2012 - Temmuz

Attac, Egemen İdeolojinin Tuzağına Uygun Hareket Ediyor

Genç kuşak dünyanın çeşitli bölgelerinde, içinde bulundukları koşullar karşısında kızgınlıklarını dile getirerek, örneğin aralarındaki kitlesel işsizliği, tehlikeli iş şartları için ödenen az ücretlere karşı protosto ederken, çeşitli bilgisayar sayfaları ve medyada giderek daha fazla kapitalizm yıkılmadan başka bir dünya mümkün gibi yeni çözümler duyuyor ve okuyoruz.

Bu sistemde 'gerçek demokrasi' mümkün“ (Attac sitesinden).

Tam açık olmasa da Attac 2006'dan beri işsizliğin ve kötü sartların aşılabileceğinin mümkün olabileceğini ilan ediyordu (Attac'ın 2006'da CPE'ye karşı mücadelesinde dağıttığı bildirilerinde böyle yazıyordu).

Her şeyden önce Attac şimdi mali sermayenin sorumsuz egemenliğini ve politik liderlerinin karmaşıklığını teşhir etmektedir.

Attac krizi asıl sorumlular, özellikle mali sermaye ve bankaların ödemesi gerektiği talebini, hatta bugün krizde olmadığımızı, aksine güçlü bir aldatma manevrası altında olduğumuzu iddia ediyor.

Bununla Attac bu sömürü sisteminin insanlığa yalnızca daha fazla yoksulluk ve barbarlık sunduğunu, kapitalizmin atlatılamaz ekonomik krizinin varlığını inkar ediyor.

Kısacası Attac gerçek kapitalist demokrasilerde, şayet bütün dünya yurttaşları barışçıl bir şekilde Attac'ın çözümünü uygularlarsa, insanca yaşanabileceği hayalini yaymaktadır.

BugünAttac'ın bu reformist ideolojisi, İspanya'daki Öfkeliler Hareketi içinde, 2006'da Fransa'da olduğu gibi oldukça yaygın.

O, genç kuşağın kapitalizmin iflas ettiği noktasında bilinçlenmesini ve bizi bu sistem içinde zorunlu olarak işsizlik ve müşküllüğün olmayacağına inandırmak istemekle karartmayı hedeflemektedir.

Banka ve pazarların zulmüne karşı, bu egemen olma mücadelesi de her şeyden önce toplumsal örgütlenme ve politik isteğe bağlı“ (Attac bildirisi).

Tabii ki, görünüşte bu radikal iddialar, dünyayı değiştirmek isteyen ve gerçek devrimci perspektif arayışı içinde olan, bir çok genç işçinin sempati ve ilgisini çekiyor.

Bunun için Mart 2006'da bizim görüşümüze göre ve hala geçerli nedenleri olan bir makaleyi tekrar yayınlıyoruz.

Attac Ne İçin Var

« Association pour une taxation des transactions financières pour l’aide aux citoyens » (ATTAC), 1999'da Le Monde diplomatique, Alternative économique, FSA, der Bauernverband, Handwerker der Welt,vs. gruplarından insanların bir araya gelmesiyle kuruldu.

Attac bu arada 50'den fazla ülkede faaliyet gösteriyor ve özellikle büyük enternasyonal konferansların tribünlerinde, zarar gören komşu ülkeleri savunarak, daha çabuk ünlenmekte; örneğin: 1999 Seattle'da ve birçok ülkede birçok foruma katılarak (Porto Alegre,Genua,Paris vs.)

Attac kendini, geleneksel politik partilerden farklı olarak, bilim adamları ve ekonomide çalışan komisyonlar ile birlikte,''başka bir dünya mümkün'' sloganı altında alternatif bir güç olarak göstermek istiyor.

Ekonomik kriz nedeniyle sallanan dünyada Attac, büyük bir ciddiyetle dünyanın değişebileceği ve adaletli olunabileceği çözümünü öneriyor.

Attac, sol partilere olan güvenlerini kaybetmiş bir çok dürüst insanı harekete geçiriyor.

Liberation gazetesine göre dünya, soğuk savaştan sonra, Attac'ın politik bir güç olması için her türlü kılıfa sahip.

Attac medya tarafından yeterince allandı pullandı. Bugün artık onun fikirlerine toslamadan hiç bir sosyal sorunla uğraşılamıyor.

Attac, Fransada'ki Avrupa Anayasası için yapılan refaranduma bir defa için ''hayır'' kampanyasına aktif katılımından dolayı oldukça göze çarptı ve 2006'da defalarca açık kitle toplantılarında ve CPE'ye karşı öğrenci hareketleri gösterilerinde hep öne çıktı.

Attac ne öneriyor?

Bakalım Attac ''neoliberalizme'' karşı ne öneriyor.

Attac bugün kapitalizmin bir krizi içinde olmadığımızı aksine ''muhafazakar devrim''lerin işsizlik ve yoksulluktan sorumlu olduğu düşüncesinde.

Attac, İspanya için iki geleneksel partinin PP ve PSOE dışında ''doğrudan demokrasi''den yana bir tavır alıyor.

Ona göre ultra liberal politikaların yönelimi, sosyal yaşamın kötüleşmesiden sorumlu.

Attac'a göre kapitalizm iyi durumda; yalnızca, yeni iş alanları oluşturma kapasitesi varken, sosyal hakları yok etmeye eğilimli ultra liberalizme karşı mücadele etmek ve ''sınıf kazanımları''nın yok edilmesini engellemek yeterli.

Başka kelimelerle kapitalizmi yönetebilmek için, başka politik imkanlarla, bu radikal davranıştan kaçınmak ve 30 yıl önce hakim olan refahı geri getirmek mümkün.

Yani kapitalizme karşı mücadele etmek zorunlu değil, aksine neo liberalizme karşı sosyal reformlar önerilerek sistem içinde yaşanabilecek iyileştirmeler yeterli.

İşsizliğe karşı mücadelede Attac ne öneriyor?

  • iş bulmada halkın birey ve kolektif ihtiyaçlarına duyarlı olmak,

  • iş süreleri kısaltığında fazla kazancın çalışanlar arasında paylaştırılmsı,

  • Avrupa'da milyonlarca işyeri yaratabilmek için Tobin-vergilendirilmesinin getirilmesi
     

Bu öneriler hakkında tutumumuz ne olmalı?

İlk önce kapitalistler neden halkın ihtiyaçlarına uygun yeni işyerleri açma düşüncesine gelmediler diye sorulabilir. Fakat Attac bu soruyu kendisi cevaplıyor:

Eğer toplumda,cevap verilmeyen büyük bir ihtiyaç varsa ve bunu tedarik etmek için milyonlarca iş yeri oluşturulabiliniyorsa (.....) özel şirketler bu tür iş akitleri nedeniyle işçi almıyorlar, aksine onlara gelen veya düşünülen ihtiyaçlar nedeniyle alıyorlar.

Attac'a göre ''pazar despotluğu'' bir ''ev ekonomisi'' ile sınırlandırılmalı ve Avrupa bankaları tarafından dikte ettirilen neoliberal çerçeveden radikal bir geri dönüş ortaya koymalı.

Attac'a göre büyüyen arz, büyük bir işgücü rezervini ortaya koyan umumi menfaatlere göre yapılmalı.

Böyle bir öneri Attac'ın, neoliberal politikaların ana sebebinin kapitalistlerin kar elde etmek olduğunu kanıtlayabilmesi için, entellektüel ve akademisyenlerin bu çalışmasını tekrar ele almak zorunda kalması hayret verici... Fakat bu, kapitalizm var olmaya başladığından bu yana başka türlü değildi.

Kapitalizm her zaman işgücüne mümkün oldugu kadar az ücret öder; bu genel olarak toplumun değişik yaşam alanları, eğitim ve sağlık gibi kamu sektörlerinde çalışanların ücretleri için de geçerlidir.

Ve bugün krizin giderek derinleştiği dünyada, bütün ülkeler dünya pazarında güçlü olabilmek için ücretleri daha fazla aşağıya çekiyor.

Attac, ''neoliberalizme'' karşı mücadeleye çağırırken, işgücünün sömürüsüne dayalı kapitalizmin, şimdiki şartlarda kar peşinde oldugu gerçekliğini gizlemektedir.

Yani söz konusu olan sistemin bir krizi, bu suretle giderek görünür olan ücretli işten korkması ve ''neo liberalizim'' tarafından kapitalizmin ''kötü'' yönetilmesi değil.

''İş saatlerinin kısaltılması'' konusuna gelince, bu işçilerin kendi yaşam tecrübeleriyle görebilecekleri, sol partilerin bir polikası.

35 saatlik iş haftası her şeyden önce sömürünün artması, sabit iş zamanının yükselmesi, iş ritminin yoğunlaşması ve ücretlerin donması anlamına geliyordu.

Tobin-vergilendirmesine gelince, bu Attac'ın hobisi.

Bununla bize, egemenlerin söz sahibi olduğu bu dünyada, zenginlerin cebinden alıp fakirlere verilebilme imkanı olduğunu yutturmaya çalışıyorlar.

Atttac, kapitalist düzeni savunuyor

Bu perde çekme konuşması yardımı ile Attac bizi 'iyi' ve 'kötü' kapitalizmin olduğuna; ki bu nedenle 'iyi' kapitalizmin işçi sınıfını sömürmesine rağmen ''hümanist'' ve insan yaşamı ve çevresini düzeltmeye daha çok uğraştığına dair inandırmak istiyor.

Attac yalnızca sermayenin bütün sol gevezeliklerinin yeni bir eserini sunuyor, kapitalist toplumu değiştirmek isteyen şeylerin dışında her şeyi, aksine işçi sınıfının kapitalizmi ve devletini güçlendirecek tedbirleri kabullenmeye zorlanmasını istiyorlar.

Attac, 1970'lerde solun yaptığı gibi, devlet denetimi altında zenginliklerin adaletli bir şekilde paylaşılmasını talep ediyor.

İşsizlik karlılığın artırılabilmesi için, işçilerin durumunun kötüleştirilmesinde milyarderlerin elinde bulunan bir araç.

Eğer bütün ülkelerde devletler sosyal hakları etkili bir şekilde kısıyorsa, sol partilerin ve Attac'ın bizim kafamıza sokmak istediği olmaz çünkü milyarderlerin tahakkümü altında bulunuyor, aksine çünkü fazla üretim krizi bir vicdanlı sosyal barış için, azami sosyal sınırı muhafaza etmeyi imkansız kılıyor.

Gerçekte ise devlet, sosyal hakların kısıtlanması, işyerlerinin sınırlanması, özellikle meslek ve sağlık sorunları söz konusu olduğunda, yaşam koşullarına karşı sadırıların başını çekiyor.

Devlet gerçekte ne olduğunu giderek daha fazla gösteriyor: toplumsal ilişkileri muhafaza etmek ve sömürücü sınıfların çıkarlarını savunmak için varolan bir araç.

Attac, sermayenin sol partilerinin işlemiş oldugu bu konuları tekrar ele almakla, egemen sınıfın hizmetine koşuyor.

İşçi sınıfı dünyadaki durumun gerçekliği üzerine giderek daha fazla kurcalayıcı sorular sordukça, mücadele eden işçilere özellikle genç kuşağa cevap vermek için Attac'ın plana dahil olması tesadüfi değil.

Bütün bu sistemin eksikliklerine verilen sözde yığınla ''cevaplar'', yalnızca dünyadaki barbarlığı ve yoksulluğu ortadan kaldırabilecek tek gerçek perspektifi ve kapitalizmin üstesinden gelinmesini gizlemeye hizmet etmektedir.

Gençler bugün dünyanın her tarafında, sistemin önünde duran işsizlik ve genelleşen yoksulluğun, kapitalizmin ''gelecek yok'' çıkmazının bir ifadesi olduğunu kavramaya başladı.

Yoksulluğu, işsizliği, savaş barbarlığını ortadan kaldırabilecek tek devrim, kapitalizmi ortadan kaldırmayı, sınıfsız ve sömürüsüz yeni bir toplumu kurmayı önüne hedef olarak koyan işçi sınıfının dünya devrimidir.

Sandrine

Tags: 

Rubric: 

Demokrasi Yalanı

Açık Mücadele Dönemleri Haricinde Proletaryanın Örgütlenmeleri (İşçi grupları, Hücreler, Çevreler, Komiteler)

(Bu metin EKA'nın Belçika Şubesi Internationalisme'nin Şubat 1980'deki 3. Kongresi'nde kabul edilen yönelim metninden derlenmiştir)

Açık mücadele dışındaki dönemlerde ne yapmalı? Grev bittiğinde nasıl örgütlenmeliyiz? Gelecek mücadelelere nasıl hazırlanmalıyız?

Bu soru ve işçi sınıfının küçük azınlıklarını tekrar toparlayan komitelerin, çevrelerin, hücrelerin, ve benzerlerinin varlığı ile ortaya çıkan sorunlara cevap olarak vereceğimiz hazır tarifler yok. Devrimci proleterler olarak ne mücadele eden işçilere ahlaki dersler verebiliriz (‘böyle ya da şöyle örgütlenin’,‘kendinizi feshedin’,‘bize katılın’) ne de onları demogojik olarak göklere çıkartabiliriz. Bunlar yerine bizim kaygımız şudur: bütün sınıfın bir parçası olarak proletaryanın bu militan azınlık suretlerini anlamak. Eğer onların yerini genel sınıf mücadelesi hareketi içerisinde düşünürsek; şayet onları kesin bir biçimde sınıflar arasındaki bu mücadelenin farklı dönemlerinin güçlülükleri ve zayıflıkları ile ilişkilendirirsek, ancak o zaman onların ne tür bir genel ihtiyacın cevabı olduğunu anlayabiliriz. Ne siyasi olarak onlarla kesin olmayan bağlantıları sürdürerek, ne de kendimizi katı şemalara hapsederek onların olumlu görünümlerinin ne olduğunu ve onları bekleyen tehlikelerin neler olduklarına işaret edebiliriz.

Çöken kapitalizmde işçi mücadelesinin özellikleri

Anlama yönündeki ilk kaygımız, bu problemi genel olarak, içerisinde bulunduğumuz tarihsel şartları hatırlayarak ele almak gerektiği üzerinedir. Kapitalizmin çöküş evresinde, tarihsel dönemin (toplumsal devrimler döneminin) doğasını ve sınıf mücadelesinin niteliklerini hatırlamalıyız. Bu analiz esastır çünkü bu şekildeki bir dönemde varolabilecek sınıf örgütü tipini bizlerin anlayabilmesine izin verir.

Detaya girmeden önce, örgütlü kalıcı bir güç olarak ondokuzuncu yüzyılda varolan proletaryayı hatırlayalım. Proletarya, kendisini reformlar için iktisadi ve siyasi mücadele yoluyla bir sınıf olarak birleştirmişti. Kapitalist sistemin gelişen karakteri proletaryaya burjuvazi üzerinde basınç kurmasına ve bunun için sendika ve partilerde gruplaşmasına izin veriyordu.

Kapitalizmin çöküşü döneminde, sınıfın örgütlenme nitelikleri ve biçimleri değişti. Proletaryanın yarı-kalıcı bir seferberliği onun acil ve siyasi ihtiyaçları çevresinde artık ne mümkündü, ne de geçerliydi. Bundan böyle sınıfın kalıcı organları, mücadele dönemi hariç varolamayacaktı. Bu tarihten itibaren bu birleştirici araçların işlevi baistçe proletaryanın yaşam koşullarını (çünkü uzun erimli bir iyileştirme mümkün değildi, çünkü tek gerçekçi cevap devrimdi) 'iyileştirme'yle sınırlandırılamıyordu. Onların görevi iktidarı ele geçirmek için hazırlanmaktı.

Proletarya diktatörlüğünün birleştirici araçları işçi konseyleridir. Bu organlar, eğer proletaryanın öz-örgütlülüğüne götüren bütün bir süreci anlayacaksak, netleştirmemiz gereken birçok karakteristiği barındırmaktadır.

Böylece, açıkça konseylerin işçi sınıfı mücadelesinin doğrudan bir ifadesi olduklarını göstermeliyiz. Onlar kendiliğinden (ama mekanik olmayan) bir şekilde bu mücadelenin içerisinden yükselirler. Bu nedenle konseyler mücadelenin gelişimi ve olgunluğu ile yakından ilintilidir. Onlar gücünü ve canlılığını buradan alırlar. Onlar basit bir güç 'delegasyon'u ya da bir parlamento taklidi değil, gerçekten bütün işçi sınıfının ve onun gücünün örgütlü ifadesidirler. Görevleri, toplumsal gruplaşmaların bir nispi temsilini örgütlemek değil, pratik olarak proletaryanın istencini gerçekleştirmesini sağlamaktır. Bütün kararların alınması bu yolla olur. Bu sebepledir ki; işçiler konseylerdeki geri çağrılabilir delegelerin kontrolünü genel kitle meclisleriyle sağlarlar.

Sadece işçi konseyleri acil mücadele ve nihai amaç arasındaki yaşayan kimliği uygulayabilme kapasitesine sahiptir. Acil çıkarlar ve siyasi iktidar için mücadele arasındaki ilişkide, konseyler devrim için maddi ve öznel temeli pekiştirirler. Onlar mükemmel bir şekilde sınıf bilincinin çetin sınavını teşkil ederler. İşçi sınıfının konseyleri meydana getirmesi basit bir örgütlenme sorunu değil, mücadelenin gelişiminin ve sınıf bilincinin ürünüdür. Konseylerin ortaya çıkışı, ara organların örgütsel reçetelerinin, önceden hazırlanan yapılarının bir ürünü değildir.

Fabrika ve sınırların ötesinde, daha bilinçli uzantı ve mücadelelerin merkezileşmesi yapay ve iradeci olamaz. Bu fikrin doğruluğunu görmek için, Almanya Komünist İşçi Partisi'nin 1920'lerde kurulan işçi birlikleri1 deneyimini ve onun mücadele geri çekilme dönemindeyken 'fabrika örgütleri'ni yapay olarak birleştirme ve merkezileştirme girişimini hatırlamak yeterlidir.

Konseyler sadece kalıcı, açık mücadele mümkün iken, mücadeleye işçilerin artan sayıda katılımının bir simgesi olarak varolmaya devam edebilir. Onlar ortaya çıkışı esasında mücadelenin ve sınıf bilincinin gelişiminin bir işlevidir.

Köprü kurma girişimleri

Ancak bizler henüz işçi sınıfının kendisini işçi konseylerinde örgütlemesine olanak sağlayan bir açık mücadele döneminde, bir devrimci süreçte değiliz. Proletaryanın konseyleri meydana getirmesi somut (krizin derinliğinin, tarihsel dönemin) ve öznel (mücadelenin olgunluğu ve sınıfın bilinci) koşulların ürünüdür. O bütün bir öğrenme döneminin olgunlaşmasının, örgütsel olduğu kadar siyasi bir mayalanmanın ürünüdür.

Bu olgunluğun, bu siyasi mayalanmanın, iyi tasarlanmış düz bir hatta gelişmediği konusunda bilinçli olmamız gerekiyor. Bu süreç kendisini bunun yerine zorlayan, düzensiz hareket içerisinde ateşli, atılgan, kafası karışmış bir süreç olarak ifade ediyor. Bu süreç devrimci azınlıkların aktif katılımını gerektiriyor.

Bu gerçeklikten ayıksılaşmış soyut ilkeler, önyargılı planlar ya da iradeci şemalar ile mekanik olarak hareket edemediği için, proletarya birliğini ve bilincini acılı bir hazırlıkla biçimlendirmek durumundadır. Önceden kararlaştırılmış bir günde bütün güçlerini toparlayamayacağı için, savaş döneminin kendisinde kendi sınıfını birleştirir. 'Ordu'sunu kendi çatışmasında oluşturur. Ancak mücadele döneminde sınıfının daha mücadeleci unsurları, daha dirençli bir öncülüğü örgütler. Bu unsurlar kendilerini devrimci örgütte toparlamak zorunda değildir (çünkü belli dönemlerde hemen hemen bilinmemektedir). Bu mücadeleci azınlıkların proletarya içerisinde ortaya çıkışı, açık mücadelelerden önce ya da sonra, anlaşılmaz ve yeni bir fenomen değildir. Bu mücadelenin, sınıf bilincinin gelişiminin eşit olmayan ve heterojen, düzensiz karakterini ifade eder. Tarih boyunca, mücadelenin arttığı ama devrimci bir döneme daha evrilmediği dönemlerde aynı zamanda mücadelenin gelişimi ile devrimci azınlıkların bir desteğinin ve işçi sınıfını öncü biçimde yeniden gruplaştırmaya çalışan komitelerin, hücrelerin, çevrelerin, ve benzerlerinin ortaya çıkışlarına tanıklık ettik. Yeniden toparlanmanın tutarlı siyasi kutbunun gelişimi ve işçi sınıfının kendisini sendikalar dışında örgütlemeye çalışması eğilimi aynı mücadele olgunluğunun konusudur.

Bu komite, çevre, ve benzerlerinin ortaya çıkışı gerçekte mücadelenin içerisindeki bir gerekliliğe cevap verirler. Eğer bazı mücadeleci unsurlar, mücadeleden sonra birarada kalma ihtiyacı duyarlarsa, onlar bunu kendiliğinden biçimde 'birlikte hareket etme'ye devam etmek (olası yeni bir greve hazırlık) ve (siyasi tartışma yoluyla) mücadelenin derslerini çizebilmek için yapıyorlardır. Bu işçilerin karşısına çıkan problem, geçmişteki ve şu anda gerçekleşmekte olan mücadele için örgütlenmek olduğu kadar, ortaya çıkan soruları netleştirmek için bir bakış geliştirerek gelecek eylemlilikler için de örgütlenmektir.

Bu davranış sendikaların 'iflası' ve devrimci örgütlerin çok büyük zayıflıklarının yarattığı örgütsel ve siyasi boşluk koşullarında kalıcı mücadelenin olmayışı hissinde anlaşılabilir. İşçi sınıfı kendi tarihsel mücadele yoluna geri döndüğünde, bu boşluk korkusu ile karşılaşır. Bu nedenle, örgütsel ve siyasi boşluk tarafından ortaya çıkan soruna cevap ihtiyacı arar.

Hala kendi işlevlerini açıkça algılayamamış komiteler, hücreler, proleter azınlıklar bu ihtiyaca bir cevaptır. Onlar aynı zamanda bugünkü sınıf mücadelesinin zayıflığının ve sınıfın örgütlülük olgunluğunun bir ifadesidir. Proletaryanın işleyen bütün bir gizil gelişiminin billurlaşması mahiyeti taşırlar.

Bu nedenle bu organları anlaşılması zor, katı bir şekilde sınıflandırılmış bir çekmeceye kilitleyip kaldırmamak için dikkatli olmalıyız. Biz onların ortaya çıkışını ve gelişimini tamamen kesin bir yöntem ile öngöremeyiz. Dahası, kendimizi yanlış ikilemlere sürüklememek için bu komitelerin yaşamlarında farklı anlarda 'eylem ya da tartışma' gibi yapay ayrılıklar koyamayız.

Daha önce de söyledik; bu durum bizi bu yapılara karşı müdahalede bulunmaktan alıkoymamalı ve alıkoyamaz. Bizler aynı zamanda bir canlanma döneminde ya da geri çekilme döneminde olduğumuza bağlı olarak dönemin koşullarındaki evrimlerinin değerini bilebilmeliyiz. Çünkü onlar kendiliğinden doğarlar, mücadelenin acil ürünleridirler ve bu hücrelerin ortaya çıkışı esas olarak (proletaryanın tarihsel gerekliliklerinin temeli üzerinde beliren devrimci örgüt ayrımındaki) konjonktürel sorunların üzerine temellendiği için sınıf mücadelesinin etrafını saran çevreye oldukça bağımlı kalmaktadırlar. Onlar hareketin genel zayıflığı tarafından daha güçlü bir şekilde sınırlandırılırlar ve mücadelenin iniş ve çıkışlarını takip etme eğilimine sahiptirler.

Geri çekilmenin varolduğu mücadele ile enternasyonal olarak sınıf mücadelesinin yeniden canlandığı günümüz dönemi arasındaki bu hücrelerin gelişiminde bir ayrım koymamız gerekiyor. Her iki dönemde de mevcut tehlikelerin benzer niteliklerinin altını çiziyorken, yine de onların evrimini ifade eden dönemde hangi değişimlerin gerçekleştiğini anlayabilmeliyiz.

Sınıfın tek ve aynı zamanda iktisadi ve siyasi olan kalıcı bir örgüt fikri, sonrasında klasik sendikacılığa bir geri dönüş ile sonlanan 'yeni sendikalar' fikrine dönüşme tehlikesini de barındırır. Genel kitle meclisi vizyonu, herhangi bir içeriğin bağımsız bir biçimi olarak, doğrudan demokrasi ve genel güç derdinin yanılsaması aracılığıyla klasik burjuva demokrasisine güvenin tesis edilişi ile sonuçlanabilir. Başlangıçta haklı görürebilecek kafa karışıklıkları olarak öz-yönetim ve üretiminde işçi kontrolü gibi fikirler, 'genelleştirilmiş öz-yönetim', 'komünizm adacıkları yaratmak' ya da 'işçilerin kontrolünde millileştirme' efsanelerinin yaygın destek bulmasına evrilebilir. Bütün bunlar işçilerin güya işten çıkarmalardan ya da 'krizden çıkma' yolu olarak sunulan ulusal dayanışma anlaşmalarına geri dönmelerinden kaçınmak demek olan ekonominin yeniden yapılandırılması planlarına hizmet amaçlı kullanılmışlardır.

Bunu engellemek için gerekenler şunlardır:

  • Fabrikacılık gettosundan öteye geçmek, mücadeleye daha evrensel siyasi bir çatı görünümü vermek için mücadele alanını genişletme isteği. Fabrikalarda mücadeleci öncü işçilerin birliğinin oluşturulması, işçiler tarafından siyasi bir bağımsız mücadelenin gerekliliğinin anlaşılması ve fakrika sınırlarını kırmak için mücadelenin gerekliliğinde ısrar edilmesi;

  • Mücadelenin acil görünümü ile nihai hedef arasındaki bağlantıyı kurma meselesi. Mesela işten çıkarmalara karşı mücadele ile parlamentarizm yanılsamasına karşı tutumun mücadele içerisinde bağdaştırılabilmesi;

  • Gelecekteki mücadelelere daha iyi hazırlanılması; uzun erimli perspektifin gelişimi ve örgütlenme meselesinin görülmesi.

Korporatizm, 'devrimci sendikacılık' ve bu dönemde de varolmaya devam eden dar bir ekonomik alana mücadelenin hapsedilmesi böylesi dönemlerde mevcut olabilecek tehlikelere başka örneklerdir. Ancak gözönüne almamız gereken şey, açık mücadelelerin hem öncesinde hem de sonrasında ortaya çıkan komite ve hücrelerin evrimi üzerine dönemin önemli etkisidir. Dönem, sınıf mücadelesinin mücadeleciliği ve canlanması dönemi ise, bu tür azınlıkların müdahalesi, bizim yaklaşımımızda olduğu gibi farklı bir anlam kazanır. Mücadelenin genel bir geri çekiliş döneminde ise, yarı-sendikalara dönüşebilen, solcuların pençesine düşebilen, terörizm yanılsamasının oluşumuna ve benzeri problemlere elverişli bu tür organların gebe olduğu tehlikelerin de özellikle üzerinde durmamız gerekir. Sınıfın yeniden güçlendiği bir dönemde ise iradeci ve aktivist tehlikelere, ve eski mücadelelerden öncü işçilerin gelecek mücadelelerin grev komiteleri ve benzerlerinin yapılanmalarını oluşturma yanılsamasının getirebileceği tehlikelerin üzerinde durmamız gerekir. Mücadelede bir yenilenme döneminde ise, bizim de ortaya çıkan ve grev, grev komitesi, genel kitle meclisleri gibi çağrılar yapma fikriyle biraraya gelen mücadeleci azınlıklara daha açık yaklaşmamız gerekir.

Bu araçların imkanları

Öte yandan sınıf mücadelesi kazanında komite, hücre ve benzerlerinin yerlerini belirleme, onları ortaya çıktıkları dönemi göz önünde bulundurarak anlamlandırma endişemiz, sınıf mücadelesinin farklı evreleri karşısında aniden tahlilimizi değiştirmemiz anlamına gelmiyor. Hangi an bu komiteleri doğuruyorsa, biliyoruz ki onlar sadece örgütlülüğün olgunluğu ve sınıfın bilincinin aynı anlarına denk gelen bir dinamik içerisinde, genel süreçte oluşuyorlar. Böylesi araçlar sadece genel süreci dondurmamak için, kendilerine içerisinde işleyecekleri genel çerçeveyle uyum sağladıklarında olumlu bir role sahip olabilirler. Bu nedenle, bu yapılar eğer aşağıdaki tuzaklara düşmekten kaçınacaklarsa uyanık olmalıdırlar:

  • grev komitelerinin ya da konseylerinin ortaya çıkış yolunu hazırlayan bir yapıyı tesis ettiklerini sanmak;

  • gelecek mücadeleleri geliştirebilecekleri 'olasılığı'yla yetkilendirilebileceğini zannetmek (bir grevi veyahut bir açık kitle meclisini yapay olarak yaratan ya da bir komiteyi, onlar bu süreçte aktif bir müdahalesi olsa bile, ortaya çıkaran azınlıklar değillerdir.);

  • evrimlerini donduracak ve böylece siyasi kafa karışıklığına mahkum edecek platform ya da ilkeler ya da herhangi bir şey bahşetmek;

  • ara yapılar olunduğu yanılsamasına düşmek, kendilerini sınıf ve bir siyasi örgütlülük arasında sanki tek ve aynı anda birlik olmuş ve siyasilermişçesine ara geçiş olarak sunmak.

Bu nedenle bizim bu azınlık araçlarına karşı yaklaşımımız açık olmalıdır ancak aynı zamanda siyasi etkinin evrimini de içerisinde bulunduğumuz dönem ne olursa olsun etkilemelidir. Bu komitelerin, hücrelerin, ve benzerlerinin tek bir yönde (kendisini işçi konseylerinin ön görünümü olduğunu kurgulayan bir yapı gibi görmek gibi) hareketsiz hale gelmelerini engelleyebilmek için elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız. Bütün bunlardan önce, müdahalemize yön gösterecek olan, bu yapıların ihtiyaç ve konjonktürel sorunları değil (çünkü biz onlara ne örgütsel reçeteler ne de hazır cevaplar sunabiliriz), bütün sınıfın genel çıkarlarıdır. Bizim derdimiz daima sınıf bilincini bütün işçilerin daha büyük ve daha kitlesel katılımını sağlayacağı ve mücadelenin hangi biçimde olursa olsun, bir azınlık tarafından değil, işçilerin kendisi tarafından kontrol edildiği sınıf mücadelesi yoluyla homojenize etmek ve geliştirmek olmalıdır. Bu yüzden bizler hareketin dinamiğinin öneminde ısrar ediyoruz ve mücadeleci unsurların ikameciliğe, aynı zamanda da mücadelenin ve sınıf bilincinin ileriki gelişmesine ket vuracak herhangi bir teşebbüse karşı tetikte olmaları gerektiğini savunuyoruz.

Bu yapıların evrimini yönlendirirken belirlenecek bir eksen diğerine diğerine tercih edilecekse (mesela mücadelenin derslerini çıkartmaya ve siyasi tartışmaya odaklanmak gibi), bu mücadelenin dinamiğine uygun olacak biçimde seçilmelidir. Fakat şunu iyice anlaşılsın ki bu bizim bu yapıların 'müdahale' ya da 'eylem'lerini kötülediğimiz veya kınadığımız anlamına gelmez. Şurası açık ki bir grup mücadeleci işçi, görevlerinin kendilerini bir yarı-sendika olarak konumlandırmak değil, geçmiş mücadelelerin deneyimlerini çıkartmak olduğunu anladıklarında, bu onların politik netleşmelerinin dünya dışında, soyut, pratik bilinçten yoksun pratik sonuçları olmadan gerçekleşeceğine işaret etmez. Bu mücadeleci işçiler tarafınndan üstlenilen siyasi netleşme aynı zamanda onları kendi işyerlerinde (hatta kendi fabrikalarının dışında ve en olumlu biçimde) birlikte hareket etmeye yönlendirecektir. Onlar siyasi netleşmelerini (bildiriler, gazeteler, ve benzerleri ile) maddi, siyasi bir biçimde ifade etme ihtiyacı hissedeceklerdir. İşçi sınıfının yüzyüze kaldığı somut konularla olan bağlantıda, tutumlar edineceklerdir. Tutumlarını savunmak ve yaymak için de somut bir müdahale yapmak zorunda kalacaklardır. Bu kesin koşullarda onlar mücadeleyi geliştirmek için somut eylem araçları (kitle meclisleri, grev komiteleri) önereceklerdir. Mücadele dönemi sırasında, mücadele için kesin bir yönelim geliştirmek için uyumlu bir çabanın gerekliliğini duyumsayacaklardır; mücadelenin kendi içerisinde genişlemesine izin veren talepleri destekleyecekler ve mücadelenin büyümesi ve genelleşmesini ısrarla savunacaklardır.

Bu çabalara katılıyor olsak da, onlara takip edecekleri katı şemalar şartı koşmasak da, yine de şu açık ki, en çok üzerinde durduğumuz nokta, mücadeleye bütün işçilerin faal katılımıdır ve mücadeleci işçiler örgütlenmede ve grevin koordinasyonunda diğer işçi yoldaşlarının tamamının yerini kendileri doldurmaya, kitlenin tamamının yapması gereken işleri kendi başlarına üstlenmeye çalışmamalıdırlar. Dahası, devrimcilerin örgütünün mücadeledeki etkisi ne kadar artarsa, daha mücadeleci unsurların ona doğru yönelişleri de o kadar artar. Bu örgütün adam kafalamacı bir pratiğe sahip olmasından ötürü değildir; yalnızca ve basitçe mücadelenin gidişatı içerisinde, mücadeleci işçiler gerçekten faal ve etkili bir siyasi müdahalenin sadece böylesi bir enternasyonal örgüt çerçevesiyle gerçekleşebileceğinin bilincine varacakları içindir.

Devrimcilerin katılımı

Parlayan herşey altın değildir. İşçi sınıfının mücadelesinde daha fazla mücadeleci işçinin ortaya çıkmasını sağlaması, bu azınlıkların sınıf bilincinin ileriki gelişiminde belirleyici bir etkiye sahip olacaklarını garantilemez. Bizler böylesine mutlak bir sonuç çıkartamayız yapmamalıyız: bilincin olgunlaşmasının bir ifadesi, onun gelişiminde aktif bir etmene eşittir.

Gerçekte bu hücrelerin gelecekteki gelişen mücadelelerdeki etkisi çok sınırlıdır. Onların etkisi tamamen proletaryanın genel mücadeleciliğine ve bu hücrelerin siyasi netlik arayışının durmasına izin vermeme kapasitesine bağlıdır. Uzun vadede, bu arayış bir devrimci örgütün çerçevesinin dışında süregelemez.

Ancak burada tekrar vurgulamamız gerek ki, bizim her derde deva bir mekanizmamız bulunmuyor. Devrimci örgütler bu unsurları yapay bir tutumla kazanamaz. EKA yapay olarak, iradeci bir biçimde parti ve sınıf arasındaki 'geçişi' doldurmak ile uşraşmıyor. Bizim tarihsel bir güç olarak işçi sınıfı algılayışımız ve kendi rolümüzü algılayışımmız bu komiteleri ara yapılar olarak dondurma isteminin önüne geçiyor. Bizler sınıf ve parti arasında aktarım kayışları olarak 'fabrika grupları'nı yaratmayı da savunuyoruz.

Bu da böylesi gibi çevreler, komiteler, ve benzerlerine karşı tutumumuzun ne olması gerektiği sorusunu ortaya atıyor. Onların sınırlı etkilerinin ve zayıflıklarının farkında olsak da, onlara karşı açık olmak ve ortaya çıkmalarına katkı sağlamak için elimizden geleni yapmak durumundayız. Onlara yapacağımız en önemli öneri tartışmalara geniş bir biçimde açık olmalarıdır. Hiçbir zaman onların 'karışık' siyasetleri, onlara karşı güvensiz ve kınayıcı bir yaklaşımda bulunmamız için bahane oluşturamaz. Bu nedenle, kaçınmamız gereken birinci nokta budur; diğeri ise onları gereğinden fazla gözümüzde büyütmek ya da özel olarak enerjimizi onlar üzerinde yoğunlaştırmaktır. Bizler işçi gruplarını gözardı edemeyiz ancak eşit olarak onlar hakkında da saplantılı davranamamalıyız. Zira biz, mücadele ve sınıf bilinci bir süreç olarak geliştiğini görüyoruz.

Bu süreç içerisinde, sınıfımız içerisinde mücadeleyi siyasal alana çekme yönünde eğilimler varolacaktır. Sürecin bu aşamasında, bizler biliyoruz ki proletarya mücadeleci azınlıkların kendi içerisinden ortaya çıkmasına izin verecektir ancak onların siyasi örgütlerde örgütlenmelerine gerek olmayacaktır. Sınıftaki bu gelişme sürecini, geçmiş yüzyılda mücadelenin gelişimini niteleyen durum ile karıştırarak ifadelendirmemekte dikkatli olmalıyız. Bu anlayış çok önemlidir çünkü bu bizim, bu komitelerin, çevrelerin, ve benzerlerinin sınıf mücadelesinin gelişiminin ifadeleri olarak, sınıf mücadelesinin gelişiminde sabit ve yapılandırılmış örgütsel basamaklar olarak değil geçici ve kısa ömürlü yapılar olarak değerlendirmemizi sağlar. Kapitalist çöküş evresinde sınıf mücadelesi patlama yarata yarata gelişir. Ani kabarışlar, mücadele devam ederken varolan en savaşçı unusurları bile şaşırtacak biçimde ortaya çıkar ve bu kalkışmalar ile birden ortaya çıkan bilinç ve yeni mücadeleler sonucu gelişen olgunluk, bir önceki deneyim sonucu gelişmiş olanın ötesine geçer. Proletarya kendisini sadace mücadeledeki içerisinde birleştirici biçimde örgütleyebilir. Mücadele kalıcı hale geldiği ölçüde bu, sınıfın birleştirici örgütlülüklerinin gelişmesi ve güçlenmesini sağlar.

Bu anlayış, belirli durumlarda işçi komiteleriyle ilişkiye geçmemizde, tartışmaya başlamamızda, düzenli olarak tartışmaya devam etmeye ve onların toplantılarına katılmamızda çok faydalı olabilecek olsa da neden böylesi yapılara dair belirgin bir politikamız ya da kesin bir taktiğimiz olmadığını anlamamız için gereklidir. Bu mücadeleci unsurlar ile (bilhassa açık mücadelenin varolmadığı zaman) tartışmamız mümkün ve hatta giderek kolaylaşıyor. Bu unsurların bazılarının zaman içerisinde bize katılmak isteyebileceğinin de aynı zamanda farkındayız ancak bütün ilgimizi onlar üzerine odaklamıyoruz. Çünkü bizim için başlıca önemli olan, mücadelenin genel dinamiğidir ve bizler bu dinamiğin içerisinde katı sınıflandırmalar ve hiyerarşiler inşa etmiyoruz. Herşeyden önce, kendimizi bir bütün olarak sınıfa odaklıyoruz. Sınıf içerisinde yapay yöntemler ve işçi grupları üzerine yanılsamalarla kendilerini besleyen devrimci azınlıkların etkisinin yokluğu problemini aşmaya çalışan diğer siyasi grupların aksine, EKA olarak bugün etkimizin çok az olduğunu kabul ediyoruz. Bizler işçiler arasında, onlara hakkımızda yapay 'güvenler' vererek etkimizi arttırmaya çalışmıyoruz. Bizler ne işçiçiyiz, ne de megalomanyağız. Mücadeleler içerisinde ilerleyen bir biçimde gelişen etkimiz, bizim bu mücadelelerdeki siyasi pratiğimizden geliyor; kendilerini teknik görevlerin yerine getirilmesiyle sınırlayan şakşakçılar, dalkavuklar ya da yangından mal kaçıranlar gibi davranmaktan değil. Üstelik, bizler siyasi katılımımızı tüm işçileri, proletaryanın tamamını bir bütün, bir sınıf olarak düşünerek konumlandırıyoruz çünkü bizim temel görevimiz, mücadelelerin en üst deredece yayılmalarıdır. Bizler, iki üç işçinin güvenini kazanmakla kendimizi iyi hissetmek için değil, sınıfın bilincinin gelişimini genelleştirmek ve hızlandırmak için varız. Şunun farkında olmak gereklidir ki proletarya, ancal devrimci sürecin kendisi içerisinde devrimci partiyi kendi tarihsel mücadelesinin gerçekten bir parçası olarak kavradığı ölçüde siyasi 'güvenini' bizimle paylaşacaktır.

1Allgemeine Arbeiter Union Deutschlands, ‘Almanya Genel İşçi Birliği’. 'Birlikler' sendikalar değillerdi ancak Almanya'da 1919 Berlin ayaklanmasının bastırılışını takip eden yıllarda, örgütlenmenin bütün işçilerin sendikaların dışında ve onlara karşı yeniden bir araya gelmelerini sağlayacak kalıcı biçimlerini yaratmaya çalışıyordu. İşçi konseyleri için birer nostaljiyi ifade ediyorlardı ancak hiçbir zaman konseylerin işlevlerini taşımayı başaramadılar.

 

Tags: 

Behzat Ç. ve Kadın Cinayetleri

Behzat Ç. dizisinin geçtiğimiz bölümlerinden birinde Suna karakterinin intihar etmeden önce attığı “yüzde bin dört yüz” çığlığı (son yedi yılda kadın cinayetlerindeki artış) izleyicinin yüzüne çarpan bir tokat gibiydi. Kağıt üzerinde yazılan 'adalet'e inanmayan Suna karakteri, dizide adaleti kendi eline alarak canilerin ve tecavüzcülerin peşine düşmüştü ve listesindeki isimleri tamamladıktan sonra silahı kafasına dayayıp “sadece beş dakika daha yaşamak istedim, öldürülen bütün kadınlar gibi” diyerek tetiği çekti. Sevilen dizinin ikinci sezonu kadın katilleri ve tecavüzcülere yönelik seri cinayetlerin çözülmesini işliyordu. Son dönemde pek çok dizide alttan alta böylesi mesajlar verilmeye çalışılsa da, en güçlü, sert ve gerçekten samimi tavrın Behzat Ç.'de olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.

Behzat Ç. diğer polisiye dizilerin aksine emniyet teşkilatını yüceltmeyen bir dizi, hatta ilk sezonda cinayet büro amiri Behzat karakterinin ağzından “biz egemen sınıfların çıkarlarını korumak için yaratılmışız” sözleri dahi dökülüyor. Dizinin devletin kolluk teşkilatını büyük ölçüde olduğu gibi karanlık, kirli, yoz, vahşi ve canilerin, katillerin kısacası insanlıklarını yitirmişlerin kol gezdiği bir yapılanma olarak resmediyor. Dahası pek çok bölümünde bu teşkilatın gerek siyasi muhaliflere, gerekse Kürtlerden travestilere, farklı ezilen kesimlere karşı işlediği suçlar işleniyor. Tabii ki bütün bunlar da hükümetin ve egemen sınıfın tepkisini çekiyor; dizide alkol kullanımı ve küfürleşmelere dair ise gerçekçi bir yaklaşımın benimsenmiş olması ise özellikle muhafazakar burjuvazi tarafından diziye saldırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Buna karşın, dizinin senaryosunun Türkiye televizyonlarında görülmemiş kalitesi, başrol oyuncularının başarılı ve samimi oyunculuğu ve özellikle de “kötü adamların arasında kalmış” Behzat karakterinin çarpık ama adaletli olarak tasvir edilen aykırı, uzlaşmaz hatta kimi yerlerde isyankar adalet anlayışı, diziye geniş ve sadık bir izleyici kitlesi kazandırmış durumda ki şu ana kadar bu kitle diziyi yayında tutmayı başardı. Bununla birlikte dizinin geleceği belirsizliğini koruyor ve öyle görünüyor ki son bölümü yayınlanana kadar da koruyacak. Behzat Ç.'nin başta bir polisi kahramanlaştırması (ya da anti-kahramanlaştırması) nedeniyle tartışılacak yönleri olsa da, bu yazımızda dizinin bir eleştirisini yapmak niyetinde değiliz.

Bizim burada Behzat Ç. ve genel olarak televizyonda ele alınışı üzerinden değinmek istediğimiz konu aslında ataerkil cinayetler ve şiddet. Kadın cinayetlerindeki yüzde bin dört yüzlük artış akıl almaz, kan dondurucu bir rakam. Bu rakamın arkasında, dünya genelinde gün geçtikçe etkisini şiddetlendiren toplumsal çürümenin, kapitalist düzenin bütün baskı araçlarının, dolayısıyla ailenin ve patriyarkanın da nüfuzunu güçlendiriyor olmasının yanı sıra, aynı çürümenin mevcut TC hükümetindeki yansımalarının etkileri de var. Kürtaj konusunda "Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün, günahı ne? Anası ölsün öyleyse" diyecek kadar iğrençleşen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek gibi yorumlarıyla öne çıkan bazı isimler bir yana, tabii ki AKP'li kodamanların büyük çoğu çıkıp da meydanlarda eşlerini, kızlarını, bacılarını doğrayan cani koca, baba ve kardeşleri ya da tecavüzcüleri ve sapıkları savunmuyorlar. Genelde böylesi trajik olaylara ne kadar karşı olduklarını orada burada söylüyor, hatta televizyonlara çıkıp “kızlarınızı okula gönderin!” bile diyorlar. Öte yandan caniler, katiller, tecavüzcüler ve tacizciler gün geçtikçe daha güvende hissediyorlar kendilerini.

Neden hissetmesinler? N.Ç. davasını örnek verelim. 2002 yılında Mardin'de 26 tane cani, 13 yaşında bir kız çocuğuna tecavüz etmişlerdi. 2012 senesinde, tecavüzcülerin bir kısmı için karar şu anda hala yargıtayda; 'ceza'sı sabittleşmiş tecavüzcüler için durum daha da ibretlik. Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi sanıklara alt sınırdan 1 yıl 8 ay ile 5 yıl arasında, yani mümkün olabilecek en hafif cezaları vermişti. Gerekçe: “Kızın rızası vardı, karşı koymadı.” Mahkeme nasıl böylesi bir sonuca varabildi? Kız karşı koymamıştı. Demek ki “tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bakacaksın” diyenler yalnızca iğrençliklerini kusmuyorlardı bu sözlerle, akılları sıra olası bir duruma karşı önlem alma kaygısı da güdüyorlardı. Peki sonra ne oldu, bu kan dondurucu karar daha üst bir mertebeye gitmedi mi? Gitti. Yargıtay 14. Ceza Dairesi hafif cezaların büyük kısmını onayladı. Ya sonra, bir üst mertebeye taşınmadı mı? Taşındı. Fakat Yargıtay Başsavcılığı, Yargıtay 14. Ceza Dairesi’nin kararını hukuka uygun bulduğu için itiraz etmedi. Tabii bu tecavüzcülerin hiçbiri beş yıl da yatmayacak, orası ayrı. Bu işin zaman aşımı var, iyi hali var, malum.

Hüseyin Üzmez davası da benzer bir örnek. Aynı zamanda bir aşırı sağcı olan 1931 doğumlu Üzmez, on dört yaşında bir kızı defalarca taciz ettiği için geçtiğimiz senelerde on bir yıl cezaya çarptırılmış, fakat karar Üzmez iki buçuk yıl yattıktan sonra yargıtayca bozulmuş ve Üzmez tahliye edilmişti. Üzmez, 2003 yılında kendisinden 50 yaş küçük 22 yaşındaki Ayşe Yılmaz ile evlendiğinde Ayşe Yılmaz'ın ailesi Yılmaz'ın ailesi önce evliliğe karşı çıkmış; ancak ev ve araba alınması sonrasında "Peygamber efendimiz de Ayşe ile evlendiğinde 9 yaşındaydı" diyerek Hüseyin Üzmez'le anlaşmışlardı. Hüseyin Üzmez iyi bilinen bir örnek. Mahkemelerin tecavüz ve ataerkil cinayet durumlarda genel tavrı önce ceza verip sonra tahliye etmek şeklinde oluyor.

Esasında devletin en çok işine gelecek olan, tecavüz ve taciz kurbanlarının veya katledilen kadınların yakınlarının hiç seslerini çıkartmamaları olurdu. Tabii ki egemen sınıf da olsa, her istediğini elde edemiyor. Hatta yalnız olaylarla bağlantılı olanlar değil, başkaları da seslerini çıkartıyor. Hatta durum öyle bir boyuta ulaşmış ki bölgede emperyalist emellerinin peşinden koşmaya çalışan TC devletinin uluslararası alandaki prestiji bile zedeleniyor. Bu durum da hükümeti biraz zor bir duruma sokuyor. Şöyle ki, patriyarka AKP'ye güç kazandıran kurumlar arasında büyük önem taşıyor, ataerkil zihniyet Erdoğan'ın imajının bu kadar başarılı oluşunun önemli bir unsuru. Bundan dolayı hükümetin bu konuda gerçek bir adım atması, kendi oturduğu dalı kesmekten farksız olacaktır. Yanlış anlaşılmasın, başını kadınların çektiği hükümetler dahi bütün kapitalist hükümetler patriarkadan beslenirler ve beslenmek zorundadırlar zira ataerkil düzen kapitalizme içkinleşmiştir artık. Kürtaj meselesi bu konunun iyi bir örneğidir. Bugün AKP'nin yasaklamaya çalıştığı kürtaj, Osmanlı döneminde yasaktı, 1936'da Kemalist hükümet tarafından tekrar yasaklanmıştı. Kürtaj yasağı her zaman yalnızca proleter kadınlara karşı bir saldırıdır, zira kapitalist sınıfın mensupları her dönemde kürtaj yaptırmak için başka ülkelere gidebilecek durumdadırlar. Bu açıdan, 1983'te darbe döneminde kürtajın yasallaştırılması da, on binlerce kişinin yurtdışına kaçmaya çalıştığı bir döneme tekabül etmesiyle – şüphesiz tek neden bu değildir, işin nüfus kontrol yanı da vardır – anlamlıdır.

AKP hükümetinin mevcut durumdan rahatsızlığını, özellikle dizilerde bu konuda son dönemde iyice artan mesajlarda görmek mümkün. Bu mesajlar yoğunlukla içeriksiz, basmakalıp ve herhangi bir etki etmesi zor cılızlıktalar. Öte yandan, mesela bir tecavüz vakasından yola çıkan “Fatmagülün Suçu Ne?” dizisinin sonunda, Fatmagül karakterine tecavüz edenler, hem de zengin ailelerin çocukları olduğu halde indirim olasılığı olmadan on sekiz yıl ceza alıyorlardı. Burada verilen başka bir mesaj var: adalet, kapitalist toplum içerisinde, mahkemelerde yerini bulabilir. Esasında düzenin tasvip ettiği dizilerde bu konuya dair verilmek istenilen mesaj budur. Oysa, bilindik bir ifadeyi kullanmak gerekirse, günümüz Türkiye'sinde öyle şeyler yalnız filmlerde olur. Gerçek mahkemelerdeki komik cezalar karşısında, kitleler kurmaca mahkemelerdeki ağır cezalarla avutulmaya çalışılmaktadır. Behzat Ç. dizisinde bu sezon ortaya konulan tutumu ise Türkiye televizyonlarındaki diğer dizilerden ayrılıyor. Behzat Ç.'de, eğer devletin adaleti siz tacizcileri, teczvüzcüleri, canileri ve katilleri koruyorsa, adaleti eline alacak birileri de çıkar bir gün; artık siz de korkmalısınız mesajı veriliyor. Şüphesiz, Behzat Ç. 'nin senaristleri de tek bir bireyin eline silah alıp böylesi yaratıkların peşine düşmesinin ataerkil cinayetlerin de, tecavüzlerin de, tacizlerin de, dayağın da sonunu getiremeyeceğini biliyorlar. Dizide yansıtılan mevcut bir durumun çaresiz bıraktığı bir insanın neler yapabileceği, neler yapmaya kadir olabileceği.

Peki çözüm ne, bu cinayetlerin, tecavüzlerin, tacizlerin ve acıların son bulması için ne gerekiyor? Patriyarkanın yani ataerkil düzenin ve aile kurumunun yıkılması, ve kadın ve erkeğin özgür ve denk bireyler olarak ilişki kurabilmesi gerekiyor. Erkek egemen düzen, bu yüzden kadının olduğu gibi, erkeğin de sorunu. Kadınla özgür ve denk bireyler olarak bir ilişki kuramamak, erkeği de mutsuz ediyor; cinayete kurban giden, tecavüze uğrayan veya taciz edilenlerin, insanlığını kaybetmemiş erkek yakınları da o acıları paylaşıyor. Ve kimi kadınlar da kızlarına ya da kardeşlerine karşı tavırlarıyla da besleyebiliyorlar. Erkek egemen düzen nasıl yıkılacak öyleyse? Patriyarka, Engels'in ifadesiyle sınıflı toplumun en eski biçimi ve bir toplumsal baskı aracı olarak, bugün kapitalizme genel olarak da sınıflı topluma içkindir. Bugün, ev kadınının emeğini sömüren kocası olan erkek işçi değil, erkek işçinin patronudur, çünkü ev kadını erkek işçinin emeğini yeniden üretebilmesini sağlayan kişidir, dolayısıyla erkek işçinin ürettiği her ürüne o da değer katar. Bugün ev kadınını sömüren, erkek işçiyi sömürenle aynıdır, yani patrondur – patronun cinsiyeti ne olursa olsun patrondur. Patriyarka kapitalizm ve sınıflı toplum yıkılmadan yıkılamaz fakat bunu demek, sorunu devrimin arkasına atmak demek değildir. Aksine, eğer erkek ve kadın proleterler, patriyarkaya karşı dayanışmazsa, ve patriyarka işçilerin mücadelesi içerisinde kadın işçilerin ön planda rol oynamasıyla parçalanmaya başlamazsa, böylesi bir devrim de mümkün olmayacaktır.

Kadın işçilerin, ama erkek işçilerin de ataerkil cinayetlere, tecavüzlere, tacizlere, dayağa ve kapitalist dünyanın adaletsizliğine karşı, adaleti kendi ellerine almalarının zamanı gelmiştir.

Gerdûn

Tags: 

Rubric: 

Kadın

Burjuva Solu Nedir? (1)

İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapamazlar, zaten varolan, verili olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Ölmüş kuşakların bütün gelenekleri, bir kabusmuşçasına çöker yaşayanların beyinleri üzerine.

Karl Marx, 18. Brumaire

Burjuva solu, veya sermayenin sol kanadı, örgütümüzün en temel ilkelerinde ifade ettiğimiz ve işçi sınıfının çıkarlarını savunmak veya devrimci olmak iddiasında olmalarına rağmen, esasında sermaye düzenine karşı olmadığını düşündüğümüz pek çok eğilime dair kullandığımız bir kavram. Bununla birlikte, ifade etmek için bu kavramı kullandığımız olgunun işçi hareketinde yeni olduğunu söylemek kanımızca mümkün değil. Marx ve Engels'in döneminden beri, devrimci proleter hareket, işçi sınıfı içerisinde, işçilerden yana olduğunu söyleyen fakat aslında hakim düzenin hizmetinde olan eğilimleri teşhir etmiştir. Biz de bu yazımızda burjuva solunun – ve burjuva soluna dair teorik kavramsallaştırmaların – devrimci hareket içerisinde nasıl geliştiğini ifade etmeye çalışacağız.

1. Fransız Devrimi'nden İkinci Enternasyonal'e Radikal Burjuvazi ve Burjuva Sosyalizmi

Siyasette sağ ve sol ayrımı, bilindiği üzere Fransız Devrimi döneminden kalmadır. 1789'un Mayıs ayında kurulan Fransız Genel Meclisi ve Haziran ayında kurulan Fransız Milli Meclisi'nde krallık yanlıları, dini değerleri öne çıkartanlar ve İngiltere benzeri bir anayasal monarşi düzenini savunanlar Meclis Başkanı'nın sağ tarafına oturmuşlardı; monarşinin ortadan kalkmasını, cumhuriyet düzenini savunanlar ve dinin etkisine, hatta dinin kendisine karşı olanlar ise Meclis Başkanı'nın sol tarafına oturacaklardı. 1891'de, Milli Meclis'in yerine Yasama Meclisi geldiği zaman, yenilikçiler meclisin solunda, ılımlılar ortasında oturacaklardı; eski rejimi savunanların meclisin sağındaki boşalmış koltuklarını ise anayasacılar alacaklardı. Fransız Devrimi'nin çalkantılı günlerinde sağ koltuklara monarşinin ortadan kaldırılmasını savunan ama daha sonrasında devrimi ketlemeye çabalayan Girondistler oturacaklardı; onların ölümlerinden sonra ise sağ koltuklar, aşırı-monarşistler meclise dönünceye dek boş kalacaklardı. Sol koltuklarda ise, Jakobenler, Montagnardlar, onların solunda din karşıtı radikal Hébertistler ve nihayet onların da solunda, şehirli emekçilerin, zanaatkarların ve genel olarak fakir kesimlerin desteklediği Enragéler oturmaktaydı. Süregelen yıllarda, o koltuklarda oturan pek çok kişi kellelerini kaybedecek, nihayetinde devrimin ortaya çıkarttığı siyasi gruplardan hiçbiri kalmayacaktı; ama sağ ve sol ayrımı hakim kalacak ve hatta çok geçmeden merkez-sağ, merkez-sol, aşırı-sağ ve aşırı-soldan bahsediliyor olacaktı.

Bu kavramların ortaya çıktığı meclislerde fikirleri temsil edilen sınıflar, çok büyük ölçüde aristokrasi ve burjuvaziydi. Aşırı-sağ kesimi büyük ölçüde aristokrasi oluşturmaktaydı; merkez-sağ kesimde yenilikçi aristokratlar ve muhafazakar ve ılımlı burjuvalar bir aradaydı. Fakat merkez-solda ve hatta aşırı-solun büyük bir kısmında da, burjuvazinin farklı radikallikte fikirleri temsil edilmekteydi. Din karşıtlığında eşi benzerini bulması zor bir noktada olan Hébertistler'in fikirleri dahi, fazlasıyla radikal de olsa nihayetinde burjuva fikirleriydi. Yalnızca isimleri öfkeliler anlamına gelen Enragé grubu ve daha sonra bu grubun izinden giden Eşitler Komplosu dönemin emekçi kesimlerinin çıkarlarını temsil ediyordu. Enragélerin liderlerinden Jacques Roux, 1793'te yazdığı Öfkeliler Manifestosu'nda: “Bir sınıf pervasızca başka bir sınıfı açlığa mahkum edebiliyorsa özgürlük abes bir hayaletten başka bir şey değildir. Zenginler, tekelleriyle istedikleri üzerinde yaşam ve ölüm hükmü veriyorlarsa eşitlik abes bir hayaletten başka bir şey değildir. Karşı-devrim vatandaşların dörtte üçünün gözyaşı dökmeden karşılayamadıkları meta fiyatları üzerinden her gün işleyebiliyorsa, cumhuriyet abes bir hayaletten başka bir şey değildir” diyecekti. Daha sonrasında, Eşitler Komplosu'nun aynı yolu izleyen önderlerinden Gracchus Babeuf ise 1796'da Eşitler Manifestosu'nda “Fransız Devrimi, daha büyük, daha derin ve nihai olacak bir başka devrimin öncülünden başka bir şey değildi” diyecekti. Jacques Roux ve yoldaşları, Girondistlerin ardından radikal burjuva Jakoben hükümetinin ilk hedef aldıklarından olacaklardı. Hem Jakobenlerin lideri ve Devrimci Terör'ün yaratıcısı Maximillien Robespierre'in sağındaki ılımlı burjuva unsurlar, hem de solundaki radikal burjuva unsurların Thermidor komplosunun Robespierre'i devirmesinin ardından ekonomik anlamdaki fazlasıyla ılımlı politikalara karşı çıkan Babeuf ve arkadaşları da öncülleriyle aynı kaderi paylaşacaklardı.

Öte yandan, nasıl genel olarak meclisin solunda ve sağında oturanların kellelerini kaybetmeleri, koltukları boş, terimleri ise anlamsız kılmadıysa, Fransız devrimi sırasında emekçi kesimlerin sınıfsal çıkarlarını ifade edenlerin görüşleri de, öldürülmeleriyle tarih sahnesinden silinmedi. 1848 yılına gelindiğinde, Fransız meclisinin sol kanadında, kendisini demokratik sosyalist olarak ifade eden kişilerin görüşleri hakim olmuştu. Dahası, bu dönemde, sosyalizmi savunanların sayısı artmış, meclis dışında da çeşitli örgütler ortaya çıkmıştı. Fakat daha da önemlisi, savunulan sosyalizmler arasında belirli ayrımlar ve pek çok farklı sosyalist eğilim belirmeye başlamıştı. Bu eğilimler, genelde Roux ve Babuef gibi kişilerinin fikirlerini sürdürmeye çalışan devrimci sosyalistlerle ılımlı sosyalistler arasındaydı. Devrimci sosyalizm, Owen, Fourier, Saint-Simon gibi genel anlamıyla gündelik siyasete apolitik bir biçimde yaklaşan ve proletaryanın potansiyeli olmadığını düşünen ama mevcut düzeni tamamen reddeden ve yeni bir toplum inşa etmek gerektiğini düşünenlerden de etkilenmişti. Bahsettiğimiz devrimci sosyalistler arasında, Paris'te yaşayan Alman göçmenlerinin 1834'te kurduğu ve yukarıdaki tanıma neredeyse harfi harfine uyan Doğrular Birliği'nin iki üyesi, Karl Marx ve Friedrich Engels de vardı. Bu iki militan, çok geçmeden Doğrular Birliği'nin ismini Komünist Birlik yapacaklar ve 1848 devrimleri ve sonrasında yaptıkları çalışmalar ve değerlendirmelerle kendisine sosyalist ismini veren mevcut hareketleri tanımlamaya çalışacaklardı.

Burjuva sosyalizmi kavramını ilk ortaya atan Marx ve Engels olacaktı. Bu eğilimi, Komünist Manifesto'da şu sözlerle tanımlayacaklardı: Sosyalist burjuvalar, modern toplumun koşullarını isterler ama o koşulların kendisinden kaynaklanan mücadeleler ve tehlikeler olmaksızın. Mevcut toplumu, onu devrimci dönüşüme uğratacak ve çözecek unsurlar kesilip çıkarılmış olarak isterler. Burjuvazinin olup ama proletaryanın olmamasını dilerler. Burjuvazi kendi egemen olduğu dünyayı elbette ki en iyi dünya olarak görür ve burjuva sosyalizmi bu iç ferahlatıcı tasarımdan aşağı yukarı bütünlüklü sistemler geliştirir. Böylesi bir sistemi gerçekleştirmesini (...) proletaryadan talep ederken, aslında ona yalnızca, bugünkü toplumun içinde kal ama burjuvaziye ilişkin nefret dolu düşüncelerinden arın, demiş olur (...) Serbest ticaret: ama işçi sınıfının çıkarı için. Korumacı gümrük: ama işçi sınıfının çıkarı için. Hapishane reformu: ama işçi sınıfının çıkarı için. Burjuva sosyalizminin son sözü ve gerçekten kastederek sarf ettiği tek sözü budur. Şöyle özetleyebiliriz: burjuva burjuvadır – ama işçi sınıfının çıkarı için!” Esasında Marks ve Engels'in Manifesto'da ortaya koyduğu bu tanım, bugünün burjuva sosyalistlerinin kiminin üstü kapalı biçimde, ama ciddi bir kısmının da esasında açık açık söylediklerinin güzel bir özeti gibidir.

Bununla birlikte, Marx ve Engels'in yaşadığı dönem, devletin burjuvazinin mutlak egemenliğine girmediği, dolayısıyla burjuvazinin toplum üzerinde mutlak bir egemenlik sahibi olamadığı, dolayısıyla da farklı sınıfların kendilerini ifade alanlarının daha kuvvetli olduğu bir dönemdir. Bundan ötürü, bu dönemde Marx ve Engels'in burjuva sosyalizmi olarak tanımladığı eğilimin, diğer eğilimler karşısında belirgin bir yaygınlık veya ciddi bir kurumsallaşma kazanması mümkün olmamıştır. Dolayısıyla Marx ve Engels başka gerici sosyalizm türleri tanımlar. Bunlardan biri, kapitalizme karşı işçileri aristokrasinin yanına çekmeye çalışmış feodal sosyalizmdir fakat en yaygın olanı, ve Marx'ın özellikle dönemin ılımlı ve uzlaşmacı sosyalistlerinin fikirlerinin temelinde gördüğü, küçük-burjuva sosyalizmidir. Dahası, burjuva sosyalizmine bir örnek olarak verilen, sözde 'anarşist' Pierre-Joseph Proudhon'un görüşlerinin Louise Michel gibi kimi destekçileri, Paris Komünü sırasında işçi sınıfının gayesi uğruna ön saflarda çarpışmış ve komünün bir simgesi olabilmişlerdir.

Marx, 1848 Devrimi'nin yenilgisinin ardından mücadelenin derslerini çıkartmak için kaleme aldığı Fransa'da Sınıf Savaşımları eserinde burjuva sosyalizmi, küçük-burjuva sosyalizmi ve komünizm ya da devrimci sosyalizm arasında gördüğü ayrımı şöyle ifade etmektedir:

Asıl anlamıyla küçük-burjuva sosyalizmi, türünün en iyisi olan sosyalizm, doğal olarak, tıpkı sosyalizm çeşitlerinin her biri gibi, işçilerin ve küçük-burjuvaların bir bölümünü kendi çevresinde toplayan bu burjuva sosyalizminden ayrılır. Sermaye, alacaklı olarak, özellikle bu küçük-burjuva sınıfın yakasını bırakmaz, bu sınıf ise kredi kurumları ister; sermaye, rekabet yoluyla onu ezer, o ise devletten yardım gören ortaklıklar ister; sermaye, bir merkezde yoğunlaşması ile küçük-burjuvazinin belini büker, küçük-burjuvazi ise müterakki vergiler ister, mirasın sınırlandırılmasını ister, büyük işlerin devlet tarafından üstlenmesini ve sermayenin büyümesini zorla engelleyen başka önlemler ister. Kendi sosyalizminin barışçı bir yolla gerçekleşmesini düşlediğinden belki de birkaç günlük bir ikinci Şubat Devrimi'ne razıdır. Sadece önündeki tarihsel süreç, ona, doğal olarak, toplumsal düşünürlerin ister birlikte, ister tek tek türeticiler olarak kafalarında tasarladıkları ya da tasarlamış oldukları sistemlerin uygulaması gibi görünür. Küçük-burjuvalar, böylece, eklektik olurlar ya da ancak, proletarya, henüz, özgür, bağımsız bir tarihsel hareket olacak kadar yeterince gelişmemiş olduğu sürece onun teorik ifadesi olmuş olan doktriner sosyalizmi, mevcut sosyalist sistemleri tutarlar. Demek ki, böylece, hareketin tümünü, onun anlarından birine bağımlı kılan, ortak, toplumsal üretimin yerine, küçük hilelerle ya da büyük duygusallıklarla devrimci sınıf savaşımını bütün gerekleriyle ortadan kaldıran sivrilikleri ile bireysel bir ukalânın kafa eylemini koyan ütopyacı, doktriner sosyalizm bunu yaparken, bugünkü toplumu aslında idealize etmekle ve toplumun gölgesiz, pürüzsüz bir imgesini yaratmakla sınırlı kalan ve kendi ülküsünü toplumsal gerçeğe karşı üstün kılmak isteyen bu doktriner sosyalizm böyle sürerken, proletarya bu sosyalizmi küçük-burjuvaziye bırakırken, ayrı ayrı sistemlerin kendi aralarındaki savaşım, bu sözde sistemlerin herbirini, toplumsal altüst oluşun geçiş noktalarından birinin başka bir geçiş noktasına karşı iddialı bir biçimde tutulması olarak ortaya çıkartırken, proletarya, gitgide devrimci sosyalizmin çevresinde, bizzat burjuvazinin Blanqui adını taktığı komünizmin çevresinde toplanıyor. Bu sosyalizm genel olarak, sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması, sınıf farklılıklarının dayandıkları bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması, bu üretim ilişkilerine uygun düşen bütün toplumsal bağıntıların ortadan kaldırılması, bu toplumsal bağıntılardan doğan bütün düşüncelerin altüst edilmesine varmak üzere, devrimin sürekliliğinin ilânıdır, zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür.

1848 sonrası dönemde, yalnızca Fransa veya Batı Avrupa'da değil, dünya genelinde işçi hareketi ve dolayısıyla sosyalist hareket, eşi görülmemiş bir büyüme dönemine girecekti. Hareketin büyümesiyle birlikte ise, yeni meseleler, yeni ikilemler, yeni çözümlemeler ve ister istemez yeni sorunlar ve ayrışmalar ortaya çıkacaktı. Marx, 1871'deki Paris Komünü deneyiminden, Fransa'da İç Savaş eserinde “[İ]şçi sınıfı basitçe mevcut devlet makinesini olduğu gibi alıp ve onu kendi amaçları için kullanamaz” sonucunu çıkartıp ve “devlet iktidarının yıkılmasının” gerekliliği çözümlemesini yaparak, eskiden komünist saflarda görülen kimi eğilimlere yönelik bir eleştirinin de önünü açmış oluyordu. Bu eleştiriden, Fransa'da Sınıf Savaşımları'nda, burjuvazinin komünizme taktığı isim olarak tanımlanan Louis-Auguste Blanqui de nasibini alacaktı. Enternasyonal Marşı'nın yazarı Eugene Pottier'in, mezar taşına yazılması üzerine hakkında “Taş kalpli bir sınıfa karşı, ekmekten mahrum halk uğruna savaşırken; yaşamında dört duvara, ölümünde dört parça çam tahtasına sahip oldu” dediği Blanqui, ömrü boyunca komünizmi ve proletarya diktatörlüğünü savunmuştu fakat ona göre devrim, katı disiplinli bir azınlığın gerçekleştireceği bir darbeydi. Buradan yola çıkarak Engels, 1873'te Blanqui hakkında şunları söyleyecekti: “Blanqui temelde siyasi bir devrimcidir. Yalnızca duygusal olarak, kitlelerin acılarına sempati duyduğu için sosyalisttir, fakat ne sosyalist teorisi ne de belirli pratik sosyal çözüm önerileri vardır. Siyasi faaliyetinde temede bir 'eylem adamı' olmuş, doğru zamanda küçük ve iyi örgütlü bir azınlığın siyasi bir darbe yapıp, başlangıçtaki birkaç ufak başarıyla halk kitlelerini peşine takarak başarılı bir devrim yapabileceğine inanmıştır (...) Blanqui'nin, herhangi bir devrimin ancak ufak bir devrimci azınlık tarafından yapılabileceği varsayımından zorunlu olarak bu eylemin başarısının ardından bir diktatörlük geleceği sonucu çıkar. Fakat bu, tabii ki, bütün bir devrimci sınıfın, proletaryanın değil, devrimi yapmış olan küçük bir azınlığın diktatörlüğü olabilir ki bu azınlık da daha önceden bir ya da birkaç bireyin diktatörlüğü altındadır. Dolayısıyla Blanqui'yi önceki bir kuşağın bir devrimcisi olarak görüyoruz.

Bu konudan yola çıkarak yaptıkları eleştirilerde, Marx ve Engels, özellikle 1875'te Almanya Sosyalist İşçi Partisi adıyla kurulacak olan ve bugün 1890'da aldığı Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ismiyle bilinen örgütlenme içerisinde, devletçi sosyalist Ferdinand Lassalle'ın takipçilerine karşı eleştirilerinde çok daha ileri gideceklerdi. Bunun tek nedeni Lassalle'ın takipçilerinin, Blanqui'nin aksine önceki bir kuşağa ait olmamaları değildi. Marx ve Engels, Lassalle'ın devletçi görüşlerini sürekli eleştirmiş ve Engels, 1877'de yazdığı Anti-Dühring'te, Lassalle'ın da savunmuş olduğu ve pek çok takipçisinin sosyalizm olarak algıladığı devlet mülkiyetini şöyle tanımlamıştı: “Modern devlet, biçimi ne olursa olsun, özü itibarıyla kapitalist bir makinedir, kapitalistlerin devletidir, toplam ulusal sermayenin ideal kişileşmesidir. Üretici güçleri ne kadar çok kendi mülkiyetine geçirirse, o kadar çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o kadar çok sömürür. İşçiler ücretli işçi, proleter olarak kalırlar. Kapitalist ilişki ortadan kaldırılmaz, bilakis doruğuna tırmandırılır.” Dahası Blanqui, kendisini her zaman bir proleter olarak görmüştü: fakat Lassalle'ın takipçileri işçi sınıfının kurtuluşunu başka sınıflara bağlıyorlardı. Bunlara karşılık Marx ve Engels, 1879'da, August Bebel ve Wilhelm Liebknech gibi SPD içerisindeki yandaşlarına gönderdikleri mektupta şöyle diyeceklerdi: “Enternasyonal'in kuruluş kongresinde şu savaş narasını ortaya attık: İşçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendisi tarafından gerçekleştirilmelidir. Dolayısıyla işçilerin kendilerini kurtaramayacak kadar eğitimsiz olduğunu, ve onların büyük ve küçük burjuvazinin iyiliksever üyeleri tarafından kurtarılmaları gerektiğini açıkça söyleyen adamlarla ortak iş yapamayız. Eğer yeni parti organı bu beylerin görüşüne tekabül edecek bir politika benimserse, yani proleter değil burjuva olursa, o zaman yapabileceğimiz tek şey – ne kadar üzülerek de yapsak – bugüne dek ülke dışında temsil ettiğimiz Alman Partisi'ne karşı olduğumuzu ve onunla her türlü dayanışmayı kestiğimizi açıkça duyurmak olur.

Son olarak, yine aynı metinde Marx ve Engels'in SPD içerisindeki ciddi problemin bir diğer yüzüne, reformizm ve uzlaşmacılık problemine değindiğine tanık olacaktık: “1848'de burjuva demokratları olarak ortaya çıkmış adamlar şimdi kendilerine pekala Sosyal-Demokrat diyebilirler! Nasıl öncekiler için demokratik cumhuriyetin kuruluşu elde edilemez derecede uzaktıysa, şimdikiler için kapitalist düzenin devrilmesi elde edilemeyecek kadar uzak ve dolayısıyla bugünün siyasi pratiğiyle hiçbir alakası yok; istenildiği kadar uzlaşmacılık yapılabilir, taviz verilebilir, iyilikseverlik edilebilir. Aynı durum proletarya ve burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesine de uygulanıyor. Kağıt üzerinde tanınıyor zira onu reddetmek artık mümkün değil, fakat pratikte bir kenara atılıyor, bastırılıyor ya da iğdiş ediliyor. Sosyal-Demokrat Parti işçilerin partisi olmamalı, üzerine burjuvazinin veya, esasında, hiç kimsenin nefretini çekmemeli; bu kuşak için zaten elde edilmeyecek ve burjuvaziyi korkutacağı hesaplanan hırslı hedeflere vurgu yapmak yerine, burjuvazi içerisinde etkin bir propaganda yapmalı, bütün gücünü ve enerjisini eski toplumsal düzene yeni dayanaklar sağlayacak ve belki de nihai kıyameti aşamalı, parçalı ve, mümkün olduğunca barışçıl bir çözülme sürecine dönüştürecek eğreti küçük burjuva reformlara adamalı.

Marx ve Engels'in son yıllarında, işçi hareketi ciddi biçimde büyümüş, üyeleri ve destekçileri milyonları bulan sendikalar ve partiler kurmayı başarmıştı. Dönemin koşulları, bu yapıların işçilerin yaşam ve çalışma koşullarında büyük ilerlemeler sağlamasını mümkün kılıyorlardı, zaten böylesi bir kitleselleşmeyi de bu olgu mümkün kılmıştı. Fakat aynı zamanda bu kurumlar özellikle burjuva ideoloji tarafından ciddi bir biçimde kuşatılmaktalardı. Marx ve Engels yukarıda alıntıladığımız mektuplarında “Fakat eğer Parti liderliği, büyük veya ufak ölçüde böylesi adamların ellerine geçerse, o zaman Parti de daha az iğdiş olmayacaktır, ve bu da onun proleter niteliğinin sonu olacaktır” diyeceklerdi. Bu endişenin geri dönülmeyecek şekilde gerçekleşmesi, tam otuz beş yıl alacaktı.

2. Sendikalizm, Parlamenterizm ve Oportünizm: Burjuva Solunun Kurumlaşması

14 Temmuz 1889 tarihinde, Paris'te İkinci Enternasyonal'in kuruluş kongresi gerçekleşti. 1864'ten 1877'ye kadar varlığını sürdürem Birinci Enternasyonal, çeşitli işçi sendikaları, reformistler, anarşistler, sosyalistler ve komünistlerin birleştiği, dönemin Avrupa'sındaki hemen hemen bütün radikal hareketlerin şu ya da bu şekilde bir noktada temas ettiği bir örgüttü. Birinci Enternasyonal'e kıyasla, İkinci Enternasyonal siyaseten daha yakın unsurların oluşturduğu bir örgüttü. İçinde sosyalizmin kapitalizmin reformlarla iyileştirilmesiyle yavaş yavaş geleceğini düşünenler, sendikalara dayalı kitlesel sosyalist ya da işçi partileri, ve ayrıca kapitalist devletin yıkılmasının bir zorunluluk olduğunu düşünen devrimci proleter unsurlar vardı. Her halükarda, İkinci Enternasyonal'i oluşturan unsurların tamamına şu veya bu şekilde sosyalistti, ve büyük çoğu da kendilerini marksist görmekteydi. Buna rağmen, örgütsel olarak İkinci Enternasyonal, Birinci Enternasyonal'den daha merkezileşmiş bir yapıya sahip değildi, zira İkinci Enternasyonal çökene kadar, ulusal partilerin bir federasyonu olarak kalacaktı ve İkinci Enternasyonal'in Uluslararası Sosyalist Büro'su bir enformasyon bürosu olmanın ötesine gidemeyecek, ulusal partilere yönelik bir bağlayıcılığı olmayacaktı.

İkinci Enternasyonal'in en güçlü partisi, Almanya Sosyal Demokrat Partisiydi. SPD, 1878-1890 arasında, Bismarck'ın sosyalist-karşıtı yasaları nedeniyle yasaklı bir partiydi. Bu dönemde partinin binlerce üyesi hapislere atılıyor, yine binlercesi işsiz bırakılıyor, kara listelere alınıyordu. Yalnızca bir yasa boşluğu sayesinde seçimlere katılabilen SPD, bunun haricinde spor ve müzik kulüpleri gibi zararsız görünen yapılar üzerinden örgütleniyordu. Partinin yayın organı da illegaldi ve İsviçre'den Almanya'ya kaçak sokuluyordu. Öte yandan illegalite koşulları SPD'ye yaramış, 1878'den 1890'a partinin oyları %7'lerden %19'a çıkmış, parti ciddi bir biçimde büyümüş ve güçlenmişti. SPD bir daha hiçbir döneminde, özellikle 1881-90 arası büyüdüğü hızla büyüyemeyecekti. Dolayısıyla SPD'nin 1889'da kurulan İkinci Enternasyonal'in baştacı olması şaşırtıcı değildi. Enternasyonal'in neredeyse bütün diğer partileri SPD'nin yolundan gitmek, kendi ülkelerinin SPD'si olmak istiyorlardı. 1891'de SPD'nin Engels'in etkisiyle Erfurt Programı ile Gotha Programı'nda Lassalle'cılara verilen tavizlerden geri adım atması ve marksist görüşlere daha da yaklaşması Enternasyonal genelinde de marksizmin daha kuvvetle benimsenmesini sağlayacaktı. Engels'in ölümünde sonra ise, 1880'lerde İngiltere'de onunla çalışmış olan Karl Kautsky SPD'nin, dolayısıyla da Enternasyonal'in en önde gelen kuramcısı olacaktı. 1914'e kadar SPD'nin üye sayısı bir milyonu aşmış olacaktı.

Özellikle 1891'de Erfurt Programı'nın kabul edilmesinin ardından, yüzeysel açıdan Engels'in yaşantısının son döneminde SPD ile ilgili endişelerinin temelinin ortadan kalktığını söylemek mümkün olabilirdi fakat ölümünden kısa bir süre önce “Bütün yazılarımda kendimi asla bir sosyal-demokrat olarak nitelendirmiyorum, bir komünist olarak nitelendiriyorum. Marx için olduğu gibi benim için de kavrayışımızı belirtmek için böylesine esnek bir ifade kullanmak imkansız” diyerek kaygılarının ortadan kalkmadığını gösterecekti. Zira, görünüşte Lassalle'cıların ve diğer burjuva sosyalistlerinin görüşleri gitmiş, marksizm benimsenmişti fakat tarihte pek çok noktada olduğu üzere, kapıdan kovulan bacadan girmeyi becerecekti. Bu baca ise, Engels'in müridi ve Enternasyonal'in Papa'sı Kautsky'den başkası değildi. 1902'de Avusturya Sosyal Demokrat Partisi'nin yeni taslak programına dair yazdığı bir metinde, Kautsky şunları söyleyecekti: “Modern sosyalist bilinç, yalnızca derin bilimsel bilgi temeli üzerinde yükselebilir. Gerçekten de, modern iktisat bilimi, diyelim modern teknoloji kadar, sosyalist üretim için bir koşuldur, ve proletarya, ne denli isterse istesin, ne birini ne de ötekini yaratabilir; her ikisi de modern toplumsal süreçten ortaya çıkar. Bilimin taşıyıcısı proletarya değil, burjuva aydın tabakadır: modern sosyalizm, bu tabakanın tek tek üyelerinin zihinlerinden kaynaklanmıştır, ve bunu entelektüel olarak daha gelişmiş olan ve koşulların elverdiği yerlerde modern sosyalizmi proleter sınıf mücadelesine sokan proleterlere iletenler de bunlar olmuştur. Demek oluyor ki, sosyalist bilinç sınıf mücadelesine dışardan verilen bir şeydir, onun içinden kendiliğinden çıkan bir şey değildir.” Kautsky'nin burada ifade ettiği görüşler, tam da Marx ve Engels'in “ortak iş yapamayızdediği unsurların ikameci görüşlerinin bir tekrarı gibidir.

Esasında SPD'nin ve İkinci Enternasyonal'in marksizmi, içi boşaltılmış bir kabuk gibiydi ve önderlerinin büyük çoğunun marksist ortodoksiyi savunma, yani marksizmden sapmama iddiaları gerçekten uzaktı. İkinci Enternasyonal'in kitle partilerinin gücünün temelinde sendikalar, pratiğinin temelinde ise seçimler ve parlamenter faaliyet vardı. Devrimci kanadının önemli önderlerinden Rosa Lüksemburg'un 1904'te yazdığı üzere, “sosyal demokrasi işçi sınıfının örgütlülüğüne bağlı değil, işçi sınıfı hareketinin ta kendisi” idi. Dönem kapitalizm için her açıdan bir refah dönemiydi. Hareket büyük kazanımlar elde etmiş, kazanımlar elde ettikçe daha da güçlenmiş ve bu böyle gitmişti. Böylesi bir hareket içerisinden, “nihai hedef hiçbir şeydir, hareket her şeydir” fikrini savunanlar çıkması şaşırtıcı değildi. Erfurt Programı'nın yazarlarından Eduard Bernstein 1890'ların sonlarına doğru bu görüşleri ifade etmeye başladığında, Enternasyonal içerisinde büyük tepki çekmişti. Bernstein, 1898'de yayınlanan ünlü kitabı Evrimci Sosyalizm'e 1909'da yazdığı önsözde: “Nihai bir sosyalizm hedefine inanamam. Fakat sosyalist harekete, toplumu adım adım toprak sahibi bir ticaret oligarşisinin egemenliğinden gerçek bir demokrasiye götürerek kurtuluşlarını sağlayacak emekçi sınıfların ileri yürüyüşüne güçlü bir biçimde inanıyorum” diyerek açıkça ifade edecekti.

Marksizmi revize ettiği için, Bernstein ve takipçileri Enternasyonal içinde revizyonistler olarak anılacaklardı. Öte yandan Bernstein'ın görüşlerini ilk yanıtlayan Rosa Lüksemburg, Bernstein'ın görüşlerini, marksizmi revize etmiş oluşunun ötesinde ele alacaktı. 1900'de yayınlanan Sosyal Reform mu Devrim mi? kitabında Rosa Lüksemburg, başta ABD olmak üzere çeşitli ülkelerde işçi hareketi içerisindeki kimi devrimci eğilimlerin düştüğü reformlar ve reformizmi ayıramama hatasını yapmıyor ve dolayısıyla reformizmle beraber reformları da reddetme düşmüyordu. Zira Lüksemburg'a göre “Reformlar için, yani mevcut toplumsal düzenin çerçevesi dahilinde işçilerin koşullarının iyileşmesi için mücadele (...) Sosyal Demokrasiye proleter sınıf mücadelesine müdahil olma ve nihai hedefe yönelik – yani siyasi iktidarın alınmasına ve ücretli emeğin lağvedilmesi için tek aracıdır.” Bernstein'ın oportünizmi ilk ve son kez teorik bir temele oturttuğunu, zira oportünizmin buradan başka gidecek bir yeri olmadığını belirten Lüksemburg, Bernstein'ın argümanlarının marksizmin kimi yalıtılmış tezlerine saldırım, marksizim bütünlüklü olduğu için bunun marksizmi çökerteceğini ummak olduğunu ifade edecek ve kapitalizmin çöküş evresine girmeyeceği savına karşı Engels'in kapitalist toplumun gidişatına yönelik ya sosyalizm ya barbarlık ikilemini ortaya koyacaktı. Öte yandan Lüksemburg daha temel bir çıkarımı oportünizmin kendisinin nereye gittiğine dair yapacaktır: “Bu, oportünist pratiğin temelde marksizmle uzlaştırılamaz olduğunu gösteriyor. Fakat ayrıca oportünizmin genel olarak sosyalizmle (sosyalist hareketle) de uzlaştırılamaz olduğunu, içsel eğiliminin emek hareketini burjuva yollara itelemek olduğunu, proleter sınıf mücadelesini tamamen felç etmek eğiliminde olduğunu kanıtlıyor. Tarihsel olarak bakıldığında, açık ki marksist doktrinle hiçbir alakası yok. Zira, Marx'tan önce ve ondan bağımsız olarak hepsi kendi biçiminde zamanın koşullarına tekabül eden emek hareketleri ve muhtelif sosyalist doktrinler ortaya çıkmıştı. Sosyalizmi ahlaki bir adalet fikriyle, bir üretim biçimiyle değil bir dağıtım biçimiyle mücadele üzerinden temellendirmekten ibaret olan; sınıf mücadelesi kavramını fakirler ve zenginler arasındaki çelişki olarak, kapitalist ekonomide “kooperatif ilkeyi” uygulamak olarak ifade eden teori – ki bütün bu hoş fikirleri Bernstein'ın doktrininde bulabiliriz – ondan önce de vardı. Ve bütün bu teoriler, vakitlerinde, yetersizliklerine rağmen, proleter sınıf mücadelesinin etkin teorileriydi. Proletaryanın sayesinde tarih sahnesine yürümeyi öğrendiği bebek yürüteçleriydi. Fakat sınıf mücadelesinin gelişiminden ve toplumsal koşullarındaki reflekslerinin bu teorilerin terk edilmesini sağlamasının ardından (...) sosyalizm ve marksizm, proletaryanın kurtuluş mücadelesi ve Sosyal Demokrasi aynı oldu. Bu yüzden marksizm-öncesi teorilere dönüş bugün artık proletaryanın çocukluğunun yürüteçlerine dönüşe değil, burjuvazinin kokuşmuş ayakkabılarına dönüşe işaret ediyor.

Özellikle yeni yüzyılın başından itibaren, oportünist hareket, sosyal demokrasinin devrimci sol kanadının muhalefetine rağmen, Enternasyonal içerisinde ciddi bir güç kazanmaya başlayacaktı. Oportünizme karşı devrimci sol eğilimlerin Enternasyonal içinde ayrı örgütlenmelere gideceği ilk sorun ise, örgütlenme sorununun kendisi olacaktı. 1903'ün Yaz'ında, Bulgaristan Sosyal Demokratik İşçi Partisi içerisinde, Dimitar Blagoev'in başını çektiği dar sosyalistler ile Yanko Sakazov'un başını çektiği geniş sosyalistler ayrıştılar. Esasında ayrışmanın altında yatan eski bir tartışmaydı. Sakazov, partinin yalnızca proleter bir örgüt değil, burjuvazi dahil bütün “üretici” katmanları içeren geniş bir kitle örgütü olmasını savunuyordu ki bu, Blagoev'in devrimci sol kanadı için kabul edilmez bir tutumdu. Yakın bir dönemde, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi içerisinde, parti üyesinin kim olacağına dair bir tartışma üzerinden benzer bir ayrışma gerçekleşti. Julius Martov'un “partinin örgütlerinden birinin yönetimi altında düzenli kişisel destek sağlamak” kriterine karşı Vladimir Lenin parti üyesini, “parti programını tanıyan ve onu maddi olarak ve parti örgütlerinden birinin şahsen parçası olarak destekleyen kişi” olarak tanımlıyordu. Menşevik-Bolşevik ayrışmasının temeli bu ayrımdı. Ne Yapmalı'da Lenin'in Kautsky'nin sınıfa dışarıdan bilinç taşınması görüşlerini Menşevikler, Lenin devrimcilerin mücadeleleri desteklemek hariç hiçbir müdahalesi olmadan sınıfın kendi kendine bu bilinci kazanabileceği görüşünü savunan ekonomistlere karşı Kautsky'nin bu görüşlerini kullandığında, itiraz etmek bir yana, Lenin'i desteklemişlerdi. Esasında ayrım, istenilenin SPD tarzı, ufak bir merkezin kitlesel bir çeperi yönettiği bir parti mi, yoksa küçük ama militanların faal katılımıyla canlı bir parti mi olması istendiğiydi.

Fakat İkinci Enternasyonal içerisindeki hiçbir ayrışma ve hiçbir tartışma 4 Ağustos 1914'te, Alman parlamentosundaki SPD grubunun savaş kredilerine olumlu oy vermesiyle alevlenen kadar hararetli olmayacaktı. Oportünizmin içerisindeki bütün gücüne rağmen, İkinci Enternasyonal kuruluşundan beri genel olarak, yer yer çok net olmasa da, proleterya enternasyonalizmini savunmuş ve kimi noktalarda pasifizme kayarak da olsa savaşlara karşı çıkmıştı. Bu yüzden Enternasyonal'in savaş karşıtı tutumu, özellikle devrimci kanat için büyük bir şok olmuştu, hatta Lenin, 1914'te Alman sosyal demokratlarının günlük Vorwarts gazetesinin SPD üyelerinin savaş kredilerine oy verdiğini yazan sayısını görünce, bunun Rus gizli polisinin işçileri yanıltmak için hazırlattığı bir sahte sayı olduğunu zannetmişti. Böyle bir durum nasıl ortaya çıkmıştı? Bunu anlamak için tarihte biraz geriye gidip SPD içerisindeki eski bir tartışmaya bakmamız gerekiyor. Almanya'da sendikaları kuran bizzat SPD olmasına rağmen, 19. Yüzyılın sonlarına doğru sendikalarda bir apolitikleşme yaşanmaya başlamıştı. Bernstein'ın revizyonizmi, SPD'nin önde gelen teorisyenlerince güçlü bir biçimde eleştirilmişti, fakat aslında özellikle sendikalar içerisinde çok güçlü bir eğilimi temsil ediyordu. İşçi hareketinde nihai hedefin hareket üzerindeki önceliğini reddederek, Bernstein aslında sosyalist partinin işçi hareketi içerisindeki etkinliğine karşı çıkmış ve SPD'yi kendi sendikalarıyla karşı karşıya getirmişti. Rusya'da 1905'te gerçekleşen kitle grevlerinin ardından bu tartışma alevlendi, başta Rosa Lüksemburg olmak üzere devrimci sol kanat, böylesi bir hareketin sendikal hareketin çok zayıf olduğu Rusya'da gerçekleşmesinden dolayı, kitle grevinde ve geleceğin devrimci kalkışmasında sendikaların rolünü sorgulamaya başladı. Fakat Kautsky'nin etrafındaki “merkez”, işçi hareketinin birliğinin ne pahasına olursa korunması uğruna kitle grevi meselesinin sendikaların işi olduğu kararını aldı, dolayısıyla bu çatışma sendikaların zaferiyle bitti. Oysa ki kitle grevi ve kitle grevinin ortaya çıkartmış olduğu işçi konseyleri, proleter devrim nasıl olacak sorusunun anahtarıydılar. Sendikaların apolitik niteliğinin ilanı, sendikal hareketin kapitalist devlete eklemlenmesinin bir hazırlığıydı. Fakat sendikaların böylesi bir yola girişinin olacağı vardı. Sendikalar asla devrimci örgütler olmamışlardı, belli bir dönemin ve belli koşulların örgütleriydiler. Öte yandan, sosyal demokrasinin sendikalar üzerindeki etkisinin bitmesi, sendikaların sosyal demokrasi üzerindeki etkileri bitmemişti. Sosyal demokrasinin temel faaliyeti seçimlere katılmaktı: sendikalar olmadan sosyal demokrasinin güçlü bir seçim faaliyeti yürütebilecek kitle partilerine sahip olması, sendikaların desteği olmadan ise seçimlerde başarı elde etmesi bir hayli zordu – ki savaş koşulları parlamenter alanı iyice kısıtlamıştı. Bütün bunların, savaş çılgınlığının kuvveti, sosyal demokrat saflarda bir çaresizlik ve hayal kırıklığı yaratarak zayıf, yumuşak ve uzlaşmacı olanları yıkıp geçecekti. İkinci Enternasyonal'in neredeyse bütün partileri, tıpkı sendikalar gibi, savaşa karşı çıkmak bir yana, savaşta kendi ülkelerini destekleyecek ve savaş esnasında sosyal barış, yani sınıf mücadelelerinin kesildiğini ilan edeceklerdi. 5 Ağustos sabahı bir Enternasyonal yoktu artık.

İkinci Enternasyonal'in Kautsky gibi kimi önderleri, savaş sırasında enternasyonalist bir tutum alınamamış olmasının böylesi bir tutumun alınamayacağını gösterdiğini ve Enternasyonal'in bir barış dönemi örgütü olduğunu söyleye dursunlar, sosyal demokrasinin devrimci sol kanadı, hareketin yaptığını tanımlamak için ihanetten aşağı bir ifade kullanmayacaktı. 5 Ağustos 1914'te, Alman partisinin durumuna hakim ve böylesi bir ihaneti esasında bekleyen Rosa Lüksemburg sosyal demokrasiyi kokuşmuş bir ceset olarak tanımlayacaktı. Rus partisindeki ayrışmanın Menşeviklerle saf tutmuş ama bu noktada ne Bolşeviklere ne Menşeviklere bağlı olan Leon Troçki, Enternasyonal'in etkin olarak öldüğünü duyuracaktı. Öte yandan enternasyonalist devrimci kanadın büyük bir kısmı, Enternasyonal'in, ihanet eden liderliğin elinden kurtarılmasının hala mümkün olduğunu düşünüyorlardı. 1915'te gerçekleşen savaş karşıtı sosyalist Zimmerwald Konferansı'nın katılımcılarının büyük çoğunluğu da bu görüşü destekleyecekti, ki Lüksemburg ve Troçki gibi devrimciler de yeni bir Enternasyonal inşa etmeye çalışmaktan ziyade, eskisini kazanmaya çalışmak gerektiği görüşündeydi.

Bu ihanetin eski Enternasyonal'i geri dönülmez bir biçimde düşman saflarına ittiğini düşünen azınlığın en ünlü temsilcisi Lenin olacaktı. Daha Ağustos 1914'te kaleme aldığı Avrupa Savaşı'nda Devrimci Sosyal Demokrasinin Görevleri başlıklı bildirgede Lenin şöyle diyecekti: “İkinci Enternasyonal (1889-1914) içerisinde en güçlü ve etkin olup savaş kredilerine oy vermiş ve Prusya Junkerlerinin ve burjuvazinin burjuva-şovenist sözlerini tekrarlamış bir parti olan Alman Sosyal Demokrat Partisi'nin liderlerinin davranışı sosyalizme tamamen ihanet etmektir (...) İkinci Enternasyonal'in (1889-1914) önderlerinin büyük çoğunun ihaneti, Enternasyonal'in ideolojik ve siyasi iflasını göstermektedir. Bu çöküş temelde, içerisinde burjuva doğası ve tehlikesi bütün ülkelerin devrimci proletaryasının en iyi temsilcilerince uzun yıllardır dillendirilmekte olan küçük-burjuva oportünizminin muzaffer olmasından kaynaklanmıştır. Oportünistler uzun yıllardır sosyalist devrimi inkar ederek ve onun yerine burjuva reformizmini koyarak; sınıf mücadelesini ve onun belli durumlarda engellenemez biçimde iç savaşa evrilmesini reddederek ve sınıf işbirliği vaaz ederek; yurtseverlik ve anavatan savunusu adı altında burjuva şovenizmini savunarak ve çok önce Komünist Enternasyonal'in ortaya koyduğu sosyalizmin temel gerçeğini, işçilerin vatanı olmadığını görmezden gelerek; kendilerini bütün ülkelerin proleterlerinin bütün ülkelerin burjuvalarına karşı devrimci savaşını savunmak yerine duygusal ve cahilce militarizmle mücadeleyle sınırlayarak; burjuva parlamenterizm ve burjuva yasallığının kullanımını fetişleştirip kriz dönemde örgütlenme ve ajitasyonun illegal biçimlerinin elzem olduğunu unutarak İkinci Enternasyonal'in enkazını hazırlıyorlardı (...) Sosyalizm içindeki bu burjuva yönelimi azimle ve geri dönülmez biçimde ortadan kaldırmak geleceğin Enternasyonal'in görevi olmak zorundadır.

Kısa bir süre içerisinde Lenin'in bu tutumunda yalnız olmadığı ortaya çıkacaktı. 1915 Zimmerwald Konferansı'nda, Lenin ve Bolşeviklerin başını çektiği ve kendisini Zimmerwald Solu olarak adlandıran bir azınlık, Rusya haricinde Letonya, Polonya, İsveç, Norveç, İsviçre ve Almanya'dan delegelerin desteğini kazanacaktı. Zimmerwald Solu'nun 19'a 12 oyla benimsenmeyen bildirge önergesinde şöyle deniliyordu: “Emek önderlerinin büyük çoğunluğu (...) milliyetçilik gözlerini bağlamış, oportünizmi içlerini çürütmüş olduğundan, savaşın başında işçi sınıfını emperyalizme sattılar ve Sosyalizmin ilkelerine ve dolayısıyla proletaryanın gündelik çıkarlarına ihanet ettiler. Sosyal-yurtseverlik ve sosyal-emperyalizm (...) proletarya için emperyalizmin burjuva müritlerinden daha büyük bir tehlikedir, zira Sosyalizm bayrağını kötüye kullanarak bilinçlenmemiş işçileri yanıltabilir. Sosyalist partilerin, ve dahası şimdi sosyal-emperyalist partilerin içindeki Sosyalist muhalefetin görevi, emekçi kitleleri siyasi iktidarın alınması ve toplumun Sosyalist örgütlenmesi için kapitalist hükümetlere karşı devrimci mücadeleye çağırmak ve bu mücadelenin başını çekmektir.

Troçki, uzun yılların ardından 1914 sonrası döneme dair, Avrupa'daki bütün gerçek enternasyonalistlerin sayısının bir trenin tek vagonuna sığacak kadar az olduğunu söyleyecekti. Birinci Dünya Savaşı başladığında herkes bu savaşın, geçen on yılların diğer savaşları gibi, büyük ölçüde hızlı yaşanıp hızlı biteceğini zannetmişti. Öte yandan savaş bitmek bilmeyecekti adeta. Marx çok uzun yıllar önce, üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişimi önünde bir pranga olduğu zaman, üretim biçiminin bir kriz ve devrim, başka bir ifadeyle bir çöküş evresine girdiğini ifade etmişti. Tarihin o güne dek gördüğü en büyük savaş ile üretici güçlerinin görülmemiş derecede yıkımı, bu dönemin gelmiş olduğunu gözler önüne seriyordu. Dahası kapitalizm devletin ve toplumun tek ve rakipsiz egemen gücü olarak saltanatını ilan etmişti. Dolayısıyla burjuva solunun kurumsallaşması da mümkün olmuştu. Sosyal demokrasi ve sendikalar, ihanetleriyle burjuvazinin kurumlarına dönüşmüşlerdi. Bilimsel sosyalizm savunusuyla tanınan İkinci Enternasyonal'in içindeki tek bilim insanı olan ve Zimmerwald Solu'nu destekleyen Hollandalı devrimci Anton Pannekoek, durumu 1917'nin başında yazdığı Üçüncü Enternasyonal isimli yazısında şöyle ifade edecekti: “İşçi sınıfı hareketi için tarihinde görülmemiş bir felaketin ortasındayız.” Fakat savaşın korkunçluğu uzayıp gittikçe, enternasyonalist devrimcilerin görüşleri işçi sınıfı içerisinde giderek etki kazanmaya başlamıştı. 1917'nin başında dahi, olacakları kimse beklemiyordu ama ortaya çıkmıştı ki proletarya savaştan bıkmış ve kapitalizmin kapısına dayanmıştı.

3. Uluslararası Devrimci Dalga ve Karşı-Devrim

Modern takvime göre 7 Mart, Rus takvimine göre ise 22 Şubat tarihinde, Petrograd'ın en büyük sanayi merkezi olan Putilov demir fabrikasında, patronların ücret artışı talep eden 20,000 işçiye lokavt uygulamaları sonucu tarihin gördüğü en büyük devrimci dalga başlayacaktı. Ertesi gün, 8 Mart Emekçi Kadınlar günü kutlamalarında kadın işçiler sokağa dökülüp fabrika fabrika gezerek on binlerce işçinin Putilov işçilerine katılmalarını sağlayacak, ilerleyen günlerde askerin karşılarına çıkacak ve onları da ayaklanan kitlenin saflarına çekeceklerdi. Ayaklanan kitlenin iki temel talebi, ekmek ve barıştı. On gün içinde, Rusya'da çarlık bitecekti. Fakat Çarlığın bitmesi kitlelerin isteklerine ulaşacakları anlamına gelmiyordu.

Şubat Devrimi sonrasının Rusya'sına 1905 Devrimi sonrası kurulan Duma'da güçlü partilerin kurduğu Geçici Hükümet egemen olacaktı. Geçici Hükümet'in başını çeken iki temel güç, liberal Anayasal Demokrat Parti (Kadetler) ile, içerisinde muhalif bir savaş karşıtı azınlık olsa da, büyük bir kısmı savaşı destekleyerek burjuvazinin saflarına geçmiş olan halkçı Sosyalist Devrimci Parti (Esar(SR)'lar) idi. Sosyalist Devrimci Parti, marksistlerin küçük-burjuva terörizmi adını verdiği romantik silahlı mücadeleci gelenekten geliyordu fakat artık özellikle köylülük arasında büyük güç kazanmış bir kitle partisiydi. Bunun haricinde, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin Menşevik kanadı da Geçici Hükümetin ufak bir ortağı olacaktı. Menşevikler, özellikle 1905'te sonra, aşamalı devrim tezinden yola çıkarak, Rusya'da bir burjuva demokratik devrim olması gerektiğini savunmuş ve böylesi bir devrimin doğal önderleri olarak gördükleri liberal Anayasal Demokrat Parti ile yakın çalışma yürütmüşlerdi. Bununla birlikte, Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman, Menşevik Partisi'nin bir kısmı orduya katılırken, Menşevik lider Julius Martov'un başını çektiği bir kesim savaşa karşı çıkmıştı. Şubat devriminin ardından ise Menşevik Partisi'nin büyük çoğunluğu Geçici Hükümete katıldı ve devrimi savunmak adı altında savaşı destekledi. Martov'un sert eleştirilerine maruz kalsalar da, bu kanat artık egemendi ve açık açık devrimci savunmacılığı savunuyordu. Menşevik liderlerden Irakli Tseretelli ve Matyev Skobelev Geçici Hükümet'te bakanlık mertebesindeydiler ve onlar haricinde pek çok Menşevik muhtelif hükümet kurumlarında çalışıyordu. Bu Menşeviklerden bir tanesi de, Lenin'e yönelik bir tutuklama emrinin altına imza atacak Andrey Vyshinsky adlı genç ve başarılı bir avukattı. Öte yandan, Şubat Devrimi yalnızca Geçici Hükümetin iktidarını doğurmamıştı. Ayaklanan işçilerin de bir öz-örgütlülüğü ortaya çıkmıştı. Bu organın işçi Petrograd İşçi Konseyi, veya Sovyeti idi. Bu organ, ilerleyen aylarda Geçici Hükümete rakip bir iktidar merkezi olacak ve bu durum bir ikili iktidar durumu yaratacaktı. Bununla birlikte, başlangıçta Petrograd Sovyeti'nin içinde de Fyodor Dan ve Nikolai Çekidze gibi savaş yanlısı ve Geçici Hükümet'i destekleyen Menşevikler liderleri hakimdi, hatta hükümet yanlısı Menşeviklerin ve Sosyalist Devrimcilerin etkisiyle, Sovyet'in Yürütme Komitesi Mart ayında greve çıkan işçileri açıktan açığa kınayacaktı.

Rusya'daki yeni durum, eski meselenin üzerine yeni bir sorun eklemişti: burjuva demokrasisi mi, proletarya diktatörlüğü mü? Şimdi savaşı ve hükümeti büyük bir şiddetle destekleyen Menşevikler arasında, Şubat Devrimi öncesinde daha ılımlı ve pasifist açılardan olsa da savaşa karşı çıkmış olanların sayısı az değildi – fakat burjuva demokrasisini destekledikleri için şimdi burjuva demokrasisinin sürdürdüğü savaşı da desteklemek zorundaydılar. Rusya'daki bütün siyasi eğilimlerin en radikali olan Bolşevikler dahi bu konuda tamamen net değildiler. Mart başlarında Sibirya'da sürgünden dönen Lev Kamanev, Joseph Stalin ve Matvei Muranov gibi Bolşevik liderler Petrograd Parti örgütünün başına geçince, Bolşeviklerle Menşeviklerlin ülke genelinde birleşmesinin yollarını aramaya başlayacaklardı ki Menşevikler de buna sıcak bakıyorlardı. Ancak Nisan başında Petrograd'a dönen Lenin'in müdahalesiyle Bolşevikler yine savaş-karşıtı ve radikal bir siyaset yürütmeye başlayacaklardı. Aslında sonraki süreçte Bolşevik Partisi'nin programı yerine geçecek olan Nisan Tezlerinde, Lenin yapılması gerekenler arasında şunları sayacaktı: “Geçici hükümet hiç bir şekilde desteklenmemelidir; bütün vaatlerin ve özellikle ilhaklardan vazgeçildiğine ilişkin vaatlerin tamamen yalan olduğu kanıtlarla gösterilmelidir. Bu hükümetten, kapitalistlerin hükümetinden, emperyalistliği bırakmasını 'talep etme' yerine -ki, bu, yığınlar arasına boş hayal tohumları serpmek olduğu için, kabul edilemez- hükümetin maskesinin düşürülmesi”, “İşçi vekilleri sovyetlerinin çoğunluğunda burjuvazinin etkisi altına düşmüş olan ve bu etkiyi proletaryaya yayan halkçı sosyalistlerden sosyalist-devrimcilerden de geçerek, [Menşeviklerin RSDİP'ndeki] Örgütlenme Komitesine (...) kadar, bütün küçük-burjuva oportünist unsurların bloku karşısında, partimizin azınlıkta olduğunun ve şimdilik zayıf bir azınlık oluşturduğununun bilinmesi. İşçi vekilleri sovyetlerinin mümkün olan tek devrimci hükümet olabileceğini, ve bu yüzden, bu hükümet burjuvazinin etkisinde kaldığı sürece, bizim görevimizin, yığınlara sabırla, yöntemle ve direşkenlikle taktiklerindeki yanılgıyı, bu yığınların pratik gereksinmelerini özellikle gözönünde tutarak açıklamaktan başka bir şey olamayacağını bu yığınlara anlatmak”, “Parlamenter bir cumhuriyet değil -çünkü işçi vekilleri sovyetlerinden sonra, buna dönmek, geriye bir adım olurdu- temelden doruğa kadar bütün ülkedeki işçiler, tarım ücretlileri ve köylü temsilcileri sovyetlerinin bir cumhuriyeti. Polisin, ordunun ve memurların kaldırılması”. Parti'nin görevleri arasında ise “Devrimci bir Enternasyonal, sosyal-şovenlere karşı ve 'merkez'e karşı bir Enternasyonal yaratılması girişimi' ve Parti'nin isminin değiştirilmesi vardı. 'Resmi önderleri ('Savaşı sonuna kadar sürdürme yanlısı' [ulusal savunma yanlısı] ve duraksayan 'Kautskiciler' olan resmi önderleri) bütün dünyada sosyalizme ihanet etmiş ve burjuvazinin yanına geçmiş olan 'sosyal-demokrasi' yerine, Komünist Partisi adı” alınmalıydı. Lenin'in bu görüşleri, Bolşevik Partisi içerisindeki Grigory Zinoviev ve Lev Kamanev gibi kimi unsurlar dahil resmi “marksistler”, “Lenin çıldırmış olmalı”, veya “Lenin anarşist oldu” diye yorumlayacaklardı. Öte yandan Lenin'in bütün iktidar sovyetlere noktasındaki bu görüşleri ilerki süreçte başta Bolşevik Partisi'nin Nikolai Bukharin, Alexandra Kollontai, Pavel Dybenko, Inessa Armand, Timofei Sapranov, Gabriel Myasnikov gibi daha radikal unsurları ve Troçki'nin Mahallelerarası örgütü olmak üzere ciddi bir kesimi etrafında toplayacaktı. Bolşeviklerin bu minvaldeki müdahalelerinin, Ekim 1917'de işçi konseylerinin iktidarı almasına katkısı az olmayacaktı.

kim Devrimi, hem dünya devrimci hareketini, hem de uluslararası sınıf hareketini muazzam bir biçimde etkiledi. Başta Lenin olmak üzere Bolşevikler, asla tek bir ülkede iktidarı almalarının yeterli olacağını düşünmemişlerdi. Marks ve Engels'in günlerinden beri işçi hareketinin devrimci kesimi, her zaman proleter devrimin bir dünya devrimi olacağını savunmuştu. Bolşevikler de farklı değillerdi. Başta Lenin olmak üzere Bolşevikler de Ekim devrimini bu devrimin, Rus işçi sınıfını ise dünya proletaryasının bir parçası olarak görüyor, ve eğer Rusya'daki devrim yayılmazsa kendilerinin de çok uzun yaşayamayacaklarını tahmin ediyorlardı. Ve Rusya'daki devrimle birlikte, dünya savaşını bir dünya devriminin izlemesi ihtimali bir hayli gerçek görünmeye başlamıştı. Ekim devriminin ardından bir yıl geçmeden, Alman ordusunda isyan başladı. Kitlesel grevlerle desteklenen ayaklanma Birinci Dünya Savaşı'nın da sonu olacaktı. Ekim Devrimi'nin etkisiyle, başta Almanya olmak üzere, Avrupa ve dünyanın pek çok farklı yerinde, devrimci siyaseti savunanlar bir araya gelmekteydi. Dönemin devrimcilere tarihe tanıklık etmişlerdi: savaşı ve ihaneti, ardından ise devrimi görmüşlerdi. Bütün bu gelişmelerden sonuçlar çıkartılması gerekiyordu. Hollandalı Anton Pannekoek, daha Ekim devriminden önce, ortadaki meseleyi şu şekilde ifade etmişti: “Enternasyonal'in dünya savaşı yüzünden çöküşü yalnızca Enternasyonal hissiyatın milliyetçiliğin gücü karşısında teslim olması değildi. Aynı zamanda onlarca yıldır sosyal demokrasinin ve işçi sınıfı hareketinin bir parçası olmuş taktiklerin, mücadele yöntemlerinin, kısacası bütün düzenin çöküşü anlamına geliyordu. Kapitalizmin erken yükselişi döneminde ortaya çıkmış olup proletaryaya büyük hizmette bulunmuş bilgi ve taktikler, yeni emperyalist gelişim karşısında başarısız oldular.

İkinci Enternasyonal'in temel taktikleri ve mücadele yöntemleri sendikalizm ve parlamenterizmdi. Şimdi devrimci hareket tam da bunları sorgulamaya başlamıştı. 1918 sonunda Almanya Komünist Partisi'nin (KPD) kuruluş kongresinde delegelerin büyük çoğunluğu, seçimlere ajitasyon için dahi katılınmaması ve sendikaların içerisinde hiçbir çalışma yürütülmemesi kararı aldı. Bu görüşleri fazla aşırı bulan Rosa Lüksemburg bile kongrede sendikalara dair: “Sendikalar artık işçi sınıfı örgütleri değiller; devletin ve burjuva toplumun en sağlam muhafızları olmuşlar. Dolayısıyla buradan yola çıkarak sosyalizasyon mücadelesinin sendikaları yok etme mücadelesini içermesi gerekiyor. Bu konuda hepimiz hemfikiriz” diyecekti. Milli Meclise dair yazdığı bir makalede ise parlamenterizmle ilgili şunları söyleyecekti: “Mevcut proleter devrimden doğacak yeni sosyalist toplumsal düzenin, gerçek görevinin sınıfsal niteliğinin ve bu görevi yerine getireceği siyasi organın sınıfsal niteliğinin simgesi, kent ve kır proletaryasının temsiline dayanan işçi konseyidir. Milli Meclis, burjuva devrimlerinin eskimiş mirasıdır, boş bir kabuktur, 'birleşmiş bir halk' ve burjuva devletinin 'özgürlük, eşitlik, kardeşlik'çi olmasına yönelik küçük-burjuva yanılsamalar döneminin bir getirisidir. Bugün Milli Meclise dönmek, bilinçli veya bilinçsizce devrimi burjuva devrimler tarihsel çağına geri döndürmeye çalışmaktır; böylesi bir şeyi savunanlar ise ya burjuvazinin gizli ajanları, ya da küçük-burjuva ideolojisinin bilinçsiz sözcüleridir (...) Bahane yok, belirsizlik yok – ok yaydan çıkmalı. Dün parlamenter alçaklık bir zayıflıktı, bugün bir belirsizlik, yarın sosyalizme ihanet etmek olacak”. Almanya dışındaki ülkelerdeki devrimcilerin büyük çoğunluğu da benzer noktalara varacaklardı. Bolşevikler ise yeni dönemin belirli değişiklikler getirdiğini kabul etmekle birlikte, sendikalar içinde çalışma yapılabileceğini ve ajitasyon için devrimci parlamenterizm yapılabileceğini, fakat bu noktada bunların ikincil meseleler olduğunu, zira esas meselenin burjuva demokrasisi karşısında proletarya diktatörlüğünü, işçi konseylerinin iktidarı almasını savunmak olduğunu söyleyeceklerdi. 1919'un Mart ayında dünya genelindeki bu devrimci unsurlar Moskova'da bir araya gelerek Komünist Enternasyonal'i kurdular. Lenin kongrede sunduğu Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü Üzerine Tezler'de söyle diyecekti: “Sovyet iktidarının gerçekleşmediği ülkelerde Komünist Partilerin temel görevi: 1. Geniş işçi sınıfı kitlelere burjuva demokrasisi ve parlamenterizm yerine gelmesi gereken yeni proleter demokrasinin siyasi ve pratik gerekliliğinin tarihsel anlamını açıklamak; 2. Sanayinin bütün kollarında, orduda ve donanmada, ve tarım işçileri ve ufak köylülük arasında işçi konseylerini inşa edip yaymaya çalışmak; 3. Konseylerde kendinden emin, bilinçli bir komünist çoğunluk kazanmak”.

Öte yandan Komünist Enternasyonal'in Birinci Kongresi dahi belki de çok geçti. Almanya'da Spartaküs Haftası'nın ardından ciddi bir baskı dönemi başlamış, ve KPD'nin en önemli önderlerinden Rosa Lüksemburg ve Karl Liebknecht katledilmişlerdi. Almanya'da karşı-devrim bizzat sosyal-demokrasinin eliyle gerçekleştiriliyordu. Sovyet Rusya ve Almanya arasındaki Brest-Litovsk anlaşmasının ardından Doğu Cephesi'nden dönen askerler, SPD tarafından paramiliter karşı devrimci milisler olarak örgütlenmeye teşvik ediyorlardı. Freikorps olarak bilinecek bu birlikler, Nazizmin de temelini oluşturacaklardı. Şüphesiz, burjuvazinin karşı devrimi, devrimci dalgayı bir hamlede bitirmeyi başaramayacaktı, fakat Komünist Enternasyonal'in 1920'nin yazındaki İkinci Kongresi gerçekleştirildiğinde devrimin başlangıçta umulduğu kadar çabuk bir zafer kazanamayacağı da gözler önüne serilmişti. Bolşevikler bu süre içerisinde Alman devrimini kurtarabilmek için Polonya'ya girmişlerdi, ve Kongre'de Kızıl Ordu'nun ilerlemesi günlük olarak büyük bir harita üzerinde delegelere gösteriliyordu. Bu arada bir yandan da Çarlık generallerinden Anayasal Demokratlara, Sosyal Devrimcilerden Menşeviklere ve emperyalist devletlerin askerlerine, Beyaz karşı-devrimcilerle iç savaş da devam etmekteydi. Komünist Enternasyonal'in İkinci Kongresi, ilkinden çok daha etkileyici bir havada yapılmaktaydı. Herşeyden önce çok daha fazla ülkeden katılımcılar vardı. Kongrenin şiarı, baş düşman oportünizmdir idi. Bununla birlikte, bir özgüven manzarası resmeden bütün o etkileyiciliğin, heyecanın ve coşkunun altında artan bir çaresizlik hissi vardı. Bu çaresizlik de Bolşevikler içerisindeki en ileri görüşleri değil, en geri görüşleri ortaya çıkartıyordu. Devrimin yayılmasındaki başarısız görüntü karşısında, Bolşevikler Enternasyonal'in partilerini sendikalara ve seçimlere girmeye zorlayacaklardı. Zira Bolşevikler, çaresizliklerinde çözümü Avrupa'daki hareketin kitleselleşmesi olarak görüyorlardı, ancak kitleselleşen bir dünya komünist hareketi Bolşeviklerin giderek belirginleşen yalıtılmışlıklarına bir son verebileceğini düşünüyorlardı. Hareketin nasıl kitleselleşeceğine dair fikirleri ise, sosyal demokrasinin deneyimine dayanıyordu.

Öte yandan Komünist Enternasyonal'in bütün üyeleri, kendilerine dayatılan politikaları kabullenmeye hazır değillerdi. İtalyan Komünist Amadeo Bordiga, 2. Kongre'ye sunduğu Parlamenterizm Üzerine Tezler'de şöyle diyecekti: “[H]areketin esas sorununun iktidarın proletarya tarafından devrimci fethi haline geldiği mevcut durumda, Partinin her politik etkinliği bu hedefe adanmalıdır. Karşıt partilerin her çatışmasının, iktidarın ele geçirilmesi için verilen her kavganın, demokratik mekanizma çerçevesinde, seçim kampanyalarında ve parlamento tartışmalarında oynanması gerektiğine insanları ikna etmeye çalışan yalan ile yani burjuva yalanı ile tam ve kesin bir biçimde kopmak gerekmektedir. Burjuva sınıfı ile yan yana çalışarak, işçileri seçimlere katılmaya çağıran geleneksel yöntemi, proletaryanın sömürücüleriyle aynı parlamenter zeminde belirdiği gösteriyi tam olarak yadsımadan bu hedefe ulaşmak mümkün olmayacaktır (...) Komünist Partiler devrimci marksist yöntemin propagandasını yaparken, çabalarını doğrudan proletarya diktatörlüğü ve işçi konseyleri üzerinden temellendirmez ve burjuva demokrasisi ile tüm bağlarını koparmazlarsa asla tam bir başarı sağlayamazlar.” İngiliz komünist Sylvia Pankurst'ün başını çektiği İngiliz delegeler de kongrede özellikle İngiliz İşçi Partisi'ne katılma fikrine ve parlamenterizme karşı çıkacaklardı. Amerikalı komünist John Reed'in başını çektiği ve İngiliz, Amerikan, Hollandalı, İrlandalı, İspanyol, Hindu ve kimi Fransız delegelerin çektiği grup ise gerici sendikalar içerisinde çalışma yürütülmesi ve sendikaların yıkılması sloganının reddedilmesine karşı çıkacaktı ve Reed kongreye dair yazdığı yazıda açık açık “Bu tezler önümüzdeki kongrede değiştirilmelidirler” diyecekti. Kolonilerde ve geri kalmış ülkelerde milli-demokratik burjuva hareketlerin desteklenmesine yönelik tezlere karşı çıkanların sözcülüğünü ise, İran delegesi Avetis Sultanzade yapacaktı: “Eğer bu hareketlerin on veya daha fazla yıldır faaliyet gösterdiği veya zaten iktidarı almış olduğu yerlerde Tezler’de söylenilenlere göre hareket edilirse, bu kitleleri karşı devrimin kollarına atmak olur. Görev burjuva demokratik harekete karşı saf bir komünist hareket yaratmak ve onu müdafaa etmektir”. Komintern desteği alan Türkiye'de Kemalistlerin, Çin'de ise Çan Kay Şek ve adamlarının komünist işçilere karşı girişeceği katliamlar, Sultanzade'nin ne denli haklı olduğunun bir kanıtı olacaktı. Komünist Enternasyonal'in partilerindeki devrimci militanların ciddi bir kesimi, Bolşeviklerin Enternasyonal'e dayattıkları bu yönelimlerin, Enternasyonal'in içerisinde oportünist eğilimlerin kök salmaya başladığının bir göstergesi olarak görüyordu. Lenin'in kapıdan kovulan sosyal-demokrat politikaların bu şekilde bacadan içeri alınmasına karşı çıkan komünistlere karşı yazdığı Sol-Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı'na dair Hollandalı Anton Pannekoek: “Önemi içeriğinde değil yazarındadır, zira içindeki argümanlar aslında özgün değiller ve büyük ölçüde başkalarınca kullanılmışlar. Yeni olan, şimdi bu argümanları kullananın Lenin olması” diyecekti. Öte yandan, bu değişiklikler kimi unsurların da bir hayli işine gelmekteydi.

Devrim yalıtıldıkça bu eğilimler daha da şiddetlenecekti. Dahası, Rusya'nın içerisinde de durum iyiye gitmiyordu. Daha 1918'de, Rus sol komünistlerinin yayın organında şu kehanetvari uyarı yapılacaktı: “Eğer sopa işçiye kaldırılırsa, kendisini ya başka bir sınıfın etkisi altında ya da sovyet iktidarını elinde tutan başka bir toplumsal gücün ellerinde bulacaktır; o zaman sovyet iktidara proletaryaya karşı başka bir sınıftan (misal köylülük) destek arayacaktır ve böylelikle proletarya diktatörlüğünü yok edecektir. Sosyalizm ve sosyalist örgütlenme ya proletaryanın kendisi tarafından kurulur, ya da hiç kurulmaz; onun kurulan başka bir şey olur: devlet kapitalizmi”. 1921'de o sopa Petrograd ve Kronstadt'ta işçiye kaldırılacak, son nefeslerinde “Yaşasın dünya devrimi” ve hatta “Yaşasın Komünist Enternasyonal” diye bağıran proleterler, Troçki'nin deyimiyle “keklik gibi vurulacaklardı”. Sol komünistler 1918'de devlet kapitalizmi tehlikesine karşı uyarılar yaptıklarında, devlet kapitalizminin iyi bir şey olacağını söyleyen Lenin de, 1922'ye gelindiğinde işlerin istediği gibi gitmediğini fark edecekti. Partinin 11. Kongresinde Lenin şöyle diyordu: “Siz komünistler, siz işçiler, siz proletaryanın devlet yönetimini üzerine almış siyaseten aydınlanmış kesimi, ellerinize aldığınız devleti öyle ayarlamalısınız ki istediğiniz gibi işlemeli (...) İstediğimiz gibi işledi mi? Hayır. Fakat istediğimiz gibi işlemediğini kabul etmeyi reddediyoruz. Nasıl işledi? Makina kendisini kullanan ele itaat etmeyi reddetti. Şoförün değil, bir başkasının istediği yere giden bir araba gibi; sanki onu gizemli, kanunsuz bir el, kim bilir belki bir vurguncunun hatta belki de bir özel kapitalistin, ya da ikisinin de eli kullanıyor. Her halükarda, araba direksiyondakinin istediği doğrultuda gitmiyor, ve sıklıkla bambaşka yönlere gidiyor”. Rus devleti, ülkedeki bütün bürokratik ve burjuva unsurların en elverişli yuvasına dönüşmekteydi. Parti ile devletin bu denli iç içe geçmeleri partiyi de zehirliyordu – Komünist Enternasyonal'in İkinci Kongresi'nde hakim olan oportünizm ise ilerleyen yıllarda Enternasyonal'i Rus dış politikasının bir aracına dönüştürecekti. En nihayetinde, marksizmin, Bolşevik Partisi'nin, Ekim Devrimi'nin ve Komünist Enternasyonal'in savunmuş olduğu herşeye karşı olarak, 1925'te Rus partisinin ve Sovyet Rusya'nın temel programı olarak, dünya devriminin yerine Joseph Stalin'in ortaya attığı tek ülkede sosyalizm kabul edildi. Proletaryanın programı çöpe atılmış, karşı-devrim galip gelmişti.

Gerdûn

Yazının 2. kısmı: https://tr.internationalism.org/duenyadevrimi/201207/401/burjuva-solu-nedir-2

Tags: 

Rubric: 

Burjuva Solu

Burjuva Solu Nedir? (2)

Yazının 1. kısmı: https://tr.internationalism.org/duenyadevrimi/201207/400/burjuva-solu-nedir-1

4. Karşı Devrimden İkinci Dünya Savaşına Burjuva Solu

Rus karşı devriminin gelişiminin dünya komünist hareketine etkileri adım adım geldi. İlkin, birleşik cephe politikasıyla sosyal demokrat partilerle işbirliğine kapı açılmıştı. Her ne kadar birleşik cephe politikasının formülasyonları, komünistlerin sosyal demokrat partilerle birleşik cepheler oluşturmaya çalışırken esasında bu yapıların reformist önderleri gözden düşüreceği gibi fikirler içerseler de, nihayetinde komünist militanlara, sosyal demokrat cellatlarıyla birlik aramaları salık veriliyordu. Bu politika sonucu kimi Avrupa ülkelerinde, komünistler kimi sosyal demokratlarla birleşecek veya sosyal demokratlarla işçi hükümetleri kuracaklardı. 1924 ve 1925 senelerinde Komünist Enternasyonal'de bolşevizasyon ismi verilen politika uygulandı: bu politikanın amacı, enternasyonal içerisinde gerçek bir tartışma olmasına, etkin olarak son vermekti. Komünist Enternasyonal'in partileri Moskova'nın emirleri dışında hiçbir görüş sahibi olmayacak yapılar haline getiriliyorlar, bütün farklı teorik fikirler kınanıyor ve kovuşturuluyordu. Komintern yönetiminin savaştığı hayaletler arasında, Lüksemburgizm dahi vardı ki bu Rosa Lüksemburg'un katli Komünist Enternasyonal'in Birinci Kongre'sine damgasını vurmuştu. Bu politikanın ardından, esasında Enternasyonal Moskova'nın bir uzvuna dönüşmüştü. Fakat Moskova'nın bir uzvu olmak yeterli değildi. Moskova'ya hizmet edebilmek için, bu partilerin kendi ülkelerindeki milli burjuvazinin çıkarlarıyla da belirli bir uyum sağlamaları gerekiyordu. Lenin ve yoldaşlarının baş düşman ilan ettiği yurtseverlik, Lenin'in takipçisi olduğunu söylenenlerce bayraklaştırılacaktı.

Gerçekten de İkinci Dünya Savaşı sırasında özellikle Stalinizmin söylem ve eylemleri, günümüze kadarki burjuva solunun önemli bir kısmını oluşturacaktı. Stalin, 1936'da Scripps-Howard Gazeteleri'nin Başkanı olan Roy Howard'a verdiği röportajda şöyle bir diyalog yaşayacaktı: “Howard: Bu ifadenizden Sovyetler Birliğinin dünya devrimini getirme plan ve niyetlerinden vazgeçtiğini mi anlamalıyız? Stalin: Asla böyle plan veya niyetlerimiz olmadı. Howard: Takdir edersiniz ki Bay Stalin, dünyanın büyük bir çoğu uzun süre farklı bir izlenime sahipti. Stalin: Bu bir yanlış anlaşılmanın sonucudur. Howard: Trajik bir yanlış anlaşılma mı? Stalin: Hayır, komik, ya da belki trajikomik bir yanlış anlaşılma.” 30'lar boyunca Avrupa'daki Stalinist partiler, kah Nazilerle, kah sosyal-demokratlarla, kah liberallerle ortaklaşacaklardı. 7 Kasım 1941'de Kızıl Meydan'da yaptığı konuşmada Stalin “Büyük atalarımızın – Alexander Nevsky'nin, Mikhail Kutuzov'un -- kahramanca imgeleri bu savaşta size ilham versin” diyecekti. Nevsky Rus Ortodox Kilisesinin Aziz ilan ettiği bir Prens, Kutuzov ise bir Çarlık generaliydi. Rusya'nın savaştan önce Nazilerle anlaşarak Polonya'yı bölüşmesi, savaşın sonunda Stalin'in ordularının Doğu Avrupa'yı işgali, Rusya'nın emperyalist bir devlet olduğuna şüphe bırakmayacaktı. Stalin, Kızıl Ordu'nun işgal ettiği yerlerde kadınlara tecavüz ediyor olmasını eleştiren bir Yugoslav partizan liderine yanıt olarak “Kandan, ateşten ve ölümden binlerce kilometre geçmiş bir askerin bir kadınla biraz eğlenmesini anlayamıyor muymuş1 diyerek, esasında Kızıl Ordu ile öteki emperyalist devletlerin orduları arasında hiçbir fark olmadığını ortaya koyacaktı. Savaş boyunca, Tito'dan Enver Hoca'ya, Mao'dan Togliatti'ye, Thorez'den Zachariadis'e bütün Stalinist şefler, ulusun kurtuluşu ve demokrasinin korunumu için düşmana karşı vatanı kurtarma savaşına girilmesini savunacaklar, destekçileri ellerinde milli bayraklar, ağızlarında milli marşlar, işgalci düşmana karşı romantik milliyetçi bir şekilde savaşacaklardı. Ve bütün bu siyasetler, tıpkı 1. Dünya Savaşı'nda sosyal demokrasinin yaptığı gibi işçilerin vatan ve demokrasi uğruna – yani burjuvazinin çıkarları uğruna canlarını vermeleri anlamına gelecekti.

Dönemin komünist hareketi içerisinde çok koyun vardı belki, ama hareketin tamamı bir koyun sürüsünden ibaret değildi. Resmi komünist hareketten ilk ciddi kopma, Almanya'da oportünist Clara Zetkin ve Paul Levi liderliğinin, partide çoğunluk olmalarına rağmen bürokratik manevralarla partiden attığı radikal militanların kurduğu Almanya Komünist İşçi Partisi (KAPD) dünya genelindeki destekçilerinden gelecekti. Spartaküs Birliği'nin Karl Schröder ve Jan Appel gibi militanlarının başını çektiği KAPD, teorik olarak aralarında Anton Pannekoek ve Lenin'in Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı kitabına Yoldaş Lenin'e Açık Mektup başlıklı yanıtı yazan Herman Gorter olan Hollanda'lı marksistlerce desteklenmekteydi. Ayrıca İngiltere'de Sylvia Pankhurst'un başını çektiği devrimci komünistler ve Bulgaristan, Belçika ve Rusya'daki kimi gruplar KAPD'a yakın görüşlerdeydi. KAPD aslında KPD'den atıldıktan sonra Komünist Enternasyonal'e başvurmuş ve kongrelerine delegeler göndermişti. Öte yandan Komünist Enternasyonal'in politikaları gittikçe sağa kaydıkça, KAPD'ın böylesi bir ilişki içerisinde olması imkansız hale gelecekti. 1923'te, KAPD'te Berlin Eğilimi ve Essen Eğilimi adları altında bir ayrışma yaşandı: Berlin Eğilimi'nin önemli simaları arasında Jan Appel, Essen Eğilimi'nin başını çekenler arasında ise Karl Schröder vardı. Pannekoek, bu dönemde siyaseten çok faal olmasa da Berlin eğilimine daha fazla sempati duyuyordu; Gorter ise Essen Eğilimini bizzat destekliyordu. Ayrışmanın konusu ise yeni bir Enternasyonal'in kurulup kurulamayacağı idi. Essen Eğilimi yeni bir Enternasyonal'in kurulması gerektiğini düşünüyordu, ve buradan Komünist İşçiler Enternasyonali doğacaktı. Gorter'in, Lenin'in kitapçığına cevap verdiği ve parlamenterizm ve sendikalizm konusunda Avrupa'lı komünistlere dayatılan taktiklere karşı çıktığı Açık Mektup'unda, her ne kadar Ekim Devrimi'ni proleter bir devrim olarak hala sahiplense de, temel argümanlardan biri, Rusya koşulları ile Avrupa koşullarının farklılığı, bu yüzden Rus koşullarının Avrupa'ya uygulanmasının hatalı olacağıydı. Bu argüman, özellikle savaş öncesi dönemde Rusya'da uygulanmış taktikler ve dönemin Avrupa'sı kıyaslandığında belirgin haklılık noktalarına sahip olsa da, esasında zayıf yönleri ağır basan bir argümandı, zira Rus devrimi bir şey gösterdiyse o da parlamentolar ve sendikaların devrimle, en azından pek de bir alakası olmadığını ortaya koymaktı. 1923'e gelindiğinde, Gorter bu pozisyonları daha ileri götürmüştü. 1923'te yazdığı Dünya Devrimi başlıklı makalesinde Gorter şöyle diyecekti: “Rus devrimi büyük ölçüde bir burjuva-demokratik devrim olma özelliği taşıyordu, bugün yalnızca kapitalist bir devrimdir. Kısmen proleter, kısmen demokratik-kapitalist olduğu için Rus Devrimi ikili bir nitelik taşıyor ve dünya proletaryası için devasa bir yeni ışık kaynağı oldu (...) Bolşeviklerin hatası almak durumunda kaldıkları burjuva demokratik önlemlerde değil. Hata Bolşeviklerin Avrupa ve Amerika proletaryalarına uygun gördükleri program ve eylem reçetesinde, zira böylelikle dünya proleter devriminin yolunu tıkamaya ve dünya kapitalizminin inşaasının mümkün kılmaya çalıştılar. Böylelikle Bolşevikler hedeflerinin Rus komünizmini değil Rus demokratik cumhuriyetini inşa etmek olduğunu... köylüleri izlediklerini ve kapitalist köylü devrimini proleter devrimden üste koyduklarını... proletaryayla değil burjuva kapitalist demokrasiyle ortaklaştıklarını gösterdiler (...) İkinci Enternasyonal'in karşı-devrimci olduğunu kanıtlamak lüzumsuz, ve Üçüncü Enternasyonal'in karşı devrimci olduğunu gösterdik.” Her ne kadar KAPD'ın Berlin Eğilimi bu noktada böylesi görüşler savunuyor olmasa da, Alman komünist solu nihayetinde böylesi görüşleri benimseyecek, ve yıllar geçip Stalinist karşı devrim iyice etkisini gösterdikçe bu görüşler ancak daha da güçlenecekti. Bununla birlikte temel devrimci görüşlerin savunusu ve sınıf içgüdülerinden yola çıkan bu görüşler, bir ilk olmaları nedeniyle hem anlamlı hem de önemli olmakla birlikte, ciddi zayıflıklar barındırıyorlardı. Rusya'da olan devrime dair tanım, kısa süre içerisinde Rusya'da olabilmesi mümkün olan tek devrim olarak görülmeye başlayacaktı, ki bu da Menşeviklerinkine çok da uzak olmayan bir aşamacı yaklaşım getirecekti. Bununla birlikte, böylesi görüşleri netçe ifade ettiklerinde artık konsey komünistleri olarak adlandırılmakta olan Alman sol komünistlerinin aşamacı eğilimleri, onları hiçbir zaman Menşevikler gibi burjuvazinin saflarına götürmeyecekti. İkinci Dünya Savaşı'na giden süreçte de, savaşın kendisi esnasında da, Alman komünist solu proletarya enternasyonalizmine ihanet etmeyecek, emperyalist savaşa karşı uzlaşmaz sınıf savaşını savunacaklardı.

Komünist Enternasyonal'in ve Rusya'nın bu yönelimlerine karşı çıkan eğilimlerden bir diğeri, ve belki dünya genelinde en yaygını sol muhalefetti. 1923'te Rusya'da başlayan ve Bolşevik Partisi'nin pek çok önemli militanını kapsayan bu hareketin en önemli ismi, Ekim Devrimi'nin en önemli mimarlarından Leon Troçki'ydi. Bu tarihte temelde Stalin-Zinoviev-Kamanev üçlüsünün ortak iktidarına karşı kurulan bu muhalefet hareketine, 1925'te üçlü iktidarın bozulması ve tek ülkede sosyalizmin kabulünün ardından bunu kabul edilemez bulan Zinoviev ve Kamanev de katılacaklardı. Troçki'nin başını çektiği sol muhalefet hareketi, dünya genelindeki komünist partilerin büyük çoğunda, pek çok durumda da parti kurucuları arasında ciddi bir etkinlik kazanacaktı. Stalinistler, Troçki'ye en ufak bir sempati besleyenleri dahi partilerden atacaklardı. Özellikle 20'lerin ikinci yarısında bu muhalefet Rusya'da ciddi baskılara maruz kalmaya başladı. 1929'da Troçki Rusya'dan sürgün edildiğinde, Rus muhalefeti ya büyük ölçüde hapisteydi, ya da rejime teslim olmuştu. 1930'larda, karşı-devrimci Stalinist rejim, yalnızca Troçki'nin yandaşlarını değil, Gabriel Myasnikov ve Timofei Sapranov gibi işçi-bolşeviklerin daha radikal sol komünist gruplarını da, Bukharin'in başını çektiği sağ komünistleri de, hatta eski partili olup parti içerisinde kendisinden saf tutmuş binlerce kişiyi de göstermelik mahkemelerde yargılayıp katledecekti. Bolşevik saflarda Ekim devrimine katılmış binlerce militan Stalinist karşı devrimce katledilirken, Stalin mahkemeleri yönetme onurunu Andrey Vyshinsky adlı, iç savaş bitene kadar Menşevik Partisi saflarında kalmış ve zamanında Lenin için bir tutuklama emri çıkartmış bir kişiye verecekti. Troçki'nin yurt dışına çıkmasıyla, kendisine esasında bir yafta olarak verilen Troçkizm ismini daha da bir taşımaya başlayacak olan uluslararası sol muhalefet, Troçki'nin Ekim Devrimi'ndeki rolünden kaynaklı karizması sayesinde, Stalinizme muhalif hiçbir komünist hareketin kazanmadığı bir güç elde edecekti. Öte yandan Troçkist hareketin kimi hastalıkları vardı. Troçki Ekim Devrimi sonrasındaki yıllarda Enternasyonal'in en önemli isimlerinden biri olmuştu, ve Leninizme gerçekten sadık kalanın kendisi olduğunu kanıtlamak için Lenin döneminde yapılmış herşeyi sahipleniyordu. Bu sahiplenilenler arasında, milli-burjuva hareketleri desteklemek, sosyal demokrasiyi reformist işçi hareketi olarak görmek ve birleşik cepheleri savunmak gibi oportünist yaklaşımlar vardı. Troçki, Stalinistlerin halk cephesi formülasyonuna, aleni burjuva partilerle aynı cephede bir araya gelinmesini savundukları için karşı çıkacaktı; fakat sosyal demokrat partilerin de artık aleni burjuva partiler olduğu göz önünde bulunursa, birleşik cephe ile halk cephesi formülasyonları arasında içeriksel bir farklılık yoktu. Bunların yanı sıra, Troçki her ne kadar olası bir İkinci Dünya Savaşı zaferinin Rusya'daki toplumsal ilişkileri değiştireceğini söylese de, Rusya'yı sonuna kadar yozlaşmış bir işçi devleti olarak görecekti. Dahası Geçiş Programı ve Proleter Askeri Politika gibi formülasyonlar, çok ciddi tehlikeler barındırıyorlardı. Bütün bunlar, Troçki'nin olası bir Dünya Savaşı'nda taraflardan birini destekleyebileceği ihtimali olduğunu göstermektedir. Buna rağmen Troçki'nin eşi Natalia Sedova, 1940'ta Stalin'in ajanı Ramon Merceder tarafından öldürülmeden kısa bir süre önce Troçki'nin savaşa dair enternasyonalist bir tutum almaya çalıştığını söylemiştir, ki Troçki'nin kimi son dönem yazılarında böylesi bir tavra işaret eden yerler de görürüz. Troçki'nin kaleme aldığı Dördüncü Enternasyonal'in Emperyalist Savaş ve Proleter Dünya Devrimi Manifestosu'nda şöyle bir ifade vardır: 'Fakat mevcut koşullarda işçi sınıfı Alman faşizmine karşı mücadelede demokrasileri desteklemek durumunda değil mi?' Proletaryayı burjuvazinin şu veya bu kesiminin destek aracı olarak gören geniş küçük-burjuva çevrelerce sorun hep bu şekilde ortaya konuluyor. Bu politikayı öfkeyle reddediyoruz. Şüphesiz burjuva toplumdaki siyasi rejimler arasında, bir trenin farklı vagonları arasında olduğu gibi komfor farklılıkları vardır. Fakat bütün tren cehenneme doğru yol alıyorsa, çürüyen demokrasi ve cani faşizm arasındaki fark bütün kapitalist düzenin çöküntüsü karşısında ortadan kaybolur.” Öte yandan eğer ömrü yetseydi Troçki savaşı destekleyerek enternasyonalizme ihanet eder miydi bilmeyiz, ama onun oportünist politikaları savaşta destekçilerinin çok büyük bir kısmını ihanet etmeye götürmüş, tam bir dağılma yaşayan Troçkist grupların İkinci Dünya Savaşı'nda desteklemedikleri grup kalmamış ve Troçkizm böylelikle karşı devrimci saflara geçmiştir. Meksika-İspanya'da Grandizo Munis'in başını çektiği ve Natalia Sedova'nın yakın olduğu eğilim, Yunanistan'da Agis Stinas'ın örgütü, Çin'de Japonya-Çin savaşında başından beri enternasyonalist bir tutum alarak savaşa karşı çıkan Zheng Chaolin gibi kimi devrimciler ise Troçkist hareketten koparak devrimci saflarda kalmışlardır. 2. Dünya Savaşı sonrasında Troçkizme baktığımızda ise, günümüze kadar dünyanın dört bir tarafında gerçekleşen bütün emperyalist savaşlarda şu ya da bu tarafı desteklememiş bir Troçkist yapı bulmak neredeyse imkansız olacaktır.

Karşı-devrimci dönemin gündelik siyasetine dair en net yaklaşımları geliştiren kesim, Komünist Enternasyonal içerisinde en önde gelen temsilcisi Amadeo Bordiga olan İtalyan komünist soluydu. Bordiga, Enternasyonal'in içerisinde Troçki'ye karşı yapılan karalama kampanyaları esnasında Troçki'ye arka çıkmış, dahası Komünist Enternasyonal içerisinde Stalin'in yüzüne devrimin mezar kazıcısı diyip, olayı anlatacak kadar yaşayan son kişi olmuştu; fakat Troçkist hareketin oportünizmi İtalyan komünist solu ile Troçki'nin takipçileri arasında uzun erimli bir ortak çalışmayı imkansız kıldı. Bordiga, 1930'da İtalya Komünist Partisi'nden Stalinistlerce atıldıktan 1943'e kadar faal siyasi çalışma içerisinde yer almayacaktı, fakat İtalyan komünist solunun militanlarının geri kalanları faaliyeti, büyük ölçüde sürgünde de olsa, sürdürmeye devam ettiler. Fraksiyon ismi altında örgütlenen İtalyan solu, Fransa'da, Belçika'da, ABD'de ve İspanya'da mevcut olacak, Meksika'dan destekçiler kazanacak ve en nihayetinde Belçika'lı unsurların oluşturduğu bir yapıyı Belçika fraksiyonu olarak bünyesine katıp Uluslararası Komünist Solu kuracaktı. İtalyan komünist solunun belirli noktalarda net sonuçlara varması zaman alacaktı. 1930'ların başında, hala Rusya'da bir işçi devleti olduğundan bahsediyorlardı, fakat bu devlet “dünya kapitalist düzenine eklemlenmekteydi”. Rusya'da hakim olan eğilim merkezcilik olarak tanımlanıyordu, fakat emperyalist savaşa yaklaşırken bu merkezci eğilim proletaryanın çıkarlarına ihanet edeceği bekleniyordu. Bununla birlikte, İtalyan komünist solu, Japonya-Çin savaşı üzerinden, milli meseleye dair Rosa Lüksemburg'un ulusal kurtuluş hareketlerinin desteklenmesi karşıtı görüşlerini benimsediler. Bununla birlikte, İtalyan komünist solunu en net çıkarımlarını yapmaya iten, halk cephesi ve anti-faşizm konuları olacaktı. İtalyan komünist soluna göre, Almanya'da ve İtalya'daki eğilim, faşizmin demokrasinin bir çocuğu olduğunu göstermişti. Sosyal demokrasi, proleter mücadeleyi (Almanya'da fiziksel, İtalya'da ideolojik olarak) bastırarak karşı-devrimci görevini gerçekleştirdikten sonra artık iktidarda kalması mümkün olmayacaktı – karşı devrimci süreç, sosyal demokrasinin başladığı işin bitirilmesi için faşizme yol vermesini gerektiriyordu. İtalyan komünist soluna göre faşizme karşı yapılması gereken düşmanla ortaklaşmak değil, sınıf mücadelesini yükseltmekti. Bununla birlikte, İtalyan komünist solu, dönemi karşı-devrimin egemen olduğu bir dönem, muhalif Bolşevik Victor Serge'in ifadesiyle “yüzyılın gece yarısı” olarak görüyordu. Buradan yola çıkarak da anti-faşist halk cepheleri ve birleşik cephelerin faşizmle birlikte, 1. Dünya Savaşı benzeri bir savaş için işçi sınıfını seferber etmekte olduğunu görüyordu. İtalyan komünist soluna göre: “Halk Cephesi, yalnızca kapitalist hükmün bir biçimini, burjuvazinin çıkarlarına en uygun biçimini temsil edebilir. İşçi mücadelelerini kolaylaştırmak bir yana, iktidara gelir gelmez, hatta gelmeden önce ilk işi işçiye zulmetmek olacaktır”. İtalyan komünist solunun, İkinci Dünya Savaşı'nın bir provası olarak gördüğü İspanyol İç Savaşı'nda yaşananlar, işçilerin burjuva Halk Cephesi hükümetine karşı ayaklanması ve Halk Cephesi'nin anarko-sendikalist CNT önderliği ve anti-Stalinist POUM gibi daha sonra Stalinistler tarafından katledilecek radikal unsurlarının işçileri silah bırakmaya çağırması, İtalyan solunun bu konudaki haklılığını gösterecekti. İspanya'da Halk Cephesi, iktidarı Franco'ya teslim etmeden önce, işçi sınıfının bütün direncini bastıracaktı. İtalyan komünist solu, geleneksel olarak, dönüştürücü bir biçimde olmasa da içerisinde çalışma yapılabileceğini düşündüğü sendikalar konusunda da eski görüşlerini tartışmaya başlayacaktı. İtalyan fraksiyonunun kurucularından olan Luciano Stefanini 1938'de şöyle yazacaktı: “Bugün mesele marksistlerin sendikalar içerisinde sağlıklı bir faaliyet geliştirebileceklerini sorusu değil, bu organların kesin bir biçimde düşman saflarına geçtiği ve onları dönüştürmenin mümkün olmadığı sorunudur (...) Dolayısıyla mesele – temelde dışarıdan olmak üzere – kapitalizme karşı bir proleter mücadele ihtimalinin mevcut sendikalar dahil her tür kapitalist baskı biçiminden koparak mümkün olacağını işçilere netçe anlatmaktır.

Stalinist partilerin dünyanın her yerindeki burjuva politikaları ve yaklaşan dünya savaşı, İtalyan komünist solunun Rusya'daki durumu tahlil etmeye yönelik detaylı bir çalışma yapmasını zorunlu kıldı. Alman komünist solunun aksine, İtalyan komünist solu Rusya'daki devrimi yarı-proleter, yarı-burjuva bir ikili devrim olarak değil, proleter bir devrim olarak görüyordu. Dolayısıyla yozlaşma ancak dışarıdan, yani kapitalist unsurlardan ve Komünist Enternasyonal'in ölümünden kaynaklanmış olabilirdi. Bununla birlikte, 20'lerde Alman komünist solunu anarko-sendikalist bir eğilim olarak görme yaklaşımının yerine, şimdi İtalyan komünist solu bu akımı yozlaşmaya ilk karşı çıkan akım olarak görüyordu. Öte yandan, İtalyan komünist solu, buna ek olarak geçen yüzyıla dair bir kapitalizm formülasyonunu koruyarak kapitalizmin özel sermaye demek olduğunu düşünüyordu. Buradan yola çıkarak, Rusya'daki devlet, proleter bir devlet olarak tanımlanıyordu. Öte yandan İtalyan komünist solunun komünizme geçiş döneminde devlete dair yaptığı çalışmalardan, Engels'in “devlet, proletaryaya miras kalmış bir vebadır” yaklaşımından yola çıkarak, “proletaryanın devlete dair neredeyse içgüdüsel bir güvensizliği” olması gerektiğini ifade edecekti. Devlet “proleter sıfatına sahip de olsa, bir zor aracı olarak kalacak, komünist programın uygulanmasına her daim karşı olacaktı”. 1939'da İtalyan komünist solunun önde gelen militanlarından Ottorino Perrone “devlet sanayisi burjuva özel mülkiyet rejiminin yeniden getirildiği vurgulanmadan da pekala devlet kapitalizmine, işçi sınıfının vahşi bir yadsımasına dönüşebilir” diyecekti. Dahası İtalyan komünist soluna göre, Stalinist Rusya'da sermaye birikimi gerçekleştiriliyor ve buna sosyalizasyon ismi veriliyordu ki bu canavarca bir politikaydı. Nihayetinde bu genel hatlarıyla çelişkili pozisyondan İtalyan komünist solunun çıkarttığı sonuç, olası bir dünya savaşı durumunda Rus devletinin savunulamayacağı idi.

Fakat İtalyan komünist solu genel olarak yönelimin emperyalist savaş olduğunu kavramış olsa da 1939'da patlak veren savaş hareketi gafil avlayacak ve hareket, görüşleri net olsa da örgütlü bir müdahale geliştirmede başarılı olamayacaktı – dahası savaşla baskıların artması, pek çok önemli militanın hayatına malolacak veya onların hapislere ya da toplama kamplarına gönderilerek pratik faaliyetten uzaklaşmalarına neden olacaktı. Hareketin en ünlü militanı Ottorino Perrone, fraksiyonun dağılması gerektiğini ilan edecek, bu da harekete ciddi bir dalga vuracaktı. Hareketinin faaliyetlerini yeniden ateşleyen, İtalyan komünist solunun çocukluğunda Ekim devrimine tanıklık etmiş Moldovya doğumlu bir militanı olan Marc Chirik'in başını çektiği bir hücresi olacaktı. Nihayetinde Perrone'nin istediği olmayacak, 1942'de Fransa'nın güneyinde Uluslararası Komünist Sol'un Fransız Hücresi adını alan bu militanlar, bir yandan savaşa karşı net bir çalışma içine girerken, diğer yandan İtalyan fraksiyonunun Fransa ve Belçika'daki unsurlarıyla yeniden irtibatı sağlayacaktı. Fraksiyonun Fransız hücresi temel ilkeler bildirgesinde şöyle diyecekti: “Uluslararası burjuvazinin aracı olan Sovyet devletinin karşı-devrimci bir işlevi vardır. Ekim'in kazanımlarından kalanları savunmak uğruna SSCB'nin savunusu fikri reddedilmeli ve yerine burjuvazinin Stalinist ajanlarına karşı uzlaşmaş bir mücadele konulmalıdır (...) Demokrasi ve faşizm, burjuva diktatörlüğünün belirli bir anda burjuvazinin iktisadi ve siyasi ihtiyaçlarına tekabül eden iki farklı suretidir. Dolayısıyla kapitalist devleti yıktıktan sonra kendi diktatörlüğünü kurması gereken işçi sınıfı, bu suretlerden herhangi biriyle ittifak yapamaz.” 1944'e gelindiğinde, İtalyan komünist solu içerisinde de çoğunluk Rusya'ya dair böylesi görüşleri savunmaktaydı: “Rus devleti savaşı doğru gidişata, yalnızca proletaryayı bastırmaktaki karşı devrimci işlevinden dolayı değil, aynı zamanda kendi kapitalist doğasından, yani hammadde kaynaklarını korumak ihtiyacından ve dünya pazarında artı değeri gerçekleştireceği bir yer bulma zorunluluğundan, iktisadi etki alanlarını arttırma ve ulaşım yollarını garanti altına alma isteği ve ihtiyacından dolayı da katıldı.” Bu görüşlerin gelişiminde, Alman komünist solunun düşüncelerinin eleştirel bir biçimde ama ciddi olarak değerlendirilmesinin, ve bu gelenekten gelen devrimcilerle tartışmaların da payı vardı. 1944'te, Marsilya'daki hücre bu şehirde güçlenmiş ve Paris ve Kuzey Fransa'da da örgütlenmeyi başarmıştı ve bu gelişmelerin sonucu olarak Komünist Sol'un Fransız Fraksiyonu kurularak İtalyan ve Belçika fraksiyonları arasındaki yerini aldı. Öte yandan İtalya'daki kimi militanlar, 1943'te bu ülkede başlayan grev hareketlerinden yola çıkarak İkinci Dünya Savaşı'nın, Birinci Dünya Savaşı gibi devrimci bir dalgayla sonuçlanacağını düşündüler ve Enternasyonalist Komünist Partisi'ni kurdular. Fransız fraksiyonuna göre bu hatalı bir hamleydi, zira ilkin parti içerisinde bir bütünlük görüş bütünlüğü yoktu, aksine sendikalar, ulusal kurtuluş hareketleri, Rus devriminin doğası hatta seçimlere katılım gibi konularda, eski görüşleri savunanlarla 1930'lardaki teorik değişiklikleri savunanlar arasında ayrımlar vardı; ayrıca Fransız fraksiyonuna göre uluslararası durum partinin kurulmasını haklı çıkartacak noktada değildi – İtalya'daki grevler savaştan sonra devrimin geleceğini kanıtlamıyordu.

Fraksiyonların lağvedilip yeni partiye katılmasına bu temelde karşı çıkan Marc Chirik İtalyan Fraksiyonu'ndan atıldı, Fransız fraksiyonu da Fransız Komünist Solu ismini aldı. Fransız Komünist Solu savaşın sonunda yayın organında şöyle diyecekti: “Burjuvaziyi suçluyoruz! Neden olduğu ve maalesef 'medeniyetin', çürüyen kapitalist toplumun zaten çok fazla uzun olan şehitler listesine bir ekleme olan milyonlarca ölüm için burjuvaziyi suçluyoruz. Hitler'in suçlarının sorumlusu Almanlar değildir. Onlar, 1934'te, 450,000 ölüyle Hitler'in burjuva baskısının acısını ilk çekenler ve bu acımasız baskı ülke dışına taşındığında da çekmeye devam edenlerdi. İstemedikleri ve egemenlerinin onlara zorladığı bir savaşın dehşetinin sorumlusu Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar, Ruslar ya da Çinliler de değildir. Nazi toplama kamplarında milyonlarca erkek ve kadın yavaşça katledildiler; vahşice işkence edildiler ve şimdi vücutları çürüyor bir yerlerde. Milyonlar savaşta savaşırken öldüler, veya 'kurtuluş' bombardımanlarına kurban gittiler. Bu milyonlarca ceset, kesilmiş, biçilmiş, parçalanmış, tanınmaz hale getirilmiş, gömülmüş veya açıkta çürüyen milyonlarca ölünün, askerlerin, kadınların, ihtiyarların, çocukların cesetleri, hepsi hala intikam diye inliyorlar. Ve inledikleri intikamın hala acı çeken Alman halkından değil, savaşta acı çekmeyen ve tam aksine kar eden alçak, ikiyüzlü ve ahlaksız burjuvaziden istiyorlar. Bugün, domuz suratları toprağın yağıyla dolmuş halde, hala aç kölelerine sataşıyorlar. Proletarya için tek tutum, demogogların anti-faşist komiteler üzerinden şovenizmi sürdürme ve yükseltme çağrılarına yanıt vermek değil, çıkarlarının, yaşam haklarının doğrudan savunusu için her gün, her saniye bu canavarca rejim, kapitalizm yok edilene dek sınıf mücadelesine girişmektir.” Fransız Komünist Solu, dönemin bütün örgütleri arasında parlamenterizmden sendikalizme, SSCB'nin doğasından ulusal kurtuluş hareketlerine en net örgüttü. Marc Chirik'in 1946'da yazdığı Rus Devrimi: Özel Mülkiyet ve Kolektif Mülkiyet başlıklı yazıda şöyle deniliyordu: “Rusya'nın bütün dünyanın gözleri önünde kendisinin en kanlı ve açgözlü emperyalist güçlerden biri olduğunu gösterdiği 1939-45 emperyalist savaşı, 1914-18 emperyalist savaşı Sosyalist partilerin kesin olarak milli kapitalist devlete eklemlendiğini nasıl gözler önüne serdiyse, Rusya'yı savunanların, kendilerini nasıl bir biçimde sunarlarsa sunsunlar, Rus emperyalist devletinin proletarya içerisindeki temsilcileri, siyasi kolları olduğunu ortaya koydu.

5. İkinci Dünya Savaşından Günümüze Burjuva Solu ve Burjuva Demokrasisi

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde dünya, Rus ve Amerikan emperyalist blokları arasındaki çatışma etrafında şekillenmişti. Sosyal demokrasi, özellikle Batı Avrupa'daki burjuva demokrasilerindeki önemli işçi-düşmanı işlevini korudu. Stalinizm aynı doğrultuda işçi sınıfının çıkarlarından yanaymış gibi gözüküp burjuva siyaseti yapmaya, Troçkizm de bu siyasete eleştirel biçimde alkış tutmaya devam etti. 1948'de gerçekleşen Yugoslav Stalinizminin uzun yıllardır şefi olmuş ve savaşın sonlarına doğru iktidara gelmiş Tito ile Stalin arasındaki ayrışma, Yugoslav milli sermayesiyle Rus emperyalizminin çıkarları arasındaki çatışmadan doğmuştu. Çin'de 1949'da iktidara gelen Çin Komünist Partisi şefi Mao Zedung, Stalin'in halk demokrasisi kavrayışı temelinde, “dört sınıfın bloğu” çerçevesinde bir rejim oluşturdu. Mao'ya göre bu dört sınıf “işçi sınıfı, köylülük, şehir küçük-burjuvazisi ve milli burjuvaziydi”. Stalinistler artık burjuvazinin belirli kesimleriyle ortaklıklarını saklama gereği dahi görmüyorlardı – fakat bu dört sınıf fikri, esasında Mao'nun iddialarının aksine Çin Komünist Partisi'nin siyasetinin milli burjuva bir siyaset olduğunu açıkça gösteriyordu. İlerleyen yıllarda Stalin'in ölünce yerine geçen Khrushchev'in anti-Stalinizmi, kamuoyuna iyi görünmek için korkunçluğu açığa çıkmış bir rejimle arasına mesafe koyma çabasıydı fakat Khrushchev'in “barışçıl birarada varoluş” tezi, Stalin'in tek ülkede sosyalizm fikrinin mantıksal – ve Stalin döneminde de pratikte uygulanmış bir sonucuydu. Dahası, Khrushchev'in 1953'te Doğu Almanya'da ve 1956'da Macaristan'da patlak veren işçi ayaklanmalarını bastırması, Stalin'den daha az emperyalist olmadığını gösterirken, Rusya içerisinde de iktidar devlet burjuvazisinde kalmaya devam etmekteydi. Mao'nun Sovyetlerden kopması da, her ne kadar ideolojik kisvesi değişikmiş gibi sunulsa da, Yugoslavya'yla olan ayrılık gibi Rus emperyalizmiyle Çin milli sermayesinin çıkar ve hedefleri arasındaki çatışmadan kaynaklanmıştı. Mao'nun Çin devleti, Rus emperyalist bloğuna rakip bir emperyalist blok oluşturma çabasının başarısız olması sonucunda 1972'de ABD başkanı Nixon'ın Çin'i ziyaretinin ardından Amerikan bloğuyla bir ittifak içerisine girerek, radikal pozlarının gerçek içeriğini apaçık ortaya koyacaktı. Enver Hoca'nın ilerleyen dönemde kimilerine büyük bir umut ışığı gibi gözükecek olan Stalinist hükümetinin ideolojik çizgisini ise tamamen Yugoslavya belirleyecekti. Kendi ufak emperyalist çıkarlarından yola çıkarak Arnavutluk'u bünyesine katmak isteyen Yugoslavya, Rusya'dan koptuğu zaman, Enver Hoca kendisini Stalin'in kollarına atmıştı. Khrushchev döneminde Yugoslavya'yla Rusya kısmen ilişkilerini iyileştirdiği zaman, Enver Hoca'nın şansına Çin Rusya'dan kopuyordu ve Enver Hoca maocu olmayı seçti. 1972'de Mao, Amerikan bloğuyla bir ittifak içerisine girince, Yugoslavya'nın başını çektiği Bağlantısızlar Hareketine de yaklaşmış olacak, hatta Mao'nun cenazesine ilk gidenlerden biri Tito olacaktı. Bu durumdan tedirgin olan Enver Hoca Çin'den de kopacak ve büyük bir emperyalist gücün desteğini yitirmiş olmasının sonucu olarak ciddi bir ekonomik krize girecekti. Son döneminde Arnavutluk hükümeti, bu krizi militarizmle, yani Yugoslavya sınırına milyonlarca askeri barınak yaparak çözmeye çalışıyordu.

Özellikle Amerikan emperyalist bloğuna dahil ülkeler içerisindeki resmi 'Komünist' partiler, diğer burjuva partilerle işbirliği yapmaktan ve hatta onlarla hükümetlerde yer almaktan kaçınmak bir yana, mümkün oldukça böylesi seçenekleri kaçırmamaya özen göstereceklerdi. Bu partiler içerisinde, çıkarları Rus emperyalizmine daha fazla bağlı olan kanatla, bulundukları ülkelerin burjuva siyasetleri içerisinde tuttukları yer gereği düşman bloğun çıkarlarını savunmakta güçlük çeken kanat arasında bir ayrışma yaşanmaya başlayacaktı. Bu ayrışma, 70'lerde eurokomünistler denilen eğilimle Tankçılar denilen eğilim arasındaki kavga ile doruk noktasına ulaşacaktı. Tankçılar için ortada yeni bir mesele yoktu – Ruslar ne derse oydu zaten. Öte yandan eurokomünistlerin yeni kaynaklara ihtiyaçları vardı. Öte yandan Stalinizm, burjuva siyasetine geniş bir ideolojik yelpaze öneriyordu ve eurokomünistler de aradıkları kaynağı yine geldikleri köken içerisinde bulabildiler. Yeni kaynak, Stalin'in 1924'te hapse giren ve çoğunluktaki sol komünistlerin temsilcisi olan Bordiga'nın yerine partinin başına geçirdiği Antonio Gramsci'ydi. Gramsci'ye göre geri ülkelerde veya kolonilerde değil ama modern demokrasilerde “devlet yalnızca, arkasında güçlü bir kaleler ve siperler sistemi olan boş bir kabuktu”. Gramsci Devlet ve Sivil Toplum'da: “Modern demokrasilerdeki kitlesel yapılar, hem Devlet örgütleri, hem de sivil toplum kuruluşları kompleksleri olarak, siyaset sanatı için konum savaşında 'siperleri' ve kalıcı barınakları teşkil ediyorlar” diye devam edecekti. Buradan çıkan sonuç, yapılması gerekenin önce sivil toplumda, sonra da devlette güç kazanmak ve böylelikle kazanımlar elde etmekti. Sosyalizmin zaferi için burjuva demokrasisi içerisinde böylesi bir çalışma yapmak gerekli ve yeterliydi. Gramsci'nin talihsizliği, ileri ve demokratik Batı ülkelerinde devletin boş bir kabuk olup sivil toplumun gerçek güç olduğunu sivil toplum üzerinden devlete sızılmasını söylerken pek ileri ve gelişkin bir devlet olan faşist İtalya'nın bir hapishanesinde olması, ve partisindeki Rus yanlısı arkadaşlarının faşist İtalyan devletinde böylesi bir egemenlik sağlamalarının pek de mümkün olmamasıydı. Öte yandan geçen on yıllar, Gramsci'yi özellikle Amerikan bloğu ülkelerindeki pek çok Stalinist'in vaktinden erken gelen peygamberi yapacaktı. Gramsci'nin görüşlerinden gerekli dersleri çıkartıp bunları yaklaşımlarına dahil edenler ilkin eurokomünistlerdi, fakat genel olarak burjuva solunun sivil toplumcu kanadı Gramsci'nin görüşlerinden fazlasıyla beslenecekti. Günümüzde Gramsci'nin popüleritesinin nedeni de budur.

Rus yanlısı yapıların resmi çizgisinin, özellikle Batı ülkelerindeki ılımlılığı, geniş bir genç kesimi bu politikaları sorgulamaya itti. Öte yandan Rus çizgisini sorgulayanlar büyük ölçüde Maoculuğun ve radikal milliyetçiliğin etkisinde silahlı mücadeleye atılacaklardı. Burada önemli etki noktalarından bir tanesi de Küba'da iktidarı almış gerilla hareketi olacaktı. Stalinizm esasında Fidel Castro'nun hareketini doğurmaktan ziyade evlat edinmişti. Zira Castro'nun gerillalarının çok büyük çoğunluğunun, iktidarı alana, hatta Domuzlar Körfezi çıkarmasına kadar komünist olma iddiası dahi yoktu. Castro'nun hareketi popülist milliyetçi ve burjuva demokrasisi yanlısı bir hareketti ve ilkin ABD'yle iyi ilişkiler istemişti. İktidarı aldıktan sonra meramını anlatmak için ABD'ye giden Castro sonrasında “Dünyanın bize dair ne düşündüğünü, Komünist olduğumuzu düşündüğünü biliyorum ve tabii ki gayet netçe Komünist olmadığımızı ifade ettim; gayet netçe” [2] diyecekti. Öte yandan ABD'yle ilişkiler, Castro'nun başlangıçta umduğunun tam aksi yönde gelişince, Castro Rus emperyalist bloğunun himayesine sığınmak zorunda kalacak, ve Küba bir anda 'sosyalist' oluverecekti. Öte yandan, özellikle Castro'nun kurmaylarından olan ve onun hareketi içerisinde başından beri Stalinist olan nadir isimlerden Ernesto Guevara'nın 1967'de Bolivya'da öldürülmesinin ardından, Guevara ve Küba silahlı mücadelecilik için yeni bir etki noktası ve ilham kaynağı olacaktı. Mayıs 68 öğrenci ve işçi hareketlerine Rus yanlısı resmi komünist partilerin karşı çıkması da, silahlı mücadeleciliği gerçek devrimcilik olarak iyice meşrulaştıracaktı. Esasında silahlı mücadeleci hareketler görüşleri bakımından Rus yanlısı resmi partilerden ileri değillerdi. Aydınlık Yol ve Naxalcılar gibi başını üniversite profesörlerinin çektiği maocu partiler, haliyle Çin'de savunulan tarza bir dört sınıf bloğu ve yeni demokrasi savunuyorlardı. Bugün Nepal'de iktidara gelen maocular, niyetlerinin kaptitalizmi ve demokrasiyi inşa etmek olduğunu saklamıyorlar, hatta yabancı sermayeyi de ülkeye davet ediyorlar. Güney Afrika'dan Türkiye'ye, silahlı mücadeleciliğin savunucularının kendilerine biçtiği rol, milli demokratik 'devrimi' gerçekleştirmektir. Esasında, silahlı mücadelecilik, tıpkı sivil toplumculuk gibi Stalinizmden, özellikle de Stalinist hareketin İkinci Dünya Savaşı esnasındaki pratiğinden beslenmiştir. Dahası, silahlı mücadeleci hareketler, kendi içlerinde Stalinizmi gayet iyi uygulayarak, merkezin çeper, liderliğin kadro arasında mutlak egemenliğini oturtmuşlardır ki bu pratik pek çok yapıda içsel işkencelere kadar varmıştır. Bahsi çok geçen eleştiri ve özeleştiri mekanizması, önderlikten kadroya işler. Önderlik kadroyu eleştirir, kadro özeleştiri yapar. Kadronun önderliği eleştirmeye cürret etmesi, en azından bir özeleştiri yapma nedenidir, ki kimi durumlarda, eğer bu özeleştiri yapılmıyorsa, iş kadronun infazına kadar gider.

Özellikle 1989'da Doğu bloğunun çökmesi, burjuva solunun Stalinist kanadına ciddi bir darbe vurmuş, sivil toplumcu yönelimler kriz içindeki Stalinistlerin ciddi bir kesimine çare olmuştur. Günümüzde Meksikalı Zapatistalar gibi örnekler, Stalinist silahlı mücadeleciliğin, Stalinist sivil toplumculuğa nasıl evrilebileceğinin bir kanıtıdır. Bu yolu seçip, hatta daha ileri götürüp yalnız yasal bir varoluşu seçen silahlı mücadeleci yapı sayısı az değildir. Zira silahlı mücadeleyle iktidara gelip yeni bir burjuva demokrasisi getirmeye çalışmaktan mevcut burjuva demokrasisi içerisinde güç kazanmaya çalışmaya geçiş, o kadar da büyük bir adım gerektirmemektedir, ve İkinci Dünya Savaşı esnasında eline silah almış İtalyan ve Fransız 'komünist' partileri, böylesi bir adımı atmanın ne denli kolay olduğunu aslında göstermişlerdir. Bununla birlikte, Rus emperyalist bloğunun çöküşü, burjuva solu içerisinde özellikle Troçkizme yaramıştır. Yer yer sivil toplumculuğa yaklaşan pratikleriyle Troçkist hareketler, farklı çelişkilerde farklı burjuva kesimleri desteklemeye devam etmektedirler. Öte yandan kimi silahlı mücadeleci Stalinist yapılar, yine eski işlevlerini gerçekleştirmeye devam etmektedirler.

Burjuva solunu ele alırken göz önünde bulundurmamız gerekenlerin önemli bir kısmını da ücretli emek, meta üretimi ve paranın yani kapitalist üretim ilişkilerine içkin niteliklerinin eleştirisi ve gelecek toplumsal oluşumunda bu olguların hem toplumsal, hem siyasi ve hem de iktisadi alandan defedilmesi sorunu oluşturmaktadır. Bunu Marx ve Engels'in 1845'te kaleme aldıkları Alman İdeolojisi'nde, bütün hatlarıyla görebilmekteyiz: “Önceki bütün devrimlerde faaliyet tarzı değişmemiş olarak kalıyordu ve yalnızca bu faaliyetin bir başka dağıtımı, işin başka kişiler arasında yeni bir bölüştürülmesi söz konusuydu; buna karşın komünist devrim önceki faaliyet tarzına karşı yönelmiştir, işi yokeder ve bizzat sınıfları ortadan kaldırarak tüm sınıf egemenliğini de kaldırır.” Eğer Marx'ın 1844 El Yazmaları'nda ifade ettiği gibi, “emeğin ürünü bir yabancılaşmaysa”, “üretimin kendisi de oluş halindeki yabancılaşma, etkinliğin geri alınması, geri alınma etkinliği olması” demektir ve emek de aslında “iş nesnesinin yabancılaşması, bizzat emeğin etkinliği içinde yabancılaşmanın, dışsallaşmanın özetidir” diyebiliriz. Zaten kapitalist üretim ilişkilerinde iş, etkinlikten isteksizliğe, güçten güçsüzlüğe, insanın özüne karşıtlığına ve nihayet yabancılaşmaya götürmüştür ve öyle de devam etmektedir. Dolayısıyla, bir yandan azami noktaya çekilmiş üretim şartlarında, kendi yaşam koşullarının devamını sağlamaya çalışan işçiler kendi ürettiklerine yabancılaşırlar. İşçiler ürettikleri üründen somut olarak uzaklaşmakta ve hayatı dahilinde ürettiğine ulaşamıyor oluşlarıyla aslında çalışma etkinliğinin “pratik insan etkinliğinin yabancılaştırılması edimi” olması da kaçınılmaz bir hal almaktadır. Giderek artan çalışma saatleri, kötü koşullar ve kapitalizmin iki yüzyılı bulan ağırlığını kuşaklarca sırtına geçirmiş olan işçi sınıfının işe ve çalışmaya karşı tarihsel yaklaşımı, “işin yabancı niteliği, fizik ya da diğer zorlamalar ortadan kalkar kalkmaz, çalışmadan vebadan kaçar gibi kaçılması olgusunda açıkça görülür”.

Burjuva solunun tarihinin gündelik pratiğine yansımasını en belirgin olarak görebileceğimiz alanlardan biri de ücretli emek meselesidir. Burjuva solunun emeğe dair yüceltmeleri, esasında sınıflı toplumların kendi doğasına has emeğin kutsallaştırılmasından öte bir içerik taşımaz. İşin ve mesleğin sunaklarının yaratılması, dahası bu efsanelerin mücadelelerin sınırlılıklarında şekillendirilmesi sadece kapitalist üretim biçiminin etkisiyle toplumsal yabancılaşmanın en önemli etkeni olarak çalışmanın mutlaklaştırılmasına hizmet eder. Buradan hareketle, kapitalizmin kronik kriz girdabında, işsizliğe karşı olma iddiasıyla “içerisinde yaşamadıkları bir dünyadan” türettikleri “Herkese İş” sloganı, işçi sınıfını kandırmaktır. Bu slogan, kapitalizmin dev aynasından kendisine bakmasıdır; gericidir ve burjuva solunun arzuladığı yaşam biçimini dolaylı yoldan ifade etmesi anlamına gelir. Bunun yanısıra, “Herkese İş Güvencesi”, “Çalışma Hakkı”, “Her İşçiye Sigorta Hakkı” ve benzeri sloganların da burjuva solu ve sendikaların sloganları olmaları nedensiz değildir. Onlar varolan düzenin toplumsal anlamda kökten yokoluşunu ve lağvedilmesini değil, farklı biçimlerde, farklı kisveler altında fakat özünde emeğin rasyonalize edilmesi ekseninde düzenin yeniden inşa edilmesini ve toplumsal barışı savunmuş olurlar. Çok basitçe ifade etmek gerekirse ücretli emeğin ortadan kalkmayacağı bir düzeni, yani burjuva düzeni savunmak burjuva solunun en temel niteliklerinden biridir. Zira ücretli emeğin olduğu yerde sermaye vardır. Marx'ın sloganındaki temel fikir, işin, ücretli emeğin ve ücretliliğin tamamen toplumsal yaşamın dışına atılmasıdır: “Sözkonusu olan emeği özgürleştirmek değil, ortadan kaldırmaktır.

Özetleyecek olursak, burjuva solu tanımımızla ilgili en temelde ücretli emeğin ortadan kaldırılması ve enternasyonalizm konuları olduğunu söyleyebiliriz. Marksistler, en başından beri, farklı biçimlerde olsa da burjuva solunu tanımlamışlardır. Bugün bizim burjuva solu tanımımız da marksizmin tarihi boyunca bu olguyu yorumlayışından gelmektedir. Burjuva düzeni savunmadığını iddia edenler dahi, genellikle burjuva demokrasisi ve genel olarak demokratikleşme konuları üzerinden aslında kapitalist düzeni savunmaktadırlar. Burjuva güçler arasındaki savaşlara karşı olduklarını söyleyenler de, ulusların kendi kaderini tayin hakkı üzerinden çatışmalardaki burjuva milliyetçisi taraflara destek vermektedirler. Yaptığımız tanım sosyal demokrasi, Stalinizm, Maoizm, Troçkizm ve arada, ortaya kalan bütün siyasi eğilimleri kapsar.

Burjuva solunun en önemli özelliği, mevcut düzenden rahatsızlık duyan, kapitalist bir dünyada yaşamak istemeyen, farklı bir dünya düşleyen, büyük ölçüde iyi niyetli insanları peşinden sürüklemesidir. Burjuva solunun, kapitalizm için sahip olduğu tek işlev değil ama en düzenli yerine getirdiği işlev, böylesi insanlar düşledikleri dünya için savaştıklarını zannederken onların enerjisini mevcut düzeni savunmaya ve desteklemeye yönlendirmektir. İfade ettiğimiz üzere, genelde de bunu demokrasi kavramı üzerinden gerçekleştirir. Burjuva toplumunun bir numaralı sloganı olan demokrasi, burjuva solunun her problemi çözen anahtarı olmuştur. Oysa demokrasinin kendisinin mahiyeti, 1922'de Demokratik İlke adlı çalışmasında Bordiga tarafından dile getirilmiştir ve bizim için nettir: “Toplumun iktisadi ayrıcalıklarla ayrılan sınıflara bölünmüş olması, çoğunlukçu karar almanın bütün değerini ortadan kaldırmaktadır. Bizim eleştirimiz, modern liberal anayasalardan doğan demokratik ve parlamenter devlet mekanizmasının bütün yurttaşların çıkarına bütün yurttaşların olduğu yalanını haksız çıkartmaktadır. Karşıt çıkarların ve sınıf çelişkilerinin ortaya çıktığı andan beri, örgütsel birlik olamaz ve dış görünüşte halk iktidarı varmış gibi olsa da, devlet ekonomik olarak hakim sınıfın organı ve çıkarlarının savunusunun aracı olarak kalır. Demokratik düzenin siyasi temsile aktarılmasına rağmen, burjuva toplum üniter vücutların karmaşık bir ağı gibi görünür. Bunların ayrıcalıklı katmanlardan doğmuş ve mevcut toplumsal aparata koruma eğiliminde olan pek çoğu, siyasi devletin kuvvetli merkezileşmiş organizması etrafında toplaşır. Ötekiler devlete dair daha tarafsız veya değişken bir tutuma sahip olabilir. Son olarak, başkaları da ekonomik olarak ezilen ve sömürülen tabakalar arasında ortaya çıkar ve doğrudan sınıf devletine karşıdır. Komünizm, demokratik ve çoğunlukçu ilkenin resmi ve siyasi uygulamasının, toplum iktisatla ilişkisinde karşıt sınıflara dölünmüşken devleti toplumun tamamının örgütsel birimi yapamayacağını ortaya koyar. Resmi olarak siyasi demokrasi böyle olduğunu iddia eder, fakat gerçekte çıkarlarını korumak amacıyla kapitalist sınıfın gücüne, bu sınıfın diktatörlüğüne göre ayarlanmış biçimdir (...) Demokrasi ilkesinin kendinden menkul bir değeri olmadığı aşikardır. Demokrasi bir ilke değildir, yalnızca çoğunluğun her zaman haklı, azınlığın ise haksız olduğu yönündeki basit ve kaba aritmetik önyargıya yanıt veren basit bir mekanizmadır (...) Demokrasi bizim için bir ilke olamaz (...) Kullanılabileceği kadar demokratik mekanizmayı korurken, en kötü demogogların pek sevdiği ama sömürülen, ezilen ve soyulanlar için ironiyle 'demokrasi' tabirinin kullanımını ortadan kaldırıp bu terimi burjuvazinin ve liberalizmin farklı kılıflar ve kimi zaman aşırıcı suretlerde gelen savunucularına bırakacağız.

Burjuva solu, tarihi boyunca kapitalist düzene hep hizmet etmiş, iyi niyetli insanları gerçek proleter mücadele saflarından uzak tutmaya çalışmış, açıkça veya örtük biçimde kapitalist toplumun çıkarlarını savunmuştur. Öte yandan gördüğümüz gibi işçi sınıfı kalkıştığı zaman tutunamamış, etkisini ve gücünü kaybetmiştir. Gelecekte de işçi sınıfı, solcu düşmanlarına sağcı düşmanlarından farklı muamele etmeyecektir.

Gerdûn

1Norman M. Naimark. The Russians in Germany: A History of the Soviet Zone of Occupation, 1945–1949. Cambridge: Belknap, 1995, , s. 70–71.

2http://www.upi.com/Audio/Year_in_Review/Events-of-1959/Cuban-Revolution/...

 

Tags: 

Rubric: 

Burjuva Solu

Cinsel Özgürlük, Kapitalizm Altında İmkansızdır

ABD'den çok yakın bir destekçimizin yazdığı bu yazının çevirisini yayınlıyoruz. Eşcinsellerin durumuna dair sınıf temelli bir yaklaşım geliştiren bu yazı, ABD'deki durum örneğinden hareket etse de, içeriğinin Türkiye'deki tartışmalar açısından da fazlasıyla önemli olduğu kanısındayız. - EKA

Gay ve lezbiyen kişilerin yasal olarak evlenme “hakkından” yararlanarak eşcinsel olmayan (yani heteroseksüel) çiftlerin faydalandığı, başta miras hakkı gibi maddi yardım ve haklardan faydanlabilip faydalanamayacakları “tartışması”, özellikle Batı ülkelerinde hakim sınıfın düzenli olarak, özellikle de seçim dönemlerinde şapkasından çıkarttığı meselelerin başında gelmektedir. Bu yazımızda, bu konuyu ister solun ve merkezin yaptığı üzere “hümanist” biçimde, ister sağın yaptığı üzere ahlakçı/dini biçimde ele alıyor olsunlar, hakim sınıfın solunun, merkezinin ve sağının ikiyüzlülüğünü açık etme niyetindeyiz. ABD'deki Obama hükümeti kendisini “özgürlükçü” ve “ilerici” olarak sunmak istiyor, bu yüzden kimi eyaletlerde (son olarak Kuzey Carolina'da) eşcinsel-evliliği karşıtı yasaları iptal etme çağrısı geçmiş durumda; fakat bir yandan da hükümet eşcinsel evliliğini anayasal bir “hak” olarak tanımış değil. Sağcılar özellikle muhafazakar seçmen kitlelerinin korkularını tatmin etmek ve güvensizliklerine oynamak durumundalar, dolayısıyla Cumhuriyetçi Parti Başkan adayı olacak Mitt Romney eşcinsel evliliği karşıtı bir tutum alıyor. Bütün “tartışma” esasında Obama hükümetinin eşcinsel seçmen haricinde gençliğe ve “bağımsız düşüncelilere” hitab etme ve eğer Romney açıkça ve güçlüce eşcinsel evliliğe karşı çıkması Evanjelist Hristiyanların gözünde onu gözden düşürmesi için bir araç. Romney'nin daha da sağa kayması ise onun için kararsız ve bağımsız seçmeni daha yabancılaştırma riskini beraberinde getiriyor. Bu yasa merkezli tutumların tamamen ikiyüzlü olduğu ortada. Hedef, siyasi çıkar uğruna şüphesiz gay ve lezbiyen kesimin dramatik ve utanç verici olarak deneyimlediği bir durumu ayrışmalar, düşmanlık ve daha fazla yanlış anlaşılma pohpohlayarak kullanmak. Dahası, kimi zaman eşcinsel evliliğine sağcıların aşırı bir muhalefet ediyor olmasının, kişisel hayatın bir boyutunun yasallaşmasıyla mevcut kapitalist sömürü düzeninin değişmeyeceği gerçeğini gözden kaçırmayalım.

Bugün, eğer ABD televizyonunda ana akım bir burjuva haber kanalını açarsanız, “eşcinsel hakları tartışması” gibi bir başlığın ekranı kaplaması ihtimalı yüksektir. Burjuva medyanın kişisel insani farklılıklarımızın üstüne giderek bize insanlar olarak en fazla ayrıştığımız noktaları göstermekte ısrarı ilginçtir. Fakat burjuvazi ve basındaki çığırtkanları fazlasıyla ikiyüzlüler. Özellikle de mevcut siyasi iklime “partizanlık” böylesine giriyorsa. Dahası, bunu daha derin bir hümanizm hissiyatıyla yaptıklarını iddia ediyor, sıklıkla eşcinsel hakları mücadelesine bir “eşitlik” veya “sivil haklar” mücadelesi diye hitap ediyorlar.

Bu noktada sormamız gereken şu: ne adına “eşitlik”? Ve toplumdaki hangi insanlar için? “Evlilik eşitliği” uygun bir işçi sınıfı talebi midir? Cinsel özgürlük kapitalizm altında mümkün olabilir mi? İşçiler olarak, bu iki sorunun cevabının da hayır olduğunu söylemek zorundayız. Homofobiden ve heteroseksizmden kurtulmuş, her bireyin bir kategori olarak değil, bir insan olarak görüldüğü ve o şekilde davranıldığı bir dünya inşa etmek kapitalizm altında mümkün değildir.

Bir süredir, burjuva sınıf siyasetinin kimi unsurları eşcinsel evliliğin yasal kabulünü savunuyordu. Sıklıkla argümanları işçilere hitap edecek dilde ifade ediliyor. Eşcinsel evliliğinin yasallaşmasının sigorta yardımı, boşanma ve mülkiyet hakları nedeniyle eşcinsel işçilerin yaşam kalitesini iyileştireceğini söylüyorlar. Öte yandan kapitalizm altında, insan ilişkileri bir değiş tokuşa indirgenmiştir. Duygular, burjuvazinin metalarından ve mali kaynaklarından biridir yalnızca. Dolayısıyla eşcinsel evliliğin yasallaşmasındaki iktisadi ihtiyacı görebiliriz, fakat kapitalizm altında evlilik kavramının kendisi ne olacak?

Marks ve Engels Komünist Manifesto'da şöyle derler: “Burjuvazi, aile ilişkilerinin yürek titreten duygu dolu peçesini yırtmış ve onu düz para ilişkisine indirgemiştir.” Daha sonrasında da şöyle devam ederler: “Proleter mülksüzdür; karısı ve çocuklarıyla ilişkisinde artık burjuva aile ilişkileriyle ortak hiçbir yan yoktur … Günümüzdeki aile, burjuva ailesi, neye dayanıyor? Sermayeye, özel kazanca. Tam gelişmiş olarak bu aile yalnızca burjuvazi için var”.

Dolayısıyla Marks ve Engels'in kapitalizm altında evlilik tanımlarına göre “eşit evlilik haklarının” yalnızca evliliğin faydalarından yararlanabilecek olanlara hitap ettiğini anlayabiliriz. Bunlar yalnızca mülk sahibi sınıflara, yani yasal olarak evlenmeyi karşılayabilecek insanlara hitap eden haklardır. Evlilik temelde mülkiyet hakları ve mirasla alakalıdır. Tarihsel olarak hakim sınıfa göre kimin mülkiyet sahibi olabileceğini ve kimin mülkiyet olabileceğini (!) tanımlamıştır. Köken olarak, tabii ki, evlilik kadının kendisinin ve sahip olduklarının erkeğin mülkiyetinde olduğu anlamına gelmiştir. Burjuvazinin gözlerinde evlilik karşılıklı saygı ve aşkla ilgili değildir – egemenlikle, sahibiyetle ve mülkiyet haklarıyla ilgilidir.

Peki bize evliliğin ne olduğunu ya da kiminle evlenip evlenemeyeceğimizi söyleyen bir hakim sınıfa neden ihtiyaç duyalım? EKA yayınlarında daha önce ifade ettiğimiz üzere, komünist bir toplum, insan ilişkilerinin ailenin ötesinde ve devlet korunumlu kanunların dışında, karşılıklı sevgi ve saygı ile düzenleneceği bir toplum olacaktır.

Burjuva demokratik devleti ve ajanları eşcinsel hakları meselesi etrafındaki soruları asla insan ihtiyaçları açısından sormuyorlar. Gay ve lezbiyen kitlenin ihtiyaçları nedir? Hatta, genel olarak insanları temel ihtiyaçları nedir? LGBT'lerin ciddi bir baskıya maruz kaldığına şüphe yoktur. Homofobinin, heteroseksizmin ve patriyarkanın kapitalizmin her yerinde vücut bulduğuna tanık oluyoruz ve bunun böyle olmadığını kim iddia ediyorsa inkarcıdır. Mesela ABD'deki burjuva basın, eşcinsel gençliğin zorbalığa maruz kalmasını bir “salgın” olarak nitelendirmiştir. Eşcinsellerin zorbalığa maruz kalmaları ciddi anlamda tramvatik sonuçlar doğurmuş, pek çok kişiyi depresyona, ve ne yazık ki kimi eşcinselleri intihara dahi götürmüştür.

Fakat burjuvazi bu sorunları çözmeye odaklanmakta mıdır? Peki ya parlamenter yönetmelikler? Yeni yasa ve kanun değişikliklerinin bir tanesi dahi böylesi toplumsal meselelere değinmekte midir? Hayır! Tartışma her zaman din veya ahlakçılık çerçevesinde şekillendirilmektedir. Bu özellikle ana akım basında, özellikle hakim sınıfın retoriğinde böyledir. “İnsan haklarına” dair bütün o yere göğe sığdırılamayan laflara, bütün o yasal safsatalara rağmen, yasa kisvesi altında kapitalist devletin onayını almak ve devletçe tanınmak, yüzlerce yıllık dini ve ahlakçı ayrımcılığı ortadan kaldırmak konusunda hiçbir işe yaramaz. Dindar kesim, geri tavırları nedeniyle “suçlanmaktadır” ki bu kutuplaştırıcı, cadı avı misali atmosfere daha da katkı yapmaktadır. Böylesi durumlarda, eşcinsel evliliğinin yasallaşması yalnızca kapitalist devleti “adil” ve “faydalı” bir kurum olarak sunmaya yarar.

Eğer hakim sınıfın eşcinsel evliliğine verdiği destekte bir nebze içtenlik varsa, bu onların işçileri seçim siyaseti sirki ve yasalcılıkla oyalama ihtiyaçlarından geliyor. Tabii ki cinsel özgürlüğe verilen büyüyen destek insanlığın daha derin bir bilimsel anlayış ve daha derin bir insani dayanışma hissiyatı geliştirmesiyle alakalıdır. Öte yandan hakim sınıf bu meseleleri zerre kadar umursamaz, zira neden umursasın ki? Eğer paranız varsa, haklarınız asla tehlikeye girmez, tartışmaya açılmaz. “Evlilik eşitliği” ne iyi bir ilişki yaşamak ne de ekonomik eşitlik demektir; burjuvazinin sınıfsal egemenliğinin kuvvetlenmesi anlamına gelir ancak.

Kapitalizmin temel sorunlarını ancak kısmen karşılayan toplumsal mücadeleler, toplumdaki gerçek sorunları ifade etmekle birlikte, işçi sınıfını devrimci görev ve tartışmalarından saptırırlar. Burjuvazinin eşcinsel hakları konusuna bir saplantı noktasına kadar nasıl saplanabildiğine zaten değindik. Öte yandan bu saplanma sözde “devrimcilerde” de oluyor.

Pek çok kişi, işçileri sınıflar-arası, geniş toplumsal meseleler “örgütlemek” için salt işçilere yönelik bir dil kullanıyor. Komünistlerin temel özelliğinin kapitalizm altında tam eşitliğin imkansız olduğunu savunmak olduğu şu dönemde eşcinsel haklarının bizi “tam eşitliğe yaklaştıracağı” fikri tamamen alakasızdır. Neden devrimciler olarak eşitlikçi bir topluma “daha yakın” olmak için savaşalım? Kapitalizmin bütün adaletsizliklerine birlikte karşı çıkmamız gerek! Aynı sözde “devrimcilerin” büyük çoğuna göre eşcinsel evliliği hakkı yönündeki yasal düzenlemeler ve seçim kararları da işçiler için “zaferler”dir. Öte yandan bu zaferler burjuva sivil toplumunun suretini tazelemekten başka bir işleve sahip değildir.

Legalizmin ve demokratizmin siyasetinin işçi sınıfına önereceği hiçbir şey yoktur. İnsanlığın gerçek kurtuluşu ancak işçi sınıfı devriminden gelebilir. İşçiler her zaman eşcinsel insanların kendilerini desteklemelidirler; özellikle de eşcinselliren yabancılaştırıldığı ve korkunç biçimlerde aşağılandığı böylesi bir toplumsal düzen içerisinde. Öte yandan böylesi tartışmaları çevreleyen burjuva kampanyalara dair dikkatli olmamız gerekmektedir. Sıklıkla böylesi çabalar bizi nihai hedefimizden – dünyadaki herkes için her tür baskının ve sömürünün ortadan kalkmasından saptırırlar.

Jam

Tags: 

Rubric: 

Kısmi Mücadeleler

Euro 2012'nin Düşündürdükleri

Bir Avrupa Futbol Şampiyonasını daha geride bıraktık. Polonya ve Ukrayna'da düzenlenen turnuvaya Türkiye'nin katılamaması nedeniyle ülkedeki çocukların, bebeklerin ve genel olarak milli maç sonrasında pencereye yakın olmak veya dışarıda olmak gafletini gösterecek insanların havaya atılan kurşunlar sonucu ölme riskinde belirgin bir yükseliş olmazken, ülkede yaşayan yabancılar, kendi ülkelerinin milli takımını destekledikleri için linç edilme tehlikesinden de bir kaz daha kurtulmuş oldular.

Bol gollü turnuvanın belki en büyük sürprizi, yarı final maçında İtalya'nın, favori Almanya'yı üstün bir oyunla geçmesiydi. Otuzlarda faşist ve Nazi rejimlerinin yükselmiş olduğu bu iki ülkenin milli takımlarının maçında, gollerin Gana asıllı Mario Balotelli ve Türk asıllı Mesut Özil'den gelmesi turnuvanın bir ironisi oldu. İrlanda taraftarlarının fark yerken bile eğlenmeleri sempati toplarken, kupa Avrupa Şampiyonaları tarihinin en gollü finaliyle son buldu. Bununla birlikte İspanya-İtalya maçının sonucu, maçın hakkından ziyade İtalya'nın talihsizliğini ve İspanya'nın acımasızlığını yansıtıyordu: ilk yarı iki sıfır yenik düşmesine rağmen İspanya'yla başa baş giden ve ikinci yarının başında iyice bastırarak gole çok yaklaşan İtalya, teknik direktörün oyuna aldığı üçüncü oyuncu sakatlanıp oyuna devam edemeyine on kişi kalarak oyundan koptu.

Öte yandan, turnuvanın belki de en önemli ve kaygı verici olayı, A Grubundaki Rusya-Polonya karşılaşması dolayısıyla Polonyalılar ve Ruslar arasında çıkan geniş çaplı çatışmalarda. Sonrasında polisin müdahale ederek ikiyüz civarı kişiyi göz altına aldığı çatışmalarda pek çok kişi yaralandı. Ukrayna'da da, sayıları binleri bulan ırkçı taraftar grupları İngiltere maçı öncesi İngiliz taraftarları tehdit etmişti. Grup maçları sonrasında Ukrayna ve Polonya milli takımlarının turnuvaya veda etmeleri, turnuvanın geri kalanında etnik şiddetin tırmanmasının önüne geçti.

Bu tür vakalar futbolda yeni değiller. 2010 Dünya Kupası vesilesiyle yazdığımız bir yazıdan alıntı yapmamız gerekirse: “İnsanların futbol izlemesinde ve futboldan hoşlanmasında hiçbir sıkıntı olmamakla birlikte, futbolun hakim sınıf tarafından milliyetçilik pompalamak ve işçi sınıfını bölmek için sıkça kullanıldığını vurgulamak gerekli.

Böylesi durumlar yalnızca milli takımlar arasındaki maçlarda da gerçekleşmiyor. Bu ülkede ne zaman büyük bir takım Şampiyonlar Ligi veya Avrupa Ligi'nde oynasa, benzeri bir atmosfer geliştiğine şahit olduk. Galatasaray'ın 2000'de gerçekleşen UEFA kupası zaferi, yarı final maçı sırasında iki, final maçı sırasında ise üç kişinin bıçaklanarak hayatlarını kaybetmelerini de beraberinde getirmişti. Tabii ki, böylesi olaylar ne kadar korkunç olsa da futbol maçları dolayısıyla ortaya çıkan milliyetçiliğin çok daha kötü örneklerini de biliyoruz.

Geçtiğimiz sene Mısır ve Cezayir arasındaki Dünya Kupası eleme maçı, bu durumun çarpıcı bir örneği. Kahire'deki maçın ardından çıkan karmaşada altı Cezayir taraftarı öldürüldü, 21 Cezayirli de yaralandı. Hartum'da 23 Mısırlı yaralındı, bütün bunların üstüne Cezayir'de maç sonrası kutlamalarda 14 kişi hayatlarını yitirirken yüzlercesi yaralandı. Maç dolayısıyla gerçekleşen şiddetin yanı sıra, Cezayir'de çalışan 15.000 Mısırlı işçi saldırıya uğradı ve kaçmak zorunda kaldılar. Kahire merkezinde de binlerce Mısırlı taraftar, sokaklarda polisle çatıştı, sonuç olarak ise 11 polis 24 gösterici yaralandı, 20 kişi tutuklandı, 15 araç hasar gördü. Cezayirlilere ulaşamayan kimi taraftarlar yakınlardaki Hindistan elçiliğini taşladılar. Buna ek olarak Fransa'da yaşayan Kuzey Afrikalılar arasında pek çok çatışma çıktı. Burjuva basını bu tip olayları görünürde kınasa da, olaya yaklaşım biçimleri, takındıkları tavrın iki yıl önce gerçekleşen kitlesel grevlere dair tutumlarıyla farklılığı, basının gerçek tutumunu ele veriyor. İki sene önce, devletin ve onun baskıcı aparatlarının bütün öfkesi, işçi sınıfına yöneltilmişti, ve hakim sınıfın korkusunu ifade ediyordu. Futbol maçından sonra ise, birkaç nazik kınama lafı ve sakin olunması yönünde yapılmış çağrılar vardı yalnız.

Öte yandan bu olanlar da bir futbol maçında gördüklerimizin en kötüsü değiller. 1990'da, eski-Yugoslavya'daki savaşların başlamasında önemli bir unsur olarak görünen olaylardan bir tanesi, Dinamo Zagreb ile Belgrad Kızıl Yıldız takımları arasındaki futbol maçıydı. Şüphesiz, futbol maçları savaşları başlatmaz. Öte yandan, milliyetçi nefretin böylesi açık gösterileri işçi sınıfını savaşa seferber etmek için kullanılabilir. Maç, rakip Hırvat ve Sırp milliyetçi çeteleri arasında bir meydan savaşı gerçekleşmesi ile bitmişti, Sırp çetenin lideri, daha sonrasında BM'in insanlığa karşı işlenilen suçlardan mahkum edeceği Arkan idi. Polis, önce olaylara katılan insanlar sayısı karşısında etkisiz kaldı, fakat daha sonra destek kuvvetler, zırhlı araçlar ve panzerlerle şiddetli çatışmalardaki yerini aldı. Bir saat içerisinde yüzlerce kişi yaralanmış, pek çok kişi vurulmuş, bıçaklanmış veya polisin attığı gazdan zehirlenmişti. Kavgalar yatıştı. 60,000 insanın hayatını kaybedeceği çatışmalar başlamak üzereydi, ve Arkan'ın Kaplanları, Kızıl Yıldız taraftarından beslenen bir paramiliter yapı, en korkunç etnik temizlik katliamlarının pek çoğunda rol oynayacaktı. Gelecekte AC Milan formasıyla uluslararası şöhrete kavuşacak olan Zvonimir Boban, kameralara çatışmalar sırasında bir polise saldırırken yakalandı. Daha sonrasında Boban, Hırvatistan'ı her şeyden çok sevdiğini ve ülkesi için seve seve öleceğini söyledi. Boban ölmedi, fakat ne yazık ki on binlerce işçi öldü.

1969'da gerçekleşen 1970 Dünya Kupası elemelerine dönecek olursak, El Salvador ile Honduras'ın 'Futbol Savaşı' olarak adlandırılmış bir savaş yaptıklarını görüyoruz. İki ülkenin milli takımları arasındaki maç, zaten gergin olan bir durumu savaşa dönüştüren kıvılcım olmuştu. İkinci tur maçının ardından, iki ülkedeki basın da öteki ülkeden işçilere yapılan saldırıları bildirdi, abarttı ve teşvik etti ve bir ay olmadan iki ülke birbirleyle savaşa girmişti. Savaş yalnız dört gün sürdü, fakat çoğu sivil 3.000'i aşkın yaşama maloldu ve 300.000 kişinin mülteci olmasına neden oldu.

Kapitalist bir dünyada yaşayan komünist işçiler olarak futbol izlemeye, futboldan zevk almaya karşı bir tutum geliştirmemiz söz konusu olamaz. Futbol çok güzel bir oyundur ve bizim hatırlatmamız gereken de sonuçta onun sadece bir oyun olduğudur. Öte yandan hakim sınıflar bu oyunu her zaman işçi sınıfını kontrol ve milliyetçiliğe sürüklemek için kullanmıştır, bu yüzden sınıfımızın hakim sınıfın manevralarına dair her zaman dikkatli olması gereklidir.

Pardayan

Tags: 

THY Grevi: İşçi sınıfı İşverene, Sendikalara Karşı

Dünyadaki ekonomik kriz giderek daha da yıkıcı hale gelmeye başladı. Burjuvazi sermayesini daha da güçlü hale getirebilmek için işçilerin emeğine daha da fazla ihtiyaç duymakta. Her geçen gün derinleşen ekonomik kriz ile birlikte savaşlardan, barbarlıktan, sömürüden daha fazla bahseder halde burjuvalar. Böylesi bir dönemde burjuvazi işçi sınıfı üzerinde varolan baskısını yasalarıyla, polisiyle, hükümetiyle her türlü organıyla daha da arttırmakta. Belirli sektörler üzerinde ise işçi sınıfının verdiği tepkilere dönük şimdiden hazırlık yapmakta.

Kapitalizmin can damarlarıdan biri de ulaştırma sektörüdür. Bundan dolayı hava yolu taşımacılığı büyük bir önem taşımaktadır. Bakan Ali Babacan “Kimse kusura bakmasın, bu gibi stratejik sektörlerde grev yasağı olacak! Örneğin bir bankada 3 gün greve gidildiğini düşünün, anında batar...THY'yi bugün başarıya taşıyan etkenler arasında greve fren koymamız da var. Nitekim bir yabancı dergide okudum,makalede THY, Lufthansa'dan daha iyi çünkü grev yok” derken de hem bu sektörün önemini hem de bundan sonra yaşanacakları açıkça ifade etmekteydi.

Havacılıkta çalışma süreleri bazı durumlarda 16 -18 saate çıkarılmakta. Kimi şirketler işçilerin maliyetini düşürmek için konaklamalarda, kabin memurlarını iki kişi aynı odada kalmaya bile zorlamaktalar. Bu koşullarda 2-3 saatlik uykularla uzun saatler çalışmak zorunda kalan işçiler sağlığından olsalar da sosyal yaşamdan ve insani ihtiyaçlarından uzaklaştırılan bu işçiler için , “grev hakkı” gibi bir hak zaten olmamalı!

Yıllardır havacılık iş kolunda grev yasağı yoktu fakat; grev hakkı olan işçiler için bir tek önemli ve gerçek bir grev planlanmadı. Sabiha Gökçen Havaalanı'nda yüzlerce işçi işten atıldığında grev hakkı olan işçiler için bir tek grev hazırlığı yapılmadı. Ali Babacan'ın yukarıda alıntı yaptığımız hedefleri gün yüzüne çıktığında yani zurnanın zırt dediği yere gelindiğinde sendika (işçiler işten atıldığında değil, işçiler ucuza çalıştırıldığında değil, işçiler uzun saatler çalıştırıl dığında değil) kendi yetki alanını kaybettiğinde işçilerine mesaj yoluyla “Acillll” diyerek gönderdiği mesajda “kendimi uçuşa hazır hissetmiyorum” hakkının kullanılacağı söyleniyordu. İşçiler sorunların kendi sahipleri olmalarından kaynaklı sendikanın bu çağrısına karşılık vererek 29 Mayıs günü fiilen iş bıraktılar. Ardından 305 işçinin işten atılması, bir işçinin ise işten çıkarıldığında yurtdışı seferinde olduğu için o ülkede bırakılması, işçilere mesaj gönderilerek işten çıkarıldıklarının söylenmesi THY'deki işçi sınıfına yapılan barbarlığı gözler önüne sermekteydi. Üstelik bu yapılan saldırılar burjuvazi ile elele veren ve işçilerin kurumu olduğunu idia eden sendikalar ile birlikte yapılmaktaydı. Yakın zamanda TEKEL işçilerine Tek-Gıda-İş sendikasının yaptığı gibi, 15-16 Haziran 1970 tarihinde DİSK'in işçiler üzerinde oynadığı oyunlar gibi, şimdi de Hava-İş sendikası kendi üzerine düşen rolü oynamaya hazırdı. Havacılık iş kolunda yapılan bu eylemi, Hava-İş sendikası üstlenmedi.

Artık işçiler THY yönetimi ve hükümet ile sadece mücadele edilmeyeceğini aynı zamanda içinde oldukları sendikalar ile de mücadele etmeleri gerektiğini anlamışlardı. Tıpkı TEKEL direnişinde ortaya çıkan Direnişteki İşçiler Platformu gibi şimdi de havacılık iş kolunda sendikadan bağımsız oluşan 29 Mayıs Birliği tam da böyle bir süreçte sendikanın tutumuyla hesaplaşarak şu açıklamayı yapmıştı ”Üyesi olduğumuz Hava-İş sendika yönetimi ise kendi çağrısını bile üstlenmeyerek bu meşru protestonun 'yasa dışı' ilan edilmesinde büyük rol oynamıştır. THY yönetimi bu zeminden yararlanarak bütün çalışanlarını sindirip adeta köleleştirme peşindedir. Hava-İş yönetimi yüzlerce üyesini THY yönetimi karşısında yalnız ve sahipsiz bırakırken bu sonucu öngöremeyecek kadar deneyimsiz miydi? Bu nasıl bir sendikal anlayıştır?” 1 diyerek işçiler üyesi oldukları sendikanın gerçek yüzünü ve üstlendiği rolü açık bir şekilde ortaya koymuşlardı.

Hava İş sendikası THY'de bir direniş çadırı oluşturmuş olsa da, çadırda sadece Hava İş başkanı Atillay Ayçin ve bir kaç işçi ve işyeri temsilcileri bulunmakta. Oradaki sendika başkanın tutumunun ne kadar mücadeleci olduğuna dem vuran burjuva solu dönüp çadıra baktığında “İşçiler nerede?” diye bazen sorduklarında, Hava İş başkanı şimdi de işçilerin kendisiyle birlikte hareket etmediklerini söyleyerek oyununu devam ettirmekte. ”İşçiler gerektiğinde bedel öder” diyen sendikalar, varoluşları süresince hiçbir zaman bedel ödememişler; koltuklarında oturmayı garantileyen Hava-İş'in bağlı olduğu Türk-İş başkanı servetine servet katmış, hem TEKEL eylemlerinde hem de THY grevinde bedeli, dedikleri gibi işçiler ödemiştir. Ayrıca işten atılan yani 'bedel ödeyen' işçilere yapılacak yardımda bile 29 Mayıs Birliği'nin de dediği gibi “mücadeleye destek veren-vermeyen ayrımcılığını yapan” yine mücadele ediyormuş gibi görünen “dostlar alışverişte görsün” anlayışının kendisidir.

Binlerce işçinin çalıştığı THY'de burjuva solu, sendikanın mücadeleyi birleştiren bir konumda olduğunu iddia ederek 29 Mayıs Birliği'nin mücadeleyi böldüğünü ifade etmekte. Oysa ki 29 Mayıs Birliği, sendikalı sendikasız bütün işçi sınıfının çıkarları için orada mücadeleyi büyütmeyi hedeflemekte ve dayanışmanın önemini vurgulamaktadır.

Yaklaşık 500 bin kamu işçisinin katılımıyla gerçekleşen 23 Mayıs kamu işçileri grevinin de zam dışında en temel taleplerinden birisi de grev hakkıydı. THY işçileri ise grev yasağı için eylemdeydi; bu iki gelişmede de sendikaların temel rolü, olgunlaşan dinamiği yalnızlaştırarak işçi sınıfının diğer kesimleriyle buluşturmamaktı. İşçileri sektörler biçiminde bölen bu sendikalar, yakın tarihlerde olan bu iki eylemde de ortaya çıkan enerjiyi sektörel sınırlar içerisinde eritmeye çalıştılar.

İşçiler mücadelenin kendi elleriyle yükseleceğini, kararları işçiler yerine başkaları aldığında sonuçlarının neler olduğunu, kendi çıkarlarının sendikaların çıkarları ile aynı olmadığını bilmekteler. 29 Mayıs Birliği bize bu yolu göstermekte. İşçi sınıfının mücadele tarihine önemli bir not, THY işçileri tarafında düşülmüştür. Bu da kendi kararlarını kendilerinin alabileceği örgütlenmelerinin ancak mücadeleyi ileri taşıyabileceği gerçeğidir. THY işçileri, 29 Mayıs Birliği pratiğinde de gördüğümüz gibi işçiler, mücadele sırasında bir araya gelip açık toplantı, kitle meclisi gibi araçları da ortaya çıkarabilmektedir; bu meclisler işçilerin kendi öz örgütlenme biçimi olarak her gerçek sınıf mücadelesinde ortaya çıkmaktadır.

Gül

 

Tags: 

Rubric: 

Sınıf Mücadelesi

Zengin Mutfağı: İşçiler, Patron ve Köpekler

Vasıf Öngören'in 1977'de yazdığı tiyatro oyunundan 1988'de yönetmen Başar Sabuncu tarafından beyaz perdeye aktarılan Zengin Mutfağı, özgünlüğüyle Türkiye siyasi sinema tarihinde önemli bir yer sahibi olan bir film. 15-16 Haziran işçi kalkışması esnasında başlayan filmin tamamı bir fabrikatörün mutfağında geçiyor. Biz de, 15-16 Haziran'ın yıldönümü vesilesiyle bu filmi hatırlamak ve hatırlatmak istedik.

Esasında 15-16 Haziran kalkışması filmin yalnızca girişini oluşturuyor, öte yandan filmin gidişatı açısından belirleyici bir noktada. Şener Şen'in, fabrikatörün aşçısını, Nilüfer Açıkalın'ın ise aşçının yardımcısını oynadığı filmin başında, 15-16 Haziran nedeniyle yurtdışına kaçmış olan patron, olaylar yatışıp sıkı yönetim ilan edince kurt köpekleriyle dönüyor evine, mülkünü korumak için. 15-16 Haziran ve sonrasından gelen sıkı yönetim dönemine bilgiler, filmin arka planına usulca yedirilmiş vaziyette ve filmin merkezinde ise bu köpekler var. Şöyle ki; patronun köpekleri rahat durmuyor, gelen geçene saldırıyor, ya hastanelik ediyor ya da öldürüyor. Bu durumdan rahatsızlık duyan aşçı, en nihayetinde çözümü köpekleri zehirlemekte buluyor. Suç, aşçının yardımcısına kalıyor, patron yeni köpekler getiriyor. Aşçı ise, yardımcısı kovulmuş gönderilirken havlayan köpekler için “bunları da mı zehirlesem acaba” diye düşünüyor ama sonra şu sonuca varıyor: “o zaman yenisini getirirler”.

Filmin en çarpıcı ama bir o kadar da acıklı yanlarından birisi ise Nilüfer Açıkalın'ın oynadığı aşçının yardımcısının hikayesi. Filmin başında, bu gariban ve kendi halinde kızın kendisi kadar gariban bir nişanlısı var. Kızın nişanlısı, kızı bu zengin mutfağından kurtarmak isttiyen bir üniversite öğrencisi, kızla evlenip öğretmen olma hayalleri kuruyor fakat parası yok ve o sırada kızı bir başkasının istediğini ve ailesinin vermeye niyetli olduğunu öğreniyor. Bu sırada, devletin “anarşistleri” ihbar edenlere para yardımı yaptığını öğreniyor ve çaresizliğinin çözümünü okuldan tanıdığı aranan bir kişiyi ihbar etmekte buluyor. Öte çocuğun gösterdiği kişi, devlet güçlerince oracıkta katlediliyor ve çocuk pişmanlık ve korku arasında sıkışıyor. Öldürülmesine neden olduğu kişinin arkadaşlarının kendisinden intikam alacağından korkarak aşçının patronuna sığınıyor, aşçının patronu ise işçiye ve komünizme karşı mücadele etmek içim onu özel bir okula gönderiyor. O silik, gariban ve çaresiz çocuk gidiyor, yerine korkunç bir insan bozması geliyor. Aşçı köpekleri öldürdüğünde, bu işi şüphesiz komünistler yapmış olacağı için suçluyu bulmaya koyulan, ve en nihayetinde bu işi aşçının yardımcısının, yani nişanlısının yapmış olduğu sonucuna varan da o oluyor.

Zengin Mutfağı'nın anlatımında güçlü bir sembolizm mevcut. Mutfağın dışını ve aşçının zehirlediği köpekleri film boyunca görmüyoruz, ama Zengin Mutfağı bize aslında daha korkunç bir manzara resmediyor, köpekleştirilen bir insanı izliyoruz. Aşçının yardımcısının nişanlısının insanlıktan köpekliğe yolculuğuna ise dışarıdan gelen köpek havlamaları eşlik ediyor. Şüphe yok ki, böylesi insanlar hala yaratılıyorlar. Hocalı Katliamı protestosunda ölüm söylemleriyle ortaya çıkanlar, böylesi yaratıkların son dönemdeki bir örneği. Zira, o dönemde de söylediğimiz gibi: “Bizim derdimiz, insandan yaradılma köpeklerledir ve mallarını mülklerini korumaya dünyanın tüm köpekleri gelse yetmeyeceği için insanları böylesine köpekleştirenlerledir.”

Zengin Mutfağı, aşçının gazetede gururlu bir insan olan eski yardımcısı ile kızın köpeğe çevrilmiş eski nişanlısını, bir işçi eyleminde, diş dişe birbirleriyle savaşırken görüp kendisinin de sınıfının mücadelesine daha güçlü bir biçimde katılmaya karar vermesiyle sona eriyor. Özgün kurgu ve anlatımıyla ve sembolizmi başarılı kullanımıyla Zengin Mutfağı bütün okurlarımıza izlemelerini tavsiye ettiğimiz bir eser.

Gerdun

Tags: