2011 - Ekim

Burjuva Demokrasisi İnsanca Bir Yaşamı Nasıl Sağlayabilir Ki?

Bu gün Türkiye'nin birçok şehrinden işçiler olarak Ankara'da toplanmış bulunuyoruz. Türkiye'deki meslek odaları ve sendikalar tarafından organize edilen bu miting "Tüm temel haklarımız için, insanca yaşamı savunuyor, eşit, özgür, demokratik bir Türkiye istiyoruz" talebiyle yapılıyor. Hepimiz biliyoruz ki, birçok insani yaşam hakkından yoksunuz. Bu kadarıyla kalsa ne mümkün; her geçen gün birçoğunu da kaybediyoruz. Yine biliyoruz ki, kapitalizm denen, bizim ürettiğimiz kadar var olabilen ve kolektif olarak ürettiklerimizi gasp eden bir sistemde yaşıyoruz. Bizi insanlık dışı yaşama zorlayan ise kapitalist ekonomi ve onun demokrasisi.

Sendikalar yıllardır bu mitingleri düzenliyor ve hepsinde de "demokrasi", "insanca yaşam hakkı" gibi talepleri dile getiriyor. Bu ülkede demokrasinin tesis edilmesi için canla başla çalıştıklarını şimdiden söylemek gerekiyor. Hatta kendilerine demokrasinin yılmaz savaşçıları da diyebiliriz. Yeni bir anayasa yapılması konusunda hemfikir olsalar da, anayasa değişikliği için yapılan referandumda aldıkları tutum, içerisinde ‘yetmez ama evet' ve ‘hayır' olmak üzere iki eğilim taşıdı. Aldıkları bu tutum ile demokrasi için mücadele ettiklerini dile getirdiler. Geçen yıllarda bu dile getirilenlerin yanına bir de sokak meclisleri eklendi ki bu da demokrasi anlayışlarını iyice belirginleştirmiş oldu. Tüm bunlar bir demokrasi mücadelesi verildiğine kanıt gösterilebilir.

Fakat asıl önemli olan "hangi demokrasi" sorusu?

Bu sorunun sadece bir yanıtı var o da, burjuva demokrasisi.

Peki, burjuva demokrasisi neyi ifade ediyor?

İşçilerin her gün işe gidip patronları için üretim yapmasını sağlayacak ne varsa (parlamento, seçimler, anayasa, dernekler ve diğer ekonomik, siyasi yapılanmaların hepsi) burjuva demokrasisinin kendisini oluşturmaktadır. Peki sendikalar? Onlar da aynı işleve sahipler. Sendikaların işçiler için oynadıkları role en taze örnek; sendikanın Tekel işçileri Ankara sokaklarını mesken tuttuklarında ve 4-C'ye karşı direndiklerinde onları ilk yalnız bırakmasıdır. Sendikalar da burjuva demokrasisinin bir parçası haline gelmişlerdir. Ücretli emeği sömürerek yaşayan kapitalist ekonomi, siyasi olarak ayakta durmayı demokrasi sayesinde başarır. Diğer bir deyişle demokrasi, işçileri daha fazla sömürebilmek için onları en iyi şekilde yönetme biçimidir.

Diğer bir yanılsama yaratan talep ise "İnsanca bir yaşam"dır. İnsanca bir yaşam, ancak insanın insan üzerindeki cebri ortadan kalktığında mümkün hale gelecektir. Sömürü ilişkilerinin devam ettiği bu sistemde ne kadar refah içinde olunursa olunsun, insanca bir yaşam olası değildir. Kâr üzerine kurulu, sürekli krizler yaşamaya mahkum ve bundan kurtuluşu olmayan bir sistemde her zaman sömürünün şiddeti ağırlaşacaktır. Refah koşullarının sürekli olması mümkün değildir. Geçici refah koşullarında dahi tekdüzeleşme, değersizleşme, insana ve doğaya yabancılaşma üreten bu sistem insanca bir yaşama olanak bırakmamaktadır. İnsanca bir yaşam, ancak eşitsizliklerin, iktidarın ve otoritelerin ortadan kalktığı bir toplumsal yapıyla mümkündür.

Sokak meclisleri söylemi ise kulağa pek hoş gelmekte! Fakat kurulan sokak meclisi, parlamento sevdalılarının kendilerini tatmin ettikleri ve AKP muhalefeti yaptıkları sirklere benzemektedir. İşçilerin ise parlamentarist hayallerle bezeli sirklere değil, kendi öz örgütlerine ihtiyaçları var. Bunlar ise, tarihte gerçek işçi mücadeleleri sonucunda ortaya çıkmış ve günümüzde de hayat bulabilecek konseylerdir.

Biz işçilerin yanılsamalar yaratan bu taleplerle burjuva demokrasisini baki kılmaya çalışan sendikalara ihtiyacı yok. Kendi irademizi temsil eden genel toplantılarda bir araya gelebilir, ihtiyacımız olan talepleri kendimiz belirleyip bunları gerçekleştirebilmek için kendi mücadele deneyimlerimizi yaratabiliriz.

EKA

Tags: 

Bölgesel Güç Olma Yarışı: Ya da Türkiye-İsrail İlişkileri

Son dönemde burjuva gündem oldukça yoğun. Doğu Akdeniz'de yoğunlaşan emperyalist kapışma sürerek devam ediyor. BM raporu krizinin ardından açıklanan beş maddelik yaptırım paketi, yeniden alevlenen Türkiye-İsrail ilişkileri ve son olarak sondaj gerilimi, Türkiye-İsrail ilişkileri üzerine bundan sonra da yazılacağa benziyor. Bizim amacımız emperyalist ilişkilerin arka planını görmek ve siyasi yansımalarını işçi sınıfı nezdinde tahlil etmek.

Türkiye-İsrail ilişkileri, İsrail'in kurulmasıyla başladı. Bu ilişki, inişli çıkışlı fakat bu güne kadar süren bir ilişkiydi. Bugünlerde yaşadığımız Türkiye-İsrail krizinin bir benzeri, 1980 yılında Doğu Kudüs'ün işgaliyle de yaşandı. Sonrasında bu ilişki doksanlı yıllarda iyileşerek iki binli yıllarda askeri anlaşmalar ve bir dizi gizli ilişkiyle zirvesine ulaştı. Türkiye için ABD eksenli bir dış politikanın bölgedeki en büyük ortağıydı İsrail ve artık bu konuda belli sorunların yaşandığı aşikar fakat bunun nasıl bir yön bulacağı hala belirsiz. Zira bu ilişkinin asli ve üçüncü ortağı ABD'nin aldığı ve alacağı tutum oldukça belirleyici. Ama politik mesajların satır aralarına bakılırsa aslında eski dönemden farklı bir ilişkinin gelişmesi olası görünmüyor.

İsrail ve Türkiye'nin ilişkilerinin geçmişene bakacak olursak, İsrail için birçok ilk Türkiye ile yaşanmış. Örneğin Türkiye, İsrail kurulduğunda halkının çoğunluğu müslüman olan ve onu tanıyan ilk ülke. İsrail devlet başkanı Şimon Perez'in, yine nüfusun çoğunluğu müslüman olan Türkiye parlamentosunda 2007 yılında konuşma yaptığı ilk ülke. Aslında bu ilişkinin kaderi bir biçimde belirlenmiş gibi görünüyor. Çok uluslu tekellerin ya da onların ulusal hükümetleri tarafından belirlenmiş bu ilişki burjuvazi açısından Ortadoğu'da oldukça önem taşıyor.

Son yaşanan kriz ise BM'nin hazırladığı Mavi Marmara raporunun basına sızmasıydı ve raporda İsrail'e herhangi bir yaptırım çıkmaması AKP hükümetini bu konuda tutum almaya zorladı. 2 Eylül'de Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İsrail'e karşı bir yaptırım paketi açıkladı. BM raporunun basına sızması ve sonuçlarının AKP hükümetinin istediği gibi olmaması Arap coğrafyasında yarattığı siyasi etkiyi ortadan kaldırabilirdi. Özellikle Tayyip Erdoğan'ın İsrail karşıtı çıkışlarıyla yakalanan bu siyasi etki, hem Türkiye'de hem de Arap coğrafyasında AKP'ye prestij kazandırdı. Açıklanan yaptırım paketinin gerçekte Türkiye-İsrail ilişkilerine yeni bir boyut kazandırmadı. Zaten 2009 yılından beridir herhangi bir askeri anlaşma ya da bilgi paylaşımı söz konusu değildi. Açıklanan paketin sadece prestij kaybetmemek için yapılan bir manevradan ibaret olduğunu söyleyebiliriz.

Açıklanan paketteki beş maddeden biri olan “Doğu Akdeniz’de en uzun kıyısı bulunan sahildar devlet olarak Türkiye, Doğu Akdeniz’de seyrü-sefer serbestisi için gerekli gördüğü her türlü önlemi alacaktır.[1] açıklaması ile Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki askeri varlığıyla bölgesel güç olduğunu göstermek istemektedir. Son yıllarda Türkiye bölgesel güç olma yarışında İsrail'e karşı varlık göstermek istemekte. Bölgedeki en hızlı gelişen ekonomi olma iddiasını da taşıyan Türkiye, siyasi varlığını da buna göre tesis etmek istiyor. Bu anlamda da karşısına çıkabilecek güç ise İsrail. Tüm kapışmaların temelinde önemli ölçüde bu kaygı yatmakta. Tamamen bölgesel güç olmak isteyen Türk burjuvazisinin Gazze’ye yakınlık göstermesi Arap coğrafyasında siyasi varlığını arttıracak adımlar atması ve eskiye göre Araplarla daha fazla ekonomik anlaşmalar yapması onun emperyalist eğilimlerinin sonucudur. İsrail ile ilişkisindeki temel gerilim noktalarından birini bu durum oluşturmaktadır.

Doğu Akdeniz’deki petrol gerilimi de Türkiye-İsrail krizine yeni bir boyut kazandırdı. Güney Kıbrıs Rum yönetiminin Akdeniz'de petrol arama çalışmalarına başlamasının arka planında İsrail'in olduğu bizzat Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız açıkladı. Ardından bunun bir tahrik ve provokasyon olduğunu söyleyerek meseleyi İsrail ile ilişkilendirdi. Türkiye'de vakit kaybetmeden KKTC ile yaptığı kıta sahanlığı anlaşması ile Doğu Akdeniz’de petrol arayacağını duyurdu. Petrol sondajı üzerinden yaşanan bu gerilim, yukarıda bahsettiğimiz bölgesel güç olma yarışının ürünü. Sondaj krizi ise Doğu Akdeniz sularını daha da ısındırdı.

Bölgesel güç olma yarışının yanında başka bir durum ise ABD'nin Irak ve Afganistan'ı işgaliyle başlayan paylaşım savaşı. Türkiye ise bu projede ABD'nin stratejik ortağı. ABD için Türkiye bu projede bölgesel olarak konumlandırılacak en ideal ülke. ABD'nin İki stratejik ortağından biri olan Türkiye özellikle Arap coğrafyasında İsrail yerine tercih ettiği bir ülke. İsrail-Filistin sorunu ve Gazze işgali Arap coğrafyasında İsrail'in istenmeyen ülke haline getiriyor. İsrail'in saldırgan tutumu ve kanlı eylemleri ile kuruluşundan bu yana sürmekte, bu tutumundan kaynaklı Ortadoğu’nun şer ülkesi olarak görülüyor. Bölgeye yerleşmek isteyen ABD ise sicili bu kadar bozuk ve kabarık bir ülke ile stratejik ortak olarak öne çıkmak istemiyor. İsrail'in bu konumundan kaynaklı ABD, Türkiye'yi tercih etmiş görünüyor. Bu durum sayesinde Türkiye için bölgesel güç olmanın maddi olanakları ortaya çıkmış oluyor.

Son yıllarda Türkiye'nin Arap coğrafyasında etkinlik kazanması, AKP'nin siyasal geleneği ve Araplarla geliştirilen iktisadi ve siyasi ilişkiler yatıyor. Ilımlı islam yada seküler islam modeliyle servis edilen AKP, Arap coğrafyasında ilgiyle takip ediliyor. Davos zirvesindeki “One Minute” İle başlayan bu yükseliş Mavi Marmara ile daha da hız kazandı ve son yaşanan israil krizi ile zirveye ulaştı. Davos'un ardından Gazze'de, Mısır'da, Suriye'de ve başka Arap ülkelerinde Tayyip Erdoğan posterleriyle gösteriler düzenlendi. Geçen haftalarda Tayyip Erdoğan’ın Mısır, Tunus ve Libya ziyaretleri sırasında ilgi görmesi yine bu politikanın sonucu. İlk defa bir Türk başbakan ''İslam'ın kurtarıcısı, Allah'ın azizi Erdoğan'' sloganlarıyla karşılandı. Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da böyle bir etkinin yaratılmış olması ABD açısından Türkiye ortaklığını önemli hale getiriyor. Yine Mısır'da AKP ile aynı siyasal gelenekten olan İhvan Hareketi'nin “Özgürlük ve Adalet Partisi” adında parti kurup İktidarın en büyük ortağı olması yukarıda bahsettiğimiz ortaklığın arka planına ışık tutuyor. Ilımlı yada seküler islam modelinin Türkiye'de inşa edilip bölgedeki diğer ülkelere ihraç edilmeye çalışılması ABD'nin bölgedeki projesi için vazgeçilmez bir olanak.

Ilımlı islam modeliyle AKP ve Türkiye'nin yeni siyasi vizyonu Arap coğrafyasında, kanlı eylemler yapan, saldırgan bir politika izleyen İsrail'e göre daha etkili bir bölgesel güç olma olasılığını artırıyor. Fakat ABD tarihsel iki ortağının yaşadığı bu krizin daha da derinleşmesini istemiyor. BM toplantılarında yapılan açıklamalar genel itibariyle bu yönde. Öyle görünüyor ki; Türkiye-İsrail krizi daha da derinleşmeden araya başka bir arabulucunun girmesiyle yeniden normal seyrine dönecek gibi.

Tüm bunlar yaşanırken Türkiye'de burjuvazi milliyetçiliğini kullanarak emperyalist kapışmayı haklı göstermeye çalışıyor. Filistin halkıyla dost olduğunu söyleyerek islam üzerinden propaganda yapmakta. Yahudi karşıtlığı üzerinden de bölge işçi sınıfı üzerinde, milliyetçi ayrımların yanına dinsel ayrımları da ekleyerek ayrımlar yaratmaya çalışmaktalar. TC'nin Filistin'e karşı nasıl bir dostluk duygusu beslediğini görmek için İsrail-Türkiye ilişkilerinin geçmişine bakmak yeterli olacaktır ve bu bile fazla söze mahal vermemektedir. Türkiye sadece ve sadece kendi çıkarlarının dostudur. Ve yaptığı sadece işçi sınıfı ve kitleler üzerinde yanılsama yaratıp, yapay ayrımlarla, işçi sınıfının enternasyonal mücadelesinin önüne geçmektir. Yaratılan bu anti-siyonist havaya burjuvazinin hizmetindeki solda açıktan ya da karnından konuşarak destek vermektedir. Emperyalist kapışmaların tümünde olduğu gibi bu dönemde de milliyetçilik Türkiye burjuvazisinin de kullandığı bir argüman. Buna karşısında ise işçi sınıfının tekbir silahı var o da enternasyonal birlik ve mücadele.

Ekrem

 


1. http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0srail-T%C3%BCrkiye_ili%C5%9Fkileri

Tags: 

Enternasyonal Komünist Akım'ın 19. Dünya Kongresi: Sınıf Kavgalarına Hazırlanmak

EKA olarak geçtiğimiz aylarda 19. Kongre'mizi gerçekleştirdik. Genel olarak bir kongre, devrimci örgütlerin yaşantısının en önemli anıdır ve devrimci örgütler işçi sınıfının bizzat bir parçası oldukları için, kongrelerinin temel derslerini çıkartarak onları sınıfın daha geniş kesimlerinin erişimine sunmak gibi bir sorumlulukları vardır. Bu yazıyı kaleme alma amacımız da budur. Başlamadan kongremizin, bahsettiğimiz örgütümüzün sınırları dışına açılma kaygısını da pratiğe geçirdiğini ifade etmemiz gerekli. Zira kongremize EKA şubelerinden delegelerin yanı sıra örgütümüzün sempatizanları ve militanlarımızın içerisinde bulunduğu tartışma gruplarının kimi bileşenlerinin yanı sıra EKA olarak irtibat içerisinde olduğumuz ve tartışma yürüttüğümüz yapılardan kimilerinin temsilcileri de katıldılar. Kongremize temsilci gönderen yapılardan ikisi Kore'de çalışma yürütüyorlardı, diğeri ise Brezilya'dan OPOP (İşçi Muhalefeti) örgütüydü.[1] Çağırdığımız ve gelmeyi kabul eden, fakat ne yazık ki ülkeler arası seyehatin burjuvazi tarafından zorlaştırılmalarından dolayı gelemeyen başka yapılar da vardı.

Örgütümüzün tüzüğünde ifade edildiği üzere:

"Dünya Kongresi EKA'nın en yüksek organıdır. Dolayısıyla görevleri:

"a) Örgütün özellikle uluslararası duruma dair genel tahlillerini ve yönelimlerini detaylandırmak;
b)Bir önceki kongreden bu yana örgütün faaliyetlerini incelemek ve bu faaliyetlerin bir bilançosunu çıkartmak;
c) Gelecek çalışmalar için perspektifleri tanımlamaktır.
"

Bu unsurlar temelinde 19. Kongre'mizin derslerini çıkartabiliriz.

Uluslararası durum

Değinmemiz gereken ilk nokta, uluslararası duruma dair tahlillerimiz ve tartışmalarımız olacaktır. Eğer bir örgüt uluslararası duruma dair net bir anlayış ortaya koyamıyorsa, uygun biçimde durum içerisinde müdahalelerini geliştirmesi de mümkün olamaz. Tarih, uluslararası duruma dair hatalı bir değerlendirmenin devrimci örgütlerin için nasıl felaket sonuçlar doğurabileceğini bize öğretmiştir. Böylesi hataların en ciddi kimi örneklerine değinebiliriz. İkinci Enternasyonal'in çoğunluğunun birinci emperyalist dünya kıyımından önce, savaş öncesi süreçte sol kanadının etkisiyle kongrelerinde doğru bir biçimde savaş tehlikesini ifade edip proletaryayı savaşa karşı seferber olmaya çağırmış olmasına rağmen, savaş tehlikesini hafife alması bu durumun vahim örneklerinden bir tanesidir.

Bir başka örnek olarak ise, 1930'larda, Fransa'daki 1936 grevleri ve İspanya'daki iç savaşı, yeni bir uluslararası devrimci dalganın başlangıcı olarak analiz eden Troçki'nin durumudur. Bu analiz Troçki'yi 1938'de Dördüncü Enternasyonal'in kuruluşunu ilan etmeye götürmüştür. "Komünist ve sosyalist partilerin muhafazakar politikaları karşısında" yeni örgütün kendisini "duraklamadan devrim yolunda ilerleyen milyonlarca insanın oluşturduğu kitlelerin" başına koymasının icap ettiği düşünülmekteydi. Bu hata İkinci Dünya Savaşı sırasında 4. Enternasyonal şubelerini burjuva saflara geçmeye götürmüştür: her koşulda "kitlelerle birlikte olmak" için Sosyalist ve Komünist partilerin yürüttüğü "Direniş" politikalarına yani Müttefik emperyalist bloğuna destek verme politikalarına eklemlenmişlerdir.

Daha yakın geçmişe bakacak olursak, komünist solun kimi örgütlerinin nasıl Fransa'daki Mayıs 68 genel grevini ve peşinden gelişen bütün uluslararası mücadeleler dalgasını, basit bir "öğrenci hareketi"nden başka bir şey olarak görmeyerek kaçırmış olduklarına dikkat edebiliriz. Aynı şekilde, Mayıs 68'i çoktan devrim olarak görüp umutları gerçekleşmeyin çaresizliğe kapılan ve ortadan kaybolan öteki grupların acı kaderlerinin de altını çizebiliriz.

Bugün uluslararası duruma dair söz konusu olanın isabetli bir tahlilini geliştirmek devrimcileri için en büyük önemi taşımaktadır, çünkü herşeyden önce son dönemde söz konusu olanların önemi her zamankinden de fazladır ve fazlalaşmaktadır.

Bu yazımızı takiben ilerleyen günlerde kongremizin uluslararası duruma dair benimsediği bildirgeyi yayınlayacağız. Bu nedenden ötürü bütün noktaların üzerinden burada geçmemiz gerekli değil. Yalnızca en önemli meselelerin altını çizmek istiyoruz.

İlk ve en önemli nokta, kapitalizmin krizinin, Yunanistan gibi kimi Avrupa devleterindeki ülke borçları ile birlikte attığı belirleyici adımdır:

"Gerçekten de, artan sayıda devletin iflas etmesi ihtimalinin gündeme gelişi, kapitalizmin üstesinden gelinmez krizinde batışının yeni bir aşamasını teşkil ediyor. Burjuvazinin onlarca yıldır kapitalist krizin evrimini yavaşlatmak için kullandığı politikaların sınırlarını gözler önüne seriyor... Yeni bir Büyük Buhran'ı önlemek amacıyla 2009'un Mart ayında G20'nin benimsediği önlemler hakim sınıfın onlarca yıldır uyguladığı önlemlerin önemli bir ifadesi. Özünde ekonomiye hatırı sayılır bir kredi kütlesinin aktarılması noktasına geliyorlar. Böylesi önlemler yeni değiller. Aksine, 35 yıldır kapitalist üretim biçiminin temel çelişkisinden, kapitalizmin üretimini emebilecek güçte pazarlar bulamama durumundan kurtulmak amacıyla hakim sınıfın uyguladığı politikaların kalbinde yatıyorlar... Bankacılık sisteminin iflası ihtimali ve ekonomik düşüşün şafağı bütün devletleri, üretimdeki düşüşten dolayı gelirleri dibe vurmuş olduğu halde ekonomilerine ciddi miktarlarda para pompalamak durumunda bıraktı. Bunun sonucu olarak pek çok ülkede devlet borçları ciddi bir biçimde arttı. İrlanda, Yunanistan veya Portekiz gibi en madur durumdaki ülkeler için bu durumun anlamı iflas tehlikesi, yani kamu işçilerinin maaşlarının ve genel olarak borçların ödenememesi ihtimali oldu. O noktadan itibaren, bankalar böylesi ülkeleri, en yüksek faiz oranlarıyla olmadığı takdirde yeni borçlar vermeyi reddettiler, zira bütün bu borçların geri ödeneceğinden emin olamıyorlardı. Avrupa Bankası ve IMF sayesinde faydalandıkları 'kurtarma planları' ise eski borçların üzerine yığılan yeni borçlardan oluşmakta. Durum artık bir kısır döngü olmaktan da çıkarak şeytani bir sarmal halini aldı... Portekiz, İtalya, İranda, Yunanistan ve İspanya'nın ülke borçları krizi dünya ekonomisini tehdit eden depremin yalnızca ufak bir kesimi. Büyük sanayi güçlerinin çok daha iyi direniyor olmalarının esas nedeni ... kredi notu kurumlarından AAA almış olmaları değil ... dünyanın bir numaralı gücü borçlarını ödeme kapasitesine 'resmi' güvenin düşmesi tehlikesi ile karşı karşıya; dahası tüm geri ödemelerinin değeri ciddi bir biçimde düşmüş olan dolar kuruyla yapılacağı yönünde büyüyen bir kaygı var ... Ve bütün kurtarma planlarıyla, bütün ükelerde durum yalnızca daha da kötüye gitmiş vaziyette. Dolayısıyla, Portekiz, İtalya, İranda, Yunanistan ve İspanya'nın iflası onlarca yıldır hayatta kalışını borçlara boğulmasına borçlu olan dünya ekonomisinin iflas buzdağının yalnızca görünen kısmını teşkil etmekte ... Bankacılık alanın devletler düzeyine kayarak, borç krizi kapitalist üretim biçiminin ölümcül krizinde, sarsıntıların şiddeti ve çapını ciddi bir biçimde arttıracak yeni bir aşamaya geçtiğini damgalıyor. Tünelin sonunda kapitalizm için ışık yok. Bu düzen toplumu ancak her daim artan bir barbarlığa götürebilir."

Kongremizin ardından gelen süreç tahlilimizi doğruladı. Bir yandan Avrupa ülkelerinin artık yalnızca Portekiz, İtalya, İrlanda, Yunanistan ve İspanya'yı değil, bütün Avro bölgesini tehdit eden ülke borcu krizleri giderek önem kazanarak ağırlığını koydu. Yunanistan'a dair 22 Temmuz'de gerçekleşen Avrupa zirvesinin sözde "başarısı" ise pek birşeyi değiştirmeyecek. Benzeri bütün zirveler sözde Yunanistan'ın sorunlarına uzun süre etkili olacak çözümler bulmuşlardı ki bütün bu çözümlerin ne kadar etkili olduğunu görebiliyoruz!

Aynı zamanda, Obama'nın bütçe politikalarını kabul etmekte çektiği zorlukla, medya ABD'nin de düzeyi (gayri-safi milli hasılanın %130'u) Portekiz, İtalya, İrlanda, Yunanistan ve İspanya gibi ülkeleri aratmayacak devasa bir ülke borcunun vebalini boynunda taşıdığını "keşfetti". Kongremizde ortaya koyduğumuz tahlillerin bu şekilde doğrulanmaları örgütümüzün herhangi bir hünerinden kaynaklanmıyor. Bu tahlili yapmamıza imkan verdiğini söyleyebileceğimiz tek "hüner", işçi hareketinin, marksist teorinin gelişiminden beri her zaman kapitalist üretim biçiminin, kendisinden önceki üretim biçimleri gibi, uzun vadede iktisadi çelişkilerini aşamayacağını savunan klasik tahlillerine sadık kalmaktır. Kongremizdeki tartışmalar da böylesi bir marksist tahlil çerçevesinde gerçekleştiler. Ekonominin, özellikle ABD'de olduğu üzere para basmaya sığındıkça sığınmasından dolayı aşırı enflasyona batıp batmayacağı üzerine, özellikle kapitalizmin çelişkilerinin nihai nedenlerine dair (özellikle büyük ölçüde Avrupa'daki "Otuz Şanlı Yıl" üzerine yürütmekte olduğumuz tartışmaya tekabül eden) farklı görüşler ifade edildi. Öte yandan mevcut durumun ciddiyetine dair gerçek bir ortaklaşma vardı ki kongemizin uluslararası durum bildirgesini oybirliğiyle benimsemesi bu durumu ifade ediyordu.

Kongre ayrıca, bildirgeden de görülebileceği üzere emperyalist çatışmaların evrimini inceledi. Bu noktada, bir önceki kongemizden sonra geçen iki senenin temelde yeni unsurlar getirmekten ziyade dünyanın başta gelen gücünün, bütün askeri çabalarına rağmen, Soğuk Savaş sırasında sahip olduğu "liderliği" yeniden kurmaya kadir olmadığını ve Irak ve Afganistan'daki savaşların dünya genelinde bir "Pax Americana" ("Amerikan Barışı") getirmeyi beceremediğini doğrular nitelikteydi. "Yirmi sene önce Baba George Bush'un öngördüğü ve ABD'nin rehberliğinde gerçekleşeceğini umduğu 'Yeni Dünya Düzeni' gün geçtikçe kendisini yalnızca bir dünya karmaşasından başka bir biçimde sunamaz hale geliyor ki kapitalist ekonominin sarsıntıları bu durumu ancak daha da şiddetlendirebilirler" (Uluslararası Durum Bildirgesi, Madde 8).

Kongremizin sınıf mücadelesinin mevcut evrimini özel olarak incelemesi de büyük önem taşıyordu, zira bu meselenin devrimciler için özel öneminin yanı sıra, bugünün proletaryası yaşama koşulları eşi benzeri görülmemiş saldırılarla karşı karşıyadır. Bu saldırılar özellikle Yunanistan gibi Avrupa Bankası ve IMF'nin kırbacı altındaki ülkelerde vahşice gerçekleşmiştir. Öte yandan bütün ülkelerde, işsizliğin patlaması ve daha önemlisi bütün hükümetlerin bütçe açıklarını kapatma gereksinimlerinden dolayı yağmur gibi yağmaktadırlar.

Bir önceki kongremizin benimsediği bildirgede "bugünkü saldırıların temel biçimi, yani kitlesel işten çıkarmalar, ilk aşamada böylesi hareketlerin (yani kitlesel mücadelelerin) ortaya çıkmasını kolaylaştıracak nitelikte değiller... İkinci bir aşamada, işçi sınıfının burjuvazinin şantajına daha az açık olacağı aşamada, özellikle burjuvazi bugün bütün bu bankaları kurtarma ve ekonomiyi canlandırma planlarından dolayı biriken devasa bütçe açıklarını işçi sınıfının tamamına ödetmeye kalkıştığında, işçiler birleşik ve sağlam bir mücadelenin hakim sınıfın saldırılarını geri püskürtebileceği fikrine meyledeceklerdir. İşçilerin geniş çaplı mücadelelerine o zaman şahit olmamız daha olası" görüşü ortaya konulmuştu.

19. Kongre'miz "son kongremizden beri geçen iki yıl bu öngörüyü fazlasıyla doğrulamıştır. Bu dönemde en gelişmiş ülkelerde işçi sınıfına dayatılan kitlesel işten çıkarmalara ve yükselen işsizliğe karşı geniş çaplı mücadelelere şahit olmadık" gözleminde bulundu. Öte yandan kongremiz "'kamu harcamalarında gerekli kesintilere' karşı önemli mücadeleler gerçekleşmeye başlamıştır. Verilen yanıt hala, özellikle bu saldırıların en şiddetli biçimlerde gerçekleştiği Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerde, işçi sınıfı son günlerde esasında önemli bir militanlık göstermiş olsa da bir hayli çekingendir. Bir açıdan, saldırıların vahşiliği, hele de 'sol' hükümetlerce uygulandıkları için, işçi saflarında daha da bir güçsüzlük hissi yaratmaktadır" sonucunun altını çizdi. O zamandan beri, bu ülkelerdeki işçi sınıfı acizce beklemediğini kanıtladı. Özellikle geçtiğimiz aylarda, öteki Avrupa ülkeleri için de bir umut ışığı işlevi gören İspanya'daki "öfkeliler" hareketi için bunu söyleyebiliriz.

Hareket, tam da kongremiz gerçekleşirken başladı, dolayısıyla o noktada hareketi tartışma gündemimize dahil etmemiz mümkün olmadı. Öte yandan, kongremiz senenin başından beri Arap ülkelerini vuran toplumsal hareketleri inceledi. Konuya dair tartışmalarda, nedenleri bu durumun daha önce şahit olmadığımız bir olgu olmasının da ötesinde nedenlerden dolayı tam bir ortaklaşma olmadı, fakat bütün kongre bildirgede bulunan tahlille hemfikirdi:

"... yakın dönemde tanık olduğumuz en kitlesel hareketler en sanayileşmiş ülkelerde değil kapitalizmin çeperindeki ülkelerde, özellikle de Tunus ve Mısır gibi, burjuvazinin hareketleri dağıtmak için kullandığı vahşi baskıların ardından nihayetinde yerel diktatörlerden kurtulmak zorunda kaldığı çeşitli Arap ülkelerinde gerçekleştiler. Bu hareketler klasik anlamda, yakın geçmişte bu ülkelerde gördüğümüz mücadeleler gibi (mesela Tunus'taki 2008 Gafsa grevi, veya Mısır'da 2007'nin yazında gerçekleşen ve çok sayıda sektörden dayanışma çeken kitlesel dokuma sanayisi grevleri) klasik anlamda işçi mücadeleleri değillerdi. Çoğu zaman, toplumun kamu sektöründen ve özel sektörden işçiler, işsizler ama ayrıca küçük esnaf, zanaatkarlar ve iyi eğitimli gençler gibi farklı kesimlerinin içerisinde bulunduğu toplumsal kalkışmalar biçimini aldılar. Bu yüzden proletarya nadiren doğrudan ve belirgin bir biçimde (mesela Mısır'daki kalkışmanın sonuna doğru gerçekleşen grevlerde) kendisini gösterdi; daha da nadiren başı geken güç rolünü üstlendi. Öte yandan bu hareketlerin kökeninde, ortaya atılan taleplerin çoğunun da ifade ettiği gibi, temelde başka ülkelerdeki işçi mücadelelerin kökeninde olan nedenlerin aynılarını buluyoruz: krizin ciddi bir biçimde şiddetlenmesi ve sömürücü olmayan bütün nüfus nezdinde yol açtığı sefalet. Ve proletarya genelde bu hareket içerisinde doğrudan bir sınıf olarak ortaya çıkmamış olsa da, özellikle işçi sınıfının ciddi bir ağırlığı olan ülkelerde, özellikle kalkışmalara gösterilen derin dayanışma ve karşı tarafın korkunç baskılarına karşı kör ve çaresiz şiddete çekilmeyi engelleyebilme açısından, proletaryanın izleri mevcuttu. Nihayetinde Tunus ve Mısır burjuvazileri, Amerikan burjuvazisinin iyi tavsiyelerine uyup diktatörleri sallama kararı aldılarsa, bu büyük ölçüde bu hareketlerde işçi sınıfının varlığından kaynaklıydı."

İşçi sınıfının kapitalizmin çeperindeki ülkelerdeki bu yükselişi, kongremizin Polonya'daki 1980 kitle grevleri sırasında örgütümüzün ortaya koyduğu tahlile geri götürdü:

"Bu noktada EKA, Marks ve Engels'in ifade ettiği görüşler temelinde, dünya proleter devriminin işaretinin, bu ülkelerdeki proletaryanın yoğunlaşmış doğasından ve daha da önemlisi burjuvazinin uzun süredir dizdiği en gelişmiş ideolojik tuzaklara en iyi silahların en nihayetinde filizlenmesini sağlayacak tarihsel deneneyimden dolayı kapitalizmin merkezi ülkelerinden, özellikle de Avrupa'nın eski sanayi ülkelerinden yakılacağını savunmuştu. Dolayısıyla, dünya işçi sınıfının gelecekte atması gereken en temel adımlardan biri, yalnızca Batı Avrupa'daki merkezi ülkelerde kitlesel mücadelelerin gelişimi değil, işçi sınıfının demokratik ve sendikal tuzaklardan herşeyden önce kendi mücadelelerini ele alarak kurtulmasıdır. Bu hareketler, temel kapitalist güç olan ABD'de, artan sefaletin on milyonlarca insanları vurduğu işçi sınıfı da dahil dünya işçi sınıfı için bir işaret ateşi olacaktır ve "Amerikan Rüyası'nı" gerçek bir kabusa çevirecektir."

Bu tahlil, İspanya'da gerçekleşen "öfkeliler" hareketi ile doğrulanmaya başlamıştır. Tunis'te veya Kahire'deki eylemciler milli bayrağı mücadelelerinin bir işareti olarak sallarken, büyük Avrupa şehirlerindeki (özellikle İspanya'daki) hareketlerde milli bayraklar büyük ölçüde sallanmamıştır. Tabii ki "öfkeliler" hareketi hala ağır demokratik yanılsamalar altında ezilmektedir fakat her devletin, en demokratik ve en solcu olanının bile, sömürülenlerin vahşi can düşmanı olduğunu ifade etme vasfına sahiptir.

Sınıf mücadelesinin gelişimine EKA'nın müdahalesi

Yukarıda da gördüğümüz üzere, devrimci örgütlerin içerisinde bulundukları tarihsel durumu doğru tahlil edebilme ve ayrıca olguların gerçekliği karşısında kusurlu bulunan tahlilleri sorgulamayı bilme yetileri, işçi sınıfı içerisindeki müdahalelerinin biçim ve içeriğinin, yani sınıfın onları yerine getirsinler diye meydana getirdiği sorumluluklara layık olabilme yeteniklerinin önkoşuludur.

EKA'nın 19. Kongresi, iktisadi krizin, işçi sınıfına dayatılan iğrenç saldırıların ve bu saldırılara sınıfımızın ilk tepkilerinin incelenmesi temelinde, 2003 ile günümüz arasında şahit olduklarımızdan çok daha sert ve kitlesel bir sınıf kavgaları dönemine girmekte olduğumuz sonucuna ulaştı. Bu seviyede, özellikle de krizin bu hareketleri belirlemede büyük bir rol oynayacak evrimi göz önünde bulundurulduğunda, kısa vadeli öngörülerde bulunmak kolay olmayacaktır. Önümüzdeki büyük sınıf kavgalarının nerede ve ne zaman patlak vereceğini bilebileceğimizi düşünmek, bir yanılgıya düşmek olur. Öte yandan önemli olan genel eğilimi çıkartmak ve durumun evrimine karşı, gerektiği zaman, hem tutum geliştirirken hem de doğrudan mücadelelere müdahil olurken hızla ve uygun biçimde tepki verebilmek adına, fazlasıyla tetikte olmaktır.

19. Kongremiz, geçtiğimiz kongreden bugüne EKA'nın müdahalelerinin bilançosunun kesinlikle olumlu olduğunu hissetti. Gerektiği zaman, ve bazen çok hızlı bir biçimde, internet sitemizde ve bölgesel yayın organlarımızda, pek çok dilde tutum alabildik. Çok zayıf güçlerimizin sınırları dahilinde, yayınlarımız son dönemdeki toplumsal hareketlerin bir parçası olan eylemlerde, özellikle 2010'un sonbaharında Fransa'daki emeklilik reformu karşıtı hareket esnasında veya eğitimli gençliğin özellikle işçi sınıfı kökenli öğrencilere karşı yapılan saldırılara (mesela 2010 sonunda İngiltere'de okul harçlarındaki fahiş artışa gibi) karşı eylemlerinde yaygın bir biçimde dağıtıldı. Buna paralel olarak, EKA farklı kıtalarda, pek çok ülkede ortaya çıkan toplumsal hareketlere dair açık toplantılar düzenledi. Aynı zamanda EKA militanları mümkün oldukça kitle meclislerinde, mücadele komitelerinde, tartışma çevrelerinde ve internet sitelerinde örgütün tutum ve tahlillerini desteklemek ve bu hareketlerin yarattığı uluslararası tartışmaya katılmak amacıyla konuştular.

Bu bilanço, militanlarımızı teşvik etmek adına yaptığımız bir insan kaynakları çalışması veya okuyucuyu etkilemek için yaptığımız bir blöf değildir. Örgütümüzün faaliyetlerini takip edebilenlerce doğrulanabilir ve sorgulanabilir; zira tanım gereği açık faaliyetlerden bahsetmekteyiz.

Benzer bir biçimde, kongremiz komünist ilkeleri savunan veya bu yönde ilerleyen unsurlara ve yapılara yönelik çalışmamıza dair de olumlu bir bilanço çıkarttı.

İşçi mücadelelerinin önemli bir gelişim perspektifi göstermesi, devrimci azınlıkların ortaya çıkması olasılığını da beraberinde getiriyor. Dünya proletaryası kitlesel mücadelelere girişmeden önce dahi, bu durumun temel hatlarının farkına varmak mümkündü (ki 17. Kongremizde benimsediğimiz bildirgede[2] bu duruma işaret etmiştik. Bu durumun nedeni, 2003'ten beri işçi sınıfının 1989'da "sosyalist" bloğun çöküşünün ardından yaşanan gerilemeden ve "komünizmin ölümü" ile "sınıf mücadelesinin sonu" minvalinde devasa kampanyaların etkisinden kurtulmaya başlamış oluşudur. O zamandan beri, çekinceli bir biçimde de olsa bu eğilim doğrulanmıştır ve ciddi sayıda ülkede unsur ve yapı ile ilişkiler kurulması sonucunu doğurmuştur. "Bu olgu, hem EKA'nın bir şubesinin bulunmadığı ülkelerde hem de şubelerin şimdiden mevcut olduğu ülkelerdeki ilişkileri kapsamaktadır. Öte yandan, EKA'nın zaten mevcut olduğu ülklerde ilişkilerin sayısındaki artış çok daha düşük seviyededir. Bu durumun açık ve belirgin ifadelerinin hala EKA şubelerinin bir azınlığında hissedilir durumda olduğunu söyleyebiliriz" (Kongre'ye yapılan ilişkiler üzerine rapor sunumundan).

Fazlasıyla sık bir biçimde, örgütün önceden veya daha bir şubesinin bulunmadığı ülkelerde yeni ilişkiler ortaya çıktı. Bunun bir örneğini Kasım 2010'da gerçekleşen "Tüm-Amerika" konferansında görebiliriz. Bu konferansa Brezilya'dan OPOP ve başka yoldaşların yanı sıra, Peru, Dominik Cumhuriyeti ve Ekvator'dan yoldaşlar katıldılar. Bu ilişkiler çevresinin gelişiminden dolayı "bu çevreye dair müdahalelerimiz ciddi bir ivme kazandı ve EKA'nın faaliyetlerinin bu alanında hiç yapmadığı kadar büyük bir militan ve mali yatırımı gerekli kılarak tarihimizde gerçekleştirdiğimiz en zengin ve sık buluşma ve tartışmaları yapmamıza olanak verdi" (İlişkiler raporu).

Bu rapor, "ilişkilere dair durumun yeniliğini, özellikle de anarşistlerle ortak çalışma yürütmemizin yeniliğini vurgulamaktadır. Belirli durumlarda, bizimle aynı saflarda, enternasyonalizm saflarında olan unsur ve yapılarla mücadele içerisinde ortaklaşmayı başardık" (İlişkiler raporunun sunumu). Kendilerini anarşist olarak ifade eden unsur ve yapılarla yürüttüğümüz ortak çalışma, örgütümüz içerisinde de zengin tartışmalar tetikleyerek bu akımın çeşitli yönlerine, özellikle de farklı unsurlardan oluşan doğasına dair daha net bir anlayış edinmemizi mümkün kıldı. Zira anarşist eğilim içerisinde, her tür burjuva hareket ve ideolojisini hazır olan saf solculardan, enternasyonalist oldukları su götürmez bir gerçek olan gerçekten proleter unsurlara kadar geniş bir yelpaze bulunuyor.

"Başka bir yenilik ise, Paris'te kendilerini Troçkist olarak nitelendiren unsurlarla ortak çalışma yürütmüş olmamız... bu unsurlar emeklilik reformuna karşı eylemlerde çok faaldiler ve tıpkı EKA olarak bizim yaptığımız gibi işçilerin kendi mücadelelerini ellerine almalarını, sendikal sınırların dışına çıkmalarını hedefliyor, bir yandan da sınıfımız içerisinde tartışmanın gelişimini teşvik ediyorlardı. Dolayısıyla bu çabalarıyla ortaklaşmak için her türlü nedene sahibiz. Eğer tavırları Troçkizmin klasik pratiği ile çelişiyorsa, bu çelişki ne kadar büyükse o kadar iyi" (İlişkiler raporu sunumu).

Dolayısıyla kongremiz örgütümüzün devrimci görüşleri savunan veya devrimci görüşlere doğru evrilmekte olan unsurlara dair çalışmasının da olumlu bir bilançosunu çıkartabildi. Bu işçi sınıfı içerisindeki müdahalelerimizin önemli bir kısmıdır, zira komünist devrimin zaferi için vazgeçilmez olan devrimci partinin kuruluşuna gidecek sürecin bir parçasıdır.[3]

Örgütsel sorunlar

Bir devrimci örgütün faaliyetlerine dair bütün tartışmalar, işleyişinin değerlendirmesini göz önünde bulundurmak durumundadır. Bu alanda da kongremiz, farklı bir rapor temelinde, örgütün en büyük zayıflıklarının altını çizdi. Yayınlarımızda ve hatta kimi açık toplantılarımızda EKA'nın geçmişte yaşadığı örgütsel zorluklara açıkça değinmiştik. Bunu yapmamızın nedeni sergicilik değildir, bu işçi hareketinin klasik bir pratiğidir. Kongremiz bu zorlukları ve özellikle kimi şubelerde ağırlığı fazlasıyla hissedilen örgütsel dokunun ve kolektif çalışmanın zedelenmiş durumunu derinlemesine inceledi. EKA'nın bugün 1981, 1993 veya 2001'deki gibi bir kriz yaşamakta olduğunu düşünmüyoruz. 1981'de örgütün ciddi bir kısmının, örgütün etrafında kurulduğu siyasi ve örgütsel ilkelerden vazgeçtiğine şahit olduk ki bu durum başta İngiltere şubemizin yarısının kaybı olmak üzere kimi çok ciddi sarsıntılara neden oldu. 1993'te ve 2001'de, EKA örgüt içinde klanların oluşması gibi bir sorunla karşı karşıya kaldı ki bu da nihatinde belirli sayıda militanın (özellikle 1995'te Paris şubemizin ve 2001'de merkezi organımızın kimi üyelerinin[4]) örgütü sadakatlerini reddetmeleri ve ayrılmalarıyla sonuçlandı. Son iki krizin nedenleri arasında EKA "sosyalist" bloğun çöküşünün dünya proletaryasının bilincinde tetiklediği derin bilinçsel gerilemeyi, daha genel olarak ise kapitalist toplumu etkileyen toplumsal yozlaşmayı tespit etti. Mevcut zorlukların nedenleri de kısmen aynı türden olmakla birlikte devrimci inançların kaybı ve sadakatsizlik gibi sonuçlar doğurmuyorlar. Bu sorunların ortaya çıktığı şubelerin bütün militanları, EKA'nın kavgasının haklılığına tamamen inanıyorlar ve örgüte sadakatlerini ve bağlılıklarını göstermeye devam ediyorlar. EKA, işçi sınıfının Mayıs 68 hareketi ile bitirdiği karşı-devrim sürecinden beri geçirdiği en kasvetli dönemle, yani 1990'ların başındaki sınıfımızın militanlıkta ve bilinçteki genel gerileme dönemiyle karşı karşıyayken, bu militanlar mevzilerini korudular. Bu büyük ölçüde yoldaşlar otuz yılı aşkın süredir birbirlerini tanıyan ve birlikte militanlık etmiş yoldaşlar. Dolayısıyla aralarında pek çok sağlam dostluk ve karşılıklı güven bağları var. Öte yandan herkesin birbirinde kabul etmesi gereken ufak hatalar, küçük zayıflıklar ve kişilik farklılıkları, uzun bir süre sonucunda, daha yeni militanların "taze kanıyla" yeniden canlanmamış küçük şubelerde pek çok sefer gerilimlerin veya birlikte çalışmakta artan bir zorluğun gelişimine meydan verdi. Bugün bu "taze kan" EKA'nın kimi şubelerine gelmeye başlamakta, öte yandan yeni üyelerin ancak EKA'nın örgütsel dokusu gelişirse düzgün bir biçimde örgütle bütünleşebilecekleri de ortada. Kongremiz bu meseleleri büyük bir açıklıkla tartıştı ve bu da çağırılmış yapılardan bazılarının temsilcilerinin kendi örgütsel zorluklarını paylaşması sonucunu doğurdu. Öte yandan bu sorunların mucizevi bir çözümü, daha önceki kongrelerimizde de ifade edildiği üzere, yoktur. Kongremizin benimsediği faaliyetler bildirgesi bize örgütün zaten benimsediği yaklaşımı hatırlatmakta ve bütün militanlara meseleye daha sistematik bir biçimde bakma çağrısında bulunmaktadır:

"2001'den beri EKA, farklı amaçların yanı sıra komünist militanlığın (ve dolayısıyla parti ruhunun) ne olduğunu açıklamak ve geliştirmek amacılıyla tasarlanan hırslı bir teorik projeye girişti. Bu kapsamda, mümkün olan en derin düzeyde aşağıdaki meseleleri anlamak yönünde yaratıcı bir çaba sarfedildi:

"- proleter dayanışma ve karşılıklı güvenin kökenleri;
- marksizmin ahlakı ve etik boyutu;
- demokrasi ve demokrasicilik ve bunların komünist militanlığa düşmanlığı;
- psikoloji ve antropoloji ve bunların komünist projeyle ilişkisi;
- merkeziyetçilik ve kolektif çalışma;
- proleter tartışma kültürü;
- marksizm ve bilim.

"Kısacası EKA komünist gayenin ve komünist örgütün daha geniş bir anlayışının yeniden ortaya çıkması için, karşı-devrim sırasında neredeyse tamamen kaybolmuş olan geniş militanlık vizyonun yeniden keşfedilmesi ve dolayısıyla örgüt içerisinde örgüte ve militanlığa dair bu daha geniş sorunların görmezden gelindiği veya reddedildiği bir atmosferde ortaya çıkabilecek olan çemberlerin, klanların ve asalaklığın yeniden ortaya çıkmasına karşı kendisini silahlandırmak için bir çabaya girişti" (10. madde).

"Örgütün birleştirici ilkesinin, kolektif çalışmanın gerçekleşmesi, 10 maddede değindiğimiz üzere komünist militanlığı olumlu bir biçimde kavramak amacıyla sarfedilecek teorik çabaya bağlı olan bütün insani özelliklerin gelişimini gerektirmektedir. Bu da karşılıklı saygının ve desteğin, ortak çalışma reflekslerinin, başkalarına karşı sıcak bir anlayış ve sevecenlik havasının, sosyalliğin ve cömertliğin gelişimi anlamına gelmektedir" (15. madde).

"Marksizm ve bilim" üzerine tartışma

Kongremizdeki tartışmalarda ve kabul edilen bildirgede vurgulanan noktalardan bir tanesi, karşımıza çıkan meselelerin teorik yönünde daha derine inmemiz ihtiyacıydı. Bu nedenle, bir önceki kongremizde yaptığımız gibi bu kongremizde de teorik bir meseleyi, "marksizm ve bilim" başlığını gündemimize aldık. Bu tartışma, örgütümüzün yaptığı öteki tartışmalar gibi, bir dizi yazının yayınlanmasına neden olmuştu. Burada şubelerimizin kendi içlerinde yaptığı çok sayıda tartışmanın bir sonucu olarak kongremizdeki tartışmanın içerisinde ortaya atılan dair muhtelif unsurlara değinmeyeceğiz. Yalnız şunu belirtmek istiyoruz ki, kongremize katılan delegeler bu tartışmadan bir hayli memnun kaldılar ve bunun nedeni de büyük ölçüde kongremize davet ettiğimiz bir bilim insanı olan Chris Knight'ın[5] kongremize katılışıydı.

Chris Knight EKA'nın bir kongresine çağırdığı ilk bilim insanı değil. İki sene önce, Jean-Louis Dessalles dillerin kökenine dair fikirlerini sunmak için kongremize katılmıştı ki bu sunum kimi çok canlı tartışmalara önayak olmuştu. Chris Knight'a davetimizi kabul ettiği için ve hem fazlasıyla canlı hem de bilim insanlı olmayanların, yani EKA militanlarının büyük çoğunun da kolaylıkla anlayabileceği bir dilde yaptığı konuşmalar için teşekkür etmek istiyoruz. Kongremizde Chris Knight üç kez söz aldı. İlkin genel tartışma sırasında konuştu ve bütün katılımcılar yalnızca ortaya koyduğu fikirlerin niteliğinden değil, kendisine verilmiş zamana ve tartışma çerçevesine katı bir biçimde uyma disiplininden (maalesef kimi zaman EKA militanları olarak bazılarımızın pek de iyi uygulayamadığı bir disiplin) etkilendiler. Ardından bir hayli yaratıcı bir biçimde insan medeniyeti ve dilinin kökenlerine dair teorisininin bir özetini sundu. Bu özet içerisinde önce insanlığın deneyimlediği ve kadının itici güç görevi üstlendiği (Engels'ten alınmış bir fikir) ilk "devrimlerden" bahsetti. Bu devrimin birkaç tane farklı devrim tarafından takip edildiğini söyleyerek her defasında bu devrimlerin toplumun ilerlemesini mümkün kıldığını ifade etti. Komünist devrimi bir dizi devrimin doruk noktası olarak görüyor ve tıpkı bir önceki devrimlerde olduğu gibi insanlığın bu devrimi yapacak araçlara da sahip olduğuna inanıyor.

Chris Knight üçüncü söz alışında, kongremize çok sıcak bir selam verdi.

Kongremizin sonunda, delegeler marksizm ve bilim üzerine tartışmanın ve Chris Knight'ın bu tartışmaya katılımının kongremizin en ilginç ve tatmin edici kısımlarından bir tanesi olduğunu, bütün şubelerimizin teorik meselelere ilgisini arttıracak bir an olduğunu hissettiler.

Bu yazımızı noktalamadan önce, Paris Komünü'nün bastırıldığı kanlı haftadan neredeyse günü gününe tam 140 yıl sonra gerçekleşen EKA'nın 19. Kongresinin katılımcılarının (delegeler ve davet edilmiş yapı ve yoldaşlar), proletaryanın bu ilk devrimci teşebbüsünün savaşçılarının anısını onurlandırdıklarını eklemek istiyoruz..[6]

EKA'nın 19. Kongresi için muzaffer bir bilanço çıkartmak istemiyoruz, zira her şey bir yana kongremiz yüzleştiğimiz örgütsel zorlukları, eğer tarihin devrimci örgütlere verdiği randevuyu kaçırmak istemiyorsak aşmamız gereken zorlukları kabul etmek durumundaydı. Örgütümüzü uzun ve çetin bir mücadele bekliyor. Fakat bu perspektif cesaretimizi kırmamalı. Nihayetinde işçi sınıfının mücadelesinin bütünü de uzun ve zordur, çukurlarla ve yenilgiler de doludur. Bu militanlarımıza mücadeleye devam etme yönünde ilham verecek bir perspektiftir.; her komünist militanın temel bir niteliği bir savaşçı olmaktır.

EKA - 31.7.2011

 


1. OPOP, EKA'nın 17. ve 18. kongrelerine de temsilci göndermişti.

 

2. "Bugün, 1968'de olduğu gibi, sınıf kavgalarının yeniden ortaya çıkışına derin bir düşünme ve sorgulama süreci eşlik ediyor ve bu sürecin sonunda komünist solun görüşlerini benimseyenler buzdağının yalnızca görünen kısmını teşkil ediyorlar."

3. Kongremiz, ilişkiler raporundaki, örgütümüzün 16. Dünya Kongresi'nin uluslararası durum bildirgesinde bulunan "EKA şimdiden geleceğin partisinin iskeletidir" ifadesine yönelik eleştiriyi tartıştı ve benimsedi. Raporda ifade edildiği üzere: "Bu noktada EKA'nın geleceğin partisinde örgütsel katılımının nasıl bir biçim alacağını betimlemek mümkün değildir çünkü bu hem genel duruma ve proleter safların biçimlenişine, hem de kendi örgütümüzün gelişimine bağlıdır". Bununla birlikte, komünist solun mirasını canlı tutmak ve zenginleştirmek, mevcut ve gelecek kuşakların ve dolayısıyla geleceğin partisinin bu mirastan azami ölçüde faydanabilmesi için EKA'nın sorumluluğudur. Bu minvalde, örgütün 1917-23 devrimci dalgasıyla geleceğin devrimci dalgası arasında bir köprü işlevi görme sorumluluğu vardır.

4. Örgüte sadakati reddeden unsurlar sıklıkla örgütün "asalaklık" olarak tanımladığı yaklaşıma düştüler, yani bir yandan örgütün gerçek görüşlerini savunduklarını iddia ederlerken diğer yandan çabalarının çoğunu örgüte çamur atmaya ve itibarını zedelemeye yönelttiler. EKA siyasi asalaklık olgusunu açıklamak amacıyla bir belge hazırladı. ("Theses on Parasitism", International Review n° 94). Öte yandan EKA içerisindeki bazı yoldaşların, böylesi davranışların var olduğunu ve onlara karşı örgütü sağlam bir biçimde savunmanın gerekliliğini kabul etmekle birlikte, bu siyasi asalaklık yaklaşımına katılmadıklarının altını çizmemiz gerekli. Bu fikir ayrılığı kongremizde de ifade edildi.

5. Chris Knight 2009'A kadar Doğu Londra Üniversitesi'nde antropoloji dersi vermiş olan İngiltereli bir üniversite öğretmenidir. İngilizce internet sitesimizde hakkında bir tanıtım yazısı yazdığımız, Darwin'in evrim teorisine ve Marks ve Engels'in çalışmalarına (özellikle de Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni'ne) çok sadık bir biçimde dayanan Kan İlişkileri: Menüstrasyon ve Kültürün Kökenleri kitabının yazarıdır. Antropoloji alanında kendisini "%100 marksist" olarak tanımlamaktadır. Ayrıca Radikal Antropoloji Grubu ve temel müdahaleleri kapitalist kurumları lanetlemek ve onlarla dalga geçmek olan sokak tiyatroları örgütleyen çeşitli grupçukları örgütleyen bir siyasi militandır. Çalıştığı üniversiteden Mart 2009'da Londra'daki G20 protestolarına bağlı bir etkinlik örgütlediği için kovulmuştur. Bir bankerin temsili maketini astığı ve "Bankerleri Yiyin!" sloganını taşıyan bir pankart taşıdığı için "Cinayet çağrısı yapmakla" suçlanmıştır. Chris Knight'ın eylem biçimlerine dair kimi siyasi görüşlerine katılmıyor olsak da, onunla şu ana kadar belli bir müddet tartıştıktan sonra kendisinin tamamen içtenlikli yaklaşımına, proletaryanın kurtuluşu davasına adanmışlığına ve bilime ve bilimin bilgisinin amaç için temel silahlar olduğuna dair sarsılmaz inancına ikna olmuş bulunuyoruz. Bu bağlamda, kendisi ile karşılaştığı (kovulmak ve tutuklanmak gibi) baskıcı uygulamalara karşı dayanışmamızı ifade etmek istiyoruz.

6. EKA'nın 19. Kongresinin katılımcıları, kongremizi, Paris Komünü'nün tam 140 yıl önce "cennete saldırılarının" bedelini kendilerine kanlı bir biçimde ödetmeye çalışan burjuvazinin elinde düşen savaşçılarının anısına adarlar. Mayıs 1871'de, tarihinde ilk defa, proletarya hakim sınıfı titretmiştir. Komün'ün isyancılarına karşı uygulanan baskının öfkesinin ve barbarlığının açıklaması da, burjuvazinin kapitalizmin mezar kazıcısı olan proletaryadan duyduğu korkudur.
Paris Komünü deneyimi, işçi sınıfının sonraki kuşaklarını temel dersler bırakmıştır. Bu dersler temelindedir ki işçi sınıfı 1917 Rus devrimini gerçekleştirebilmiştir. Paris Komünü'nün sermayenin kurşunları altında düşen savaşçıları, eğer gelecek kavgalarda işçi sınıfı Komün'ün deneyiminden ilham alır ve kapitalizmi devirirse, kanlarını boşuna akıtmamış olacaklardır. "Paris işçisi, Komünü ile birlikte, yeni bir toplumun şanlı öncüsü olarak her zaman yüceltilecektir. Şehitlerinin anısı, işçi sınıfının büyük yüreğinde sevgi ve saygı ile korunmuştur. Kıyıcılarına gelince, tarih onları daha şimdiden sonsuz bir teşhir direğine çivilemiştir, ve rahiplerinin tüm duaları onların günahlarını bağışlatamayacaktır" (Marx, Fransa'da İç Savaş)

Tags: 

Enternasyonal Komünist Akım'ın 19. Dünya Kongresi: Uluslararası Durum Bildirgesi

1. Geçtiğimiz EKA kongresinin kabul ettiği bildirge ilkin gerçekliğin, kapitalist sınıfın liderlerinin 20. yüzyılın son on yılının başında, özellikle de "Şer İmparatorluğu" olarak adlandırdıkları, "sosyalist" olma iddiasındaki emperyalist bloğun çöküşünden sonra yaptıkları iyimser öngörüleri nasıl kategorik olarak haksız çıkardığını vurgulamıştı. Baba George Bush'un 1991 yılının Mart ayında "uluslararası hukuka" dayanan "Yeni Dünya Düzeni"nin doğuşunu ilan ettiği ünlü beyanının şimdi, kapitalist toplumun içine çekildiği büyüyen karmaşa ortamında ne kadar sürreal gözüktüğünü vurgulamıştı. Bu kahinvari konuşmadan yirmi yıl sonra, özellikle de geçtiğimiz on yılın başlangıcından itibaren, dünya hiç olmadığı kadar bir kaos görüntüsü vermektedir. Birkaç haftalık bir sürede Libya'da son dönemde dünyayı etkileyen kanlı çatışmalar arasında yerini alan yeni bir savaşa, Fildişi Sahili'nde yeni katliamlara ve dünyanın en güçlü ve modern ülkelerinden biri olan Japonya'yı vuran trajediye şahit olduk. Ülkenin bir kısmını yerle bir eden deprem bir kez daha gösterdi ki; bunlar doğal felaketler değil, doğal olguların felaketvari sonuçları. Japonya depremi, aynı zamanda toplumun depremlere direnebilecek binalar inşa etme yetisinin olduğunu gösterdi ki; bu da şüphesiz geçtiğimiz sene Haiti'de gerçekleşen trajedi ve benzerlerini engellemeye yeterli olurdu. Aynı zamanda bu deprem Japonya gibi gelişmiş bir devletin bile önceden planlama yapmaktan aciz olduğunu gösterdi: depremin kendisinin kurbanı çok değildi fakat ardından gelen tsunami birkaç dakikada 30,000 can aldı. Ve yeni bir Çernobil tetikleyerek yalnızca hakim sınıfın ne denli hazırlıksız olduğunu değil, büyücü çırağı rolünü, harekete geçirdiği güçlere söz geçirmekten aciz oluşunu da gözler önüne serdi. Fukushima nükleer enerji santralini işletenin Tepco şirketi ne en büyük sorumluydu ne de tek sorumlu. İnsanlığın muzdarip olduğu ve olacağı felaketlerin sorumlusu, insan ihtiyaçların tatmin edilmesine değil rakip milli birimlerin çılgınca bir kar avına dayanan bir düzen olan kapitalist düzenin bütünüdür. Son tahlilde, Japon Çernobili, varoluşu insanlığın hayatta kalışına bir tehdit teşkil eden kapitalist üretim biçiminin nihai iflasının yeni bir göstergesidir.

2. Dünya kapitalizminin şu anda yaşamakta olduğu kriz, bu üretim biçiminin tarihsel iflasının en doğrudan ve belirgin ifadesidir. İki sene önce bütün ülkelerdeki burjuvazi ekonomik durumun ciddiyetine dair büyük bir panik içine girmişti. OECD "dünya ekonomisi ömrümüzde gördüğümüz en derin ve senkronize gerileme içerisinde"[1] demekten tereddüt etmemişti. Bu kursal kurumunun kendisini genelde ne kadar ihtiyatla ifade ettiğini biliyorsak, hakim sınıfın uluslararası mali düzeninin çökme ihtimalinden, dünya ticaretinin düşüşünden (ki 2009'da %13'ten fazla düşmüştür), temel ekonomilerde gerilemenin derinliğinden ve General Motors ve Chrysler gibi sembol haline gelmiş sanayi işletmelerini vuran veya vurmak üzere olan iflaslar dalgasından ne denli korktuğunu anlayabiliriz. Büyük Buhran'ın hayaleti onlara rahat vermiyordu ve nihayetinde OECD'yi, böylesi şeytanları kovuşturmak için şöyle yazmaya itti: "Kimileri bu ciddi küresel düşüşü "büyük gerileme" olarak nitelendirmiş olsalar da, durum mevcut hükümet politikalarının kalitesi ve yoğunluğu sayesinde 1930'ların Büyük Buhran'ını tekrar edecek bir noktadan uzak kalacaktır".[2] Öte yandan, 18. Kongre bildirgemizde ifade ettiğimiz üzere, "hakim sınıfın bugün yaptığı konuşmalarda dün yaptığı konuşmaları unutması olağandır".

OECD'nin 2011'in baharında yayınladığı Dünya Ekonomi Görünüm Raporu bankacılık sisteminin hayata döndürülmesi ve ekonomik düzelmelerden dolayı ne kadar rahatladığını ifade etti. Hakim sınıf başka bir biçimde hareket etmekten acizdir. Sermayenin karşılaştığı zorluklara dair, ağırbaşlı, küresel ve tarihsel bir görüş geliştiremez, çünkü böylesi bir görüş düzenin karşısındaki kesin kör düğümü keşfetmesini sağlar. Dolayısıyla ancak anlık durumdaki oynamalar temelinde günlük yorumlar yapabilir ve dolayısıyla sürekli kendisini teselli edebilmek için gerekçeler arar hale düşer. Böylelikle de geçtiğimiz iki yılın temel olgusunu, belirli sayıdaki Avrupa ülkesindeki ülke borcu krizini hafife almıştır. Ki bunu, medyanın kimi zaman konuya dair panik halinde olmasına rağmen becermiştir. Gerçekten de, artan sayıda devletin iflas etmesi ihtimalinin gündeme gelişi, kapitalizmin üstesinden gelinmez krizinde batışının yeni bir aşamasını teşkil ediyor. Burjuvazinin onlarca yıldır kapitalist krizin evrimini yavaşlatmak için kullandığı politikaların sınırlarını gözler önüne seriyor.

3. Kapitalist düzen artık şu anda mevcut olan kriz ile kırk yıldır karşı karşıya. Fransa'da patlak veren Mayıs 68 hareketi ve uluslararası düzeyde peşinden gelen proleter mücadeleler böylesi bir düzeye gelebildiler çünkü kapitalist krizin ilk etkilerinden kaynaklı olarak işçi sınıfının yaşam koşullarının dünya genelinde kötüleşmesinden, özellikle de işsizlikteki artıştan teşvik oluyorlardı. Kriz, savaş sonrası dönemin ilk uluslararası iktisadi gerilemesi olan 1973-75 döneminde korkunç bir ivme kazandı. O zamandan beri her defasında daha derin ve daha yaygın gerilemeler dünya ekonomisini vurdu ve nihayetinde bu gerilemeler, 1930'ların hayaletini geri getiren 2008-9 krizi ile doruğa ulaştılar. Yeni bir Büyük Buhran'ı önlemek amacıyla 2009'un Mart ayında G20'nin benimsediği önlemler hakim sınıfın onlarca yıldır uyguladığı önlemlerin önemli bir ifadesi. Özünde ekonomiye hatırı sayılır bir kredi kütlesinin aktarılması noktasına geliyorlar. Böylesi önlemler yeni değiller. Aksine, 35 yıldır kapitalist üretim biçiminin temel çelişkisinden, kapitalizmin üretimini emebilecek güçte pazarlar bulamama durumundan kurtulmak amacıyla hakim sınıfın uyguladığı politikaların kalbinde yatıyorlar. 1973-5 gerilemesi, üçüncü dünya ülkelerine verilen devasa krediler ile aşıldı, fakat bu 1980'lerin başından itibaren bu ülkelerde gerçekleşen borç krizi ile en gelişmiş ülkelerin ekonomiye bu ciğeri vermek durumunda kaldılar. Dünya ekonomisinin "lokomotifleri" işlevini gören en gelişmiş ülkelerin devletleri ve tabii ki başta ABD oldu. ABD ekonomisinin ciddi biçimde kalkınmasını sağlayan neo-liberal Reagan iktisadı, kendisi "devlet çözüm değil, sorundur" dese de, eşi benzeri görülmemiş miktarlara ulaşan bütçe açıklarına dayanıyordu. Aynı zamanda ABD'nin ciddi ticaret açığı, farklı ülkelerde üretilen metaların orada pazar bulmasını sağladı. 1990'larda Asya "kaplanları" ve "ejderleri" (Singapur, Tayvan, Güney Kore vs.) bir süre "lokomotiflik" işinde ABD'ye eşlik ettiler; dikkate şayan büyüme oranları en sanayileşmiş ülkelerdeki metalar için önemli bir durak oldu. Fakat bu "başarı hikayesi" ciddi bir borçlanma pahasına yazılmıştı ve 1997'de "yeni" ve "demokratik" Rusya'nın, paralarını "komünizmin sonu"nun dünya ekonomisini yeniden ve kalıcı olarak tetiklemesine yatıranları hayal kırıklığına uğratmak pahasına borçlarını ödeyemeyeceğini ilan etmesiyle, bu ülkeler de büyük sarsıntılara girdiler. 21. yüzyılın ilk on yılının başında, özellikle ev ipoteklerinin (mortage) başta ABD olmak üzere pek çok ülkede gelişimi ile borç bir kez daha ivme kazanmıştı. ABD dolayısıyla dünya ekonomisinin lokomotifi olma işinin yine baş sırtlayıcısı oldu ama bunun bedeli de özellikle ödemelerin yapılamaması ihtimalini azaltmayı amaçlayan her türlü mali ürün temelinde ABD nüfusu için, borçta devasa bir büyüme oldu. Aslında şüpheli borçların böylesi yaygınlaşması, hiçbir şekilde onların Amerikan ve dünya ekonomisinin başında sallanan bir Demokles'in Kılıcı işlevi görmelerini engellemedi .Tam aksine, yalnızca 2007 çöküşünün ve vahşi 2008-9 dünya gerilemesinin kökünde olan, bankaların sermayesindeki zehirli borçları biriktirebilirler.

4. Dolayısıyla, geçtiğimiz kongremizde kabul edilen bildirgemizin ifade ettiği üzere: "Mevcut iktisadi gerilemenin kökeninde olan yalnızca mali kriz değildir. Aksine, mali kriz yalnızca, aşırı üretimi aşmak için borca kaçmanın sonsuza kadar devam edilemeyeceğini göstermektedir sadece. Er ya da geç, 'gerçek ekonomi' intikamını alacaktır. Başka bir deyişle, kapitalizmin çelişkilerinin temelinde olan aşırı üretim, pazarların üretilmiş metaların bütününü emememeleri, sahneye geri dönmüştür". Aynı bildirge, 2009'da gerçekleştirilen G20 zirvesinden sonra da: "Burjuvazinin bulabildiği tek 'çözüm'... yine borca kaçmaktır. G20 krize bir çözüm bulamamaktadır zira krizin bir çözümü yoktur" demektedir.

Ülke borcu krizi bugün yayılıyor; devletlerin borçlarına sadık kalamamaları olgusu bu gerçeğin muazzam bir göstergesidir. Bankacılık sisteminin iflası ihtimali ve ekonomik düşüşün şafağı bütün devletleri, üretimdeki düşüşten dolayı gelirleri dibe vurmuş olduğu halde ekonomilerine ciddi miktarlarda para pompalamak durumunda bıraktı. Bunun sonucu olarak pek çok ülkede devlet borçları ciddi bir biçimde arttı. İrlanda, Yunanistan veya Portekiz gibi en mağdur durumdaki ülkeler için bu durumun anlamı iflas tehlikesi, yani kamu işçilerinin maaşlarının ve genel olarak borçların ödenememesi ihtimali oldu. O noktadan itibaren, bankalar böylesi ülkeleri, en yüksek faiz oranlarıyla olmadığı takdirde yeni borçlar vermeyi reddettiler, zira bütün bu borçların geri ödeneceğinden emin olamıyorlardı. Avrupa Bankası ve IMF sayesinde faydalandıkları 'kurtarma planları' ise eski borçların üzerine yığılan yeni borçlardan oluşmakta. Durum artık bir kısır döngü olmaktan da çıkarak şeytani bir sarmal halini aldı. Bu planların tek "tesirlilik"leri işçilere, maaşları ve işleri korkunç bir biçimde kesilmekte olan kamu çalışanlarına ama ayrıca eğitim, sağlık ve emeklilik maaşları ve büyük vergi artışlarıyla işçi sınıfının tamamına karşı eşi benzeri görülmemiş saldırılar. Fakat bütün bu işçi sınıfı düşmanı saldırılar, satın alma gücünü fazlasıyla biçerek yalnızca yeni bir gerilemeye katkı sunabilirler.

5. Portekiz, İtalya, İranda, Yunanistan ve İspanya'nın ülke borçları krizi dünya ekonomisini tehdit eden depremin yalnızca ufak bir kesimi. Büyük sanayi güçlerinin çok daha iyi direniyor olmalarının esas nedeni (2008'deki bankacılık krizi öncesinde bankalara da maksimum kredi notunu verebilen) kredi notu kurumlarından AAA almış olmaları değil. Nisan ayında Standard & Poor Ajansı, Nicel Genişleme 3'e yani ABD Federal Devleti'nin ekonomiyi desteklemek için 3. kalkınma planına dair olumsuz görüş beyan etti. Başka bir deyişle, dünyanın bir numaralı gücü borçlarını ödeme kapasitesine 'resmi' güvenin düşmesi tehlikesi ile karşı karşıya; dahası tüm geri ödemelerinin değeri ciddi bir biçimde düşmüş olan dolar kuruyla yapılacağı yönünde büyüyen bir kaygı var. Gerçekten de Çin ve Japonya'nın geçtiğimiz sonbahar ABD Hazine Bonoları yerine devasa miktarda altın ve hammadde alması (ve dolayısıyla ABD Federal Bankası'nın bu bonoların %70 ile %90 arası bir miktarını satın almasına yol açması) bu güvenin çoktan kaybolmaya başladığını gösteriyor. Bu güven kaybı Amerikan ekonomisinin inanılmaz borç miktarını hatırladığımız zaman hiç de mantıksız değil: 2010'un Ocak ayında kamu borcu (Federal Devlet, eyaletler, belediyeler) zaten gayrı-safi milli hasılanın %100'ü kadardı ki bu yalnızca ülkenin toplam borcunun bir kesimi anlamına geliyordu. Aynı toplam borç hanelerin ve öteki mali olmayan kurumların borçlarını da kapsamaktadır. Bu da gayrı-safi milli hasılanın %300'üne tekabül etmektedir. Ve durum öteki büyük ülkelerde de daha iyi değildi: aynı noktada toplam borçlar Almanya gayrı-safi milli hasılasının %280'ine, Fransa'da %320'sine, İngiltere'de ve Japonya'da ise %470'ine tekabül etmekteydi. Japonya'da sadece kamu borcu gayrısafi milli hasılanın %200'üne ulaşmış durumdaydı. Ve bütün kurtarma planlarıyla, bütün ükelerde durum yalnızca daha da kötüye gitmiş vaziyette.

Dolayısıyla, Portekiz, İtalya, İrlanda, Yunanistan ve İspanya'nın iflası onlarca yıldır hayatta kalışını borçlara boğulmasına borçlu olan dünya ekonomisinin iflas buzdağının yalnızca görünen kısmını teşkil etmekte. İngiltere, Japonya ve tabii ki ABD gibi kendi para birimine sahip devletler para basarak bu iflasın üstünü örtmeyi başarmış durumdalar (ki tabii ki Avro bölgesinin Yunanistan, Portekiz ve İrlanda gibi ülkeleri böylesi bir olanakları olmadığı için bunu yapamamışlardır). Fakat çetenin başını ABD çekmek üzere, gerçek kalpazanlara dönüşmüş olan devletlerin sürekli yaptıkları bu hile, tıpkı 2008 krizinin gözler önüne serdiği ve neredeyse bütün mali sistemin havaya uçmasına neden olan mali sistemdeki fesat gibi sonsuza kadar süremez. Görülebilir işaretlerden biri dünya genelinde enflasyonun ivme kazanmış oluşudur. Bankacılık alanın devletler düzeyine kayarak, borç krizi kapitalist üretim biçiminin ölümcül krizinde, sarsıntıların şiddeti ve çapını ciddi bir biçimde arttıracak yeni bir aşamaya geçtiğini damgalıyor. Tünelin sonunda kapitalizm için ışık yok. Bu düzen toplumu ancak her daim artan bir barbarlığa götürebilir.

6. Emperyalist savaş, çöküş evresindeki kapitalizmin insanlığı sürüklediği barbarlığın temel ifadesini teşkil ediyor. 20. yüzyılın trajik tarihi bunun en bariz ifadesidir: üretim biçiminin tarihsel kör düğümü ve devletler arası ticaret rekabetlerinin nüksetmesi karşısında, hakim sınıf askeri politikalara ve çatışmalara sürüklenmiştir. Marksist olduğu iddiası taşımayanlar dahil tarihçilerin çoğu için İkinci Dünya Savaşı'nın 1930'ların Büyük Buhran'ından dolayı patlak verdiği açıktır. Aynı çekilde 1970'lerin sonlarında ve 1980'lerin başlarında zamanın iki bloğu, Amerika ve Rusya arasındaki emperyalist gerilimlerin (1979'da SSCB'nin Afganistan'ı işgali ve ABD'deki Reagan yönetiminin "Şer İmparatorluğu"na karşı başlattığı haçlı seferi), 1960'ların sonundan beri kapitalist ekonomide açık krize geri dönülmesinden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Öte yandan, tarih bize emperyalist çatışmaların nüksetmesiyle kapitalizmin ekonomik krizi arasındaki bağlantının doğrudan veya ani gelişir nitelikte olmadığını göstermiştir. Soğuk Savaş'ın yoğunlaşması, rakip bloğun yıkılmasıyla Batı bloğunun zaferi ile sonuçlanmıştır ama bu durum da nihayetinde Batı bloğunun dağılmasına neden olmuştur. İnsan türünün sonunu hazırlayabilecek olan bir genelleşmiş savaştan şimdilik kurtulmuş gözüksek de, dünya bir askeri gerilimler ve çatışmalar patlamasının altında inim inim inlemektedir. Rakip blokların sonu, bu blokların kendi bölgelerinde dayatabildikleri disiplinin de sonu anlamına gelmiştir. O zamandan beri dünya emperyalist meydanı, dünyanın başat gücünün dünya liderliğini her şeyden önce eski müttefiklerine karşı elinde tutma çabası tarafından şekillenmiştir. 1991'deki Birinci Körfez Savaşı'nın dahi hedefi buydu, fakat başta Yugoslavya'daki savaş olmak üzere 1990'ların bütün tarihi bu hırsı ve bu hırsın başarısızlığını gözler önüne sermiştir. ABD'nin 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ilan ettiği terörizmle savaş ABD'nin önderliğini bir kez daha tasdik etmek için yeni bir çabasından başka birşey olmamıştır, fakat Afganistan ve Irak'ta batıp kalmaları liderliklerini yeniden oturtmayı başaramadıklarını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

7. ABD'nin bu başarısızlıkları Washington'u 1990'ların başından beri izlediği ve dünya genelindeki istikrarsızlığın temel unsuru olan saldırgan politikalardan vazgeçirememiştir. Geçtiğimiz kongremizin bildirgesinde ifade ettiğimiz üzere: "Bu durum karşısında, Obama ve arkadaşları kendilerinden önce gelenlerin savaş yanlısı politikalarını sürdürmekten başka bir çare bulamayacaklar... eğer Obama ABD'nin Irak'tan çekilmesini istiyorsa, bu yalnızca Afganistan ve Pakistan'da elini güçlendirmek içindir". Bin Ladin'in geçtiğimiz aylarda Pakistan topraklarına yapılan bir baskında Amerikalı bir komando tarafından infaz edilmesi bu durumu göstermektedir. Bu "kahramanca" operasyonun şüphesiz seçime yönelik bir yanı da vardır, zira ABD seçimlerine bir buçuk yıl kadar bir süre kalmış durumda. Operasyon özellikle de Obama'yı askeri düzeyde ABD hegemonyasını tasdik ederken yumuşak olmakla suçlayan Cumhuriyetçilere yönelikti; bu eleştiriler özellikle Libya'ya askeri müdahalenin başını Fransız-İngiliz ortaklığının çektiği günlerde bir hayli çoğalmıştı çünkü. Aynı zamanda Bin Ladin'in neredeyse on yıldır Kötü Adam rolünde kullanılmasından sonra, tamamen basiretsiz gözükmemek için artık ondan kurtulma zamanının gelmiş olduğu anlamına geliyordu. Böylelikle ABD, tam da Fransa ve İngiltere Libya'daki Kaddafi-karşıtı operasyonlarında sıkıntı yaşamaktayken, dünyada böylesi bir operasyonu kotaracak askeri, teknolojik ve lojistik araçlara sahip tek güç olduğunu kanıtladı. Bu infaz, dünyaya ABD'nin bir "müttefikinin" milli "bağımsızlığına" tecavüz etmekten kaçınmayacağını, oyunun kurallarını nerede gerekli görürse değiştirme niyetinde olduğunu da gösterdi. Son olarak dünya hükümetlerini bu hareketin değerini selamlamak durumunda bıraktı ki pek çok hükümet bu işi ciddi tereddütler içerisinde yapmak durumunda kaldı.

8. Bütün bunlara rağmen, Obama'nın Pakistan'da yürüttüğü çarpıcı operasyon hiçbir şekilde bölgedeki durumu daha istikrarlı hale getirmeyecek. Pakistan'ın kendisinde, milli gurura atılmış bu tokat burjuvazinin ve onun devlet aygıtının çeşitli kesimleri arasındaki eski çatışmaları yeniden keskinleştirme tehlikesini taşıyor. Aynı şekilde, Bin Ladin'in ölümü, ABD'nin ve Afganistan'daki savaşa katılan diğer ülkelerin bu ülkenin kontrolünü yeniden ele geçirip Karzai hükümetinin kabilecilik ve yolsuzluğun darma duman ettiği iktidarını sağlamlaştırabilmeleri anlamına da gelmiyor. Daha genel olarak her koyun kendi bacağından asılır eğilimini ve dünyanın bir numaralı gücünün otoritesine karşı büyüyen meydan okumaları kontrol altında tutmayı hiçbir şekilde kolaylaştırmayacaktır. Bu meydan okumalar son dönemde bir dizi şaşırtıcı geçici ittifak ile kendilerini ifade etmişlerdir: Türkiye ile İran arasındaki yakınlaşma; İran, Brezilya ve Venezuella arasındaki (stratejik ve ABD karşıtı) ittifak, Hindistan ve İsrail arasında (askeri ve yalıtılmışlığı kırmayı hedefleyen) ittifak; Çin ve Suudi Arabistan arasındaki (askeri ve stratejik) ittifak bu durumun örnekleridir. ABD, özellikle Çin'in büyük bir sanayi gücü olarak mevcut konumunun mümkün kıldığı emperyalist emellerinin hırsla peşinden koşmasını engellemeyi başaramamıştır. Açıktır ki Çin, nüfusuna ve ekonomik önemine rağmen, yeni bir bloğun başını çekecek askeri ve teknolojik araçlara sahip değildir ve olması da olası değildir. Öte yandan bu ister Afrika'da, ister İran'da, ister Kuzey Kore'de isterse de Burma'da Amerikan çıkarlarına biraz daha çomak sokacak araçları olmadığı ve emperyalist ilişkileri niteleyen istikrarsızlık denizine atacak bir taşı daha olmadığı anlamına gelmemektedir. Yirmi sene önce baba George Bush'un öngördüğü ve ABD'nin rehberliğinde gerçekleşeceğini umduğu 'Yeni Dünya Düzeni' gün geçtikçe kendisini yalnızca bir dünya karmaşasından başka bir biçimde sunamaz hale geliyor ki; kapitalist ekonominin sarsıntıları bu durumu ancak daha da şiddetlendirebilirler.

9. Burjuva toplumunun iktisadi, askeri ve ayrıca yakın zaman önce Japonya'da gördüğümüz üzre çevresel her yönünü etkileyen bu kaos karşısında yalnızca proletarya bir çözüm getirebilir. Proletaryanın getireceği tek çözüm de kendi çözümü yani komünist devrim olacaktır. Kapitalist ekonominin çözümsüz krizi ve başını ağrıtan çok sayıdı sarsıntı, bir yandan, işçi sınıfını sömüren sınıfın dayattığı büyüyen saldırılara karşı mücadelelerini geliştirmek zorunda bırakarak, öbür yandan ise onun bu mücadelelerin hareketer olarak tarihin lanetlediği kapitalist üretim biçimiyle nihai yüzleşmenin hazırlığı olduğunu anlamasını mümkün kılarak böylesi bir devrimin nesnel koşullarını teşkil etmektedir.

Bir önceki kongremizin bildirgesinde ifade edildiği üzere "Devrimci mücadelelere ve kapitalizmin devrilmesine giden yol, uzun bir yoldur... Komünist devrim ihtimalinin bilincinin işçi sınıfı içerisinde ciddi bir yankı bulması için, işçi sınıfının kendi gücüne güveniyor olması gereklidir ve bu da kitlesel mücadelelerin gelişimi ile gerçekleşebilir". Çok daha kısa vade için, bildirgede "bugünkü saldırıların temel biçimi, yani kitlesel işten çıkarmalar, ilk aşamada böylesi hareketlerin (yani kitlesel mücadelelerin) ortaya çıkmasını kolaylaştıracak nitelikte değiller... İkinci bir aşamada, işçi sınıfının burjuvazinin şantajına daha az açık olacağı aşamada, özellikle burjuvazi bugün bütün bu bankaları kurtarma ve ekonomiyi canlandırma planlarından dolayı biriken devasa bütçe açıklarını işçi sınıfının tamamına ödetmeye kalkıştığında, işçiler birleşik ve sağlam bir mücadelenin hakim sınıfın saldırılarını geri püskürtebileceği fikrine meyledeceklerdir. İşçilerin geniş çaplı mücadelelerine o zaman şahit olmamız daha olası" noktası açıkça ifade edilmişti.

10. Son kongremizden beri geçen iki yıl bu öngörüyü fazlasıyla doğrulamıştır. Bu dönemde en gelişmiş ülkelerde işçi sınıfına dayatılan kitlesel işten çıkarmalara ve yükselen işsizliğe karşı geniş çaplı mücadelelere şahit olmadık. Aynı zamanda kamu harcamalarında gerekli kesintilere karşı önemli mücadeleler gerçekleşmeye başlamıştır. Verilen yanıt hala, özellikle bu saldırıların en şiddetli biçimlerde gerçekleştiği Yunanistan ve İspanya gibi ülkelerde, işçi sınıfı son günlerde esasında önemli bir militanlık göstermiş olsa da bir hayli çekingendir. Bir açıdan, saldırıların vahşiliği, hele de 'sol' hükümetlerce uygulandıkları için, işçi saflarında daha da bir güçsüzlük hissi yaratmaktadır. Çelişkili olsa da, saldırıların şiddetinin en düşük olduğu yerlerde, mesela Fransa'da, işçilerin mücadeleciliği 2010'un sonbaharında emeklilik reformuna karşı harekette gördüğümüz üzere en kitlesel biçimde ifade bulmuştur.

11. Aynı zamanda, yakın dönemde tanık olduğumuz en kitlesel hareketler en sanayileşmiş ülkelerde değil kapitalizmin çeperindeki ülkelerde, özellikle de Tunus ve Mısır gibi, burjuvazinin hareketleri dağıtmak için kullandığı vahşi baskıların ardından nihayetinde yerel diktatörlerden kurtulmak zorunda kaldığı çeşitli Arap ülkelerinde gerçekleştiler. Bu hareketler klasik anlamda, yakın geçmişte bu ülkelerde gördüğümüz mücadeleler gibi (mesela Tunus'taki 2008 Gafsa grevi, veya Mısır'da 2007'nin yazında gerçekleşen ve çok sayıda sektörden dayanışma çeken kitlesel dokuma sanayisi grevleri) klasik anlamda işçi mücadeleleri değillerdi. Çoğu zaman, toplumun kamu sektöründen ve özel sektörden işçiler, işsizler ama ayrıca küçük esnaf, zanaatkarlar ve iyi eğitimli gençler gibi farklı kesimlerinin içerisinde bulunduğu toplumsal kalkışmalar biçimini aldılar. Bu yüzden proletarya nadiren doğrudan ve belirgin bir biçimde (mesela Mısır'daki kalkışmanın sonuna doğru gerçekleşen grevlerde) kendisini gösterdi; daha da nadiren başı geken güç rolünü üstlendi. Öte yandan bu hareketlerin kökeninde, ortaya atılan taleplerin çoğunun da ifade ettiği gibi, temelde başka ülkelerdeki işçi mücadelelerin kökeninde olan nedenlerin aynılarını buluyoruz: krizin ciddi bir biçimde şiddetlenmesi ve sömürücü olmayan bütün nüfus nezdinde yol açtığı sefalet. Ve proletarya genelde bu hareket içerisinde doğrudan bir sınıf olarak ortaya çıkmamış olsa da, özellikle işçi sınıfının ciddi bir ağırlığı olan ülkelerde, özellikle kalkışmalara gösterilen derin dayanışma ve karşı tarafın korkunç baskılarına karşı kör ve çaresiz şiddete çekilmeyi engelleyebilme açısından, proletaryanın izleri mevcuttu. Nihayetinde Tunus ve Mısır burjuvazileri, Amerikan burjuvazisinin iyi tavsiyelerine uyup diktatörleri sallama kararı aldılarsa, bu büyük ölçüde bu hareketlerde işçi sınıfının varlığından kaynaklıydı. Bu durumun kanıtlarından biri de Libya'daki hareketin sonucuydu: eski diktatör Kaddafi'nin devrilmesinden ziyade, sömürülenleri kurbanlık koyun olarak kullanan burjuva kesimler arasında uzun bir askeri çatışma çıktı. İşçi sınıfının büyük bir kesiminin (Mısır, Tunus, Çin, Sahraaltı Afrikalı ve Bangladeşli) göçmen işçilerden oluştuğu bu ülkede, olaylara işçi sınıfının verdiği temel tepki ilk günlerde uygulanmaya başlanılan vahşi baskılar karşısında ülkeden kaçmak oldu.

12. Libya'daki hareketin askeri akibeti, NATO güçlerinin çatışmaya dahil olmasıyla, burjuvazinin, Tunis ve Kahire'deki eylemlere kendiliğinden tepkileri dayanışma göstermek ve cesaret ve kararlılıklarını selamlamak olmuş olan gelişmiş ülkelerdeki işçilere yönelik yanılsama yaratma kampanyaları yaratmasını mümkün kılıyor. Özellikle işsizlik ve sefalet yüklü bir gelecekle karşı karşıya olan eğitimli gençliğin kitlesel varlığı, yakın dönemde bir dizi Batı Avrupa ülkesindeki eğitimli gençliğin hareketlerini yankılar nitelikteydi: bu hareketlere örnek olarak 2006'da Fransa'da gerçekleşen CPE karşıtı hareket, 2008 sonunda Yunanistan'da gerçekleşen kalkışma ve grevler, 2010 sonunda İngiltere'deki lise ve üniversite öğrencilerinin eylem ve grevleri, 2008'de ABD'de ve 2010'da İtalya'da gerçekleşen öğrenci eylemlerini örnek verebiliriz. Tunus ve Mısır gibi ülkelerdeki kalkışmaların önemini çarpıtmaya çalışan burjuva kampanyaları şüphesiz bu ülkelerdeki işçi sınıfının taşıdığı özellikle milliyetçi, demokratik ve sendikal yanılgıları sonuna kadar kullandı. Bu durumun bir benzerine 1980-81'de Polonya proletaryasının mücadelesinde şahit olmuştuk.

13. 30 yıl önce bu hareket EKA'nın özellikle yaşadığı dönemde Rusya'daki duruma dair Lenin'in geliştirdiği "zayıf halka" teorisini eleştirel bir biçimde tahlil edebilmesini mümkün kıldı. Bu noktada EKA, Marks ve Engels'in ifade ettiği görüşler temelinde, dünya proleter devriminin işaretinin, bu ülkelerdeki proletaryanın yoğunlaşmış doğasından ve daha da önemlisi burjuvazinin uzun süredir dizdiği en gelişmiş ideolojik tuzaklara en iyi silahların en nihayetinde filizlenmesini sağlayacak tarihsel deneneyimden dolayı kapitalizmin merkezi ülkelerinden, özellikle de Avrupa'nın eski sanayi ülkelerinden yakılacağını savunmuştu. Dolayısıyla, dünya işçi sınıfının gelecekte atması gereken en temel adımlardan biri, yalnızca Batı Avrupa'daki merkezi ülkelerde kitlesel mücadelelerin gelişimi değil, işçi sınıfının demokratik ve sendikal tuzaklardan herşeyden önce kendi mücadelelerini ele alarak kurtulmasıdır. Bu hareketler, temel kapitalist güç olan ABD'de, artan sefaletin on milyonlarca insanları vurduğu işçi sınıfı da dahil dünya işçi sınıfı için bir işaret ateşi olacaktır ve 'Amerikan Rüyasını' gerçek bir kabusa çevirecektir.

14. Fransa'da, Mayıs 68'den beri proletaryası öteki Avrupa ülkelerindeki işçiler için bir atıf noktası olan bir ülkede, 2010 yılının sonbaharında emeklilik reformuna karşı gerçekleşen hareket işçi sınıfının hala sendikaları yakasında atma ve kendi mücadelesini kendi eline alma yetisinde bir hayli uzak olduğunu gösterdi. Aynı gerçekliğe daha da çarpıcı bir biçimde Mart 2011'de Cameron hükümetinin kemer sıkma planlarına karşı İngiliz sendikalarının örgütlediği kitlesel "seferberlik" ile de şahit olduk. Öte yandan, Fransa'daki emeklilik reformu karşıtı harekette, Intersyndicale'in genel hakimiyetine rağmen, farklı şehirlerde bu hakimiyete karşı harekete geçme iradesini ifade eden ve herkese açık kitle meclisleriyle mücadelelerin kontrolünü ele almak ve mesleki ayrımları aşmak isteyen bir dizi "meslekler arası kitle meclisi" ortaya çıktı. Bu işçi sınıfının bu temel adıma doğru yola girdiğinin bir göstergesidir.

Benzer bir biçimde, son dönemde kapitalizmin çeperindeki ülkelerde de çok sayıda mücadele görmüş olmamız, merkezi ülkelerde geleceğin belirleyici mücadelelerinin sınıf hareketlerinin dünya geneline yayılması için bir işaret ateşi işlevi görmesi için koşulların olgunlaşmaya başlamış olduğunu göstermektedir.

Kriz dünya işçi sınıfını, artan bir acımasızlıkla vuracaktır. Öte yandan, burjuvazinin dizdiği tuzaklar ne olursa olsun, proletaryanın önündeki görevin büyüklüğü karşısındaki tereddütleri ne olursa olsun, sınıfımız kitleselliği ve bilinci sürekli artarak mücadele etmek zorunda kalacaktır. Devrimciler olarak görevimiz, proletaryanın tarihten aldığı görevi yerine getirebilmesi için bu yaklaşan kavgalarda sonuna kadar yer almamızdır. Bu görev, bütün barbarlığıyla kapitalizmin devrilmesi ve komünist bir toplumun yeşermesi, zaruret diyarından özgürlük diyarına geçiştir.

EKA, 2011 Bahar

 


 

1. OECD, World Economic Outlook Interim Report, March 2009). s.5.

2. Ibid, s. 7.

Tags: 

Kapitalizm, Savaş ve Kadın

Dünyanın efendileri için milyonlarca insanın ölmesi sadece istatiksel bir veriden ibaret.

Burjuva iktidarlar, sömürülerini arttırmak, karları için daha fazlasını katmak amacıyla savaşlardan, iç çatışmalardan medet ummaktadırlar. Böylece ayakta kalmayı düşlemektedirler. Dünyanın dört bir yanındaki bu saldırganlık hali, kadınların şiddete maruz kalmalarına, cinsel meta olarak kullanılmalarına, mülteci konumuna düşürülmelerine, tecavüze uğramalarına, yoksulluk ve sefalet içine itilmelerine sebep olmaktadır. Ya da burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki sınıflar savaşında kadınlar üzerinden zaten süren bu politikalar savaş ve iç savaş döneminde daha da artmaktadır.

Savaşın kadın üzerindeki yıkımını ve saldırganlığını gözler önüne seren en taze örnek ise Suriye'de yaşananlar. Yaz aylarında Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'a bağlı birlikler ayaklanan kitlelere saldırırken bu saldırıdan en çok nasibini alan yine kadınlar oldu. Hatay'a sığınan kadın mülteciler İngiliz The Times gazetesine verdikleri demeçlerde kadınların askerler tarafından nasıl tecavüze uğradıklarını ve işkence gördüklerini anlattılar. Türkiye'de tedavi gören iki kadın mülteci; askerlerin bir kadının yüzünü bıçakla kestiğini, bir kadının ise göğüslerini kestiklerini anlattılar. Onları kurtarmaya çalışan erkeklerin ise yüzlerine asit attıklarını söylediler. Savaşın insan üzerinde yarattığı bu tahribat ve yıkımı görmek için sadece bu yaşananlar bile fazlasıyla yeterli.

Tüm bu yaşananlardan kaçan Suriyeliler Haziran ayında Hatay'da kamplara yerleştirildi. İlk iki gün onlara iyi davranıldığını söyleyen kadınlar kaldıkları kamplarda 400 kadına tecavüz edildiğini, bu durumun da 250 kadının hamilelik nedeniyle adet görmemesi üzerine ortaya çıktığını vurguladılar. Hatta tecavüze uğrayan kadınların bazılarının kamplardan sorumlu kişiler tarafından dışarı çıkartıldığı ve erkeklere pazarlandığı da başka kaynaklarda ifade edilmektedir.

Hatay'da yaşanan bu süreç ve kadınlara karşı işlenen bu insanlık suçu iddiası hiçbir medya organının haber kanalında yer almıyor. Ya da bu konuyla ilgili herhangi bir araştırma yapılmıyor. Hatay'da tam olarak neler oluyor bilmiyoruz ama o kamplardaki insanların birçoğunun tekrar Suriye'ye döndüklerini biliyoruz.

İster savaş ülkesinde olsun ister bu durumdan dolayı mülteci konumuna düştüğünde kadının, erkek egemen iktidar karşındaki güçsüz ve muhtaç durumu onun her türlü ezilmesine, sömürülmesine, tecavüze uğraması ve öldürülmesi anlamına geliyor.

İşçi sınfını kadın ve erkek olarak ikiye bölen kapitalizm, her geçen bu ayrımlarını derinleştiriyor. Son dönemde yaşanan kadın cinayetlerine her gün bir yenisi ekleniyor. Başta da söylediğimiz gibi kadının şiddete maruz kalması sadece savaşta değil yaşamın her alanında kendini tüm acımasızlığıyla dayatıyor.

Devletin açıkladığı rakamlar kadına yönelik şiddetin boyutunu göstermekte. 2010 yılında toplam 1550 kadın, erkek olan yakınları tarafından namus, boşanma, kadının kendi yaşamını ekonomik olarak finanse etme çabasına karşı çıkılması vb. nedenlerle öldürüldü. Bu rakam ise 2011 yılının ilk altı ayında neredeyse bir önceki yılda öldürülen kadın sayısına ulaştı. Devletten koruma talep eden kadınlar, "kadının yeri kocasının yanıdır" zihniyetiyle karakol tarafından tekrar eşlerinin yanına gönderilmekte. Ve yine aynı kadınlar eşleri tarafından öldürülmektedirler. Kapitalist iş bölümü kadını eve mahkum ederek kadın emeğini yok saymaktadır. İşçi sınıfı içinde yaratılan bu ayrım, kadın ve erkek emeğini birbirine kırdıran ve bunun üzerinden kar elde etmeyi uman kapitalizmin vahşetidir sadece. Kadın cinayetlerinin artması erkeğin "psikolojik sorunlarıyla" açıklanamaz. Bunun tek açıklaması, kapitalist iş bölümünün yarattığı erkeğin kadın üzerindeki otoritesidir. Bu otoritenin dışına çıkma eğilimi ise kadın üzerinde her çeşit şiddeti ortaya çıkarmakta ve şiddet karşısında devletin aldığı tutum ise yapılanları meşru kılmaktadır.


Kadının yaşadığı bu şiddeti aşmasının sadece bir yolu var. Bu da kapitalist iş bölümünün yarattığı bu ayrıma karşı kadını ve erkeği ile, bütün olarak bir sınıf mücadelesi vermekten geçiyor. Bu belki de kulağa bir "slogan" gibi gelse de kadının emeğini erkeğinkinin karşısında ucuz emek olması, onları yan yana olmaya mecbur kılmaktadır. Bu yüzdendir ki; daha fazla kar elde etmek isteyen burjuvazi her zaman kadın emeğini bir yedek ve ucuz işgücü olarak kullanmaya devam edecektir. Bunun karşısında işçilerin yapabilceği tek şey erkek ve kadının birlikte buna karşı kafa yorması, birbirlerini yok etmesi değil, yanyana olmasıdır.

Gül

Tags: 

Kürdistan ve Türkiye'de Şiddetlenen Savaş

Önderler barıştan bahsedince
Çalışanlar bilir ki
Savaş geliyor.
Önderler savaşa lanet okuduklarında
Seferberlik emri yazılmış, gönderiliyor.

Tepedekiler diyor ki:
Barış ve Savaş
Farklı özden yapılmadır.
Fakat onların barış ve savaşı
Rüzgâr ve fırtınadan farksızdır.

Savaş yetişir onların barışlarından
Oğul nasıl çıkarsa anasının karnından
Anasının dehşet çehresini taşıyan.

Onların savaşı
Öldürür
Barışlarının sağ bıraktıklarını.

Bertold Brecht, Svendborg Şiirleri

Geçtiğimiz günlerde, son aylarda devam eden Türk-Kürt savaşının şiddetinin iyice arttığına tanık olduk. Bir yandan emperyalist TC'nin KCK operasyonu kapsamında sayısı sadece geçtiğimiz aylar içerisinde 3,500 kişiyi bulmuş tutuklamaları ve baskı politikaları, hem Irak Kürdistanı'nda, hem de Türkiye Kürdistanı'nda yağmaya devam eden bombalar, gerillalara saldırılar ve sınıra asker sevkiyatları... Öteki yandan Kürdistan'da PKK'nin asker ve polisi hedef alan ama sivillerin de ölmesine neden olan eylemleri, Elazığ ve Diyarbakır'da öğretmen kaçırılması, çatışmalarda öğretmenlerin canlı kalkan olarak kullanıldığı iddiaları ve TAK'ın Ankara'da patlattlığı bomba... Savaş, belki bir süredir kamuoyunun ağzına dolanan ve kimi kesimlerin de ağzının suyunu akıtan "90'lara dönüş" noktasında değil fakat gelişmeler bize savaşın en fazla kızıştığı o günlerden kareler hatırlatıyor.

Savaş, hem Türk hem de Kürt burjuvazisinin eseridir. Onların çakışan çıkarları yüzünden yapılmaktadır. Türk tarafının da Kürt tarafının da siyasi ve askeri uzuvları, bu tarafların burjuvazilerinin çıkarları temelinde hareket etmektedir. Bahsi geçen siyasi uzuvlar, yalnızca yaptıklarına devam edebilmek için buna mecbur değildirler, ayrıca bu uzuvları yönetenler, konumları ve ellerinde bulunan güçler nedeniyle, kendi taraflarının burjuvazilerinin organik parçalarıdır. Dolayısıyla bombaların yağdırılması veya patlatılması emrini, askerlerin ve gerillaların ölmeye veya birbirlerine öldürmeye gitmeleri emrini, işçi sınıfından insanların tutuklanmaları veya kaçırılmaları emrini veren bu sınıftır. Fakat ölenler, her zaman olduğu gibi bu sınıfa mensup değillerdir. Ölenler işçiler ve her zaman olduğu gibi, ister gerilla ister asker olsunlar, gencecik işçi çocuklarıdır.

Kürt işçi sınıfı da, Türk işçi sınıfı da, hakim sınıfların kendilerine dayattığı bu savaşın bedelini çok ağır ödediler. Savaşla geçen onlarca yıl, on binlerce işçinin ve işçi evladının canlarına ve kanlarına maloldu. Çünkü emri veren sınıf hep burjuvaziydi; canını veren sınıf ise hep proletaryaydı. Ve burjuvazi, çatışmaların düşük yoğunlukta seyrettiği birkaç senenin ardından yavaş yavaş nasıl emirler vermeye, nasıl katliamlar yapmaya, nasıl baskılar örgütlemeye kadir olduğunu, kısacası savaşın o kanlı pratiğini yine 'hatırlıyor'. Evet, bir yandan ölmüş ve ölen o kadar insanın nezdinde yüzsüzlükle savaş çığırtkanlığı yapıyor olabilir ama tedirginler de. Adım adım savaşa giriyorlar; her adımda bir dönüp bakıyorlar işçi çocuklarının yüzlerine; emir geldiğinde ölecekler mi, sınıf kardeşlerini öldürecekler mi diye. Bir yandan topyekün savaşa koşarken, bir yandan yakın zamana kadar dillerinden düşürmedikleri kardeşlik yalanlarına sahip çıkmaya çalışıyorlar. Çok da değil tabii; açık kapı bırakacak kadar ancak fakat savaş seferberliğini de zedelemeyecek miktarda.

Mesela Başbakan Erdoğan'ın, yakın zamanda PKK ile görüşmelerden sızdırılanlara dair "hükümet görüşmez ama devlet görüşür" sözleri bu durumu ortaya koymaktadır. Tabii ki bu noktada Erdoğan'ın PKK ile görüştüğünü söylediği devletin ayrıca faili 'meçhul' cinayetlerin, faili ayan beyan ortada ama emredeni 'meçhul' suikastlerin, boşaltılan yakılan veya bombalanan köylerin, insanların cezaevlerine tıkılmasının, işkencelerde öldürülmesinin sorumlusu olduğunu ve Erdoğan'ın hükümetini de kapsayan bir yapı teşkil ettiğini bir kez daha vurgulamak gereklidir. TC devleti dünya yüzüne sunduğu 'parlak' yüzü Erdoğan, yerli kamuoyuna sunduğu 'tarafsız' yüzü Gül, PKK'ye sunduğu sempatik yüzü Hakan Fidan ve hükümeti tasvip etmeyenlere sunduğu 'muhalif' yüzü Kılıçdaroğlu kadar Abdullah Çatlı'dır, Mehmet Ali Ağca'dır, Muhsin Yazıcıoğlu'dur, Esat Oktay Yıldıran'dır, Raci Tetik'tir, 'Kimyasal' Necdet'tir, Ogün Samast'tır, Yasin Hayal'dir, Türk İntikam Tugayı'dır, Jitem'dir... Devletin görünür yüzleri, alınan her candan, devletin tetikçileri kadar sorumlusudurlar. Erdoğan'ın bugün, zamanında Tansu Çiller'in yaptığı gibi "devlet için kurşun atan" katillere sahip çıkmıyor oluşu, araya bir mesafe koyuyor izlenimi yaratma çabası, gerçek bir değişimi ifade etmemektedir. Devlet için atılmış kurşunları yiyenlerin sayısı bir hayli artmıştır yalnızca ve işçi sınıfının ciddi kesimlerinde bu kurşunları yiyenler atanlardan daha fazla sempati uyandırmaktadır. Aynı şekilde, TC devleti şu günlerde Kürdistan'da yaptığı katliamları pek de gündeme getirmemek derdindedir ve gündeme geldiklerinde inkar etmektedir; güdümündeki basın da bu hususta genel olarak suskunluk içerisindedir.

Benzer bir durumu PKK cephesinde de görebiliriz. KCK'nin, TAK'ın Ankara eylemine dair yaptığı “TAK'ın [Kürdistan Özgürlük Şahinleri, eski ismiyle Kürt İntikam Tugayı] Ankara'daki eylemini onaylamadığımız gibi, TAK örgütünün bu eylemi üstlendiği açıklamasında belirttiği tarzda eylemlerin sürdürüleceğini çok sakıncalı görüyor, halklarımıza zarar vereceğini belirtiyoruz. TAK yapısını da eğer gerçekten özgürlük mücadelesine hizmet etmek istiyorsa, bu tür eylemleri değil, sivillere zarar vermeyen mücadele tarzlarını esas almaya çağırıyoruz[1] açıklaması, son günlerde PKK'nin ölümüne yol açtığı sivillerin sayısı düşünülürse - ki aynı metinde Siirt'te polis sanılarak dört sivilin öldürülmesine dair de özür dilenmiştir - bir hayli ilginçtir. PKK her ne kadar TAK ile arasına mesafe koymaya çalışıyor olsa da, Ankara'daki patlama ister istemez TC devleti ile PKK arasındaki görüşme esnasında istihbaratçı Afet Güneş ile PKK liderlerinden Sabri Ok arasındaki bir diyaloğu akıllara getirmiştir. Görüşmeler sırasında, Afet Güneş “biliyoruz metropolleri de doldurdunuz bu arada, patlayıcılarla doldurdunuz” demiş ve Sabri Ok'un biraz mahçup bir biçimde bunu inkar etmesinin üzerine “hepsini biliyoruz” diye üsteleyerek şu cevabı almıştı “onlar bir tarafa biz bu süreci ilerletelim önemli olan o[2]. Bu görüşme kaydı, sürecin ilerlemeyeceği açığa çıkınca, o görüşmede bir tarafa bırakılmış olan o bombalardan bir tanesinin TAK'ın Ankara saldırısı ile devreye girmiş olabileceğini düşündürmektedir. Her halükarda bu açıklama ve özürler PKK'nin, tıpkı TC devleti gibi, genel olarak sivillerin öldürülmesini ve sivilleri öldürenleri açık bir biçimde savunacak özgüvene sahip olmadığıdır.

İki taraf da sivillerin ölümünü üstlenmek istememektedir; öte yandan konuya yaklaşımlarındaki tek ortak nokta bu değildir: TC devleti gerillaların, PKK de askerlerin öldürülmesini meşru görmektedir. İki tarafın da sivillerin ölümüne dair göstermekte olduğu bu dokunaklı duyarlılık, nedense ne sivil ölümlerinin önüne geçmektedir, ne de asker ve gerilla ölümlerinin. Ayrıca Türklere askerlerin gerilla öldürdüklerinde, Kürtlere ise gerillaların asker öldürdüklerinde iyi bir iş yaptıkları mesajı verilmeye de devam etmektedir. İki tarafın da burjuvazisi, sivillere yönelik kaygılarının savaş seferberliğinietkilememesine büyük özen göstermektedir.

Bütün bu açılımlar ve müzakereler sürecinden sonra gelinen bu nokta, burjuvazinin barışından ancak savaş çıkacağını bir kez daha gözler önüne sermiş, Kürt sorununun çözümünün TC devleti ile herhangi bir uzlaşmadan geçemeyeceğini ve PKK'nin de hiç de alternatif önerebilecek bir yapı olmadığını tekrar ortaya koymuştur. Kürt sorununun çözümü yalnızca Türkiye'de mümkün değildir. Kürt sorununun çözümü milletlerarası savaşla mümkün değildir. Kürt sorununun çözümü demokrasiyle mümkün değildir. Bu sorunun tek çözümü, Kürt ve Türk işçilerin Orta Doğu ve tüm dünya işçileriyle birleşik mücadelesinden geçmektedir. Kürt sorununun tek çözümü enternasyonalist çözümdür. Bu sorun ancak sınıf savaşıyla sınırları aşarak çözülebilir. Milliyetçi savaşın barbarlığına karşı enternasyonalizm bayrağını ancak burjuvazi için ölmeyi reddeden işçi sınıfı yükseltebilir.

Gerdûn

 


 

1. http://emekdunyasi.net/ed/siyaset/14425-kckden-ankara-ve-siirt-aciklamasi

2. http://vimeo.com/28936085

Tags: 

Kürdistan'da Emperyalist Savaş

İleri marşa gelince pek çokları bilmez
Esas düşmanın askerlerin başında yürüdüğünü.
Emirler verip duran ses
Düşmanın sesidir.
Düşmandan bahsedip duran adam ise
Düşmanın ta kendisidir.

Bu gece
Evli çiftler
Uzanmışlar yataklarında.
Yetim çocuklar getirecek
Genç kadınlar dünyaya.

Bertold Brecht, Svendborg Şiirleri

 


 

Emperyalist TC ordusunun 27. defa Irak Kürdistanı'na girdiği iddialarının Türk basınında yer aldığı şu günlerde, TSK'nın ve PKK'nin iddialarına göre yaklaşık üç günlük bir süreç içerisinde, TC emperyalizmi ile Kürt burjuvazisi arasındaki savaşta iki yüze yakın işçi çocuğu hayatlarını kaybetmiş bulunmakta. PKK, son günlerdeki çatışmalarda ölen askerlerin sayısının, devlet kaynaklarının iddialarının aksine 24 değil 81 olduğunu iddia ediyor. PKK'nin olaylara dair yaptığı açıklama bir hayli detaylı ve ikna edici olması, bu iddianın doğruluğuna işaret ediyor. TSK ise yaptığı son açıklamada 90 ile 100 arası gerillanın öldürüldüğünü iddia ediyor ki bu rakam her ne kadar belki biraz abartılı olsa da, gerçek rakama PKK'nin kendi ölülerinin sayısını 10'un altında veren iddiasından daha yakın durduğunu tahmin edebiliriz. PKK, TC ordusunun Irak Kürdistanı'na girdiği yönündeki iddiaları Türk basınının fazla havaya girmesi sonucunda ortaya çıkmış yalanlar olarak nitelendiriyor ki TSK'nın "operasyonlar içeride" açıklaması, gerçekten de daha kara harekatının başlamamış olabileceği ihtimalini güçlendiriyor. Kürdistan'da şiddeti gittikçe artan savaş ortamında, iki tarafın söyledikleri için de neyin gerçek, neyinse savaş propagandası olduğunu kesin olarak söylemek zorlaşıyor. Devlet adamları, siyasiler ve gerilla şefleri intikam yeminleri ediyor, gözdağı veriyor, "kazanıyoruz!" diyorlar. İki taraf da ne kadar fazla düşman öldürdüğünü övünerek, böbürlenerek, göğüsünü gere gere söylüyor. Bu sırada Türkiye'de devlet kuduz köpeklerini sokağa salmış durumda: intikam için "yaşasın ölüm!" diye uluyorlar, ellerinde bayraklarla nüfusu milliyetçi nefret sloganlarıyla galeyana getirmeye uğraşıyorlar. Nazi Almanya'sını hatırlatan bu ulumalardan olayla hiçbir alakası olmayan Ermeniler, Rumlar, Yahudiler ve her türlü "düşman" da nasibini alıyor. Devletin bütün bu çabaları da tabii ki karşılıksız kalmıyor: İstanbul, Adana ve Elazığ gibi şehirlerde Kürtlere karşı etnik kıyım teşebbüsleri başlamış durumda. Gerek bu gösteriler için, gerekse saldırı teşebbüsleri için ise en fazla gençleri kullanıyor devletin hizmetkarları ve devletin zirvesi bu saldırıları 'makul' olarak nitelendiriyor.

Öte yandan bütün bunlara rağmen endişe verici bir durum var hakim sınıf için. Birşeyler eksik gibi sanki. Mesele ünlüler dünyasının ciddi bir azınlığının intikam çığlıklarına kapılmayıp kısa bir süreye kadar egemenlerin ağızlarından düşürmediği "barış" ve "çözüm" gibi kelimeleri ifade edişi değil, hatta İstiklal Caddesi'nde bin kadar sol eğilimli gencin ve sanatçının 'intikam değil barış istiyoruz' eylemi de değil. Özellikle yıllardır ağızlara sakız edildikleri için ve dahası bu son savaş çözüm ve barış umutlarından doğmuş olduğu için, egemenler bu sözlerden hiç korkmuyorlar artık. Zaten daha çok Kürt tarafı ama iki taraf da barışın sağlanamamasından ve bir çözüm bulunamayışından karşı tarafı suçluyor. Belki intikam rüzgarlarının estiği şu günlerde barış talepleri milliyetçi deliliğe kendisini kaptırmış birkaç kişiyi rahatsız ediyor fakat egemenler biliyorlar ki; bu savaştan sonra yeni barışlar da olacak ve o barışlar yine yeni savaşlar doğuracak. Fakat daha genel olarak tarihin bize gösterdiği üzere pasifist sloganlar emperyalist savaşı zora sokabilecek bir mahiyete sahip değiller; şu anda tarafların başını çeken siyasi özneler ise bu soruna bir çözüm getirebilmekten acizler. Türk ve Kürt burjuvazisinin böylesi bir çözüm bulma çabasının, barış pazarlığının geçtiğimiz aylardan savaşın yeniden şiddetlenmesinin ardından yüzlerce işçi çocuğunun canına malolmuş olması, pasifist sloganlardan hiçbir çözüm umulamayacağını gösteriyor. Savaşanların barışmasının ancak yeni savaşlara gebe olabileceği koşullarda, 'barış' sloganları ne Kürdistan'daki mevcut emperyalist savaşın, ne de Kürt sorununun çözümüne ışık tutuyor.

Peki o zaman devleti gerçekten ne rahatsız ediyor? Devleti PKK'nin öldürdüğü Er Yunus Yılmaz'ın "Niçin zenginlerin çocuğu şehit olmuyor da hep garibanlar şehit oluyor?" diyen babası Hasan Yılmaz rahatsız ediyor. Devleti Hasan Yılmaz'ın erlerin dağda çay, şeker, bot gibi en insani ihtiyaçlarından mahrum olduklarını ortaya koyması rahatsız ediyor. Devleti yine PKK tarafından öldürülen Er Eyüp Çolakoğlu'nun teyzesinin subaylara "Bir rahat bırakın, yeter. Sanki bugüne kadar yanımızdaydınız" demesi rahatsız ediyor. Asker cenazelerinde atılan "Tayyip oğlunu askere gönder" sloganları, "Hep garibanlar ölüyor" tepkileri rahatsız ediyor. Bunlar yeni ortaya çıkmış tepkiler değil ama hep birikmiş ve son dönemde artmış tepkiler. Artık çok az kişi evladının ölümünü gönül rahatlığıyla "Vatan sağolsun" diyerek karşılıyor. Artan sayıda "gariban" çocuklarının ölümünden, saldırı emri veren PKK'li liderler kadar, TSK'nın başını çekenleri ve Türk burjuvazisini sorumlu tutuyor. Bir yandan da dünya genelinde kitle hareketlerinin yükselmekte olduğu koşullar içerisinde bu tepkiler, şimdilik hala yetersiz olsalar da devleti tedirgin ediyorlar. Bu yüzden de basın, Erdoğan'ın "milli olun" emri kapsamında ölen askerlerin yakınlarının isyanını ve sınıfsal tepkilerini yansıtmamak için elinden geleni yapmaya çalışıyor.

Türkiye, hem Kürdistan'da hem de genel olarak Orta Doğu'da emperyalist emeller peşinde koşan bir devlet. PKK ise, henüz bir devlet olmayı başaramış olsa da Türkiye'deki milliyetçi Kürt burjuvazisinin temel aygıtı olarak bir devlet gibi hareket ediyor; faaliyet alanında bir devlet gibi çıkarlarını gerçekleştirmeye çalışıyor ve şu veya bu noktada TC emperyalizminin rakibi olan şu veya bu emperyalist devletin doğrudan veya dolaylı desteğine dayanıyor. Böylelikle de, güçleri emperyalist TC'ye kıyasla daha zayıf, çıkarları ise daha dar olsa da, dünya emperyalizminin TC kadar bir parçası konumunda bulunuyor. Kürdistan'da son aylarda şiddetlendikçe şiddetlenen bu savaş, halihazırda dünyada devam eden bütün savaşlar gibi emperyalist bir savaş. Efendilerinin çıkarları için ölmek veya sınıf kardeşlerini öldürmek ise ne Türk işçilerin, ne de Kürt işçilerin çıkarına.

Emperyalist savaşa karşı tek çözüm ise emperyalist savaşın sınıf savaşına dönüştürülmesi, Kürt ve Türk işçilerin birbirleriyle ve bütün dünya işçileriyle dayanışmayı yükseltmesi. Bu Kürdistan'da gerilla ile askerin, iki tarafında da komutanlarına ve liderlerine karşı kardeşleşmesi ve mücadele etmesi; özellikle hem Türk hem de Kürt nüfusun yoğun olduğu şehirlerde tüm işçilerin etnik kıyım ve etnik çatışma ihtimaline karşı birbirleriyle dayanışması ve genel olarak hem Türkiye'de hem de Kürdistan'da bulunan bütün kökenlerden işçilerin dünya genelinde sermaye düzenine karşı gelişen hareketlerin bir parçasını yaratması anlamına geliyor. Gerek emperyalist savaşa, gerek ulusal baskıya gerçekten dur demenin tek yolu enternasyonalist sınıf savaşından geçiyor. Kabul ediyoruz, şavaşa karşı sınıfsal tepki her ne kadar mevcut ve hakim sınıf için tedirgin edici olsa da, şu an için bu noktaya ulaşmış değil. Öte yandan intikam çığlıkları atanların sorunun kökünü kanla kazıması, otuz yıldır sözde "bitme aşamasında" olan PKK'yi alt ederek "Türk-Kürt kardeşliğini" temin etmeleri daha olası bir çözüm mü? Peki ya bu savaşı seferber eden burjuvaların ve komutanların öpüşüp barışması ve bir daha hiç işçi kanı dökmemesi? Ya da bu sorunun burjuvazinin sirki olan TBMM'de çözülmesi?

Kapitalizmin çöküş evresinde ne emperyalist savaşlara ne de ulusal sorunlara böylesi yaklaşımların hiçbiri çözüm olmamıştır. Öte yandan işçi sınıfının alternatifi, tarihin ilk dünya savaşını bir uluslararası devrimci dalga ile durdurmayı başarmıştır. Otuzu aşkın yılın ve on binlerce işçi çocğunun akan kanının ardından hala çözüm için burjuvaziden medet umanlar kendilerini kandırmasın!

Savaşa proleter ve enternasyonalist bir çözümün mümkün olmayacağını iddia edenlere işçi sınıfının tarihsel çözümünün, burjuvazinin önerdiği bütün çözümlerden bin kat daha gerçekçi olduğunu haykırıyoruz!

Gerdûn

Tags: 

Çatı Akıyor: Halkların Demokratik Kongresi ve Bir Garip Solda, Bir Garip Birlik

Milliyetçiler ve sol-liberaller; Troçkistler ve Enver Hocacılar, Yeşiller ve Anarşistler; Türkücüler ve LGBT'ler... Pek çok ve farklı farklı siyasi eğilime veya kimlik örgütüne mensup delegeler 15-16 Ekim tarihlerinde, Ankara'da önce çatı partisi daha sonra da "Kongre Hareketi" adıyla olarak bilinen hareketin ilk kongresinde bir araya geldiler. Hareket ve kongre kelimelerinin bu denli fazla kullanılmasının yarattığı kafa karışıklığı ortamında, başını Kürt hareketinin çektiği ve Türk solunun büyük çoğunu bünyesine katmayı başarabilmiş olan çatı partisi veya kongre hareketi, "Halkların Demokratik Kongresi" ismini benimsemeyi uygun buldu. Halkların Demokratik Kongresi ismi bir süre önce Abdullah Öcalan'ın önerdiği "Demokratik Ulus Kongresi" isminin, bir nebze sola çekilmiş bir biçimi olarak değerlendirilebilir. Öte yandan Öcalan'a ilham vermiş olan fikir değişmemiş gibi duruyor: Halkların Demokratik Kongresi Güney Afrika'daki Afrika Ulusal Kongresi ve Hindistan'daki Hint Ulusal Kongresi gibi şu anda bu ülkelerde iktidarda bulunan burjuva milliyetçisi partilerin izinden gidiyor. Hareketin programında bulunan "barış içinde ve insanca yaşayabileceğimiz bir Türkiye" sloganı, bütün parlamenter burjuva siyasetleri gibi Halkların Demokratik Kongresi'nin perspektifinin de burjuvazinin sınırları çerçevesinde olduğunu ortaya koyuyor. Bununla birlikte, kongrenin kendisinin hem yapısal hem de programatik ilham kaynağı ve genel modeli olarak Almanya'daki Die Linke (Sol Parti) benzeri parlamenter burjuva solcu çatı hareketlerini görüyoruz.

Bir yandan da hareketi farklı etnik ve dini azınlık kimliklerinin milliyetçileriyle doldurma çabası, Êzidî Batman delegesi Veysi Bulut'un konuşmasında ortaya koyduğu, TC devletinin Kürtlerle ilgili söylediklerini hatırlatan garabetlere yol açabiliyor: "AKP'nin açılım politikası ortaya atıldığından beri bütün kesimlerden ‘Biz kardeşiz, Malazgirt'te, Çanakkale'de birlikte savaştık' şeklinde ortak paydaları ifade eden sözler geliyor. Buna ben de katılıyorum. Bütün Kürt Aleviler, Êzidî asıllı. İktidara yanaşmak için cemevlerini kurdular. Gerçekleri bilelim. Malazgirt savaşı öncesinde Kürtlerin yüzde 99'u Êzidîydi. "Kürdistan" kelimesini 900 yıl önce ortaya atan da Êzidîlerdi." Benzer bir şekilde, Türkücü Ferhat Tunç'un Ermeni soykırımının tanınmasına "1947 yılında Dersim'de de soykırım yapıldı, ama bunu vurgulayamıyoruz" diyerek karşı çıkması kongrenin bir başka garabeti. Nihayetinde, yönetmen ve milletvekili Sırrı Süreyya Önder'in konuyu erteleyen önerisi sonucunda Ermeni soykırımından kongrenin resmi metinlerinde bahsedilmemesi, yani Ferhat Tunç'un istediğini almış olması daha da büyük bir garabet. Baskıya ve katliama uğrayan halklar maddesine Türkler başlığının eklenmeye çalışılmış olması da bir başka garabet. Verdiklerimiz sadece bu garabet örneklerinden kimileri.[1]

Bütün bunlar, kongre hareketinin ne denli temelsiz bir biçimde kurulmuş olduğunu gözler önüne seriyor. Yapılır yapılmaz akmaya başlamış bir çatı var karşımızda. Kürt burjuva hareketinin olabildiğince geniş bir çatı kurma çabası, hareketin çizgisine hakim liderlerin yüzünü kızartacak kadar gerici görüşlere sahip pek çok kişiyle işbirliğini beraberinde getirmiş durumda. Öte yandan, bu garip solun garip birliğinin harcı fikir ortaklığı olmasa da kuvvetli, hatta burjuva siyaseti alanında çok daha kuvvetli bir harç: çıkar ortaklığı. Bu çatı, bir yandan Kürt hareketinin Türkiye siyasetinde, AKP'nin Kürdistan siyasetinde oynadığı role denk olabilecek bir rol oynama hedefini, bir yandan da Türk solunun burjuva siyaset sahnesinde yer edinme hırslarını ifade ediyor. Kürt burjuvazisi, Türkiye siyaset sahnesinde bir "Türkiye partisi" olmamakla suçlanmanın sıkıntısını geçtiğimiz meclis döneminde yaşamıştı. Bu karşın Türk burjuvazisinin hakim gücü AKP Türkiye Kürdistanı'nda bir hayli güçlü bir parti, ki Kürt hareketinin bu durumu dengelemek istemesi olağan. Bu nedenle Kürt hareketinin Türk soluna ihtiyacı var. Dahası, her ne kadar Türk solunun kitlesel desteği Kürt hareketinin amaçlarını tatmin edebilmekten uzak olsa da, en azından başta EMEP olmak üzere kimi sol partiler nezdinde Kürt burjuvazisi, Türk sendika bürokratları arasında da dikkate değer ve kaşarlanmış bir güç elde etmiş durumda. Buna karşılık Türk solunun Kürt hareketinden beklentisi ortada: Ertuğrul Kürkçü, Levent Tüzel ve Sırrı Süreyya Önder'i geçmiş seçimde meclise taşıyan Kürt hareketi, Türk solunun muhtelif örgütlerinin liderlerinin hırslarını kabartıyor. Şüphesiz bahsi geçen bu üç isim de bir sonraki mecliste olmayı ve hatta daha güçlü bir hareketin önderleri olmayı garantileyecek bir güç inşaa etmek istiyorlar. Hareketin dışında kalan TKP, Halkevleri ve ÖDP gibi yapılar da her hangi bir alternatif önerdikleri için değil, yürüttükleri şovenist "tam bağımsız Türkiye" siyasetin bu çatı altında bulunmaktan kazanacağı hiçbir şey olmadığı için bu fırsatı değerlendiremiyorlar.

Parlamenter güdümlü bir ezilen kimlikler ittifakı olarak şekillenmiş bu kongrede işçi sınıfı böylesi kimliklerden yalnızca bir tanesi olarak ifade ediliyor. Öte yandan, bu durum çatı partisinin yalnızca işçi sınıfının mücadelesini ileriye taşımaktan aciz olacağı anlamına gelmiyor, ayrıca onun eşcinsellere, kadınlara ve azınlıklara karşı baskıların ortadan kaldırılmasına en ufak bir katkı yapamayacağını gösteriyor. Zira eşcinsellere karşı baskılar, ulusal baskılar ve ataerkil düzen, kapitalizmle tamamen kemikleşmiş ilişkilerdir ve sermayeyi yenebilecek güç parlamentoda siyaset yapan bir burjuva partisi değil, ancak işçi sınıfının kendisi olabilir. İşçi sınıfının demokratik, ulusal, halkçı ve benzeri biçimde kendisini ifade eden ve emeği mazlum kimliklerden yalnız bir tanesi olarak ifade eden bir harekete değil, bağımsız sınıf çıkarlarını ifade edecek öz-örgütlenmesine ihtiyacı vardır. Kürtlere, Alevilere, Êzidîlere, Ermenilere, Rumlara, Süryanilere, kadınlara, eşcinsellere ve diğer bütün kimliklere karşı baskıları ancak bütün etnik ve dini kökenlerden, cinsiyetlerden ve cinsel yönelimlerden işçilerin, dünya proletaryasıyla birlikte yürütecekleri uzlaşmaz enternasyonalist mücadele çare olabilir.

Gerdûn


1. Yazımızda üzerinde durmaya gerek görmediğimiz bir başka garabet, "anarşist" olduklarını iddia eden kimi şahısların bu kongreye katılmış olmaları. Marksistler olarak gülünç bulduğumuz fakat seçimde Emek, Özgürlük ve Demokrasi bloğuna oy verilmesi çağrısında bulunan kimi "anarşistler" olduğunu bildiğimiz için pek de şaşırmadığımız bu duruma gerekli yanıtı vermeyi, anarşizmin gerçekte ne anlama geldiğine dair bir fikri olan anarşistlere bırakıyoruz.

 

Tags: 

“İnsan Bitiyordu Topraktan!” - Germinal, Émile Zola

"Nisan güneşi olanca görkemiyle gökyüzündeki tahtına kurulmuş, dört bir yana ışık saçıyor, doğum sancılarıyla kıvranan toprağı ıslatıyordu. Toprak ananın verimli bağrından yaşam fışkırıyor, tomurcuklar çatlayıp yeşil yaprak halini alıyor, tarlalar, başvermek için sabırsızlanan tohumların itişiyle ürperiyordu. Tohumlar şişiyor, çatlıyor, sıcağa ve ışığa kavuşmak üzere toprağı yarıp dışarı fırlıyordu. Özsuyu, büyük bir coşkunluk içinde, hışır hışır yükseliyor, çatlayan tomurcukların sesi yeryüzünü kaplayan bitmez tükenmez bir öpücük halinde uzayıp gidiyordu. Arkadaşları durmadan kazma sallıyor, her an yüzeye yaklaşıyorlarmış gibi, kazma sesleri gittikçe belirginleşiyordu. Cana can katan o nisan sabahında, gökteki alevli yıldızın gönderdiği ışınlarla yanıp tutuşan uçsuz bucaksız ovanın dört bir yanından derin bir uğultu yükseliyordu. İnsan bitiyordu topraktan, gelecek yüzyılda ürün vermek üzere yavaş yavaş filizlenen, pek yakında yerküreyi sarsarak başverecek olan, öç almak için yanıp tutuşan, kapkara bir insan ordusu boy atıyordu."

En büyük başyapıtını bu sözlerle bitiren Émile François Zola 29 Eylül 1902'de hayata gözlerini yumduğunda, cenazesinde toplanan Fransız işçi kitleleri kol kola girerek hep bir ağızdan sadece şu kelimeyi haykırarak inletmişlerdi Paris sokaklarını: "Germinal! Germinal!"

Émile Zola, Türkçe'ye Tohum Yeşerince ismiyle de çevrilmiş olan başyapıtı Germinal'i Nisan 1884 ile Ocak 1885 arasında kaleme aldı. Germinal 1885'in Mart ayında ilk kez yayınlandı. Esasında Zola'nın Les Rougon-Macquart: İkinci İmparatorluk Altına Bir Ailenin Doğal ve Sosyal Tarihi isimli yirmi kitaplık serisinin 13. kitabı olan Germinal, Zola'nın kaleme aldığı en büyük eser olarak kabul ediliyor ki edebi açıdan muhteşem anlatımı, sınıf bilincinin gelişimini ve sınıf mücadelesinin ortaya çıkışını olabilecek en kapsamlı biçimde ele alışı, derinlikli karakterleri ve bir hikaye olarak şahane olay örgüsüyle, bu yorumun neden yapıldığını kestirmemiz zor değil.

Hikayemiz, 1860'larda Étienne Lantier isimli göçebe işçilik yapan bir delikanlının Kuzey Fransa'da bulunan Montsou isimli madencilik kasabasina gelmesiyle başlıyor. Bu kasabada iş bulan ve yaşamaya başlayan Étienne kısa süre içerisinde korkunç çalışma koşulları ve şirket yönetiminin işçi maaşlarına saldırıları karşısında siyasileşmeye, bir yandan da yönetime karşı dik duruşu ve ciddiyetiyle işçiler arasında tutulmaya başlıyor. Étienne okumaya girişiyor; bir yandan işten atılmış ve Montsou'da bir işçi meyhanesi açmış ve zamanla reformistleşmiş eski işçi önderi Rasseneur ile, diğer yandan sessiz sakin bir biçimde madenlerde çalışan anarşist Rus sürgünü Souvarine ile tartışmalara girişiyor, öteki yandan ise Birinci Enternasyonal temsilcileriyle irtibata geçiyor. Birinci Enternasyonal'in sosyalist görüşlerini benimseyen Étienne, Montsou işçilerinin kendi aralarında bir yardım sandığı kurmaları gerektiğini savunmaya başlıyor ve içten içe işçilerin Enternasyonal'e üye olmalarınının hayalini kurmaya başlıyor. En nihayetinde, yönetimin korkunç sömürü koşullarını ağırlaştırması sonucu işçiler greve gidiyorlar ve sonrasında grev bir isyana ve devlet güçleri ile işçiler arasında bir çatışmaya dönüşüyor. Montsou maden işçileri grevi zaferle bitmiyor ama Zola kitabını iyimser bir biçimde bitiriyor.

Germinal'de, anarşizm ile marksizm arasındaki çelişki ve Birinci Enternasyonal'de olanlar, reformizmle devrimcilik arasındaki çatışma, işçi önderlerinin bürokratikleşmesi, işçi ailelerinin yapısı ve ilişkileri, genç kadın ve erkek işçiler arasındaki ilişkiler, kadın işçilerin karşılaştıkları baskı, ev kadınlarının militanlaşması, işçilerin biriken öfkesinin ortaya çıkışı, şiddet sorunu, burjuvazinin ve yönetimin farklı kesimlerinin içinde bulunduğu durum ve işçilere bakışı gibi pek çok farklı konu ustalıkla işleniyor. Bu kadar farklı konunun aynı kitapta her şey yerli yerine oturarak böylesi bir ustalıkla işlenebilmiş olmasının nedeni, yalnızca Zola'nın üstün edebi yetenekleri değil, bütün bu konuların işçilerin hayatında gerçek bir yer tutuyor oluşu. Germinal gücünü Zola'nın edebi ustalığından aldığı kadar, çırılçıplak gerçekliğinden de alıyor, zira kitabın arkasında dönemin Kuzey Fransa'nın çeşitli maden kasabalarının ve çeşitli madenci grevlerinin detaylı bir biçimde gözlenmesi ve incelenmesi yatıyor. Öte yandan Zola'nın ustalığı, asla didaktik ve zorlama olmayarak, başından sonuna kadar doğal ve edebi bir anlatımla gerçekliği olduğu gibi gözler önüne sermesiyle Germinal'i sınıf mücadelesini ele alan kitapların büyük bir çoğundan ayırıyor. Bütün bu unsurlar birleşince de tarihin yazılmış en büyük başyapıtlarından bir tanesi ortaya çıkması şaşırtıcı değil. Germinal'i bütün okurlarımıza öneriyoruz.

Gerdûn

Tags: