2012 - Aralık

Kemalizme Karşı Komünizm (6)

 

 

 

 

 

 

Bakü'den Karadenize: 'Uyanan Esirler'in 10 Eylül Trajedisi

Sovyet Rusya sınırları dahilinde örgütlü olan Türkiye Komünist Teşkilatı, ismindeki Türkiye ifadesinden de anlaşılabileceği üzere, kuruluşundan beri Türkiye'de faaliyet gösteren bir yapıya dönüşmek gibi bir hayale sahipti. Komünist Enternasyonal de Türkiye'de faaliyet göstermeyi önemli görüyordu. Bu dönemde Türkiye, Ortadoğu geneline yayılmak için en önemli nokta olarak görülüyor, Orta Doğu'da Komünist Enternasyonal'in varlığını geliştirebilmek için Türkiye'de güçlü bir örgütlenmenin gerekli olduğu düşünülüyordu ki bu, esasında Bolşeviklerin ulusal soruna dair politikaları engeline takılmasa başarılı bir strateji olabilirdi. Bu amaç doğrultusunda Türkiye Komünist Teşkilatı en uygun araç görüntüsü vermekteydi. Ayrıca, Müslüman Komiserliği de Türkiye Komünist Teşkilatı ile yakın çalışmaktaydı. Örgütün Yeni Dünya isimli yayınının 1920'nin Eylül ayına kadar çıkan 11 sayısının her birinin 2,000 tanesi Türkiye'ye gönderilirken yalnız 1,000 tanesi Azerbaycan'a, 350 tanesi Türkistan'a ve 350 tanesi Rusya ve İran'a gönderilmekteydi.1 Bu, Türkiye'ye belirgin ağırlık verildiği, kullanılan yayınların yarısından fazlasının Türkiye'ye gittiğini göstermekteydi. Türkiye'ye sadece düzenli yayınlar da gönderilmeyecekti – ayrıca Türkiye Komünist Teşkilatı'nın üyeleri, örgütün kuruluşunun ardından ülkede belirli bölgelere savaş esirleri arasından çeşitli kişiler de burada çalışma yapmaları amacıyla Türkiye'ye gönderileceklerdi. Bu kişilerin görevleri, gittikleri yerelliklerde varsa komünist fikirlere yakın mevcut örgütlenmelerle temasa geçmek, yoksa komünist gruplar oluşturmaktı.

Türkiye Komünist Teşkilatı, Komünist Enternasyonal'in gözünde, Türkiye'deki hareketi yönetecek liderleri içerisinde barındıran örgüttü. Öte yandan örgütün Türkiye'ye dair görüşleri, Türkiye içerisinde faaliyet gösteren militanların görüşlerinden ciddi bir şekilde ayrılmaktaydı. Komünist Enternasyonal İkinci Kongresi'nde, Türkiye Komünist Teşkilatı adına konuşan İsmail Hakkı Kayserili, şöyle konuşacaktı:

Türkiye'nin Avrupa kapitalistleri tarafından bölüşülmesinden sonra, Türk halkı  İngiliz ve Fransız kapitalistlerinin gerçek yüzünü görünce – bu andan itibaren  Türkiye'de yeni bir hareket başlamaktadır, bir kurtuluş hareketi. Şimdi demokratik  partilerin önderlik ettiği Anadolu hükümeti, Türkiye'nin Batı tarafından uğratıldığı  hayasız sömürüye en iyi cevaptır. İstanbul'un işgali, bardağı taşıran son damla oldu  ve harekete hız verdi. Bütün Batı düşmanı güçleri çevresinde toplayan ve  emperyalizme karşı öteden beri nefret duygularıyla dolup taşan Anadolu'daki  devrimci hükümet, şimdi Avrupa Emperyalizmine karşı bir savaşıma girişmeye  hazırlanmaktadır. Türkiye'nin emekçi kitleleri, bir daha Batı'nın baskısına boyun  eymeyeceklerdir. Emekçi Türkiye'nin en iyi dostu olan Rus Devrimi sayesinde Türk  ulusu kısa zamanda tam özgürlüğe kavuşacak ve öteki ülkelerin işçi kitleleriyle birlikte  dünya emperyalistlerine karşı güçlü bir savaşıma başlayacaktır.2

Oysa tam da Komünist Enternasyonal İkinci Kongresi'nin gerçekleşmekte olduğu kongrede Anadolu'da kurulan Türkiye Komünist Partisi'nin Kemalist hükümete ve ulusal kurtuluş hareketine bakışı, yukarıda ifade edilen görüşlerin tam zıddıydı. Bakü Doğu Halklar Kongresi'nde de Türkiye Komünist Teşkilatı heyeti benzer bir tutum içerisinde olacaktı. Kongre'de, yazdığı mesaj okumadan önce bir balkonda gözükerek kalabalığı selamlayıp yerine dönen Enver Paşa, Türkiye Komünist Teşkilatı tarafından şiddetl bir biçimde protesto edilecekti. Öte yandan Enver Paşa'ya karşı yapılan protestolar milliyetçi içerikliydi; belliydi ki Türkiye Komünist Teşkilatı'nın ne Radek'in Enver ve Talat Paşalarla görüşmesinden, ne de Talat Paşa'nın ağırlığından dolayı bu noktada Enver Paşa'nın da Mustafa Kemal'i destekliyor olduğundan haberleri yoktu. Örgütün onbeş-yirmi kişilik heyeti şöyle itirazlar edeceklerdi:

O bir katildir, ona söz yok! Zinoviev yoldaş, ona söz vermeyin! O kimin namına  konuşacak? Öldürttüğü binlerce Türkün namına mı yoksa ölümle karşı karşıya  bırakarak kaçtığı Türkiye vatandaşı ve Türkiye namına mı? Paşa diye kendini satan  bu adam, Türkler adına tek bir söz dahi konuşamaz. Mustafa Kemal gibi Milli  Mücadele kahramanları arasında değil de, buralarda ne işi var? O, onların arasına  da giremez, çünkü onların da düşmanıdır. O, yıkılan saltanatını, dağılan haremini,  kaybettiği kadın bacaklarını ve Padişahını arıyor. Padişah devrildi, saltanat yıkıldı,  artık söz Türk milletinindir, ona söz yok!”3

1 ile 7 Eylül tarihleri arasında gerçekleşen Bakü Doğu Halklar Kongresi'nden üç gün sonra aynı şehirde Türkiye Komünist Teşkilatı'nın Birinci Kongresi'si gerçekleşecekti. Tam oy sahibi 32, danışmacı oyu sahip 42 kişiyle toplam 74 delegenin mevcut bulunduğu kongre, şehirdeki Kızıl Ordu klübünde yapılmıştı. Kongre, 10 Eylül 1920, Cuma günü saat 5 sularında, Mustafa Suphi'nin alkışlar ve mızıka ile çalınan Enternasyonal marşı eşliğinde, delegeleri Türkiye Komünist Teşkilatının Birinci Kongresi'ni açmaktan duyduğu mutluluğu ifade edişiyle başlayacaktı.4 Birden fazla açıdan hatalı bir biçimde, Türkiye Komünist Partisi'nin kurulduğu tarih olarak bilinen 10 Eylül'de, 1918'den beri mevcut olan Türkiye Komünist Teşkilatı'nın Birinci Kongresi olarak açılacak olan bu kongre, sona erdiği 16 Eylül tarihinde gerçekten de Türkiye Komünist Fırkası isimli bir örgütün Kuruluş Kongresi olarak kapanacaktı. Öte yandan kurulan, komünist adını taşıyan ne ilk, ne de tek partiydi.

Kongre gerçekleştiğinde Türkiye Komünist Partisi'nin 14 Temmuz'da zaten kurulmuş olduğu bilinmiyordu. Öte yandan belki bu bilinse bile partinin bu kongrede 'yeniden' kurulmasına engel olunamazdı, zira Komintern Türkiye Komünist Teşkilatı'nın merkezinde olduğu bir parti isteyecekti. Kongrede, Türkiye Komünist Teşkilatı haricinde tek bir yapılanmanın delegeleri mevcuttu: İstanbul'da bulunan ve esasında bir aydın çevresi olan Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Partisi. Ethem Nejat ve Hakkı Hilmioğlu bu partiyi temsilen Bakü'deydiler. Ciddi bir kısmı partiyi terk ederek Anadolu'daki milliyetçilere katılmış olan İşçi ve Çiftçi Partisi, radikalleşmişti, ve şimdi Alman bağımsız sosyalistlerinin etkisini reddediyor, fakat bir yandan da doktrinini İkinci Enternasyonal misali ortodoks marksizm olarak tanımlıyordu.5 İşçi ve Çiftçi Partisi haricinde, Türkiye Komünist Teşkilatı'nın Karadeniz bölgesinde oluşturduğu gruplar da kongrede temsil ediliyorlardı.6

Esasında Mustafa Suphi ve arkadaşları, Kongre'de Türkiye Komünist Teşkilatı'nın Türkiye Komünist Fırkası ismini almasını zaten planlamışlardı. Ethem Nejat ve Hakkı Hilmioğlu, kendi gruplarının kongre sırasında Türkiye Komünist Fırkası ismini almış örgüte katılması ve böylelikle komünistlerin birliğinin sağlanması için bir teklif sundular ve teklif oybirliği ile kabul edildi. Kongrede Mustafa Suphi, Ethem Nejat, İsmail Hakkı Kayserili, Hakkı Hilmioğlu, Süleyman Nuri gibi isimler merkez komiteye seçildiler.7 Mustafa Suphi partinin başkanı, Ethem Nejat ise genel sekreteri olacaktı. Kongrenin programında Komintern'in genel çizgisinin etkileri net bir biçimde görülmekteydi. Haliyle, Türkiye Komünist Fırkası'nın Kemalistlere yönelik alacağı karar da bu hareketi desteklemek ve yüceltmek biçimindeydi:

Anadolu'da devam eden milli devrimci hareketin tüm dünya emperyalizmine karşı  mücadelesiyle bütün dünya proletarya hareketine yardım ettiğine kaniyiz, bu milli  hareketin memleket dahilinde gelişmesi ve derinleşmesiyle, sınıf bilincinin meydana  gelmesine hizmet ettiği ve böylece yarınki toplumsal devrime uygun bir alan  hazırladığı kesindir.

Türkiye Komünist Fırkası bir taraftan Türkiye'de emperyalizme karşı olan bu  hareketin derinleşmesine yardım etmekle beraber diğer taraftan rençber, işçi halkın  asıl maksadı ve son emeli olan çalışanlar hakimiyetini elde etmek esaslarını  hazırlamak için uğraşacaktır.8

Kongre'de Ermeni soykırımı da ele alındı. Ulusal sorun konusu ele alınırken değinilen bu konuya yönelik yaklaşım, şövenist bir tutum olmasa da, olanları Ermenilerin başlattığını öne sürüyor, dolayısıyla Türk burjuva propagandasının etkisinin bu militanlar üzerinde hala izler taşıdığını gösteriyordu. Bununla birlikte Salih Zeki Zor gibi, Ermeni soykırımında 200,000 insanın canına kıymış bir canavarın üyesi olduğu bir örgüt için, bu tutum yine bir hayli ileriydi:

Türk ve Ermeni halk arasına husumet sokmaktan çekinmediler. Tarih boyunca  beraber yaşayan bu iki milleti birbirine düşman ettiler. Her yerde ve her zaman ölen,  ezilen ve yaşama hakkından mahrum, fakir, çaresiz halklı. Avrupa emperyalizminin  bir neticesi olan Dünya Savaşı esnasında zavallı fakir Ermeni köylüsü yine İngilizlerin  yalanlarına, Taşnakların, papazların doldurmalarına alet oldu. Van ve Bitlis  taraflarında Müslüman fakir halkı kesmeye, evlerini yakmaya, mallarını  yağmalamaya başladı... Buna karşı İttihat ve Terakki hükümeti amansız davrandı,  Ermeniler tehcir edildiler; malları alındı ve gizli emirlerle büyük kısmı öldürüldü.9

Eylül 1920'de Bakü'de kurulan parti, özü itibarıyla Türkiye'nin yalnız Karadeniz bölgesinde birkaç ufak hücreye sahip bir örgütle, İstanbul'da bulunan küçük ve pasif bir aydın çevresinin birleşmesiydi. Türkiye'de gerçekten komünist faaliyet gösteren örgütlenmeler, kongrede bulunmuyorlardı. İstanbul'da büyük çoğunu Osmanlı sosyalist hareketinden gelen gayrimüslimlerin oluşturduğu Komünist Grup yeraltı faaliyeti içerisindeydi ve Türkiye Komünist Teşkilatı'nın gönderdiği temsilciler büyük ihtimalle bu grupla temasa geçmeyi dahi başaramamışlardı. Anadolu'da ise Türkiye Komünist Teşkilatını temsil eden ve Türkiye'ye geçer geçmez Kemalistlere ajanlık yapmaya başlamış olan Süleyman Sami Türkiye Komünist Partisi'yle temasa geçerek gerçekleşecek kongreye çağırmıştı, fakat Anadolu'daki parti maddi kaynak sıkıntısı çektiği için Bakü'ye temsilci gönderemedi. Kongre kurulduğunda haberi gelmemişti ama, Anadolu'daki parti kendisini Komünist Enternasyonal'in bir şubesi olarak görüyordu ve Bakü'deki örgütü tanımaya hazırdı. Öte yandan Bakü teşkilatı Anadolu'daki partiyle hiçbir zaman irtibata geçemeyecekti.10

10 Eylül 1920, Türkiye komünist hareketi için büyük bir talihsizlikti. Bir birlik kongresi olma iddiasındaydı, fakat Türkiye'de fiili olarak mücadele eden komünistleri dışarıda bırakıyordu. 10 Eylül'de birleşen, büyük ölçüde komünist hareketin milliyetçi yönü hala mevcut olan, Mustafa Kemal'i heyecanla destekleyen sağ kesimiydi. Bu noktada, İstanbul'daki dünya komünist hareketinin ve sosyalist hareketin tutumunu daha iyi bilen gayrimüslim komünistler de kağıt üzerinde Mustafa Kemal'i destekliyorlardı ama haliyle bunu milliyetçi damarlarını anti-emperyalist sloganlarla ifade etmek biçiminde yapmıyorlardı. Anadolu'daki parti ise Kemalist harekete tamamen karşıydı ki böylesi bir tutumu ilk ve en net geliştirenin, Mustafa Kemal ve hükümetini en yakından tanıyanlar olması şaşırtıcı değildi. Süleyman Nuri'nin ifadesiyle 'uyanan esirler' iyi niyetliydiler, ama bu kongre onlara da fayda getirmeyecekti. 10 Eylül Kongresi'nin kazananı, bu kongrede mevcut bulunmayan bir kişi olacaktı. Tarihin bir cilvesi, bu kongrede Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Partisi delegelerinin mevcut olması bu partinin İstanbul'daki genel sekreterinin uzun yıllar boyunca İstanbul'da ve Türkiye'de Komintern'de, Enternasyonal'in resmi şubesinin lideri olarak tanınmasına neden olacaktı. Zayıf, etkisiz ve hareketsiz bir aydın çevresinin genel sekreteriyken parmağını bile kıpırdatmadan kendi başına hiçbir şekilde elde edemeyeceği böylesi bir konuma kavuşan bu adamın adı, Şefik Hüsnü'ydü.

Kongre'nin ardından Mustafa Suphi ve ekibi, Türkiye'ye dönme planları yapmaya başladılar. Şüphesiz Mustafa Suphi, Lenin'in Şubat Devrimi'nden sonra Türkiye'ye döndüşünün hikayelerini duymuştu ve ona göre Mustafa Kemal hareketi Türkiye'de bir milli devrim yapıyordu. Mustafa Suphi şüphesiz bu hareketin bir parçası olmak ve nihayetinde hareketi 'derinleştirerek' başına geçmek hayalleri kuruyordu. Öte yandan Mustafa Suphi'ye göre bunlar çok uzun vadeli planlardı, bu yüzden Suphi Mustafa Kemal'e desteğinde de samimiydi. Ona göre TBMM, sovyetlere benzer bir yapılanmaydı, Mustafa Kemal büyük işler yapmaktaydı, Anadolu hükümetiyle ve meclisle temasa geçmek gerekliydi.11 Bu nedenle, Türkiye Komünist Teşkilatı döneminde Mustafa Kemal ile temasa geçmiş olan Mustafa Suphi, Ethem Nejat'la birlikte Bakü'de kurulan Türkiye Komünist Fırkası'nın Merkez Komitesi adına Mustafa Kemal'e resmi bir mektup kaleme alacaktı:

Teşkilatımız Bakü Kongresinde bir program ve teşkilat nizamnamesini kabul ile fırka  haline geldikten sonra, memlekette takip edeceği siyaseti belirlemiştir. TKF TBMM  Hükümetini emperyalist devletlerle savaş halinde bulunduğu müddet içerisinde bütün  kuvvetiyle destekleyemeye, savaş cephelerinde zaaf ve dağılmaya neden olacak her  türlü haddini bilmezlikten kaçınmaya karar verdiği gibi, zulüm ve yağmaya karşı  savaş hislerinin halk içerisinde derinleşmesini temin etmek üzere fırka faaliyetine  geçmeye gerek görmüştür ki, bunun yasal biçimde gerçekleşmesi için TBMM  Hükümetinin izni esirgemeyeceğini ummaktadır.12

Mustafa Kemal de, Mustafa Suphi'ye güven vermek ve onu etkilemek için elinden geleni yapıyordu. Bakü'deki Türkiye Komünist Fırkası kurulmadan önce, Mustafa Suphi'ye gönderdiği bir mektupta Mustafa Kemal şöyle yazmıştı:

Memleket ve milletimiz her taraftan emperyalist ve kapitalistlerin hücumlarına  maruz kaldığı gibi fiilen bunlara katılan İstanbul hükümetinin padişahına atfen ülke  dahilinde işlenen fesatlıklara, sürekli ortaya çıkan yerel isyanlara dar karşı koymak  mecburiyetindedir (...) Bu gerekliliği gözönünde bulunduran TBMM toplumsal  devrimi sükunetle ve esaslı surette uygulamaktadır.

Amaç ve prensip itibarıyla bizimle tamamen ortak olan Türkiye Komünist  Teşkilatı'ndan maddi ve manevi olarak hakkıyla faydalanabilmemiz için teşkilatınızın  özel olarak TBMM Başkanlığıyla irtibat kurması ve sürdürmesi gereklidir. Türkiye  içinde kurulabilecek her tür teşkilat ve devrimcilik ancak bu kanal vasıtasıyla  yapılabilir.13

Esasında, Mustafa Kemal'in Mustafa Suphi'yi etkilemek için bu kadar dil dökmesine de pek gerek olduğu söylenemezdi. Mustafa Suphi, Kemal'e inanmaya dünden hazırdı ve parti kurulduktan sonra Anadolu'ya gitme planları yapmaya başlayacaktı. Öte yandan Bakü örgütünde Mustafa Suphi'nin milliyetçiliğe dair tutumuna ve Mustafa Kemal'e duyduğu güvene sıcak bakmayan, Anadolu'ya açık şekilde geçmenin tehlikeli olduğunu söyleyenler de vardı. Bu çizgiyi savunanların başında Süleyman Nuri geliyordu. Süleyman Nuri Türkiye Komünist Teşkilatı'nın Anadolu'ya göndermiş olduğu kişilerdendi ve burada Salih Hacıoğlu ile görüşmüş, Salih Hacıoğlu da Mustafa Kemal'in bir diktatör olduğunu, hiç kimseye Bir şey yaptırmamak istediğini, Odessa'dan gelen bir işçi temsilcisinin Bolşevik olduğunu söylediği halde işkencede öldürüldüğünü anlatmıştı. Süleyman Nuri Mustafa Kemal'in komünizme karşı olduğu kanaatindeydi ve ona göre bu şekilde Anadolu'ya gitmek, büyük bir tedbirsizlik olurdu.14 Türkiye'den sınırdışı edilmiş ve Bakü'ye dönmüş olan Şerif Manatov da Mustafa Suphi'yi benzer şekilde uyaracaktı. Manatov ölümünün beşinci yılında Mustafa Suphi'ye dair kaleme aldığı bir yazıda, Mustafa Suphi ile aralarında geçen konuşmayı şöyle aktaracaktı:

Suphi Türkiye'ye gitmek fikriyle hastalanmış, fakat bir parça tereddüt ediyordu.

