ICConline - 2000s

-

ICConline - 2007

-

Bangladeş Hazır Giyim Ve Tekstil İşçilerinin İsyanı

Bu yazı Enternasyonel Komünist Akım'ın Hindistan'daki yayın organı Komünist Enternasyonalist (Communist Internationalist) tarafından yazılmıştır. Çeviri Kara Kızıl Notlar tarafından yapılmış ve ilk olarak Kara Kızıl Notlar Ekim-Kasım-Aralık 2006 Sayısında basılmıştır.


[13 Haziran 2006]

20 Mayıs ile 6 Haziran 2006 tarihleri arasında Bangladeş'in başkenti Dhaka'nın içinde ve etrafındaki sanayi bölgelerinde yoğunlaşmış olan yaklaşık 1.8 milyon tekstil işçisi bir kitlesel proleter isyanı niteliğine varan muazzam bir eşzamanlı kitlesel vahşi kedi grevleri serisine girişti. Bu dönem boyunca, özellikle de işçilerin isyanının zirvede olduğu 20 ve 24 Mayıs arasında, yaklaşık 4000 fabrikanın işçisi iş bıraktı. Bu işçiler, gettolarından katılan işçilerle birlikte sürekli eylemlerde bulundular ve başkenti diğer büyük sanayi şehirlerine bağlayan yolları kestiler. Bu kitlesel isyanla yüz yüze kalan burjuvazi büyük bir baskı ve sindirme harekâtını devreye soktu. Resmi kaynaklara göre ilk haftada en azından 3 işçi vurularak öldürüldü, 3000'i yaralandı ve birkaç bini tutuklandı.

Her ne kadar 2526 Mayıs'ta burjuvazi işçi isyanının zirve noktasından paramiliter güçleri devreye sokarak ve sendikaların da yardımıyla geriletmeye başlamış olsa da, isyan 6-7 Haziran'a dek sürdü. Farklı İhracat İşleme Bölgeleri (İİB) ve sanayi bölgelerindeki işçiler vahşi kedi grevlerine ve gösterilere devam ettiler - çoğu tekstil fabrikası kapalı kaldı. Devlet fabrikaların ancak düzen tamamen sağlandığında 8 Haziran'dan sonra açılacağını açıkladı.

Bangladeş'teki İşçilerin Barbarca Sömürülmesi - ‘Taşeronlaşma ve Ekonomik Büyüme'nin Gerçek Yüzü

Bangladeş'in durgun ekonomisinin ortasında hazırgiyim sektörü burjuvazinin övündüğü tek sektördür. Bu sektör tümüyle ihracata dönük ve çoğu uluslararası alıcılara çalışan 4400'ün üzerinde birimden oluşmakta. Bazıları uluslararası şirketlere aittir. Hazır giyim fabrikalarının çoğu Dhaka içinde ve etrafında kümelenmiş olan Ghazipor, Savar, Ashulia, Mirpur, Tejgaon, Mohakhali, Uttara, Wari ve Tongi gibi İhracat İşleme Bölgeleri ve sanayi bölgelerinde bulunmakta. Tekstil ve hazır giyim ihracatı 9.3 milyar dolarlık Bangladeş ihracatının %70'ini oluşturuyor.

Sektörde 1.8 milyon işçi çalışmakta ve bunların %90'ı kadın. Tekstil işçileri Bangladeş işgücünün %40'ını oluşturmaktadır. Bangladeş'teki tekstil işçilerinin vahşi biçimde sömürülmesi kapitalizmin merkezi tarafından taşeronlaştırılmış üçüncü dünya ülkelerindeki pek çok sektördeki işçilerin durumu ile benzer. Asgari ücret aylık 900 Takka yani 14 dolar. Bu ücret bile tekstil ve diğer sektör fabrikalarının yarısında ödenmemekte.

Ancak açlık ücretleri vahşi sömürünün tek ifadesi değil. Birkaç yıl önce yasal iş haftası 72 saate uzatıldı, fi ili işgünü ise sık sık 16 saati bulmakta. Tekstil sektöründe haftalık tatil yok - isyanın taleplerinden biri zorunlu haftalık tatil idi. Resmi tatil veya yıllık izin de bulunmamakta. Ayrıca patronlar "yangın ve işyerinin yıkılması gibi işyeri kazalarında ölen işçi sayısının 4000'i bulmasının da gösterdiği gibi, işyeri güvenliğine ilişkin pervasız bir umursamazlık içindeler." (New Age, 24th May 2006).

Görünen o ki burjuvazi bu vahşi sömürü koşullarında sahte temsil olanağını bile çok görmekte, egemen çetelere bağlı olan sendikalar dahil, tekstil fabrikalarında hiç bir sendikanın örgütlenmesine müsaade edilmiyor. "5000 fabrikadan sadece 100'ünde sendika bulunmakta" (New Age, 3rd June 2006.) Burjuvazinin işçileri kontrol etme araçlarından biri olan sendikaların bu yokluğu işçi isyanının gücünde ve şiddetini arttıran önemli bir etken.

Kitlesel Bir İsyanın Kıvılcımları

Haberlerde yer aldığı üzere son birkaç aydır tekstil fabrikalarında kimi işçi mücadeleleri patlak vermekte. Ancak bunlar genelde tekil fabrikalarda yaşanan, tekil patronlara yönelik talepleri olan direnişlerdi. İsyanın kıvılcımı olan Dhaka'daki FS Sweater fabrikasındaki olaylar işçilerin son aylardaki talepleri çerçevesinde sürdürdükleri mücadeleye dayanıyor.

20 Mayıs 2006'da FS Sweater fabrikasında ücret artışı ve daha önceki olaylarda tutuklanan arkadaşlarının salıverilmesi talepleriyle saat 8:00de sitin (iş başında durup iş yapmama) eylemine başladılar. Patron işçileri kilitledi, suyu ve elektriği kesip polisi çağırdı. Polis 11.00'de gelir gelmez özel güvenlik ile birlikte saldırıya geçti ve 12 işçi yaralandı, 6 yaralı tutuklandı. İşçiler bu koşullarda fabrikadan dışarı çıktılar.

Öfkelenen işçiler fabrikanın hemen dışındaki Dhaka Mymensingh otoyolunu kestiler. FS Sweater işçilerine yaşadıkları mahallelerden binlerce başka işçi ve onların aileleri katıldı. İşçiler talepleri için ve polis saldırısına karşı yürüyüşe geçtiler. Polis gelen ek kuvvetlerle silah kullanarak karşılık verdi ve mahallelere girerek işçilere ve ailelerine şiddetle saldırdı. İşçiler ve aileleri karşı saldırarak polisi biraz olsun uzaklaştırdı. Otoyolda trafi k akşama kadar kitli kaldı.

Günün bilânçosu şuydu: Bir işçi polis tarafından FS Sweater fabrikası önünde vurularak öldürüldü ve resmi rakamlara göre 80 işçi kurşunla yaralanmıştı. Yaralı ve öfkeli işçiler mahallerine geri dönerken, polis baskısının ve ölen işçinin yankısı Dhaka'nın işçi semtlerinde kulaktan kulağa yayılmaktaydı. Sonraki gün 21 Mayıs Pazar'dı. O gün hiçbir olay olmadı, ancak polis zulmünün yankısı yayılmaktaydı. Bu noktada burjuvazi Pazartesi ciddi bir olay beklemiyordu ve sendikaları veya polisi kullanarak ya da politik yollardan hiçbir önleyici müdahaleye kalkışmadı. Farklı solcu fraksiyonlar polis saldırısını ‘lanetleyen' bildiriler yayınlamakla meşguldüler.

Birikmiş Öfkenin Şiddetli Patlaması

İşçiler arasında bu isyanı olanaklı kılan ne türden öz örgütlenmeler ve eşgüdüm biçimlerinin örgütlendiğini bilemiyoruz. Ancak bu örgütlülükler son derece basit, esas olarak enformel ve aynı bölgede yaşayan işçiler arasındaymış gibi görünmekte. Dhaka içindeki ve çevresindeki pek çok bölge ve semtteki işçileri birleştiren şey vahşi sömürüye, baskıya ve son polis zulmüne karşı duydukları alev alev yanan öfkeydi. Bu öfkenin derinliği kendisini sonraki birkaç gün boyunca işçiler ve devletin zor güçleri arasında gerçekleşen yaygın çatışmalarda gösterdi. Bu büyük öfke ayrıca birkaç yüz fabrikanın yakılmasın ifadesini buldu.

22 Mayıs 2006 Pazartesi günü hareket Dhaka'nın bir diğer banliyösü olan Savar İİB'nde baş gösterdi. Universal Garments Limited fabrikasının işçileri sabah fabrikanın önünde ödenmeyen ücretlerini talep etmek için toplandı ve fabrikanın özel güvenliği tarafından saldırıya uğradı. Saldırıya uğrayan işçiler dağılmak yerine komşu fabrikalara yöneldiler ve diğer fabrikaların işçilerini desteğe çağırdılar. Başka işçilerle beraber bir fabrikadan öbürüne giderek işçileri kendilerine katılmaları için çağırdılar - bir noktada 20.000'den fazla işçinin bu militan kitleye dâhil oldu. Savar İİB ve New İİB'nde bulunan yüzlerce fabrika öğleden sonraya gelindiğinde greve katılmıştı. Dhaka'nın dışına giden otoyollar kesilmişti. Grevci işçiler kendilerine saldırmak üzere yollanan polise ve paramiliter güçlere karşı saldırılarda bulundular. Devletin zor güçleri Dhaka'nın farklı bölgelerinde işçilere ateş açtı. Yüzlerce işçi kurşunla yaralandı ve ölenler oldu. Yeni ölüm haberleriyle öfkelenen başka bölgelerden işçiler de fabrikalarından sokağa döküldüler.

23 Mayıs'ta Dhaka'nın tüm sanayi bölgeleri genel bir isyan halini alan hareketin sonucunda paralize olmuştu. İşçilerin çoğunluğu çalışmayı bırakıp, polis baskısına son verilmesi, tutuklananların serbest bırakılması, daha yüksek asgari ücret, haftalık izin günü, ekstra iş için fazla mesai ücreti, yıllık izin talepleriyle sokakları doldurdu. Dhaka otoyollarının çoğu bloke edilmişti. Dhaka'nın banliyölerinden ve merkezinden binlerce işçi başkenti felce uğratmıştı. İşçiler ve devlet güçleri arasında pek çok çatışmalar gerçekleşiyor, paramiliter güçler işçilere yer yer ateş açıyordu.

Burjuvazi durumun ciddiyetinin bilincine vardı ve tüm politik ve baskı gücünü seferber etti. Patronlar şehre ordunun müdahale etmesi çağrısı yaptı. 23 Mayıs akşamında Bangladeş Alayları (Sınır Güvenliği Gücü) isyan bölgelerine güçlü ve kalabalık bir şekilde çıkarma gerçekleştirdi. Tekstil işçileri arasında hiçbir varlığı olmayan farklı politik çetelere (BMP, AB, Solcular) ait ‘merkez sendikalar' bir araya getirildiler ve bir talepler listesi oluşturdular. 23 Mayıs akşamı bu ‘sendika koordinasyonu' talepleri açıkladı.

Bangladeş Alayları'nın devreye sokulmasına rağmen 24 Mayıs'ta da işçilerin isyanı sayesinde fabrikalar kapalı, şehir ve banliyöler felç edilmiş şekilde kaldı. Ancak bu kez hükümet patron örgütü BGMEA'yı, yeni uydurulmuş ‘sendika koordinasyonu' ile toplantı yapmaya zorladı. Aynı günün akşamında Çalışma Bakanı bir yanında BGMEA, öbüründe sendika temsilcileri ile patronların işçi isyanının tüm taleplerini kabul ettiğini açıkladı. 3000 Taka'lık asgari ücret, haftalık zorunlu izin ve diğer tatiller, 8 saatlik işgünü ve ekstra çalışma için fazla mesai ücreti talepleri patronlar tarafından kabul edilmişti. Sendika koordinasyonu "şimdi işlerinize dönme zamanı" diye buyurdu. Ancak birkaç gün sonra işçi isyanı geri çekildiğinde BGMEA temsilcileri 24 Mayıs anlaşmasına uymayacaklarını açıkladı.

İşçi isyanının şiddeti 25 Mayıs'tan sonra azalsa da öfkeleri ve isyanları kaynamaya ve patlamaya devam etti. 29 Mayıs ve 4 Haziran arasında işçiler ve devletin güçleri arasında yeni bir taze isyan ve çarpışma yaşandı. Bu yeni grev dalgası 24 Mayıs anlaşmasının uygulanmamasından dolayı patlak verdi. Bu 6 gün boyunca bir işçi öldürüldü, yüzlercesi daha yaralandı. Savar ve diğer İhracat İşleme Bölgeleri yine grevci işçiler tarafından kapatıldı. Bu işletmeler 8 Haziran'da çok daha büyük çaplı paramiliter güçlerin devreye sokulmasıyla açılabildi.

Sendikaların Rolü

Bangladeş burjuvazinin en önemli politik zayıflıklarından biri demokratik aygıtlarının ve dolayısıyla da demokrasi yutturmacasının hassaslığı. Şimdiki başbakan Khalida Zia suikaste uğrayan askeri diktatör Zia Ur Rahman'ın karısı. Bangladeş'in kısa tarihinde başka askeri diktatörler de bulunmakta. Politik işleyişi ana burjuva fraksiyonlar - Khalida Zia'nın Bangladeş Milliyetçi Partisi (BMP) ve Hasina Sheikh'ın Avam Birliği (AB) arasındaki çete savaşlarına, suikastlara, ölümlere ve büyük çaplı bombalamalara gömülmüş durumda. Bu hassaslığın sebebi Çin ve Hindistan arasındaki Bangladeş'i kontrol altına alma mücadelesi. BMP Çin ile AB ise Hindistan ile müttefik.

Devlet yapısının zayıflığı nedeniyle burjuvazi özellikle de tekstil sektöründe bir sendika aygıtı kuramadı. Burjuvazinin bu zayıflığı işçilere kendi isyanlarını geliştirme ve birkaç gün için isyanlarına böylesi bir güç kazandırma imkânı verdi. Ancak burjuvazi durumun arz ettiği tehlikeyi gördüğünde bu isyanı hemen ıslah etmeyi önüne koydu. Derhal fabrikalarda hemen hiçbir varlığı olmayan, resmi ve bürokratik düzeyde bir sendika koordinasyonu kuruldu. Bu koordinasyon ve patronlar arasındaki anlaşma radyo, TV ve gazeteler yoluyla geniş bir şekilde propaganda edildi. Sendikalar işçiler için mücadele veriyormuş gibi gösterildi. ‘Sendika hakkı' talebi ne sürüldü ve ön plana çıkarıldı. Her ne kadar işçiler - isyanın 6 Hazirana dek sürmesinden ve sendikaların isyanı kontrol altına alamamasından anlaşıldığı gibi sendikaların yalanına kolayca kanmasalar da, işçilerin öz örgütlülüklerinin oluşturulmadığı koşullarda sendika yalanları tamamen etkisiz de kalmadı.

Burjuvazinin kendisi önceki dönemde aldığı tedbirlerin - özellikle de sendikalara müsaade etmeyişinin tehlikelerini gördü. Burjuvalar defalarca ‘eğer sendikalar orada olsaydı', ‘eğer işçilerin demokratik haklarına saygı gösterilseydi' işçi hareketinin böylesine patlamayacağını dile getirdiler.

Tekstil İşçileri İsyanının Dersleri

Tekstil işçilerinin bu isyanının Bangladeş işçi sınıfının tarihindeki en büyük ve en militan mücadele olduğuna şüphe yok. Tüm eksiklerine rağmen işçiler vahşi sömürüye karşı kitlesel bir başkaldırı gerçekleştirdiler. Vahşi zulüm karşısında mücadelelerini kahramanca sürdürüp, geliştirebildiler. Bu isyanın patlaması ve tüm baskıya rağmen neredeyse 20 gün boyunca sürmesi, işçi sınıfının kavga vermekteki muhteşem kararlılığını ve iradesini işaret etmektedir. Kapitalist sömürüye karşı işçi sınıfının verdiği mücadeledeki önemli bir atılımdır. Burjuvazinin her yerde bu harekete dair haberlerin yayılmasını önlemeye çalışmasının nedeni budur.

Bangladeş'teki bu deneyim sendikaların fiziksel eksikliğinin yeterli olmadığını göstermekte. Önemli olan şey işçi sınıfının sendikaları bilinçli olarak reddedebilme kapasitesinin gelişmesidir. Bundan da önemli olan ise kendi öz örgütlerini kurma yeteneğinin gelişmesidir. Bangladeş örneğindeki bu anlamdaki gelişim düzeyi henüz başlangıç seviyesindedir. Her ne kadar bu hareket işçilerin polise karşı durmaları sayesinde büyüdüyse de, işçi öz örgütlerinin yokluğunda yer yer bozguncu bir karakter aldı. Bazı zayıflıklar Bangladeş işçi sınıfının deneyimsizliğinden kaynaklandığı açıktır. Ve bu durum dünya işçi hareketinin deneyiminin yaygınlaştırılmasının önemine işaret etmektedir. Komünist solun devrimci örgütlerinin görevi, işçilerin kendi sınıf kimliklerinin ve tarihsel hedeflerinin - yani sadece Bangladeş'teki değil tüm dünyadaki işçi sınıfının kapitalizmin vahşi sömürüsünden kurtulmasının tek yolu olan komünist devrimin bilincine varmalarına yardımcı olmaktır.

EKA 1. Kongre Manifestosu

1975

Komünist devrim hayaleti dünyayı sarsmak için geri döndü. Elli yıldan uzun süredir yönetici sınıf geçen yüzyılda ve bu yüzyılın başında proleteryayı rahatsız eden şeytanların ebediyen kovulduğuna inanıyordu. Gerçekten de işçi hareketi son elli yıl yaşadığı kadar korkunç ve uzun süren bir yenilgi yaşamamıştı. 1848'deki mücadelelerinden sonra işçi sınıfını bastıran karşı devrim, 1871'de kahramanca Paris Komünü'nü yaratmaya çalışanların çaresizliği ve 1905 mücadelelerinin yenilgisinin ardından gelen moral bozukluğu, son yarım yüzyılda sınıf mücadelesini ne zaman ortaya çıksa boğan karşı devrimci havayla kıyaslandığında hiçbirşeydi. Karşı devrimin boyutları, burjuvazinin Birinci Dünya Savaşı ardından gelen büyük devrimci patlamaya karşı iliklerine kadar hissettiği korkunun bir yansımasıydı. Kapitalist düzenin temellerini sarsmakta gerçekten başaralı olan tek devrimci dalga buydu. Bu kadar yükseldikten sonra, proleterya o kadar düştü ki böyle felaket, böyle çaresizlik görmemiş, böyle gücünü yitirmemişti. Ve burjuvazi hiçbir zaman proleteryaya karşı, sınıfın en büyük yenilgilerini ‘zafer' olarak sunacak, hatta devrimi modası geçmiş bir fikir, geçmiş çağlardan gelen bir efsane olarak sunacak kadar küstah olmamıştı.

Fakat bugün, proleter alevler dünyanın her koşesinde tekrar yakıldı. Kimi zaman şaşkın ve tereddütlü, fakat kimi zaman devrimcileri bile şaşırtacak kıvılcımlar saçarak kaldırdı başını proleter dev, ve yaşlı kapitalist düzeni sarsmak için geri döndü. Paris'ten Kordoba'ya, Torino'dan Gdansk'a, Lizbon'dan Şangay'a, Kahire'den Barselona'ya; işçilerin mücadeleleri tekrar bir kabus gibi çöktü kapitalistlerin üzerine.[1] Aynı zamanda, sınıfın genel olarak dirilişinin bir parçası olarak, hem teorik hem pratik olarak proleteryanın en önemli silahlarından birini, onun sınıf partisini inşa etme görevini sırtlamış devrimci gruplar ve akımlar yeniden ortaya çıktılar.

Dolayısıyla devrimcilerin sınıflarına, şu anda içinde bulundukları mücadelelerin bile bakış açılarını açıklama, onlara geleceği kurmaları için geçmişten çıkarılmış dersleri hatırlatma zamanı geldi. Ayrıca devrimcilerin proleteryanın yeni mücadelelerinin ürğnleri ve faal etmenleri olarak kendilerini bekleyen görevleri anlama zamanları da geldi.

Bu manifesto bu sebeplerden dolayı yazılmıştır.

İŞÇİ SINIFI: DEVRİMİN ÖZNESİ

Çağımızda proleterya tek devrimci sınıftır. Bu sınıf iktidarı dünya olçeğinde ele geçirip üretim koşullarını ve hedeflerini kökten değiştirerek tek başına insanlığı içine battığı barbarlıktan kurtarabilme yeteneğine sahiptir.

İşçi sınıfının komünizmi kurabilecek sınıf olduğu, kapitalizmdeki yerinin onu kapitalist düzeni devirebilecek tek sınıf yaptığı fikri yüz yıldan daha uzun bir süre önce anlaşılmıştı. Proleter hareketin ilk güçlü programında sertçe belirtilmişti: 1848'de, Komünist Manifesto'da. Birinci Enternasyonal tarafından şöyle zekice ifade edilmişti: "İşçilerin kurtuluşu işçilerin kendi görevi olacaktır". O zamandan beri nesillerce proleter bunu sermayeye karşı savaşlarında bayrakları olarak taşıdılar. Fakat sınıfın içine hapsedildiği yarım yüzyıllık sessizlik ‘işçi sınıfının son entegrasyonu', ‘sermaye-için-sınıf' olarak işçi sınıfı, ‘evrensel sınıf', devrimci özne olarak aykırı toplumsal gruplar ve ‘yenilik' olarak sunulan modası geçmiş fikirlerin fışkırmasına olanak sağladı. Bu fikirler, burjuvazinin işçilerin moralini bozmak ve onların düşünmeden sermayeye boyun eğmesini sağlamak için söylediği bütün yalanlarla birleştirildi.

Dolayısıyla, Enternasyonal Komünist Akım bugün sertçe başka hiçbir sınıfın değil işçi sınıfının, mevcut dönemde sadece işçi sınıfının devrimci doğasını yeniden bildiriyiyor.

Fakat gerçek şu ki bu sınıf, geçmişin devrimci sınıflarına kıyasla, değiştireceği toplum içerisinde ekonomik bir güce sahip değil. Bu durum da işçi sınıfına kapitalizmi değiştirmek için bir önkoşul olarak siyasi iktidarı ele geçirme görevini veriyor. Dolayısıyla, geçmişin başarıdan başarıya koşan burjuva devrimlerinin aksine, proleter devrim, bir dizi kısmi fakat acı yenilginin ardından mümkün. Ve sınıfın mücadeleleri ne kadar güçlerse, yenilgileri o kadar korkunçlaşıyor.

Sadece Birinci Dünya Savaşı'nı sonlandırmakla yetinmeyip on yıl daha devam eden büyük devrimci dalga, işçi sınıfının komünist devrimin tek öznesi olduğunun ve yenilgilerin kesin zafere kadar mücadelenin bir parçası olduğunun vurucu bir kanıtı. Rusya'daki burjuva devleti deviren ve Avrupa'daki diğer devletleri iliklerine kadar titreten devasa devrimci dalganın ayak sesleri Çin'de bile gürlemişti. Proleteryanın ölüm döşeğindeki düzene son darbeyi vurmaya hazırlandığını duyuruyordu. Proleterya, tarihin kapitalizme verdiği idam cezasını yerine getirmeye hazırlıklıydı. Fakat işçi sınıfı 1917'deki il başarısını yaymayı başaramadığı için en sonunda yenildi ve ezildi. O zamandan beri proleteryanın devrimci doğası olumsuzlukta kanıtlandı: işçi sınıfının ilk dünya devrimi deneyimi başarıya ulaşamadığı için ve başka hiçbir toplumsal sınıf bu devrimi işçi sınıfı yerine yapamayacağı için, toplum korkunç barbarlık batağında daha ve daha derine batmaya devam etti.

KAPİTALİZMİN ÇÖKÜŞÜ

Kapitalizmin çöküşü Birinci Dünya Savaşı'ndan beri devam etmektedir ve proleter devrimin yokluğunda toplum ondan kurtulamaz. Kapitalist çöküş, çoktan insanlık tarihinin en kötü zamanı olarak göze çarpmaktadır.

Geçmişte, insanlık büyük felaketlerle ve korkunç acılarla dolu çöküş dönemlerinden geçmiştir. Fakat bunlar insanlığın son altmış yılda çektikleriyle kıyaslandıklarında solda sıfır kalır. Diğer toplumlaın çöküş dönemleri yoklukların ve kıtlıkların gelişimini görmüştür fakat o zamanki durumun içeriği, korkunç büyüklükte bir sefaletin devasa miktarda zenginliğin israfıyla birlikte varolduğu günümüzden tamamen farklıdır. İnsanın bir yandan doğayı kontrol etmesine olanak verecek inanılmaz teknolojilerin efendisi olmuşken diğer yandan onun kaprislerinin kulu olduğu bir zamanda yaşamaktayız. Günümüz koşullarında ‘doğal', iklimsel ve tarımsal felaketler geçmişte olduklarından daha trajik sonuçlar doğurmaktalar. Daha da kötüsü, kapitalist toplum, tarihte, düşüş dönemindeki varoluşu kendisinin sürekli büyüyen bir kısmının devasa ve düzenli yıkımına bağlı olan ilk toplumdur. Diğer çöküş dönemleri de egemen sınıfın kesimleri arasndaki hesaplaşmalara sahne olmuştur, ancak içinde yaşadığımız çöküş dönemi insanlığı korkunç bir kriz - dünya savaşı - yeniden yapılanma - yeniden kriz döngüsü içerisine hapsetmiştir ve insanlık bu döngünün ağır bedelini ölümler ve acılarla ödemektedir. Günümüzde, hayal bile edilmemiş bilimsel ilerlemeler sonucunda ortaya çıkan teknolojiler, kapitalist devletlerin elindeki katliam ve yıkım gücünü arttırmaktadır. Emperyalist savaşların kurbanları on milyonlarla sayılacak kadar fazladır. Ayrıca faşizm ve Stalinizm'in geçmişte yürüttüğü sistematik ve planlı soykırım da bizi tehdit etmeye devam etmektedir. Bir şekilde insanlık gelecekte kavuşacağı, teknolojinin mümkün kıldığı özgürlüğün bedelini, yine aynı teknolojinin büyük ölçüde mümkün kıldığı korkunç felaketlerle ödemektedir.

Bu harabe ve değişim dünyasının ortasında istikrarı güvence altına alacak ve mevut toplumu muhafaza edecek organizma, yani devlet adeta kanser gibi büyümüştür. Devlet, toplumsal iskeletin her yerine, özellikle toplumun ekonomik temeline kazık çakmıştır. Bu soğuk ve cani makine sivil toplumun ve insanın içeriğini silip süpürmüştür. Her hangi bir ilericilik barındırmak bir yana, devletçi kapitalizm, sahip olduğu ideoloji ve yasal düzen ne olursa olsun, hükmün en barbarca araçlarını kullanır. Bütün gezegeni avucunun içerisinde tutan devletçi kapitalizm, kapitalist toplumun kokuşmuşluğunun en vahşi ifadesidir.

KARŞI DEVRİM

Çöken kapitalizmin kendi varoluşunu sürdürmek için geliştirdiği en etkili silahı, işçi sınıfının geçmişten getirdiği ve tarihsel dönemdeki değişikliğin faydasız ve tehlikeli hale getirdiği mücadele ve örgütlenme biçimlerinin ele geçirmesi oldu. Geçen yüzyılda işçi sınıfı için hem faydalı hem de anlamlı olan sendikal ve parlementer örgütlenmeler, şimdi sınıfsal mücadeleyi felç etme görevini üstlendiler. Karşı devrimin ana cephanesini de bu örgütler oluşturuyor. Bütün yenilgilerinin ‘zaferler' olarak sunulmasının sonucunda işçi sınıfı bildiği en korkunç karşı devrime sürüklendi. Proleteryanın moral bozukluğunun ve burjuvazinin isteklerini yerine getirmeye seferber olmasnın temel nedeni olan silah şüğhesiz Rusya'daki devrimin şimdi ‘proleteryanın kalesi' olan bir ‘sosyalist devlet' ürettiği yalanıydı (gerçekte ise bu devlet millileştirilmiş Rus sermayesinin bir savunucusundan başka bir şey değildir). 1917 Ekim devrimi bütün dünya işçi sınıfının umutlarını ateşlemişti. Fakat daha sonra işçiler herşeylerini ‘sosyalist anavatan'a dönüşmüş devletin savunasmasına vermeye zorlandılar. Burjuva ideolojisi ise kendisine, bu ‘sosyalist anavatan'ın işçi sınıfı karşıtı niteliğini anlayanlara, devrimin sadece Rusya'da olanlarla, yeni bir sömürü ve baskıcı bir toplumla sonuçlanacağı fikrini aşılama görevini verdi. 1920lerdeki yenilgilerin moralini bozduğu, ama daha çok da bölünmüşlüğün moralini bozduğu işçi sınıfı 1930larda düzenin içine girdiği genel krizden faydalanarak tekrar hücuma geçemedi. İki saf arasında kalmıştı: Ekim tecrübesi yüzünden gözleri kamaşmış, ilk olarak destekledikleri düzen ve bu düzenin yozlaşma ve ihanet süreci arasında ayrım yapamayanlar bir yanda, ve diğer yanda devrim umudunu tamamen yitirmiş olanlar. Hücuma geçemeyen işçi sınıfı, eli kolu bağlı ikinci emperyalist savaşa itildi. Birinci Dünya Savaşı'nın aksine, İkinci Dünya Savaşı işçi sınıfına devrimci bir ayaklanma olanağı tanımadı. Onun yerine işçileri ‘direnişin', ‘anti-faşizmin', kolonilerin ve milli ‘kurtuluş' hareketlerinin ‘zafer' kazanmaları için seferber etti.

Sermayenin proleteryayı dize getirmesi ve kendi çıkarları için seferber etmesi yolundaki temel adımlar ve Üçüncü Enternasyonal partilerinin burjuva toplumunun bir parçası olması, işçi sınıfı hareketinin aldığı büyük yaralardı.

1920-21: Komünist Enternasyonal'in kendi sol kanadına karşı parlemener ve sendikal sorun çerçevesin mücadelesi.

1922-23: Komünist Enternasyonal'in Saksonya ve Thüringen'de proleterya hala sokakalarda savaşırken Komünistlerle işçi sınıfının Sosyal Demokrat cellatlarını koalisyona zorlamasına yol açan ‘Birleşik Cephe' ve ‘işçi hükümeti' taktiklerini benimsemesi.

1924-26: ‘Tek Ülkede Sosyalizm İnşaası' teorisinin başlangıcı. Enternasyonalizme yapılan bu ihanet Komünist Enternasyonal'in ölümü ve partilerinin burjuvazinin saflarına geçişinin temelini oluşturdu.

1927: Komünist Enternasyonal tarafından Çan-Kay-Şek'e verilen ve Çin Proleteryasının ve komünistlerinin Çan-Kay-Şek'in askerleri tarafından katledilmesine yol açan siyasi ve askeri destek.

1933: Hitler'in zaferi.

1934: Rusya'nın Milletler Birliği'ne girerek Milletler Birliği'ni oluşturan hırsızlar tarafından onlardan biri olarak tanınması. Bu büyük ‘zafer' proleterya için büyük bir yenilgiyi simgeliyordu.

1936: ‘Halk cepheleri'nin yaratılması ve Stalin'in desteğiyle ‘Komünist' partilerin savaş kredilerinin onaylanması için oy vermesine yol açan ‘milli savunma' politikası.

1936-39: İspanya'da işçilerin demokrasi ve Cumhuriyet uğruna katledilmesine yol açan anti-faşizm yalanı.

1939-45: İkinci dünya savaşı ve proleteryanın ‘Direniş' için seferber edilmesi. Bu savaşta burjuvazi, geçmiş tecrübelerinden yola çıkarak, proleteryanın en küçük mücadelelerini bile yenilmiş ülkelerin her karesini işgal ederek bastırdı. Savaşı 1917-18'de yaptığı gibi sonlandırmayı başaramayan işçi sınıfı, en sonunda savaş öncesi durumundan daha da yenik çıktı.

1945-65: Yeniden yapılanma ve ‘ulusal kurtuluş'. Proleterya savaşın kırıp geçirdiği harabeler içerisindeki dünyayı yeniden inşa etmeye zorlandı. Karşılığında burjuvaziden, üretim gelişiminin verilmesini mümkün kıldığı kırıntılar aldı. Geri kalmış ülkelerde proleterya ulusal burjuvazi tarafından ‘bağımsızlık' ve ‘anti-emperyalizm' için savaşmaya itildi.

SOL KOMÜNİST FRAKSİYONLAR

İşçi sınıfının uğradığı bozgunun ve karşı devrimin kesin zaferinin ortasında, yozlaştıkları için Komünist partilerden çekilen sol komünist fraksiyonlar, devrimci ilkeleri korumak gibi zor bir görevi üstlendiler. Bu fraksiyonlar burjuvazinin farklı kesimlerinin birleşik güçleriyle savaşmak, burjuvazinin kendilerine kurduğu binlerce tuzağı bir bir aşmak, burjuva ideolojinin işçi sınıfı üzerindeki ağırlığıyla yüzleşmek, yalnızlıkla, işkencelerle, moral bozukluklarıyla ve militanlarının yorgunlukları, dağılmalarıyla hatta militanlarını kaybetmekle baş etmek zorundaydılar.

Sol komünist fraksiyonlar, proleteryanın (düşman saflarına geçen) eski partilerinde bir zamanlar olumlu olan özelliklerle proleteryanın bir sonraki devrimci ayaklanmasında yaratacğı partiler arasında bir köprü kurabilmek için kahramanca, insan üstü bir çaba sarfettiler. Bir yandan Enternasyonal ve Enternasyonal'in en fazla para ödeyene sattığı partilerinin geçmişte sahip oldukları proleter ilkeleri yaşatmaya çalışırken diğer yandan o ilkeleri temel olarak geçmiş yenilgilerin bilançosunu çıkarmaya koyuldular. Bunu yapmlarının nedeni, sınıfın gelecek mücadeleleri için çıkarması gereken yeni dersleri anlayabilmekti. Uzun yıllar boyunca farklı fraksiyonlar, özellikle Alman, Hollanda ve İtalyan komünist solları, hem teorik netleşme anlamında, hem de ‘proleter' olduklarını iddia eden partilerin ihanetlerini açığa çıkarma çabası yönünde inanılmaz faaliyetlerde bulundular.

Burjuvazi, anlık olarak sınıfın siyasi ifadelerini susturma hedefine ulaşmış, devrimi çağ dışı olarak, veya geri kalmış ülkelerin egzotik bir özelliği olarak göstermeyi ve devrimin işçi sınıfının gözündeki anlamını saptırmayı başarmıştı.

KAPİTALİST KRİZ

Son on yıl içinde ise gündem esaslı bir şekilde değişti. Savaşa sonrası yeniden yapılanma döneminin son bulmasıyla, bu dönemin getirdiği ekonomik ‘refah' da ortadan kalktı. Sadece kapitalizme tapınanların değil, onun düşmanı olduğunu iddia edenler bile bu refahın daimi olduğunu iddia etmişlerdi. Atmışların ortalarında, yirmi yıllık neşeli bir büyümenin ardından kapitalist düzen, savaş öncesi dünyada bıraktığını sandığı korkunç kabusuyla, krizle yeniden burun buruna geldi. O zamandan beri kriz yavaşlamadan derinleşmeye devam etmekte. Bu marksist teorinin, burjuvaziye bağlı bütün yalancıların (‘yenilik' arayışındaki üniversite hocaları, sahte devrimci profesörler, Nobel ödülü kazanmış akademisyenler, ‘uzman' ve ‘saygın' kişiler, her çeşit kuşkucu ve doyumsuz entellektüeller) daima ‘demode', ‘işe yaramaz', ‘iflas etmiş' olduğunu iddia ettiği teorinin doğruluğunun vurucu bir kanıtıdır.

PROLETERYANIN DİRİLİŞİ

Ekonomik düzensizliğin derinleşmesiyle, toplum, çöken kapitalizmin her şiddetli krizinin karşısına getirdiği engellenemez ikilemle karşı karşıya kaldı: dünya savaşı veya proleter devrim.[2] Fakat bugünün gündemi, oztuzların bütük ekonomik felaketinin getirdiği gündemden bir hayli farklı. Otuzlarda, yenilmiş proleteryanın düzenin yeni felaketini hücüme geçmek için kendi lehine kullanacak gücü yoktu. Tam aksine, krizin etkisi proleteryanın yenilgisini daha da ağırlaştırmak oldu. Fakat bugün proleteryanın içinde bulunduğu durum, otuzlardaki durumdan bir hayli farklı. Bir yandan burjuva ideolojisinin bütün sütunları gibi, geçmişti proleteryanın bilincinin üzerine kara bir bulut gibi çöken aldatmacalar azar azar tükenmişti. Milliyetçilik, demokratik yanılsamalar, anti faşizm: hepsi son yarım yüzyıla damgalarını vurmuşlardı, fakat bir zamanlar sahip oldukları etkinliği kaybetmişlerdi. Diğer yandan yeni işçi nesli seleflerinin yenilgilerinin etkilerine maruz kalmamışlardı. Nitekim bugün krizle yüzleşen proleterler geçmiş nesil işçilerin tecrübelerine sahip olmadıkları için aynı moral bozukluğunun sıkıntılarını da çekmiyorlar.

Krizin ilk belirtilerine karşı 1968-69'dan beri işçi sınıfının yürüttüğü korkutucu muhalefet burjuvazinin bu krizin sonucu olarak yapabileceği tek şeyi yapmasını, yeni bir emperyalist soykırım gerçekleştirmesini engelliyor. Çünkü onu gerçekleştirmekten önce burjuvazinin işçi sınıfını yenebilmesi gerekiyor. Şimdi gündemde emperyalist savaş değil yaygın ve genel sınıf savaşı var. Burjuvazi emperyalist savaş hazırlıklarına devam etse de, sınıf savaşı birinci sorun haline geliyor: (kapitalizmin krize girmemiş tek sektörü olan) silah sanayisindeki satışların patlaması kapitalist devletleri devirmek isteyenlere karşı mücadeledeki genel artışı gizliyor. Fakat sermaye sınıf yüzleşmesine temelde bu şekilde değil, proleteryanın bastırılması ve mücadelelerinin saptırılması için bir bir çeşit plan kurarak hazırlanıyor. Dolayısıyla işçilerin mücadele kılıçlarının keskinleşmesine karşı burjuvazi basit ve açık baskı yöntemleri uygulamaktan aciz bir duruma düşüyor çünkü bu noktadan sonra böyle hareketler işçi mücadelelerini yatıştırmak yerine birleştirmek tehlikesini barındırıyor.

BURJUVAZİNİN SİLAHLARI

Burjuvazi, kendisini işçi mücadelelerini düzenli olarak bastırmaya adamadan önce geçmişte yaptığı gibi mücadeleleri çıkmaz sokaklara çekerek işçi sınıfının moralini bozmaya çalışacak. By yolda burjuvazinin, her biri sınıfı ‘onun' milli sermayesine ve ‘onun' devletine daha sıkıca bağlamayı hedefleyen üç tane temel silahı vardır. Bu silahlar anti-faşizm, öz-yönetim ve milli bağımsızlıktır.

Günümüzün tarihsel koşulları otuzlarla kıyaslandığında büyük farklılık gösterir. Ortada Hitler ve Musolini gibi faşistler olmadığı için ve anti-faşist burjuvazinin hemen emperyalist savaşın yolunu açması gerekmediği için, anti-faşizmin anlamı geçmişte olduğundan daha geniş olacaktır. Hem Doğu'da hem Batı'da, anti-faşizm demokratik ‘kazanımların' ve özgürlüklerin, sermayenin ‘sol', ‘ilerici', ‘demokrat' veya ‘liberal' kesimleri tarafından ‘gerici', ‘otoriter', ‘baskıcı', ‘faşist' hatta ‘Stalinist' tehditlere karşı savunulması bahanesiyle sermayenin proleter mücadelelere daha sert saldırması anlamına gelecek. İşçiler ne zaman çıkarlarını savunmak için mücadele etseler onlara ‘gericiliğin' ve ‘karşı-devrimciliğin' en korkunç ajanları olduğunun söylendiği bir durumla karşılaşacaklar.[3]

Öz-yönetim efsanesi de kapitalist solun işçilere karşı kullanacağı silahldan bir tanesi olacak. Hem krizin orataya çıkardığı iflaslar seli, hem de devletin bürokratik ellerinin toplum genelini boğmasına karşı oluşan anlaşılabilir tepki, öz-yönetim efsanesinin zemin bulmasına yardım edecek. İşçiler, kapitalistlerin ekonominin ‘demokratikleşmesi', patronların mallarının ‘kamulaştırılması', ‘komünist' veya ‘daha insani' üretim biçimlerinin oluştuşturulması hakkında söyledikleri şarkılara kulak vermemelidir. Bunlar sadece işçilerin kendi sömürülerinin bir parçası olmalarını ve onları çalıştıkları şirketlere veya mahallelere bölerek birleşmelerini engellemelerini hedefleyen laflardır.

Son olarak milli bağımsızlık silahı, hala unutamadığımız milli savunma kabusunun yeni modeli, burjuvazi tarafından, özellikle burjuvazinin en zayıf ve çaresiz olduğu ülkelerde kullanılacak. Bu aldatmaca, krizin ve başka bir ülkenin ‘yayılmacı hedeflerinin' getirdiği sömürü artışının, çok uluslu şirketlerin veya ‘devletsiz' kapitalizmin sorumluluğunu üzerinden atmak için şu veya bu emperyalizme karşı sınıflar arası bir birlik çağrısı yapmak için kullanılacak. Bu aldatmacaların biri veya diğerinin adı altında sermaye, heryerde işçilerin kendi taleplerini bir kenara bırakıp krizin aşılmasını beklerken fedakalık üstüne fedakarlık yapmasını sağlamaya çalışacak. Geçmişte olduğu gibi sol ve ‘işçi' partileri de saflarını belli edecekler. Burjuvazi, yarattığı aldatmacalar ve söylediği yalanların desteklenmesi konusunda, aynı yalanları daha radikal bir söylemle ifade edip daha radicak yöntemlkeri tercih eden solcu grupların "eleştirel desteklerine" güvecek. Elli yedi yıl önce Komünist Enternasyonal Manifestosu işçi sınıfını bu tehlikelere karşı uyarıyordu:

"Dünya Savaşı'ndan önce, sosyalizme aşamalı geçiş uğruna işçileri ılımlılığa çağıran ve savaş sırasından medeni barış ve milli savunma uğruna sınıfsal uysallık talep eden oportünistler, şimdi savaşın korkunç sonuçlarıyla baş edilmesi için yine proleteryanın kendisinden vazgeçmesini istiyorlar. Eğer bu vaazlar işçi kitleleri arasında kabul görecek olsaydı, kapitalist gelişim, yeni ve engellenemez bir dünya savaşını gündeme getirerek, yeni, çok daha yoğun ve korkunç bir şekilde geleccek birkaç neslin kemikleri üzerine inşa edilirdi."

Tarih, 1919 yılında devrimcilerin burjuva yalanlarına karşı aldıkları tumumun ne kadar net ve ileri görüşlü olduğunu, eşi benzeri görülmemiş bir trajediyle kanıtlamıştır.

Bugün burjuvazi geçmişti işçi sınıfını kontrol altında tutmak ve yenmek için kullandığı korkunç ve güçlü siyasi cephanesini yeniden doldururken, Enternasyonal Komünist Akım bütün yüreğiyle Komünist Enternasyonal'in sözlerini miras alıyor ve bir kez daha aynı sözleri söylüyor işçi sınıfına: "İşçiler, emperyalist savaşı hatırlayın!" demişti Komünist Enternasyonal. Bugünün işçileri, son yarım yüzyıllığın barbarlığını hatırlayın, ve burjuvazinin ve onun dalkavuklarının baştan çıkarıcı laflarını yeterince güçlü reddetmezseniz insanlığı neyin beklediğni düşünün.

MÜCADELENİN GELİŞİMİ VE PROLETERYANIN BİLİNCİ

Fakat eğer kapitalist sınıf düzenli olarak silahlarını hazırlıyorsa, proleterya da sermayenin yüzleşmek istediği çaresiz kurban değildir. Bazı elverişsiz koşullar mevcut olsa da, proleteryanın mücadelesine devam eddiği koşullar temelde proleteryanın lehinedir. Tarihte ilk defa işçi sınıfının devrimci hareketi bir savaşın sonunda değil bütün düzenin ekonomik krizinin sonucunda ortaya çıkmak üzeredir. Savaş proleteryanın siyasi düzeyde mücadelenin gerekliliğini çok hızlı bir şekilde kavramasını mümkün kılma ve yanına (burjuvazi dışındaki) proleter-olmayan katmanları getirebilme özelliğine sahipti. Fakat sadece savaş alanına dönmüş ülkelerdeki işçilerin ve özellikle yenilmiş ülkelerdeki işçilerin bilinçlerinin gelişiminde güçlü bir etmendi. Günümüzde gelişmekte olan kriz dünyadaki hiçbir ülkeyi esgeçmiyor. Burjuvazi onun gelişimini ne kadar yavaşlatmaya çalışırsa, etkilerini o kadar büyütüyor. Sonuç olarak sınıf mücadelesinin büyümesi bugün daha önce hiçbir zaman ulaşamadığı bir alanda gerçekleşmekte. Bu mücadele, ritmi yavaş ve düzensiz olsa da, çapı, durmadan dünya çapında gelişen bir devrimci hareketin sözde ‘ütopik' karakterinden bahseden yenilgi kahinlerini çürütmeye ise fazlasıyla yetmiş durumda.

Proleterya günümüzde sadece kendisinin yerine getirebileceği devasa görevlere sahip olsa da ve hareketin düzensiz niteliği, mücadele geleneklerinin büyük çoğunluğunu ve sınıfsal örgütlerinin tamamını kaybetmiş olduşundan kaynaklansa da, proleterya yüzleştiği krizin yavaş gelişimini, mücadele geleneklerini ve örgütlerini düzenli geliştirerek lehine kullanmalıdır. Birbirini izleyen ekonomik mücadeleleri yoluyla proleterya bir kez daha mücadelesinin siyasi niteliğinin farkına varacak, kısmi mücadelelerini yayarak genelleşmiş yüzleşmenin silahlarını dövecek. Bu mücadeleler karşsında sermayenin çaresizliği artacak ve işçilere hiçbir şey bahşedemeyeceği gerçeğini kullanarak işçileri ‘ılımlı' ve ‘fedakar' davranmaya çağıracak. Fakat işçiler anlamalıdır ki bu mücadeleler başarısız olursa ve ekonomik alanda katı yenilgilerle sonuçlanırsa bile, herşeye rağmen kesin zafer için gerekli koşullardır çünkü herbiri proleteryanın, mevcut düzenin iflasını ve onu yok etme gerekliliğini anlama yolunda attığı adımları gösterir. ‘Gerçekçilik' ve ‘ihtiyat' dersi verenlere karşı, işçiler bir mücadelenin gerçek başarısının anlık sonuçları olmadığını (ki olumlu sonuçlar bile krizin derinleşmesiyle tehlike altına girer), gerçek zaferin mücadelenin kendisinde ve mücadele ile gelişen örgütlülükte, dayanışmada ve bilinçte olduğunu göreceklerdir.

İki dünya savaşı arasında gerçekleşen büyük kriz döneminde yürütülen ve engellenemez yenilgisi sadece daha fazla moral bozukluğu ve tükeniş getiren mücadelelerin aksine, günümüzün mücadelelerinin her biri son zafere giden yolu aydınlatan ışklardan bir tanesi. Kısmi yenilgilerin tetiklediği anlık yılgınlıklar, gelecek mücadelelere gebe öfke kıvılcımlarına, kararlılığa ve bilince dönüşecekler.

Kriz, kötüleştikçe yeniden yapılanma döneminin, her gün daha düzenli ve bilimsel hale gelen sömürü karşılığı getirdiği birkaç gülünç ‘faydayı' da işçilerden söküm alacak. Kriz geliştikçe, işsizlik veya gerçek ücretlerdeki devasa düşüşler aracılığıyla daha büyük bir işçi kitlesini yoksulluğa, kıtlığa ve sefalete sürükleyecek. Tetiklediği ıstırap ile kriz, toplumu mahküm ettiği üretim ilişkilerinin barbarca niteliğini de gözler önüne sermektedir. Krizi sadece bir afet olarak görüp çaresizlik çığlıkları atmaktan başka bir şey yapamayanburjuva ve küçük-burjuva sınıfların aksine, işçiler krizi büyük bir ilgiyle selamlamalı ve onun içinde onlara eski dünyayla bağlarını kıracak gücü verecek olan, dolayısıyla kurtuluşları için gerekli koşulları hazırlayacak olan nefesi görmelidirler.

DEVRİMCİ ÖRGÜT

Sınıfın yürüttüğü mücadeleler ne kadar ciddi olursa olsun, ancak işçi sınıfı kendisine en önemli silahlarından birini, geçmişte yokluğu çok büyük acılara malolan bir silahı, devrimci partiyi sağlayabilirse kendisini kurtarabilir.

Proleteryayı devrimci sınıf yapan onun düzenin içerisindeki yeridir. Dolayısıyla, faaliyetlerinin vazgeçilmez koşulları düzenin çöküşü ve krizi tarafından yaratılmıştır. Fakat bütün tarihsel tecrübeler bunun kendi başına yeterli olmadığını göstermektedir. Proleterya bir yandan kendisini yeterli bilinç düzeyine çıkartmalı, diğer yandan da hem bu mücadelenin bir ürünü olan, hem de bu mücadelede faal bir etmen olan aracı, yani komünist öncü kolunu ortaya çıkartmalıdır; yoksa kendisini kapitalizmden kurtaramaz. Fakat bu öncü kolu sınıf mücadelesinin mekanik bir ürünü değildir. Sınıfın mevcut ve gelecek mücadeleleri bu öncü kolunun gelişimi için vazgeçilmez olan temeli sağlasalar bile, öncü kolunun kurulması ve görevlerini yerine getirmesi sadece devrimcilerin kendileri sorumluluklarının tamamen farkında olup kendilerini bu sorumlulukları yerine getirecek şekilde geliştirirlerse mümkün olur. Günümüzün devrimcileri, özellikle vazgeçilmez teorik netleşme, burjuvazinin yalanlarına düzenli olarak karşı koyma ve sınıfın mücadelelerine faal olarak müdahale etme görevlerini ancak onları hem tarihsel hem de coğrafi olarak birleştiren siyasi bağları yeniden oluşturarak yerine getirebilirler. Bu faaliyetlerinin temel koşuludur. Başka bir değişle, sınıfın yerine getirmeleri için devrimcileri ortaya çıkardığı görevleri yerine getirmek için, devrimciler hem sınfın hem de komünist akımların geçmişteki mücadelelerini sahiplenmeli ve sınıfın kendi çapında, yani dünya çapında örgütlenmelidirler.

Fakat bütün bu çabaların önünde, geçmişin komünist fraksiyonlarıyla olması gereken organik devamlılığın tamamen kırılmış olması gibi bir engel vardır. Sınıfın bütün geçmiş tecrübelerini toplayan ve onların derslerini çıkartan geçmişin komünist fraksiyonlarıyla siyasi olarak vazgeçilmez olan devamlılığın yeniden oluşturulma çabası, yine sınıfın ortaya çıkartmış olduğu bazı devrimci akımlar tarafından yavaşlatılmış hatta tıkanmıştır. Bu akımlar iki meseleye anlamakta güçlük çekmektedir: sınıfın içerisindeki özel işlevleri ve daha önemlisi hiçbir pratik deneyime sahip olmadıkları örgüt meselesi. Dahası, çöküş dönemiyle birlikte küçük-burjuvazinin çürümesi ve sonrasında proletleşmesi zorlukları daha da arttırmıştır. (En başından beri küçük-burjuvazi işçi hareketine köstek olmuştur.) Özellikle öğrenci hareketinin artıkları, kendi hesabına en yüksek mevkiye işçi sınıfının mücadele yolunu yeniden keşfettiği dönemde, devrimci örgütlerin bilincini körelterek çıkan entellektüel küçük-burjuvazinin içerisinde bulunduğu krizin bir ifadesidir. Yeniliğin, farklı olmanın, kalıplarla konuşmanın, bireyin, yabancılaşmadan arınmanın ve gösterinin kültünü yapmak küçük-burjuvazinin bu türüne özgüdür ve çoğu zaman sınıfın yeniden yükselişinden sonra doğurduğu pek çok grubu faaliyetleri küçük sorunlar ve kişisel hırslar etrafında dönen egzotik tarikatlara dönüştürmeyi başarmıştır. Bu gruplar, eskiden olumlu etmenlerken, sınıfın bilinç geliştirme sürecinin önünde engel halini almışlardır. Eğer icat edilmiş veya ikincil farklar adına devrimci güçlerin birleşmeye doğru yeniden örgütlenmesi önünde engel olmaya devam etmekte ısrar edecek olurlarsa, proleterya onları acımasızca yok edecektir.

Enternasyonal Komünist Akım, bütün mütevazi gücüyle kendisini bu uzun ve zor göreve, devrimcilerin net ve tutarlı bir program etrafından uluslararası düzlemde birleşmeleri ve yeniden örgütlenmeleri görevine adamıştır. EKA, tarikatların monolitizmine sırtına dönerek bütün ülkelerin komünistlerini sahip oldukları devasa sorumlulukların bilincine varmaya, onları ayıran sahte kavgaları bırakmaya, eski dünyanın onlara yüklediği yanıltıcı bölünmelerin üstesinden gelmeye; sınıf nihai mücadelelere girişmeden komünist öncü kolunun enternasyonal ve birleşik örgütünü yaratma çabasında kendisine katılmaya çağırıyor.

Sınıfın en bilinçi kesimi olan komünistler, sınıfa sınıfın sloganını sahiplenerek yolu göstermelidirler: "Bütün ülkelerin devrimcileri, birleşin!"

DÜNYANIN BÜTÜN İŞÇİLERİ!

Şu anda giriştiğiniz mücadeleler insanlık tarihinin en önemli mücadeleleridir. Sizin mücadelelerinizin yokluğunda insanlığın korkunç sonuçlarını tahmin bile edemeyeceğimiz bir üçüncü emperyalist soykırım yaşaması kaçınılmazdır. Böyle bir savaş insanlığın birkaç yüzyıl, hatta birkaç binyıl geriye gitmesi, yani en küçük bir sosyalizm umudunu imkansız kılan bir gerileme, hatta belki insanlığın basitçe yok olması anlamına gelebilir. Daha önce hiçbir zaman bir sınıf bu kadar büyük bir sorumluluğun ve bu kadar büyük bir umudun taşıyıcısı olmamıştır. Geçmiş mücadelelerinizde yaptığınız korkunç fedakarlıklar ve gelecekte sırtı duvara dayanmış burjuvazinin sizi yapmaya zorlayacağı ve belki daha da korkunç olacak fedakarlıklar boşuna yapılmadı ve yapılmayacak.

Sizin zaferiniz, insanlık için doğanın ve ekonominin kör kanunlarının zincirlerinden kesin kurtuluş anlamına gelecektir. İnsanlığın tarihöncesi döneminin sonunu getirecek ve gerçek tarihinin başlangıcını, gereklilik diyarının harabeleri üzerinde özgürlük diyarının kuruluşunu sağlayacak.

İşçiler, sizi bekleyen devasa kavgalar için, kapitalist dünyaya karşı son hücuma hazırlanmak için, sömürünün yok edilmesi için, komünizm için sınıfınızın savaş çığlını tekrar savaş çığlınız yapın:

DÜNYANIN BÜTÜN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİN!


[1] Bu pasaj tabii ki altmışların sonunda, yarım yüzyıllık karşı devrimin ardından dünya proleteryasının uyanışından bahsetmektedir. Dönemin işçi mücadelelerinin tanımı sınıf mücadelesinin bugünkü durumundan çok uzak olduğu açıkça görünmektedir. Seksenlerin sonunda sözde ‘sosyalist' ülkelerin yıkılması işçi sınıfının bilinç düzeyinde ve militanlığında ciddi bir gerilemeye yol açmıştır. Bu gerilemenin ağırlığını, günümüzde bile, proleterya, sınıf kavgalarını geliştirken ve burjuvazinin yürüttüğü devasa ‘komünizmin ölümü' kampanyaları aracılığıyla izlerini silmeye çalıştığı devrimci görüş yolunu yeniden keşfetmeye çalışırken hissetmektedir. Öte yandan, dünya proleteryasının bu gerilemesi, altmışların sonundaki ilk mücadele dalgasının açtığı sınıf yüzleşmelerine doğru tarihsel gidişatı hiçbir şekilde sorgulamamıştır. Sınıf mücadelesinin dirilişinin yavaş ritmine rağmen, gelecek hala proleteryanın ellerindedir. Sınıf mücadelesi burjuvazi için daimi bir kabus olduğu için olduğu için burjuvazi bir hayli gelişkin ideolojik kampanyalar ve manevralarla proleter devin toplumsal düzlemde yeni yönetici sınıf olarak yerine geçmesini engellemeye çalışmakla yükümlüdür.

[2] Yalta görüşmelerinden çıkan iki emperyalist bloğun ortadan kalkışıyla üçüncü dünya savaşı tehlikesi şu anda ortadan kalkmış durumda. Dolayısıyla, militarizm ve savaş hala çöken kapitalizmin hayat biçiminin değişmez nitelikleri olsalar da, büyük küçük bütün devletlerin emperyalist politikaları, her koyunun kendi bacağından asıldığı kaotik mevcut tarihsel dünya koşullarına göre izleniyor. Merkezi ülkelerdeki proleteryanın üçüncü dünya savaşı için seferber edilmesi gündemde olmadığı için, tarihsel ikimem ya proleter devrim ya da insanlığın genel olarak barbarlığa sürüklenişi olarak şekillenmiş durumda.

[3] Fransa, Avusturya ve Belçika gibi bazı merkezi ülkelerde aşırı sağ kanat kesimlerin yükselişine tanık olmuş olsak da bu durum, faşizm ve Nazizm'in iktidara gelmesiyle sonuçlanan yirmiler ve otuzlardaki durumla hiçbir şekilde karşılaştırılamaz. Aşırı sağ kanat partilerin yeniden yükselişe geçmesi proleteryanın 1917-23 yıllarındaki devrimci dalganın bastırılması gibi tarihsel bir yenilgisinin değil, kapitalizmin çürümesinin, burjuvazinin siyasi aygıylarını yiyip bitirmekte olan ‘her koyun kendi bacağından asılır' düşüncesine doğru eğilimin bir sonucudur. Dahası, mevcut anti-faşist kampanyalar da, işçi sınıfını demokrasi bayrakları arkasında İkinci Dünya Savaşı'na seferber eden kampanyalarla aynı çapta değildir.

ICConline - 2008

-

Almanya’da Sınıf Mücadeleleri

2007'deki Almanya'daki grev günü sayısı, 1993'ten sonraki yılların en yükseğiydi. Bu sayının %70'i geçtiğimiz bahardaki ‘haricileşme' adıyla anılan 50.000 telekom işinin farklı yerlere taşınmasına karşı yapılan grevden geldi. Bütün bunlar çok uzun süredir dinamik bir ekonomi ve toplumsal uyumluluk örneği olarak gösterilen bir ülkede gerçekleşti.

Demiryolu İşçileri Grevi

Bütün bunlar artık geçmişte kaldı. Tam on ay devam ettikten sonra Ocak ayında son bulan demiryolu işçileri grevi bunu açıkça gösteriyor. Son yirmi yılda demiryolu işçisi sayısı yarı yarıya azılmıştı ve çalışma koşulları daha önce hiç olmadığı kadar kötüleşiyordu, ücret son 15 yıldır düştükçe düşüyordu, öyle ki demiryollarında çalışmak artık ülkede en az maaşlı iş olmuştu. Bu son on ay içerisinde Alman demiryolu işçileri her türlü dalaverenin, tehditin ve baskının hedefi oldular.

  • Geçtiğimiz Ağustos ayında Alman mahkemeleri demiryolu grevini yasadışı ilan etti. Hem de Kasım'da makinistlerin ‘süresiz' olarak başlattıkları üç günlük grev, sanki bir mücize eseri, Fransız demiryolu işçileri de greve çıktığı anda mahkemelerce yasallaştırıldı.
  • Sendikalar yasal yöntemler öneren sendikalar ve grevin ardındaki temel kuvvet olarak sunulan korporotist makinist sendikası GDL gibi yasaları çiğnemeye hazır olan daha radikal sendikalar arasındaki iş bölümü aracılığıyla işçilerin cevabının karnınının deşilmesinde önemli bir rol oynadılar.
  • Grev gerçekte, demiryolu işçilerini ‘toplumsal adaletsizliğin' kurbanları olarak gören işçi sınıfına mensup yolcuların büyük çoğunluğunun desteğini kazanmış olmasına rağmen, medya grevin ‘bencil' yapısıyla ilgili devasa bir kampanya başlattı.
  • Alman devleti makinistleri onları grevin kaybettirdiği milyonlarca euroyu ödemeye zorlatmakla tehdit ederek korkutmaya çalıştı.

Bütün bunlara rağmen demiryolu işçileri geri adım atmadılar ve Alman burjuvazisi taviz vermek zorunda kaldı.

Grev ücretlerde %11'lik bir artışla bitti, fakat artış Deutsche Bahn çalışanlarının bütün kategorileri için geçerli değildi. Bu sonuç, işçilerin on ay önce talep ettiği %31'lik artıştan bir hayli kötüydü ve son 19 ay içeisinde yapılan ve içlerinde Şubat 2009'dan itibaren 20.000 makinistin haftalık çalışma saatlerinin 41'den 40'a indirilmesi de bulunan ücret antlaşmaları tarafından çoktan yenip bitirilmişti. Fakat yine de devketin toplumsal baskıyı bir miktar azaltmak uğruna taviz vermeye zorlanılmış olması önemlidir.

Bochum'da Nokia Mücadelesi

Finlandiya kökenli cep telefonu firması Nokia Bochum'da 2300 işçinin çalıştığı sitenin 2008 sonunda kapatılacağını açıkladığında, Almanya'da işçilerin artan militanlığı daha da vurucu bir biçimde gözler önüne serildi. Nokia'nın sitesine bağımlı diğer işler de hesaba katılırsa bu şehirde 4000 kişinin işsiz kalacağı anlamına geliyordu. 16 Ocak'ta, açıklamadan bir gün sonra, işçiler işe gitmeyi reddettiler, yakınlardaki Opel fabrikasında ve Mercedes'teki işçiler, Dortmund'daki Hoechst fabrikasındaki demir-çelik işçileri, Herne'den metal işçileri ve bölgedeki mağden işçileri Nokia fabrikasındaki işçilere destek vermek ve onlarla dayanışmak için fabrika kapısında toplandılar. 22 Ocak'ta 15.000 kişi Nokia işçileriyle dayanışmalarını göstermek için Bochum sokaklarında yürüdü.

Dolayısıyla işçiler geçmiş mücadelelerle bağlar kuruyorlardı. 2004'te Bremen Daimler-Benz fabrikası işçileri, yönetimin emek fazlası sorununa Stuttgart'taki fabrikayla rekabet kartını oynayarak şantaj yapmasına karşı kendiliklerinden greve gitmişlerdi. Birkaç ay sonra, başka otomobil işçileri, bu sefer Bochum'daki Opel fabikasında, aynı tür tehditlere karşı kendiliklerinden greve gitmişlerdi. İşte tam da Nokiya işçileriyle bu tür bir dayanışmanın oluşmasını engellemek için hükümet, bölgesel ve yerel siyasetçiler, kilise, sendikalar ve Alman patron örgütleri Nokia işçilerinin vicdansızlığını kınayan ve olnarı Alman devletini "skandal bir şekilde sömürmekle"  ve sübvansiyonları kendi çıkarlarına kullanmakla suçlayan ulusal çapta büyük bir kampanya başlattılar. Hepsi ellerini yüreklerine koyarak o bütçeleri işleri korumak için önerdiklerini ve bugün dişleriyle ve tırnaklarıyla ‘kendi' işçilerini sadakatsiz patronlara karşı savunacaklarına dair yemin ettiler. Bu lafların ikiyüzlülüğü Almanya'da işçi sınıfının özellike burjuvazinin saldırılarına maruz kaldığı (emeklilik yaşının 67 olması, emek fazlasına dair planlar, ‘Ajanda 2010' planında bütün sosyal haklarda kesintiler) göz önünde bulundurulursa daha da büyüktür.

Perspektif sınıf mücadelesinin gelişimi içindir. Bu gelişme, Almanya gibi merkezi olan ve proleteryanın güçlü bir tarihsel tecrübe taşıdığı bir ülkede bütün kıtadaki işçi mücadeleleri için bir katalizör olacakır. İşte bu yüzden Bochum'da burjuvazi ‘kendi' işçilerinin savunucusu ve koruyucusu kılığına bürünmeye çalışmaktadır. Burjuvazinin amacı, Bochum'da gördüğümüz sınıf dayanışmasının gerçek ifadelerini boğmak ve mücadelelerin yayılmasını engellemektir.

Chavez’in Burjuva Devleti Demir-Çelik İşçilerine Saldırdı

Chavez hükümeti - muhalefetin ve sendikaların desteğiyle - Venezuela Demir-Çelik bölgesinde en temel ihtiyaçları için mücadele veren işçilere karşı bir baskı başlattı. Burada Senor Chavez'in ve onun "21. yüzyıl sosyalizmi"nin gerçek yüzünü açıkça görüyoruz.

Burada, Enternasyonal Komünist Akım Venezuela şubesi Internacionalismo'dan yoldaşlarımız tarafından dağıtılan bir bildiriyi basıyoruz. Yoldaşlarımızın Chavezci şantajlara ve baskılara karşı zorlu baskı koşullarında bu eylemi gerçekleştirme çabalarını selamlıyoruz. Proleteryanın mücadelesi uluslararasıdır ve burjuva devletlerinin her türüyle, ister "liberal" olsunlar, ister apaçık diktatörlükler olsunlar, isterse de "sosyalizm" maskesi taksınlar, yüzleşmek durumundadır.

Chavez'in Burjuva Devleti Demir-Çelik İşçilerine Saldırdı

13 aydan uzun süren toplu sözleşme görüşmelerinin ardından koşullar, Ternium-SIDOR demir-çelik işçilerinin canlarına tak etmişti. Aldıkları açlık maaşlarına (Venezuela'da yaşamın en pahalı olduğu bölgelerden birinde asgari ücret civarı bir maaş) ve on yıldan kısa bir süre içerisinde 18 işçinin ölümüne ve düzinelercesinin sakat kalmasına neden olan korkunç çalışma koşullarına karşı büyük bir öfke besleyen işçiler, şirket ücret ve çalışma koşullarına dair taleplerini reddetmesi üzerine birkaç grev faaliyeti yürüttüler.

Medyanın çeşitli kesimleri, şirketin kendisini kurban olarak gösterme kampanyasını yankıladı ve işçilerin isteklerinin şirketin yıllık satışlarının üzerinde olduğunu iddia etti. Bu yalanlar bilgi "karartmasının" bir parçasını oluşturuyorlar ve hem muhalefetin basını hem de resmi basın metal işçilerinin mücadelesinin gerçek nedenlerini saptırmaya çalışıyor. 1990'lardan beri bu işçiler maaşlarda ve çalışma koşullarında kesintilere maruz kalıyorlardı ve yeniden yapılanma programının başlatılması kazanımlarının bölgedeki diğer işçilerden daha az olmasına yol açtı. Metal işçilerinin mücadelesi makul bir yaşam düzeyi ile ilgili. İşçiler, eğer şirketin koşullarını (44 Bolivarlık bir artış şöyle bölünmüştür: ilk başta 20, 2009'da 10 daha, 2010'da 10 daha ve işçilerin performansına göre artı %1.5'luk olası bir zam) kabul ederlerse, yiyecek ve yaşam bedelinin yıllık artışının Venezuella Merkez Bankas'nın pek de güvenilir olmayan iddialarına göre %30'dan daha düşük olmadığı bir ülkede iki yıldan uzun bir süre boyunca maaşlarında ve kazançlarında sefil artışların acısını çekeceklerini biliyiorlar. Hareketin bir başka önemli talebi, (1600 kişilik işgücünün %75''ini oluşturan) sözleşmeli işçileri, onlara daha çok kazanç sağlayacağı için kadrolu yapmak. Dolayısıyla, SIDOR işçilerinin mücadelesi, korkunç çalışma koşullarının yanısıra, bitmez yiyecek fiyatlarında ve genel olarak yaşam pahalılığıyla yüzleşen bölgedeki ve bütün ülkedeki işçilerin mutsuzluğunu ve durumun belirsizliğine karşı huzursuzluğunu ifade ediyor.

Aynı şekilde, şirket, hükümet ve sendikaların temsilcileri arasındaki çatışma da metal işçilerinin canlarına tak etti. Sendikalar sürekli hareketin ilk taleplerini hafifletmeye çabalıyorlar (artık sendika günlük 50 Bolivar "talep ediyor", oysa ki görüşmelerin başında bu rakam 80 Bolivardı). Greve çıkmanın bütün gerekliliklerini yerine getirerek, rezil üçlü (şirket-hükümet-sendika) tarafından kurulmuş kurulmuş yüksek düzey komisyondaki yerlerini aldılar. Bu beyefendiler işçilerin arkasından tartışa dursun, işçiler de demir-çelik fabrikası kapılarında toplandılar ve birkaç defa iş durdurma eylemi gerçekleştirdiler. Bu eylemlerin en önemlisi 12 Mart'ta 80 saat süren ve hareketin radikalleştiğini ifade eden iş durdurma eylemiydi. İşçiler, şirketin ve devletin karşılık vermesi için çok beklemek zorunda kalmadılar: 14 Mart'ta Ulusal Muhafızlar ve polis güçleri acımasız bir şekilde işçileri bastırmak üzere fabrikaya saldırdı, ve 15 işçiyi yaralayıp 53 işçiyi tutukladılar. Bu baskıcı hareketle Chavez hükümetinin maskesi işçilerin gözünde düşmüş oldu: üzerindeki "işçi" üniformasını atıp gerçek üniformasını, ulusal sermayenin çıkarlarını savunma üniformasını üzerine geçirdi. "İşçilerin ve sosyalist" olduğunu iddia eden bu devlet işçilerin kendi talepleri için verdikleri mücadelelere ilk defa saldırmıyor: mesela sadece geçen sene çalışma koşullarını iyileştirmeye çalışan petrol işçilerin maruz kaldığı iğrenç saldırıları hatırlatmamız bile yeterli.

SUTISS sendikası, liderlerinin kendileri de baskılara maruz kalsa da, işçilerin bastırılma çabalarının bir parçası, çünkü görevi hareketin ateşini söndürecek şekilde davranmak. Sendika bir yandan maaş taleplerinin düşürülmesinin pazarlığını yaparken, diğer yandan kendisini hareketin başına koymak istiyor.

