2012 - Ocak

TC Emperyalizminin Kıbrıs'taki Baştemsilcisi Rauf Denktaş'ın Yaşamı ve Ölümü

"Bu ölüler bize lazımdır, dünyaya sesimizi bu ölülerle duyuracağız!" - Rauf Denktaş

"Ömrünü Kıbrıs Türkünün onurlu mücadelesine adamış ve bu uğurda birçok güçlüğe göğüs gererek KKTC'nin kuruluşunu gerçekleştirmiş, daima anavatan olarak dilinden düşürmediği Türkiye'ye samimi ve gönülden bağlılığı ile bugünün ve geleceğin nesillerine ışık tutmuş, örnek olmuş, gerçek bir Türk milliyetçisini kaybettik. Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, merhum Denktaş'ın kişiliğini ve hizmetini unutmayacak, onu daima gönüllerinde yaşatacak ve ortaya koyduğu ideallerin yaşatılmasının takipçisi olacaktır." - 'Kimyasal' Necdet Özel, Genelkurmay Başkanı

13 Ocak 2012 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kurucusu Rauf Denktaş öldü. Denktaş, başta, hayatının çok büyük bir bölümü boyunca hizmet ettiği TC emperyalizmine olmak üzere büyüklerine saygılı, fakat elini kana bulamaktan korkmayacak kadar da cürretkar ve hırslı bir politikacıydı. Türk emperyalizminin bir maşası olarak kurulmuş bir çetenin reisliğiyle başlayan siyasi yaşamı, Denktaş'ı cumhurbaşkanlığına, en nihayetinde ise dizi oyunculuğu ve yorumculuğuna kadar götürdü. Ömrü boyunca çıkarlarını savunduğu milliyetçi Kuzey Kıbrıs Türk burjuvazisi ve hizmet ettiği TC devletinin temsilcileri, Denktaş'tan mehtiyelerini eksik etmediler, hizmetle geçen ömründen dolayı minnetlerini ifade ettiler.

1924 yılında, bugünün Güney Kıbrıs sınırları içerisinde Baf'ta doğan Rauf Denktaş, siyasi yaşamına Kıbrıs'ta o zamanlar egemen olan İngiliz emperyalizmi güdümü altında başladı. Eğitimini İstanbul ve Londra'da yapan ve sonrasında Kıbrıs'a bir avukat olarak dönen Denktaş'ı, Kıbrıs'ta Türk milliyetçisi bir siyaset yapmaya ilk teşvik eden tarafın da, adadaki İngiliz güçleri olduğu düşünülmektedir. Bunun nedeni, Kıbrıs'ta, kısmen SSCB, kısmen de Yunanistan güdümündeki Rum siyasi oluşumlarının adanın İngiltere'den bağımsızlığı yönünde çeşitli çabaları olmasıdır. Kıbrıs'ta sıklıkla söylenen bir söz, bu yönelimi doğrulamaktadır: "Rumlar İngiliz'e karşı ayaklanırken, Türkler polis yazıldılar, bütün kavga böyle başladı."[1] Eğitimini bitirdikten sonra 1947'de Kıbrıs' a dönen Denktaş bir süre avukatlık yaptıktan sonra 1949'da Birleşik Krallık Kıbrıs Valiliği'nin resmi bir savcısı olarak çalışmaya başladı. Bu noktada Kıbrıs'taki Türk burjuva siyasetinde, iki önde gelen kişilik etrafında bir kutuplaşma olmuştu: bu kutuplardan bir tanesinin başını Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu başkanı Faiz Kaymak, diğerinin başını ise Kıbrıs Türktür Partisi başkanı Fazıl Küçük çekiyordu. Fazıl Küçük ve partisi, Rumlara karşı sert bir Türk milliyetçisi çizgiyi izlerken, Fazıl Küçük Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu'nu Rumlara ılımlı, Türkiye ve İngiltere'ye ise kısmen mesafeli bir çizgide yönetiyordu. Esasında daha İngiltere'de öğrenciyken ilişkiler geliştirdiği Fazıl Küçük'e daha yakın duran Rauf Denktaş'ın 1957'ye kadar Kıbrıs Türk siyasetinde oynadığı rol, Fazıl Küçük ile Faiz Kaymak arasında bir arabulucuk biçimindeydi. Öte yandan 1957 sonlarında Faiz Kaymak Türk Kurumlar Federasyonu'nda hem Türkiye hem de İngiltere tarafından istenmeyen adam haline gelmişti ve bu yüzden koltuğundan indirildi. Onun yerine hem Faiz Kaymak'ın hem de Fazıl Küçük'ün desteği, ve İngiliz ve Türk devletlerinin onayıyla Denktaş gelecekti. Aynı dönemde, İngiliz güçlerinin onayıyla savcılıktan istifa edecek olan Denktaş, Türk Kurumlar Federasyonu'nun başkanı olduktan sonra arabulucu rolünü bırakarak aleni bir biçimden Fazıl Küçük'ten saf tutacak ve onun görüşlerini açıktan açığa savunmaya başlayacaktı.

Denktaş, 1 Ağustos 1958'de, Genkurmay'ın Özel Harp Daire'sinde ve dönemin TC Başbakanı Adnan Menderes'in bilgi ve onayı dahilinde kurulan Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı'nın kurucularından bir tanesi olacaktı. Dönemin Türk yetkilileri Fazıl Küçük'le yaptıkları görüşmeler sonucu, o zamana kadar Kıbrıs'ta, Rum milliyetçisi EKOA çetesine karşı ortaya çıkmış Volkan örgütü ve benzeri Türk milliyetçisi çeteleri bünyesinde toplayacak ve TC emperyalizminin mutlak kontrolü içinde tutacak böylesi bir yapının gerekliliğine kani olmuşlardı. TC'nin kendi sınırları içerisinde karanlık işlerini yürütmek amacıyla kurduğu çeşitli çetelere, kullandığı bozkurt simgesinden üyelerine verdiği mücahit ünvanına herşeyiyle benzeyen bu ırkçı oluşum, bu tarihten sonra Kıbrıs'ta Türk emperyalizminin en önemli organı olacaktı. TMT kurulmadan önce de zaten Kıbrıs'ta Rumlar ile Türkler arası etnik çatışma şiddetlenmekteydi. 27-28 Ocak olayları olarak tarihe geçen olaylarda, Dönemin Bozkurt Gazetesi'nin "İngiliz Taksim'i kabul etti" manşeti sonrası Türk nüfus sokaklara dökülmüş, Rumlarla çatışmalar gerçekleşmiş, pek çok insan hayatını kaybetmişti. Rauf Denktaş, bu ölümlerin gerekliliğine dair ünlü sözlerini bu olaylardan sonra söyleyecekti. Kuruluşu sonrasındaki yıllarda TMT, pek çok kişiyi süikast edecek veya bombalı saldırılarla katledecekti. TMT'nin kurbanları arasında yalnızca Rumlar yoktu: sol eğilimli ve Rumlarla Türklerin birarada yaşayabileceğini savunan Türkler de TMT'nin hedeflerinin başında gelenler arasında olacaklardı.

Denktaş'ın TMT için önemi 1960'lar boyunca giderek arttı - öyle ki 1964 ile 1968 arası adaya girmesi hükümet tarafından yasaklandı. Öte yandan yasağının kalkmasından sonra Kıbrıs'a dönen Denktaş, sonraki yıllarda Fazıl Küçük'ün sağlığının da kötüleşmesiyle, Kıbrıs Türk milliyetçisi hareketinin tartışılmaz reisi olarak öne çıkacaktı. Denktaş, 1970 seçimlerinde Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi'nin Türk Cemaat Meclisi Başkanlığına seçildi, 1973′e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavinliği ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanlığı yaptı. 1974'te Ecevit'in başını çektiği sol-milliyetçi TC hükümetinin gerçekleştirdiği emperyalist işgal ise, Denktaş'ı daha da yukarılara çıkartacaktı. 3 Şubat 1975′te Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin ilanından sonra Denktaş devlet ve meclis başkanı görevlerini yürütmeye başladı, 1976′da yapılan genel seçimlerde de devlet başkanlığına seçildi. Türkiye'de gerçekleşen 12 Eylül darbesini fırsat bulan Denktaş, 1983'te ani bir operasyonla bağımsız bir devlet olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni ilan etti. Denktaş bu tarihten 2005'e kadar TC'nin Kuzey Kıbrıs'taki kukla devletinin cumhurbaşkanı olarak kaldı. Cumhurbaşkanlığının son döneminde Kıbrıs meselesine dair görüşmelere katılan Denktaş, ulusal sorunun kapitalist düzen çerçevesinde çözülemeyeceğinin komik bir resmini çizecekti. Otuz yıllık iktidarının ardından en sonunda çekilmek durumunda kalan Denktaş, ömrünün son yıllarını Türkiye'de dizi oyunculuğu ve dizi yorumculuğu gibi deneyimler yaşayarak geçirdi.

13 Ocak 2012'de öldüğünde hiçbir siyasi gücü kalmamış, sözde "kurtardığı" Kıbrıs Türk nüfusunun çoğu tarafından dahi sevilmeyen bir adamdı Rauf Denktaş. TC emperyalizminin çıkarları uğruna onlarca insanın kanını dökmüş milliyetçi katillerden sadece bir tanesiydi. Burjuva siyasetinin eceliyle ölen bütün siyasetçileri gibi, ölümü pek birşey ifade etmiyordu, yapacağını yapmıştı zaten. Öte yandan Rauf Denktaş'ın ölümünün acı bir hissiyat bırakan tek yanı, böylesi bir adamın İstanbullu Rum futbol efsanesi Lefter Küçükantonyadis'in hayata gözlerini yumduğu gün ölmesi oldu. Ömrü boyunca Türk milliyetçilerinin alçakça aşağılamalarına ve saldırılarına maruz kalan Lefter, 6-7 Eylül 1955 "Kıbrıs Türktür!" sloganlarıyla İstanbul'daki Rum, Ermeni ve Yahudi'lerin evlerine saldıran it sürüsünün kurbanlarından bir tanesi olmuştu. Ona bunu yapanların kim olduğunu soran Fenerbahçe taraftarlarına da "Benim intikamla işim olmaz" diyebilecek bir kişi olan Lefter'in, Rauf Denktaş gibi bir adamla aynı gün ölmesi, bu iki ismin bir arada anıldığı adaletsiz bir manzara oluşturdu.

Yine de burjuvazinin çığırtkanlarının ağzından çıkanları iyi okuyan, bu iki ismin bir arada anılırken dahi ne kadar farklı görüldüğünü gözler önüne seriyor. Lefter Küçükantonyadis için takınılan genel "Rumdu ama iyiydi" tutumu arkasında hala onlarca yıl önce İsmet İnönü'nün sarfettiği "Lefter'i severim, ama Lefterleri sevmem" sözlerini saklıyor.

Ve bir yandan da milliyetçi katil Rauf Denktaş'ın hizmet ettikleri ve yolundan gidenler, arkadasından "Türk oğlu Türk, gerçek vatan evladı, kahraman bozkurt, şanlı mücahit" diye uluyorlar.

Gerdûn

Tags: 

Uludere'de Devlet Terörü

Önce internetten, Uludere'de kaçakçılık yapanların bombalanarak öldrüldüğü üzerine haberler yayılmaya başladı. Ortada bir çok rakam dolaşıyordu ve sanki bunlar nefesi kesilen, buz gibi soğukta ılık kanı akan ve ölen insanlar değildi de sadece rakamlardı. Bu insanların hepsi birer hayattı, kimisi dersane parası biriktirmek için gitmişti sınırın öteki tarafına, kimisi savaşta kaybettiği babasının yerini almak zorunda kaldığı için gitmişti. Sadece kazandıkları elli liraydı. Kürdistan'da bu parayı bile kazanmak oldukça zor olsa gerek ki bu yaştaki insanlar yaşamları pahasına katırlar sırtında yük yerine kendi cesetlerinin taşınacağı bu tehlikeli işi yapmaya mecbur kalmışlardı. Belki de bu işi yaptıkları için kendilerini şanslı sayıyorlardı, kimbilir.

Belki bir çoğumuz ilk defa "Sarhoş Atlar Zamanı"[1] filminde tanıdık sınırın iki tarafında katırlarla taşımacılık yapan bu çocuk işçileri. Herşey taşınıyordu katırların sırtında; otomobil lastiği, elektronik eşya, sigara ve daha bir çok şey. Orada anlatılan hikaye de gerçek yaşam üzerine kurulmuştu. Kaçakçı denilen bu çocuk işçiler, İran ordusu tarafından taciz ediliyordu ya da doğrudan hedef alınyordu. Filmde anlatılanların kurgu olmadığı, yaşadığımız bu acı deneyimle gözler önüne serildi.

Uludere katliamı burjuvaziyi ve onun gerçek yüzünü tanımak bakımıdan çok acı bir deneyim oldu. 35 genç insanın hiç düşünmeden katledildiğini gördük; bu durum da insanlığa bir kez daha kapitalizmin ve onunun siyasi emellerinin vahşetini gösteriyor. Biliyoruz ki; Kürdistan'da buna benzer olaylar daha önce de yaşandı. Belki ölenlerin sayısı bu kadar çok değildi ama birer birer insanlar öldürülüyordu. Ceylan Önkol'un havan topuyla öldürülmesi ve yine Hatay'da keklik avına çıkan köylülerin öldürülmesi olayları bunun en yakın örnekleri.

Aylardır süren askeri operasyonları cevvallikle ve yarışırcasına veren burjuva medya Uludere'de yapılan katliamı ilk önce sakladı, sonrasında ise yayınlamak zorunda kaldı. Elbette ki sansür devlet eliyle uyygulandı ve bu konuda bir kaç çatlak dışında burjuva medya su sızdırmadı, aynı zamanda sınıfsal konumunun gereği görevini söz birliği etmişçesine yerine getirdi. Katliam duyulduktan sonra ise kaçakçılığın Türk Devleti için ne kadar tehlikeli ve zarar verici bir faaliyet olduğunun propagandası yapıldı.

Katliam, istihbarat kazası olarak servis edildi. Mesele "istihbarat hatası" denilerek hedef saptırılmaya çalışıldı. Her zaman askerin geçişine izin verdiği bu iş, olayın yaşandığı gün askerin sınırdan geçiş sırasında ateş açıp geriye dönmelerini sağlaması katliamın hiç de istihbarat kazası olmadığını gösteren sadece bir veri ve buna benzer bir çok veri söz konusu. Daha fazlasını bilmek isteyenler bu adrese bakabilirler.[2] Tüm bunların hepsi bu katliamı haklı çıkarmaya yaramayacaktır. Bu çabaların beyhude olduğunu onlar da adları gibi bilmekteler.

Hükümet ve burjuva medya katliamın üstünü örtmek ya da meşrulaştırmak için kaçakçıların PKK adına çalıştıklarını döne döne söylüyolar. Bu bakımdan meseleyi PKK ile savaş eksenine çekmeye çalışıyorlar ve bunu da Kürt düşmalığı üzerine kurulmuş bir milliyetçilikle yapıyorlar. Yine sarıldıkları insanlığın yüz karası ve belası milliyetçilik. Meşrulaştırılmaya çalışılan bu katliamla başka katliamların da zeminini oluşturmaktalar. Zaten burjuvazi savaş uçağıyla olmasa da dolaylı yollarlar da katliamlar ve cinayetler işlemekte; zira bu onun sınıfsal konumu ve çıkarları gereği. Sadece Uludere'de değil, selde can veren kadın işçiler, Bursa'da yanarak ölen kadın işçiler, madende ölen işçiler ve erkek egemen anlayıştan kaynaklı işlenen kadın, eşcinsel cinayetleri kapitalizmin vahşeti ve sonucudur.

Kürdistan'da yaşanan bu emperyalist savaş ürünü katliamlar devam edecektir. Milliyetçilik üreten bu emperyalist savaş ancak Kürt ve Türk işçi sınıfının entenasyonal mücadelesiyle son bulabilir.

Gül


1 http://tr.wikipedia.org/wiki/Sarho%C5%9F_Atlar_Zaman%C4%B1
2 http://bianet.org/bianet/siyaset/135160-13-soruda-uludere-katliami

Şiddet Eleştirisi ve Onun Biricik Hümanizması

Yakın bir sempatizanımızın demokrasi aldatmacısını eleştirmek amacıyla kaleme aldığı bu yazıyı internet sitemizde yayınlıyoruz. Görüşlerimize yakın hisseden okuyucularımızı da bize yazılarla katkı sunmaya davet ediyoruz. - EKA

Şiddetin güçlü-bağımsız bir sol olmamasından kaynaklandığını düşünenler, düşüncelerine ikna olmamızın onların düşüncelerinin yükseldiği maddi temelleri inkar etmemizi öncellediğini göremiyorlar 1. " İdeal demokrasi"'nin, yalnızca parlamenter solu eksikmiş biçimindeki naif düşünce, kendi niyetini biz uğraşmadan kendisi gösteriyor. Eleştirinin eleştirisini gerektiren bu daveti elbette geri çevirmeyeceğiz. Hümanizme yönelen bu naif el, bizim o eli bırakmak istememizin nedeni ve sonucu oluyor, bu elin tuttuğu bir kuşun daldaki iki kuştan yeğ tutulmasının mantıki sonucuna varmamızı kolaylaştırıyor. Şiddet katı-amansız-neçayevvari bir şiddetin o pure demokrasi adına eleştirisi, o şiddetin asıl maktullerini, o şiddetin üzerinde yükselen bir sınıfın maruz kaldığı amansız-uçsuz-bucaksız şiddetin günbe gün emeğinin nesnesine dönüşen o öznenin basit bir temsiliyeti sorununa dönüşüyor ellerinde 2. Dışarıda ‘dağınık, başıboş, patlamaya hazır olmamızdansa'- deleuz'ün dile getirdiği biçimiyle bir köksüzlükten ziyade- parlamentonun soğuk duvarlarında sözde temsiliyetimizin tercih edilişinin kibar ifadesine dönüşüyor: ‘ Haydi Parlamentoya'. Bugün şiddet temsil edilememenin öfkesi biçiminde önümüze bir kez daha, ancak bu sefer naif bir hümanizmden de öte, bizler onu bir kez daha saf bir biçimde kabullenelim diye zekice sunuluyor. Bu saf hümanizm şiddetin eleştirisini, ‘bakan'ların gözünden dünyayı bir kez daha küçük düşürürken, bizler kendi düşüncelerinin yükseldikleri maddi-temelleri gözümüzün içine, bizler onun "gerçek" anlamını anlayalım diye sokuyorlar. Bugün o parlamenter-sol'un işçi sınıfını nasıl savaşlara sürüklediğini ezkaza unuturken, hatırlamamızı sağlıyor;2. Enternasyonal'in kendi burjuvalarının arkasında ‘en azından' savaş bitine kadar ‘ vatan savunmasına' giden dikenli yolları, şiddetten arınmış ‘demokrasi' taşlarıyla örüyor, biz o taşlı yollarda bir kez daha tökezleyelim diye. Katıksız şiddet eleştirmenleri düşünceye özgürlük sloganlarıyla yansak da dokunacağız katı iradesini, tecridin-yalıtılmışlığın-yabancılaşmanın, bilinçsiz bir şiddetin ürünü olan (eylemleri gördüğünde) şiddetin bilincine varıyor, eleştiriyor, imtina ediyor ve bu katı irade pasifizme dönüşüyor, ve tekrar şiddetin bilincini keşfetmek üzere buharlaşıyor; o şiddetin eylemleri buharlaşsın diye, bugün şiddetin katıksız eleştirmenleri, jakoben timsallerini karşılaştırırken, onların sınıfın içine uzanan Truva atı olduklarını teslim ediyorlar. Ancak bunu onun yerini alacak yeni Truvaları sınıfın içine uzansın ve hiç yer değiştirmesin diye demokrasi adına yapıyorlar. Şiddetin onlar nesnel olarak, devekuşunun başını kuma gömmesi gibi, bir kez daha demokrasi mitosunda ‘özgür yurttaşlar' olarak ölelim diye yapıyorlar. Bizler günbegün ölürken, onlar arkamızdan timsah gözyaşlarıyla yıkadıkları musalla taşlarını, taziye evlerini bu katıksız şiddetin, şiddetin katıksız yadsınması adına mahkum ediyorlar. Bizler bir kez daha sınıfımızın ölülerini yaşatalım diye, zombilerin fantastik bilim-kurgusunda parlamentarizmi gerçek kurtuluş sanmamız için.

Ulusal yanılsama içinde ayrıksı otları, kendini ikili bir dille ifade ediyor. Laisizmi, ‘geri olanın' ilerlemesi adına tanrılaştırıyor, kendi ‘geriliğini', kendi dogmatizmi ve kutsal savaşının dinine dönüştüğünü göremiyor. Bu çelişkinin anti-tezi, kendine karşı kullanılan silahı ona yöneltme becerisi ve kurnazlığını göstermekte bir adım geri durmuyor. ‘Bakan'ları dinsel özgürlüğü, sırf bakan körler olmamız için, acının öte dünyaya yansımasını meşru görelim diye yeniden kuruyor. Burada eleştirdiğini/yerdiğini, ekvatora yaklaştıkça, çölde susuzluktan sersemlemiş avının peşinde gezen akbaba çevikliğiyle, övüyor. Kureyş ittifakının; kız çocuklarının diri diri gömülmesi ( trajedi), Medine ittifakına dönüşmesine; laisizm güzel şey kardeşim! (komedi)3 tanık oluyoruz, bir farkla: kendi anladığı biçimiyle yeni Truvaları sınıfın içine sürmek için, demokrasi adına... Katıksız şiddet eleştirisinin temeli barış dolu bir dünya bulma ümidiyle, o çölde seraplar görmeye devam ediyor, barış suyundan içmek için yüzünü her çevirişinde, karşılaştığı bir kez daha yalnızlık ateşi oluyor. Sorunun kaynaklarına inmek için, yanılsamasının bulutlarından inmesi gerektiğinin farkında olmadan ( ya da sorunun kaynaklarına inmemek için yanılsamasının bulutlarına çıkması gerektiğini sanıyor); bir kez daha atlıyor ‘sivil toplumun' hayali kucağına. Barışı geciktirmek için, onun acil bir sorun olarak önüne gelmesini bekliyor, bombaların patlamasını, bebeklerin daha doğmadan toprağın rahmine dönmesini/düşmesini. Bizse sorun bir gerçekliğe dönüşmeden, onu kaldıramayacağımızı biliyoruz. ‘Birarada nasıl yaşayabiliriz ?' sorusunun yüklemi cevabın öznesini gizliyor. Biz açalım onu: Öncelediği, birey, ‘özgür birey', çalışmak ya da aç kalma özgürlüğü. Bu özgür bireylerin bir aradalığı, barışçıl hayatın, hümanizmanın, kendi arasından gücü temsil edecek ve onu adil kullanacağını varsaydığı daha üst bir güce havale etmesi, onu ertelemesi. Toplumun birbirine uzlaşmaz bir çelişkiyle bağlı olan karşıt sınıfları bir tarafta ‘üniterizm', öteki tarafta ‘otonomizm' harcıyla yoğruluyor, bu harcı karan milliyetçilik küreği ikisinin tek ortak yanı. Jönlerimizin bu tabloda gördükleri eksikse sol'un parlamentarist olmayışı. Peki, Hobbes'tan beri, bu çok saygıdeğer hanımefendi ve beyefendiler, neden bir adım daha atmak istemiyorlar? Görmedikleri, görmekten imtina ettikleri nedir? Koşulların dondurduğu bu insanlar bir körlük histerisine mi kapıldılar? Hayır. Onların düşüncelerinin dayandığı bu ‘maddi temelleri' sorgulamak, önceden gerçek olanın şimdi-burada- şu an gerçekdışına dönüşmesinin izini takip etmeyi gerektiriyor. Gerçekliğin tuğlasını, o duvarlar yıkılmasın diye çekemeyen bizler*, işte şiddete o duvarların yükseldiği temelleri yıkmak için bir seferliğine, kaçınılmaz olarak başvurulacak tarihsel bir zorunluluk olduğunu bilerek başvuracağız. İşe katıksız şiddet eleştirisinin ‘maddi temellerine', eleştirinin katıksız şiddetini yönelterek başlayacağız.

*M.Ağar'ın Güldal Mumcu'ya, eşinin faillerini neden açıklamayacağını ifade ettiği o donuk analoji.
1http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1064...
2http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&Article...
3 R.T.Erdoğan'ın Kuzey Afrika gezisinde laiklik hakkındaki görüşleri, http://www.birgun.net/actuel_index.php?news_code=1316188189&year=2011&mo...