EKAonline - 2021

Rubric: 

Dünya Kadınlar Günü: Kadının Ezilmişliği Sorununu Yalnızca Komünist Toplum Çözebilir

8 Mart’ta tüm feminist gruplar, çeşitli sol gruplarda (özellikle Sosyalist Parti’de) temsil edilen radikal küçük burjuvazinin tam desteği ile Dünya Kadınlar Günü’nü bir kez daha andı. İşçi kadınların mücadelesiyle özdeşleştirilen bugün bir kez daha saptırılacak ve dev bir demokratik ve reformist karnavala dönüştürülecektir. Tıpkı İşçi Bayramı (1 Mayıs) gibi, 8 Mart da burjuvaziye kazandırıldı ve devlet kapitalizminin bir kurumu haline geldi.

Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde (1887), anahân toplumların sona ermesinin ve ataerkil toplumun yükselişinin kadını “erkeğin proleteri” haline geldiğini onaylayarak, kadınların ezilmişliğini zaten kınamıştı. Auguste Bebel, Kadın ve Sosyalizm (1891) adlı eserinde, kadın durumuna ilişkin derin bir tarihsel incelemeyle Engels’in çalışmalarını sürdürdü.

19. yüzyılın sonundan itibaren, “kadın sorunu”, tüm insanlığın kurtuluşu için yürütülen işçi sınıfı mücadelesiyle yakından ilişkili hale geldi. Kadın işçilerin maruz kaldığı yoksulluk ve sömürü koşulları, onları yirminci yüzyılın başında kaçınılmaz olarak proleter mücadelenin öncüsü haline getirdi.

Yirminci yüzyıl işçi hareketi içinde kadınların mücadelesi.

8 Mart’ın kökeni, New York’ta 8 Mart 1857'de gerçekleşen ve polis tarafından bastırılan tekstil işçilerinin eylemlerine dayanıyor (Amerikan işçi hareketi arşivinde olaya dair herhangi bir kayıt bulunmadığı halde).

Sosyalist kadınların uluslararası hareketi, Almanya’da Clara Zetkin’in [1] etkisi altında işçi sınıfının ana partisi SPD’de ortaya çıktı: Zetkin, 1890'da Rosa Luxemburg’un desteğiyle kapitalizmin devrimci yıkımını ve yerine dünya komünist toplumunun getirilmesini savunan Die Gleichheit (Eşitlik) dergisini kurdu. Dünyanın her yerinde, hem Batı Avrupa’da hem de Amerika Birleşik Devletleri’nde, kadın işçiler kendi sömürü koşullarına karşı harekete geçmeye başlıyorlardı. İşgününün azaltılmasını, erkeklerle aynı ücretleri almayı, çocuk işçiliğinin kaldırılmasını ve yaşam koşullarının iyileştirilmesini talep ettiler. Bu ekonomik taleplerin yanı sıra, siyasi talepleri de, özellikle kadınların oy kullanma hakkını, gündeme getirdiler (bu siyasi talep daha sonra ‘süfrajetler’ olarak bilinen burjuva kadın hareketine daldırılacak ve onunla karıştırılacaktır.)

Ancak özellikle 1907'den itibaren, Birinci Dünya Savaşı’nın habercileriyle karşılaşan kadın işçiler ve sosyalistler, kendilerini kapitalist barbarlığa karşı mücadelenin öncüsü olarak bulacaklardı.

Aynı yılın 17 Ağustos’unda Clara Zetkin, Kadın Sosyalist Enternasyonal’in Stuttgart’taki ilk konferansını duyurdu. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nin her yerinden 58 delege katıldı ve kadınların oy kullanma hakkına ilişkin karar aldı. Aynı karar, bu konferansı takip eden SPD’nin Stuttgart kongresinde de alındı. Kadınların ücretlerinin aynı işi yapan erkek işçilerin yarısı kadar olduğu dönemde birçok kadın örgütü vardı ve bunların büyük çoğunluğu yüzyılın başında tüm işçi mücadelelerine aktif olarak dahil olmuştu.

1908 ve 1909'da New York’ta kadın tekstil işçilerinin kitlesel eylemleri vardı. Talepleri “ekmek ve güller” (güller sadece hayatta kalmanın ötesinde yaşam koşullarında iyileşmeyi sembolize ediyordu), çocuk işçiliğinin kaldırılması ve daha iyi ücretlerdi.

1910'da Kadın Sosyalist Enternasyonal barış için bir çağrı başlattı. 8 Mart 1911 Dünya Kadınlar Günü’nde tüm Avrupa’da bir milyon kadın eylem yaptı. Birkaç gün sonra 25 Mart’ta New York’taki Triangle tekstil fabrikasında çıkan yangında 140'tan fazla kadın işçi güvenlik önlemlerinin olmaması nedeniyle hayatını kaybetti. Bu dram, kadınların sömürü koşullarına ve parlamentoda siyasi bir sese sahip olmamalarına karşı isyanını daha da alevlendirecekti. 1913'te dünyanın her yerinde kadınlar oy kullanma hakkını talep ediyordu. Britanya’da burjuva “süfrajetler” de daha radikal bir duruş benimsiyorlardı.

Ama özellikle Çarlık Rusya’sında kadınların mücadelesi tüm işçi sınıfının devrimci hareketine ivme kazandıracaktı. 1912 ile 1914 arasında Rus kadın işçiler gizli toplantılar düzenlediler ve emperyalist katliamlara karşı olduklarını ilan ettiler. Savaş patlak verdikten sonra Avrupa’nın her yerinden kadınlar onlara katılacaktı.

1915'te Fransız ordusunun cephedeki açık saldırısı korkunç bir katliam başlattı: 350.000 asker siperlerde katledildi. Kadınlar, ulusal ekonomiyi ayakta tutmak zorunda kaldıkları için artan sömürüye maruz kaldılar. Savaşa karşı tepkiler patlamaya başladı ve ilk seferber olan kadınlar oldu. 8 Mart 1915'te Alexandra Kollontai [2] Oslo yakınlarındaki Christiana’da savaşa karşı kadınlar eylemi düzenledi. Clara Zetkin yeni bir Uluslararası Kadınlar Konferansı çağrısında bulundu. Bu, savaşa karşı çıkan herkesi yeniden toplayan Zimmerwald Konferansı’nın bir başlangıcıydı. 15 Nisan 1915'te 12 farklı ülkeden 1136 kadın La Haye’de toplandı.

Almanya’da, özellikle 1916'dan itibaren, Batı işçi hareketinin en büyük iki kadın figürlerinden olan Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg, Alman Komünist Partisi KPD’nin kuruluşunda belirleyici bir rol oynayacaklardı. Amerika Birleşik Devletleri’nde anarşist militan (ve Amerikan Komünist Partisi’nin kurucu üyesi gazeteci John Reed’in arkadaşı) Emma Goldman, emperyalist savaşa karşı sert bir mücadele yürüttü. Goldman, “Birleşik Devletler’deki en tehlikeli kadın” olarak kabul edildi ve 1917'de Rusya’ya sürgün edilmeden önce hapse girecekti.

Rusya’da, proletaryanın devrime giden muzaffer yürüyüşüne önderlik edecek olan kadın işçiler oldu. 8 Mart’ta (Miladi takvimde 23 Şubat) Petrograd’daki tekstil fabrikalarında çalışan kadın işçiler kendiliğinden greve çıktı ve sokaklara döküldü. “Ekmek ve barış” talep ettiler. Oğullarının ve kocalarının cepheden çağrılması için çağrıda bulundular. “Talimatlarımıza aldırış etmeden, birkaç fabrikanın kadın işçileri greve gitti ve mühendislik işçilerine desteklerini istemek için delegasyonlar gönderdiler… Bunun devrimin ilk günü olabileceği tek bir işçinin bile aklına gelmedi.” (Rus Devriminin Tarihi, Troçki). Böylece, Rus Devrimi’nin kıvılcımı olan ‘ekmek ve barış’ sloganı Petrograd’ın kadın işçileri tarafından başlatıldı ve Putilov fabrikalarından işçilerin ve tüm işçi sınıfının harekete katılmasına yol açtı.

Kadın Hareketinin Burjuva Demokrasisine Kazandırılması

12 Kasım 1918'de, Ateşkes’i imzaladıktan sonraki gün, Alman burjuvazisinin kadınlara oy kullanma hakkı vermesi bir kumar değildi. Sosyalist kadınların uluslararası hareketinin doğduğu, 20. yüzyılın başında işçi hareketinin en büyük kadın figürlerinin, Rosa Luxemburg ve Clara Zetkin’in militan olduğu ülkede, parlamentonun işçi sınıfı için boş kabuk haline geldiği bir dönemde, egemen sınıfın oy hakkını bahşederek kadınların devrimci ruhunu kırmaya çalışması şaşırtıcı değildi. Kapitalizmin kendi çöküş dönemine girmesiyle reformlar ve oy hakkı için mücadele etmek kullanışlı değildi, mücadele yalnızca kapitalist düzeni yıkmak için olmalıydı.