Referandum ve millileştirme: hareketin yüzleştiği yeni tehlikeler

İşçilerin ödün vermez tavırları karşısında, burjuvazi yeni bir numara çekmek durumunda kaldı: bu numara her işçiye firmanın önerileriyle hemfikir olup olmadıklarına dair sorular sorulacak bir referandum yapılması fikriydi. Chavist Emek Bakanı (bir Troçkist, veya bir eski Troçkist) tarafından savunulan bu fikir çoktan SUTISS tarafından, çeşitli "koşullar" ile de olsa desteklendi. Sınıfsal içgüdüleri bazı işçileri, sınıfın gerçek gücünün yattığı işçilerin bağımsız toplantılarını el altından çökerterek her işçiyi yaılıtılmış olarak kendisini sandıkta firmaya ve devletten yana veya onlara karşı olarak nitelendirecek "vatandaş"lara çevirmeyi hedefleyen tuzağı reddetmeye yönlendirdi. Bu tuzağa karşı işçiler kendilerini bağımsız toplantıları aracılığıyla ifade etmelidirler.

Harekete karşı kullanılan bir başka tuzak ise sendikaların ve Chavizmin çeşitli "devrimci" kesimlerinin Arjantin sermayesinin temel sahibi olduğu (Venezuella devleti hisselerin %20'sine sahip) SIDOR'u yeniden millileştirme önerisiydi. Bu kampanya mücadele için bir felaket olabilir, zira işçilerin ister Arjantinli ister Venezuelalı olsun, kapitalistlerle yüzleşmekten başka çaresi yoktur. Devletleştirme-millileştirme hiçbir şekilde sömürüyü ortadan kaldırmayacaktır: devlet bürokratı, isterse "işçilerin" yüzüne sahip bile olsa, daima işçilerin maaşlarına ve çalışma koşullarına saldırmak dışında bir seçeneğe sahip olmayacaktır. Sermayenin sol kanadı şirketlerin devletin elinde toplanmasını "sosyalizm"e kısa bir yol olarak sunarken marksizmin temel derslerinden birini gizliyorlar: her devlet ulusal burjuvazinin çıkarlarının bir temsilcisidir ve dolayısıyla proleteryanın düşmanıdır. Chavist burjuvazi bugün kazanabileceği artı değer miktarını arttırmayı amaçlayan, ve "Bolivarcı sosyalizm" adı altında iş yerlerindeki tehlilekeri misyonlar ve birleşik yönetilen şirketler aracılığıyla (Invepal veya Inveval işçilerinin başlarına gelenler gibi) devasa bir şekilde arttırmaktadır.

Bu "Bolivarcı devrimciler" işçilere SIDOR'un uzun yıllardır bir devlet işletmesi olduğunu ve pek çok orayı işleten üst rütbeli devlet bürokratlarına ve onların baskı güçlerine karşı ve işçilerin kendi talepleri için sermayenin fabrikadaki müttefiki olan sendikalara karşı da mücadele etmek zorunda kaldıklarını unutturmak istiyorlar. İşçilerin bu mücadelesi, 70'lerin başındaki ilk Caldera hükümeti, bu işçilerin, işçi sınıfı karşıtı faaliyetleri yüzünden CTV (Confederación de Trabajadores de Venezuela - Venezuela İşçi Konfederasyonu, şu anda burjuva muhalefetine yakın olan bir sendika) donanımlarının bir kısmını yakmalarını da kapsamıştır.

Devlet 1999'dan beri Chavistlerin ellerindedir, fakat sihirli bir şekilde kapitalist niteliğini kaybetmemiştir. Değişen tek şey devletin üzerine "sosyalist" renklerde kıyafetler geçirmesidir; fakat hala sermayenin çıkarlarının emeğin çıkarlarına karşı savunusundaki temel araçtır. Chavez'in işine geldiğinde kendisini bir "Sidorist" veya bir "işçi" olarak sunması, Chavist hükümetin, herdaim daha ve daha derin bir krizin içine batan sömürü sisteminin savunucuları arasında yerini almış olduğu gerçeği ve sınıfsal niteliğine dair kafamızı karıştırmamalıdır. İşçiler "yeniden millileştirme" laflarını yükselten, ve aslında tam birer burjuva gibi yaşayan ve asgari ücretten otuz kat veya ozuz kattan da fazla maaşlar alan bu sözde "devrimciler"e inanacak kadar aptal değildirler.

Tek kazanma yolu: gerçek işçi dayanışması ve nüfusla dayanışma

Bu hareketin başarılı olmasının tek yolu dayanışma aramasıdır. Öncelikle sözleşmeli işçilerle, zira onların kadrolu olması talebi temel dayanışma ifadelerinden biridir; fakat bölgesel ve ulusal düzeyde endürstinin farklı kollarındaki işçilerle dayanışma aramak da daha az önemli değildir, nitekim ister devlet ister özel sektörde çalışalım, hepimiz iktisadi krizin darbelerine hedef oluyoruz. İşsizlerin yüksek yaşam pahalılığından ve devletin çözmekten aciz olduğu barınma gibi sorunlardan etkilendiği Guanya nüfusuyla dayanışmak da önemlidir. Öte yandan bu dayanışma sendika kanalından yürütülemez, çünkü sendikalar mücadeleyi kontrol altında tutmak, feklı endüstriler ve sektörler arasında ayrımlar yaratmak ve son örnekte görüldüğü gibi devlet baskısını tamamlamakta kullanılan temel araçlardır; ve yerel nüfusla gerçekleştirilecek olan dayanışma "komünel konseyler" gibi devletin kendisinin yarattığı toplumsal örgütlerin ellerine de bırakılamaz. Dayanışma, işçilerin kendilerinden, bütün işçilere açık toplantılardan "doğmalıdır".

Metal işçilerinin mücadelesi bizim de mücadelemizdir, çünkü onlar makul ve kaliteli bir hayat için, bütün proleteryanın çıkarları için mücadele etmektedirler. Fakat en büyük kazan, anlık maaş artışları dışında, proleteryanın ellerindeki güce dair bilincinin sendikaların ve devletin toplumsal mutsuzluğu kontrol altında tutmak için yarattığı diğer yapıların dışında gelişmesidir.

Ulusal burjuvazi, Guyana'daki durumun çıkarlarına karşı derin bir tehlike arz ettiğinin farkındadır. Bu bölgede bulunan işçilerin niteliği e geçmiş mücadelelerden edindikleri tecrübeler, onları çok patlayıcı yapmaktadır, ve öte yandan çalışma ve işçilerin yaşam koşullarına karşı saldırıların bir sonucu olarak daha geniş bir emek ve toplumsal mutsuzluk birikimi de mevcuttur. Bu bağlamda, sözde Demir-Çelik bölgesi, 60'larda ve 70'lerde olduğu gibi kendisini ülkedeki işçi mücadelelerinin merkez noktasına çevirme potansiyeline sahiptir.

SIDOR işçileri, sermayenin saldırılarına karşı durabilmek için seçebilecekleri tek yolu, mücadele yolunu seçmişlerdir. Bir yandan bütün nüfustan dayanışma ararken diğer yandan bu kavgayı bölgesel ve ulusal üretimin diğer kollarına yaymak: işte bu Venezuela proleteryasının sermayenin yıkımı ve gerçek bir sosyalist toplumun yaratılması için yapılacak uluslararası mücadeleninin bir parçası yapacak yoldur.

Internacionalismo

Enternasyonal Komünist Akım Venezuela Şubesi

Dubai’deki İşçi Mücadeleleri: Bir Cesaret ve Dayanışma Örneği

Bu yazı ilk kez Enternasyonal Komünist Akım'ın Fransa'daki yayın organı Révolution Internationale'in 385. sayısında basılmıştır.


Kasım ortasında, Dubai işçileri, devasa ve spontene ayaklanmalarının sona ermesinin ardından işlerine geri dönerken, televizyonlar Dubai Kralı Abdullah'ın yeğeni Al Walid ibni Talal'ın şahsi kullanım için satıl adığı Airbus A380'den bahsediyorlardı.

Bu devasa grev hareketiyle ilgili tek bir kelime bile söylenmiyordu! Aşırı sömürüye maruz kalan yüzbinlerce işçinin bu açık isyanına dair tek bir kelime yoktu! Burjuvazi bir kez daha uluslarası basını bir kez daha sınıf mücadele haberlerine karartma uygulamıştı.

Burjuvazinin insanlık dışı sömürüsüne karşı....

Geçtiğimiz senelerde Dubai, herbiri diğerinden daha inanılmaz sayısız gökdelenin mantar gibi bittiği bir inşaa sahası haline gelmişti. Bu Emirlik, burjuvazinin, Orta Doğu'nun doğusundaki ‘ekonomik mucize' simgelerinden biri. Fakat yaldızlı perdelerin arkasında çok farklı bir gerçeklik yatıyor: turistlere ve işadamlarına sunulan gerçeklik değil, ‘mimari rüyalar' için kan ter içinde çalışan işçi sınıfının gerçekliği.

Emirliğin bir milyonluk nüfusunun %80'inden fazlası büyük bir çoğunluğu Hindistan'dan gelen ama aralarında Pakistanlı, Bangladeşli ve Çinlilerin de bulundupu yabancı uyruklu işçiler oluşturuyor. Görünüşe göre Arap işçilerden daha ucuza mal ediliyorlar! İnşaat alanlarını yedi gün yirmi dört saat, neredeyse hiçbir şey karşılığında çalıştırıyorlar. Kazandıkları para ayda 170- 250 YTL civarına denk düşüyor. Prestijli kuleleri ve sarayları inşaa ediyorlar ama şehrin dışında, çöldeki kulubelerde, pek çok kişiyle sıkış tıkış kalmak zorunda oldukları odacıklarda yaşıyorlar. İşe otobüs adı takılmış sığır kamyonlarında götürülüyorlar. Tabii ki bütün bunların yanı sıra ne tıbbi güvenlilikleri ne de emeklilik şansları var... ve bütün direniş tehlikesini ortadan kaldırmak için işveren pasaportlarına ne olur ne olmaz diye el koyuyor. Tabii ki ülkelerinde kalmış olan işçi ailelerine de hiçbir haber verilmiyor. İşçiler onları sadece 2-3 yılda bir görebiliyorlar çünkü yolculuk parasını bulmak çok zor.

Fakat insanlara böyle davranıp sürekli paçayı sıyırmak da mümkün değil.

....proleteryanın devasa mücadelesi

2006 yazında Dubai işçileri çoktan güçlü ve kollektif mücadele verme kaabiliyetlerini göstermişlerdi. Geçmişteki mücadelelerin bastırılmasına rağmen bugün tekrar sömürenlerine ve işkencecilerine karşı durmaya cesaret ettiler. Bu sefalet ve kölelik hayatına karşı birleşerek bu kavgalarla, yürekliliklerini ve olağandışı mücadele isteklerini gösterdiler. Mısır'daki sınıf kardeşleri gibi, bütün riskleri göze alarak mevcut güçlere karşı geldiler. Emirlikte yasak olan ve anında cezalandırılan grevlerin getirdiği riskler arasında çalışma izninin alınması, çalışma yasağı da vardı.

Ve yinede, aylardır maaşları ödenmeyen ve bu durumdan bıkmış olan "4000 inşaat işçisi 27 Ekim Cumartesi günü sokağa çıktı, Jebel Ali endüstri bölgesine giden yolları kapadı ve polise taşlar yağdırdı. Onları işe götürmesi için daha fazla otobüs temin edilmesini, konutların daha az kalabalık olmasını ve onurlarıyla yaşamalarına yetecek kadar maaş istiyorlardı" (Courrier International, 2.11.07). Bu mücadelenin kendilerinin de mücadelesi olduğunun farkına varan farklı işyerlerinde çalışan binlerce işçi de grevcilere katıldı.

Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, burjuvazi ve devleti sertçe cevap verdi. Unsurprisingly, the bourgeoisie and its state responded violently. Ayaklanmaya karşı yerel çevik kuvvet ekibi, göstericileri panzerlerle su fışkırtarak dağıttı ve pekçoklarını polis araçlarını tıkarak gözaltına aldı. "Bu ‘barbarca davranışı' kınayan Emek bakanı onlara iki seçenekleri olduğunu söyledi: ilki  işlerine dönmek,  ikincisi  sözleşmelerinin iptali, sınır dışı edilmek ve hiçbir tazminat da alamamak. " (http://www.lemaroc.org/economie/article_8622.html). Bu polis baskısına ve hükümetin tehditlerine rağmen, grev hareketi Dubai'deki üç ayrı bölgede yayılmaya devam etti. 5 Kasım'da Associated Press'deki bir cümlede 400,000 işçinin grevde olduğu söyleniyordu!

Ceza ve baskı tehditleri, polis araçlarının zarar gördüğü bahanesiyle savuruluyordu: tabii ki polis araçlarının zarar görmesi burjuva düzeni için bir hayli kabul edilmez bir durum! Fakat en korkunç şiddetten kim sorumluydu? Cevap açık: yüzbinlerce işçinin hayatını tam bir cehenneme çevirenler.

Böyle mücadelelerin perspektifi nedir?

Dubai'de proleterya gücünü ve kararlılığını göstermiştir. Burjuvazi, sadece baskıcı taktiklerini bir kenara bırakarak geçici olarak geri adım atmak durumunda kaldı. Dolayısıyla, hareketi başlatan 4000 Asyalı işçinin kovulduğunu açıklılmasının ardından, "Çarşamba günü hükümetin tonu olayları sakinleştirmeye yönelikti" (AFP). Mücadelenin devasa oluşu yüzünden "Dubai hükümeti biraz esnemek ve bakanlardan ve işverenlerden maaşları gözden geçirmelerini ve bir taban maaş uygulaması başlatmalarını istemek durumunda kaldı "... tabii ki resmi olarak. Fakat gerçekte, burjuvazi saldırılarına devam edecek. Hareketin başını çekenlere karşı yaptırımlar değişmemiş gibi görünüyor. Ve şüphesiz burjuvazi bu durumu sıkıca kontrol etmek ve Dubai'deki acımasız ve korkunç sömürü koşullarını korumak isteyecek.

Öte yandan, yöneten sınıf, işçi sınıfının bu kesiminin, mücadele tecrübesinin yüksek olmamasına rağmen yükselen militanlığını dikkate almak durumunda kaldı. İşte bu yüzden yöneten sınıf başka yollardan da saldırmaya çalışıyor, baskının yanı sıra ideolojik araçları da kullanmak istiyor. Bunu ilk kullanma çabası ise gülünç ve etkisiz oldu. Anlaşmazlıkların çoğalması karşısında,  "otoriteler polis kuvvetleri içinde işçilerin sorunlarını çözmekle görevli  bir birim yarattılar ve işçilere, büyük çoğunluğu maaşların ödenmemesiyle ilgili olan şikayetlerini dile getirmek için ücretsiz olarak arayabilecekleri bir numara verdiler". Şikayetleri doğruca baskı kuvvetlerine yapmak -daha provakatif olunamazdı herhalde!  Fakat hükümetin bundan daha zekice bir taktiği, işyerlerinde gelecek mücadeleleri ‘içerden' kontrol altına almak için sendika kurma çabası oldu.

Buradaki sorun Dubai gibi bir mini-devletteki bir mücadelenin perspektifinden ziyade bu mücadelenin çok daha geniş bir hareketin parçası oluşudur: işçi sınıfının uluslararası mücadelesi. Marks ve Engels 1848'de, Komünist Manifesto'da "İşçilerin vatanı yoktur" demişlerdi. Proleteryanın mevcut mücadelelerin hepsi, kapitalist sömürüye karşı aynı mücadeleler zincirinin parçasıdır. Hindistan'dan Dubai'ye, Mısır'dan Orta Doğu'ya, Afrika'dan Latin Amerika'ya, Avrupa ülkelerinden Kuzey Amerika'ya, işçi mücadelesi yükseliyor. Sınıf mücadelesinin uluslar arası gelişmi, hareket nerede yükseliyorsa orada işçiler için devasa bir cesaret kaynağı. Özellikle Dubai, Bangladeş veya Mısır gibi ülklerde devasa hareketlerin yükselişi, gelişmiş ülkelerdeki işçiler için bir uyarıcı olmalı, ve onların mücadelesi de birikmiş tecrübelerini paylaşarak, mücadelenin nasıl işçilerin kendi ellerine alınacağını, neden sendikalara ve sermayenin soluna bu işi bizim için yapmaları için güvenemeyeceğimizi göstererek mücadelenin sistemin bütününe karşı geliştireceği perspektifi duyurma sorumluluğunu sahiplenmelidir.

Burjuvazi onun basını, mücadele tecrübesinin paylaşılmasını engellemek amacıyla dünyanın heryerinden gelen işçi mücadelesi haberlerini bastırmak için ellerinden geleni yapıyor. Dubai'deki mücadeleler, heryerde işçi sınıfının dünya ekonomik krizinin korkunç etkilerinin acısını çektiğinin ve heryerde işçi sınıfının buna karşı mücadele ve dayanışma silahlarını bilediğinin bir kanıtıdır.

Fidel Kastro Emekli Oldu: Sorun Binici Değil, Sorun Atın Kendisi!

Dominik Cumhuriyeti'ndeki ‘Enternasyonalist Tartışma Çekirdeği'nden bir yoldaşın yazdığı bu makale elimize geçti. SSCB'nin düşüşünden sonra 20. yüzyılın büyük yalanını devam ettirerek, Stalinist barbarlığı "sosyalizm" olarak sunan ve son yıllarda Chavez'in rejimiyle müttefik olarak bu yalanı onun "21. yüzyıl sosyalizmi" yalanıyla desteklemeye çalışan Küba rejiminin ipliğini pazara çıkaran bu katkıyı selamlıyoruz.

18 Ekim Şubat'ta Küba başkanı Fidel Kastro artık Küba'daki kapitalist devleti yönetmek istemediğini ilan etti. Bu sağ kanat burjuvaziyi, sözcüleri aracılığıyla, komünizmin tamamen bittiğini ve Küba devriminin de sona erdiğini iddia etmeye itti. Tıpkı Doğu Bloğunun düşüşünden sonra yaptıkları gibi, aslında kendilerinin, burjuvazinin ölümünü kutladıklarını bilmeden işçilerin kafalarını karıştırmaya çalışıyorlar. Küba modelinin ortadan kalkmasıyla kaybedecek olan proleterya değil kapitalizmdir. Çitin öte tarafında, çavuşları Hugo Chavez önderliğinde sermayenin sol kanadı bizi devrimin devam ettiğine temin ediyor. İşçi sınıfının kafasını karıştırmayı hedefleyen bu saçmalıkları açığa vurmak için bazı meseleleri açıklaştırmamız gerekli.

Ocak 1959'da, Küba'da gerçek bir sosyal devrim gerçekleşmedi. Gerçekleşen yöneten sınıfın kesimlerinden biri devrilirken bir diğerinin iktidara gelmesi, kırdan gelen Kastro-Guevarist liderlerin yükselişi ve bir darbeyle çavuş Batistaydı indirmesiydi. Bu iktidarın kendisini askeri diktatörlükle ifade eden sermayenin sağ kanadından bir dizi göstermelik reform ve millileştirme yaparak proleter mücadeleyi ve sınıf bilincini yükseltmek bir yana kapitalizmi farklı koşullara uydurmaya çalışan sermayenin sol kanadına geçmesiydi. Aynı şekilde çoğunluğun içinde bulunduğu durumu iyileştirme sözleri de tutulmadı. Pek çok ülkeye öğretmen ve doktor ihraç ettiği göz önünde bulunursa Küba sermayesinin çıkarları doğrultusunda eğitim ve sağlıkta göreceli bir iyileşme olduysa ülkede mevcut olan yarım yüz yıllık dağıtım düzeni temel ihtiyaçların karşılanamadığını gözler önüne seriyor. En az düzeyde bile olsa kaliteli bir şey almak isteyen birisi onu akıl almaz derecede yüksek fiyatlarla turistler için açılmış özel dükkanlar veya kara borsa dışında bulamıyor. Sömüren azınlığın ayrıcalıkları Batista zamanında olduğundan bile daha gösterişli bir şekilde ortadalar: sözde "Komünist" Parti üyeleri, üst düzey askeri yetkililer ve benzeri yüksek mevkilerdeki insanlar her türlü lükse rahatlıkla ulaşabilirlerken çoğunluk yoksunluk ve sefalete mahkum edilmiş durumda.

Küba'da bir devrim olmadı. Rejim el değişti, ve bu iktidar değişikliği parlamenter yollar yerine bir ayaklanma aracılığıyla yapıldı. Fakat kapitalizm hala kapitalizm olmaya devam etti. Yalnız üniforma değiştirerek: zira liberal takım elbiseler yerini sakallı adamların giydiği yeşil asker kıyafetlerine bıraktı.

Olayın başka bir yanı da Bay Kastro'nun sözde "anti-emperyalist"liği. Öncelikle, herhangi bir kapitalist devletin hayatta kalabilmesi için emperyalist olması gereklidir, çünkü dünya emperyalist ormanının ortasında çıkarlarını savunabilmek için kendisini askeri, ekonomik, siyasi, ideolojik ve kültürel yollarla desteklemeli, başkalarının kendisine boyun eğmesini sağlamalıdır. Bu yüzden Küba'da ülkenin kaynaklarının büyük çoğunluğu "anti-emperyalizm" sloganı altında Afrika'da (mesela Angola'da) savaşlar yürütmüş güçlü bir orduyu korumaya adanmıştır. Aynı şekilde Küba güçlü propaganda araçları aracılığıyla kendisini "sosyalist bir ülke" olarak sunmuştur. Bu yöntem ve araçlarla, Küba rejimi, ülkenin boyutları yüzünden sınırlı da olsa, ulus-devletin birbirlerine karşı verdiği emperyalist mücadele ortamında kendisine bir dilim koparabilmiştir.

Fidel şüphesiz insanların ABD'ye karşı duyduğu tepkiyi kullanarak bu ülkeyi, kendi ülkesiyle olan çelişkilerden dolayı, devasa bir imparatorluk olarak sunuyor, ama Amerikan emperyalizmini lanetlerken Sovyet emperyalizmini övmekten kaçınmıyordu; şimdi de çavuş Chavez'in Bolivarcı emperyalizmini destekliyor. İyi bir emperyalizm ve kötü bir emperyalizm olduğu fikri, terörizmi bastırmaya adanmış bir terörist fikrinden farklı değildir!

"Küba Devrimi"nin başında (1959-1970), Fidel Kastro'nun kendisi Birleşmiş Milletler'deki ünlü konuşmasında bir komünist olmadığını itiraf etmişti, fakat güçlü komşusu ABD ile bir anlaşma koparma çabaları işe yaramamıştı. Kastro bunun üzerine paltosunu değiştirererek Rus emperyalizmiyle ittifak yaptı. Sonrasında eski Küba "Komünist" Partisi "26 Haziran Hareketi" ile birleşmeye zorlanarak yeni bir "Komünist" Parti kuruldu ve bu parti o zamandan beri tek parti olarak hüküm sürdü.

Küba rejimi bağıra çağıra "anti-emperyalist" olduğunu iddia ederken "emperyalizm" etiketini sadece ABD için kullanıyor. İnsanlık Yanki emperyalizminin vahşetinden bıkmıştır fakat emperyalizmle mücadele sözde "anti-emperyalist" devletler aracılığıyla değil, proletaryanın bağımsız ve enternasyonalist mücadelesiyle yapılır. Bir yanda hukuka ve "hümanizme" hürmet eden "iyi" devletler, bir yandaysa tiranlık, militarizm ve barlık üzerinde tekel kurmuş devletlerin var olması gibi bir durum söz konusu değildir. Kastro ve Bolivarcı Chavez'in iddialarının aksine Emperyalizmle bir devlet aracılığıyla savaşma fikri, terörizme karşı savaşmayı bir teröriste bırakmaktan farksızdır.

Bir başka büyük yalan ise "komünist" fidel veya "sosyalist" Küba yalanıdır. İlk göz önünde bulundurulması gereken gerçek Küba'da artı değerin, ücretli emeğin ve özel mülkiyetin mevcut olduğudur, ve zaten aksi de mümkün değildir çünkü kapitalist bir dünyada sosyalist bir adacık mümkün değildir. Küba'da ücretli-emek ve insanın insanı sömürüsü hala mevcuttur. Klasik anlamda (yani yasal olarak üretim araçlarının sahibi) bir kapitalist sınıf yerine devleti çoğunluğa karşı yöneten bir bürokrasi vardır. Gerçekleşen mülkiyete dair yasal, yani göstermelik bir değişimden ötesi değildir; mülkiyet sahini ünvanı devlete geçmiştir fakat çoğunluk her türlü var oluş aracından mahrumdur ve mülkiyet Kübalı işçiler için hala mülkiyettir, ve hayatta kalmak günlük çalışma düzenini ve patronun dayattığı koşulları kabul etmektir. Tek fark diğer ülkelerde patronun herhangi bir fabrikadan herhangi biri olmak yerine Küba'da devletin kendisi olmasıdır.

Fidel Kastro - ve şimdi Chavez, Morales gibileri - büyük Stalinist yalanı yeniden üretiyorlar: insanları millileştirmelerin sosyalizm yolunda bir adım olduğuna, tek ülkede sosyalizmin sosyalizme doğru bir adım veya sosyalizmin bir biçimi olduğuna inandırmaya çalışıyorlar. Öte yandan gerçekte bütün bunlar ve sözde "sosyalist" ülkelerdeki düzenler sadece kapitalizmin bir yüzü olan devlet kapitalizmidir.

Vladimir

Hindistan, Banlgadeş ve Türkiye: Zindan Endüstrinin Dehşeti

Türkiye'de son zamanlarda Tuzla Tershanesi'nde sonu gelmeyen işçi ölümleri gündemdeydi. Kapitalizm hiçbir zaman işçilerin hayatlarına değer vermemiş ve onları ‘üretim gideri' görmüştür fakat çöken kapitalizmin ayakları üzerinde çürümeye başlamasının ve ekonomik krizden bir türlü kurtulamaması çalışma koşullarının gün geçtikçe korkunçlaşmasına, ve daha fazla işçinin bu korkunç koşullara kurban edilmesine yol açmıştır. Burada yayınladığımız yazı bu durumun sadece Türkiye'ye has olmadığı, bütün dünyadaki işçilerin benzer bir şekilde kurban edildiğini göstermektedir.

1984'te Hindistan'ın Bhopal şehrindeki Union Carbide fabrikasındaki patlama sonrası ölen insanları öğrenince dehşete düşmüştük. Üç günde 8000 işçi ölmüştü. İlerleyen haftalarda ve aylarda ise yaralanmalar ve kimyasal zehirlenmelerin etkileri tam 350.000 insanın canına mal olmuştu. Bir "endüstriel zindan kolonisi"ni çalıştırmanın koşulları böylesi korkunç bir katliamdan başka bir şey değildir. Patlama geceleyin işçiler ve aileleri fabrika yakınlarındaki kulubelerde uyurken gerçekleşmişti. O zamanlar da bir işçinin yaşamına değer verilmezdi, fakat o zamandan beri endüstrialistler ister Asya'da, ister Orta Doğu'da ister Afrika'da büyük tehlikelere rağmen üretim yapan ve işçiler için zindan olan pek çok fabrika kurdular.

Bugün Hindistan'da, Bangladeş'te ve Türkiye'de onbinlerce işçi dinlenmeden, artık ‘ölüm siteleri' olarak adlandırılan dev tersanelerde çalışıyorlar. Bu tersanelerdeki üretim tekniği basit ve hepsinde aynı. Gemileri parçalanmaları için tam gaz sahile doğru gönderiyorlar. Bu dev gemiler karaya oturunca yüzlerce işçi elleriyle onların parçalarını ayırmaya girişiyor. En küçük bir koruma veya güvenlik önlemi işçilere çok görülüyor. Bu hurda gemiler tehlikeli, hatta kimi zaman ölüm kimyasallarla dolu, çoğı zaman içlerinde asbest gibi kanserojen maddeler var. Fakat eğer dünyadaki bütün ülkeler gemilerini ölmeye yolluyorsa bunun sebebi tam da tarım ürünlerindeki geçilmez fiyatların sağladığı gaddar koşullar. Uçak gemileri veya ticari donanmaların incileri işte böyle ‘ölüm sitelerinde' son günlerini geçiriyorlar. 1995'te dünyanın enbüyük gemi mezarlıklarından birinde, Hindistan'daki Alang alanında mühendis Maresh Panda çoktan işçilerin yaşam ve çalışma koşullarını şöyle tabir ediyordu: "Zehirli maddelerle temas ettikleri için deri sorunları ve nefes alma güçlükleri var. Ambarlarda gaz kaçağı olabiliyor ve oraya meşaleyle inmek patlama riski yaratıyor. Toprağa zehirli ürünler bulaşmış durumda. Buna rağmen işçilerin büyük çoğunluğu çıplak ayakla çalışmak zorunda kalıyor ve bu da hastalık ve sakatlık tehlikesini doğuruyor. (...) Bir kulübede yirmi otuz kişi kalıyorlar, kuşetlerde sıkışa tıkışa uyuyorlar, yirmi saat çalıştırılıyorlar". Tersanelerde çalışan işçiler günlük yaşamlarında her türlü dehşetle yüzleşiyor: patlamalar, arkadaşlarının ölmesi veya sakat kalması, kulübelerde uyutulmak, yetersiz yiyecekler ve benzeri pek çok korkunç koşul. Buna rağmen aileler binlerce kilometre yapıp buralarda çalışmaya geliyor, ki bu da dünyadaki bütün işçi sınıfı nüfusunun içerisinde bulunduğu koşulların sefaletini açıkça gözler önüne seriyor.

Birleşik Arap Emirlikleri'nde, Dubai'de, milyonlarca işçi gökdelenler inşa ederken benzer dehşet verici koşullarla yüz yüze. Çin, zamanında Kore'nin yaptığı gibi, milyonlarca işçiyi endüstriyel merkezlere gitmeye zorluyor. Toplamda, dünyada her 2.2 milyon işçi çalışma kazalarının kurbanı oluyor. Fakat Uluslararası Çalışma Organizasyonunun verdiği resmi veriler bu rakamı utanmazca küçülterek gerçeği saklamaya çalışıyor.

İşte bütün bu dehşet verici durum "yükselen ülkelerin" "ekonomik mucizesi"ni gözler önüne seriyor. 1980 ve 1990'da Batı burjuvazisi işçi sınıfını Alman, Japon veya Tayvan "mucizeleri" ile uyutmaya, kandırmaya çalışıyordu. İyi bir ekonomik işleyiş için bu modellerin kopyalanması, özveri ve ciddiyetle şirketler için çalışılması gerektiği söyleniyordu. Bugün önümüzde duran "modeller" ise sadece zindan endüstrinin modelleridir.

Révolution Internationale

Enternasyonal Komünist Akım Fransa Şubesi

Mayıs 68: Fransa ve Dünya’daki Öğrenci Hareketi

Kırk yıl önce, 22 Mart 1968'de, Paris'in batı banliyölerinden biri olan Nanterre'de, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra uluslararası tarihin önemli olaylarından bir tanesi; basının ve Fransız politikacıların genellikle '68 olayları' diye tabir ettiği olaylar başladı. O gün olanlar, kendi başına sıra dışı değildi. Paris'te bulunan Amerikan Ekspres şubelerine karşı bir saldırıya karıştığı söylenen aşırı sol bir öğrencinin tutuklanmasına karşı bir protesto düzenlenmişti. Onun 300 yoldaşı bir amfide toplantı düzenlediler ve 142'si akşam Üniversite Konsey odasını işgal etmeye karar verdiler. Bu Nanterre öğrencilerinin huzursuzluklarını ilk gösterişleri değildi. Tam bir sene önce zaten öğrenciler ile polis arasında üniversitede yurtlarında kızların yapabildiği ama erkeklere yasak olan serbest dolaşım meselesi üzerinde çatışmalar çıkmıştı. 16 Mart 1967'de, yurtlarda kalan 500 kişinin oluşturduğu bir ARCUN adlı bir gurup pek çok şeyin yanında 21 yaşından büyük öğrencilere bile reşit değil muamelesi yapan üniversite kurallarının yürürlükten kaldırılması çağrısı yapmıştı. Sonrasında, 21 Mart'ta, hükümetin talebi üzerine polis kızlar yurdunu orada bulunmuş olan ve binanın tepesinde barikat kurmuş olan 150 oğlanı tutuklamak amacıyla kuşatmıştı. Fakat ertesi sabah polis kendisini birkaç bin öğrenci tarafından çembere alınmış bulacaktı ve en sonunda öğrenci barikatlarına dokunmadan kaçma emrini alacaktı. Fakat bu olaylar, ve de öğrencilerinin öfkelerinin başka yansımaları, özellikle üniversite reformuna dair 1967 sonbaharında gündeme gelen ‘Fouchet Planı'na karşı tepkiler, kısa ömürlüydü. 22 Mart 1968 tamamen farklı bir olaydı. Bu tarihi izleyen olaylar birkaç hafta sonra savaştan beri en büyük öğrenci hareketine, ve daha önemlisi neredeyse bir ay boyunca 9 milyon işçinin katılımıyla uluslararası işçi hareketinin tarihindeki en büyük greve yol açacaktı.

Komünistler için, şu anda atılan nutukların çoğunun iddialarının aksine, Fransa'daki '68 olaylarını'nın büyük kısmını oluşturan, büyük ve ‘radikal' olmasına rağmen öğrenci ajitasyonu değildi. Hareketin açık ara en önemli ve can alıcı noktası işçilerin greviydi ve bu grevin dikkate değer bir tarihsel önemi oldu. Bu konuya yayınlarımızdaki diğer yazılarda daha sonra değineceğiz. Öte yandan bu yazıyı öğrenci hareketlerini incelemek ve onun önemini belirtmekle sınırlamak istiyoruz.

28 Mart'tan 13 Mayıs 1968'e

Ayrılmadan önce, Konsey odasını işgal etmiş olan 142 kişi, ajitasyonu korumak ve geliştirmek için 22 Mart Hareketi'ni (M22) kurmaya karar verdiler. Bu gayrı-resmi bir hareketti, ve başta Ligue Communiste Revolutionaire (LCR) örgütünden Troçkistleri ve aralarında Daniel Cohn-Bendit'in de olduğu bazı anarşistleri de kapsıyordu, ve Nisan sonunda Union des Jeunesses Communistes Marxistes-Leniniste'den  (UJCML) Maocular de, birkaç hafta içerisinde yanlarında 1200'den fazla kişi getirerek katıldılar. Üniversitenin duvarları "Profesörler: hem siz hem de kültürünüz ihtiyarlamış", "Yaşamamıza izin verin", "Rüyalarınızı gerçeklik olarak kabul edin" gibi posterler ve sloganlarla kaplıydı. M22, Alman öğrencilerin benzer faaliyetlerini izleyerek 29 Mart'ı ‘üniversite eleştrisi' günü ilan etti. Üniversite dekanı üniversiteyi 1 Nisan'a kadar kapamaya karar verdi fakat okul açılınca ajitasyon tekrar başladı. 1000 öğrencinin karşısında, Cohn-Bendid: "Kapitalist sömürünün gelecek kadroları olmayı reddediyoruz" diye duyurdu. Öğretmenlerin çoğu muhafazakar bir tepki içerisinde oldular: 22 Nisan'da, aralarında "solcu"ların da bulunduğu on sekiz profesör "ajitatörlerin maskelerinin düşmesi ve cezalandırılmaları için gerekli önlemlerin alınması ve çalışılması" çağrısı yaptı. Dekan bir dizi baskıcı yöntemi benimseyerek polise kampüste serbeste hüküm sürme hakkı verdi, basın ise "küçük grupların" ve "anarşistlerin" "deliliğine" karşı harekete geçti. Fransız Komünist Partisi'de bu çizgiye düşüyordu: 26 Nisan'da merkez komite üyesi Pierre Juqin, Naterre'de bir toplantı düzenledi ve "Ajitatörler işçi çocuklarının sınavları geçmesini engelliyorlar" dedi. Öte yandan bu lafları ettikten sonra konuşmasını bitirip kaçabilmesi mümkün olmadı. Hümanite'de Komünist Parti'nin 2 numaralı adamı Georges Marchais ise "Bu sahte devrimcilerin maskeleri enerjik bir biçimde düşürülmelidir çünkü olar objektif olarak Gaullist iktidara ve büyük kapitalist tekellere hizmet ediyorlar" yazdı.

Nanterre kampüsünde aşırı soldan öğrencilerle Paris'ten "Bolşi'leri dövmeye gelen" faşist Occident grubu arasındaki kavgalar gittikçe sıklaşıyordu. 2 Mayıs'ta dekan yine üniversiteyi kapatmaya karar verdi, ki bu kararı da polis uyguladı. Nanterre öğrencileri ertesi gün Sorbonne bahçesinde bir toplantı düzenleyerek üniversitenin kapatılmasını ve M22'nin aralarında Cohn-Bendit'in de bulunduğu sekiz üyesine karşı yapılmış disiplin işlemlerini protesto etmeye karar verdiler.

Toplantıda sadece 300 kişi vardı: öğrencilerin büyük çoğunluğu finallere çalışıyordu. Fakat ajitasyona son vermek isteyen hükümet bir darbe vurmaya karar verdi, Latin Kanadı'nı işgal etti ve polis Sorbonne'u kuşattı. Polis üniversiteye girmişti, ki bu yüz yıllardır olmamış bir şeydi. Sorbonne'da kalan öğrenciler engellenmeden okuldan çıkabileceklerine dair garanti almışlardı ama kızlar serbestçe çıkarken erkenler düzenli bir şekilde polis araçlarına götürülüyordu ki öğrenciler de bundan kaçıyorlardı. Bir anda yüzlerce öğrenci Sorbonne'daki meydana toplandı ve polise meydan okudu. Bunun üzerine polis öğrencilerin üzerine biber gazı yağdırmaya başladı: fakat alan öğrenciler tarafından alınmıştı ve öğrencilerin sayısı da gittikçe büyüyordu ve artık polise ve polis arabalarına saldırıyorlardı. Çatışmalar gece boyu dört saat devam etti: 72 polis yaralandı ve 400 gösterici tutuklandı. Bir sonraki gün, polis Sorbonne'u tamamen kuşattı, bu arada öğrenciler hapislere gönderiliyordu. Bu sertlik politikası, ajitasyonu durdurmak bir yana ona devasa ve kitlesel bir güç kazandırdı. 6 Mayıs Pazartesi gününden itibaren Sorbonne'un etrafındaki polislerle çatışmalar M22'nin UNEF'in ve SNESUP (öğretmen sendikası) düzenlediği her biri bir öncekinden büyük olan eylemlerle birleşerek "Sorbonne öğrencilere", "polis Latin Kanadından defol" ve her şeyden önce "yoldaşlarımızı serbest bırakın" diye bağıran 45,000 kişilik devasa bir harekete dönüştü. Üniversite öğrencilerine katılan liseli, öğretmen, işçi ve işsiz sayısı sürekli artıyordu. Eylemler hızla Seine'den taşarak Başkanlık Sarayına yakın olan Champs-Elysees yayıldı. Genelde La Marseillasie veya Last Post'un sözlerinin duyulduğu Arc de Triomphe'da şimdi Enternasyonal marşı yankılanıyordu. Eylemciler farklı bölgelerdeki bazı kasabalarda da zafer kazandılar. Hükümet 10 Mayıs'ta Nanterre'i tekrar açarak bir iyi nitet gösterisi yapmak istedi. O akşam on binlerce eylemci Latin Kanadına, Sorbonne'u kuşatmış polislerin karşısına çıktı. Akşam dokuz sularında bazı eylemciler barikatlar yapmaya başladı. Gece yarısı, üç öğrenci ve üç öğretmenin oluşturduğu bir delegasyon Paris Akademisi rektörüyle görüştüler, fakat rektör Sorbonne'un açılacağı sözünü verirken 3 Mayıs'ta tutuklanan öğrencilere dair bir söz vermedi. Sabah iki civarında, CRS'nin (Fransız çevik kuvvet birimi) başını çektiği polis bol miktar biber gazı attıktan sonra barikatlara saldırdı. Çatışmalar çok şiddetliydi ve iki tarafta da yüzlerce yaralı bıraktı. 500'den fazla gösterici tutuklandı. Latin Kanadında, pek çok kişi eylemcileri evlerine kabul ederek ve onları polisin attıkları biber gazından korumak için sokağa su dökerek eylemcilere sempatilerini gösterdiler. Bütün bu olaylar, ve özellikle baskı güçlerinin vahşeti, yüz binlerce insan tarafından radyodan dakikası dakikasına takip ediliyordu. Sabah saat sekizde radyo bir kasırga vurmuşa dönen Latin Kanadında ‘düzenin hüküm sürdüğünü' ilan ediyordu. 11 Mayıs Cumartesi Paris'te ve bütün Fransa'da öfke devasaydı. Kendiliğinden ülkenin her yerinde sadece öğrencilerin değil başta genç işçiler ve öğrencilerin aileleri olmak üzere farklı kökenlerden yüz binlerce işçinin katıldığı eylemler gerçekleşti. Yer yerde üniversiteler işgal edildi, sokaklarda ve meydanlarda insanlar tartışmaya ve baskıcı güçleri lanetlemeye başlamıştı.

Bu durumla karşı karşıya kalınca başbakan Georges Pompidou akşam, 13 Mayıs Pazartesi'den itibaren polisin Latin kanadından çekileceğini, Sorbonne'un yeniden açılacağını ve hapisteki öğrencilerin serbest bırakılacağını duyurdu.

Aynı gün, (o zamana kadar ‘solcu' öğrencileri lanetlemekten başka bir şey yapmamış olan ve Komünist Parti'ye yakın olan) CGT dahil bütün sendika merkezleri, ve hatta bazı polis sendikaları bile baskıyı ve hükümet politikasını protesto etmek amacıyla 13 Mayıs'ta bir grev ve gösteri çağrısı yaptı.

13 Mayıs'ta ülkedeki her şehir İkinci Dünya Savaşı'dan beri gerçekleşen en büyük eylemlere sahne oldu. İşçi sınıfı kitlesel bir biçimde öğrencilerin yanında yerini almıştı. Sık kullanılan sloganlardan biri, 13 Mayıs 1958'te iktidarı tekrar almış De Gaulle'e karşı "On yıl, artık yeter!" sloganıydı. Eylemlerden sonra hemen hemen bütün üniversiteler, sadece öğrenciler tarafından değil ama aynı zamanda pek çok genç işçi tarafından işgal edilmişti. Heryerde herkes konuşabiliyordu. Tartışmalar üniversiteler ve baskı konularıyla sınırlı değildi. Çalışma koşulları, sömürü, toplumun geleceği gibi sosyal sorunlar ele alınmaya başlanmıştı.

14 Mayıs'tan da tartışmalar pek çok yerde devam ediyordu. Bir gün öncesinin devasa eylemlerinden ve oradan alınan güç ve cesaretten sonra, hiçbir şey olmamış gibi devam etmek imkansızdı. Nantes'da, Sud-Aviation işçileri, en genç işçilerin başını çektiği spontane bir greve gittiler ve fabrikayı işgal etmeye karar verdiler. İşçi sınıfı dizginleri eline almaya başlamıştı...

Dünya genelinde öğrenci hareketi                  

13 Mayıs 1968'deki devasa eylemleri doğuran olaylar zincirini göz önünde bulundurduğumuz zaman, hareketin büyümesinin nedeninin öğrencilerin eylemlerinden çok yetkililerin baskıcı yöntemleriyle fark etmeden ateşi sürekli körüklemiş olmasından kaynaklandığını görebiliriz. Zaten Fransa'daki öğrenci hareketi, Mayıs 68'deki boyutlara ulaşana kadar, özellikle ABD ve Almanya gibi ülkelere kıyasla çok daha ufak ve güçsüzdü.

Bu dönemin en kitlesel, devasa ve önemli hareketinin gerçekleştiği ülke, en büyük dünya gücü olan Amerika Birleşik Devletlerinden başkası değildi. Hatta öğrenci protestolarının kitlesel bir nitelik kazandığı ilk örnek de Kuzey Kaliforniya'daki Berkeley Üniversitesi'nde gerçekleşmişti. Öğrencileri seferber eden ilk nedenler temelde üniversitelerde Vietnam savaşı ve ırksal ayrımcılığa karşı serbest siyasi tavır koyma yanlısı olan ‘konuşma özgürlüğü hareketi' kaynaklıydı. Burjuvazi öncelikle aşırı bir baskıyla karşılık vermişti ve bir üniversitede otarma eylemi yapan öğrencilerin üzerine polisi salarak 800 kişiyi tutuklamıştı. En sonunda, 1965'in başında, üniversite yetkilileri ABD'deki öğrenci hareketinin temel merkezlerinden olacak üniversitelerde siyasi faaliyet yürütülmesine izin verdiler. Aynı zamanda, Ronald Reagan"Berkley'deki düzensizliği temizlemek" sloganıyla, bütün tahminlere rağmen 1965 sonunda Kaliforniya valiliğine seçilmişti.

Öğrenci harekete hızla kitlesel ve devasa boyutlara ulaştı ve ilerleyen yıllarda ırksal ayrım, kadın haklarının savunulması ve herşeyden önce Vietnam savaşına karşı çıkmak konularında radikalleşti. Bir yandan pek çok genç Amerikan öğrenci savaşa gitmekten kurtulmak için yurtdışına çıkarken, ülkedeki üniversitelerin çoğunluğu savaş karşıtı hareketten etkileniyorlardı. Aynı zamanda büyük şehirlerde siyahların yaşadığı gettolarda büyük isyanlar patlak veriyordu (savaşa gönderilen genç siyahların oranı çok yüksekti). 1968'în 23 Nisan'ından 30 Nisan'a kadar New York'taki Kolombiya üniversitesi, yakındaki siyah gettosu Harlem'de yaşayanların desteğiyle, üniversitenin çeşitli akademik bölümlerinin Pentagon'a yardım edişine karşı öğrenciler tarafından işgal edildi. Bu ABD'deki öğrenci hareketinin en yüksek noktalarından biriydi, ve en şiddetli günleri Ağustos sonunda Chicago'da, Demokratik Parti kurultayı sırasındaki gerçek isyanlar sırasında yaşandı.

Pek çok başka ülkede de bu dönemde öğrenci hareketleri baş gösterdi.

Japonya:  1965'ten itibaren, öğrenciler polise karşı çetin kavgalar örgütleyen Zangakuren liderliği altında Vietnam Savaşı karşıtı eylemler gerçekleştiriyordu. 1968'de "Kanda'yı (Tokyo'nun üniversite kanadı) Latin Kanadına çevirelim" sloganını yükselttiler.

Britanya: bu ülkedeki öğrenci hareketi Fransa veya ABD'de olduğu düzeyde olmasa da onun da Ekim 1966 gibi bir tarihte bile Londra Ekonomi Okulunda öğrencilerin yeni yönetici yöneticinin Rhodesia ve Güney Afrika'daki ırkçı rejimlerle bağlarından dolayı protesto etmesi gibi olaylarda ifade buluyordu. Londra Ekonomi Okulu protestolardan etkilenmeye devam etti, mesela Mart 1967'de disiplin cezalarına karşı beş günlük bir oturma eylemi gerçekleşti ve bu ABD'deki örnekleri kopyalayan deneysel bir ‘özgür üniversite'ye yol açtı. 1967 yılının Aralık ayında Regent Caddesi Polyteknik'te ve Holborn Hukuk ve Ticaret Üniversitesinde kurumların karar verme sürecinde öğrenci temsili talep eden oturma eylemleri gerçekleştirildi. Mayıs ve Haziran 1968'de Essex Üniversitesi, Hornsey Sanat Üniversitesi ve Hull, Bristol ve Keele üniversitelerinde protestolar gerçekleşti ve bu protestolar Cryodan, Birmingham, Liverpool, Guildford üniversitelerinde ve Royal Sanat Üniversitesinde de protestolar tetikledi. En görülmeye değer eylemler ise Vietnam Savaşı'na karşı olan yapılan eylemlerdi: 67 Mart ve Ekim ayında, 68 Mart'ında ve en kitlesel olarak Ekim 1968'de farklı kesimlerden öğrenci ve işçilerin bir araya geldiği eylemlerde polisle çatışmalar ve Londra'daki Grosvenor Meydanı önünde tutuklamalar gerçekleşti.

İtalya: öğrenciler Mart ayında pek çok üniversitede, özellikle Roma'da Vietnam Savaşı'na karşı ve üniversite yetkililerinin politikalarına karşı eylemler yaptılar.

İspanya: Mart ayında Madrid Üniversitesi öğrencilerin Vietnam savaşına ve de Frankocu rejime karşı ajitasyonları nedeniyle ‘süresiz' olarak kapatıldı.

Almanya: Vietnam savaşına karşı öğrenci ajitasyonları 1967'de zaten gelişiyordu ve bu durum Sosyal Demokratlar'dan kopmuş aşırı sol SDS'nin etkisini arttırıyordu. Berlin'de aşırı solun lideri Rudi Dutschke'ye medya kodamanı Axel Springer'in histerik propagandasından etkilenin bir genç tarafından düzenlenen silahlı saldırının ardından bu hareket radikalleşti ve kitlesel bir nitelik kazandı. Dikkatler Fransa'nın üzerine çekilmeden önce, birkaç hafta boyunca Almanya'daki öğrenci hareketi Avrupa'daki ülkelerin çoğuna dokunan bir dayanak noktasıydı.

Bu liste açıkça herşeyi kapsamaktan çok uzak. Kapitalizmin merkezinde bulunmayan ülkeler de 1968 hareketlerinin gidişatından aynı şekilde etkilenmişlerdi (Brezilya ve Türkiye'deki öğrenci hareketleri bu hareketlerden bazılarıydı). Mesela Meksika'da yaz sonunda hükümetin 12 Ekim'deki Olimpiyat Oyunları ‘huzurlu' bir biçimde gerçekleştirilebilsin diye birkaç düzine öğrenciyi ölü, yüzlercesini ise yaralı bırakarak Tlatloco'daki öğrenci eylemine saldırmıştı.

Bu hareketleri nitelendirenin ne olduğu net: herşeyden önce, Vietnam savaşının reddi. Fakat mantıksal olarak Hanoi ve Moskova rejimlerinin müttefiki olan Stalinist partilerin bu hareketlerin Kore Savaşı sırasında olduğu başlarını çekmelerini beklemek mantıklı olacakken, 68'de durum hiçbir şekilde böyle değildi. Tam tersine, bu partilerin eylemlerde hemen hemen hiçbir etkinlikleri olmadı ve çoğu zaman bu hareketlere tamamen karşıydılar.

1960'ların sonundaki öğrenci hareketlerinin temel özelliklerinden bir tanesi budur ve bu özelliği hareketin gerçek önemini göstermektedir. Gelecek sayımızdaki makalemizde bu durumu daha derinlemesine inceleyeceğiz.

Révolution Internationale                                                 

Enternasyonal Komünist Akım Fransa Şubesi

Mısır: Kitle Grevinin Tohumları

Bu yazı ilk kez Enternasyonal Komünist Akım'ın İngiltere'deki yayın organı World Revolution'ın 304. sayısında basılmıştır.


Senenin başında Mısır pek çok sektöre yayılan bir grevle sarsıldı: çimento fabrikalarında, kümes hayvanı çiftliklerinde, madenlerde, otobüs ve demiryollarında, sağlık sektmründe ve herşeyden önce dokuma sektöründeki işçiler hızda düşen gerçek maaşlara ve ödenek kesintilerine karşı bir dizi yasa dışı grev örgtlediler. Bu mücadelelerin militan ve spontene niteliğini, hareketi tetikleyen mücadelenin patlak verdiği Kahire'nin kuzeyindeki Malhalla al-Kubra'nın büyük Misr Eğirme ve Dokuma fabrikasına bakınca kolaylıkla görülebilir. Aşağıdaki alıntı Joel Beinin ve Hossam el-Hamalawy tarafından yazılıp Çevrimiçi Orta Doğu Raporu'nda ve libcom.org internet sitesinde yayınlanmıştır ve fabrikada çalışan Muhammed Attar ve Sayyid Habib adlı iki işçiyle yapılan röportahlara dayanmaktadır.

"Malhalla al-Kubra Misr Eğirme ve Dokuma fabrikasının 24,000 işçisi, 3 Mart 2006'da başbakan Ahmet Nazif'in yıllık ikramiyelerin sabit 100 Mısır lirasından (17$) iki aylık maaş ikramiyesine çevrildiğine dair yayınladığı kararnameyi görünce çok sevindiler. En son 1984'te yıllık ikramiyeler (75 liradan 100 liraya) artmıştı.

‘Kararnameyi okuduk ve fabrikade bilgiyi yaymaya başladık,' diyor Attar. ‘İronik olarak, hükümet yanlısı sendika yetkililerinin bile haberi kendi başarıları olarak sunmalarıydı'. Şöyle devam ediyor ‘Yıllık ikramiyelerin ödendiği Aralık ayı geldiğinde herkes tedirgindi. Kazıklandığımızı fark etmiştik. Bize sadece o eski 100 lirayı önermişlerdi. Daha doğrusu tam rakamı söylemek gerekirse 89 lira, çünkü vergi kesintilerini ihmal etmemişlerdi.'

Havada bir mücadele ruhu vardı. İki gün içinde işçiler protesto olarak maaşlarını reddetmeye başlamışlardı. Sonra, 7 Aralık'ta, sabah vardiyasından binlerce işçi Malhalla'nın Talat Harb meydanında fabrikanın girişinin karşısında toplanmaya başladılar. Çalışma hızı zaten yavaşlamaktaydı, ama üretim giyim üretiminde çalışan 3,000 kadın işçi çalışma yerlerini bırakıp, erkek iş arkadaşlarının hala çalışmakta olduğu eğirne ve dokuma bölümlerine gidene kadar durmadı. Kadın işçiler: ‘Erkekler nerede? Kadınlar burada!' sloganlarıyla içeri daldılar. Utanan erkek işçiler bunun üzerine greve katıldı.

10,000 civarı işçi, kendilerine verilen ikramiye sözleinin tutulması isteyerek ‘İki ay! İki ay!' diye haykırarak meydanda toplandılar. Karalara bürünmüş çevik kuvvet polisi fabrikanın ve şehrin etrafını sardı, fakat protestoyu bastırmak için harekete geçmedi. ‘Ne kadar kalabalık olduğumuzu görünce çok şaşırdılar', diyor Attar. ‘Akşama veya bir sonraki güne dağılmamızı umuyorlardı'. Güvenlik güçlerinden cesaret alan fabrika yönetimi 21 günlük ücret ikramiyesi teklif etti. Fakat Attar'ın gülerek hatırladığı üzere ‘Kadın işçiler neredeyse yönetimden pazarlık için gelen temsilciyi ikiye böleceklerdi'.

Sayyid Habib, akşam olduğunda erkek işçilein kadın işçileri eve gitmeye ikna etmekte çok zorlandığını söylüyor: ‘Kalmak ve burada uyumak istediler. Onları evlerine, ailelerinin yanına gidip sabah dönmeye ikna etmek saatler aldı'. Gülümseyen Attar ekliyor: ‘Kadın işçiler erkeklerden daha militandı. Güvenlik güçleri sürekli onları korkutmaya çalışıp tehditler savurdular ama onlar direndi'.

Sabah namazından önce, çevik kuvvet fabrikanın kapılarından içeri daldı. Attar ve Habib'in de içinde bulunduğu yetmiş işçi kendilerini fabrikaya kilitlemişlerdi. ‘Devlet güvenlik görevlileri bize az kişi olduğumuzu ve dışarı çıkmamızı söylediler' diyor Attar. ‘Ama içeride kaç kişi olduğumuzu bilmiyorlardı. Onlara yalan söyledik, içeride binlerce kişi olduğumuzu söyledik'. Attar ve Habib aceleyle yoldaşlarını uyandırdılar ve işçiler birlikte demir varillere vurarak yüksek ses çıkartmaya başladılar. ‘Şehirdeki herkesi uyandırdık. Cep telefonlarımızda kontör kalmayana kadar dışarıdaki ailelerimizi ve arkadaşlarımızı arayıp pencerelerini açıp güvenlik güçlerinin izlediklerini bilmelerini sağlamalarını istedik. Tanıdığımız bütün işçileri arayıp hemen fabrikaya gelmelerini söyledik.'

O arada polis fabrikanın suyunu ve elektriğini kesmişlerdi. Devlet görevlileri, şehir dışından gelen işçilere fabrikanın elektrik arızası nedeniyle kapandığını söylemek için tren istasyonlarına giditmişlerdi. Fakat oyunları sökmedi.

‘20,00'den fazla işçi geldi' diyor Attar. ‘Devasa bir gösteri yaptık ve patronlarımız için cenazeler sahneledil. Kadın işçiler bize yiyecek ve sigara getirdi ve eyleme katıldılar. Güvenlik müdahale etmeye cesaret edemedi. Yakındaki okullardan ilköğretim ve lise öğrencileri grevcileri desteklemek için sokaklara döküldü'. Fabrika işgalinin dördüncü gününde hükümet yetkilileri 45 günlük ikramiye önerip fabrikanın özelleşmeyeceği konusunda güvence verdiler. Grev durduruldu, hükümet kontrolündeki sendika federasyonu da Misr Eğrime ve Dokuma işçilerinin izinsiz eylemlerinin başarısından dolayı küçük düşmüş oldu." (http://libcom.org/library/egyptian-textile-workers-confront-new-economic...)

Mahalla'daki zafer, pek çok farklı sektördeki işçilerin mücadeleye girmelerine ilham verdi, ve hareketin şiddeti hafiflemiş değildi. Nisan ayında Mahalla işçileri ve devlet arasındaki çatışma tekrar yüzeye çıktı. İşçiler Kahire'ye, Genel Sendika Federasyonu'nun başıyla ücret talepleri pazarlık etmek (!) ve Mahalla fabrikası sendika komintesini Aralık grevi sırasında patronları desteklemekle suçlamak için büyük bir heyet gönderdiler. Devlet güvenlik güçlerinin buna cevabı fabrikayı kuşatma altına almaktı. Buna karşı işçiler greve çıktı ve Ghazl Shebeen and Kafr el-Dawwar adlı iki başka büyük dokuma fabrikası Mahalla'yla dayanışma içinde olduklarını bildirdi. Özellikle Kafr el-Dawwar işçilerinin bildirisi bir hayli ilginçti:

Kafr el-Dawwar İşçileri Ghazl el-Mahalla İşçileriyle Aynı Siperdedir!

Biz, Kafr el-Dawwar'ın dokuma işçileri, sizin, bizimkilerle aynı olan taleplerinizi almanız için sizinle tamamen desteklediğimizi bildiririz. Mahalla işçilerinin heyetinin Kahire'deki Genel Sendika Federasyonu merkezine gitmesini engelleyen güvenlik engellemesini şiddetle lanetliyoruz. Hareketinizi ‘saçmalık' olarak tanımlayan Said el-Gohari'nin Al-Masry Al-Youm'a yaptığı açıklamayı da lanetliyoruz. Size olanları endişeyle izliyor, ve dünden önceki gün giyim-üretim işçilerinin grevi ve ipek fabrikasındaki kısmi grevi desteklediğimizi ilan ediyoruz.

Bilmenizi istiyoruz ki biz Kafr el-Dawwar işçileri ve siz Mahalla işçileriyle aynı yolda yürüyoruz ve ortak bir düşmanımız var. Hareketinizi destekliyoruz çünkü bizim taleplerimizle sizinkiler aynı. Şubat'ın ilk haftasında grevimizin bitiminden beri, fabrika sendika komitemiz grevi başlatan taleplerimizi gerçekleştirmek için uğraşmadı. Fabrika sendika komitemiz çıkarlarımıza zarar verdi ... Sizin maaşlarda yenilik talebinize desteğimizi sunuyoruz. Biz de, sizin gibi, Emek Bakanı'nın taleplerimizi yerine getirip getirmeyeceğini görmek için Nisan sonunu bekliyoruz. Fakat Bakan'a umut bağlamıyoruz, çünkü ne onun ne de fabrika sendika komitesinin herhangi bir şey yaptıklarını görmeik. Taleplerimize ulaşmak için sadece kendimize güveneceğiz.

Dolayısıyla, şunların altını çizmek istiyoruz:

  1. Sizinle aynı gemide yol alıyoruz ve sizinle birlikte aynı yolculuğa devam edeceğiz.
  2. Sizin taleplerinizi tamamen desteklediğimizi ve eğer siz endüstriyel bir eylem yapmaya karar verirseniz, dayanışma eğlemi düzenlemeye hazır olduğumuzu bildiriyoruz.
  3. Suni İpek, El-Bedia Boya ve Misr Kimyasal işçilerini sizin mücadelenizden haber edeceğiz ve dayanışma cephesini yaymak için köprüler yaratacağız. Mücadele zamanlarında bütün işçiler kardeştir.
  4. Devlet sendikalarıyla savaşımızı kazanmak için geniş bir cephe açmamız gereklidir. Bu sendikaları yarın değil bugün devirmeliyiz". (http://egyworkers.blogspot.com/2007/04/blog-post_17.html)

Bu örnek bir bildirge çünkü meslek ve işyeri ayrımlarını aşan gerçek sınıf dayanışmasının temelini, aynı düşana karşı savaşan aynı sınıfın mensupları olma bilincini tamamen gösteriyor. Aynı zamanda devlet sendikalarına karşı mücadele etme ihtiyacına dair çok açık ve net.

Bu dönemde başka yerlerde de mücadele patlak verdi: Giza'daki çöp toplayıcıları şirket bürolarını ücretlerin ödenmemesini protesto etmek için bastılar; Monofiya'da 2,700 dokuma işçisi bir dokuma fabrikasını işgal etti; İskenderiye'de 4,000 tekstil işçisi yönetim bir önceki grevden ücretlerin ödenmesini engellemek isteyince ikinci kez göreve çıktı. Bunların hepsi de yasadışı, resmi olmayan grevlerdi.

Başka hareketi güç kallanarak bastırma denemeleri de oldu. Güvenlik polisi Nagas Hammadi, Helwan ve Mahalla'daki ‘Sendika ve İşçi Hizmetleri Merkezleri'ni kapattı veya kapatmakla tehdit etti. Bu merkezler "bir grev kültürü" yaratmakla suçlanıyordu.

Bu merkezlerin varlığı, açıkça yeni sendikalar kurma çabasına işaret ediyor. Kaçınılmaz olarak, işçilerin sadece açıkça işyeri polisi görevi gördüğü Mısır gibi bir ülkede, en militan işçiler, 1980-82'de Polonya'daki işçilerin yaptığı gibi sorunlarının çözümünün ‘bağımsız' sendikalar olduğu fikrine sıcak bakabilirler. Fakat grevin Mahalla'da örgütlenme biçiminden çok açık bir şekilde çıkan işçilerin meseleyi doğrudan kendi ellerine aldıklarında (doğal olarak yürüyüşler, devasa heyetler ve fabrika kapılarında toplantılar), gücü yeni bir sendika aygıtına verdiklerinden çok daha güçlü olduklarıdı gerçeğidir.

Mısır'da, kitle grevinin tohumları çoktan sadece işçilerin kitlesel ve kendilerinin yaptığı eylemlerinde değil, ama Kafr el-Dawwar işçilerinin bildirgesinde yansıyan sınıfsal bilinç düzeyinin yüksekliğinde de gözle görülebilir vaziyete gelmişlerdir.

Şu an itibariyle bu olaylar ve İsrail'de, rıhtım işçileri, kamu işçileri ve en son öğretmenlerin ücret artışı için yürüttüğü grevler, ve eğitim ücretlerinin artışı yüzünden gösterilerde polisle yüzleşen öğrencilerin mücadelesi, İran'da Bir Mayıs'ta resmi hükümet gösterilerini hükümet-karşıtı sloganlarıyla dağıtan veya yasak izinsiz eylemlere katılan ve ciddi polis baskısıyla karşılaşan binlerce işçinin mücadelesi gibi Orta Doğu'nun emperyalist bölünmelerinin farklı parçalarındaki diğer mücadeleler arasında bilinçli bir bağlantı mevcut değil. Fakat bu hareketlerin işçilerin kendileri tarafından gerçekleştirilmesiyle dikkat çeken doğal niteliği ayı kaynaktan, sermayenin işçi sınıfını bütün dünya sefalete sürüklemesinden geliyor. Bu bağlamda bu mücadeleler, milliyetçilik, din ve emperyalist savaş duvalarının karşısında işçi sınıfının gelecek enternasyonalist birliğinin tohumlarını taşıyor.

Pakistan ve Bhutto suikasti

Benazir Bhutto suikastinden iki hafta sonra, devlet başkanı Müşerref "Pakistan parçalanma sınırında değildir" dedi. Pakistan'ı sekiz yıl boyunca askeri bir diktatör olarak yönettiktn sonra bir anda medeni bir başkanına dönüşen Müşerref, ülkenin parçalanması ihtimaliyle ilgili yorum yapıyordu. Soruyu ‘hayır' diye yanıtlasa da, bize "Pakistan Lübnan değildir" dese de ve BM'nin suikastı incelemesine ihtiyaç duymasa da, yine de ülkenin parçalanması ve Lübnanlaşması ihtimali devlet başkanı tarafından ortaya atıldı.

Suikast, kim gerçekleştirmiş olursa olsun, açık bir şekilde hakim sınıfın siyasetini nasıl yürüttüğünü ve farklılıkları nasıl çözdüğünün bir örneği. Fakat, bu olay bu kadar dramatik koşullar altında gerçekleşmeseydi ve kurbanlarının temeli toplum geneli ve özellikle işçi sınıfı olacak bir karmaşa ortamına yol açmasaydı, burjuvazi için sadece ikincil bir mesele olacaktı.

Daha önce İngiltere'de doksanlarda Major hükümetimde Devlet Savunma Sekreteri olarak görev yapmış İngiliz politikacı ve yorumcu Michael Portillo'nun, cinayeti Pakistan'da Batı'nın politikalarını suikaste uğraması olarak niteleyen yorumu da bir o kadar dramatikti. Peki kimdi bu istikrarlı, ılımlı, demokratik ve "teröre karşı savaş"ta güvenebilir bilir bir Pakistan umudu olarak nitelendirilen kişi? Sindh'li Bhutto feodal hanedanlığının başı ve dolayısıyla Pakistan Halp Partisi'nin lideri, görevi sürdürdüğü iki dönem başarısızlık ve skandallarla son bulan bir eski bir başbakan, ülkeye sadece yolsuzluk suçu affedilince geri dönebilen birisinin demokrasinin kurtarıcısı olması pek muhtemel değildi. Fakat PHP seçimleri kazanacak gibi gözüküyordu ve ABD ve İngiltere onun Müşerref'in zayıflayan otoritesini destekleyeceğini ve batı yanlısı hükümete demokratik bir yüz vereceğini umuyorlardı. Suikastin sonrasında PHP taraftarları bulabildikleri herşeyi yapmaya başladılar, öte yandan sayıları son üç ayda yirmiye intahar bombalamaları da durmadan devam etmekteydi. PHP bu ay ertelenen seçimlerde sempati oyu alabilecek olsa da, parti Benazir Bhutto olmadan oynaması gereken rolü oynayacak sağlamlığa sahip değil ve onun ondokuz yaşındaki oğlu Bilawal'ı başkanlığa, hükümete yatırım bakanlığı yaptığı zamandan kalan takma adıyla "Bay Yüzde On" olarak bilinen Bhutto'nun dul eşi Zadari'yi de başkan vekilliğine getirmekle yetinmek zorunda galdılar. Öteki prestijli muhalefet lideri Pakistan Müslüman Birliği'nden Nawaz Şerif ise Müşerref'le çalışmayacağını açıkladı ve şu anda ABD ile yakın ilişkilere karşı bir kampanya yürütüyor.

Pakistan hiçbir zaman tutarlı bir devlet oluşturamadı

1947'de kurulan Pakistan, Punjabiler, Sindhler, Pakthunlar, Baloch ve Mohajir gibi etnik ve kabilesel rekabetlerinin sadece İslam dininin birleştirdiği bir mozaiğidir. Pakistan devleti hiçbir zaman bu topluluğu gerçekten kontrol etmeyi başaramadı. Federal olarak yönetilen ve mahremiyetlerinin tecavüz edilmesine hiç tahammülleri olmayan kabilelerin kendi cephaneliklerinin bulunduğu kabile alanları, İngiliz yönetiminden beri girilmez nitelikteler. Hatta ordu 2001'de kabile alanlarına girmeye cürret edene kadar, Müşerref en az miktarda da olsa istikrar sağlamak için farklı İslamcı partiler arasında bir antlaşma sağlamaya sağlamaya çalışmıştı: "İslamabad'da bizi desteklerseniz ve kendi bölgelerinizi yönetmekte özgür olursunuz". İstihbarat teşkilatlarıyla İslamcılar arasında net bir çizgi çemek çok zor. Pakistan İstihbarat Teşkilatı (Inter Services Intelligence - ISI) Taliban'ı, Afganistan'da iktidarı alana kadar eğitmiş ve silahlandırmıştı ve şu anda Taliban'la, hatta El Kaide'yle bağları olduğunu varsaymak için her türlü nedene sahibiz.

SSCB 1979'da Afganistan'ı işgal etmeden önce bile, ABD Rusları kanlı bir savaşa çekmek için karşı bir dizi "özgürlük savaşçısı"nı silahlandırmış ve kullanmıştı. Pakistan, ABD'nin emellerinde, o dönemin yanında allahın yanı sıra ABD'nin verdiği Stinger füzeleri de olan (!) Taliban'a ve diğer "özgürlük savaşçıları"na gönderilen para ve silahlar Pakistan istihbarat teşkilatının elinden (kârlı bir biçimde) geçtiği için, önemli bir rol oynadı. SSCB'nin çöküşünün ardından, ABD'nin Afganistan'a pek ilgisi kalmamıştı, fakat 11 Eylül saldırılarından sonra durum radikal olarak değişti ve ABD eski müttefikleri Taliban ve El Kaide'yi avlamaya girişti. Pakistan kendisini imkansız bir durumda bulmuştu. Bir yandan Amerika'nın itibarına ve ordusuna bağlılığı yüzünden İslamcı müttefiklerine karşı dönmek durumda kalmıştı, fakat öte yandan Hindistan'a karşı verdiği bitmeyen savaşta İslamcıları kullanmaya devam etmeye çalışmaktaydı. Pakistan'ın Taliban'la iyi ilişkileri vardı ve Afganistan'a Hindistan'la arasındaki Kaşmir üzerine anlaşmazlıkta elini güçlendirmek için ihtiyacı vardı. Fakat Pakistan, Amerikan işgal planı için hayati önemdeydi ve neticede ABD'yle işbirliğinden başka çare kalmammıştı: Pakistan ordusu elli yıldır ayak basmadığı kabile alanlarına, orada faaliyet gösteren El Kaide'ye karşı savaşmak için girmek zorunda kalmıştı. ABD, Afganistan ve Irak'taki asker