğer dünya proletaryası tarihsel gelişme tarafından ona yüklenen görevi yerine getirmeyi gerçekten de beceremezse, bu durumda kapitalist toplumun içsel çelişkilerine dayanan sosyalist programın en sonunda bir ütopya olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. Bununla birlikte belirtmek gerekir ki, bu durumda totaliter bürokratik toplumun kölelerinin çıkarları için savunmamız gereken yeni bir “minimum program”a ihtiyacımız olacaktır”. (vurgular bize ait)

Troçki’nin geliştirdiği perspektifin, işçi sınıfına ve onun tarihsel olarak devrimci perspektifini gerçekleştirme becerisine olan güvenini kaybettiği derin bir demoralizasyona ya da bir cesaret kırılmasına işaret ettiği gerçeği bir kenara, burada Troçki’nin SSCB’nin “sosyalist” doğası ve bürokrasinin “işçi sınıfını” karakteri üzerine olan tavırlarını sorgulamaya başladığı açıktır.

Troçki savaşın sonunu göremeden öldürülmüş ve Rusya “demokrasiler” ile birlikte savaştan galip çıkan safta olmuştur. Bu, tarihsel koşulların tıpkı Troçki’nin planladığı gibi, onun inançlı takipçileri olduklarını iddia edenlerden de onun tavrını “temel özellikleri bakımından bugünün SSCB’sinin uluslar arası bir ölçekte yeni bir sömürü rejiminin öncülü olduğu” yönünde gözden geçirmelerini gerektirdiği andır. 4 Enternasyonal bunu yapmayı beceremediği gibi tasını tarağını toplayarak burjuva saflarına geçmiştir. Devrimci zeminde kalabilmek için Troçkizmden kaçabilenler 1941’de The Internationalist’i basanların oluşturduğu Çinli grup, Munis etrafındakilerden oluşan 4. Enternasyonal’in İspanyol seksiyonunun üyeleri, Revolutionaren Kommunisten Deutschlands (RKD), Fransa’da ki Socialisme ou Barbarie grubu, Yunanistan’da ki Agis Stinas ve Natalia Troçki 21 gibi bir grup azınlık olabilmiştir.

Hayatta eşi ve devrimde yoldaşı olduğu Troçki’nin ruhuna sadık kalan Natalia Troçki, 9 Mayıs 1951’de 4. Enternasyonalin Yürütme Komitesine yazdığı bir mektupta SSCB’nin karşı devrimci doğası üzerinde özellikle ısrar ederek şöyle demiştir:

Eski ve miyadı dolmuş formülasyonlara takıntılı bir şekilde bağlı olduğunuz için Stalinist devleti bir işçi devleti olarak görmeye devam ediyorsunuz. Bu noktada sizi takip edemem ve etmeyeceğim (…) Şurası herkes için açık olmalı ki Stalinizm devrimi tamamen yok etmiştir. Ve sizler hala Rusya’nın bu haksız rejim altında bile bir işçi devleti olduğunu söylemeye devam ediyorsunuz”.

Natalia bu açık tavırdan onun mantıksal sonucunu çıkararak, haklı olarak şöyle devam eder:

Kendinizi adadığınız tavırlar içerisinde en affedilmez olanı savaş üzerine olanı. Üçüncü dünya savaşı insanlığı tehdit ediyor, devrimci hareketi en zor en karmaşık durumlarla en zor kararlarla karşı karşıya bırakıyor (…) Fakat son yıllardaki bu durumlar karşısında bile siz Stalinist devleti savunma çağrıları yapmaya ve bütün hareketi buna yöneltmeye devam ediyorsunuz. Artık, Kore halkını çarmıha geren savaşta bile Stalinist orduları destekliyorsunuz”.

Natalia cesurca mektubunu şöyle bitirir: “Sizi bu noktada takip edemem ve etmeyeceğim (…) Ayrıldığımız konuların beni artık sizin saflarınızdan ayrılmaya zorladığını açık bir şekilde söylemekten başka bir yol kalmadığını size söylemem gerektiğini anlamış bulunuyorum” . 22

Troçkistler Natalia Troçki’nin de söylediği gibi, 2. Dünya Savaşı’ndan SSCB’nin zaferle çıkmasının ardından Troçki’nin örneğini izleyerek politik tavırlarını gözden geçirmedikleri gibi, bugünkü tartışmalarında ve sorgulamalarında da –tabi eğer olursa- hala “proleter politik strateji” üzerinde durmaya devam ediyorlar. 23 Bu tartışmalar SSCB’nin doğası, proleter enternasyonalizmi ve savaş karşısında devrimci yenilgicilik gibi temel sorunlar karşısında sağır edici bir sessizliği sürdürmeye devam ediyor. Pierre Broue sözde bilimsel bir lafazanlığın ortasında bunu fark ederek şöyle diyor: “Hiç şüphe yok ki bu sorun (PAS) üzerindeki herhangi bir tartışmanın ve çözümlemenin yokluğu 4. Enternasyonalin tarihi üzerine çok ağır bir biçimde binmiştir. Derinlikli bir analiz Enternasyonal’i 1950’ler de sarsan krizin temelinde bu sorunun yattığını ortaya koyabilir”. 24 Ne kadar da kibarca bir ifade tarzı!

Troçkist örgütlerin ihanet edip saf değiştirdiği bir gerçektir. Fakat Pierre Broue ya da Sam Levy gibi tarihçiler sorunu basitçe Troçkist hareketin bir krizine indirgemeye çalışmaktadırlar:

Troçkizmin temel krizi savaşı ve savaş sonrası dünyayı kavramadaki kafa karışıklığının ve beceriksizliğinin bir ürünüdür”. 25

Troçkizmin savaşı ya da savaş sonrası dünyayı kavramayı başaramadığı oldukça doğrudur. 2. Dünya Savaşı sırasında bir emperyalist kampı diğerine karşı savunarak ve ondan sonra da bütün sözde “ulusal kurtuluş” mücadelelerinde ya da “ezilen halkların” mücadelelerinde küçük emperyalizmleri sürekli olarak daha büyük olanlara karşı savunarak işçi sınıfını ve proleter enternasyonalizmi satmasının nedeni budur. Pierre Broue, Sam Levy ya da diğerleri bunun farkında olmayabilirler ama Troçkizm işçi sınıf için ölmüştür ve onu sınıfın kurtuluşunun bir aracı olarak yeniden diriltmenin hiçbir yolu da yoktur. Bu yüzden de, gerçek enternasyonalistleri ve özellikle de Cahiers Leon Trotsky dergisinin 39. Sayısında yaptığı gibi, savaş dönemindeki İtalyan Komünist Solu’nun faaliyetlerini kendilerine mal etme çabaları nafiledir.

Biraz edepli olun beyler! İtalyan Komünist Solu’nun enternasyonalistlerini işçi sınıfına ihanet etmiş şövenist 4. Enternasyonal ile karıştırmayın. Komünist Soldan gelen bizlerin 4. Enternasyonal veya onun bugünkü peygamberleri ile hiçbir ortak yönümüz olamaz. Çekin ellerinizi Troçki’den! O hala işçi sınıfına aittir.

Rol

 


 

1 Bakınız; 16 Fusillés à Moscou by Victor Serge, Spartacus editions.

2 J’étais l’agent de Staline, Editions Champ Libre, Paris 1979.

3 Robert Coulondre (1885-1959) Fransa’nın Berlin ve Moscova büyükelçisi

4 The Prophet Outcast, Isaac Deutscher, Oxford Paperbacks, p515.

5 Manifesto of the 4th International on the imperialist war and the world proletarian revolution içinden.

6 1914’te 1. Dünya Savaşının patlak vermesinden hemen önceki Jean Jaures gibi fakat şu farkla: Jaures bir pasifistken Troçki her zaman bir devrimci ve enternasyonalistti.

7 Essential works of Lenin, Bantam Books, 1971, p272.

8 Bize göre, sistemin çöküş içine girmesi onun artık gelişemeyeceği anlamına gelmez. Buna karşılık bizim için olduğu gibi Troçki için de çöküş içerisindeki bir sistem dinamizmini kaybetmiştir ve üretim ilişkileri toplumun daha ileri gelişmesi önünde engel haline gelmiştir. Diğer bir deyişle, sistem tarihsel olarak olumlu rolünü oynamıştır ve artık yeni bir toplumu doğurmaya hazırdır.

9 Bakınız; The Italian Communist Left kitabımız ve Le Trotskisme contre la classe ouvrière broşürümüz.

10 Bu zaten İspanya’da ki savaşta ifadesini bulmuş olduğundan Troçki için yeni bir tavır değildi: “…kendimizi hainlikten ve hainlerden açık bir biçimde ayırırken aynı zamanda cephedeki en iyi savaşçılar olarak kalmalıyız”. Burada fabrikadaki en iyi işçi olma fikriyle cephedeki en iyi asker olmayı kıyaslar. Bu formülasyon Çin, Laponya tarafından “sömürgeleştirilmiş” ve “saldırıya uğramış” bir ulus olduğu varsayımıyla Çin-Japon savaşına da uygulanmıştır.

11 "Our military transitional programme is a programme for agitation” (Oeuvres, no24).

12 Trotsky, Fascism, Bonapartism and war.

13 Ibid.

14 Trotsky, Our course does not change, 30 Haziran 1940.

15 Ibid.Bu uluslar belirtilmiştir çünkü makale yazılırken bunlar henüz yenilmiştir.

16 Ibid.

17 Trotsky, Manifesto of the 4th International, 29 Mayıs 1940.

18 La Lutte Ouvrière, 9 Haziran 1936.

19 Ibid.

20 Bakınız; Le Trotskisme contre la classe ouvrière adlı broşürümüz.

21 Bakınız; International Review no.94, “Trotsky belongs to the working class, the Trotskyists have kidnapped him” in Le Trotskisme..., International Review no.58 ve “In memory of Munis”(1989’da ki ölümü üzerine basılmıştır), yine, Stinas’ın La Breche tarafından basılmış olan anıları, Paris 1990.

22 Les enfants du prophète, Cahiers Spartacus, Paris 1972.

23 Bakınız; Cahiers Leon Trotsky, no.23, 39, ve 43, ve Revolutionary History no.3, 1988.

24 Cahiers Leon Trotsky, no.39.

25 Britanya Troçkist hareketinin eski bir üyesi, Cahiers Leon Trotsky, no.23.

 

Tags: 

Bosch İşçilerinin Sendika Değiştirme Süreci : Türk-İş'ten DİSK'e Değişen Bir Şey Yok!

Burada yazının yoğunlaştığı konunun daha çok Bosch işçilerinin Türk Metal-İş'ten istifa ederek Birleşik Metal-İş'e toplu geçişlerinden öte aslında işçilerin mücadelesinde bu ana kadar olumsuz bir etkilerinin dışında pozitif hiçbir etki ve izlenim bırakmamış bir 'bozacı'dan, bundan sonra da birkaç yüzdelik maaş zammı ve mücadelenin önüne geçen sahte eylemlilikler ile günümüzde işçilerden sömürdükleri aylıklarla ayakta kalmaya çalışan 'şıracı'ya tamah ettirilen, işçilerin kendi mücadelelerini ellerine almadaki bir engel olarak sendikaların içerisinde bulunan Türk-İş konfederasyonu çetesinden DİSK'in Birleşik Metal-İş çetesine geçen işçilerin hikayesi olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanısıra burjuva solunun bu hadisenin şakşakçılığına soyunması ile yazımızın amacı işçi sınıfının mücadeleleri ekseninde etkisinin daima gelişen sınıfsal hareketliliklerinin önüne set çekmek dışında başka bir işlevi yerine getirmeyen burjuva demokrasisinin araçları olarak sendikaların varoluş amaçlarını Bursa'daki bu örnek üzerinden biraz daha açabilmek gayesidir.

Bilindiği üzere, son olarak Bosch işçilerinin üyesi oldukları Türk Metal-iş'ten DİSK konfederasyonunun bir üyesi olan Birleşik Metal-İş'e geçişleri ile yeniden gündeme gelen Türk-iş / DİSK arasındaki burjuva solunun kullandığı sahte ayrımın kökeninde aslında tamamen (özel / kamu ya da karlı / karsız) sektörler ayrımı varolmaktadır. Bu konuya dair düşüncelerimizi Yeni Sendikalar Yasası ile ilgili kaleme aldığımız yazımızda da dile getirmiştik ve bir süredir sendikalar üzerine güncel yazılar ve yorumlar ile programatik görüşlerimizi okuyucu ve sempatizanlarımıza aktarmaya gayret etmiştik, ediyoruz da.[1]

Buradaki mesele Türkiye'deki burjuva solunun, burjuva politikalarının dümenine su taşımaktan başka pek de bir işe yaramadığı ve yıkılması gerektiği noktasına dikkat çekmektir. Mesele konfederasyonlara üye sendikalarının işçilerinin bir sendika üyeliğinden istifa ederek bir diğer sendikaya üye olması meselesi değildir. Mesele birçok boyutuyla ele alındığında daha iyi anlaşılacaktır.

6 bin işçinin çalıştığı Bursa'daki Bosch fabrikasında Türk-İş'e 30-35 TL'lik aidatlar ödenmesine rağmen herhangi bir faaliyet gözlemlemediklerini, enflasyon oranında maaş zammı alamadıklarını ve 3 vardiya çalışarak sosyal yaşamdan tamamen koptuklarını ifade eden işçilerin tepkisi sonucu vardiya sonrası şubeye yürüyüşü ile toplu istifalar ve sendika değiştirme süreci başlamış oluyordu.

Bu sendika değiştirmeler ilk değillerdi; nitekim bazen tam tersi de oluyordu. DİSK / Birleşik Metal-İş'ten Türk-İş Türk Metal-İş'e geçişlerin kendisi de bunu gösteriyor. Buradan baktığımızda da görüntüdeki durumun aslında işçilerin haklarının daha az yendiğine, daha az dolandırıldıklarına "inandıkları" bir sendikayı tercih ediyor olmaları durumu ile karşılaşıyoruz.

Burada yaratılan "işçilerin mücadeleci bir sendikaya geçişi" havasının karşısına, işçilerin her iki sendika konfederasyonundan diğer bir konfederasyona geçişlerde önlerine koydukları kriterler, ölçütler ve gereklilikler mevcut. İşçilerin sendikalar arasında tercih yapmalarına neden olan etmenlerin başında Toplu İş Sözleşmeleri (TİS)'nin istenilen ölçütlerde imzalanması, diğer bir deyişle maaş zammı ve diğer maddi iyileştirmeler, çalışma koşullarının düzeltilmesi, varolan sosyal imkanların varlığının devam ettirilmesi, arttırılması ya da korunması. Bununla birlikte "işçilerin yuvaya dönmesi" bir tarafa, konu adeta o sendikadan bu sendikaya koşarak üye olmaları ve varolan yaşam koşulları yönündeki acil ihtiyaçlarının bir göstergesi olması ile alakalı.

Ama konuyu böyle görmeyen burjuva solunun manşetlerine bakınca beklenen sonuçlarla karşılaşıyoruz. Sendikaların dönüştürülebilecek birer "işçi evi" olarak gören solcular manşetlerinde "Bosch İşçileri Yuvaya Döndü!"[2], "Bosch İşçileri: '30 Yıllık Esaret sona Erdi!'"[3], "Ve Bosch İşçisi Tarih Yazdı"[4], "Bosch İşçisinin Tercihi Mücadeleci Sendika"[5], "Ve Esaret Kırıldı: Bosch İşçisinin Tercihi Birleşik Metal-İş"[6] gibi başlıklara yer veriyorlardı. Hatta sendikalara eleştirel yaklaşan kimi solcular ise konuya yine aynı pencereden bakmayı tercih ediyor, sınıf politikası yerine haber ajanslığı rolünü oynayıp kenara çekilerek aynı zamanda işçiler içerisinde olmayan birşeyi varmış gibi göstererek Türk-İş'ten istifa edip DİSK'e geçmeyi matah bir şeymiş gibi "Bosch'ta Türk-Metal Hanedanlığı Yıkılıyor" başlıklarıyla işçi sınıfı içerisinde yayıyorlardı.[7] Büyük bir akıl tutulmasının ürünü başka başlıklar da internet üzerine mevcut.[8]

İşçilerin bu sendika değiştirmelerinin temelinde aidat, vb. gibi konular olduğu halde, burjuva solunun bunu sendikalar arası isim tercihi gibi göstermek, daha reformistten daha mücadeleciye geçişi olarak kutsama ikiyüzlülüğü ile DİSK'e geçişler söz konusu iken ve bunu her gün servis ediyorlarken kendilerince daha az mücadeleci, ya da az "devrimci ya da "mücadeleci" / "devrimci" bir sendika konfederasyonuna ya da sendikaya geçişte bunu kimi zaman haber yapma gereği bile duymuyor, haber değeri görüp manşetlerine taşısa bile sadece yorumsuz bir haber içeriği döşeyip "haber vermiş olmanın rahatlığıyla" bu işçilerin neden böyle bir tercih yaptıklarını okuyucularına aktarmaktan kendilerini alabiliyorlardı.

Neden? Çünkü böyle yaparlarsa o çok savundukları mevcut "mücadeleci" sendikaların içerisindeki bağ kurabilecekleri işçi sayısı daha da artacaktır. Geçiş yapılan "devrimci" sendika ile olan bağlarından mütevellit bu sendikalar üzerindeki nüfusları belli bir mücadele pratiği içerisinden geçmiş işçiler nezdinde daha da artacak, genel kurul salonlarında "muhalif" sendikacılığın hadislerini okuyup işçilerden bağımsız kurdukları sözde "birlikler"inin yayınladığı birkaç bildiriyi kürsüden kendi siyasetlerinde ve ilgili sendikada örgütlü işçiler aracılığıyla okuyacaklar, hem üye işçilerin gözlerinde yerlerini sağlamlaştıracaklardır. Böylece hem işçi sınıfı içerisinde ikameci siyasetlerinin kara propagandasını yapacaklar, hem de böylece kendi politikaları ekseninde etkisi altına aldıkları işçilerin üzerinden bütün çirkinliğiyle "örgütlenebilecek potansiyel işçileri" tespit edecekler, hem de buradan aslında bütün bu pratikleriyle "demokratik","muhalif","mücadeleci", "sınıftan yana" "devrimci" sendikacılığı yalanının mümkün olduğu, sendikaların ele geçirilebileceği, böylece daha iyi sendikaların varolabileceği yalanını işçilerin gözlerinin içine baka baka söyleyeceklerdir. En nihayetinde, sözde sendikal demokratizmi meşrulaştıracaklardır.

