2011 - Ocak

AG InterPro Deklerasyonu

Fransa'da "Emeklilik Maaşları Reformu" protestoları kapsamında ortaya çıkan ve mücadele yöntemlerine, karar alma konusunda fikir beyan etmeye ve uygulamaya dair tartışmaların yapıldığı birçok açık toplantı gibi AG InterPro Deklerasyonu da böyle bir ihtiyacın ürünü, proletaryanın mücadelesini yine kendi ellerine alacağı bir gelecek adına atılan nacizane mütevazi ama bir o kadar da önemli bir adım olarak önemle karşılıyor ve selamlıyoruz.

İşçilerin kurtuluşu kendi ellerindedir!

EKA

 


 

Avrupa'ki işçilere, işsizlere ve öğrencilere,


Biz farklı endüstri ve sektörlerden (demiryolu işçileri, öğretmenler, teknisyenler, geçici, sözleşmeli işçiler...) çalışan ve işsiz işçileriz. Fransa'daki son grevlerde önce Gare de l'Est ( Paris'teki ana istasyon) 'in bir peronunda ardından da "Bourse du Travail" in bir odasında Tüm Sektörler Genel Asamblesi'ni oluşturmak üzere bir araya geldik. Amacımız farklı kentlerden ve kasabalardan mümkün olduğunca çok işçiyi Paris bölgesinde toplamaktı. Çünkü bizi ardı ardına yenilgilere sürükleyen sendikaların desteğini fazlasıyla almıştık, kendimiz örgütlenmek, grevdeki farklı sektörleri bir araya getirmek, grevi yaymak ve grevcilerin hareketi kendi kontrolleri altına almasını istiyorduk.


Kapitalistlerin sosyal savaşına karşı işçilerin sınıf savaşı yürütmesi gerekir.


Britanya, İrlanda, Portekiz, İspanya, Yunanistan, Fransa ... her yerde ağır bir saldırı altındayız. Yaşam standartlarımız gittikçe kötüleşmekte.


Britanya'da Cameron hükümeti, kamu sektöründeki 500.000 işin tavsiye edileceğini, soysal hizmetler bütçesinde £7 milyar kesinti yapılacağını, üniversite harçlarının üç katına çıktığını, vs. açıkladı.


İrlanda'da Cowen hükümeti daha yeni, saatlik asgari ücreti 1 euro (%10'dan daha fazla), emekli aylıklarını ise %9 düşürdü.


Portekiz'de işçiler, rekor işsizlik rakamlarıyla karşı karşıya kaldılar. İspanya'da esaslı "sosyalist" Zapatero her şeyden kesinti yapıyor: İşsizlik ödentisi, sosyal güvenlik, sağlık...


Fransa'da, hükümet, yaşam koşullarımızı mahvetmeye devam ediyor. Emeklilikten sonra sağlık hizmeti gelir. Sağlık hizmetlerini ulaşmak gün geçtikçe daha da zorlaşıyor, daha da pahalı hale gele geliyor: artık gitgide daha fazla ilacın bedeli ödenmiyor, sağlık hizmetleri planlarında ücretler arttırılıyor, hastaneler diğer kamu kuruluşları (postane, gaz ve elektrik, Telekom) gibi personel sayısını azaltıyor, sağlık hizmeti dağıtılıp, özelleştiriliyor. Sonuç olarak, milyonlarca işçi sınıfı ailesi sağlık hizmeti alamıyor!


Bu politika kapitalistler için vazgeçilmezdir. Krizin derinleşmesi ve kapitalist ekonomideki tüm sektörlerin çöküşüyle yüzleştiler. Sermayelerinin kar edebileceği pazarlar bulmakta gittikçe daha çok zorlanıyorlar. İşte bu nedenle kamu hizmetlerini özelleştirmek için artan bir telaş içindeler.


Ancak, bu yeni piyasalar inşaat, petrol ya da kar endüstrisi gibi kapitalist ekonominin temel sektörlerine göre çok daha az verimli satış kanalları sunuyor. En iyi koşullarda bile, ekonominin yeniden canlanmasını sağlayamazlar.


Bu genel çöküş koşullarında, uluslararası büyük tröstlerin piyasa için verdikleri kavga çok daha şiddetli olacak. Sermaye yatırımcıları için ölüm kalım meselesi haline gelecek. Bu mücadelede, her bir kapitalist kendi devletinin arkasına sığınarak, koruma talep edecek. Ulusal ekonominin savunulması adına kapitalistler, kendi ekonomik savaşlarına bizi sürüklemeye çalışacak. Bu savaşta kurbanlar her zaman ... işçiler oldu. Ulusal ekonominin savunulması adına, tüm ulusal yönetici sınıflar, tüm devletler, tüm patronlar "rekabet edebilirliklerini" sürdürmek için "maliyetleri" kısmaya çalışacaklar. Aşikar ki yaşam ve çalışma koşullarımıza saldırmaya bir son vermeyecekler. Yaptıklarını yanlarına bırakırsak, "kemer sıkma politikaları"na uyum sağlarsak, bu fedakarlığın sonu gelmeyecek. Mevzubahis olan hayatlarımızın ta kendisi olacak!


İşçiler, bizi mesleklere, branşlara, milletlere bölmelerine izin vermekten vazgeçelim. Ulusal sınırlar içinde ya da ötesinde bu ekonomik savaşı reddedelim. Birlikte savaşalım, mücadelede birleşelim!


Marx'ın sözleri hiç bu kadar aciliyet taşımamıştı: "Dünyanın bütün işçileri, birleşin!".


Kendi mücadelelerimizi kontrol etmek biz işçilerin ellerinde.


Bugün yönetici sınıfın hizmetkarları olan - sağ ya da sol- hükümetlere karşı mücadele edenler, Yunanistan ve ispanya'daki işçiler, Britanya'daki öğrenciler. Biz Fransa'da olanlar gibi, sen de işçilere, işsizlere, üniversite ve okullardaki öğrencilere karşı şiddetli baskı uygulamakta tereddüt etmeyen hükümetlerle karşı karşıyasın.


Bu sonbahar Fransa'da, biz kendimizi savunmaya çalıştık. Bu yeni saldırıyı kabullenmeyi reddetmek üzere milyonlarla sokaklara çıktık. Emeklilik ile ilgili yeni kanuna karşı, maruz kaldığımız tüm kemer sıkma önlemlerine karşı savaştık. Sözleşmeli, geçici çalışmanın ve yoksulluğun yükselişine "Hayır!" dedik.


Fakat Intersyndicale (ulusal ve yerel ölçekteki sendikaların birleşik komitesi, açıklama çevirene ait), grevin yayılmasına karşı savaşarak bizi kasten yenilgiye sürükledi:
- Meslekler ve branşlar arasındaki engelleri işçileri birleştirmek amacıyla kaldırmak yerine, her bir işyerindeki kitle toplantılarını diğer işçilere kapalı tuttu.
- "ekonomiyi bloke etmek" amacıyla spekülatif eylemler yaptı ama diğer işçileri mücadeleye katabilecek grev gözcüleri ya da uçan grev gözcüleri (grev yapan işyerinden diğer işyerlerine işçileri grevden haberdar etmek ve greve katılmak için çağrı yapmak üzere giden grev gözcüsü) örgütlemek için hiçbir şey yapmadı- ki bu işçilerin ve geçici, sözleşmeli işçilerin yapmaya çalıştığı şeydi.
- Arkamızdan iş çevirerek, kapalı kapılar ardında kabine bakanlarıyla yenilgimizi müzakere ettiler.


Intersyndicale, hiçbir zaman emeklilik ile yeni yasayı reddetmedi, hatta tekrar tekrar "gerekli" ve "kaçınılmaz" olduğunu söyledi! Sendikaları dinleyecek olsak, "hükümet, sendikalar ve işverenler arasında daha çok müzakere" ya da "kanunu daha adil bir reforma dönüştürecek daha çok önlem" ... talebi ile tatmin olmuş olmamız gerekirdi.


Bu saldırılarla mücadelede, kimseye bel bağlayamayız, sadece kendimize güvenebiliriz.


Bize gelince, işyerlerinde bağımsız kitle toplantıları ("genel asambleler") örgütlemenin, grevi ulusal ölçekte koordine etmenin ve bunun seçilmiş, her an geri çağrılabilir delegeler tarafından yürütülmesinin, işçiler açısından gerekli olduğunu savunduk. Sadece tüm işçiler tarafından başı çekilen, örgütlenen ve kontrol edilen bir mücadele- hem yöntemi hem de amaçları açısından- zafer için gerekli koşulları yaratabilir.


* * *


Biliyoruz ki; kavga daha bitmedi: saldırılar devam edecek, koşullar gittikçe zorlaşacak ve kapitalist kriz daha kötü sonuçlar doğuracak. Dünyanın her yerinde, savaşmak zorunda kalacağız. Bu nedenle, bir kez daha kendi gücümüze inanmalıyız:


- Biz, kendi mücadelemizin kontrolünü kendi ellerimize alabilir, kolektif bir şekilde örgütleyebiliriz.
- Biz, birlikte kardeşçe açık tartışmalar yürütebilir, özgürce birbirimizle konuşabiliriz.
- Biz, kendi tartışmalarımızı kontrol edebilir, kendi kararlarımızı alabiliriz.


Kitle toplantılarımız sendikalar tarafından değil, işçilerin kendileri tarafından kontrol edilmelidir.


Kendi hayatlarımızı ve çocuklarımızın geleceğini savunmak için mücadele etmek zorunda olacağız!


Tüm dünyanın sömürülenleri aynı sınıfın kardeşleridir!


Ancak bizim tüm ulusal sınırların ötesindeki birliğimiz, bu sömürü sistemini yıkabilir.

AG InterPro "Gare de l'Est et Île de France"
Bizimle iletişime geçmek için aşağıdaki internet adresini kullanabilirsiniz.
[email protected]

Tags: 

Bizi yenilgiye sürükleyen sendikalar

"Son Eylem Günlerinde, protesto eden ve greve çıkan milyonlarca kişi var bizlerden. Hükümet henüz geri adım atmadı. Sadece bir kitle hareketi onlara bunu yaptırabilir. Bu fikir kendi yolunu tuttu; sınırsız, genel,  yenilenebilir ve ekonomiye diz çöktürecek bir grev üzerine tartışmalar içinde ifade buldu..." 

"Hareketin alacağı biçim, bizim işimiz... Ne gibi önlemlerin alınacağı, ne gibi talepler öne süreceğimiz bize kalmış... Ve herhangi birine.  Chérèque (CFDT), Thibault (CGT) ve şirketin bizim için karar almasına izin vermek gelecek yenilgileri hazırlar. Chérèqu, emeklilik yaşının 42 yıl olması [1 ]taraftarı. Thibault'un kanunu iptalini isteyip istemediğinden emin olamıyoruz: bizden binlercesi topluca işten çıkartıldığında, bizi bölünmüş ve yenilmiş bir halde yüzüstü bırakarak,  Sarkozy ile şampanya içtiğini unutamayız. Sözüm ona "radikaller"e de daha fazla güvenemeyiz. Sosyalist Parti 42 yıl için oy veriyorken, ilkelerinden ödün vermez diye bilinen Mailly (FO), Aubry ile el sıkıştı. [...]"

 "Eğer bugün onlar yenilecek grev yolunu seçiyorlarsa,  görüşme masasındaki varlıklarını devam ettirmek için bir pazarlık kozu olarak kullandıkları direnişin kontrolünü kaybetmekten kaçındıkları içindir... Neden? Çünkü CFTC'den SUD-Solidaire'a kadar yedi sendika tarafından imzalanan mektupta yazıldığı gibi, onlar  "emeklilik sisteminin sürdürülebilirliğini sağlayacak adil ve etkin önlemler dizisine, sendikaların bakış açısı"nın duyulup bilindiğinden emin olmak istiyorlar. Kimse, bir an için bile olsa, 1993'ten beri emeklilik sistemini parçalayanlar, bizlerin yaşam ve çalışma koşullarını yıkıma uğratanlar ile olası bir anlaşmaya varılabileceğine inanabilir mi?"

 "Hükümete ve hakim sınıflara geri adım attıracak tek güç; devlet ve özel sektör işçilerinin, işsizlerin, emeklilerin ve gençliğin, yasadışı göçmenlerin, sendikalı ya da sendikasız işçilerin direnişimizi kendi kendimizce kontrol edebildiğimiz ortak kitle meclislerine dayanan birliğidir."

Bu alıntılar, Paris'teki eylemler sırasında yaygın biçimde dağıtılan Gare de l'Est'deki meslekler-arası Kitle Meclisi'nin işçi ve katılımcıları tarafından imzalanan bir bildiriden yapıldı. [2]

Aynı anlam ve nitelikteki başka birçok itiraz, diğer meslekler-arası kitle meclislerinden, direniş komitelerinden ya da küçük siyasi örgütlülüklerden geliyor ve bizleri yenilgiye götürdüklerini izlediğimiz sendikalara karşı büyüyen güvensizliği vurguluyor.

Sendikaların ötesinde, sendika mücadelesi sorgulanıyor

Nitekim sendikaların mücadeleyi 2003, 2007 ve şimdi 2010'da baltalamaları, daha geniş anlamda sendikaların gerçek doğası sorununu gündeme getirdi. Onlar hala işçi sınıfının tarafındalar mı? Son on yıllar boyunca süregelen mücadelelerin kısaca gözden geçirilmesi gösteriyor ki; sendikalar hakikaten burjuva kampına geçmiş bulunmaktadırlar.

100 yılı aşan zaman zarfında, kendiliğinden ortaya çıkan, kitlesel, yasadışı grevler (wildcat strikes, resmi olarak sendikalar tarafından düzenlenmemiş grevler -not çevirene ait), sadece temel, büyük mücadeleler oldu. Ve bütün bu mücadeleler, aynı temelde örgütlendiler; sendika biçiminde değil,  tüm işçilerin kendi mücadelelerini ve çözülmesi gereken problemlerini tartıştıkları,  seçilmiş ve geri çağrılabilir komiteler aracılığıyla mücadeleyi merkezileştirmek için savaşan kitle toplantıları temelinde.  Mayıs 1968'de, Fransa'daki büyük grev, sendikalara rağmen tetiklendi. İtalya'da, 1969'un Sıcak Sonbaharı'ndaki grevler esnasında, işçiler sendika temsilcilerini grev toplantılarından dışarı attılar. 1973'te, Antwerp liman işçileri grevi, yerel sendikalara saldırdı. 1970'lerde İngiltere'deki işçiler sendikalara sık sık diklendiler. Aynı şey 1979'da Fransa'da, Dunkirk'teki Longwy-Denain grevi sırasında gerçekleşti.

Ağustos 1980'de, Polonya'da işçiler (resmi olarak devletin bir organı olan) sendikaları reddettiler.  Genel toplantılar ve seçilmiş ve geri çağrılabilir delegelerin oluşturduğu komiteler (MKS) üzerinden bir kitle grevi örgütlediler. Tüm işçilerin görüşmeleri takip edebilmesi, bunlara müdahale edebilmesi ve delegeleri denetlemesi için devlet yetkilileri ile yapılan görüşmeler sırasında mikrofonlar ve PA sistemleri kullanıldı. Tabii ki, bu grevin nasıl sonlandığını unutamayız: yeni, özgür, bağımsız ve işçi sınıfının mücadelesinin dizginlerini teslim edebileceği savaşkan bir sendika illüzyonu ile. Sonuç çabuk oldu. Solidarity adındaki bu "tamamıyla parlak ve yeni" sendika, mikrofonları kesti ve Polonya devleti ile gizli pazarlıklara oturdu ve onlarla birlikte, dağılmayı, bölünmeyi ve en nihayetinde işçi sınıfının sert yenilgisini yönetti!

Sendikaları takip etmek daima yenilgiye götürüyor. İşçilerin dayanışması tarafından canlandırılan kitlesel bir mücadeleyi geliştirmek için kontrolü ele almak gerekli.

 "İşçilerin özgürleşmesi, işçilerin kendi görevidir."

EKA (22 Ekim, 2010)

[1] Fransız devleti çalışma yaşını, emeklilik 40'tan 42'ye yükseltmeyi öneriyor.

[2] Bir 'meslekler-arası' kitle meclisi, farklı sektörlerden biraraya gelmiş işçilerinden oluşur. Gare del'Est'deki 'meslekler-arası' kitle meclisi, demiryolu, eğitim, postane, gıda, bilişim, vb sektörlerinden oluşuyor.

 

Tags: 

Kitle Meclisi Nedir?

Kitle meclisleri mücadelenin can suyudur. Bunlar (özel sektörden kamuya, işsizlere, emeklilere, öğrencilere, çalışan ailelerin çocuklarına v.s. kadar) kendi mücadelelerini gerçekten sahiplenip, kolektif olarak karar verebilecekleri yerlerdir. Bunlar gerçek işçi demokrasisi mekanlarıdır. Herkese açık olarak, korporatizm ile sınırlanmayan kitle meclisi, sınıfımızın çeşitli sektörlerini birleştirir. Bunlar kavganın yaşamının inşa edilebileceği ve mücadelelerin genişletilebileceği yerlerdir.

İşte bu yüzden sendikalar bütün çabalarını kitle meclislerini sabote etmeye yöneltir! Aşağıdaki, CNT-AIT tarafından üretilen metin (http://sia32.lautre.net), grevcilerin kendi kontrolündeki gerçekten otonom kitle meclierinin nasıl olması gerektiği kısa ve öz bir biçimde açılıyor ve onları korumak gereken çeşitli tuzakları detaylandırıyor.

EKA


 

Kitle Meclisi Nedir? (CNT-AIT, Gers)

Tanım

İşçilerin, sendika, sendika konfederasyonu ve sosyal hareket gibi kriterlerle sınırlanmaksızın bir araya geldiği, demokratik, özerk, düzenli toplanmalarına genel kitle meclisi diyoruz. Hiçbir aşamada bu işçilerin delege olmaktan alıkonmaması esastır: Kitle meclisinin temel ilkesi her kişinin bir oyu olmasıdır.

Türleri

Birkaç türde kitle meclisi olabilir olabilir:
• Tek bir sendikada örgütlü işçilerden oluşan kitle meclisleri
• Bir çok sendikaya üye işçilerin oluşturduğu kitle meclisleri
• Grevdeki işçilerin oluşturduğu kitle meclisleri

Ek olarak, kitle meclisleri sadece tekil bir işkolu ya da birkaç iş kolu ile de sınırlanabilir.

Kitle meclislerinin işleyişi

Kitle meclisi demokratiktir ve dolayısıyla herkesin süre bakımından ve tartışma başlıkları açısında eşitçe paylaşılan konuşabilmesini güvence altına alır. Konuşmalar da, çeşitli karar alma anları hariç, toplantının başında belirlenen gündem ile tutarlı olmalıdır.

Kitle meclisi egemendir ve kararlar gündeme bağlı olarak, sonradan bozulmaksızın el kaldırarak alınır.

Kitle meclisi düzenli bir şekilde toplanır, karar ve tartışmaların kaydını tutar. Kayıtlar, sonradan kitle meclisinin tartışma ve kararlarını duyurmaktan sorumlu, toplantının başında atanan bir sekreter tarafından tutulur. Kitle meclisi toplantısı bir sonraki kitle meclisi toplantısının tarih ve yerini belirler.

Kitle meclisine karşı tehditler

Tartışmanın tekelleştirilmesi: Kitle meclisi anti-demokratikleşir. Bunun klasik örneği moderatör rolünü üstlenen, tartışmalara katılan ya da fikirlerini sistematik olarak veren işyeri temsilcileridir. Bunun bir benzeri kürsüyü tekeline alan ya da çok sık konuşan katılımcılardır.

Tartışmanın yoldan çıkarılması: Gündeme saygı duyulmaz. Tartışma özellikle doğrudan eyleme yönelirken ya da grevi yenilemeye yönelik bir karara ilerlerken günden tartışmanın netliğini bulandırmak ve bütün rolü ne ve nasıl sorularına cevap vermek olan kitle meclisini kafa karışıklığına sürüklemek için gündemin değiştirilmesi.

Kitle meclisi içerisinde demokrasinin yokluğu: Oylamaya saygı duyulmaz. Gündem ihlal edilir, çoktan alınmış kararları bozmak için bir çok kez oylama yapılır. Bu tarz manipülasyon sıklıkla toplantının bütünlüğünü ve cüretini zedelemek için sonda yapılır.

Kitle meclisinin etkisizleştirilmesi: Ne kadar zenginlik içerse de, kitle meclisinin bir alternatifi daha yoktur. Sıklıkla grevdeki işçilerin kitle meclislerine isyanlarını etkisizleştiren, militanlıklarını kısır bir gevezelikle boğan bir emniyet valvi muamelesi yapılır. Hazırlıklı olun! Bir kitle meclisindeyken, onların tekelleştirildiğini, manipüle edildiğini ve etkisizleştirildiğin fark edebilmek için gereken bütün araçlara sahibiz. Her durumda, yukarıdaki tehditleri ortaya serebilmeyi başaramamak etkinliğimizi, sözlerimizi ve kararlarımızı kırar: kısacası bizzat greve gitme nedenimizin önüne geçer!

İşçilerin Kurtuluşu Kendi Eseri Olacaktır!

EKA

Tags: 

Mücadelelerimizi Nasıl Kontrol Edebiliriz?

Yaşayan bir mücadele, birçok kırılma ve dönüş yaşar. Uçan grev gözcüleri, barikatlar, iş bırakmalar, bildiriler, kendiliğinden eylemlilikler, vb. sınıf mücadelesinin alışılagelmiş ifadeleridir ve biz işçi sınıfından, gelecek kavgalarında başkalarını da ortaya çıkaracağını bekleyebiliriz. Ancak her mücadelenin merkezinde kitle meclisleri ya da kitle toplantıları kaçınılmaz bir biçimde bulunur. Burası bizim mücadeleyi nasıl ileriye taşıyabileceğimizi konuşabileceğimiz, tartışabileceğimiz ve kararlaştırabileceğimiz yerdir. Kitle meclisi/kitle toplantısı, işçilerin mücadeleyi açık bir şekilde tartışılabildiği ve kararlara kolektif olarak ulaşılabileceği yerdir. Ve bu nedenden ötürü, her türden sabotaj için büyük bir risk taşırlar.

Kitle meclisleri, işçilerin mücadelesinin akciğerleri

Mücadelenin aktif olmadığı zamanlarda, sendikalar, kendileri birçok tekdüze toplantı düzenlerler. Hepsi de çokça benzerdir. Az sayıda sıradan sendika üyesi ya da sendikalı olmayan işçilerin seyirci olarak katıldığı ve zaman zaman fikirlerinin de sorulduğu ama esasen 'resmi görevliler'in kendi aralarında tartışma yürüttüğü ve onlar tarafından idare edilen sendika toplantıları için şirketlerin tamamı, zaman ayırırlar. Şaşırtıcı olmayan biçimde, bu toplantılar az sayıda insanın ilgisini çeker. Çoğu işçi onlarla hiç ilgilenmez.Mücadele patlak verdiğinde, son zamanlarda olduğu gibi, sendikalar uyum sağlarlar ve farklı bir oyun oynarlar:

* Ellerinden geldiğince, tartışmayı mümkün olduğunca az insan ile kısıtlarlar. Ya hiçbir şey yapmaz, ya da sinsice propagandayı minimumda tutarlar.

* Kimi zaman, proleter saflardaki öfke taşar. O zaman, kendi kontrollerinin dışındaki beklenmedik toplantı ve tartışmaları engellemek için, sendikalar bir dizi toplantı çağrısında bulunurlar. Ancak bu toplantılar sektör sektör, işletme işletme, meslek meslek örgütlenirler... Ve bu yolda sendikalar, sınıf güçlerini güçlendirmek ve birleştirmek yerine onların bölünmeleri yönetir, onları tahrip eder, enerjileri dağıtır ve israf ederler. Şu anda, demiryollarında, tren personelleri, istasyon çalışanları ve ofis işçileri için hususi toplantılar yapıyorlar... Toulouse bölgesindeki bazı hastanelerde, sabotaj sınırları gülünçlük noktasında: her kat ayrı toplantılar alıyor!

* Sendikalar bu toplantıların kontrolünü sağlamak için her türden kirli oyuna başvuruyor. Paris'teki Gare de l'Est'de Perşembe günü, 14 Ekim sabahına bir kitle toplantısı kararlaştırılmıştı. Demiryolu işçileri kolektif olarak, grevi devam ettirmeye ya da sonlandırmaya yönelik karar ile yüzleşmişlerdi. Ancak en nihayetinde, sendika görevlileri bunu kendi aralarında, bir gün önce, 13 Ekim Çarşamba günü oyladıklarını açıkladılar. Kitle meclisine katılmak için bir sebep yoktu çünkü karar çoktan alınmıştı. Ve doğrusu, nerdeyse kimse o gün orda değildi. Bu işçi sınıfının kolektif yaşamını, mücadeleler içerisinde yok etmenin bir yoludur! Bu, düstura göre bir sendika sabotajıdır!

‘Kitle Meclisi Nedir?' yazısında, Gers CNT-AIT'i (Sia32.lautre.net), ‘kitle meclisleri için tehditler'i çok doğru bir şekilde tanımlamıştı:

"* Tartışmanın tekelleştirilmesi: Kitle meclisi anti-demokratikleşir. Bunun klasik örneği, sendika görevlisinin moderatör rolünü üstlenmesi, tartışmalara katılımının cevabını vermek ya da fikirlerini sistematik olarak vermek minvalinde olmasıdır. [...]

* Kitle meclisi içerisinde demokrasinin yokluğu: Oylamaya saygı duyulmaz. Gündem ihlal edilir, çoktan alınmış kararları için birçok kez oylama yapılması istenir ki bu işleyiş içinde var olan herkesin gücünü tüketir. Sıklıkla toplantının sonunda, toplamın bütünlüğünü ve cüretini zedeleyen kararlar alınır.

* Kitle meclisinin etkisizleştirilmesi: Toplantılar ne kadar verimli olmuş olursa olsun, başarılanları temel alıp üstüne inşa etme kapasitesi yoktur çünkü takip edecek toplantılar planlanmaz. Sıklıkla grevdeki işçilerin kitle meclislerine, militanlıklarını kısır bir gevezelikle boğarak isyanlarını etkisizleştiren; işçilerin öfkelerini dışa vuracakları duvarları sesler aksettiren bir oda muamelesi yapılır."

İşçilerin gerçek meclisleri tam tersi olmalıdır

Onlar tüm sektörel ve kosporatist bölünmeler ile yollarını acilen ayırmalıdır. Onlar sadece hangi kategoriye girdiklerine bakmaksızın tüm çalışanlara değil, aynı zamanda özellikle diğer işletmelerden işçilere, emeklilere, geçici ve işsiz işçilere, kolej ve lise öğrencilerine... hareketin genişlemesinde rol almak isteyen ve kendilerine "Nasıl mücadele ederiz?" sorusunu soranlara da açık olmalıdır. Ve tekrar, Gers'li anarko-sendikalist örgütün yazdığı gibi:

"Kitle meclisi demokratiktir ve dolayısıyla belirli zaman aralığında herkese eşit konuşma imkanını ve farklı tartışma başlıklarına eşit yer verilmesini güvence altına alır. Bu konuşma imkanı moderatöre verilen vekalet tarafından güvence altına alınır. [...]

* Kitle meclisi kararlar alır, bu el kaldırarak gerçekleşir [...].

* Kitle meclisi düzenli bir şekilde toplanır, karar ve tartışmaların kaydını tutar. Kayıtlar, toplantının başında atanan ve sonrasında GA'nın tartışma ve kararlarını duyurmaktan sorumlu bir sekreter tarafından tutulur. Kitle meclisi toplantısı sonraki toplantının tarih ve yerini belirler."

Bu son noktalar çok önemlidir. Bir kitle meclisi gerçekten sadece "işçilerin öfkelerini dışa vuracakları duvarları sesler aksettiren bir oda" değildir. Besbelli ki; bu konuşmak için bir araya gelinen bir yer, nitekim işçilerin kendilerini gerçekten ifade edebilecekleri nadir yerlerden biri. Ancak kitle meclisi aynı zamanda işçilerin birleşebilecekleri de bir yer:

* Burası, sınıfımızın kolektif kararları alabildiği yerdir. Bu nedenle yazılı metinlerin ve olası eylemlerin (el kaldırılarak oylama yapılması yoluyla) benimseneceği böyle bir toplantı almak zaruridir.

* Burası, mücadelenin yayılması için karar alabilen ve bunu örgütleyebilen yerdir. Mücadeleyi yaymak amacıyla coğrafi olarak en yakın ve en savaşçı olan işçileri mücadeleye katılmaları için çağırabilecekleri yerlere (fabrikalar, bürolara, hastanelere) ya kendisi gider ya da büyük delegasyonlar gönderir.

* Ve bu, mücadele içinde farklı bölüm ve sektörler arasındaki koordinasyonun nasıl inşa edildiğine denk düşer. Gerçekten de, kitle meclisleri arasında kendi komiteleri yoluyla, seçilmiş, onlara karşı sorumlu ve herhangi bir anda yeniden geri çağrılabilir olan delegeler yoluyla koordinasyon olmalıdır.

Emekliliğe karşı mevcut saldırılar, işçilerin öfkesinin derinliğini, huzursuzluğunun boyutunu, azimlerini ve kitlesel olarak seferber olabilme yeteneklerini açıkça gösterdi. Ama sınıfımız, bugün, mücadele içinde bağımsız ve özerk kitle meclislerinde kendisini bilfiil kolektif olarak örgütlemeyi henüz başaramadı. Bu, mücadelenin başlıca zayıflığıdır. Bu, proletaryanın, eğer mücadelesinin gerçek kontrolünü alacak ve sermayeye karşı birliği ve dayanışmasını açıkça sergileyecekse, gelecekte zaruri olarak atması gereken bir adımdır.

EKA, (22.10.2010)

 

Tags: 

Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki Proleter İsyanlarla Dayanışma

Bir isyan dalgası Tunus'u, Mısır'ı, Cezayir'i, Ürdün'ü ve Yemen'i sarıyor. Suriye rejimi de salgının kendisine de bulaşması korkusuyla internet bağlantılarını kesmiş durumda.

Mübarek'in özürcü savunucularının iddia ettiği gibi, bunlar islamcı hareketler değiller. Dinsel konulardaki tavırları ne olursa olsun, bütün nüfus bunlara katılıyor. Mısır'da binler imamlarının sokaklara çıkmama konusundaki buyruklarını yok sayıyorlar; dahası hıristiyan azınlığın çok yakında sekter bir katliama maruz kaldığı bu ülkede, müslümanlar ve hıristiyanlar arasındaki sekter ayrımların bilinçli bir şekilde reddedildiğini gösteren örnekler var.

Fakat aynı zamanda bu hareketlerin hiçbiri, her ne kadar katılımcılarının bir çoğu demokratik yanılsamalar tarafından kösteklenseler de, can çekişmekte olan bir toplumsal sisteme politik reform cilası çekmekten başka bir şeye yaramayacak parlamenter demokrasi hareketleri değiller.
Bunlar ‘orta sınıf' hareketleri de değiller: İngiltere'deki öğrenci isyanlarında olduğu gibi, Tunus'taki, Mısır'daki, Fransa'daki, Yunanistan'daki üniversite öğrencilerinin çoğunluğu bugün işçi sınıfının parçası.

Bu ayaklanmalar işçi sınıfının, proletaryanın, sömürülenlerin dünya çapındaki hareketinin bir parçasıdır. Bu sınıf hareketi kapitalist ekonomik krize, egemen sınıfın aşağılık yozlaşmışlığına ve iki yüzlülüğüne ve ister sağcı olsun ister solcu, bütün hükümetlerin vahşi kemer sıkma politikalarına cevaben Yunanistan'da, Fransa'da ve İngiltere'de çıkan aynı sınıf hareketinin parçasıdır.

İşte bu yüzden ‘diktatörlerin' açık polis şiddetinden, bu isyanları kendi amaçları için kullanmaya çalışan demokratik ya da islamcı politikacılara kadar, bu isyanların gelişimini engellemeye çalışan bütün güçlere karşı muhalefetimizi ve bu ayaklanmaların başını çeken işçilerle, işsizlerle, öğrencilerle ve diğerleriyle tam dayanışmamızı ilan etmeliyiz.

Bu hareketlerin açık toplantılarda, eylemlerde ve mücadelemizi yükselttiğimiz her yerde tartışmak çok önemli.
Ne tür inisiyatiflerin mümkün ya da faydalı olduğunu tartışmak için bize mail atabilir, sitemizdeki foruma yazabilir ya da meseleyi www.libcom.org gibi diğer sınıf mücadeleci forumlarda ortaya koyabilirsiniz.

WR, 29/01/11

Tags: 

Tutuklu Militanlarla Dayanışma: Güney Kore hakim sınıfı “demokrasi” perdesini yırttı

 

"Kore Sosyalist İşçi Birliği" (Sanoyun) isimli örgütün sekiz militanın tutuklandığı ve Güney Kore devletinin ünlü "Milli Güvenlik Yasası"[1] altında suçlandığı bilgisine henüz ulaştık. Tutuklanan sekiz militanın mahkemesi 27 Ocak'ta gerçekleşecek.

Bunun siyasi bir dava olduğuna ve hâkim sınıfın "adalet"inin mahiyetini gözler önüne serdiğine dair hiçbir şüphe yoktur. Aşağıda altını çizeceğimiz iki nokta bu durumu kanıtlamaktadır:

-İlkin, Güney Kore devletinin kendi mahkemeleri geçmişte iki defa tutuklulara karşı polisin iddialarına karşıt hüküm getirmişlerdir.

-İkincisi, tutukluların "düşman çıkarlarına hizmet eden bir örgüt kurmak" (bahsi geçen düşman Kuzey Kore devletidir) ile suçlanmalarıdır. Oysa ki tutuklu militanlar Oh Se-Cheol, Nam Goong Won ve diğerleri, Ekim 2006'da "Savaşa Karşı Kore Enternasyonalistleri Bildirgesi"nin altına imza atmışlardır, ki bu bildirge Kuzey Kore'nin nükleer testlerini kınamış ve özellikle "kapitalist Kuzey Kore devletinin işçi sınıfı ve komünizm ile hiçbir alakası yoktur, bu devlet çöken kapitalizmin militarist barbarlığa yöneliminin uç ve çirkin bir örneğinden başka hiçbir şey değildir" demiştir.

Bu militanların gerçekte suçlandıkları tek bir şey vardır: o da sosyalist olarak, düşünce suçu işlemektir. Başka bir deyişle, suçlandıkları şudur: işçileri kendilerini, ailelerini ve yaşam koşullarını savunmaya çağırmak ve açıkça kapitalizmin gerçek doğasını ifşa etmek. Savcılığın talep ettiği cezalar, Güney Kore hakim sınıfının yolunda duranlara karşı kullandığı baskının sadece yeni bir örneğidir. 2008'de Mumışığı eylemlerine çocuklarıyla katılan "Bebek Arabacıları Tugayı"nı oluşturan genç kadınlara yönelik hukuki baskı ve polis baskısı, işgal ettikleri fabrikalarını çevik kuvvet güçleri basan ve polisten dayak yiyen Ssangyong işçileri, aynı cani baskı politikalarının geçmişteki yansımaları olmuştur.

Ağır hapis cezaları ile karşı karşıya olan tutuklu militanlar, mahkemede örnek bir haysiyet ile davranmış ve bu olanağı yapılan mahkemenin siyasi doğasını ifşa etmek için kullanmışlardır.

Bölgede askeri gerilimler, geçtiğimiz Kasım ayında Kuzey Kore rejimi tarafından Yeonpyeong adasının bombalanması ve top atışlarıyla sivillerin öldürülmesi, buna karşı Güney Kore silahlı güçleriyle ortak askeri tatbikatlar gerçekleştirmesi amacıyla bölgeye bir Amerikan nükleer uçak gemisi gönderilmesinin ardından tırmanışa geçmiştir. Bu koşullar altında, insanlığın karşısındaki seçeneğin ya sosyalizm ya da barbarlık olduğu ifadesi, her zamankinden daha büyük bir gerçeklikle kulaklarımızda çınlamaktadır.

ABD ve müttefiklerinin propagandası Kuzey Kore'yi bir "gangster devlet" olarak tasvir etmekte, açlıkla boğuşan nüfusun sertçe baskı altına alınması sayesinde sefa içerisinde yaşayan bir kesim tarafından yönetilmekte olduğunu söylemektedir. Şüphesiz, Kuzey Kore'ye dair bunlar doğrudur. Öte yandan, Güney Kore hükümetinin analara, çocuklara, direnişçi işçilere ve şimdi de sosyalist militanlara karşı uyguladığı baskı netçe göstermektedir ki son tahlilde bütün ulusal burjuvaziler korku ve kaba kuvvetle hüküm sürmektedir.

Bu durum karşısında, kendileriyle siyasi fikir ayrılıklarımız olabilecek olsa da, tutuklu militanlarla tam dayanışmamızı ilan ediyoruz. Onların mücadelesi bizim mücadelemizdir. Tutukluların ailelerine ve yoldaşlarını desteğimizi ve dayanışmamızı gönderiyoruz. E-mail adresimiz [email protected] üzerinden yoldaşa gönderilen destek ve dayanışma mesajlarını yoldaşlara ileteceğiz.

ICC

Loren Goldner'den Mektup

Acil Çağrı: 8 Koreli sosyalist 5-7 yıl arası hapis cezası ile karşı karşıya

 

Geçen yıl 3 Aralık'ta, Seoul Merkez Bölge Mahkemesi savcısı, devrimci sosyalist bir grup olan Kore Sosyalist İşçi İttifakından (KSİİ) Oh sei-chull ve diğer üyelerin (Yang Hyo-Seok, Yang Joon-Seok, Choi Young-ik, Park Joon-seon, Jeong Won-hyung ve Oh Min-gyu) 5 ila 7 yıl arası hapis cezasını çarptırılmasını talep etti. Kore işçi sınıfı hareketinin bu üyeleri Güney Kore'nin meşum Ulusal Güvenlik Yasası üzerinden yargılanıyorlar (bu yasa 1948'de geçti ve teorik olarak hala Kuzey Kore yanlısı eylemlere ölüm cezasını içeriyor). KSİİ'nin hem Güney hem de Kuzey Kore'de işçi sınıfı devrimini savunan sekiz enternasyonalist militanı sosyalist olmak dışında hiçbir suçla yargılanmasalar da, gerçekte 2007'den beri birçok grev ve harekete müdahaleleri iddianamenin esas temelini oluşturuyor. Ulusal Güvenlik Yasası kapsamında böyle ağır bir baskı yıllardır görülmemiş türden bir ilk. Daha geniş bir bağlamda Güney Kore Başkanı Lee Myong Bak'ın koltuğa oturduğu 2008 başlarından beri görülen aşırı sağa kayışın genel eksenine oturuyor (örneğin 2009'daki Ssangyong Motor fabrikası grevinin ezilmesi). Bu anlamda, KSİİ'nin Ssangyong grevinde dağıttığı bildiriler mahkemenin dayandığı esas kanıtları oluşturuyor.
Savcılar KSİİ'nin üyelerini 2008'den beri mahkemeye çıkarmaya çalıştılarsa da Aralık'a kadar savcıların bu talepleri mahkeme tarafından sürekli geri çevrilmişti. Bir protesto e-maili bombardımanının nihai hükmün verileceği 27 Ocak'a kadar hakim Hyung Doo Kim'in cezayı azaltmasını ya da tümüyle geçersiz kılmasını sağlaması tümden imkansız değil.

Hakim Kim'in düşünce suçuna karşı bu baskıya karşı duygularınızı ve kendi sözünüzü duyması için şuraya yazın:
swlk [at] jinbo.net

E-maillerin Seoul saatiyle 17 Ocak Pazartesi 2001de 6:00 am'e kadar atılması gerekiyor ki böylece KSİİ'nin avukatı onları hakim Kim'e karardan önce forwardlayabilsin.

Lütfen bu çağrıyı olabildiği kadar geniş bir şekilde yayın.

Loren Goldner
Detaylar için: lrgoldner (at) gmail.com

 

 

 

 

 


[1] Oh Se-Cheol, Yang Hyo-sik, Yang Jun-seok, ve Choi Young-ik'dan yedi yıl, Nam Goong Won, Park Jun-Seon, Jeong Won-Hyung, ve Oh Min-Gyu'dan beş yıl isteniyor. En uç noktada Milli Güvenlik Yasası kapsamında suçlananlara idam cezası verilebiliyor.

 

 

 

Tags: 

Çöken Kapitalizmin “Tabii” Sonuçları

 

Bundan yaklaşık bir yıl önce İstanbul'da Halkalı ve İkitelli semtlerinde 8 Eylül'ü 9 Eylül'e bağlayan gece başlayan yağışın, dere yatağında meydana getirdiği taşma neticesinde ortaya çıkan sel sonucunda onlarca kişi yaşamını yitirirken, yüzlerce yerleşim yeri sular altında kaldı. Burjuvazi tarafından sıcak döviz akışını destekleyen söylemlerle piyasaya sürülen "kültür" ve "medeniyet" başlıklarını taşıyan bir "başkent" olarak İstanbul için o günlerde bu tür tanımlamalar geçersiz kalıyor. İşgücümüzün pervasızca sömürüsüne denk düşen ücretli emek aracılığıyla "bizim yararımıza" var olan devlet aygıtının bizden kestiği vergiler ile altyapı çalışmalarına eğilmesi yerine, hakim sınıfın birikimi gerçekleştirebilmesi için, insanlık adına hiçbir yararı olmayan boşa harcamaların keyfice yapıldığı, içinden geçmekte olduğumuz süreçte proletaryanın yoğun olarak ikamet ettiği bir yerleşim yeri olarak İstanbul yine işçi sınıfına mezar oluyordu.  

 

İkitelli'de yaşayan semt sakini işçi ailelerinin çoğunun, evlerini su basmasından ötürü mağdur olmaları bir yana, sınıf olarak kaybın yaşandığı o günlerde burjuva basın manşetlerinde de yer eden bir olay, kapitalizmin bir taraftan doğayı katlederken bir taraftan da yanında aslında hiç önemsemediği hayatlar olarak proleter yaşamları da alıp götürüyordu. Aynı gecenin sabahında yağışların giderek yoğunlaşması ve Ayamama Deresi çevresindeki hemen hemen bütün yerleşim yeri ve işletmenin sulara teslim olması olgusunun kullanıldığı burjuvazinin boyalı basın ve beyaz camlarından retinamıza düşen bir görüntü ise tamamen kapitalizmin gerçek yüzünü gözler önüne seriyordu.

 

Bu görüntüler, Halkalı'da bulunan işçi ailelerinden, tekstil fabrikasında o günün sömürü haddini karşılamak ve evine günlük ortalama yirmi liralık yövmiyesini götürebilmek için işlerine gitmek adına kasalı bir kamyonet olan servis aracı ile yola çıkan işçilerin beyaz örtüler ile kapatılmış cansız vücutlarının televizyon camına ve fotoğraf karelerine yansıyan görüntüleriydi. 8 işçi, fabrika güzergahı üzerinde derenin yağış alması ihtimaline karşı düzenleme çalışmasının yapılmaması nedeniyle, sel sularının trafiğin yoğun olduğu sıralarda aniden yükselerek "servis aracının" içerisine dolmasıyla feci şekilde can vermiş oldu. Pameks Tekstil'de çalışan işçilerden kapitalist kodamanların deyişiyle "doğal afet" sonucunda bu can verişleri en nihayetinde yargıya taşınmıştı. Sel sularının taşmaması için önlem alınmayan dere yatağı; çevrede ikamet edenlerin evlerinin ve mevcut güzergahı kullanan işçilerin yine neredeyse ölüm ile burun buruna gelerek ulaşmaya çalıştıkları işletmelerin de uzun bir süre bakımdan geçirilmeden kullanılamayacak hale gelmesi nedeniyle adli işlemler başlatılmıştı.  Bu dava süreci herkes tarafından dikkatle bekleniyor; çıkacak sonuca dair yorumlar yapılıyorken, olayın nedenlerinden bağımsız olmayarak, mahkeme sonucu aslında hiç kimseyi de şaşırtmayacak biçimde sonlanmış oldu.

 

Güldane Çiftçi, Özlem Ünal, Bircan Karataş, Naciye Karadeniz, Altun Yüksek, Fikriye Özentürk, Nuriye Can ve Nebahat Salkım adlı işçilerin sel sularında can verdiği olaya ilişkin görülen duruşmalar devam ederken ilgi çekici durumlar da oluştu. Can veren işçilerden birinin ailesi davadan "Biz firmayla anlaştık. Şikayetçi değiliz" diyerek çekildi. Şirket müdürünün yaptığı açıklamalar, burjuvazinin işçi sınıfının canlarına karşı bakış açısının "berrak" bir göstergesiydi. Bu müdür işçileri kamyondan dışarıya çıkmamaları ve aracın üzerine konumlanmak suretiyle sel sularından korunmamalarından ötürü yine ölen işçileri suçlamıştı. "Afetin doğal olduğu"na yönelik koparılan yaygaralar ise bütün bu sürecin boşluklarını doldurdu ve nihayet burjuva yargısının sonucu açıklandı.

 

Buna göre; hazırlanan bilirkişi raporundan hareketle düzen adaleti, sorumlu saydığı kişilere kestiği, göstermelik ve asıl hedefi görebilmemizin önüne set çeken "Taksirle birden fazla kişinin ölümüne neden olmak" suçundan 3 yıldan 15 yıla kadar hapis hükümlerini içeren cezaların yanında bir de yetmiyormuşçasına, adeta adalet dağıtan bir tarafsız organmışçasına burjuva formelliğine de atıfta bulunarak boğularak can veren işçileri de "kusursuz" nitelemesiyle cezaya tabi tutmayan çürümüş burjuvazinin kokuşmuş adaleti bu sefer fütursuzluk sınırlarında gezinen üslubunda bir adım daha ileriye gitti. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmaların neticesinde "Yönetim Kurulu Başkanı'ndan, İdare Amiri'nden ve aracın şoföründen sel felaketine karşı önlem almalarını beklemek mümkün değildir. Almaları gerekli bir önlem bulunmadığı için olayın meydana gelişinde kendilerine kusur bulunması mümkün değildir. Kazanın oluşunda asli ve tek etken meydana gelen doğal afettir." zaptıyla ifadelendirdiği, sınıfına uygun bir üslubun açıkça dışa vurulduğu sonucu kamuoyuna bir seneden uzun bir süredir devam eden mahkemenin sonuç açıklaması olarak duyurmuş oldu.

 

Bir devlet kapitalisti aygıtın ortaya koyacağı türden böyle bir karar, burjuva adaletinin yine burjuva sınıfın çıkarlarına uygun şekillenişi ve yapısı bir yana, alınan bu "karar" ya da "sonuç", birçok açıdan satacak emek gücünden başka birşeyi olmayan, "özgür" proleterlerin yaşamlarının kapitalizm karşısında neyi ifade ediyor olduğunu ya da diğer bir deyişle aslında nasıl kardan ve birikimden başka bir şeyi ifade etmiyor oluşunun da çok net bir göstergesidir. Tamamıyla burjuva sınıf çıkarları ekseninde oluşturulan anayasalar ve onların adli kurumları olarak sınıflı toplumun varoluş kanunlarının yaşamın her adımında hissedilen yine tek bir sınıf lehine olan bariz tutumu bu olay ile gün yüzüne, tarihin birçok evresinde olduğu gibi tekrar çıkmış durumdadır.    

 

Örnek vermek gerekirse; madenlerde her saniye ölümle burun buruna yaşam ve ekmek mücadelesi veren işçilerden, yalnızca yanardağ eteklerinden toplanabilen kükürtün toplanması işini icra eden kükürt toplayıcılarına; en son, işi sınıfı olarak Sapphire gökdeleni örneğinde şahit olduğumuz ve bir işçinin 2. kattan -5. Kata düşerek yaşamını yitirdiği örnekteki gibi her gün yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgide bir de maaşlarından olan inşaat işçilerinden, bir ucuz emek cennet olarak Uzak Doğu'da, son derece sağlıksız koşullarda ve uzun saatler çalışmak zorunda bırakılan çocuk işçilere kadar genişletilebilecek yelpaze yaşamın tek acı yanının aslında kendi yaşantılarımızdaki küçük aksaklık ve mutsuzlukların da ana sebebi olan kapitalizmin kendisi olduğuna işaret ediyor.   

 

Kendisi bir "afet", bir felaket olan kapitalizmin, üretkenliğinin yanısıra kendi doğasına içkin olan "yıkıcı" karakteristiği özellikle de hem ağır çalışma koşullarında, hem de bu koşulların, dolayısıyla kapitalizmin daha çok kar ve sermaye birikimi için dayattığı çalışma "düzenleri" nin neticesinde meydana gelen işçi ölümlerinde gözler önüne seriliyor. İşçilerin yaşamlarının sermaye birikimi karşısındaki aczi, sadece kar demek olan çalışma ve üretim araçlarının azınlık bir sınıfın elinde varedilmesi meselesi ister Sapphire işçileri örneğinden, ister Pameks işçileri örneğinden hareketle kapitalist ekonominin neleri inşa ederken, neleri üretirken; bir taraftan da neyi elimizden aldığının da bizler için bir göstergesi de oluveriyor.

 

Pameks örneğinde, "Karar verildi: Suçlu 'doğa' !" sonucuna varan kapitalizmin yıkımdan, sömürüden başka bir getirisi olmadığı gerçeğinden, paranın tek yasa olduğu hakim düzenin adli, idari ve hukuki mercilerinin çürümüşlüğü bağımsız düşünülemeyeceği gibi burjuva makamlarının kendi sınıfından hareketle, kapitalist hakim azınlığın çıkarları çerçevesinde yasalaştırdığı kanunlarının Pameks olayındaki gibi "doğayı suçlu bulması" da bir o kadar şaşkınlıkla da karşılanmamalıdır. Bu pervasızlık, çalışma esnasında birbir ölen maden işçileri için ölümü reva gören burjuva anlayışın sadece temelindeki asıl "cevheri", hem siyasi ve adli çürümüşlüğü olduğu gibi ahlaki anlamda da, proleter sınıfına karşı burjuva sözünü türlü kılıflara büründürerek sarfetmeyi kendisi için bir göre bilen burjuva sınıfının temsilcilerinin ve onların kanunlarının net bir ifadesidir. Bu tarz; Haiti'deki depreme, kimyasal ilaçlamanın yüksek verim için sınırları aştığı dünyada kimi zaman artan, kimi zaman azalan nüfuslarıyla haşerelerin insan yaşamı için oluşturduğu tehditten, kapitalizmin kar hırsı sebebiyle fakirlik ve açlık içerisinde kıvranan ama bir yandan nükleer bombalara sahip Pakistan'da gerçekleşen ve milyonlarca insanın canına malolan sele, 17 Ağustos'ta İstanbul'da meydana gelen deprem sonrasında kontrolsüz yapılaşma ve kalitesiz beton ile temelin neden olduğu binlerce ölüme ve Afrika kıtasını kasıp kavuran salgın hastalıklara kılıfı aymazlıkla uyduran ve utanmadan da kalkıp bir yandan gericiliğe sığınırken, bir yandan doğal afetlere suçu yükleyen tarz, aynı sınıfın yani burjuva sınıfının sonuç üretme ve yargılama tarzıdır. Yargı kurumları ve onların sözcüleri de bu tarzın en somut göstergesidir. Yaşantımızı en dar çaplısından en geniş alanlısına olumsuz yönde etkileyen sis çökmelerinden, toprak kaymalarına; binlerce ve hatta milyonlarca insanın bir seferde yaşam alanlarından alıkoyan, hayatlarını perişan eden depremlerin akabinde ortaya çıkan dalgaların yarattığı, ciddi can kayıplarına yol açan tsunami, yani dev okyanus dalgalarına; hortumlardan yangın felaketlerine kadar daha nicesiyle örneklendirilebilecek "doğal afetler" in, tıpkı doğal yaşamda hiçbir şeyin nedensiz bir olgu olarak yaşamımızda kendisini hissettirmediği gibi, sadece bir nedenin eseri olduğu gibi, bütün bu sayılanların aldığı kaynak da, "beslendiği" mecra da, yaşamları pamuk ipliğine bağlı yeni canları almak için tarihin ve insanlığın üzerine bir karabasan gibi çöken kapitalizmdir.

 

Eğer doğanın afeti ne kadar "doğal" ise, kendi söylemlerinizdeki iç çelişkiden yararlanarak şu tarzı da biz proleterler geliştirebiliriz: Her yönü ve karakteristiğiyle "doğal olmayan"; iktisadi, siyasi, toplumsal, ahlaki ve kültürel olarak çürümüş ve çökmeye yüz tutmuş kapitalist sistemin kendisidir. Bu da 1914'ten bu yana çöküş evresi sonucu doğacak muazzam yokoluşunu aşırı sermaye birikimi yoluyla ertelemeye çalışan kapitalist üretim ilişkileri, meta üretimi ve paranın hakimiyetidir. Komünizm günümüz koşullarında ne kadar mümkün ve gerekli ise, hakim sınıf olarak burjuva azınlığın elinde tutmaya çalıştığı servetleri de toplumun kitlesel ayağa kalkışları karşısında o kadar aciz konuma düşecektir.

 

Kapitalizmin acilen yıkılıp, yerine sınıfsız bir komünist toplumun kurulması gerekliliği ile ücretli emek köleliğinin, meta üretiminin ve paranın saltanatının yıkılışı ile para, kar ve sermayenin birikimi ile azınlıktaki kapitalist sınıfın lüks harcamaları için değil tüm insanlığın ihtiyaçları için üretimin, insanca yaşamın ve aslında geleceğin sınıfsız toplum düzeni olan komünizmin gerekliliği herşeyden daha güncel ve mümkündür.

 

Doğa değil, doğayı suçlu ilan eden kapitalizm katildir!

Bunçuk

Çürümüş aygıtlar olarak sendikalar ve kapitalizm

Bir film karesi düşünün ya da bir tiyatro sahnesi. Geri planda birkaç yüz kişinin tekli sandalyelere oturdukları ve pür dikkat kürsüdeki konuşmacıyı "dinlediği" bir salonun uzunlamasına görüntüsü. Yakın planda ise burjuva siyasetinin bir piyonu. Konumuz bir sendika salonunda, bir toplantıda geçiyor. Bu toplantı Türk-İş Konfederasyonu Başkanı Mustafa Kumlu'nun Genel Başkanlığı'nı yaptığı Tes-İş Sendikası'nın 9. Olağan Genel Kurul görüşmelerinin yapıldığı salon. Konuk olarak layık görülen Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız. Yaptığı konuşmanın özü, kelamının neticesi ise, şu cümlelerde saklı:

"Bizler gelişmekte olan Türkiye olarak mutlaka yeri gelecek 16-18 saat çalışabileceğiz. Değişimi iyi idare edebilmek adına bunu mutlaka yapmak lazım. Ben biliyorum ki benim işçim işini bitirmeden çıktığı direkten inmez. O direkte sorunu 8 saatte çözerse 8 saat 18 saatte çözerse 18 saat çalışır. O yüzden biz uzlaşı içerinde bütün emeklerimizi beraber ortaya koyarak Türkiye'yi geliştireceğiz."

Burjuva sınıfın temsilcisi işçi sınıfına, "gelişiyoruz yalanı" nın toprağından filiz veren bu sözleri söylerken de salondan herhangi bir tepki yükselmiyor. Proletaryaya bu kürsüden bir mesaj gönderilerek gerekirse gününüzün tamamına yakınını çalışarak geçireceksiniz deniyor. Buna karşılık yaratılacak bir çatlak ses, tepki bir tarafa, bir ses dahi çıkmıyor. Hangi  ayrıcalıklı ve "işçi sınıfından olmayan"ın, dolayısıyla burjuvazinin safında olanın; hangi dönem, hangi zehirli hançeri işçi sınıfının sırtına saplayacağının rutine uydurulmuş ve kürsüdekinin kağıttan okuyarak tekrarladığı klişe safsataları dinleyenlerin ellerinden salona yayılan alkışlar ile sonlanacak bu orta oyununun bir parçası olan bakanın sözlerindeki ifadelerin, aslında tam olarak neyi tanımlıyor olduğu üzerine söyleyebileceklerimizi maddeler halinde toparlayacak olursak karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor:

1 - "Gelişmekte olan Türkiye" masalı. "Gelişiyoruz; asılın küreklere!": Gelişim sadece bizlerin yani proleterlerin yaşamında çalışma ve yaşam koşullarının eksi (-) yönde "gelişimi"; aldığımız ücretlerde, çalıştığımız işletmelerde küresel krizin yarattığı etki ile ortaya konan eksi (-) yönde "gelişim"; gündelik yaşamımızın her yönüyle çözülüşünü, çürüdüğünü ve kokuştuğunu somut olarak hissedebileceğimiz, karşılıklı menfaate dayalı ve "insani" ön ekiyle toplumsal ilişkilerimizde varedilmeye çalışılarak bizlere yutturulmaya çaba gösterilen, yine eksi (-), işçi sınıfının aleyhine "gelişim". Kapitalizmin çöküş aşamasında hakim olan devlet kapitalisti uygulamaların üzerine yapılan bütün devletlerin "gelişme" tanımlaması ancak ve ancak "dibe tırmanmak" olabilir.

2 - "Değişimi iyi idare edebilmek", ama kimin adına? Değişim ve burjuvazinin sahte demokrasi oyunları. "Değişeceğiz; bakın zaten demokratikleşiyoruz": "Açılım" politikalarından, yaşamımızı kolaylaştırıldığı iddia edilen, burjuvazinin domuz ahırı meclislerinde karara bağlananlardan, geceleri birbiri ile "ilgisiz" görünen kanun maddeleriyle ilişkilendirilmiş halde işçilerin yaşamını daha da zehir etmek için kurgulanan yine sahte "istihdam" stratejilerine kadar, güvencesiz çalışmanın önündeki birçok engelin bir anda, bir gecelik oturumlarla ortadan kaldırılması. İşçi sınıfını kendi içerisinde bölmek; türlü mizansenler ile sendikaların düzenlediği, birkaç yüzlük temsilci nüfusunun izin günlerine denk getirilen "tepki" mitingleri, sonuç yeni SSGSS bandrollü yasaların "torba" lanarak yürürlülüğe konulduğu çöküş sürecinin karagöz-hacivat oyunları. Demokrasi yalanına bulanmış, burjuvanın sağında olsun, solunda olsun; bu güne hakim sınıf ve onun düzen aygıtları tarafından "kemer sıkma" politikaları olarak isimlendirebileceğimiz burjuva meclisi çalışmalarını tanımlamakta kullanabileceğimiz " "ulusal", "ulusça kalkınmaya yönelik", "millete yararlı" planların yerine artık "demokrasinin burjuvazisinin" lugatında yer almayan "katmerli sömürü", "acımasızca baskı" ve "alabildiğine yoketme" ifadelerinin tercihen proletarya tarafından getirilerek tekrar okunabileceği, değerlendirilebileceği, her seferinde yerine başka boyalı bir terim ya da ifadenin geçirilmesi söz konusu olan uygulamalar; göz göre göre yalanın meşru sayıldığı çürümüş seçimler, parlamentolar ve burjuva siyaseti proletarya için ancak bir gösterge; çözülen siyasi üst yapının bir taraftan kendi egemenliğini muhafaza etmek için uyguladığı ağır baskı, yıldırma ve yoketme politikaları hakim sınıfın başlıca aygıtlarıdır ve "görevi gereği" sınıf mücadelesinin diplerde seyrettiği şu dönemlerde sadece semirtilmek için uykuya yatırılır; ara sıra copunun ucu, namlusunun sapı, tankının paleti gösterilir. Kapitalizm topyekün militarizm demektir.

3 - Uzlaşıdan kim bahsediyor? Kimler için uzlaşı; işçi sınıfına bundan arta ne kalıyor? Toplumsal barış ve uzlaşı yalanı. "Hepimizin çıkarları ortak; herbirimiz aynı gemideyiz!": Hakim sınıfın sivil toplum yalanları, üretim alanındaki sendika-sermaye-devlet işbirliği, işçi sınıfına "ulusal kalkınma/yükselme/teğetlerden teğet açı beğendirilip "geniş açıdan" krize maruz bırakılma. Devletin aygıtı, çürümelerinin sebebi içerisindeki bürokratik yöneticilerin bulunması değil, sendikaların artık yapısal olarak kapitalizmin kendisine eklemlenmiş formatları ve yöntemleri, sendikaların toplumsal barışa "katkıları", işçilerin yaşamına "kattıkları" ya da katamadıkları, katmaya muktedir olmadıkları, kapitalizmin çöküş aşamasında bundan sonra da katacak hiçbir şey olmaması. Tarih; sendikaların, kapitalizmin kendisi gibi çürümüş yapısı, artık barbarlığa doğru yavaş yavaş yelken açıyor olduğumuz şu dönemde, içeriye su alan, bir an önce terkedilmesi gereken bu derme-çatma teknenin, sendikaların derin sularına bir daha geri dönmemek üzere bırakılması gerektiğine işaret ediyor.

