EKAonline - 2020s

EKAonline - 2020

Rubric: 

Kovid-19 pandemisi: Ya Proleter Dünya Devrimi ya da Kapitalist Barbarlık

ICC'nin Kovid-19 kriziyle ilgili bu uluslararası açıklamasını bir "dijital broşür" biçiminde yayınlıyoruz, çünkü karantina koşulları altında basılı bir versiyonun çok sayıda dağıtılması mümkün olmayacaktır. Tüm okuyucularımızdan bu metni yaymak için ellerindeki tüm araçları (sosyal medya, internet forumları vb.) kullanmalarını ve kendi görüşleriyle birlikte, bu metnin yaratmış olduğu tepki ve tartışmaları bize yazmalarını istiyoruz. Proleter devrim için savaşan herkesin birbirleriyle dayanışma göstermesi ve iletişim sürdürmesi her zamankinden daha fazla gereklidir. Şimdilik kendimizi fiziksel olarak izole etmek zorunda kalsak ta, yine de politik olarak bir araya gelebiliriz!

Her gün binlerce insan ölüyor, hastaneler çökmüş durumda, korkunç bir şekilde daha genç ve yaşlı hastalar arasında seçim yapılıyor, sağlık emekçileri tükenmiş, virüs kapmaktalar ve hayatlarını kaybediyorlar. Her yerde tıbbi ekipman eksikliği var. Hükümetler “virüse karşı savaş” ve “ulusal ekonomik çıkar” adına korkunç bir rekabete kalkıştılar. Serbest piyasalar çakılmış durumda, devletler akıldışı biçimde birbirlerinin tıbbi maske teslimatlarını çalıyorlar. On milyonlarca işçi işsizliğin cehennemine atıldı, devletten ve medyadan yalan seli devam ediyor. Bunlar bugünün dünyası tarafından sunulan korkunç bir gösteri. Bu salgın, 1918-19 İspanyol gribinden bu yana en ciddi sağlık felaketlerinden birini temsil ediyor olsa da, o zamandan beri bilim ileriye doğru olağanüstü adımlar attı. Peki, neden böyle bir felaket yaşanıyor? Böylesi bir duruma nasıl gelebildik?

Bu virüsün farklı olduğu, diğerlerinden çok daha bulaşıcı olduğu, etkilerinin çok daha zararlı ve ölümcül olduğu söyleniyor. Bütün bunlar muhtemelen doğru ama felaketin boyutlarını tam olarak açıklamıyor. Bu gezegendeki kaosun, yüz binlerce ölümün altında yatan sorumluluk, kapitalizmin kendisinde yatıyor. İnsan ihtiyacı için değil, kâr için üretim, işçi sınıfının vahşi sömürüsü pahasına sürekli devam ediyor. Bu saydıklarımız mevcut felaketi yaratan kapitalist sistemin temel özellikleridir.

Kapitalizmin kriminelce ihmali

Bu toplumu yönetenler, devletleri ve medyasıyla birlikte burjuva sınıfı, bize bu salgının tahmin edilemeyeceğini söylüyor. Bu, iklim değişikliği inkârcılarının öne sürdüğü ile aynı düzeyde bir yalan. Bilim adamları uzun zamandır Kovid-19 gibi bir pandemi tehdidi hakkında uyarılarda bulunuyordu. Ancak hükümetler onları dinlemeyi reddetti. Hatta 2009 yılında CIA tarafından mevcut pandeminin özelliklerini şaşırtıcı bir şekilde tanımlayan bir rapor (“yarının dünyası nasıl olacak?”) yayımlandı.

Peki, devletlerin ve hizmet ettikleri burjuva sınıfın körlüğünün nedeni neydi? Çok basit bir nedenden dolayı: yatırımlar mümkün olduğunca çabuk olmalı ve kâr üretmelidir. İnsanlığın geleceğine yatırım yapmak kâr üretmez ve sadece hisse fiyatlarını düşürür. Yatırımcılar ayrıca Emperyalist arenadaki diğer Ulusal burjuvalara karşı konumlarını güçlendirmek zorundadırlar. Askeri araştırmalara ve harcamalara yatırılan çılgın meblağlar, halkların sağlığı ve refahına adanmış olsaydı, böyle bir salgın asla gelişemezdi. Ancak, bu öngörülebilir sağlık felaketine karşı önlemler almak yerine, hükümetler hem araştırma hem de teknik ve insan kaynakları düzeyinde sağlık sistemlerine saldırmayı bırakmadı.

İnsanlar bugün, en gelişmiş ülkelerin tam kalbinde, sinekler gibi ölüyorlarsa, bunun sorumlusu her yerde yeni hastalıkların araştırılması için bütçeleri kesen hükümetlerdir. Mayıs 2018'de Donald Trump, Ulusal Güvenlik Konseyi'nin seçkin uzmanlardan oluşan ve pandemilere karşı savaşmak için oluşturduğu özel bir birimi kapattı. Ancak Trump’ın tutumu tüm liderlerin yaptıklarının bir karikatürüdür. Böylece, aşının geliştirilmesinin “kârlı” olmadığına karar verildiğinden, koronavirüs ile ilgili bilimsel araştırmalar 15 yıl önce her yerde terk edilmiştir!

Burjuva liderleri ve politikacıları, sağda solda, hastanelerin dolup taşması ve sağlık çalışanlarının çalışmaya zorlandığı felaket koşullarına karşı ağladıklarını görmek çok iğrenç. Burjuva devletleri son 50 yılda ve özellikle 2008'deki büyük krizden bu yana sistematik olarak kâr politikalarını uyguladılar. Her yerde halkın sağlık hizmetlerine ulaşması kısıtlandı, hastane yataklarının sayısı azaltıldı ve sağlık çalışanlarının iş yükü yoğunlaştı. Ve bizler maske, diğer koruyucu giysiler, dezenfektan jeli, test ekipmanları gibi maddelerin genel kıtlığında ne yapacağız? Son birkaç yılda, çoğu devlet paradan tasarruf etmek için bu hayati maddeleri stoklamayı bıraktılar. Birkaç aya kadar Kovid-19'un bu şekilde hızlı yayılmasını beklemiyorlardı. Sorumluluklarını gizlemek için bazıları maskelerin hasta ve sağlık çalışanları dışında bir işe yaramadığını iddia ettiler.

Peki ya, Afrika kıtası ya da Latin Amerika gibi dünyadaki yoksul bölgeler? Kinşasa, Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde, 10 milyon kişiye 50 ventilatör düşüyor. Orta Afrika'da, insanların içmek için yeterli suyu bulamadığı yerde ellerin nasıl yıkanması gerektiği konusunda tavsiyeler veren broşürler verildi! Her yerde aynı acı çığlık: “Bu salgın karşısında her şeyden yoksunuz!”

Kapitalizm, herkesin herkese karşı savaşıdır

Dünya arenasında her devlet arasındaki şiddetli rekabet, virüsü yok etmek için minimum işbirliğini engelliyor. Salgın ilk başladığında Çin Burjuvazisi ekonomisi ve itibarını korumak için durumun vahamiyetini gizleme adına elinden geleni yaptı. Devlet, uyarılar yapmaya çalışan doktora zulmetmekte tereddüt etmedi ve onu ölüme terketti. Burjuvazinin ekipman eksikliğiyle başa çıkmak için kurduğu uluslararası organizasyon çöktü: Dünya Sağlık Örgütü direktiflerini empoze edememişken, Avrupa Birliği uyumlu önlemler almaktan aciz kaldı. Bu bölünme, kargaşayı ve pandeminin evrimi üzerindeki kontrol kaybını oldukça ağırlaştırdı. “Herkes kendinden sorumludur” söylemi ve rekabetin alevlenmesi, egemen sınıfın tepkilerinin baskın özelliği haline geldi.

Medyada yer aldığı gibi “maskeler savaşı” bunun en iyi örneğidir. Devletler spekülasyon, yüksek fiyat verme ve hatta tamamen hırsızlık yoluyla malzemeleri kapmaya çalışıyor. ABD, Fransa'ya söz verilen Çin maskelerini gasp etti. Fransa, İsveç'e hava yoluyla giden maskelere el koydu. Çek Cumhuriyeti gümrüklerinde İtalya'ya giden ventilatörleri ve maskeleri ele geçirdi. Almanya Kanada'ya giden maskeleri ortadan kaldırdı. “Büyük demokrasilerin” gerçek yüzü budur: en kötüsünden hırsızlar ve çeteler!

Sömürülenlere karşı eşi görülmemiş saldırılar

İtalya'da otomobil işçileri Burjuvazi için “kârları hayatımızdan daha değerli” diye bağırıyorlar. Tüm ülkelerde, ulusal üretimi her ne pahasına olursa olsun korumak için karantina önlemleri alınması mümkün olduğunca gecikti.  Sonunda karantinaya yol açan keskin bir şekilde yükselen ölümün tehdidi değildi. Yüzyıldan fazla süredir devam eden ve ulusal çıkar adına yapılan birçok emperyalist katliam, yönetici sınıfın sömürülenlere uyguladığı aşağılamayı kesin olarak kanıtladı. Hayır, yöneticilerimiz hayatlarımızı önemsemiyorlar! Özellikle virüs, burjuvaziye, “verimsiz” olarak gördükleri hasta ve yaşlıları biçme konusunda “avantaj” verir. Virüsün “doğal” yayılmasını “sürü bağışıklığı” adına izin vermek aslında Boris Johnson ve diğer liderlerin ilk tercihi idi. Her ülkede, karantina uygulanmaya başlanmasının nedeni, ekonominin düzenlenememesi korkusu, bazı ülkelerde sosyal patlama tehdidi ve yaşanacak kitlesel ölümlere karşı oluşacak öfke idi. Dahası, insanlığın yarısını dahil etseler bile, sosyal izolasyon önlemleri çoğu durumda tam bir saçmalıktır. Milyonlarca insan her gün trenlerde, metrolarda ve otobüslerde, fabrikalarda ve süpermarketlerde olmak zorundadır. Ve zaten burjuvazi, pandeminin en çok vurduğu zamanda, işçileri sektöre, firmalara göre çalışmaya göndererek en az hoşnutsuzluğu yaratmanın yollarını bulmaya çalıştı ve hâlâ karantinayı mümkün olduğunca çabuk bitirmek istiyor.

Burjuvazi, acımasız sömürü koşullarını sürdürüyor ve hatta daha acımasız yeni saldırılar planlıyor. Salgın şimdiden milyonlarca işçiyi işsizliğe itti. ABD'de üç haftada on milyon kişi işsiz kaldı. Düzensiz, güvencesiz veya geçici işleri olanlar herhangi bir gelirden mahrum edilecektir. Yaşamak için yetersiz sosyal yardım alanlar, artık kira ödeyememe ve tıbbi bakım masraflarıyla karşı karşıyadır. Ekonomik yıkımlar, halihazırda belirmekte olan dünya resesyonunu hızlandırmaya başladı. Gıda fiyatlarında patlama, yüksek sayıda işten çıkarmalar, ücret kesintileri, artan iş güvensizliği, vs. Tüm devletler, “virüse karşı savaşta ulusal birlik” adına, fedakârlık çağrısı yaparak “esneklik” önlemlerini benimsiyor.

Burjuvazinin bugün söylediği ulusal çıkar bizim çıkarımız değildir. Bu, ulusal ekonominin savunulması geçmişte sömürülenlerin yaşam koşullarına karşı bütçe kesintileri ve saldırılar düzenlemesine yol açanlar ile aynıdır. Yarın, salgının neden olduğu ekonomik yıkımın ardından sömürülenleri kemerlerini daha fazla sıkmaya, daha fazla yoksulluğu ve sömürüyü kabul etmeye çağırdığında aynı yalanlara hizmet edecektir. Bu salgın, kapitalist üretim tarzının çökmekte olan karakterinin, günümüz toplumunun çürümesinin birçok ifadesinin yanı sıra çevre, kirlilik ve iklim değişikliği, emperyalist savaşların ve katliamların çoğalmasının, insanlığın büyüyen bir kısmının yoksulluğuna, göçmen ya da mülteci olmak zorunda olan insan sayısına, popülist ideolojinin ve dini fanatizmin yükselişine vs. gibi durumların açıkça göstergesidir. (internet sitemizdeki “Kapitalizmin çürümesi üzerine tezler” metnimize bakınız: https://en.internationalism.org/ir/107_decomposition) Bu kapitalist sistemin bir çıkmaza girdiğini ve kaos, sefalet, barbarlık, yıkım ve ölümden başka bir şey getirmediğini gösterir.

Dünyayı sadece işçiler değiştirebilir

Bazı hükümetler ve medya, dünyanın bu salgından sonra önceki haliyle asla aynı olmayacağını, bu felaketten ders alınacağını, daha insancıl ve daha iyi yönetilen bir kapitalizm biçimine doğru ilerleyeceğini iddia ediyor. 2008'de yaşanan durgunluktan sonra da aynı nakaratı duyduk. Elleri kalplerinin üzerinde, dünya devletleri ve liderleri “haydut piyasaya” savaş ilan ettiler ve krizden çıkmayı öneren programların ödüllendirileceğini vaat ettiler. Kapitalizmi “reform etme” vaatlerinin sadece yaşam koşullarımızda yeni bir bozulmayı yutturmak için söylenen bir yalan olduğunu kabul etmek için artan eşitsizliğe bakmanız yeterli olacaktır.

Sömürücü sınıf dünyayı değiştiremez, insan yaşamını ve sosyal ihtiyaçları ekonomisinin acımasız yasalarının üstüne koyamaz. Kapitalizm, iktidardaki bir azınlığın kârlarını ve ayrıcalıklarını, çoğunluğun emeğinden elde ettiği bir sömürü sistemidir. Geleceğin anahtarı, sömürü ve ulusal devletler olmadan, gerçek bir insan dünyası olan başka bir dünyanın vaadi, yalnızca mücadeledeki işçilerin uluslararası birliği ve dayanışmasında yatar!

Sağlık çalışanlarına uygulanan tahammül edilemez duruma tepki olarak sınıfımızdaki kendiliğinden dayanışma dalgası, tüm dünya hükümetleri ve siyasetçilerini kapılarına ve balkonlara alkış kampanyası için raydan çıkarmaktadır. Elbette bu alkış, cesaret ve özveriyle, dramatik çalışma koşullarında, hastalara ve hayat kurtaranlara bakan çalışanların kalplerini ısıtacaktır. Ancak sınıfımızın, sömürülenlerin dayanışması, beş dakikalık bir alkış turuna indirgenemez. İlk etapta, siyasi renklerine bakılmaksızın tüm ülkelerin hükümetlerini kınamak anlamına gelir. Maskeler ve gerekli tüm koruyucu ekipman anlamına gelir. Bu, mümkün olduğunda greve gitmek ve sağlık çalışanlarının ihtiyaç duydukları malzemeye sahip olmadıkları sürece, açıkta kalan yüzleri ile ölüme fırlatılmış oldukları sürece, sömürülenler hastanelerde çalışmayacaklardır.

Bugün, karantinadan dolayı, bu katil sisteme karşı büyük mücadeleler veremiyoruz. Büyük mücadeleler, grevler ve gösteriler yoluyla öfkemizi ve dayanışmamızı ifade etmek için bir araya gelemiyoruz. Evet karantina yüzünden, ama sadece bu değil. Sınıfımızın gerçek güç kaynağını geri kazanması gerektiğinden, unutulmasına rağmen, tarih birçok kez gösterdiği gibi, yönetici sınıfa ve onun korkunç sistemine karşı devasa hareketler geliştirmek için, mücadelede birleşme potansiyeli vardır ve olacaktır.

İtalya'daki otomobil sektöründe veya Fransa'daki süpermarketlerde çıkan grevler, New York hastanelerinin veya Fransa'nın kuzeyindeki hastanelerin önünde, "virüs yemleri" olarak hizmet etmeyi reddeden işçilerin muazzam öfkesi, maskeler, eldivenler veya sabun olmadan mücadele etmeleri, işçilerin, bir tür zorunluluk gibi, bizi sömürenlerin cezai sorumsuzluğunu kabul etmeye hazır olmadıklarını gösteriyorlar.

Hazırlanmak zorunda olduğumuz bu sınıf savaşları perspektifidir. Çünkü Kovid-19'dan sonra dünyada ekonomik kriz, kitlesel işsizlikler, yeni fedakârlıklardan başka bir şey olmayan yeni reformlar olacak. Şimdi, gelecekteki mücadelelerimizi hazırlamalıyız. Nasıl? Forumlarda, telefonda, farklı internet kanallarında mümkün olduğunca tartışarak, deneyim ve fikir alışverişinde bulunarak. En büyük belanın Kovid-19 değil, kapitalizm olduğunu anlamak, çözümün katil devletin arkasında toplanmak değil, ona karşı durmak olduğunu. Bu umut, politikacıların vaatlerinde değil, mücadele eden işçilerin dayanışmasının gelişmesinde yatmaktadır. Kapitalist barbarlığa tek alternatif dünya devrimidir!
 

GELECEK SINIF MÜCADELESİNDEDİR!

Enternasyonal Komünist Akım, 10.4.2020

www.internationalism.org

Rubric: 

Covid-19 pandemic

EKAonline - 2021

Rubric: 

Amerikan Emperyalizminin Çöküşünün Altında Yatan Sebep Dünya Kapitalizminin Çöküşü

ABD ve diğer batılı güçlerin Afganistan'dan alelacele geri çekilişi, kapitalizmin giderek artan bir barbarlık dışında hiçbir şey sunamadığının keskin bir tezahürü oldu. 2021 yazı, gezegenin halihazırda alev alev yandığını gösteren birbiriyle bağlantılı olayların ivmelenişine de tanıklık etti: ABD'nin batı kıyısından Sibirya'ya kadar sıcak hava dalgalarıyla beraber kontrol edilemeyen yangınların patlak vermesi, sel baskınları, Covid-19 pandemisinin tahribatı ve tepetaklak olmuş bir ekonomi. Bütün bunlar, son 30 yılda çürümenin geldiği düzeyin bir ifadesidir[1]. Marksistler olarak bizim rolümüz, sadece büyüyen bu kaosa dair yorum yapmak değil, onun kapitalizmin tarihsel krizinde yatan köklerini analiz etmek, işçi sınıfı ve insanlığın karşısındaki seçenekleri göstermektir.

Afganistan'daki olayların tarihsel arka planı

Taliban, insan hakları ve bilhassa kadın hakları için bir tehlike arz eden medeniyet düşmanları olarak takdim ediliyor. Acımasız oldukları, ve Orta Çağ'ın en kötü veçhelerini anımsatan bir vizyonca idare edildikleri de muhakkak. Gelgelelim, Taliban içinde yaşadığımız zamanların ender bir istisnası değil. Taliban, gerici bir toplumsal sistemin ürünü: Çökmekte olan bir kapitalizmin. Bilhassa yükselişleri, kapitalizmin çöküşünün son aşaması olan çürümenin bir tezahürüdür.

70'lerin ikinci yarısı, ABD'nin Batı Avrupa'ya güdümlü füzeler yerleştirdiği ve SSCB'yi, gücünün gittikçe daha az yeteceği bir silahlanma yarışına girmeye zorladığı, Soğuk Savaş'ın ABD ve Rus emperyalist blokları arasında kızıştığı bir dönemdi. Ancak 1979'da, Batı bloğunun Orta Doğu'daki temel dayanaklarından biri olan İran, kaosa teslim oldu. Burjuvazinin maharetli fraksiyonlarının nizam dayatma girişimlerinin tümü başarısızlıkla sonuçlandı ve ruhban sınıfının en gerici unsurları iktidara gelmek için bu kaostan istifade etti. Yeni rejim Batı bloğundan uzaklaşmanın yanında, Rus bloğuna katılmayı da reddetti. Rusya ile geniş bir sınırı olan ve bu nedenle Batı’nın SSCB'yi kuşatma stratejisinde kilit bir rol oynamış İran, artık bölgede sağı solu belli olmaz bir aktör haline gelmişti. Bu yeni karışıklığın verdiği cesaretle SSCB, 1978’de Kabil’de kurmayı başardığı Rus yanlısı rejim Batı tarafından devrilmeye çalışıldığında Afganistan’ı işgal etti. Rusya, Afganistan'ı işgal ederek daha sonraki bir aşamada Hint Okyanusu’na erişebileceğini de ummuştu.

Afganistan'da o vakit korkunç bir askeri barbarlığın patlamasına tanık olmuştuk. SSCB cephanesinin varını yoğunu Mücahitlerin (“özgürlük savaşçıları”) ve halkın üzerine yağdırdı. Öte yandan ABD bloğu, Mücahitlere ve Ruslara karşı çıkan Afgan savaş ağalarına silah ve para tedarik etti ve onları eğitti. Bunlar arasında birçok kökten dinciyle beraber, dünyanın dört bir yanından akın eden cihatçılar da vardı. Bu “özgürlük savaşçılarına” ABD ve müttefikleri tarafından terör ve savaşın tüm incelikleri öğretildi. Bu “özgürlük” savaşı 500 bin ilâ 2 milyon insanı öldürdü ve ülkeyi harap etti. Burası aynı zamanda Bin Ladin ve El Kaide'nin yükselişiyle imlenen, daha küresel bir İslami terörizm biçiminin de doğduğu yer oldu.

Aynı zamanda ABD Irak’ı, İran’a karşı yaklaşık 1,4 milyon kişinin katledileceği sekiz senelik bir savaşa itti. Rusya, 1989'da Rus bloğunun çöküşüne büyük katkı sağlayacak şekilde Afganistan’da tükenir ve İran ile Irak da savaş girdabına çekilirken, başlangıç noktası İran'ın bir haydut devlete dönüşmesi olacak biçimde bölgenin dinamikleri gösterdi ki kapitalizmin derinleşen çelişkileri, büyük güçlerin gezegenin farklı bölgelerinde kendi otoritelerini dayatma yetilerini baltalamaya başlamıştı. Bu eğilimin arkasında daha derin bir şey yatıyordu: Egemen sınıfın, sistemin krizine olan çözümünü -dünya savaşını- kapitalizm adına kendini kurban etme isteksizliğini 1968’den 80’lerin sonuna kadar bir dizi mücadeleyle gösterse de sisteme devrimci bir alternatif ortaya koyamayan bir dünya işçi sınıfına dayatamayışı. Kısacası, iki başlıca sınıf arasındaki bir açmaz, kapitalizmin son aşamasına; emperyalist düzeyde iki bloklu sistemin sona ermesi ve “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışının ivmelenmesiyle tanımlı olan çürüme aşamasına girişini belirledi.

Emperyalist meydan kavgasının kalbinde Afganistan

1990'larda, Rusların Afganistan'dan ayrılışından sonra, muzaffer savaş ağaları yıkıntıların kontrolü için Batı tarafından kendilerine verilen silah ve savaş bilgilerinin tümünü kullanarak birbirlerine girdiler. Toplu kıyım, yıkım ve toplu tecavüz savaştan geriye kalan en ufak toplumsal birlikteliği de yok etti.

Bu savaşın toplumsal etkisi Afganistan ile sınırlı değildi. Dünyaya sefalet ve ölüm getiren eroin bağımlılığı salgınının 1980'lerden itibaren patlak vermesi savaşın doğrudan sonuçlarından biriydi. Batı, savaşı finanse etmek için Taliban karşıtlarını afyon yetiştirmeye teşvik etti.

Taliban'ın acımasız yobazlığı dolayısıyla onlarca yıllık barbarlığın bir ürünüydü. Ayrıca, yanı başlarında belli bir çeşit düzen dayatmak isteyen Pakistan tarafından da manipüle edildiler.

2001'de El Kaide ve Taliban'dan kurtulmak bahanesiyle başlatılan ABD işgali, 2003'te Irak’ın işgaliyle birlikte ABD emperyalizminin, kendi çöküşünün sonuçları karşısında otoritesini dayatma girişimleriydi. Başta Avrupalılar olmak üzere diğer güçleri, üyelerinden birine yapılan saldırıya tepki olarak harekete geçirmeye çalıştı. Birleşik Krallık dışında diğer bütün güçler ilgisizdi. Nitekim Almanya, 90'lı yılların başında tutturduğu yeni “bağımsız” hat dolayısıyla Hırvatistan’ın Yugoslavya’dan ayrılmasını desteklemiş ve bu da Balkanlar'daki korkunç katliamı kışkırtmıştı. Sonraki yirmi yıl içinde Amerika’nın rakipleri, ABD’nin Afganistan, Irak ve Suriye'de kazanılamaz savaşlara bulaşmasını izledikçe daha da cesaret buldu. ABD'nin geriye kalan tek süper güç olarak baskınlığını ilan etme girişimi, Amerika'nın emperyalist "liderliğinin" hakiki gerileyişini giderek daha fazla ortaya çıkaracaktı; ve gezegenin geri kalanına yekpare bir düzen dayatmayı becerebilmekten çok uzak olan ABD, artık kapitalist çürüme aşamasına damgasını vuran kaosun ve istikrarsızlığın ana vektörü haline gelmişti.

Biden’ın realpolitiği Trump’ınkinin devamıdır

Afganistan'dan çekilme politikası, açık bir realpolitik örneğidir. ABD, kaynaklarını Çin ve Rusya’nın altını oyma ve onları kontrol altına alabilme çabalarına yoğunlaştırmak için kendini bu maliyetli, zayıflatıcı savaşlardan kurtarmak zorundaydı. Biden yönetimi, ABD emellerinin peşinde koşarken en az Trump kadar kinik olduğunu gösterdi.

Aynı zamanda, ABD'nin çekilmesi Biden yönetiminin “Amerika Geri Döndü” şeklindeki Amerika'nın güvenilir bir müttefik olduğu mesajının ciddi bir darbe aldığı anlamına da geliyor. Uzun vadede yönetim muhtemelen, Japonya, Güney Kore ve Avustralya gibi ülkelerin Çin korkusuyla, Çin'i Güney Çin Denizi'nde ve başka yerlerde dizginlemeyi amaçlayan ABD “Doğu’ya yöneliş” stratejisiyle işbirliğine zorlanabileceğine bel bağlıyor.

Buradan ABD'nin Orta Doğu ve Orta Asya'dan çıkıp gideceği sonucunu çıkarmak yanlış olur. Biden, ABD'nin terör tehditlerine karşı "Ufuk Ötesi" (yani hava taarruzları) politikası izleyeceğini açıkça belirtti. Bu, dünyanın dört bir yanındaki askeri üslerini, donanmasını ve hava kuvvetlerini kullanarak, ABD için tehlikeli olmaları halinde bu bölgelerdeki devletlere yıkım getireceği anlamına geliyor. Bu tehdit aynı zamanda Afrika'daki, Somali gibi batık devletlere iç savaşın yıktığı Etiyopya’nın da katılabileceği ve komşuların da iki ülkeden birini destekleyeceği giderek kaotikleşen vaziyetle de ilgilidir. Nijerya, Çad ve başka yerlerdeki İslamî terör grupları, Taliban’ın zaferiyle cesaretlenip operasyonlarını hızlandırdıkça bu liste daha da uzayacak.

Afganistan'dan geri çekilmenin motivasyonu, dünya güçleri olarak Çin'in yükselişinin ve Rusya'nın dirilişinin yarattığı tehlikeye odaklanma ihtiyacıysa, bunun Çin ve Rus emperyalizmlerini Afganistan’a davet dahi edebilecek kısıtları açıkça ortada. Çin, Afganistan'daki Yeni İpek Yolu projesine şimdiden büyük yatırımlar yaptı ve her iki ülke de Taliban ile diplomatik ilişkilere başladı. Ancak bu devletlerin hiçbiri çelişkileri giderek artan dünya çapındaki kargaşanın üzerine çıkamaz. Afrika, Orta Doğu (en son Lübnan ekonomisinin çöküşü), Orta Asya ve Uzak Doğu'ya (özellikle Myanmar) yayılan istikrarsızlık dalgası, ABD için olduğu kadar Çin ve Rusya için de bir tehlike. Afganistan'ın gerçek anlamda işleyen bir devleti olmadığının ve Taliban'ın bunu tersine çeviremeyeceğinin bütünüyle farkındalar. Savaş ağalarının yeni hükümete yönelik oluşturduğu tehdit de iyi biliniyor. Kuzey İttifakı'nın kimi kısımları hükümeti tanımayacaklarını zaten söylediler ve Afganistan'da da faal olan IŞİD, kâfir Batı ile anlaşma yapmaya hazır oldukları için Taliban'ı mürtet olarak görüyor. Afganistan'ın eski yönetici sınıfının bir kısmı, Taliban ile işbirliğine yanaşabilir ve birçok yabancı hükümet de halihazırda kanallar açmakta, ancak bunun nedeni, ülkenin yeniden savaş ağalığına ve tüm bölgeye yayılacak olan kaosa teslim olmasından korkmaları. 

Taliban'ın zaferi, Taliban onları desteklemese bile, Çin'de faal olan Uygur İslamcı teröristlerini ancak yüreklendirmeye neden olabilir. Rus emperyalizmi, Afganistan'a bulaşmanın acı bedelini biliyor ve Taliban'ın zaferinin, iki ülke arasında tampon oluşturan Özbekistan, Türkmenistan ve Tacikistan'daki köktendinci gruplara yeni bir ivme kazandıracağını da tahmin edebiliyor. Rusya bu tehlikeyi, az önce sözü edilen ülkeler ve başkaları üzerindeki askeri nüfuzunu güçlendirmek için fırsata çevirecektir, ancak biliyor ki, ABD’nin savaş makinesinin azameti bile başka devletlerden yeterli destek aldıkları müddetçe bu kalkışmaları ezemez.

ABD ne Taliban'ı yenebildi ne de düzgün bir devlet kurabildi. Bu rezillik ile yaşamak zorunda kalırken, arkasında istikrarsızlığa kurulu bir saatli bomba bıraktığının bilincinde olarak geri çekildi. Rusya ve Çin şimdi bu kaosu kontrol altına almaya çalışmak zorunda. Kapitalizmin bu bölgeye istikrar ve bir tür gelecek getirebileceği fikri safi bir yanılsamadır.

İnsancıl taklidi yapan Barbarlık

ABD, İngiltere ve diğer tüm güçler, geçtiğimiz 40 yıl boyunca Afganistan halkına uyguladıkları terörü ve yıkımı gizlemek için Taliban öcüsünü kullandılar. ABD destekli mücahitler de Ruslar kadar kıyım yaptı, tecavüz etti, işkence ve yağma yaptı. Taliban'la beraberce de, Rusların denetimindeki kent merkezlerine terör harekatları düzenlediler. Ancak bu, Batı tarafından dikkatle gizlendi. Son 20 yıldır durum aynı. Batı medyasında Taliban'ın korkunç gaddarlığı vurgulanırken, “demokratik” hükümet ve destekçileri tarafından sebep olunan kayıplar, cinayetler, tecavüzler ve işkence haberleri utanmazca halının altına süpürüldü. Her nasılsa, 'demokratik', 'insan hakları' sevicisi ABD ve İngiltere tarafından desteklenen hükümetin, toplarıyla, bombalarıyla ve kurşunlarıyla havaya uçurduğu genç ve yaşlılar, kadın ve erkekler bahsetmeye değer bulunmuyor. Aslında, Taliban'ın neden olduğu vahşet bile tam boyutuyla ortaya serilmedi. Savaşı haklı çıkarmaya yaramadıkça, bunlar 'haber değeri taşımayan' olaylar olarak görülüyor.

Avrupa parlamentoları, Taliban’ın hükmettiği Afganistan'daki kadınların ve diğerlerinin korkunç kaderine hayıflanan ABD'li ve İngiliz politikacıların dediklerini tekrarladı. Aynı politikacılar, birçok Afgan da dahil olmak üzere binlerce çaresiz mültecinin Akdeniz'i veya Kanalı geçmeye çalışırken hayatlarını riske atmasına neden olan göçmenlik yasalarını da dayattılar. Hani nerede onların Akdeniz’de boğulan binlerce mülteci için feryatları? Onların, (AB ve İngiltere tarafından finanse edilen) Türkiye veya Ürdün'de,  toplama kamplarından biraz daha iyi şartlarda yaşamaya zorlanan veya Libya'nın köle pazarlarında satılan mülteciler için ne gibi bir kaygıları oldu? Taliban'ı insanlık dışılığından dolayı kınayan bu burjuva sözcüleri, mülteci akınını durdurmak için Doğu Avrupa'nın etrafına çelik ve betondan bir duvar inşa edilmesini teşvik ediyor. İkiyüzlülüğün leş kokusu dayanılacak gibi değil.

Bu cehenneme son verebilecek tek güç proletaryadır

Savaş, pandemi, ekonomik kriz ve iklim değişikliğinin bu manzarası gerçekten korkunç. Bu nedenle egemen sınıf kendi medyasını bunlarla dolduruyor. Proletaryanın itaat etmesini, bu çürüyen toplumsal sistemin acımasız gerçekliğinden korkup sinmesini istiyor. Egemen sınıfın ve devletin eteğine yapışan çocuklar gibi olmamızı istiyorlar. Proletaryanın son 30 yıldır çıkarlarını savunma mücadelesinde yaşadığı büyük zorluklar, bu korkunun daha da yerleşmesine müsaade ediyor. Proletaryanın bir gelecek, tamamıyla yeni bir toplum sunabilecek tek güç olduğu fikri saçma görünebilir. Ancak proletarya yegane devrimci sınıftır ve otuz yıllık geri çekilme bunu tümüyle ortadan kaldırmadı, her ne kadar bu geri çekilmenin uzunluğu ve derinliği enternasyonal işçi sınıfının ekonomik koşullarına yönelik artan saldırılara direnme yetisine olan güvenini yeniden kazanmasını zorlaştırsa da. Fakat işçi sınıfı ancak bu mücadeleler yoluyla gücünü yeniden geliştirebilir. Rosa Luxemburg'un dediği gibi, proletarya, kendi bilincini yenilgiler tecrübe etmesiyle geliştiren tek sınıftır. Proletaryanın, insanlığın geri kalanına bir gelecek sunma konusundaki tarihsel sorumluluğunu yerine getirebileceğinin garantisi yoktur. Proletarya ve onun devrimci azınlıkları, sınıf düşmanımızın teşvik ettiği ezici umutsuzluk ve çaresizlik atmosferine yenik düşerse, bu kesinlikle gerçekleşmeyecektir. Proletarya devrimci rolünü ancak, çürüyen kapitalizmin acımasız gerçekliğinin karşısında durarak ve kendi ekonomik ve toplumsal koşullarına yönelik saldırıları reddederek, yalıtılmışlığı ve çaresizliği dayanışmayla, örgütlenmeyle ve yükselen sınıf bilinciyle değiştirerek yerine getirebilir.

EKA 22-08-2021

Dünya Kadınlar Günü: Kadının Ezilmişliği Sorununu Yalnızca Komünist Toplum Çözebilir

8 Mart’ta tüm feminist gruplar, çeşitli sol gruplarda (özellikle Sosyalist Parti’de) temsil edilen radikal küçük burjuvazinin tam desteği ile Dünya Kadınlar Günü’nü bir kez daha andı. İşçi kadınların mücadelesiyle özdeşleştirilen bugün bir kez daha saptırılacak ve dev bir demokratik ve reformist karnavala dönüştürülecektir. Tıpkı İşçi Bayramı (1 Mayıs) gibi, 8 Mart da burjuvaziye kazandırıldı ve devlet kapitalizminin bir kurumu haline geldi.

Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde (1887), anahân toplumların sona ermesinin ve ataerkil toplumun yükselişinin kadını “erkeğin proleteri” haline geldiğini onaylayarak, kadınların ezilmişliğini zaten kınamıştı. Auguste Bebel, Kadın ve Sosyalizm (1891) adlı eserinde, kadın durumuna ilişkin derin bir tarihsel incelemeyle Engels’in çalışmalarını sürdürdü.

19. yüzyılın sonundan itibaren, “kadın sorunu”, tüm insanlığın kurtuluşu için yürütülen işçi sınıfı mücadelesiyle yakından ilişkili hale geldi. Kadın işçilerin maruz kaldığı yoksulluk ve sömürü koşulları, onları yirminci yüzyılın başında kaçınılmaz olarak proleter mücadelenin öncüsü haline getirdi.

Yirminci yüzyıl işçi hareketi içinde kadınların mücadelesi.

8 Mart’ın kökeni, New York’ta 8 Mart 1857'de gerçekleşen ve polis tarafından bastırılan tekstil işçilerinin eylemlerine dayanıyor (Amerikan işçi hareketi arşivinde olaya dair herhangi bir kayıt bulunmadığı halde).

Sosyalist kadınların uluslararası hareketi, Almanya’da Clara Zetkin’in [1] etkisi altında işçi sınıfının ana partisi SPD’de ortaya çıktı: Zetkin, 1890'da Rosa Luxemburg’un desteğiyle kapitalizmin devrimci yıkımını ve yerine dünya komünist toplumunun getirilmesini savunan Die Gleichheit (Eşitlik) dergisini kurdu. Dünyanın her yerinde, hem Batı Avrupa’da hem de Amerika Birleşik Devletleri’nde, kadın işçiler kendi sömürü koşullarına karşı harekete geçmeye başlıyorlardı. İşgününün azaltılmasını, erkeklerle aynı ücretleri almayı, çocuk işçiliğinin kaldırılmasını ve yaşam koşullarının iyileştirilmesini talep ettiler. Bu ekonomik taleplerin yanı sıra, siyasi talepleri de, özellikle kadınların oy kullanma hakkını, gündeme getirdiler (bu siyasi talep daha sonra ‘süfrajetler’ olarak bilinen burjuva kadın hareketine daldırılacak ve onunla karıştırılacaktır.)

Ancak özellikle 1907'den itibaren, Birinci Dünya Savaşı’nın habercileriyle karşılaşan kadın işçiler ve sosyalistler, kendilerini kapitalist barbarlığa karşı mücadelenin öncüsü olarak bulacaklardı.

Aynı yılın 17 Ağustos’unda Clara Zetkin, Kadın Sosyalist Enternasyonal’in Stuttgart’taki ilk konferansını duyurdu. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nin her yerinden 58 delege katıldı ve kadınların oy kullanma hakkına ilişkin karar aldı. Aynı karar, bu konferansı takip eden SPD’nin Stuttgart kongresinde de alındı. Kadınların ücretlerinin aynı işi yapan erkek işçilerin yarısı kadar olduğu dönemde birçok kadın örgütü vardı ve bunların büyük çoğunluğu yüzyılın başında tüm işçi mücadelelerine aktif olarak dahil olmuştu.

1908 ve 1909'da New York’ta kadın tekstil işçilerinin kitlesel eylemleri vardı. Talepleri “ekmek ve güller” (güller sadece hayatta kalmanın ötesinde yaşam koşullarında iyileşmeyi sembolize ediyordu), çocuk işçiliğinin kaldırılması ve daha iyi ücretlerdi.

1910'da Kadın Sosyalist Enternasyonal barış için bir çağrı başlattı. 8 Mart 1911 Dünya Kadınlar Günü’nde tüm Avrupa’da bir milyon kadın eylem yaptı. Birkaç gün sonra 25 Mart’ta New York’taki Triangle tekstil fabrikasında çıkan yangında 140'tan fazla kadın işçi güvenlik önlemlerinin olmaması nedeniyle hayatını kaybetti. Bu dram, kadınların sömürü koşullarına ve parlamentoda siyasi bir sese sahip olmamalarına karşı isyanını daha da alevlendirecekti. 1913'te dünyanın her yerinde kadınlar oy kullanma hakkını talep ediyordu. Britanya’da burjuva “süfrajetler” de daha radikal bir duruş benimsiyorlardı.

Ama özellikle Çarlık Rusya’sında kadınların mücadelesi tüm işçi sınıfının devrimci hareketine ivme kazandıracaktı. 1912 ile 1914 arasında Rus kadın işçiler gizli toplantılar düzenlediler ve emperyalist katliamlara karşı olduklarını ilan ettiler. Savaş patlak verdikten sonra Avrupa’nın her yerinden kadınlar onlara katılacaktı.

1915'te Fransız ordusunun cephedeki açık saldırısı korkunç bir katliam başlattı: 350.000 asker siperlerde katledildi. Kadınlar, ulusal ekonomiyi ayakta tutmak zorunda kaldıkları için artan sömürüye maruz kaldılar. Savaşa karşı tepkiler patlamaya başladı ve ilk seferber olan kadınlar oldu. 8 Mart 1915'te Alexandra Kollontai [2] Oslo yakınlarındaki Christiana’da savaşa karşı kadınlar eylemi düzenledi. Clara Zetkin yeni bir Uluslararası Kadınlar Konferansı çağrısında bulundu. Bu, savaşa karşı çıkan herkesi yeniden toplayan Zimmerwald Konferansı’nın bir başlangıcıydı. 15 Nisan 1915'te 12 farklı ülkeden 1136 kadın La Haye’de toplandı.

Almanya’da, özellikle 1916'dan itibaren, Batı işçi hareketinin en büyük iki kadın figürlerinden olan Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg, Alman Komünist Partisi KPD’nin kuruluşunda belirleyici bir rol oynayacaklardı. Amerika Birleşik Devletleri’nde anarşist militan (ve Amerikan Komünist Partisi’nin kurucu üyesi gazeteci John Reed’in arkadaşı) Emma Goldman, emperyalist savaşa karşı sert bir mücadele yürüttü. Goldman, “Birleşik Devletler’deki en tehlikeli kadın” olarak kabul edildi ve 1917'de Rusya’ya sürgün edilmeden önce hapse girecekti.

Rusya’da, proletaryanın devrime giden muzaffer yürüyüşüne önderlik edecek olan kadın işçiler oldu. 8 Mart’ta (Miladi takvimde 23 Şubat) Petrograd’daki tekstil fabrikalarında çalışan kadın işçiler kendiliğinden greve çıktı ve sokaklara döküldü. “Ekmek ve barış” talep ettiler. Oğullarının ve kocalarının cepheden çağrılması için çağrıda bulundular. “Talimatlarımıza aldırış etmeden, birkaç fabrikanın kadın işçileri greve gitti ve mühendislik işçilerine desteklerini istemek için delegasyonlar gönderdiler… Bunun devrimin ilk günü olabileceği tek bir işçinin bile aklına gelmedi.” (Rus Devriminin Tarihi, Troçki). Böylece, Rus Devrimi’nin kıvılcımı olan ‘ekmek ve barış’ sloganı Petrograd’ın kadın işçileri tarafından başlatıldı ve Putilov fabrikalarından işçilerin ve tüm işçi sınıfının harekete katılmasına yol açtı.

Kadın Hareketinin Burjuva Demokrasisine Kazandırılması

12 Kasım 1918'de, Ateşkes’i imzaladıktan sonraki gün, Alman burjuvazisinin kadınlara oy kullanma hakkı vermesi bir kumar değildi. Sosyalist kadınların uluslararası hareketinin doğduğu, 20. yüzyılın başında işçi hareketinin en büyük kadın figürlerinin, Rosa Luxemburg ve Clara Zetkin’in militan olduğu ülkede, parlamentonun işçi sınıfı için boş kabuk haline geldiği bir dönemde, egemen sınıfın oy hakkını bahşederek kadınların devrimci ruhunu kırmaya çalışması şaşırtıcı değildi. Kapitalizmin kendi çöküş dönemine girmesiyle reformlar ve oy hakkı için mücadele etmek kullanışlı değildi, mücadele yalnızca kapitalist düzeni yıkmak için olmalıydı.

Komünist Enternasyonal’in 1919'da ilan ettiği gibi, Birinci Dünya Savaşı tarihin yeni bir dönemini başlattı: “savaşlar ve devrimler dönemini.”

1920'lerin başından itibaren, kadın hareketi proleter mücadele süreciyle benzer bir yol izledi; bir geri çekilme sürecine girdi ve hızla kapitalist devletin içine çekildi. Proleter hareketten giderek daha farklı ve ayrı, sınıflar arası uzlaşmacı bir hareket haline gelecekti. Kadının ezilmişliği sorunu, imalathane ve fabrikalarda kadınların sömürülmesinin koşullarından bağımsız olarak gündeme getirilerek, sömürü ve kâr arayışına dayalı bir toplumda kadınların gerçekten özgürleşebileceği yanılsaması yaratılıyordu. 1920'lerin başından itibaren kadın “kurtuluş” hareketi dikkatini, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde, doğum kontrolü ve kürtaj hakları üzerinde yoğunlaştırmaya başladı.

Almanya’da 1920'lerin ortalarından itibaren kadın hareketi, Nazizme karşı mücadele alanına doğru hızla rayından çıktı.

Diğer Avrupa ülkelerinde, özellikle Fransa ve İspanya’da, kadınlar milyonlarca proleterin İkinci Dünya Savaşı’na alınmasına yol açacak bir ideoloji olan anti-faşizme kapılırken, oy kullanma hakkını talep etmeye devam ettiler.

Kadın hareketi, Fransa’daki UFCS (Union Féminine Civique et Sociale) ve kadınları bir bütün olarak kapitalist sistemin kendisine karşı değil, faşizme ve sömürgeciliğe karşı mücadele etmeye çağıran Katolik kadın örgütleri gibi kapitalist devletin her türlü aracı tarafından çok hızlı bir şekilde kazanıldı.

Fransa’da kadınların oy kullanma hakkı hâlâ kanunda yer almasa da, Léon Blum kadınları ilk kez hükümete dahil etti. 4 Haziran 1936'da üç kadın devlet müsteşarlığına atandı (Cécile Brunschwig, Irène Joliot-Curie ve Suzanne Lacore). Sol kanat kapitalist partilerin, çok sayıda kadını Halk Cephesi bayrağının arkasında seferber etmesine ve onları İkinci Dünya Savaşı hazırlıklarına dahil etmesine izin veren bu hareket, ‘radikal’ bir hareket olarak sunuldu.

İşgal sırasında, özellikle Fransız Komünist Partisi (PCF) Stalinistlerinin bayrağının arkasında, çok sayıda kadın Direniş’e katıldı. De Gaulle nihayetinde 23 Mart 1944'te oy kullanma hakkı vererek onların ‘cesaretlerini’ ve ‘vatanseverliklerini’ ödüllendirecekti, böylece sağ veya sol kanattan kendi sömürücülerini seçebileceklerdi.

Bununla birlikte, tam kadınlar Fransa’da oy kullanma hakkını elde ettiği sırada, mide bulandıran şovenizmiyle PCF, Paris’in Kurtuluşu’nda göklere çıkarılıyordu. 1945'te düşmanla (“boche” [Alman askerleri]) cinsel ilişki kurma suçunu işleyen kadınların saçları tıraş edildi. Üç Renkli’yi (Fransız bayrağı) lekelemekle ve düşmanla ‘iş birliği yapmakla’ suçlandılar. Halkın önünde yürüyüşe zorlandılar ve halkın alayına maruz bırakıldılar.

Feminizm: Cinsiyetçi ve Gerici Bir İdeoloji

1970'lerin başında kadın hareketi artık işçi hareketinin herhangi bir niteliğine sahip değildi. Kadın Kurtuluş Hareketi feminizmin yeni sesiydi ve kadınların siyasi partilere katılmasını içeren her fikri reddetti. “Şovenizm karşıtlığı” adına, erkeklerin toplantıların çoğuna katılmaları yasaklandı. Hareket kendisini “özerk” olarak adlandırdı ve kadınların kapitalist sistem tarafından değil, genel olarak erkekler tarafından baskılandığı yanılgısını güçlendirdi. Feministlerin erkeklerle aynı ‘hakları’ talep etmenin ötesinde, erkekleri düşmanları, baskılarının gerçek kaynağı olarak görmeleri vasıtasıyla cinsiyetçi bir bakış açısına katkıda bulundular. Pek çok “feminist”, kadınların baskılarının ekonomik temellerini biraz olsun düşünmeden, kadınların “cinsel özgürlüğü” için Don Kişotvari bir mücadele üstlendiler. Feminist hareket, işçi hareketi içindeki kadın mücadelesi geleneğinden kesin olarak kopmuştu. Küçük burjuvazinin, tarihsel perspektifi olmayan gerici bir ideolojisi haline gelmişti ve 68 Mayıs sokaklarında çiçek açmıştı. Ve feministlerin amblem olarak leylak rengini seçmeleri tesadüf değil, 20. yüzyılın başlarında süfrajetler de aynı rengi kullanıyordu. 1975'te feminist hareket, polis baskısına maruz kalmadan bedenlerini “özgürce” satmaya (erkeklerin cinsel yoksunluklarından geçinmeye) devam etme hakkını talep eden fahişeleri de bünyesine kattı.

Sermayenin Hizmetinde Bir Maskeli Balo

1977'de Birleşmiş Milletler, Dünya Kadınlar Günü’nü resmen tanıdı ve her ülkeyi bu günü ‘kadın hakları ve uluslararası barış’ kutlamalarına adamaya davet eden bir karar aldı. “Barış” konusuna gelirsek, Birleşmiş Milletler denen emperyalist haydutların sığınağından sunulan yüce “çözümlerin” neye hizmet ettiğini göstermek için büyük demokratik güçlerin himayesi altında gerçekleştirilen sayısız katliama atıfta bulunmak yeterlidir. Kadın hakları için uluslararası güne baktığımızda ise, bu günün işçi sınıfından kadınları aldatmak için bir maskaralık ve onları kapitalist sınıf tarafından sömürülen işçiler olarak mücadelelerinden saptırmaktan başka bir şey olmadığını görürüz.

Fransa’da Başkan Mitterrand ile sol (özellikle de Sosyalist Parti-PS), feminist ideolojinin ana savunucusu haline geldi. 1982 yılında Mauroy hükümeti altında, Kadın Hakları Bakanlığı’yla beraber, 8 Mart burjuva demokratik devletin kurumu haline geldi.

O zamandan beri, sermaye solunun her fraksiyonu, işçi kadınların genel bir kadın kitlesi içinde eritilmesini ve sınıf çıkarlarının ayrımı yapılmadan, toplumun her tabaka ve sınıfından kadınlarla iş birliği yapabilecekleri kampanyalara katılmalarını amaçlayan çeşitli feminist kurumların oluşumuna katkıda bulundular.

Bugünün seçim kampanyaları (ABD başkan adayı Hillary Clinton ile, Fransa’daki Ségolène Royal’in ardından) bizi kandırarak, hükümetin başında kadınların olmasının işçi sınıfına yönelik acımasız saldırılara son verebileceğine inanmamızı istiyor. Ayrıca, bir kadın devlet başkanının daha az barbarca savaş anlamına geleceğine inanmamızı istiyor: bir “kadın” erkeklerden daha az “şiddete eğilimli”, daha “insancıl” ve daha “barışçıl” olacaktır.

Bütün bu gevezelikler aldatmacadan başka bir şey değil. Kapitalist tahakküm bir cinsiyet sorunu değil, toplumsal sınıf sorunu. Burjuva kadınları devletin kontrolünü ele geçirdiklerinde, erkek selefleriyle tamamen aynı kapitalist politikaları uygularlar. Hepsi, siyasi mahkum statüsü talep eden 10 IRA açlık grevcisinin aynı anda ölmesine izin vermesi ve 1982'deki Falkland Savaşı’ndaki liderliğiyle hatırlanan Demir Leydi Margaret Thatcher’ın adımlarını takip eder. Hepsi aynı şeyleri yapar, Sarkozy’nin ortakları, Michèle Alliot-Marie, Rachida Dati, Valérie Pécresse, Fadela Amara ve diğerleri gibi. Burjuvazi, ulusal ekonomisinin yönetiminde cinsiyetler arasında herhangi bir fark görmez. Ve patronlar örgütünün patronu Laurence Parisot, kendisinden önce “stronger sex’ten [daha güçlü cinsiyet]” öncüllerinin yaptığı gibi, burjuvazi için iyi bir iş çıkarıyor.

1917'de, Ekim Devrimi’nden hemen önce, Lenin şunları yazmıştı:

“Ezen sınıflar, büyük devrimcileri sağlıklarında durmadan oradan oraya sürmüş, öğretilerinin karşısına en vahşi düşmanlık, en kudurgan nefret ve en kaba yalan ve karalama kampanyalarıyla dikilmişti. Ölümlerinden sonra, onları zararsız putlara çevirmek, deyim yerindeyse evliyalaştırmak ve ezilen sınıfları “avutmak” için ve bu sınıfları aldatmak amacıyla adlarını bir ölçüde halelerle süslerken, aynı zamanda devrimci öğretiyi içeriğinden yoksun bırakma, devrimci uçlarını köreltme ve onu bayağılaştırma girişimlerinde bulunulur.” (Devlet ve Devrim)

Devrimcilerin başına gelenler 1 Mayıs’ın da başına geldi. Ve 1 Mayıs’ın başına geldiği gibi 8 Mart’ın (dünya kadınlar günü) da başına geldi.

Egemen sınıf olarak burjuvazinin en tehlikeli silahlarından biri, geçmişte işçi sınıfına ait olan sembolleri ona karşı olarak kullanmak üzere kendisine kazandırma kapasitesidir. Nitekim, sendikalar ve işçi partilerine olduğu gibi, 1 Mayıs ve Dünya Kadınlar Günü’ne olan da buydu.

Tarih öncesinin sonundan beri kadınlar her zaman baskıya uğramıştır. Ancak bu baskı kapitalizm altında ortadan kaldırılamaz. Kadınlara bu perspektifi ancak dünya komünist toplumunun gelişi sunabilir. Kadınlar ancak tüm insanlığı özgürleştirmek için işçi sınıfının genel hareketine aktif olarak katılarak kendilerini özgürleştirebilirler.

Sylvestre (12/02/08)

[1] 1887 doğumlu Clara Zetkin, İkinci Enternasyonal’in kuruluşunda aktif olarak yer aldı. Partisi SPD’yi çürüten oportünizmle karşı karşıya kalan Clara Zetkin, arkadaşı Rosa Luxemburg ile, partinin sol kanadıyla birleşti. Birinci Dünya Savaşı’na karşı olan devrimci harekete katıldı. 1915'te, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in yanında Spartakist Birliğinin kurucu üyesiydi. Fransız Komünist Partisi kurulduğunda Tours Kongresi’nde Komünist Enternasyonal’in bir temsilcisiydi.

[2] 1872 doğumlu Alexandra Kollontaï, 1917'de Bolşevik Parti’nin en üst düzey kadın figürlerinden biriydi. 1903'teki Rus Sosyal Demokrasi Kongresi’nin ardından Menşevik Parti’ye katılarak, 1914'ten itibaren savaşa karşı savaştı ve 1915’te Lenin’in partisine yeniden katıldı. Rus Devrimi’ne katıldı ve Ekim Devrimi’nden sonra hükümette rol alan dünyadaki ilk kadın oldu. Onun faaliyeti ve devrimci işçi kadın hareketi sayesinde Rusya’da oy hakkı ve eşit ücret, 1920'de kürtaj hakkı kazanıldı. Alexandra Kollontaï, 1918'den itibaren Bolşevik Parti’nin gidişatına gittikçe daha fazla karşı çıktı ve 1920'de İşçi Muhalefeti adlı bir iç fraksiyonun kuruluşunda yer aldı.

Rubric: 

Kapitalizmin bize sunduğu gelecek: savaş ve pogromlar

Hamas veya diğer İslami cihatçılar, İsrail şehirlerindeki sivil hedeflere ilk kez roket ateşi yağdırıp ayrım gözetmeksizin öldürmüyor. İlk kurbanlar arasında Lod'da arabalarında havaya uçurulan İsrailli bir Arap baba ve kızı var. Bu, İsrail silahlı kuvvetlerinin, Hamas liderlerini ve silahlarını hedef alan, ama aynı zamanda Gazze'nin kalabalık binalarında ve sokaklarında Hamas roketlerinin "ulaştığı" sayıdan onlarca kat daha fazla sayıda sivil ölüme neden olan yıkıcı hava saldırıları ve topçu ateşi ile ilk karşılık verişi de değil. İsrail, Gazze şeridinin, Filistinli aileler için daha fazla ölüm, evsizlik ve travmadan başka bir şeyle sonuçlanamayacak olan askeri işgalinin eşiğine de ilk kez gelmiyor. Tüm bunları daha önce 2009 ve 2014'te görmüştük.

Ancak ilk kez böylesine büyük bir seferberliğe, bazı İsrail şehirlerindeki İsrailli Yahudiler ve Araplar arasındaki şiddetli çatışmalar eşlik ediyor. Davut Yıldızı sallayan ve “Araplara Ölüm” diye bağıran, dövüp öldürmek için Arap arayan sağcı çeteler ve aynı zamanda İslamcılıktan ve Filistin milliyetçiliğinden “ilham alan” kalabalıklar tarafından ateşlenen, Yahudilere ve sinagoglara yönelik saldırılar, özünde pogromdur. Çarlık Rusya'daki Karayüzler'in ya da 1938 Almanya'sındaki Kristallnacht'ın uğursuz ve ironik anıları canlanıyor!

Savaş ve pogromu kışkırtmak

Bu zararlı gelişmenin tohumlarını büyük ölçüde, İsrail'in bir Yahudi devleti olarak tanımını pekiştiren yeni yasalar ve başkenti olarak Kudüs'ün tamamını ilhak etme politikası yoluyla, Netanyahu yönetimindeki İsrail hükümeti attı. İlhak, esasen İsrail/Filistin çatışmasına “İki Devletli Çözümün” tam anlamıyla bittiğinin ve Batı Şeria'nın askeri işgalinin artık yaşamın kalıcı bir gerçeği olduğunun beyanıdır. Kudüs'teki Filistinli Arapların isyanının kıvılcımı, Arap nüfusu Doğu Kudüs’ten sürme ve yerlerine Yahudi yerleşimcileri koyma tehdidiyle ve tüm bu askeri işgal ve etnik temizlik stratejisiyle ateşlendi.

Avrupa ve ABD'nin "demokrasileri", askeri çatışma ve toplumsal kargaşanın tırmanması karşısında her zamanki gibi timsah gözyaşları akıtıyor (Netanyahu bile, Yahudi ya da Arap, herkesin sokaktaki şiddete son vermesi çağrısında bulundu). Ancak Trump yönetimindeki ABD, İsrail'in açıkça ilhakçı politikalarını onaylamıştı,daha geniş bir emperyalist proje olan İsrail, Suudi Arabistan ve diğer Arap devletlerini İran'a karşı (aynı zamanda Rusya ve Çin gibi büyük güçlere karşı) ittifakta bir araya getirme projesinin bir parçasıydı bu. Ve eğer Biden, Trump'ın Suudi rejimini eleştirmeksizin kucaklaması tutumundan biraz uzaklaştıysa bile, örneğin, mevcut krizdeki ilk endişesi, "İsrail'in kendini savunma hakkına sahip olduğu" konusunda ısrar etmekti, çünkü Siyonist devlet, Orta Doğu'da kendi oyununu oynamaya yönelik tüm amaçlarına rağmen, bölgedeki ABD stratejisinin kilit bir bileşeni olmaya devam ediyor.

Ancak İsrail devleti provokatör olarak hareket etmekte yalnız değil. Hamas, Kudüs isyanlarının bastırılmasına, İsrail'deki sivil hedeflere roket bombardımanıyla karşılık verdi, üstelik bunun Gazze'nin korunmasız nüfusuna gökten ateş yağdırılmasına neden olacağını çok iyi biliyordu. Aynı zamanda Hamas, İsrail içindeki etnik şiddeti kışkırtmak için de elinden geleni yapıyor.

Kapitalist çöküş çağında, ilk kurbanların sivil halk, her şeyden önce işçi sınıfı ve ezilenler olması savaşın bir özelliğidir. İsrail de Hamas da emperyalist savaşın barbar mantığıyla hareket ediyor.

Emperyalist savaş karşısında, devrimciler her zaman tüm kapitalist devletlere ve proto-devletlere karşı sömürülenlerin enternasyonal dayanışması çağrısında bulundular. Bu dayanışma, savaşa ve barbarlığa kapılmanın önünde tek olası engel olmaya devam ediyor.

Ancak Orta Doğu'daki egemen sınıflar, daha güçlü emperyalist destekçileriyle birlikte, uzun süredir bölünme ve nefretin alevlerini körüklüyorlar. 1936'da bölgedeki hakim güç Büyük Britanya'ya karşı Nazi Almanyası ile ittifak kurmaya çalışan Filistinli siyasi liderler, Filistin'deki Yahudi yerleşimcilere karşı pogromlar kışkırttı. Ancak bunlar, Arap rejimleri tarafından sistematik olarak araçsallaştırılan zorlu Filistin mülteci sorununu yaratan, 1948 “Bağımsızlık Savaşı” ve ona eşlik eden Arap nüfusunun kitlesel etnik temizliği tarafından gölgede bırakıldı.

İsrail ile çevredeki Arap devletleri arasında art arda gerçekleşen savaşlar, İsrail'in Hamas ve Hizbullah'a yönelik saldırıları, Gazze'nin geniş bir hapishaneye dönüşmesi-- tüm bunlar Araplar ve Yahudiler arasındaki nefretin her iki taraf için de “sağduyudan” başka bir şey olarak görünmediği noktaya kadar derinleştirdi. Bütün bunlara karşın, mücadelede Arap ve Yahudi işçiler arasındaki dayanışma örnekleri son derece nadir ve her iki tarafta da enternasyonalizmin örgütlü politik ifadeleri neredeyse hiç yok.

Kontrolsüz şiddet sarmalının tehlikesi

İsrail devletinin kışkırtıcı eylemlerinde başka olası unsurlar da var. Başbakan Netanyahu, bir dizi sonuçsuz genel seçimden sonra hükümet kuramadı ve hala bir dizi yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya. Bu yüzden, yeni ulusal krizde güçlü adamı oynamak kesinlikle ona fayda sağlar. Ancak mevcut karmaşa, ondan yararlanmaya çalışanların kontrolünden çıkabilecek daha derin eğilimler barındırıyor.

60'ların ve 70'lerin büyük Arap-İsrail savaşları, gezegene hakim olan iki emperyalist blok bağlamında yapılmıştı. İsrail, ABD tarafından, Arap devletleri ise SSCB tarafından destekleniyordu. Ancak 80'lerin sonunda blok sisteminin parçalanmasından bu yana, çöküş dönemindeki kapitalizmde emperyalist savaşa yönelik doğuştan gelen dürtü, çok daha kaotik ve potansiyel olarak kontrolsüz bir biçim aldı. Özellikle Orta Doğu, çıkarları dünya güçlerinin planlarıyla uyuşmayabilen bir dizi bölgesel gücün uğrak yeri haline geldi: İsrail, Türkiye, İran, Suudi Arabistan... Bu güçler şimdiden, bölgeyi kasıp kavuran kanlı çatışmalara büyük ölçüde dahil oldu. İran, Suriye'deki çok taraflı çatışmada Hizbullah piyonunu kullanıyor ve Suudi Arabistan’ın, İran'ın Husi müttefiklerine karşı Yemen'deki savaşla başı dertte. Türkiye, savaşın parçaladığı Libya'ya askeri müdahaleyi sürdürürken, Suriye ve Irak’ta Kürt peşmergelere karşı savaş gerçekleştiriyor. Tüm ülkeleri harabeye döndürmenin ve sefalete düşürmenin yanı sıra, bu savaşlar gerçek bir kontrolden çıkma ve yıkımı Orta Doğu’ya yayma riski de barındırıyor.

Askeri düzeyde artan kaos, kapitalist sistemin küresel çürümesinin bir ifadesidir. Çürümenin bir başka yakından ilişkili unsuru da, burjuva politik hizipleri arasındaki çatışmaların, etnik ve dini gruplar arasındaki gerilimlerin, azınlıklara karşı pogromların yoğunlaşması yoluyla, sosyal ve politik düzeyde meydana geliyor. Bu, örneğin 1994'te Ruanda'daki soykırımda, Myanmar ve Çin'de Müslümanlara yapılan zulümde, ABD'deki ırk ayrımının keskinleşmesinde tipik örneklerini gördüğümüz küresel bir eğilimdir. Gördüğümüz üzere, İsrail/Filistin'deki etnik bölünmeler uzun bir geçmişe sahip, ancak çözülemez görünen “Filistin sorununun” yarattığı tüm çaresizlik ve umutsuzluk atmosferiyle daha da ağırlaşıyorlar. Ve pogromlar genellikle devlet politikasının araçları olarak kullanılsa da, günümüz koşullarında devlet kurumlarının amaçlarının ötesine tırmanabilir ve genel bir toplumsal bozulma sürecini hızlandırabilirler. Bunun, İsrail gibi oldukça militarize bir devlette gerçekleşmeye başlaması totaliter devlet kapitalizminin toplumsal çözülme sürecini durdurma girişimlerinin bu süreci daha da şiddetlendirebileceğinin bir işaretidir.

Enternasyonal işçi sınıfı kendi çıkarlarını ve kendi geleceğini, yani komünist devrimi yeniden keşfetmezse, kapitalizmin bize her yerde sunduğu gelecek savaşlar ve pogromlar olacaktır. Orta Doğu proleterleri şimdilik katliamlara ve etnik bölünmelere yenik düşmüşse de, bu kokuşmuş toplumsal düzen kabusundan çıkışın tek yolu olan mücadele yoluna geri dönmek, dünya proletaryasının merkezi fraksiyonlarına bağlıdır.
 

Amos, 14 Mayıs 2021

Rubric: 

Sylvia Pankhurst- Feminizmden Sol Komünizme

Giriş

2015 yılında, çok gündeme getirilen bir film olan Suffragette’in ve aynı zamanda Sylvia Pankhurst’ün yeni bir biyografisinin duyurusu yapıldı.¹ Burada yeniden bastığımız makale ilk olarak 1980’de World Revolution’da yayınlandı. O zamanlarda, Sylvia Pankhurst’ün hayatı ve politikası hakkında çok az şey yazılmıştı ve onun kendi yazılarına ulaşmak zordu. Makalenin de belirttiği gibi, Sylvia’yla ilgili olan kitaplar, 1914 ve savaş sonrasındaki ilk yıllar arasında büyük ve açıklanmayan bir boşluk bırakma eğilimindeydi; başka bir deyişle, Pankhurst’ü Rus devriminde Bolşevikleri coşkuyla desteklemeye ve Britanya’da Sovyet iktidarı çağrısını yapmaya götüren, Süfrajet hareketinden kopuş ve savaşa karşı enternasyonalist muhalefet dönemi kitaplara dahil edilmedi.

Stalinist rejimlerin çöküşü ve burjuvazinin onu takip eden “komünizmin sonu” kampanyalarıyla birlikte, Sylvia’nın Bolşevizm ve bir sovyet devrimi için coşkulu desteği daha da nahoş hale geldi. Buna karşılık, liberal solun Sylvia’yı feminist, radikal, isyancı, anti faşist, anti kolonyalist, dünya barışı ve sosyal adalet için mücadele eden biri olarak sahiplenme çabasını gördük… 1990'lardan beri hayatının ve politikasının çeşitli yönleri hakkında bir biyografi ve kitap çıkartma modası var.² 2007 yılında Londra’da eski bir Labour (İşçi Partisi) milletvekili, ünlü akademisyen Germaine Greer ve Etiyopya elçisinin konuk konuşmacı olarak katıldığı, Sylvia’nın hayatını bir “mücadeleci, sanatçı ve feminist” olarak kutlayan bir festival bile gördük.³ Hatta bu festivalde, parlamento binasının önüne Sylvia’nın bir heykelini dikmek için, Lordlar Kamarasının eski sendika patronları ve İşçi Partisi soylu kadınlarının desteklediği bir kampanya bile yürütüldü (!)

Rachel Holmes tarafından yazılan Sylvia Pankhurst: Feminism and Social Justice [Sylvia Pankhurst: Feminizm ve Sosyal Adalet] başlıklı yeni biyografiye bu bağlamda bakılmalı.

2007'deki ‘Sylvia Pankhurst Festivali’ üzerine olan makalemizde belirttiğimiz gibi: “Burjuvaziye göre, Sylvia Pankhurst bir feminist, solcu veya liberal olarak hatırlanmalıdır. Proletaryaya göre, devrimci siyasetten vazgeçişini ve buna müteakip gelen ihanetlerini saklamamakla birlikte, o sınıf mücadelesi etkisinde olan, burjuva siyasetiyle ilişkisini kesen ve komünizme kazandırılan bir kişidir (…) Pankhurst ve daha az bilinen (çoğu kadın olan) işçi sınıfı militanlarının inatçı kararlılıkları sayesinde, sol kanat komünizmin zayıf ama hakiki sesi bu ülkede duyuldu; elli yıl sonra yeni nesil devrimcilere güç ve öğrenme kaynağı olacak olan, bugün ICC’nin [International Communist Current] örgütsel ifadesi olmaya devam eden bir külliyat bırakıldı. Sylvia Pankhurst’ün asıl mirası budur; komünistlerin bugün savunduğu miras budur, bu yüzden burjuvanın sol ve liberal hizmetkarlarına şöyle sesleniyoruz: “Sylvia’dan ellerinizi çekin!”

Bu makale ilk olarak 1980 yılında WR 33 ve 34'te yayınlandı. Makaleyi daha yakın bir zamanda yazmış olsaydık bazı yaklaşım ve formülasyonlar farklı olabilirdi ancak metindeki temel argümanların bugün hala geçerli olduğunu düşünüyoruz. Terimlerin veya kelime öbeklerinin açıkça hatalı göründüğü yerlerde, “Editör notlarını” ekledik.

Bu makale serisi⁴, Sylvia Pankhurst ve Workers’ Dreadnought’un siyasetini işlerine geldiği gibi görmezden gelen ve Sylvia’nın kadın hakları davası adına kahramanca acı çektiğine dair -bugünün koşullarında- daha saygıdeğer olan görüşü tercih eden günümüz feminist ve solcularının çarpıtmalarına karşılık verme girişimidir.

Sylvia’yla ya da genel olarak Pankhurstlerle ilgilenen kitapların, onun savaş ve savaş sonrası yıllardaki hayatıyla ilgili büyük bir boşluk bırakmaları dikkat çekicidir. Sosyalist İşçi Partisi, Sylvia’nın politikasının kendi geleneklerinin bir parçası olduğunu iddia etmeye bile fırsat buldu! (bkz. Communist Workers’ Organisation’ın yayın organı Revolutionary Perspectives 16). Ancak, feminizmin açık bir devrimci eleştirisini sergilediği için, Sylvia’nın süfrajetlerden kopuşu örtülü kalmamalı. Bu yüzden, bu makalelerde Sylvia’nın geçmişte, The Suffragette Movement: an intimate account of persons and ideals (1931)’da yaptığı parça parça eleştirilerinden çıkarımlar ortaya koymak ve onun politik gelişimini göstermek istiyoruz.

1914'ün başlarında, Sylvia ve Kadınların Toplumsal ve Siyasal Birliği Doğu Londra Federasyonu, Kadınların Toplumsal ve Siyasal Birliği’nden Christabel ve Emmeline Pankhurst tarafından kovuldu; bunun temel nedeni ELF’nin (Doğu Londra Federasyonu’nun) işçi sınıfı çizgisinde olmasıydı:

“Federasyonunuz için demokratik bir anayasanız var, biz buna katılmıyoruz!” Dahası Christabel işçi kadın hareketinin hiçbir değeri olmadığını söyledi; işçi kadınlar cinsiyetin en zayıf kısmıydı, aksi nasıl mümkün olabilirdi? Hayatları fazla zor, eğitimleri fazla zayıftı, rekabet için donatılmamışlardı. “Mücadele için en zayıfları kullanmak kuşkusuz hatadır. Biz seçilmiş kadınları istiyoruz, en güçlü ve en zeki olanları!” (Sylvia Pankhurst, The Suffragette Movement)

Bu, Sylvia’nın her zaman kaçınmayı denediği ve o zamanlar çok pişman olduğu bir bölünmeydi. Buna rağmen, 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla bunun ne kadar kaçınılmaz olduğunu anladı. Süfrajet hareketinin kapsamlı bir incelemesi bu makalelerin kapsamı dışında olsa da, hareketin bazı önemli özelliklerine kısaca bakmak, bu bölünmenin ne hakkında olduğunu ve feminizmin reddinin Sylvia Pankhurst için ne anlam ifade ettiğini görmek için gerekiyor.

Kadınların Toplumsal ve Siyasal Birliği (WSPU)

“Ancak feministlerimiz, siyasal eşitlik taleplerinde yabancı kız kardeşleri gibidir, toplumsal demokratik öğrenmenin açtığı geniş ufuklar onlara yabancı ve anlaşılmaz kalır. Feministler, mevcut sınıflı toplum çerçevesinde eşitlik ararlar; hiçbir şekilde bu toplumun temeline saldırmazlar. Haklar ve ayrıcalıklar için savaşırlar. Burjuva kadın hareketinin temsilcilerini konuyu anlamamakla suçlamıyoruz, olaylara bakış açıları kaçınılmaz olarak sınıfsal konumlarından kaynaklanıyor.” (Alexandra Kollontai, The Social Basis of the Women Question)

Kollontai’nin çerçevesinin WSPU için de geçerli olduğu, savaş gayretlerine verdikleri coşkulu destek nedeniyle oldukça açıktı. Hatta, Emmeline ve Christabel İngiliz hükümetini Almanya’ya karşı olan savaşta yeterince efor sarf etmedikleri konusunda eleştirdiler, özellikle de kadınların savaşta kullanılmaması hususunda. İngiliz emperyalizmi davasını ilerletme arzusuyla, siperlerde kullanılmak üzere daha fazla işçiyi özgürleştirmek için kadınların sanayiye ve hizmet sektörlerine yaygın bir şekilde yerleştirilmesini talep ettiler!

WSPU’nun kökenleri, savaş yılları yaklaşırken gelişen bu bariz şovenizmle belirgin bir tezat oluşturur. Hatta, Emmeline, Boer savaşına karşı olmayı reddettikleri için Fabian Society ile ilişkisini koparmıştı. Pankhurst ailesinin 19.yy’ın sonunda Independent Labour Party’e (ILP) ve Manchester’daki işçi mücadelelerine katıldığı gerçeği WSPU’nun gittikçe gerilediğini açıkça gösteriyor. Sosyalist harekete ve işçilerin mücadelelerine karşı olduklarını daha aşikar hale getirmeye başlamışlardı; örneğin, devletin kendilerine gösterdiği sert muameleyi hatırlatarak, devletin “(madencilerin) liderlerini tutuklamak yerine onlarla uzlaşmaya çalışmalarından” şikayetçi oldular. (Emmeline Pankhurst, My Own Story, 1914). Bir başka örnek de, 1915'te sanayiciler tarafından finanse edilen, “Bolşevik” sendika temsilcileri hareketine karşı başlattıkları kampanyadır.

WSPU 1903’te, Emmeline hala ILP’nin aktif bir üyesiyken kurulmuştu; hatta örgüt için seçtiği isim bile o zaman için daha büyük endişeleri olduğunu gösterir. Ancak, sonradan kadınların durumuna sınıfsal ayrımın bir yönü yerine toplumun cinsiyetlere göre ayrımı olarak ve parlamentoya toplumsal değişim aracı olarak yoğunlaşmasıyla, bu ilişki daha da fırtınalı hale geldi ve son olarak 1907’de çatlak oluştu. Bu, kendi üyelerinin yeniden örgütlenmesiyle aynı zamana denk geldi. Sonrasında, politikalarına mutlak sadakat talep eden Emmeline, Christabel ve seçilmiş bir grup tarafından WSPU’nun aktiviteleri sıkı bir şekilde kontrol edilmeye başlandı. Bu da tek bir şeye odaklandıkları anlamına geliyordu: oy hakkı. Hiçbir üyenin toplumsal reformlar için savaşmasına, siyasal bir parti için çalışmasına veya WSPU’nun politikalarının doğruluğunu bile sorgulamasına izin verilmedi. WSPU “sahada bir süfrajet ordusu olacaktı. Bu tamamen gönüllü bir ordu ve kimse burada kalmak zorunda değil.” (Emmeline Pankhurst: My Own Story)

Amacı, o zamanlar olduğu gibi erkeklerle siyasi eşitlikti ve hatta genel oy hakkı kavramına bile karşı çıktı. Bu sadece bir taktik değildi, çünkü işçi sınıfından kadınları dahil etmeye çalışırken, aynı zamanda zengin, orta ve üst sınıf kadınları liderliğine çekme konusunda bilinçli bir politika izledi. WSPU’nun asıl amacı toplumun “leydi”lerinin haklarını kabul ettirmek için işçi sınıfı kadınlarını kullanmaktı. Christabel bunu şöyle ifade ediyordu: “…toplumun şu anki umudu eğitim, ekonomik bağımsızlık ve gücü kendileri için güvence altına almayı başaran bu kadınlardadır. Bu sınıftan bir kadın olan Florence Nightingale, Labour Party’nin başardığı ya da başaracağından daha fazlasını yaptı kendi ülkesi için. Şimdiden doğmuş olan bu güzel günde, tek başına Florence Nightingale değil, kendi hayatlarından mutlu ve ülkelerine hizmet için zihinsel, ahlaki ve ekonomik olarak donatılmış çok sayıda kadın var. Daha fakir ve daha az şanslı kadınlara uzanan, onların yoksulluk bataklığından kurtulmalarını sağlayacak yardım eli onlardır. Daha iyi bir sosyal düzen tasarlayabilen ve daha iyi bir düzene ulaşılabileceğini pratik ve yapıcı eylemle gösterecek olan onlardır.” (Christabel Pankhurst, The Suffragette, Aralık 1913)

Hiç kuşkusuz burjuva siyaseti! Bu aleni kapitalizm destekçiliği ve “cinsiyet savaşı” politikasının gelişmesi, doğal olarak toplumsal bir sınıf anlayışının reddedilmesi ve karşısında durulması sonucunda oldu.

Devletle uzlaşmazlık gerçeği, burjuva ideolojisinin hiçbir zaman tek bir dünya görüşü üretemeyeceğinden başka bir şey kanıtlamasa da, “kadınların oy” hareketi gibi kitlesel bir hareket, WSPU’nun politikaları yüzünden değersizleştirilemez. Bu hareketin gücünün temeli, açıkça, WSPU’nun ideallerinde değil, kadınlara dayatılan koşullarda ve Britanya sermayesinin, işçi sınıfından kadınlar bir yana, burjuva ve küçük burjuva kadınların koşullarını iyileştirme taleplerini kabul etmeyi reddetmesinde yatar. WSPU’nun bu mücadelenin odak noktası haline gelmesi, aslında işçi hareketinin net bir siyasi alternatif sunmadaki başarısızlığına yönelik bir eleştiridir.

Süfrajet hareketi içinde, işçi sınıfında açıkça konumlanan az sayıda grup da vardı. Fakat, tüm kadınların sahte birliğini ve “kadınlara oy hakkı” sloganını tercih etmeleri, WSPU’nun lider olmasına ve işçi sınıfı karşıtı ideolojilerini daha etkili hale getirmelerine imkân veriyordu. Böylesi bir birlik uğruna uzlaşmanın yıkıcı olduğu, Sylvia’nın ancak WSPU’dan atıldıktan sonra çıkardığı bir derstir ve belki de, 1914'ten sonraki hızlı siyasi gelişimiyle öne çıkmıştır.

WSPU’nun Doğu Londra Federasyonu (ELF)

Bu tür bir uzlaşmanın reddedilmesinin ilk adımları Ekim 1912'de Sylvia’nın Doğu Londra’daki faaliyetine başladığı zaman atıldı. Başlangıçta, bu faaliyet oy hakkı reform yasa tasarısı yerine “Çalışan Kadınlar Delegasyonu” ve ara seçim kampanyasının bir parçasıydı, fakat çok geçmeden WSPU’nun bütün desteğini kaybetti. Şubat 1913'te finansal destek geri çekildi, ancak fikirler ve pratik oluşturulmuştu ve o yılın mayıs ayında WSPU’nun Doğu Londra Federasyonu kuruldu. Federasyon, WSPU’nun birkaç farklı kolunun birliğiydi, buna rağmen, işçi kadınlara yönelik kesin ve hakiki bir doğrultudaydı ve bu örgütün hakim eğilimine kıyasla tamamen farklı bir uygulama sürdürdü. Federasyon işçi hareketindeki örgütlerle, özellikle ILP ile bağlantı kurmaya başladı ve sınıfın kitlesel gösterilerine destek verdi ve katıldı. WSPU’yla kopuşu kaçınılmaz kılan, tam da bu çalışmanın başarısı ve The Suffragette Movement’ta fazlasıyla tasvir edilen Londra’nın doğu ucundaki toplumsal çatışmaların kızışmasıydı. Nihayetinde, bu kopuşun Emmeline ve Christabel tarafından ELF’ye dayatılmasının bir önemi yoktu: uzlaşmanın zincirleri her halükârda kopmuştu. Ağustos 1913’te Sylvia bir “halk ordusu; özgürlükleri için mücadele etmeleri ve hükümet uşaklarının gaddarlığıyla baş etmeye uygun hale gelmeleri için kadınlar ve erkeklerden oluşan bir örgüt” kurulması çağrısında bulundu. Bu örgüt hiçbir zaman büyük bir öneme sahip olmasa bile, ileride sınıf çatışmalarının farkına varılması ve mevcut toplumsal düzenin temel bir sorgulamasının yapılması, Women’s Dreadnought ve Workers’ Dreadnought’un siyaseti gelişirken Sylvia’nın ilerleyeceği yönün habercisiydi.

Bu makalenin ilk bölümü Sylvia Pankhurst’ün resmi Süfrajet hareketinden, WSPU’dan kopuşunun kökenlerini inceledi. Sonraki bölüm, Sylvia’nın politikasının gelişimini, feminizmle ilgili konuların üzerinde durarak, daha yakından inceleyecek. (Bölünmeden sonra örgüt East London Federation of Suffragettes olarak yeniden adlandırıldı. Bu birkaç isim değişikliğinin ilkiydi, her birini tarihlendirmek ve her birine atıf yapmak yerine örgütün gazetesinin ayırt edici ismini kullanacağız, Dreadnought.)

The Women’s Dreadnought

Mart 1914’te The Women’s Dreadnought’un ilk sayısı ortaya çıktı. Bu sayının içinde grubun Londra’nın doğu ucundaki faaliyetinin uzun bir açıklaması vardır ve bu açıklamadan alınan şu ifadeler, faaliyetin ardındaki ana fikirleri gösterir:

“Oy hakkının temel ilkesi, her birimizin kendimize ve birbirimize yardım edecek bir güç payına sahip olmasıdır. Daha ayrıcalıklı birkaç kişinin diğerlerine yardım etmesi, öğretmesi ve büyüklük taslaması fikrine doğrudan zıttır. Şüphesiz, biz süfrajistler, her bireyin hem yönetmede hem de hizmette paylaşım hakkına sahip olduğu ilkesine inandığımız için ve uzun ve acı bir deneyimle her tür hükümet biçiminin — niyeti ne kadar nazik olursa olsun — tiranlık olduğunu öğrendiğimizden oy hakkı için savaşıyoruz.” (Sylvia Pankhurst, WD, 8 March 1914)

Sylvia’nın, WSPU’yu asla kapsamlı bir şekilde eleştirmemesi bir talihsizlik, çünkü bu durumda, bu alıntının ilk bölümündeki gibi dolaylı eleştirilere dayanmamız gerekiyor. Buna rağmen, Dreadnought’un bütünüyle farklı bir çizgide olduğu açık. Süfrajet (veya ‘kadınların gücü’) hareketindeki ilk yanılsamalarına ve oy hakkının öz yönetim demek olduğu fikrine rağmen, burada önemli nokta öz yönetim hedefine yapılan vurgudur. Bu, WSPU’nun bu makalenin ilk bölümünde görülen görüşlerine ve WSPU’nun yasadışı eylemi yalnızca kadınların oy kullanma hakkının reddedilmesi (yani anayasal eylemin reddedilmesi) nedeniyle savunduğu gerçeğine tamamen zıttır.

1.Dünya Savaşı patlak verdiğinde Sylvia, WSPU’nun şovenist cevabını hızlıca kınadı. Savaşa desteklerini, hareketin uğruna mücadele ettiği her şeye ihanet olarak değerlendirdi, daha da önemlisi savaşı destekleyen ve ona karşı çıkan kadınlar arasındaki bölünmenin önemi arada kaynamadı ve bir süre sonra feminizmden kopuşuna neden olacak faktörlerden birisi olacaktı. Emmeline Pankhurst kadınları çalışırken görmenin mutluluğu hakkında yazarken Dreadnought savaşa karşı çıkıyordu; savaşı durdurmanın net ve pratik bir yolunu görmüyor olmasına rağmen, Emmeline’in yüzeysel gözlemlerinin ötesine geçmiş ve işçi sınıfı kadınlarının ev ve işyerinde katlandığı korkunç ve gerçek koşulları ortaya çıkarmak için gazetesinde geniş yer ayırmıştı.

Dreadnought ilk zamanlarında Independent Labour Party (ILP)’den oldukça etkilenmiş görünür; politikaları esasen pasifist ve alenen reformisttir ve kadınlara oy hakkı kazandırmaya odaklı kalmıştır. Bununla birlikte, Dreadnought, esas olarak kadınların savaşın dayattığı koşullara karşı kendilerini korumalarına yardımcı olma fikriyle, hızla daha geniş toplumsal meselelere dahil oldu (Gerçekten de bu alandaki faaliyeti etkileyici bir liste oluşturuyor: Toplantılar vb. için bir “Kadınlar Salonu”, tehlike merkezleri, bir anne-bebek merkezi ve kreşler). Yerel konsey yardım komitelerinde temsil edildiler fakat onları o kadar yetersiz buldular ki bir yandan da kendi yardım planlarını yürüttüler. Faaliyetinin genişlemesi, oy hakkının artık tek sorun olarak görülememesi bakımından siyasetlerinin radikalleşmesine yardımcı oldu. Ne var ki, bu radikalleşmenin özü, grubun savaş karşıtlığının artışı ve işçi sınıfı çizgisinin kuvvetiydi: Almanya’daki işçi erkekler ve kadınların durumunun Britanya’daki ile aynı olduğuna dikkat çekmiş ve çalışmaları kadınlar üzerine olmasına rağmen, savaşın işçi sınıfı erkeklerine karşı değil, onlarla beraber bütün sisteme karşı olması gerektiğini anlamışlardı. Beklendiği gibi, kısa süre içinde kadınlara oy hakkı sloganını bıraktılar, tüm kadınlar ve erkekler için oy çağrısına başladılar.

Bu durumda grup, savaş ilerledikçe mevcut toplumu daha iyi anlamanın ve onu değiştirmenin yollarını aramak zorunda kaldı, bu da grubun sosyalist eğilimlerini gittikçe öne çıkardı. Başlıca sosyalist örgütlerle olan bağlantıları arttı ve gazetelerinde enternasyonal işçi mücadelelerini bildirdiler. Hatta, diğer ülkelerden bireylerle ve gruplarla olan bağlantıları ve yurtdışında neler olduğunu bildirmeye dair kaygısı etkinliği boyunca belirgindi ve bu, hem grubun politik gelişiminde hem de Britanya’daki etkisinin büyümesinde etkili olan güçlü bir yöndü (Britanya’daki diğer örgütler, bu konuda oldukça dar kafalı bir bakış açısından muzdaripti). Daha 1914 yılında gazete, Bolşevikler’in, Liebknecht’in ve benzerlerinin savaş karşıtı yazılarından alıntılar yapıyordu. 1916’dan itibaren işçi mücadeleleri uluslararası ölçekte artmaya başladığında, Dreadnought bu olaylardan çok şey öğreniyor ve bunları olumlu karşılıyordu. Özellikle 1917 Rus devrimleri çok büyük bir itkiydi.

Dreadnought onları destekledi çünkü işçilerin toplumun yönetimini ele geçirmek, savaşı durdurmak, daha makul ve insani bir toplum uğruna savaşmak için olumlu çabasını görebiliyordu. Şubat Devrimi grupların siyasetini iki temel alanda hızlıca etkiledi: öncelikle, kitle grevinin -yani kapitalizmi devirmenin ve savaşı sona erdirmenin tek yolu olarak sokaklarda ve fabrikalarda işçilerin sert ve kolektif mücadelelerinin- öneminin farkındalığı; ikincisi, işçi sınıfının kendi çıkarlarını ifade edebileceği ve sınıf savaşı için kendisini etkili bir şekilde örgütleyebileceği bir araç olarak sovyet formunda örgütlenmenin önemi. Bunun, Dreadnought’un Labour Party (LP)’ye hakim olan görüşle ve genel olarak sosyal demokrasiyle kendisi arasında daha belirgin bir çizgi çekmesi gibi başka sonuçları da oldu. Sylvia’nın süfrajetlerle olan deneyimleri LP’ye yönelik çok sayıda eleştiriye yol açmıştı ancak LP’nin aktif savaş destekçiliği ile bu eleştiriler daha da güçlenmişti. Ayrıca, ILP Rusya’nın tek taraflı olarak savaştan çekilmesine karşı çıktığında, ILP’nin siyaseti ile kendi siyaseti arasındaki kopuş da açıkça gerçekleşmiştir. Hatta Dreadnought çoktan kendisini İkinci Enternasyonal’in azınlık enternasyonalistleri ve devrimcileriyle ilişkilendirmişti. Dreadnought, savaş sona ermeden önce bile, LP’nin bir işçi devrimini engelleme ve ona karşı çıkmadaki rolünü öne sürerek, sosyal demokrasiye karşı daha güçlü politik eleştiriler getirmeye başlamıştı. Diğer bir sonuç, Dreadnought’un kendisini açıkça bir siyasi örgüt olarak tanımlamaya başlaması ve sosyal yardım grubu niteliğini kaybetmeye başlamasıydı. Bunun nedeni, kısmen Rusya’ya verdiği desteğin ve genel radikalizminin birçok yardımı ve mali kaynağı uzaklaştırmasıydı, fakat bu aynı zamanda bilinçli bir karardı, zira Sylvia’nın daha sonra yazdığı gibi: “…her birimiz, ne kadar tatlılıkla, anlayışla verilirse verilsin, rahatlığın ve refahın bir nebzesini bile sadaka olarak kabul etmektense, bunlara bir hak olarak sahip olmayı tercih ederiz.” (SP, ‘Autobiographical Notes’)

Üç yıldan biraz fazla bir süre içinde Dreadnought; işçici, reformist bir oy hakkı topluluğundan, tam teşekküllü bir sosyalist örgüte dönüştü. Her ne kadar bu değişiklikle üye kaybedildiyse de, grubun şube sayısı Doğu Londra’daki üç ya da dört şubeden, ülke genelinde neredeyse kırka çıktı (buna rağmen, Londra ve Manchester her zaman en güçlü kollarıydı).

The Workers’ Dreadnought

Politikalarındaki bu değişiklik gazetelerinin isminin Haziran 1917’de The Workers’ Dreadnought olarak değişmesiyle sonuçlandı. Bir sonraki yıl boyunca, grup, İşçi Partisi ve Parlamentoyu devrim yapmanın aracı olarak reddederken, devrimcilerin bu kurumlara katılma ve propaganda yapmasının gerekliliğine bağlı kaldı. Ancak, işçi sınıfı devriminin nasıl büyüdüğüne ve devrimcilerin bu süreçteki rolüne ilişkin anlayışının devam eden gelişimi, bu tür faaliyetlerin reddedilmesini sağladı.

Workers’ Dreadnought dönemindeki en önemli faktör, onların 3. Enternasyonel ve onun İngiliz kanadı olan Büyük Britanya Komünist Partisi’ne (CPGB) olan ilgileri ve bunlarla olan ilişkileriydi. Dreadnought önemli bir sesti, ve doğrusu politik olarak birleşik bir komünist parti kurma çabasında en net ve sürekliliği olan gruptu. Ne yazık ki, nispeten geç gelişimi birleşme tartışmalarında rol almasını engelledi ve diğer örgütler karşısındaki üstün netliği, onlar üzerinde hak ettiği derecede politik etki yaratmayı başaramadı. Şunu da not etmek gerekir ki, Dreadnought (o zamanlarda en büyük grup olan) İngiliz Sosyalist Partisi’ne (BSP) göre nispeten küçük olmasına rağmen, BSP’nin gazetesi The Call’dan daha fazla sattı. CP (Komünist Parti) nihayet 1921’in başında birleştiğinde, Dreadnought çoktan Enternasyonal’in sol kanadında yerini almıştı, fakat bu esnada sol görüşler çok daha fazla saldırı ve doğrudan baskı altındaydı. CPGB’nin büyük çoğunluğunun siyasal ve örgütsel olarak olgunlaşmamış olması onları daha da beceriksizleştirdi, 8 ay sonra Sylvia kovuldu ve eski Dreadnought üyelerinin birçoğu onunla birlikte ayrıldı. İhracının resmi sebebi, Dreadnought’un partinin kontrolünden bağımsız olarak yayınlamayı durdurmayı reddetmesiydi. Bu anlaşmazlığın doğruluğu ya da yanlışlığı gerçekten önemli değil; önemli olan bunun altında Komintern’de oportünizmin gelişmesine taviz vermeyi reddetmelerinin yatmasıdır.

Bu ayrılığın devamında CP, Sol görüşleri baskılayan pratiklerine devam ederken, Dreadnought siyasi farklılıkları bir bütün halinde öne çıkararak komünist harekete yönelik endişesini gösterdi. CP’nin pozisyonuna yönelik eleştirilerini, içlerindeki tutarsızlıkları göstererek ve taktikler üzerinde artan vurgusunun olumsuz sonuçlarına işaret ederek ve ilaveten Rus Devrimi’nin çürüyüşünün daha genel analizini yaparak açıklığa kavuşturdu. Dreadnought tarihinin bu yönü WR’ın sonraki sayısında daha derinlemesine ele alınacaktır.⁵

Bu makalenin geri kalanında, Dreadnought’un deneyimlerinin merkezinde yer alan, feminizmle az çok ilgili diğer konulara daha yakından bakmak istiyoruz. Hem gerçekleri duyurma hem de bugün hala geçerli olan şeylere bakma kaygımız nedeniyle Dreadnought’un ilk yıllarına detaylıca göz gezdirdik. Geriye bakıldığında grubun olumlu yönde gelişmesine neden olan güçlü yönleri açık, ancak işçi sınıfının kurtuluşunu arzulayanlar, grubun sonradan reddettiği fikirleri ve pratikleri göz önüne alarak ders çıkarmalıdır. Bu gerçekler, kurtuluşun bir yolu olarak, diyelim ki bugünkü sosyal yardım çalışmasını meşrulaştırmak için değil, bu tür fikirlerin sınırlarını anlamak için gereklidir. Sylvia’nın 3. Enternasyonal tarafından izlenen yola ilişkin bahsettiğimiz eleştirileri göz önüne alındığında, tüm bunların onun Marksizm’i ve Rus Devrimi’nin bütün deneyimini reddetmesine neden olmak yerine, onları anlamlandırmanın daha da net bir yolunu aramasını sağladığı açıktır. Bugün de Rusya’nın şu anda olduğu hali kınamak, onun devrimin asıl amaçlarıyla eşitlenmesi gerektiği anlamına gelmez. Pek çok birey, Rusya’ya (ve ayrıca Komünist Parti’lere ve Troçkistlere) tepkiyle feminist ve özgürlükçü hareketlere dahil oldu, ancak bunun gerçek nedeni, tepki gösterilenlerin Marksist olması değil, tepki gösterenlerin burjuva olmasıdır. Onların davranışları kimsenin işçi sınıfının potansiyelini reddetmesine yol açmamalıdır.

PARLAMENTO

Sylvia Pankhurst’ün 1914’ten önce WSPU’ya katılımı ve savaş yıllarındaki faaliyetleri, açıkça Parlamento’da çalışmada ve reformlar için mücadelede büyük miktarda deneyim kazandığı anlamına geliyordu. Sonuçta bu, gösterinin içine doğru kesin olarak çekilmesine yol açmadı. Aksine, tüm bunların yararsızlığı ile ilgili tam bir hayal kırıklığına yol açtı.

“Parlamento entrikasının ve Parlamento Komite odasının soluğunun, Avam Kamarası’nın tüm atmosferinin ve siyasi partilerin hokkabazlığının, devrimci Komünist coşkunun temiz ve beyaz ateşiyle zıt olduğunu biliyoruz. Salonda her gün, saat başı lobi yapmayan yoldaşlar; yıldan yıla, kelimesi kelimesine günlük raporlar dökmeyen ve Hükümet Yasalarında değişiklikler tasarlamayanlar, Parlamento makinesinin korkunç sahtekarlığını, güçsüzleştiren adiliğini bilemezler.” (SP, WD, 24 September 1921)

Bununla birlikte parlamentonun reddedilmesi yalnızca can sıkıntısından değildi:

“… Parlamento eylemini seçenler, büyük bilinçsiz işçi kitlelerinin hâlâ Parlamento’ya inandıklarını söylüyorlar. Elbette öyle, o zaman yapmamız gereken bu inancı zayıflatmaktır diye cevaplıyoruz; ancak herhangi bir değişikliği etkileyecek kadar güçlü bir bilinçli işçi grubu yaratma görevinin büyüklüğü karşısında dehşete düşen Komünist oportünistler, devrimi bilinçsiz işçi kalabalığıyla gerçekleştirmeyi teklif ediyorlar. Devrimin ancak zihni uyanan ve bilinçli bir amaçtan ilham alan kişiler tarafından gerçekleştirilebileceğine inanan bizler, Kapitalizmin yönetim mekanizmasından uzak durmaya karar verdik. Bu kararı, parlamentonun reddinin kitlelere açık ve net bir önderlik vermesi nedeniyle aldık, böylesi daha güvenilir ve etkilidir, çünkü kitlelere önderliği sadece sözlerle değil, eylemle verir.” (ibid.)

Bu son nokta gerçekten çok önemlidir: oy verme karşıtlığının özüdür, çünkü yeni bir toplum uğruna mücadele, yeni bir yaşam tarzı için mücadeledir ve bu örgütlenmenin yeni bir yolu, yeni bir pratik anlamına gelir. Kapitalizmin kuralının reddi, daha iyi bir pratik için arayışa neden olmak zorundadır.

Bu bizi reform sorununa götürüyor ve yukarıda bahsedilenlerin feminizmle olan ilgisi burada yatıyor çünkü bu hareket tarafından parlamentodan gelen kanun tasarılarının görünüşte olumlu yönlerine çok fazla vurgu yapılıyor. Ancak, Dreadnought’un yaptığı gibi, parlamentoyu bir değişim aracı olarak reddedecekseniz, o zaman reform mücadelelerini de reddetmelisiniz.

Bu ret, Pankhurst gibi militanların pratik deneyimlerine dayansa da, kalıcı reformları mümkün kılan kapitalizmin görece refah döneminin nihai sonu bağlamında incelenmelidir. Zihinleri en berrak olan devrimciler her zaman reformizmin işçi hareketi üzerindeki yozlaştırıcı etkisine karşı savaştılar, ancak yeni çöküş döneminde gündemde olanın yalnızca devrim olduğunu gittikçe daha iyi anlıyorlardı.

FEMİNİZM

Aşağıdaki alıntı parlamento, reformlar ve feminizm arasındaki bağlantıyı çok açık gösteriyor. Kadınların (kısmen de olsa) neden I. Dünya Savaşı sırasında oy hakkı kazandığını açıklıyor. Savaş sırasında kadınların faydasına ve ondan önceki militanlığa dair efsaneleri bir yana bırakan Sylvia, şöyle devam ediyor:

Parlamento içgüdüsel olarak kendini sona ermeye mahkûm bir makine olarak tanımaya başlamıyor mu? “Bolşevizm”, ya da diğer adıyla Sosyalizm, — yalnızca bir düzeltmeyi değil- toplumsal sistemin dönüşümünü gerektiren gerçek Sosyalizm ufukta beliriyor. Erkekler başları dertte olduğunda, küçümsedikleri kişilerin yardımını ister. Parti oyununun dışında, daha aktif, bağımsız kadınlar hoşnutsuz bir isyancı kalabalığı olarak kalır; içinde kurallara uygun olarak durulmaları umulmuyor mu zaten? Her ülkede Parlamentolar tehdit altındadır ve kitlesel halkın iradesi, bu gizemli ve hesaplanamayan şey, emin adımlarla ve artan bir hızla, daha yeni bir toplumsal organizmaya doğru ilerlemektedir. Bunun farkına varan Parlamentonun eski tutucuları ve arkalarındaki güçler şöyle diyor: ‘Eski kurumu popülerleştirmek için bir şeyler yapmalıyız; kadınları getirelim’”. (SP, WD, 2 Kasım 1918)

Burada vurgulanmaya değer iki nokta var. Birincisi, kapitalizmin bu dönemde ‘reformlardan’ faydalanma şekli tam da budur. İster bu durumda olduğu gibi oy kullanma şartları, ister Ulusal Sağlık Hizmeti veya daha yakın zamandaki Eşit Haklar Tasarısı olsun, bunlara hep, bir dereceye kadar nüfusu ve özellikle işçi sınıfını pasif tutma zorunluluğu içkindir. Bunlar sadece değişiklik iddiasıdır ve Dreadnought haklı olarak aslında yok edilmesi gereken sistemi yalnızca düzeltmeye çalışan bütün ‘reformları’ reddetmiştir. Bu, bugün de yüzlerce kez doğrudur. İkincisi, kadınların ayrı bir grup olarak sözde ‘özel niteliklerinin’ üstü kapalı bir reddi de söz konusudur. Süfrajet mücadelelerinin görünüşte gösterdiği ‘kadınların gücü’ belirleyici bir etken değildi, rahatsızlıktan biraz daha fazlasıydı: kapitalizm, işçi sınıfının erkek ve kadınları harekete geçtiğinde sarsılmaya başlar çünkü bütün sistemin temelini tehdit eden işçi sınıfı mücadeleleridir.

İlk günlerinde Dreadnought, toplumdaki her kötülüğün çaresinin kadınlara oy hakkı vermek olduğuna inanıyordu. Bugün feministleri motive eden tam olarak aynı fikirdir (oy hakkı açıkça bir çözüm olmasa bile): eğer kadınlar daha fazla güce sahip olsaydı, toplum daha iyi bir yer olurdu. Fakat gerçekten, buna inanmak için elimizde nasıl bir kanıt var? I. Dünya Savaşı’ndan bu yana kadınların durumunu etkileyen ve görünüşte onlar için daha fazla özgürlüğe izin veren veya ulaşan tüm sözde “reformlara” rağmen, kadınların koşulları temelde hala aynı değil mi?

Bizim gibilere birkaç kinin hapı atsınlar diye, bir adama Sağlık Bakanı olması için yılda 5.000 sterlin verin, yılda kişi başı 500 sterlin alan bir kadro oluşturun! Kapitalist sistem altında yaşarken Sağlık Bakanlığı’nın faydası nedir?” (alıntı: WD, 2 Kasım 1918)

Belki bu soruya kapsamlı bir cevap değil ama kesinlikle açıklayıcı bir cevap!

Dreadnought bu fikri reddetmeye başladığında, bunun sebebi kız kardeşlik fikrinin farklı kadın grupları arasındaki fazlasıyla gerçek maddi ayrımları gizlediğini görmesiydi. Sadece savaşı destekleyenlerle, savaşa karşı çıkanlar arasında değil, bu grupların özünde farklı çıkarlara, yani farklı parasal ve sosyal hırslara sahip olduğu her konuda. Bu akılda tutularak, kadınları birleştirme girişimi hakkında söylenebilecek en iyi şey, hayal kırıklığına mahkum olduğudur.

“Kadınlar ekonomik bir grup oluşturmaz; ve bu nedenle, mevcut koşullar altında dünya veya ulusal meselelerde birlikte hareket edemezler; çünkü bu tür konular ekonomik hususları içerir. İnsan toplumunun hızla ilerleyişinde, (doğrudan veya dolaylı olarak) aynı ekonomik motivasyonun etkisinde olanlar, sonunda kendilerini aynı bayrak altında yürürken bulurlar.” (F. Connor, WD, 13 Ağustos 1921)

Kuşkusuz, sınıf sınırlarını aşan ve tüm kadınları etkileyen bazı durumlar vardır, ancak ortak ekonomik koşulların çimentosu olmadan gerçek bir birlik olamaz. Temel gerçek şu ki, burjuva kadınları ve işçi sınıfı kadınları birbirinden ayrı dünyalar yaşıyor ve bu topluma verdikleri tepkiler tamamen zıt.

Şu ana kadar anlatılanlardan, Dreadnought’un devrimci siyaseti kucakladığında, kadın sorununu katiyen göz ardı etmediği açık olmalıdır. Aksine, işçi sınıfı kadınlarına yönelik müdahalenin, devrimci hareketin kapsamlı müdahalesinin önemli bir parçası olarak görülmesini sağlamak için büyük özen gösterdi. Bu sorun üzerine endişeleri parlamentoda, Labour Party’de ve sendikalarda faaliyet göstermeyi reddetmeleriyle hemen hemen aynıydı: reformizmin ve reformist amaçların reddedilmesi ve devrimci pratiğin kurulması. İşçilerin öz örgütlenmeleri vurgulanıyordu. Bu müdahalenin bir örneği için, ‘Soviets of the Street [Sokak Sovyetleri]’ başlıklı makalede, Sylvia Pankhurst, 1. Dünya Savaşı’nın sonunda türeyen ve Londra boyunca sokaktan sokağa yayılan barış partilerini, Rus kadınların sovyetlere katılımıyla kıyasladı. Devlet bu partileri engellemeye çalıştı ancak yayılmasına engel olamadı. Normalde bu tür herhangi bir şeyden sorumlu olmayı seven Kilise ve hayır işleri çalışanları (bugünün sosyal hizmet uzmanları?) “Şaşkınlıkla bakakaldılar”:

“Sovyet devrimi yaklaşıyor, ancak işçi kadınlar sokak komitelerini kurmak için onu beklememeli. Sokak komiteleri, annelerin işyeri komitesidir, çünkü onların işyeri sokaklar ve evlerdir. Bir an önce sokak sovyetlerini başlatmalılar… Kadınlar, kendilerini ve ailelerini korumak ve işçi sınıfının genel mücadelesine yardım etmek, devlet iktidarını ele geçirmek ve ücretli köleliğe, yoksulluğa, zenginin hükmüne son vermek için örgütlenmeliler… İşçi kadınların yapması gereken ilk şey örgütlenmektir; kendi sokak toplantılarını düzenlemek ve kendi sovyetlerini kurmak.” (SP, WD, 27 Mart 1920)

Bugün sovyetler yakın bir olasılık değil, ancak devrimci bir dönemdeyiz⁶ ve son zamanlarda toplumsal mücadelelerin tırmanmaya ve gerçekten de meydana gelen büyük grev dalgalarının bir parçasını oluşturmaya eğilimi var. Bu nedenle, solcu ve liberal liderliğin dışında, işçi sınıfı kadınlarına, proletaryanın öz-örgütlenmesine aktif olarak katılma çağrısı önemini sürdürüyor.

Son olarak, Sylvia Pankhurst, hiçbir zaman ayrı bir kadın örgütünün gerekli olduğunu öne sürmedi. İşçi sınıfı kadınlarının kendine özgü koşullarla karşı karşıya olduğunun farkındaydı, fakat bu toplumun genel sınıfsal ayrılığının bir parçasıydı, ve bu durumdan doğan mücadelelerde yer alacaklarsa, onların yeri her şeyden önce, komünist devrime doğru “işçi sınıfı erkek kardeşleriyle yan yana yürümekti”. Bu amaca ulaşmak için gerekli olan, bilinçli erkek ve kadınların birleşmesidir. Bu, tüm toplumsal gerçekliğin bir bilincidir, basitçe cinsiyet ayrımının değil. Bunun altında yatan, Sylvia’nın kadınların kurtuluşunun yalnızca komünist devrimle meydana gelebileceğine dair farkındalığıdır. Bugünün solcuları ve feministleri, kadın özgürlüğünün ‘devrimden’ önce ya da sonra gelip gelemeyeceği konusunda çekişiyorlar, ancak açık olmak gerekirse, ilişkileri değiştiren bitmek bilmeyen teoriler değildir.⁷

İşçilerin başlıca ayaklanmalarına ve mücadele dalgalarına yakından bakın, proleterlerin birbirlerine karşı davranışlarındaki değişiklik ortadadır. Bu tür mücadelelere kolektif katılım yeni ilişkiler gerektirir, çünkü hayati sorun olan mücadelelerin başarısıdır, ve efektif örgütlenme ihtiyacı kapitalizmin desteklediği cinsiyet bölünmelerinin üstesinden gelme eğilimindedir. İşçi kadınlar ve erkekler için kurtuluş her şeyden önce komünist devrime doğru pratik adımlar atarak ve bir insan topluluğu (world human community) yaratarak çözülecek pratik bir sorundur.

Workers’ Dreadnought 1924’te yok oldu. Sylvia Pankhurst’ün daha sonraki hayatında sol komünist hareketin bir parçası olarak kalmamış olması, hayatının bu döneminde feminizme yönelik eleştirilerinin göz ardı edilmesine yol açmamalıdır. 1914 ve 1924 arasında Dreadnought’un varlığı devrimci dalga dönemine, devrimcilerin en güçlü ve net oldukları döneme tekabül ediyordu. 20’lerin ortalarında sınıfın devrimci mücadeleleri gerilemedeydi ve devrimcilerin seçenekleri ya karşı devrimcilere gitgide daha çok taviz vermek ya da siyasete inancını yitirmek oldu. 20’lerden çok çok az devrimci grup hayatta kaldı. Bu üzücü olsa da, anlaşılabilir ve aslında kaçınılmaz bir şeydi.⁸

DS

*ICC’nin Sylvia Pankhurst- From Feminism to Left Communism adlı yazısının çevirisidir.

[1] Suffragette, orta sınıf destekçileri yerine Londra’nın Doğu Yakası’nda, işçi sınıfından bir grup kadının deneyimlerine odaklanması açısından ilginç bir film. Demokratik devletin, barışçıl protestoculara ve açlık grevi yapan mahkumlara karşı uyguladığı acımasız şiddetle birlikte politik faaliyetinden şüphelenilen herkesi gözetlemesini etkili bir biçimde tasvir ediyor.

Bununla birlikte, hikayenin geçtiği yere rağmen, o dönemdeki işçilerin daha geniş hareketinden veya mücadelelerinden bahsedilmiyor, bu sırada Doğu Londra Süfrajetleri Federasyonu’nu kuran Sylvia Pankhurst’ten yalnızca bir kez bahsediliyor, onda da yalnızca başkanlığın ‘doğrudan eylem’ politikasıyla olan anlaşmazlığından bahsedilmesi, onun ya bir muhafazakar ya da bir pasifist olduğu anlamının çıkarılmasına neden oluyor. En önemlisi, film süfrajet Emily Davidson’un 1913'teki yüksek profilli ölümüyle sonlandırılarak, tüm savaş sorununu ve Süfrajet hareketindeki bölünmeyi ele almaktan kaçınıyor.

[2] Eksik liste şunları içeriyor: Sheila Rowbotham ve Barbara Winslow, Sylvia Pankhurst- Sexual politics and political activism (1996); Mary Davis, Sylvia Pankhurst: A Life in Radical Politics (1999); Shirley Harrison, Sylvia Pankhurst: The Life and Loves of a Romantic Rebel (2003) ve Sylvia Pankhurst: The Rebellious Suffragette (2012); Katherine Connelly, Sylvia Pankhurst: Suffragette, Socialist and Scourge of Empire (2013).

[3] ICC’nin bu olayla ilgili yazısına bakınız, Hands off Sylvia Pankhurst!

[4] Asıl plan üç tane üretmekti, ama yalnızca iki tanesi yayınlandı, WR 33 ve 34’te. Burada ikisi, tek bir makale olarak, kısmen düzeltilmiş halde sunuluyor.

[5] Editörün notu: Aslında bu üçüncü makale hiç yayınlanmadı, ancak Workers’ Dreadnought’un, Britanya’da bir Komünist Parti kurma görüşmelerindeki ve Üçüncü Enternasyonal içindeki sol muhalefetin bir parçası olarak rolü, ICC’nin kitabı The British Communist Left’te, daha kapsamlı bir şekilde ele alınmaktadır.

[6] Editörün notu: Bu makale Britanya’da ve başka yerlerde kitlesel mücadelelerin yaşandığı ve sürekli büyüyen, gelişen bir dalga görünümü verdiği bir dönemde yazılmıştı. Sınıflar arasındaki güç dengesi üzerine düşünmeye başladıkça, ICC devrimci sonucun hiçbir şekilde peşin bir kaderi olmadığını açık hale getirmek için tarihsel gidişatın nitelendirmesini “devrime doğru rota”dan “sınıf çatışmaları rotasına”na değiştirdi. ICC, aynı zamanda sınıf mücadelesinin lineer, şematik görüsüne açık kapı bırakan belirsizlikleri eleştirme sürecindedir ve 68'in Mayıs ayından ve hepsinden önemlisi, 1980'lerin sonunda başlayan ayrışma aşamasından bu yana proletaryanın yaşadığı zorlukları, yenilgileri ve geri çekilme dönemlerini yeterince teşhis edememiştir.

[7] Editörün Notu: Bu doğru, ancak buradaki asıl mesele başlı başına kuramlaştırmadan çok, solcular ve feministler tarafından yapılan bu tür kuramlaştırmaların burjuva doğasıdır.

[8] Editörün Notu: Kapitalist karşı devrim sürecinde devrimci grupların kaybolması kaçınılmaz değildi ve bazı küçük gruplar Britanya’da bile hayatta kaldı (bkz. British Communist Left). Asıl problem, Pankhurst ve Dreadnought grubunun devrimci dalgada işçi sınıfının uğradığı yenilginin derinliğini, ve ders çıkarmak için bir fraksiyon olarak çalışmak gerektiğini fark etmemeleriydi.

Rubric: 

Communist Left in Britain

Türkiye ve emperyalist meydan kavgası

Şu anda modern Türkiye devletinin işgal ettiği bölge, her zaman dünyanın kavşak noktası, tüm yolların, halkların ve etkilerin karşılaştığı bir alan olmuştur. Bu durum genellikle insanlığın gelişimi için çok olumlu olmuştur. Ancak bugün, Türkiye içinde ve çevresinde hiç de olumlu olmayan, daha ziyade kapitalizmin çıkmazını ve sadece Türkiye ve bölge nüfusu için değil, tüm insanlık için oluşturduğu tehdidi ifade eden birçok küresel etki ve çarpışma yaşanıyor. Çürüme evresindeki kapitalizmin etkileri bugün büyük güçlerde açıkça görülse de, aslında bu tüm devletlerde mevcut ve geçerli olan küresel bir fenomendir. Hatta bu fenomen, bugün ölmekte olan bir kapitalizmin tüm çelişkileri için artık bir çarpışma noktası haline gelmiş ve çürümenin dışa vurumlarının doğal bir kendi kendini yok etme eğilimi gösterdiği bir yer olan Türkiye'de özellikle ifade ediliyor. Bu eğilim yeryüzündeki her ülkeyi etkiliyor ve etkileyecek. Türkiye'de şu anda geçerli olan genel eğilimler diğer tüm kapitalist devletlerde olanlardan farksızdır ve kapitalizmin çözülemez ekonomik krizinin kaçınılmaz ilerleyişi göz önüne alındığında bunlar sadece şiddetlenebilir. Türkiye'yi vuran kaos, militarizm ve istikrarsızlık kapitalizmin geleceğinin habercisi ve şu anda Türkiye'nin de parçası olduğu Orta Doğu kazanı için çok tehlikeli.

Türkiye ekonomisi umutsuz ve iflas etmiş durumda. Yabancı yatırıma son derece ihtiyaç duyuyor ve yatırım çekme ihtimalinin zayıflamasıyla, Çin'den yatırım kabul etmekten kaçınma endişesi var. Huzursuzluğun çoğu dışa vuruluşunun acımasız bir şiddet ve baskı ile karşılaştığı bir ortamda, işçi sınıfının -muhtaç olduğu sağlık sistemi de dahil olmak üzere- yaşam koşulları sürekli saldırıya uğramaktadır. Son derece militarize olan Türkiye ve onun emperyalist hırsları, uzaklardaki dış askeri yağmaları bir delilikten daha fazlasını yansıtıyor: Türkiye iktidar kliğinin görkemli "vizyonunu", dünya sahnesindeki başlıca oyunculardan biri olma iddiasını. Türkiye emperyalizminin hem yakındaki hem uzaktaki maceraları, asla var olmamış görkemli bir geçmişe özlem duyuşu, Türkiye yabancı ülkelerden daha fazla düşman edindiği için ancak daha fazla sorun yaratabilir ve Türkiye’nin giderek daha mantıksız olan savaşlara katılımı yurt içinde de işçi sınıfından daha büyük fedakarlıklar talep ediyor. Türkiye devleti yüzeysel olarak güçlü görünmektedir, ancak tüm gösterişli yapısı zayıf temeller üzerine kurulmuştur; zayıflayan ekonomi, artan siyasi bölünmeler ve kimi kontrol kayıplarının zayıflatmaları, hem kritik 2017 seçimlerinde ve 2018 referandumunda, hem de bugün daha önce görece güçlü olan iktidardaki AKP'yi iktidarda kalabilmesi için sağcı Milliyetçi Hareket Partisine (MHP) yaslanmaya zorlamıştır. Dünya çapında bir fenomen olan ancak özellikle Türkiye ve Orta Doğu'da açığa çıkan, artan istikrarsızlığın bir başka unsuru da bölgede savaş ve militarizmin yayılması nedeniyle mültecilerin ve yerlerinden edilen halkların belirgin artışı. Ancak Türkiye devleti, bu kitleleri yalnızca Türkiye içinde ucuz ve güvencesiz emek için değil (özellikle Suriyeli mülteciler bu amaçla kullanılıyor) aynı zamanda Avrupa’ya karşı bir tehdit olarak da kullanarak bu sefaleti kendi lehine bir araç haline getirdi. Avrupa’dan, özellikle de Almanya’dan para koparmak için, istediğini elde etmezse Batı Avrupa’ya bir mülteci seli salacağı tehdidinde bulunuyor.

Her yerde olduğu gibi, Türkiye devleti de çevrenin yok edilmesine bilfiil dahil oluyor. Bu, doğal kaynakları kullanarak büyümeyi teşvik etme dolaplarıyla, örneğin geniş kapsamlı madencilik ve ormansızlaştırmayla veya Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kendisinin 2011'de "çılgın" olarak adlandırdığı[1] (ilk olarak 500 yıl önce Muhteşem Sultan Süleyman tarafından ortaya atılan) Karadeniz'den Marmara Denizi'ne bir kanal inşa etme projesi gibi emperyalist gösteriş projeleriyle vurgulanıyor. Kanalın tahmini maliyeti en az on milyar dolar; ayrıca yeni bir on milyar dolarlık havalimanı ve kargo merkeziyle birlikte yeni bir otoyol planları da var. Bunlar, kısmen, Türkiye Cumhuriyeti'nin 2023'teki yüzüncü yılını bir milliyetçilik çılgınlığı içinde kutlamaya yönelik projeler. Devletin kendi bilirkişilerinin de belirttiği gibi, Kanal İstanbul projesi yalnızca büyük çaplı bir ormansızlaştırma değil, Türkiye'nin su kaynaklarına yönelik de ciddi bir tehdit yaratıyor.

Bunlar, Türkiye'nin kapitalizmin çürümesinin bir örneği olduğunu ifade eden unsurlardan sadece birkaçı. Özellikle Türkiye on yıllardır, nispeten istikrarlı emperyalist blokların 1989'da çöküşünün getirdiği yeni ve daha tehlikeli bir kapitalist kurtlar sofrası döneminin yol açtığı ekonomik, askeri, politik ve toplumsal çalkantılarla harabeye dönmüş durumdaydı, şimdi ise çürüyen kapitalizmin en son felaketi olan Covid-19 salgınından zarar görüyor.

Covid-19 Pandemisi

Var olan tüm olumsuz unsurlar, özellikle de ekonomi, uzun süreceği öngörülen bu salgınla daha da kötüleşti ve birçok yeni sorun ortaya çıktı. Egemen sınıf, "kâr etmeyen" insan hayatını hor gördüğünü de gösterdi, özellikle de ilk başta bu geçici "grip benzeri hastalığın" iyi bir yanının olduğunu, yaşlıların ve hastaların çoğunu ortadan kaldıracağını ve devleti sömüremediklerine bakmanın pahalı yükünden kurtaracağını düşündüğünde[2]. Dünyanın bazı büyük başkentlerinde, en zengin ülkelerinde, işe yaramaz insanların yükümlülüklerinden kurtulma eğilimi, devletler tarafından cezai ihmaller ve özellikle de aşı daha ortada yokken ulusça uyulan "sürü bağışıklığı" ideolojisi yoluyla çokça teşvik edilmişti. Ve sonra, salgın doğal seyrini izlerken, burjuvaziye ve onun devletlerine bu tür bir pandeminin kapitalist ekonomiyi ciddi bir şekilde bozmakla kalmayıp, kolayca onun varlığına bir tehdit haline gelebileceği dank etti. Bu, ABD istihbarat teşkilatları da dahil olmak üzere çeşitli kurumlar tarafından önceden işaret edilmişti.

Salgının ilk aylarında Türkiye oldukça iyi durumda gibi görünüyordu; okulları, üniversiteleri ve eğlence sektörünü hızla kapatmıştı. Camilerde cemaat namazları yasaklanmıştı ve test sistemi etkin çalışıyor gibi görünüyordu. Ancak bunların çoğu, Erdoğan rejimi tarafından dikkatle düzenlenmiş, dünyanın Türkiye'nin başarılarını kıskandığını iddia eden bir propagandaydı. Fakat pandeminin erken döneminde bile, New York Times ölümlerin resmi rakamlardan çok daha yüksek olduğunu tespit ediyordu[3]. "Türkiye'de Covid-19 Pandemisi" için Vikipedi maddesi, AKP korsanlarından oluşan bir komite tarafından silah zoruyla yazdırılmış gibi görünüyor: her şey harika gidiyor; Türkiye'nin sağlam sağlık sistemi durumla olağanüstü -diğerlerinden çok daha iyi- bir şekilde başa çıktı ve ülke kontrolü elinde tutmaya devam ediyor. Maddede diğer ülkeler (en yakın emperyalist rakiplerinden bazıları), Türkiye'nin aksine yeterince hızlı hareket etmedikleri için azar işitiyor. Madde, Türkiye'nin virüsle mücadelede ön sıralarda yer alan ülkelerden biri olduğuna dair örneklerle bezenmiş. Verilerin hiçbiri inandırıcı değil ve madde Stalinist propagandanın tipik bir örneği gibi.

Gerçek şu ki, Türkiye ekonomiyi korumak için aylarca krizin gerçek boyutunu gizledi ve devletin bariz yalanları (her yerde olduğu gibi) virüsün yayılmasını destekledi. Türk Tabipler Birliği (TTB) yıl sonundan hemen önce, hükûmetin aslında "durumun kontrolünü kaybettiğini" söyledi[4].

Türkiye'deki doktorlar, virüs verilerine itiraz ettikleri, hastanelerin ve sağlık hizmetlerinin korkunç durumunu ve koruyucu ekipman eksikliğini belirttikleri için devlet tarafından doğrudan tehdit edildi. Erdoğan'ın hükûmet koalisyon ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli, Türk Tabipler Birliği'nin yasa dışı ilan edilmesi ve yöneticilerinin tutuklanması çağrısında bulundu[5]. Her yerde olduğu gibi Türkiye de salgını devletin baskıcı aygıtını güçlendirmek ve özellikle işçi sınıfını ezmek için kullanıyor. Mide bulandırıcı Vikipedi raporunun aksine, Londra merkezli Totalanalysis, birçok ülkeden Covid-19 vakalarını izliyordu ve Türkiye'nin 100 üzerinden 97. sırada yer aldığı Covid Veri Şeffaflığı Endeksi'ni yayınladı. Raporda Türkiye’den sonra gelen ülkeler Sırbistan, Türkmenistan ve Kuzey Kore. Pandemi ve aşıların silah haline getirilmesi ile ilgili (arkasının kesilmeyeceğinden emin olmakla birlikte) son bir iğrençlik de, Türk devletinin mültecilerin sefaletinden kâr elde etmesine benzer şekilde, Uygur mültecilerinden bazılarını, Çin Sinovac tedavisinin dozlarıyla takas etmek için zemin hazırlamış gözükmesidir. Peşin üç milyon doz ve her şey planlandığı gibi giderse devamı da gelecek[6]. Bugüne dek günlük vaka sayıları günlük ölümlerle birlikte artmaya devam etti ve genel ölüm oranı şu anda 30.000'in üzerinde.

Savaş ekonomisi, militarizm ve Türk emperyalizmi

Türkiye’nin başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye devletinin lideri rolüne tamı tamına uyan bir palavracı ve demagog. Yıllardır Türkiye'nin başarılarını, şanlı geçmişini ve Türkiye’nin büyük bir güç olmasının kaderinde olduğunu anlatıyor[7] ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Atatürk tarafından kurulmasının yüzüncü yıldönümüne yaklaşırken bu daha da yoğunlaşacak. Erdoğan, Türkiye'nin emperyalist emellerini gizleyen dini bir koz oynayarak tüm Müslümanların savunucusu kılığına girdi[8]. Blok sisteminin sona ermesi, Orta Doğu'da ABD'nin güç kaybetmesi ve yoğunlaşan “herkes birbirine karşı” eğilimi ile Erdoğan’ın Türkiye'nin vaktinin nihayet gelmiş olduğunu düşünmesi oldukça olası. Dünya arenasında daha büyük bir kaos ve istikrarsızlık içinde geçen son birkaç on yılda, riyakarlık ustası Erdoğan, kozlarını en uygun şekilde kullanarak Amerikalılarla, AB’yle ve Ruslarla her türlü oyunu oynadı. Ancak geçmişte Erdoğan, emperyalist satranç tahtasında büyük güçler tarafından oradan oraya itilmişti de: Türk emperyalizmine yönelik "vizyonu" bir "Türk kini" hissini besledi ve buna bağlı olarak sertleşti. Bu kin, başarısız olan 2016 darbesinde lideri bir ölüm mangasından kıl payı kurtulduğunda ve füze yüklü F-16'lar tarafından kovalandığında, Türk devleti için daha da somutlaştı. Ancak Türk devletinin emperyalist sızlanmaları ve arzuları tek bir adamın tepkilerine indirgenemez. Erdoğan'ın "vizyonu", militarizmin ve savaşın daha geniş çapta militarizm ve savaş ürettiği yıkıcı bir maddi gerçekliğe dönüşüyor.

Türkiye, kapitalist çürümenin tam bir örneğidir ve kendisini özellikle emperyalist düzeyde açığa vurur. Türkiye’nin eski hırsları, kapitalizmin krizinin dönüşüyle yeniden canlandı ve böylece kollarını hem yakına hem de uzağa germe politikasını geliştirdi. Yakın zamanda, Libya'da Rus güçlerine karşı kullandığı başarılı Bayraktar TB2 insansız hava aracı gibi silah satışları da dahil olmak üzere, Ukrayna’yla bazı anlaşmalar yaptı. Bu, Türkiye’nin Rusya’yla olan ilişkisinin sorunlu doğasının altını çiziyor. Türkiye, Rusya'nın Kırım'daki ilhakına karşı Ukrayna'yı destekledi[9]. Türkiye-Ukrayna ilişkileri birkaç yıldır ısınmaktaydı, fakat Rusya-Ukrayna sınırındaki gerginlik dönemiyle birlikte yeni bir zirveye ulaştı. Erdoğan kendisini alçak gönüllülükle "ara bulucu" olarak öne sürdü, ancak bu, Karadeniz çevresinde gerginliğe ve militarizmde büyük bir artışa yol açabilir.

"Afro-Avrasya" vizyonunun merkezinde Ankara

Türkiye kendine zemin hazırlamak için, hiç de azımsanmayacak kadar emperyalist olan "yumuşak gücünü" kullanarak askeri olarak Afrika'ya taşındı. Katar'da büyük bir askeri üs kurarak Basra Körfezi'ndeki nüfuzunu genişletirken, diğer Körfez güçleri olan Suudi ve Birleşik Arap Emirlikleri ile denge gösterisini devam ettirdi. Ankara yakın zamanda, Suudi ve BAE’nin beğenisini kazanmaya çalışan adımlar attı. Bunlara Suudi rejimiyle ortak insansız hava aracı üretimine girişmek, Mısır ile diplomasi ve istihbarat bağlarının yeniden kurulmasından söz etmek de dahil[10]. Son zamanlarda Tel Aviv ile aralarında samimi sözler sarf etseler de, istikrarsızlık ve herkesin birbirine karşı olma durumu hakimiyetini arttırdıkça Türkiye'nin denge gösterisi sadece daha da sorunlu hale gelecektir.

Türkiye nüfuzunu, Çin'i kendisine doğrudan tehdit ve rakip olarak gördüğü Orta Asya cumhuriyetleri, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Kazakistan'a yaymış ve güçlendirmiştir. Ve geçen yıl müttefiki Azerbaycan'a, Ermenistan'la 44 günlük savaştan önce, silah ve özellikle de Ermenistan güçlerini alt eden, Suriye, Irak ve Libya'daki askeri operasyonlarda kendisinin de kullandığı silahlı insansız hava araçlarını sağlamak için yardıma koştu. İsrail de İran'a karşı tampon olarak gördüğü Azerbaycan'a destek verdi, ancak Ermeni güçlerini bozguna uğratan şey, “düşman” Şii ortağına tedarik edilen Türk silahları ve vekalet savaşçılarıydı. Türk emperyalist çıkarlarının göstergelerinden biri olan Türkiye'nin "Yeniden Asya Girişimi", Asya'daki Türkî devletleriyle ilişkilerini güçlendirmeyi amaçlıyor. Türkiye, 2003 yılından bu yana Asya ülkelerinde 17 yeni misyon, 5 büyükelçilik ve 12 konsolosluk kurdu. Çin Türkiye ile ilgileniyor ama aynı zamanda ihtiyatlı davranıyor. Önceden Suudi Arabistan ve İran gibi Orta Doğu'daki diğer ülkelere daha açık olma eğilimindeydi. Ancak Türkiye'nin jeostratejik konumu ve Türkî devletler üzerindeki etkisi ve Çin'in "Kuşak ve Yol Girişimi" (BRI) nedeniyle, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, geçtiğimiz Nisan ayı başlarındaki Orta Doğu gezisinde Türkiye için samimi sözler sarf etti.

Son on yılda Türkiye Afrika'ya, özellikle de Doğu Afrika'ya çok daha fazla yerleşti ve bu da Türkiye’nin potansiyel üç çatallı askeri genişlemesini tamamlayarak kendisini bir "Afro-Avrasya devleti" olarak tanımlamasına neden oldu. 2009'da kıtaya yayılmış 12 büyükelçilik varken, on yıl sonra bu sayı 42'ye yükseldi ve yakında daha fazlası da gelecek. Aynı dönemde Sahra Altı ticareti bir milyar dolardan yaklaşık sekiz katına çıktı[11]. Ankara'nın en büyük askeri üssü, kendi kuvvetlerinin yerel birlikleri eğittiği Somali'dedir; Türkiye'nin "ikili" yardımının diğer alıcıları Sudan, Nijer, (3 yıl önce Çin'in ilk denizaşırı askeri üssünün kurulduğu yer olan) Cibuti, Çad ve Gine'dir. Türkiye, Afrika’ya karşı niyetinin sömürgeci değil, "kardeşçe" olduğu fikrini vurgulamıştı. Eski imparatorluk ile Doğu Afrika arasındaki bağlar göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin propagandasında neo-Osmanlı retoriği vardı, ancak Türk "yardımı" ve projeleri genellikle yerel burjuvaziler tarafından memnuniyetle karşılandı. Fransa’nın bölgedeki sorunlarına ve Çin’in menfaat sağlama çabalarına rağmen Türkiye, bu filizlenen emperyalist arenada Çin'in yanı sıra İran, BAE ve Suudi Arabistan gibi ülkelere de rakip oluyor.

Türkiye Afrika’ya geçişiyle, bir zamanlar Erdoğan’ın müttefiki ve şimdi ise baş düşmanı olan ABD merkezli vaiz Fethullah Gülen'in diplomatik, iş ve eğitim girişimleriyle doğrudan karşı karşıya geliyor. Gülen'in Hizmet eğitim sistemi dünya çapında olsa da, seçkinlerin çocuklarına Fransız okullarından daha ucuz bir alternatif sağlama eğiliminde olduğu Afrika'da özellikle güçlüdür. Türkiye'nin "kardeşçe" olan maskesi, Afrika devletlerinin Gülen "terörist" ağını kapatmasını talep ederken otoriteryanizme dönüştü. Tıpkı askeri üsler ve bizzat muharebe alanındaki kara kuvvetleri gibi, Türkiye’nin Afrika’da ve başka yerlerde okulları, sağlık tesislerini, STK’leri vb. içeren "yumuşak güç" dalgasına devam eden yatırımı da sürdürülemez bir savaş ekonomisinin maliyetini fazlasıyla arttırıyor.

Emperyalist meydan kavgası asıl, Türkiye'nin merkezinde olduğu Orta Akdeniz'de, NATO'nun güney kanadında, artan gerilim ve çatışmaların daha keskin tehlikeler teşkil etmesiyle birlikte kızışıyor. Ankara'nın daha büyük bir bölgesel güç olma çabasıyla tüm bunlar daha da şiddetleniyor. Savaştan harap olmuş Libya uğruna akbabaların savaşında Türkiye ve Katar, BM tarafından tanınan Ulusal Mutabakat Hükûmeti'ni (UMH) desteklerken, muhalif Libya Ulusal Ordusu (LUO) ise askeri ve mali olarak Rusya, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından ve aktif olarak da Fransa’dan destek görüyor. Geçtiğimiz Ekim’deki titrek ateşkesten bu yana, Ankara destekçisi Suriye güçleri de dahil olmak üzere binlerce yabancı asker ve paralı asker ülkede durmaya devam ediyor ve kırılgan "barışı" ve BM'nin "geçiş" programını tehdit ediyor. Türkiye'nin silah (özellikle insansız hava araçları) ve savaşçılarla UMH'ye desteği, Libya'daki dengenin değişmesine yardımcı oldu ve UMH'nin kilit alanların kontrolünü ele geçirmesini sağladı. UMH ile yaptığı anlaşma, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de petrol ve doğal gaz arama ve sondaj[12] amacıyla "sınırları çizilmiş" sulara erişimini içeriyordu, ancak bu sular Yunanistan, Mısır ve Kıbrıs tarafından tartışılıyor (hatta Girit ve Kıbrıs, Türkiye’nin hak iddia ettiği sular içinde bulunuyor). Yukarıdaki ülkeler ve İsrail, Türkiye'yi Doğu Akdeniz Gaz Forumu'nun (DAGF) dışında bıraktı, bu da Türkiye'nin onları (ve Fransa’yı) Libya'nın "demokrasi umuduna" zarar veren bir "kötülük ittifakı" olarak adlandırmasına neden oldu. Bu boru hattı planları petrol ve gaz nakliyesinden daha ucuz olsa da, ekonomik olarak çok tehlikeli öneriler gibi görünüyorlar ve Orta Doğu'ya musallat olan siyasi istikrarsızlığa eğilimliler. Ancak Türkiye, daha fazla enerji özerkliği elde etmek amacıyla "mavi vatan" dediği şeye erişme hakkı için mücadele ediyor ve bu nedenle Libya'yı Orta Akdeniz sularına erişim ve bu hayati bölgede daha güçlü bir yerleşim için bir sıçrama tahtası olarak kullanması uzun soluklu bir süreç olacak. Türkiye ve yeni geçici Libya hükûmetinin başı olan Başbakan Abdul Hamid Dbeibah, diğer devletleri kızdıran 2019 denizcilik anlaşmasını kısa süre önce (13 Nisan’da) yeniden onaylarken[13], Türkiye Libya hükûmetine 150.000 Covid-19 aşısı, Trablus'ta bir Covid-19 hastanesi ve Libya ordusunun yeniden inşasına Ankara desteği sözü verdi.

Ocak 2020'de başkanlar Putin ve Erdoğan tarafından açılan Rusya/Türkiye doğal gaz boru hattı TürkAkım, bu son derece nitelikli "ortaklığa" bel bağlıyor. Proje, 2014 yılında Türkiye-Suriye sınırında bir Rus Su-24 savaş uçağının Türkiye tarafından vurulmasının ardından Putin tarafından durduruldu ve Ankara'nın coşkun özrünün ardından yeniden başlatıldı. AB’nin mülteciler konusunda Türkiye'ye bel bağlıyor olması, AB’nin sularla ilgili meseleleri ve NATO üyeleri olan Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiyi düzenlemeye yönelik diplomatik çabalarını son derece zorlaştırıyor. Türkiye, kapasitesini aşırı zorlayarak ve boyunu aşacak kadar açılarak daha ciddi çatışmalara yol açıyor, bu da gerçek bir risk teşkil ediyor. Bu kadar çok cephede aktif olmak ve bu kadar çok düşman edinmek, kapitalist çürümede tipik olan bir mantıksızlığa işaret ediyor.

NATO ve Rusya ile zorlu ilişkiler daha fazla tehlike ve istikrarsızlık getiriyor

1989'a kadar Türkiye, büyük ve modern ordusuyla, 1974'te bir diğer NATO üyesi Yunanistan ile (80’lerin sonunda Varşova Paktı'nın patlamasıyla çok daha büyük ölçekte ortaya çıkan bazı sorunların habercisi olan) bir çatışma yaşamasına rağmen, Batı blokunun bir direğiydi. Bu tarihe kadar Türkiye, ABD'nin Orta Doğu, Avrasya ve Doğu Avrupa politikalarının temel taşıydı. Ancak 1989'da Pandora’nın kutusunun açılması, Orta Doğu ve ötesindeki tüm büyük ve ikincil güçler için durumu dramatik bir şekilde kötüleştirdi. Batı blokunu bir arada tutan, hiçbir zaman dayanıklı bir niteliğe sahip olmamış tutkal, 90'ların başındaki "Yeni Dünya Düzeni" ile yok olunca, bloku bir arada tutan disiplin de paramparça oldu. Türkiye, ABD'nin parçalanan eski bloku kendi himayesinde birleştirmeye yönelik başarısız girişimi olan Birinci Körfez Savaşı'nda ABD ile anlaşmazlığa düştü. NATO üyesi Türkiye’nin 2019’da Rus hava savunma sistemi S-400’ü satın alması ilişkilerin koptuğunu açığa çıkardı, çünkü sistem NATO’nun askeri çerçevesine entegre edilemez. Buna cevaben ABD, detayları S-400 sisteminin Türk asıllı Rus eğitmenlerine erişilir olabilecek F-35 savaş uçağının transferini yasakladı. F-35'in 937 ayrı parçasının Türkiye'de üretilmeye başlandığı[14] ve en az bir uçağın çoktan teslim edilmiş olduğu gerçeği durumu daha da karmaşık hale getiriyor.

Böylece Türkiye, Rusya ve kriz içindeki bir NATO arasında bölünmüş durumda, "Batıya" belirli bir düşmanlık içinde ve Rusya ile tehlikeli bir işbirliği alanına giriyor. Türkiye'nin tüm eski çelişkileri ve hırsları, 89’daki çöküşle yeniden tutuştu ve o zamandan beri alevlenmeye devam ediyor. Bu, artan merkezkaç eğilimlerin olduğu bir durumda daha çetin sorunlar ortaya çıkarıyor. Yukarıdaki örneklerin bazılarının gösterdiği gibi, Türkiye'nin Rusya ile mevcut ilişkileri açık ya da kesin değildir, ihtilaflara ve çatışmalara sonuna kadar açık olan olası ortak çıkarlara dayanmaktadır. Trump, Türkiye’nin Suriye'de "yasak bölgeye" girmesi halinde Türkiye’ye ekonomisini yok etme tehdidinde bulunurken, Putin de Kasım 2015'te SU-24 uçağının Suriye üzerinden düşürülmesinin ardından Türkiye’yi tehdit etti ve "teröristlerin suç ortakları tarafından sırtımızdan bıçaklandık" sözlerini de ekledi. Rusya ile ilişkilerde yaklaşan sorunlardan bazıları yukarıda belirtilmiştir: İstanbul Boğazı’nın Rus donanmasına kapatılması tehdidi ve Ukrayna ile ilişkilerin ısınmasıyla birlikte düşünüldüğünde Rusya için önemli bir tehdit haline gelen, ABD savaş gemilerinin önerilen yeni kanalı kullanmasına izin verilmesi ihtimali. Suriye'de Rusya, Suriye'nin kuzeybatısındaki Rus destekli Suriye güçlerine karşı mücadelelerinde Türk destekli milisleri vurdu: Ekim 2020'de bir askeri eğitim kampın Rus güçleri tarafından vurulmasıyla düzinelerce milis öldürüldü ve çok sayıda kişi yaralandı. Daha yakın bir zamanda, aynı bölgedeki Türk destekli kuvvetler, bildirilene göre Karadeniz'de bir Rus savaş gemisi tarafından fırlatılan parça tesirli bombalarla dolu bir füze yağmuruna tutuldu. Yıkım geniş çapta oldu ve sivil halkın süregelen kederine bir diğerini daha ekledi.

“Kürt Sorunu”

Orta Doğu'nun tamamı içinden çıkılmaz bir problem ve bunun içerisinde içinden çıkılmaz başka bir zorlu problem daha var: Kürt sorunu. Türkiye'nin son on yılda Kürtlere yönelik gönülsüz uzlaşmacı hareketlerini bir kenara bırakırsak, Türkiye'nin asıl korkusu Suriye ve Irak'ta faaliyet gösteren özerk Kürt bölgelerine odaklanıyor. Kürdistan İşçi Partisi (PKK - ABD tarafından "terör örgütü" olarak tanınmaktadır) ve onun Suriye kolu olan Demokratik Birlik Partisi ve YPG Halk Koruma Birlikleri Suriye bölgesinde kısmen güçlenmektedir. Bu, onları geri püskürtmek için 2019’da Türk askeri operasyonu "Barış Pınarı" ile Türkiye’nin müttefik Suriyeli gruplarla birlikte Suriye'ye girmesine neden oldu. ABD'nin Kürtleri IŞİD'le savaşması için gelişmiş ve hassas silahlarla[15] silahlandırmasıyla, Kürtler hem İranlılar hem de Amerikalılar tarafından IŞİD’e karşı kullanılan “yem” olmaktan öteye geçti. Kürt YPG komando birimleri(Yekineyen), ABD Özel Kuvvetleri tarafından kullanılan aynı yüksek teknolojili teçhizatla donatıldı (Pentagon'un bu teçhizatı başka kuvvetlere nakletmesine izin verilmez, bunu ancak CIA yapabilir ve yaptı).

Ekim 2019'un ortalarında Trump, ABD birliklerinin kenara çekilmesi emrini vererek, Türk kuvvetlerinin Kuzeydoğu Suriye'ye girmesine ve bir gün içerisinde değerli ve donatılmış ABD müttefiklerinden avlanan “teröristlere” dönüşen Kürt güçleri ile kapışmasına bilfiil izin verdi. Bu, Batı’nın Kürtlere “ihanetine” bir örnek daha. Kürtlerin ABD tarafından silahlandırılmasında önemli olan şey, her şeyden önce, Sam Amca'nın zayıflığını ve çaresizliğini açığa çıkarmasıdır. Bu, ABD liderliğinin çürümenin etkisiyle uzun süredir zayıflamasının bir parçasıdır. Kürtlerin silahlandırılması, Türkleri çileden çıkardı ve onları ABD’nin bu zayıflığından yararlanmaya zorladı, bu da bölgedeki genel kaos, istikrarsızlık ve savaş eğilimlerini artırdı. Aynı zamanda, Kürt güçlerinin parçalanması ve yeniden konumlandırılması, bazı YPG birimlerinin ve Yekineyen savaşçılarının muhtemelen "hassas" teçhizatlarıyla birlikte cani Esad'a daha güncel araçlar sunar bir halde Suriye ordusuna katılmasına yol açtı.

Türkiye'nin Irak Kürdistan’ında PKK'ye karşı savaşı, Türk insansız hava araçlarının ve savaş uçaklarının amansız saldırılarla daha fazla yıkıma neden olduğu Zagros sıradağları ve çevresinde şiddetlendi. Kürt milliyetçiliği her zaman emperyalizmin bir parçası olmuştur[16] ve onlarca yıldır hem küresel hem de bölgesel güçler tarafından yem olarak kullanıldıktan ve sürekli "ihanete uğradıktan" sonra, Kürtler "tek dostumuz dağlardır" sözünü geliştirdi. Ancak buradaki tabyalarında dağlar, sivil nüfusla birlikte onların hapishanelerine ve mezarlarına dönüştü. Kötüleşen durumun yol açtığı genel istikrarsızlık, Kuzey Irak'ta Kürtler arası çatışmalara da yol açtı.

Liderler barıştan bahsettiklerinde...

Yılın başından bu yana önem verilen şeyin değişmesiyle, Türkiye rakiplerine yönelik adımlar attı. Erdoğan kendisine ve Cumhurbaşkanı Macron'a "barışı sağlayanlar" diye hitap etti (bunca savaşın ortasında "barıştan" hiç bu kadar çok bahsedilmemiştir), Mısır ile diplomatik görüşmeler başlatıldı, BAE'ye sıcak sözler sarf edildi ve Suudi Arabistan ile ortak askeri anlaşmalar başlatıldı. Havacılık motorları ve füze teknolojisi dahil geniş bir operasyon yelpazesini kapsayan "Black Sea Shield" programıyla Ukrayna ile mevcut askeri anlaşmalar güçlendirildi[17]. 9 Nisan'da Türk Savunma Bakanlığı NATO'nun 72. kuruluş yıl dönümünü kutlayarak "birlikte daha güçlüyüz" dedi. Erdoğan Ocak ayında AB büyükelçilerine hitaben "ilişkileri yeniden rayına oturtmak için hazırız" dedi; Şubat ayında Erdoğan, doğrudan ABD'ye yönelik "ortak çıkarlarımız" vurgusunu yaptı. 24 Mart'ta AKP kongresinde, gerçeğe daha yakın bir şekilde, "her ülke ile ilişkilerimizi şekillendirmeye devam edeceğiz" dedi. Bunun gelecek için ne anlama geldiği öngörülemez, ancak Türkiye'nin, artan emperyalist gerilim ve istikrarsızlık durumunda (ki bu durumu Türkiye’nin eylemleri daha da ağırlaştıracaktır) birçok cepheden çok tehlikeli bölgelere doğru ilerliyor olduğu açıktır. "... Ankara'nın politikasının, militarizmin ve kaosun yayılmasına büyük katkı sağladığı ve istikrarsızlığın ve çatışmanın Sahel'den Afganistan'a kadar uzanan bir bölgeye yayılmasında önemli bir faktör olduğu açıktır. Kısacası, bölgeyi istikrara kavuşturma, emperyalist hırsları frenleme fikri saf bir hayal ürünüdür ve bölgeyi sert bir şekilde vuran Covid-19 pandemisinin etkisi, savaşı, barbarlığı ve kaosu yalnızca körükleyecektir"[18].

Ekonomik kriz, militarizm ve savaş çürüyen kapitalizmin tek perspektifidir

Ekonomi konusunda, ana küresel finans organları, Türkiye ekonomisinin umutsuzluğunda ve Erdoğan'ın bu durumu "alışılmışın dışında" bir şekilde ele aldığında hemfikirler[19]. Dolar/lira ilişkisini bir çeşit hileyle manipüle etmeye çalışırken, 2 yıl içinde üçüncü Merkez Bankası başkanını görevden aldı. Şu anda Türkiye Merkez Bankası, Türkiye'nin bankalarına on milyarlarca dolar borçludur ve bu bankanın bilançosunda büyük bir boşluk bırakmıştır (yakın geçmişte Türk bankaları, özellikle Halkbank, yaptırım bozma işine yoğun bir şekilde karışmıştır). Üçüncü Merkez Bankası başkanının görevden alınmasının ve yerine AKP'nin atadığı bir kişinin getirilmesinin ardından lira %15 düştü ve dolar borçları olan Türk şirketlerini çırpındırdı. Ortodoks ekonomi, enflasyonla mücadele için daha yüksek faiz oranlarına ihtiyaç olduğunu söylüyor, ancak Erdoğan buna karşı koyuyor, bunun sebebi kısmen "... (Erdoğan'ın) siyasi tabanının giderek daha önemli bir parçası olan Anadolu'daki ihracat odaklı üreticilerin" (Borzou Daragahi, Independent, 24 Mart 1921) olumsuz etkileniyor olması; yani Erdoğan'ın kısa vadeli mantıksızlığı Türkiye ekonomisinin genel sağlığına üstün geliyor. “Tehlikeyi göze alan" Erdoğan'ın son "çılgın" planı bir kez daha elinde patladı ve ülke ekonomisinin başını belaya soktu. Art arda altı aydır yükselen ve şu anda resmi olarak %16'nın biraz altında duran enflasyon, işçilerin ve yoksulların günlük temel kalemler için daha fazla ödeme yapacağı anlamına gelirken, resmi işsizlik Ocak ayında %13,4'e ve genç işsizliği (15-24) yaklaşık %27'ye kadar çıktı, ki her iki rakam da muhtemelen eksiktir. Türkiye'nin döviz rezervleri düşük ve azalmaya devam ediyor. 2008 ekonomik krizinin bıraktığı sefaletin ardından ve salgının neden olduğu yeni ekonomik sefaletle, özellikle de devletin kasasını boşaltan savaş ekonomisi yoğunlaştıkça, işçi sınıfını ileride daha fazla eziyet bekliyor.

Çaresiz siyasi manevralar, işçi sınıfına yönelik saldırılar yoğunlaşırken yönetici kliğin zayıflığını gösteriyor

Güçlü bir devlet görünümüne ve işaretlerine rağmen iktidardaki AKP baskılar altında zayıflıyor. 2019'un sonlarında ekonomik mucize sönümlenirken ve partinin destekçileri arasında bile memnuniyetsizlikler oluşurken partide bölünmeler yaşandı. Eski Başbakan ve AKP genel başkanı Ahmet Davutoğlu’nunki büyük bir istifaydı; eski ekonomi bakanı ve Türkiye'nin eşi benzeri olmayan büyümesine başkanlık etmesine itibar edilen Ali Babacan da yönetimden ayrıldı. Bunlar küçük rakamlar ancak AKP'nin (AKP'yi güçlendirmek için tasarlanmış) yeni sisteminde her oy çok önemli. Erdoğan'ın siyasi manevra marjı böylece daha sınırlı hale geliyor. Seçimleri kazanmak ve iktidarda kalmak için "cumhur ittifakında" Milliyetçi Hareket Partisine (MHP) güvenmek zorunda olması egemen sınıfın bir zayıflığı. AKP ile ilgili hoşnutsuzluk genel olarak artıyor, özellikle de anketlerde ve seçmenleri arasında Erdoğan'a verilen destek düşüyor. Ülkenin en büyük ikinci partisi olan ve 2002'den beri ana muhalefet olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) de destek kaybediyor, bunda AKP'nin manevralarına ve baskısına suç ortaklığı etmesinin payı da var.

AKP'nin son Merkez Bankası başkanını görevden aldığı Mart ayında, Türk yetkililer, Kürt liderliğindeki solcu Halkın Demokratik Partisini (HDP - üçüncü büyük parti) yasa dışı Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile ilişkili olmakla suçlayarak partinin kapatılması için dava açtı. Sadece birkaç gün sonra Ankara’nın, sözleşmenin "eş cinselliği normalleştirmeye" çabalayan bir entrika olduğunu ve bunun Türkiye'nin "toplumsal ve ailevi değerleri" ile bağdaşmadığını söyleyerek kadına yönelik şiddete karşı 2011 İstanbul Sözleşmesi'nden çekileceğini açıklaması devam eden kampanyanın çılgın ve çaresiz doğasını gösteriyor. Bu, boş bir bildiriye karşı çevrilen bir numara, AKP'nin sert çekirdeğini desteklemek için yapılan bir saptırmaydı, ancak bazı Doğu Avrupa ülkeleri ve birçok Afrika ülkesinde olduğu gibi, aynı zamanda şiddete kışkırtmayı ve burjuva düşüncesinin ne kadar aşağılık ve acımasız olduğunu da gösteriyor. Geri çekilme, kaçınılmaz olarak, dindarların AKP'ye desteğini güçlendirme etkisine sahip ve aynı zamanda proleter perspektif içermeyen, bize sınıfın bölünmesi konusunda bir ders olan bir dizi eyleme yol açtı.

Yaşam koşullarının kötüleşmesi ve işçi sınıfının yanıtının gerekliliği

Savaş ekonomisinden muzdarip olan proletarya her taraftan darbe yiyor. Devlet propagandası ile salgın ortaya çıkmadan önce de kötüleşmekte olan sağlık hizmetinin gerçekliği arasındaki uçurumu gördük. Diğer birçok ülke gibi, Türkiye'de de sağlık turizmi yükselişte ancak diğer birçok ülke gibi bu sağlık sisteminin ulaşılabilirliğinin ve sağlamlığının bir göstergesi değil; tam tersine, kısıtlamaların, özelleştirmelerin ve peşin ödemelerin artmasının bir işaretidir, bu da onu işçi sınıfı ve hizmete erişimi reddedilen ve sürekli uzayan bir sıranın arkasına gönderilen büyük çoğunluk için daha büyük bir endişe haline getirir. Uygun şartlara sahip olanlar için bile durum böyleyken, buna sahip olmayan birçok kişi de var; örneğin mezun olan öğrencilerin sağlık sigortası yok.

İşçilere yönelik bir diğer acımasız, cepheden saldırı ise şeytani Kod-29 ile geliyor. Kod-29, pandemi sırasında işten çıkarma yasağından yasal bir çıkış olarak kullanıldı. Ama yine belirtmeliyiz ki, işçi sınıfına yönelik bu saldırılar, salgından önce başladı ve salgın daha fazla saldırı için bir bahane olacak. Kod-29, 2018'den beri var ve bir işçinin "ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranış" gösterdiği için işten çıkarılabileceğini söylüyor. Kod, patronlar tarafından yaygın olarak kullanılmaktadır ve buna kurban giden işçilerin kıdem ve ihbar tazminatı ve işsizlik ödeneği alma hakları yoktur; sağlık hizmetlerine erişimleri de sorunlu olabilir. Kadın işçiler, Kod-29'dan kaynaklanan ek sorunlarla karşı karşıya. Kod yüzsüzce "ahlaksız davranıştan" bahsederken kadınlar “iş yerinde ne haltlar karıştırdıklarına" dair sorgulamalara maruz kalıyorlar; bu ağır ve aşağılayıcı bir baskı biçimidir. Kadın işçilere yönelik bu özel saldırı, yine AKP'nin muhafazakar tabanına istediğini veriyor; kadına yönelik şiddete karşı olan İstanbul Sözleşmesi'nin reddinde olduğu gibi, onları hoşnut edecek bir şey bu. Ancak son üç yılda yaklaşık yarım milyon işçi Kod-29[20] kapsamında işten çıkarıldı ve devletin de bildiği gibi sayılardan daha önemli olan bunun yaydığı korku faktörüdür. Vardiyalar 8 saatten 12 saate çıkarıldı, fazla mesai zorunlu hale getirildi (karşılığının ödenip ödenmediği belli değil), patronlar işçileri taşıyan otobüsleri iptal ederek onları fabrikalarda fiili mahkum haline getirdi. Ancak Kod-29 ile tek başına savaşmak veya onu daha makul hale getirmeye çalışmak sendikaların kampanyalarını belirli konulara odaklayarak oynadığı bir oyundur.

Her şeyden çok propaganda amacıyla uygulanan, hedeflenmiş bazı refah "reformlarına" rağmen, işçi sınıfı her taraftan saldırıya uğruyor. Enflasyon ve işsizlik kol geziyor ve devletin proletaryaya aldatıcı bir milliyetçilik ve acımasız baskıdan başka sunacak hiçbir şeyi yok. Resmi sendikaların iktidar partisine yakınlığı göz önüne alındığında, işçilerin kendilerini korumak için bağımsız sendikalara yönelmeleri şaşırtıcı değil, ancak mücadelelerinin ihtiyaçları söz konusu olduğunda bu bir hatadır. Resmi sendikalar itibarını yitirdiğinde, bağımsız sendikaların işlevi, mücadeleyi sendika çerçevesi içinde sınırlamak ve ardından zayıflatmaktır. Bu sendikalar devlet tarafından yasa dışı ilan edilse ve devletin unsurları onlara saldırıyor olsa bile, bu sendika yapılarının işlevi kesinlikle aynı kalır: sendika çerçevesini canlı tutmak ve sınıf mücadelesini devletin ve aldatıcı reform sınırları içinde tutmak[21]. Son yıllarda Çin, Vietnam, Güney Afrika, Mısır ve İran'da bağımsız sendikaların ortaya çıktığını görüyoruz. 1981'de işçi sınıfının önemli bir mücadelesini, Polonya sermayesini yeniden yapılandırma hareketine dönüştüren Polonya’nın bağımsız sendikası Solidarnosc’un ta kendisiydi.

Pandemiden önce işçi sınıfı için koşullar zordu, şimdi daha da zor. Covid-19'dan önce işçi sınıfı, kapitalizmin kendi yaşam koşullarına yönelik toplu saldırılarına geçici olarak yanıt vermeye başlıyordu, ancak bu, işçi sınıfının sağlığına ve yaşamına doğrudan meydan okuyan pandemi tarafından durdurulmuştu. Bununla birlikte, bu koşullarda bile, dünya çapında proletaryanın koşullarının savunulması için mücadeleler açığa çıkmıştır. Ancak, işçilerin bir araya gelip örgütlenme ihtiyaçları göz önüne alındığında, virüsün koşulları mücadeleye uygun değil. Bunun yeniden vurguladığı şey, Türk, Kürt ve Suriyeli işçiler arasında yapılanlar gibi, devletin kışkırttığı bölünmelerin üstesinden gelinmesi, "bağımsız" olsun ya da olmasın, sendika kontrolünün yerini öz-örgütlenmenin alması ve işçi meclislerinin kendi mücadelelerinin kontrolünü ele geçirmesi gerektiğidir. Şu an her yerde olan kapanmalar, sürekli saldırıların kısıtlayıcı etkisinin yanına, sadece sınıf mücadelesinin zorluklarına bir yenisini ekliyor, Türkiye’de de durum diğer yerlerden farklı değil. Ama "... işçi sınıfının sistemin krizine yanıt verme kapasitesi hiçbir şekilde kaybolmadı ve bu er ya da geç sermayenin şiddetli saldırısına kayda değer tepkiler göreceğimiz anlamına geliyor. Bu esnada, mevcut üretim sisteminin derinden ve geri döndürülemez biçimde iflas ettiğine dair daha derin bir farkındalığın ürünleri olan, dünya çapındaki küçük azınlıklarda şimdiden görülen bilincin, kırılgan ve yeşil filizlerini gübrelemek için devrimcilerin yapması gereken çok iş var"[22].

Baboon, 18.4.21

 

[1] Bloomberg, 10.12.2019. Çevre sorunları devletle çatışmalara neden oldu ve 2013 Gezi Parkı eylemlerinde büyük rol oynadı. Artık Türkiye'de amacı "vergi mükelleflerini korumak" olan sol görüşlü Halkların Demokratik Kongresi bileşeni olan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi var. Yeşil hareket, kapitalist devlet için kullanışlı bir yardımcıdır ve Almanya'da, hareketin Alman emperyalizminin çıkarlarını sonuna kadar desteklediğini görüyoruz. Türkiye, G20'den Paris İklim Anlaşması’nı onaylamayan tek ülke. 1936 Montrö Sözleşmesi'ni (MCRRS) yürürlükten kaldırarak, deniz hareketlerini kısıtlayan kanal projesini eleştiren on emekli Türk amirali, devlet tarafından tutuklandı. Bu tepki, antlaşmaları bozmaya artan genel eğiliminin içinde devletin paranoyasını  gösterdiği gibi, İstanbul Boğazı’nın Türkiye için önemine de işaret ediyor. Ancak bu yeni kanal, Karadeniz etrafındaki gerilimi artırabilir. Rusya'nın hakim olduğu suları militarize edip Türkiye'ye oynaması için önemli bir koz verirken Rusya ile çatışma riskini artırabilir.

[2] İngiliz Hazinesi, pandeminin maliyetinin bir bilançosunu hazırlarken, emekli aylığından ve hastalık tarafından "ayıklanan" yaşlılara yapılan diğer ödemelerden devletin tasarruf ettiklerini de dahil etti.

[4] Deutsche Welle, 15.12.20

[5] British Medical Journal (BMJ), 29.9.20. Boş bir tehdit değil. Merkez Komitesi'nin tamamı, 2018'de, Türkiye'nin Suriye'ye askeri müdahalesini eleştirdiği sırada tutuklandı. Ve 2016'daki başarısız darbenin ardından 3000'den fazla doktor, bir kararname ile işinden çıkarıldı.

[6] "Why Erdogan has abandoned the Uighurs", Foreign Policy, 3.2.21

[8] Bu dini unvanlar gericidir; faşist benzeri paramiliter grup Bozkurtlar, yer yer kendisini "Müslüman" olarak adlandırıyor.

[10] Erdoğan'ın sözcüsü İbrahim Kalın geçtiğimiz günlerde Arab News'e (16.3.21) Mısır'ın "Arap dünyasının beyni ve kalbi" olduğunu söyledi. Ayrıca bkz. https://carnegieendowment.org/2021/03/19/will-page-turn-on-turkish-egyptian-relations-pub-84124

[11] Deutsche Welle, 4.2.21

[12] Ahmed Helal, Atlantic Council, 28 Ekim 2020

[15] "Suriyeli Kürtler artık hassas ABD silahlarına sahip ve Pentagon bunu tedarik ettiğini reddediyor" (Military Times, 7.5.17)