Ancak solcular bunları biliyorlar. Ancak bilip de görmezden geldikleri şeyler bulunuyor. Birleşik Metal-İş'in de cevap veremeyeceği daha çok soru bulunuyor. İşçi sınıfının metal sektöründeki unsurları üzerine çöreklenmiş sadece bir başka sendika olan Birleşik Metal-İş, mesela kendileri ile MESS arasında yapılan TİS görüşmelerinin tıkanması neticesinde 9-15 Şubat 2011 tarihlerinde 33 fabrikaya asılan grev kararı ve sonrasına dair ne söyleyebilirler? Peki 2011 yılı sonunda, ÇİMTAŞ Çelik fabrikasında çalışan DİSK Birleşik Metal-İş Gemlik şubesine üye 320 işçinin, Türk Metal İş'e geçmesinin önünü açan etkenlerin neler olduğuna dair kendileri hangi fikirdeler? Ya da 2009'un Şubat ayında, Bursa Organize Sanayi Bölgesi'nde bir süredir patronun işçileri sendika değiştirmeleri yönünde tehdit ettiği ve Birleşik Metal-İş temsilcilerinin satın alındığı iddialarıyla çalkalanan Grammer fabrikasında çalışan 500 işçinin bir gün içerisinde Türk Metal-İş'e geçmesinin önünü açan etkenlerin ne olduğu konusunda hem bu işçi düşmanı sendikaların sadece bir tanesi olan Birleşik Metal-İş ya da DİSK'in, onların temsilcileri yekpare burjuva solunun bir cevabı bulunuyor mudur? Bu işyerinde de Nisan ayında Birleşik Metal-İş'e üye 118 işçi işten çıkartılmıştı. Peki ya Bosch işçileriyle aynı ilin proletaryasından Bursa ASEMAT işçilerinin sendikanın astığı grev pankartı ile uzun süredir devam eden eylemlilikleri ile ilgili düşünceleri nedir?

Bizce ne DİSK, ne Türk-İş, ne de başka bir sendika işçi sınfının mücadelesi için bir alternastif olamaz. Zira Birleşik Metal-İş'e üye olduktan sonra Bosch işçilerinin Türk-İş'e üyeyken yaşadıkları mağduriyetleri aratmayacak yeni saldırılar ile karşılaşacaklarını söylüyoruz. Yine patron ile TİS görüşmelerinde enflasyonun altında bir zamda anlaşılacak, gerektiğinde sosyal haklardan kısıntı yapılacak, gerekirse öne çıkan birkaç işçi işten bir gecede çıkartılacaktır. Türk-İş ve özellikle de Türk Metal-İş ve Tek-Gıda-İş'in karakterlerini geçtiğimiz yıllarda işçi sınıfının deneyimlediği pratikler ile görebilmiş olduk. Bu demek değildir ki teslimiyetçi ya da "sarı" sendikaları sadece gündeme gelenlerdir; sendikanın rengi yoktur çünkü sendikalar bugün yapısal ve içinden geçilen tarihsel konjonktür itibariyle birer devlet aparatlarıdır.

Peki ya burjuva solu? Varoluşlarının ana "ekseni" işçilere dışarıdan bilinç taşımak iddiası olan burjuva solunun devrimcileri işi daha da ileri götürdüğünün örneklerini de takip etmek zor değil. Mesela "direniş çadırı" meselesi. Örneğin ücretlerini alamadan birkaç ay öncelerine kadar yüksek karlar açıklayan Hey Tekstil'den atılan işçilere yaptıkları "tavsiyeler" oldukça düşündürücü. Bosch işçilerinin DİSK Birleşik Metal-İş'e geçişlerini kutlayanlar bu sefer de Hey Tekstil işçilere "Ontex/Canbebe direnişçilerinin kendi direniş çadırlarını Sefaköy İşçi Kültür Evi'ne bıraktıkları direnişin ilk günlerinden beri BDSP'liler tarafından işçilere ve komiteye defalarca söylenmişti."[9] tavsiyesi yaparak sözde "devrimciliklerini" aklamaya çalışmışlar, her zaman en doğrusu ve "en mükemmelini kendilerinin bildiğini" iddia edecekler, işçi sınıfı karşısında kendilerini birer öğretmen gibi göreceklerdi. Ama ne de olsa işçiler sadece seminerler verilmeyi hakeden birer "bilinç taşınması gerekenler topluluğu"dur, öyle değil mi?[10]

Artık işlevi de açık hale gelen ve direnişteki işçilerin hem moral hem de fiziken adeta çökmelerine, "mücadele" uğruna adeta sokaklarda açıkça sivil/resmi kolluk kuvvetlerinin ve patronun kiraladığı çetelerin saldırılarına açık hedef haline getirilen ve çadırlar, direniş noktaları, vb. kurdurularak aylarca ve hatta yıllarca bu biçimde sürdürülen ve açılan davaların sonuçlanması beklenirken samimi işçilerin iyi niyetlerinin stalinistler tarafından bu biçimde kullanılmasının önünü açan ve artık bir işlevi olmayan, aksine burjuva solunun dümenine su taşıyan, kendi haber kanalları, internet siteleri ve kampanyalarında propaganda malzemesi haline getirilen bu "işçi yanlısı olayım", "inadına sınıf politikası güdeyim" derken mücadeleyi baltalayan bu gibi uvyerist tavsiyeler üzerine kurulu stratejilerin hiçbir işlevi kalmıyor. Olan yağmur, çamur, kar, kış demeden işletme önlerinde bekletilen birkaç işçi ya da işçilere ve ailelerine oluyor. Direnişin doğası ve sınıfın mücadele azmi günümüzden ele alınarak değerlendirildiğinde henüz enternasyonalist, ciddi bir devrimci kalkışmanın olmadığı şu dönemde bu tür maceracılıklara itilen işçilerin de en son olarak refromlar bir yana sadece hakları olanın geri alınması ile mücadelelerini sonuçlandırdıklarını, herhangi bir reformun kazanılmadığını ve bunların tamamen dönemin gereklilikleri olarak sadece savunma eylemlilikleri olarak kalmak zorunda olduğunu söyleyebiliyoruz.

Özellikle Gebze Direnişi gibi dönemlerde "neden işten atılmak gibi dar bir hedefe kilitleniliyor" gibi eleştiriler getirenlerin bugün "işten atılmalara karşı direniş çadırları" olarak sloganlaştırabileceğimiz politikalarıyla düştüğü acziyet, Türkiye'deki burjuva solunun değerlendirmesinin sağlıklı yapılabilmesi için önemli bir ayrıntıyı oluşturuyor.

İşçi sınıfının kendi mücadelesinin kontrolünü devletin işyerindeki polisi olan sendikaları yıkmak iken, bunun destekçisi halindeki burjuva solunu da yıkmalıdır. İşçi sınıfı mücadelesini ancak bu şekilde geliştirebilir, sağlam deneyleri ile hayat laboratuarında yeni tecrübeler kazanabilir. Onun dışındakiler tamamen yenilgi ve varolan hakların gaspından başka bir anlam taşımayacaktır.

Nevin

 


 

1. https://tr.internationalism.org/yeni-sendikalar-yasasi-uezerine-duesuenc...
2. http://www.kizilbayrak.net/rss/arsiv/2012/03/15/artikel/170/bosch-iscile...
3. http://www.kizilbayrak.net/rss/arsiv/2012/03/15/artikel/170/metal-iscile...
4. http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=43647
5. http://muhalefet.org/haber-bosch-iscisinin-tercihi-mucadeleci-sendika-23...
6. http://www.unionbook.org/profiles/blogs/esaret-kirildi-bosch-s-n-n-terc-...
7. http://devrimciproletarya.net/?p=29974
8. "Bosch İşçileri Çeteyi Aşıyor, Birleşik Metal'de Birleşiyor!" (http://www.kizilbayrak.net/rss/arsiv/2012/03/15/artikel/170/bosch-iscile...), "Bosch'taki Yetki Birleşik Metal-İş'te" (http://www.alinteri.org/?p=15789), "Bursa'da İşçi Baharı Başladı" (http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=43686), "Bosch İşçisi Birleşik Metal-İş Dedi" (http://www.demokrathaber.net/calisma-hayati/bosch-iscisi-birlesik-metal-...), "Ve Bosch İşçisi Tarih Yazdı" (http://sosyalbilimler-haberportal.blogspot.com/2012/03/ve-bosch-iscisi-t...), "Bosch İşçisi Kaderini Kendi Çizmek İstiyor" (http://www.evrensel.net/news.php?id=25136)
9. http://www.kizilbayrak.net/sinif-hareketi/haber/arsiv/2012/03/19/artikel...
10. www.kizilbayrak.net/sinif-hareketi/haber/arsiv/2012/03/17/artikel/170/he...

 

Tags: 

Ekonomik Kriz: Cevap Mali Düzenleme Değil, Kapitalizmin Yıkımı

"Bir sonraki patlama şüphesiz gelecek ve şiddetli olacak. Kesinlikle hiçkimse kurtarma planlarına inanmıyor. Pazarların tıka basa dolduğu ve borsaların sonlandığı biliniyor. Ekonominin nasıl kurtarılacağı esnafın umrunda bile değil. Bu şartlarda bizim işimiz para kazanmak. Her gece rüyamda konjuktürel gerilemeyi görüyorum. 1929 patlamasında çok az insan kazanç elde etti, bugün bunu yalnızca elit kesim değil, herkes yapabilir. Bu ekonomik kriz kanser gibi. Siz daha kötüsünü düşünün! Hükümetlerin bu problemi çözebileceğini düşünmenin zamanı değil. Hükümetler dünyayı yönetmiyor, dünyayı Goldman Sachs yönetiyor. Bu banka kurtarma planlarıyla ilgilenmiyor. Tahminimce 12 aydan daha az zaman içinde milyonlarca insan yok edilecek ve bu daha bir başlangıç." Bütün bu satırlar BBC'nin 26 Eylül'de Londra esnafı Alessio Rastani ile yaptığı röportajdan. Bu video o zamandan beri internette muntazam bir ilgi toplandı. [1]

Şüphesiz bu ekonomistin olumsuz perspektifine katılıyoruz. İtinalı tahminlerimizi yapmayı denemeden, krizin daha da kötüleşerek tahripkar olacağı ve insanlığın giderek artan bir bölümünün, kapitalizmin çöküşe geçtiğini, bunun katlanılması gereken sonuçlarının olduğunu anladığını, tereddüt etmeden kabul ediyoruz. Buna rağmen Alession Rastani'nin açıklamaları son yıllardaki büyük yalanlara daha yakın: Yeryüzünün dünya finansmanından dolayı ve yalnızca dünya finansmanından dolayı zor durumda olduğu: Goldman Sachs dünyayı yönetiyor gibi. Ve bütün sol, radikal sol, globalizm karşıtları bu koroya katılıyorlar. Çok korkunç, işte bizim bütün problemimizin asıl nedenide burada yatıyor. 'Ekonominin kontrolünü tekrar kazanmak zorundayız.' 'Banka ve spekülasyonlarına sınırlar koymak zorundayız.' 'Güçlü ve hümanist bir devlet için mücadele etmeliyiz!' Bu tür söylemler 2008 yılından bu yana, ABD'deki banker Lehmann Brothers'ın etrafında çınlayarak durmadan dolanıp durmaktadır. Bugün klasik sağın bir kanadı bile vahşileşen finans ekonominin bu‘radikal' kritiğine inanmakta, devleti manevi olarak davranmaya ve daha fazla etki yapmaya çağırmaktalar. Bütün bu propagandalar, dönemin vahşetinin gerçek nedeninin kapitalizmin tarihsel iflasi olduğunu gizlemek için, ümitsizlige düşen ideolojilerin önlerine çektikleri perdeden başka bir şey değil. Burada söz konusu olan nüans veya kavram sorunu değil. Neoliberalizmi suçlamak ile kapitalizmi suçlamak iki farkli temel şey. Bir tarafta sömürü sisteminin reformize edilebileceği hayali, diğer taraftan kapitalizmin geleceğinin olmadığı, tamamen parçalanması ve yerine zorunlu başka bir toplumu geçirme anlayışı. Egemen sınıfın medya ve bilirkişilerine bu kadar çok enerji harcayarak, neden herkese finans pazarının sorumsuz tüccarlarını işaret ettiğini ve onları şimdiki ekonominin bütün sıkıntıları için suçladığını kavrayabiliyoruz. Onlar böylece sistem üzerindeki dikkatleri başka yöne saptırarak, zorunlu olarak gelmekte olan radikal bir değişimin yani bir devrim üzerine düşünülmesini engellemeye çalışıyorlar.

Tüccarlar: Suçlu ya da Günah Keçisi Arayışı

Son dört yıldır her borsa patlamasında tüccarların karanlığı masalı vurgulanıyor. Ocak 2008'de Jerome Kirviel skandalı manşetlerdeydi. O Fransız bankası Bank Societe Gegenerale'nin fiyaskosunun kötü yatırımlardan dolayı, 4,82 milyar euro kaybetmesinden sorumlu tutuldu. Krizin gerçek nedeni olduğu söylenilen ABD'deki emlak gevezelikleri arka plana itildi. Aralık 2008'de yatırımcı Bernard Madoff'a karşı zimmetine 65 milyar dolar geçirdiği ortaya atıldı. O pratik olarak ABD devi Lehmann Brothers'ın yıkılışının üzerindeki dikkatleri kendi üzerine çekerek her dönemin alçak herifi oldu. Eylül 2011'de esnaf Kweku Adoboli İsviçre bankası UBS'nin 2,3 milyar dolarını gasp etmekle (dolandırmakla) suçladı. Bu olay "tesadüfen'' dünya ekonomisinin yeniden büyük bir perişanlık içine girdiğinde gündeme geldi. Tabii ki herkes, bu bireylerin sadece bir günah keçisi olduğunu biliyor. İpler, kabarık olan kendi suçlarını örtbas etmek için bankalar tarafından çekildi. Güçlü medya propagandası herkesin dikkatinin, köhnemiş büyük sermayeye odaklanmasını sağlıyor. Bu kurgu canavarlarının imajı kullanılarak, kafalarımız fethedilmek ve düşüncelerimiz karartılmak isteniyor. Bir adım geri giderek biraz düşünelim. Çok yönlü bu olay kendisini nasıl anlatıyor, dünya neden uçurumun kenarında? Dünyanın her tarafında milyonlarca insanın açlıktan öldüğü bu dönemde, milyarlık gasplar ne kadar tiskinti uyandırırsa uyandırsın ve Alesssio Rastani'nın sözleri ne kadar edepsizce ve zararlı olursa olsun, şayet borsa düşüşlerinde zengin olunabileceğini umut ediyorsa, bu ekonomik krizin her bölümde ve bütün ülkelerdeki boyutunu anlatmaktan başka bir şey yapmıyor. İster banker isterse endüstri kaptanı olsunlar, hiç kimsenin çıkarını, insanlığın refahını değil, sürekli kendi azami karlarını düşünüyorlar.

Bunlar yeni şeyler değil. Kapitalizm başından beri her zaman insanlık dışı sömürüye dayalı bir sistemdi. 18. ve 19. yüzyıllarında Afrika ve Asya'nın barbarca ve kanlı bir şekilde yağmalanması buna trajik bir örnek. Bunun için sermaye tacirleri ve bankerlerin düzeni, şimdiki kriz hakkında bize yeni bir şey ögretmiyor. Şayet aldatıcı para ticareti büyük zarar veriyor ve bazen bankaları dibe vurmaya zorluyorsa, pratikte bu, krizin neden olduğu hassaslığın bir sonucu, aksi değil. Örnek olarak, şayet 2008'de Lehmann Brothers iflas etmiş olsaydı, bu onun sorumsuz yatırım politakalarından dolayı değil, çünkü aksine 2007 yaz aylarında, ABD emlak pazarları çökmüştü ve bu banka yığınla değersiz borç yükü altında müşkül bir durumda kalmıştı. Bu düşük prim krizi Amerikan ekonomisinin iflas ettiğini ve ona verilen krediyi hiçbir zaman geri ödeyemecegini göstermektedir.

Kredi değerlendirme acentalarına ya da ateşi ölçen termometreye karşı suçlamalar

Kredi değerlendirme acentaları da ateş altında. 2007'nin sonlarında yetkisizlikle suçlandılar, çünkü borçların miktarı üzerindeki devlet hakimiyetini ihmal etmişlerdi. Bugünde aksine ABD (für Standard and Poor's)'deki ve Euro bölgesindeki (für Moody's) devlet borçlarına daha fazla dikkat etmekle suçlanıyorlar. Bu acentaların tarafsız olmamaya özellikle ilgi duydukları doğru. Çin kredi değerlendirme acentaları, ABD'nin kredi notunu düşürenlerin başındaydı, ABD acentaları ise aksine Avrupa'ya karşı kendi ülkelerinden daha sert davrandı. Uygun, finans dünyasının her gerilemesi spekülasyonlara baş vurulmasının ortamını ve bu da ekonomik durumun kötüleşmesini hızlandırıyor. Bilirkişiler bu durumlarda ‘kendi kendini icra eden kehanet'den bahsediyorlar. Fakat, aslında bu acentalar durumun ölçüsünü tamamen küçümsüyorlar. Onların bahşettiği değerlendirmeler, bu borçları geri ödeyebilmeleri için bankalar, işverenler ve bazı devletlerin gerçek kapasitelerine oranla çok yüksek. Ekonominin aslını kritik etmek acentaların çıkarına değil, çünkü dünya ekonomisi herkesin üstüne bindiği bir dal ve bu panik yaratır. Değerlendirme düşürülecekse bunun minumum inandırıcı seviyede muhafaza edilmesi gerekir. Dünya ekonomisinin karşı karşıya olduğu ciddi durum tamamen gizlenirse, gülünç duruma düşülür ve ona hiçbir kişi inanmaz. Eğemen sınıf açısından belli zayıflıkları tanımak, sistemin ana sorunlarını gizlemek için daha akıllıca. Kısa bir zaman önce değerlendirme acentalarını suçlayanlar bunun tamamen farkında. Onlar termometrenin kalitesinden şikayet ediyorlarsa, bu yanlızca bizim dünya kapitalizmini sarsıntı içine sokan bu iğrenç hastalık üzerine düşünmemizi engellemek, bu hastalığın tedavisinin mümkün olmadığını ve daha da kötüleşeceğini zorunlu olarak itiraf etmekten korktuklarındandır.

