2013 - Mart

Besinlerdeki Hile, Sadece At Etiyle Sınırlı Değil

 

Bu yılında başında, et ürünlerindeki skandal, Avrupa genelindeki başlıca süpermarketlerinin hazır gıdalara at etinin karıştırılması söylentileri ile başladı. At eti ucuz olduğu için sığır etlerinin neredeyse 100%'ünde at etine rastlandı.

Hakim sınıf, hiçbir şeye sahip olmayan işçilerin ya da başka herhangi birisinin sağlığından daha çok, karı maksimize etme ve sermayeyi büyütme görevi ile ilgilenmesiyle dürüstlüğünü açık ediyor. Her halükarda, bu bizlere at etinin yenilebileceğini ve tedarikçiler tarafından dikkat edilmeyen 'bute' (yani çok tehlikeli yan etkileri bulunan ve kullanımı yasaklanan phenylbutazone) gibi ete bulaşan veterinerlik ilaçlarından kaçınmayan kamu sağlığı alanına ait bir sorun olmaktan ziyade basit bir hilebazlık konusuymuş gibi yansıtıldı. Eğer at eti tüketen herhangi birisi için risk çok düşük ise de bu egemen sınıfın bu konuya dikkat ediyor olmasından kaynaklanmıyor. 1981'de İspanya'da 600 kişinin ölümüne neden olan kimyasal yağ sendromu, zeytinyağı yerine satılan ve endüstri için üretilmiş kolza yağından kaynaklanmıştı. ABD'de yapılan bir araştırma[1] ise bizlere, ithal edilen zeytinyağlarının %69'unun gerçekten zeytinyağı olmadığını kanıtladı.

Hileli gıda, kapitalizmde yeni bir şey değil ve endüstriyelleşme ve şehirlerin giderek daha çok artan gıda ihtiyacı ile büyümesinin bir sonucu. 19. yüzyılda, kimi zehirli maddeler dahil olmak üzere birçok madde, ekmeğe ve biraya katılıyordu. Paris'te şap ve sıva, talaş ve striknin kullanılması da bunlardan sadece birkaçı. Yıllar sonra, 1860'ta İngiltere'de yürürlülüğe giren yasalar ile ortadan kalkmadan önceye kadar, bu tür maddelerin yeniden besinlerde kendisini göstermesi tehlikesi varolmaya devam etti.

Günümüzde, besinlerdeki yabancı madde oranından endişe duymamış için daha çok nedenimiz var. Fukushima'daki nükleer kaza ve günlük besin harcamasıyla ortaya çıkan atık besinler bunlara birer örnek. Günümüzde yapılan çalışmalar gösteriyor ki; Türkiye, Yunanistan, Nijerya, Mısır ve Avustralya'daki Yeni Güney Galler'de devam eden madencilik, döküm ve diğer endüstriyel süreçlerle arsenik, kadmiyum, çinko, kurşun ve bakır gibi ağır metaller, suda ve sebzelerde yüksek derecede ortaya çıkabiliyor. Burjuva sınıfı bu konu üzerine ne çalışmak ne de Hindistan, Çin ve diğer 'gelişmekte olan' ülkelerdeki endüstriyel kirliliğe karşı bir çözüm geliştirme çabasındalar. 1950'lerde 50 bin kadar insan, Japonya'nın Minamata kentinde balık etindeki cıvadan zehirlendiler ve zehirlenenlerden 5 bini yaşamını yitirdi. ABD Besin ve Madde İdaresi, köpekbalığı ve kılıçbalığı gibi cıva oranı yüksek balık etinin tüketimi konusunda insanları uyarıyor.

Medya ve siyasetçiler, sığır eti yerine at eti yenildiği üzerine herneyi gündeme getirdiyse bunu, bir üreticinin malları yerine diğer rakip üreticinin ürünlerine yönlendirmek için ya da siyasi üstünlük için yapıyor. Bu da bizlere daha temel bir sorun için yeterli ipucunu veriyor: kar hevesi sağlığımızı bozuyor.

Alex

1. http://olivecenter.ucdavis.edu/news-events/news/files/olive%20oil%20fina...

Tags: 

Rubric: 

Burjuvazi

Kapitalizmin Gölgesi Altında Kadının Özgürlüğü

 

 

 

 

 

 

Bu yazı, EKA'nın Türkiye şubesi olarak bir süredir devam ettiğimiz tartışmalardan yola çıkarak, yakın bir sempatizanımız tarafından kaleme alınmıştır. - EKA Türkiye Şubesi

Kapitalizmin Gölgesi Altında Kadının Özgürlüğü

İnsanlık tarihinin bilinen büyük bir bölümünde kadın karşı cinsinin baskısı altında, özgürlüğü elinden alınmış bir şekilde yıllarca yaşayıp durdu.Kadın sorunu; üzerine sürekli konuşulan, sempozyumlar düzenlenen, eğitimler verilen, pozitif ayrımcılık adı altında burjuvazi siyasetçileri tarafından yasalar çıkartılan bir sorun. Kadın hakları savunucusu olduklarını iddia eden, aralarında feminist grupların da bulunduğu sivil toplum kuruluşları ataerkil toplum yapısını kabullenip, kadının varolan pozisyonunun iyilişmesi adına taleplerde bulunuyorlar. Kadınların erkeklerle aynı seviyeye gelebilmesi ve özgürce yaşayabilmeleri için yönetici sınıfın lütfetmesini bekliyorlar. Kadının aslında insan olmasından kaynaklı doğumuyla beraber elde ettiği haklarını geri alabileceklerini, kanunlarla bu hakları güvence altına alacaklarını düşünüyorlar.Peki gerçekten burjuva siyasetiyle kapitalist iktisadi ilişkilerinin yürürlükte olduğu bir ortamda bu sorunu aşabilir miyiz, tam anlamıyla kadın özgürlüğüne bu yollarla kavuşabilir mi? Bu soruya cevap verebilmek için kadının ve erkeğin şu anki bulunduğu aşamaya nasıl geldiğine gözatmamız gerekiyor.

İnsanlığın evriminden sonraki aile yaşantısıyla ilgili araştırmalar yapan, bu konuda bilgi sahibi olmamızı sağlayan Amerikalı antropologist Lewis H. Morgan'a ve onun çalışmalarını diyalektik materyalist bir perspektifle bizlere aktaran Friedrich Engels'e çok şey borçluyuz. Morgan, yabanıllık diye adlandırdığı insanlığın ilk dönemlerinde, günümüzdeki anlamıyla kullanmış olduğumuz bir aile yapısından bahsedemeyeceğimizi belirtir. Çünkü o dönemlerde insanlar çok eşli bir şekilde yaşayıp komünist bir ev ekonomisine sahiplerdi. Çok eşliliğin hakim olduğu bir toplumda çocukların babalarının kim olduğunu bilmeleri imkansızdı; sadece annelerini tanırlar ve Bachofen'in tanımıyla “analık hukuku gelişir”. Yani soy ağacı anne üzerinden devam eder. Bu da kadının sosyal hayatta erkekten daha fazla saygı görmesine neden olur. Böyle bir ortamda kadının özgürlükle ilgili bir sorunundan bahsedemeyiz. Peki nasıl oldu da kadın bu konumunu kaybedip, günümüzde karşı cinsi tarafından ezilen, şiddet gören ve hatta öldürülebilen bir konuma geldi. Bu insanlığın gerçek anlamda artı-değer üretmeye başlaması ve ürettiklerini sadece tüketim amacıyla değil ürettiklerinden artı-değer elde etmeye, onlardan değiş-tokuş yardımıyla kar elde etmeye başlamalarıyla beraber kadının önemi de azalmaya başladı. Daha sonra özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla ve akabinde miras hakkı teriminin yeryüzünde dolaşmaya başmasıyla Engels'in de tabiriyle “kadının yeryüzündeki erkeğe karşı ilk yenilgisi gerçekleşmiş oldu”. Değişen iktisadi yapıyla beraber, aile yapısı da değişti ve çok eşli aile yapısının yerini, tek eşli aile yapısı aldı.

Erkeğin kadından kas gücü anlamında daha kuvvetli bir “yaratık” olması, kadının ise doğum gibi onu uzun süre üretimden uzak tutacak fiziksel durumları olduğundan, yeni iktisadi yapıda erkek kadından daha değerli bir pozisyona sahip oldu. Bu da neden mirasın kadında değil de erkeğin elinde toplanmış olduğunu açıklar. Mirası kabile içinde tutmak isteyen erkek evin tek hakimi oldu. Anaerkil toplum yapısı yerini ataerkil toplum yapısına bıraktı. Feminist gruplar ve burjuva solu örgütleri kadının özgürlüğünden bahsederken, kapitalist sistemin dayatmış olduğu bu ataerkil yapıyı kabullenip, onun gölgesi altında kadının özgürlüğünü bulmaya çalışıyorlar. Ancak bugüne kadar gösterilen bütün çabalara rağmen halen kadınların öldürülmesine, erkekler tarafından şiddet görmelerine engel olunamıyor. Bu da bize, içinde bulunduğumuz kapitalist iktisadi yapının -sınıf mücadelesiyle- değişmeden kadının özgürlüğünden bahsetmemizin mümkün olamayacağını gösteriyor.

Lenin, kadının doğurganlığından doğan bu bağımlılığını ortadan kaldırmak için kreşlerin açılması gibi bir teori geliştirmişti Böylece, komünist ev ekonomisinin hakim olduğu dönemlerdeki gibi çocukların bakımını sadece anne değil tüm toplum üstlenecekti ve annenin, fiziksel özelliklerden dolayı ortaya çıkan dezavantajı ortadan kalkacak, çocuklar da anne ve babaya bağlı kalmadan toplumun güvencesi altında büyüyeceklerdi. Stalin de buna benzer bir projeyle çalışanlarının kadınlar olduğu çamaşırhaneler kurdurmuş, kadınları özgür bırakmak yerine onları çamaşırhanelere kapatmıştır.

 

 

 

 

 

Peki üretim hayatında kadınlar, yöneten sınıf için ne ifade ediyor? Kapitalizmin çıkmaza girdiği, ekonomik buhranlar yaşadığı dönemlerde burjuva sınıfı tarafından sıkça kadınların doğurganlığına vurgu yapılmıştır çünkü ekonominin canlanması ve tüketimin artması için nüfusun artması gereklidir. Böylece alışveriş dönüşümü devam edecek, ekonomi canlanacak ve kapitalist sistem kendi sonuna doğru bir adım daha yaklaşacaktır. Bazı dönemler burjuvazi yasalarıyla pozitif ayrımcılık adı altında, kadınlara bir lütuf gibi sunmuş oldukları uzun süreli doğum izinleri de tamamen bu amaca hizmet etmektedir. Ayrıca kadın, proleterin çalışmadığı zamanlarda onun destekçisi, hizmet edeni, yemek yapanı vb. rolündedir. Böylece üretim çemberindeki işçinin sürekliliği için kadın hayati bir rol oynamaktadır. Proleter kadınlar ise yöneten sınıf için ucuz iş gücü anlamına gelmektedir. Fiziksel özelliklerinden ötürü kadınlar erkeklere oranla daha ucuza çalıştırılabilmekte ve bu da kapitalistler için maliyetin azalması ve kârın artması anlamına gelmektedir.

Sonuç olarak kadınların özgür olabilmelerini kapitalist iktisadi düzen altında mümkün değil. Yapılacak olan iyileştirmeler onları en fazla proleter bir erkeğin seviyesine ulaştırır, ki proletere de özgür bir birey diyebilmek imkansızdr. Engels durumu şöyle özetlemiştir: “Üretim araçlarının toplumsal mülkiyete dönüşümüyle fuhuş ortadan kalkacaktır. 'Karı­koca' ailesi, toplumun iktisadi birimi olmaktan çıkar. Özel ev ekonomisi toplumsal bir sanayi haline dönüşür. Çocukların bakım ve eğitimi bir kamu işi olur; toplum, (meşru ya da gayrimeşru) bütün çocukların bakımını üzerine alır. Kendini sevdiği erkeğe kayıtsız­ şartsız vermekten bir genç kızı alıkoyan­ ahlaki olduğu kadar da iktisadi ­ başlıca toplumsal neden "sonra ne olacak?" kaygısı da aynı biçimde ortadan kalkar.

Marx kadın sorunuyla özel olarak ilgilenme fırsatı bulamadı ancak kadının özgürlüğünün bir toplum için ne denli önemli olduğunu şu sözlerle belirtmişti: “Tarihsel değişimi belirleyen kadınların özgürleşme oranıdır.İnsanlığın zorbalığa karşı kazandığı zaferin bulunduğu nokta,kadının erkekle,zayıfın güçlü olanla karşılaştırıldığında ortaya çıkan durumdur.Kadının özgürlük derecesi toplumsal özgürlüğün doğal ölçüsüdür.

Tags: 

Rubric: 

Tartışma

Kuzey Kore: Stalinist Bir Kapitalizm Karikatürü

 

 

 

 

 

 

 

Geçtiğimiz haftalarda, Çin'in doğusunda yeralan Kuzey Kore (diğer adıyla Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, KDHC), yaptığı nükleer füze denemeleri ile dünyanın gündemine oturmuştu. Bunun üzerine, başta ABD olmak üzere birçok ülkenin hakim sınıfından yetkililer, gerçekleştirilen nükleer denemeyi kınadılar ve önlem alınmasının gerekliliğine vurgu yaptılar.

Buna karşılık olarak, dünya üzerindeki birçok insan tarafından haritada nerede olduğu dahi zor kestirilen ve daha çok devletin düzenlediği kitlesel mitinglerinde yapılan dans kareografisi gösterileri ile anımsanan K.Kore, tehdit olarak gördüğü emperyalist devletlere karşı bir savunma niteliği taşıdığını belirttiği bu denemeyi haklı göstermek için elinden geleni yaptı. Önümüzdeki ay, ABD ve Güney Kore'nin yapacağı ve tahmini 210 bin askerin katılacağı ortak askeri tatbikat için böyle bir hamlenin yapılıp gözdağı verilmeye çalışılması olarak algılanabilecek bu gibi bir deneme sonunda K.Kore'de merkeze 0 olan yani yer yüzeyinin üzerinden başlayarak çevre bölgelere yayılan 4,9 şiddetinde bir deprem bile gerçekleşmiş oldu. Bu nükleer depremi, bir anda kendi gibi emperyalist olan diğer devletlerden gelen kınamalar takip etti.

K.Kore'nin nükleer denemesini kınayan ve dünyayı birkaç günde cehenneme çevirebileceği silahları elinde bulunduran ABD'nin ve Rusya'nın yaklaşımı ise reel politikanın bir yansıması. Örneğin, emperyalist olmadığını ve halkların koruyucusu rolünü üstlendiğini iddaa eden (ve aslında gayet net bir biçimde emperyalist olan) K.Kore ile onun emperyalist güç olarak gördüğü (ve basbayağı emperyalist bir diğer güç olan) ABD arasında 1994'te iki adet nükleer santral inşası yapma anlaşması gerçekleştirilmişti. 1999 yılında nükleer silahlanmaya yönelik eğilimini bir süreliğine donduran ve ABD'nin Clinton döneminde bu ülkeye uyguladığı yaptırımların bir kısmını geri çekmesine neden olan hamleleri K.Kore'nin yine ABD ile modern standartlara uygun nükleer santrallerin inşa edilmesi için yaptığı anlaşma takip etti. Ardından ABD bu santrallerin yapımını geciktirmiş ve K.Kore yaşadıkları elektrik üretimi kaybının faturasını ABD yönetimine yüklemişti. Bütün bunların ardından, Bush yönetimi döneminde tanımlanan “şer ekseni”nin Irak ve İran ile bir diğer kutbunu oluşturduğu ifade edilen K.Kore, nükleer programının olduğunu itiraf etmişti.

K.Kore'nin bütün bunları rahatça yapabilmesi ve devlet yetkililerinin rahatlıkla savaş naraları atabilmesinin arkasında bir işçi sınıfı tehditi ile karşı karşıya olmaması yatıyor. Aslında K.Kore de diğer hepsi gibi, işçi sınıfının üretkenliğine, daha çok sömürülmesine ve vahşice baskı altında tutulmasına bağlı olarak uluslararası burjuva kamuoyunda söz dalaşları ve sözde tehditleri ile burjuva gündemdeki yerlerini koruyorlar.

Burjuva kamuoyunda K.Kore ve ABD üzerinden yaratılan sahte (komünist/kapitalist) algısal ayrımı, K.Kore ile eski Sovyetler Birliği arasındakinden çok da uzak değil. K.Kore, karşısında olduğunu iddaa ettiği diğer emperyalist devletlerin sadece bir karikatürü. Adına Juche denen bir otarşik Stalinist tek parti diktatörlüğü ile yönetilen devlet aygıtı, günümüz kapitalizminin ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda ve iktidar adeta babadan oğula geçen bir yetki aktarımı ile miras alınan işçilerin sömürüsü, nükleer denemeler ve üretilen silahlar ile pekiştiriliyor. Sadece alkışların ve sorgulanmayanların hakim olduğu adeta dini bir öğreti ve tabu kültü yaratan Kuzey Kore “Komünist” Partisi, uygulamaları ile de işçi sınıfının yanında olmadığını zaten gösteriyor. Dışarıya karşı oldukça kapalı ve neredeyse bilinmeyen bir kutu olan K.Kore'deki büyük yerleşim merkezlerinin elektrikleri belli bir saatten sonra kesiliyor ve bütün sokaklarda megafonlarından “Ülkeniz için daha çok çalışın!” anonslarının duyulduğu minibüsler dolaşmaya başlıyor. Şu anki ulusal lider Kim Cong-un'un babası, Kim Cong-il yönetimi döneminde de rasyonel sermayenin temsili yerine, her türlü çılgınlığın sınırında yaşayan bir karakter resmi çiziyordu. İlkokul ders kitaplarında kendisinin kaf dağının ardından ateş kuyruklu anka kuşu tarafından getirilen parti genel sekreteri ve ebedi başkanı Kim Cong-il'in ölümüyle bütün ülkeyi yeni bir yasak furyası sardı: müzik çalmak ve dinlemek yasaklanmıştı. Tek resmi televizyon kanalından televizyonlarda gösterilen görüntülerde kendisini yerden yere vuran insanların tiyatral performanslarını görebiliyorduk. Ülkenin bunun yanısıra gerçekleşmesinden gurur duyarak resmi televizyon kanalında yayınladığı bir de tamamen yerli bir bira üretmesi de sözkonusu.

Dünyanın tamamındaki canlı yaşamını sadece birkaç gün içerisinde yokedebilecek derecede güçlü kitle imha silahlarına sahip emperyalist güçler ile buna sahip olmaya çalışan, emperyal güç ilişkileri mücadelelerinde kendisine yer edinmeye çalışan ve etki alanı daha dar diğer emperyalist güçlerden birisi olan K.Kore aslında işçi sınıfı için sömürü, açlık ve yokoluştan başka bir şey ifade etmiyor. İlk olarak, devletin “önder” olarak tanımladığı Kim Cong-il öncülüğünde yapılan açıklama ile Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması'ndan 1993 yılında çekildiklerini ifade etmesiyle başlayan nükleer çalışmaları, bu ülkedeki işçilerin aslında tersinden nasıl bir yokluğa hapsolduğunu da gösteriyor. İşçiler, en önde kızıl bir bayrak ile her sabah marşlar eşliğinde işyerlerine taşınıyor, üretim aracı üretiminin neredeyse olmadığı bir ülke olarak K.Kore bunu saf kol gücü ile kapatmaya çalışıyor. Aslında K.Kore, kendi gibi emperyalist ve baştan aşağı kapitalizmin çürümüşlüğüne batmış ülkeler ile rekabet yöntemi olarak bu biçimde bir tarz benimsemiş durumda. Öğrenci ve bir kısım askeri personelin gönüllü olarak fabrikalarda çalış(tırıl)ması da cabası. K.Kore'deki işçi sınıfı haftada 6 gün, tam randıman ile çalıştırılıyor. Geri kalan zamanda ise işçiler ya dinleniyor ya da geleneksel içkileri olan saki tüketiyor, kadınlar ise ev işlerine yetişmeye çalışıyorlar.

Asıl mesele nükleer silah ya da bunun denenmesi değil sadece dengelerin korunmasını sağlamak, işçi sınıfı ve genel olarak insanlık için sırtta bir yük ve tehdit olan silah endüstrisine yüklenerek piyasadaki sermayesini realize etmeye çalışmak. Örneğin, şu anda nüfusunun önemli bir bölümünün Birleşmiş Milletler'in kısıtlı yardımları ve oldukça düşük maaşlar ile ayakta durduğu Kuzey Kore'de işçiler militarize edilmiş emek rasyonalizasyonu ekseninde gidip geliyor, her yerde silahlı askerlerin olduğu fabrika, tarla ve ofislerde saatlerce çalışmak zorunda bırakılıyor. Peki ne için? Ülkenin gelişmesi, ülkenin gelişiminin nükleer güç olma gayesi ile pekiştirilmesi, buradan devletin büyük güç, diğerlerinin yani K.Kore işçi sınıfının ise ona hizmet eden köleler olarak nitelenebileceği, yeni ve yerli bira imalatından gurur duyan bir devlet kapitalizmi ile karşı karşıyayız.

Baskının işçi sınıfının sırtında hissettirdiği ağırlık giderek artıyor ve uyardığı, kızdığı ve tehdit ettiği diğer emperyalist güçlerin kendi işçi sınıfını sömürüyor olması gibi bir kapitalist devlet olarak K.Kore de, işçilerin acımasızca baskı altında tutularak işyerlerinde öğütüldüğü çarklardan sadece bir tanesi. Bunu ABD'de liberal ekonomileri kutsamak için, ABD vatandaşlarına her ulusa sesleniş konuşmasında yapma taahhütünü veriyor, bunu Küba da her kuruluş günleri etkinliklerinde alt metinde dile getiriyor, bunu Çin, İran, Japonya ve Türkiye de, ülkenin kalkınması ve gelişmesinin önündeki engeller ve yapılacakları kendi işçi sınıfına aktarırken emperyalist bir güç olmanın gerektirdiği niteliklere uygun olarak utanmadan ve sıkılmadan “vatan için daha çok çalışılacağı” mesajları ile zaten veriyor. Bir de geriye dış mihrak yaratmak kalıyor. Arada sadece coğrafi farklılıklar, eski lider Kim Cong-il'in birkaç komik basın demeci -ki bu demeçlerden birisinde, K.Kore'de bir balık çiftliğinin açılışında yaptığı konuşmada, kaf dağının ardından gelen önder, balığın besin değeri açısından çok önemli olduğunu belirtmişti- ve gündemdeki nükleer programın açıkça sürdürülmesi ayrıntıları yer alıyor.

Burjuva solunun da çok uzaklara ve derinlere bakmasına gerek yok. Zaten emeğin ve emeğin sömürüsünün tamamen iktidarda olduğu, fabrikalarda, tarlalarda ve bütün siyasi iktidarın tepeden tırnağa yapılandırılmış bir kapitalizm karikatüründen bahsediyoruz. Zaten burjuva solunun da emperyalist olarak görmediği bir devlet gücü için emperyalist tanımlaması yapmaları ve aynı şekilde işçi sınıfını sömürdüğünü söylemeleri de beklenemezdi. İşçi sınıfının ağır yaşam koşulları altında saatlerce çalışmak zorunda kaldığı ve üzerine bir de aç kaldığı bir atmosferde, tıpkı Küba'nın gereksiz gördüğü için işten çıkarttığı işçilerin durumu ve fuhuş sektörü, tıpkı Kamboçya'nın Pol-Pot iktidarına giden yolda sayısı milyonları bulan katliamları ve hatta gözlüklü olanların entelektüel diye kurşuna dizilmesi örneklerinden bile aslında günümüzün sermaye yapısının ihtiyaçlarına tam olarak ayak uyduramamanın karını yine bütün emperyalist devletlerin topladığını, acılarını çekenin ise yine işçi sınıfının kendisi olduğunu görüyoruz. K.Kore'nin gerçekleştirdiği nükleer denemeyi kınama yarışında en önde giden ABD'deki evsiz ve işsiz sayıları ile karşılaştırıldığında da aslında aynı temel üzerinden yükselen sadece nüans farklarından bahsediyor oluruz. ABD ve onun yanında K.Kore'yi kınayan diğer devletler de kendi çıkarları ve emperyalizme hizmet ederken, K.Kore de kendi ölçeği ve elindeki imkanlar ekseninde yeri geldiğinde Çin ile, yeri geldiğinde de İran ile yanyana geldiği gibi, yeri geldiğinde de tabii ki çıkarları sözkonusu olması durumunda ABD ile de yanyana gelmekten geri durmayacak, kendi emperyalist çıkarları için sömürüyü daimi kılmaya çalışacak, gerektiğinde savaşlarla işçi sınıfının katladilmesinin önünü açacak.

Devlet kapitalisti eski Sovyetler Birliği'nden miras aldığı yöntemlerin günümüzdeki yansıması K.Kore, aslında güncel rakiplerinden küçük ayrıntılar ile ayrılıyor ancak aynı amaç üzerinde birleşiyor: işçi sınıfının katıksız sömürüsü.

Nevin

Tags: 

Rubric: 

Emperyalist Çıkar Çatışmaları

Tunus, Mısır: 'Arap Devrimi'nin Sonu

 

Sözde 'Arap devrimleri'nin ikinci yılını doldurmasıyla, son birkaç hafta ve ayda Mısır ve Tunus'ta meydana gelen ayaklanma ve kitle eylemlerinin bize hatırlattığı, Bin Ali ve Mübarek gibi diktatörlerin iktidardan düşmelerine rağmen hiçbir şeyin çözümlenmediği. Aksine, ekonomik durum, işsizliğin artması, açlık ve işçi sınıfına saldırılar ile daha da kötüye gidiyor. Bunun yanısıra, otoriterliğin hükümdarlığı, şiddet ve baskının göstericilere çevrilmesi, her zamanki gibi varlığını sürdürüyor.

Muazzam Öfke ve Cesaret

2011'de Mohammed Bouazizi'nin intiharı ile ateşlenen 'Arap Baharı'nın başladığı yer olan   Tunus  , derin bir sosyal, ekonomik ve siyasi krize sürükleniyor. Resmi işsizlik oranı %17 ve aylardır birçok sektörde grevler sürüyor. Geçtiğimiz haftalarda birçok şehrin sokaklarında açık ve kitlesel olarak başgösteren öfke, başka birşeyden kaynaklanmıyor. Aralık ayında işsiz gençler, Moncel Marzouki tarafından açıklanan tasarruf programına karşı Siliana kentinde polis ile çatıştı. Baskı ve 300 kadar eylemcinin (ve bunlardan bazıları atılan mermiler ile) yaralanması, başkent olmak üzere diğer kentlerde eylemler arası dayanışmanın önünü açtı. Tunus Devlet Başkanı, “Bir Siliana daha olmasını istemiyoruz. Bunun daha başka birçok bölgede gerçekleşmesinden korkuyorum” diye açıklamada bulundu.

Daha yakın bir tarihte, seküler muhalif unsur Chokri Belaïd'in öldürülmesi ile sokaklara çıkan insanlar, 50 bin kişinin katıldığı, “yeni devrim” olarak adlandırdıkları ve 2011'in temel sloganı olan “ekmek, özgürlük ve toplumsal adalet” eşliğinde bir cenaze töreni düzenledi. Onlarca şehirde, karakollara ve iktidardaki islamcı parti Ennahda'nın parti merkezlerine saldırılar düzenlendi. Ordu, iki yıl önceki 'yasemin devrim'in başladığı Sidi Bouzid'teki kitlesel eylemleri kontrol altına alması için yönetime el koymaya çağırıldı.

Gelişmeleri sakinleştirmek ve toparlanmak için, hükümetin Haziran'da göstermelik olarak yürürlülüğe koyduğu yasama seçimleri arifesinde Ulusal Sendikalar Konfederasyonu (USK (UUGT)) Tunus'ta 35 yıl sonra ilk defa gerçekleşecek bir genel grev düzenledi. Şu anda tansiyon tamamen sonlandığı ancak öfkenin kaybolmadığı, özellikle de IMF'den alınacak borç ile yeni ve şiddetli kesinti uygulamaları ile daha da alevleneceğini düşünebiliriz.

Mısır'da, durum daha iyi değil. Ülke borçlarını ödeyemez durumda. Geçen Ekim ayında, Dünya Bankası, Eylül ayının ilk yarısında 300 gibi rekor bir seviyede gerçekleşen grevlerin yayılmasından duyduğu rahatsızlığını dile getirdiği bir rapor yayınladı. Yılın sonunda hükümet karşıtı ve özellikle iktidardaki güçlerini meşrulaştırmak için Müslüman Kardeşler tarafından örgütlenen referandum karşıtı birçok gösteri düzenlendi. 25 Ocak itibarıyla, 'Mısır Devrimi'nin ikinci yıldönümünde, protestolar giderek yayıldı. Günden güne, binlerce eylemci, yeni hükümet tarafından dayatılan yaşam koşullarını protesto ettiler ve Mursi'nin gitmesini istediler.

Ancak kredisini kitleler üzerinde tüketen baskı, tekrar öfkeye neden oldu. Port Saïd'te 1 Şubat 2012'deki maçın sonunda çıkan ve 77 kişinin yaşamını yitirdiği olaylarda[1] yeraldıkları iddiasıyla al-Masry futbol kulübününün 21 taraftarı için 26 Ocak'ta açıklanan idam kararları yeni bir öfke dalgası kıvılcımı yaktı. Ana muhalefet Ulusal Kurtuluş Cephesi'nin düzenlediği barışçıl eylemler, şehir gerillası savaşlarından sahnelerle sonuçlandı. 1 Şubat akşamı Tahrir Meydanı ve başkanlık sarayı önünde binlerce eylemci, düzen kuvvetleri ile çetin bir savaşa girişti. 2 Şubat'ta hala binayı koruyan kolluk kuvvetlerine atılan havada uçuşan taş ve molotofları görüyorduk. Bir hafta içerisinde, eylemlerin şiddetle bastırılması, 60 kişinin yaşamını yitirmesine neden oldu. Yırtılmış kıyafetleri ile bir adamın polis tarafından dövüldüğü videolardan izlenebiliyordu. Rejim tarafından uygulanmaya çalışılan sokağa çıkma yasağına rağmen, eylemler Süveyş Kanalı boyunca üç şehirde devam etti. Bir eylemci şöyle diyordu: “Şimdi sokaklardayız çünkü hiçkimse bizlere kendi istediği şeyi dayatamaz... hükümete teslim olmayacağız”.

Ismaïlia kentinde, sokağa çıka yasağına meydan okuyan futbol maçları düzenlendi ve Müslüman Kardeşler'in merkezi ateşe verildi.

Artan öfke ile yüzyüze gelen ve kendi güvenliğinden endişe eden polis, 12 Şubat'ta hükümetten kendilerinin birer baskı aracı olarak kullanılmalarının önüne geçmesini talep ettiği bir eylem düzenledi! Aralık'ta onlardan birçoğu Kahire'de eylemcilerin karşısına çıkmayı reddetti ve protestolar ile dayanıştıklarını ilan ettiler.

...Ancak Bir Perspektif Olmadan...

Ennahda, dışarı!” ve “Mursi, dışarı!” sloganları Bütün bir önceki eylemlerde şu şekilde duyuluyordu: “Bin Ali, dışarı!” ve “Mübarek, dışarı!”. Ancak 2011'in başlamasıyla 'demokratik' özgürlük yolunda değişim için bir umut yeşerdi. 2013'te genel ruh hali, hayal kırıklığı ve öfkeden oluşuyor. Aynı zamanda, kökeninde, aynı demokratik yanılsamaların varlığını sürdürdüğünü söyleyebiliriz çünkü bu yanılsamalar güçlü bir şekilde insanların zihinlerindeki ile paralel. Bu, şimdilerde baskı ve cinayetlerin nedeni olan dini fanatizme işaret eden ve aynı zamanda burjuvazinin baskıcı işlevinin devamlılığını gizleyen güçlü bir ideolojik bariyer ile korundu. Bunu rejimlerin toplumsal eylemliliklere karşı kullandığı baskıyı temin edemediği ve işçi grevleri karşısında güçsüz kaldığı hem Tunus, hem de Mısır'da sarsıcı bir biçimde gözlemledik. Yanılsamalar, daima kan ile ödenir. 'Seküler diktatörler'in yönetimden ayrılmasından sonra, başka bir diktatörlüğü 'demokratik' biçimde empoze eden dinci liderler ve şeriat ile karşılaşıyoruz. Bütün dikkat bunun üzerinde ancak aynı eski burjuva diktatörlüğü ve devletinin sürdürdüğü gibi, yenileriyle de insanlar üzerindeki aynı baskı ve işçi sınıfı üzerindeki aynı sömürü devam ediyor.

Burjuvazinin şu ya da bu kliğini tercih ederek yaşamın değişeceğine dair inanç bir yanılsama ve bu da baskı ile devlet şiddetinin kaldırım taşlarını döşüyor. Bu özellikle onyıllardır geri burjuva fraksiyonlar tarafından yönetilen ve 'gelişmiş ülkeler' tarafından desteklenen ülkelerde daha da geçerli ve doğru. Bu fraksiyonların hiçbirisinin, bu iki ülkede koalisyonlar vasıtasıyla iktidara gelen lerde de açıkça görebileceğimiz gibi önerebileceği hiçbir ekonomik programı, perspektifi ya da vaadi yok. Yoksulluk, tarım krizleri -ve dolayısıyla gıda krizleri- ile eşi benzeri görülmemiş bir biçimde artarak sürüyor ve genelleşiyor. Bu liderlerin aptal olmalarından değil, onların iktidarda bulundukları ülkelerin girdiği çıkmaz sokaktan kaynaklanıyor ve bu bütün dünya kapitalist sisteminin sonuna geldiği çıkmaz sokağa girildiğinin bir göstergesi.

Siliana'da bir işsiz genç “insanlar başka bir devrim istiyor” diye haykırıyor. Ancak bahsi geçen 'devrim', bir sonraki iktidar tarafından canllı canlı yutulmayı beklerken sadece hükümetlerin ya da rejimlerin değişmesinden ibaretse, ya da eğer bu 'devrim' büyük güçler tarafından örgütlenmiş silahlı profesyonel katillerin karşısında örgütsüzce yeralarak sokak savaşlarında şu ya da bu burjuva fraksiyona karşı mücadeleye odaklanmaksa, siz sadece kendi intiharınız için hazırlanıyorsunuzdur.

Tunus ve Mısır'daki insanlar, her iki ülkedeki güçlü bir işçi sınıfı kompozisyonunun varlığı ölçüsünde başlarını yeniden kaldırdılar. Bunu 2011'de giderek artan grevler sırasında açık bir biçimde gözlemledik. Ama bu nedenle işçi sınıfı için daha önemli olan, islam-karşıtları ya da yanlıları ve liberal-karşıtları ya da yanlıları ile aralarında olan savaşa girmemek. Grevlerin devamlılığı bize proletaryanın gücünü, onun yaşam ve çalışma koşullarını savunma kapasitesini gösterdi. Bizler bunu büyük bir cesaret ile öncelemeliyiz.

...Merkezi Ülkelerde Mücadele Gelişmeden...

Ancak bu mücadeleler yalıtılırlarsa ileriye doğru gerçek bir yöntem öneremezler. 1979'da İran'da aynı zamanda proleter tepkinin gücünü gösteren bir dizi işçi grevi ve ayaklanma ile karşılaştık. Ama ulusal bağlamda sınırlı kaldıklarından ve işçi mücadelelerinin dünya ölçeğinde istikrarsız olgunlaşmaları nedeniyle bu hareketler, demokratik yanılsamalara kurban gittiler ve burjuva kamplar arasındaki çelişkilerin tuzağına düştüler. Batıdaki proletaryanın ötesinde, onun deneyimi nedeniyle, onun gerçek bir devrimci perspektif koyma yönündeki sorumluluğunu bekleyen yoğun doğası nedeniyle. İspanya'daki Öfkeliler Hareketi ve ABD ve İngiltere'deki İşgal Hareketleri, Tunus ve Mısır'daki ayaklanmaları cesaret ve istekle sahiplendiler. 'Arap Baharı'nın sloganı, “korkmuyoruz”, dünya proletaryası için bir ilham kaynağı olmalıdır. Kapitalizmin kalbinde, krizdeki kapitalizme cevap veren işçi meclislerinin ateşi, yoksulluk ve barbarlık dışında başka bir şey öneremeyen bu sömürü sisteminin radikal bir biçimde yıkılışını arzulayan bir alternatifi temsil ediyor.

İşçi sınıfı, hem onun üretimde konumlanışı, hem de herşeyin üzerinde dünyanın geleceğini temsil edişi açısından toplum içerisindeki ağırlığını hafife almamalı. Bu nedenle, merkez ülkelerdeki işçilerin çöle giden yolu farkedebilmelerindeki kritik rolünü oynayabilmesi için, Mısır ve Tunus işçileri burjuva demokrasisinin yarattığı serap tarafından yanıltılmasının önüne geçmeli. Avrupa'daki proleterler, burjuva demokrasisinin en sofistike tuzakları ile karşılaşma konusunda en uzun deneyime sahip. Onlar bu tarihsel tecrübenin meyvelerini toplamalı ve bilinçlerini en yüksek noktaya çıkarmalılar. İşçi sınıfı, kendisini devrimci bir sınıf olarak varetmek yoluyla kendi mücadelelerini geliştirerek dünya üzerinde gerçekleşen savaşlar ile yüzyüze gelen izolasyonu kırabilir ve bütün insanlık için yeni bir dünya ümidini yenileyebilir.

Wilma

1. https://en.internationalism.org/icconline/201202/4690/drama-port-said-eg...

Tags: 

Rubric: 

Sınıf Mücadelesi