İşin daha da trajik ve tarihin proletaryaya yine bu zaman süreci içerisinde yaşatabileceği yegane deneyimlerden birisini sergilercesine, zamanın sahnesine koyduğu bu son derece somut oyunun en kritik tahlilini ise ancak enternasyonalist komünistler, toplantının yapıldığı salondan bu sözlere karşılık hiçbir tepkinin yükselmiyor oluşu üzerinden yapabilirler. Küresel sermaye birikiminin iç pazarı sakinleştirmek, yükselişte elde ettiği kazancı muhafaza etmek ve yine bu pazarı kar getiren bir mecraya dönüştürmek için ürettiği "toplumsal uzlaşı" yalanı dönüp dolaşıp günümüzde işçi sınıfının güvenebileceği bir mecra olmaktan çoktan çıkmış olan sendikalar sorununda düğümlenip kalıyor. Bu noktadan itibaren de işçi sınıfının komünist bir dünya devrimine yönelecek olsa, bu yolda elde ettiği deneyimler ile sınıfın yeni gelecek kuşaklara bırakma olasılığı bulunan bütün mücadeleler de daha baştan kaybediyor.

İbretlik bir örnek olarak Bakan'ın konuşma yaptığı yerin bir sendika toplantısı olduğu gerçeği ile sarfedilen bu pervasız sözlere karşılık hiçbir muhalif tepkinin ortaya konulmaması hakkında aslında konunun özeti, ibretlik ifade, Türk-İş Başkanı Mustafa Kumlu'nun Genel Başkanı'ı olduğu bir sendikada bu konuşmanın normal karşılanması ile gündemde olan Torba Yasa'ya "karşı" yine Türk-İş Konfederasyonu tarafından yapılan sözde "protesto" eyleminin iç tutarlılığı çok rahatllıkla denkleştirilebilir. Bu noktadan sonra da her türlü gaz alıcı eylemlilikler, sınıflar arasında barışı isteyen sendikalar için "iç tutarlılığa sahip olmak" ifadesini kullanmak gerekiyor. Nitekim hava boşaltma taktiklerinin TEKEL süreci ile taşıdığı bariz benzerliklerin rahatlıkla görülebileceği şu tarihsel kesitte sınıfa yöneltilen ciddi saldırılarda bile daha önceden planlanmış ve organize edilmiş lokasyonlarda, yine önceden belirlenmiş sayılarda kişinin katılarak, yine önceeden belirlenmiş sloganların atılarak insanların (en vahim olan haliyle) evlerine dağılacağı, sembol niteliğini aşamayan her türlü demokratik/ sendikal oyunun kendisi bugün bizlere sendikaların güvenilmeyecek kimliğini ifşa etmiş oluyor. Buna göre şu tespitlerden hareket edersek; işçi sınıfı olarak, iktisadi, siyasi ve sosyal bir "sınıf" olduğumuz bilinciyle inandığımız yolda yürüyünce; önünde ne tür engel olursa olsun bunu 1905'ten 1917 Şubat ve Ekim'ine kadar örnekleyebileceğimiz gibi her türlü aşar. Bu engelleri, kurduğumuz barikatlarla aşarken bir taraftan deneyimler ve sonuçlar çıkartabiliyoruz.

Türkiye sınırları içerisinde bugüne kadar segilenen bütün deneyimler de birer "işçi birliği" olmaları konusunda sınıfta kalan sendikaların gerçek yüzünü açığa çıkartmaya yetiyor. 1970 örneği daha gün gibi ortadadır. Buna göre; 15-16 Haziran 1970'te gerçekleşen ve binlerce işçinin İstanbul ve çevresinden, sendikalara dair yasayı değiştirmek ve yükselen kitle muhalefetinin önünü alabilmek adına yapılan manevraların önüne geçmek için sokaklara dökülmesi, burjuva sınıfının zor aygıtları olan kolluk güçleriyle ve burjuvazinin silahlı kuvvetlerine karşı canı pahasına çarpışması bir tarafa, işçilerin o zaman zarfı için bir mücadele mevzisi gözüyle yaklaştığı DİSK'in Genel Başkanı'nın radyodan yapılan anonsuna kulak verelim. Burjuvazinin kolluk güçlerini ve silahlı kuvvetlerini öven, bir yandan da onlara karşı duranı "kendisinden saymayan" bu ses, bizlere hemen Kavel'i hatırlatıyor olmalı. Türkiye'deki işçi sınıfının yaşatmış olduğu ilk grev deneyimlerinden olan Kavel'de fabrika içerisinden sevkiyat için yükleme yapılıyorken, grev öncesinde üretilen tel ve diğer malzemenin dışarıya çıkmaması için barikat kuran, kamyonların önüne yatan işçi sınıfının mensupları ardından yine aynı sendikanın Genel Başkanı'nın yaptığı açıklamaları unutmasın. Bu açıklamada da sendika aygıtının burjuva temsilcisi, "eğer bilgi dahilinde olunsaydı şanlı Türk ordusuna gidecek malzemenin önüne geçilmeyeceğini" söylemekte bir sakınca görmüyordu.

Bu noktadan itibaren de eskiden işçilerin örgütlenme okulları olarak görülebilecek ancak şu dönemde hiç de öyle bir misyonu olmayan, aksine sınıf mücadelesinin önünde birer engel teşkil eden sendikaların dışında, aslen sorunun yapısal olmasıyla birlikte, işçi sınıfının gerçek ve kurtuluşuna dair tek adreslerinin bütün mekanizmalarında kendisinin hakim olarak mücadeleyi yönetip yönlendirebileceği genel kitle toplantıları ve komitelerin yapısı hakkında çürümüş yapılar olan sendikalara karşı bir "Ne Yapmalı Kıstas(ları)" belirleyeceksek de şunları daha baştan söylemek yerinde olacaktır:

a)   Sendikalar devlet kapitalizminin artık çürümüş birer aygıtıdır.

b)   Sorun sınıf bilinçli işçilerin, zaten yapısal olarak çoktan çürümüş sendikalarda ve bunların bizzat yönetiminde yer alması değil, sendikaları yıkmaktır.

c)   Yüklendikleri rol itibariyle de değil, bizzat yapısal olarak çökmüş olan bugün için uygun adresler olmayan sendikalar yerine, işçi sınıfı olarak yönelimimiz yine biz üreten snfıın kendi mücadele azmi ve sınıf olmaktan gelen inisiyatifleridir.

Sendikaların doğasına uygun olarak devlet kapitalizminin birer aygıtı görevini işçi sınıfına mücadelenin her evresinde karşı durarak ve mücadelesini sektörel bazda bölerek yerine getirirken adreslerimizin nereleri olması gerektiği sorusu ise daha ciddi ve üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olarak önümüzde duruyor. Buradan hareketle de önümüze yine kendi sınıfımızın taşıdığı toplumsal üretim tarzından, kapitalizmin kendi kuyusunu kazarak bizlere "hediye ettiği" bulunduğumuz her yerde, mavi/beyaz yaka, ağır sanayi/büro/küçük işletme, özel/kamu gibi ayrımları bir tarafa bırakarak sadece "ücretli emeğin köleliği" referans noktası alınarak yapılacak bütün çıkışlar en nihayetinde devrimci sonuçlar doğuracaktır.

 

Bu nedenle kendi karar alma ve yürütme örgütlülüklerimizin temel çıkış noktası yine kendi sınıfımız olduğunda proletaryanın bir öz-örgütlenme biçimi olarak "işçi konseyleri" ve yine kapitalizmin yıkıcılığının yakıcılığını en direkt biçimde hisseden proletaryanın en acil görevleri arasında sendikaların tamamen reddi ve kapitalizmin çöküş evresinde, moral etki yaratmaya çalışma hatası olarak görülmesi gereken "şunu ya da bunu yaparak örgütlenin", "bize katılın" gibisinden kaba sloganlara dayalı pedagogvari yaklaşımlara kulak asmak yerine, kendi öz inisiyatifimizi kullanarak yine kendimizin kuracağı, yöneteceği ve sonuç alacağı yapılanmalar olarak "işçi komiteleri", "işçi grupları", "işçi hücreleri" ve "işçi çevreleri" gibi örgütlülükler ise bugün sınıfımız için birer nimet gibidir. Bu araçlar "sovyet" biçiminde XX. yüzyıl Rusya'sında görülmüş olan işçi konseyleridir.

Daha çok kısa bir zamana kadar Fransa'daki emeklilik maaşlarının düşürülmesine karşı yapılan gösteri ve eylemliliklerde karar almakta kullanılan bir yöntem olarak "açık kitle toplantıları" nın örgütleneceği, en basitinden en karmaşığına kadar birçok toplumsal sorunun çözümünde rol oynayacak kararın, yine proletaryanın kendisi tarafından alınacağı ve yine aynı proleter yaklaşımla, disipline bir şekilde, kendi sınıfını kurtarırken tüm insanlığı da kapitalizm illetinden çekip alacak gücün işçi sınıfı tarafından somut yaşama uygulayacağı böyle bir kurgu ancak ve ancak işçi sınıfının kurtuluşu ele alması demek anlamına gelecektir. Ücretli emek sömürüsünün, devletlerin ve sınırların olmadığı bir dünyanın mümkünlüğü bizzat sınıfımızın kendi içerisinde beslediği dinamiklerde saklıdır.

Hepsinden de önemlisi sınıfların olmadığı komünist bir dünyanın nüveleri yine bu organlar vasıtasıyla, işçi sınıfının bizzat kendisi tarafından yaratılacaktır.

Bunçuk