Finans dünyasının suçu veya hastalık ile belirtilerinin karıştırılması

Ticarethane ve değerlendirme acentalarının kritiği, finans sektörünün manasız büyüklük iddiaları üzerine olan daha büyük propaganda kampanyalarının bir parçasıdır. Her zamanki gibi ufak bir tanecik, ideolojilerin temelini teşkil eden gerçekliğe dayanmaktadır. Fiiliyatta sermaye dünyasının son on yılda kibirli ve her zaman verimsiz bir garibe ile büyüdüğü tartışılmaz. Bunların kanıtları bol miktarda bulunuyor. 2008 yılının toplam küresel mali büyüklüğü 2,2 milyon dolara yükseldi, küresel toplam sosyal hasılayla karşılaştırılırsa 0,55 milyar. [2] Böylece kurgu, ekonomi ortalama söylenilen ‘gerçek ekomomi'den daha büyük! Ve bu milyarlar yıllar boyu çılgınca büyüyerek ve kendini mahvedercesine yatırıldı. Anlaşılır bir örnek, boş satım mekanizması. Burada mevzu bahis olan ne? Boş satış mekanizması ile başlayalım, elimizde olmayan bir şeyi sonra almak için satmak. Bu hilenin amacı açıkça şurada bulunuyor, belli bir fiyatla satın alınana yatırım yaparak, daha sonra onu daha uygun fiyatla geri satın almak ve aradaki farkı kar olarak hesaba kaydettirmek. Gördüğümüz gibi, bu mekanizmayı önce ele geçirmek ve sonrada tekrar satmanın tamamen karşıtı. [3] Somut olarak boş satışlar, kurgu kapitalin fiyat üzerine iddialaşan belli yatırımlarını içeren, ara sıra hedeflenen yatırımların çökmesine götüren, büyük bir nehir. Bu bir skandal haline geldi, bir yığın iktisatçı ve politikacı bize bunun ana problem olduğunu söylüyor. İflaslar ve euronun düşüş nedeni. Bunun için çözümü basit: boş satışların yasaklanmasıyla her şey düzelecek, güllük gülistanlık olacak. Boş satışların tamamen manasız olduğu ve ekonominin bir bölümünü telef ettiği doğru. Fakat tam da bu boş 'hızlanma' ve ana nedenler değil. Herşeyden önce şiddetli ekonomik kriz, ticaretin verimli olabilmesi için buna ihtiyaç duyar. Asıl gerçek, kapitalistlerin pazarların artmasına oynamadıkları, aksine düşmesi, dünya ekonomisinin geleceğine ne kadar az güvendiklerini gösteriyor. Bunun için giderek daha az, uzun vadeli ve sabit yatırım: yatırımcılar hızlı kazanç elde etmek için, uzun süreli kazanç vaat edebilen endüstri sektörlerinin özellikle fabrikaların hemen hemen olmayışı ve işverenlerin uzun yaşayamama endişesini istemiyor. İşte burada problemin özüne geliyoruz. Reel veya geneleksel denilen ekonomi çoktandır kötü durumda. Sermaye bu alandan verimliliği giderek azaldığı için kaçıyor. Dünya ekonomisi doydu, metaların satılması zorlaşıyor, fabrikalar üretmekte ve birikim yapmakta güçlük çekiyor. Sonuç: kapitalistler semayesini spekülasyonlara ‘gizli' ekonomiye yatırıyor. Finans dünyasının büyüklük iddiası, kapitalizmin tedavi edilemez hastalığının yanlızca bir belirtisi olan, üretim fazlası.

Suçlu neoliberalizm veya sömürülenler nasıl sadıklaştırılırlar?

Şu neoliberalizmi yöreselleştirenler, reel ekonominin nasıl kritik dönemde olduğunu tamamen kabul ediyorlar. Fakat onlar kapitalizmin çıkmazını bir an bile ileriye götürerek geliştirmiyorlar. Kapitalizmin çürüdüğünü ve can çekişmekte olduğunu reddediyorlar. Küreselleşme karşıtı ideologlar, böylece endüstrinin yıkılması suçunu, 1960'lardan beri yapılan kötü politikalara ve neoliberal ideolojilere veriyorlar. Onlar için bizim, Alessio Rastani'nin dediği gibi, dünyayı Goldman Sachs yönetiyor. İşte böyle daha fazla sosyal haklar, daha fazla düzenleme ve devlet müdahalesi için mücadele ediyorlar. Neoliberalizmin kritiğiyle başlıyorlar ve bizi yönlendirecek yeni yanılmalarla, devletçilikle sonlandırıyorlar. Sermaye üzerindeki daha fazla devlet kontrolü ile sosyal ve müreffeh yeni bir ekonomi kurabiliriz. Fakat biraz daha fazla devlet müdahalesi, kapitalizmin ekonomik problemlerini çözemeyecek. Sistemi dinamitleyen kendi eğilimi, pazarın emebileceğinden daha fazla meta üretmesi. On yıllar boyunca borçlanmaya dayalı suni bir pazar oluşturularak, ekonominin felç olması engellendi. Başka bir kelime ile söylemek gerekirse, kapitalizm 1960'lardan bu yana veresiye yaşadı. Bundan dolayı bugün bütçe, bankalar ve devletler şiddetli borç yükü altında inlemekte ve şimdiki borsa düşüşleri bunun için "borç krizi" olarak adlandırılmaktadır. Yanlızca, devlet ve merkez bankaları, özellikle Fed ve Avrupa Merkez Bankası 2008'den, Lehmann Brothers'ın batışından sonra ne yaptı? Milyarlarca dolar ve euro ekonomik dolaşıma yatırarak başka iflasları engellemeye çalıştılar. Bu milyarlar nereden geliyordu? Yeni borçlardan! Bütün yaptıkları özel borçları resmileştirmek ve Yunanistan'da gördüğümüz gibi böylece, bütün devletlerin iflas etmesinin temellerini hazırladılar. Önümüzde duran ekonomik akım, kontrol edilemez bir vahşiliği zorluyor. Daha büyük Avrupa ya da dünya hükümeti düşüncesi bir çıkmaz sokaktır. Onlar bunu ister yalnız ister başkalarıyla birlikte yapsınlar, devletlerin sürekli ve gerçek çözümleri yoktur. Onların bir araya gelmesi büyüyen krizlerin yavaşlamasını ve aynı zamanda parçalanmaların hızlanmasına olanak sağlayabilir. "Krizi kontrol edemezsek dahi, devlet sosyalleşerek böylece bizi koruyabilir" diyerek koro halinde bağırıyor bütün sol. Devletin sürekli patronların en kötüsü olduğuna dair bir kelime bile yok. İşçiler için devletleştirmeler asla iyi yenilikler değildi. İkinci dünya savaşından sonraki devletleştirmelerin amacı, savaştan sonra tahrip olan üretim araçlarını yeniden canlandırmak ve vahşi bir sekilde iş temposunu yükseltmekti. O zamanlar Fransa Komünist Partisi'nin genel sekreteri ve De Gaulle Hükümetinin devlet bakanı Thorez, Fransız işçi sınıfına özellikle devlet sektörlerinde çalışan işçilere verdiği ünlü (bildiride) mesajında: "Eğer maden işçileri görevdeyken ölürse onların yerini hanımları alacak." Veya, "Ulusal ekonomiyi kurmak için kemerlerinizi sıkınız" ve "grev tröstlerin işidir", diyordu. Devletleştirilmiş teşebbüslerin mükemmel dünyasına hoşgeldiniz! Bunlar beklenmedik veya şaşılacak (sürpriz) şeyler değil. 1871 Paris Komunü deneyiminden bu yana, devrimci komunistler sürekli, devletin işçi karşıtı ıslah olmaz rolünü vurgulamışlardı. "Modern devlet, burjuva toplumun söylediği gibi, yalnızca kapitalist üretim ilişkilerinin genel belli şartlarına saldıran, işçilere karşı korumak ne de, yalnızca tek tek kapitalistlerin örgütü değildir. Ve modern devletin biçimi ne olursa olsun, özünde kapitalist makine, kapitalistlerin devleti, bütün kapitalistlerin ruhudur. Ne kadar çok üretim aracı mülkiyetine alırsa, o kadar çok, gerçek bütün kapitalist olur, o kadar çok vatandaşı sömürür. İşçi, ücretli işçi-proleter olarak kalır. Sermaye ilişkileri ortadan kalkmaz, çoğalarak daha da yükselir. (Kap.5, Anti düring, MEW bd 20)" Friedrich Engels bu satırları 1878'de yazdığı zaman bile devletin dokunaçlarını bütün topluma uzatarak ve ekonomi politiği, resmi teşebbüsler gibi bütün özel teşebbüsleri üstlenmesi gerektiğini kavradığını göstermektedir. O zamandan beri devlet sürekli güçlendi. Bütün ulusal burjuvaziler kendi devletlerinin arkasına gizlenerek aralarında katı bir neticeye ulaşıncaya kadar acımasız ticari savaşlar sürdürüyorlar.

BRHÇG bizi kurtaracak... Ya da ekonomik mucize için dua edecek

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika (BRHÇG) ekonomide hatırı sayılır bir başarı gündeme getirdi. Özellikle Çin'in artık dünyada ikinci büyük ekonomiye sahip olduğu söyleniyor ve bir çok kişi ABD'nin tahttan düşeceğini düşünüyor. Bu görünen gelişme bir çok ekonomisti, bu grubun, İkinci Dünya Savaşı'nda ABD'nin yaptığı gibi dünya ekonomisinin yeni lokomotifi olacağı noktasında umutladırıyor. Başlangıçta Çin, rizikoya rağmen, devlet borçları krizinden dolayı parçalanan İtalyan devleti bütçesinin bir kısmını doldurabileceğini önerdi. Küreselleşme karşıtı cephe insanların, bunu sevinç nidaları atmanın bir nedeni olarak görmeleri gerektiğine inanıyorlar: ABD üstünlüğünün, neoliberalizmin en kötü mahkumu oldugu teşhir edilerek (BRHÇG)'nin yükselmesi ile dengelenmiş centilmen bir dünyanın oluşturulacaği şeklinde delillendiriliyor. BRICS 'in gelişmesine beraberce bağladıkları bu umut, sözde büyük burjuvazi ve anti-kapitalistleri, sadece komik duruma düşürmekle kalmıyor, onların kapitalist dünyaya ne kadar çok bağlı olduklarınıda gösteriyor. Bu umudun nasıl bir sabun köpüğü gibi patladığını düşündürüyor. Bu ekonomik gevezelik bir deja-vu duygusu uyandırıyor. Seksen ve doksanlı yıllardaki Arjantin ve Asya kaplanları veya daha önce İrlanda, İspanya ve İzlanda o zamanlar ekonomik mucize ile ödüllendirilmişlerdi. Ve her mucize gibi baş döndürücü bir şekilde çok geçmeden dışarı atıldılar. Bütün bu ülkeler hızlı gelişimlerini sınırsız borçlanmaya borçlular. Bunun için onların hepsi aynı akışkanlıkla sona gittiler. Konjonktürel düşüş ve iflas. BRHÇG de aynen böyle davranılıyor. Daha şimdiden Çin kırsalında bu büyüklükteki borç ve yükselen enflasyon üzerine büyüyen endişe mevcut. Çin devlet yatırım kuruluşu fonlarının başkanı Gao Xiping, kısa bir süre önce "biz koruyucu değiliz. Önce kendimizi kurtarmalıyız", dedi. Daha açık bir şekilde izah edilemez.

Gerçek: Kapitalizmin çözümü ve geleceği yok

Kapitalizm reformize edilemez. Realist olarak yanlızca devrimin bu faciayı engelleyebileceğini teslim etmek lazım. Kapitalizm kendinden önceki köleci ve feodalizm gibi yıkılmaya mahkum bir sömürü sistemi. Öncelikle 18.ve 19. yüzyılından beri 200 yıl boyunca gelişerek yeryüzünü denetimi altına aldı ve Birinci Dünya Savaşı'nı çıkardıktan sonra büyük bir gürültü ile çöküşe geçti. 1930' lardaki büyük buhran, İkinci Dünya Savaşı'ndaki iğrenç katliamlar, bütün bunlar sistemin yaşlandığını ve insanlığın yaşaması isteniyorsa sona erdirilmesi gerektiğini kanıtlıyor. Evet 1950' lerden sonra 1929'lardaki gibi zorba kriz yoktu. Burjuvazi zararı nasıl sınırlayacağını ve ekonomiyi canlandıracağını daha iyi öğrenmişti, böylece bugün bir çoğu bugünkü krizin yalnızca son 60 yıl boyunca olan yıkımlar gibi olacağını ve büyümenin geri geleceğine inanıyorlar. Özünde ise 1967, 1970-1971, 1974-75, 1991-93 Asya ve 2001-2002'de sırası ile gelen krizler yanlızca bugünkü kötü durumun yolunu açtı. Burjuvazi her seferinde ekonomiyi yürütebilmeyi, sadece kredi musluklarını açarak başarabildi. Problemin köküne yanaşmayı hiçbir zaman beceremedi: Kronik üretim fazlalığı. Yapabildiği tek şey ödeme günlerini ertelemek. Bugün sistem bu borçların ağırlığı altında boğuluyor. Hiç bir bölüm ve devlet bunun dışında kalamıyor. Boğazına kadar borçlanma kendi sınırlarını aştı. Bu ekonominin tamamen durdugu anlamına mı geliyor? Tabii ki değil. Burjuvazi kendi olanakları içinde tartışarak veba ve kolera arasında seçim yapmak zorunda kalacak. Ya şiddetli tasarruf politikaları ya da yeni bir para politikası. Birincisi çok kuvetli konjokturel dalgalanmalara, ikinciside kontrol edilemeyen eflasyona neden olacaktır. Daha şimdiden kısa dönem konjonktürel gerileme ile uzun dönem arasındaki değişim kredilerinin tekrarlanması geçmişte kaldı: İşsizlik patlayacak, fakirlik ve barbarlık dramatik bir şekilde genişleyecek. Eğer 2010'daki gibi dönemin tekrarı olursa, geçici havada duran bir soluklanmadan öteye gitmez ve ekonomik felaket devamcısı olur. Bunun aksini iddia edenler biraz Empire State Building'in tepesinden atlayan ve her kata geldiklerinde, her şeyin şimdiye kadar iyi gittiğini söyleyen optimistlere benziyorlar. Unutmayalım ki; büyük buhran başladığında ABD başbakanı "refah devri görünürde" demişti. Belli olmayan tek şey insan kaderinin nasıl olacağı. Kapitalizmle birlikte batacak mı? Yoksa dayanışma ve karşılıklı yardımla, sömürüsüz, sınıfsız, devletsiz ve karsız yeni bir dünya kurabilecek durumda olabilecekler mi? Engels'in 120 yıl önce dediği gibi! Burjuva toplum bir ikilem karşısında durmakta: Ya sosyalizme geçiş süreci ya da barbarlık. Geleceğin anahtarı işçi sınıfı, çalışanlar, işsizler, emekliler ve kötü işlerde çalışan gençlerin mücadelelerini birleştirmesinde yatmaktadır.

[1] www.bbc.co.uk/news/Business-15059135http
[2] www.jacquesbgelinas.com/indexfiles/Page3236http
[3] www.jacquesbgelinas.com/indexfiles/Page3236

Tags: 

Esenyurt Yangını: Kapitalizm İşçi Kanıyla Yaşamaya Devam Ediyor

11 Mart günü Esenyurt'ta bir inşaat şantiyesinde çıkan yangın bizlere bir kez daha kapitalist sömürünün nasıl bir gerçeğe sahip olduğunu gösterdi. Adana'daki baraj inşaatında çalışan işçilerin baraj sularına kapılıp kaybolmalarının ardından daha cesetleri bulunamamışken Esenyurt'taki yangın faciasını yaşadık. Bu yangının ardından burjuvazinin bakanları, belediye başkanları, dalkavukları ve soytarıları, aklınıza kim gelirse, bu sömürü sirkinin gülen yüzlü cellatları, hepsi aynı ağızdan “vadeleri dolmuş” ya da “kader” açıklamalarında bulundular. Ama şunu bilmiyorlar ki; onların kaderinde de savundukları bu sistemin işçi sınıfının ellerinde can vereceği gerçeği var.

Yaşanan bu iş çinayetleri ve bunların dışındaki iş kazaları kapitalizmin yapısal özelliklerinden sadece bir tanesi. Kapitalizm kendini var edebilmek için aynı zamanda işçi kanına ihtiyacı var. Son yıllarda iş cinanetleri ve iş kazalarının artmasındaki temel gerçeklik ise kapitalizmin ekonomik krizi, azgın piyasa rekabeti, esnek üretim sonucu teşeronlaşma. Esenyurt'ta da Adana'da ve diğer iş cineyetlerinin temelinde de aşırı kar ve piyasa rekabetinde güç kazanma ihtiyacı yatmakta.

Esenyurt'ta yaşanan yangının böylesine ölümle bitmesinin tek bir açıklaması var; o da inşaat sektöründeki üretim artışı ve bu artışla yaşanan piyasa rekabeti. Taşeron firmaların iş alabilmek için ihalelerde düşük fiyat vermesi ve buna bağlı olarak da düşürülen fiyatların işçi giderlerinden kesilerek kar etmeye çalışmalarından kaynaklanıyor. Bu durum ise işçilerin çadırda kalmaları, sigortasız çalışmaları ve uzun çalışma saatlerine maruz kalmalarına yol açıyor. Yukarıdan aşağıya doğru kurulu bu kar mekanizması; yani ana firmanın bir alt teşerona, bir alt teşeronun başka bir teşerona iş vermesi sonucu, en ağır yükü; somut, gerçek, reel değeri üreten işçiler çekiyor. Çadırlarda insanlık dışı koşullarda yaşamaya mecbur kalmanın gerçeği, kapitalizmin işçi kanıyla yaşayabilmesinin sonucudur. Bunun başka bir izahı olamaz; bu izahı yapmaya çalışanlar ise bu kanla yaşayan sistemin asalaklarıdır.

İş cinayetleri, kapitalist ekonominin yapısal özelliğidir

İş kazaları konusunda genellikle burjuvazi propagandist bir içerikle şunu iddia eder: işçilerin dikkatsiz, özensiz ve keyfi davranışlarından dolayı iş kazaları yaşanmaktadır. Onlara göre tüm önlemler alınmıştır. İşçilerin iş sağlığı düşünüldüğü için üretim süreci yeni teknolojilerle desteklenmiştir. Bu durumda yeni gelişen üretim araçları teknolojisi sonucu şöyle bir kanı oluşabilir: teknolojinin bu kadar geliştiği günümüzde neden insanlar hala iş kazalarında ölmekteler? Bu sorunun cevabı ise yine üretim araçlarının neden geliştirilmeye ihtiyaç duyulduğunda yatıyor. İnsan emeğinin reddilemez bir rolü vardır; o da kapitalist ekonminin sürebilmesi için her zaman ona ihtiyaç duymasıdır. Kapitalist ekonomi içerisinde şekillenmiş insan emeği yani ücretli emek diğer üretim girdileri gibi sadece bir metadır. Kapitalist üretim her zaman işçi sınıfının üretimdeki temel rolünü ortadan kaldırmaya çalışır; yani üretilen metayı işçinin emeğinden arındırmaya çalışır. Bundan kaynaklı da sürekili üretim teknolojisini yenilemeye çalışır. Nihayetinde bu durum işçinin üretim sürecinde rahat etmesi için değildir, daha fazla kar amaçlıdır. Kapitalist sadece yeni yatırımlarını üretim araçlarını geliştirmek üzere yapar, bu durum canlı emek ile cansız emek arasındaki rekabeti açıklar ve bu kapitalist ekonominin çelişkilerinden biridir. Bu çelişki onu sürekli canlı emeğe karşı cansız emeği geliştirmeye iter. Tam da bundan kaynaklı işveren değişmeyen sermaye denen elindeki makine, hammade vb. diğer harcamalarının yanına iş güvenliği için yeni harcamalar eklemek istemeyecektir; zira bu yatırım, üretim için aktif olarak kullanılmayacaktır ve kapitaliste artı yük oluşturacaktır. “Kapitalist üretim tarzı bir yandan, toplumsal emeğin üretkenlik gücünün gelişmesini teşvik ederken, öte yandan da, değişmeyen sermayenin kullanılmasında tasarrufu kamçılar.” 1

Meselenin biraz daha şimdilerdeki yaşanış biçimine gelirsek, kapitalist ekonominin de temel ve kronik sorunlarına değinmiş olacağız. Bunların en başında yaşanan ekonomik kriz, aşırı borçlanma, mevcut sermaye birikiminin yavaşlaması ve eskiye oranla küçülerek büyümesi gelmekte. Bu kronik sorunları kapitalizmin daha fazla piyasa döngüsüne ve bu döngünün soluk borusu olan ücretli emek sömürüsü üzerinden yaratılmış daha çok gerçek değer elde etme yoluna itmekte. Yani kapitalist ekonominin can damarı olan artı değer oranlarını yükseltme ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla sömünürünün oranı arttırılmak istenmekte ve artı üretim harcamasından kaçınmaktadır. Burjuvazi uzun vadede esnek üretim denen, ihtiyaca göre üretim ve maksimal sömürü üzerine kurulan yapılanmayı, kısa vadede yada somut uygulamada ise taşeronlaşma, üretimin daha küçük birimlere ayrılması olarak ifade edebileceğimiz yöntemi kullanmaktadır. Günümüzde bu uygulama giderek yaygınlaşmaktadır çünkü sermaye kriz içerisindedir ve normal dönemlerden daha fazla kar ihtiyacı duymaktadır. Ve buradan hareketle iş kazalarıyla bu yapılanma arasında doğrudan bir ilişki olduğunu belirtmek gerekiyor.

İş kazalarının verilerine bakıldığında en fazla iş kazaları taşeron şirketler ya da 5-10 ile 40-50 kişi arasında çalışan işyerlerinde yaşanmaktadır. En son yaşadığımız Esenyurt şantiye yangını bu duruma verilecek acı bir örnek. Esenyurt'taki inşaat şantiyesinde çalışan işçiler taşeron aracılığıyla çalıştırılmaktaydılar ve maliyeti düşürmek için kış ayında insanlık dışı koşullarda çadırda kalmaya mahkum edildiler. İşçiler kendi kazançlarıyla normal bir konut kirasını karşılayamadıkları ve konut kirası için artı bir ücret talep edemedikleri için çadırda yaşamları son buldu. Başka bir örnek: Tuzla tersanelerinde yeterli düzeyde önlem alınmadığı ve alınacak önlemler maliyeti yükselttiği için taşeron şirket tarafından iş cinayetine zemin hazırlayan çalışma koşullarında yüzlerce işçi yaşamını kaybetti. Tuzla tersanelerinde yaşanan iş çinayetleri sonrası gündeme gelen, tersane sahiplerinin gemi maliyeti içinde bir işçinin kan parasını (işçinin ölümü durumunda ailesine verilecek olan para) da hesaplıdığı gerçeği iş kazalarının münferit olmadığını gösterdi. Maden kazalarında yaygın olarak yaşanan patlamalar, anti-grizu ve havalandırma sistemlerinin maliyetli gelmesinden kaynaklı her seferinde onlarca işçinin yaşamına mal oluyor ve daha başka bir çok örnek. Bunların dışında Bursa'da yanan kadın işçiler, selde, yük taşımak için yapılan kamyonetin kasasında taşınırken boğularak ölen kadın işçiler ve daha bilmediğimiz bir çok iş cinayeti kapitalizm tarihine geçti.

Sermaye durağandır ve onun yaşayabilmesi, hayat bulabilmesi artı değer üretimin sürmesine bağlıdır. Fakat bu da yetmemektedir; sermaye giderek ağırlaşan krizlerine çare olması için daha fazla artı değer, daha fazla sömürü ve daha fazla işçinin kanını içmek istemektedir.

İş kazalarını meşrulaştımak için burjuvazinin yalanları

İş kazalarının yaşanmasının bir başka sebebi de iş saatlerinin uzunluğudur. İş saatlerinin uzaması ve aşırı yorgunluk sonucu ölümle sonuçlanan iş cinayetleri söz konusudur. Bunlara her ne kadar kaza dense de, daha fazla üretim için uzatılan iş saatleri uygulamasının mutlak sonucudur. Kapitalistler işçilerin dikkatsizliği ve aşırı güven duygusundan kaynaklı kazaların yaşandığını iddia etmekteler ve yaş aralığı olarak da 25-35 yaş aralığını vermekteler. 2 Çünkü Türkiye'de en fazla iş kazasının yaşandığı yaş aralığı bu yaşlar. Ama eklemek gerekiyor ki; Türkiye'de toplam istihdam edilen işçilerin neredeyse yarısından fazlası bu yaş aralığında, dolayısıyla bu yaş aralığında iş kazalarının yaşanması istihdam oranlarıyla aynı paralellikte olması tesadüf değil. Ayrıca iş kazalarının %98'i engellenebilir özelliğe sahip ve gerçekten iş kazası diyebileceğimiz kısım sadece %2'lik kısmıdır; geri kalanı ise tamamen burjuva üretim koşullarıyla ilgilidir.

Diğer taraftan, iş kazaları veya iş cinayetlerini burjuvazi işgünü kaybı yada üretim kaybı olarak değerlendirmekte ve onları sadece işin bu tarafı ilgilendirmekte. Buna dair önlem alıyorsalar da bunun yapmalarının temel nedeni üretimin aksaması kaygısıdır. Çünkü bir işçinin işveren için hiç bir kıymeti yoktur. “İş kazalarının işveren bakımından maliyeti ise, iş koluna ve olayın niteliğine göre değişmekle birlikte, iş kazalarının işletmeler bakımından doğrudan ve dolaylı maliyetlere yol açtığı bir gerçektir. İşletmeler iş kazaları sonucu işgücü ve işgünü kayıpları, verimlilik ve motivasyon azalması, makine, araç-gereç ve hammadde kayıpları ve hatta üretimin durması gibi çok çeşitli sorunlarla karşılaşa bilmektedir. ”3 Bu alıntı durumu yeterince özetliyor olsa gerek.

Maliyetlerin düşürülmesi uygulamalarından birisi de kayıt dışı çalıştırılma. Yine somut bir örnek: Esenyurt'ta yaşanan yangında ölen iki işçinin sigortasının yangından sonra yapılmış olduğu gerçeği bir çok yasal düzenbazlıkların işveren tarafından yapıldığını bir kez daha gösterdi. Burjuva yasalar ve kanunlar tamemen işvrenin elini rahatlatacak biçimde hazırlanmakta. Ölen iki işçiye gece yarısı sigorta yaparak göstermelik cezalardan kaçmaya çalışan işverenin bu sahtekarlığı dikkatli bir doktorun sayesinde yakalanmış oldu. Hiçbir önlem almadan çadırda işçileri yaşamaya mahkum eden, öldükten sonra sigorta yapan işveren burjuva kanunlar tarafında sadece taksirli (istemeyerek gerçekleştirilen suç) suç işlemekten tutuklandı. Oysa ki bu iş cinayeti tamamen kasıtlı ve kar maksatlı ihmalin sonucudur.

Sonuç

Kapitalist ekonomi yaşadığı rekebet ve aşırı kar hırsının sonucu iş çinayetlerini yeniden üretmeye devam edecektir ve bunun aksini söylemek pek mümkün görünmüyor. Sadece işçilerin yaşamından kanından canından tasarruf yapan kapitalizm, diğer taraftan kapitalist rekabet yüzünden başka hiçbir şeyden tasarruf yapamaz. Bu da onun en temel açmazlarından biridir. İş kazaları ise bu açmazının yarattığı ve yaratacağı temel sorunlardan birisidir. “Kapitalist üretim, dolaşım süreci ile rekabetin aşırılıkları dışında ele alındığında, metalara katılmış bulunan maddeleşmiş emek bakımından çok ekonomiktir. Buna karşılık, başka herhangi bir üretim tarzından daha fazla, insan yaşamını ya da canlı emeği, ve yalnızca insan kanını ve etini değil, sinirini ve beynini de israf eder.” 4

İş cinayetlerine karşı işçi sınıfının mücadelesi kaçınılmazdır, fakat bu mücadele en nihayetinde kendi varlık koşullarını da ortadan kaldıracak boyuta ulaşmak zorundadır. Zira bu hareket buraya ulaşmazsa bu iş cineyetleri kapitalist sermayenin yaşaması için can suyu olacaktır. Esenyurt'ta ve diğer tüm iş cinayetlerinde olduğu gibi.

Salih

1 Karl Marx Kapital 3. Cilt Sayfa 81 Sol Yayınları.

3 Finans Politik & Ekonomik Yorumlar 2007 Cilt: 44 Sayı:509 Sayfa 83

4 Karl Marx Kapital 3. Cilt Sayfa 83 Sol Yayınları.

Hindistan'da Kitle Meclislerine Doğru

Hindistan'da 100 milyon işçi, 28 Şubat tarihinde bir günlük greve katıldı. Ülke genelinde birçok sektörü vuran bir grev, bazıları tarafından gelmiş geçmiş dünyadaki en büyük grevlerden biri olarak karşılandı. On bir merkezi sendika (bağımsızlıktan bu yana ilk defa birlikte hareket edeceklerdi) ve 5000 küçük sendika grev çağrısı yaptı. Talepler, ulusal bir asgari ücret, 50 milyon sözleşmeli işçi için kalıcı iş, (geride kalan son iki yılın tamamında %9'un üzerinde olan) enflasyon ile mücadele için hükümet önlemleri, tüm işçiler için emeklilik gibi sosyal güvenlik yardımları, iş kanunlarının daha iyi uygulanması ve kamu iktisadi teşebbüslerinin satışına bir son verilmesi idi. Aslında işçiler katılımlarıyla Hindistan'ın ekonomik 'canlanması'nın işçi sınıfının yaşadığı bir şey olmadığını göstermeye hazırlandılar

Ancak talepler, sendikaların öne sürdüğü üzere, Hindistan'ın kapitalist hükümetinin diğer sınıfların ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeteneğe sahip olabileceğini varsayıyor. Enflasyona karşı mücadele verilebileceği ya da kamu sektörü varlıklarının satışında durdurmanın işçi sınıfının yararına olduğu yönünde hatalı fikirler de bulunuyor. Ve yine burjuvazinin endişe duyacağı kendi dertleri var. Örneğin, Hindistan'da IT ve çağrı merkezi endüstrisi işlerinde %70 oranında ABD şirketlerine bağımlıdır. Bu sektör, ekonomik krizin etkisiyle travma geçiriyor. Artık büyük karların bir büyüme alanı ve kaynağı, yaygın ücret ve iş kesintileri deneyimletiyor. Bu model diğer birçok sektörde tekrarlanıyor. Hint ekonomisi, dünya ekonomisi ve onun krizinin dışında kalamıyor.

Bu vesileyle sendikalar bugün birlikte hareket ettiler ama geçmişte hükümet önlemlerini protestoları mobilize etmekte geri kalmadılar. 1991'den bu yana 14 genel grev gerçekleşti. Ancak şu anda daha fazla kendi inisiyatifi ile hareket eden ve sendikaların direktiflerini beklemeyen işçi örneği görüyoruz.

Mesela, Haziran ve Ekim 2011 arasında binlerce işçi fabrika işgallerinde, yasadışı grevlerde ve Maruti-Suzuki'de ve Delhi'deki bir 'canlanma semti' olan Manesar'daki diğer otomobil fabrikalarındaki protesto eylemlerinde yer aldılar. Ekim başlarında, sendika onaylı bir anlaşma ile 1200 sözleşmeli işçi tekrar işe geri alınmadı ve bu nedenle 3500 işçi greve geri döndüler ve dayanışma ile otomobil montaj fabrikasını işgal ettiler. Bu, 8000 işçinin bir düzine ve bölgedeki daha birçok yerleşkede dayanışma eylemlerine öncülük etti. Aynı zamanda sendikaların sabotajından kaçınmak için bazı oturma eylemleri ve genel kitle meclisleri1 oluşumuna öncülük etti.

İşçilerin en geniş katılımı sağladıkları ve en geniş fikirlerin paylaşıldığı kitle meclislerinin tekrardan keşfi, sınıf mücadesi için çok büyük bir ilerlemedir. Manesar'daki Maruti-Suzuki kitle meclisleri herkese açıktı ve mücadelenin yönelimini ve amaçlarını şekillendirmek için herkesi katılım yönünde cesaretlendirdi. Milyonlarca işçi katılmadı ancak Hindistan'daki işçi sınıfının açıkça, sınıf mücadelesinin mevcut uluslararası gelişiminin bir parçası olduğunu gösterdi.

Car 3/3/12

1Kitle meclislerinin mahiyeti ile ilgili olarak geride bıraktığımız sene içerisinde Fransa'daki işçi mücadelelerinde karşımıza çıkan genel kitme meclisi kavramına hem teorik, hem de pratik bir bakışın sergilendiği şu metni de destekleyici olması açısından bir gözatmalarını öneriyoruz: https://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2011/kitle-mec...

Tags: 

Hocalı Mitingi ve Sonrası: Burjuvazi ve Köpekleri

Aslında insanlar ve köpekler arasında binlerce yıldır bir arada yaşamaktan gelen köklü ve güzel bir ilişki vardır. Bu tüm doğa tarihinde, iki tür arasında gerçekleşebilmiş en yakın ilişkidir aynı zamanda. Köpekler, binlerce yıl boyunca insanların canlarını, evlerini, ailelerini, mallarını, mülklerini, büyük ve küçükbaş hayvanlarını korumuş, bunun yanı sıra insanlara hem oyun arkadaşlığı hem de can yoldaşlığı yapmışlardır. Köpeğin bütün bunları, insanın bahşedeceği bir parça yemek umuduyla yapıyor olması da, onun insan tarafından kontrol edilmesini kolay kılmıştır. Sadakatleri, korumacılıkları, heyecanları ve saflıklarından kaynaklı sevimliliklerinden dolayı, acı bir ısırılma deneyimi yaşamamış insanların büyük çoğu köpeklerden sevecenlikle bahseder. İşçi mahallelerinde de, eğer koşullar elveriyorsa sokak köpeklerini besleyen haneler çok olur. Fakat köpekler aç da kalırlar kimi zaman, barınaksız da kalırlar, zorla çalıştırıldıkları da çok olur, sahiplerinden dayak da yerler, yeri geldi mi feda da edilirler, üzerlerine bombalar bağlanıp tankların altında ölmeye de yollanırlar, toplatılıp da öldürülürler, hatta kimileri zevk için dahi canlarını alır. Bu yüzden başlarken belirtmek istiyoruz ki bizim esasında köpeklerle, yani hem insana dost olan ama bir yandan da insanın yaşadığı sınıflı toplumların ceremesini de çaresizce, ne olup bittiğini de anlayamadan çeken bu gariban hayvanlarla bir alıp veremediğimiz yok. Bizim derdimiz, insandan yaradılma köpeklerledir ve mallarını mülklerini korumaya dünyanın tüm köpekleri gelse yetmeyeceği için insanları böylesine köpekleştirenlerledir.

26 Şubat 2012 tarihinde, Taksim Meydanı'nda sayılarının yaklaşık otuz bini bulduğu iddia edilen[1] bir kalabalık toplandı. Güya bu kalabalık, yirmi yıl önce, 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Dağlık-Karabağ Savaşı kapsamında gerçekleşen ve 613 Azeri sivilin hayatını kaybettiği Hocalı Katliamı'nı anmak için toplanmıştı. Katliamın ardından geçen yirmi yıl içerisinde ilk kez gerçekleşecek olan bu 'anma' mitingi, burjuva devletin açık desteğiyle örgütlenmiş, günler öncesinden İstanbul'un dört bir yanı "Ermeni yalanına sessiz kalma" başlıklı miting çağrılarıyla donatılmıştı. Öte yandan mitingin burjuva devletin tam desteğiyle yapılmış oluşunun en önde gelen kanıtı, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in mitingde yaptığı konuşmaydı. Şahin, konuşmasında: "Akıtlan kan bizim kanımızdır. 20 yıl önce bugün kan içiciler, katiller, acımasızlar, merhametsizler, yüreksizler, korkaklar Hocalı'da 613 insanın kadın demeden, çocuk yaşlı demeden, haklı haksız demeden kanını içmişlerdir. O kan o günden bugüne yerde kalmadığı gibi bundan sonra da kalmayacaktır. O kan o gün akmıştır ama hesabı bitmemiştir. Türk milleti yaşadıkça o kanın hesabı yapılacaktır ve hesabı sorulacaktır"[2] dedi. İçişleri Bakanı'nın hitap ettiği otuz bin kişilik kalabalık, ellerinde "Hepiniz Ermeni'siniz, hepiniz piçsiniz", "Türk'e kefen biçenin ölümü korkunç olacak", "Bugün Taksim, yarın Erivan; bir gece ansızın gelebiliriz", "Ceddim soykırım yapsaydı dünyada bir tane bile Ermeni kalmazdı" pankartları, ağızlarından salyalar akarak "Bozkurt Ogün", "Bozkurt Çatlı", "Dişe diş, kana kan, intikam intikam", "Bozkurtlar burada Ermeniler nerede" diye uluyorlardı.

Gözlemlemek için eyleme giden Ermeni gazeteci Aris Nalcı, eylemle ilgili şunları söyleyecekti: "Beyoğlu'ndaki yüzlerce insan, ellerinde ‘Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz!' pankartı taşıyordu. Bir Ermeni olarak kırılmamak, korkmamak elde değildi."[3] Yaratılan saldırgan milliyetçi hava, haliyle miting sonrasına da taştı. Kürtler, ister istemez, bir kez daha şovenist saldırıların hedefi oldular, eylemden çıkanlar BDP il binasının bulunduğu bir sokakta durma gafletinde bulunan belediye otobüslerini taşladı. Ertesi günlerde İstanbullu bir Ermeni bahçesine üzerinde "Ermeni yalanına sessiz kalma" yazılı bir kasket atılarak tehdit edildi. Bu arada eylemin ardından aynı provokatif iklim bu kez Ankara'daki üniversitelerde yaratılmaya çalışıldı; solcu öğrenciler tepki göstermek isteyince bu kez onlar, böylesi bir durum önceden planlanarak okullara getirilmiş faşist gürühların hedefi oldular. Başbakan Erdoğan'ın da mitingi, "marjinal ve münferit birkaç pankartın olması Hocalı Katliamı'na dair acımızı ve dayanışmamızı gölgelemeye yetmez" sözleriyle sahiplenmesi ve savunması, bütün gerçekleşenlerin burjuva devletin isteği doğrultusunda ve güdümünde gerçekleştiğini de ortaya koyuyordu. Aynı dönemde Adıyaman'da Alevi ve Kürt kökenli kişilerin evlerinin işaretlenmesini bir tesadüf saymak da saflık olacaktır.