Kemal tarafından benim tutuklanmam ve Türkiye'den sınırdışı edilmem meselesi onun  tereddütünü daha da arttırdı.

Fakat 'ben Kazım Karabekir Paşa ile yazışıyorum, o beni davet ediyor' diyordu.

'Türk paşalarını siz bilmiyor değilsiniz. Onların sözüne inanmaya gelmez. Onlar eski  kurtlardır' diye benim tarafımdan edilen itirazdan sonra 'o halde biraz bekleyelim'  dedi.

Suphi'yi arkadaşlarından bir çoğunun daima Türkiye'ye gitmek için cesaretlendirdiği  anlaşılıyordu. Bir ay sonra (...) ben Karabekir'i Suphi'ye gayet uzman bir asker, pek  kurnaz bir diplomat diye tarif ettim. Fakat yoldaşları Suphi'yi Türkiye'ye gitmeye  tamamen ikna etmişler, tarafımdan verilen bilgilerin ona hiç etki etmediğini hissettim.  Artık Suphi Türkiye'ye gitmek için karar vermişti.15

Mustafa Suphi esasında bu uyarıların yanı sıra, şüphesiz Anadolu'daki Türkiye Komünist Partisi'nin siyasi olarak Kemalizme karşı tutum aldığını da duyuyor ve bundan rahatsız oluyordu. Kaleme aldığı bir yazıda, komünistler içerisinde Mustafa Kemal'e karşı olan eğilimden şöyle şikayet edecekti:

Şimdiye kadar Anadolu'da arasıra meydana çıkarak komünizmden bahseden bazı  kişilerin yeryüzünü birdenbire her türlü pislikten, her türlü zulüm, rahatsızlık ve  kıtlıktan temizlemek istemeleriyle ilgili, şüphesiz ki yüksek ve insani fakat aynı  zamanda aşırı ifadeleri hükümetin bazı kesimlerinde Türkiye Komünist Fırkası'nın  Ufak Asya'da toplumsal devrimin gerçekleşmesi için gerekli olan şartların  olgunlaştığını düşünmesi gibi yanlış bir fikrin doğmasına nede olmuştu. Diğer  taraftan Anadolu'da kalkışma hareketi başladıktan sonra Büyük Millet Meclisi içinde  eski politikacılarımız tarafından vücuda getirilen yeni parti ve zümrelerin, şahsi  mülkiyet meselesine bile değinmeksizin, sola doğru her adımda birkaç menzil  atlayıvermeleri, komünistlerden bazı yoldaşların 'yine mi suni ve yalancı hareketler  karşısında bulunuyoruz?' kuşkularını uyandırmıştı. Biz ise bu yanlış düşünce ve fena  anlayışların yeri olmadığını, Ufak Asya'da başlayan hareketlerin ise doğallığını iddia  ediyoruz. Rusya'da başlayarak Avrupa ve Amerika içlerine doğru dalgalanıp ilerleyen  toplumsal hareketin, Rusya'nın karşısındaki Ufak Asya'ya karşı etkisiz kalması  mümkün müdür? Büyük Millet Meclisi'nin esas teşkilatı olan halkçı ve halk zümreleri  partisi de, işçi ve ırgat devriminin – bolşevizmin – rüzgarı içinde doğmuş birtakım  hücrelerdir.16

Mustafa Suphi, Kemalist harekete karşı çıkan komünistlerin iyi niyetli, ama gerçekçilikten uzak, saf ve hayalci olduklarını düşünmüştü. Oysa ki çok kısa bir süre içerisinde ortaya çıkacaktı ki, Mustada Kemal'le iyi niyet temelinde birlikte çalışma düşüncesi, Anadolu'da toplumsal devrimin gerçekleşmesi düşüncesinden bin kat daha hayalci, Mustafa Suphi'nin Anadolu'ya elini kolunu sallayarak girme planı, Anadolu komünistlerinin Mustafa Kemal'e karşı tutumundan bin kat daha safçaydı. 

28 Aralık tarihinde, Ankara'ya gönderilen Sovyet Büyükelçisi Polikarp Mdivani ve heyetiyle birlikte, Mustafa Suphi ve içlerinde Ethem Nejat, Hakkı Hilmioğlu, Süleyman Sami ve Maksut Ekşi gibi isimler de olan arkadaşları Kars'a vardılar. Burada, 2 Ocak tarihinde Ankara hükümetinin Rusya'ya gönderdiği yeni büyükelçi Ali Fuat Cebesoy ile görüştüler. Bu görüşmede Mustafa Suphi, Ali Fuat Cebesoy'a şöyle söyleyecekti:

Üçüncü Enternasyonal Türkiye dahilinde mutlaka komünizmin kurulmasını kabul  etmiş değildir. Türkiye'nin toplumsal kaderi kendisine bırakılmıştır. Anadolu  hareketinin toplumsal bir devrim olmaktan ziyade, Türk milletinin emperyalist  düşmanlara karşı istiklal ve hürriyetini kurtarmasından başka bir şey olmadığına kani  bulunuyoruz. Türkiye'deki bey ve paşaları burjuva sınıfından görmüyoruz. Aksine halk  kitlelerinin en yakın yardımcıları olarak biliyoruz. Anadolu hareketini yönetenlerin ve  özellikle Mustafa Kemal Paşa'nın prensiplerini anlamaya çalışıyoruz.  Anlayabildiklerimizi kamusal siyaset açısından uygun görüyoruz.17

Mustafa Suphi'nin anlayamadığı, Mustafa Kemal'in prensipleri olmadığıydı. Mustafa Suphi ve kafilesi, Kars'tan Erzurum'a geçtiler. Bir noktada Erzurum'da Erzincan merkezli bir şura hükümeti hakim olmuştu, fakat artık Erzurum'da düzen hüküm sürmekteydi. Anadolu ve Rumeli Mudafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Erzurum şubesi olan Erzurum Müdafa-i Mukaddesat Cemiyeti'nin provokasyonuyla Erzurum'da nüfusun bir kısmı galeyana gelerek Mustafa Suphi ve arkadaşlarına salldırdı. Burada Kazım Karabekir'le görüşen Mustafa Suphi, ufak gruplar halinde hareket etmeyi düşündü, fakat Kazım Karabekir'in cevabı ya birlikte gidersiniz ya da geri dönersiniz oldu. Mustafa Suphi ve arkadaşları buradan Trabzon'a devam ettiler.18 Kemalist ajan Süleyman Sami, etkisi altına aldığı bir merkez komite üyesi olan Mehmet Emin'le birlikte Maçka'da kafileden ayrılmıştı.19 Burada da, Yahya Kahya isimli bir çetecinin başını çektiği Trabzon Müdafa-i Hukuk Cemiyeti benzer bir provokasyon yaptı. Bu noktadan sonra, geri dönmeye karar veren Mustafa Suphi ve on dört yoldaşı, 28 Ocak'ı 29 Ocak'a bağlayan gece, bir tekneyle Karadeniz'e açıldılar. Yahya Kahya'nın adamları da başka bir tekneyle Mustafa Suphi'lerin teknesinin peşine düştüler ve denizde onları yakalayarak, hepsi silahsız olan onbeş komünisti katlettiler.20 Yahya Kahya, Mustafa Kemal'in koruması ve tetikçisi olan Topal Osman'ın adamıydı. Dahası, Mustafa Kemal 22 Ocak 1921 tarihinde, TBMM'nin konuyla ilgili gizli oturumunda, bir kısmı hala sansürlü olsa dahi yeterince açıklayıcı olan şu sözleri söylemişti:

Vaktiyle Baku’da Mustafa Suphi başkanlığında bir heyetin memlekete gelmek  isteğinde bulunduklarından, bunların bir komünist partisine bağlı olduklarından bizi  haberdar etmişlerdi. Bu Mustafa Suphi’nin ahlakı hakkında bilgi sahibi olan bir çok  arkadaşlarımız var. Saygıdeğer Erzurum halkı bunu en yakından tanıyanlardır.  Halbuki Mustafa Suphi son zamanlarda memleketimize gelmek üzere bulunuyordu.  Bunların bir kısmını sahil yolula göndermişler, kendisi de Kars üzerinden gelmek  istiyordu. Bunu haber alan Erzurumlular böyle bir adamın memleket dahiline  girmesinden son derece heyecanlanmışlar ve memlekete sokulmaması için  girişimlerde bulundular. Resmi makamlara başvurdular. Bu adam memleketimize  girerse parçalarız.
(...)
Bendenize gizli olarak başvurmuştu ve diyordu ki... ahalinin tezahüratı karşısında  mümkün değildir. Kendisi sonradan sınır dışına çıkarılmak üzere koruma altında sınır  dışına... Benim de görüşümü soruyordu... Geldiği sanılan bir adamın memleket  dahilinde serbest bırakılması... Erzurumda uygulanması tasarlanan... uygun buldum  ve kendilerine yazdım. Bu telgraf da ondan sonra geliyor.
21

Onbeşlerin katledilmesinden bir süre sonra, Yahya Kahya TBMM Reisi Mustafa Kemal imzalı şu telgrafı alacaktı:

Vatansever hissiyat ve eylemlerinize teşekkür ederim.22

Mustafa Kemal'in farkında olmadığı şuydu ki eğer Mustafa Suphi ve yoldaşları katledilmeyip Ankara'ya ulaşsalar, ve çizgilerini buradaki komünist harekete kılmayı başarsalar, hareket güçlenmekten ziyade, siyasi olarak zayıflardı. Fakat Mustafa Suphi bile, Bolşeviklerle yakın ilişkilerinden ve Ekim Devrimi'ne katılmış olmasından dolayı, Kemalist burjuvazi için bir tehditti. Daha önce Kemalistlerin yaptığı hiçbir eylem Bolşeviklere Mustafa Kemal ve yandaşlarının nasıl bir siyaset izlediğini göstermemişse, onbeşlerin katli gözlerini açmalıydı. Fakat Bolşevikler, ulusal sorun politikalarının diğer bütün olumsuz sonuçları gibi, bu cinayetlere de kayıtsız kalacaklardı. Ulusal kurtuluş hareketlerine destek politikasının Türkiye'deki komünist faaliyetlere ve sınıf mücadelesine vereceği zarar daha yeni başlıyordu.

Gerdûn

1Suphi, Mustafa. “Türkiye Komünist Teşkilatı Merkezi Heyeti'nin Faaliyeti Hakkında Bakü Kongresinde Mustafa Suphi'nin Raporu”. Mustafa Suphi ve Yoldaşları. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. s. 106

2Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 207-8

3Topçuoğlu, İbrahim. “Neden 2 Sosyalist Partisi 1946: TKP Kuruluşu ve Mücadelesinin Tarihi 1914-1960”, Eser Matbaası, 1976. s. 68-9

4Tunçay, Mete. Eski Sol Üzerine Yeni Bilgiler. İstanbul: Belge Yayınları, 1982. s. 53

5Tunçay, Mete. Eski Sol Üzerine Yeni Bilgiler. İstanbul: Belge Yayınları, 1982. s. 121

6Suphi, Mustafa. “Türkiye Komünist Teşkilatı Merkezi Heyeti'nin Faaliyeti Hakkında Bakü Kongresinde Mustafa Suphi'nin Raporu”. Mustafa Suphi ve Yoldaşları. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. s. 105

7Tunçay, Mete. Eski Sol Üzerine Yeni Bilgiler. İstanbul: Belge Yayınları, 1982. s. 130, 134

8Tunçay, Mete. Eski Sol Üzerine Yeni Bilgiler. İstanbul: Belge Yayınları, 1982. s. 65-6

9Tunçay, Mete. Eski Sol Üzerine Yeni Bilgiler. İstanbul: Belge Yayınları, 1982. s. 88

10Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 167-8

11Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 227-8

12Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 233

13Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 230

14Dervişoğlu, Sinan. “28 Kanunisani’yi Unutma! ‘Dönüş Belgeleri’ Üzerine.” Fabrika. Nisan 2004. s. 49

15Manatov, Şerif. “Mustafa Suphi Beş Sene Evvel Moskova'da”. Mustafa Suphi ve Yoldaşları. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. s. 27-8

16Suphi, Mustafa. “Büyük Millet Meclisi Hükümeti ve Komünist Fırkası”. Mustafa Suphi ve Yoldaşları. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. s. 87-8

17Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 230, 233

18Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 229, 234-5

19Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 168, 175

20Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 236-7

22Kutay, Cemal Tarih Sohbetleri Mecmuası, sayı 8,, Mayıs 1968, İstanbul. s. 227

 

Tags: 

Rubric: 

Türkiye Komünist Partisi’nde Sol Kanat

Komünist Sol ve Enternasyonalist Anarşizm, Bölüm 2: Tartışmanın Zorlukları ve Onları Aşmak

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde, enternasyonalist anarşizm ile komünist sol arasında sahiplenilen belli başlı noktaları göstermeye çalışmıştık. EKA için, önemli farklılıkları es geçmeden, kritik olan nokta, işçi hareketinin bağımsızlığının savunusu konusunda kararlı oluşumuz noktası, “burjuvazinin ister 'faşist' burjuvaziye karşı 'demokratik' burjuvaziyi ya da sağa karşı solu veya İsrail burjuvazisine karşı Filistin burjuvazisini, vb. ya da 'ehven-i şer' olanı 'kritik' veya 'taktik' hiçbir yolla asla desteklememelidir” noktasıdır. “Böyle bir yaklaşımın iki somut ifadesi vardır:

  1. Kapitalist sistemi ya da ona benzeyen biçimdeki bir sistemi yöneten ya da savunan partilere herhangi bir seçim desteği vermeyi veya işbirliğini reddetmek (sosyal demokrasi, Stalinizm, 'Chavismo/Chavezcilik', vb.)

  2. Her şeyden önce, herhangi bir savaş esnasında, bu, uzlaşmaz bir enternasyonalizmde ısrar etmek, şu ya da bu emperyalist kamp arasında seçim yapmayı reddetmek demektir. 20. yüzyılın bütün emperyalist savaşları sırasında olduğu gibi Birinci Dünya Savaşı sırasında da, savaşan tarafları destekleyen bütün bu yapılar enternasyonalizmin durduğu yeri terkettiler, işçi sınıfına ihanet ettiler ve burjuva kampa entegre oldular.”

Teori ve pratikte bütün bu gerekli tutumları savunan herkes, aynı saflara, yani işçi sınıfı ve devrimin saflarına ait olduklarının bilincinde olmalılardır.

Bu saflarda, bireyler, gruplar ve eğilimler arasında gerektiği üzere fikir ve tutum farklılıkları bulunmaktadır. Uluslararası ölçekte, açık ve kardeşçe bir biçimde, ancak aynı zamanda hatalı ödünler vermeden tartışma yoluyla devrimcilerin proleter bilincin genel gelişimine katkı yapması mümkün olabilir. Fakat devrimciler bunu yapabilmek için, böyle bir tartışmanın önünde duran zorlukların kaynağını anlamaya çalışmalıdırlar.

Bu zorluklar, tarihin bir ürünüdür. 1917'de Rusya'da ve 1918'de Almanya'da başlayan devrimci dalga, Birinci Dünya Savaşı'na son verdi ancak burjuvazi tarafından altedildi. Korkunç karşı- devrim, devrimci gelgitlerin ön safında bulunan bu iki ülke proletaryasının üzerine Stalinizm ve Nazizm gibi en canavarca ifadeleriyle çöktü.

Anarşistler, kendisini marksist olarak adlandıran bir parti tarafından korkunç bir polis diktasının Ekim devrimi ülkesinde kurulmasını, marksist fikirlere yönelik yapılan eleştirilerin bir sağlaması olarak gördüler ve bu soruna 'anti-otoriterlik' ve 'merkeziyetçilik', devrimin hemen ertesi günü devleti bütün biçimleriyle ortadan kaldırması, özgürlük ilkesinin birinci değer haline getirilmesi üzerinden yaklaştılar. 19. yüzyılın sonunda, sosyalist partiler içerisinde reformizmin ve 'parlamenter alçaklığın' zaferi, anarşistler tarafından seçimlere katılımın reddedilmesinin bir doğrulanması olarak çoktan kabul görmüştü.[1] Aynısı, Stalinizmin zaferinde de yaşandı. Onlar için, bu rejim marksizmin 'doğuştan gelen otoriterliğinin' mantıksal bir sonucuydu. Özellikle, onlar Lenin ve Stalin'in uygulamaları arasında bir süreklilik gördüler çünkü sonunda ve devrimin hemen sonrasında siyasi terör, Lenin hala hayattayken gelişmişti.

Açıkçası, bunu ispatlamaya yönelik ortaya konulan argümanlardan bir tanesi olan 'süreklilik' meselesini kanıtlayan, 1918'in Bahar aylarında bazı anarşist grupların Rusya'da baskı altına alınarak gazetelerinin kapatılmasıydı. Ancak 'belirleyici' olan argüman ise Kronstadt ayaklanmasının, Lenin ve Troçki'nin başında bulunduğu Bolşevik iktidar tarafından Mart 1921'de kanlı bir biçimde bastırılmasıydı. Kuşkusuz, Kronstadt konusu oldukça anlamlıdır çünkü deniz kuvvetlerindeki işçi ve denizciler, burjuva hükümeti deviren ve sovyetlerin (işçi ve asker konseylerinin) önünü açarak iktidarı alan 1917 Ekim'in öncülerindendi. Ve onlar kesin bir biçimde, devrimin 1921'de 'partilere değil, bütün iktidar sovyetlere!' sloganıyla isyan eden en ileri bölüğüydüler.

 

Komünist Sol ve Rus Deneyimi

Komünist sol içerisinde, onun farklı eğilimlerinde bütün açıklığıyla şu belli noktalarda tam bir ortaklık bulunuyor:

  • Stalinizmin burjuva karşı-devrimci rolü;

  • 'Proleter anavatan' SSCB'nin savunusunun reddi ve özellikle SSCB'nin savunusu adı altında ya da hangi bahaneyle olursa olsun İkinci Dünya Savaşı'na katılımın reddi.

  • SSCB'yi iktisadi ve toplumsal bir sistem olarak kapitalizmin özel bir biçimi, onun en aşırı hali bir devlet kapitalizmi olarak karakterize etmek.

Bu belirleyici üç nokta üzerine, komünist sol enternasyonalist anarşistler ile fikir birliği içerisinde ancak Troçkistlerin Stalinist devleti 'dejenere olmuş işçi devleti' ve komünist partileri de 'işçi partileri' olarak gören, İkinci Dünya Savaşı'nda büyük çoğunluğunun (genel olarak Direniş saflarında) askere gönüllü olarak katılan anlayışının tamamen karşısındadır.

Diğer bir taraftan, komünist sol içerisinde 1917 devriminden Stalinizme giden yolun anlaşılması üzerine belli fikir ayrılıkları da bulunuyor.

Örneğin, Hollanda komünist solu ('konsey komünistleri' ya da 'konseyciler') Ekim Devrimi'ni, feodal Çarlık rejiminin yerine modern bir kapitalist ekonomiyi geliştirmeye daha yetkin burjuva devleti getiren fonksiyonu olan burjuva bir devrim olarak kabul ediyor ve devrimin başındaki Bolşevik parti, lider ve militanlarının gerçekten bilincinde olmadıkları, devlet kapitalizminin bir çeşidinin inşası için uğraşan özel tipte bir burjuva partisi olarak değerlendirmiştir. Bunların yanısıra 'konseyciler' için Lenin ve Stalin arasında bir süreklilik, öncekisinin 'mirasının sürdürülmesi' sözkonusudur. Bu anlamda, anarşistler ile marksizmden aldıkları referansları terketmeyen konseyciler arasında bir yakınlık bulunur.

Komünist solun diğer temel eğilimi olan İtalyan komünist solundan gelenler ise Ekim Devrimi'ni ve Bolşevik partisini doğası gereği proleter olarak görürler.[2] Bu eğilimin Stalinizmin zaferi olarak ifade ettiği konu Rusya'da devrimin yalıtılmasından, Almanya'da ve bütün diğer ülkelerdeki devrimci dalganın yenilgisinden ileri gelir. Hatta Ekim devriminden önce bile, bütün işçi hareketi ve anarşistler istisnasız, devrimin dünya ölçeğine yayılmaması halinde yenileceğini düşünmüştür. Ancak Rus devriminin trajik kaderini belirleyen tarihsel unsur, 'dışarıdan' (dünya burjuvazisi tarafından desteklenen Beyaz Ordular ile) değil, 'içeriden', işçi sınıfının iktidarı yitirmesinden, devrim ile gelen devlet üzerindeki kontrolü kaybetmesinden ve devrime öncülük eden partinin yozlaşması ve ihanetiyle devlet aygıtına eklemlenmesinden ileri gelmiştir.

Bunu söylerken, İtalyan solundan gelen farklı grupların, Bolşeviklerin devrimin ilk yıllarındaki uygulamaları üzerine yapılan tahlillerinde ortaklaşmadıklarını söylememiz gerekir. 'Bordigistler' için gücün tekelleşmesi, parti monolitizminin bir biçiminin tesis edilmesi ve hatta Kronstadt ayaklanmasının kanlı ezilişi eleştirilemez. Aksine, bu tür uygulamaları desteklerler ve enternasyonal olarak İtalyan sol eğiliminin 'Bordigistleri', birçok anarşist ve sol komünisti reddetmeye hizmet eder.

Ancak İtalyan komünist solu Bordigizme indirgenemez. (Daha sonrasında Komünist Sol'un İtalyan Fraksiyonu olacak olan) İtalya Komünist Partisi'nin Sol Fraksiyonu, Rus deneyiminin (Fransızca adı Bilan ya da Bilanço olan yayında) bir bilançosunun çıkarılması işini üstlenmiştir. 1945 ile 1952 arasında, (Internationalisme adlı yayını çıkartan) Fransa Komünist Solu (Gauche Communiste de France) bu işi devam ettirmiş ve 1975'te EKA'yı kuracak olan bu eğilim meşaleyi 1964'te Venezüela'da ve 1968'de Fransa'da eline almıştır.

Aynı zamanda İtalya'daki Enternasyonalist Komünist Partisi içerisinde de yeralan bu akım devrimin hemen başından yola çıkarak Bolşevik uygulamaların belli noktalarının eleştirisinin hayati olduğunu belirlemiştir. Özellikle, anarşistlerin kınadığı birçok konu, (Bilan'ın ve İtalyan Komünist Solu'nun da eleştirmeye devam ettiği gibi) bir parti tarafından iktidarın ele geçirilmesi, terör ve özelinde Kronstadt'ın bastırılması konuları örgütümüz tarafından, marksist bir bakış açısından ve hatta Lenin'in 1917'de yazılan 'Devlet ve Devrim'deki bakış açısından hareketle net bir biçimde hatalar ve hatta Bolşevikler tarafından işlenmiş suçlar olarak değerlendirilmiştir. Bu hatalar burada ayrıntısına giremeyeceğimiz ancak komünist sol ve enternasyonalist anarşistler arasındaki genel tartışmanın bir parçası olan çeşitli yollarla açıklanmıştır. Burada şunu demeliyiz ki; Rus devrimi, bir an için zafer kazanan (ve günümüze kadar tek olan) bir proleter devrimin tarihsel bir deneyimidir. Fakat bu deneyimin derslerini çıkartmak, 1930'lardaki Bilan'ın yaptığı gibi, devrimcilere kalmıştır. Bilan'a göre, “yenilginin nedenlerinin derinlikli biçimde kavranılması” temel bir gerekliliktir. “Ve bu kavrayış herhangi bir tabu ya da ötekileştirmeye izin veremez. Savaş sonrası olayların bilançosunu çıkartmak, aynı zamanda bütün ülkelerin proleterlerinin zaferinin temelinde yatan bir yöntemdir.(Bilan no. 1, Kasım 1933)

 

Anarşistler ve Komünist Sol

Karşı-devrim dönemleri, her zaman birleşmeye götürmez ya da hatta devrimci güçlerin yardımlaşmasını sağlamaz. Bir bütün olarak işçi sınıfını etkileyen dağınıklık ve kargaşa, aynı zamanda onun en bilinçli unsurlarında bir geri tepmeye neden olur. Stalinizm ile bir bağlantısı olmayan ve hala Ekim devrimini savunan gruplar arasında tartışma 20'ler ve 30'larda kolay değildi ve komünist sol ile anarşistler arasındaki tartışmalar, karşı-devrim dönemi boyunca özellikle zordu.

Yukarıda anlattığımız üzere, Rus devriminin sonucu, onun anarşist hareket içerisindeki komünist solun 'kaçınılmaz otoriterleriyle' tartışmayı reddeden hakim yaklaşım, marksizm eleştirilerinin çarkına bir kazanç sağlamış gibi görünebilir. Bu durum 1930'larda daha belirgindi ve anarşist hareket komünist solun küçük gruplarından daha çok biliniyordu çünkü bunda tarihsel olayların en kritiklerinin yaşandığı İspanya örneği gibi önemli bir unsur vardı.

Aynı zamanda, anarşist hareket genellikle İspanya'daki olayları bu fikirlerin bir doğrulanması olarak görmektedir; komünist sol ise bu yukarıdakileri onların hatalarının ve anarşistler ile yapılacak bir ortaklaşmanın çok zor gerçekleşmesinin bir kanıtı olarak kabul eder. Öte yandan şunu unutmamalıyız ki ki; Bilan bütün anarşistleri aynı potaya koymamıştır: Örneğin, İtalyan anarşisti Camillo Berneri, Stalinistler tarafından Mayıs 1937'de katledildiğinde Bilan onun anısına bir yazı yayınlamıştı. Çünkü Berneri, İspanyol CNT'si tarafından uygulamaya koyulan politikaların inatçı bir eleştirisini yapmıştı.

Daha kayda değer bir diğer nokta ise 1947'de İtalyan Komünist Solu (Turin grubu), Fransa Komünist Solu, Hollanda Solu ve birçok enternasyonalist anarşistin biraraya gelmesiyle gerçekleştirilen bir konferans olmuştur. Anarşistlerin bazıları konferans divanında dahi yer almışlardır. Bu şunu gösteriyor ki; karşı-devrim sırasında bile, komünist solun ve enternasyonalist anarşizmin bazı militanları, açıklığın gerçek ruhuyla, tartışmaya yönelik istek ve devrimcilerin taşıdıkları farklılıkların ötesinde ve üzerinde birleşebilecekleri temel ilkesinin kavranması yeteneğiyle hareketlenebilirler. 1947'deki bu yoldaşlar bize bir ders ve gelecek için umut veriyorlar.[3]

Kuşkusuz, Stalinizm tarafından marksizm ve komünizm adı altında ortaya konan zulümler, hala ağırlığını koruyor. Onlar, samimi tartışma ve gönüllü işbirliğinin önünde duran 'duygusal bir duvar' işlevi görüyorlar. Marx'ın Louis Bonaparte'ın 18. Brumairei adlı eserinde ifade ettiği gibi, katledilen kuşakların geleneği bir kabus gibi yaşayanların akıllarına çöküyor. Bu duvar hemen yarın yıkılacak bir duvar değil. Ancak aynı zamanda çatırdamaya başladı. Bizler, gözlerimizin önünde ufak ufak geliştirerek, sıcak bir atmosfer yaratarak ve daima sınıfsız bir toplum, komünizm amacına yönelmiş olduğumuzu aklımızda tutarak tartışmaya devam etmeliyiz.

EKA, Ağustos 2010

1. Lenin için, “Batı Avrupa'nın birçok ülkesindeki devrimci sendikalizm, oportünizmin, reformizmin ve parlamenter alıklığın direkt ve kaçınılmaz bir sonucudur.” (Partinin sendikalara yönelik yaklaşımının açıklandığı ve Voinov (Lunacharsky) tarafından yazılan bir broşüre Lenin'in önsözü – 1907) Devrimci sendikalizmden önce varolan anarşizm buna yakındır ancak aynı zamanda sosyalist partilerin bu yöndeki evriminden de beslenirler.

2. Burada şunu not etmeliyiz ki; Bolşevik partiden gelen birtakım gruplar da aynı analizleri paylaşırlar. Rus Komünist Solu (The Russian Communist Left) kitabımıza bakınız.

3. Aslında, tartışma enternasyonalist anarşistler ve komünistler arasındaki bir işbirliği ve karşılıklı saygı olarak yeni bir şey değildi. Diğer örneklerin içerisinde, Amerikan anarşisti Emma Goldman'ın yazdığı (Kronstadt'dan on yıl sonra, 1931'de yayınlanan) kendi otobiyografisine işaret edebiliriz:

Bolşevizm, insanın parlayan ruhu, ölenlerin şevk ve cesareti tarafından yaratılmış toplumsal bir konsepttir... şu kesin bir biçimde önemlidir ki; anarşistler ve diğer hakiki devrimciler, bu iftiraya maruz kalmış adamların ve Rusya'da gerçekleşenlerin kararlı bir savunusunu yapmalıdırlar(Hayatımı Yaşarken, Fransızca'dan çevrildi.) Çok bilinen diğer bir anarşist Victor Serge, Ağustos 1920'de yazdığı 'Anarşistler ve Rus Deneyimi' adlı bir makalesinde buna çok benzer bir tavır takınmış ve kendisini hala bir anarşist olarak adlandırıyorken ve birtakım Bolşevik uygulamalarını eleştiriyorken bile bu partiyi desteklemeyi sürdürdü. Bolşevikler, İspanya'daki anarko-sendikalist CNT'ye Komünist Enternasyonel için bir delegasyon daveti yaptılar. Aralarında oldukça içten tartışmalar geçti ve CNT'yi Enternasyonal'e katılmaya davet ettiler.

Tags: 

Rubric: 

Enternasyonalist Anarşizm

Marksizm ve Komplo Teorileri

Londra'daki İşgal Hareketi'nin bir toplantısında açığa çıkan fikirlerden birisi de hakim sınıftan birilerinin mevcut ekonomik krizi, kendi gücünü muhafaza etmek için kontrol ettiğiydi. Bu fikir yeni değil; komplo teorileri sınıflı toplum, devlet kadar eski, kapsamları ve akla yatkınlıkları da bir o kadar geniş. Hatta Antik Dünya'nın Büyük Roma Yangını bile çağdaş tarihçiler tarafından Nero ile bağlantılandırılıyor.

Modern zamanlarda bile, uluslararası bankacılık hanedanlığı Rothschild sülalesinin yükselişi ve Napolyon Savaşları'nda İngilizler'e para aktardığı iddaaları, bankacılık elitlerinin ekonomik krizi ve savaşları kendi çıkarları için kullandığı fikri bile kitle içinde cevap bulabiliyor, taraftar kazanabiliyor.

Bugün, toplumun temelini sarsan ve anaakım burjuva siyasetinin büsbütün itibarını sarsan ekonomik felaketi anlamlandırmaya çalışan kitleler gibi, pek çok kişi günümüzün bu durumunu anlayabilmek için komplo teorilerine eğiliyor.

Bu tür fikirler artık “çılgın” aşırılıkçıların tekelinde değiller. Örneğin, bazı kamuoyu yoklamaları, ABD'de açıkça savunululan 11 Eylül ile ilgili komplo teorilerine olan inancı gösteriyor. 2004'te yapılan bir araştırmaya göre, New York'luların %49'unun ABD hükümetinin bu saldırılardan haberdar olduğunu ve bunların olmasına izin verdiğini düşünüyor.

Aynı zamanda, EKA da hakim sınıfın “Makyavelizmi” üzerine tezleri nedeniyle “komplo teorisyenleri” olarak suçlanmakta. Aslında EKA olarak, burjuva sınıfın siyasi yaşamının marksist bir analizi ile birçok komplo teorisini besleyen ideolojik anlayışlar arasında temel farklar olduğunu düşünüyoruz. Bu yazıdaki amacımız bunun kaynağını araştırmak.

Gerçek Komplolar

Eski komplo teorilerinden bir diğeri Barut Komplosudur ve İngiltere'deki Katolikler üzerindeki baskıyı pekiştirmek Lord Salisbury'nin bu komployu hazırladığı ya da için buna izin verdiği konusu üzerinde yoğunlaşır. Böylesi yanıltma harekatları komplo teorilerinde yaygındır ve genellikle bir düşman grup ya da güç tarafından kendilerine karşı olan bir pratiği doğrulamak amacıyla yürürlülüğe konulması üzerinden işlerler.

Bütün bu “yanıltma harekatı” teorileri, komplo teorileri yelpazesinde akla yatkın ya da mümkün görünebilir. Onların mümkün olduğunu gösteren, birçok yanıltma harekatının tarih boyunca planlandığı ve uygulamaya konmuş olmasıdır. Örneğin:

  • Daha çok Gleiwitz Vakası adıyla bilinen, 1939'da Almanya'nın Polonya'ya saldırısını haklılığını kanıtladığı söylenen ve bir Alman radyo istasyonuna bir grup Polonyalı asker tarafından yapılan saldırısı, aslında Polonya askeri üniforması giymiş bir grup SS komandosu tarafından gerçekleştirildi;

  • Susannah Operasyonu, Mısır'daki otellere konulan bombaların İsrail gizli servis görevlileri tarafından yerleştirilmesi, aşırı islamcı ve komünistlerin suçlanabilmesine yönelik bir girişimdi. Aynı zamanda Lavon Olayı olarak da bilinen bu hadise neticesinde İsrail Savunma Bakanı Pinhas Lavon istifa etmek zorunda kaldı.

  • Northwoods Operasyonu, genelkurmaylık tarafından Kennedy yönetimine yönelik hazırlanmış ve ABD ile Küba'yı içine alan terörist aktiviteler nedeniyle arttırılan askeri saldırganlığı haklı çıkartmaya yönelik bir operasyondu. Northwoods asla gerçekleştirilmemiş olsa da, bunun ardında yatan mesele, bu tür operasyonların devletin üst kademelerinde tartışılıyor olduğunu göstermesiydi.

Kanıtlanmış tarihsel komplolara dair diğer örnekler şunlar:

  • 1918'de Alman Devrimi esnasında Freidrich Ebert (Alman Sosyal Demokrat Partisi lideri) ile Wilhelm Groener arasında uzlaşılan Ebert-Groener Paktı bir gizli anlaşmadır. Bu aynı zamanda sol ve sağ arasında gerçekleşmiş karşı-devrimci bir birlikti. SPD, siyasi gücüne yaslanarak bunu işçiler adına yaptığını söylerken, sağ da sonrasında Nazi SA ve SS'lerine evrilecek olan vahşi Freikorps'ları yaratmak için yapmıştı;

  • Propaganda İki (P2) Locası -bir ”devlet-içinde-devlet”[1]- İtalyan egemen sınıfı içerisinde yaygın sinir uçlarına sahipti. Hem mafya, hem de Vatikan, İtalyan siyasetçiler, işadamları ve devlet görevlileri (polis ve gizli servis) ile ilişki halindeydi. P2, 1981'de Ambrosiano Bankası'nın batması ile ilgili soruşturma sırasında açığa çıkartıldı. P2 aynı zamanda gizemli “Gladio Örgütü” ile yakın ilişkileri olduğu söylenir;

  • Gladio Örgütü, NATO tarafından “perde arkası” bir örgüt olarak, Sovyetler Birliği'nin Avrupa'yı ele geçirmesi ya da “komünist”[2] bir Avrupa devleti kurması tehlikesine karşı kuruldu. Sağ-kanat burjuvazi ve organize suç örgütleri ile güçlü bağlarının olmasının yanısıra bu yapılar siyasi ve toplumsal yaşamı karıştırmak için hükümet devirme ve terör yokuyla girişimlerde bulundu. Çeşitli deneme ve soruşturmalar, Gladio ve P2'nin savaş sonrası İtalya'sında terör eylemlerinde bulunduğunu gösterdi. Gladio daha çok İtalya'ya yoğunlaşmasına rağmen, benzer operasyonlar Avrupa kıtasının tamamında gerçekleştirildi ve Gladio bu tür durumları adlandırmanın bir ortak ifadesi haline geldi.

Dolayısıyla böylesi komploların gerçekten yapıldığı tarihsel olarak kayıtlara geçmiştir. Doğal olarak, bu her olayın bir komplo ürünü olduğu anlamına gelmez ama olası burjuva tertiplerinin “sadece” birer komplo teorisi olduklarını düşündüğümüz için tartışmaktan imtina etmemiz gerekir.

 

Hayali Komplolar

Bazı komploların kanıtlanmış ve gerçekte varolmuş olduklarını söyleme gerekliliğinin yanısıra, kategorik olarak kanıtlanmamış olanların da varolduğu ve birçok komplo teorisinin dayanaksız olduğunu söylemeliyiz.

Bu tür komplo teorileri benzer görüşler taşır:

  • Dünya, gizli bir şekilde bir grup Yahudi, mason, banker (genellikle Yahudi olanlar) ve hatta uzaylılar tarafından kontrol ediliyor;

  • Bütün iz bırakan ve dünyanın yönünü değiştiren olaylarının altında tamamen bunlar var.

İronik bir biçimde, bu tür komplo teorilerinin propagandası kökenlerini devlet organlarında bulurlar. Kötü şöhretli “Zion Büyükleri Protokolü”, yani uluslararası Yahudi liderlerinin dünyayı ele geçirmek amaçlı toplantısı hikayesi, Çarlığın gizli polisi Okhrana tarafından uydurulmuştur.

Yahudiler, tabii ki tarihsel dönem boyunca komploların hedefi haline getirildiler. Hatta bir grup komplocuyu tanımlamak için, Yahudi mistisizminin bir biçimi olan 'Kaballa'dan türetilen 'kabal' kelimesi sıklıkla kullanılagelmiştir. Birçok modern komplo teorisi, eğer aşırı sağın anti-semitik fikirleri değilse bile, Protokoller'de vücut bulan bir çeşit nefretin ideolojik kökeninde yatar. Daha çağdaş teorisyenler, “uluslararası Yahudiler”den ziyade “uluslararası bankerler”den ve “küresel elit”ten bahsediyor olabilir ancak ideolojik yapı aynıdır. Hepsinden öte, Yahudilere karşı kin ve öfke, onların bankacılık sistemine hakim oluşları ve hükümdarlıkar ya da ulus-devletlerden öte bağlılıklarının olduğu görünür azınlıklar olarak sunulmaları olgusundan beslenir. Bu tür komplo teorileri, milliyetçi duygular ile harmanlarak sunulurlar. Bir ek not olarak, bunun etkileri görünüşte milliyetçiliği ve ırkçılığı reddeden solcu ideolojide de görülür. Küreselleşme-karşıtı hareket, ulus-devleti ve onun halkını sömüren küresel kapitalistler fikri ile bağlantılıydı. Nazi rejiminin paranoyak ideolojisi ile benzerliklerin olduğu su götürmez bir gerçek.

Komünistler de komplo teorilerinin yaygın bir hedefi olmuştur. ABD'de, Protokoller 1919'da devlet tarafından Philadelphia'da, Yahudilere yapılan bütün referanslar, “Bolşevikler” ile yer değiştirilerek ve ona “Kızıl İncil” adını vererek tekrar basıldı. Marks'ın Yahudi geçmişi kullanılarak, anti-semitikler komünistleri ve yahudileri bir tuttular ve kaçınılmaz olarak Rus Devrimi'ni Yahudi komplosu ile tanımladılar. Bu konu üzerine yapılan birçok çalışmanın kendi içinde akademik bir değeri olabilir ama bu fikrin mantıksal sonucu, Nazi rejimi tarafından “Yahudiler” ile “Bolşevikler” ile yapılan benzeştirme ile aynı mantığı taşıyor.

Birçok kişi aşırı sağın paranoyak fantezilerinin ne olabildiğini görüyor, ancak anaakım burjuva tarihinin Rus Devrimi'ni genellikle komplocu bir çizgide yorumladığına da işaret etmek gerekiyor. Bu devrimi, kitlelerin kendi bilinçli eylemi olduğu halde, tarih bilimi devrimi bir Bolşevik darbesi diye tanımlayarak değerini düşürmeye çalışır. Bir kez daha görüyoruz ki ne kadar anaakım düşünceyi reddettiğini iddia etse de, komplo teoriciliği, bazı noktaları abeslik derecesinde abartsa da burjuva ideolojisinin temel çizgilerinden milyonlarca kilometre uzakta falan değildir.

 

Komplo Teorilerinin Rolü

Burjuvazi resmi olarak komplo teorilerini reddeder. Bunun yanısıra, birçok yerde, demokratik bir ülkede aklı başında birisinin komplo teorilerine inanmasının mümkün olmadığını ifade ederler. Buna rağmen, kısaca incelediğimiz gibi, burjuvazi bütün tarih boyunca komplocu faaliyetler sergilemiştir. Dahası, kendi tarih bakışı da farklı gruplar arasında devlet kontrolü ya da kitlelerin manipülasyonu, kullanılması, vb. amacıyla süregelen bir rekabetler dizisi olduğundan kaçınılmaz olarak komplocudur.

Komplo teorileri, ırkçılık ve kapitalist topluma özgü önyargıların bir ifadesi olarak, özel topluluklara ve gruplara yönelik karalamalar etrafında kurgulanır; bu anlamda kendiliğinden bir karaktere sahiptirler; aynı zamanda devlet tarafından bilinçli olarak birtakım topluluklara yönelik saldırıyı meşrulaştırmak amacıyla da ortaya atılırlar. Yahudiler hakkında ortaya atılan yalanlar, tarih boyunca vahşi katliamları meşrulaştırmak için kullanılagelmiştir.

Benzer biçimde, komplo teorileri komünistler için de, Kızıl Ekim döneminde Rusya ve başka ülkelerde karşı-devrimi seferber etmek için de kullanıldı. Örneğin, ABD'deki “Kızıl Korku”, ABD'nin uygulamalarını desteklemek amacıyla propaganda edildi. İlk olarak amaçlanan işçi sınıfının organlarının önünü almaktı. İdeolojik saldırganlık komünistler ile sınırlı kalmadı: anarşistler, sendika üyeleri (özellile Dünya Sanayi İşçileri IWW) ve grevler rutin bir biçimde “temiz toplum”a yönelik saldırılar olarak kınandılar. Bu süreç, uluslararası karşı-devrimin devrimci dalgayı yenmesi yaptıklarının bir parçasıydı.

İkinci Kızıl Korku, “McCarthycilik” döneminde, toplumsal bir boyutu olan uygulamalar ile gerçekleştirildi ancak bu sefer daha çok ABD ile onun Rus rakibi arasındaki emperyalist rekabetin etrafında şekillendirildi. ABD'nin hakim sınıfı, Stalinist ideolojinin işçi sınıfına atıfta bulunması tehlikelerinden endişe duyuyordu ve daha başından faal Rus casuslarını açığa çıkarmıştı.

Peki ya devlet aleyhindeki komplo teorileri (9/11 Hakikat Hareketi)? Bazı açılardan onlar küçük burjuvazinin devlet ve büyük sermayeye karşı beslediği güvensizliği temsil ediyorlar. Modern komplo teorilerinin kaynağının, ABD'deki sağ kanat liberterler olduğuna şaşırmamak gerek. Eşyanın tabiatı gereği, bu komplo teorileri, demokratik devlet efsanesine bir itiraz olarak ortaya çıktılar. Aslında bunlar da aynı efsaneyi muhafaza ederek aynı rolü oynuyorlar çünkü -küçük burjuvazinin tarihsel acizliğinin bir ifadesi olarak- onlar burjuva demokrasisine gerçek bir alternatif olamazlar ve bunu sağlayamazlar. Bunun yerine, devletin iddia ettiği üzere “halk”ın demokratik ifadesi olması yönünde ütopik talepler ifade edebilirler ancak. Örneğin, ABD başkanlığı için 2004 seçimlerine giren John Buchanan “Hakikatçi” platformundaydı. Bu yaklaşımı boşuna bir çaba olarak gören daha radikal unsurlar, çöküşe giden son kıyameti bekleyerek otomatik silah stoklarıyla inzivaya çekildiler.

Daha paranoyak olanlar başka bir işlev görürler. İlk örnekte, birlik için ananakım bilincinden hareketle, burjuva sınıfın çalışmaları ile ilgili hiçbir ciddi tartışma yapılmaz: kısmen yapılabilir çünkü sadece onların bazı iddaalarının gülünç doğası ancak onların aynı zamanda aşırı sağ ve dinci gericilik ile yaptıkları ve artık kabak tadı veren birliktelikleri nedeniyle.

Gördüğümüz gibi, bütün bunların üzerinde şekillendiği temalar onlar için yeni olmamasına rağmen, onların modern görünümleri kesin bir biçimde çöken kapitalizmin klasik ifadelerinden bir tanesi tarafından etki altına alınmıştır: burjuva ideolojisinin açık bir şekilde giderek artarak akıldışı hale gelmesi. Özelde, bunlar günlük yaşamda, somut gerçeklikte, New Age ve dinci gericilikle artan kapitalist kaosa bir cevaptır. Komploculuğun klasik bir New Age versiyonu olan David Icke, dünyayı gizlice yöneten uzaylı kertenkelelerden bahseder. Milenyumcu Hristiyanlar onların Vahiyler kitabı zamanında yaşadığını ve Deccal'in totaliter bir “Yeni Dünya Düzeni” ile geleceğini söylerler. ABD'li Hristiyanların yaklaşık %20'si (ülke nüfusunun %16'sı) İsa'nın geleceğine inanıyor[3]. Hal Lindsey'in “Zamanın Sonu” üzerine en yeni popüler kitaplarından “Merhum Büyük Gezegen Dünya”, 1990'dan bu yana 28 milyonun üzerinde sattı. Kurgulanmış bir kıyamet konusu olan Geride Bırakılmış serisi milyonlarca kopya sattı (1998'de ilk dört kitap New York Times'ın en çok satanlar listesinde ilk dört sırayı paylaştı).

Popüler kültür ve siyasetin etkisinde büyüyen bu tür teorilere daha fazla örnekler verilebilir. “Zamanın Sonu” ideolojisinin ABD egemen sınıfının sağ-kanadında etkisi gözardı edilemez ve “X-Files” (Gizli Dosyalar) adlı başarılı televizyon dizisi ve filminin komploculuğun UFO versiyonunu geniş ölçüde popülerleştirdiğini söyleyebiliriz.

 

Komplo Teorilerine Karşı Marksizm

Peki ya marksistler (ya da en azından EKA) komplo teorisyenleri değiller midir? Yukarıda söylendiği gibi, kendi amaçları için komplo örgütlemeye tamamen muktedir bir egemen sınıftan bahsediyoruz. Bu yazıda yakın dönemden birkaç tarihsel örnek verdik. Aynı zamanda bütün siyasi ve iktisadi gücü elinde toplamış bir “elit”ten (kapitalist sınıf) bahsettik. Üstünkörü bakıldığında, bizlerin de aynı komplo teorilerinin temel rotasını izlediğimiz düşünülebilir.

Marksistler olarak, gerçekliğin materyalist bir teorisini savunuyoruz ve bu yüzden mahşerin başlangıcında yaşadığımız ya da uzaylı sürüngenlerin dünyayı yönettiği üzerine kurulmuş bütün kavram, fikir ve görüşleri reddediyoruz. Ama neden, örneğin dünyayı yöneten, savaşlar ve krizler başlatan gizli küresel (kapitalist olan) elit kavramını reddediyoruz?

Bunun nedeni, kapitalizmin işleyişini nasıl algıladığımız ile alakalı. Komplo teorisyenleri kertenkelelerden, bankerlerden ya da Bilderberg Grubu'ndan ve benzerlerinden yakınıyorlarken burjuvazinin önerdiği tarihin en derin yanılsamasına tutunuyorlar: birilerinin bir yerlerde kontrolü elinde tuttuğu yanılsaması. Korku salmak ve çöken, dağılan kapitalizmin büyük bir komplonun eşiğinde olduğunu söylemek, gerçekte nerede ve ne olduğunu göstermekten daha kolay görünüyor: kapitalizm gizemli ve onun kontrolü dışında, insanlığın (hatta egemen sınıfın) karşı karşıya kaldığı onun ekonomik ve toplumsal faaliyeti.

Kapitalizmin kanunları, her ne kadar kapitalistler onu (genellikle devlet eliyle) kontrol etmeye çalışsalar da kapitalistlerin irade ve isteklerinden bağımsız şekilde işlerler. Örneğin, mevcut kriz birkaç küresel elitin komplosunun bir sonucu değildir. Aksine, krize giden eğilim gün geçtikçe kapitalistlerin entrikalarından bağımsızlaşmaya başlamıştır. Şu ya da bu burjuva kesimin amaçlarıına ilerlemek için savaş ya da krizleri kontrol etmeye çalışması gerçeği sözkonusu olsa da[4], bu gayelerinin burjuvazinin diğer kesimlerine karşı olduğunu hatırlamak önemli.

Kapitalist sınıf, işleyişinden kaçamadığı rekabet ilkelerinin üzerine kurulmuştur. Rekabet, kapitalizmin iktisadi süreçlerinin içerisindedir ve irade ya da istenç ile altedilemez. Bu unsur kendisini egemen sınıfın siyasi ve toplumsal yaşamında kliklerin biçimi, bireyler, şirketler, ulus devletler ve ulus devletler arasındaki ittifaklar şeklinde ifade eder. Rekabete karşı mücadele eden tabakalaşma ve tekeller gibi eğilimler kesinlikle mevcuttur ve çöküş döneminde şiddetlenirler ancak onu asla tamamen altedemezler; sadece daha yüksek bir aşamaya taşırlar. Şirketler arasındaki rekabet, devletler arasındaki rekabete dönüşür; serbest ticaret merkantilizme feda edilir; savaşlar pazarlar ve doğal kaynaklar üzerinden yapılır ve küresel yangınların (dünya savaşlarının) artmasına daha çok hizmet eder. Herkesin herkesle rekabeti ve burjuvaziye onun ekonomik, ideolojik ve siyasi yaşamındaki temel çelişkilerden kaçmasına engel olan makyavelizm, hakim sınıfın yabancılaşmış bilincinin bir ürünüdür.

Burjuvazi tarafından gerçekleştirilen en yüksek birlik, onların bilinçli ve örgütlü bir işçi sınıfı tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı devrimci dönemlerde ortaya çıkar. Yukarıda bahsi geçen Ebert-Groener Paktı, burjuvazinin entrikalarının bu tür durumlarla başedebildiğini gösteriyor ancak böyle bir tehlikede birliğini sağlayabilen hakim sınıfın zorluğu, Kapp Darbesi'nin talihsizliğinde yatar.

Marksistler için, burjuvazi, toplumun evriminin tamamını kontrol edebileceği kalıcı birliği asla sağlayamaz. Bu metinde tartışılan komplo teorileri ne kapitalist toplumun tarihsel krizini, ne de onu aşmak için bir program önermiyorlar. Bununla beraber, sistematik kriz derinleştikçe ve sınıf bilinci güçsüz kaldıkça komplo teoriciliğinin etkisinin varlığını sürdüreceğini söyleyebiliriz. Komünistler bu tür fikirlerin taraftarlarını gözardı etmezler ancak kapitalist sınıfın makyavelci doğası üzerinde ısrar ederken, bu tür fikirlerin gerici kökenlerinin karşısında durur ve teşhir ederler.

Sınıf mücadelesi hız kazandıkça ve proletarya bir kez daha kendi gücünü hissettiğinde, komplo teorilerini kendi metoduyla paramparça edecektir: Marksizm ile.

Ishamael 8/1/12

[1]http://news.bbc.co.uk/onthisday/hi/dates/stories/may/26/newsid_4396000/4396893.stm

[2]Buradaki “komünist” derken tırnak içinde kullanmamızın nedeni, ABD emperyalizminin karşı olduğu herhangi bir sol kanat parti olabileceği gibi, tabii ki Doğu bloğundaki Stalinizmden de bahsediyor olmamız. Doğal olarak bu hareketlerin hiçbirisi komünist değildi ve işçi sınıfı politikası ile hiçbir alakası yoktu ancak benzer metodlar kuşkusuz işçi sınıfının gerçek hareketinin kendisi için de kullanılabilir.

[3]http://pewforum.org/uploadedfiles/Topics/Beliefs_and_Practices/religion-politics-06.pdf

[4]Örneğin, 90'ların sonundaki Asya krizi, ekonomik hakimiyetini bölgede daha çok ileri taşımak isteyen ABD burjuvazisinin pratiğini ile şiddetlendi ancak durum hızlıca değişti, kontrolden çıktı ve daha geniş, ekonomiyi küresel olarak, kendi ekonomisini de ciddi sonuçlara mahkum ederek tehdit etti.

Tags: 

Rubric: 

Marksizm

İki Burjuvazinin Elçisinin Yaşamı ve Ölümü

Ben ise oldum olası liberal ve demokrat bir insanım ve bizim anlayışımızın Kürtlüğe kazandırdığı en önemli katkısı liberalizmi Kürt siyasetine taşımasıdır.

Tayyip Erdoğan çok iyi bir politikacı ve müthiş bir lider. Bakın açık söylüyorum. Cumhuriyet tarihinde Atatürk'ten sonra gelmiş en önemli lider. İkinci büyük lider. Bu sorunu isterse o çözer ve çözecek güce sahip. - Şerafettin Elçi

25 Aralık 2012 tarihinde, bir buçuk yıl önce BDP desteği ile bağımsız milletvekili seçilen Katılımcı Demokrasi Partisi Genel Başkanı Şerafettin Elçi, bir süredir gördüğü kanser tedavisi sonrasında hayatını kaybetti. Ankara'da düzenlenen resmi törende AKP'den Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç, İdris Naim Şahin ve pek çok bakan ve milletvekili, CHP'den Kemal Kılıçdaroğlu, Deniz Baykal, Sezgin Tanrıkulu gibi simalar, BDP'den ise Ahmet Türk, Selahattin Demirtaş ve Sırrı Süreyya Önder gibi milletvekilleri hazır bulunurken, Elçi'nin 100,000'i aşkın kişinin katıldığı cenazesine Mesud Barzani'nin kardeşi Sidat Barzani de gelmişti. Ülkedeki hemen hemen bütün basın kuruluşları ölümünün ardından Şerafettin Elçi'yi bir akil adam ve barış elçisi olarak tanımladılar. Türk milliyetçileri onun nasıl hayatı boyunca PKK'ye prim vermediğini anlatırken, PKK'ye veya BDP'ye yakın kesimler onun Kürt kimliğini nasıl savunduğundan bahsettiler. Böylece Türk ve Kürt burjuvazilerinin en önemli simalarını neredeyse tamamını bir araya getiren Şerafettin Elçi'nin ölümünün en manidar kısmı ise, tabutuna art arda sarılan Türkiye ve Kürdistan bayraklarıydı.

Zira bir burjuva siyasetçisi olarak Şerafettin Elçi'nin kariyeri Türkiye ve Kürdistan burjuvazilerinin çıkarları arasında geçmişti. 1938'de Cizre'de doğan Şerafettin Elçi siyasetle öğrencilik yılları içerisinde tanıştı; bu yıllarda 1959'da Kırkdokuzlar Davası sanıkları arasında yer aldı. 12 Mart Darbesi döneminde de Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi sanıkları arasında bulunan Şerafettin Elçi, 1970'lerde rotayı Kürt milliyetçisi siyasetten Türk burjuva siyasetine kırdı. 1977 Genel Seçimleri'ne Süleyman Demirel'in Adalet Partisi'nden Mardin Milletvekili olarak giren Şerafettin Elçi, Aralık 1977'de Bülent Ecevit tarafından CHP'ye transfer edildi. 1978-79 Ecevit hükümetinde Bayındırlık Bakanı olan Şerafettin Elçi, bu dönemde "Türkiye'de Kürtler var, ben de Kürdüm" şeklinde yaptığı açıklamayla adından söz ettirmişti. 12 Eylül sonrası bu açıklamasından dolayı tutuklanarak otuz ay kadar cezaevinde yattı ve on yıl siyaset yasağı aldı. 1990'larda sivil toplumculuk üzerinden siyaset sahnesine geri dönen Elçi, ayrıca eksen olarak yeniden Kürt milliyetçiliği noktasına kaymakla birlikte, uzunca bir süre PKK'ye sert bir biçimde karşı çıktı. Şerafettin Elçi'nin 90'larda Kurucu Başkanı olduğu Kürt Hak ve Özgürlükler Vakfı'nın 1995'te Kürt Kültür ve Araştırma Vakfı olarak tescil edilerek Cumhuriyet tarihinde içinde Kürt adı geçen ilk resmen tanınmış kurum olması manidardı. Elçi'nin siyasi hayatı, en sonuncusu Katılımcı Demokrasi Partisi olacak muhtelif partilerle devam etti. En nihayetinde, 2011 seçimleri için uzun süredir sertçe eleştirdiği ve kimi zaman ilişkisinin bir hayli sertleştiği PKK çizgisiyle bir uzlaşıya giderek, BDP destekli bağımsız milletvekili oldu ve bir kez daha meclise girdi.

Şerafettin Elçi, Türk burjuvazisine yakınken Kürt burjuvazisine, Kürt burjuvazisine yakınken de Türk burjuvazisine göz kırpmayı iyi bilen usta bir siyasetçiydi bu yüzden de siyasi kariyerinde hem Türk hem de Kürt burjuvazisinin temsilciliğini başarıyla yaptı. Öte yandan Şerafettin Elçi'nin ölümü ile ne Kürt işçi sınıfı, ne de Türk işçi sınıfı bir dost kaybettiler. Şerafettin Elçi'nin savunduğu barış, burjuvazinin barışı yani zaten sorunu yaratanların uzlaşısıydı. Zira Kürt sorununun gerçek çözümü, Kürt ve Türk işçilerinin bütün burjuvazilere ve milliyetçiliklere karşı bölgedeki ve dünyadaki tüm işçilerle birlikte mücadelesi, Şerafettin Elçi ve onun gibiler için ancak bir kabus olabilirdi.

Gerdûn

Tags: 

Rubric: 

Düşman Sınıf