Komünist Enternasyonal’in 1919'da ilan ettiği gibi, Birinci Dünya Savaşı tarihin yeni bir dönemini başlattı: “savaşlar ve devrimler dönemini.”

1920'lerin başından itibaren, kadın hareketi proleter mücadele süreciyle benzer bir yol izledi; bir geri çekilme sürecine girdi ve hızla kapitalist devletin içine çekildi. Proleter hareketten giderek daha farklı ve ayrı, sınıflar arası uzlaşmacı bir hareket haline gelecekti. Kadının ezilmişliği sorunu, imalathane ve fabrikalarda kadınların sömürülmesinin koşullarından bağımsız olarak gündeme getirilerek, sömürü ve kâr arayışına dayalı bir toplumda kadınların gerçekten özgürleşebileceği yanılsaması yaratılıyordu. 1920'lerin başından itibaren kadın “kurtuluş” hareketi dikkatini, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde, doğum kontrolü ve kürtaj hakları üzerinde yoğunlaştırmaya başladı.

Almanya’da 1920'lerin ortalarından itibaren kadın hareketi, Nazizme karşı mücadele alanına doğru hızla rayından çıktı.

Diğer Avrupa ülkelerinde, özellikle Fransa ve İspanya’da, kadınlar milyonlarca proleterin İkinci Dünya Savaşı’na alınmasına yol açacak bir ideoloji olan anti-faşizme kapılırken, oy kullanma hakkını talep etmeye devam ettiler.

Kadın hareketi, Fransa’daki UFCS (Union Féminine Civique et Sociale) ve kadınları bir bütün olarak kapitalist sistemin kendisine karşı değil, faşizme ve sömürgeciliğe karşı mücadele etmeye çağıran Katolik kadın örgütleri gibi kapitalist devletin her türlü aracı tarafından çok hızlı bir şekilde kazanıldı.

Fransa’da kadınların oy kullanma hakkı hâlâ kanunda yer almasa da, Léon Blum kadınları ilk kez hükümete dahil etti. 4 Haziran 1936'da üç kadın devlet müsteşarlığına atandı (Cécile Brunschwig, Irène Joliot-Curie ve Suzanne Lacore). Sol kanat kapitalist partilerin, çok sayıda kadını Halk Cephesi bayrağının arkasında seferber etmesine ve onları İkinci Dünya Savaşı hazırlıklarına dahil etmesine izin veren bu hareket, ‘radikal’ bir hareket olarak sunuldu.

İşgal sırasında, özellikle Fransız Komünist Partisi (PCF) Stalinistlerinin bayrağının arkasında, çok sayıda kadın Direniş’e katıldı. De Gaulle nihayetinde 23 Mart 1944'te oy kullanma hakkı vererek onların ‘cesaretlerini’ ve ‘vatanseverliklerini’ ödüllendirecekti, böylece sağ veya sol kanattan kendi sömürücülerini seçebileceklerdi.

Bununla birlikte, tam kadınlar Fransa’da oy kullanma hakkını elde ettiği sırada, mide bulandıran şovenizmiyle PCF, Paris’in Kurtuluşu’nda göklere çıkarılıyordu. 1945'te düşmanla (“boche” [Alman askerleri]) cinsel ilişki kurma suçunu işleyen kadınların saçları tıraş edildi. Üç Renkli’yi (Fransız bayrağı) lekelemekle ve düşmanla ‘iş birliği yapmakla’ suçlandılar. Halkın önünde yürüyüşe zorlandılar ve halkın alayına maruz bırakıldılar.

Feminizm: Cinsiyetçi ve Gerici Bir İdeoloji

1970'lerin başında kadın hareketi artık işçi hareketinin herhangi bir niteliğine sahip değildi. Kadın Kurtuluş Hareketi feminizmin yeni sesiydi ve kadınların siyasi partilere katılmasını içeren her fikri reddetti. “Şovenizm karşıtlığı” adına, erkeklerin toplantıların çoğuna katılmaları yasaklandı. Hareket kendisini “özerk” olarak adlandırdı ve kadınların kapitalist sistem tarafından değil, genel olarak erkekler tarafından baskılandığı yanılgısını güçlendirdi. Feministlerin erkeklerle aynı ‘hakları’ talep etmenin ötesinde, erkekleri düşmanları, baskılarının gerçek kaynağı olarak görmeleri vasıtasıyla cinsiyetçi bir bakış açısına katkıda bulundular. Pek çok “feminist”, kadınların baskılarının ekonomik temellerini biraz olsun düşünmeden, kadınların “cinsel özgürlüğü” için Don Kişotvari bir mücadele üstlendiler. Feminist hareket, işçi hareketi içindeki kadın mücadelesi geleneğinden kesin olarak kopmuştu. Küçük burjuvazinin, tarihsel perspektifi olmayan gerici bir ideolojisi haline gelmişti ve 68 Mayıs sokaklarında çiçek açmıştı. Ve feministlerin amblem olarak leylak rengini seçmeleri tesadüf değil, 20. yüzyılın başlarında süfrajetler de aynı rengi kullanıyordu. 1975'te feminist hareket, polis baskısına maruz kalmadan bedenlerini “özgürce” satmaya (erkeklerin cinsel yoksunluklarından geçinmeye) devam etme hakkını talep eden fahişeleri de bünyesine kattı.

Sermayenin Hizmetinde Bir Maskeli Balo

1977'de Birleşmiş Milletler, Dünya Kadınlar Günü’nü resmen tanıdı ve her ülkeyi bu günü ‘kadın hakları ve uluslararası barış’ kutlamalarına adamaya davet eden bir karar aldı. “Barış” konusuna gelirsek, Birleşmiş Milletler denen emperyalist haydutların sığınağından sunulan yüce “çözümlerin” neye hizmet ettiğini göstermek için büyük demokratik güçlerin himayesi altında gerçekleştirilen sayısız katliama atıfta bulunmak yeterlidir. Kadın hakları için uluslararası güne baktığımızda ise, bu günün işçi sınıfından kadınları aldatmak için bir maskaralık ve onları kapitalist sınıf tarafından sömürülen işçiler olarak mücadelelerinden saptırmaktan başka bir şey olmadığını görürüz.

Fransa’da Başkan Mitterrand ile sol (özellikle de Sosyalist Parti-PS), feminist ideolojinin ana savunucusu haline geldi. 1982 yılında Mauroy hükümeti altında, Kadın Hakları Bakanlığı’yla beraber, 8 Mart burjuva demokratik devletin kurumu haline geldi.

O zamandan beri, sermaye solunun her fraksiyonu, işçi kadınların genel bir kadın kitlesi içinde eritilmesini ve sınıf çıkarlarının ayrımı yapılmadan, toplumun her tabaka ve sınıfından kadınlarla iş birliği yapabilecekleri kampanyalara katılmalarını amaçlayan çeşitli feminist kurumların oluşumuna katkıda bulundular.

Bugünün seçim kampanyaları (ABD başkan adayı Hillary Clinton ile, Fransa’daki Ségolène Royal’in ardından) bizi kandırarak, hükümetin başında kadınların olmasının işçi sınıfına yönelik acımasız saldırılara son verebileceğine inanmamızı istiyor. Ayrıca, bir kadın devlet başkanının daha az barbarca savaş anlamına geleceğine inanmamızı istiyor: bir “kadın” erkeklerden daha az “şiddete eğilimli”, daha “insancıl” ve daha “barışçıl” olacaktır.

Bütün bu gevezelikler aldatmacadan başka bir şey değil. Kapitalist tahakküm bir cinsiyet sorunu değil, toplumsal sınıf sorunu. Burjuva kadınları devletin kontrolünü ele geçirdiklerinde, erkek selefleriyle tamamen aynı kapitalist politikaları uygularlar. Hepsi, siyasi mahkum statüsü talep eden 10 IRA açlık grevcisinin aynı anda ölmesine izin vermesi ve 1982'deki Falkland Savaşı’ndaki liderliğiyle hatırlanan Demir Leydi Margaret Thatcher’ın adımlarını takip eder. Hepsi aynı şeyleri yapar, Sarkozy’nin ortakları, Michèle Alliot-Marie, Rachida Dati, Valérie Pécresse, Fadela Amara ve diğerleri gibi. Burjuvazi, ulusal ekonomisinin yönetiminde cinsiyetler arasında herhangi bir fark görmez. Ve patronlar örgütünün patronu Laurence Parisot, kendisinden önce “stronger sex’ten [daha güçlü cinsiyet]” öncüllerinin yaptığı gibi, burjuvazi için iyi bir iş çıkarıyor.

1917'de, Ekim Devrimi’nden hemen önce, Lenin şunları yazmıştı:

“Ezen sınıflar, büyük devrimcileri sağlıklarında durmadan oradan oraya sürmüş, öğretilerinin karşısına en vahşi düşmanlık, en kudurgan nefret ve en kaba yalan ve karalama kampanyalarıyla dikilmişti. Ölümlerinden sonra, onları zararsız putlara çevirmek, deyim yerindeyse evliyalaştırmak ve ezilen sınıfları “avutmak” için ve bu sınıfları aldatmak amacıyla adlarını bir ölçüde halelerle süslerken, aynı zamanda devrimci öğretiyi içeriğinden yoksun bırakma, devrimci uçlarını köreltme ve onu bayağılaştırma girişimlerinde bulunulur.” (Devlet ve Devrim)

Devrimcilerin başına gelenler 1 Mayıs’ın da başına geldi. Ve 1 Mayıs’ın başına geldiği gibi 8 Mart’ın (dünya kadınlar günü) da başına geldi.

Egemen sınıf olarak burjuvazinin en tehlikeli silahlarından biri, geçmişte işçi sınıfına ait olan sembolleri ona karşı olarak kullanmak üzere kendisine kazandırma kapasitesidir. Nitekim, sendikalar ve işçi partilerine olduğu gibi, 1 Mayıs ve Dünya Kadınlar Günü’ne olan da buydu.

Tarih öncesinin sonundan beri kadınlar her zaman baskıya uğramıştır. Ancak bu baskı kapitalizm altında ortadan kaldırılamaz. Kadınlara bu perspektifi ancak dünya komünist toplumunun gelişi sunabilir. Kadınlar ancak tüm insanlığı özgürleştirmek için işçi sınıfının genel hareketine aktif olarak katılarak kendilerini özgürleştirebilirler.

Sylvestre (12/02/08)

[1] 1887 doğumlu Clara Zetkin, İkinci Enternasyonal’in kuruluşunda aktif olarak yer aldı. Partisi SPD’yi çürüten oportünizmle karşı karşıya kalan Clara Zetkin, arkadaşı Rosa Luxemburg ile, partinin sol kanadıyla birleşti. Birinci Dünya Savaşı’na karşı olan devrimci harekete katıldı. 1915'te, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in yanında Spartakist Birliğinin kurucu üyesiydi. Fransız Komünist Partisi kurulduğunda Tours Kongresi’nde Komünist Enternasyonal’in bir temsilcisiydi.

[2] 1872 doğumlu Alexandra Kollontaï, 1917'de Bolşevik Parti’nin en üst düzey kadın figürlerinden biriydi. 1903'teki Rus Sosyal Demokrasi Kongresi’nin ardından Menşevik Parti’ye katılarak, 1914'ten itibaren savaşa karşı savaştı ve 1915’te Lenin’in partisine yeniden katıldı. Rus Devrimi’ne katıldı ve Ekim Devrimi’nden sonra hükümette rol alan dünyadaki ilk kadın oldu. Onun faaliyeti ve devrimci işçi kadın hareketi sayesinde Rusya’da oy hakkı ve eşit ücret, 1920'de kürtaj hakkı kazanıldı. Alexandra Kollontaï, 1918'den itibaren Bolşevik Parti’nin gidişatına gittikçe daha fazla karşı çıktı ve 1920'de İşçi Muhalefeti adlı bir iç fraksiyonun kuruluşunda yer aldı.

Rubric: 

Sylvia Pankhurst- Feminizmden Sol Komünizme

Giriş

2015 yılında, çok gündeme getirilen bir film olan Suffragette’in ve aynı zamanda Sylvia Pankhurst’ün yeni bir biyografisinin duyurusu yapıldı.¹ Burada yeniden bastığımız makale ilk olarak 1980’de World Revolution’da yayınlandı. O zamanlarda, Sylvia Pankhurst’ün hayatı ve politikası hakkında çok az şey yazılmıştı ve onun kendi yazılarına ulaşmak zordu. Makalenin de belirttiği gibi, Sylvia’yla ilgili olan kitaplar, 1914 ve savaş sonrasındaki ilk yıllar arasında büyük ve açıklanmayan bir boşluk bırakma eğilimindeydi; başka bir deyişle, Pankhurst’ü Rus devriminde Bolşevikleri coşkuyla desteklemeye ve Britanya’da Sovyet iktidarı çağrısını yapmaya götüren, Süfrajet hareketinden kopuş ve savaşa karşı enternasyonalist muhalefet dönemi kitaplara dahil edilmedi.

Stalinist rejimlerin çöküşü ve burjuvazinin onu takip eden “komünizmin sonu” kampanyalarıyla birlikte, Sylvia’nın Bolşevizm ve bir sovyet devrimi için coşkulu desteği daha da nahoş hale geldi. Buna karşılık, liberal solun Sylvia’yı feminist, radikal, isyancı, anti faşist, anti kolonyalist, dünya barışı ve sosyal adalet için mücadele eden biri olarak sahiplenme çabasını gördük… 1990'lardan beri hayatının ve politikasının çeşitli yönleri hakkında bir biyografi ve kitap çıkartma modası var.² 2007 yılında Londra’da eski bir Labour (İşçi Partisi) milletvekili, ünlü akademisyen Germaine Greer ve Etiyopya elçisinin konuk konuşmacı olarak katıldığı, Sylvia’nın hayatını bir “mücadeleci, sanatçı ve feminist” olarak kutlayan bir festival bile gördük.³ Hatta bu festivalde, parlamento binasının önüne Sylvia’nın bir heykelini dikmek için, Lordlar Kamarasının eski sendika patronları ve İşçi Partisi soylu kadınlarının desteklediği bir kampanya bile yürütüldü (!)

Rachel Holmes tarafından yazılan Sylvia Pankhurst: Feminism and Social Justice [Sylvia Pankhurst: Feminizm ve Sosyal Adalet] başlıklı yeni biyografiye bu bağlamda bakılmalı.

2007'deki ‘Sylvia Pankhurst Festivali’ üzerine olan makalemizde belirttiğimiz gibi: “Burjuvaziye göre, Sylvia Pankhurst bir feminist, solcu veya liberal olarak hatırlanmalıdır. Proletaryaya göre, devrimci siyasetten vazgeçişini ve buna müteakip gelen ihanetlerini saklamamakla birlikte, o sınıf mücadelesi etkisinde olan, burjuva siyasetiyle ilişkisini kesen ve komünizme kazandırılan bir kişidir (…) Pankhurst ve daha az bilinen (çoğu kadın olan) işçi sınıfı militanlarının inatçı kararlılıkları sayesinde, sol kanat komünizmin zayıf ama hakiki sesi bu ülkede duyuldu; elli yıl sonra yeni nesil devrimcilere güç ve öğrenme kaynağı olacak olan, bugün ICC’nin [International Communist Current] örgütsel ifadesi olmaya devam eden bir külliyat bırakıldı. Sylvia Pankhurst’ün asıl mirası budur; komünistlerin bugün savunduğu miras budur, bu yüzden burjuvanın sol ve liberal hizmetkarlarına şöyle sesleniyoruz: “Sylvia’dan ellerinizi çekin!”

Bu makale ilk olarak 1980 yılında WR 33 ve 34'te yayınlandı. Makaleyi daha yakın bir zamanda yazmış olsaydık bazı yaklaşım ve formülasyonlar farklı olabilirdi ancak metindeki temel argümanların bugün hala geçerli olduğunu düşünüyoruz. Terimlerin veya kelime öbeklerinin açıkça hatalı göründüğü yerlerde, “Editör notlarını” ekledik.

Bu makale serisi⁴, Sylvia Pankhurst ve Workers’ Dreadnought’un siyasetini işlerine geldiği gibi görmezden gelen ve Sylvia’nın kadın hakları davası adına kahramanca acı çektiğine dair -bugünün koşullarında- daha saygıdeğer olan görüşü tercih eden günümüz feminist ve solcularının çarpıtmalarına karşılık verme girişimidir.

Sylvia’yla ya da genel olarak Pankhurstlerle ilgilenen kitapların, onun savaş ve savaş sonrası yıllardaki hayatıyla ilgili büyük bir boşluk bırakmaları dikkat çekicidir. Sosyalist İşçi Partisi, Sylvia’nın politikasının kendi geleneklerinin bir parçası olduğunu iddia etmeye bile fırsat buldu! (bkz. Communist Workers’ Organisation’ın yayın organı Revolutionary Perspectives 16). Ancak, feminizmin açık bir devrimci eleştirisini sergilediği için, Sylvia’nın süfrajetlerden kopuşu örtülü kalmamalı. Bu yüzden, bu makalelerde Sylvia’nın geçmişte, The Suffragette Movement: an intimate account of persons and ideals (1931)’da yaptığı parça parça eleştirilerinden çıkarımlar ortaya koymak ve onun politik gelişimini göstermek istiyoruz.

1914'ün başlarında, Sylvia ve Kadınların Toplumsal ve Siyasal Birliği Doğu Londra Federasyonu, Kadınların Toplumsal ve Siyasal Birliği’nden Christabel ve Emmeline Pankhurst tarafından kovuldu; bunun temel nedeni ELF’nin (Doğu Londra Federasyonu’nun) işçi sınıfı çizgisinde olmasıydı:

“Federasyonunuz için demokratik bir anayasanız var, biz buna katılmıyoruz!” Dahası Christabel işçi kadın hareketinin hiçbir değeri olmadığını söyledi; işçi kadınlar cinsiyetin en zayıf kısmıydı, aksi nasıl mümkün olabilirdi? Hayatları fazla zor, eğitimleri fazla zayıftı, rekabet için donatılmamışlardı. “Mücadele için en zayıfları kullanmak kuşkusuz hatadır. Biz seçilmiş kadınları istiyoruz, en güçlü ve en zeki olanları!” (Sylvia Pankhurst, The Suffragette Movement)

Bu, Sylvia’nın her zaman kaçınmayı denediği ve o zamanlar çok pişman olduğu bir bölünmeydi. Buna rağmen, 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla bunun ne kadar kaçınılmaz olduğunu anladı. Süfrajet hareketinin kapsamlı bir incelemesi bu makalelerin kapsamı dışında olsa da, hareketin bazı önemli özelliklerine kısaca bakmak, bu bölünmenin ne hakkında olduğunu ve feminizmin reddinin Sylvia Pankhurst için ne anlam ifade ettiğini görmek için gerekiyor.

Kadınların Toplumsal ve Siyasal Birliği (WSPU)

“Ancak feministlerimiz, siyasal eşitlik taleplerinde yabancı kız kardeşleri gibidir, toplumsal demokratik öğrenmenin açtığı geniş ufuklar onlara yabancı ve anlaşılmaz kalır. Feministler, mevcut sınıflı toplum çerçevesinde eşitlik ararlar; hiçbir şekilde bu toplumun temeline saldırmazlar. Haklar ve ayrıcalıklar için savaşırlar. Burjuva kadın hareketinin temsilcilerini konuyu anlamamakla suçlamıyoruz, olaylara bakış açıları kaçınılmaz olarak sınıfsal konumlarından kaynaklanıyor.” (Alexandra Kollontai, The Social Basis of the Women Question)

Kollontai’nin çerçevesinin WSPU için de geçerli olduğu, savaş gayretlerine verdikleri coşkulu destek nedeniyle oldukça açıktı. Hatta, Emmeline ve Christabel İngiliz hükümetini Almanya’ya karşı olan savaşta yeterince efor sarf etmedikleri konusunda eleştirdiler, özellikle de kadınların savaşta kullanılmaması hususunda. İngiliz emperyalizmi davasını ilerletme arzusuyla, siperlerde kullanılmak üzere daha fazla işçiyi özgürleştirmek için kadınların sanayiye ve hizmet sektörlerine yaygın bir şekilde yerleştirilmesini talep ettiler!

WSPU’nun kökenleri, savaş yılları yaklaşırken gelişen bu bariz şovenizmle belirgin bir tezat oluşturur. Hatta, Emmeline, Boer savaşına karşı olmayı reddettikleri için Fabian Society ile ilişkisini koparmıştı. Pankhurst ailesinin 19.yy’ın sonunda Independent Labour Party’e (ILP) ve Manchester’daki işçi mücadelelerine katıldığı gerçeği WSPU’nun gittikçe gerilediğini açıkça gösteriyor. Sosyalist harekete ve işçilerin mücadelelerine karşı olduklarını daha aşikar hale getirmeye başlamışlardı; örneğin, devletin kendilerine gösterdiği sert muameleyi hatırlatarak, devletin “(madencilerin) liderlerini tutuklamak yerine onlarla uzlaşmaya çalışmalarından” şikayetçi oldular. (Emmeline Pankhurst, My Own Story, 1914). Bir başka örnek de, 1915'te sanayiciler tarafından finanse edilen, “Bolşevik” sendika temsilcileri hareketine karşı başlattıkları kampanyadır.

WSPU 1903’te, Emmeline hala ILP’nin aktif bir üyesiyken kurulmuştu; hatta örgüt için seçtiği isim bile o zaman için daha büyük endişeleri olduğunu gösterir. Ancak, sonradan kadınların durumuna sınıfsal ayrımın bir yönü yerine toplumun cinsiyetlere göre ayrımı olarak ve parlamentoya toplumsal değişim aracı olarak yoğunlaşmasıyla, bu ilişki daha da fırtınalı hale geldi ve son olarak 1907’de çatlak oluştu. Bu, kendi üyelerinin yeniden örgütlenmesiyle aynı zamana denk geldi. Sonrasında, politikalarına mutlak sadakat talep eden Emmeline, Christabel ve seçilmiş bir grup tarafından WSPU’nun aktiviteleri sıkı bir şekilde kontrol edilmeye başlandı. Bu da tek bir şeye odaklandıkları anlamına geliyordu: oy hakkı. Hiçbir üyenin toplumsal reformlar için savaşmasına, siyasal bir parti için çalışmasına veya WSPU’nun politikalarının doğruluğunu bile sorgulamasına izin verilmedi. WSPU “sahada bir süfrajet ordusu olacaktı. Bu tamamen gönüllü bir ordu ve kimse burada kalmak zorunda değil.” (Emmeline Pankhurst: My Own Story)

Amacı, o zamanlar olduğu gibi erkeklerle siyasi eşitlikti ve hatta genel oy hakkı kavramına bile karşı çıktı. Bu sadece bir taktik değildi, çünkü işçi sınıfından kadınları dahil etmeye çalışırken, aynı zamanda zengin, orta ve üst sınıf kadınları liderliğine çekme konusunda bilinçli bir politika izledi. WSPU’nun asıl amacı toplumun “leydi”lerinin haklarını kabul ettirmek için işçi sınıfı kadınlarını kullanmaktı. Christabel bunu şöyle ifade ediyordu: “…toplumun şu anki umudu eğitim, ekonomik bağımsızlık ve gücü kendileri için güvence altına almayı başaran bu kadınlardadır. Bu sınıftan bir kadın olan Florence Nightingale, Labour Party’nin başardığı ya da başaracağından daha fazlasını yaptı kendi ülkesi için. Şimdiden doğmuş olan bu güzel günde, tek başına Florence Nightingale değil, kendi hayatlarından mutlu ve ülkelerine hizmet için zihinsel, ahlaki ve ekonomik olarak donatılmış çok sayıda kadın var. Daha fakir ve daha az şanslı kadınlara uzanan, onların yoksulluk bataklığından kurtulmalarını sağlayacak yardım eli onlardır. Daha iyi bir sosyal düzen tasarlayabilen ve daha iyi bir düzene ulaşılabileceğini pratik ve yapıcı eylemle gösterecek olan onlardır.” (Christabel Pankhurst, The Suffragette, Aralık 1913)

Hiç kuşkusuz burjuva siyaseti! Bu aleni kapitalizm destekçiliği ve “cinsiyet savaşı” politikasının gelişmesi, doğal olarak toplumsal bir sınıf anlayışının reddedilmesi ve karşısında durulması sonucunda oldu.

Devletle uzlaşmazlık gerçeği, burjuva ideolojisinin hiçbir zaman tek bir dünya görüşü üretemeyeceğinden başka bir şey kanıtlamasa da, “kadınların oy” hareketi gibi kitlesel bir hareket, WSPU’nun politikaları yüzünden değersizleştirilemez. Bu hareketin gücünün temeli, açıkça, WSPU’nun ideallerinde değil, kadınlara dayatılan koşullarda ve Britanya sermayesinin, işçi sınıfından kadınlar bir yana, burjuva ve küçük burjuva kadınların koşullarını iyileştirme taleplerini kabul etmeyi reddetmesinde yatar. WSPU’nun bu mücadelenin odak noktası haline gelmesi, aslında işçi hareketinin net bir siyasi alternatif sunmadaki başarısızlığına yönelik bir eleştiridir.

Süfrajet hareketi içinde, işçi sınıfında açıkça konumlanan az sayıda grup da vardı. Fakat, tüm kadınların sahte birliğini ve “kadınlara oy hakkı” sloganını tercih etmeleri, WSPU’nun lider olmasına ve işçi sınıfı karşıtı ideolojilerini daha etkili hale getirmelerine imkân veriyordu. Böylesi bir birlik uğruna uzlaşmanın yıkıcı olduğu, Sylvia’nın ancak WSPU’dan atıldıktan sonra çıkardığı bir derstir ve belki de, 1914'ten sonraki hızlı siyasi gelişimiyle öne çıkmıştır.

WSPU’nun Doğu Londra Federasyonu (ELF)

Bu tür bir uzlaşmanın reddedilmesinin ilk adımları Ekim 1912'de Sylvia’nın Doğu Londra’daki faaliyetine başladığı zaman atıldı. Başlangıçta, bu faaliyet oy hakkı reform yasa tasarısı yerine “Çalışan Kadınlar Delegasyonu” ve ara seçim kampanyasının bir parçasıydı, fakat çok geçmeden WSPU’nun bütün desteğini kaybetti. Şubat 1913'te finansal destek geri çekildi, ancak fikirler ve pratik oluşturulmuştu ve o yılın mayıs ayında WSPU’nun Doğu Londra Federasyonu kuruldu. Federasyon, WSPU’nun birkaç farklı kolunun birliğiydi, buna rağmen, işçi kadınlara yönelik kesin ve hakiki bir doğrultudaydı ve bu örgütün hakim eğilimine kıyasla tamamen farklı bir uygulama sürdürdü. Federasyon işçi hareketindeki örgütlerle, özellikle ILP ile bağlantı kurmaya başladı ve sınıfın kitlesel gösterilerine destek verdi ve katıldı. WSPU’yla kopuşu kaçınılmaz kılan, tam da bu çalışmanın başarısı ve The Suffragette Movement’ta fazlasıyla tasvir edilen Londra’nın doğu ucundaki toplumsal çatışmaların kızışmasıydı. Nihayetinde, bu kopuşun Emmeline ve Christabel tarafından ELF’ye dayatılmasının bir önemi yoktu: uzlaşmanın zincirleri her halükârda kopmuştu. Ağustos 1913’te Sylvia bir “halk ordusu; özgürlükleri için mücadele etmeleri ve hükümet uşaklarının gaddarlığıyla baş etmeye uygun hale gelmeleri için kadınlar ve erkeklerden oluşan bir örgüt” kurulması çağrısında bulundu. Bu örgüt hiçbir zaman büyük bir öneme sahip olmasa bile, ileride sınıf çatışmalarının farkına varılması ve mevcut toplumsal düzenin temel bir sorgulamasının yapılması, Women’s Dreadnought ve Workers’ Dreadnought’un siyaseti gelişirken Sylvia’nın ilerleyeceği yönün habercisiydi.

Bu makalenin ilk bölümü Sylvia Pankhurst’ün resmi Süfrajet hareketinden, WSPU’dan kopuşunun kökenlerini inceledi. Sonraki bölüm, Sylvia’nın politikasının gelişimini, feminizmle ilgili konuların üzerinde durarak, daha yakından inceleyecek. (Bölünmeden sonra örgüt East London Federation of Suffragettes olarak yeniden adlandırıldı. Bu birkaç isim değişikliğinin ilkiydi, her birini tarihlendirmek ve her birine atıf yapmak yerine örgütün gazetesinin ayırt edici ismini kullanacağız, Dreadnought.)

The Women’s Dreadnought

Mart 1914’te The Women’s Dreadnought’un ilk sayısı ortaya çıktı. Bu sayının içinde grubun Londra’nın doğu ucundaki faaliyetinin uzun bir açıklaması vardır ve bu açıklamadan alınan şu ifadeler, faaliyetin ardındaki ana fikirleri gösterir:

“Oy hakkının temel ilkesi, her birimizin kendimize ve birbirimize yardım edecek bir güç payına sahip olmasıdır. Daha ayrıcalıklı birkaç kişinin diğerlerine yardım etmesi, öğretmesi ve büyüklük taslaması fikrine doğrudan zıttır. Şüphesiz, biz süfrajistler, her bireyin hem yönetmede hem de hizmette paylaşım hakkına sahip olduğu ilkesine inandığımız için ve uzun ve acı bir deneyimle her tür hükümet biçiminin — niyeti ne kadar nazik olursa olsun — tiranlık olduğunu öğrendiğimizden oy hakkı için savaşıyoruz.” (Sylvia Pankhurst, WD, 8 March 1914)

Sylvia’nın, WSPU’yu asla kapsamlı bir şekilde eleştirmemesi bir talihsizlik, çünkü bu durumda, bu alıntının ilk bölümündeki gibi dolaylı eleştirilere dayanmamız gerekiyor. Buna rağmen, Dreadnought’un bütünüyle farklı bir çizgide olduğu açık. Süfrajet (veya ‘kadınların gücü’) hareketindeki ilk yanılsamalarına ve oy hakkının öz yönetim demek olduğu fikrine rağmen, burada önemli nokta öz yönetim hedefine yapılan vurgudur. Bu, WSPU’nun bu makalenin ilk bölümünde görülen görüşlerine ve WSPU’nun yasadışı eylemi yalnızca kadınların oy kullanma hakkının reddedilmesi (yani anayasal eylemin reddedilmesi) nedeniyle savunduğu gerçeğine tamamen zıttır.

1.Dünya Savaşı patlak verdiğinde Sylvia, WSPU’nun şovenist cevabını hızlıca kınadı. Savaşa desteklerini, hareketin uğruna mücadele ettiği her şeye ihanet olarak değerlendirdi, daha da önemlisi savaşı destekleyen ve ona karşı çıkan kadınlar arasındaki bölünmenin önemi arada kaynamadı ve bir süre sonra feminizmden kopuşuna neden olacak faktörlerden birisi olacaktı. Emmeline Pankhurst kadınları çalışırken görmenin mutluluğu hakkında yazarken Dreadnought savaşa karşı çıkıyordu; savaşı durdurmanın net ve pratik bir yolunu görmüyor olmasına rağmen, Emmeline’in yüzeysel gözlemlerinin ötesine geçmiş ve işçi sınıfı kadınlarının ev ve işyerinde katlandığı korkunç ve gerçek koşulları ortaya çıkarmak için gazetesinde geniş yer ayırmıştı.

Dreadnought ilk zamanlarında Independent Labour Party (ILP)’den oldukça etkilenmiş görünür; politikaları esasen pasifist ve alenen reformisttir ve kadınlara oy hakkı kazandırmaya odaklı kalmıştır. Bununla birlikte, Dreadnought, esas olarak kadınların savaşın dayattığı koşullara karşı kendilerini korumalarına yardımcı olma fikriyle, hızla daha geniş toplumsal meselelere dahil oldu (Gerçekten de bu alandaki faaliyeti etkileyici bir liste oluşturuyor: Toplantılar vb. için bir “Kadınlar Salonu”, tehlike merkezleri, bir anne-bebek merkezi ve kreşler). Yerel konsey yardım komitelerinde temsil edildiler fakat onları o kadar yetersiz buldular ki bir yandan da kendi yardım planlarını yürüttüler. Faaliyetinin genişlemesi, oy hakkının artık tek sorun olarak görülememesi bakımından siyasetlerinin radikalleşmesine yardımcı oldu. Ne var ki, bu radikalleşmenin özü, grubun savaş karşıtlığının artışı ve işçi sınıfı çizgisinin kuvvetiydi: Almanya’daki işçi erkekler ve kadınların durumunun Britanya’daki ile aynı olduğuna dikkat çekmiş ve çalışmaları kadınlar üzerine olmasına rağmen, savaşın işçi sınıfı erkeklerine karşı değil, onlarla beraber bütün sisteme karşı olması gerektiğini anlamışlardı. Beklendiği gibi, kısa süre içinde kadınlara oy hakkı sloganını bıraktılar, tüm kadınlar ve erkekler için oy çağrısına başladılar.

Bu durumda grup, savaş ilerledikçe mevcut toplumu daha iyi anlamanın ve onu değiştirmenin yollarını aramak zorunda kaldı, bu da grubun sosyalist eğilimlerini gittikçe öne çıkardı. Başlıca sosyalist örgütlerle olan bağlantıları arttı ve gazetelerinde enternasyonal işçi mücadelelerini bildirdiler. Hatta, diğer ülkelerden bireylerle ve gruplarla olan bağlantıları ve yurtdışında neler olduğunu bildirmeye dair kaygısı etkinliği boyunca belirgindi ve bu, hem grubun politik gelişiminde hem de Britanya’daki etkisinin büyümesinde etkili olan güçlü bir yöndü (Britanya’daki diğer örgütler, bu konuda oldukça dar kafalı bir bakış açısından muzdaripti). Daha 1914 yılında gazete, Bolşevikler’in, Liebknecht’in ve benzerlerinin savaş karşıtı yazılarından alıntılar yapıyordu. 1916’dan itibaren işçi mücadeleleri uluslararası ölçekte artmaya başladığında, Dreadnought bu olaylardan çok şey öğreniyor ve bunları olumlu karşılıyordu. Özellikle 1917 Rus devrimleri çok büyük bir itkiydi.

Dreadnought onları destekledi çünkü işçilerin toplumun yönetimini ele geçirmek, savaşı durdurmak, daha makul ve insani bir toplum uğruna savaşmak için olumlu çabasını görebiliyordu. Şubat Devrimi grupların siyasetini iki temel alanda hızlıca etkiledi: öncelikle, kitle grevinin -yani kapitalizmi devirmenin ve savaşı sona erdirmenin tek yolu olarak sokaklarda ve fabrikalarda işçilerin sert ve kolektif mücadelelerinin- öneminin farkındalığı; ikincisi, işçi sınıfının kendi çıkarlarını ifade edebileceği ve sınıf savaşı için kendisini etkili bir şekilde örgütleyebileceği bir araç olarak sovyet formunda örgütlenmenin önemi. Bunun, Dreadnought’un Labour Party (LP)’ye hakim olan görüşle ve genel olarak sosyal demokrasiyle kendisi arasında daha belirgin bir çizgi çekmesi gibi başka sonuçları da oldu. Sylvia’nın süfrajetlerle olan deneyimleri LP’ye yönelik çok sayıda eleştiriye yol açmıştı ancak LP’nin aktif savaş destekçiliği ile bu eleştiriler daha da güçlenmişti. Ayrıca, ILP Rusya’nın tek taraflı olarak savaştan çekilmesine karşı çıktığında, ILP’nin siyaseti ile kendi siyaseti arasındaki kopuş da açıkça gerçekleşmiştir. Hatta Dreadnought çoktan kendisini İkinci Enternasyonal’in azınlık enternasyonalistleri ve devrimcileriyle ilişkilendirmişti. Dreadnought, savaş sona ermeden önce bile, LP’nin bir işçi devrimini engelleme ve ona karşı çıkmadaki rolünü öne sürerek, sosyal demokrasiye karşı daha güçlü politik eleştiriler getirmeye başlamıştı. Diğer bir sonuç, Dreadnought’un kendisini açıkça bir siyasi örgüt olarak tanımlamaya başlaması ve sosyal yardım grubu niteliğini kaybetmeye başlamasıydı. Bunun nedeni, kısmen Rusya’ya verdiği desteğin ve genel radikalizminin birçok yardımı ve mali kaynağı uzaklaştırmasıydı, fakat bu aynı zamanda bilinçli bir karardı, zira Sylvia’nın daha sonra yazdığı gibi: “…her birimiz, ne kadar tatlılıkla, anlayışla verilirse verilsin, rahatlığın ve refahın bir nebzesini bile sadaka olarak kabul etmektense, bunlara bir hak olarak sahip olmayı tercih ederiz.” (SP, ‘Autobiographical Notes’)

Üç yıldan biraz fazla bir süre içinde Dreadnought; işçici, reformist bir oy hakkı topluluğundan, tam teşekküllü bir sosyalist örgüte dönüştü. Her ne kadar bu değişiklikle üye kaybedildiyse de, grubun şube sayısı Doğu Londra’daki üç ya da dört şubeden, ülke genelinde neredeyse kırka çıktı (buna rağmen, Londra ve Manchester her zaman en güçlü kollarıydı).

The Workers’ Dreadnought

Politikalarındaki bu değişiklik gazetelerinin isminin Haziran 1917’de The Workers’ Dreadnought olarak değişmesiyle sonuçlandı. Bir sonraki yıl boyunca, grup, İşçi Partisi ve Parlamentoyu devrim yapmanın aracı olarak reddederken, devrimcilerin bu kurumlara katılma ve propaganda yapmasının gerekliliğine bağlı kaldı. Ancak, işçi sınıfı devriminin nasıl büyüdüğüne ve devrimcilerin bu süreçteki rolüne ilişkin anlayışının devam eden gelişimi, bu tür faaliyetlerin reddedilmesini sağladı.

Workers’ Dreadnought dönemindeki en önemli faktör, onların 3. Enternasyonel ve onun İngiliz kanadı olan Büyük Britanya Komünist Partisi’ne (CPGB) olan ilgileri ve bunlarla olan ilişkileriydi. Dreadnought önemli bir sesti, ve doğrusu politik olarak birleşik bir komünist parti kurma çabasında en net ve sürekliliği olan gruptu. Ne yazık ki, nispeten geç gelişimi birleşme tartışmalarında rol almasını engelledi ve diğer örgütler karşısındaki üstün netliği, onlar üzerinde hak ettiği derecede politik etki yaratmayı başaramadı. Şunu da not etmek gerekir ki, Dreadnought (o zamanlarda en büyük grup olan) İngiliz Sosyalist Partisi’ne (BSP) göre nispeten küçük olmasına rağmen, BSP’nin gazetesi The Call’dan daha fazla sattı. CP (Komünist Parti) nihayet 1921’in başında birleştiğinde, Dreadnought çoktan Enternasyonal’in sol kanadında yerini almıştı, fakat bu esnada sol görüşler çok daha fazla saldırı ve doğrudan baskı altındaydı. CPGB’nin büyük çoğunluğunun siyasal ve örgütsel olarak olgunlaşmamış olması onları daha da beceriksizleştirdi, 8 ay sonra Sylvia kovuldu ve eski Dreadnought üyelerinin birçoğu onunla birlikte ayrıldı. İhracının resmi sebebi, Dreadnought’un partinin kontrolünden bağımsız olarak yayınlamayı durdurmayı reddetmesiydi. Bu anlaşmazlığın doğruluğu ya da yanlışlığı gerçekten önemli değil; önemli olan bunun altında Komintern’de oportünizmin gelişmesine taviz vermeyi reddetmelerinin yatmasıdır.

Bu ayrılığın devamında CP, Sol görüşleri baskılayan pratiklerine devam ederken, Dreadnought siyasi farklılıkları bir bütün halinde öne çıkararak komünist harekete yönelik endişesini gösterdi. CP’nin pozisyonuna yönelik eleştirilerini, içlerindeki tutarsızlıkları göstererek ve taktikler üzerinde artan vurgusunun olumsuz sonuçlarına işaret ederek ve ilaveten Rus Devrimi’nin çürüyüşünün daha genel analizini yaparak açıklığa kavuşturdu. Dreadnought tarihinin bu yönü WR’ın sonraki sayısında daha derinlemesine ele alınacaktır.⁵

Bu makalenin geri kalanında, Dreadnought’un deneyimlerinin merkezinde yer alan, feminizmle az çok ilgili diğer konulara daha yakından bakmak istiyoruz. Hem gerçekleri duyurma hem de bugün hala geçerli olan şeylere bakma kaygımız nedeniyle Dreadnought’un ilk yıllarına detaylıca göz gezdirdik. Geriye bakıldığında grubun olumlu yönde gelişmesine neden olan güçlü yönleri açık, ancak işçi sınıfının kurtuluşunu arzulayanlar, grubun sonradan reddettiği fikirleri ve pratikleri göz önüne alarak ders çıkarmalıdır. Bu gerçekler, kurtuluşun bir yolu olarak, diyelim ki bugünkü sosyal yardım çalışmasını meşrulaştırmak için değil, bu tür fikirlerin sınırlarını anlamak için gereklidir. Sylvia’nın 3. Enternasyonal tarafından izlenen yola ilişkin bahsettiğimiz eleştirileri göz önüne alındığında, tüm bunların onun Marksizm’i ve Rus Devrimi’nin bütün deneyimini reddetmesine neden olmak yerine, onları anlamlandırmanın daha da net bir yolunu aramasını sağladığı açıktır. Bugün de Rusya’nın şu anda olduğu hali kınamak, onun devrimin asıl amaçlarıyla eşitlenmesi gerektiği anlamına gelmez. Pek çok birey, Rusya’ya (ve ayrıca Komünist Parti’lere ve Troçkistlere) tepkiyle feminist ve özgürlükçü hareketlere dahil oldu, ancak bunun gerçek nedeni, tepki gösterilenlerin Marksist olması değil, tepki gösterenlerin burjuva olmasıdır. Onların davranışları kimsenin işçi sınıfının potansiyelini reddetmesine yol açmamalıdır.

PARLAMENTO

Sylvia Pankhurst’ün 1914’ten önce WSPU’ya katılımı ve savaş yıllarındaki faaliyetleri, açıkça Parlamento’da çalışmada ve reformlar için mücadelede büyük miktarda deneyim kazandığı anlamına geliyordu. Sonuçta bu, gösterinin içine doğru kesin olarak çekilmesine yol açmadı. Aksine, tüm bunların yararsızlığı ile ilgili tam bir hayal kırıklığına yol açtı.

“Parlamento entrikasının ve Parlamento Komite odasının soluğunun, Avam Kamarası’nın tüm atmosferinin ve siyasi partilerin hokkabazlığının, devrimci Komünist coşkunun temiz ve beyaz ateşiyle zıt olduğunu biliyoruz. Salonda her gün, saat başı lobi yapmayan yoldaşlar; yıldan yıla, kelimesi kelimesine günlük raporlar dökmeyen ve Hükümet Yasalarında değişiklikler tasarlamayanlar, Parlamento makinesinin korkunç sahtekarlığını, güçsüzleştiren adiliğini bilemezler.” (SP, WD, 24 September 1921)

Bununla birlikte parlamentonun reddedilmesi yalnızca can sıkıntısından değildi:

“… Parlamento eylemini seçenler, büyük bilinçsiz işçi kitlelerinin hâlâ Parlamento’ya inandıklarını söylüyorlar. Elbette öyle, o zaman yapmamız gereken bu inancı zayıflatmaktır diye cevaplıyoruz; ancak herhangi bir değişikliği etkileyecek kadar güçlü bir bilinçli işçi grubu yaratma görevinin büyüklüğü karşısında dehşete düşen Komünist oportünistler, devrimi bilinçsiz işçi kalabalığıyla gerçekleştirmeyi teklif ediyorlar. Devrimin ancak zihni uyanan ve bilinçli bir amaçtan ilham alan kişiler tarafından gerçekleştirilebileceğine inanan bizler, Kapitalizmin yönetim mekanizmasından uzak durmaya karar verdik. Bu kararı, parlamentonun reddinin kitlelere açık ve net bir önderlik vermesi nedeniyle aldık, böylesi daha güvenilir ve etkilidir, çünkü kitlelere önderliği sadece sözlerle değil, eylemle verir.” (ibid.)

Bu son nokta gerçekten çok önemlidir: oy verme karşıtlığının özüdür, çünkü yeni bir toplum uğruna mücadele, yeni bir yaşam tarzı için mücadeledir ve bu örgütlenmenin yeni bir yolu, yeni bir pratik anlamına gelir. Kapitalizmin kuralının reddi, daha iyi bir pratik için arayışa neden olmak zorundadır.

Bu bizi reform sorununa götürüyor ve yukarıda bahsedilenlerin feminizmle olan ilgisi burada yatıyor çünkü bu hareket tarafından parlamentodan gelen kanun tasarılarının görünüşte olumlu yönlerine çok fazla vurgu yapılıyor. Ancak, Dreadnought’un yaptığı gibi, parlamentoyu bir değişim aracı olarak reddedecekseniz, o zaman reform mücadelelerini de reddetmelisiniz.

Bu ret, Pankhurst gibi militanların pratik deneyimlerine dayansa da, kalıcı reformları mümkün kılan kapitalizmin görece refah döneminin nihai sonu bağlamında incelenmelidir. Zihinleri en berrak olan devrimciler her zaman reformizmin işçi hareketi üzerindeki yozlaştırıcı etkisine karşı savaştılar, ancak yeni çöküş döneminde gündemde olanın yalnızca devrim olduğunu gittikçe daha iyi anlıyorlardı.

FEMİNİZM

Aşağıdaki alıntı parlamento, reformlar ve feminizm arasındaki bağlantıyı çok açık gösteriyor. Kadınların (kısmen de olsa) neden I. Dünya Savaşı sırasında oy hakkı kazandığını açıklıyor. Savaş sırasında kadınların faydasına ve ondan önceki militanlığa dair efsaneleri bir yana bırakan Sylvia, şöyle devam ediyor:

Parlamento içgüdüsel olarak kendini sona ermeye mahkûm bir makine olarak tanımaya başlamıyor mu? “Bolşevizm”, ya da diğer adıyla Sosyalizm, — yalnızca bir düzeltmeyi değil- toplumsal sistemin dönüşümünü gerektiren gerçek Sosyalizm ufukta beliriyor. Erkekler başları dertte olduğunda, küçümsedikleri kişilerin yardımını ister. Parti oyununun dışında, daha aktif, bağımsız kadınlar hoşnutsuz bir isyancı kalabalığı olarak kalır; içinde kurallara uygun olarak durulmaları umulmuyor mu zaten? Her ülkede Parlamentolar tehdit altındadır ve kitlesel halkın iradesi, bu gizemli ve hesaplanamayan şey, emin adımlarla ve artan bir hızla, daha yeni bir toplumsal organizmaya doğru ilerlemektedir. Bunun farkına varan Parlamentonun eski tutucuları ve arkalarındaki güçler şöyle diyor: ‘Eski kurumu popülerleştirmek için bir şeyler yapmalıyız; kadınları getirelim’”. (SP, WD, 2 Kasım 1918)

Burada vurgulanmaya değer iki nokta var. Birincisi, kapitalizmin bu dönemde ‘reformlardan’ faydalanma şekli tam da budur. İster bu durumda olduğu gibi oy kullanma şartları, ister Ulusal Sağlık Hizmeti veya daha yakın zamandaki Eşit Haklar Tasarısı olsun, bunlara hep, bir dereceye kadar nüfusu ve özellikle işçi sınıfını pasif tutma zorunluluğu içkindir. Bunlar sadece değişiklik iddiasıdır ve Dreadnought haklı olarak aslında yok edilmesi gereken sistemi yalnızca düzeltmeye çalışan bütün ‘reformları’ reddetmiştir. Bu, bugün de yüzlerce kez doğrudur. İkincisi, kadınların ayrı bir grup olarak sözde ‘özel niteliklerinin’ üstü kapalı bir reddi de söz konusudur. Süfrajet mücadelelerinin görünüşte gösterdiği ‘kadınların gücü’ belirleyici bir etken değildi, rahatsızlıktan biraz daha fazlasıydı: kapitalizm, işçi sınıfının erkek ve kadınları harekete geçtiğinde sarsılmaya başlar çünkü bütün sistemin temelini tehdit eden işçi sınıfı mücadeleleridir.

İlk günlerinde Dreadnought, toplumdaki her kötülüğün çaresinin kadınlara oy hakkı vermek olduğuna inanıyordu. Bugün feministleri motive eden tam olarak aynı fikirdir (oy hakkı açıkça bir çözüm olmasa bile): eğer kadınlar daha fazla güce sahip olsaydı, toplum daha iyi bir yer olurdu. Fakat gerçekten, buna inanmak için elimizde nasıl bir kanıt var? I. Dünya Savaşı’ndan bu yana kadınların durumunu etkileyen ve görünüşte onlar için daha fazla özgürlüğe izin veren veya ulaşan tüm sözde “reformlara” rağmen, kadınların koşulları temelde hala aynı değil mi?

Bizim gibilere birkaç kinin hapı atsınlar diye, bir adama Sağlık Bakanı olması için yılda 5.000 sterlin verin, yılda kişi başı 500 sterlin alan bir kadro oluşturun! Kapitalist sistem altında yaşarken Sağlık Bakanlığı’nın faydası nedir?” (alıntı: WD, 2 Kasım 1918)

Belki bu soruya kapsamlı bir cevap değil ama kesinlikle açıklayıcı bir cevap!

Dreadnought bu fikri reddetmeye başladığında, bunun sebebi kız kardeşlik fikrinin farklı kadın grupları arasındaki fazlasıyla gerçek maddi ayrımları gizlediğini görmesiydi. Sadece savaşı destekleyenlerle, savaşa karşı çıkanlar arasında değil, bu grupların özünde farklı çıkarlara, yani farklı parasal ve sosyal hırslara sahip olduğu her konuda. Bu akılda tutularak, kadınları birleştirme girişimi hakkında söylenebilecek en iyi şey, hayal kırıklığına mahkum olduğudur.

“Kadınlar ekonomik bir grup oluşturmaz; ve bu nedenle, mevcut koşullar altında dünya veya ulusal meselelerde birlikte hareket edemezler; çünkü bu tür konular ekonomik hususları içerir. İnsan toplumunun hızla ilerleyişinde, (doğrudan veya dolaylı olarak) aynı ekonomik motivasyonun etkisinde olanlar, sonunda kendilerini aynı bayrak altında yürürken bulurlar.” (F. Connor, WD, 13 Ağustos 1921)

Kuşkusuz, sınıf sınırlarını aşan ve tüm kadınları etkileyen bazı durumlar vardır, ancak ortak ekonomik koşulların çimentosu olmadan gerçek bir birlik olamaz. Temel gerçek şu ki, burjuva kadınları ve işçi sınıfı kadınları birbirinden ayrı dünyalar yaşıyor ve bu topluma verdikleri tepkiler tamamen zıt.

Şu ana kadar anlatılanlardan, Dreadnought’un devrimci siyaseti kucakladığında, kadın sorununu katiyen göz ardı etmediği açık olmalıdır. Aksine, işçi sınıfı kadınlarına yönelik müdahalenin, devrimci hareketin kapsamlı müdahalesinin önemli bir parçası olarak görülmesini sağlamak için büyük özen gösterdi. Bu sorun üzerine endişeleri parlamentoda, Labour Party’de ve sendikalarda faaliyet göstermeyi reddetmeleriyle hemen hemen aynıydı: reformizmin ve reformist amaçların reddedilmesi ve devrimci pratiğin kurulması. İşçilerin öz örgütlenmeleri vurgulanıyordu. Bu müdahalenin bir örneği için, ‘Soviets of the Street [Sokak Sovyetleri]’ başlıklı makalede, Sylvia Pankhurst, 1. Dünya Savaşı’nın sonunda türeyen ve Londra boyunca sokaktan sokağa yayılan barış partilerini, Rus kadınların sovyetlere katılımıyla kıyasladı. Devlet bu partileri engellemeye çalıştı ancak yayılmasına engel olamadı. Normalde bu tür herhangi bir şeyden sorumlu olmayı seven Kilise ve hayır işleri çalışanları (bugünün sosyal hizmet uzmanları?) “Şaşkınlıkla bakakaldılar”:

“Sovyet devrimi yaklaşıyor, ancak işçi kadınlar sokak komitelerini kurmak için onu beklememeli. Sokak komiteleri, annelerin işyeri komitesidir, çünkü onların işyeri sokaklar ve evlerdir. Bir an önce sokak sovyetlerini başlatmalılar… Kadınlar, kendilerini ve ailelerini korumak ve işçi sınıfının genel mücadelesine yardım etmek, devlet iktidarını ele geçirmek ve ücretli köleliğe, yoksulluğa, zenginin hükmüne son vermek için örgütlenmeliler… İşçi kadınların yapması gereken ilk şey örgütlenmektir; kendi sokak toplantılarını düzenlemek ve kendi sovyetlerini kurmak.” (SP, WD, 27 Mart 1920)

Bugün sovyetler yakın bir olasılık değil, ancak devrimci bir dönemdeyiz⁶ ve son zamanlarda toplumsal mücadelelerin tırmanmaya ve gerçekten de meydana gelen büyük grev dalgalarının bir parçasını oluşturmaya eğilimi var. Bu nedenle, solcu ve liberal liderliğin dışında, işçi sınıfı kadınlarına, proletaryanın öz-örgütlenmesine aktif olarak katılma çağrısı önemini sürdürüyor.

Son olarak, Sylvia Pankhurst, hiçbir zaman ayrı bir kadın örgütünün gerekli olduğunu öne sürmedi. İşçi sınıfı kadınlarının kendine özgü koşullarla karşı karşıya olduğunun farkındaydı, fakat bu toplumun genel sınıfsal ayrılığının bir parçasıydı, ve bu durumdan doğan mücadelelerde yer alacaklarsa, onların yeri her şeyden önce, komünist devrime doğru “işçi sınıfı erkek kardeşleriyle yan yana yürümekti”. Bu amaca ulaşmak için gerekli olan, bilinçli erkek ve kadınların birleşmesidir. Bu, tüm toplumsal gerçekliğin bir bilincidir, basitçe cinsiyet ayrımının değil. Bunun altında yatan, Sylvia’nın kadınların kurtuluşunun yalnızca komünist devrimle meydana gelebileceğine dair farkındalığıdır. Bugünün solcuları ve feministleri, kadın özgürlüğünün ‘devrimden’ önce ya da sonra gelip gelemeyeceği konusunda çekişiyorlar, ancak açık olmak gerekirse, ilişkileri değiştiren bitmek bilmeyen teoriler değildir.⁷

İşçilerin başlıca ayaklanmalarına ve mücadele dalgalarına yakından bakın, proleterlerin birbirlerine karşı davranışlarındaki değişiklik ortadadır. Bu tür mücadelelere kolektif katılım yeni ilişkiler gerektirir, çünkü hayati sorun olan mücadelelerin başarısıdır, ve efektif örgütlenme ihtiyacı kapitalizmin desteklediği cinsiyet bölünmelerinin üstesinden gelme eğilimindedir. İşçi kadınlar ve erkekler için kurtuluş her şeyden önce komünist devrime doğru pratik adımlar atarak ve bir insan topluluğu (world human community) yaratarak çözülecek pratik bir sorundur.

Workers’ Dreadnought 1924’te yok oldu. Sylvia Pankhurst’ün daha sonraki hayatında sol komünist hareketin bir parçası olarak kalmamış olması, hayatının bu döneminde feminizme yönelik eleştirilerinin göz ardı edilmesine yol açmamalıdır. 1914 ve 1924 arasında Dreadnought’un varlığı devrimci dalga dönemine, devrimcilerin en güçlü ve net oldukları döneme tekabül ediyordu. 20’lerin ortalarında sınıfın devrimci mücadeleleri gerilemedeydi ve devrimcilerin seçenekleri ya karşı devrimcilere gitgide daha çok taviz vermek ya da siyasete inancını yitirmek oldu. 20’lerden çok çok az devrimci grup hayatta kaldı. Bu üzücü olsa da, anlaşılabilir ve aslında kaçınılmaz bir şeydi.⁸

DS

*ICC’nin Sylvia Pankhurst- From Feminism to Left Communism adlı yazısının çevirisidir.

[1] Suffragette, orta sınıf destekçileri yerine Londra’nın Doğu Yakası’nda, işçi sınıfından bir grup kadının deneyimlerine odaklanması açısından ilginç bir film. Demokratik devletin, barışçıl protestoculara ve açlık grevi yapan mahkumlara karşı uyguladığı acımasız şiddetle birlikte politik faaliyetinden şüphelenilen herkesi gözetlemesini etkili bir biçimde tasvir ediyor.

Bununla birlikte, hikayenin geçtiği yere rağmen, o dönemdeki işçilerin daha geniş hareketinden veya mücadelelerinden bahsedilmiyor, bu sırada Doğu Londra Süfrajetleri Federasyonu’nu kuran Sylvia Pankhurst’ten yalnızca bir kez bahsediliyor, onda da yalnızca başkanlığın ‘doğrudan eylem’ politikasıyla olan anlaşmazlığından bahsedilmesi, onun ya bir muhafazakar ya da bir pasifist olduğu anlamının çıkarılmasına neden oluyor. En önemlisi, film süfrajet Emily Davidson’un 1913'teki yüksek profilli ölümüyle sonlandırılarak, tüm savaş sorununu ve Süfrajet hareketindeki bölünmeyi ele almaktan kaçınıyor.

[2] Eksik liste şunları içeriyor: Sheila Rowbotham ve Barbara Winslow, Sylvia Pankhurst- Sexual politics and political activism (1996); Mary Davis, Sylvia Pankhurst: A Life in Radical Politics (1999); Shirley Harrison, Sylvia Pankhurst: The Life and Loves of a Romantic Rebel (2003) ve Sylvia Pankhurst: The Rebellious Suffragette (2012); Katherine Connelly, Sylvia Pankhurst: Suffragette, Socialist and Scourge of Empire (2013).

[3] ICC’nin bu olayla ilgili yazısına bakınız, Hands off Sylvia Pankhurst!

[4] Asıl plan üç tane üretmekti, ama yalnızca iki tanesi yayınlandı, WR 33 ve 34’te. Burada ikisi, tek bir makale olarak, kısmen düzeltilmiş halde sunuluyor.

[5] Editörün notu: Aslında bu üçüncü makale hiç yayınlanmadı, ancak Workers’ Dreadnought’un, Britanya’da bir Komünist Parti kurma görüşmelerindeki ve Üçüncü Enternasyonal içindeki sol muhalefetin bir parçası olarak rolü, ICC’nin kitabı The British Communist Left’te, daha kapsamlı bir şekilde ele alınmaktadır.

[6] Editörün notu: Bu makale Britanya’da ve başka yerlerde kitlesel mücadelelerin yaşandığı ve sürekli büyüyen, gelişen bir dalga görünümü verdiği bir dönemde yazılmıştı. Sınıflar arasındaki güç dengesi üzerine düşünmeye başladıkça, ICC devrimci sonucun hiçbir şekilde peşin bir kaderi olmadığını açık hale getirmek için tarihsel gidişatın nitelendirmesini “devrime doğru rota”dan “sınıf çatışmaları rotasına”na değiştirdi. ICC, aynı zamanda sınıf mücadelesinin lineer, şematik görüsüne açık kapı bırakan belirsizlikleri eleştirme sürecindedir ve 68'in Mayıs ayından ve hepsinden önemlisi, 1980'lerin sonunda başlayan ayrışma aşamasından bu yana proletaryanın yaşadığı zorlukları, yenilgileri ve geri çekilme dönemlerini yeterince teşhis edememiştir.

[7] Editörün Notu: Bu doğru, ancak buradaki asıl mesele başlı başına kuramlaştırmadan çok, solcular ve feministler tarafından yapılan bu tür kuramlaştırmaların burjuva doğasıdır.

[8] Editörün Notu: Kapitalist karşı devrim sürecinde devrimci grupların kaybolması kaçınılmaz değildi ve bazı küçük gruplar Britanya’da bile hayatta kaldı (bkz. British Communist Left). Asıl problem, Pankhurst ve Dreadnought grubunun devrimci dalgada işçi sınıfının uğradığı yenilginin derinliğini, ve ders çıkarmak için bir fraksiyon olarak çalışmak gerektiğini fark etmemeleriydi.

Rubric: 

Communist Left in Britain