Biz bu sürüyü iyi tanıyoruz. 1915'te başlayan Ermeni Soykırımı'ndan beri burjuvazi ne zaman salsa onları, ağızlarından salyalar akıta akıta, uluya uluya koşuyorlar efendilerinin emirlerini yerine getirmek için. 6-7 Eylül olaylarında da işbaşındaydılar, Kahramanmaraş Katliamı'nı da, Çorum Katliamı'nı da onlar yaptılar, Sivas'ta insanları diri diri onlar yaktılar. Sırf Ahmet Kaya tişörtü giydi diye insanları linç etmek için toplanan da, Hrant Dink'i vuran da, Şerzan Kurt gibi sayısız delikanlının canına kıyan da onlardı. Böylesi bir kalabalık, tarihte hiçbir zaman kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Hakim sınıfın bilinçi ve örgütlü çabalarının etkisi altında kalmadan kimse tanımadığı insanların kanını akıtmak istemez. Hocalı'da katledilenler, gerçekte burjuvazinin insanlıktan çıkarttığı bu sürünün hiç de umurunda değildir - pek çoğunun devletin bilinçli provokatif çabalarından önce Hocalı diye bir yerden haberdar oldukları dahi şüphelidir. Bu otuz bin kişi Türk işçilerden de oluşmamaktadır. Aralarında işçiler de vardır şüphesiz ve böylesi görüşlerin belirli işçi kesimleri arasında etkisi olduğunu da görmezden gelemeyiz. Fakat dünyanın her yerinde burjuvazinin bu tip düşünceleri aşılamasına en el verişli unsurlar küçük burjuvaziden ve lümpen kesimden çıkmıştır. Sınıfsal konumları itibarıyla bugünlerinden tatmin olamayan fakat bir gelecek perspektifi geliştirmesi de mümkün olmayan bu kesimleri insanlıktan çıkartmak, burjuvazi için hep çok kolay olmuştur. 26 Şubat'ta Taksim'i dolduranların büyük çoğunluğu da yine onlardır. Sınıf bilinçli proleterler, böylesine insanlıktan çıkartılarak kullanılan bir kalabalık karşısında ancak acıma ve üzüntü hissedebilir ve Rakel Dink'in ifadesiyle 'bir bebekten katil yaratan karanlığa' yani burjuvaziye, kapitalist düzene isyan edebilir.

Peki, burjuvazi neden şimdi böylesi bir hava yaratma çabasına girişmiştir? Bütün bu olayların Fransa'daki Ermeni Soykırımı'nı İnkar Yasası'nın yeniden oylanacağı bir dönemin öncesine denk getirilmesi yalnızca bir tesadüf müdür? Gerek burjuvazinin bu çabalarını ifşa etmesi, gerekse yaratılmaya çalışılan milliyetçi havaya bir yanıt vermesi bakımından Türkiye Azerbaycanlı Sosyalistler Platformu'nun açıklaması anlamlıdır: "Fransa`daki `Ermeni Soykırımı'nı İnkar Yasası`nı fırsat bilen aynı milliyetçi çevreler, tekrar Hocalı Katliamı'nı `koz olarak` kullanmak istemektedirler. Yüzlerinde bu katliamdan dolayı en ufak acı ve keder bulunmayan bu insanlar, acıları birbiriyle tartarak gerçek niyetlerinin siyasi oyunda kendi ellerini güçlendirmek olduğunu göstermektedir (...) Unutmamak gerekir ki, çıkarılan her savaşta kazanan yalnız burjuvazi ve onun araç olarak kullandığı devletdir (...) Biz hiçbir katliamın diğerinin bahanesi olamayacağına, hiçbir acının diğerinden üstün olmadığına inanarak, Hocalı Katliamı'nın 1915`deki Ermeni olaylarıyla kıyaslanmasına, Ermeni trajedisini inkar etmek için malzeme olarak kullanılmasına itiraz ediyoruz. Hrant Dink`in katli sonrası karanlık güçlere karşı Türkiye`deki Ermeni azınlıkla dayanışma anlamında acı ve öfkeyle dile getirilmiş `Hepimiz Ermeniyiz` sloganını sulandırmak ve geçersiz kılmak için ortaya atılan `Hepimiz Azeriyiz` önermesine itiraz ediyoruz. Bu oyuna ortak olup Hocalı Katliamı'nın bu çevrelerin siyasi malzemesi olmasına göz yummak en başta Hocalı katliamında hunharca katledilen insanların anısına saygısızlık, Hocalıların acısına vurdumduymazlıktır. Biz bu oyunun oyuncusu da, seyredeni de olmayı reddediyoruz."[4]

20. yüzyıl, insanlık tarihine bir savaşlar, soykırımlar ve katliamlar yüzyılı olarak geçmiştir. Katledilenler her zaman, ister Ermeni, ister Rum, ister Kürt, Türk, Azeri, İranlı, Yahudi, Arap, Sünni, Alevi, Hristiyan vb. olsunlar, bizim analarımız, babalarımız, evlatlarımız, kardeşlerimiz ve arkadaşlarımızdır. Ölümler kimin eliyle gelirse gelsin, ölenler işçi sınıfının yani bizim canlarımızdır. İşçilerin vatanı yoktur. Bu yüzden TC burjuvazisi Hocalı Katliamı'nın hesabını soramaz. Bu katliamın hesabını sormak başta Ermeni ve Azeri işçi sınıfları olmak üzere dünya proletaryasına düşen bir görevdir. Ve yine bu yüzden başta Ermeni Soykırımı olmak üzere Osmanlı ve TC hakim sınıflarının gerçekleştirdiği bütün katliamlar, dünya proletaryasının ve bu toprakların işçi sınıfının bir parçası olan Türk işçi sınıfına karşı da yapılmış sayılır. Türk işçi sınıfı bu gerçeği, 26 Şubat'ta Taksim'de toplanan otuz bin kişiye karşı, Hrant Dink'in cenazesinde iki yüzbin kişi, tek bir ağızdan "Hepimiz Ermeniyiz" diye haykırarak ifade etmiştir. Net bir sınıf bilinçli tepki olmadığı aşikar olsa da, tarihsel bir dayanışma ifade eden bu sloganın burjuvaziyi ve burjuva devletin temsilcilerini bu kadar rahatsız etmesinin nedeni budur. Bu tepki, Ermeni soykırımını inkar edenlere, Ermenistan devletinin soykırım olgusunu siyasi çıkarlarına alet eden bütün manevralarından daha ağır bir darbe vurmuştur.

İdris Naim Şahin, Hocalı mitingi konuşmasında "Bizim Türk milleti olarak ne Kazakistan'da ne Azerbaycan'da ne Türkiye'de dünyanın hiçbir yerinde insanlık adına utanılacak tarihimiz yoktur."[5] demişti. Bu sözlere sadece gülüyoruz. 'Ermeni yalanları' diye köpüren ve ortamı provoke eden bir adamın, bu denli rahatça yalan söyleyebilmesi hiç şaşırtıcı olmasa da ibretlik bir durumdur. Burjuva devletin temsilcisi İçişleri Bakanı'nın söylediklerine, yine aynı konuşmada sarf ettiği kendi sözlerini değiştirerek yanıt veriyoruz: "Akıtlan kan bizim kanımızdır. 97 yıl önce kan içiciler, katiller, acımasızlar, merhametsizler, yüreksizler, korkaklar Anadolu'da bir buçuk milyon Ermeni'nin kadın demeden, çocuk yaşlı demeden, haklı haksız demeden kanını içmişlerdir. Proletarya yaşadıkça o kanın hesabı yapılacaktır ve hesabı sorulacaktır. Dayanışmayla, mücadeleyle, enternasyonalizmle bu kanın mücadelesini hep beraber İstanbul'da, Bakü'de ve Erivan'da, yeryüzünde işçi sınıfının haklı davasına kim inanıyorsa, hep birlikte takip edeceğiz."

Gerdûn


1.http://www.aktifhaber.com/hocali-mitinginde-6-7-eylul-plani-565686h.htm

2.http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1251162

3.Radikal, 28 Şubat 2012

4.http://www.norzartonk.org/?p=5814

5.http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1251162

Tags: 

Nijerya: Kıtlığın ve Katliamların Tek Çaresi Sınıf Mücadelesi

Geçtiğimiz Ocak ayında Nijerya'da gerçekleşen altı günlük genel grev, ülkede yaşanan en büyük toplumsal hareketlerden biriydi. Sendikalı işçi sayısı 7 milyon olan ülkenin her tarafında gerçekleşen grev dalgasına toplam on milyon işçi katıldı ve bütün önde gelen şehirlerde büyük eylemler gerçekleşti. Grev, bir gecede yalnızca benzinin fiyatını iki katına çıkartmakla kalmayıp, yiyecek, ısınma ve ulaşım maliyetlerini de devasa bir biçimde etkileyen benzin ödeneğinin kesilmesine karşı protestoların bir parçasıydı. İşsizliğin fazla (kırk yaş altı nüfusun %40'ı) ve açlığın yaygın (nüfusun %70 günde 2$'dan az bir parayla geçinmektedir) olduğu bir ülkede, böylesi bir öfke patlaması beklenebilir nitelikteydi.

Nijerya'ya dair önde gelen basın kuruluşları aşırı islamcı Boko Haram grubunun sürdürdüğü terörist kampanyaya yoğunlaşmayı tercih ettiler. Boko Haram, geçtiğimiz iki sene içerisinde binin üzerinde kişi öldürdü ve kalabalık meydanlarda bombalar patlatmak ve ayrıca polis merkezlerinede de saldırılar düzenlemek minvalindeki kampanyalarını sürdürme niyetinde olduğunu açıkladı. Nijerya devleti, eli kanlı ve ağır bir devlet olduğundan özellikle polis merkezlerine yapılan saldırılar bir miktar sempati topladı. Mesela grev sırasında, kitlelerin üzerine ateş açmaktan kaçınmayan polisin ve silahlı kuvvetlerin vahşi müdahalesi 20'den fazla kişinin katledilmesine, 600'ün üzerinde kişinin ise yaralanmasına yol açtı. Katı biçimde uygulanan sokağa çıkma yasakları ise ülkede hala yürürlüktedir. Kuzey'deki Kano kentinde, silahlı polis helikopterleri her gün kısmen nüfusu izlemek, kısmen de gözdağı vermek için her gün havada uçup duruyorlar. Bu sırada Ocak ayının son haftasında 200'ün üzerinde kişi Boko Haram'ın bombalı saldırılarının kurbanı oldu. Bir sonraki hedefin okullar olacağı söyleniyor.

Aşırı şiddetli doğasına rağmen, yakın zamanda bir sözcüsü Şeriat hukukuna uymayan herkesin öldürüleceğini söyleyen Boko Haram'ın Nijerya'nın Müslüman ve daha fakir Kuzey kesiminde belli bir destekçi kitlesi bulunuyor. Kuzeyde ortalama yıllık gelir 718$ civarındayken, Güney'de bu rakam 2010$. Öte yandan Boko Haram'ın şiddeti koşullar çerçevesinde görülmeli. Genel greve farklı dini ve etnik kökenlerden devasa sayılarda işçiler katıldı. Yüzlerce dilin konuşulduğu, yüzlerce etnik grubun bulunduğu bir ülkede, mücadelede ayrımları kırabilmek büyük önem taşır. Sendikaların önce eylemsizlik, sonra da grevin bittiğini ilan etmesi, yaşananların önemini ortadan kaldıramaz.

Genel grev öncesinde ülkenin büyük bölümünde gerçekleşen kitlesel eylemler işçiler arasındaki dayanışmanın gücünü ortaya koymuştu. Öte yandan, mücadeleyi sendikaların belirlediği ve başını çektiği bir çerçeveye odaklamakla, işçiler tanıdık bir tuzağa düştüler. Genel grev süresince petrol işçilerinin greve katılmaması, Nijerya'nın en büyük sanayisinin çalışmaya devam etmesi anlamına geldi. Sendika şefleri, hükümetle işçiye 'zafer' diye sunacakları bir anlaşma imzaladılar; oysa hareketin sönümlenmesi burjuvazi için bir zaferdi. Anlaşmaya Nijeryalıların büyük çoğunun verdiği tepki, şüphelerle doluydu. Ertesi günlerde sendika şeflerinin içinde bulunduğu yoz ilişkiler ve hükümetle gizli anlaşmaları konuşuldu.

Öte yandan, buradaki sorun şeflerin yozlaşmasının ötesinde bulunuyor. İşçi sınıfının temel gereksinimi, kendi mücadelelerini kontrol etmek ve kendi siyasi programını geliştirmektir. Bu da kendisini sendikal yapılar haricinde örgütlemesi gerek demektir. Mücadeleyi koordine etmek için kitle meclisleri ve seçilmiş komitelere gerek vardır. Bundan sonra mücadeleleri sektör, ırk ve milliyet ayrımlarının ötesine taşıma ihtimali billurlaşır.

Demokratik Yanılsamaların Ağırlığı

Böylelikle başka bir soruna geliyoruz: benzin ödeneğinin ardından ortaya çıkan Nijerya'yı İşgal Et! hareketinin geçtiğimiz birkaç sene içerisinde ortaya çıkan hareketlerin pek çoğunu domine eden demokratik fantazilere.

Demokratik kapitalist devlet, kapitalizmin milli çıkarlar çerçevesinde işleyişini temin etmek için vardır. Bu da milli burjuvazinin genel çıkarı anlamına gelir gerçekte. Serbest pazar kapitalizmi idealine rağmen, gerek 2008 krizi sonrasında, gerekse daha öncesinde ulusal ve uluslararası ortaya konulan binlerce yasa, anlaşma ve yapı ile gördüğümüz üzere, ekonominin devlet müdahalesi olmadan işlemesi mümkün değildir. Devletin işi, bir yandan da ulusu rakiplerine karşı ve kendisini işçi sınıfına karşı müdafa etmektir. Kendisini işçi sınıfı karşısında korumak için devlet işçi sınıfının geleneksel örgütlerini, yani işçi sınıfının huzursuzluğunu soğuran sendikaları ve geleneksel solcu partileri emer ve böylelikle işçi sınıfını zararsız eylemliliklere yönlendirir.

Mevcut fantazi, böylesi bir devletin ele geçirilebilip zengin fakir herkesin çıkarlarına uyacak bir hale getirilebileceği inancıdır. Yanılsamalardan biri, herkes demokratik düzende oy verebileceği iken, teorik düzlemde herkesin toplumda eşit güce sahip olduğudur. Bu, kapitalizm eşitsiz bir toplumsal ilişkiye dayanan bir düzen olduğu için imkansızdır. İstediğimiz adaya oy verebilsek de, kapitalizme karşı oy vermemiz, seçimle kapitalizmi göndermemiz mümkün değildir. Eğer kapitalizm tehlike altındaysa da burjuvazi seçim inceliklerini ve konuşma özgürlüğünü bir kenara bırakıp devletin tüm gücünü işçi sınıfını kanla bastırmak için kullanma seçeneğini devreye sokar. Tarihte bunun sayısız örneği vardır.

Sendikalar, işçi sınıfını kontrol altında tutmak için kullanılan demokratik aparatın içkin bir parçasını teşkil ederler. Nijerya'da sendikaların işçi mücadelelerinin gelişimine karşı ne biçim bir rol oynadıkları ortadaydı. Radikal fikirler artarak ifade bulurken sendika şefleri "amacımız benzin fiyatlarını 1 Ocak 2012 düzeyi öncesine çekmektir. Dolayısıyla bir 'Rejim Değişimi' kampanyası gütmüyoruz" açıklaması yaptılar. Financial Times dergisi (16/1/12) grevin ardından durumun değiştiğine yönelik yaptığı saptamada "protestolar sıradan Nijeryalıları cesaretlendirirken müsrif harcamalara dair yeni bir bilinç yarattılar. Ek olarak pek çok kişi, benzin ödeneği tamamen geri gelmeden grev bitirildiği için sendikalara hayal kırıklığıyla bakıyor" ifadelerini kullandı. Sendikalara yönelik hayal kırıklığı, bir yandan da devlet baskısını deneyimlemek ve kapitalizmin önereceği ne kadar az şey olduğunu idrak etmek, bütün bunlar hep geleceğin işçi mücadelelerinin gelişimine katkı yapan unsurlardır.

Gina 28/1/12

 

 

Ortadoğu'da ve Kuzey Afrika'da Paylaşım Kavgası: Suriye'de Emperyalist Savaş, Mısır'da Sınıf Savaşı Yaklaşıyor! (1)

Dünyada yaşanan ekonomik krizin etkisiyle sarsılan K. Afrika ülkeleri geçtiğimiz yılı toplumsal çalkantılarla ve olaylarla geçirdi. Tunus'lu Boazizi'nin kendini yakmasıyla başlayan toplumsal ölçekteki olaylar, hala sönümlenmedi. Bu olaylar Akdeniz'e kıyısı olan birçok ülkede iktidarları, hatta rejimleri değiştirdi. Toplumsal rahatsızlıkların ve çatışmaların son bulmadığı ülkeler olan Mısır ve Suriye üzerine tekrar bir değerlendirme yapmanın şöyle bir anlamı olacak; özellikle Mısır’ın Port Said şehrindeki futbol provokasyonu, sokakların yeniden alevlenmesi, Suriye'deki savaşın arka planı, bölge ve emperyalist ilişkiler içindeki konumunu tahlil etmek gerekiyor. Sıcak gelişmelerin ve emperyalist gerilimlerin, hatta ABD ve AB'deki ekonomik kriz kadar dünyanın gözünü ve kulağını diktiği bu bölgedeki diğer çekişmelere de değineceğiz. İran'ın bölgedeki saldırgan dış politikası, Türkiye'nin bölgesel aktör olma çabaları ve Suriye savaşında taraf olması, muhalifleri desteklemesi ve diğer ülkelerin tutumlarına değinerek Ortadoğu’da olup bitenlere bir anlam vermeye çalışacağız.

Burada olayları incelerken belli noktalara dikkat etmek gerektiğini düşünüyoruz. En temel nokta, elbette ki olayları enternasyonalist bir perspektiften geçirerek yerli yerine oturtmak ve sınıf mücadelesi adına daha isabetli ve tutarlı pozisyon belirleyebilmek. Bir diğer konu ise, belli kafa karışıklıklarını giderecek biçimde enternasyonal bir sınıf mücadelesi ihtiyacından kaynaklı bölgedeki gelişmelerde işçi sınıfının nasıl bir rol oynadığını saptayarak, buralarda yaşanan rejim değişiklerinin birer devrim olmadıklarının genel çerçevesini çizmek. Zaten devrim meselesi de bu yazıdan bağımsız bir derinleşmeyi gerektirdiği için meseleye şimdilik çok girmeyeceğiz.

Belki de baştan şunu belirtmek yararlı olacaktır: Tunus'ta başlayan olaylar, Mısır'a sıçradığında işçilerin sınırlı bir içerikle olaylar içinde yer aldığını söyleyebiliriz. Olayların yaşandığı dönemde konuyla ilgili çeşitli makaleler yayınlamıştık. 1 Yayınlanan bu makalelerde işçilerin bu hareket içerisinde nasıl ve ne oranda yer aldıklarına değinmiştik. Hepimizin de bildiği gibi, işçi sınıfı bu olayları kendi ekseninde toplayıp ve kendi talepleriyle topyekûn bir mücadele geliştiremedi.

Diğer taraftan Ben Ali'nin ardından Tunus'ta, 23 Ekim 2011’de gerçekleştirilen Ulusal Kurucu Meclis seçimleri sonucunda Gannuşi’nin başkanı olduğu en-Nahda seçimi kazandı. Bu parti aynı zamanda, Mısır'daki Müslüman Kardeşler örgütüyle aynı gelenekten geliyor. 2011 yılının Ocak ayında başlayan olaylardan bu yana aslında, Tunus işçi sınıfı için değişen tek şey, iktidardaki parti oldu ve işçi sınıfı için ücretli emek sömürüsü devam etmekte. Buradan hareketle Mısır'da, Suriye'de benzer bir sürecin yaşanma ihtimali oldukça yüksek. Sürecin sonrasında yaşananlar ya da yaşanacaklar ekonomik sorunları ortadan kaldırmadığı gibi, kapitalizm açısından işçilerin yaşadığı bu sorunları daha formel hale getirerek ve artı değer sömürüsünü daha da yoğunlaştırarak sömürüyü derinleştireceklerdir.

Yaşanan olaylara daha yakından bakmak ve arka planını daha iyi kavrayabilmek için bölgedeki, emperyalist ve yerel devletlerin pozisyonlarını tahlil etmek gerekiyor. Bu bakımdan İran, Türkiye, İsrail ve bu yerel devletlerin, bir de uluslar arası işbirliği içinde oldukları diğer emperyalist devletler başta ABD, Çin ve Rusya olmak üzere Suriye ile olan ilişkileri ve Mısır'da yaşanan olaylara yaklaşımlarını da anlamak gerekiyor.

İran ve Türkiye'nin Emperyalist Eğilimleri

a - İran

İran, Ortadoğu’da bölgesel güç olma iddiası taşımakta ve buna yönelik de bir dış politika gütmekte. Bunun en temel nedeni, İsrail karşısında bölgede en güçlü karşıt ülke olma kaygısı. Çünkü İsrail, bölgenin tartışmasız lider ülkesi konumunda. Bu anlamda stratejik olarak geliştirdiği tüm ilişkileri bunun üzerine inşa etmekte. Bu iddiayı güçlendirmek için ilk olarak bölgede Şii mezhebi üzerinden bir siyasi, ekonomik hatta askeri birlik oluşturma çabaları söz konusu. Irak'ta Şii Maliki'nin başbakan oluşu ve Irak'ın Saddam sonrasında ülkedeki en büyük gücün Şiilerden oluşması, Şii birliğinin en önemli gelişmelerinden birisi. Diğerleri ise Lübnan'da ki Hizbullah ve Suriye’de 1963'ten beridir iktidarda olan Baas Partisinin Nusayri egemenliği.* İran bu dini motifli birliği, kendisinin başını çektiği bir İsrail ve ABD karşıtlığında kullanmak istiyor.

İran ekonomisi petrol ve doğalgaz üzerine kurulu, ekonomik yatırımların ise %80'i devletin elinde bulunuyor. İran dünya petrol rezervlerinin %10'una doğalgaz rezervlerinin ise %17'sine sahip. Aynı zamanda İran ekonomisinde petrolün yanında tarım ürünleri ihracına dayanmakta. Ekonomik verileri bakımından bölgede hızlı büyüyen ekonomilerden bir tanesi aynı zamanda. Böylesine petrol rezervlerine sahip olması, İran'ı ekonomik ve siyasal olarak diğer gelişmekte olan ekonomilere göre daha rahat manevra yapabilme kabiliyeti sağlıyor.

İran'ın kendi içindeki çelişkileri ise hala çözülebilmiş değil ve çözülmesi de olası görünmüyor. Bunun en temel nedeni, elbette ki İran burjuvazisinin bu bahsi geçen konuma ulaşmak için işçi sınıfı üzerinde arttırdığı ekonomik ve siyasi baskılar. 2009 seçimlerinin ardından yaşanan olaylar, Arap Baharı adı verilen toplumsal olayların aslında başlangıcıydı. Sokağa çıkanlar, Vali Asr meydanını dolduranlar, Musavi taraftarı olarak gösterilmeye çalışılsalar da, aslında Tahran sokaklarında burjuvazinin güvenlik güçleriyle (Devrim Muhafızları) çatışan işçilerdi. 10. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra başlayan olaylar, başta Musavi'nin seçimlere hile karıştığı yönündeki iddiaları üzerinden gelişmiş gibi görünse de aslında duyulan rahatsızlık daha farklı ve derindeydi yani sınıfsal antagonizma bağlamında nitelik kazanmaktaydı. Daha sonrasında bir burjuva reformisti olan Musavi, sokağa çıkmama çağrısı yapsa da kitleler tarafından ciddiye alınmadı ve hatta “Uzlaşmacılara Ölüm!” sloganlarıyla karşılık buldu. Bu kendiliğinden gelişen hareketin en büyük eksiği, sınıfsal taleplere sahip olmayışları ve tek tek işçiler biçiminde hareketin içinde yer almalarıydı. Böylesine sokakları dolduran işçiler, sınıf kimliklerini oluşturarak kendilerini siyasi olarak ifade edecek organlara sahip değillerdi. Bunun yanında ise sadece bir grev yapıldı; o da sadece bir fabrikayla sınırlı kaldı (İran'ın en büyük fabrikası olan Khodro araba fabrikasında çalışan üç vardiya da, devlet baskılarını protesto etmek amacıyla birer saatliğine greve çıktı).2 Bu hareket, İran’da hala önemli bir potansiyelini barındırmakta ve olası bir istikrarsızlık ya da ekonomi koşullarının ağırlaşmasıyla ortaya çıkmaya müsait yapıya sahip. İran'da Şah'ın devrildiği 1979'daki Şuralar deneyimi, İran işçi sınıfının mücadelesi için önemli sayılacak tecrübeleri barındırıyor.

İran'ın dünya kapitalizmiyle olan ilişkileri ve bu bağlamda bölgede üstlendiği role değinmek gerekiyor. Bu ülkenin en yakın ortağının Rusya olduğunu söyleyebiliriz. Rusya ile daha çok silah ve nükleer enerji üzerine kurulmuş bir stratejik ortaklığı söz konusu. İran'ın nükleer enerji santralleri kurması, enerji üretiminden ziyade nükleer silah üretme olasılığını akıllara getirdi. Bu ihtimalden hareketle, Rusya nükleer enerji konusunda İran'la arasına belli mesafe koymak zorunda kalsa da, Rusya için hala en önemli silah alıcısı ve stratejik ortağı. İran, diğer ortağı Çin ile yirmi yıllık enerji anlaşması imzalanmış durumda. Bu iki ülke arasındaki ilişki tamamen ekonomik temellere dayanmakta. Çin, İran petrollerinin %22'sini satın almakta. İran petrollerini dünya piyasasına göre daha ucuza alan Çin, bu yolla ekonomisi için stratejik enerji kaynağı sağlamakta. Bu durum ucuz üretim maliyetleri üzerine kurulu olan Çin ekonomisi açısından oldukça önemli bir paya sahip.

İran burjuvazisinin nükleer yatırımları, kendi silah teknolojisini üretme çabası ve en son Hürmüz Boğazı'nda askeri tatbikat yapması; bunların hepsi İran'ın bölgede ekonomik gücünün yanına askeri güç katmak istemesinin bir sonucu. Bunun anlamı ise bölgesel ya da uluslararası olası bir savaşa hazır olmak ve Ortadoğu'da askeri gücüyle söz sahibi olabilmek. Hürmüz Boğazı'nda yapılan tatbikat doğrudan ABD, İsrail ve diğer Arap ülkelerine bir gözdağı vermek, askeri gücü ile petrol transferi için stratejik olan Hürmüz Boğazı'ndaki gücünü göstermek diyebiliriz. ABD ve AB'nin İran petrollerinde yaptırım uygulama kararına karşın İran, dünya petrollerinin %40'ının geçtiği Hürmüz Boğazı'nı kapatacağı açıklamasını yaparak emperyalist dalaşı daha da kızıştırdı. Bu boğazdan geçen petrol hattı İran ve Rusya petrollerinin alternatifi yani rakibi. Böyle bir atak Rusya'nın elinde bulunan Karadeniz'in kuzeyinden geçen petrol boru hatlarının stratejik önemini daha da arttırmakta. Petrol transferi üzerine kurulu bu güç yarışı Ortadoğu’daki gelişmeleri tamamen belirlemekte.

İran'ın elinde önemli petrol yatakları bulunması, Hürmüz Boğazı'ndaki egemenliği, kendisine uluslararası anlamda ortak bulmasına olanak sağlıyor. Bu konumuyla güçlenen bir devlet görünümü çizse de, içerideki sınıfsal dinamikler İran burjuvazisinin uykularını kaçırıyor ve kaçırmaya da devam edecek.

b - Türkiye

Türkiye, Arap coğrafyasında başlayan bu toplumsal hareketler ilk ortaya çıktığında tutum belirleyemedi. Şüphesiz ki; belirleyemezdi; hareketin sınıfsal karakteri oldukça belirleyici bir olgu. Tabii ki; Suriye’yi bu değerlendirmenin dışında tutuyoruz. Ama baştan şunu belirtmek gerekiyor: Kuzey Afrika olaylarının yaratmış olduğu istikrasızlık döneminden karla çıkan Türkiye oldu.

Türkiye ve Suriye arasındaki ilişkinin nasıl bir zeminde olduğunu ve geçirdiği evreleri incelemek bu gün takınılan tutumların arka planını görmemeizi sağlayacaktır. Türkiye'nin 2005 yılında başlattığı çevresindeki ülkelerle, sıfır sorun dış politikasıyla, özellikle Ortadoğu'da siyasi ve ekonomik varlığını arttırmak istiyordu ve bu kapsamda Suriye ile eskiden beri iyi olmayan ilişkilerini geliştirmeye çalışıyordu. Daha öncesinde kronik sorunları olan bu iki burjuva devlet, son on yılda bu sorunları çözmek için belli adımlar attılar. Hatay sorunu ile başlayan ve Dicle ile Fırat nehirlerinin üzerine kurulan barajlardan dolayı Suriye'nin su sorunu ve PKK'nin Suriye'ye yerleşmiş olması gibi bir dizi sorunlara sahiptiler.

ABD'nin önce Afganistan sonra Irak'ı işgal etmesi, bölgede tüm politikaları değiştirdi. Türkiye'nin bölgede etkin kılınmak istenmesi, Suriye ile ilişkilerin iyileştirilmesine dönük bir dizi adım atıldı. Devletler düzeyinde birçok ziyaret gerçekleşti. Bu ziyaretlerden birisi Hariri suikastının ardından gerçekleştirildi. Hariri suikastından sonra yalnız kalan ve sıkışan Baas rejimine ilk uluslararası desteği veren Türk burjuvazisi oldu. Bölgede etkinlik kazanmak için bu durumu bir fırsat olarak değerlendiren Türk burjuvazisi, Esad rejiminin bu zor günlerinde ona destek oldu. Sonrasında ilişkiler diplomatik ziyaretlerle iyileştirildi. İki ülke tarihindeki en fazla diplomatik trafik bu dönemde yaşandı. Ardından 2009 yılında kurulan “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi ” ekonomik, siyasi ve askeri birçok ortak yatırımı ve anlaşmayı içeriyordu. Vize uygulamasını kaldırması, ortak askeri tatbikatlar, gümrük birliği uygulaması ve serbest ticaret gibi birçok konuda ortaklıkların kurulduğu bu konsey Türkiye - Suriye ilişkilerinin tarihindeki zirveyi işaret ediyordu. Türkiye için Arap coğrafyasına açılma olanağını sağlayan bu anlaşmalar, Suriye için de Avrupa’ya açılma olanağını sağlıyordu. Türkiye için yıllardır kavgalı olduğu Suriye artık bir dosttu. Bu yakınlaşma “ Ortak tarih, ortak din ve ortak kader” olarak ifade ediliyordu. Suriye'de Esad karşıtı olayların başladığı güne kadar süren bu ilişki bir anda Türk burjuvazisinin Esad'a sırt çevirmesiyle son buldu.

Arap coğrafyasındaki olayların Suriye'ye sıçraması ile Esad karşıtı Sünni-Arap birliği ortaya çıktı. Türkiye'de bu hareketi doğrudan destekleyerek, Erdoğan ve Esad ailesinin beraber tatile gittikleri saadet günleri artık savaş söylemelerine yerini bırakmıştı. Suriye Ulusal Konsey'in İstanbul'da kurulması, Hür Suriye Ordusunu kuran subayların ilk önce Türkiye'ye kaçması, Türk burjuvazisinin Esad karşıtlarına açıktan destek verdiğinin göstergeleriydi. Tüm bu gelişmeler, Türk burjuvazisinin Esad döneminde geliştirdiği ilişkinin sekteye uğramaması için, iktidara gelmesine kesin gözüyle baktığı muhaliflere destek vererek bölgedeki söz sahibi konumu devam ettirmek istemesinden kaynaklanıyordu. Ama zamanla Esad'ın kolay gitmeyeceği, Rusya ve Çin, Suriye'ye desteğini dolaylı da olsa bildirmesi Türkiye'nin olayların başladığı günlerdeki gibi doğrudan Esad'ı hedef alan açıklamalardan ziyade, uluslararası baskıyı arttırma yoluna gitti. Olası bir NATO operasyonun zeminini hazırlamak için Suriye’nin Dostları Konferansı'nın aktif üyelerinden birisi oldu ve Arap birliği ile ortak hareket etti. Buradan hareketle, Türkiye genel çerçevede Ortadoğu'da ABD müttefiki bir dış politikanın ekseninde davransa da, zaman zaman kendi başına davranabilmekte ve bölgesel bir güç ilişkileri içinde söz söyleyebilmektedir.

Ayrıca Türkiye'nin Suriye'nin geleceğine ilişkin planlarının bir parçası olarak gördüğü, Esad karşıtı muhalefetin büyük bir kısmını oluşturan Müslüman Kardeşler örgütü ile bağ kurulmakta, bahsi geçen bu örgütün Mısır'da ve Tunus'taki Müslüman Kardeşler kökenli partilerle aynı ağın parçası olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Türkiye Mısır ilişkilerine değinecek olursak; Mubarek'in gitmesinin ardından Mısır'la iyi ilişkiler geliştirmeye çalışıldı. Bu ilişkinin iki boyutunun olduğundan söz edebiliriz. Birinci boyutu, Türk burjuvazisinin emperyalist eğilimleri. Diğer bir boyutu ise yeni rejimin şekillenişinde rol kapmaya çalışması. Rejim ve sermaye ihracı yapmak isteyen Türk burjuvazisi, Müslüman Kardeşler örgütünün kurduğu Adalet ve Özgürlük Partisi ile AKP üzerinden bağ kurmaya çalışmaktadır. “One Munite” krizi ve Mavi Marmara baskınından sonra, İsrail'e karşı almış olduğu tutumla Tayyip Erdoğan, Arap coğrafyasında popülerlik kazanmıştı. Bu popülist politikalar sonrası, Eylül ayında Tayyip Erdoğan yedi bakan ve üç yüz işadamıyla Mısır, Tunus ve Libya gezisi yaptı. AKP' nin seküler İslam modeli üzerine kurulu bu ziyaret, Tayyip Erdoğan'ın hem Mısır'da, hem de Tunus'ta vermiş olduğu en temel mesaj, seküler İslam ya da “Müslüman ama laik devlet” söylemiydi. Zira bu ziyareti takip eden dünya basını, Tayyip Erdoğan'ın Suudi Vahabizmi'ne ve İran Şii rejimine alternatif olarak laik bir rejim önerdiğini servis ettiler. Bu bir tesadüf değildi elbette. Tayyip Erdoğan Tunus'taki konuşmasında "Kişi laik olmaz, devlet laik olur" diyerek seküler İslam'a vurgu yapmaktaydı. Türkiye gibi müslüman bir ülkenin hem laik hem de parlamenter bir rejime sahip olduğu zaten olaylar başladığında özellikle ABD tarafından dillendirilmişti. Bu konuya ilişkin daha önceden belli değerlendirmeler yapmıştık.3 Şu konuya tekrar değinmek gerekiyor: Ortadoğu'da söz sahibi ve olmak isteyen Türk burjuvazisi bu konumu sağlamlaştırmak için bölgedeki Suudi Vahabizmi'ne ve İran Şii rejimlerine karşı kendi rejiminin ihraç ederek İran ve Suudi Arabistan’a karşı Ortadoğu'da ve Mısır'da rol kapmaya çalışmaktadır. Zira burası diğer pazar alanlarına göre bazı açılardan daha bakir.

Asıl meseleye tekrar dönecek olursak, Batı emperyalizm bölgenin bir an önce istikrar kazanmasını istiyor; bunu da kendi pazar ilişkilerini rahatlıkla sağlayacak liberal kapitalizmle tam uyumlu rejimler kurmak istiyor ve şu anda elde olan en uygun örnek ise Türkiye modeli. İstikrar ise bölgede işçi sınıfının tekrar hareketlenmemesi üzerine kurulu. Burjuva parlamenter rejiminin önerilmesinin altında yatan en büyük neden ise istikrar ve Mısır işçi sınıfının kendi politik olgunluğuna erişmesine engel olmak. Çünkü Mısır'da işçi sınıfı hala ortaya çıkma potansiyeli taşıyor ve yetmiş milyonluk bir ülkenin işçilerini uyandırmak istemeyen burjuvazi, Kuzey Afrika için en uygun rejimi ya da kitleleri yanıltan araçları geliştirmek istiyor.

c - İç Savaşa Doğru Giden Suriye

Tunus'taki toplumsal olaylar Mısır'a sıçradığında Ortadoğu'da artık Baas tipi rejimlerin hareket karşısında durmasının oldukça zor olduğu yorumları yapılmaktaydı. Sıradaki ülkeler içerisinde Suriye’de sayılıyordu. Esad'ın muhalefet karşısında iktidarı bırakacağı beklentisi vardı. Fakat öyle olmadı; Esad, Dera şehrinde başlayıp Hama, Humus gibi şehirlere yayılan gösterileri bastırmaya çalıştı ve olayları bastırmak için silah kullandı, kan döktü ve hala dökmeye devem ediyor. 15 Mart 2011'de başlayan olaylar hala devam etmekte ve Esad'a ne kadar da ömür biçilse bu olayların nasıl ve ne zaman son bulacağı belirsizliğini koruyor.

Suriye'deki olayları daha net anlayabilmek için ülkedeki etnik ve dinsel grupları tanımak gerekiyor; zira Esad rejimini destekleyenlerle ona karşı savaşanlar kendilerini ya etnik kimlikleriyle ya da dinsel kimlikleriyle tanımlamaktalar. Suriye etnik yapısının % 55’ini Sünni Müslümanlar, %15’ini Nusayriler (Aleviler) %10’unu Sünni Kürtler, %15 Hristiyanlar ve %5’ini Dürzi, Çerkez ve Yezidi’ler oluşturmaktadır. Ayrıca Suriye’de 2 milyondan fazla Filistin'li ve Irak'lı mülteci olduğu belirtilmekte. 4

Esad rejimine karşı muhalefet yapan ve savaşan grupların en büyüğünü sunni Arap'lar oluşturmakta. Suriye siyasi dengelerinde kilit noktada durun Kürtler'in ise bir kısmı Esad'ı destekliyor, bir kısmı da Esad karşıtı Suriye Ulusal Konseyi içinde yer alıyor. Diğer etnik gruplar ise aslında şu andaki belirsizlikten kaynaklı, emin olamadıkları için mevcut rejimi desteklemekteler. Diğer önemli bir kesim olan Arap Nusayriler ise yıllardır Suriye’deki Baas rejimini oluşturan etnik topluluk.

Yıllardır Suriye'de halkı baskı ile yöneten Baas rejimine karşı ilk girişim, Suriye Ulusal Konseyi adı altında toplandı. 23 Ağustos 2011 tarihinde İstanbul'da kurulan Suriye Ulusal Konseyi, Kürtler'in belli bir kesiminin dışındaki Esad rejiminin tüm muhaliflerini içeriyor. 5 Suriye, Türkiye, İran ve Güney Kürdistan'ı kapsayan bölgede en stratejik konumda olan Kürtler'in ikiye bölünmesinden sonra bir kısmı bu konseyin içinde yer aldılar. Konseyin ana gövdesi oluşturan grup sunni Arap'lar. Aynı zamanda Esad rejiminin en büyük muhalif grubunu oluşturuyorlar. Müslüman Kardeşler örgütünün Mısır'dan sonra en güçlü oldukları ülkenin Suriye olduğunu hatırlarsak şu anki hareketin de başını çeken grup olduğunu söyleyebiliriz. Aslında bu rejim karşıtı sunni Arap ayaklanması ilk değil, daha önce de Müslüman Kardeşler örgütü Hafız Esad'a karşı ayaklanmış ve 1982'de on bin ve yirmi beş bin arasında değişen sayıda insanın ölmesiyle kanlı bir şekilde bastırılmıştı.6 Baas rejimine karşı tek muhalefeti oluşturan bu örgüt, Esad'ın devrilmesinin ardından iktidara gelesi yüksek ihtimal. Bu ihtimali en güçlü kılan durum ise Tunus ve Mısır'da aynı örgütün kurmuş olduğu partilerin seçimlerde en çok oyu almış olmaları.

Müslüman Kardeşler örgütü Genel Sekreteri Muhammed Riyad El Şafka ile yapılan röportajda, karşılıklı menfaatler çerçevesinde, küresel ve bölgesel güçlerle işbirliği yapabileceklerini belirterek Esad rejiminden sonraya dair fikirlerini de bir biçimde açıklamış oluyor. Yine aynı röportajda Esad'la hiçbir koşulda anlaşmayacaklarını ve rejimi devirmek gerektiğini ifade etmesi, savaşın giderek şiddetleneceğini gösteriyor.

Ekrem

 

Rusya: Demokratik Yanılsamalar Sınıf Bilincinin Gelişiminin Önünü Tıkıyor

Aşağıda eski-SSCB'de bulunan EKA sempatizanlarının, Moskova, St. Petersburg ve seksen kadar farklı şehirde seçime fesat karıştırılması üzerine onbinlerce kişinin katıldığı eylemlere dair yayınladıkları bildirgeyi yayınlıyoruz.
Bu kitlesel eylemlerin, onlarca yıldır (1920'lerin ortalarından beri, hatta) dünya çapındaki karşı devrimin pençesinde yaşamış, proletaryası fiziksel ve ideolojik olarak Stalinizm tarafında, bir de "komünizm" adı altında ezilmiş bir ülkede gerçekleşmesi özellikle dikkate değerdir. Dahası, SSCB'nin 1990'larda kapitalizmin çöküş çağının son evresine yani yozlaşma evresine girişinin de başını simgeleyen çöküşü ve dağılışı, dünyanın bu kesimindeki proletaryanın çözülüşünü ve moral bozukluğunu yeni noktalara taşımıştı. Son dönemdeki hareketler kuvvetle tüm bu tarihin etkisini taşıyor ve demokrasiye dair büyük yanılsamalar barındırıyorlar. Fakat diğer yandan da bu eylemler de, geçtiğimiz dönemde Arap ülkelerinde başlayan ve (son olarak Romanya olmak üzere) pek çok ülkeyi silip süpüren ve nüfusun kapitalizmin kurbanı olan ve bu düzenin sefil bir bugüne ve felaketvari bir geleceğe mahkum ettiği tüm sınıflarının katılımıyla gerçekleşen uluslararası dinamiğin de bir parçasılar. Seçimlere fesat karışması ilk kıvılcımı yakmış olsa da, bunun ötesinde Rusya nüfusunun sömürülen geniş kesimlerini rahatsızlıklarını ifade etmeye iten ve Putin kliğinin terör ve sömürü rejimine mutlak itaat talep ederek onları hapsetmeye çalıştığı edilgenlikten çıkmaya iten yaşama koşullarından duydukları derin mutsuzluk oldu. Bu açıdan, bu olayların ortaya çıkması önemli bir olaydır.

EKA

Demokratik Yanılsamalar Sınıf Bilincinin Gelişiminin Önünü Tıkıyor

4 Aralık 2011'de Rusya'da parlamento seçimleri gerçekleşti. Seçime karıştırılan fesat öylesine bariz ve cürretkardı ki yüzbinlerce vatandaşın öfkesini uyandırdı. Onbinlerce kişi ülkenin farklı şehirlerinde 'dürüst seçimler' talep ederek sokaklara döküldüler. Vurgulanmalıdır ki; demokratik ilüzyonlara sahip bu 'öfkelilerin' büyük çoğunluğu kapitalist düzene sınıf mücadelesi ile karşı çıkmak yerine onu iyileştirmek için mücadele ediyorlar.

Zenginler ve fakirler sokakta bir arada

En büyük eylemler 10 Aralık'ta Moskova'da, Bolotnaia Meydanı'nda ve Sakharov Caddesi'nde gerçekleşti ki tahminlere göre bu eylemlere onbinlerce kişi katıldı. Pek çok farklı slogan ve siyasi güç mevcuttu; liberal pankartların yanında kızıl bayraklar, milliyetçi pankartların yanında anarşistlerin kara-kızıl bayrakları dalgalanıyordu. Öte yandan eylemcilerin çoğu herhangi bir örgüte veya siyasi eğilime dahil değildi.

Eylemin temel talebi 'dürüst seçimler' talebiydi. Siyasi olarak şu veya bu yola girmemiş pek çok kişinin niyeti, otoritelerin kanuna uyması ve barışçıl demokratik değişimler elde etmekten öteye gitmiyordu. Genelde, büyük çoğunluk devrim veya herhangi bir radikal eylem çağrısına da sağır kaldı.

Ayrıca eylemcilerin fazlasıyla çeşitlilik gösteren sosyal bileşenlerini de vurgulamamız gerekli. Bir yandan işadamları, eski hükümet üyeleri (hatta eski Başbakanlardan Mikhail Kassianov), gösteri yıldızları, bilindik gazeteciler, hatta Xenia Sobtchak gibi, babası Anatoli Sobtchak, Putin'in siyasi destekçilerinden olan magazin isimleri vardı. Diğer yandan ise çok fazla sıradan insan vardı: ofis çalışanları, öğrenciler, fabrika işçileri, emekçiler, işsizler... Kimi gözlemcilere göre, taşradaki (ki bu bütün Rusya'da Moskova ve St. Petersburg haricinde her yer anlamına geliyor) eylemlerin bileşeni, başkente nazaran daha proleterdi.

Protestonun nedenleri ve Kremlin'in tepkisi

Şüphesiz ki; Rusya'daki eylemlerin katalizörü dünya iktisadi krizi olmuştur. Otoritelerin resmi iyimserliğine rağmen, sıradan insanlar krizi her geçen gün daha fazla hissediyorlar. 2011 parlamento seçimlerine karıştırılan fesat, patlak veren kitlesel eylemler için ancak bir vesile oldu. 'Dürüst seçimler' talebi, Uzak Doğu'dan Moskova ve St. Petersburg'a, bütün büyük şehirlerde yankılanan bir slogan oldu.

Putin'e karşı muhalefetin temel ideolojik silahı internet ağları oldu. Seçim yasasının çiğnendiğini gösteren yüzlerce, hatta binlerce video internette yayıldı. Öte yandan, seçim hilelerini doğrulamak amacıyla pek bir çaba gösterilmedi; zira bu tür şeyler kitlenin öfkesi için ancak resmi bir vesileyi teşkil ediyordu ki öfkenin gerçek nedeni, ifade ettiğimiz üzere, milyonlarca kişinin genelleşmiş huzursuzluğuydu.

Kendi paylarına otoriteler seçime fesat karıştığı iddialarının büyük ölçüde temelsiz olduğunu iddia ediyorlar. Kremlin ayrıca eylemcileri Batılı ajanların ve Sam Amca'nın etkisi altındaymış gibi resmeden bir medya kampanyası yürütüyorlar. Öte yandan bu genel rahatsızlıktan gerçekten korkuyorlar ve Putin rejimi kimi uzlaşmalara gitmek zorunda kaldı. Mesela Medvedev bir süre önce başta bölge valilerinin yeniden doğrudan seçilmesi gibi birkaç demokratik reform sözü verdi ki bu birkaç sene önce terörizme karşı mücadele bahanesiyle Putin tarafından kaldırılmıştı.

Demokratik yanılsamalar

Huzursuzluğun toplumsal nedenleri olduğuna şüphe yoktur. Rusya, dünya ekonomisinin bir parçası olarak, diğer ülkelerde yaşananla aynı krizle boğuşmaktadır. Rusya'daki sıradan insanlar, dünyanın her yerindeki milyonlarca işçi gibi, kapitalizmin onlara parlak bir gelecek sunmadığını anlamaya başlamış durumdalar. Öte yandan bu hissiyat daha sınıf bilincine dönüşmüş değil. Ve burjuva propagandasının dayattığı demokratik yanılsamaların gerçek bir ağırlığı var. Maalesef, pek çok kişi seçimlerin, (Marx'ın ifadesiyle) ezilenlerin düzenli aralıklarla hakim sınıftan bir temsilci seçme hakkında başka hiç birşey olmadığını anlayabilmiş değil. Ve iktidar nasıl bir surete bürünürse bürünsün, doğası aynı, kapitalist ve sömürücü kalıyor. Şu veya bu başkanın veya başbakanın seçilmesi ne fark ediyor ki? Proleterler, kol ve kafa işçileri, hala üretim araçlarından ve siyasi iktidardan mahrum ve sömürülmeye mahkum kalıyorlar. İşçiler eğer (1871 Paris komünü veya 1905 ve 1917 Sovyetleri gibi) kendilerini örgütlemez ve kapitalist sistemi devirmezlerse toplumsal kurtuluş mümkün olmayacaktır; zira yalnızca düzenin değişmesi sömürüye bir son verebilir.

Putin'e muhalefetin başında kim var?

Liberaller, 'sol' (başta Stalinistler) ve milliyetçiler kendilerini hareketin başına koymuş durumdalar. 'Dürüst seçimler' için Koordinasyon Merkezi'ni kurarak bir araya gelmiş durumdalar. Muhalefetin şefleri arasında Yeltsin döneminde bakan yardımcısı olan ve Rus işçilerin sırtından yapılan yağmaya az katkı yapmayan Boris Nemtsov gibi adamlar bulunuyor.

Kısacası Putin'in rakipleri, Rus proleterlerden az sempati görecekler. İnsanlar, bugünün muhalefetinden bazıları iktidarı aldıklarında yaşadıkları açlığı ve ücretlerin ve emekli maaşlarının ödenmemesini unutmadılar. Muhalefetin şefleri utanmadan kitlelerin huzursuzluğunu parlamenter hırsları için kullanıyorlar. Bu sefer, hedef bir sonraki başkanlık. Protesto eylemlerinde seçmene 'vermeleri gerektiği gibi' oy verme çağrılarında bulunuyorlar. Öte yandan açık ki; mevcut muhalefet Putin'in yerine geçebilse de, bu durum işçilerin işine yaramayacak.

Devrimcilerin görevleri

Çok iyi biliyoruz ki; dürüst seçimler talebinin sınıf mücadelesiyle hiçbir alakası yoktur. Fakat ayrıca unutmamalıyız ki; onbinlerce eylemci arasında pek çok sınıf yoldaşımız bulunmaktadır. Böylesi bir durumda üzerimize düşen, 'dürüst seçimlerin' partizanları arasında bize karşı sempati kazandıracak olmasa da, demokratik yanılsamaları açık açık eleştirmektir. Bu sorunların kökünde olana - kapitalist toplumun doğasına - dair bir bilinç gelişmezse, devrimci sınıf bilinci de gelişemez. Bu nedenle seçimlere dair medya engeline rağmen, devrimcilerin burjuva özgürlüklerinin maskelerini aşağı atmak için yorulmadan çalışma yükümlülükleri vardır. Bir yandan dürüst seçimler için eylemlere katılanların hatalarını eleştirirken diğer yandan kitlelerin öfkesini iktidar erkinde rahat koltuklar edinmek için kullanma derdinde olan burjuva 'muhalefeti' ile, mevcut Kremlin otoritelerinin küstahlığına ve yalancılığına içtenlikle öfke duyan sıradan insanlar arasındaki farkı asla unutmamalıyız.

Ve Moskova'daki bir dizi kısır eylem deneyiminin bize gösterdiği üzere, radikal bir ruh çok hızlı bir biçimde ortaya çıkabilir. Bir ay önce kimse onbinlerin Putin rejimine karşı sokaklara döküleceğini öngöremezdi.

Devrimci görevimiz, Putin kliğinin ve onun siyasi rakiplerinin gerçek doğasını ifşa etmektir. İşçilere ancak kapitalizmin devrilmesi ve sömürüsüz yeni bir toplumun inşası için bağımsız sınıf mücadelesine atılmanın gerçekten hem bireysel sorunlarını hem de insanlığın bütününün sorunlarını çözeceğini açıklamamız gerekmektedir.

Eski-SSCB'den EKA Sempatizanları, 1/12

 

Yeni Sendikalar Yasası Üzerine Düşünceler (2)

Bundan bir süre önce, yeni yeni gündeme gelen ve arkasından türlü yaygara kopartılan yeni sendikalar yasası üzerine düşüncelerimizi belirtmiştik.[1] Buna dair birtakım öngörülerimiz bulunuyordu ve yeni gelişmeler sonrasında tasarının burjuvazinin meclis ve komisyonlarında görüşülerek netleştirilmesi ve yasalaşması üzerine bu yazıyı kaleme almayı önemli görüyoruz.

Bunu yaparken de önceki yazımızdaki belli başlı noktalara dikkat çekmemiz gerekiyor. İlk yazımızda yasa ile ilgili esas hatlarıyla okuyucularımıza Türk-İş ile DİSK arasındaki aslında varolmayan "ayrım"dan sözetmiştik. Bunun bir sanal ayrışma olduğu, tamamen dönemin Türkiye'sine has bir özellik olarak gelişen muhalefet ortamında burjuva tarafların kendi içerisindeki, yine kendileri gibi sermayenin bir aygıtı olarak devletin yönetiminin paylaşılamaması ile ilgili bir çelişkinin sınıf-içi bir çözüm arayışı olarak yansıyor olduğundan bahsetmiş, yeni sendikalar yasasının sendikaların önünü açan, daha da merkezileştiren ve mümkün olduğu kadar da meşrulaştıran bir tarafı olduğunu ve bu gibi bir refleksin de altının boş olmadığını, planlı bir amacın göstergesi olduğuna dikkat çekmeye çalışmıştık.

Buradan hareketle yeni yasalaşan bu tasarının maddelerinde şöyle bir göz gezdirdiğimizde karşımıza çıkanlar konu ile ilgili görüşlerimizi, devlet kapitalizminin Türkiye'deki temsilcilerinin gelecekteki manevralarına dair bir ışık tutuyor. Yeni işkolu sayısı olarak 21'in kesinleştiği yasada, sendikalara üyelikte noter şartının kaldırılması, aynı işkolunda ancak farklı işletmelerde farklı ve birden çok sendikaya üye olunabilecek. E-devlet üzerinden takip edilebilecek olan sendika(lar) üyeliğinin yanısıra sendikaların istedikleri ve kasalarındaki sermayenin %40'ını aşmayacak şekilde sanayi ve ticaret kuruluşlarına yatırım yapabilecek. İşçi temsilcilerinin atama yoluyla göreve başlaması uygulamasına devam edildiği gözlenen yeni yasada, taslakta üyelik için aranan 15 yaş sınırı da korunmuş görünüyor.

Bizce bu basit bir yasal düzenleme değil. Devlet eliyle sendikaların meşru kılınmasının önünün açılmasıdır. Sendikaların işyerinde devletin polisliğini, patronun yandaşlığını üstlendiğinin birçok örneği ile bu görüşümüzü yerli yerine oturtmamız, okuyucularımız tarafından daha net anlaşılmamız açısından işlevli olacaktır. Artık işletme odaklı yatırımlar yapan, işçilerinden aldığı parayı sektör(ler)de gerçekleyen, 15 yaşında olan bir işsizi işçiyi bile üye kabul edebilecek bir yapı ile karşı karşıya olacağız.

Türkiye sınırları içerisindeki sendikal gündemin başını, aslında ara ara ısınan, bazen de soğuyup ilerleyen dönemlerin gündemlerine yedirilen bir "Türk-İş / DİSK" gündemi vardır. Burada konu üzerinde saflaşanların büyük bir bölümü (ki bu büyük bölümün neredeyse tamamını burjuva solu oluşturuyor) DİSK'in savunusu, ve kimi zaman da yüzeyin sığlığını aşamayan sendikal bürokrasi eleştirileri ile süsleniyorken ve hatta Türk-İş'ten ayrılan işçilerin DİSK gibi başka bir sendikaya üyeliğini geçirmesini mutlulukları ve büyük puntolu manşetleri[2] ile ilan ediyorlar. Bütün dertler bir sendikadan diğerine geçişin bir an önce gerçekleşmesi, sonrasında burjuva solunun etki alanına girecek işçiler arasından devşirilecek yeni "kahramanlar" ve kendi siyasetlerinin dogmalar ile kutsanması. Ancak konunun esas kilit noktası gözden kaçırılıyor: sendikalar niye var?

Günümüzün durumu, sistemi göstermelik "restore" edebilmenin araçları, göstermelik birkaç "ağıza bal çalma" manevrası dışında işçi sınıfının yaşamında herhangi bir değişikliğe denk gelmeyecek demokrasi oyunları olarak, kapitalizmde (ekonomik, siyasi ya da toplumsal) reformların artık mümkün olmadığını işaret ediyor. Bu da elbette devrimcilerin aklına gaipten inmiyor. Bunun da somut sebepleri var ve devlet yapısı içerisinde genel bir eğilim olarak şu adımları izliyorlar:

-Devletin, bir yönetme ve hükmetme araçlarının sürekli yenilenmesi,

-Silah üretimine yapılan muazzam harcama (Rusya ve ABD gibi ülkelerin ülke bütçelerinin neredeyse %50'sini bu harcamalar oluşturuyor),

-Kronikleşen açıklarından muzdarip birçok sektöre devletin uyguladığı sübvansiyonlar,

-Maliyetli olmalarının yanısıra sistemin çelişkilerinin ve absürdüğünün bir göstergesi olarak pazarlama, tanıtım, ve genel olarak sermayenin sözde 'üçüncül' sektöründe maliyetleri yükseltme,

-Son olarak, sermayenin sürekli olarak işçi sınıfının sömürüsünü, çöküş dönemindeki kapitalizmin karakteristiklerinden olan üretici olmayan harcamaları karşılayabilmek için haddin, eşiğin ve dayanma noktasının ötesinde arttırma.[3]

Bütün bunların yanına, birer "harcama kalemi" olarak sistem üstleniyorken işçi sınıfının yaşamında gözle görülür ve hissedilir oranda artan sömürüsünün ve yaşam koşullarının da ters oranda düşmesini de ekliyoruz. Mesela üretimin fazlalaştırılması ve süreklileştirilmesi için çalışma saatlerinin uzatılması buna bir örnek teşkil ediyor. Birbirleri ile rekabet halindeki kapitalist işletmelerin bu tür bir manevrası, bir sınıf olarak burjuvazinin düsturu olagelmişken, artık "yeniden bir doğuş"u imkansız olan kapitalizmin barbarlığa dümen kıran gemisinde bu artık içinden çıkılmaz bir hal almaya başlıyor. Bu koşuldan ileri gelen işçinin makinanın bir parçası olması, yaşamına ve dolayısıyla kendisine, bir sınıf olarak içerisinde bulunduğu toplumsal kategoriye yabancılaşması, güncel hayattan kopuşu, adeta bir android misali düşünmeyen bir mekanik uzuv haline gelmesi, artan iş cinayetleri,vb. gibi koşulları daha da ağırlaştırıyor. İşte sistemin üretiminin süreklileştirilmesi noktasında devlet kapitalizmin resmi birer aparatı olarak devreye sendikalar giriyor.

1. Dünya Savaş'ında oylanan ve sosyal-demokrat partilerin yanında yer alarak savaş harcamaları lehinde oy veren birer güdümlü sermaye aracı olarak sendikalar, savaşın sonrasında proletaryanın yüzyüze kaldığı kıtlık, açlık ve ağır yaşam koşullarına karşı her türlü başkaldırısında bir güç olarak konumlanıyor ve bu hareketleri bastırmak için elinden geleni yapıyor. Sınıfın her mücadelesinde bir karşı-sınıf refleksi olarak sendikalar devletin yanındaki işlevlerini;

-ekonomiyi rasyonalize etmek, emek gücünün satışını bir düzene oturtmak için aktif rol üstlenme ve

-grev ve isyanları raydan çıkartmak için sektörlerin keskin çizgilerine hapsettikleri politikaları ile sınıf mücadelesini sabote ederek yerine getiriyorlar.[4]

Konunun daha da netleşmesi ve okuyucu tarafından daha net bir platformda anlaşılmamız açısından "sendikaların varoluş maddeleri"nizi şu biçimde aktarabiliriz. Devletin birer aygıtı olarak sendikaların işçi mücadelelerini sabote etme niteliklerine binlerce örnek verilebilir. Ancak ondan önce kendimize ve okuyucuya yönelttiğimiz sendikaların varoluşları üzerine sorumuzu cevaplayalım. Sendikalar varlar çünkü;

-Sendikalar, mücadelerin içeriğini ulusalcı, milliyetçi ve hatta ırkçı çıkmaz sonlara sürüklerler;

-Sendikalar, mücadeleyi ülke ya da yerellik ölçeğinde izole ederler;

-Sendikalar, sınıfın birliği karşısında organizasyonsuzluk sergilerler;

-Sendikalar, sınıfın militanlığını faydasız ve moral bozucu eylemliliklere sürüklerler;

-Sendikalar, sınıf dayanışması pratiğini zayıflatırlar.[5]

Peki bütün bunların oturduğu maddi bir temel yok mudur? Okuyucunun zihninde oluşanları nesnel bir zemine oturtmak için şu örnekleri vermemiz bizce faydalı olacaktır. Nitekim yaşamın "yeşil" hareketliliği, dinamizmi ve akışı teorinin griliğinden de öte bir şeydir :

-1979'da sendika aparatı, Fransız metal işçilerinin militanlıklarını, vagonlar dolusu "Alman demiri"ne karşılık "Fransız malı üretelim!" nidalarıyla milliyetçi eylemliliklere saptırdı;

-1970'te yeni çıkacak olan yasayı protesto için birkaç günlük eylemlilikler ile işçi sınıfının hem gazını hem de desteğini alarak Türkiye'deki işçi sınıfının eğilimini TİP eksenine kaydırmak için düzenlenen eylemliliklerin kontrollerinden çıkarak giderek militanlaşması ve siyasileşmesi, üzerine radyodan "Anayasamız her türlü toplantı ve yürüyüşlerin silahsız ve saldırısız olacağını emreder. Bizler anayasaya sımsıkı bağlı işçiler olduğumuz için hiçbir hareketimiz anayasaya aykırı olamaz." diyerek işçileri uyardı ve sorumluluğu üzerinden attı;

-Britanyalı maden işçilerinin grevinde, mücadeleyi tek bir sektörle sınırladı. Bu manevra "kömür, sadaka değil" sloganıyla neticelendirildi. Maden sendikası NUM, kendisini sözde radikal göstererek "sendikaların işçi sınıfı doğası"na vurgu yapıp diğer sendikaların madencilerin grevini desteklemesinin önüne geçti;

-1984'te Lorraine'deki metal işçilerine bulundukları bölgeye giden bütün yollara barikatlar kurdurarak işçilerin mücadelesini diğer bölgelerden izole etmekle kalmadı, kendi içlerinde de bölünmelerinin önünü açtı;

-Doğu Almanya'da, 35 saatlik çalışma haftası kampanyası, sendikalar tarafından dikkatlice kontrol edilen ve yönlendiren bir grev "düzenleyerek" döne döne, şehir şehir, bölge bölge, saat saat işçi sınıfının militan itkisini pratikte dağıtmak amaçlı bir yöntem izledi.

-İtalya'da işçi sınfının öfkesini, "Roma'ya Yürüyüş" adı altında şehrin sokaklarında yaklaşık 1 milyon işçiyi iç karartıcı bir gezintiye çıkararak spektaküler ve umutsuz eylemliliklere kanalize ettiler.

-Britanya'daki madenciler grevi sırasında, işçi sınıfı içerisinde gelişmekte olan dayanışma manevralarını ikame ederek finansal tahsilat ve "satış için" saptırdılar;

-Türkiye'deki TEKEL mücadelesinde önce "anam avradım olsun bu davadan dönersem" deyip, sonra sözde konfederasyonları ve sendikaları ile birlikte grevler ilan edip ardından temsili katılım manevrasıyla aslında hiçbir zaman gerçekleşmeyecek "genel grevler" örgütlediler;

-2011'de Fransa'daki emeklilik maaşı ve yaşı protestoları sırasında kendi toplantılarını kapalı kapılar ardında, üye işçilerinden habersiz yaparak hem mücadelenin yönünü belirlemeye çalıştılar, hem de kurulan genel asamblelerdeki işçilerin kendi aralarındaki iletişime müdahale etmek için ses araçlarının volümlerini açtılar;

-Ve yine ama bu sefer 2012'de, G.Afrika'da daha iyi bir ücret için greve başlayan maden işçileri adına patron ile yaptığı anlaşma sonrasında aynı işçilerin anlaşmayı yeterli bulmaması üzerine işlerine gitmeyi reddederek "yasadışı" grevlere başvurması sonrasınra polisi göreve çağırdılar ve iki işçinin ölmesine neden oldular.[6]

Bir diğer konu olarak işçi sınıfının hala sendikalar gibi aygıtlara sahip olduğu, buraların mücadele odakları olduğu ve kazanılması, başına devrimcilerin ya da devrimci işçilerin getirilmesi ile bu çürümüş yapıların "devrimcileşmesi"nin mümkün olduğunun savunusu yapanların ilgi alanına giren "'işçilerin evi' : sendikalar" bakışı önümüzde duruyor. Burjuva solunun cengaverlerine göre, işçiler eğer sendikaları ele geçirirlerse bürokrasiden, seçim ve kulis oyunlarından bu kurumlar arındırılabilecek, sendikalar işçiler için tekrar bir adres olacak ve bundan sonra da işçi mücadelesi adına her şey daha güzel olacaktır. Ancak kazın ayağı bizce öyle değil. Bunun ötesinde, sonra hangi sendika gerçekten "iyi" birer sendika olabilir sorusunu yöneltmeyenlerin düştüğü acziyeti de işaret etmek istiyoruz.

Bu konu, proletaryanın bir sınıf olarak uluslararası konumlanışı ve somut varlık koşulları ekseninde değerlendirilmesi gereken, işçi sınıfının kendi mücadelesini geliştirmesinin önünde bir engel olarak duran diğer bütün konular olarak ulusal sorun, seçimler, parlamentolar gibi düzenin dekompozisyonu, sistemin çürümüşlüğü ve artık her anlamda barbarlığa geçişin arifesini yaşadığımız bu dönemde, kapitalizme karakterize olmuş niteliklerinin yanınıda gücünü militarizasyon çizgisinde merkezileştirme eğilimindeki devlet kapitalizminin, işçilerin yaşamında direkt olarak etkisi olan önemli bir faktörü olarak sendikalar da bulunuyor.

Hatta tarihin ilerleyişini nacizane bir "ders" gibi sunacak olursak, içerisinden geçmekte olduğumuz, yani üretim araçlarının gelişiminin önündeki engel olarak toplumsal üretim ilişkilerinin ulaştığı aşama itibariyle demokrasinin de bu konuda yaya kaldığını ve neticede sınıfın canlı ve sürekli hareket eden doğasının ve onun karşıt sınıfı ile sürekli çatışmasının gündelik yaşamda da bunun yansımasını karşıt sınıf güçlerinin kendi aralarındaki sürekli mücadelesinde olduğunu görebilmemiz gerekiyor. Bu dersler ise şu belli başlıklar altında bir anlam kazanıyor; sınıf adına bir deneyimsel kazanım olarak bir "yenilgi" ya da sınıfın tarihsel bir adımı olarak çetin sınıf mücadeleleri. "Nasıl?" sorusunun cevaplarını aşağıdaki başlıklar altında toplayabiliriz:

-İmzalanmış protokoller ile gelen bütün eylemsizliklerin reddi,

-Kendi gücünü birleştirmek için meslek, ırk ve ulus kategorilerinin ötesinde araçlar geliştirmek,

-Erki elinde bulunduran sınıfın güç odaklarına (onun devlet ve hükümetlerine) karşı direkt mücadele,

-Sistemin iktisadi mantığına karşı kendi çıkarlarını savunmasının gerekliliği[7]

Tek bir yasa taslağı bile bugün devletin merkezileşmesi yönündeki eğilimi ve emeği mümkün olduğunca sürekli kılmasının önünü açması eğilimi ile sendikaları bu siyasetlerinin birer aracı, kendi mekanizmalarının birer aparatı olarak kurgulamalarında şaşıracak bir şey yok. Çünkü bu aygıtlar artık çürümüşler ve bizlere, işçi sınıfına herhangi bir mücadele alternatifini sunacak durumda değiller. Yazımızın sonunda başlıklarımızı, sınıfın da kendi içerisinde, kendi mücadelelerini kendi ellerine alması yönündeki bütün isteklerinde somutlanmasını umut ettiğimiz tartışma başlıkları olarak şu biçimde netleştirebiliriz:

  • Kapitalizm artık işçi sınıfı lehine reforme edilemiyor;
  • İşçi sınıfından gelecek kitlesel, radikal ve siyasi bir karşı duruşun gerekliliği var;
  • İyi sendikacılık ya da devrimci sendikacılık mümkün değil ve
  • İşçi sınıfının, insanlığın geleceği açısından taşıdığı tarihsel sorumluluk gerektirdiğince sendikaları yıkması da gerekiyor. Bütün bunları yaratacak olan da işçi sınıfının dayanışma kararlılığı, mücadele azmi ve hayatının umut vermeyen geri kalanı için kaybedeceği birşeyi olmadığı günümüzde, "günümüz"ü de kendi sınıfsal konumlanışını da aşarak değiştirmesi ve yok etmesidir.

Bunçuk

 


 

 

1. https://tr.internationalism.org/yeni-sendikalar-yasasi-uezerine-duesuenc...

2. http://www.kizilbayrak.net/sinif-hareketi/haber/arsiv/2012/03/15/artikel...

3. "İşçi Sınıfına Karşı Sendikalar" kitapçığı: https://en.internationalism.org/pamphlets/unions.htm

4. age

5. age

6. https://tr.internationalism.org/gueney-afrikada-isciler-patron-ve-sendik...

7. age

 

 

Tags: 

Çin: Ekonomik Krize de Sınıf Mücadelesine de Çare Yok

Burjuvazinin uzmanları Çin'in adını, dünyanın ekonomik 'kaleleri' listesinde, krizin kasıp kavurduğu kapitalizmin sözde kurtuluşu olacak Brezilya, Rusya ve Hindistan gibi ülkelerin adına yazıyorlar. Bu ön dörtlü Portekiz, İrlanda, İtalya, Yunanistan ve İspanya arka beşlisinin tam zıddıymış gibi lanse ediliyor. Arka beşli hızla ekonomik krizin derinlerine düşmüşken, ön dörtlü düşmek üzereler, ki bu da hakim sınıfın kapitalizmin ölümcül krizini aşabilecek iktisadi mucize umutlarını söndürüyor. Hindistan ve Brezilya gibi 'gelişen' ülkelerin faaliyetleri hızla düşüyor. 2008'den beri dünya ekonomisinin temel lokomotifi olarak sunulan Çin dahi, resmi olarak kötüye gidiyor. China Daily gazetesinin internet sitesindeki bir makaleye göre, iki bölge (ki bunlardan biri kitlesel tüketim ürünü imalat sektörünün büyük bir kesimini barındıran ve bu nedenle ülkenin en zengin bölgelerinden olan Guangdong) Pekin'e borçlarının faiz ödemelerini geciktireceklerini çoktan bildirmiş durumdalar. Başka bir değişle, Çin iflasla karşı karşıya.

Gerek özelde Çin ekonomisi, genelde ise kapitalizm için bir diğer can sıkıcı gelişme, an itibariyle ABD, İrlanda ve İspanya gibi ülkelerde patlaması ancak ciddi sonuçlar doğuracak büyük bir inşaat hamlesi/balonu var. Şangay'daki yüz milyonlarca metrekarelik kullanılamaz ve satılamaz inşaat alanı devasa bir kapasite-fazlası ortaya koyuyor. Şangay ve Pekin'de ev ücreti, sıradan bir işçinin yıllık maaşının yirmi katı civarından başlıyor. Ev ihtiyacı olan işçilerin %85'inin yeni bir ev alacak parası yok. Rejim, yükselen enflasyon yüzünden kredileri sıkılaştırdı, dolayısıyla tıpkı İngiltere, ABD, İrlanda ve İspanya ve benzeri ülkelerde olduğu gibi patlamaya hazır balon, özellikle 'yüksek faiz' balonunun Çin sürümü bankacılık sektörünü tehdit edecek. Buna karşın bu kayıplar da devletin önemli yerel otoritelerine tersi etki yapacak ve onları gereklilikleri yerine getirmekten aciz bırakacak. Bir umut ışığı olmak bir yana, kapitalizmin büyüyen küresel krizi Çin ekonomisinin yalnızca kapitalist çaresizliğin etmenlerinden biri olduğunu her zamankinden fazla gözler önüne seriyor.

Çin'deki sınıf mücadelesindeki gelişmeler, bu ülkenin de 2003'ten beri ağır ağır yükselen küresel sınıf mücadeleleri ve toplumsal protestolar dalgasına tamamen kapıldığını gösteriyor. Ayrıca artık ikinci kuşak, çoğunlukla okuma-yazma bilen göçmen işçilerin de katıldığı mücadeleler, genişliklerinden ve derinliklerinden dolayı büyük bir olanağa sahipler. Yalnızca burjuvazinin herhangi bir 'iktisadi sıçrama' yanılgılarını ifşa ediyor olduklarından değil, ayrıca sınıf mücadelesinin gelişmesinde dünya proletaryasının yolunu aydınlatan önemli bir fener olarak.

Şehirlerde grev ve protesto “olayları”nın sayısı yüzbinlerle ifade edilecek noktada ve bir yandan bu sayı sürekli artarken diğer yandan mücadelelerin yoğunluğu da artıyor. Kırsal kesimdeki huzursuzluk artıyor. Grevler bir yandan da büyüyorlar: The Economist dergisine (2/2/12) göre Ocak ayında Chengdu sanayi bölgesinde gerçekleşen üç günlük grev “merkezi hükümet mülkiyetinde bir işletme için olağandışı bir büyüklükteydi”. Burada işçiler ayda 40$'lık küçük bir ücret artışı kazandılar; ne grevleri böyle satın almak, ne de aleni baskı yeterli oluyor. İnternetin kullanımı yaygınlaştıkça, medyanın olayları karartması artık yetersiz kalıyor. Geçtiğimiz sene içerisinde özel sektördeki grevlerin sıklığı da artmış vaziyette.

Çin'in ihracatlarının üçte birini üreten İnci Nehri Delta'sında, Dongguan'da geçtiğimiz Kasım ayında binlerce işçi, ücret kesintilerine karşı sokaklara döküldüler ve polisle çatıştılar. Yaralanmış işçilerin resimleri internette yayılmaya başladı. Geçtiğimiz haftalarda burada daha fazla protesto gerçekleşti.

Guangdong'daki son ve gelişmekte olan eylemleri gözleyen The Economist, bu hareketin 2010'daki oturaklı ve barışçıl grevlere kıyasla farklı bir biçime sahip olduğunu ifade ederek devam ediyor: “Bu günlerde, koşullarını iyileştirmek için müzakere yapmaktan ziyade işçiler çoğunlukla ücret ve iş kesintilerinden şikayet ediyorlar. Grevciler daha militan gözüküyor... Çin Sosyal Bilimler Akademisi'nin geçtiğimiz ay yayınladığı bir rapora göre, 2010'da gerçekleşen grevlere nazaran, 2011'deki grevler daha iyi örgütlenmiş, daha çatışmacı ve benzer grevleri kendiliğinden tetiklemeye daha meyillilerdi. 'Bu sefer işçiler fedakarlık yapmaları gerekeceğini kabul etmeye istekli değiller ve ikinci olarak daha az kişi toplanıp eve gitmeye hazır'”.

Baskı, Çin devletinin temel silahı olmaya devam ediyor – sivil polisler her yerdeler. Öte yandan böylesi bir politikanın da tehlikeleri var. Guangdong'da kısa süre önce hamile bir kadının polis tarafından hırpalanmasının ardından binlerce işçi polise ve hükümet binalarına saldırdı. Bu işçilerin özellikle kırsal kesimde de, mesela Wukan köyünde, krizin etkilerine karşı çeşitli eylemliliklerin geliştiği şu günlerde yine köylü olmaya dönmeleri pek olası değil. Şehirlerde yüz altmış milyon göçmen işçi yaşıyor (ki 20 milyon işçi 2008'in ekonomik şok dalgaları Çin'i vurunca işsiz kaldılar). Geri dönecekleri hiç birşey yok ve göçmen oldukları için çocuklarının eğitimi ve aile sağlığı için para ödemeleri gerekiyor (ki şirketler bu parayı ödemekle yükümlü olsalar da, bu kanun da tıpkı asgari ücret kanunu gibi sürekli deliniyor), ki bu da yeni bir sınıf çatışması alanı açmış durumda.

Dünya ekonomik krizi derinleşiyor ve krizin Çin'e ve Çin ekonomisine çok ciddi etkisi olacak. Ülkede sınıf mücadelesinin mevcut ve gelişmekte olan düzeylerine bakacak olursak, Ocak ayında gerçekleşen bir dizi grev ve protestonun üzerine Çin'de daha fazla işçi mücadelelerinin inşaa edileceğini söyleyebiliriz.

Baboon, 2/2/12