2012 - Haziran

Bangladeş: Asya'nın Grev Atölyesi

Bundan önce de Asya'da özellikle Bangladeş'teki işçi sınıfının grevlerine yazılarımızda yer vermiştik.[1][2] Bunun yanısıra Asya'nın işçi sınıfı açısından taleplerini en çok gün yüzüne çıkartma gayreti gösterme ve önündeki engelleri aşma bakımından adeta ders verir gibi grevlere çıkan Bangladeş'teki işçi sınıfının geçmiş deneyimlerinin derlendiği birçok video ve görsel medya internet üzerinden ulaşılabilir durumda. [3] Bu yazımızın konusu ise Ashua'da temel talepler idoğrultusunda artık yoksulluk ve açlık seviyesinde yaşamak zorunda bırakılan işçilerin yaptıkları zincirleme grevler. Bunlara katılım neredeyse 500 bin kadar işçi düzeyinde ve oldukça da radikal gelişen süreçleri açığa çıkartıyorlar.

Ancak bu bir gün içerisinde gerçekleşen bir grev değil. Aslında birkaç gün öncesinden giderek büyüyen bir öfke dalgasının bir yansıması. Buna göre işçiler ilk olarak 10 Haziran'da Dhaka'nın 10 mil güney doğusundanki Reck Work tekstil fabrikasında greve çıkıyorlar ve Narayanganj-Adamji-Demra otoyolunu yanan lastiklerle trafiğe kapattılar. Hemen ertesi gün, yani 11 Haziran'da Bangladeşli yaklaşık 24 bin işçi çalıştıran Hameem Grup şirketine ait Artistic Design fabrikasındaki 4 bin 500 işçi greve çıkıyor. Yolları üzerindeki araçları ateşe vererek ilerleyen işçi kitlesine çevredeki 100 kadar fabrikadan da işçilerin katılmasıyla kitle giderek büyümesi üzerine polis müdahale işçilere müdahale ediyor ve ardından 35 işçi yaralanıyor. 12 Haziran'da da grevler durmuyor. Polis bu sefer göz yaşartıcı gaz ve plastik mermilerle saldırıyor. İşçiler ise buna taşlarla karşılık veriyorlar. İçlerinde sanayi polisi amiri General Abdus Salam'ın aracının da bulunduğu yaklaşık 15 araç tahrip ediliyor. Ertesi günü işlerine dönen işçiler bu sefer de fabrikaların kapatıldığını görüyorlar ve tekrar mobilize olarak 200 kadar fabrikanın işçileriyle birlikte yollara barikatlar kurup çatışmaya başlıyorlar. Polisin saldırısı yine vahşice oluyor ve devreye su panzerlerini de alıyorlar. Ayın 15'inde de aynı durum tekrarlanıyor ve bu sefer burjuvazinin yetkili ağızları duruma çekimser yaklaşmaya devam ettikçe işçiler daha da radikalleşiyor ve kitleselleşiyor. Buna Banglades'in tekstil proletaryasının öfkesi büyüyor da demek mümkün. Zira her iki taraftan da yaralanmaların daha çok olduğu bir çatışma günü daha geride kalıyor.

Ve nihayetinde 500 bin işçinin katıldığı grev ayın 17'sinde gerçekleşiyor. Şu anda gelişmeler sürse de grev ateşinin kolay sönmeyeceği aşikar. Enflasyon oranının %10'larda seyrettiği ülkede işçiler %50'lik zam talebiyle seslerini yükseltiyorlar.

Bunların yanısıra burjuvazinin bir bakanının yaptığı bir açıklama da eylemi görmezden gelerek medya ve diğer araçlarlarıyla bu devasa grevleri bir sis perdesi ardına saklamaktan başka birşeye hizmet etmediğini gösteriyor. Hatta giderek komik oluyorlar:

Ashulia'daki karışıklığın gerçek nedenlerini bulmak için görüşmelere devam edeceğiz. Henüz gerçek senebi bulamadık.[4]

Bangladeş'teki işçilerin grev üstüne grev yapması ve bunu çatışmalı sokak eylemlikleri ile ifade etmek istemesinin en temel nedenleri arasında başı çeken ücretlerin yükseltilmesi yatıyor. Bir tekstil işçisi Bangladeş'te ayda 3000 Tk ($36) ile 5500 Tk ($61) arasında bir ücret alıyor. Talep ettikleri ise her ay artarak devam etmek üzere 1500 Tk ile 2000 Tk arasında zamların yapılması. 3.5 milyonluk işgücüne sahip tekstil sektöründe işçiler, eğer mesai yaparlarsa aylık ücretleri 7000 ile 8000 Tk arasında değişen bir miktara çıkıyor ancak kimse bu koşullarda günde neredeyse sadece 3 saatlik uyku ile işlerine tekrar gitmek zorunda kalmak istemiyor.

Emeğin militarize oluşunun en uç göstergelerinden biri olarak tekstil sektörü hemen hemen ağırlıklı olarak varolduğu bütün ülkelerde işçi sınıfına aynı kaderi yaşatıyor. Düşük ücretler, uzun çalışma saatleri ve üst üste mesailer ile bitkin düşen işçiler hem yeterli beslenemiyorlar, hem de sağlıksız koşullarda çalışmak zorunda kalıyorlar.

Bizler kimse ailesini asgari ücret ile geçindiremiyor, ürünlerin fiyatları da günden güne artıyorken, maaşlarımızı arttırmak istiyoruz.” (Rahima, kesim operatörü) [5]

Bütün bu olaylar İçişleri Bakanı Khandker Mosharraf Hossain'in fabrika patronları ve işçi liderleri ile yaptığı toplantıdan çıkan “sakin bir işyeri” kararının akabinde gelişmiş gibi görünüyor. Bu da 'işçi liderleri'nin aslında Bangladeş'teki tekstil ve hazır giyim işçileri ile direkt bir bağlarının olmadığını gösteriyor. Kendi arasında kolayca hareket edebilen ve hızlıca şehrin merkezlerinde kitlesel gösteri ve eylemler düzenleyen Bangladeş'teki işçiler ile devletin ilan ettiği bu 'işçi liderleri' arasında çok da bir bağın olmadığını yine bir işçinin kendisi dile getiriyor:

Bizler bugün buraya gelen işçi liderlerini tanımıyoruz. Onlar bizim taleplerimizi öğrenmek için gelmediler, onlar patronun çıkarlarını korumak için geldiler.[6]

Sendikalar ya hiç yok; ya da burjuva devletinin işçi yürüyüş ve grevlerini engellemek için dönemsel olarak piyasaya sürdüğü aygıtlar olarak sözde varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Böylece işçiler de kendi eylemlerini kendileri örgütleyerek, diğer fabrikalardan arkadaşları ile sendikalar nezdinde ayrışmadan ve izole edilmeden birleşebiliyor ve birlikte greve çıkabiliyorlar. Yaşanan hemen hemen bütün grevlerin 'vahşi kedi' grevi olmalarının temel sebebi de burada yatıyor.

Kapitalizmin krizinin bizleri maruz bıraktığı sefalet koşullarına karşı Bangladeş işçi sınıfının pratiği grevleri ile ses getiriyor. Düşük ücretler ve uzun çalışma saatleri kıskacındaki proletaryanın Bangladeş'teki kolu tekstil işçileri enternasyonal sınıf dayanışmasını gerektiriyor.

Kahrolsun Burjuvazi!

Yaşasın Bangladeş İşçilerinin Mücadelesi!

Yaşasın İşçi Sınıfı!

Bunçuk

  1. https://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2007/banglades-hazir-giyim-ve-tekstil-iscilerinin-isyani

  2. https://tr.internationalism.org/icconline/2009/Banglade%C5%9F%20ve%20%C3%87in

  3. http://libcom.org/history/video-machinists-against-machine-bangladeshi-garment-workers-struggles

  4. http://www.thedailystar.net/newDesign/news-details.php?nid=238127

  5. http://libcom.org/news/resistance-high-garment-workers-force-shutdown-350-garment-factories-18062012

  6. http://www.newagebd.com/detail.php?date=2012-06-15&nid=13798

Tags: 

Egemenler, Ekonomik Uçuruma Doğru Kaymayı Durduramazlar

Bıktıracak kadar argüman ile, artan işsizlik, borç ve emeklilik maaşlarını ve ücretleri düşüren ve düşürmeye devam eden enflasyon demek olan 'ekonomi' sorunu, Britanya'da yerel hükümet seçimleri kampanyalarında ve tam da Fransız başkanlık seçimleri ve Yunan parlamento seçimlerindeydi. Bütün bunlarda ve diğer burjuva seçimlerde yer alan partiler onlar için oy vermemizi çünkü diğer partilerin ilk etapta bizleri krize soktuklarını, ekonomik kriz ile onların başedebileceğini söylüyorlar. Onların hepsi yalan söylüyorlar. İzledikleri politika her ne olursa olsun, bu kriz sadece daha kötüye gidebilir.

Britanya birçok insanın muhtemelen farkı çok önemsemeyeceği derecede ağır biçimde gelişme gerçekleşmiş olmasına rağmen resmen resesyona geri göndü. David Cameron devam eden Euro-krizini suçladı; Ed Miliband David Cameron'u suçladı; Mervyn King rakamların doğruluğundan emin olamadı ancak aşırı borçlu tüketiciyi, bizleri bu karmaşaya soktuğu için suçlamaya karar verdi. Doğal olarak, kimse kapitalizmi suçlamadı.

Hükümet borçlarını düşürmek amaçlı eşi görülmemiş kemer sıkma programlarına rağmen, zayıf büyüme aslında borç alımı yükselişini görebilir: “Yeni iktisadi dışgörünümünü ortaya çıkarıyorken, CBI net borç alımı bu yıl resmi bir £120 milyara düşme tahmini ile karşılaştırıldığında, £126 milyardan £128.2 milyara yükselebilir. Extra borç alımı 2012'de planlanan resmi £18 milyarlık dengelemeden daha fazla olabilir.”(Daily Telegraph 3/5/12)

Ekonomik zorlanmada Britanya yalnız değil: “Tüccarlar ABD Çalışma Departmanı'nın analistlerinin umduklarından daha fazla ve emek pazarının bir bütün olarak daralmasıyla daha az işin yaratıldığını söylediğinde gevezelik ettiler. Birleştirilen, alarm veren ekonomi verileri rakamları gösteriyor ki Fransa'da, İtalya'da ve İspanya'da hizmet sektörü geçen ay daraldı.” (Telegraph 4/5/12)

Euro bölgesindeki işsizlik şimdi 10.9%. İspanya'da işsizlik 25 yaş altı işsizlikte yarının da üzeriyle (51.1%) 24.4%'ü vurmuş durumda.

Küresel ölçekte, Uluslararası Çalışma Örgütü'nün son raporu “dünyada 3 işçiden 1'i -ya da tahmini 1.1 milyar insan- ya işsiz ya da yoksulluk içinde yaşadığını[1] açıkladı. Küresel olarak bu 50 milyon işin 2008 öncesindeki aşamaya geri dönmek için gereken miktar olduğu hükmünü veriyor.

Hakim sınıf, krizi yerel bir problemmiş gibi sunmayı çabalıyorken, bizler sanki doğru hükümeti seçersek çözülebilir olacağını, bu problemlerin yaygın doğası, onlar varolan -1930'lardaki Depresyon'dan ve hatta herhangi bir çözüme karşı daha vurdumduymaz, 2008'de girdiğimiz ve 1960'ların sonundan bu yana sadece zorlukların zirve yaptığı artan ekonomik fırtınalardan bu yana en derin ekonomik krizinin içerisinde olan küresel sistemin ürünleri olduğunu gösteriyor.

Kurtarma paketlerine harcanan trilyonlara ve ekonomiye pompalanan büyük miktarlardaki paraya rağmen, iddia edilen 'iyileşme' hala uçurumun kenarında duruyor. Yoksulluk paketlerinin programlayıcılarının ekonomiye yeniden balans ayarı yapacağı ve borç krizini daha da kötü yapan borçları ödeyecekleri söylenmişti. Yine daha çok harcama sürdürülemez halde ancak yoksulluk programları krizde sadece aşamalandı.

Sonunda, işçi sınıfı bunu işsizlik, ücret kesintileri, artan iş yükü ve sosyal hizmetlerde gerileme biçiminde ödedi. Ekonomi yavaş dağılmasına devam ettikçe işçi sınıfı bir seçim ile yüzleşecek: pasif kalmak ve umutsuz bir sistemi sürdürür kılmak için daha aşırı fedakarlıklar yapmak; ya da kolektif çıkarlarını savunmaya başlamak, kapitalizmin taleplerine karşı koymak ve ekonomik sona gerçek bir çözüm getirmek: toplumun devrimci dönüşüm.

Ishamael 5/5/12

Tags: 

Kaçış Edebiyatından Edebiyata Kaçış: “Taht Oyunları – George R. R. Martin”

Avam tabakası yağmur için, sağlıklı çocuklar için ve hiç bitmeyecek bir yaz mevsimi için dua ederler. Büyük lordlar taht oyunlarını oynayıp oynamadıkları, rahat bırakıldıkları takdirde onlar için fark etmez. Ve hiçbir zaman rahat bırakılmazlar.”

"Başrahip bir keresinde bana günah işledikçe acı çektiğimizi söylemişti... Öyleyse Lord Eddard, söyleyin bana... Neden siz büyük lordlar taht oyunlarınızı oynadığınız zaman en fazla acı çeken masum insanlar oluyor?"

Fantastik edebiyat ve bilim kurgu edebiyatı, uzun yıllardır siyasi çevrelerce, çok da haksız olmayan nedenlerle bir kaçış edebiyatı olma yaftasına maruz kaldı. Şüphesiz, insanın ancak düşlerinde görebildiklerini bir gerçeklik olarak betimleyen bu iki edebiyat türünün de, sırf bu yönleriyle dahi böylesi bir yaftaya en azından açık kapı bıraktığını söylemek mümkün olacaktır. Dahası, bilim kurgu edebiyatına, farklı, hatta komünist gelecek tasfirlerini mümkün kılmasından dolayı, yine çok ciddiye alınmasa da, Rus Bolşevik Alexander Bogdanov ve İngiliz sosyalist William Morris gibi devrimcilerin bu tür popüler olmadan çok önce bilim kurgu yazmış olmalarından dolayı sempatiyle bakılagelmişti. Buna karşı Orta Çağ temalarıyla fantastik edebiyat ise, yine haksız olmayan nedenlerle, en iyi ihtimalle feodal döneme bir matem niteliği taşıyan muhafazakar, en kötü ihtimalle ise, dünyayı beyaz, güzel, asil ve soylu iyiler ile kara, çirkin, soysuz avamlar arasında haklı bir savaş olarak yansıtan açıktan açığa gerici, hatta karşı-devrimci bir edebiyat türü olarak görülmüştü. Her ne kadar fantastik edebiyatın gerçek kökenleri olan halk efsanelerine ve mitolojik destanlara böylesi bir bakış geliştirmek haksızlık olacaksa da, Yüzüklerin Efendisi ile başlayan ve onun birkaç istisna hariç gittikçe daha da sığ ve yüzeysel bir surete bürünen takipçilerinin oluşturduğu modern fantastik edebiyat geleneği için böylesi bir değerlendirmenin gerçeğin pek de uzağına düşmediğini düşündüğümüzü belirtmemiz gerekir. Öte yandan Amerikalı yazar George R. R. Martin'in Buz ve Ateşin Şarkısı adını verdiği, herbiri yüzlerce sayfalık kitaplardan oluşan serisinin ilk kitabı Taht Oyunları'nın, başka bir fantastik edebiyatın mümkün olduğunu gösterdiğini söylememiz, çok abartılı olmayacaktır.

Öncelikle yazar George R. R. Martin'den birkaç cümleyle de olsa bahsetmekte fayda görüyoruz. İlkin, şunu belirtmek gerekir ki George R. R. Martin'in, bilim kurgu ve fantastik edebiyat türünde yazan Ursula K. Le Guin gibi nadir devrimci yazar gibi siyasi bir kaygısı olmadığını belirtmek gerekiyor. Her ne kadar işçi sınıfından bir aileden geldiğini, gençliğinde Vietnam savaşı karşıtı harekete katıldığını ve bugün de ABD'nin Irak ve Afganistan'daki savaşlarına karşı olduğunu açıkça ifade etse de, yazarın temel kaygısı, kendi ifadesiyle "hikayesini anlatabilmek". Peki George R. R. Martin'in hikayesini, fantastik edebiyatın kitapçıları dolduran sayısız örneğinden ayıran ve ona dünya çapında bu edebiyat türünün dar takipçilerinin çok daha geniş bir okuyucu kitlesi kazandıran nedir? Şüphesiz yazarın yaratıcılığını, dilinin akıcılığını ve karakterlerinin derinliğini göz ardı etmek mümkün değil. Öte yandan, Taht Oyunları'nı mensubu sayıldığı türün diğer örneklerinden ayıran en temel unsurun, gerçekçiliği olduğu kanısındayız. Şöyle ki, Taht Oyunları'nda pek çok fantastik edebiyat ürününde bulduğumuz gereğinden fazla uzatılmış bir masal havasını bulmuyoruz. Karşımızda "yaşasın kötülük" naraları atan çirkin, kapkara yaratıkları katleden iyi yürekli şovelyeler, beyaz atlı prensler, yakışıklı kahramanlar ve bu sığ çatışma çerçevesinde yüceltilmiş bir Avrupa feodalizmi kopyası yok. Taht Oyunları da feodal bir dünya tasarımından yola çıkıyor, fakat Martin'in kurguladığı dünya, en az yaşadığımız dünya kadar acımasız. Taht Oyunları'nda karşımıza çıkan feodalizm ise, bizim bildiğimiz feodalizmden aşağı kalmayacak vahşilikte bir düzen.

Taht Oyunları'nın işlediği temel konu, isminden de anlaşılabileceği üzere iktidar mücadelesi. Yazar, hikayesini farklı karakterlerin bakış açıları üzerinden anlatıyor, böylelikle de bu iktidar savaşında esasında iyilerin ve kötülerin olmadığını başarılı bir biçimde gösterebiliyor. Martin'in kurguladığı dünyada daha ziyade kazananları ve kaybedenleri, ezenleri ve ezilenleri, yönetenleri ve yönetilenleri, ve kurbanları, en fazla da herşeyden ziyade koşulların kurbanlarını buluyoruz. Soylu lordlar taht oyunlarını oynuyorlar, asil şovalyeler birbirlerine karşı kılıç oynatıyorlar, kazananlar yönetiyor kaybedenler ölüyor veya kaçıyor, fakat ne olursa olsun bu savaşlarda en büyük acıları hep sıradan insanlar, emekçiler ve köylüler çekiyor. Her ne kadar Martin'in temel karakterlerinin arasında ezilmiş, hor görülmüş, itilip kakılmış pek çok kişi olsa da, alt sınıflar hikayenin merkezinde değil. Bununla birlikte, serinin sonraki kitaplarında işlenen yan temalardan bir tanesi, savaş yüzünden herşeylerinden olmuş köylülerin ve fukaranın canlarını korumak için "Bayraksız Kardeşlik" ismi altında silahlanması oluyor.

George R. R. Martin'in fantastik evreninde büyüsel unsurlar mevcut, fakat hikayenin olabildiğince çeperinde, asgari düzeydeler. İşlenişleri biçimiyle, bir açıdan Gabriel Garcia Marquez veya Latife Tekin gibi yazarların eserlerinde görülen büyüsel gerçekçiliğe benzeştiklerini söyleyebiliriz. Hikayenin geri kalan unsurlarıyla birleşince bu durum Taht Oyunları'nı modern fantastik edebiyatın büyük ölçüde mahkum olduğu kaçış edebiyatı kategorisinden bir noktaya kadar çıkartmayı mümkün kılıyor. Martin'in eseri temel alınarak yapılan dizinin, gerçek olmayan bir diyarda gerçekleşmesine rağmen, izleyici tarihi bir dönemi anlatma iddiasındaki pek çok diziden daha gerçekçi gelmesi de bu noktaya işaret ediyor.

Taht Oyunları bir başyapıt olarak nitelendirilebilir mi, buna karar vermek önümüzdeki nesillerin işi. Biz böylesi bir nitelendirmenin doğru olmayacağını, fazla abartılı olacağını düşünüyoruz. Bununla birlikte, George R. R. Martin'in modern fantastik edebiyatın geleneksel kalıplarını kırarak bir kaçış edebiyatı olmaktan çıkan eserini, günümüzün önemli ve başarılı edebiyat eserleri arasında konumlandırmakta bir sakınca görmüyoruz, ve bu kitabu okurlarımıza öneriyoruz.

Pardayan

Tags: 

Kronstadt Ayaklanması 1921 : Bir Tarihsel Ders

Ayaklanmanın temelinde ne yatıyordu?

Bu ayaklanma tam olarak 1921'in Mart ayında ortaya çıkan ve sonunda işçi sınıfı olarak tarihsel bir ders aldığımız Kronstadt denizcilerinin bulunduğu Baltık Donanması ayaklanmasıdır. Kronstadt sovyeti düşüncelerini kendi Pravda'larında dile getirdiler. Öne sürdükleri taleplerden ayrılmayacaklarını Moskova'ya bildirmiş oldular. Sonunda “keklik gibi vurulmak” gibi bir kadere bağlanan Kronstadt ayaklanması proletarya için çok ciddi dersler içeriyor olduğundan nasıl geliştiğinde sadece ortaya konulan talepler ve sonrası üzerinden kabaca girişiyoruz. Zaten ayaklanmanın ortaya çıkışının iç savaş koşulları ve savaş komünizmi politikarını takip eden süre zarfına denk gelmesi zannedersek herşeyi en net biçimiyle anlatıyordur diye düşünüyoruz.

Yükselen yeni güç olarak parti diktatörlüğü ve esgeçilmez deformasyonlara karşı Kronstadt'lı denizciler sınıf talepleri şunlardı :

  1. Sovyet organları için hemen yeni seçimler yapılmalıdır. Halihazırdaki Sovyetler köylü ve işçilerin taleplerini yansıtmamaktadır. Yeni seçimler gizli oy ve serbest propaganda özgürlüğüyle yapılmalıdır.

  2. İşçiler, köylüler, Anarşistler ve Sol Sosyalist partiler için konuşma ve basın özgürlüğü.

  3. Sendikalar ve köylü örgütleri için özgürlük.

  4. En geç 10 Mart 1921’de gerçekleştirilecek olan partilerden bağımsız bir toplantı düzenlenecektir, toplantıya Petrograd ve Kronsdat bölgesi işçiler ve askerleri katılacaktır.

  5. Tüm sosyalist partilere ait siyasi mahkumlar ve işçi sınıfına mensup tüm mahkumlar serbest bırakılmalıdır.

  6. Hapishanelerdeki durumu öğrenmek amacıyla bir komisyonun seçilmelidir.

  7. Ordudaki tüm siyasi kurumlar kapatılmalıdır. Hiçbir siyasi parti propaganda için ayrıcalığa sahip olmamalıdır ve devletten yardım almamalıdır.

  8. Köylerde ve kırsal alanda oluşturulan silahlı milisler dağıtılmalıdır.

  9. Tehlikeli işler hariç tüm işçiler için sağlanan gıda miktarı eşit olmalıdır.

  10. Ordudaki tüm milis örgütlenmeleri kapatılmalıdır. Fabrikalardaki muhafızları işçiler seçmelidir.

  11. Köylülere ücretli işçi çalıştırmadıkları hallerde istediğini yapabilme özgürlüğü verilmelidir.

  12. Tüm askeri birlikler ve subaylar bu kararnameye uymalıdır.

  13. Bu bildiri basında yayınlanmalıdır.

  14. Gezici işçi denetçi gruplarının kurulmasını istiyoruz.

  15. Ücretli emek sömürüsüne dayanmayan el işleri üretimi yasadışı olmaktan çıkarılmalıdır.

Bu basit formülasyonlar, şüphesiz ki yetersizler, ancak hepsi Ekim ruhu ile beslenmişlerdir; ve dünyada hiçbir iftira 1917'nin kamulaştırmalarına yol gösteren düşünceler ile bu niyetin arasında varolan bu yakın ilişki üzerinde bir şüphe duyamaz.[1]

Anton Ciliga elbette durumu çok genel ifade etmiştir ancak alıntının da sahiplenilmeyecek bir şeyi yoktur. Tam da bu yüzden Stalinist karşı-devrimin nüveleri bu hareketin de ezilmesindeki nedenlerde gizli bulunuyor olduğunu düşünüyoruz.

Buradan hareketle Kronstadt Ayaklanması, devrimci projenin anlaşılmasının yegane mihenk taşlarından birisidir. Düşman sınıf ve burjuva solunun hem Stalinist yardakçıları bir taraftan direkt olarak 1917'nin ihtilalci ruhunu boğan bu hareketi alkışlarlarken, kimisi de utangaçlık yaparak “ama o olmasaydı...” sözleriyle edebi hokkabazlığa sığınıyor. Bir diğer taraftan da bu ayaklanma, aynı zamanda, kimi resmi anarşistler tarafından bir ilkokul dört işlemine çevrilmiş sahte formülasyonlarıyla konuyu Marx'tan Lenin'e, oradan Stalin ve Gulaglar eksenine çekiyor. Bu hareket bu ekseni de kıran bir niteliği de içerisinde barındırıyor olduğunu göremiyorlar.

Burada Kronstadt'a karşı görüşlerde eleştirilmesi gereken iki eğilim var :

  1. “Marxizmin otoriter yanı” ve “parti” eleştirisi ile anarşist eleştiri,
  2. “Trajik gereklilik” savı ile bordigist eleştiri.

Anarşist Eleştiri : Herşeyi Otoritede Görmek; Ama Önünü Görememek

Lenin, hiçbir şeyi anlamadı. Önemli olan partisinin yönetimi ele geçirmesiydi.(...) Marxistlere (otoriter ve devletçilere) göre, özgür kitlelere güven olmaz.[2]

Anarşistler sorunu ve bu problemin kaynağı olarak mimledikleri Bolşevik konseptini Marxizmin mantıksal bir çelişkisi olarak görüyorlar. Onlar her 1917 tartışmasında “Bolşevizm baskıyı getirir; tartışma, örgütlenme ve eylem bağımlılığını gerektirir” diyorlar; “partinin kendisinin parti diktatörlüğünü ve geçiş dönemi devletinin güç istencinin açığa çıkışını” ifade ettiğini öne sürüyorlar.

Ancak bizler 1936 İspanya'sında gördük ki; anarşistlerin bazı politikaları ile burjuvaziye kapitüle olmanın da yolunu açabiliyor.

O zaman şu soruları soralım:

  1. Eğer Bolşeviklerin bir güç istenci, işçi sınıfı adına devlet kurup yönetme isteği varsa, neden 1914-1917 dünya emperyalist savaşı sırasında bu savaşı bir iç savaşa çevirme çağrısı yaptılar?

  2. Neden Bolşevikler, Menşeviklerin ve Sosyalist Devrimcilerin aksine Rus liberal burjuvazisiyle Şubat 1917'den sonraki geçici hükümette yer almayı reddettiler ve “bütün iktidar sovyetlere!” çağrısını yapma gereği duydular?

  3. Neden Rusya işçi sınıfına güvenerek Ekim'de dünya proleter devriminin, uluslararası sosyal demokrasinin bütün bir çoğunluğunun bir kısmı çok geri ve azınlıktayken, nihai zaferini öncelediler?

  4. Neden bütün Avrupa ve dünyanın geri kalanında Rusya örneğini takip etmelerini bütün dünya işçi sınıfına salık verdiler?

  5. Nasıl ve neden Bolşevik Parti, yeni bir dünya enternasyonalini yine dünya çapında örgütlemek için inisiyatif aldı? Neden böyle bir örnek, proleter kitlelerin yönetimi ele aldıklarında değil de, sadece sürümcemede kalan bir savaş sonrasında ortaya çıktı?

Bunlara cevap verilmedikçe anarşizmin resmi heyecanlı çocukları aynı akıl tutulmasının ürünü olmaya devam edecekler. Otorite, hiyerarşi, vb. tartışmalarını yaparken gerçek sınıf mücadelesinin çözünürlüğü net kılan ekranından bir kez olsun bakmayı denemeyecekler ise ne yazık ki yaşamı sadece iyi insanların birkaç ufak azınlığı ile yapacağı bireysel terör eylemlerinden kurtuluşa kapı aralayacağına dair beyhude çabalar içerisine girmeye devam edecekler.

Ancak anarşitler şunlara, nihayetinde toplumsal bir dönüşümün ifadelerinin tarihsel bir dersi olarak o dönemin en önemli başlıklarına cevap veremiyorlar: Proletaryanın politik üstünlüğü var mıdır , varsa nedir? İşçi sınıfının kendi elinde tuttuğu gücünü merkezileştirmesi eğilimi tam olarak neyi ifade ediyor? Uluslar arası durumun bir uzantısı olarak komünist bir dünya devriminin yegane dinamosu işçi sınıfını toplumda aslında tam olarak devrimci yapan etmenler neler? Komünist topluma geçiş periyoduna dair tam olarak ne denmesi gerekiyor? Ve tabii ki devrimin dejenerasyonu nasıl gerçekleşti? Bütün bunların hepsini hiyerarşi-otorite-anarşi teslisiyle kutsamadan ellerine alacakları özeleştiri torbasından çekecekleri tombalada ne yazık ki tarihsel olarak bunlar var.

Eleştiriyi çok yönlü bir yapı olarak düşünüyor olduğumuzdan bu konudaki payı da kendimize alıyoruz. Bütün bunlar Bolşeviklerin, Kronstadt'taki hatalarını örtmemelidir. Geçmiş enternasyonalist devrimci miras üzerinden hareketle Kronstadt ayaklanması ve ezilişine dair birçok eleştiriyi de sahipleniyoruz ve Bolşeviklerin hatalarıyla nerede durduklarına daha sağlıklı bakmaya çalışıyoruz. En büyük hatalar ise bizce proletaryanın bu öne çıkışını “karşı-devrimci” olarak nitelemek ve Kronstadt'ı askeri yöntemler kullanarak, anlamadan, dinlemeden, burjvua yöntem ve manevralarla ezmek ve yoketmek; bir devrimci mirası da orada katletmek. Zaten bundan sonrasını Stalinizm yeterince gerçekleştirmiş olacaktı.

Bu eleştirinin bir tarafında gelmeyen Alman Devrimi, başarısız Spartakist Ayaklanması ve içine kapanma duruyorken, yozlaşma ve çürümenin ana sebeplerini artık içine kapanmaya başlayan bir sözde “sosyalist” ülkenin maruz kaldığı ekonomik ambargolar, bitmek bilmeyen karşı-devrimci beyaz orduların saldırıları ve iç savaş koşullarının ağırlığı, 1. Dünya Savaşı ve iç savaş koşullarından sonra işçi sınıfının açlıkla perçinlenen içler acısı hali, endüstriyel altyapının çöküşü, proleter kitlelerin bir bölümünün şehirlerini terkederek aç kalmamak için daha çok kırsal alana yerleşme eğilimi, çözülmeyi hızlandıran Petrograd'taki, Şubat ortasında patlayan grev dalgası ve köylülerin topraklarının mülksüzleştirilmesin vb.'lerinde somutlaşan Bolşeviklerin kötü ününü görebiliyoruz.

O dönemde bütün tehlikelerin burjuvaziden, köylülükten ve uluslararası burjuvaziden geldiği anlayışının yanında, bunun bizzat yeni bir devlet aparatı olarak bürokratik devlet aygıtından geldiği (komünist sol tarafından bile) düşünülemedi. Bunları örnkeleriyle çoğaltabiliriz.

Örneğin Kollontai ve Shligonikov'un İşçi Muhalefeti grubu, devlete karşın sendikaların işçileri korumasını öngörüyordu. İşçi konseylerinin kendilerini devrimci proletaryanın kitle örgütleri olarak dönüştürdüğünü es geçerek. İşçi Muhalefeti, Kronstadt'ın ezilmesini destekledi. KAPD bile askeri müdahaleden yana oldu.

Bolşevik partide olanlardan sadece Miasnikov'un İşçi Grubu, Kronstadt müdahalesine karşı çıktı. İlk olarak, İtalyan komünist sol fraksiyonunun çıkarttığı 1938'de Octobre'de bu konuya dikkat çekildi: “Sınıf şiddeti, sınıf içerisinde kullanılmamalı!

Bordigist Eleştiri : Bütün İktidar Partiye!

Bordigistlerin de Kronstadt üzerine tutumları eleştiriyi hakediyorlar. Onlar geleneklerinde yeralan İtalyan komünist soluna zıt olarak, Lenin ve Troçki'nin söylemlerini savundular : “Kronstadt, bir trajik gereklilik!”. Troçki tam da bu ayaklanma için şu ifadeleri kullanmıştı: “Bir 'trajik gereklilik' ancak bir ihtiyaç hatta bir görev!

Göründüğü üzere bordigizm, Bolşevizm mirasını (enternasyonalist anlamda) sahiplenirken onun hatalarını da alıyor. Onlara göre parti ve sınıf ilişkisi ve devrim sonrası devleti bir prensip sorunu değil, bir amaca uygunluk oluveriyor; her devrimde en iyiyi, sınıfın inayeti için kullanmaktan kendilerini alamıyorlar. Prensiplerin ve devrimci perspektiflerin olmadığı bir yerde parti, “gerekirse işçi sınıfını makineli tüfeklerle hizaya getirebilir” demiş oluyorlar; böylece şöyle bir sahne çıkıyor önümüze: Devrimden önce “Bütün İktidar Sovyetlere!”, devrimden sonra “Bütün İktidar Partiye!”

Ancak bordigistler, proleter devrimin görevleri bir azınlığa devredilemeyeceğini, bunun taşıyıcısı, kendi öz bilincinin farkında olan çoğunluğun işçi sınıfı olduğunu ve işçi sınıfının özgürleşmesinin, yine işçi sınıfının kendi görevi olduğunu ne yazık ki unutuyorlar.

Sonuç olarak Bordigistler, Lenin'in deyişini takip ettiler : “Kronstadt, Beyaz ordu saldırısına kapı aralayan bir k.burjuva karşı devrimidir.

Tablo şu şekilde:

  • Bolşevik Parti, versiyon 1917: Sovyetlerde örgütlenen, işçi sınıfının öncü partisi

  • Bolşevik Parti, versiyon 1921 ve sonrası: Konseyleri kendi gölgelerine dönüştüren ve işçi sınıfına şiddet uygulayan bir devlet aparatı.

Ancak Kronstadt Pravda'sı şunu yazıyordu: “Bütün dünyanın işçileri, şunu bilsinler ki; bizler sovyet iktidarının savunucuları, toplumsal devrimin fethedicileriyiz. Bizler, proleter kitleler için dövüşerek ya kazanacak ya da Kronstadt harabelerine gömüleceğiz!

Kronstadt Ayaklanması'nın kanla bastırılmasından sonra, Bolşevikler Stalinizme kapı aralamış oldular. Dolayısıyla Rusya'da kendisine “komünist” diyen karşı-devrim kazanmış olacak ve burjuvazinin eline yeni ve etkisi onyıllarca işçi sınıfının üzerindeki ölü toprağını atmasını engel olacak bir silahı vermiş olacaktı.

Neticesinde ve “toplamda, Rus Devrimi tamamen sosyalist devrimin mekanizması sorunu için yeni bir yol teşkil etmektedir. Bu sorun uluslararası tartışmalarda üstün olmalıdır. Bu tartışmada Kronstadt konusu layık bir konuma sahip olabilir ve olmalıdır da.[3]

Bunçuk

1. http://www.marxists.org/archive/ciliga/1938/kronstadt.htm

2. http://www.ditext.com/voline/unknown.html

3. http://www.marxists.org/archive/ciliga/1938/kronstadt.htm

Tags: 

İspanya: Asturias'taki Maden İşçilerinin Mücadelesi Ne İfade Ediyor?

Krizin derinleştiği günümüzde her geçen gün özellikle Avrupa'nın Euro bölgesi olarak adlandırılan ve özellikle başını Yunanistan, İspanya, İrlanda, İtalya, vb. ülkelerin çektiği borç krizi gündemi ve Ortadoğu'nun dinmeyen toplumsal hareketlilikleri ile ilgili haberler ile doluyor. Bunlara ve son sosyal hareketliliklere yönelik bakışımızı yansıtan genel “2011'in Toplumsal Hareketleri Üzerine Değerlendirme” başlığı ile görüşlerimizi bir süre önce yayınlamıştık.[1] Buna göre; her bir hareketi kendi nesnel koşullarına göre değerlendirirken henüz sisteme karşı açık ve kitlesel mücadelelerin sözkonusu olmadığı uluslararası işçi sınıfının mücadelesinde geçtiğimiz senenin damgasını vuran olguları olarak “Sokaklara!” sloganına, hareketlerde tutunmaya çalışan genel kitle meclislerine ve tartışma kültürünün mücadelelerdeki yerine dikkat çekmeye çalışmıştık.

Özelinde İspanya ile ilgili olarak yayınladığımız bir işçi grubu bildirisinde ise sendikaların grevlerdeki mücadeleyi önleyici ve izole edici manevralarına işaret eden, mücadeleyi daha fazla yayma gerekliliğine vurgu yapılıyordu.[2] İspanya'da son kriz ve burjuva politikasındaki çalkantılı dönem bir anda resmi ekonomistlerin gözlerini bu ülkeye ve yine bu “bilim insanlarının” krizden çıkış için yeni fikirler ortaya atmalarına sebep oldu. Onlara göre ekonomi için bazı ülkelerin Euro bölgesinden çıkartılması Avrupa'daki borç krizi için hayati önem taşıyordu ve bu şu an için zarara girmek pahasına yapılmalıydı. Böylece paranın üzerindeki borç yükü azalacak, hem de nispeten daha az borç batağına saplanmış olan diğer Avrupa ülkeleri rahat nefes alacaklardı.

Kapitalist düzenin sözcüleri, her ne kadar geçici çözüm önerilerine her geçen gün bir yenisini ekleseler de, sonucu değiştirecek hiçbir gücün varolmadığını da biliyorlar. Ya kapitalizmin girdabında daha fazla yoksulluk, işsizlik ve açlık ya da krizi birkaç yıl daha ötelemek için büyük bir bölümü Almanya tarafından finanse edilen önlem ya da hibe paketleri...

Tabii ki bu yardımlar işçi sınıfının kendisi için yapılmıyor. Amaç sadece ulusal ekonomilerin kapitalizmin işleyişi içerisindeki istikrarına bir rot balans ayarı vermek. Bunun için ortaya konan manevralardan birisi de günümüzde İspanya'da gündemi bir süredir meşgul ediyor: Devletin yatırımlarını kısıtlama yönündeki bu kemer sıkma paketinde ülkenin maden sektöründeki harcamaları %60'a varan kesintilere uğratmak. Bu da milli ekonomi yanlıları ve devletçi solcuların dillerine doladıkları özelleştirme ya da işletmelerin karsızlaşması sonucu kamu elinden özel teşebbüslere devredilmesinin yarattığı bir olumsuzluktan dem vuran ulusalcı söylemin göremediği şekliyle, ya o sektördeki işçilerin maaşlarında kesinti ya da işçilerin işten çıkartılması anlamına geliyor.

Bu kapsamda Haziran ayının başından bu yana Asturias özerk bölgesindeki 40'ın üzerinde madende çalışan yaklaşık 8 bin işçi greve gitmiş durumda.[3] [4] Grevlerin kapsamı iş bırakmanın yanısıra, çalıştıkları madenlerin önlerinde oturma eylemleri, ana yollarda yürüyüşler ve barikatların kurulması eylemlerini de içeriyor. Grevci işçiler aynı zamanda iki demiryolunu da kesmiş durumda. Hatta çatışmaların şiddetlendiği anlarda işçilerin polise kendi el yapımı ve havai fişekler fırlatan düzenekleri ile karşı koyduğu da görülüyor. İnternet üzerinde grev ve çatışmalar ile ilgili oldukça fazla fotoğraf ve video mevcut. [5] [6] [7] [8] [9] Ayrıca EKA'nın İngilizce sitesinde de konu ile ilgili bir takipçimizin sorduğu “Neden sitenizde Asturias'taki mücadeleye dair bir değerlendirme bulunmuyor” şeklindeki siteminin de yer aldığı bir forum başlığı da bulunuyor.[10] Hatta başlığa cevap olarak yazılan bir metinde “Eğer böyle giderse, 'eğer onurlu İspanyol madenciler kazanamazsa', madencilerin bu sektör hapishanesindeki muhtemel yenilgisi, sınıfın bütün kesimi için bir silah olarak kullanılacak”, vb. ifadelerle sendikaların ve özelinde NUM'un 1984'te İngiltere'deki madencilerin grevlerinde yaptıklarını burada da yapabilme olasılığına dikkat çekiyor. Sol komünist bir diğer yapı olan EKE (Enternasyonalist Komünist Eğilim) de sitelerinde bu gündeme bir yazı ile destek vermiş durumda. [11]

18 Haziran'da da UGT ve CCOO tarafından duyurulan ve Asturias, Castilla Leon ve Aragon bölgelerindeki madenleri kapsayan bir genel grev gerçekleşti. Bunun yanısıra İngiltere'deki NUM (ki bu sendikayı birkaç ay önceki G.Afrika'lı işçilerin mücadelesinden çok iyi hatırlıyoruz: Bu sendika, patron ile yaptığı ve maddelerini işçilerin kabul etmediği anlaşmadan sonra işçileri işyerinde çalışmaya geri çağırmış; grevdeki işçilerin bunu geri çevirmesi üzerine fabrikaya polis çağırmış ve iki işçinin ölümüne neden olmuştu.) da “dayanışma” mesajları yayınladı. Onlar yine kimsesiz çocuğa sahip çıkan mahalle manastırındaki keşiş gibi davranmaya devam ededursunlar, mücadelenin sönümlenmesi için birkaç günlük genel grevler ve protesto gösterileri düzenleyerek, sınıfı sektör bazlı izole ederek, onun mücadelesini toplumsal barış ekseninde uçuruma sürükleyerek devam ediyorlar.

Grevlerin tarihsel olarak Asturias özerk bölgesindeki işçiler için ayrı bir ifadesi var. Bu da kendisini CEDA olarak bilinen İspanya Otonom Hak Konfederasyonu'nun İspanyol meclisine girmesiyle bir ayaklanmaya dönüşen 1934'teki grevlerde gösterdi. (Kendisini din, aile ve mülkiyetin savunucusu olarak sunan bu yapı İkinci İspanyol Cumhuriyeti dönemindeki bir siyasi partiydi. 1933 genel seçimlerinde sağ partilerin Allejandro Lerroux liderliğindeki galibiyeti solcu partilerin muhalefetine sebep olmuştu. Ancak İspanyol Sosyalist İşçi Partisi'i (PSOE) ve onun kuruluşu, anarko-sendikalist CNT'nin de ön ayağı niteliğindeki UGT'nin (Genel İşçi Sendikası) örgütlediği grev bütün İspanya çapında başarısız olmuştu. Böylece Asturias'ta süren grev yalnız başına kalmıştı. Semtleri ele geçirmeye kadar varan eylemliliklerinin yanında grev, 4 ila 7 Ekim arasında gerçekleşmiş ve İspanyol Cumhuriyetçi Ordu ve Donanması, sonradan da İspanya Fası'ndan askerlerin de katılımıyla ezilmişti.Bu grev 3000 kadar maden işçisinin ölümüne neden olmuştu.) [12] [13]

Ancak bizler biliyoruz ki; sınıfın mücadelesinin kurtuluşa giden yegane koşulu dönemin kalıcı işçi örgütlerini yani konseyleri yaratabildiği dönemde kapitalizmin çöküşünün son haddine ulaşılması, yeni maaş kesintilerine karşılık daha aza tamah ettirilen yeni toplu iş sözleşmeleri değil. Kalıcı mücadele dönemleri de mekanik süreçler içermiyor; sınıfın aktif katılımı ve sürekli çatışmaları gerektiriyor. İşçi sınıfının Asturias bölgesindeki maden işçilerinin bu mücadelesi sınıfın deneyimlediği bir eylemlilik olarak dikkat çekilmesi gereken bir hareketi içerisinde barındırıyor ancak hareketini tüm bölgeye, ülkeye ve olabiliyorsa diğer ülkelerdeki işçilerin mücadelelerine yayabildiği ve birleştirebildiği ölçüde... Şu anda her ne kadar radikal bir hal almış olsa da bu tür mücadelelerin dönemin bir ifadesi olarak giderek sönümlenmek zorunda olduğunun bilinci ile İspanya'daki ve dünyadaki bütün işçilerinin bu mücadeleyi sahiplenmesi ve destek olması gerektiğini dile getirmek istiyoruz.

Son dönemde İspanya'daki 15-M (ya da 15 Mayıs) ya da Öfkeliler hareketine dair de işçilerin bir göndermesi pankartlarından görülebiliyor: ”Öfkeli değiliz, sadece sinirlendik”. Bunlar tabii ki işçi sınıfının kimi kesimlerinin güncel gelişmelere yönelik yekpare bir görüşünü temsil etmiyor; zira içerisinden geçmekte olduğumuz süreç açık mücadele dönemi değil aksine sınıfın tümü ile karşılaştırıldığında azınlıkta kalan mücadeleci işçilerin kriz ve ardından kapıya dayanan kemer sıkma politikalarına karşı ortaya koydukları bu tepki; grev, iş yavaşlatma ve çatışmalı yürüyüşlerle kendisini ifade ediyor. Bunu yaparken de (her ne kadar kıyasladıkları burjuva demokratik talepler içeren hareketler olsalar da) diğer hareketlerle kendilerini karşılaştırabiliyor ve sonuçlar çıkartabiliyor. Bunu ister ekonomik bir hak arama mücadelesinde, isterse de siyasi içeriğe sahip bir hareketlilikte yapabiliyorlar. Bu da sınıf mücadelesinin (her ne kadar hala yüzeysel bir gelişme evresinde olsa da) sahip olduğu deneyimlerin yol göstericiliğine işaret ediyor. İspanyol devletinin demokrasi uygulamalarına rağmen Asturias işçi sınıfı da kendi politikasını uygulama ihtiyacı duyuyor.

Ancak amaç daha radikal olabilme savaşı değil, mücadelenin genel olarak bütün sınıf nezdinde kabul görecek kadar yayılmasıdır. Bunun için kalıcı savaşım dönemlerine kadar, açık kitle toplantıları ile tartışmak, eylemlerin yönünü belirlemek ve bütün sınıfa yaymanın temel çıkış noktası olması gerekliliğinin yanısıra sınıfın bilinci ve katılımcı ortaklığı ile mücadeleleri sınıfın bütün kesimleriyle sürdürmekteki kararlılığının belirleyici önemde olduğunu savunuyoruz. Bunların yanısıra, bu hareketliliklerin sendikalar ve burjuva solu tarafından yalıtılma, marjinalleştirilme ve sınıfa yayılmaktansa “içine kapanma” gibi pusuda bekleyen tehlikeler ile karşı karşıya kalma olasılığı çok yüksek.

Grevlerin son durumuna dair internet üzerinde sürekli yeni haberler ve fotoğraflar yayınlanıyor; yazılar yazılıyor ve yorumlar yapılıyor. Hatta takip etmekte kimi zaman zorlanıyoruz. Ancak her şeyin yanında ve temelinde görünen tek şey var ki, o da Asturias'taki maden işçileri kapitalizmin krizine karşı cevap üretmeye çalışıyor; sınıf, dünyanında her yanından artık bizler için hiçbir şey önermeyen kapitalizme karşı çıkış arıyor:

Bizler meta değiliz!, Sisteme Madreñazu! [14]

Nevin

  1. https://tr.internationalism.org/2011in-toplumsal-hareketleri-uezerine-degerlendirme

  2. https://tr.internationalism.org/ispanyada-genel-grev-bagimsiz-isci-hareketi-icin-radikal-azinliklarin-cagrisi

  3. http://libcom.org/news/coal-mines-ignite-asturias-10062012

  4. http://www.dailymail.co.uk/news/article-2154402/Spanish-miners-fight-furious-battles-riot-police-protest-austerity-cuts.html#ixzz1y2r4Xt9P

  5. http://libcom.org/gallery/asturias-miners-strike-2012

  6. http://economia.elpais.com/economia/2012/05/30/album/1338387578_288308.html#1338387578_288308_1338387609

  7. http://periodismohumano.com/economia/la-batalla-del-pozo-santiago.html

  8. http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=zuZ_jwmccCM

  9. http://propagandalalaland.blogspot.com/2012/06/video-miners-strike-turns-violent.html

  10. https://en.internationalism.org/forum/1056/internasyonalista/4975/spanish-miners-strike

  11. http://www.leftcom.org/en/articles/2012-06-19/the-struggle-of-the-asturian-miners

  12. http://en.wikipedia.org/wiki/Asturian_miners%27_strike_of_1934

  13. http://www.lacolumna.org.uk/article_asturian%20uprising.htm

  14. Asturias bölgesine özgü, tahtadan yapılan bir ayakkabı, http://www.indymedia.org.uk/en/2012/06/496705.html?c=on#c283573

Tags: