EKAonline - 2020s

EKAonline - 2020

Rubric: 

Kovid-19 pandemisi: Ya Proleter Dünya Devrimi ya da Kapitalist Barbarlık

ICC'nin Kovid-19 kriziyle ilgili bu uluslararası açıklamasını bir "dijital broşür" biçiminde yayınlıyoruz, çünkü karantina koşulları altında basılı bir versiyonun çok sayıda dağıtılması mümkün olmayacaktır. Tüm okuyucularımızdan bu metni yaymak için ellerindeki tüm araçları (sosyal medya, internet forumları vb.) kullanmalarını ve kendi görüşleriyle birlikte, bu metnin yaratmış olduğu tepki ve tartışmaları bize yazmalarını istiyoruz. Proleter devrim için savaşan herkesin birbirleriyle dayanışma göstermesi ve iletişim sürdürmesi her zamankinden daha fazla gereklidir. Şimdilik kendimizi fiziksel olarak izole etmek zorunda kalsak ta, yine de politik olarak bir araya gelebiliriz!

Her gün binlerce insan ölüyor, hastaneler çökmüş durumda, korkunç bir şekilde daha genç ve yaşlı hastalar arasında seçim yapılıyor, sağlık emekçileri tükenmiş, virüs kapmaktalar ve hayatlarını kaybediyorlar. Her yerde tıbbi ekipman eksikliği var. Hükümetler “virüse karşı savaş” ve “ulusal ekonomik çıkar” adına korkunç bir rekabete kalkıştılar. Serbest piyasalar çakılmış durumda, devletler akıldışı biçimde birbirlerinin tıbbi maske teslimatlarını çalıyorlar. On milyonlarca işçi işsizliğin cehennemine atıldı, devletten ve medyadan yalan seli devam ediyor. Bunlar bugünün dünyası tarafından sunulan korkunç bir gösteri. Bu salgın, 1918-19 İspanyol gribinden bu yana en ciddi sağlık felaketlerinden birini temsil ediyor olsa da, o zamandan beri bilim ileriye doğru olağanüstü adımlar attı. Peki, neden böyle bir felaket yaşanıyor? Böylesi bir duruma nasıl gelebildik?

Bu virüsün farklı olduğu, diğerlerinden çok daha bulaşıcı olduğu, etkilerinin çok daha zararlı ve ölümcül olduğu söyleniyor. Bütün bunlar muhtemelen doğru ama felaketin boyutlarını tam olarak açıklamıyor. Bu gezegendeki kaosun, yüz binlerce ölümün altında yatan sorumluluk, kapitalizmin kendisinde yatıyor. İnsan ihtiyacı için değil, kâr için üretim, işçi sınıfının vahşi sömürüsü pahasına sürekli devam ediyor. Bu saydıklarımız mevcut felaketi yaratan kapitalist sistemin temel özellikleridir.

Kapitalizmin kriminelce ihmali

Bu toplumu yönetenler, devletleri ve medyasıyla birlikte burjuva sınıfı, bize bu salgının tahmin edilemeyeceğini söylüyor. Bu, iklim değişikliği inkârcılarının öne sürdüğü ile aynı düzeyde bir yalan. Bilim adamları uzun zamandır Kovid-19 gibi bir pandemi tehdidi hakkında uyarılarda bulunuyordu. Ancak hükümetler onları dinlemeyi reddetti. Hatta 2009 yılında CIA tarafından mevcut pandeminin özelliklerini şaşırtıcı bir şekilde tanımlayan bir rapor (“yarının dünyası nasıl olacak?”) yayımlandı.

Peki, devletlerin ve hizmet ettikleri burjuva sınıfın körlüğünün nedeni neydi? Çok basit bir nedenden dolayı: yatırımlar mümkün olduğunca çabuk olmalı ve kâr üretmelidir. İnsanlığın geleceğine yatırım yapmak kâr üretmez ve sadece hisse fiyatlarını düşürür. Yatırımcılar ayrıca Emperyalist arenadaki diğer Ulusal burjuvalara karşı konumlarını güçlendirmek zorundadırlar. Askeri araştırmalara ve harcamalara yatırılan çılgın meblağlar, halkların sağlığı ve refahına adanmış olsaydı, böyle bir salgın asla gelişemezdi. Ancak, bu öngörülebilir sağlık felaketine karşı önlemler almak yerine, hükümetler hem araştırma hem de teknik ve insan kaynakları düzeyinde sağlık sistemlerine saldırmayı bırakmadı.

İnsanlar bugün, en gelişmiş ülkelerin tam kalbinde, sinekler gibi ölüyorlarsa, bunun sorumlusu her yerde yeni hastalıkların araştırılması için bütçeleri kesen hükümetlerdir. Mayıs 2018'de Donald Trump, Ulusal Güvenlik Konseyi'nin seçkin uzmanlardan oluşan ve pandemilere karşı savaşmak için oluşturduğu özel bir birimi kapattı. Ancak Trump’ın tutumu tüm liderlerin yaptıklarının bir karikatürüdür. Böylece, aşının geliştirilmesinin “kârlı” olmadığına karar verildiğinden, koronavirüs ile ilgili bilimsel araştırmalar 15 yıl önce her yerde terk edilmiştir!

Burjuva liderleri ve politikacıları, sağda solda, hastanelerin dolup taşması ve sağlık çalışanlarının çalışmaya zorlandığı felaket koşullarına karşı ağladıklarını görmek çok iğrenç. Burjuva devletleri son 50 yılda ve özellikle 2008'deki büyük krizden bu yana sistematik olarak kâr politikalarını uyguladılar. Her yerde halkın sağlık hizmetlerine ulaşması kısıtlandı, hastane yataklarının sayısı azaltıldı ve sağlık çalışanlarının iş yükü yoğunlaştı. Ve bizler maske, diğer koruyucu giysiler, dezenfektan jeli, test ekipmanları gibi maddelerin genel kıtlığında ne yapacağız? Son birkaç yılda, çoğu devlet paradan tasarruf etmek için bu hayati maddeleri stoklamayı bıraktılar. Birkaç aya kadar Kovid-19'un bu şekilde hızlı yayılmasını beklemiyorlardı. Sorumluluklarını gizlemek için bazıları maskelerin hasta ve sağlık çalışanları dışında bir işe yaramadığını iddia ettiler.

Peki ya, Afrika kıtası ya da Latin Amerika gibi dünyadaki yoksul bölgeler? Kinşasa, Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde, 10 milyon kişiye 50 ventilatör düşüyor. Orta Afrika'da, insanların içmek için yeterli suyu bulamadığı yerde ellerin nasıl yıkanması gerektiği konusunda tavsiyeler veren broşürler verildi! Her yerde aynı acı çığlık: “Bu salgın karşısında her şeyden yoksunuz!”

Kapitalizm, herkesin herkese karşı savaşıdır

Dünya arenasında her devlet arasındaki şiddetli rekabet, virüsü yok etmek için minimum işbirliğini engelliyor. Salgın ilk başladığında Çin Burjuvazisi ekonomisi ve itibarını korumak için durumun vahamiyetini gizleme adına elinden geleni yaptı. Devlet, uyarılar yapmaya çalışan doktora zulmetmekte tereddüt etmedi ve onu ölüme terketti. Burjuvazinin ekipman eksikliğiyle başa çıkmak için kurduğu uluslararası organizasyon çöktü: Dünya Sağlık Örgütü direktiflerini empoze edememişken, Avrupa Birliği uyumlu önlemler almaktan aciz kaldı. Bu bölünme, kargaşayı ve pandeminin evrimi üzerindeki kontrol kaybını oldukça ağırlaştırdı. “Herkes kendinden sorumludur” söylemi ve rekabetin alevlenmesi, egemen sınıfın tepkilerinin baskın özelliği haline geldi.

Medyada yer aldığı gibi “maskeler savaşı” bunun en iyi örneğidir. Devletler spekülasyon, yüksek fiyat verme ve hatta tamamen hırsızlık yoluyla malzemeleri kapmaya çalışıyor. ABD, Fransa'ya söz verilen Çin maskelerini gasp etti. Fransa, İsveç'e hava yoluyla giden maskelere el koydu. Çek Cumhuriyeti gümrüklerinde İtalya'ya giden ventilatörleri ve maskeleri ele geçirdi. Almanya Kanada'ya giden maskeleri ortadan kaldırdı. “Büyük demokrasilerin” gerçek yüzü budur: en kötüsünden hırsızlar ve çeteler!

Sömürülenlere karşı eşi görülmemiş saldırılar

İtalya'da otomobil işçileri Burjuvazi için “kârları hayatımızdan daha değerli” diye bağırıyorlar. Tüm ülkelerde, ulusal üretimi her ne pahasına olursa olsun korumak için karantina önlemleri alınması mümkün olduğunca gecikti.  Sonunda karantinaya yol açan keskin bir şekilde yükselen ölümün tehdidi değildi. Yüzyıldan fazla süredir devam eden ve ulusal çıkar adına yapılan birçok emperyalist katliam, yönetici sınıfın sömürülenlere uyguladığı aşağılamayı kesin olarak kanıtladı. Hayır, yöneticilerimiz hayatlarımızı önemsemiyorlar! Özellikle virüs, burjuvaziye, “verimsiz” olarak gördükleri hasta ve yaşlıları biçme konusunda “avantaj” verir. Virüsün “doğal” yayılmasını “sürü bağışıklığı” adına izin vermek aslında Boris Johnson ve diğer liderlerin ilk tercihi idi. Her ülkede, karantina uygulanmaya başlanmasının nedeni, ekonominin düzenlenememesi korkusu, bazı ülkelerde sosyal patlama tehdidi ve yaşanacak kitlesel ölümlere karşı oluşacak öfke idi. Dahası, insanlığın yarısını dahil etseler bile, sosyal izolasyon önlemleri çoğu durumda tam bir saçmalıktır. Milyonlarca insan her gün trenlerde, metrolarda ve otobüslerde, fabrikalarda ve süpermarketlerde olmak zorundadır. Ve zaten burjuvazi, pandeminin en çok vurduğu zamanda, işçileri sektöre, firmalara göre çalışmaya göndererek en az hoşnutsuzluğu yaratmanın yollarını bulmaya çalıştı ve hâlâ karantinayı mümkün olduğunca çabuk bitirmek istiyor.

Burjuvazi, acımasız sömürü koşullarını sürdürüyor ve hatta daha acımasız yeni saldırılar planlıyor. Salgın şimdiden milyonlarca işçiyi işsizliğe itti. ABD'de üç haftada on milyon kişi işsiz kaldı. Düzensiz, güvencesiz veya geçici işleri olanlar herhangi bir gelirden mahrum edilecektir. Yaşamak için yetersiz sosyal yardım alanlar, artık kira ödeyememe ve tıbbi bakım masraflarıyla karşı karşıyadır. Ekonomik yıkımlar, halihazırda belirmekte olan dünya resesyonunu hızlandırmaya başladı. Gıda fiyatlarında patlama, yüksek sayıda işten çıkarmalar, ücret kesintileri, artan iş güvensizliği, vs. Tüm devletler, “virüse karşı savaşta ulusal birlik” adına, fedakârlık çağrısı yaparak “esneklik” önlemlerini benimsiyor.

Burjuvazinin bugün söylediği ulusal çıkar bizim çıkarımız değildir. Bu, ulusal ekonominin savunulması geçmişte sömürülenlerin yaşam koşullarına karşı bütçe kesintileri ve saldırılar düzenlemesine yol açanlar ile aynıdır. Yarın, salgının neden olduğu ekonomik yıkımın ardından sömürülenleri kemerlerini daha fazla sıkmaya, daha fazla yoksulluğu ve sömürüyü kabul etmeye çağırdığında aynı yalanlara hizmet edecektir. Bu salgın, kapitalist üretim tarzının çökmekte olan karakterinin, günümüz toplumunun çürümesinin birçok ifadesinin yanı sıra çevre, kirlilik ve iklim değişikliği, emperyalist savaşların ve katliamların çoğalmasının, insanlığın büyüyen bir kısmının yoksulluğuna, göçmen ya da mülteci olmak zorunda olan insan sayısına, popülist ideolojinin ve dini fanatizmin yükselişine vs. gibi durumların açıkça göstergesidir. (internet sitemizdeki “Kapitalizmin çürümesi üzerine tezler” metnimize bakınız: https://en.internationalism.org/ir/107_decomposition) Bu kapitalist sistemin bir çıkmaza girdiğini ve kaos, sefalet, barbarlık, yıkım ve ölümden başka bir şey getirmediğini gösterir.

Dünyayı sadece işçiler değiştirebilir

Bazı hükümetler ve medya, dünyanın bu salgından sonra önceki haliyle asla aynı olmayacağını, bu felaketten ders alınacağını, daha insancıl ve daha iyi yönetilen bir kapitalizm biçimine doğru ilerleyeceğini iddia ediyor. 2008'de yaşanan durgunluktan sonra da aynı nakaratı duyduk. Elleri kalplerinin üzerinde, dünya devletleri ve liderleri “haydut piyasaya” savaş ilan ettiler ve krizden çıkmayı öneren programların ödüllendirileceğini vaat ettiler. Kapitalizmi “reform etme” vaatlerinin sadece yaşam koşullarımızda yeni bir bozulmayı yutturmak için söylenen bir yalan olduğunu kabul etmek için artan eşitsizliğe bakmanız yeterli olacaktır.

Sömürücü sınıf dünyayı değiştiremez, insan yaşamını ve sosyal ihtiyaçları ekonomisinin acımasız yasalarının üstüne koyamaz. Kapitalizm, iktidardaki bir azınlığın kârlarını ve ayrıcalıklarını, çoğunluğun emeğinden elde ettiği bir sömürü sistemidir. Geleceğin anahtarı, sömürü ve ulusal devletler olmadan, gerçek bir insan dünyası olan başka bir dünyanın vaadi, yalnızca mücadeledeki işçilerin uluslararası birliği ve dayanışmasında yatar!

Sağlık çalışanlarına uygulanan tahammül edilemez duruma tepki olarak sınıfımızdaki kendiliğinden dayanışma dalgası, tüm dünya hükümetleri ve siyasetçilerini kapılarına ve balkonlara alkış kampanyası için raydan çıkarmaktadır. Elbette bu alkış, cesaret ve özveriyle, dramatik çalışma koşullarında, hastalara ve hayat kurtaranlara bakan çalışanların kalplerini ısıtacaktır. Ancak sınıfımızın, sömürülenlerin dayanışması, beş dakikalık bir alkış turuna indirgenemez. İlk etapta, siyasi renklerine bakılmaksızın tüm ülkelerin hükümetlerini kınamak anlamına gelir. Maskeler ve gerekli tüm koruyucu ekipman anlamına gelir. Bu, mümkün olduğunda greve gitmek ve sağlık çalışanlarının ihtiyaç duydukları malzemeye sahip olmadıkları sürece, açıkta kalan yüzleri ile ölüme fırlatılmış oldukları sürece, sömürülenler hastanelerde çalışmayacaklardır.

Bugün, karantinadan dolayı, bu katil sisteme karşı büyük mücadeleler veremiyoruz. Büyük mücadeleler, grevler ve gösteriler yoluyla öfkemizi ve dayanışmamızı ifade etmek için bir araya gelemiyoruz. Evet karantina yüzünden, ama sadece bu değil. Sınıfımızın gerçek güç kaynağını geri kazanması gerektiğinden, unutulmasına rağmen, tarih birçok kez gösterdiği gibi, yönetici sınıfa ve onun korkunç sistemine karşı devasa hareketler geliştirmek için, mücadelede birleşme potansiyeli vardır ve olacaktır.

İtalya'daki otomobil sektöründe veya Fransa'daki süpermarketlerde çıkan grevler, New York hastanelerinin veya Fransa'nın kuzeyindeki hastanelerin önünde, "virüs yemleri" olarak hizmet etmeyi reddeden işçilerin muazzam öfkesi, maskeler, eldivenler veya sabun olmadan mücadele etmeleri, işçilerin, bir tür zorunluluk gibi, bizi sömürenlerin cezai sorumsuzluğunu kabul etmeye hazır olmadıklarını gösteriyorlar.

Hazırlanmak zorunda olduğumuz bu sınıf savaşları perspektifidir. Çünkü Kovid-19'dan sonra dünyada ekonomik kriz, kitlesel işsizlikler, yeni fedakârlıklardan başka bir şey olmayan yeni reformlar olacak. Şimdi, gelecekteki mücadelelerimizi hazırlamalıyız. Nasıl? Forumlarda, telefonda, farklı internet kanallarında mümkün olduğunca tartışarak, deneyim ve fikir alışverişinde bulunarak. En büyük belanın Kovid-19 değil, kapitalizm olduğunu anlamak, çözümün katil devletin arkasında toplanmak değil, ona karşı durmak olduğunu. Bu umut, politikacıların vaatlerinde değil, mücadele eden işçilerin dayanışmasının gelişmesinde yatmaktadır. Kapitalist barbarlığa tek alternatif dünya devrimidir!
 

GELECEK SINIF MÜCADELESİNDEDİR!

Enternasyonal Komünist Akım, 10.4.2020

www.internationalism.org

Rubric: 

Covid-19 pandemic

EKAonline - 2021

Rubric: 

Amerikan Emperyalizminin Çöküşünün Altında Yatan Sebep Dünya Kapitalizminin Çöküşü

ABD ve diğer batılı güçlerin Afganistan'dan alelacele geri çekilişi, kapitalizmin giderek artan bir barbarlık dışında hiçbir şey sunamadığının keskin bir tezahürü oldu. 2021 yazı, gezegenin halihazırda alev alev yandığını gösteren birbiriyle bağlantılı olayların ivmelenişine de tanıklık etti: ABD'nin batı kıyısından Sibirya'ya kadar sıcak hava dalgalarıyla beraber kontrol edilemeyen yangınların patlak vermesi, sel baskınları, Covid-19 pandemisinin tahribatı ve tepetaklak olmuş bir ekonomi. Bütün bunlar, son 30 yılda çürümenin geldiği düzeyin bir ifadesidir[1]. Marksistler olarak bizim rolümüz, sadece büyüyen bu kaosa dair yorum yapmak değil, onun kapitalizmin tarihsel krizinde yatan köklerini analiz etmek, işçi sınıfı ve insanlığın karşısındaki seçenekleri göstermektir.

Afganistan'daki olayların tarihsel arka planı

Taliban, insan hakları ve bilhassa kadın hakları için bir tehlike arz eden medeniyet düşmanları olarak takdim ediliyor. Acımasız oldukları, ve Orta Çağ'ın en kötü veçhelerini anımsatan bir vizyonca idare edildikleri de muhakkak. Gelgelelim, Taliban içinde yaşadığımız zamanların ender bir istisnası değil. Taliban, gerici bir toplumsal sistemin ürünü: Çökmekte olan bir kapitalizmin. Bilhassa yükselişleri, kapitalizmin çöküşünün son aşaması olan çürümenin bir tezahürüdür.

70'lerin ikinci yarısı, ABD'nin Batı Avrupa'ya güdümlü füzeler yerleştirdiği ve SSCB'yi, gücünün gittikçe daha az yeteceği bir silahlanma yarışına girmeye zorladığı, Soğuk Savaş'ın ABD ve Rus emperyalist blokları arasında kızıştığı bir dönemdi. Ancak 1979'da, Batı bloğunun Orta Doğu'daki temel dayanaklarından biri olan İran, kaosa teslim oldu. Burjuvazinin maharetli fraksiyonlarının nizam dayatma girişimlerinin tümü başarısızlıkla sonuçlandı ve ruhban sınıfının en gerici unsurları iktidara gelmek için bu kaostan istifade etti. Yeni rejim Batı bloğundan uzaklaşmanın yanında, Rus bloğuna katılmayı da reddetti. Rusya ile geniş bir sınırı olan ve bu nedenle Batı’nın SSCB'yi kuşatma stratejisinde kilit bir rol oynamış İran, artık bölgede sağı solu belli olmaz bir aktör haline gelmişti. Bu yeni karışıklığın verdiği cesaretle SSCB, 1978’de Kabil’de kurmayı başardığı Rus yanlısı rejim Batı tarafından devrilmeye çalışıldığında Afganistan’ı işgal etti. Rusya, Afganistan'ı işgal ederek daha sonraki bir aşamada Hint Okyanusu’na erişebileceğini de ummuştu.

Afganistan'da o vakit korkunç bir askeri barbarlığın patlamasına tanık olmuştuk. SSCB cephanesinin varını yoğunu Mücahitlerin (“özgürlük savaşçıları”) ve halkın üzerine yağdırdı. Öte yandan ABD bloğu, Mücahitlere ve Ruslara karşı çıkan Afgan savaş ağalarına silah ve para tedarik etti ve onları eğitti. Bunlar arasında birçok kökten dinciyle beraber, dünyanın dört bir yanından akın eden cihatçılar da vardı. Bu “özgürlük savaşçılarına” ABD ve müttefikleri tarafından terör ve savaşın tüm incelikleri öğretildi. Bu “özgürlük” savaşı 500 bin ilâ 2 milyon insanı öldürdü ve ülkeyi harap etti. Burası aynı zamanda Bin Ladin ve El Kaide'nin yükselişiyle imlenen, daha küresel bir İslami terörizm biçiminin de doğduğu yer oldu.

Aynı zamanda ABD Irak’ı, İran’a karşı yaklaşık 1,4 milyon kişinin katledileceği sekiz senelik bir savaşa itti. Rusya, 1989'da Rus bloğunun çöküşüne büyük katkı sağlayacak şekilde Afganistan’da tükenir ve İran ile Irak da savaş girdabına çekilirken, başlangıç noktası İran'ın bir haydut devlete dönüşmesi olacak biçimde bölgenin dinamikleri gösterdi ki kapitalizmin derinleşen çelişkileri, büyük güçlerin gezegenin farklı bölgelerinde kendi otoritelerini dayatma yetilerini baltalamaya başlamıştı. Bu eğilimin arkasında daha derin bir şey yatıyordu: Egemen sınıfın, sistemin krizine olan çözümünü -dünya savaşını- kapitalizm adına kendini kurban etme isteksizliğini 1968’den 80’lerin sonuna kadar bir dizi mücadeleyle gösterse de sisteme devrimci bir alternatif ortaya koyamayan bir dünya işçi sınıfına dayatamayışı. Kısacası, iki başlıca sınıf arasındaki bir açmaz, kapitalizmin son aşamasına; emperyalist düzeyde iki bloklu sistemin sona ermesi ve “her koyun kendi bacağından asılır” anlayışının ivmelenmesiyle tanımlı olan çürüme aşamasına girişini belirledi.

Emperyalist meydan kavgasının kalbinde Afganistan

1990'larda, Rusların Afganistan'dan ayrılışından sonra, muzaffer savaş ağaları yıkıntıların kontrolü için Batı tarafından kendilerine verilen silah ve savaş bilgilerinin tümünü kullanarak birbirlerine girdiler. Toplu kıyım, yıkım ve toplu tecavüz savaştan geriye kalan en ufak toplumsal birlikteliği de yok etti.

Bu savaşın toplumsal etkisi Afganistan ile sınırlı değildi. Dünyaya sefalet ve ölüm getiren eroin bağımlılığı salgınının 1980'lerden itibaren patlak vermesi savaşın doğrudan sonuçlarından biriydi. Batı, savaşı finanse etmek için Taliban karşıtlarını afyon yetiştirmeye teşvik etti.

Taliban'ın acımasız yobazlığı dolayısıyla onlarca yıllık barbarlığın bir ürünüydü. Ayrıca, yanı başlarında belli bir çeşit düzen dayatmak isteyen Pakistan tarafından da manipüle edildiler.

2001'de El Kaide ve Taliban'dan kurtulmak bahanesiyle başlatılan ABD işgali, 2003'te Irak’ın işgaliyle birlikte ABD emperyalizminin, kendi çöküşünün sonuçları karşısında otoritesini dayatma girişimleriydi. Başta Avrupalılar olmak üzere diğer güçleri, üyelerinden birine yapılan saldırıya tepki olarak harekete geçirmeye çalıştı. Birleşik Krallık dışında diğer bütün güçler ilgisizdi. Nitekim Almanya, 90'lı yılların başında tutturduğu yeni “bağımsız” hat dolayısıyla Hırvatistan’ın Yugoslavya’dan ayrılmasını desteklemiş ve bu da Balkanlar'daki korkunç katliamı kışkırtmıştı. Sonraki yirmi yıl içinde Amerika’nın rakipleri, ABD’nin Afganistan, Irak ve Suriye'de kazanılamaz savaşlara bulaşmasını izledikçe daha da cesaret buldu. ABD'nin geriye kalan tek süper güç olarak baskınlığını ilan etme girişimi, Amerika'nın emperyalist "liderliğinin" hakiki gerileyişini giderek daha fazla ortaya çıkaracaktı; ve gezegenin geri kalanına yekpare bir düzen dayatmayı becerebilmekten çok uzak olan ABD, artık kapitalist çürüme aşamasına damgasını vuran kaosun ve istikrarsızlığın ana vektörü haline gelmişti.

Biden’ın realpolitiği Trump’ınkinin devamıdır

Afganistan'dan çekilme politikası, açık bir realpolitik örneğidir. ABD, kaynaklarını Çin ve Rusya’nın altını oyma ve onları kontrol altına alabilme çabalarına yoğunlaştırmak için kendini bu maliyetli, zayıflatıcı savaşlardan kurtarmak zorundaydı. Biden yönetimi, ABD emellerinin peşinde koşarken en az Trump kadar kinik olduğunu gösterdi.

Aynı zamanda, ABD'nin çekilmesi Biden yönetiminin “Amerika Geri Döndü” şeklindeki Amerika'nın güvenilir bir müttefik olduğu mesajının ciddi bir darbe aldığı anlamına da geliyor. Uzun vadede yönetim muhtemelen, Japonya, Güney Kore ve Avustralya gibi ülkelerin Çin korkusuyla, Çin'i Güney Çin Denizi'nde ve başka yerlerde dizginlemeyi amaçlayan ABD “Doğu’ya yöneliş” stratejisiyle işbirliğine zorlanabileceğine bel bağlıyor.

Buradan ABD'nin Orta Doğu ve Orta Asya'dan çıkıp gideceği sonucunu çıkarmak yanlış olur. Biden, ABD'nin terör tehditlerine karşı "Ufuk Ötesi" (yani hava taarruzları) politikası izleyeceğini açıkça belirtti. Bu, dünyanın dört bir yanındaki askeri üslerini, donanmasını ve hava kuvvetlerini kullanarak, ABD için tehlikeli olmaları halinde bu bölgelerdeki devletlere yıkım getireceği anlamına geliyor. Bu tehdit aynı zamanda Afrika'daki, Somali gibi batık devletlere iç savaşın yıktığı Etiyopya’nın da katılabileceği ve komşuların da iki ülkeden birini destekleyeceği giderek kaotikleşen vaziyetle de ilgilidir. Nijerya, Çad ve başka yerlerdeki İslamî terör grupları, Taliban’ın zaferiyle cesaretlenip operasyonlarını hızlandırdıkça bu liste daha da uzayacak.

Afganistan'dan geri çekilmenin motivasyonu, dünya güçleri olarak Çin'in yükselişinin ve Rusya'nın dirilişinin yarattığı tehlikeye odaklanma ihtiyacıysa, bunun Çin ve Rus emperyalizmlerini Afganistan’a davet dahi edebilecek kısıtları açıkça ortada. Çin, Afganistan'daki Yeni İpek Yolu projesine şimdiden büyük yatırımlar yaptı ve her iki ülke de Taliban ile diplomatik ilişkilere başladı. Ancak bu devletlerin hiçbiri çelişkileri giderek artan dünya çapındaki kargaşanın üzerine çıkamaz. Afrika, Orta Doğu (en son Lübnan ekonomisinin çöküşü), Orta Asya ve Uzak Doğu'ya (özellikle Myanmar) yayılan istikrarsızlık dalgası, ABD için olduğu kadar Çin ve Rusya için de bir tehlike. Afganistan'ın gerçek anlamda işleyen bir devleti olmadığının ve Taliban'ın bunu tersine çeviremeyeceğinin bütünüyle farkındalar. Savaş ağalarının yeni hükümete yönelik oluşturduğu tehdit de iyi biliniyor. Kuzey İttifakı'nın kimi kısımları hükümeti tanımayacaklarını zaten söylediler ve Afganistan'da da faal olan IŞİD, kâfir Batı ile anlaşma yapmaya hazır oldukları için Taliban'ı mürtet olarak görüyor. Afganistan'ın eski yönetici sınıfının bir kısmı, Taliban ile işbirliğine yanaşabilir ve birçok yabancı hükümet de halihazırda kanallar açmakta, ancak bunun nedeni, ülkenin yeniden savaş ağalığına ve tüm bölgeye yayılacak olan kaosa teslim olmasından korkmaları. 

Taliban'ın zaferi, Taliban onları desteklemese bile, Çin'de faal olan Uygur İslamcı teröristlerini ancak yüreklendirmeye neden olabilir. Rus emperyalizmi, Afganistan'a bulaşmanın acı bedelini biliyor ve Taliban'ın zaferinin, iki ülke arasında tampon oluşturan Özbekistan, Türkmenistan ve Tacikistan'daki köktendinci gruplara yeni bir ivme kazandıracağını da tahmin edebiliyor. Rusya bu tehlikeyi, az önce sözü edilen ülkeler ve başkaları üzerindeki askeri nüfuzunu güçlendirmek için fırsata çevirecektir, ancak biliyor ki, ABD’nin savaş makinesinin azameti bile başka devletlerden yeterli destek aldıkları müddetçe bu kalkışmaları ezemez.

ABD ne Taliban'ı yenebildi ne de düzgün bir devlet kurabildi. Bu rezillik ile yaşamak zorunda kalırken, arkasında istikrarsızlığa kurulu bir saatli bomba bıraktığının bilincinde olarak geri çekildi. Rusya ve Çin şimdi bu kaosu kontrol altına almaya çalışmak zorunda. Kapitalizmin bu bölgeye istikrar ve bir tür gelecek getirebileceği fikri safi bir yanılsamadır.

İnsancıl taklidi yapan Barbarlık

ABD, İngiltere ve diğer tüm güçler, geçtiğimiz 40 yıl boyunca Afganistan halkına uyguladıkları terörü ve yıkımı gizlemek için Taliban öcüsünü kullandılar. ABD destekli mücahitler de Ruslar kadar kıyım yaptı, tecavüz etti, işkence ve yağma yaptı. Taliban'la beraberce de, Rusların denetimindeki kent merkezlerine terör harekatları düzenlediler. Ancak bu, Batı tarafından dikkatle gizlendi. Son 20 yıldır durum aynı. Batı medyasında Taliban'ın korkunç gaddarlığı vurgulanırken, “demokratik” hükümet ve destekçileri tarafından sebep olunan kayıplar, cinayetler, tecavüzler ve işkence haberleri utanmazca halının altına süpürüldü. Her nasılsa, 'demokratik', 'insan hakları' sevicisi ABD ve İngiltere tarafından desteklenen hükümetin, toplarıyla, bombalarıyla ve kurşunlarıyla havaya uçurduğu genç ve yaşlılar, kadın ve erkekler bahsetmeye değer bulunmuyor. Aslında, Taliban'ın neden olduğu vahşet bile tam boyutuyla ortaya serilmedi. Savaşı haklı çıkarmaya yaramadıkça, bunlar 'haber değeri taşımayan' olaylar olarak görülüyor.

Avrupa parlamentoları, Taliban’ın hükmettiği Afganistan'daki kadınların ve diğerlerinin korkunç kaderine hayıflanan ABD'li ve İngiliz politikacıların dediklerini tekrarladı. Aynı politikacılar, birçok Afgan da dahil olmak üzere binlerce çaresiz mültecinin Akdeniz'i veya Kanalı geçmeye çalışırken hayatlarını riske atmasına neden olan göçmenlik yasalarını da dayattılar. Hani nerede onların Akdeniz’de boğulan binlerce mülteci için feryatları? Onların, (AB ve İngiltere tarafından finanse edilen) Türkiye veya Ürdün'de,  toplama kamplarından biraz daha iyi şartlarda yaşamaya zorlanan veya Libya'nın köle pazarlarında satılan mülteciler için ne gibi bir kaygıları oldu? Taliban'ı insanlık dışılığından dolayı kınayan bu burjuva sözcüleri, mülteci akınını durdurmak için Doğu Avrupa'nın etrafına çelik ve betondan bir duvar inşa edilmesini teşvik ediyor. İkiyüzlülüğün leş kokusu dayanılacak gibi değil.

Bu cehenneme son verebilecek tek güç proletaryadır

Savaş, pandemi, ekonomik kriz ve iklim değişikliğinin bu manzarası gerçekten korkunç. Bu nedenle egemen sınıf kendi medyasını bunlarla dolduruyor. Proletaryanın itaat etmesini, bu çürüyen toplumsal sistemin acımasız gerçekliğinden korkup sinmesini istiyor. Egemen sınıfın ve devletin eteğine yapışan çocuklar gibi olmamızı istiyorlar. Proletaryanın son 30 yıldır çıkarlarını savunma mücadelesinde yaşadığı büyük zorluklar, bu korkunun daha da yerleşmesine müsaade ediyor. Proletaryanın bir gelecek, tamamıyla yeni bir toplum sunabilecek tek güç olduğu fikri saçma görünebilir. Ancak proletarya yegane devrimci sınıftır ve otuz yıllık geri çekilme bunu tümüyle ortadan kaldırmadı, her ne kadar bu geri çekilmenin uzunluğu ve derinliği enternasyonal işçi sınıfının ekonomik koşullarına yönelik artan saldırılara direnme yetisine olan güvenini yeniden kazanmasını zorlaştırsa da. Fakat işçi sınıfı ancak bu mücadeleler yoluyla gücünü yeniden geliştirebilir. Rosa Luxemburg'un dediği gibi, proletarya, kendi bilincini yenilgiler tecrübe etmesiyle geliştiren tek sınıftır. Proletaryanın, insanlığın geri kalanına bir gelecek sunma konusundaki tarihsel sorumluluğunu yerine getirebileceğinin garantisi yoktur. Proletarya ve onun devrimci azınlıkları, sınıf düşmanımızın teşvik ettiği ezici umutsuzluk ve çaresizlik atmosferine yenik düşerse, bu kesinlikle gerçekleşmeyecektir. Proletarya devrimci rolünü ancak, çürüyen kapitalizmin acımasız gerçekliğinin karşısında durarak ve kendi ekonomik ve toplumsal koşullarına yönelik saldırıları reddederek, yalıtılmışlığı ve çaresizliği dayanışmayla, örgütlenmeyle ve yükselen sınıf bilinciyle değiştirerek yerine getirebilir.

EKA 22-08-2021

Dünya Kadınlar Günü: Kadının Ezilmişliği Sorununu Yalnızca Komünist Toplum Çözebilir

8 Mart’ta tüm feminist gruplar, çeşitli sol gruplarda (özellikle Sosyalist Parti’de) temsil edilen radikal küçük burjuvazinin tam desteği ile Dünya Kadınlar Günü’nü bir kez daha andı. İşçi kadınların mücadelesiyle özdeşleştirilen bugün bir kez daha saptırılacak ve dev bir demokratik ve reformist karnavala dönüştürülecektir. Tıpkı İşçi Bayramı (1 Mayıs) gibi, 8 Mart da burjuvaziye kazandırıldı ve devlet kapitalizminin bir kurumu haline geldi.

Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde (1887), anahân toplumların sona ermesinin ve ataerkil toplumun yükselişinin kadını “erkeğin proleteri” haline geldiğini onaylayarak, kadınların ezilmişliğini zaten kınamıştı. Auguste Bebel, Kadın ve Sosyalizm (1891) adlı eserinde, kadın durumuna ilişkin derin bir tarihsel incelemeyle Engels’in çalışmalarını sürdürdü.

19. yüzyılın sonundan itibaren, “kadın sorunu”, tüm insanlığın kurtuluşu için yürütülen işçi sınıfı mücadelesiyle yakından ilişkili hale geldi. Kadın işçilerin maruz kaldığı yoksulluk ve sömürü koşulları, onları yirminci yüzyılın başında kaçınılmaz olarak proleter mücadelenin öncüsü haline getirdi.

Yirminci yüzyıl işçi hareketi içinde kadınların mücadelesi.

8 Mart’ın kökeni, New York’ta 8 Mart 1857'de gerçekleşen ve polis tarafından bastırılan tekstil işçilerinin eylemlerine dayanıyor (Amerikan işçi hareketi arşivinde olaya dair herhangi bir kayıt bulunmadığı halde).

Sosyalist kadınların uluslararası hareketi, Almanya’da Clara Zetkin’in [1] etkisi altında işçi sınıfının ana partisi SPD’de ortaya çıktı: Zetkin, 1890'da Rosa Luxemburg’un desteğiyle kapitalizmin devrimci yıkımını ve yerine dünya komünist toplumunun getirilmesini savunan Die Gleichheit (Eşitlik) dergisini kurdu. Dünyanın her yerinde, hem Batı Avrupa’da hem de Amerika Birleşik Devletleri’nde, kadın işçiler kendi sömürü koşullarına karşı harekete geçmeye başlıyorlardı. İşgününün azaltılmasını, erkeklerle aynı ücretleri almayı, çocuk işçiliğinin kaldırılmasını ve yaşam koşullarının iyileştirilmesini talep ettiler. Bu ekonomik taleplerin yanı sıra, siyasi talepleri de, özellikle kadınların oy kullanma hakkını, gündeme getirdiler (bu siyasi talep daha sonra ‘süfrajetler’ olarak bilinen burjuva kadın hareketine daldırılacak ve onunla karıştırılacaktır.)

Ancak özellikle 1907'den itibaren, Birinci Dünya Savaşı’nın habercileriyle karşılaşan kadın işçiler ve sosyalistler, kendilerini kapitalist barbarlığa karşı mücadelenin öncüsü olarak bulacaklardı.

Aynı yılın 17 Ağustos’unda Clara Zetkin, Kadın Sosyalist Enternasyonal’in Stuttgart’taki ilk konferansını duyurdu. Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nin her yerinden 58 delege katıldı ve kadınların oy kullanma hakkına ilişkin karar aldı. Aynı karar, bu konferansı takip eden SPD’nin Stuttgart kongresinde de alındı. Kadınların ücretlerinin aynı işi yapan erkek işçilerin yarısı kadar olduğu dönemde birçok kadın örgütü vardı ve bunların büyük çoğunluğu yüzyılın başında tüm işçi mücadelelerine aktif olarak dahil olmuştu.

1908 ve 1909'da New York’ta kadın tekstil işçilerinin kitlesel eylemleri vardı. Talepleri “ekmek ve güller” (güller sadece hayatta kalmanın ötesinde yaşam koşullarında iyileşmeyi sembolize ediyordu), çocuk işçiliğinin kaldırılması ve daha iyi ücretlerdi.

1910'da Kadın Sosyalist Enternasyonal barış için bir çağrı başlattı. 8 Mart 1911 Dünya Kadınlar Günü’nde tüm Avrupa’da bir milyon kadın eylem yaptı. Birkaç gün sonra 25 Mart’ta New York’taki Triangle tekstil fabrikasında çıkan yangında 140'tan fazla kadın işçi güvenlik önlemlerinin olmaması nedeniyle hayatını kaybetti. Bu dram, kadınların sömürü koşullarına ve parlamentoda siyasi bir sese sahip olmamalarına karşı isyanını daha da alevlendirecekti. 1913'te dünyanın her yerinde kadınlar oy kullanma hakkını talep ediyordu. Britanya’da burjuva “süfrajetler” de daha radikal bir duruş benimsiyorlardı.

Ama özellikle Çarlık Rusya’sında kadınların mücadelesi tüm işçi sınıfının devrimci hareketine ivme kazandıracaktı. 1912 ile 1914 arasında Rus kadın işçiler gizli toplantılar düzenlediler ve emperyalist katliamlara karşı olduklarını ilan ettiler. Savaş patlak verdikten sonra Avrupa’nın her yerinden kadınlar onlara katılacaktı.

1915'te Fransız ordusunun cephedeki açık saldırısı korkunç bir katliam başlattı: 350.000 asker siperlerde katledildi. Kadınlar, ulusal ekonomiyi ayakta tutmak zorunda kaldıkları için artan sömürüye maruz kaldılar. Savaşa karşı tepkiler patlamaya başladı ve ilk seferber olan kadınlar oldu. 8 Mart 1915'te Alexandra Kollontai [2] Oslo yakınlarındaki Christiana’da savaşa karşı kadınlar eylemi düzenledi. Clara Zetkin yeni bir Uluslararası Kadınlar Konferansı çağrısında bulundu. Bu, savaşa karşı çıkan herkesi yeniden toplayan Zimmerwald Konferansı’nın bir başlangıcıydı. 15 Nisan 1915'te 12 farklı ülkeden 1136 kadın La Haye’de toplandı.

Almanya’da, özellikle 1916'dan itibaren, Batı işçi hareketinin en büyük iki kadın figürlerinden olan Clara Zetkin ve Rosa Luxemburg, Alman Komünist Partisi KPD’nin kuruluşunda belirleyici bir rol oynayacaklardı. Amerika Birleşik Devletleri’nde anarşist militan (ve Amerikan Komünist Partisi’nin kurucu üyesi gazeteci John Reed’in arkadaşı) Emma Goldman, emperyalist savaşa karşı sert bir mücadele yürüttü. Goldman, “Birleşik Devletler’deki en tehlikeli kadın” olarak kabul edildi ve 1917'de Rusya’ya sürgün edilmeden önce hapse girecekti.

Rusya’da, proletaryanın devrime giden muzaffer yürüyüşüne önderlik edecek olan kadın işçiler oldu. 8 Mart’ta (Miladi takvimde 23 Şubat) Petrograd’daki tekstil fabrikalarında çalışan kadın işçiler kendiliğinden greve çıktı ve sokaklara döküldü. “Ekmek ve barış” talep ettiler. Oğullarının ve kocalarının cepheden çağrılması için çağrıda bulundular. “Talimatlarımıza aldırış etmeden, birkaç fabrikanın kadın işçileri greve gitti ve mühendislik işçilerine desteklerini istemek için delegasyonlar gönderdiler… Bunun devrimin ilk günü olabileceği tek bir işçinin bile aklına gelmedi.” (Rus Devriminin Tarihi, Troçki). Böylece, Rus Devrimi’nin kıvılcımı olan ‘ekmek ve barış’ sloganı Petrograd’ın kadın işçileri tarafından başlatıldı ve Putilov fabrikalarından işçilerin ve tüm işçi sınıfının harekete katılmasına yol açtı.

Kadın Hareketinin Burjuva Demokrasisine Kazandırılması

12 Kasım 1918'de, Ateşkes’i imzaladıktan sonraki gün, Alman burjuvazisinin kadınlara oy kullanma hakkı vermesi bir kumar değildi. Sosyalist kadınların uluslararası hareketinin doğduğu, 20. yüzyılın başında işçi hareketinin en büyük kadın figürlerinin, Rosa Luxemburg ve Clara Zetkin’in militan olduğu ülkede, parlamentonun işçi sınıfı için boş kabuk haline geldiği bir dönemde, egemen sınıfın oy hakkını bahşederek kadınların devrimci ruhunu kırmaya çalışması şaşırtıcı değildi. Kapitalizmin kendi çöküş dönemine girmesiyle reformlar ve oy hakkı için mücadele etmek kullanışlı değildi, mücadele yalnızca kapitalist düzeni yıkmak için olmalıydı.

Komünist Enternasyonal’in 1919'da ilan ettiği gibi, Birinci Dünya Savaşı tarihin yeni bir dönemini başlattı: “savaşlar ve devrimler dönemini.”

1920'lerin başından itibaren, kadın hareketi proleter mücadele süreciyle benzer bir yol izledi; bir geri çekilme sürecine girdi ve hızla kapitalist devletin içine çekildi. Proleter hareketten giderek daha farklı ve ayrı, sınıflar arası uzlaşmacı bir hareket haline gelecekti. Kadının ezilmişliği sorunu, imalathane ve fabrikalarda kadınların sömürülmesinin koşullarından bağımsız olarak gündeme getirilerek, sömürü ve kâr arayışına dayalı bir toplumda kadınların gerçekten özgürleşebileceği yanılsaması yaratılıyordu. 1920'lerin başından itibaren kadın “kurtuluş” hareketi dikkatini, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde, doğum kontrolü ve kürtaj hakları üzerinde yoğunlaştırmaya başladı.

Almanya’da 1920'lerin ortalarından itibaren kadın hareketi, Nazizme karşı mücadele alanına doğru hızla rayından çıktı.

Diğer Avrupa ülkelerinde, özellikle Fransa ve İspanya’da, kadınlar milyonlarca proleterin İkinci Dünya Savaşı’na alınmasına yol açacak bir ideoloji olan anti-faşizme kapılırken, oy kullanma hakkını talep etmeye devam ettiler.

Kadın hareketi, Fransa’daki UFCS (Union Féminine Civique et Sociale) ve kadınları bir bütün olarak kapitalist sistemin kendisine karşı değil, faşizme ve sömürgeciliğe karşı mücadele etmeye çağıran Katolik kadın örgütleri gibi kapitalist devletin her türlü aracı tarafından çok hızlı bir şekilde kazanıldı.

Fransa’da kadınların oy kullanma hakkı hâlâ kanunda yer almasa da, Léon Blum kadınları ilk kez hükümete dahil etti. 4 Haziran 1936'da üç kadın devlet müsteşarlığına atandı (Cécile Brunschwig, Irène Joliot-Curie ve Suzanne Lacore). Sol kanat kapitalist partilerin, çok sayıda kadını Halk Cephesi bayrağının arkasında seferber etmesine ve onları İkinci Dünya Savaşı hazırlıklarına dahil etmesine izin veren bu hareket, ‘radikal’ bir hareket olarak sunuldu.

İşgal sırasında, özellikle Fransız Komünist Partisi (PCF) Stalinistlerinin bayrağının arkasında, çok sayıda kadın Direniş’e katıldı. De Gaulle nihayetinde 23 Mart 1944'te oy kullanma hakkı vererek onların ‘cesaretlerini’ ve ‘vatanseverliklerini’ ödüllendirecekti, böylece sağ veya sol kanattan kendi sömürücülerini seçebileceklerdi.

Bununla birlikte, tam kadınlar Fransa’da oy kullanma hakkını elde ettiği sırada, mide bulandıran şovenizmiyle PCF, Paris’in Kurtuluşu’nda göklere çıkarılıyordu. 1945'te düşmanla (“boche” [Alman askerleri]) cinsel ilişki kurma suçunu işleyen kadınların saçları tıraş edildi. Üç Renkli’yi (Fransız bayrağı) lekelemekle ve düşmanla ‘iş birliği yapmakla’ suçlandılar. Halkın önünde yürüyüşe zorlandılar ve halkın alayına maruz bırakıldılar.

Feminizm: Cinsiyetçi ve Gerici Bir İdeoloji

1970'lerin başında kadın hareketi artık işçi hareketinin herhangi bir niteliğine sahip değildi. Kadın Kurtuluş Hareketi feminizmin yeni sesiydi ve kadınların siyasi partilere katılmasını içeren her fikri reddetti. “Şovenizm karşıtlığı” adına, erkeklerin toplantıların çoğuna katılmaları yasaklandı. Hareket kendisini “özerk” olarak adlandırdı ve kadınların kapitalist sistem tarafından değil, genel olarak erkekler tarafından baskılandığı yanılgısını güçlendirdi. Feministlerin erkeklerle aynı ‘hakları’ talep etmenin ötesinde, erkekleri düşmanları, baskılarının gerçek kaynağı olarak görmeleri vasıtasıyla cinsiyetçi bir bakış açısına katkıda bulundular. Pek çok “feminist”, kadınların baskılarının ekonomik temellerini biraz olsun düşünmeden, kadınların “cinsel özgürlüğü” için Don Kişotvari bir mücadele üstlendiler. Feminist hareket, işçi hareketi içindeki kadın mücadelesi geleneğinden kesin olarak kopmuştu. Küçük burjuvazinin, tarihsel perspektifi olmayan gerici bir ideolojisi haline gelmişti ve 68 Mayıs sokaklarında çiçek açmıştı. Ve feministlerin amblem olarak leylak rengini seçmeleri tesadüf değil, 20. yüzyılın başlarında süfrajetler de aynı rengi kullanıyordu. 1975'te feminist hareket, polis baskısına maruz kalmadan bedenlerini “özgürce” satmaya (erkeklerin cinsel yoksunluklarından geçinmeye) devam etme hakkını talep eden fahişeleri de bünyesine kattı.

Sermayenin Hizmetinde Bir Maskeli Balo

1977'de Birleşmiş Milletler, Dünya Kadınlar Günü’nü resmen tanıdı ve her ülkeyi bu günü ‘kadın hakları ve uluslararası barış’ kutlamalarına adamaya davet eden bir karar aldı. “Barış” konusuna gelirsek, Birleşmiş Milletler denen emperyalist haydutların sığınağından sunulan yüce “çözümlerin” neye hizmet ettiğini göstermek için büyük demokratik güçlerin himayesi altında gerçekleştirilen sayısız katliama atıfta bulunmak yeterlidir. Kadın hakları için uluslararası güne baktığımızda ise, bu günün işçi sınıfından kadınları aldatmak için bir maskaralık ve onları kapitalist sınıf tarafından sömürülen işçiler olarak mücadelelerinden saptırmaktan başka bir şey olmadığını görürüz.

Fransa’da Başkan Mitterrand ile sol (özellikle de Sosyalist Parti-PS), feminist ideolojinin ana savunucusu haline geldi. 1982 yılında Mauroy hükümeti altında, Kadın Hakları Bakanlığı’yla beraber, 8 Mart burjuva demokratik devletin kurumu haline geldi.

O zamandan beri, sermaye solunun her fraksiyonu, işçi kadınların genel bir kadın kitlesi içinde eritilmesini ve sınıf çıkarlarının ayrımı yapılmadan, toplumun her tabaka ve sınıfından kadınlarla iş birliği yapabilecekleri kampanyalara katılmalarını amaçlayan çeşitli feminist kurumların oluşumuna katkıda bulundular.

Bugünün seçim kampanyaları (ABD başkan adayı Hillary Clinton ile, Fransa’daki Ségolène Royal’in ardından) bizi kandırarak, hükümetin başında kadınların olmasının işçi sınıfına yönelik acımasız saldırılara son verebileceğine inanmamızı istiyor. Ayrıca, bir kadın devlet başkanının daha az barbarca savaş anlamına geleceğine inanmamızı istiyor: bir “kadın” erkeklerden daha az “şiddete eğilimli”, daha “insancıl” ve daha “barışçıl” olacaktır.

Bütün bu gevezelikler aldatmacadan başka bir şey değil. Kapitalist tahakküm bir cinsiyet sorunu değil, toplumsal sınıf sorunu. Burjuva kadınları devletin kontrolünü ele geçirdiklerinde, erkek selefleriyle tamamen aynı kapitalist politikaları uygularlar. Hepsi, siyasi mahkum statüsü talep eden 10 IRA açlık grevcisinin aynı anda ölmesine izin vermesi ve 1982'deki Falkland Savaşı’ndaki liderliğiyle hatırlanan Demir Leydi Margaret Thatcher’ın adımlarını takip eder. Hepsi aynı şeyleri yapar, Sarkozy’nin ortakları, Michèle Alliot-Marie, Rachida Dati, Valérie Pécresse, Fadela Amara ve diğerleri gibi. Burjuvazi, ulusal ekonomisinin yönetiminde cinsiyetler arasında herhangi bir fark görmez. Ve patronlar örgütünün patronu Laurence Parisot, kendisinden önce “stronger sex’ten [daha güçlü cinsiyet]” öncüllerinin yaptığı gibi, burjuvazi için iyi bir iş çıkarıyor.

1917'de, Ekim Devrimi’nden hemen önce, Lenin şunları yazmıştı:

“Ezen sınıflar, büyük devrimcileri sağlıklarında durmadan oradan oraya sürmüş, öğretilerinin karşısına en vahşi düşmanlık, en kudurgan nefret ve en kaba yalan ve karalama kampanyalarıyla dikilmişti. Ölümlerinden sonra, onları zararsız putlara çevirmek, deyim yerindeyse evliyalaştırmak ve ezilen sınıfları “avutmak” için ve bu sınıfları aldatmak amacıyla adlarını bir ölçüde halelerle süslerken, aynı zamanda devrimci öğretiyi içeriğinden yoksun bırakma, devrimci uçlarını köreltme ve onu bayağılaştırma girişimlerinde bulunulur.” (Devlet ve Devrim)

Devrimcilerin başına gelenler 1 Mayıs’ın da başına geldi. Ve 1 Mayıs’ın başına geldiği gibi 8 Mart’ın (dünya kadınlar günü) da başına geldi.

Egemen sınıf olarak burjuvazinin en tehlikeli silahlarından biri, geçmişte işçi sınıfına ait olan sembolleri ona karşı olarak kullanmak üzere kendisine kazandırma kapasitesidir. Nitekim, sendikalar ve işçi partilerine olduğu gibi, 1 Mayıs ve Dünya Kadınlar Günü’ne olan da buydu.

Tarih öncesinin sonundan beri kadınlar her zaman baskıya uğramıştır. Ancak bu baskı kapitalizm altında ortadan kaldırılamaz. Kadınlara bu perspektifi ancak dünya komünist toplumunun gelişi sunabilir. Kadınlar ancak tüm insanlığı özgürleştirmek için işçi sınıfının genel hareketine aktif olarak katılarak kendilerini özgürleştirebilirler.

Sylvestre (12/02/08)

[1] 1887 doğumlu Clara Zetkin, İkinci Enternasyonal’in kuruluşunda aktif olarak yer aldı. Partisi SPD’yi çürüten oportünizmle karşı karşıya kalan Clara Zetkin, arkadaşı Rosa Luxemburg ile, partinin sol kanadıyla birleşti. Birinci Dünya Savaşı’na karşı olan devrimci harekete katıldı. 1915'te, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in yanında Spartakist Birliğinin kurucu üyesiydi. Fransız Komünist Partisi kurulduğunda Tours Kongresi’nde Komünist Enternasyonal’in bir temsilcisiydi.

[2] 1872 doğumlu Alexandra Kollontaï, 1917'de Bolşevik Parti’nin en üst düzey kadın figürlerinden biriydi. 1903'teki Rus Sosyal Demokrasi Kongresi’nin ardından Menşevik Parti’ye katılarak, 1914'ten itibaren savaşa karşı savaştı ve 1915’te Lenin’in partisine yeniden katıldı. Rus Devrimi’ne katıldı ve Ekim Devrimi’nden sonra hükümette rol alan dünyadaki ilk kadın oldu. Onun faaliyeti ve devrimci işçi kadın hareketi sayesinde Rusya’da oy hakkı ve eşit ücret, 1920'de kürtaj hakkı kazanıldı. Alexandra Kollontaï, 1918'den itibaren Bolşevik Parti’nin gidişatına gittikçe daha fazla karşı çıktı ve 1920'de İşçi Muhalefeti adlı bir iç fraksiyonun kuruluşunda yer aldı.

Rubric: 

Kapitalizmin bize sunduğu gelecek: savaş ve pogromlar

Hamas veya diğer İslami cihatçılar, İsrail şehirlerindeki sivil hedeflere ilk kez roket ateşi yağdırıp ayrım gözetmeksizin öldürmüyor. İlk kurbanlar arasında Lod'da arabalarında havaya uçurulan İsrailli bir Arap baba ve kızı var. Bu, İsrail silahlı kuvvetlerinin, Hamas liderlerini ve silahlarını hedef alan, ama aynı zamanda Gazze'nin kalabalık binalarında ve sokaklarında Hamas roketlerinin "ulaştığı" sayıdan onlarca kat daha fazla sayıda sivil ölüme neden olan yıkıcı hava saldırıları ve topçu ateşi ile ilk karşılık verişi de değil. İsrail, Gazze şeridinin, Filistinli aileler için daha fazla ölüm, evsizlik ve travmadan başka bir şeyle sonuçlanamayacak olan askeri işgalinin eşiğine de ilk kez gelmiyor. Tüm bunları daha önce 2009 ve 2014'te görmüştük.

Ancak ilk kez böylesine büyük bir seferberliğe, bazı İsrail şehirlerindeki İsrailli Yahudiler ve Araplar arasındaki şiddetli çatışmalar eşlik ediyor. Davut Yıldızı sallayan ve “Araplara Ölüm” diye bağıran, dövüp öldürmek için Arap arayan sağcı çeteler ve aynı zamanda İslamcılıktan ve Filistin milliyetçiliğinden “ilham alan” kalabalıklar tarafından ateşlenen, Yahudilere ve sinagoglara yönelik saldırılar, özünde pogromdur. Çarlık Rusya'daki Karayüzler'in ya da 1938 Almanya'sındaki Kristallnacht'ın uğursuz ve ironik anıları canlanıyor!

Savaş ve pogromu kışkırtmak

Bu zararlı gelişmenin tohumlarını büyük ölçüde, İsrail'in bir Yahudi devleti olarak tanımını pekiştiren yeni yasalar ve başkenti olarak Kudüs'ün tamamını ilhak etme politikası yoluyla, Netanyahu yönetimindeki İsrail hükümeti attı. İlhak, esasen İsrail/Filistin çatışmasına “İki Devletli Çözümün” tam anlamıyla bittiğinin ve Batı Şeria'nın askeri işgalinin artık yaşamın kalıcı bir gerçeği olduğunun beyanıdır. Kudüs'teki Filistinli Arapların isyanının kıvılcımı, Arap nüfusu Doğu Kudüs’ten sürme ve yerlerine Yahudi yerleşimcileri koyma tehdidiyle ve tüm bu askeri işgal ve etnik temizlik stratejisiyle ateşlendi.

Avrupa ve ABD'nin "demokrasileri", askeri çatışma ve toplumsal kargaşanın tırmanması karşısında her zamanki gibi timsah gözyaşları akıtıyor (Netanyahu bile, Yahudi ya da Arap, herkesin sokaktaki şiddete son vermesi çağrısında bulundu). Ancak Trump yönetimindeki ABD, İsrail'in açıkça ilhakçı politikalarını onaylamıştı,daha geniş bir emperyalist proje olan İsrail, Suudi Arabistan ve diğer Arap devletlerini İran'a karşı (aynı zamanda Rusya ve Çin gibi büyük güçlere karşı) ittifakta bir araya getirme projesinin bir parçasıydı bu. Ve eğer Biden, Trump'ın Suudi rejimini eleştirmeksizin kucaklaması tutumundan biraz uzaklaştıysa bile, örneğin, mevcut krizdeki ilk endişesi, "İsrail'in kendini savunma hakkına sahip olduğu" konusunda ısrar etmekti, çünkü Siyonist devlet, Orta Doğu'da kendi oyununu oynamaya yönelik tüm amaçlarına rağmen, bölgedeki ABD stratejisinin kilit bir bileşeni olmaya devam ediyor.

Ancak İsrail devleti provokatör olarak hareket etmekte yalnız değil. Hamas, Kudüs isyanlarının bastırılmasına, İsrail'deki sivil hedeflere roket bombardımanıyla karşılık verdi, üstelik bunun Gazze'nin korunmasız nüfusuna gökten ateş yağdırılmasına neden olacağını çok iyi biliyordu. Aynı zamanda Hamas, İsrail içindeki etnik şiddeti kışkırtmak için de elinden geleni yapıyor.

Kapitalist çöküş çağında, ilk kurbanların sivil halk, her şeyden önce işçi sınıfı ve ezilenler olması savaşın bir özelliğidir. İsrail de Hamas da emperyalist savaşın barbar mantığıyla hareket ediyor.

Emperyalist savaş karşısında, devrimciler her zaman tüm kapitalist devletlere ve proto-devletlere karşı sömürülenlerin enternasyonal dayanışması çağrısında bulundular. Bu dayanışma, savaşa ve barbarlığa kapılmanın önünde tek olası engel olmaya devam ediyor.

Ancak Orta Doğu'daki egemen sınıflar, daha güçlü emperyalist destekçileriyle birlikte, uzun süredir bölünme ve nefretin alevlerini körüklüyorlar. 1936'da bölgedeki hakim güç Büyük Britanya'ya karşı Nazi Almanyası ile ittifak kurmaya çalışan Filistinli siyasi liderler, Filistin'deki Yahudi yerleşimcilere karşı pogromlar kışkırttı. Ancak bunlar, Arap rejimleri tarafından sistematik olarak araçsallaştırılan zorlu Filistin mülteci sorununu yaratan, 1948 “Bağımsızlık Savaşı” ve ona eşlik eden Arap nüfusunun kitlesel etnik temizliği tarafından gölgede bırakıldı.

İsrail ile çevredeki Arap devletleri arasında art arda gerçekleşen savaşlar, İsrail'in Hamas ve Hizbullah'a yönelik saldırıları, Gazze'nin geniş bir hapishaneye dönüşmesi-- tüm bunlar Araplar ve Yahudiler arasındaki nefretin her iki taraf için de “sağduyudan” başka bir şey olarak görünmediği noktaya kadar derinleştirdi. Bütün bunlara karşın, mücadelede Arap ve Yahudi işçiler arasındaki dayanışma örnekleri son derece nadir ve her iki tarafta da enternasyonalizmin örgütlü politik ifadeleri neredeyse hiç yok.

Kontrolsüz şiddet sarmalının tehlikesi

İsrail devletinin kışkırtıcı eylemlerinde başka olası unsurlar da var. Başbakan Netanyahu, bir dizi sonuçsuz genel seçimden sonra hükümet kuramadı ve hala bir dizi yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya. Bu yüzden, yeni ulusal krizde güçlü adamı oynamak kesinlikle ona fayda sağlar. Ancak mevcut karmaşa, ondan yararlanmaya çalışanların kontrolünden çıkabilecek daha derin eğilimler barındırıyor.

60'ların ve 70'lerin büyük Arap-İsrail savaşları, gezegene hakim olan iki emperyalist blok bağlamında yapılmıştı. İsrail, ABD tarafından, Arap devletleri ise SSCB tarafından destekleniyordu. Ancak 80'lerin sonunda blok sisteminin parçalanmasından bu yana, çöküş dönemindeki kapitalizmde emperyalist savaşa yönelik doğuştan gelen dürtü, çok daha kaotik ve potansiyel olarak kontrolsüz bir biçim aldı. Özellikle Orta Doğu, çıkarları dünya güçlerinin planlarıyla uyuşmayabilen bir dizi bölgesel gücün uğrak yeri haline geldi: İsrail, Türkiye, İran, Suudi Arabistan... Bu güçler şimdiden, bölgeyi kasıp kavuran kanlı çatışmalara büyük ölçüde dahil oldu. İran, Suriye'deki çok taraflı çatışmada Hizbullah piyonunu kullanıyor ve Suudi Arabistan’ın, İran'ın Husi müttefiklerine karşı Yemen'deki savaşla başı dertte. Türkiye, savaşın parçaladığı Libya'ya askeri müdahaleyi sürdürürken, Suriye ve Irak’ta Kürt peşmergelere karşı savaş gerçekleştiriyor. Tüm ülkeleri harabeye döndürmenin ve sefalete düşürmenin yanı sıra, bu savaşlar gerçek bir kontrolden çıkma ve yıkımı Orta Doğu’ya yayma riski de barındırıyor.

Askeri düzeyde artan kaos, kapitalist sistemin küresel çürümesinin bir ifadesidir. Çürümenin bir başka yakından ilişkili unsuru da, burjuva politik hizipleri arasındaki çatışmaların, etnik ve dini gruplar arasındaki gerilimlerin, azınlıklara karşı pogromların yoğunlaşması yoluyla, sosyal ve politik düzeyde meydana geliyor. Bu, örneğin 1994'te Ruanda'daki soykırımda, Myanmar ve Çin'de Müslümanlara yapılan zulümde, ABD'deki ırk ayrımının keskinleşmesinde tipik örneklerini gördüğümüz küresel bir eğilimdir. Gördüğümüz üzere, İsrail/Filistin'deki etnik bölünmeler uzun bir geçmişe sahip, ancak çözülemez görünen “Filistin sorununun” yarattığı tüm çaresizlik ve umutsuzluk atmosferiyle daha da ağırlaşıyorlar. Ve pogromlar genellikle devlet politikasının araçları olarak kullanılsa da, günümüz koşullarında devlet kurumlarının amaçlarının ötesine tırmanabilir ve genel bir toplumsal bozulma sürecini hızlandırabilirler. Bunun, İsrail gibi oldukça militarize bir devlette gerçekleşmeye başlaması totaliter devlet kapitalizminin toplumsal çözülme sürecini durdurma girişimlerinin bu süreci daha da şiddetlendirebileceğinin bir işaretidir.

Enternasyonal işçi sınıfı kendi çıkarlarını ve kendi geleceğini, yani komünist devrimi yeniden keşfetmezse, kapitalizmin bize her yerde sunduğu gelecek savaşlar ve pogromlar olacaktır. Orta Doğu proleterleri şimdilik katliamlara ve etnik bölünmelere yenik düşmüşse de, bu kokuşmuş toplumsal düzen kabusundan çıkışın tek yolu olan mücadele yoluna geri dönmek, dünya proletaryasının merkezi fraksiyonlarına bağlıdır.
 

Amos, 14 Mayıs 2021

Rubric: 

Proleter Partisinin Doğası ve İşlevi

KA’nın Girişi

Aşağıda yayımladığımız belge ilk kez 1947’de, EKA’nın 1975’teki kuruluşundan beri köklerini dayandırdığı gruplardan biri olan “Gauche Communiste de France” (Fransa Komünist Solu) adlı küçük grubun yayın organı Internationalisme’in sayfalarında yayımlandı. Belge 1970’lerin başında Fransız grup “Révolution Internationale” tarafından yayımlanan Bulletin d’études et de discussion içinde yeniden basıldı. Bu grup sonradan, yeni kurulan Enternasyonal Komünist Akım’ın Fransa’daki ayağı olacaktı. Bulletin, EKA’nın teorik organı International Review’un ilk şekliydi ve amacı, genç gruba ve onun genç militanlarına, derin teorik düşünme ve tarihin sunduğu yeni teorik sorunlarla hareketin nasıl yüzleştiğinin tarihi de dahil olmak üzere işçi hareketi hakkında daha fazla bilgi edinme yoluyla daha sağlam bir dayanak vermekti1

Metnin temel amacı, devrimci örgütlerin oluşumunu ve faaliyetini belirleyen tarihsel koşulları incelemektir. Bu belirleme fikrinin kendisi esastır. Devrimci örgütün yaratılması ve hayatta kalması, tarihte aktif bir etmen olmayı amaçlayan militan iradesinin meyvesi olsa da bu iradenin aldığı biçim birdenbire toplumsal gerçeklikten bağımsız, işçi sınıfının geniş kitlelerinin mevcut bilincinden ve mücadeleci ruhundan bağımsız belirmez. Bir sınıf partisinin yaratılışının yalnızca militanların “iradesine” bağlı olduğu anlayışı, 1930’lardan beri Troçkizmin, aynı zamanda – İkinci Dünya Savaşının sonunda – yeni oluşan ve çeşitli Bordigist grupların ve bugünkü Enternasyonalist Komünist Eğilim’in (ICT, eski ismiyle IBRP) ilk şekli olan “Partito Comunista Internazionalista”nın (PCInt) bir özelliğidir. Internationalisme’in makalesi, bize göre haklı bir şekilde, burada esasen birbirinden farklı iki politik örgüt anlayışının olduğu konusunda diretir: biri, iradeci ve idealist; diğeri, materyalist ve marksist. İradeci anlayış, en iyi ihtimalle PCInt ve onun haleflerinde olduğu gibi doğuştan oportünizme neden olurken en kötü ihtimalle, Troçkistlerde olduğu gibi, burjuvaziyle uzlaşmaya ve düşman kampına geçişe yol açar.

68 sonrası genç kuşak için bu mesele üzerinde teorik ve tarihsel olarak derinlemesine düşünmenin önemi açıktır. Bu, EKA’yı, birçok grubun ve militanın politik faaliyeti bırakmasına yol açan dönemin tipik çılgın aktivizminin ve sabırsızlığının en kötü etkilerinden (katiyen bağışıklık kazandırmamasına rağmen) korumak için önemliydi.

İşçi sınıfının yalnızca sosyolojik bir kategori olmadığı, bununla birlikte tarihte oynaması gereken, kapitalizmi yıkma ve komünist bir toplum kurma rolüne sahip bir sınıf olduğundaki ısrarı konusunda, bu metnin yeni nesil militanlar için hala geçerliliğini koruduğuna son derece eminiz2. Devrimcilerin rolü de aynı ölçüde tarihsel döneme bağlıdır: işçi sınıfının olayların gidişatını etkilemesinin mümkün olmadığı durumlarda, devrimcilerin rolü gerçekliği görmezden gelip, acil müdahalelerle bir şeyleri değiştirebilecekmiş gibi davranmak değil, görünüşte çok daha görkemsiz bir görevde yol almaktır. Geleceğin sınıf mücadelesini belirleyecek bir müdahalenin teorik ve politik koşullarını hazırlamaktır.

Internationalisme 38, Ekim 1948

Giriş

Grubumuz, yeni bir devrimci işçi hareketini yeniden oluşturma ihtiyacının ortaya çıkardığı başlıca sorunları yeniden inceleme görevini üstlendi. Kapitalist toplumun devlet kapitalizmine doğru evrimini ve bir süredir kapitalist sınıfı desteklemeye hizmet eden, proletaryayı onun arkasından sürükleyen eski işçi hareketinin evrimini incelemek durumunda kaldık. Aynı zamanda bu eski işçi hareketinin hangi özelliğinin, kapitalist sınıfın amacı için nasıl malzeme sağladığına da bakmamız gerekti. Daha sonra, Komünist Manifesto’dan beri işçi hareketi için nelerin hala geçerliliğini koruduğunu ve nelerin korumadığını değerlendirmeye geçtik.

En sonunda, doğal olarak, devrimin ve sosyalizmin ortaya çıkardığı sorunları inceledik. Bu doğrultuda devrimden sonra devlet üzerine bir çalışma sunduk3, şimdiyse proletaryanın devrimci partisi sorunu üzerine bir çalışmayı tartışmaya sunuyoruz. Bunun, devrimci işçi hareketi içerisindeki en büyük sorunlardan biri olduğunu unutmamamız gerekir. Bu sorun, Marx ve marksistleri, anarşistlerle, bazı sosyal demokrat eğilimlerle ve son olarak devrimci sendikalist eğilimlerle zıtlaştırdı. Bu sorun Marx’ın ilgilendiği meselelerin merkezindeydi ve Marx her zaman kendilerini ‘işçi partisi’ ya da ‘sosyalist parti’, Enternasyonaller vb. olarak adlandıran yapılara karşı eleştirel tutumunu korudu. Marx belirli anlarda bu yapıların bazılarında aktif olarak yer alsa da onları yalnızca, Komünist Manifesto’da da ifade edildiği gibi, komünistlerin kendilerini “proletaryanın öncüsü” olarak ifade edebilecekleri politik gruplar olarak gördü. Komünistlerin hedefi bu örgütlerin bağımsız eleştiri ve faaliyet kapasitesini korumak ve etkinliğini ilerletmekti. Ardından Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi içerisinde, Menşevik eğilim ile Lenin’in Ne Yapmalı? eserinde geliştirdiği fikirler etrafında toplanan Bolşevikler arasında bölünme gerçekleşti. Sosyal demokrasiden Komünist Enternasyonal’i oluşturmak üzere kopan marksist gruplar arasındaysa, konsey komünistleri ve KAPD ile Üçüncü Enternasyonal zıtlaşmasının temelinde aynı sorun vardı. Bordiga grubu ile Lenin arasında, Lenin ve Troçki tarafından savunulan ve Komünist Enternasyonal tarafından benimsenen ‘Birleşik Cephe’ konusu etrafında oluşan fikir ayrılığının temelinde yine bu düşünce vardı. Aynı problem, farklı muhalif gruplar arasında başlıca anlaşmazlıklardan biri olmayı sürdürüyor: ‘Troçkistler’ ve ‘Bordigistler’ arasında, ve doğrusu zamanın tüm grupları arasında bu bir tartışma konusuydu.

Bugün, devrimci işçi hareketinin tüm bu yaklaşımlarını yeniden, eleştirel bir şekilde incelemeliyiz. Bu süreçten –yani bu sorun üzerine farklı düşünce akımlarının yaklaşımından—bizim açımızdan devrimci duruşu en iyi yansıtan akıma ulaşmayı ve böylece sorunu geleceğin devrimci işçi hareketine aktarmayı umuyoruz.

Bununla birlikte, bu soruna ilişkin bakış açılarını eleştirel bir şekilde yeniden değerlendirmeliyiz ki proletaryanın devrimci ifadesinde nelerin sabit kaldığını, nelerin eskimiş olduğunu ve hangi yeni problemlerin ortaya çıktığını saptayabilelim.  

Böyle bir çalışmanın, ancak yeni bir işçi hareketini yeniden oluşturmayı amaçlayan grupların kendi içlerinde ve başka gruplarla arasında bir tartışma konusu olması durumunda olumlu bir sonuç vereceği aşikar.

Tezler formunda sunulmuş olsa da bu çalışmanın, bu tartışmaya katılmak dışında hiçbir iddiası yoktur. Temel amacı nihai çözümler sağlamak değil, tartışmayı ve eleştiriyi canlandırmaktır. Basitçe kabul edilmek ya da reddedilmekten çok, bu minvaldeki başka çalışmaları teşvik etmeyi hedefler.

Bu çalışmanın asıl odak noktası, proletaryanın devrimci bilincinin ifadesidir. Ancak burada yalnızca değinilmekle kalan, partiyle ilgili bir dizi programatik sorun var; örgütsel sorunlar, parti ile işçi konseyleri gibi yapılar arasındaki ilişki sorunu, devrimci partinin kendisi olduğunu iddia eden ve onu inşa etmeye çalışan grupların oluşumuyla karşı karşıya kalan devrimcilerin tutumuna ilişkin sorunlar, devrim öncesi ve sonrası görevlerin ortaya çıkardığı sorunlar vb.

Güncel görevinin bu türden sorunları incelemek olduğunu farkına varan militanlar, kendi gazeteleri veya bültenleri üzerinden; kendilerini ifade etmek için şimdilik böyle bir imkanı olmayanlarsa bu bülten üzerinden bu tartışmaya aktif olarak katılmalıdır.

Internationalisme

Sosyalizm ve Bilinç

1. Sosyalist işçi hareketinde, toplumsal devrim için proletarya içerisinde hareket eden bir politik örgütün gerekliliği fikri kesin görünüyordu.

Anarşistlerin bu yapıya atfedilmiş “politik” ibaresine her zaman itiraz ettiği doğrudur. Ancak bu anarşist itiraz, politik eylem tabirini çok dar anlamda kavramalarından kaynaklanır, çünkü politik eylem onlar için yasama reformları için yapılan eylemle eş anlamlıdır: seçimlere ve burjuva parlamentolarına katılmak vb. Ama ne anarşistler ne de işçi hareketi içerisindeki herhangi bir başka akım, devrimci sosyalistlerin, eylem ve propaganda yoluyla işçi mücadelelerine müdahale etme ve onları yönlendirme görevini üstlenen birliklerde gruplaşmalarının gerekliliğini reddeder. Ayrıca kendisine toplumsal mücadeleleri belirli bir doğrultuda yönlendirme görevini veren her gruplaşma, politik bir gruplaşmadır.

Bu bağlamda, bu örgütlere verilen politik ya da politik olmayan karakter etrafındaki fikir savaşımları, yalnızca sözcüklerle ilgili bir tartışmadır; temelinde, genel tabirlerin altında, yönelim ve amaçlar ve onlara ulaşmanın yöntemleri üzerine somut fikir ayrılıkları saklanır. Başka bir deyişle, keskin politik fikir ayrılıkları.

Eğer bugün, proletaryanın politik örgütünün gerekliliğini sorgulayan yeni eğilimler ortaya çıkıyorsa, bunun nedeni bir zamanlar proletaryanın örgütleri olan sosyalist ve komünist partilerin, yozlaşması ve kapitalizmin hizmetine girmesidir. Politik terimler ve politik partiler burjuva çevresinde bile bugün itibar sarsıntısı yaşıyor. Oysa, bu çarpıcı zayıflıklara yol açan şey politika değil, politikanın BELİRLİ TÜRLERİDİR. Politika, insanların toplumsal hayatın örgütlenmesinde benimsedikleri yoldan başka bir şey değildir; bu eyleme yüz çevirmek, toplumsal hayata yön vermeye ve bunun sonucunda onu dönüştürmeye yönelik her karardan feragat etmektir. Bu, toplumu olduğu gibi kabul etmek ve ona boyun eğmek demektir.

2. Sınıf fikri özünde, sadece ekonomik değil tarihi-politik bir sınıflandırmadır. Ekonomik bakımdan, tüm insanlar belirli bir tarihi dönem içerisinde, tek ve aynı olan üretim sisteminin bir parçasıdır. Aynı üretim ve dağıtım sistemi içerisinde, insanların farklı konumlarda yer almasına dayanan ve bu sistemin çerçevesinin dışına çıkamayan bölünmüşlük, sistemi aşmanın tarihsel gerekliliğinin temeli olamaz. Böylece, ekonomik kategorilere bölünme, sistemle beraber gelişen ancak kendi sınırlamalarıyla çevrelenmiş kalan daimi içsel çelişkiler içerisinde yalnızca bir uğraktır. Tarihsel muhalefet, sistemin tamamına topyekûn karşı çıkmasıyla, deyim yerindeyse, dışsaldır ve bu muhalefet mevcut sistemin yıkımı ve yeni bir üretim biçimine dayanan başka bir sistemle değiştirilmesi ile ortaya çıkar. Sınıf, bu tarihsel muhalefetin vücut bulmuş hali olmakla birlikte, onun gerçeklik kazanmasını sağlayan toplumsal-insani güçtür.

Proletarya, kapitalist sistem içerisinde koşullarını iyileştirmeyi amaçlayan bir tutumla değil, yalnızca mücadelesine verdiği yönelimle mevcut toplumsal düzene karşı çıkarak kelimenin tam anlamıyla bir sınıf olarak var olur. Kategoriden sınıfa, ekonomik mücadeleden politiğe geçiş, tarihsel sınıf muhalefetinin, işçilerin ekonomik konumunda uzun süre barındıktan sonra doğal ve otomatik olarak ortaya çıkmasını sağlayan bir evrimsel bir süreç, süreğen ve içkin bir gelişim değildir. Birinden diğerine diyalektik bir sıçrama vardır. Kapitalist sistemin yok olmasının tarihsel zorunluluğunun bilincine varmaya bağlıdır. Bu tarihsel gereklilik, proletaryanın sömürüden kurtulma arzusuyla örtüşür ve onun bünyesinde barınır.

3. Tarihteki tüm toplumsal dönüşümler, temelinde belirleyici bir koşul olarak, üretici güçlerin gelişiminin eski toplumun kısıtlı yapılarıyla uyuşmaz hale gelmesi gerçeğine sahiptir. Kapitalizmin ölümü ve çöküşünün nedeni, geliştirdiği üretim güçlerine hükmetmekte artık yetersiz oluşunda yatar. Bu, aynı zamanda onun sosyalizmle aşılmasının tarihsel gerekçesidir.  

Bu durum haricinde, önceki devrimlerle (burjuva devrimleri dahil) sosyalist devrim arasındaki farklar belirleyici olmaya devam ediyor ve devrimci sınıf tarafından yapılacak derinlikli bir incelemeyi gerektiriyor.

Örneğin burjuva devriminde, feodalizmin koşullarıyla uyuşmaz olan üretici güçlerin gelişmesinin koşulu yine mülk sahibi bir sınıfın mülkiyetine dayanan bir sistemin içerisinde yatar. Sonuç olarak kapitalizm, ekonomik temelini uzun bir süre boyunca feodal dünyanın içinde yavaşça geliştirmiştir. Siyasal devrim, ekonomik gerçeği takip etmiş ve onu kutsamıştır. Yine sonuç olarak, burjuvazinin ekonomik ve toplumsal harekete dair farkındalık kazanma mecburiyeti yoktur. Onun hareketleri, onu doğanın kör güçleri gibi etkileyen ve iradesini belirleyen ekonomik gelişme yasalarının baskılarıyla doğrudan yürütülür. Onun bilinci, gerçeğin ardından gelen ikincil bir etken olarak kalır. Onun bilinci olaylara yön vermektense onları kaydeder. Burjuva devrimi, hala gelişmemiş üretici güçlerin insana hükmettiği, insanlığın bu prehistoryasında yer alır.

Buna karşılık sosyalizm, herhangi bir sınıfın bireysel ve toplumsal mülkiyetiyle çelişen üretici güçlerin gelişmesi temeline dayanır. Bu yönüyle sosyalizm, kapitalist toplum içerisindeki ekonomik temeller üzerinde kurulamaz. Siyasal devrim, ekonominin ve toplumun sosyalizme geçişinin ön koşuludur. Buradan hareketle, sosyalizm yalnızca hareketin nihai hedeflerinin, ve onları gerçekleştirecek araçların bilinciyle ve eyleme yönelik bilinçli iradeyle gerçekleştirilebilir. Sosyalist bilinç, devrimci sınıf eylemini önceler ve koşullandırır. Sosyalist devrim, insanın halihazırda fazlasıyla geliştirilmiş üretici güçlere hakim olduğu tarihin başlangıcıdır, ve bu hakimiyet sosyalist devrimin benimsediği gayenin ta kendisidir.

4. Bu nedenle, kapitalist toplum içerisinde elde edilen kazanımların üzerinden sosyalizm kurmak adına girişilen tüm çabalar, doğası gereği başarısızlığa mahkumdur. Ön koşulu insanların bilinçli iradesine dayanan sosyalizm, zaman yönünden üretici güçlerin ileri derecede gelişimini ve mekan yönünden tüm dünyayı gerektirir. Sosyalizmin kapitalist toplum içerisindeki deneysel gösterimi, en iyi ihtimalle ütopya seviyesinin ötesine geçemez. Bu yolda ısrarcı olmak, kapitalizmi muhafaza eden ve güçlendiren bir konuma yol açar4. Sosyalizm kapitalist rejim içerisinde yalnızca teorik olarak kendini gösterir, cisimleşmesi ancak ideolojik güç biçimini alabilir ve gerçekleştirilmesi var olan toplumsal düzene karşı, proletaryanın devrimci mücadelesiyle mümkün olabilir.

Sosyalizmin varlığı öncelikle yalnızca sosyalist bilinçte dışa vurulabileceğine göre, bilinci taşıyan ve onun somut hali olan sınıf, yalnızca bu bilinç üzerinden tarihsel bir varoluşa sahip olur. Proletaryanın tarihsel bir sınıf olarak oluşumu, onun sosyalist bilincinin oluşmasından başka bir şey değildir. Bunlar aynı tarihsel sürecin, bağımsız olarak değerlendirilemeyecek iki farklı yönüdür, çünkü biri olmadan diğeri var olamaz.

Sosyalist bilinç, işçilerin ekonomik konumundan kaynaklanmaz, onların ücretli çalışanlar olma durumunun bir yansıması değildir. Bu nedenle, sosyalist bilinç basitçe ve kendiliğinden her işçinin kafasında, ya da yalnızca işçilerin kafasında oluşmaz. Bir ideoloji olarak sosyalizm, işçilerin ekonomik mücadelelerinden ayrı ve ona paralel olarak ortaya çıkar. Birbirlerini oluşturmazlar ancak birbirlerini etkilerler ve birinin gelişimi diğerinin koşuludur. İkisinin de kökleri kapitalist toplumun tarihsel gelişimine dayanır.

Tarihte sınıf partisinin oluşumu

5. Eğer işçiler yalnızca sosyalist bilinç yoluyla (Marx ve Engels’in ifadesine göre) “kendinde ve kendisi için sınıf” oluyorsa, sınıfın oluşum süreci, devrimci sosyalist militan gruplarının oluşum süreciyle bir tutulmuş olur. Proleter partisi, sınıfın seçilmiş bir kısmı ya da “delegasyonu” değildir, sınıfın bizatihi varlık biçimi ve yaşamıdır. Tıpkı maddenin hareketinden ayrı anlaşılamayacağı gibi, sınıf da kendini politik örgütlere dönüştürme eğiliminden ayrı anlaşılamaz: “Proletaryanın bir sınıf olarak ve böylelikle bir siyasal parti olarak örgütlenmesi” (Komünist Manifesto) tesadüfen formüle edilmemiştir ve Marx ve Engels’in derinlikli görüşünü ifade eder. Yüzyıllık deneyim, sınıf kavramını bu şekilde görmenin geçerliliğini incelikli bir biçimde onaylamıştır.

6. Sosyalist bilinç kendiliğinden üretilmez, fakat sürekli yeniden üretilir. Ortaya çıkar çıkmaz mevcut kapitalist dünyaya karşıtlığıyla, eylem yoluyla ve eylemin içinde kendi gelişimini belirleyen ve hızlandıran aktif ilke haline gelir. Bununla birlikte, bu gelişim kapitalizmin çelişkilerinin gelişimi tarafından koşullandırılır ve sınırlandırılır. Bu bağlamda, Lenin’in “sosyalist bilincin işçilere Parti yoluyla aşılanması” tezi, kesinlikle Rosa’nın ekonomik mücadeleyle başlayan ve devrimci sosyalist mücadele ile doruğa ulaşan bir hareket süresince meydana gelen bilincin gelişiminin “kendiliğindenliği” tezinden daha doğrudur. “Kendiliğindenlik” tezi, demokratik görünümüne rağmen, temelinde mekanik bir eğilimi, katı bir ekonomik determinizmi açığa vurur. Sebep ve sonuç ilişkisi üzerine kuruludur ve burada bilinç sadece bir sonuçtur, baştaki hareketin, onu meydana getiren işçilerin ekonomik mücadelelerinin bir neticesidir. Bu açıdan bilinç, etken unsurlar olan ekonomik mücadeleler karşısında, temelde edilgen bir unsur olarak görülür. Lenin’in anlayışı, sosyalist bilinç ve onu somutlaştıran partiye, özünde etken bir unsurun ve ilkenin karakterini geri getirir. Kendini yaşamdan ve hareketten ayırmaz, onlara dahildir.

7. Sosyalist devrimin esas zorluğu, bu karmaşık ve çelişkili durumda yatar: bir taraftan devrim yalnızca işçi sınıfının büyük çoğunluğunun bilinçli eylemiyle yapılabilir; diğer taraftan bu bilincin gelişimi, kapitalist toplum içerisindeki tüm işçilerin bağlı olduğu ve işçilerin tarihsel devrimci görevlerinin bilincinde olmalarını durmadan engelleyen ve tahrip eden koşullarla karşı karşıya kalır. Elbette bu zorluğun üstesinden yalnızca tarihsel konjonktürden bağımsız teorik propaganda yoluyla gelinemez. Ancak çözümün işçilerin ekonomik mücadelelerinde bulunması, saf propaganda yoluyla bulunma ihtimalinden daha da azdır. Kendi içsel gelişimlerine bırakıldıklarında, işçilerin kapitalist sömürü koşullarına karşı mücadelesi en fazla isyan patlamalarına, yani toplumsal dönüşümün pozitif eylemi için kesinlikle yetersiz olan negatif tepkilere yol açabilir; pozitif eylem yalnızca hareketin amaçlarının bilincinde olma yoluyla mümkün hale gelir. Bu faktör, teorik içeriğini işçilerin ekonomik konumunun koşullarından ve özelliklerinden değil, tarihsel olasılıkların ve zorunlulukların gelişmesinden alan, sınıfın bu politik unsurundan başka bir şey değildir. Yalnızca bu faktörün müdahalesi, sınıfın sırf negatif tepki seviyesinden pozitif eylem seviyesine, isyandan devrime yükselmesini mümkün kılacaktır.

8. Fakat, sınıfın varlığının ve bilincinin ifadeleri olan bu örgütleri, sınıfın kendisi yerine koymak istemek ve sınıfı yalnızca bu politik örgütlere malzeme sağlayacak şekilsiz bir kitle olarak görmek tamamen hatalı olur. Bu, varlık ve bilinç arasındaki, parti ve sınıf arasındaki ilişkilerde militarist bir anlayışı, devrimci anlayışın yerine koymak olur. Partinin tarihsel işlevi, hem nihai hedeften hem de harekatlarının şimdiki amacından habersiz bir ordu olarak görülen bir sınıfın eylemine liderlik edecek bir genelkurmay olmak değildir. Bu, sınıfın hareketini, manevralar toplamı olarak görmek olurdu.

Sosyalist devrim hiçbir şekilde askeri harekatla karşılaştırılmamalıdır. Sosyalist devrimin gerçekleşmesi, işçilerin kararlarını ve eylemlerini belirleyen bilinçleriyle koşullandırılmıştır.

Yani parti sınıfın yerine hareket etmez. Parti, kelimenin burjuva anlamıyla “güven”, yani ona toplumun kaderinin havale edilmesini talep etmez. Partinin tek tarihsel işlevi, sınıfın devrimci hareketinin temelleri olan görevinin, hedeflerinin ve araçlarının bilincine varmasını sağlayacak bir şekilde hareket etmektir.

9. Tıpkı, partinin işçi sınıfı adına hareket eden bir genelkurmay olduğu fikriyle savaşmamız gerektiği gibi, “işçi sınıfının kurtuluşu, işçilerin kendi eseridir” (Birinci Enternasyonal’in Açılış Konuşması) cümlesini temel alarak, militanları ve devrimci partiyi herhangi bir rolden mahrum bırakan bir diğer anlayışı da aynı şiddetle reddetmeliyiz. Kendi iradelerini işçilere dayatmamanın pek takdire şayan bahanesiyle, bu militanlar kendi görevlerini küçültür, sorumluluklarından kaçar ve devrimcileri işçi hareketinin peşine takılmaya bırakırlar.

İlki, sınıfı reddederek ve ikame ederek kendisini sınıfın dışına koyar. İkincisiyse, sınıf örgütü olan partinin özgül işlevini reddederek, devrimin bir unsuru olarak kendi varlığını reddederek, ve kendisini eylemden azade kılarak benzer şekilde kendisini sınıfın dışına koyar.

10. Sosyalist devrimin koşullarını doğru anlamak aşağıdaki ilkelerden başlamalı ve bu ilkeleri kapsamalıdır:

a. Üretici güçlerin eriştiği gelişim seviyesi sınıflı bir toplumla artık uyumlu değildir, salt bundan dolayı sosyalizm bir zorunluluktur.

b. Bu zorunluluk, kendi toplumsal kurtuluşu insanlığın şimdiye dek maruz bırakıldığı üretim güçlerine yabancılaşma halinden kurtulmasına bağlı olan ezilen sınıfın iradesi ve bilinçli eylemiyle gerçekleşebilir.

c. Sosyalizm, hem bir objektif zorunluluk hem de bir subjektif irade olarak, yalnızca kendi amaçlarının bilincinde olan devrimci eylem ile ifade edilebilir.

d. Devrimci eylem, devrimci program olmadan düşünülemez. Aynı şekilde, programın detaylandırılması da eylemden ayrılamaz. Devrimci parti bir “doktrinler bütünü ve bir eylem istenci” (Bordiga) olduğu için, sosyalist bilincin en kapsamlı somutlaşmasıdır ve onun gerçekleşmesi için gereken esas unsurdur.

11. Proleter partisini kurmaya yönelik eğilim, kapitalist toplumun ilk anlarından itibaren ortaya çıkmıştır. Ancak, tarihsel koşullar sosyalizm için yeterince gelişmediği sürece, proletaryanın, partinin kuruluşuna ilişkin ideolojisi yalnızca ilkel bir evrede kalabilir. Proletaryanın politik örgütünün bu tamamlanmış formu, ilk kez “Komünist Birlik” ile ortaya çıkmıştır.

Sınıf partilerinin kuruluş aşamalarına yakından bakıldığında, parti olarak örgütlenmenin sabit bir ilerleme göstermediği açıktır. Aksine, ortaya çıktığı büyük gelişme dönemleri ve ortadan kaybolduğu diğer dönemler arasında gidip geldiği görülür. Bu yüzden, partinin organik varlığı, yalnızca onu oluşturan bireylerin iradesine bağlı değildir. Nesnel koşullar onun varlığını belirler. Parti, özünde devrimci sınıf hareketinin aracı olarak, yalnızca sınıfın hareketinin yüzeye çıktığı durumlarda var olabilir. İşçilerin sınıf hareketi için koşullar oluşmadığında (örneğin kapitalizmin ekonomik ve politik denge dönemleri ya da işçi mücadelelerinin kesin yenilgilerinden sonraki dönemler) parti var olmaya devam edemez. Parti organik olarak dağılır, ya da var olmak isterse, diğer bir deyişle etkili olmaya devam etmek isterse, devrimci eyleme izin vermeyen yeni koşullara ayak uydurmak zorundadır; parti kaçınılmaz olarak yeni bir içerik edinir. Konformist hale gelir, yani devrimin partisi olmaktan çıkar.

Marx partinin var oluşunun koşullarını çoğu kişiden daha iyi anladı. İki kere muazzam örgütlerin feshini üstlendi: ilkinde 1851’de, Avrupa’da devrimin yenilgisinin ve karşı-devrimin zaferinin ve ikincisinde ise, 1873’te Paris Komünü’nün yenilgisi ardından, açıkça partinin feshedilmesi taraftarıydı. İlkinde bu organizasyon Komünist Birlik’ti, ikincisinde ise Birinci Enternasyonal.

Devrimci militanların güncel görevi

12. İkinci Enternasyonal’in deneyimi, proleter partisinin, devrimci olmayan uzun süreli bir dönem sırasında sürdürülemeyeceğini doğrulamıştır. İkinci Enternasyonal partilerinin 1914 emperyalist savaşına katılımı, örgütün uzun süredir yozlaşmış olduğunu resmen açığa vurmuştur. Proletaryanın politik örgütlenmesinin, hüküm süren kapitalist sınıfın ideolojisine karşı geçirgen ve nüfuz edilebilir olması her zaman mümkündür. Bu durum, sınıf mücadelesinin uzun durgunluk ve geri çekilme dönemlerinde, proletaryanın ideolojisini burjuvazininkiyle ikame edeceği bir duruma kadar varabilir. Öyle ki, kaçınılmaz olarak, parti, baştaki tüm sınıfsal içeriğinden yoksun bırakılır ve düşman sınıfın bir aracı haline gelir.

Üçüncü Enternasyonal’in komünist partilerinin tarihi, partinin, devrimci geri çekilme dönemlerinde korunmasının imkansızlığını ve böyle dönemlerde kaçınılmaz olarak yozlaşacağını yeniden göstermiştir.

13. Bu nedenlerden dolayı, bu partilerin oluşumu, örneğin 1935’te Troçkist Enternasyonal ya da daha yakın zamanda İtalya’daki Enternasyonalist Komünist Parti, yapay olmakla kalmaz: bunlar sadece kafa karışıklığı ve oportünist girişimler olabilir. Bu oluşumlar, geleceğin sınıf partisinin kuruluşundaki uğraklar olacağına, onun önünde birer engele dönüşürler ve sergiledikleri karikatürle onu itibarsızlaştırırlar. Bilincin olgunlaşmasını ve dogmalara dönüştürdükleri eski programda bir ilerlemeyi ifade etmenin tersine, eski programı yeniden üreterek bu dogmalara hapsolurlar. Bu oluşumların, eski partinin parlamentarizm, sendikalizm vb. taktikleri gibi, zaman aşımına uğramış gerici pozisyonlarını sürdürmesi ve daha da kötüleştirmesinde şaşılacak bir şey yoktur.

14. Ancak partinin örgütsel varlığındaki kırılma, sınıf ideolojisinin gelişiminde bir kırılma yaşandığı anlamına gelmez. Devrimci geri çekilme, her şeyden önce devrimci programın olgunlaşmamış olduğunu gösterir. Yenilgi, önceki programatik ilkeleri eleştirel bir şekilde yeniden gözden geçirerek mücadelenin canlı deneyimiyle onları aşma zorunluluğunun bir göstergesidir.

Programatik detaylandırmanın bu olumlu eleştirel çalışması, eski partiden gelen yapılar aracılığıyla sürdürülür. Bunlar, geri çekilme dönemlerinde, geleceğin partisinin yeni bir devrimci yükseliş döneminde kuruluşunun aktif unsuru haline gelirler. Bu yapılar, partinin örgütsel feshinden veya ideolojik yabancılaşmasından sonra çıkan sol gruplar veya fraksiyonlardır. Bunlar: Komünist Birlik'in dağılması ile Birinci Enternasyonal'in oluşumu arasındaki dönemde Marx'ın fraksiyonu, yeni partileri ve 1919'da Enternasyonal'i doğuracak olan İkinci Enternasyonal'deki sol akımlar (Birinci Dünya Savaşı sırasında); ayrıca Üçüncü Enternasyonal'in yozlaşmasının ardından devrimci çalışmalarını sürdüren sol fraksiyonlar ve gruplardır. Bunların varlığı ve gelişimi, devrimin programının güçlenmesinin ve yarının partisinin yeniden inşasının koşuludur.

15. Eski parti, düşman sınıfın hizmetine girdikten sonra, devrimci düşüncenin geliştirilebileceği ve proletaryanın militanlarının oluşturulabileceği bir ortam olmaktan kesinlikle çıkar. Bu nedenle sosyal demokrasiden ya da Stalinizm’den gelen akımların yeni bir sınıf partisinin inşası için materyal işlevi görmesini beklemek, parti fikrinin esasının göz ardı edilmesi anlamına gelir. Troçkistlerin İkinci Enternasyonal partilerine bağlılıkları ve proletaryanın yeni partisini birlikte kurabilecekleri "devrimci" akımları, anti-proleter bir çevre içinde besleyebilecekleri düşüncesiyle bu partilerin içinde barınmayı içeren iki yüzlü pratiğin peşinde olmaları, yalnızca kendilerinin ölü bir akım olduğunu, geleceğin değil, geçmiş hareketin bir ifadesi olduklarını gösterir.

Nasıl ki, devrimin yeni partisi, olayların tarihe gömdüğü bir program temelinde kurulamazsa, işçi sınıfına ait olmaktan sonsuza dek çıkmış yapılara organik olarak bağlı kalan unsurlarla da kurulamaz.

16. İşçi hareketinin tarihi, şimdikinden daha karanlık ve devrimci bilinçte bu kadar derin bir geri çekilmenin damgasını vurduğu bir dönem görmemiştir. İşçilerin ekonomik sömürüsünün, tarihsel görevlerinin bilincini üstlenmeleri için kesinlikle yetersiz bir koşul olarak görünmesi, bu bilincin gelişmesinin, devrimci militanların daha önce düşündüklerinden çok daha zor olduğunu göstermektedir. Belki de proletaryanın ayağa kalkabilmesi için, insanlığın kaos içindeki bir dünyanın dehşetiyle Üçüncü Dünya Savaşı kabusunu yaşaması gerekecek ve proletarya çok somut bir ikilemle yüzleşmek zorunda kalacak: ya öl ya da devrim yap ki kendini ve bilincini kurtarmanın koşullarını sağlayabil.

17. Proleter bilincin yeniden ortaya çıkmasını sağlayacak kesin koşulları ya da proletaryanın devrimci mücadelesi için benimseyeceği üniter örgütün oluşum koşullarının ne olacağını bu tez çerçevesinde aramıyoruz. Son otuz yılın deneyimine dayanarak kategorik olarak söyleyebileceğimiz şey şu ki, ne ekonomik talepler ne de tüm sözde "demokratik" talepler (parlamento, ulusların kendi kaderini tayin hakkı, vb.) proletaryanın tarihsel eylemi için yararlı olabilir. Örgütlenme biçimlerine gelirsek, dikey, mesleki ve korporatist yapılarıyla sendikaların uygun olmadığı açık görünüyor. Bütün bu örgütlenme biçimleri geçmişin işçi hareketine aittir ve tarih müzesine gönderilmeleri gerekecektir. Ancak terk edilip geride bırakılmaları pratikte gerçekleşmelidir. Yeni örgütlerin üniter olması, yani işçilerin büyük çoğunluğunu içermesi ve mesleki çıkarların belirli ayrımlarının ötesine geçmesi gerekecektir. Temelleri toplumsal, yapıları ise yerel düzeyde olacaktır. 1917'de Rusya'da ve 1918'de Almanya'da ortaya çıkan işçi konseyleri, sınıfın üniter örgütlenmesinin yeni bir türüydü. İşçiler, örgütlenmelerinin en uygun biçimini sendikaların iyileştirilmesinde değil, bu tür işçi konseylerinde bulacaklardır.

Sınıfın yeni üniter örgütlenme biçimi ne olursa olsun, siyasi örgütün, yani partinin gerekliliği ve oynaması gereken belirleyici rolü konusunda hiçbir şeyi değiştirmez. Parti, sınıfın eylemindeki bilinçli faktör olarak kalır. Parti, proletaryanın devrimci eylemi için vazgeçilmez olan ideolojik itici güçtür. Toplumsal eylemde, üretimdeki enerjiye benzer bir rol oynar. Sınıfın bu örgütünün yeniden inşası, pratikte mevcut rejime karşı mücadele ettikçe, sınıf içinde kapitalist ideolojiden kopma eğiliminin ortaya çıkmasıyla koşullandırılırken, aynı zamanda bu yeniden inşa, mücadelenin hızlandırılıp derinleştirilmesinin ve mücadelenin zaferinin belirleyici koşuludur.

18. Partinin inşası için gerekli koşulların var olmaması bizi, devrimci militanların her acil faaliyetinin yararsız veya imkansız olduğu sonucuna götürmemelidir. Militanlar, parti kurucularının içi boş "aktivizmi" ile bireysel izolasyon arasında, maceracılık ve aciz bir karamsarlık arasında seçim yapmak zorunda değildir: devrimci ruha eşit derecede yabancı ve devrim davasına zararlı oldukları için bunların her ikisiyle de savaşılmalıdır. Hem sınıfın hareketini belirleyen tek faktörü militan eylem olarak sunan iradeci fikri hem de partiyi hareketin salt pasif bir yansıması olarak gören mekanik anlayışı reddetmeliyiz. Militanlar eylemlerini, diğer faktörlerle etkileşim içinde, sınıfın eylemini koşullandıran ve belirleyen faktörlerden biri olarak görmelidir. Bu anlayış, militan faaliyetinin gerekliliği ve değeri için dayanak sağlarken, aynı zamanda olasılıklarının ve etkisinin sınırlarını da belirler. Faaliyeti mevcut durumun koşullarına uyarlamak, onu etkili ve verimli hale getirmenin tek yoludur.

19. Elverişsiz nesnel koşullara rağmen, her ne pahasına olursa olsun, aceleyle yeni sınıf partisini inşa etme girişimi, hem çocuksu hem de maceracı bir iradecilikten, durumun ve onun anlık açılarının yanlış bir şekilde değerlendirilmesinden, ve parti fikrinin ve parti ile sınıf arasındaki ilişkinin tamamen yanlış değerlendirilmesinden kaynaklanır. Bu nedenle, bu tür girişimlerin hepsi başarısız olmaya mahkûmdur ve becerebildikleri tek şey, en iyi ihtimalle, İkinci ve Üçüncü Enternasyonallerin büyük partilerinin izini takip eden oportünist gruplaşmalar yaratmaktır. Bundan böyle onların varlığını gerekçelendiren tek şey içlerinde şapel ve sekt ruhunun gelişmesidir.

Böylece tüm bu örgütler pozitifliklerinde, yalnızca acil "aktivizmleri" aracılığıyla oportünizmin çarklarına kapılmakla kalmazlar, aynı zamanda negatifliklerinde sekte özgü dar bir ruhu, dar görüşlü bir yurtseverliği, "liderlere" korkulu ve batıl bağlılığı, daha büyük örgütlerin bir karikatürünü, örgütsel kurallara tapınmayı ve içlerinde yer alan sayılarla ters orantılı olarak daha da despot ve katlanılmaz hale gelen "özgürce rıza gösterilmiş" bir disipline itaati üretirler.  

Bu çift yönlü sonuçta, partinin yapay ve zamansız inşası, sınıfın politik örgütünün inşasını boşa çıkarmaya, kadroların yok edilmesine ve ani olmasa bile kaçınılmaz bir şekilde militanların kaybına, tükenmiş, bitkin, boşlukta ve tamamen demoralize hissetmelerine yol açar.

20. Partinin yok olması, ister Birinci Enternasyonal'de olduğu gibi daralma ve örgütsel bozulma yoluyla ister İkinci ve Üçüncü Enternasyonal partilerinde olduğu gibi kapitalizmin hizmetine girmesi yoluyla olsun, her iki durumda da proletaryanın bir devrimci mücadele döneminin sonunu ifade eder. Dolayısıyla partinin yok olması kaçınılmazdır ve ne iradecilik ne de az çok parlak bir liderin varlığı bunu önleyemez.

Marx ve Engels, yaşamlarında önemli bir rol oynadıkları iki proleter örgütünün parçalanışına ve ölümüne şahit oldular. Lenin ve Luxemburg, sosyal demokrasinin büyük partilerinin ihanetine çaresizce seyirci kaldılar. Troçki ve Bordiga, komünist partilerin yozlaşmasını ve o zamandan beri karşı karşıya olduğumuz korkunç kapitalist makinelere dönüşümlerini değiştirmek için hiçbir şey yapamadılar.

Bu örnekler bize, kaderci ve yüzeysel bir analizin ileri sürdüğü gibi partinin beyhude olduğunu değil, yalnızca sınıfın gerekli partisinin hep aynı biçimde sürekli ve yükselen bir çizgide var olmadığını, varlığının her zaman mümkün olmadığını, varlığının ve gelişiminin kendisini doğuran ve ifade ettiği proletaryanın sınıf mücadelesiyle uyumlu ve yakından bağlantılı olduğunu gösterir. Bu nedenle, partideki devrimci militanların, partinin yozlaştığı ve bir işçi partisi olarak ölümünden önceki süreçte mücadelesinin devrimci bir anlamı vardır, ancak bu çeşitli Troçkist muhalefetlerin ona verdiği bayağı anlam değildir. Çünkü Troçkistler için mesele, partiyi düzeltmektir ve bunun için her şeyden önce örgütün ve onun birliğinin tehlikeye atılmaması gerekir. Onlar için mesele, örgütün geçmişteki görkemini korumaktır, oysa gerçekte bu tam da nesnel koşullar nedeniyle olanaksızdır. Örgütün görkemi, ancak onun devrimci ve sınıf doğasını sürekli ve artan bir şekilde değiştirmek pahasına korunabilir. Onlar, örgütsel çöküşün her zaman bir devrimci geri çekilme döneminin yansıması olduğunu ve çoğu zaman örgütün hayatta kalmasından çok daha iyi bir çözüm olduğunu anlamadan örgütü kurtarmak için örgütsel önlemler ve çareler ararlar; her halükarda devrimcilerin kurtarması gereken örgüt değil, örgütle birlikte batma riski taşıyan sınıf ideolojisidir.

Eski partinin kaçınılmaz kaybının nesnel nedenlerini anlamadan, bu dönemdeki militanların görevi idrak edilemez. Bazıları, sınıfın eski partisini koruyamadıkları için hemen yeni bir parti inşa etmenin gerekli olduğu sonucuna vardılar. Bu idrak eksikliği ancak iradeci bir parti anlayışına dayanan maceracılıkla sonuçlanabilir.

Gerçekliğin doğru bir şekilde incelenmesiyle, eski partinin ölümü, yeni bir parti inşa etmenin anlık imkansızlığına işaret eder; bu eski ya da yeni herhangi bir partinin varlığı için gerekli koşulların günümüzde mevcut olmadığı anlamına gelir.

Böyle bir dönemde yalnızca küçük devrimci gruplar hayatta kalabilir, bu da örgütselden çok ideolojik bir süreklilik temin eder. Bu gruplar, sınıf mücadelesinin geçmiş deneyimlerini kendi içlerinde bir araya getirerek, dünün partisiyle yarının partisi arasında, mücadelenin doruk noktası ve geçmiş bir yükseliş döneminde sınıf bilincinin olgunlaşmasıyla sınıf bilincinin gelecekte yeni bir yükseliş döneminde daha ileri bir seviyede yeniden ortaya çıkması arasında bir bağlantı sağlar. Bu gruplarda, mücadelelerinin özeleştirisi, geçmiş fikirlerinin eleştirel bir şekilde yeniden incelenmesi, programının geliştirilmesi, bilincinin olgunlaşması ve devrimci hücumun bir sonraki aşaması için yeni kadroların ve yeni militanların oluşturulması yoluyla, sınıfın ideolojik yaşamı varlığını sürdürür.

21. İçinde bulunduğumuz bu dönem, bir yandan, uluslararası proletaryanın Birinci Dünya Savaşı'na son veren ve 1917 Ekim Devriminde Rusya'da ve 1918-19’da Spartakist harekette en yüksek noktasına ulaşan ilk büyük devrimci dalgasının yenilgisinin ürünüdür; diğer yandan, kapitalizmin politik-ekonomik yapısında meydana gelen derin dönüşümün, nihai ve çöküşe ait biçim olan devlet kapitalizmine doğru evriminin ürünüdür. Dahası, kapitalizmin bu evrimi ile devrimin yenilgisi arasında diyalektik bir ilişki vardır.

Kahramanca mücadeleci ruhlarına, kapitalist sistemin kalıcı ve aşılmaz krizine ve işçi sınıfının koşullarının benzeri görülmemiş bir şekilde ağırlaşmasına rağmen, proletarya ve onun öncüsü kapitalizmin karşı-saldırısına direnemediler. Karşı karşıya kaldıkları klasik kapitalizm değildi ve kapitalizmin hem teorik hem de politik olarak hazırlıklı olmadıkları sorunları ortaya çıkaran dönüşümleri tarafından gafil avlandılar. Uzun zamandır kapitalizmi üretim araçlarının özel mülkiyetiyle, sosyalizmi de devletleştirmeyle özdeşleştiren proletarya ve onun öncüsü, modern kapitalizmin, ekonominin ve planlamanın devletleştirilmiş merkezileşmesine yönelik eğilimleri karşısında afalladı ve yönünü şaşırdı. İşçilerin büyük çoğunluğu, bu evrimin toplumun kapitalizmden sosyalizme yeni bir dönüşümünü sunduğu fikriyle baş başa kaldı. Kendilerini bu fikirle ilişkilendirdiler, tarihsel görevlerini terk ettiler ve kapitalist toplumun korunmasının en sadık partizanları oldular.

Proletaryaya bugünkü şeklini veren, bu tarihsel nedenlerdir. Bu koşullar hüküm sürdüğü, ve devlet kapitalist ideoloji işçilerin kafalarına hükmettiği sürece, sınıf partisinin yeniden inşası söz konusu olamaz. Proletarya, sosyalist kurtuluşu mevcut korkunç devlet kapitalist rejiminden ayıran uçurumu, ancak devlet kapitalizmi aşamasının göstergesi olan kanlı felaketler süresince kavrayabilir, ancak bu şekilde şu anda kendisini hapsederek imha eden bu ideolojiden koparmak için büyüyen bir kapasite geliştirebilir. Ancak o zaman “proletaryanın bir sınıf olarak ve böylelikle bir siyasal parti olarak örgütlenmesinin” yolu yeniden açılacaktır. Proletaryanın devrimci çekirdekleri, devlet kapitalizminin ortaya koyduğu yeni sorunlara yanıt vererek proletaryanın sınıf çözümünü ve onun gerçekleştirilmesinin araçlarını geri kazanmasına yardımcı olmak için gereken teorik çabayı göstermişse, bu aşamaya çok daha çabuk ulaşılacaktır.

22. İçinde bulunduğumuz dönemde devrimci militanlar, ancak zorunlu olarak kapsamı sınırlı olan, sabırlı bir propaganda çalışması üstlenen ve aynı zamanda yoğun araştırma ve teorik netleşme çabaları gösteren küçük gruplar oluşturarak hayatta kalabilirler.

Bu gruplar, ancak sınıfın sınırları tarafından belirlenen kriterler temelinde ulusal ve uluslararası düzeyde diğer gruplarla bağlantıya geçmeye çalışarak görevlerini yerine getirebileceklerdir. Sadece bu tür bağlantılar ve bunların, ilkelerin üstüne giderek sorunları netleştirmek amacıyla çoğaltılması, bu grupların ve militanların mevcut dönemde kapitalizmin korkunç baskısına fiziksel ve politik olarak direnmelerine ve tüm bu çabaların proletaryanın kurtuluşu için mücadeleye gerçek bir katkı olmasına olanak sağlayabilir.

Yarının partisi

23. Parti, dünkünün basit bir kopyası olmayacak. Geçmişten alınan bir modele dayanarak partiyi yeniden inşa etmek mümkün değildir. Partinin programının yanı sıra, yapısı ve kendisi ile sınıfın tamamı arasında kurduğu ilişkiler, geçmiş deneyimin ve şimdiki aşamanın yeni ve daha ileri koşullarının bir sentezi üzerine kuruludur. Parti, sınıf mücadelesinin evrimini izler ve sınıf mücadelesinin tarihinin her aşaması, proletaryanın siyasi örgütünün belirli bir biçimine tekabül eder.

Modern kapitalizmin şafağında, 19. yüzyılın ilk yarısında, henüz oluşum aşamasında olan bir işçi sınıfı, yerel ve düzensiz mücadelelere girişerek ancak doktriner okullar, sektler ve birlikler doğurabildi. Komünist Birlik bu dönemin en ileri ifadesiydi, aynı zamanda onun manifestosu "bütün ülkelerin proleterleri- birleşin" çağrısıyla gelecek dönemin habercisiydi.

Birinci Enternasyonal, proletaryanın Avrupa'nın başlıca ülkelerinde toplumsal ve siyasal mücadele sahnesine fiilen girişine denk düşüyordu. Böylece işçi sınıfının tüm örgütlü güçlerini, onun çeşitli ideolojik eğilimlerini bir araya getirdi. Birinci Enternasyonal, işçi mücadelelerinin hem tüm akımlarını hem de tüm koşullu yönlerini bir araya getirdi: ekonomik, eğitimsel, politik ve teorik. Tüm çeşitliliğiyle işçi sınıfının üniter örgütünün en ileri noktasıydı.

İkinci Enternasyonal, ücretli emeğin ekonomik mücadelesi ile toplumsal, politik mücadele arasında bir ayrışma aşamasına işaret ediyordu. Kapitalist toplumun tam olarak serpildiği bu dönemde İkinci Enternasyonal, reformlar ve siyasi fetihlerle proletaryanın politik tasdiki için mücadelenin örgütüydü ve aynı zamanda, proletaryanın tarihsel devrimci görevinin teorik temellerini netleştirerek ve detaylandırarak onun ideolojik sınırında daha ileri bir aşamayı işaret ediyordu.

Birinci Dünya Savaşı, kapitalizmin tarihsel krizini açığa vurarak çöküş dönemini başlattı. Sosyalist devrim, teorik düzeyden pratik eylem düzeyine evrildi. Olayların sıcağında proletarya, bir bakıma, devrimci mücadele örgütünü alelacele inşa etmek zorunda kaldı. Üçüncü Enternasyonal'in ilk yıllarının muazzam programatik katkısı, her şeye karşın, kapitalizmin bu nihai aşamasının ve devrimci geçiş sürecinin ortaya çıkardığı devasa sorunlar karşısında yetersiz kaldı. Aynı zamanda canlı deneyim, bir bütün olarak sınıfın genel ideolojik toyluğunu çabucak gösterdi. Bu iki tehlikeyle karşı karşıya kalan ve hızla art arda yığılan olayların baskısı altındaki Üçüncü Enternasyonal, yanıtı örgütsel önlemlerle vermek zorunda kaldı: militanların demirden disiplini vb.

Örgütsel tavrın, programın yetersizliğini, partinin ise sınıfın toyluğunu telafi etmek zorunda kalması, partinin, sınıfın kendi eylemini ikame etmesine neden oldu ve bu durum parti ve onun sınıfla olan ilişkileri anlayışında bir değişime neden oldu.

24. Bu deneyime dayanarak, gelecekteki parti şu gerçeğin yeniden oluşturulması üzerine kurulacaktır: devrim bir örgütlenme sorunu içerse de, devrimin kendisi bir örgütlenme sorunu değildir. Devrim her şeyden önce, proletaryanın geniş kitleleri arasında bilincin olgunlaşmasının ideolojik sorunudur.

Hiçbir örgüt, hiçbir parti sınıfı ikame edemez ve "işçilerin kurtuluşunun işçilerin kendilerinin eseri olacağı" her zamankinden çok geçerlidir. Sınıf bilincinin billurlaşması olan parti, ne sınıftan farklı ne de onunla eş anlamlıdır. Parti zorunlu olarak küçük bir azınlık olarak kalır; büyük bir sayısal güç olma hırsı yoktur. Hiçbir anda sınıfın canlı eyleminden ayrılamaz veya onun yerini alamaz. İşlevi, sınıfın hareketi ve eylemi içindeki ideolojik ilham olarak kalır.

25. Devrimin ayaklanma döneminde partinin rolü, kendisi için iktidar talep etmek veya kitleleri kendisine “güvenmeye” çağırmak değildir. Partinin müdahalesi ve faaliyeti, sınıfın kendi kendini harekete geçirmesi yararınadır. Sınıfın içinde kendi ilkelerinin ve devrimci eylem yöntemlerinin zaferini amaçlar.

Sınıfın önderliği “emanet ettiği”, daha doğrusu terk ettiği parti etrafında seferber edilmesi, sınıftaki toyluk durumunu yansıtan bir anlayıştır. Tecrübe göstermiştir ki, bu tür koşullarda devrim zafere ulaşamayacak ve hızla yozlaşacak, bu da sınıf ile parti arasında bir ayrılığa yol açacaktır. Bu durumda parti, kendisini sınıfa dayatmak için giderek daha zorlayıcı yöntemlere başvurmak zorunda kalır ve bunun sonunda devrimin ilerleyişine ciddi bir engel olur.

Parti, bir yönetim ve yürütme örgütü değildir; bu işlevler, sınıfın üniter örgütlenmesine aittir. Partinin militanları bu işlevlerde yer alırlarsa, bunu proletaryanın daha büyük topluluğunun üyeleri olarak yaparlar.

26. Devrim sonrası, proletarya diktatörlüğü döneminde parti, totaliter rejimlerin klasik özelliği olan tek parti değildir. Totaliter rejimler, tekellerinde tuttukları devlet iktidarıyla özdeşleşmeleri ve asimile olmaları ile karakterize edilir. Buna karşılık proletaryanın sınıf partisi, kendisinin tarihsel antitezi olan devletten ayırt edilmesi ile karakterize edilir. Totaliter tek partinin, genişleyip milyonlarca bireyi bünyesine katma eğilimi, tahakküm ve baskısının fiziksel bir aracına dönüşür. Buna karşılık proletaryanın partisi, doğası gereği, militanlarının kazanacak ya da savunacak hiçbir kazancı olmadığı katı bir ideolojik kesim olarak kalır. Onların ayrıcalığı, yalnızca en net savaşçılar ve devrimci davaya en içten bağlı olanlar olmaktır. Bu nedenle parti çok sayıda insanı bünyesine katmayı amaçlamaz, çünkü ideolojisi daha büyük kitlelerin ideolojisi haline geldikçe, varlığının gerekliliği ortadan kalkma eğilimi gösterir ve dağılma çanları çalmaya başlar.

Partinin iç rejimi

27. Partinin iç rejimini oluşturan örgütsel kurallar sorunu, partinin programatik içeriği sorunu kadar belirleyicidir. Geçmiş deneyimler ve özellikle Üçüncü Enternasyonal partilerinin deneyimleri, parti anlayışının üniter bir bütün oluşturduğunu göstermiştir. Örgütsel kurallar, bu anlayışın bir yönü ve ifadesidir. Örgütlenme sorunu, partinin rolü, işlevi ve sınıfla ilişkisi hakkında sahip olunan fikirden bağımsız değildir. Bu sorunların hiçbiri bağımsız olarak var olmadığı gibi, bütünü oluşturan ve ifade eden unsurları meydana getirirler.

Üçüncü Enternasyonal partilerinin sahip oldukları kuralların ya da iç rejimlerin nedeni, sınıfın bariz bir toyluk döneminde kurulmalarıydı. Bu da partinin sınıfı, örgütün bilinci, disiplinin kanıyı ikame etmesine yol açtı.

Dolayısıyla geleceğin partisinin örgütsel kuralları, mücadelenin çok daha ileri bir aşamasında, sınıfın çok daha büyük bir ideolojik olgunluğuna dayanacak, partinin rolüne dair çok farklı bir anlayış temelinde oluşturulacaktır.

28. Üçüncü Enternasyonal'de önemli bir yer işgal eden demokratik ya da organik merkeziyetçilik sorunları, geleceğin partisi için keskinliğini yitirdi. Sınıfın eylemi partinin eylemine bel bağladığında, partinin maksimum pratik etkililiği sorunu, yalnızca kısmi çözümler sağlayabilecek olan partiye yön vermeye başladı.

Partinin eylemsel etkililiği, onun ideolojik eylemine bağlıdır, liderlik ve yürütmenin pratik eylemine değil. Dolayısıyla partinin gücü, militanlarının disipline boyun eğmesinde değil, bilgilerinde, ileri ideolojik gelişmelerinde ve sağlam kanılarında yatmaktadır.

Örgütün kuralları, ister demokratik ister merkeziyetçi olsun, içkin ya da sabit ilkeler düzeyine yükseltilmiş soyut kavramlardan meydana gelmez. Bu tür ilkeler anlamdan yoksundur. Eğer daha uygun bir yöntemin yokluğunda (demokratik) çoğunluk tarafından alınan kararlarda uzlaşılmak gerekiyorsa bu, hiçbir şekilde, çoğunluğun tanımı gereği, gerçeği ve doğru ilkeleri tekeline aldığı anlamına gelmez. Doğru ilkeler, nesnenin azami bilgisinden, gerçekliği en sıkı kavrayıştan doğar.

Bu nedenle örgütün iç kuralları, kendi amaçlarına ve dolayısıyla partinin rolüne uygun olmalıdır. Daha kapsamlı bir disiplin uygulamak için örgüte temel sağlayabilecek pratik acil eylemin etkililiğinin önemi ne olursa olsun, örgüt militanlarının düşüncesinin azami düzeyde gelişmesinden daha az önemli olmaya devam eder ve sonuç olarak ona tabidir.

Parti, sınıf ideolojisinin detaylandırıldığı ve derinleştirildiği bir pota olduğu sürece, programatik ilkeleri çerçevesinde en büyük fikir özgürlüğü ve ayrılıklarına yer açmakla kalmamalıdır: yol gösterici bir ilke olarak temel endişesi, tartışma ve organizasyon içindeki fikirlerin ve eğilimlerin çatışması için araçlar sağlayarak, düşüncenin alevlenmesini durmaksızın sürdürmek ve kolaylaştırmak olmalıdır.

29. Parti kavramına bu açıdan bakıldığında, ona homojen, monolitik ve tekelci bir partinin içler acısı fikrinden daha yabancı bir şey yoktur.

Parti içindeki eğilimlerin ve fraksiyonların varlığı sadece hoşgörü gösterilen, bahşedilen ve dolayısıyla tartışmaya açık olan bir hak değildir.

Tam tersine, partide -sonradan kazanılmış ve doğrulanmış ilkeler çerçevesinde- akımların varlığı, parti fikrinin sağlıklı bir şekilde kavranmasının tezahürlerinden biridir.

Marco. Haziran 1948

1 Bugün bu metinde sunulan tüm önemli fikirlere katılıyoruz ve çoğunu harfi harfine destekleyebiliriz. Bu, proletaryanın siyasi partisinin, devrimin zaferi için temel ve yeri doldurulamaz rolü üzerinde metnin ısrarı konusunda özellikle geçerlidir. Ancak metindeki şu ifade, sınıf mücadelesinin gelişim dinamiğini ve parti-sınıf ilişkisini en iyi şekilde anlamamızı sağlamaz: “Kendi içsel gelişimlerine bırakıldıklarında, işçilerin kapitalist sömürü koşullarına karşı mücadelesi en fazla isyan patlamalarına yol açabilir”. Doğrusu, tarihsel deneyim, sınıfın devrimci kapasitelerini, özellikle de mücadelenin ekonomik ve politik boyutlarının birleşiminin karşılıklı olarak birbirini canlandırabileceğini göstermiştir. Daha açık olmak gerekirse, devrimcilerin rolü, işçilere bilinç getirmek değil, sınıf içerisinde bilincin gelişimini hızlandırmak, genişletmek ve derinleştirmektir. Bu konudaki konumumuzla ilgili daha fazla öge için okuyucuları şu makalelere yönlendiriyoruz: International Review 90’daki ‘The mass strike opens the door to the proletarian revolution’, (komünizm üzerine serinin bir parçası) ve IR 96 ve 97'deki ‘Questions of organisation: have we become ‘Leninists’'

2 Aynı teorik düşünce, 1946'da Internationalisme'de yayınlanan ve IR 32'de yeniden yayınlanan ‘The tasks of the hour’ adlı başka bir makalenin temelini oluşturmaktadır.

3 “In the aftermath of World War II...” başlığı altında yeni bir girişle yeniden yayınlandı (önerilen bağlantılara bakın).

4 Okul haline gelen, devrimci özelliklerini kaybeden ve aktif muhafazakar güçlere dönüşen tüm ütopik sosyalizm akımlarının başına gelen budur. Proudhonculuk, Fouriercilik, kooperatifler, reformizm ve devlet sosyalizmi örneklerini düşünün.

 

Derinleşmek için:

The Communist Left after World War II

Komünist Sol’un Mirası:

Revolutionary organisation

Politik akımlar ve referans:

Communist Left

Proleter bilincin ve örgütün gelişimi:

French Communist Left

Bölüm:

Örgüt Üzerine

Sylvia Pankhurst- Feminizmden Sol Komünizme

Giriş

2015 yılında, çok gündeme getirilen bir film olan Suffragette’in ve aynı zamanda Sylvia Pankhurst’ün yeni bir biyografisinin duyurusu yapıldı.¹ Burada yeniden bastığımız makale ilk olarak 1980’de World Revolution’da yayınlandı. O zamanlarda, Sylvia Pankhurst’ün hayatı ve politikası hakkında çok az şey yazılmıştı ve onun kendi yazılarına ulaşmak zordu. Makalenin de belirttiği gibi, Sylvia’yla ilgili olan kitaplar, 1914 ve savaş sonrasındaki ilk yıllar arasında büyük ve açıklanmayan bir boşluk bırakma eğilimindeydi; başka bir deyişle, Pankhurst’ü Rus devriminde Bolşevikleri coşkuyla desteklemeye ve Britanya’da Sovyet iktidarı çağrısını yapmaya götüren, Süfrajet hareketinden kopuş ve savaşa karşı enternasyonalist muhalefet dönemi kitaplara dahil edilmedi.

Stalinist rejimlerin çöküşü ve burjuvazinin onu takip eden “komünizmin sonu” kampanyalarıyla birlikte, Sylvia’nın Bolşevizm ve bir sovyet devrimi için coşkulu desteği daha da nahoş hale geldi. Buna karşılık, liberal solun Sylvia’yı feminist, radikal, isyancı, anti faşist, anti kolonyalist, dünya barışı ve sosyal adalet için mücadele eden biri olarak sahiplenme çabasını gördük… 1990'lardan beri hayatının ve politikasının çeşitli yönleri hakkında bir biyografi ve kitap çıkartma modası var.² 2007 yılında Londra’da eski bir Labour (İşçi Partisi) milletvekili, ünlü akademisyen Germaine Greer ve Etiyopya elçisinin konuk konuşmacı olarak katıldığı, Sylvia’nın hayatını bir “mücadeleci, sanatçı ve feminist” olarak kutlayan bir festival bile gördük.³ Hatta bu festivalde, parlamento binasının önüne Sylvia’nın bir heykelini dikmek için, Lordlar Kamarasının eski sendika patronları ve İşçi Partisi soylu kadınlarının desteklediği bir kampanya bile yürütüldü (!)

Rachel Holmes tarafından yazılan Sylvia Pankhurst: Feminism and Social Justice [Sylvia Pankhurst: Feminizm ve Sosyal Adalet] başlıklı yeni biyografiye bu bağlamda bakılmalı.

2007'deki ‘Sylvia Pankhurst Festivali’ üzerine olan makalemizde belirttiğimiz gibi: “Burjuvaziye göre, Sylvia Pankhurst bir feminist, solcu veya liberal olarak hatırlanmalıdır. Proletaryaya göre, devrimci siyasetten vazgeçişini ve buna müteakip gelen ihanetlerini saklamamakla birlikte, o sınıf mücadelesi etkisinde olan, burjuva siyasetiyle ilişkisini kesen ve komünizme kazandırılan bir kişidir (…) Pankhurst ve daha az bilinen (çoğu kadın olan) işçi sınıfı militanlarının inatçı kararlılıkları sayesinde, sol kanat komünizmin zayıf ama hakiki sesi bu ülkede duyuldu; elli yıl sonra yeni nesil devrimcilere güç ve öğrenme kaynağı olacak olan, bugün ICC’nin [International Communist Current] örgütsel ifadesi olmaya devam eden bir külliyat bırakıldı. Sylvia Pankhurst’ün asıl mirası budur; komünistlerin bugün savunduğu miras budur, bu yüzden burjuvanın sol ve liberal hizmetkarlarına şöyle sesleniyoruz: “Sylvia’dan ellerinizi çekin!”

Bu makale ilk olarak 1980 yılında WR 33 ve 34'te yayınlandı. Makaleyi daha yakın bir zamanda yazmış olsaydık bazı yaklaşım ve formülasyonlar farklı olabilirdi ancak metindeki temel argümanların bugün hala geçerli olduğunu düşünüyoruz. Terimlerin veya kelime öbeklerinin açıkça hatalı göründüğü yerlerde, “Editör notlarını” ekledik.

Bu makale serisi⁴, Sylvia Pankhurst ve Workers’ Dreadnought’un siyasetini işlerine geldiği gibi görmezden gelen ve Sylvia’nın kadın hakları davası adına kahramanca acı çektiğine dair -bugünün koşullarında- daha saygıdeğer olan görüşü tercih eden günümüz feminist ve solcularının çarpıtmalarına karşılık verme girişimidir.

Sylvia’yla ya da genel olarak Pankhurstlerle ilgilenen kitapların, onun savaş ve savaş sonrası yıllardaki hayatıyla ilgili büyük bir boşluk bırakmaları dikkat çekicidir. Sosyalist İşçi Partisi, Sylvia’nın politikasının kendi geleneklerinin bir parçası olduğunu iddia etmeye bile fırsat buldu! (bkz. Communist Workers’ Organisation’ın yayın organı Revolutionary Perspectives 16). Ancak, feminizmin açık bir devrimci eleştirisini sergilediği için, Sylvia’nın süfrajetlerden kopuşu örtülü kalmamalı. Bu yüzden, bu makalelerde Sylvia’nın geçmişte, The Suffragette Movement: an intimate account of persons and ideals (1931)’da yaptığı parça parça eleştirilerinden çıkarımlar ortaya koymak ve onun politik gelişimini göstermek istiyoruz.

1914'ün başlarında, Sylvia ve Kadınların Toplumsal ve Siyasal Birliği Doğu Londra Federasyonu, Kadınların Toplumsal ve Siyasal Birliği’nden Christabel ve Emmeline Pankhurst tarafından kovuldu; bunun temel nedeni ELF’nin (Doğu Londra Federasyonu’nun) işçi sınıfı çizgisinde olmasıydı:

“Federasyonunuz için demokratik bir anayasanız var, biz buna katılmıyoruz!” Dahası Christabel işçi kadın hareketinin hiçbir değeri olmadığını söyledi; işçi kadınlar cinsiyetin en zayıf kısmıydı, aksi nasıl mümkün olabilirdi? Hayatları fazla zor, eğitimleri fazla zayıftı, rekabet için donatılmamışlardı. “Mücadele için en zayıfları kullanmak kuşkusuz hatadır. Biz seçilmiş kadınları istiyoruz, en güçlü ve en zeki olanları!” (Sylvia Pankhurst, The Suffragette Movement)

Bu, Sylvia’nın her zaman kaçınmayı denediği ve o zamanlar çok pişman olduğu bir bölünmeydi. Buna rağmen, 1. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla bunun ne kadar kaçınılmaz olduğunu anladı. Süfrajet hareketinin kapsamlı bir incelemesi bu makalelerin kapsamı dışında olsa da, hareketin bazı önemli özelliklerine kısaca bakmak, bu bölünmenin ne hakkında olduğunu ve feminizmin reddinin Sylvia Pankhurst için ne anlam ifade ettiğini görmek için gerekiyor.

Kadınların Toplumsal ve Siyasal Birliği (WSPU)

“Ancak feministlerimiz, siyasal eşitlik taleplerinde yabancı kız kardeşleri gibidir, toplumsal demokratik öğrenmenin açtığı geniş ufuklar onlara yabancı ve anlaşılmaz kalır. Feministler, mevcut sınıflı toplum çerçevesinde eşitlik ararlar; hiçbir şekilde bu toplumun temeline saldırmazlar. Haklar ve ayrıcalıklar için savaşırlar. Burjuva kadın hareketinin temsilcilerini konuyu anlamamakla suçlamıyoruz, olaylara bakış açıları kaçınılmaz olarak sınıfsal konumlarından kaynaklanıyor.” (Alexandra Kollontai, The Social Basis of the Women Question)

Kollontai’nin çerçevesinin WSPU için de geçerli olduğu, savaş gayretlerine verdikleri coşkulu destek nedeniyle oldukça açıktı. Hatta, Emmeline ve Christabel İngiliz hükümetini Almanya’ya karşı olan savaşta yeterince efor sarf etmedikleri konusunda eleştirdiler, özellikle de kadınların savaşta kullanılmaması hususunda. İngiliz emperyalizmi davasını ilerletme arzusuyla, siperlerde kullanılmak üzere daha fazla işçiyi özgürleştirmek için kadınların sanayiye ve hizmet sektörlerine yaygın bir şekilde yerleştirilmesini talep ettiler!

WSPU’nun kökenleri, savaş yılları yaklaşırken gelişen bu bariz şovenizmle belirgin bir tezat oluşturur. Hatta, Emmeline, Boer savaşına karşı olmayı reddettikleri için Fabian Society ile ilişkisini koparmıştı. Pankhurst ailesinin 19.yy’ın sonunda Independent Labour Party’e (ILP) ve Manchester’daki işçi mücadelelerine katıldığı gerçeği WSPU’nun gittikçe gerilediğini açıkça gösteriyor. Sosyalist harekete ve işçilerin mücadelelerine karşı olduklarını daha aşikar hale getirmeye başlamışlardı; örneğin, devletin kendilerine gösterdiği sert muameleyi hatırlatarak, devletin “(madencilerin) liderlerini tutuklamak yerine onlarla uzlaşmaya çalışmalarından” şikayetçi oldular. (Emmeline Pankhurst, My Own Story, 1914). Bir başka örnek de, 1915'te sanayiciler tarafından finanse edilen, “Bolşevik” sendika temsilcileri hareketine karşı başlattıkları kampanyadır.

WSPU 1903’te, Emmeline hala ILP’nin aktif bir üyesiyken kurulmuştu; hatta örgüt için seçtiği isim bile o zaman için daha büyük endişeleri olduğunu gösterir. Ancak, sonradan kadınların durumuna sınıfsal ayrımın bir yönü yerine toplumun cinsiyetlere göre ayrımı olarak ve parlamentoya toplumsal değişim aracı olarak yoğunlaşmasıyla, bu ilişki daha da fırtınalı hale geldi ve son olarak 1907’de çatlak oluştu. Bu, kendi üyelerinin yeniden örgütlenmesiyle aynı zamana denk geldi. Sonrasında, politikalarına mutlak sadakat talep eden Emmeline, Christabel ve seçilmiş bir grup tarafından WSPU’nun aktiviteleri sıkı bir şekilde kontrol edilmeye başlandı. Bu da tek bir şeye odaklandıkları anlamına geliyordu: oy hakkı. Hiçbir üyenin toplumsal reformlar için savaşmasına, siyasal bir parti için çalışmasına veya WSPU’nun politikalarının doğruluğunu bile sorgulamasına izin verilmedi. WSPU “sahada bir süfrajet ordusu olacaktı. Bu tamamen gönüllü bir ordu ve kimse burada kalmak zorunda değil.” (Emmeline Pankhurst: My Own Story)

Amacı, o zamanlar olduğu gibi erkeklerle siyasi eşitlikti ve hatta genel oy hakkı kavramına bile karşı çıktı. Bu sadece bir taktik değildi, çünkü işçi sınıfından kadınları dahil etmeye çalışırken, aynı zamanda zengin, orta ve üst sınıf kadınları liderliğine çekme konusunda bilinçli bir politika izledi. WSPU’nun asıl amacı toplumun “leydi”lerinin haklarını kabul ettirmek için işçi sınıfı kadınlarını kullanmaktı. Christabel bunu şöyle ifade ediyordu: “…toplumun şu anki umudu eğitim, ekonomik bağımsızlık ve gücü kendileri için güvence altına almayı başaran bu kadınlardadır. Bu sınıftan bir kadın olan Florence Nightingale, Labour Party’nin başardığı ya da başaracağından daha fazlasını yaptı kendi ülkesi için. Şimdiden doğmuş olan bu güzel günde, tek başına Florence Nightingale değil, kendi hayatlarından mutlu ve ülkelerine hizmet için zihinsel, ahlaki ve ekonomik olarak donatılmış çok sayıda kadın var. Daha fakir ve daha az şanslı kadınlara uzanan, onların yoksulluk bataklığından kurtulmalarını sağlayacak yardım eli onlardır. Daha iyi bir sosyal düzen tasarlayabilen ve daha iyi bir düzene ulaşılabileceğini pratik ve yapıcı eylemle gösterecek olan onlardır.” (Christabel Pankhurst, The Suffragette, Aralık 1913)

Hiç kuşkusuz burjuva siyaseti! Bu aleni kapitalizm destekçiliği ve “cinsiyet savaşı” politikasının gelişmesi, doğal olarak toplumsal bir sınıf anlayışının reddedilmesi ve karşısında durulması sonucunda oldu.

Devletle uzlaşmazlık gerçeği, burjuva ideolojisinin hiçbir zaman tek bir dünya görüşü üretemeyeceğinden başka bir şey kanıtlamasa da, “kadınların oy” hareketi gibi kitlesel bir hareket, WSPU’nun politikaları yüzünden değersizleştirilemez. Bu hareketin gücünün temeli, açıkça, WSPU’nun ideallerinde değil, kadınlara dayatılan koşullarda ve Britanya sermayesinin, işçi sınıfından kadınlar bir yana, burjuva ve küçük burjuva kadınların koşullarını iyileştirme taleplerini kabul etmeyi reddetmesinde yatar. WSPU’nun bu mücadelenin odak noktası haline gelmesi, aslında işçi hareketinin net bir siyasi alternatif sunmadaki başarısızlığına yönelik bir eleştiridir.

Süfrajet hareketi içinde, işçi sınıfında açıkça konumlanan az sayıda grup da vardı. Fakat, tüm kadınların sahte birliğini ve “kadınlara oy hakkı” sloganını tercih etmeleri, WSPU’nun lider olmasına ve işçi sınıfı karşıtı ideolojilerini daha etkili hale getirmelerine imkân veriyordu. Böylesi bir birlik uğruna uzlaşmanın yıkıcı olduğu, Sylvia’nın ancak WSPU’dan atıldıktan sonra çıkardığı bir derstir ve belki de, 1914'ten sonraki hızlı siyasi gelişimiyle öne çıkmıştır.

WSPU’nun Doğu Londra Federasyonu (ELF)

Bu tür bir uzlaşmanın reddedilmesinin ilk adımları Ekim 1912'de Sylvia’nın Doğu Londra’daki faaliyetine başladığı zaman atıldı. Başlangıçta, bu faaliyet oy hakkı reform yasa tasarısı yerine “Çalışan Kadınlar Delegasyonu” ve ara seçim kampanyasının bir parçasıydı, fakat çok geçmeden WSPU’nun bütün desteğini kaybetti. Şubat 1913'te finansal destek geri çekildi, ancak fikirler ve pratik oluşturulmuştu ve o yılın mayıs ayında WSPU’nun Doğu Londra Federasyonu kuruldu. Federasyon, WSPU’nun birkaç farklı kolunun birliğiydi, buna rağmen, işçi kadınlara yönelik kesin ve hakiki bir doğrultudaydı ve bu örgütün hakim eğilimine kıyasla tamamen farklı bir uygulama sürdürdü. Federasyon işçi hareketindeki örgütlerle, özellikle ILP ile bağlantı kurmaya başladı ve sınıfın kitlesel gösterilerine destek verdi ve katıldı. WSPU’yla kopuşu kaçınılmaz kılan, tam da bu çalışmanın başarısı ve The Suffragette Movement’ta fazlasıyla tasvir edilen Londra’nın doğu ucundaki toplumsal çatışmaların kızışmasıydı. Nihayetinde, bu kopuşun Emmeline ve Christabel tarafından ELF’ye dayatılmasının bir önemi yoktu: uzlaşmanın zincirleri her halükârda kopmuştu. Ağustos 1913’te Sylvia bir “halk ordusu; özgürlükleri için mücadele etmeleri ve hükümet uşaklarının gaddarlığıyla baş etmeye uygun hale gelmeleri için kadınlar ve erkeklerden oluşan bir örgüt” kurulması çağrısında bulundu. Bu örgüt hiçbir zaman büyük bir öneme sahip olmasa bile, ileride sınıf çatışmalarının farkına varılması ve mevcut toplumsal düzenin temel bir sorgulamasının yapılması, Women’s Dreadnought ve Workers’ Dreadnought’un siyaseti gelişirken Sylvia’nın ilerleyeceği yönün habercisiydi.

Bu makalenin ilk bölümü Sylvia Pankhurst’ün resmi Süfrajet hareketinden, WSPU’dan kopuşunun kökenlerini inceledi. Sonraki bölüm, Sylvia’nın politikasının gelişimini, feminizmle ilgili konuların üzerinde durarak, daha yakından inceleyecek. (Bölünmeden sonra örgüt East London Federation of Suffragettes olarak yeniden adlandırıldı. Bu birkaç isim değişikliğinin ilkiydi, her birini tarihlendirmek ve her birine atıf yapmak yerine örgütün gazetesinin ayırt edici ismini kullanacağız, Dreadnought.)

The Women’s Dreadnought

Mart 1914’te The Women’s Dreadnought’un ilk sayısı ortaya çıktı. Bu sayının içinde grubun Londra’nın doğu ucundaki faaliyetinin uzun bir açıklaması vardır ve bu açıklamadan alınan şu ifadeler, faaliyetin ardındaki ana fikirleri gösterir:

“Oy hakkının temel ilkesi, her birimizin kendimize ve birbirimize yardım edecek bir güç payına sahip olmasıdır. Daha ayrıcalıklı birkaç kişinin diğerlerine yardım etmesi, öğretmesi ve büyüklük taslaması fikrine doğrudan zıttır. Şüphesiz, biz süfrajistler, her bireyin hem yönetmede hem de hizmette paylaşım hakkına sahip olduğu ilkesine inandığımız için ve uzun ve acı bir deneyimle her tür hükümet biçiminin — niyeti ne kadar nazik olursa olsun — tiranlık olduğunu öğrendiğimizden oy hakkı için savaşıyoruz.” (Sylvia Pankhurst, WD, 8 March 1914)

Sylvia’nın, WSPU’yu asla kapsamlı bir şekilde eleştirmemesi bir talihsizlik, çünkü bu durumda, bu alıntının ilk bölümündeki gibi dolaylı eleştirilere dayanmamız gerekiyor. Buna rağmen, Dreadnought’un bütünüyle farklı bir çizgide olduğu açık. Süfrajet (veya ‘kadınların gücü’) hareketindeki ilk yanılsamalarına ve oy hakkının öz yönetim demek olduğu fikrine rağmen, burada önemli nokta öz yönetim hedefine yapılan vurgudur. Bu, WSPU’nun bu makalenin ilk bölümünde görülen görüşlerine ve WSPU’nun yasadışı eylemi yalnızca kadınların oy kullanma hakkının reddedilmesi (yani anayasal eylemin reddedilmesi) nedeniyle savunduğu gerçeğine tamamen zıttır.

1.Dünya Savaşı patlak verdiğinde Sylvia, WSPU’nun şovenist cevabını hızlıca kınadı. Savaşa desteklerini, hareketin uğruna mücadele ettiği her şeye ihanet olarak değerlendirdi, daha da önemlisi savaşı destekleyen ve ona karşı çıkan kadınlar arasındaki bölünmenin önemi arada kaynamadı ve bir süre sonra feminizmden kopuşuna neden olacak faktörlerden birisi olacaktı. Emmeline Pankhurst kadınları çalışırken görmenin mutluluğu hakkında yazarken Dreadnought savaşa karşı çıkıyordu; savaşı durdurmanın net ve pratik bir yolunu görmüyor olmasına rağmen, Emmeline’in yüzeysel gözlemlerinin ötesine geçmiş ve işçi sınıfı kadınlarının ev ve işyerinde katlandığı korkunç ve gerçek koşulları ortaya çıkarmak için gazetesinde geniş yer ayırmıştı.

Dreadnought ilk zamanlarında Independent Labour Party (ILP)’den oldukça etkilenmiş görünür; politikaları esasen pasifist ve alenen reformisttir ve kadınlara oy hakkı kazandırmaya odaklı kalmıştır. Bununla birlikte, Dreadnought, esas olarak kadınların savaşın dayattığı koşullara karşı kendilerini korumalarına yardımcı olma fikriyle, hızla daha geniş toplumsal meselelere dahil oldu (Gerçekten de bu alandaki faaliyeti etkileyici bir liste oluşturuyor: Toplantılar vb. için bir “Kadınlar Salonu”, tehlike merkezleri, bir anne-bebek merkezi ve kreşler). Yerel konsey yardım komitelerinde temsil edildiler fakat onları o kadar yetersiz buldular ki bir yandan da kendi yardım planlarını yürüttüler. Faaliyetinin genişlemesi, oy hakkının artık tek sorun olarak görülememesi bakımından siyasetlerinin radikalleşmesine yardımcı oldu. Ne var ki, bu radikalleşmenin özü, grubun savaş karşıtlığının artışı ve işçi sınıfı çizgisinin kuvvetiydi: Almanya’daki işçi erkekler ve kadınların durumunun Britanya’daki ile aynı olduğuna dikkat çekmiş ve çalışmaları kadınlar üzerine olmasına rağmen, savaşın işçi sınıfı erkeklerine karşı değil, onlarla beraber bütün sisteme karşı olması gerektiğini anlamışlardı. Beklendiği gibi, kısa süre içinde kadınlara oy hakkı sloganını bıraktılar, tüm kadınlar ve erkekler için oy çağrısına başladılar.

Bu durumda grup, savaş ilerledikçe mevcut toplumu daha iyi anlamanın ve onu değiştirmenin yollarını aramak zorunda kaldı, bu da grubun sosyalist eğilimlerini gittikçe öne çıkardı. Başlıca sosyalist örgütlerle olan bağlantıları arttı ve gazetelerinde enternasyonal işçi mücadelelerini bildirdiler. Hatta, diğer ülkelerden bireylerle ve gruplarla olan bağlantıları ve yurtdışında neler olduğunu bildirmeye dair kaygısı etkinliği boyunca belirgindi ve bu, hem grubun politik gelişiminde hem de Britanya’daki etkisinin büyümesinde etkili olan güçlü bir yöndü (Britanya’daki diğer örgütler, bu konuda oldukça dar kafalı bir bakış açısından muzdaripti). Daha 1914 yılında gazete, Bolşevikler’in, Liebknecht’in ve benzerlerinin savaş karşıtı yazılarından alıntılar yapıyordu. 1916’dan itibaren işçi mücadeleleri uluslararası ölçekte artmaya başladığında, Dreadnought bu olaylardan çok şey öğreniyor ve bunları olumlu karşılıyordu. Özellikle 1917 Rus devrimleri çok büyük bir itkiydi.

Dreadnought onları destekledi çünkü işçilerin toplumun yönetimini ele geçirmek, savaşı durdurmak, daha makul ve insani bir toplum uğruna savaşmak için olumlu çabasını görebiliyordu. Şubat Devrimi grupların siyasetini iki temel alanda hızlıca etkiledi: öncelikle, kitle grevinin -yani kapitalizmi devirmenin ve savaşı sona erdirmenin tek yolu olarak sokaklarda ve fabrikalarda işçilerin sert ve kolektif mücadelelerinin- öneminin farkındalığı; ikincisi, işçi sınıfının kendi çıkarlarını ifade edebileceği ve sınıf savaşı için kendisini etkili bir şekilde örgütleyebileceği bir araç olarak sovyet formunda örgütlenmenin önemi. Bunun, Dreadnought’un Labour Party (LP)’ye hakim olan görüşle ve genel olarak sosyal demokrasiyle kendisi arasında daha belirgin bir çizgi çekmesi gibi başka sonuçları da oldu. Sylvia’nın süfrajetlerle olan deneyimleri LP’ye yönelik çok sayıda eleştiriye yol açmıştı ancak LP’nin aktif savaş destekçiliği ile bu eleştiriler daha da güçlenmişti. Ayrıca, ILP Rusya’nın tek taraflı olarak savaştan çekilmesine karşı çıktığında, ILP’nin siyaseti ile kendi siyaseti arasındaki kopuş da açıkça gerçekleşmiştir. Hatta Dreadnought çoktan kendisini İkinci Enternasyonal’in azınlık enternasyonalistleri ve devrimcileriyle ilişkilendirmişti. Dreadnought, savaş sona ermeden önce bile, LP’nin bir işçi devrimini engelleme ve ona karşı çıkmadaki rolünü öne sürerek, sosyal demokrasiye karşı daha güçlü politik eleştiriler getirmeye başlamıştı. Diğer bir sonuç, Dreadnought’un kendisini açıkça bir siyasi örgüt olarak tanımlamaya başlaması ve sosyal yardım grubu niteliğini kaybetmeye başlamasıydı. Bunun nedeni, kısmen Rusya’ya verdiği desteğin ve genel radikalizminin birçok yardımı ve mali kaynağı uzaklaştırmasıydı, fakat bu aynı zamanda bilinçli bir karardı, zira Sylvia’nın daha sonra yazdığı gibi: “…her birimiz, ne kadar tatlılıkla, anlayışla verilirse verilsin, rahatlığın ve refahın bir nebzesini bile sadaka olarak kabul etmektense, bunlara bir hak olarak sahip olmayı tercih ederiz.” (SP, ‘Autobiographical Notes’)

Üç yıldan biraz fazla bir süre içinde Dreadnought; işçici, reformist bir oy hakkı topluluğundan, tam teşekküllü bir sosyalist örgüte dönüştü. Her ne kadar bu değişiklikle üye kaybedildiyse de, grubun şube sayısı Doğu Londra’daki üç ya da dört şubeden, ülke genelinde neredeyse kırka çıktı (buna rağmen, Londra ve Manchester her zaman en güçlü kollarıydı).

The Workers’ Dreadnought

Politikalarındaki bu değişiklik gazetelerinin isminin Haziran 1917’de The Workers’ Dreadnought olarak değişmesiyle sonuçlandı. Bir sonraki yıl boyunca, grup, İşçi Partisi ve Parlamentoyu devrim yapmanın aracı olarak reddederken, devrimcilerin bu kurumlara katılma ve propaganda yapmasının gerekliliğine bağlı kaldı. Ancak, işçi sınıfı devriminin nasıl büyüdüğüne ve devrimcilerin bu süreçteki rolüne ilişkin anlayışının devam eden gelişimi, bu tür faaliyetlerin reddedilmesini sağladı.

Workers’ Dreadnought dönemindeki en önemli faktör, onların 3. Enternasyonel ve onun İngiliz kanadı olan Büyük Britanya Komünist Partisi’ne (CPGB) olan ilgileri ve bunlarla olan ilişkileriydi. Dreadnought önemli bir sesti, ve doğrusu politik olarak birleşik bir komünist parti kurma çabasında en net ve sürekliliği olan gruptu. Ne yazık ki, nispeten geç gelişimi birleşme tartışmalarında rol almasını engelledi ve diğer örgütler karşısındaki üstün netliği, onlar üzerinde hak ettiği derecede politik etki yaratmayı başaramadı. Şunu da not etmek gerekir ki, Dreadnought (o zamanlarda en büyük grup olan) İngiliz Sosyalist Partisi’ne (BSP) göre nispeten küçük olmasına rağmen, BSP’nin gazetesi The Call’dan daha fazla sattı. CP (Komünist Parti) nihayet 1921’in başında birleştiğinde, Dreadnought çoktan Enternasyonal’in sol kanadında yerini almıştı, fakat bu esnada sol görüşler çok daha fazla saldırı ve doğrudan baskı altındaydı. CPGB’nin büyük çoğunluğunun siyasal ve örgütsel olarak olgunlaşmamış olması onları daha da beceriksizleştirdi, 8 ay sonra Sylvia kovuldu ve eski Dreadnought üyelerinin birçoğu onunla birlikte ayrıldı. İhracının resmi sebebi, Dreadnought’un partinin kontrolünden bağımsız olarak yayınlamayı durdurmayı reddetmesiydi. Bu anlaşmazlığın doğruluğu ya da yanlışlığı gerçekten önemli değil; önemli olan bunun altında Komintern’de oportünizmin gelişmesine taviz vermeyi reddetmelerinin yatmasıdır.

Bu ayrılığın devamında CP, Sol görüşleri baskılayan pratiklerine devam ederken, Dreadnought siyasi farklılıkları bir bütün halinde öne çıkararak komünist harekete yönelik endişesini gösterdi. CP’nin pozisyonuna yönelik eleştirilerini, içlerindeki tutarsızlıkları göstererek ve taktikler üzerinde artan vurgusunun olumsuz sonuçlarına işaret ederek ve ilaveten Rus Devrimi’nin çürüyüşünün daha genel analizini yaparak açıklığa kavuşturdu. Dreadnought tarihinin bu yönü WR’ın sonraki sayısında daha derinlemesine ele alınacaktır.⁵

Bu makalenin geri kalanında, Dreadnought’un deneyimlerinin merkezinde yer alan, feminizmle az çok ilgili diğer konulara daha yakından bakmak istiyoruz. Hem gerçekleri duyurma hem de bugün hala geçerli olan şeylere bakma kaygımız nedeniyle Dreadnought’un ilk yıllarına detaylıca göz gezdirdik. Geriye bakıldığında grubun olumlu yönde gelişmesine neden olan güçlü yönleri açık, ancak işçi sınıfının kurtuluşunu arzulayanlar, grubun sonradan reddettiği fikirleri ve pratikleri göz önüne alarak ders çıkarmalıdır. Bu gerçekler, kurtuluşun bir yolu olarak, diyelim ki bugünkü sosyal yardım çalışmasını meşrulaştırmak için değil, bu tür fikirlerin sınırlarını anlamak için gereklidir. Sylvia’nın 3. Enternasyonal tarafından izlenen yola ilişkin bahsettiğimiz eleştirileri göz önüne alındığında, tüm bunların onun Marksizm’i ve Rus Devrimi’nin bütün deneyimini reddetmesine neden olmak yerine, onları anlamlandırmanın daha da net bir yolunu aramasını sağladığı açıktır. Bugün de Rusya’nın şu anda olduğu hali kınamak, onun devrimin asıl amaçlarıyla eşitlenmesi gerektiği anlamına gelmez. Pek çok birey, Rusya’ya (ve ayrıca Komünist Parti’lere ve Troçkistlere) tepkiyle feminist ve özgürlükçü hareketlere dahil oldu, ancak bunun gerçek nedeni, tepki gösterilenlerin Marksist olması değil, tepki gösterenlerin burjuva olmasıdır. Onların davranışları kimsenin işçi sınıfının potansiyelini reddetmesine yol açmamalıdır.

PARLAMENTO

Sylvia Pankhurst’ün 1914’ten önce WSPU’ya katılımı ve savaş yıllarındaki faaliyetleri, açıkça Parlamento’da çalışmada ve reformlar için mücadelede büyük miktarda deneyim kazandığı anlamına geliyordu. Sonuçta bu, gösterinin içine doğru kesin olarak çekilmesine yol açmadı. Aksine, tüm bunların yararsızlığı ile ilgili tam bir hayal kırıklığına yol açtı.

“Parlamento entrikasının ve Parlamento Komite odasının soluğunun, Avam Kamarası’nın tüm atmosferinin ve siyasi partilerin hokkabazlığının, devrimci Komünist coşkunun temiz ve beyaz ateşiyle zıt olduğunu biliyoruz. Salonda her gün, saat başı lobi yapmayan yoldaşlar; yıldan yıla, kelimesi kelimesine günlük raporlar dökmeyen ve Hükümet Yasalarında değişiklikler tasarlamayanlar, Parlamento makinesinin korkunç sahtekarlığını, güçsüzleştiren adiliğini bilemezler.” (SP, WD, 24 September 1921)

Bununla birlikte parlamentonun reddedilmesi yalnızca can sıkıntısından değildi:

“… Parlamento eylemini seçenler, büyük bilinçsiz işçi kitlelerinin hâlâ Parlamento’ya inandıklarını söylüyorlar. Elbette öyle, o zaman yapmamız gereken bu inancı zayıflatmaktır diye cevaplıyoruz; ancak herhangi bir değişikliği etkileyecek kadar güçlü bir bilinçli işçi grubu yaratma görevinin büyüklüğü karşısında dehşete düşen Komünist oportünistler, devrimi bilinçsiz işçi kalabalığıyla gerçekleştirmeyi teklif ediyorlar. Devrimin ancak zihni uyanan ve bilinçli bir amaçtan ilham alan kişiler tarafından gerçekleştirilebileceğine inanan bizler, Kapitalizmin yönetim mekanizmasından uzak durmaya karar verdik. Bu kararı, parlamentonun reddinin kitlelere açık ve net bir önderlik vermesi nedeniyle aldık, böylesi daha güvenilir ve etkilidir, çünkü kitlelere önderliği sadece sözlerle değil, eylemle verir.” (ibid.)

Bu son nokta gerçekten çok önemlidir: oy verme karşıtlığının özüdür, çünkü yeni bir toplum uğruna mücadele, yeni bir yaşam tarzı için mücadeledir ve bu örgütlenmenin yeni bir yolu, yeni bir pratik anlamına gelir. Kapitalizmin kuralının reddi, daha iyi bir pratik için arayışa neden olmak zorundadır.

Bu bizi reform sorununa götürüyor ve yukarıda bahsedilenlerin feminizmle olan ilgisi burada yatıyor çünkü bu hareket tarafından parlamentodan gelen kanun tasarılarının görünüşte olumlu yönlerine çok fazla vurgu yapılıyor. Ancak, Dreadnought’un yaptığı gibi, parlamentoyu bir değişim aracı olarak reddedecekseniz, o zaman reform mücadelelerini de reddetmelisiniz.

Bu ret, Pankhurst gibi militanların pratik deneyimlerine dayansa da, kalıcı reformları mümkün kılan kapitalizmin görece refah döneminin nihai sonu bağlamında incelenmelidir. Zihinleri en berrak olan devrimciler her zaman reformizmin işçi hareketi üzerindeki yozlaştırıcı etkisine karşı savaştılar, ancak yeni çöküş döneminde gündemde olanın yalnızca devrim olduğunu gittikçe daha iyi anlıyorlardı.

FEMİNİZM

Aşağıdaki alıntı parlamento, reformlar ve feminizm arasındaki bağlantıyı çok açık gösteriyor. Kadınların (kısmen de olsa) neden I. Dünya Savaşı sırasında oy hakkı kazandığını açıklıyor. Savaş sırasında kadınların faydasına ve ondan önceki militanlığa dair efsaneleri bir yana bırakan Sylvia, şöyle devam ediyor:

Parlamento içgüdüsel olarak kendini sona ermeye mahkûm bir makine olarak tanımaya başlamıyor mu? “Bolşevizm”, ya da diğer adıyla Sosyalizm, — yalnızca bir düzeltmeyi değil- toplumsal sistemin dönüşümünü gerektiren gerçek Sosyalizm ufukta beliriyor. Erkekler başları dertte olduğunda, küçümsedikleri kişilerin yardımını ister. Parti oyununun dışında, daha aktif, bağımsız kadınlar hoşnutsuz bir isyancı kalabalığı olarak kalır; içinde kurallara uygun olarak durulmaları umulmuyor mu zaten? Her ülkede Parlamentolar tehdit altındadır ve kitlesel halkın iradesi, bu gizemli ve hesaplanamayan şey, emin adımlarla ve artan bir hızla, daha yeni bir toplumsal organizmaya doğru ilerlemektedir. Bunun farkına varan Parlamentonun eski tutucuları ve arkalarındaki güçler şöyle diyor: ‘Eski kurumu popülerleştirmek için bir şeyler yapmalıyız; kadınları getirelim’”. (SP, WD, 2 Kasım 1918)

Burada vurgulanmaya değer iki nokta var. Birincisi, kapitalizmin bu dönemde ‘reformlardan’ faydalanma şekli tam da budur. İster bu durumda olduğu gibi oy kullanma şartları, ister Ulusal Sağlık Hizmeti veya daha yakın zamandaki Eşit Haklar Tasarısı olsun, bunlara hep, bir dereceye kadar nüfusu ve özellikle işçi sınıfını pasif tutma zorunluluğu içkindir. Bunlar sadece değişiklik iddiasıdır ve Dreadnought haklı olarak aslında yok edilmesi gereken sistemi yalnızca düzeltmeye çalışan bütün ‘reformları’ reddetmiştir. Bu, bugün de yüzlerce kez doğrudur. İkincisi, kadınların ayrı bir grup olarak sözde ‘özel niteliklerinin’ üstü kapalı bir reddi de söz konusudur. Süfrajet mücadelelerinin görünüşte gösterdiği ‘kadınların gücü’ belirleyici bir etken değildi, rahatsızlıktan biraz daha fazlasıydı: kapitalizm, işçi sınıfının erkek ve kadınları harekete geçtiğinde sarsılmaya başlar çünkü bütün sistemin temelini tehdit eden işçi sınıfı mücadeleleridir.

İlk günlerinde Dreadnought, toplumdaki her kötülüğün çaresinin kadınlara oy hakkı vermek olduğuna inanıyordu. Bugün feministleri motive eden tam olarak aynı fikirdir (oy hakkı açıkça bir çözüm olmasa bile): eğer kadınlar daha fazla güce sahip olsaydı, toplum daha iyi bir yer olurdu. Fakat gerçekten, buna inanmak için elimizde nasıl bir kanıt var? I. Dünya Savaşı’ndan bu yana kadınların durumunu etkileyen ve görünüşte onlar için daha fazla özgürlüğe izin veren veya ulaşan tüm sözde “reformlara” rağmen, kadınların koşulları temelde hala aynı değil mi?

Bizim gibilere birkaç kinin hapı atsınlar diye, bir adama Sağlık Bakanı olması için yılda 5.000 sterlin verin, yılda kişi başı 500 sterlin alan bir kadro oluşturun! Kapitalist sistem altında yaşarken Sağlık Bakanlığı’nın faydası nedir?” (alıntı: WD, 2 Kasım 1918)

Belki bu soruya kapsamlı bir cevap değil ama kesinlikle açıklayıcı bir cevap!

Dreadnought bu fikri reddetmeye başladığında, bunun sebebi kız kardeşlik fikrinin farklı kadın grupları arasındaki fazlasıyla gerçek maddi ayrımları gizlediğini görmesiydi. Sadece savaşı destekleyenlerle, savaşa karşı çıkanlar arasında değil, bu grupların özünde farklı çıkarlara, yani farklı parasal ve sosyal hırslara sahip olduğu her konuda. Bu akılda tutularak, kadınları birleştirme girişimi hakkında söylenebilecek en iyi şey, hayal kırıklığına mahkum olduğudur.

“Kadınlar ekonomik bir grup oluşturmaz; ve bu nedenle, mevcut koşullar altında dünya veya ulusal meselelerde birlikte hareket edemezler; çünkü bu tür konular ekonomik hususları içerir. İnsan toplumunun hızla ilerleyişinde, (doğrudan veya dolaylı olarak) aynı ekonomik motivasyonun etkisinde olanlar, sonunda kendilerini aynı bayrak altında yürürken bulurlar.” (F. Connor, WD, 13 Ağustos 1921)

Kuşkusuz, sınıf sınırlarını aşan ve tüm kadınları etkileyen bazı durumlar vardır, ancak ortak ekonomik koşulların çimentosu olmadan gerçek bir birlik olamaz. Temel gerçek şu ki, burjuva kadınları ve işçi sınıfı kadınları birbirinden ayrı dünyalar yaşıyor ve bu topluma verdikleri tepkiler tamamen zıt.

Şu ana kadar anlatılanlardan, Dreadnought’un devrimci siyaseti kucakladığında, kadın sorununu katiyen göz ardı etmediği açık olmalıdır. Aksine, işçi sınıfı kadınlarına yönelik müdahalenin, devrimci hareketin kapsamlı müdahalesinin önemli bir parçası olarak görülmesini sağlamak için büyük özen gösterdi. Bu sorun üzerine endişeleri parlamentoda, Labour Party’de ve sendikalarda faaliyet göstermeyi reddetmeleriyle hemen hemen aynıydı: reformizmin ve reformist amaçların reddedilmesi ve devrimci pratiğin kurulması. İşçilerin öz örgütlenmeleri vurgulanıyordu. Bu müdahalenin bir örneği için, ‘Soviets of the Street [Sokak Sovyetleri]’ başlıklı makalede, Sylvia Pankhurst, 1. Dünya Savaşı’nın sonunda türeyen ve Londra boyunca sokaktan sokağa yayılan barış partilerini, Rus kadınların sovyetlere katılımıyla kıyasladı. Devlet bu partileri engellemeye çalıştı ancak yayılmasına engel olamadı. Normalde bu tür herhangi bir şeyden sorumlu olmayı seven Kilise ve hayır işleri çalışanları (bugünün sosyal hizmet uzmanları?) “Şaşkınlıkla bakakaldılar”:

“Sovyet devrimi yaklaşıyor, ancak işçi kadınlar sokak komitelerini kurmak için onu beklememeli. Sokak komiteleri, annelerin işyeri komitesidir, çünkü onların işyeri sokaklar ve evlerdir. Bir an önce sokak sovyetlerini başlatmalılar… Kadınlar, kendilerini ve ailelerini korumak ve işçi sınıfının genel mücadelesine yardım etmek, devlet iktidarını ele geçirmek ve ücretli köleliğe, yoksulluğa, zenginin hükmüne son vermek için örgütlenmeliler… İşçi kadınların yapması gereken ilk şey örgütlenmektir; kendi sokak toplantılarını düzenlemek ve kendi sovyetlerini kurmak.” (SP, WD, 27 Mart 1920)

Bugün sovyetler yakın bir olasılık değil, ancak devrimci bir dönemdeyiz⁶ ve son zamanlarda toplumsal mücadelelerin tırmanmaya ve gerçekten de meydana gelen büyük grev dalgalarının bir parçasını oluşturmaya eğilimi var. Bu nedenle, solcu ve liberal liderliğin dışında, işçi sınıfı kadınlarına, proletaryanın öz-örgütlenmesine aktif olarak katılma çağrısı önemini sürdürüyor.

Son olarak, Sylvia Pankhurst, hiçbir zaman ayrı bir kadın örgütünün gerekli olduğunu öne sürmedi. İşçi sınıfı kadınlarının kendine özgü koşullarla karşı karşıya olduğunun farkındaydı, fakat bu toplumun genel sınıfsal ayrılığının bir parçasıydı, ve bu durumdan doğan mücadelelerde yer alacaklarsa, onların yeri her şeyden önce, komünist devrime doğru “işçi sınıfı erkek kardeşleriyle yan yana yürümekti”. Bu amaca ulaşmak için gerekli olan, bilinçli erkek ve kadınların birleşmesidir. Bu, tüm toplumsal gerçekliğin bir bilincidir, basitçe cinsiyet ayrımının değil. Bunun altında yatan, Sylvia’nın kadınların kurtuluşunun yalnızca komünist devrimle meydana gelebileceğine dair farkındalığıdır. Bugünün solcuları ve feministleri, kadın özgürlüğünün ‘devrimden’ önce ya da sonra gelip gelemeyeceği konusunda çekişiyorlar, ancak açık olmak gerekirse, ilişkileri değiştiren bitmek bilmeyen teoriler değildir.⁷

İşçilerin başlıca ayaklanmalarına ve mücadele dalgalarına yakından bakın, proleterlerin birbirlerine karşı davranışlarındaki değişiklik ortadadır. Bu tür mücadelelere kolektif katılım yeni ilişkiler gerektirir, çünkü hayati sorun olan mücadelelerin başarısıdır, ve efektif örgütlenme ihtiyacı kapitalizmin desteklediği cinsiyet bölünmelerinin üstesinden gelme eğilimindedir. İşçi kadınlar ve erkekler için kurtuluş her şeyden önce komünist devrime doğru pratik adımlar atarak ve bir insan topluluğu (world human community) yaratarak çözülecek pratik bir sorundur.

Workers’ Dreadnought 1924’te yok oldu. Sylvia Pankhurst’ün daha sonraki hayatında sol komünist hareketin bir parçası olarak kalmamış olması, hayatının bu döneminde feminizme yönelik eleştirilerinin göz ardı edilmesine yol açmamalıdır. 1914 ve 1924 arasında Dreadnought’un varlığı devrimci dalga dönemine, devrimcilerin en güçlü ve net oldukları döneme tekabül ediyordu. 20’lerin ortalarında sınıfın devrimci mücadeleleri gerilemedeydi ve devrimcilerin seçenekleri ya karşı devrimcilere gitgide daha çok taviz vermek ya da siyasete inancını yitirmek oldu. 20’lerden çok çok az devrimci grup hayatta kaldı. Bu üzücü olsa da, anlaşılabilir ve aslında kaçınılmaz bir şeydi.⁸

DS

*ICC’nin Sylvia Pankhurst- From Feminism to Left Communism adlı yazısının çevirisidir.

[1] Suffragette, orta sınıf destekçileri yerine Londra’nın Doğu Yakası’nda, işçi sınıfından bir grup kadının deneyimlerine odaklanması açısından ilginç bir film. Demokratik devletin, barışçıl protestoculara ve açlık grevi yapan mahkumlara karşı uyguladığı acımasız şiddetle birlikte politik faaliyetinden şüphelenilen herkesi gözetlemesini etkili bir biçimde tasvir ediyor.

Bununla birlikte, hikayenin geçtiği yere rağmen, o dönemdeki işçilerin daha geniş hareketinden veya mücadelelerinden bahsedilmiyor, bu sırada Doğu Londra Süfrajetleri Federasyonu’nu kuran Sylvia Pankhurst’ten yalnızca bir kez bahsediliyor, onda da yalnızca başkanlığın ‘doğrudan eylem’ politikasıyla olan anlaşmazlığından bahsedilmesi, onun ya bir muhafazakar ya da bir pasifist olduğu anlamının çıkarılmasına neden oluyor. En önemlisi, film süfrajet Emily Davidson’un 1913'teki yüksek profilli ölümüyle sonlandırılarak, tüm savaş sorununu ve Süfrajet hareketindeki bölünmeyi ele almaktan kaçınıyor.

[2] Eksik liste şunları içeriyor: Sheila Rowbotham ve Barbara Winslow, Sylvia Pankhurst- Sexual politics and political activism (1996); Mary Davis, Sylvia Pankhurst: A Life in Radical Politics (1999); Shirley Harrison, Sylvia Pankhurst: The Life and Loves of a Romantic Rebel (2003) ve Sylvia Pankhurst: The Rebellious Suffragette (2012); Katherine Connelly, Sylvia Pankhurst: Suffragette, Socialist and Scourge of Empire (2013).

[3] ICC’nin bu olayla ilgili yazısına bakınız, Hands off Sylvia Pankhurst!

[4] Asıl plan üç tane üretmekti, ama yalnızca iki tanesi yayınlandı, WR 33 ve 34’te. Burada ikisi, tek bir makale olarak, kısmen düzeltilmiş halde sunuluyor.

[5] Editörün notu: Aslında bu üçüncü makale hiç yayınlanmadı, ancak Workers’ Dreadnought’un, Britanya’da bir Komünist Parti kurma görüşmelerindeki ve Üçüncü Enternasyonal içindeki sol muhalefetin bir parçası olarak rolü, ICC’nin kitabı The British Communist Left’te, daha kapsamlı bir şekilde ele alınmaktadır.

[6] Editörün notu: Bu makale Britanya’da ve başka yerlerde kitlesel mücadelelerin yaşandığı ve sürekli büyüyen, gelişen bir dalga görünümü verdiği bir dönemde yazılmıştı. Sınıflar arasındaki güç dengesi üzerine düşünmeye başladıkça, ICC devrimci sonucun hiçbir şekilde peşin bir kaderi olmadığını açık hale getirmek için tarihsel gidişatın nitelendirmesini “devrime doğru rota”dan “sınıf çatışmaları rotasına”na değiştirdi. ICC, aynı zamanda sınıf mücadelesinin lineer, şematik görüsüne açık kapı bırakan belirsizlikleri eleştirme sürecindedir ve 68'in Mayıs ayından ve hepsinden önemlisi, 1980'lerin sonunda başlayan ayrışma aşamasından bu yana proletaryanın yaşadığı zorlukları, yenilgileri ve geri çekilme dönemlerini yeterince teşhis edememiştir.

[7] Editörün Notu: Bu doğru, ancak buradaki asıl mesele başlı başına kuramlaştırmadan çok, solcular ve feministler tarafından yapılan bu tür kuramlaştırmaların burjuva doğasıdır.

[8] Editörün Notu: Kapitalist karşı devrim sürecinde devrimci grupların kaybolması kaçınılmaz değildi ve bazı küçük gruplar Britanya’da bile hayatta kaldı (bkz. British Communist Left). Asıl problem, Pankhurst ve Dreadnought grubunun devrimci dalgada işçi sınıfının uğradığı yenilginin derinliğini, ve ders çıkarmak için bir fraksiyon olarak çalışmak gerektiğini fark etmemeleriydi.

Rubric: 

Communist Left in Britain

Türkiye ve emperyalist meydan kavgası

Şu anda modern Türkiye devletinin işgal ettiği bölge, her zaman dünyanın kavşak noktası, tüm yolların, halkların ve etkilerin karşılaştığı bir alan olmuştur. Bu durum genellikle insanlığın gelişimi için çok olumlu olmuştur. Ancak bugün, Türkiye içinde ve çevresinde hiç de olumlu olmayan, daha ziyade kapitalizmin çıkmazını ve sadece Türkiye ve bölge nüfusu için değil, tüm insanlık için oluşturduğu tehdidi ifade eden birçok küresel etki ve çarpışma yaşanıyor. Çürüme evresindeki kapitalizmin etkileri bugün büyük güçlerde açıkça görülse de, aslında bu tüm devletlerde mevcut ve geçerli olan küresel bir fenomendir. Hatta bu fenomen, bugün ölmekte olan bir kapitalizmin tüm çelişkileri için artık bir çarpışma noktası haline gelmiş ve çürümenin dışa vurumlarının doğal bir kendi kendini yok etme eğilimi gösterdiği bir yer olan Türkiye'de özellikle ifade ediliyor. Bu eğilim yeryüzündeki her ülkeyi etkiliyor ve etkileyecek. Türkiye'de şu anda geçerli olan genel eğilimler diğer tüm kapitalist devletlerde olanlardan farksızdır ve kapitalizmin çözülemez ekonomik krizinin kaçınılmaz ilerleyişi göz önüne alındığında bunlar sadece şiddetlenebilir. Türkiye'yi vuran kaos, militarizm ve istikrarsızlık kapitalizmin geleceğinin habercisi ve şu anda Türkiye'nin de parçası olduğu Orta Doğu kazanı için çok tehlikeli.

Türkiye ekonomisi umutsuz ve iflas etmiş durumda. Yabancı yatırıma son derece ihtiyaç duyuyor ve yatırım çekme ihtimalinin zayıflamasıyla, Çin'den yatırım kabul etmekten kaçınma endişesi var. Huzursuzluğun çoğu dışa vuruluşunun acımasız bir şiddet ve baskı ile karşılaştığı bir ortamda, işçi sınıfının -muhtaç olduğu sağlık sistemi de dahil olmak üzere- yaşam koşulları sürekli saldırıya uğramaktadır. Son derece militarize olan Türkiye ve onun emperyalist hırsları, uzaklardaki dış askeri yağmaları bir delilikten daha fazlasını yansıtıyor: Türkiye iktidar kliğinin görkemli "vizyonunu", dünya sahnesindeki başlıca oyunculardan biri olma iddiasını. Türkiye emperyalizminin hem yakındaki hem uzaktaki maceraları, asla var olmamış görkemli bir geçmişe özlem duyuşu, Türkiye yabancı ülkelerden daha fazla düşman edindiği için ancak daha fazla sorun yaratabilir ve Türkiye’nin giderek daha mantıksız olan savaşlara katılımı yurt içinde de işçi sınıfından daha büyük fedakarlıklar talep ediyor. Türkiye devleti yüzeysel olarak güçlü görünmektedir, ancak tüm gösterişli yapısı zayıf temeller üzerine kurulmuştur; zayıflayan ekonomi, artan siyasi bölünmeler ve kimi kontrol kayıplarının zayıflatmaları, hem kritik 2017 seçimlerinde ve 2018 referandumunda, hem de bugün daha önce görece güçlü olan iktidardaki AKP'yi iktidarda kalabilmesi için sağcı Milliyetçi Hareket Partisine (MHP) yaslanmaya zorlamıştır. Dünya çapında bir fenomen olan ancak özellikle Türkiye ve Orta Doğu'da açığa çıkan, artan istikrarsızlığın bir başka unsuru da bölgede savaş ve militarizmin yayılması nedeniyle mültecilerin ve yerlerinden edilen halkların belirgin artışı. Ancak Türkiye devleti, bu kitleleri yalnızca Türkiye içinde ucuz ve güvencesiz emek için değil (özellikle Suriyeli mülteciler bu amaçla kullanılıyor) aynı zamanda Avrupa’ya karşı bir tehdit olarak da kullanarak bu sefaleti kendi lehine bir araç haline getirdi. Avrupa’dan, özellikle de Almanya’dan para koparmak için, istediğini elde etmezse Batı Avrupa’ya bir mülteci seli salacağı tehdidinde bulunuyor.

Her yerde olduğu gibi, Türkiye devleti de çevrenin yok edilmesine bilfiil dahil oluyor. Bu, doğal kaynakları kullanarak büyümeyi teşvik etme dolaplarıyla, örneğin geniş kapsamlı madencilik ve ormansızlaştırmayla veya Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kendisinin 2011'de "çılgın" olarak adlandırdığı[1] (ilk olarak 500 yıl önce Muhteşem Sultan Süleyman tarafından ortaya atılan) Karadeniz'den Marmara Denizi'ne bir kanal inşa etme projesi gibi emperyalist gösteriş projeleriyle vurgulanıyor. Kanalın tahmini maliyeti en az on milyar dolar; ayrıca yeni bir on milyar dolarlık havalimanı ve kargo merkeziyle birlikte yeni bir otoyol planları da var. Bunlar, kısmen, Türkiye Cumhuriyeti'nin 2023'teki yüzüncü yılını bir milliyetçilik çılgınlığı içinde kutlamaya yönelik projeler. Devletin kendi bilirkişilerinin de belirttiği gibi, Kanal İstanbul projesi yalnızca büyük çaplı bir ormansızlaştırma değil, Türkiye'nin su kaynaklarına yönelik de ciddi bir tehdit yaratıyor.

Bunlar, Türkiye'nin kapitalizmin çürümesinin bir örneği olduğunu ifade eden unsurlardan sadece birkaçı. Özellikle Türkiye on yıllardır, nispeten istikrarlı emperyalist blokların 1989'da çöküşünün getirdiği yeni ve daha tehlikeli bir kapitalist kurtlar sofrası döneminin yol açtığı ekonomik, askeri, politik ve toplumsal çalkantılarla harabeye dönmüş durumdaydı, şimdi ise çürüyen kapitalizmin en son felaketi olan Covid-19 salgınından zarar görüyor.

Covid-19 Pandemisi

Var olan tüm olumsuz unsurlar, özellikle de ekonomi, uzun süreceği öngörülen bu salgınla daha da kötüleşti ve birçok yeni sorun ortaya çıktı. Egemen sınıf, "kâr etmeyen" insan hayatını hor gördüğünü de gösterdi, özellikle de ilk başta bu geçici "grip benzeri hastalığın" iyi bir yanının olduğunu, yaşlıların ve hastaların çoğunu ortadan kaldıracağını ve devleti sömüremediklerine bakmanın pahalı yükünden kurtaracağını düşündüğünde[2]. Dünyanın bazı büyük başkentlerinde, en zengin ülkelerinde, işe yaramaz insanların yükümlülüklerinden kurtulma eğilimi, devletler tarafından cezai ihmaller ve özellikle de aşı daha ortada yokken ulusça uyulan "sürü bağışıklığı" ideolojisi yoluyla çokça teşvik edilmişti. Ve sonra, salgın doğal seyrini izlerken, burjuvaziye ve onun devletlerine bu tür bir pandeminin kapitalist ekonomiyi ciddi bir şekilde bozmakla kalmayıp, kolayca onun varlığına bir tehdit haline gelebileceği dank etti. Bu, ABD istihbarat teşkilatları da dahil olmak üzere çeşitli kurumlar tarafından önceden işaret edilmişti.

Salgının ilk aylarında Türkiye oldukça iyi durumda gibi görünüyordu; okulları, üniversiteleri ve eğlence sektörünü hızla kapatmıştı. Camilerde cemaat namazları yasaklanmıştı ve test sistemi etkin çalışıyor gibi görünüyordu. Ancak bunların çoğu, Erdoğan rejimi tarafından dikkatle düzenlenmiş, dünyanın Türkiye'nin başarılarını kıskandığını iddia eden bir propagandaydı. Fakat pandeminin erken döneminde bile, New York Times ölümlerin resmi rakamlardan çok daha yüksek olduğunu tespit ediyordu[3]. "Türkiye'de Covid-19 Pandemisi" için Vikipedi maddesi, AKP korsanlarından oluşan bir komite tarafından silah zoruyla yazdırılmış gibi görünüyor: her şey harika gidiyor; Türkiye'nin sağlam sağlık sistemi durumla olağanüstü -diğerlerinden çok daha iyi- bir şekilde başa çıktı ve ülke kontrolü elinde tutmaya devam ediyor. Maddede diğer ülkeler (en yakın emperyalist rakiplerinden bazıları), Türkiye'nin aksine yeterince hızlı hareket etmedikleri için azar işitiyor. Madde, Türkiye'nin virüsle mücadelede ön sıralarda yer alan ülkelerden biri olduğuna dair örneklerle bezenmiş. Verilerin hiçbiri inandırıcı değil ve madde Stalinist propagandanın tipik bir örneği gibi.

Gerçek şu ki, Türkiye ekonomiyi korumak için aylarca krizin gerçek boyutunu gizledi ve devletin bariz yalanları (her yerde olduğu gibi) virüsün yayılmasını destekledi. Türk Tabipler Birliği (TTB) yıl sonundan hemen önce, hükûmetin aslında "durumun kontrolünü kaybettiğini" söyledi[4].

Türkiye'deki doktorlar, virüs verilerine itiraz ettikleri, hastanelerin ve sağlık hizmetlerinin korkunç durumunu ve koruyucu ekipman eksikliğini belirttikleri için devlet tarafından doğrudan tehdit edildi. Erdoğan'ın hükûmet koalisyon ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli, Türk Tabipler Birliği'nin yasa dışı ilan edilmesi ve yöneticilerinin tutuklanması çağrısında bulundu[5]. Her yerde olduğu gibi Türkiye de salgını devletin baskıcı aygıtını güçlendirmek ve özellikle işçi sınıfını ezmek için kullanıyor. Mide bulandırıcı Vikipedi raporunun aksine, Londra merkezli Totalanalysis, birçok ülkeden Covid-19 vakalarını izliyordu ve Türkiye'nin 100 üzerinden 97. sırada yer aldığı Covid Veri Şeffaflığı Endeksi'ni yayınladı. Raporda Türkiye’den sonra gelen ülkeler Sırbistan, Türkmenistan ve Kuzey Kore. Pandemi ve aşıların silah haline getirilmesi ile ilgili (arkasının kesilmeyeceğinden emin olmakla birlikte) son bir iğrençlik de, Türk devletinin mültecilerin sefaletinden kâr elde etmesine benzer şekilde, Uygur mültecilerinden bazılarını, Çin Sinovac tedavisinin dozlarıyla takas etmek için zemin hazırlamış gözükmesidir. Peşin üç milyon doz ve her şey planlandığı gibi giderse devamı da gelecek[6]. Bugüne dek günlük vaka sayıları günlük ölümlerle birlikte artmaya devam etti ve genel ölüm oranı şu anda 30.000'in üzerinde.

Savaş ekonomisi, militarizm ve Türk emperyalizmi

Türkiye’nin başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye devletinin lideri rolüne tamı tamına uyan bir palavracı ve demagog. Yıllardır Türkiye'nin başarılarını, şanlı geçmişini ve Türkiye’nin büyük bir güç olmasının kaderinde olduğunu anlatıyor[7] ve Türkiye Cumhuriyeti'nin Atatürk tarafından kurulmasının yüzüncü yıldönümüne yaklaşırken bu daha da yoğunlaşacak. Erdoğan, Türkiye'nin emperyalist emellerini gizleyen dini bir koz oynayarak tüm Müslümanların savunucusu kılığına girdi[8]. Blok sisteminin sona ermesi, Orta Doğu'da ABD'nin güç kaybetmesi ve yoğunlaşan “herkes birbirine karşı” eğilimi ile Erdoğan’ın Türkiye'nin vaktinin nihayet gelmiş olduğunu düşünmesi oldukça olası. Dünya arenasında daha büyük bir kaos ve istikrarsızlık içinde geçen son birkaç on yılda, riyakarlık ustası Erdoğan, kozlarını en uygun şekilde kullanarak Amerikalılarla, AB’yle ve Ruslarla her türlü oyunu oynadı. Ancak geçmişte Erdoğan, emperyalist satranç tahtasında büyük güçler tarafından oradan oraya itilmişti de: Türk emperyalizmine yönelik "vizyonu" bir "Türk kini" hissini besledi ve buna bağlı olarak sertleşti. Bu kin, başarısız olan 2016 darbesinde lideri bir ölüm mangasından kıl payı kurtulduğunda ve füze yüklü F-16'lar tarafından kovalandığında, Türk devleti için daha da somutlaştı. Ancak Türk devletinin emperyalist sızlanmaları ve arzuları tek bir adamın tepkilerine indirgenemez. Erdoğan'ın "vizyonu", militarizmin ve savaşın daha geniş çapta militarizm ve savaş ürettiği yıkıcı bir maddi gerçekliğe dönüşüyor.

Türkiye, kapitalist çürümenin tam bir örneğidir ve kendisini özellikle emperyalist düzeyde açığa vurur. Türkiye’nin eski hırsları, kapitalizmin krizinin dönüşüyle yeniden canlandı ve böylece kollarını hem yakına hem de uzağa germe politikasını geliştirdi. Yakın zamanda, Libya'da Rus güçlerine karşı kullandığı başarılı Bayraktar TB2 insansız hava aracı gibi silah satışları da dahil olmak üzere, Ukrayna’yla bazı anlaşmalar yaptı. Bu, Türkiye’nin Rusya’yla olan ilişkisinin sorunlu doğasının altını çiziyor. Türkiye, Rusya'nın Kırım'daki ilhakına karşı Ukrayna'yı destekledi[9]. Türkiye-Ukrayna ilişkileri birkaç yıldır ısınmaktaydı, fakat Rusya-Ukrayna sınırındaki gerginlik dönemiyle birlikte yeni bir zirveye ulaştı. Erdoğan kendisini alçak gönüllülükle "ara bulucu" olarak öne sürdü, ancak bu, Karadeniz çevresinde gerginliğe ve militarizmde büyük bir artışa yol açabilir.

"Afro-Avrasya" vizyonunun merkezinde Ankara

Türkiye kendine zemin hazırlamak için, hiç de azımsanmayacak kadar emperyalist olan "yumuşak gücünü" kullanarak askeri olarak Afrika'ya taşındı. Katar'da büyük bir askeri üs kurarak Basra Körfezi'ndeki nüfuzunu genişletirken, diğer Körfez güçleri olan Suudi ve Birleşik Arap Emirlikleri ile denge gösterisini devam ettirdi. Ankara yakın zamanda, Suudi ve BAE’nin beğenisini kazanmaya çalışan adımlar attı. Bunlara Suudi rejimiyle ortak insansız hava aracı üretimine girişmek, Mısır ile diplomasi ve istihbarat bağlarının yeniden kurulmasından söz etmek de dahil[10]. Son zamanlarda Tel Aviv ile aralarında samimi sözler sarf etseler de, istikrarsızlık ve herkesin birbirine karşı olma durumu hakimiyetini arttırdıkça Türkiye'nin denge gösterisi sadece daha da sorunlu hale gelecektir.

Türkiye nüfuzunu, Çin'i kendisine doğrudan tehdit ve rakip olarak gördüğü Orta Asya cumhuriyetleri, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Kazakistan'a yaymış ve güçlendirmiştir. Ve geçen yıl müttefiki Azerbaycan'a, Ermenistan'la 44 günlük savaştan önce, silah ve özellikle de Ermenistan güçlerini alt eden, Suriye, Irak ve Libya'daki askeri operasyonlarda kendisinin de kullandığı silahlı insansız hava araçlarını sağlamak için yardıma koştu. İsrail de İran'a karşı tampon olarak gördüğü Azerbaycan'a destek verdi, ancak Ermeni güçlerini bozguna uğratan şey, “düşman” Şii ortağına tedarik edilen Türk silahları ve vekalet savaşçılarıydı. Türk emperyalist çıkarlarının göstergelerinden biri olan Türkiye'nin "Yeniden Asya Girişimi", Asya'daki Türkî devletleriyle ilişkilerini güçlendirmeyi amaçlıyor. Türkiye, 2003 yılından bu yana Asya ülkelerinde 17 yeni misyon, 5 büyükelçilik ve 12 konsolosluk kurdu. Çin Türkiye ile ilgileniyor ama aynı zamanda ihtiyatlı davranıyor. Önceden Suudi Arabistan ve İran gibi Orta Doğu'daki diğer ülkelere daha açık olma eğilimindeydi. Ancak Türkiye'nin jeostratejik konumu ve Türkî devletler üzerindeki etkisi ve Çin'in "Kuşak ve Yol Girişimi" (BRI) nedeniyle, Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi, geçtiğimiz Nisan ayı başlarındaki Orta Doğu gezisinde Türkiye için samimi sözler sarf etti.

Son on yılda Türkiye Afrika'ya, özellikle de Doğu Afrika'ya çok daha fazla yerleşti ve bu da Türkiye’nin potansiyel üç çatallı askeri genişlemesini tamamlayarak kendisini bir "Afro-Avrasya devleti" olarak tanımlamasına neden oldu. 2009'da kıtaya yayılmış 12 büyükelçilik varken, on yıl sonra bu sayı 42'ye yükseldi ve yakında daha fazlası da gelecek. Aynı dönemde Sahra Altı ticareti bir milyar dolardan yaklaşık sekiz katına çıktı[11]. Ankara'nın en büyük askeri üssü, kendi kuvvetlerinin yerel birlikleri eğittiği Somali'dedir; Türkiye'nin "ikili" yardımının diğer alıcıları Sudan, Nijer, (3 yıl önce Çin'in ilk denizaşırı askeri üssünün kurulduğu yer olan) Cibuti, Çad ve Gine'dir. Türkiye, Afrika’ya karşı niyetinin sömürgeci değil, "kardeşçe" olduğu fikrini vurgulamıştı. Eski imparatorluk ile Doğu Afrika arasındaki bağlar göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye’nin propagandasında neo-Osmanlı retoriği vardı, ancak Türk "yardımı" ve projeleri genellikle yerel burjuvaziler tarafından memnuniyetle karşılandı. Fransa’nın bölgedeki sorunlarına ve Çin’in menfaat sağlama çabalarına rağmen Türkiye, bu filizlenen emperyalist arenada Çin'in yanı sıra İran, BAE ve Suudi Arabistan gibi ülkelere de rakip oluyor.

Türkiye Afrika’ya geçişiyle, bir zamanlar Erdoğan’ın müttefiki ve şimdi ise baş düşmanı olan ABD merkezli vaiz Fethullah Gülen'in diplomatik, iş ve eğitim girişimleriyle doğrudan karşı karşıya geliyor. Gülen'in Hizmet eğitim sistemi dünya çapında olsa da, seçkinlerin çocuklarına Fransız okullarından daha ucuz bir alternatif sağlama eğiliminde olduğu Afrika'da özellikle güçlüdür. Türkiye'nin "kardeşçe" olan maskesi, Afrika devletlerinin Gülen "terörist" ağını kapatmasını talep ederken otoriteryanizme dönüştü. Tıpkı askeri üsler ve bizzat muharebe alanındaki kara kuvvetleri gibi, Türkiye’nin Afrika’da ve başka yerlerde okulları, sağlık tesislerini, STK’leri vb. içeren "yumuşak güç" dalgasına devam eden yatırımı da sürdürülemez bir savaş ekonomisinin maliyetini fazlasıyla arttırıyor.

Emperyalist meydan kavgası asıl, Türkiye'nin merkezinde olduğu Orta Akdeniz'de, NATO'nun güney kanadında, artan gerilim ve çatışmaların daha keskin tehlikeler teşkil etmesiyle birlikte kızışıyor. Ankara'nın daha büyük bir bölgesel güç olma çabasıyla tüm bunlar daha da şiddetleniyor. Savaştan harap olmuş Libya uğruna akbabaların savaşında Türkiye ve Katar, BM tarafından tanınan Ulusal Mutabakat Hükûmeti'ni (UMH) desteklerken, muhalif Libya Ulusal Ordusu (LUO) ise askeri ve mali olarak Rusya, Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından ve aktif olarak da Fransa’dan destek görüyor. Geçtiğimiz Ekim’deki titrek ateşkesten bu yana, Ankara destekçisi Suriye güçleri de dahil olmak üzere binlerce yabancı asker ve paralı asker ülkede durmaya devam ediyor ve kırılgan "barışı" ve BM'nin "geçiş" programını tehdit ediyor. Türkiye'nin silah (özellikle insansız hava araçları) ve savaşçılarla UMH'ye desteği, Libya'daki dengenin değişmesine yardımcı oldu ve UMH'nin kilit alanların kontrolünü ele geçirmesini sağladı. UMH ile yaptığı anlaşma, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de petrol ve doğal gaz arama ve sondaj[12] amacıyla "sınırları çizilmiş" sulara erişimini içeriyordu, ancak bu sular Yunanistan, Mısır ve Kıbrıs tarafından tartışılıyor (hatta Girit ve Kıbrıs, Türkiye’nin hak iddia ettiği sular içinde bulunuyor). Yukarıdaki ülkeler ve İsrail, Türkiye'yi Doğu Akdeniz Gaz Forumu'nun (DAGF) dışında bıraktı, bu da Türkiye'nin onları (ve Fransa’yı) Libya'nın "demokrasi umuduna" zarar veren bir "kötülük ittifakı" olarak adlandırmasına neden oldu. Bu boru hattı planları petrol ve gaz nakliyesinden daha ucuz olsa da, ekonomik olarak çok tehlikeli öneriler gibi görünüyorlar ve Orta Doğu'ya musallat olan siyasi istikrarsızlığa eğilimliler. Ancak Türkiye, daha fazla enerji özerkliği elde etmek amacıyla "mavi vatan" dediği şeye erişme hakkı için mücadele ediyor ve bu nedenle Libya'yı Orta Akdeniz sularına erişim ve bu hayati bölgede daha güçlü bir yerleşim için bir sıçrama tahtası olarak kullanması uzun soluklu bir süreç olacak. Türkiye ve yeni geçici Libya hükûmetinin başı olan Başbakan Abdul Hamid Dbeibah, diğer devletleri kızdıran 2019 denizcilik anlaşmasını kısa süre önce (13 Nisan’da) yeniden onaylarken[13], Türkiye Libya hükûmetine 150.000 Covid-19 aşısı, Trablus'ta bir Covid-19 hastanesi ve Libya ordusunun yeniden inşasına Ankara desteği sözü verdi.

Ocak 2020'de başkanlar Putin ve Erdoğan tarafından açılan Rusya/Türkiye doğal gaz boru hattı TürkAkım, bu son derece nitelikli "ortaklığa" bel bağlıyor. Proje, 2014 yılında Türkiye-Suriye sınırında bir Rus Su-24 savaş uçağının Türkiye tarafından vurulmasının ardından Putin tarafından durduruldu ve Ankara'nın coşkun özrünün ardından yeniden başlatıldı. AB’nin mülteciler konusunda Türkiye'ye bel bağlıyor olması, AB’nin sularla ilgili meseleleri ve NATO üyeleri olan Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiyi düzenlemeye yönelik diplomatik çabalarını son derece zorlaştırıyor. Türkiye, kapasitesini aşırı zorlayarak ve boyunu aşacak kadar açılarak daha ciddi çatışmalara yol açıyor, bu da gerçek bir risk teşkil ediyor. Bu kadar çok cephede aktif olmak ve bu kadar çok düşman edinmek, kapitalist çürümede tipik olan bir mantıksızlığa işaret ediyor.

NATO ve Rusya ile zorlu ilişkiler daha fazla tehlike ve istikrarsızlık getiriyor

1989'a kadar Türkiye, büyük ve modern ordusuyla, 1974'te bir diğer NATO üyesi Yunanistan ile (80’lerin sonunda Varşova Paktı'nın patlamasıyla çok daha büyük ölçekte ortaya çıkan bazı sorunların habercisi olan) bir çatışma yaşamasına rağmen, Batı blokunun bir direğiydi. Bu tarihe kadar Türkiye, ABD'nin Orta Doğu, Avrasya ve Doğu Avrupa politikalarının temel taşıydı. Ancak 1989'da Pandora’nın kutusunun açılması, Orta Doğu ve ötesindeki tüm büyük ve ikincil güçler için durumu dramatik bir şekilde kötüleştirdi. Batı blokunu bir arada tutan, hiçbir zaman dayanıklı bir niteliğe sahip olmamış tutkal, 90'ların başındaki "Yeni Dünya Düzeni" ile yok olunca, bloku bir arada tutan disiplin de paramparça oldu. Türkiye, ABD'nin parçalanan eski bloku kendi himayesinde birleştirmeye yönelik başarısız girişimi olan Birinci Körfez Savaşı'nda ABD ile anlaşmazlığa düştü. NATO üyesi Türkiye’nin 2019’da Rus hava savunma sistemi S-400’ü satın alması ilişkilerin koptuğunu açığa çıkardı, çünkü sistem NATO’nun askeri çerçevesine entegre edilemez. Buna cevaben ABD, detayları S-400 sisteminin Türk asıllı Rus eğitmenlerine erişilir olabilecek F-35 savaş uçağının transferini yasakladı. F-35'in 937 ayrı parçasının Türkiye'de üretilmeye başlandığı[14] ve en az bir uçağın çoktan teslim edilmiş olduğu gerçeği durumu daha da karmaşık hale getiriyor.

Böylece Türkiye, Rusya ve kriz içindeki bir NATO arasında bölünmüş durumda, "Batıya" belirli bir düşmanlık içinde ve Rusya ile tehlikeli bir işbirliği alanına giriyor. Türkiye'nin tüm eski çelişkileri ve hırsları, 89’daki çöküşle yeniden tutuştu ve o zamandan beri alevlenmeye devam ediyor. Bu, artan merkezkaç eğilimlerin olduğu bir durumda daha çetin sorunlar ortaya çıkarıyor. Yukarıdaki örneklerin bazılarının gösterdiği gibi, Türkiye'nin Rusya ile mevcut ilişkileri açık ya da kesin değildir, ihtilaflara ve çatışmalara sonuna kadar açık olan olası ortak çıkarlara dayanmaktadır. Trump, Türkiye’nin Suriye'de "yasak bölgeye" girmesi halinde Türkiye’ye ekonomisini yok etme tehdidinde bulunurken, Putin de Kasım 2015'te SU-24 uçağının Suriye üzerinden düşürülmesinin ardından Türkiye’yi tehdit etti ve "teröristlerin suç ortakları tarafından sırtımızdan bıçaklandık" sözlerini de ekledi. Rusya ile ilişkilerde yaklaşan sorunlardan bazıları yukarıda belirtilmiştir: İstanbul Boğazı’nın Rus donanmasına kapatılması tehdidi ve Ukrayna ile ilişkilerin ısınmasıyla birlikte düşünüldüğünde Rusya için önemli bir tehdit haline gelen, ABD savaş gemilerinin önerilen yeni kanalı kullanmasına izin verilmesi ihtimali. Suriye'de Rusya, Suriye'nin kuzeybatısındaki Rus destekli Suriye güçlerine karşı mücadelelerinde Türk destekli milisleri vurdu: Ekim 2020'de bir askeri eğitim kampın Rus güçleri tarafından vurulmasıyla düzinelerce milis öldürüldü ve çok sayıda kişi yaralandı. Daha yakın bir zamanda, aynı bölgedeki Türk destekli kuvvetler, bildirilene göre Karadeniz'de bir Rus savaş gemisi tarafından fırlatılan parça tesirli bombalarla dolu bir füze yağmuruna tutuldu. Yıkım geniş çapta oldu ve sivil halkın süregelen kederine bir diğerini daha ekledi.

“Kürt Sorunu”

Orta Doğu'nun tamamı içinden çıkılmaz bir problem ve bunun içerisinde içinden çıkılmaz başka bir zorlu problem daha var: Kürt sorunu. Türkiye'nin son on yılda Kürtlere yönelik gönülsüz uzlaşmacı hareketlerini bir kenara bırakırsak, Türkiye'nin asıl korkusu Suriye ve Irak'ta faaliyet gösteren özerk Kürt bölgelerine odaklanıyor. Kürdistan İşçi Partisi (PKK - ABD tarafından "terör örgütü" olarak tanınmaktadır) ve onun Suriye kolu olan Demokratik Birlik Partisi ve YPG Halk Koruma Birlikleri Suriye bölgesinde kısmen güçlenmektedir. Bu, onları geri püskürtmek için 2019’da Türk askeri operasyonu "Barış Pınarı" ile Türkiye’nin müttefik Suriyeli gruplarla birlikte Suriye'ye girmesine neden oldu. ABD'nin Kürtleri IŞİD'le savaşması için gelişmiş ve hassas silahlarla[15] silahlandırmasıyla, Kürtler hem İranlılar hem de Amerikalılar tarafından IŞİD’e karşı kullanılan “yem” olmaktan öteye geçti. Kürt YPG komando birimleri(Yekineyen), ABD Özel Kuvvetleri tarafından kullanılan aynı yüksek teknolojili teçhizatla donatıldı (Pentagon'un bu teçhizatı başka kuvvetlere nakletmesine izin verilmez, bunu ancak CIA yapabilir ve yaptı).

Ekim 2019'un ortalarında Trump, ABD birliklerinin kenara çekilmesi emrini vererek, Türk kuvvetlerinin Kuzeydoğu Suriye'ye girmesine ve bir gün içerisinde değerli ve donatılmış ABD müttefiklerinden avlanan “teröristlere” dönüşen Kürt güçleri ile kapışmasına bilfiil izin verdi. Bu, Batı’nın Kürtlere “ihanetine” bir örnek daha. Kürtlerin ABD tarafından silahlandırılmasında önemli olan şey, her şeyden önce, Sam Amca'nın zayıflığını ve çaresizliğini açığa çıkarmasıdır. Bu, ABD liderliğinin çürümenin etkisiyle uzun süredir zayıflamasının bir parçasıdır. Kürtlerin silahlandırılması, Türkleri çileden çıkardı ve onları ABD’nin bu zayıflığından yararlanmaya zorladı, bu da bölgedeki genel kaos, istikrarsızlık ve savaş eğilimlerini artırdı. Aynı zamanda, Kürt güçlerinin parçalanması ve yeniden konumlandırılması, bazı YPG birimlerinin ve Yekineyen savaşçılarının muhtemelen "hassas" teçhizatlarıyla birlikte cani Esad'a daha güncel araçlar sunar bir halde Suriye ordusuna katılmasına yol açtı.

Türkiye'nin Irak Kürdistan’ında PKK'ye karşı savaşı, Türk insansız hava araçlarının ve savaş uçaklarının amansız saldırılarla daha fazla yıkıma neden olduğu Zagros sıradağları ve çevresinde şiddetlendi. Kürt milliyetçiliği her zaman emperyalizmin bir parçası olmuştur[16] ve onlarca yıldır hem küresel hem de bölgesel güçler tarafından yem olarak kullanıldıktan ve sürekli "ihanete uğradıktan" sonra, Kürtler "tek dostumuz dağlardır" sözünü geliştirdi. Ancak buradaki tabyalarında dağlar, sivil nüfusla birlikte onların hapishanelerine ve mezarlarına dönüştü. Kötüleşen durumun yol açtığı genel istikrarsızlık, Kuzey Irak'ta Kürtler arası çatışmalara da yol açtı.

Liderler barıştan bahsettiklerinde...

Yılın başından bu yana önem verilen şeyin değişmesiyle, Türkiye rakiplerine yönelik adımlar attı. Erdoğan kendisine ve Cumhurbaşkanı Macron'a "barışı sağlayanlar" diye hitap etti (bunca savaşın ortasında "barıştan" hiç bu kadar çok bahsedilmemiştir), Mısır ile diplomatik görüşmeler başlatıldı, BAE'ye sıcak sözler sarf edildi ve Suudi Arabistan ile ortak askeri anlaşmalar başlatıldı. Havacılık motorları ve füze teknolojisi dahil geniş bir operasyon yelpazesini kapsayan "Black Sea Shield" programıyla Ukrayna ile mevcut askeri anlaşmalar güçlendirildi[17]. 9 Nisan'da Türk Savunma Bakanlığı NATO'nun 72. kuruluş yıl dönümünü kutlayarak "birlikte daha güçlüyüz" dedi. Erdoğan Ocak ayında AB büyükelçilerine hitaben "ilişkileri yeniden rayına oturtmak için hazırız" dedi; Şubat ayında Erdoğan, doğrudan ABD'ye yönelik "ortak çıkarlarımız" vurgusunu yaptı. 24 Mart'ta AKP kongresinde, gerçeğe daha yakın bir şekilde, "her ülke ile ilişkilerimizi şekillendirmeye devam edeceğiz" dedi. Bunun gelecek için ne anlama geldiği öngörülemez, ancak Türkiye'nin, artan emperyalist gerilim ve istikrarsızlık durumunda (ki bu durumu Türkiye’nin eylemleri daha da ağırlaştıracaktır) birçok cepheden çok tehlikeli bölgelere doğru ilerliyor olduğu açıktır. "... Ankara'nın politikasının, militarizmin ve kaosun yayılmasına büyük katkı sağladığı ve istikrarsızlığın ve çatışmanın Sahel'den Afganistan'a kadar uzanan bir bölgeye yayılmasında önemli bir faktör olduğu açıktır. Kısacası, bölgeyi istikrara kavuşturma, emperyalist hırsları frenleme fikri saf bir hayal ürünüdür ve bölgeyi sert bir şekilde vuran Covid-19 pandemisinin etkisi, savaşı, barbarlığı ve kaosu yalnızca körükleyecektir"[18].

Ekonomik kriz, militarizm ve savaş çürüyen kapitalizmin tek perspektifidir

Ekonomi konusunda, ana küresel finans organları, Türkiye ekonomisinin umutsuzluğunda ve Erdoğan'ın bu durumu "alışılmışın dışında" bir şekilde ele aldığında hemfikirler[19]. Dolar/lira ilişkisini bir çeşit hileyle manipüle etmeye çalışırken, 2 yıl içinde üçüncü Merkez Bankası başkanını görevden aldı. Şu anda Türkiye Merkez Bankası, Türkiye'nin bankalarına on milyarlarca dolar borçludur ve bu bankanın bilançosunda büyük bir boşluk bırakmıştır (yakın geçmişte Türk bankaları, özellikle Halkbank, yaptırım bozma işine yoğun bir şekilde karışmıştır). Üçüncü Merkez Bankası başkanının görevden alınmasının ve yerine AKP'nin atadığı bir kişinin getirilmesinin ardından lira %15 düştü ve dolar borçları olan Türk şirketlerini çırpındırdı. Ortodoks ekonomi, enflasyonla mücadele için daha yüksek faiz oranlarına ihtiyaç olduğunu söylüyor, ancak Erdoğan buna karşı koyuyor, bunun sebebi kısmen "... (Erdoğan'ın) siyasi tabanının giderek daha önemli bir parçası olan Anadolu'daki ihracat odaklı üreticilerin" (Borzou Daragahi, Independent, 24 Mart 1921) olumsuz etkileniyor olması; yani Erdoğan'ın kısa vadeli mantıksızlığı Türkiye ekonomisinin genel sağlığına üstün geliyor. “Tehlikeyi göze alan" Erdoğan'ın son "çılgın" planı bir kez daha elinde patladı ve ülke ekonomisinin başını belaya soktu. Art arda altı aydır yükselen ve şu anda resmi olarak %16'nın biraz altında duran enflasyon, işçilerin ve yoksulların günlük temel kalemler için daha fazla ödeme yapacağı anlamına gelirken, resmi işsizlik Ocak ayında %13,4'e ve genç işsizliği (15-24) yaklaşık %27'ye kadar çıktı, ki her iki rakam da muhtemelen eksiktir. Türkiye'nin döviz rezervleri düşük ve azalmaya devam ediyor. 2008 ekonomik krizinin bıraktığı sefaletin ardından ve salgının neden olduğu yeni ekonomik sefaletle, özellikle de devletin kasasını boşaltan savaş ekonomisi yoğunlaştıkça, işçi sınıfını ileride daha fazla eziyet bekliyor.

Çaresiz siyasi manevralar, işçi sınıfına yönelik saldırılar yoğunlaşırken yönetici kliğin zayıflığını gösteriyor

Güçlü bir devlet görünümüne ve işaretlerine rağmen iktidardaki AKP baskılar altında zayıflıyor. 2019'un sonlarında ekonomik mucize sönümlenirken ve partinin destekçileri arasında bile memnuniyetsizlikler oluşurken partide bölünmeler yaşandı. Eski Başbakan ve AKP genel başkanı Ahmet Davutoğlu’nunki büyük bir istifaydı; eski ekonomi bakanı ve Türkiye'nin eşi benzeri olmayan büyümesine başkanlık etmesine itibar edilen Ali Babacan da yönetimden ayrıldı. Bunlar küçük rakamlar ancak AKP'nin (AKP'yi güçlendirmek için tasarlanmış) yeni sisteminde her oy çok önemli. Erdoğan'ın siyasi manevra marjı böylece daha sınırlı hale geliyor. Seçimleri kazanmak ve iktidarda kalmak için "cumhur ittifakında" Milliyetçi Hareket Partisine (MHP) güvenmek zorunda olması egemen sınıfın bir zayıflığı. AKP ile ilgili hoşnutsuzluk genel olarak artıyor, özellikle de anketlerde ve seçmenleri arasında Erdoğan'a verilen destek düşüyor. Ülkenin en büyük ikinci partisi olan ve 2002'den beri ana muhalefet olan Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) de destek kaybediyor, bunda AKP'nin manevralarına ve baskısına suç ortaklığı etmesinin payı da var.

AKP'nin son Merkez Bankası başkanını görevden aldığı Mart ayında, Türk yetkililer, Kürt liderliğindeki solcu Halkın Demokratik Partisini (HDP - üçüncü büyük parti) yasa dışı Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile ilişkili olmakla suçlayarak partinin kapatılması için dava açtı. Sadece birkaç gün sonra Ankara’nın, sözleşmenin "eş cinselliği normalleştirmeye" çabalayan bir entrika olduğunu ve bunun Türkiye'nin "toplumsal ve ailevi değerleri" ile bağdaşmadığını söyleyerek kadına yönelik şiddete karşı 2011 İstanbul Sözleşmesi'nden çekileceğini açıklaması devam eden kampanyanın çılgın ve çaresiz doğasını gösteriyor. Bu, boş bir bildiriye karşı çevrilen bir numara, AKP'nin sert çekirdeğini desteklemek için yapılan bir saptırmaydı, ancak bazı Doğu Avrupa ülkeleri ve birçok Afrika ülkesinde olduğu gibi, aynı zamanda şiddete kışkırtmayı ve burjuva düşüncesinin ne kadar aşağılık ve acımasız olduğunu da gösteriyor. Geri çekilme, kaçınılmaz olarak, dindarların AKP'ye desteğini güçlendirme etkisine sahip ve aynı zamanda proleter perspektif içermeyen, bize sınıfın bölünmesi konusunda bir ders olan bir dizi eyleme yol açtı.

Yaşam koşullarının kötüleşmesi ve işçi sınıfının yanıtının gerekliliği

Savaş ekonomisinden muzdarip olan proletarya her taraftan darbe yiyor. Devlet propagandası ile salgın ortaya çıkmadan önce de kötüleşmekte olan sağlık hizmetinin gerçekliği arasındaki uçurumu gördük. Diğer birçok ülke gibi, Türkiye'de de sağlık turizmi yükselişte ancak diğer birçok ülke gibi bu sağlık sisteminin ulaşılabilirliğinin ve sağlamlığının bir göstergesi değil; tam tersine, kısıtlamaların, özelleştirmelerin ve peşin ödemelerin artmasının bir işaretidir, bu da onu işçi sınıfı ve hizmete erişimi reddedilen ve sürekli uzayan bir sıranın arkasına gönderilen büyük çoğunluk için daha büyük bir endişe haline getirir. Uygun şartlara sahip olanlar için bile durum böyleyken, buna sahip olmayan birçok kişi de var; örneğin mezun olan öğrencilerin sağlık sigortası yok.

İşçilere yönelik bir diğer acımasız, cepheden saldırı ise şeytani Kod-29 ile geliyor. Kod-29, pandemi sırasında işten çıkarma yasağından yasal bir çıkış olarak kullanıldı. Ama yine belirtmeliyiz ki, işçi sınıfına yönelik bu saldırılar, salgından önce başladı ve salgın daha fazla saldırı için bir bahane olacak. Kod-29, 2018'den beri var ve bir işçinin "ahlak ve iyi niyet kurallarına aykırı davranış" gösterdiği için işten çıkarılabileceğini söylüyor. Kod, patronlar tarafından yaygın olarak kullanılmaktadır ve buna kurban giden işçilerin kıdem ve ihbar tazminatı ve işsizlik ödeneği alma hakları yoktur; sağlık hizmetlerine erişimleri de sorunlu olabilir. Kadın işçiler, Kod-29'dan kaynaklanan ek sorunlarla karşı karşıya. Kod yüzsüzce "ahlaksız davranıştan" bahsederken kadınlar “iş yerinde ne haltlar karıştırdıklarına" dair sorgulamalara maruz kalıyorlar; bu ağır ve aşağılayıcı bir baskı biçimidir. Kadın işçilere yönelik bu özel saldırı, yine AKP'nin muhafazakar tabanına istediğini veriyor; kadına yönelik şiddete karşı olan İstanbul Sözleşmesi'nin reddinde olduğu gibi, onları hoşnut edecek bir şey bu. Ancak son üç yılda yaklaşık yarım milyon işçi Kod-29[20] kapsamında işten çıkarıldı ve devletin de bildiği gibi sayılardan daha önemli olan bunun yaydığı korku faktörüdür. Vardiyalar 8 saatten 12 saate çıkarıldı, fazla mesai zorunlu hale getirildi (karşılığının ödenip ödenmediği belli değil), patronlar işçileri taşıyan otobüsleri iptal ederek onları fabrikalarda fiili mahkum haline getirdi. Ancak Kod-29 ile tek başına savaşmak veya onu daha makul hale getirmeye çalışmak sendikaların kampanyalarını belirli konulara odaklayarak oynadığı bir oyundur.

Her şeyden çok propaganda amacıyla uygulanan, hedeflenmiş bazı refah "reformlarına" rağmen, işçi sınıfı her taraftan saldırıya uğruyor. Enflasyon ve işsizlik kol geziyor ve devletin proletaryaya aldatıcı bir milliyetçilik ve acımasız baskıdan başka sunacak hiçbir şeyi yok. Resmi sendikaların iktidar partisine yakınlığı göz önüne alındığında, işçilerin kendilerini korumak için bağımsız sendikalara yönelmeleri şaşırtıcı değil, ancak mücadelelerinin ihtiyaçları söz konusu olduğunda bu bir hatadır. Resmi sendikalar itibarını yitirdiğinde, bağımsız sendikaların işlevi, mücadeleyi sendika çerçevesi içinde sınırlamak ve ardından zayıflatmaktır. Bu sendikalar devlet tarafından yasa dışı ilan edilse ve devletin unsurları onlara saldırıyor olsa bile, bu sendika yapılarının işlevi kesinlikle aynı kalır: sendika çerçevesini canlı tutmak ve sınıf mücadelesini devletin ve aldatıcı reform sınırları içinde tutmak[21]. Son yıllarda Çin, Vietnam, Güney Afrika, Mısır ve İran'da bağımsız sendikaların ortaya çıktığını görüyoruz. 1981'de işçi sınıfının önemli bir mücadelesini, Polonya sermayesini yeniden yapılandırma hareketine dönüştüren Polonya’nın bağımsız sendikası Solidarnosc’un ta kendisiydi.

Pandemiden önce işçi sınıfı için koşullar zordu, şimdi daha da zor. Covid-19'dan önce işçi sınıfı, kapitalizmin kendi yaşam koşullarına yönelik toplu saldırılarına geçici olarak yanıt vermeye başlıyordu, ancak bu, işçi sınıfının sağlığına ve yaşamına doğrudan meydan okuyan pandemi tarafından durdurulmuştu. Bununla birlikte, bu koşullarda bile, dünya çapında proletaryanın koşullarının savunulması için mücadeleler açığa çıkmıştır. Ancak, işçilerin bir araya gelip örgütlenme ihtiyaçları göz önüne alındığında, virüsün koşulları mücadeleye uygun değil. Bunun yeniden vurguladığı şey, Türk, Kürt ve Suriyeli işçiler arasında yapılanlar gibi, devletin kışkırttığı bölünmelerin üstesinden gelinmesi, "bağımsız" olsun ya da olmasın, sendika kontrolünün yerini öz-örgütlenmenin alması ve işçi meclislerinin kendi mücadelelerinin kontrolünü ele geçirmesi gerektiğidir. Şu an her yerde olan kapanmalar, sürekli saldırıların kısıtlayıcı etkisinin yanına, sadece sınıf mücadelesinin zorluklarına bir yenisini ekliyor, Türkiye’de de durum diğer yerlerden farklı değil. Ama "... işçi sınıfının sistemin krizine yanıt verme kapasitesi hiçbir şekilde kaybolmadı ve bu er ya da geç sermayenin şiddetli saldırısına kayda değer tepkiler göreceğimiz anlamına geliyor. Bu esnada, mevcut üretim sisteminin derinden ve geri döndürülemez biçimde iflas ettiğine dair daha derin bir farkındalığın ürünleri olan, dünya çapındaki küçük azınlıklarda şimdiden görülen bilincin, kırılgan ve yeşil filizlerini gübrelemek için devrimcilerin yapması gereken çok iş var"[22].

Baboon, 18.4.21

 

[1] Bloomberg, 10.12.2019. Çevre sorunları devletle çatışmalara neden oldu ve 2013 Gezi Parkı eylemlerinde büyük rol oynadı. Artık Türkiye'de amacı "vergi mükelleflerini korumak" olan sol görüşlü Halkların Demokratik Kongresi bileşeni olan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi var. Yeşil hareket, kapitalist devlet için kullanışlı bir yardımcıdır ve Almanya'da, hareketin Alman emperyalizminin çıkarlarını sonuna kadar desteklediğini görüyoruz. Türkiye, G20'den Paris İklim Anlaşması’nı onaylamayan tek ülke. 1936 Montrö Sözleşmesi'ni (MCRRS) yürürlükten kaldırarak, deniz hareketlerini kısıtlayan kanal projesini eleştiren on emekli Türk amirali, devlet tarafından tutuklandı. Bu tepki, antlaşmaları bozmaya artan genel eğiliminin içinde devletin paranoyasını  gösterdiği gibi, İstanbul Boğazı’nın Türkiye için önemine de işaret ediyor. Ancak bu yeni kanal, Karadeniz etrafındaki gerilimi artırabilir. Rusya'nın hakim olduğu suları militarize edip Türkiye'ye oynaması için önemli bir koz verirken Rusya ile çatışma riskini artırabilir.

[2] İngiliz Hazinesi, pandeminin maliyetinin bir bilançosunu hazırlarken, emekli aylığından ve hastalık tarafından "ayıklanan" yaşlılara yapılan diğer ödemelerden devletin tasarruf ettiklerini de dahil etti.

[4] Deutsche Welle, 15.12.20

[5] British Medical Journal (BMJ), 29.9.20. Boş bir tehdit değil. Merkez Komitesi'nin tamamı, 2018'de, Türkiye'nin Suriye'ye askeri müdahalesini eleştirdiği sırada tutuklandı. Ve 2016'daki başarısız darbenin ardından 3000'den fazla doktor, bir kararname ile işinden çıkarıldı.

[6] "Why Erdogan has abandoned the Uighurs", Foreign Policy, 3.2.21

[8] Bu dini unvanlar gericidir; faşist benzeri paramiliter grup Bozkurtlar, yer yer kendisini "Müslüman" olarak adlandırıyor.

[10] Erdoğan'ın sözcüsü İbrahim Kalın geçtiğimiz günlerde Arab News'e (16.3.21) Mısır'ın "Arap dünyasının beyni ve kalbi" olduğunu söyledi. Ayrıca bkz. https://carnegieendowment.org/2021/03/19/will-page-turn-on-turkish-egyptian-relations-pub-84124

[11] Deutsche Welle, 4.2.21

[12] Ahmed Helal, Atlantic Council, 28 Ekim 2020

[15] "Suriyeli Kürtler artık hassas ABD silahlarına sahip ve Pentagon bunu tedarik ettiğini reddediyor" (Military Times, 7.5.17)

EKAonline - 2022

Rubric: 

ABD, Rusya, AB, Ukrayna… tüm devletler bu savaştan sorumludur!

Baştan sona çürümüş, derinden hasta olan burjuva toplumu, bir kez daha tüm pisliklerini kusuyor. Her yeni bir gün ile beraber, Ukrayna katliamı, bitmek bilmeyen ateşlerden kaçan mülteci yığınlarıyla, devasa bombardımanlar, pusular, kuşatmalardan oluşan kortejini sergiliyor.

Her ülkenin hükûmetleri tarafından yağdırılan propaganda selinin arasında, özellikle iki yalan öne çıkıyor. Birincisi Putin'i "Ukrayna'nın zenginliklerini" ele geçirmeye çalışırken, yeniden inşa edilmiş bir imparatorluğun yeni Çarı olmaya hazırlanan "çılgın bir diktatör" olarak sunuyor; diğeri, çatışmanın temel sorumluluğunu, "kahraman" Rus askerlerinin kurtarmaya geldiği Donbass'ın Rusça konuşan nüfuslarına karşı yapılan "soykırıma" bağlıyor. Burjuvazi her zaman savaşın gerçek nedenlerini "uygarlık", "demokrasi", "insan hakları" ve "uluslararası düzen" gibi ideolojik örtülerle maskeleme konusunda gayret etmektedir. Ancak savaşın asıl sorumluluğu kapitalizmdedir!

Kaosa doğru bir adım daha

Putin'in iktidara geldiği 2000 yılından bu yana Rusya, kendisine daha modern bir ordu sağlamak ve başta Suriye olmak üzere, hem Orta Doğu'da hem de Libya, Orta Afrika ve Mali'ye paralı asker göndererek Afrika'da nüfuzunu yeniden ele geçirmek için önemli çabalar sarf etti ve böylece daha fazla kaos tohumu ekti. Son yıllarda, sınırlarında büyük istikrarsızlık yaratma riskini göze olarak, etki alanının azalmasını engellemeye çalışmak için 2008'de Gürcistan'da doğrudan bir saldırı başlatmaktan, ardından 2014'te Kırım ve Donbass'ı işgal etmekten çekinmedi. ABD'nin Afganistan'dan çekilmesinin ardından Rusya, özellikle Kiev’in NATO’ya katılma tehdidi karşısında, Avrupa ve dünyadaki konumu için gerekli bir bölge olan Ukrayna'yı etki alanına sokmak için Amerikalıların zayıflamasından kazanç sağlayabileceğini düşündü.

1989'da Doğu Bloku'nun çöküşünden bu yana, Avrupa kıtasında ilk kez patlak veren savaş bu değil elbette. 1990'ların başındaki Balkan Savaşı ve 2014'te Donbass'taki çatışma, kıtaya zaten talihsizlik ve perişanlık getirmişti. Ancak Ukrayna'daki savaşın, kaos dalgasının kapitalizmin ana merkezlerine giderek daha da yaklaştığını göstermesi açısından, önceki savaşlardan çok daha ciddi sonuçları var.

Dünyanın başlıca askeri güçlerinden biri olan Rusya, Avrupa'da stratejik bir konuma sahip bir ülkenin Avrupa Birliği sınırlarına kadar işgaline doğrudan ve geniş ölçüde karışmış durumda. Bu yazı yazılırken, Rusya şimdiden yaklaşık 10.000 askerini kaybetti ve çok daha fazlası yaralandı veya firar etti. Bazı şehirler bombalı saldırılarla yerle bir oldu. Sivil kayıplar muhtemelen azımsanamayacak sayıda. Ve bu savaşın sadece bir ayı![1]

Savaş bölgesinde bundan böyle, her taraftan gelen normal ve paralı askerlerden, gelişmiş askeri malzeme ve teçhizattan oluşan muazzam bir yoğunluk olacak. Aynı zamanda binlerce NATO askerinin konuşlandırılması ve Putin'in tek müttefiki Belarus’un seferber edilmesiyle Doğu Avrupa da benzer konuma girecektir. Birçok Avrupa devleti, yeniden silahlanma programlarını önemli ölçüde artırmaya öncelik verdi; buna Baltık Devletleri ve aynı zamanda “savunma” bütçesini iki katına çıkaran Almanya da dahil.

Rusya ise düzenli olarak dünyayı misillemelerle tehdit ediyor ve utanmazca nükleer cephaneliğini sergiliyor. Fransa Savunma Bakanı da Putin'i  "nükleer güçlerle" yüzleşeceği konusunda uyardı, sonrasında sakinleşip çok daha "diplomatik" bir tona geçiş yaptı. Nükleer bir çatışmadan önce, büyük bir endüstriyel kaza riski söz konusu. Çernobil ve Zaporijya nükleer santrallerinde, bombardımanların ardından binaların (neyse ki sadece idari binaların) alev aldığı bazı şiddetli çatışmalar şimdiden başladı bile.

Tüm bunlara Avrupa'da büyük bir göçmen krizi de ekleniyor. Milyonlarca Ukraynalı savaştan ve Zelenski'nin ordusunda zorla askere alınmaktan kurtulmak için sınırdaki ülkelere doğru kaçıyor. Ancak Avrupa'da popülizmin yükselmesini ve birçok devletin kimi zaman gizlemediği, göçmenleri emperyalist amaçları için utanmazca araçsallaştırma arzusunu hesaba katarsak (son zamanlarda Belarus sınırında veya Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne yönelik düzenli tehditleri aracılığıyla gördüğümüz gibi) bu kitlesel göç zamanla ciddi gerilimler ve istikrarsızlık yaratabilir.

Özetle, Ukrayna'daki savaş, uluslararası düzeyde büyük bir kaos, istikrarsızlaştırma ve yıkım riski taşıyor. Bu çatışma daha da kanlı bir yangına yol açmasa bile, hayal edilemez sonuçlar doğurabilecek kontrolsüz bir “tırmanma” riskiyle birlikte, bu tür tehlikeleri artıracaktır.

Savaşın tek sorumlusu Rusya mı?

Rus burjuvazisinin, kendi sefil emperyalist çıkarlarını savunmak için savaş başlatmasına rağmen, Ukrayna'yı ve batılı ülkeleri “çılgın bir diktatörün” kurbanları olarak sunan propaganda ikiyüzlü, sahte bir gösteridir. Aylardır Amerikan hükûmeti, aynı anda hem ani bir Rus saldırısına karşı uyarıda bulunuyordu, ki bu açık bir provokasyondu, hem de Ukrayna’ya asker göndermeyeceğini iddia ediyordu.

SSCB'nin dağılmasından bu yana Rusya, Kafkasya ve Orta Asya'da olduğu kadar Doğu Avrupa'da da sürekli tehdit altındadır. ABD ve Avrupalı güçler, bir dizi Doğu Avrupa ülkesini AB ve NATO'ya entegre ederek Rusya'nın etki alanını sistemli bir şekilde daralttılar. 2003 yılında, Gürcistan'ın eski Cumhurbaşkanı Shevardnadze'yi görevden çıkaran ve bir Amerikan kliğini iktidara getiren "Gül Devrimleri" de bu bakımdan anlamlıdır. Aynı şey 2004’te Ukrayna'daki "Turuncu Devrim" ve ardından yerel burjuvazinin farklı klikleri arasında devam eden tüm çatışmalar için de geçerlidir. Batılı güçlerin Belarus’taki Avrupa yanlısı muhalefete aktif desteği, Türkiye'nin (NATO üyesi) baskısıyla Dağlık Karabağ'daki savaş ve Kazak devletinin tepesinde yapılan hesaplaşma, Rus burjuvazisinin aciliyet duygusunu daha da pekiştirmiştir.

İster “Çarlık”, ister “Sovyet” Rusya için Ukrayna, dış politikada her zaman merkezi bir paya sahip olmuştur. Moskova için Ukrayna, Akdeniz'e doğrudan erişim için tek yoldur. 2014 yılında Kırım Yarımadası'nın ilhakı, çoğunlukla Amerikalılar tarafından desteklenen rejimlerin kuşatması tehdidi altında olan Rus emperyalizminin bu mecburiyeti sonucunda gerçekleşti. ABD'nin Ukrayna'yı Batı'ya doğru çekme arzusu böylece Putin ve kliği tarafından gerçek bir provokasyon olarak görülüyor. Bu bakımdan, Rus ordusunun taarruzu, tamamen mantıksız ve baştan başarısızlığa mahkum görünse bile, Moskova için bir dünya gücü konumunu sürdürmeye yönelik çaresiz bir "güç kapma" girişimidir.

Rusya'daki durumu gayet iyi bilen Amerikan burjuvazisi, bu konuda fikir ayrılıkları barındırmasına rağmen, provokasyonları çoğaltarak Putin'i harekete geçirmekten geri kalmadı. Biden, herkese Ukrayna'ya doğrudan müdahale etmeyeceği konusunda açıkça güvence verdiğinde, Rusya'nın uluslararası sahnedeki düşüşünü durdurmak umuduyla hemen kullandığı bir açık verdi. Bu, Birleşik Devletler'in amaçlarına ulaşmak için soğuk bir Makyavelizm'e ilk başvuruşu değil. Daha 1990'da Baba Bush, Kuveyt'i savunmak için müdahale etmek istemediğini iddia ederek Saddam Hüseyin'i tuzağa düşürmüştü. Gerisini biliyoruz…

Ukrayna'da hâlihazırda ciddi olan yıkımın süresini ve boyutunu tahmin etmek için henüz çok erken, ancak 1990'lardan beri yapılan Srebrenitsa, Grozni, Saraybosna, Felluce ve Halep katliamlarından haberdarız. Savaşı başlatan taraf, genellikle çıkmaza girmeye mahkûmdur. 1980'lerde Rusya, Afganistan işgalinin ardından ağır bir bedel ödedi ve bu SSCB'nin dağılmasına yol açtı. ABD'nin de, onu hem askeri hem de ekonomik olarak zayıflatan kendi fiyaskoları oldu. Tüm bu maceralar, başlangıçta görünürdeki zaferlere rağmen, sonunda acı başarısızlıklarla sonuçlandı ve savaşan tarafları önemli ölçüde zayıflattı. Putin'in Rusya'sı, aşağılayıcı bir yenilginin ardından bir geri çekilme yaşayacak olmasa bile, büyük Ukrayna şehirlerini ele geçirmeyi başarsa dahi bu çıkmazdan kurtulamayacaktır.

Bütün ülkeler ve bütün savaşlar emperyalisttir

“Yeni bir emperyalizm dünya barışını tehdit ediyor”[2], “Ukraynalılar yüzlerce yıldır Rus emperyalizmine karşı savaşıyorlar”[3].

Burjuvazi "Rus emperyalizmi" diyor, sanki Rusya, çaresiz Ukraynalı civcivin aksine emperyalizmin özüymüş gibi. Gerçekte, kapitalizmin çöküş dönemine girmesinden bu yana, savaş ve militarizm sistemin temel özellikleri haline gelmiştir. Büyük ya da küçük bütün devletler emperyalisttir; "insani", "özgürleştirici" veya "demokratik" olduğunu iddia eden tüm savaşlar, emperyalist savaşlardır. Devrimcilerin Birinci Dünya Savaşı sırasında tanımlamış oldukları şey buydu. 20. yüzyılın başında, dünya pazarı tamamen ana kapitalist ulusların koruma alanlarına bölünmüştü. Artan rekabetle ve kapitalizmin çelişkilerinin pençesini, yeni sömürgeci veya ticari fetihlerle gevşetmenin imkansızlığıyla karşı karşıya kalan ulus devletler, devasa cephanelikler inşa ettiler ve ekonomik ve sosyal hayatın tamamını savaşın zorunluluklarına tabi kıldılar. İşte bu bağlamda, 1914 Ağustos'unda, insanlık tarihinde eşi benzeri olmayan bir katliam olan, yeni bir "savaşlar ve devrimler çağı"nın şaşırtıcı bir ifadesi olan Dünya Savaşı patlak verdi.

Şiddetli rekabetle ve küçük ya da büyük her ulusta her an her yerde patlak veren savaşlarla yüz yüze gelindiğinde, çöküş döneminin ana özelliklerini oluşturan iki olgu gelişti: devlet kapitalizmi ve emperyalist bloklar. “Devlet kapitalizmi [...] her ülkenin, diğer uluslarla yüzleşme, kendi içinde toplumun farklı sektörlerinde azami disiplini sağlama, hem sınıflar arası hem de egemen sınıfın rakip fraksiyonlar arasındaki çatışmaları minimuma indirgeme, özellikle de ulusun tüm ekonomik potansiyelini harekete geçirme ve kontrol etme ihtiyacına cevap verir. Benzer şekilde, emperyalist blokların oluşumu, karşılıklı düşmanlıkları sınırlamak ve iki askeri kamp arasındaki en büyük çatışma için onları bir araya getirmek üzere farklı ulusal burjuvaziler arasında benzer bir disiplini dayatma ihtiyacına tekabül eder.” [4]. Kapitalist dünya böylece 20. yüzyıl boyunca rakip bloklara bölündü. İtilaf güçleri ittifak güçlerine karşı, Batı bloku Doğu blokuna karşı.

Ancak 1980'lerin sonunda SSCB'nin çöküşüyle birlikte, kapitalizmin çöküşünün son aşaması başladı: 30 yıldan fazla bir süredir emperyalist blokların ortadan kalkmasıyla damgasını vuran genelleşmiş çürüme dönemi [5]. Rus "polisinin" konumunun düşürülmesi ve fiili olarak Amerikan blokunun yerinden edilmesi, blokların demir disiplini tarafından şimdiye kadar bastırılan bir dizi rekabetin ve yerel çatışmanın yolunu açtı. “Her koyun kendi bacağından asılır” eğiliminin ve artan kaosun varlığı o zamandan beri tamamıyla doğrulandı.

1990'dan beri tek “süper güç” olan Amerika Birleşik Devletleri, savaşa başvurarak dünyada asgari bir düzen kurmaya ve kendi liderliğinin kaçınılmaz düşüşünü yavaşlatmaya çalışıyor. Dünya, artık iki disiplinli emperyalist kampa bölünmüş olmadığından, Irak gibi bir ülke aynı blokun eski bir müttefiki olan Kuveyt'i ele geçirmenin mümkün olduğunu düşündü. Amerika Birleşik Devletleri, 35 ülkeden oluşan bir koalisyonun başında, ileride Saddam Hüseyin'in eylemlerini taklit etmeye yönelik cezbedici herhangi bir hareketi caydırmak amacıyla kanlı bir saldırı başlattı.

Ancak bu operasyon, toplumun çözülme sürecinin tipik bir tezahürü olan, emperyalist düzeyde her koyun kendi bacağından asılır eğilimini hiçbir şekilde sona erdiremezdi. Balkan savaşlarında, eski Batı blokunun güçleri arasındaki şiddetli rekabetler güpegündüz ortaya çıktı: Kanlı Amerikan ve Rus müdahalelerine ek olarak, özellikle Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya, eski Yugoslavya'daki çeşitli savaşan güçlerin aracılığıyla savaş açtılar. 11 Eylül 2001 terör saldırısı da küresel kapitalizmi kalbinden vuran kaosta bir başka önemli adımdı. Bu savaşların başlıca nedeninin Amerikan petrol kazançları hırsı olduğuna dair solcu teoriler, savaşların sarsıcı maliyetleriyle temelden çürütüldü. "Terörizme karşı savaş" adı altında, 2001'de Afganistan ve 2003'te Irak işgalleri, her şeyden önce, ABD'nin küresel otoritesinin ağırlığını koyma çabasının gerekli bir parçasıydı.

Amerika emperyalizmi kendisini gerçek bir aceleciliğin içine soktu: İkinci Körfez Savaşı sırasında Almanya, Fransa ve Rusya artık Sam Amca'nın peşine takılmaktan memnun değillerdi; askerleriyle çatışmaya girmeyi açıkça reddettiler. Her şeyden önce, bu operasyonların her biri öyle bir kaos ve istikrarsızlığa yol açtı ki, Amerika Birleşik Devletleri çıkmaza girdi ve 20 yıl sonra Afganistan'ı aşağılayıcı bir şekilde terk etmek zorunda kaldı; arkasındaysa, görevden düşürmeye geldiği Taliban’ın ta kendisine bir harabe alanı bıraktı. Tıpkı önceden büyük bir kaosun pençesinde Irak'ı terk etmek zorunda kalıp, tüm bölgeyi, özellikle de komşu Suriye'yi istikrarsız hale getirdiği gibi. Çürüme döneminde, tam da birinci dünya gücü olarak safını korumaya çabası yüzünden, ABD kaosun ana üreticisi haline geldi.

ABD, dünya kapitalizminin başlıca merkezlerinden birinin eşiğinde kaosu kışkırtıyor

Bugün ABD, doğrudan müdahale etmek zorunda kalmadan, emperyalist düzeyde yadsınamaz bir şekilde puan kazandı. Uzun zamanın düşmanı Rusya, sonucu ne olursa olsun, büyük askeri ve ekonomik zayıflamayla sonuçlanacak, kazanılması imkansız bir savaşa girişti. Avrupa Birliği ve ABD zaten gidişatı açıkladılar: Avrupa diplomasisinin başkanına göre, bu bir "Rus ekonomisini mahvetme" meselesidir... ve tüm bu misilleme önlemlerinin bedelini ödeyecek olan Rusya'daki proletarya için durum çok daha kötüdür. Ukrayna proletaryası ile birlikte, Rusya'daki proletarya, askeri barbarlığın başlatılmasının ilk kurbanı ve rehinesidir!

Amerika, Fransa Cumhurbaşkanının yakın zamanda "beyin ölümü gerçekleşti" dediği NATO'nun kontrolünü yeniden ele geçirdi, Doğu'daki varlığını önemli ölçüde güçlendirdi ve ana Avrupalı güçleri (Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık) Avrupa'nın doğu sınırlarının savunması için militarizmin ekonomik yükünü daha fazla üstlenmeye zorladı. Bu, ABD'nin özellikle Trump'ın başkanlığında birkaç yıldır uygulamaya çalıştığı ve şimdi Biden’la devam ettirdiği, gücünü ana düşmanı Çin'e karşı yoğunlaştırmaya çalıştığı bir politikadır.

Avrupalılar için durum, birinci dereceden diplomatik bir yenilgiyi ve önemli bir nüfuz kaybını temsil ediyor. ABD'nin körüklediği çatışma, Rus gazına ve bu ülkenin kendi malları için temsil ettiği pazara olan bağımlılıkları nedeniyle, bu çatışmadan hiçbir kazancı olmayan Fransa ve Almanya tarafından istenmiyordu. Savaşın ve Rusya'ya uygulanan yaptırımların etkisiyle Avrupa’da ekonomik krizin daha da derinleşecek. Bu nedenle Avrupalılar, Trump'ın küstahlığının neden olduğu diplomatik zayıflamanın, eski kıtanın uluslararası sahneye güçlü bir şekilde geri dönmesi için umut vermesinden sonra, Amerikan kalkanının arkasında hizaya girmek zorunda kaldılar.

Avrupa'nın başlıca güçlerinin ABD'nin arkasında hizaya girmeye zorlanmaları, yeni bir emperyalist blokun oluşumunun başlangıcı mı? Her koyun kendi bacağından asılır eğilimi bu olasılığı önemli ölçüde engellese de, çürüme dönemi kendi içinde yeni blokların kurulmasını engellemez. Bununla birlikte, bu durumda, her devletin kendi emperyalist çıkarlarını savunma konusundaki irrasyonel arzusu büyük ölçüde güçlenir. Almanya, yaptırımları uygulama konusunda biraz ayak sürüyor ve büyük ölçüde bağımlı olduğu Rus gaz ihracatına daha fazla yaptırım uygulanması konusunda temkinli davranmaya devam ediyor. Üstelik Almanya, Fransa ile birlikte, Washington'un elbette geciktirmeye çalıştığı Rusya'ya diplomatik bir çıkış teklif ederek müdahale etmekten de geri durmadı. Türkiye ve İsrail bile "iyi hizmetlerini" aracılık yaparak sunmaya çalışıyor. Sonunda, askeri harcamalardaki artışla birlikte önde gelen Avrupalı güçler, Macron'un “Avrupa savunması” projesi aracılığıyla düzenli olarak savunduğu bir hırs olan, kendilerini Amerikan vesayetinden kurtarmak üzerine bile çalışabilirler. ABD kısa vadede yadsınamaz bir şekilde puan kazanırken, her ülke de kendi kartlarını oynamaya çalışıyor ve bir blok oluşumundan ödün veriyor. Çin kendi adına önemli herhangi bir gücü arkasında toplayamadığı için bu ödün daha kolay veriliyor. Savaş şu anda Çin'in kendi çıkarlarını ve hedeflerini savunma yeteneğini engelliyor.

Çin, Amerikan stratejisinin nihai hedefidir

Bununla birlikte, Amerikan burjuvazisinin manevraları, yalnızca veya esas olarak Rusya'ya yönelik değildir. Bugün ABD ile Çin arasındaki çatışma, küresel emperyalist ilişkileri belirliyor. Washington, Ukrayna'da bir kaos durumu yaratarak, her şeyden önce, doğudan Avrupa ülkelerinden geçmesi planlanan "ipek yolunu" belirsiz bir süre için bloke ederek Çin'in Avrupa'ya doğru ilerlemesini engellemeye çalıştı. Çin'in Hint-Pasifik bölgesindeki deniz yollarını, diğer şeylerin yanı sıra 2021'de AUKUS ittifakının kurulmasıyla [6] tehdit ettikten sonra, Biden, Çin'in mallarını kara yoluyla taşımasını önleyerek Avrupa'da büyük bir bölünme yarattı.

ABD, Rusya'yı çok zayıf bir şekilde desteklemekten başka seçeneği olmadığı için, Çin'in uluslararası sahnede güvenilir ortak rolü oynamaktaki acizliğini göstermeyi de başardı. Bu anlamda, tanık olduğumuz Amerikan saldırısı, Çin'i kontrol altına alma stratejisinin bir parçasıdır.

Eski Yugoslavya, Afganistan ve Orta Doğu'daki savaşlardan bu yana ABD, gördüğümüz gibi, dünyadaki kaosun ana faktörü haline geldi. Şimdiye kadar, bu eğilim ilk olarak kapitalizmin çevre ülkelerinde doğrulandı, ancak merkezi ülkeler de bunların sonuçlarına katlanmıştı (terörizm, göç krizleri vb.). Ama bugün, birinci dünya gücü, kapitalizmin ana merkezlerinden birinin kapısında kaos yaratıyor. Bu suç stratejisine “demokrat” ve “ılımlı” Joe Biden liderlik ediyor. Selefi Donald Trump, öfkeli biri olarak hak ettiği bir üne sahipti, ancak şimdi Çin'i etkisiz hale getirmek için yalnızca stratejisinin farklı olduğu açıkça görünüyor: Trump Rusya ile anlaşmalar yapmak isterken, Biden ve Amerikan burjuvazisinin çoğunluğu Rusya’nın iliğini kurutmak istedi. Putin ve suikastçı kliği, tıpkı tüm bir nüfusu rehin almaktan ve vatan savunması adına top yemi olarak feda etmekten çekinmeyen Zelenski gibi, onlardan daha iyi değil. Peki ya savaş kurbanları için timsah gözyaşları dökerken olağanüstü miktarda askeri teçhizat sağlayan ikiyüzlü Avrupa demokrasilerine ne demeli?

Soldan sağa, demokrat ya da diktatör, tüm ülkeler, tüm burjuvaziler bizi kaosa ve barbarlığa doğru bir yürüyüşe zorluyor! Her zamankinden daha çok, insanlığın elindeki tek seçenek ya sosyalizm ya barbarlık!

EG, 21 Mart 2022

 

[1] Karşılaştırma için: SSCB Afganistan’ı kasıp kavuran korkunç savaşın dokuz yılında 25 bin asker kaybetti.

[2] “Against Russian imperialism, for an internationalist leap”, Mediapart, 2 Mart 2022. Bir takım çağrışımlar yapan başlığıyla bu makale de, Fransız emperyalizminin büyük savunucusu olan ve açıkça savaş çağrısı yapan yazarı Edwy Plenel de saçmalıktan ibarettir.

[3] “To understand the Ukraine-Russia conflict, look to colonialism”, The Washington Post, 24 Şubat 2022.

[4] https://en.internationalism.org/content/3336/orientation-text-militarism-and-decomposition

[5] https://tr.internationalism.org/content/cuerueme-uezerine-tezler

“Çürüme: çöken kapitalizmin nihai aşaması”.

[6] https://en.internationalism.org/content/17085/aukus-military-alliance-ch...

 

Rubric: 

AnchorÇürüme Olarak Büyüme — EKA

Bir okuyucumuz bize şöyle bir soru yönlendirdi: Kapitalist sistem muazzam bir büyüme eğilimi içerisindeyken, EKA nasıl olur da 1914’den beri kapitalizmin çöküş içerisinde bir sistem olduğunu savunabilir?

Bu soru bize birçok defa farklı şekillerde yöneltildi. Örneğin: İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan muazzam büyüme? Ya da son birkaç on yılda Çin’in dev büyümesi? Bütün bunlar kapitalizmin çöküş içerisinde, çürüyen, çöken bir sistem olduğu fikrinin yanlışlığını göstermiyor mu?

Biz bu soruların yanlış biçimde formüle edildiğini düşünüyoruz, ama yine de tam da bu kadar sık ve çok insan tarafından ortaya atıldıkları için cevaplanmalarını önemli buluyoruz.

Bunu yapabilmek için öncelikle Marx’ın Grundrisse’sindeki şu önemli pasaja bakalım:

‘…Öyleyse sermaye bir yandan ulaşımın, yani değişimin her türlü alansal sınırım yıkmak, tüm dünyayı pazarı olarak fethetmek için çaba göstermek zorundayken, öte yandan da alanı zamanla yok etmek, yani bir yerden ötekine ulaşıma harcanan zamanı en az düzeye indirmek çabası gösterir. Sermaye ne kadar gelişmişse –ve dolayısıyla üzerinde dolaştığı, dolaşımın alansal yolunu oluşturan pazar ne kadar yaygınsa–, eşanlı olarak pazarın daha geniş bir alana yayılması ve alanın zamanla daha çok ortadan kaldırılması yolunda o kadar çok çaba gösterir… Sermayenin, onu bütün önceki üretim aşamalarından ayıran evrensel eğilimi, burada ortaya çıkıyor. Kendi doğasıyla sınırlanmış olmasına karşın, üretici güçlerin evrensel gelişmesi yolunda çaba gösterir, ve böylece yeni bir üretim tarzının koşulu olur, bu yeni üretim tarzı, belli bir durumu yeniden üretmek veya da, en fazlası genişletmek için üretici güçlerin gelişmesine dayanmaz, ama üretici güçlerin bizzat serbest, engelsiz, ilerici ve evrensel gelişmesi, toplumun ve dolayısıyla onun yeniden-üretiminin koşuludur; çıkış noktasını aşmak tek koşuldur. Sermayeye içkin olan, ama aynı zamanda, sermaye sınırlı bir üretim biçimi olduğundan onunla çelişen ve bu yüzden onu çözülüşe sürükleyen bu eğilim, sermayeyi daha önceki bütün üretim tarzlarından ayırır ve aynı zamanda sermayenin salt geçiş noktası olarak konması konumunu içerir.

(Karl Marks, Grundrisse 2, Sol Yayınları sf.29–30)

Bu pasaj elbette farklı biçimlerde yorumlanabilir üstelik Grundrisse bitmiş bir çalışma da değil. Ama bize göre bu kapitalizmin çöken bir sistem haline geldiği noktanın olağanüstü bir öngörüsüdür. İlk olarak, Marx burada sermayenin bütün gezegeni fethetme dürtüsünü ve bu durumda onun ürünleri dünyanın bir ucundan diğerine olabildiğince hızlı şekilde taşıma kapasitesinin artışını vurgular. Bu dinamizm, bu hızlı yayılma ve teknolojik gelişme potansiyeli sermayeyi, daha durağan ve yerkürenin belirli bölgelerinde daha izole kalmaya eğilimli önceki üretim biçimlerinden ayırır. Sermayenin bu evrenselleştirme eğilimi aynı zamanda zorunlu olarak bir dünya proletaryası, bir dünya devrimci sınıf ve dolayısıla da insan toplumunun tarihinde niteliksel olarak yeni bir aşamaya ulaşmasının yaşamsal bir ön-koşulunu yaratır. Grundrisse’nin aynı kısımındaki farklı bir bölümde Marx’ın ortaya koyduğu gibi:

Sermayenin ücretli emekle ilişkisinde, emeğin üretken etkinliği, kendi koşullarında ve kendi ürününde ortaya çıkan ve daha sonra incelenecek olan yabancılaşmanın en aşırı biçiminin zorunlu bir geçiş noktası olması — ve dolayısıyla bu biçim, kendinde, açıkça tersine çevrilmiş, başaşağı bir biçimde bulunması, üretimin bütün sınırlı koşullarının yok oluşunu içerir ve ayrıca, tersine, üretimin zorunlu koşullarını yaratır ve üretir; bundan dolayı bireyin üretken güçlerinin tüm evrensel gelişmesi için gerekli bütün maddi koşullarını oluşturur.

(Age. sf. 10)

Bu anlamda, Marx’a göre, her ne kadar vahşi ve acımasızca da olsa eski üretim biçimlerini yerinden ederek sermaye, üretici güçleri küresel komünist üretim ve dağıtımın mümkün olacağı noktaya kadar geliştirdiği ölçüde, yükselen veya gelişen bir toplumsal sistemin işareti olarak görülebilir. Ama bir kere bu noktaya ulaşılıp, zenginlik artık çalınmış zaman değil de serbest zaman olarak, parasal ya da sabit sermayenin yığılması veya ‘değerin’ soyutlamaları olarak değil de birbirleriyle ilişki içerisindeki her bireyin yaratıcı kapasitelerinin gelişimi olarak ölçüldüğünde, ‘üretici güçlerin daha ileri gelişimi’ tümüyle farklı bir anlam kazanmak zorundadır.

Ama burada söz konusu olan sermayenin tarihinin belli bir noktadan sonraki gelişimine bakıp işlerin ne kadar da farklı olabileceği üzerine bir yakınma değildir. Marx aynı zamanda bu son noktaya ulaşma anının tam da sermayenin kendisini evrenselleştirirken girdiği çelişkili biçimin onu ‘çözülmeye doğru güttüğü’ nokta olduğunu da savunur. 20. yüzyılın başından beri tarihsel evrim bu ‘çözülme’ sürecinin ne tür biçimler alacağını daha da belirginleştirmiştir: bu noktadan itibaren artık sermaye, birbirini izleyen bir dünya ekonomik krizleri, küresel savaşlar ve son birkaç on yılda daha da açıklaştığı gibi, doğal çevrenin artam yıkımı formunda bir yıkım döngüsü yaratmadan üretici güçleri geliştirmeyi sürdüremez. Hatta sermayenin miadının dolduğu bir çağda büyümesi, birikim sürdükçe, bu büyümenin insanlığı yok etme ve komünist bir gelecek imkanını ortadan kaldırma tehlikesini de büyüttüğünü söyleyebiliriz. Bu tehlike son yüzyılda kapitalist ekonominin merkezi bir unsuru haline gelmiş olan askeri üretimin mükemmelleşmesine baktığımızda gün gibi ortaya çıkar. Bu aynı ölçüde kapitalizmin gezegenin en uç köşelerine yayılmasının ekolojik sonuçlarında da barizdir. Ekonomik krizlerin süreklileşme eğiliminde olduğu bir çağda büyümeyi sürdürme araçlarının bizzat sistemin işlevsizleşmesine delil olduğunu da görmemiz gerekir. Bu durum özellikle yapay bir tür pazar yaratmak için dev borçların enjekte edilmesi durumunda geçerlidir. Sermaye kendi yasalarını da çiğneyerek büyür.

‘Çürüme olarak büyümeye’ Çin’in son birkaç on yıldaki büyümesi klasik bir örnek oluşturmaktadır: acımasız totaliter bir devlet aygıtı ile idare edilen, astronomik düzeylerdeki borçla finanse edilen, hem yerel hem küresel çevreye felaket zararlı yeni endüstriyel merkezler ve mega-şehirler inşa eden bu ekonominin çöken bir sistemin alameti farikalarından olduğunu rahatça söyleyebiliriz.

Peki neden 1914 kesin bir dönüm noktası? Bunun EKA’nın retrospektif bir çıkarımı olmadığını, Komünist Enternasyonal’ı kuran devrimcilerin benimsediği bir tavır olduğunu ve bu devrimcilerin 1914 ile birlikte kapitalizmin bir ‘içsel çözülme’ çağına, savaşlar ve devrimler çağına girdiğini savunduğunu hatırlayalım. 1914–18 savaşı kapitalizmin geri dönüşsüz biçimde artan şiddette emperyalist savaşlara savrulduğunu, insanlığı sosyalizm ya da barbarlık tercihleriyle karşı karşıya bıraktığını gösterdi. 1917'den itibaren enternasyonal işçi sınıfının buna cevabı gerçekten de yeni dönemin proleter komünist devrim’ (Mart 1919, Komünist Enternasyonal Platformu) çağı olduğunu ortaya koydu.

Bir kere daha, savaşın kapitalizmin bütün daha ileri genişleme olanaklarının tükenmesi anlamına gelmediğini vurgulayalım. 1913'te yayımlanan Sermaye Birikimi kitabında Rosa Luxemburg, sermayenin hala gezegenin küçük bir kısmına doğrudan egemen olduğunu ve nesnel anlamda hala fethedilecek yeni pazarlar ve emilecek birçok kapitalizm öncesi çevre kalıntıları olabileceğine işaret eder. Ama Luxemburg yine de sistemin salt ekonomik bir çöküşü olmayacağında ısrar etmiştir. Sermaye ülke içi ve dışı kapitalist-olmayan tabakanın yıkımına ne kadar acımasızca girişirse ve bir bütün olarak işçilerin yaşam düzeyini ne kadar daha fazla düşürürse, sermayenin günlük tarihindeki değişme de o kadar büyük olur. Bu tarih siyasal ve toplumsal felaket ve sarsıntılar dizisi haline gelir, dönemsel ekonomik felaketler ya da bunalımlarla noktalanan koşullar altında birikim artık devam edemez olur. Ancak sermayenin kendisinin yarattığı bu doğal ekonomik çıkmaza daha tam ulaşılmadan, uluslararası işçi sınıfının sermayenin egemenliğine karşı başkaldırması gereklilik haline gelir.’ (Sermaye Birikimi, 32. Bölüm)

Özetlersek: kapitalizmin ancak üretici güçlerin gelişiminde tam bir durma noktasına geldikten sonra çöküşe geçeceği ya da çökeceği fikrini her zaman reddettik (1). Kölelik ya da feodalizmin çöküş dönemlerinde bile, toplumu parçalayan çelişkileri bastırmak için dev boyutta şişen devlet gücünün kanserli büyümesi hariç, önemli büyüme anları ve merkezleri olabilmiştir. Ama bu toplumlarda ekonominin krizi üretim-azlığı, kıtlık biçimini almıştır, oysa kapitalizmde krizler aşırı üretim (ya da başka bir ifadeyle aşırı-birikim) krizleri olarak belirirler. Önceki üretim biçimlerinden farklı olarak kapitalizm üretici güçleri ‘devrimcileştirmeden’ duramaz. Ama bilimsel bir yöntem kullanma iddiasındaki devrimciler, komünizm perspektifinin olanaklılık ve gereklilik evrenlerini birleştirdiği noktayı fark edebilmeleri gerekir; diğer bir deyişle, devrimciler mevcut üretici güçlerin daha çok yıkım güçlerine dönüştüğü (2) ve insanlığın kendisini ancak toplumsal üretim ilişkilerinde kökten bir değişimle sürdürebileceği ve ancak böylece üretici güçlerin gelişiminin ‘bireyin üretici güçlerinin gelişiminin total, evrensel gelişimine’ karşılık geleceği noktayı ayırt edebilmelidir.

Amos

 

Çin Üzerine Ek

Çin görece varlığın gelişimine ve bu görece varlığa ulaşmak için harekete geçirilen dev yıkıcı güçlere çok iyi bir örnek.

  • Her yıl binlerce insanı infaz eden Çin’in, ‘dünyadaki en acımasız infazcı’ (Af Örgütü) olduğuna düşünülüyor. Her yıl Çin, dünyanın diğer ülkelerinin toplamından daha fazla insanı infaz ediyor.
  • Sincan bölgesinde binden fazla toplama kampı olduğu ve bu kamplarda 1,5 milyon kadar insanın hapsedildiği ve angaryaya zorlandığı tahmin ediliyor.
  • Çin Halk Cumhuriyeti dünyada yıllık sera gazı ve cıva emisyonlarında önde gidiyor. New Scientist, 2000 yılından beri 30 milyondan fazla insan Çin’deki hava kirliliği yüzünden öldüğünü belirtiyor.
  • Sefalet: 600 milyon Çin yurttaşı hala günlük 5.50 ABD $’na denk bir gelirle hayatına idame ettiriyor.
  • Emek gücünün vahşi sömürüsü: aşırı uzun çalışma saatleri, fiziksel cezalandırmalar, para cezaları, ücretlerin ödenmemesi Çin’de milyonlarca işçinin maruz bırakıldığı suistimaller arasında.
  • Çin’in fabrika patlamaları ve toprak kaymalarından maden çöküntülerine kadar uzun bir endüstriyel afetler tarihi var.

Bunlara Çin’deki askeri sektörün dev ağırlığı ve bunun büyümesinde borcun oynadığı role dair ayrı bir madde de eklenebilir.

 

Notlar

(1) Özellike 70'lerin başında Revolution Internationale’de yayınlanan ve sonrasında İngilizce ve diğer dillerde de broşür olarak basına çöküş üzerine özgün serimizin şu bölümüne bakılabilir: Çöküş: Üretici Güçlerin Gelişiminin Tam Olarak Durması mı? Enternasyonal Komünist Akım

(2) Burada sadece Marx’ın daha erken bir çalışmasında, 1845–6 Alman İdeolojisi’ndeki, materyalist tarih kavrayışından çıkan temel sonuçların özetlendiği bir pasajda öngördüğünü onaylıyoruz. Bu sonuçlardan ilki şudur: ‘’Üretici güçlerin gelişiminde öyle bir aşamaya ulaşılır ki, üretici güçler ile ekonomik ilişki araçları mevcut koşullar altında yalnızca zarara yol açar, üretici olmaktan çıkıp yıkıcı güçler haline gelir (makineler ve para); ve bununla bağlantılı olarak, toplumun avantajlarından yararlanamadığı halde onun tüm yükünü taşımak zorunda kalan, toplumdan dışlanmış ve öteki tüm sınıflarla kesin bir çelişki içine sokulmuş bir sınıf doğar. Toplum üyelerinin çoğunluğundan meydana gelen ve köklü bir devrimin zorunluluğu bilincine, komünist bilince kaynaklık eden bir sınıftır bu. Elbette bu bilinç, bu sınıfın konumunun idrak edilmesiyle diğer sınıflar arasında da ortaya çıkabilir…’’

Marx ve Engels’i bu eserde ve birkaç yıl sonra da Komünist Manifesto’da bu dönemsel değişimin çoktan gerçekleştiği ve proleter devriminin çoktan güncel olduğu yanlışına düştükleri için suçlamıyoruz. Marx’ın kendisi de 1848'in kahramanca olaylarlarının ardından gelen geri çekiliş döneminde bu yanlışın farkına varmıştır.

Rubric: 

Devrimci örgütün işlevi üstüne rapor

Olayların hızlanması ve "hakikat yıllarının" ağırlığı, devrimcileri proletaryanın öncü örgütü, onun doğası ve işlevi, yapısı ve işleyiş tarzı hakkındaki anlayışlarını derinleştirmeye zorlamıştır.

Örgütün doğası ve işlevi hakkındaki bu rapor, Ocak 1982 tarihli EKA Uluslararası Konferansı tarafından kabul edilmiştir. Bir sonraki Enternasyonal Bakış’ta, örgütün yapısı ve işleyiş tarzı hakkında ikinci bir raporu yayınlayacağız.

1. EKA, kuruluşundan beri, dünya çapındaki sınıf mücadelesinin yeni yükselişinde devrimcilerin uluslararası örgütünün önemini vurgulamıştır. Mütevazı bir ölçekte olsa da, mücadeleye müdahalesi ve devrimci gruplar arasında gerçek bir tartışma merkezi yaratmaya yönelik ısrarlı çabalarıyla EKA, kendi varlığının ne gereksiz ne de hayali olduğunu pratikte göstermiştir. İşlevinin sınıfın derin bir ihtiyacına tekabül ettiğine kanaat getirerek, sorumsuzluk ve toyluğun hâkim olduğu devrimci bir ortamın hem yüzeyselliğine hem de megalomanlığına karşı savaşmıştır. Bu kanaat, dini bir inanca değil, bir analiz yöntemine, yani Marksist teoriye dayanmaktadır. Devrimci bir örgütün ortaya çıkış nedenleri, rolü, biçimi, amaçları ve ilkeleri bu teorinin dışında anlaşılamaz ve bu teori olmadan gerçek bir devrimci hareket inşa edilemez.

2. EKA'nın yaşadığı son bölünmeler, örgütün ölümcül bir krizi olarak görülemez. Bu bölünmeler, özünde, devrimci örgütü meydana getiren sınıf hareketinin koşullarını ve yürüyüş çizgisini anlama yetersizliğinin ifadeleridir:

  • devrime giden yol yerel değil, dünya çapındadır;
  • krizin ve mücadelenin genişliği, kaderci bir biçimde, doğrudan devrimci bir dönemi başlatmaz;
  • örgütlenme gerekliliği tesadüfi veya yerel bir ihtiyaç değildir, komünizmin dünya çapındaki zaferine kadar bütün bir tarihi dönemi kapsar;
  • sonuç olarak, örgütün faaliyeti uzun vadeli olarak görülmelidir ve gerçek bir tehlike arz eden hemen-şimdici sabırsızlığın tüm yapay kısayollarından kendini korumalıdır.

3. Devrimci bir örgütün işlevini anlamadaki yetersizlikler, her zaman onun gerekliliğinin inkar edilmesine yol açmıştır:

  • anarşist ve konseyci vizyon, örgütlenmeyi işçilerin kişiliklerinin ihlali olarak görür ve örgütü, tamamen tesadüfi bir bireyler yığınına indirger;
  • sınıfı parti ile özdeşleştiren klasik Bordigizm, devrimci örgütün işlevi ile sınıfın genel örgütlerinin işlevini birbirine karıştırarak devrimci örgütün gerekliliğini dolaylı olarak reddeder.

4. Devrimci örgüt, dün olduğu gibi bugün de büyük bir gerekliliktir. Ne karşı devrim, ne de hiçbir örgütlü devrimci fraksiyonun bulunmadığı devasa mücadele patlamaları (bugün Polonya'da olduğu gibi) bu gerekliliği ortadan kaldırır:

  • 19. yüzyılda proletaryanın bir sınıf olarak oluşumundan bu yana, devrimcilerin yeniden bir araya gelmesi hayati bir ihtiyaç olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Toplumu dönüştürme potansiyelini kendi içinde taşıyan her tarihsel sınıf, tarihsel amaçlarını zafere götürecek mücadelenin hedefleri ve yöntemleri hakkında net bir vizyona sahip olmalıdır;
  • proletaryanın komünist amaçları, teorik (program) ve pratik (faaliyet) olarak tüm proletaryanın genel hedeflerini savunan bir siyasal örgütü meydana getirir;
  • sınıfın kalıcı salgısı olan devrimci örgüt, doğal bölünmeleri (coğrafi ve tarihsel) olduğu kadar yapay olanları da (mesleki kategoriler, üretim yeri) aşar ve reddeder. Tüm anlık bölünmelere karşı çıkarak kendini olumlayan, sınıf içinde üniter bir bilincin gelişmesine yönelik kalıcı eğilimi ifade eder;
  • burjuvazinin, proletaryanın bilincini rayından çıkarmaya ve yok etmeye yönelik sistematik çabası karşısında devrimci örgüt, burjuva ideolojisinin zararlı etkilerine karşı savaşta belirleyici bir silahtır. Örgütün teorisi (komünist program) ve sınıf içindeki militan eylemi, kapitalist propagandanın zehrine karşı güçlü bir panzehirdir.

5. Komünist program ve militan faaliyetin ilkeleri, isminin hakkını veren her devrimci örgütün temel taşlarıdır. Devrimci teori olmadan, devrimci işlev olamaz. Yani, programın gerçekleştirilmesine yönelik herhangi bir örgütlenme olamaz. Bu nedenle Marksizm, komünist örgütün tarihsel rolünü deforme etmeye ve inkar etmeye hizmet eden tüm hemen-şimdici ve ekonomist sapmaları her zaman reddetmiştir.

6. Devrimci örgüt, sınıfın bir organıdır. Organ, canlı bir vücudun canlı bir uzvu anlamına gelir. Bu organ olmadan, sınıf, hayati işlevlerinden birinden mahrum kalacak ve böylece çok geçmeden ufalacak ve sakat kalacaktır. Bu nedenle bu işlev sürekli olarak yeniden doğar, büyür, genişler ve kaçınılmaz olarak ihtiyaç duyduğu organı yaratır.

7. Bu organ, sınıfın ani dürtülerine uymakla sınırlı, basit bir fizyolojik uzantısı değildir. Devrimci örgüt, sınıfın bir parçasıdır. Ne sınıftan ayrıdır ne de sınıfla aynı şeydir. Ne sınıfın varlığı ve bilinci arasında bir dolayımdır, ne de sınıf bilincinin tamamıdır. Sınıf bilincinin özel bir biçimidir, en bilinçli kısımdır. Böylece sınıfın bütününü değil, en bilinçli ve aktif kısmını yeniden bir araya getirir. Parti nasıl sınıf değilse, sınıf da parti değildir.

8. Sınıfın bir parçası olan devrimcilerin örgütü, ne bileşenlerin (militanların) toplamıdır ne de sosyolojik tabakaların (işçiler, çalışanlar, aydınlar) birliğidir. Canlı bir bütün olarak gelişir ve çeşitli hücrelerinin, bütünün en iyi şekilde çalışmasını sağlamaktan başka bir işlevi yoktur. Ne bireylere ne de belirli kategorilere ayrıcalık tanır. Sınıfın suretinde örgüt, kolektif bir beden olarak ortaya çıkar.

9. Devrimci örgütün tamamen serpilmesinin koşulları, bir bütün olarak proletaryanın devrimci olgunlaşmasına izin veren koşullarla aynıdır:

  • uluslararası boyutu: proletaryanın suretinde örgüt, burjuvazinin dayattığı ulusal çerçeveyi kırarak doğar ve yaşar. Sermayenin milliyetçiliğine karşı, tüm ülkelerde sınıf mücadelesinin uluslararası hale gelmesini savunur;
  • tarihsel boyutu: sınıfın en ileri kesimi olarak örgüt, sınıfa karşı tarihsel bir sorumluluğa sahiptir. Geçmişteki işçi hareketlerinin yeri doldurulamaz deneyimlerini arkasına aldığı için, dünya proletaryasının genel, tarihsel amaçlarının en bilinçli ifadesidir.

Hem sınıfa hem de onun siyasal örgütüne üniter bir form veren tam da bu etkenlerdir.

10. Devrimci örgütün faaliyeti yalnızca üniter bir bütün olarak anlaşılabilir; bileşenleri birbirinden ayrı değil, birbirine bağımlıdır. Bu faaliyet şunları içerir:

  • detaylandırılması sürekli bir çaba isteyen ve asla nihai olarak sabitlenmeyen veya tamamlanmayan teorik faaliyet. Bu hem gerekli hem de yeri doldurulamazdır;
  • sınıfın ekonomik ve politik mücadelelerine müdahale etme faaliyeti. Teorinin propaganda ve ajitasyon yoluyla bir savaş silahına dönüştürülmesi, örgütün mükemmel pratiğidir;
  • organlarının gelişmesini ve güçlendirilmesini, örgütsel kazanımların korunmasını sağlayan örgütsel faaliyetler, ki bunlar olmadan niceliksel büyüme (yeni üyeler) niteliksel bir gelişmeye dönüşemez.

11. Akım'da ifade edilen siyasal ve örgütsel idrak eksikliklerinin çoğu, EKA'nın başlangıçta benimsediği teorik çerçevenin unutulmasına, kapitalizmin çöküş teorisinin ve bu teorinin müdahalemizdeki pratik sonuçlarının yeterli şekilde özümsenememesine dayanır.

12. Devrimci örgütün özsel doğası sabit kalsa da, işlevinin özellikleri, kapitalizmin yükseliş ve çöküş evrelerinde niteliksel olarak farklıdır. Birinci Dünya Savaşı'nı izleyen devrimci kasılmalar, devrimci örgütün belirli varoluş biçimlerini geçersiz kılarken, on dokuzuncu yüzyılda embriyonik halde ortaya çıkan diğerlerini geliştirmiştir.

13. Kapitalizmin yükseliş dönemi, devrimci siyasal örgütlere kendine özgü ve dolayısıyla geçici bir biçim vermişti:

  • kooperatiflerin, sendikaların ve partilerin aynı örgütte var olabildiği melez bir formu vardı. Marx'ın çabalarına rağmen, sendika mücadelesi ön plana çıkarken örgütün siyasal işlevi arka plana itilmişti;
  • belirli toplumsal kategorilerin (gençler, kadınlar, kooperatifçiler) önemli kesimlerini ve hatta belirli ülkelerdeki işçi sınıfının çoğunluğunu yeniden bir araya getiren kitle örgütlerinin oluşumu, sosyalist örgüte, bir devrimci örgüt olarak asıl işlevini azaltma eğiliminde olan gevşek bir biçim verdi.

Ekonomik ve politik anlık reformların imkan dahilinde olması, sosyalist örgütün eylem alanını değiştirdi. Komünist Manifesto'da kabul edilen, komünizmin daha geniş perspektifi karşısında, aşamacılık ve anlık mücadele ağır bastı.

14. Devrim için nesnel koşulların olgunlaşmamış olması, organik olarak birbirine bağlı olması gereken görevlerin özelleşmesine, örgütün işlevinin atomize edilmesine yol açtı:

  • uzmanlara ayrılan teorik görevler (marksist ekoller, profesyonel teorisyenler);
  • daimi sendikal ve parlamenter temsilciler ("profesyonel devrimciler") tarafından yürütülen propaganda ve ajitasyon görevleri;
  • parti tarafından maaşa bağlanan memurlar tarafından yürütülen örgütsel görev.

15. Çoğunluğu kırsal kesimden ya da zanaat atölyelerinden yeni çıkmış olan proletaryanın toyluğu ve kapitalizmin henüz yeni kurulmuş uluslar çerçevesinde gelişmesi, devrimcilerin örgütlenmesinin gerçek işlevini gizlemişti:

  • siyasal ve örgütsel gelenekleri olmayan, hâlâ dini aldatmacalardan etkilenen, eski bağımsız üretici konumlarına yönelik bir nostaljinin tutsağı olan proleterleşmiş kitlelerin muazzam büyümesi, proletaryayı örgütleme ve eğitme çalışmalarının gereğinden fazla rol almasına neden oldu. Örgütün işlevi, henüz kültürden yoksun olan ve erken döneminin illüzyonlarından muzdarip bir sınıfa bilinç ve "bilim" aşılamak olarak görülüyordu;
  • proletaryanın sanayileşmiş uluslar çerçevesinde büyümesi, sosyalizmin uluslararası doğasını gizledi (uluslararası sosyalizmden çok "Alman sosyalizmi" veya "İngiliz sosyalizmi" hakkında konuşuldu). Birinci ve İkinci Enternasyonaller, tek ve merkezi bir dünya sosyalizminin olmaktan çok, ulusal kesimlerin federasyonu olarak faaliyet gösterdiler;
  • örgütün işlevi ulusal bir işlev olarak görülüyordu: her ülkede sosyalizmin inşası ve bunun birleşik bir 'sosyalist' devletler federasyonu tarafından taçlandırılması (Kautsky);
  • örgüt, görevi halkı seçimler yoluyla sosyalist programa çekmek olan 'demokratik' halkın örgütü olarak görülüyordu.

16. Bu tarihsel dönemin geçici özellikleri, parti ile sınıf arasındaki ilişkileri yanlışladı:

  • devrimcilerin rolü, genelkurmay oluşturacak şekilde bir liderlik rolü gibi görünüyordu. Sınıfın başlıca erdemi askeri disiplin ve liderlere boyun eğmek olarak görülüyordu. Herhangi bir orduda olduğu gibi, hedeflerinin (ikamecilik) ve hatta mücadele yöntemlerinin (sendikacılık) başarıya ulaşması için görevlendirilen "şefler" olmadan, sınıf var olamazdı. Parti, 'sosyalist demokrasi'ye kazanmayı amaçladığı "bütün halkın" partisiydi. Böylece, partinin sınıfsal işlevi, demokrasi bataklığında ortadan kayboldu.

İkinci Enternasyonal'in sol kanadının ve erken dönem Üçüncü Enternasyonal'in savaştığı şey, partinin işlevindeki bu yozlaşmaydı. Komünist Enternasyonal'in, eski iflas etmiş Enternasyonal'in bazı kavramlarını (kitle partileri, cephecilik, ikamecilik) devraldığı gerçeği, günümüz devrimcileri için örnek alınmaması gereken bir gerçektir. Örgütün işleviyle ilgili bu deformasyonlardan kopuş, tarihsel çöküş çağının dayattığı hayati bir zorunluluktur.

17. Savaşı izleyen devrimci dönem, devrimcilerin işlevinde köklü, geri dönüşü olmayan bir değişiklik anlamına geliyordu:

  • örgütün, ister hala küçük çapta, isterse de gelişmiş bir parti olsun, artık sınıfı ve dolayısıyla tüm sınıfın eylemi olan devrimi hazırlama veya örgütleme görevi yoktur;
  • örgüt ne bir eğitimcidir, ne de sınıfın militanlarını hazırlayan ve yöneten bir genelkurmaydır. Sınıf kendisini devrimci mücadele içinde eğitir ve "eğitimcilerin" de bu mücadeleler tarafından "eğitilmesi" gerekir.
  • örgüt artık özel grupları (gençler, kadınlar, kooperatifçiler vb.) tanımaz.

18. Bu nedenle, devrimci örgüt, sınıfın ve işçi konseylerinin üniter örgütü olmasa bile, doğrudan üniter bir niteliğe sahiptir. Daha geniş bir birlik olan ve kendisini doğuran dünya proletaryası içindeki bir birliktir:

  • artık ulusal ölçekte değil, dünya ölçeğinde, farklı 'ulusal' kollarını gizleyen bir bütün olarak ortaya çıkmaktadır;
  • programı tüm ülkelerde, Doğu'da ve Batı'da, gelişmiş ve az gelişmiş kapitalist ülkelerde aynıdır. Eşitsiz kapitalist gelişmenin ve kapitalizm öncesi anakronizmlerin devamlılığının bir ürünü olan ulusal “özgünlükler” bugün hâlâ mevcut olsa da, bunlar hiçbir şekilde örgüt programının birliğinin reddedilmesine yol açamaz. Program ya dünya çapındadır ya da bir hiçtir.

19. Devrimin nesnel koşullarının olgunlaşması (proletaryanın yoğunlaşması, daha birleşik, daha nitelikli, önceki yüzyıllarda olduğundan daha üstün bir entelektüel düzeye ve olgunluğa sahip bir sınıfın bilincinin homojenleşmesi) devrimci örgütün hem biçimini hem de amaçlarını derinden değiştirmiştir:

a) Biçiminde;

  • geçmişe göre daha kısıtlı, ancak programı ve siyasal etkinliği tarafından seçilmiş daha bilinçli bir azınlıktır;
  • on dokuzuncu yüzyılda olduğundan daha kişilerüstüdür ve militan kitleleri yöneten bir liderler örgütü görünümü ortadan kalkmıştır. Şanlı liderlerin ve büyük teorisyenlerin dönemi sona ermiştir. Teorik derinleşme gerçekten kolektif bir görev haline gelmiştir. Örgütün bilinci, milyonlarca “anonim” proleter savaşçının suretinde, bireysel bilinçlerin aşılıp tek bir kolektif bilinçte bütünleştirilmesi yoluyla gelişir;
  • büyük ölçüde, ulusal seksiyonların yan yana dizilişinden başka bir şey olmayan 1. ve 2. Enternasyonallerin aksine, çalışma tarzı daha merkezidir. Devrimin ancak dünya ölçeğinde gerçekleşebileceği bir tarihi dönemde, devrimcilerin yeniden bir araya gelmesine yönelik dünya çapındaki eğilimin bir ifadesidir. Bu merkezileşme, 1921'den sonra Komünist Enternasyonal'in yozlaşan görüşlerinin aksine, devrimcilerin dünya çapındaki faaliyetinin belirli bir ulusal parti tarafından özümsenmesi anlamına gelmez. Bir çok ülkede var olan tek bir organın faaliyetlerinin, bir parçanın diğer parçalar üzerinde hakimiyet kurmadan kendi kendini düzenlemesi anlamına gelir. Bütünün parçalar üzerindeki önceliği, parçanın yaşamını koşullandırır;

b) Amaçlarında:

  • savaşların ve devrimlerin tarihsel evresinde nihai gerçekliğini keşfeder: komünizm için mücadele etmek, artık uzun vadeli bir amaç için basit propaganda yoluyla değil, dünya devrimi için büyük mücadeleye örgütün doğrudan katılması yoluyla olacaktır;
  • Rus Devrimi'nin gösterdiği gibi, devrimciler, talep edecek hakları ve ayrıcalığa sahip olmadıkları sınıf içinde ortaya çıkar ve ancak sınıf aracılığıyla var olurlar. Sınıfı ikame etmezler ve sınıf adına ne iktidarı elde ederler ne de devlet iktidarını ellerinde tutarlar;
  • esas rolü, sınıfın tüm mücadelelerine müdahale etmek ve devrim sonrasına kadar, proleter bilincin olgunlaşmasını katalize etmek gibi yeri doldurulamaz bir işlevi tam olarak yerine getirmektir.

20. Karşı-devrimin zaferi ve devletin totaliter tahakkümü, devrimci örgütün varlığını daha da zorlaştırmış ve müdahalesinin kapsamını daraltmıştır. Bu derin geri çekilme döneminde, örgütün teorik işlevi müdahale işlevine üstün gelmiş ve devrimci ilkelerinin korunması için teorik işlevin hayati olduğu ortaya çıkmıştır. Karşı-devrim dönemi şunları göstermiştir:

  • sınıftan izole edilmiş küçük çevreler, çekirdekler ya da ufak azınlıklar olarak devrimci örgüt, ancak devrime doğru yeni bir tarihsel yolun açılmasından sonra gelişebilir;
  • her ne pahasına olursa olsun 'üye toplamak', sayıların illüzyonu uğruna ilkeleri gözden çıkararak, örgütün işlevini kaybetmesine yol açar. Örgüte katılmak, programla bilinçli bir görüş birliğine ve gönüllülük esasına dayanmalıdır;
  • ancak Marksist teorik çerçeveye sağlam ve güçlü bir bağlılıkla örgütün varlığı sürdürülebilir. Keskin, teorik, politik ve militan bir seçimle, nicelik olarak kaybettiğini nitelik olarak kazanır;
  • elli yıllık karşı-devrimin güçlendirdiği bir kapitalizmin devasa baskılarına karşı zayıf proleter güçlerin direnişi için geçmişte olduğundan daha korumalı bir yerdir.

Bu nedenle, örgüt kendi için var olmasa da, sınıfın oluşturduğu örgütü kararlılıkla korumak, güçlendirmek ve devrimcilerin dünya çapında bir araya gelmesi için çalışmak hayati önem taşımaktadır.

21. Karşı-devrim döneminin sona ermesi, devrimci grupların varlık koşullarını değiştirmiştir. Devrimcilerin bir araya gelmesinde elverişli yeni bir dönem açılmıştır. Ancak bu yeni dönem hala bir ara dönemdir, çünkü partinin ortaya çıkması için gerekli koşullar, gerçek bir niteliksel sıçramayla yeterli hale getirilmemiştir.

Bu nedenle bir süreliğine, dünya partisinin kurulma eğilimini, fikirleri karşı karşıya getirme, ortak eylemde bulunma ve son adımda grupları birleştirme yoluyla ortaya koyan çeşitli devrimci grupların gelişim sürecini göreceğiz. Dünya partisinin kurulma eğiliminin gerçekleşmesi, hem devrime giden yolun açılmasına hem de devrimcilerin bilincine bağlıdır.

Her ne kadar 1968'den bu yana belirli aşamalara gelinmiş ve devrimci çevre içinde belirli bir seçilim gerçekleşmişse de, sınıf mücadelesinin yavaş gelişimi ve devrimci çevrenin henüz olgunlaşmamış karakteri göz önüne alındığında açıktır ki, partinin ortaya çıkışı ne otomatiktir, ne de iradeciliğin bir sonucudur.

22. Aslında, proletaryanın 1968'de tarihsel olarak yeniden güç kazanmasından sonra, devrimci çevrenin yeni dönemle başa çıkamayacak kadar zayıf ve toy olduğu ortaya çıktı. Karşı-devrim döneminde akıntıya karşı mücadele eden eski komünist solun ortadan kaybolması veya esnekliğini kaybetmesi, devrimci örgütlerin olgunlaşmasını zorlaştıran bir faktördü. Yavaş yavaş yeniden keşfedilen ve yeniden özümsenen komünist solun teorik kazanımından da öte, örgütsel kazanımlar (organik süreklilik) eksikti; ve bu kazanımlar olmadan teorinin hükmü yoktu. Örgütün işlevi, hatta gerekliliği, şayet alay konusu değilse, genellikle anlaşılmıyordu.

23. Bu organik sürekliliğin yokluğunda, '68 sonrası dönemin ortaya çıkardığı unsurlar, öğrenci ve itirazcı hareketin ezici baskısının şu biçimlerine maruz kaldı:

  • günlük yaşam ve kendini gerçekleştirmek hakkında bireyci teoriler;
  • marksizmin ya bir 'bilim' ya da kişisel bir değerler sistemi olarak görüldüğü çalışma çevresinin akademizmi;
  • işçiciliğin (uvriyerizm), solculuğun baskılarına boyun eğildiğini gizlediği bir aktivizm/hemen-şimdicilik.

Öğrenci hareketinin çürümesi ve sınıf mücadelesinin yavaş, eşitsiz hızı karşısında yaşadığı hayal kırıklığı, modernizm adı altında kuramsallaştırıldı. Ancak gerçek devrimci hareket, militanlığı ya keşişlere ait bir iş ya da yabancılaşmanın en yüksek aşaması olarak gören, en istikrarsız ve gayri ciddi unsurlarından da kendini arındırmış oldu.

24. Özellikle Polonya'dan bu yana, krizin gitgide daha geniş sınıf mücadelesi patlamalarına doğru bir yol açacağı çarpıcı bir şekilde doğrulanmasına rağmen, EKA dahil olmak üzere devrimci örgütler kendilerini, en az modernizm ve akademizm kadar tehlikeli olan başka bir tehlikeden kurtaramadılar: hemen-şimdicilik, ve onun ikiz kardeşleri olan bireycilik ve yüzeysellik. Devrimci örgüt, bu belaları kesin bir şekilde yok edebilmek için, öncelikle onlara karşı koyabilmelidir.

25. Son yıllarda EKA, küçük-burjuva sabırsızlığının en tipik biçimi ve Mayıs 1968'in kafası karışık ruhunun nihai vücut bulmuş hali olan hemen-şimdiciliğin korkunç etkilerinin sıkıntısını çekmiştir. Bu hemen-şimdiciliğin en çarpıcı biçimleri:

  1. Müdahalelerde ortaya çıkan ve iradeci 'üye toplama' anlayışında teorize edilen aktivizm. Örgütün yapay olarak değil, platform bazında titiz bir seçimle organik olarak oluştuğu unutuldu. 'Sayısal' büyüme, salt iradenin meyvesi değil, sınıfın kendisinin ve salgıladığı öğelerin olgunlaşmasıdır.
  2. Özellikle belirli müdahalelerde su yüzüne çıkan yerelcilik. EKA'daki bazı unsurların, yalnızca bir bütünün parçası olan 'kendi' yerel seksiyonunu sanki kişisel bir mülk, özerk bir varlıkmış gibi sunduklarını gördük. Uluslararası bir örgütün gerekliliği, bir kandırmacadan ibaret olarak ya da en iyi ihtimalle seksiyonlar arasındaki belirsiz bir dizi 'bağlantı' olarak görülerek, reddedilme ya da alay edilme noktasına kadar geldi.
  3. Lenin'in uzun zaman önce savaştığı ekonomizm, kendisini, her grevi sınıf mücadelesinin dünya çapındaki çerçevesine entegre etmektense kendi içinde görme eğiliminde ifade etmiştir. Akımımızın siyasal işlevi sıklıkla arka plana itildi. Devrimcileri, işçilerin hizmetindeki mücadelenin 'su taşıyıcıları' veya 'teknisyenleri' olarak değerlendirmek, gelecekteki mücadelenin maddi hazırlığını savunmaktır.
  4. Örgütün rolü ve işlevi hakkındaki bu anlayışsızlıkların son hali olan kuyrukçuluk (Suivism), grevleri basitçe, kendi pankartlarımızı saklayarak takip etme eğilimi biçimini almıştı. Sendikacılığın tüm gizli biçimlerinin açık ve uzlaşmaz bir şekilde kınanması konusunda tereddütler vardı. Harekette kalmak ve hareketin içinde daha hızlı bir yankı bulmak, sınıf tarafından ne pahasına olursa olsun tanınmak için ilkeler bir kenara konuldu.
  5. İşçicilik (Uvriyerizm), bu sapmaların nihai senteziydi. Solcularda olduğu gibi, belirli unsurlar "işçiler" ve "aydınlar", örgüt içindeki "liderler" ve "sıradan üyeler" hakkında en kaba türden demagojiyi geliştirdiler.

Belli bir sayıda yoldaşın örgütten ayrılması, hemen-şimdiciliğin çok ciddi bir hastalık olduğunu ve kaçınılmaz olarak örgütün politik işlevinin, teorik ve programatik temelinin inkar edilmesine yol açtığını göstermektedir.

26. Bütün bu solcu tipi sapmalar, örgütün platformundaki teorik bir yetersizliğin sonucu değildir. Bu sapmalar, teorik çerçevemizin ve özellikle de devrimci örgütün erişimindeki faaliyet ve müdahale biçimlerini derinden değiştiren kapitalizmin çöküş teorisinin yeterli özümsenememesinin sonucudur.

27. Bu nedenle EKA, programatik çerçevenin herhangi bir şekilde terk edilmesine şiddetle karşı çıkmalıdır; çünkü bu siyasal analizde hemen-şimdiciliğe sürüklemekten başka bir sonuç doğuramaz. Örgüt şunlara karşı kararlı bir şekilde savaşmalıdır:

  • deneyciliğe karşı, ki burada anlık olaylara ve olgulara odaklanmak, kaçınılmaz olarak oportünizmin ebedi kaynağı olan 'istisnai vakalar’ anlayışına yol açmaktadır;
  • rutinci bir ruh veya entelektüel tembellik biçimini alan tüm yüzeysellik eğilimlerine karşı;
  • teorik çalışma hakkında belirli bir güvensizliğe veya tereddüte karşı. Teorinin "gri" rengi, müdahalenin "pembe" renkleriyle zıtlaştırılmamalıdır. Teori, marksizm uzmanlarına mahsus bir şey olarak değil, kolektif düşüncenin ve herkesin bu düşünceye katılımının bir ürünü olarak görülmelidir..

28. Teorik ve örgütsel kazanımlarımızı korumak için, çocuksu bireycilik bir biçimi olan yüzeyselliğin şu kalıntılarını yok etmeliyiz:

  • parça parça, yöntemsiz ve kısa vadede çalışmak;
  • zanaatkâr yüzeyselliğinin ifadesi olan bireysel çalışma;
  • zamansız veya yapay eğilimlerin oluşumunda siyasal sorumsuzluk;
  • görevden çekilme veya sorumluluklardan kaçma.

Örgüt, günlük yaşamlarında militanların hizmetinde değildir; aksine, militanlar kendilerini örgütün geniş çalışmasına dahil etmek için günlük bir mücadele verirler.

29. Örgütün çöküş dönemindeki işlevinin net bir şekilde anlaşılması, 1980'lerin belirleyici döneminde kendi gelişimimiz için şarttır. Devrim bir örgütlenme sorunu olmasa da, devrimci azınlıkların sınıfın bir organı olarak var olabilmeleri için, çözmesi gereken örgütlenme sorunları, aşması gereken idrak eksiklikleri vardır.

30. EKA’nın varlığı, ancak olayların anlaşılmasında ve müdahalesinde en doğru yol olan Marksist yöntemin yeniden sahiplenilmesiyle garanti altına alınabilir. Örgütün tüm faaliyeti, yalnızca uzun vadeli olarak anlaşılabilir ve geliştirilebilir. Yöntem olmadan, kolektif bir ruh olmadan, tüm militanların sürekli çabası olmadan, her türlü hemen-şimdici sabırsızlığı dışlayan azimli bir tutum olmadan, gerçek bir devrimci örgüt var olamaz. Dünya proletaryası, EKA'yı yaratarak, varlığı gelecekteki mücadelelerde gerekli bir faktör olan bir organı yarattı.

31. Devrimci örgütün görevi, geçen yüzyıla kıyasla daha da zordur. Her bir üyesinden daha fazla şey talep eder; hala karşı-devrimin son etkilerinden ve ilerlemeler ve geri çekilmelerin damgalamayı sürdürdüğü bir sınıf mücadelesinin izlerinden muzdariptir. Örgüt, bütün bir dönem boyunca, zorlu koşullar içerisinde sık sık akıntıya karşı mücadele etmek zorunda kalacaktır.

Artık karşı-devrimin uzun gecesinin boğucu, yıkıcı atmosferinde yaşamak zorunda olmayan örgütün mevcut faaliyetleri, sınıf mücadelesine ve dünya ölçeğinde kitle hareketlerinin patlak vermesine elverişli bir dönemde yürütülmektedir. Fakat tüm bunlara rağmen, sınıf hareketinde anlık bir gerileme olduğunda, örgüt, düzenli bir şekilde nasıl geri çekileceğini bilmelidir.

Bu nedenle, devrimci örgüt, devrime kadar, sınıfı sarabilecek belirsizlik ve moral bozukluğu dalgalarına karşı kararlı bir şekilde nasıl mücadele edileceğini bilmelidir. En hayati görev, örgütün bütünlüğünün, ilkelerinin ve işlevinin savunulmasıdır. İçsel bir yıkım yaşamadan, zayıflık göstermeden direnmeyi öğrenmek, devrimciler için gelecekteki zaferin koşullarını hazırlamanın yoludur. Bunun için, hemen-şimdici sapmalara karşı sert bir mücadele verilmelidir; böylece devrimci teori kitleleri etkisi altına alabilir.

Örgüt, kendisini hemen-şimdiciliğin yaralarından kurtararak ve komünist sol tarafından korunan ve zenginleştirilen marksizmin yaşayan geleneğini geri kazanarak, kendisinin proletarya tarafından yaratılan yeri doldurulamaz bir araç olduğunu pratikte gösterecek ve böylece tarihsel görevini yerine getirebilecektir.

EK

Devrimcilerin faaliyetlerinin doğrudan, hatta belirleyici bir etkiye sahip olduğu dönemler, genel mücadeleler ve devrimci hareketler dönemleridir. Çünkü:

  • işçi sınıfı düşmanıyla doğrudan yüzleşmek zorundadır. Sınıf ya kendi alternatifini dayatır ya da aldatmaca ve provokasyonlara kapılır ve burjuvazi tarafından ezilmesine geçit verir.
  • sınıf, meclisleri ve konseyleri içinde, mücadeleyi yavaşlatmak ve saptırmak için mevcut tüm araçları kullanan burjuvazinin ajanları tarafından yürütülen sabotaj ve baltalama çalışmalarına maruz kalır.

Alman ve Rus devrimlerinin gösterdiği gibi, hareket için net siyasal konumlar ortaya koymak ve sınıf bilincinin homojenleşme sürecini hızlandırmak zorunda olan devrimcilerin varlığı, dengeyi değişik şekillerde değiştiren, belirleyici bir faktör olabilir. Özellikle, Lenin'in Nisan Tezleri'nde tanımladığı şekliyle, Bolşeviklerin bu alanda oynadığı temel rolü hatırlamamız gerekir:

"Burjuvazinin etkisi altında olan ve bu etkiyi proletarya içinde yayan tüm oportünist, küçük-burjuva unsurlar karşısında, partimizin bir azınlık olduğunun ve şimdilik İşçi Temsilciler Sovyetlerinde küçük bir azınlık oluşturduğunun farkında olunmalıdır... Kitlelere, İşçi Temsilciler Sovyetlerinin mümkün olan tek devrimci hükümet biçimi olduğu ve bu yüzden, bu hükümet burjuvazinin etkisinde kaldığı sürece bizim görevimizin kitlelere, taktiklerindeki hataları sabırla ve sistemli bir şekilde açıklamaktan, bunu yaparken de onların pratik ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmaktan başka bir şey olamayacağı açıklanmalıdır.” (4. Tez).

Bugünden itibaren EKA'nın varlığı ve mevcut görevlerinin gerçekleştirilmesi, geleceğin görevlerinin üstesinden gelebilmek için vazgeçilmez bir hazırlığı temsil etmektedir. Devrimcilerin genelleşmiş mücadele dönemlerinde rollerini yerine getirme kapasiteleri, mevcut faaliyetlerine bağlıdır.

1) Bu kapasite kendiliğinden doğmaz, siyasal ve örgütsel çıraklık süreciyle geliştirilir. Tıpkı tutarlı ve açıkça formüle edilmiş pozisyonlar gibi, bunları savunmak, yaymak ve derinleştirmek için gereken örgütsel kapasite de gökten düşmez; bunların hazırlıkları şimdiden yapılmalıdır. Almanya'daki devrimcilerin aksine, Bolşeviklerin, (1905'ten savaşa kadar olan) sınıf deneyimini dikkate alarak konumlarını geliştirme ve örgütlerini güçlendirme kapasitesinin, sınıfın devrimci mücadelelerinde belirleyici bir rol oynamalarına nasıl izin verdiğini tarih gösteriyor.

Bu çerçevede, komünist bir grubun temel hedeflerinden biri, genel olarak siyasal mücadelenin ilk aşaması olan zanaatkâr etkinlik ve örgütlenme düzeyinin ötesine geçmek olmalıdır. Müdahale etme, yayınlama, dağıtma, tartışma ve kendine yakın unsurlarla iletişimde olma görevlerinin geliştirilmesi, sistemleştirilmesi, düzenli olarak yerine getirilmesi, uğraşlarının merkezinde olmalıdır. Bu, örgütün, dağınık hücreler toplamı olarak değil, dengeli bir metabolizmaya sahip tek bir vücut olarak hareket etmesini sağlayan belirli organları ve işleyiş kuralları yoluyla gelişimini gerektirir.

2) Bugünden itibaren, devrimci örgüt, mücadelelerin gelişmesiyle birlikte tüm dünyada ortaya çıkan siyasal gruplar, tartışma çevreleri ve işçi grupları için uluslararası siyasal birlikteliğin tutarlı bir kutbunu temsil ediyor. Bir yayına ve müdahale gücüne sahip uluslararası bir komünist örgütün varlığı, bu grupların, konumlarını ve deneyimlerini karşı karşıya getirerek, kendilerini konumlandırmalarını, konumlarının devrimci tutarlılığını geliştirmelerini ve bazı durumlarda uluslararası komünist örgüte katılmalarını mümkün kılar. Böyle bir kutbun yokluğunda, bu tür grupların dağılması, cesaretlerinin kırılması ve yozlaşmaları (örneğin, aktivizm, yerelcilik ve korporatizm nedeniyle) çok daha olasıdır. Mücadelelerin gelişmesi ve devrimci yüzleşmeler döneminin yaklaşmasıyla birlikte bu rol, sınıf mücadelesinin doğrudan ürettiği unsurlar açısından daha da önemli hale gelecektir.

İşçi sınıfının düşmanıyla yüzleşme ihtiyacı her geçen gün daha da artacaktır. Burjuva iktidarının devrilmesi o an için gerçekleştirilebilir olmasa bile, yaratılan sarsıntılar şiddetli ve sınıf mücadelesinin sonucu için belirleyici olacaktır. Bu nedenle devrimciler, ellerinden gelen her türlü imkanla, sınıf mücadelesine şimdiden, şu şekillerde müdahale etmelidir:

  • işçilerin mücadelelerini, taşıdıkları tüm potansiyelin gerçekleşmesi için mümkün olduğu kadar ileriye itmek;
  • azami sayıda sorunun gündeme getirilmesini ve genel siyasal perspektifler çerçevesinde azami sayıda ders çıkarılmasını sağlamak.

Rubric: 

EGEMEN SINIFIN SALDIRILARINA KARŞI KİTLESEL VE BİRLEŞİK BİR MÜCADELEYE İHTİYACIMIZ VAR!

Tüm ülkelerde, tüm sektörlerde, işçi sınıfı yaşam ve çalışma koşullarında dayanılmaz bir çöküntüyle karşı karşıya. Sağ veya sol, geleneksel veya popülist tüm hükümetler, dünya ekonomik krizi beterin beterine doğru giderken birbiri ardına saldırılar düzenliyor.

Yine de, zorlu bir sağlık krizinin yarattığı korkuya rağmen, işçi sınıfı tepki vermeye başlıyor. Son aylarda ABD'de, İran'da, İtalya'da, Kore'de, İspanya'da, Fransa'da ve İngiltere'de mücadeleler başladı. Bunlar kitlesel hareketler değil: grevler ve gösteriler hâlâ zayıf ve dağınık. Böyle olsa bile, egemen sınıf, yaygın, gürleyen öfkenin bilincinde olarak bunları dikkatle izliyor.

Egemen sınıfın saldırılarına nasıl göğüs gereceğiz? Herkes 'kendi' firmasında veya sektöründe tecrit edilmiş ve bölünmüş mü kalacak? Bu, güçsüzlüğün garantisi olacaktır. Öyleyse birleşik, kitlesel bir mücadeleyi nasıl geliştirebiliriz?

Yaşam ve çalışma koşullarının acımasız bir şekilde çöküşüne doğru

Fiyatlar, özellikle de gıda, enerji, ulaşım gibi temel ihtiyaçların fiyatları yükseliyor... 2021'de enflasyon, 2008 mali krizinde olduğundan bile daha yüksekti. ABD'de, 40 yılın en yüksek seviyesi olan %6,8'e ulaştı. Avrupa'da son aylarda enerji maliyetleri %26 arttı! Bu rakamların ardındaki somut gerçek, giderek daha fazla insanın beslenmek, kalacak yer bulmak, ısınmak, seyahat etmekte zorlanmasıdır. Dünya çapında gıda fiyatları %28 oranında arttı ve özellikle Afrika ve Asya'daki en yoksul ülkelerde bir milyardan fazla insan doğrudan yetersiz beslenme tehdidi altında.

Derinleşen ekonomik kriz, devletler arasında giderek daha şiddetli rekabete yol açmaktadır. Kârları korumak için, egemenlerin yanıtı her yerde, tüm sektörlerde, özelde veya kamuda her zaman aynıdır: personeli azaltmak, işi hızlandırmak, işçi sağlığı ve güvenliğine yapılan harcamalar da dahil olmak üzere bütçeleri kısmak. Ocak ayında Fransa'da kitleler halinde öğretmenler şok edici çalışma koşullarını protesto etmek için sokaklara çıktı. Personel ve malzeme eksikliğinden dolayı bu öğretmenler gündelik kapitalist cehennemin içerisinde yaşıyor. Gösterilerde, pankartlarda son derece haklı bir slogan vardı: "Bize olanlar Covid'den çok öncesine dayanıyor!"

Sağlık çalışanlarına yapılanlar bunu çok net bir şekilde göstermektedir. Salgın sadece ilaç, bakım emekçileri, hemşire, yatak, maske, koruyucu giysi, oksijen… her şeyin eksikliğine ışık tuttu! Pandeminin başlangıcından bu yana hastanelerde hüküm süren kaos ve bitkinlik, tüm hükümetlerin on yıllardır tüm ülkelerde yaptığı acımasız kesintilerin bir sonucudur. Dünya Sağlık Örgütü de son raporunda alarm zillerini çalmak zorunda kalmıştır: “İhtiyaçların yarısından fazlası karşılanmıyor. Dünya genelinde 900.000 ebe ve 6 milyon hemşire eksikliği var… Halihazırda var olan bu kıtlık, pandemi ve aşırı çalışan personel üzerindeki baskılarla daha da kötüleşti”. Pek çok yoksul ülkede, kapitalizmin kârlılığa dayanması gibi basit bir nedenle nüfusun büyük bir kısmı aşılara ulaşamadı.

______________________________________________________________________________________________________________________________________

İşçi sınıfı sadece sanayi işçilerinden oluşmaz: tüm ücretli işçileri, yarı zamanlı ve güvencesiz işçileri, işsizleri, birçok öğrenciyi, emekli işçileri içerir…

______________________________________________________________________________________________________________________________________

Kısacası evet, "Bize olanlar Covid'den çok öncesine gidiyor!". Salgın, aşılmaz krizini daha da kötüleştiren, ölmekte olan bir kapitalizmin ürünüdür. Bu sistem, özellikle sömürülenler ve yoksullar arasında halihazırda 10 milyon cana mal olan bir pandemi karşısında güçsüzlüğünü ve dağınıklığını göstermekle kalmayacak, aynı zamanda yaşam ve çalışma koşullarımızı bozmaya devam edecek, işten çıkarmaları artırmaya devam edecek. Çelişkilerinin ağırlığı altında, yeni ekolojik felaketleri kışkırtmak için sonu gelmeyen emperyalist savaşlara çıkarmaya devam edecek - bunların hepsi ve daha fazla kaosu, çatışmaları ve hatta daha da kötü salgınları kışkırtacak. Bu sömürü sisteminin insanlığa acı ve yoksulluktan başka sunacağı hiçbir şey yoktur.

Yalnızca işçi sınıfının mücadelesi başka bir perspektifin, komünizm ufkunun taşıyıcısıdır: yani her türlü baskının ortadan kaldırılacağı, sınıfsız, ulussuz, savaşsız bir toplumun. Tek gelecek ufku dünya komünist devrimidir.

Büyüyen bir öfke ve militanlık

2020'de tüm dünyanın üzerine kurşundan bir perde indi: tekrarlanan karantinalar, acil vakalar ve milyonlarca ölüm. 2019 yılında birçok ülkede gördüğümüz işçi militanlığının yeniden canlanmasının ardından, özellikle Fransa'da emeklilik “reformlarına” karşı verilen mücadeleyle birlikte, işçi mücadeleleri ağır biçimde durma noktasına geldi. Ama bugün bir kez daha öfke yükseliyor ve mücadeleci bir ruh zemin kazanıyor:

* ABD'de bir dizi grev Kellogs, John Deere, PepsiCo gibi endüstriyel alanlarda ve aynı zamanda New York'ta olduğu gibi sağlık sektörünü ve özel klinikleri vurdu;

* İran'da bu yaz, petrol sektöründeki 70'ten fazla tesisten işçiler, düşük ücretlere ve artan hayat pahalılığına karşı greve çıktı. Bu 42 yıldır görülmemiş bir şeydi!

* Güney Kore'de sendikalar, güvencesiz işlere ve eşitsiz ücretlere karşı daha fazla sosyal destek için bir genel grev örgütlemek zorunda kaldılar;

* İtalya'da, işten çıkarmalara ve asgari ücretin baskılanmasına karşı birkaç gün süren eylemler oldu;

* Almanya'da, kamu emekçileri sendikası, artan bir seferberlik karşısında, ücret artışları elde etmek için greve gitme tehdidi açıklamak zorunda kaldı;

* İspanya'da Cadiz'de metal işçileri ayda ortalama 200 avroluk bir ücret kesintisine karşı harekete geçti. Katalonya'daki kamu çalışanları, tahammül edilemez geçici çalışma uygulamalarına geçişe karşı çıktılar (300.000'den fazla devlet çalışanının güvencesiz işlerde çalışıyor). Mayorka'daki demiryollarında, Vestas, Unicaja'da, Alicante'nin metal işçileri arasında, farklı hastanelerde, hepsi işten çıkarmalara karşı mücadeleler verdi;

* Fransa'da da benzer bir hoşnutsuzluk, ulaşım, geri dönüşüm, eğitim alanlarındaki grevler veya gösterilerle ifadesini buldu;

* Üniversitelerde, toplu taşımada, sağlıkta ve diğer sektörlerde işçileri geri dönüştürerek grevleri ve diğer eylemleri gördüğümüz İngiltere'de de aynı durum geçerli.

Önümüzdeki mücadeleler için hazırlan

Bütün bu mücadeleler, işçi sınıfının, burjuvazinin kendisine dayatmaya çalıştığı fedakarlıkları kabul etmeye hazır olmadığını gösterdiği için önemlidir. Ama aynı zamanda sınıfımızın zayıflıkları olduğunu da kabul etmeliyiz. Tüm bu eylemler, işçileri her yerde bölen ve tecrit eden, mücadeleleri kontrol altına alan ve sabote eden sendikalar tarafından kontrol edildi. Cadiz'de sendikalar, sanki işçi sınıfının çıkarları sektörler ve sınırlar ötesinde kendi sınıf kardeşleriyle bağ kurmaktan değil de bölgesel veya ulusal çıkarların savunmasında yatıyormuş gibi, işçileri yerelliğe, "Cadiz'i kurtarmak" için bir "vatandaş hareketi"ne hapsetmeye çalıştılar! İşçiler de örgütlenmekte, mücadelelerin kontrolünü ele almakta, egemen genel asamblelerde bir araya gelmekte ve sendikaların dayattığı bölünmelere karşı mücadele etmekte zorlandılar.

İşçi sınıfının karşı karşıya olduğu bir diğer tehlike, kendi çıkarları ve mücadele yöntemleriyle hiçbir ilgisi olmayan hareketlere katılarak sınıf taleplerini savunmaktan vazgeçmesidir. Bunu, Fransa'daki “Sarı Yelekliler”de veya daha yakın zamanda Çin'de, konut devi Evergrande'nin (Çin'in devasa borçluluğunun muhteşem bir sembolü) çöküşünde gördük ki, bunlar büyük ölçüde mahvolmuş küçük mülk sahiplerinin protestolarını kışkırttı. Kazakistan'da, enerji sektöründeki kitlesel grevler, sonunda, herhangi bir perspektifi olmayan bir “halk” isyanına dönüştü ve hızla iktidar için yarışan burjuva klikler arasındaki çatışmalara kapıldı. İşçiler, kapitalist devletin “bir şeyleri değiştirmesini” talep eden “vatandaşlar” olarak “halk” içinde çözüldükleri her seferinde, kendilerini güçsüzlüğe mahkûm ederler.

______________________________________________________________________________________________________________________________________

CPE'ye karşı hareket: gelecekteki mücadeleler için bir ilham kaynağı.

2006'da Fransa'da burjuvazi, diğer sektörlere yayılma tehdidinde bulunan kitlesel bir mücadele karşısında saldırısını geri çekmek zorunda kaldı.

O zamanlar, çoğu yarı zamanlı çalışan öğrenciler, Contrat Première Embauche (İlk İstihdam Sözleşmesi) veya CPE olarak bilinen ve düşük ücretli ve aşırı sömürülen işlere kapı açan bir "reforma" karşı ayaklandılar. İzolasyonu, bölünmeyi, sektörel taleplerini reddettiler.

Sendikalara karşı genel kurullarını her kesimden işçiye ve emekliye açtılar. Gençler için güvencesiz işlerle mücadelenin herkes için iş güvencesizliğine karşı mücadelenin bir simgesi olduğunu anladılar.

Sektörler ve nesiller arasında dayanışma yoluyla kazanan bu hareket, gösteri üstüne gösteri örgütleyerek, genişleyerek büyüdü. Burjuvaziyi korkutan ve onu CPE'yi geri çekmeye zorlayan bu birliğe doğru giden dinamikti.

______________________________________________________________________________________________________________________________________

Mücadeleyi hazırlamak için, mümkün olan her yerde bir araya gelip geçmiş mücadelelerin derslerini çıkarmak ve tartışmak zorundayız. İşçi sınıfının gücünü ifade eden ve tarihin belirli anlarında burjuvaziyi ve onun sistemini sarsan mücadele yöntemlerini ortaya koymak hayati önem taşımaktadır. Bunlar:

* “Benim” sektörüm, kasabam, bölgem ya da ülkemin ötesinde destek ve dayanışma arayışı;

* Hangi firma, sektör veya ülke olursa olsun mücadelenin ihtiyaçları hakkında mümkün olan en geniş tartışma;

* Her şeyden önce kontrolü sendikaların veya diğer burjuva çevreleme organlarının eline bırakmayan genel meclislerin kurulması yoluyla mücadelenin özerk örgütlenmesi.

Yarının birleşik ve özerk mücadelelerine hazırlanın!
 

Enternasyonal Komünist Akım, Ocak 2022

 

Bu bildiriyi militan güçlerimizin bulunduğu tüm ülkelerde dağıtıyoruz. Bu yazının içeriğini kabul edenler ekteki pdf'den indirebilir ve ellerinden geldiğince dağıtabilirler. Mart ayının ilk hafta sonu, sistemin krizini, sınıf mücadelesini ve devrimcilerin rolünü tartışacağımız İngilizce çevrimiçi açık toplantıları düzenliyoruz. Tartışmaya katılmak istiyorsanız, bize [email protected] adresinden yazın veya www.internationalism.org adresindeki web sitemizi takip edin.

Rubric: 

ICC International Leaflet

Egemen sınıf, savaş sunağında fedakârlıklar talep ediyor

18 ila 60 yaşları arasında bir erkekseniz ve ailenizle birlikte Ukrayna'daki savaş bölgelerinden diğer yüz binlerce kişiyle birlikte kaçmaya çalışıyorsanız, ilerleyen Rus ordusuyla savaşmak üzere askere alınacak, eşinizden, çocuklarınızdan ve yaşlı anne babanızdan zorla ayrılacaksınız. Şehirlerde kalırsanız, askeri hedeflere yönelik olduğu iddia edilen, ancak her zaman konutların, okulların, hastanelerin yok edildiği, yüzlerce sivilin öldürüldüğü (ilk kez Batı'nın 1991'deki şanlı Körfez Savaşı'nda duyduğumuz) “ikincil hasarlara” neden olan bombardıman ve füzelere maruz kalacaksınız. Eğer bir Rus askeriyseniz, size Ukrayna halkının sizi bir kurtarıcı olarak kabul edeceği söylenmiş olabilir, ancak bu yalana inanmanızın bedelini kanla ödeyeceksiniz. Bugün, emperyalist savaşın gerçeği tam olarak budur ve savaş ne kadar uzun sürerse, ölüm ve yıkımın bedeli o kadar büyük olacaktır. Rus silahlı kuvvetleri, Çeçenistan ve Suriye'de de yaptıkları gibi, bütün bir şehri yerle bir edebileceklerini gösterdi. Batı’nın Ukrayna'ya yığdığı silahlarsa yıkımı daha da büyütecek.

Karanlık bir çağ

Sağcı İngiliz gazetesi The Daily Telegraph, Ukrayna'daki savaşla ilgili son makalelerinden birinde şu manşeti attı: Dünya; yoksulluk, mantıksızlık ve savaşla dolu yeni bir Karanlık Çağa sürükleniyor (telegraph.co.uk).

Başka bir deyişle; kendi içinde çürüyen küresel bir sistemde yaşadığımız gerçeğini gizlemek giderek zorlaşıyor. COVID-19 salgınının etkisi, gezegenin karşı karşıya olduğu ekolojik felaketle ilgili son zamanlarda yapılan korkunç tahminler, ekonomik krizden kaynaklanan artan yoksulluk, emperyalistler arası çatışmaların keskinleşmesinin yarattığı çok belirgin tehdit ve önceleri marjinal olan kıyamet efsaneleri ve komplo teorilerinin körüklediği siyasi ve dini güçlerin yükselişi gösteriyor ki, köşe yazarları tüm bunların köklerini kapitalizmin çelişkilerinde aramaktan çok uzak olsalar da, Telegraph'ın manşeti gerçekliğin tasvirinden başka bir şey değildir.

20. yüzyılın başlarında zaten kullanışsız halde olan dünya sosyal sisteminin çöküşünde, Doğu Blokunun ve SSCB'nin 1989-91'deki çöküşüyle yeni ve son bir evreye girildiğini başından beri savunuyoruz. “Soğuk Savaşın” sona ermesinin yeni barış ve refah dolu bir dünya düzeni getireceği vaadine karşı, bu yeni evreye, artan kargaşa ve tırmanan militarizmin damga vuracağı konusunda ısrar etmiştik. 90'ların başında Balkanlar'daki savaşlar, 1991 Körfez savaşı, Afganistan, Irak ve Libya'nın işgali, Suriye'nin paramparça edilmesi, Afrika kıtasındaki sayısız savaş, Çin'in bir dünya gücü olarak yükselişi ve Rusya emperyalizminin yeniden canlanması, bu öngörüyü doğrulamıştır. Rusya'nın Ukrayna işgali, bu süreçte yeni bir adımı göstermektedir; eski blok sisteminin sona ermesi, önceden bağımlı ya da zayıflatılmış güçlerin emperyalist hiyerarşide kendileri için yeni bir pozisyon talep ettiği, herkesin herkese karşı çılgınca savaş verdiği yeni bir düzene yol açmıştır.

Avrupa'daki bu yeni savaşın ağırlığı

Avrupa kıtasındaki bu yeni açık savaş döneminin önemi küçümsenemez. Balkan savaşı halihazırda emperyalist kaosun daha çevre bölgelerden sistemin ana bölgelerine geri dönme eğilimini işaret ediyordu, ancak bu savaş, büyük emperyalist güçler arasındaki çatışma seviyesinin daha dolaylı olduğu, parçalanan bir devletin "içinde" bir savaştı. Bugün Avrupa’da, devletler arasındaki bir savaşa ve Rusya’yla batılı rakipleri arasında çok daha açık bir çatışmaya tanıklık ediyoruz. Eğer pandemi kapitalist çürümenin çeşitli düzeylerde (sosyal, sağlık, ekolojik vb.) hızlanmasını işaret ediyorsa, Ukrayna'daki savaş da, savaşın çöküş döneminde kapitalizmin yaşam biçimi haline geldiğinin ve askeri gerilimlerin ve çatışmaların dünya çapında yayıldığının ve yoğunlaştığının açık bir göstergesidir.

Rusya'nın Ukrayna'ya ilerlemesinin hızı, birçok uzmanı şaşırtmıştır ve biz de bunun bu kadar hızlı ve kitlesel olarak gerçekleşeceğinden emin değildik [1]. Bunun temel analiz çerçevemizdeki herhangi bir kusurdan değil, aksine, bu çerçevenin tam olarak kullanılmasında tereddüt etmekten kaynaklandığını düşünüyoruz. Çöküşün bu yeni aşamasının giderek artan kaotik, acımasız ve mantıksız askeri çatışmalarla belirleneceğini 90'lı yılların başında yazdığımız bazı önemli metinlerde zaten ayrıntılı olarak yer vermiştik [2]. Bu askeri çatışmalar kapitalizmin kendi bakış açısından bile mantıksızdır[3]. Yükseliş aşamasında, savaşlar, özellikle de sömürgeci yayılmanın yolunu açan savaşlar, kazananlar için belirgin ekonomik faydalar sağlamıştı. Çöküş dönemindeyse savaşlar giderek daha yıkıcı bir dinamik kazandı ve aşağı yukarı kalıcı hale gelmiş bir savaş ekonomisinin gelişimi, sermayenin üretkenliği ve kârları üzerinde büyük bir yük oldu. Bununla birlikte, İkinci Dünya Savaşı'na kadar bile, çatışmaların sonunda, özellikle ABD ve SSCB olmak üzere, hala “kazanan” taraflar vardı. Ancak mevcut aşamada, dünyanın “başlıca” ülkeleri tarafından başlatılan savaşların bile hem askeri hem de ekonomik düzeyde bir fiyasko olduğu ortaya çıktı. ABD'nin Irak ve Afganistan'dan küçük düşürücü bir şekilde çekilmesi, bunun açık bir göstergesidir.

Bir önceki makalemizde, Ukrayna işgalinin Rusya'yı 1980'lerde Afganistan'da karşılaştığı ve bizzat SSCB'nin çöküşünde güçlü bir faktör olan bataklığın yeni bir versiyonuna sürükleyebileceğini belirtmiştik. Bunun böyle olacağını dair belirtileri şimdiden görmek mümkün: Ukrayna işgalinin önemli ölçüde silahlı bir direnişle karşılaşması, egemen sınıfın bazı kesimleri de dahil Rus toplumunun geniş kesimleri tarafından rağbet görmemesi ve başlıca rakiplerinden gelecek (Rusya nüfusunun çoğunluğunun karşı karşıya olduğu maddi yoksulluğu daha da derinleştirecek) bir dizi misilleme yaptırımı kışkırtması. Aynı zamanda, batılı güçler hem ideolojik olarak hem de silah temini ve askeri tavsiye yoluyla Ukrayna silahlı kuvvetlerine desteği artırıyor. Ancak bu öngörülebilir sonuçlara rağmen, işgalden önce Rus emperyalizmine yönelik baskılar, Rus güçlerinin Ukrayna etrafındaki seferberliğinin sadece bir güç gösterisiyle sınırlı kalma olasılığını her gün azaltıyordu. Özellikle, NATO'nun Ukrayna'ya genişleme ihtimalini ortadan kaldırmayı reddetmesi, Putin rejimi tarafından tolere edilemezdi ve başlattığı işgal, Ukrayna'nın askeri altyapısının çoğunu yok etmek ve Rusya yanlısı bir hükûmet kurmak gibi açık bir amaca sahip. Tüm bu projenin mantıksızlığı (ki bu proje eski Rus imparatorluğunu restore etmeye yönelik neredeyse mesih-vari bir vizyonla bağlantılı), ve er ya da geç yeni bir fiyaskoya yol açacağı yönündeki güçlü olasılık, Putin'i ve etrafındakileri kumar oynamaktan asla alıkoyamayacaktı.

Yeni emperyalist blokların oluşumuna doğru mu gidiyoruz?

Görünüşe bakılırsa, Rusya şu anda batı demokrasilerinden oluşan bir “Birleşik Cephe” ve ABD'nin açıkça lider bir rol oynadığı yeni güçlü bir NATO ile karşı karşıya. Rusya’nın, Ukrayna'da kazanılmaz bir savaşta çıkmaza girmesinden ve Rus yayılmacılığının ortak tehdidine karşı NATO'nun artan uyumundan en büyük faydayı görecek olan ABD’dir. Bununla birlikte, bu uyum kırılgandır: işgale kadar, hem Fransa hem de Almanya kendi oyunlarını oynamaya çalışıyor, diplomatik çözüm ihtiyacını vurguluyor ve Putin’le ayrı görüşmeler yürütüyordu. Savaş durumunun başlaması, ekonomilerine ABD'ye kıyasla çok daha doğrudan zarar verecek olmasına rağmen (örneğin, Almanya'nın fazlasıyla ihtiyaç duyduğu Rus enerji kaynaklarından mahrum kalması), hem Almanya’yı hem de Fransa’yı geri çekilmeye ve yaptırımların uygulanması konusunda anlaşmaya zorladı. Ancak AB'nin kendi silahlı kuvvetlerini geliştirme yönünde de adımlar atılıyor ve Almanya'nın silah bütçesini büyük ölçüde artırma kararına da bu açıdan bakmak gerekiyor. ABD burjuvazisinin, Rus gücüne karşı tutum konusunda büyük bölünmelerle karşı karşıya olduğunu da hatırlamak gerekir: Biden ve Demokratlar, Rusya'ya karşı geleneksel olarak düşmanca yaklaşımı sürdürme eğilimindedir, ancak Cumhuriyetçi partinin büyük bir kısmı çok farklı bir tutuma sahip. Mesela Trump, işgal başladığında Putin'in “dehasına” olan hayranlığını gizleyememişti…

Yeni bir ABD blokunun oluşmasından çok uzaktaysak, Rus macerası da bir Rus-Çin blokunun oluşumuna doğru bir adım atmış değil. Son zamanlarda ortak askeri tatbikatlara katılmasına ve Çin'in daha önce Suriye gibi konularda Rusya'ya verdiği desteği ifade etmesine rağmen, bu olayda Çin, BM Güvenlik Konseyindeki Rusya'yı kınama oylamasında çekimser kalarak ve kendisini savaşın durdurulması çağrısında bulunan "tarafsız ara bulucu" olarak sunarak Rusya'dan uzaklaştı. Ve ABD'ye karşı ortak çıkarlar paylaşmalarına rağmen, Rusya ve Çin'in özellikle Çin'in “Yeni İpek Yolu” projesi konusunda kendi uyuşmazlıkları olduğunu biliyoruz. Bu uyuşmazlıkların arkasında, Rusya'nın kendisini, Çin'in yayılmacı emellerine tabi kılmamaya yönelik temkinliliği yatmaktadır.

Özellikle küresel statüsünü yükseltme çabalarında Rusya'ya kur yapan, ancak aynı zamanda Libya’daki ve Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki savaşlar konusunda Rusya ile çatışmaya giren Türkiye'nin oynadığı rol de bu durumda bir diğer istikrarsızlık faktörü olarak ortaya çıkıyor. Türkiye şimdi de Rus savaş gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan Karadeniz'e ulaşmasını engellemekle tehdit etti, ancak bu eylem de tamamen Türk ulusal çıkarları temelinde hesaplanacaktır.

Ancak, 24. EKA Kongresi'nde, “Uluslararası duruma ilişkin karar” metnimizde yazdığımız gibi, uluslararası emperyalist ilişkilerin hâlâ merkezkaç eğilimlerin damgasını taşıması, "nükleer mahşer tehdidi içinde kaldığımız Soğuk Savaş döneminden daha güvenli bir çağda yaşadığımız anlamına gelmez. Aksine, çürüme evresi burjuvazi tarafından artan bir kontrol kaybı ile belirlenmişse, bu aynı zamanda egemen sınıf tarafından biriktirilen ve önceki döneme göre çok daha fazla sayıda ulus devlete dağıtılan geniş yıkım araçları için de geçerlidir.  Savaşa doğru disiplinli askeri bloklar tarafından yönetilen kontrollü bir yürüyüş görmesek de, tek yönlü savaşların patlak vermesi ve barbarlığa sürüklenmenin daha da hızlanmasına neden olacak korkunç kazalar ihtimalini göz ardı edemeyiz" [4].

Rusya'yı tecrit etmeye yönelik sağır edici uluslararası kampanya ve Rusya’nın Ukrayna'daki stratejisini engellemeyi amaçlayan pratik önlemlerle karşı karşıya kalan Putin, nükleer savunmasını yüksek alarma geçirdi. Bu, şimdilik yalnızca açık bir tehdit olabilir, ancak dünyanın sömürülenleri, egemen sınıfın herhangi bir bölümünün eninde sonunda makul olanı yapacağına güvenmeyi göze alamaz.

İşçi sınıfına ideolojik saldırı

Egemen sınıf, halkı ve her şeyden önce işçi sınıfını savaşa seferber edebilmek için bombaların ve top mermilerinin yanı sıra, ideolojik bir saldırı da başlatmalıdır. Rusya'da Putin'in ağırlıklı olarak, Ukrayna'yı yöneten "Naziler ve uyuşturucu bağımlıları" hakkındaki çiğ yalanlara güvendiği ve savaş hakkında ulusal bir uzlaşma oluşturmaya çok zaman harcamadığı görülüyor. Bu yanlış bir plan olabilir, çünkü kendi yönetici çevrelerinde, aydınlar arasında ve toplumun daha geniş katmanları arasında muhalefet sesleri var. Bir dizi sokak eylemleri düzenlendi ve yaklaşık 6.000 kişi savaşı protesto ettikleri için gözaltına alındı. Ayrıca Ukrayna'ya gönderilen askerlerin bir kısmında moral bozukluğunun olduğu da bildiriliyor. Ancak şimdiye kadar, onlarca yıllık Stalinizm tarafından devrimci geleneklerinden koparılan Rusya'da, işçi sınıfına dayanan savaş karşıtı bir harekete dair çok az iz var. İşçi sınıfının karşı karşıya olduğu durum Ukrayna'da daha da karanlıktır: Rus işgalinin dehşetiyle karşı karşıya kalan egemen sınıf, halkı "vatan" savunması için seferber etmeyi büyük ölçüde başarmış, yüz binlerce kişi işgalcilere karşı ellerine geçirebilecekleri herhangi bir silahla direnmeye gönüllü olmuştur.  Yüz binlerce kişinin savaş alanlarından kaçmayı seçtiğini de unutmamalıyız, ancak burjuva demokrasi ve ulus idealleri için savaşma çağrısı, kesinlikle proletaryanın bir çok bölümü tarafından karşılık bulmuştur. Böylece, proletarya kendini, sınıf ayrımı gerçeğinin unutulduğu Ukrayna "halkı" içine karıştırmıştır. Ukraynalı anarşistlerin çoğunluğu bu halk cephesinin aşırı sol kanadını sağlıyor gibi görünüyor[5].

Rus ve Ukraynalı egemen sınıfların “kendi” işçilerini savaşa sürükleme kapasitesi, uluslararası işçi sınıfının homojen olmadığını gösteriyor. Burjuvazinin, uzun yıllardır işçi sınıfının -tüm zorluklarına ve aksiliklerine rağmen- emperyalist savaşın sunağında kendini feda etme isteksizliğiyle karşı karşıya kaldığı merkezi batı ülkelerinde durum farklıdır. Rusya'nın giderek sertleşen tutumuyla karşı karşıya kalan Batı'daki egemen sınıf, Kremlin macerasını doğrudan askeri güçle karşılamaktan özenle kaçındı. Ancak bu, yöneticilerimizin durumu pasif olarak kabul ettiği anlamına gelmez. Aksine, on yıllardır görülen en koordineli ideolojik savaş yanlısı kampanyaya, "Rus saldırganlığına karşı Ukrayna ile dayanışma" kampanyasına tanıklık ediyoruz. Basın, sağdan sola, Kremlin'deki delinin tehdidi altındaki Batı'nın demokratik ideallerinin bayraktarı olan “Ukrayna direnişini” yücelterek, Ukrayna yanlısı eylemleri duyuruyor ve destekliyor. Sadece Rus enerji kaynaklarına yönelik yaptırımların (ki bu insanların evlerini ısıtmasını iyice zorlaştırıyor) enflasyon baskılarını artırması nedeniyle değil, aynı zamanda "demokrasiyi" savunmak istiyorsak,"savunma" harcamalarımızı artırmamız gerektiği için de fedakârlıklar yapılması gerektiği gerçeğini bize açıkça söylüyorlar. Liberal Observer'ın Baş Siyasi Yorumcusu Andrew Rawnsley'in bu hafta söylediği gibi:

“Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından gelen silahsızlanmadan bu yana, Birleşik Krallık ve komşuları, 'barış payını' yaşlanan nüfusa normalde vereceklerinden daha iyi sağlık hizmeti ve emekli maaşı vermek için harcadılar. Çin ve Rusya giderek daha saldırgan hale gelse de, savunmaya daha fazla harcama yapmak konusundaki isteksizlik devam etti. Şu anda, NATO'nun 30 üyesinin yalnızca üçte biri GSYH'nın %2'sini silahlı kuvvetlere harcama taahhüdünü yerine getiriyor. Almanya, İtalya ve İspanya bu hedefin çok gerisinde kalıyor.

Liberal demokrasilerin, soğuk savaş sırasında sergiledikleri, despotluğa karşı kendi değerlerini savunma azmini acilen yeniden keşfetmesi gerekiyor. Moskova ve Pekin'deki otokratlar, batının bölünmüş, çökmüş ve düşüşte olduğuna inanıyorlar. Onları haksız çıkarmak gerekiyor. Aksi takdirde, özgürlükle ilgili tüm söylemler, yenilgiden önceki gürültüden ibarettir[6]”. Daha açık olamazdı: Hitler'in dediği gibi, ya silahınız olabilir ya da tereyağınız; ikisine birden sahip olamazsınız.

Tam da işçi sınıfı bir dizi ülkede yaşam ve çalışma koşullarını savunmaya yönelik yeni bir eğilim belirtilerini göstermişken[7], egemen sınıfın bu büyük ideolojik saldırısı, demokrasinin savunulması için fedakârlık çağrısı, sınıf bilincinin gelişme potansiyeline karşı ağır bir darbe olacaktır.  Ancak kapitalizmin savaşla geçindiğine dair artan kanıtlar, uzun vadede, doğu ve batıdaki tüm bu sistemin gerçekten de "çökmüş ve düşüşte" olduğu, kapitalist sosyal ilişkilerin dünyadan sökülmesi gerektiği bilincinin ortaya çıkmasında da bir etken olabilir.

Ukrayna'da tanık olduğumuz dehşete ilişkin gerçek öfkeyi rayından çıkarıp emperyalist savaşa destek verilmesini sağlamaya çalışan mevcut ideolojik saldırılar karşısında işçi sınıfının enternasyonalist azınlıklarının görevi kolay olmayacaktır. Bu görev egemen sınıfın tüm yalanlarına cevap vermekle ve kapitalizmi ve değerlerini savunmak için kendisini feda etmenin aksine, işçi sınıfının kendi çalışma ve yaşam koşullarını savunmak için dişiyle tırnağıyla savaşması gerektiğinde ısrar etmekle başlar. Bu aynı zamanda, işçi sınıfının geçmişin devrimci mücadeleleriyle -her şeyden önce burjuvaziyi Birinci Dünya Savaşı'nı sona erdirmeye zorlayan 1917-18 mücadeleleriyle- bağlantısını yenileyebilmesinin, ancak bu savunma mücadelelerinin gelişmesiyle ve proleter mücadelenin deneyimi hakkında derinlemesine düşünme yoluyla gerçekleşebileceğini göstermek anlamına gelir. Emperyalist savaşlara karşı savaşmanın ve insanlığın savaş kaynağı olan dünya kapitalist düzeninden kurtulmasının tek yolu budur!

Amos

 

[1] Bakınız: Ukrayna: Doğu Avrupa'da askeri geriliminin tırmanışı üzerine (tr.internationalism.org); Russia-Ukraine crisis: war is capitalism’s way of life | International Communist Current (internationalism.org)

[2] Özellikle: Orientation text: Militarism and decomposition | International Communist Current (internationalism.org)

[3] Geleceği olmayan bir sosyal sistemin bu temel mantıksızlığına elbette ideoloji ve psikoloji düzeyinde artan bir mantıksızlık eşlik ediyor. Putin'in akli durumuyla ilgili mevcut histeri, yarı gerçeğe dayanıyor, çünkü Putin kapitalizmin çürümesi ve popülizmin büyümesiyle ortaya çıkan lider türünün sadece bir örneği. Medya Donald Trump vakasını çoktan unuttu mu?

[4] Resolution on the international situation adopted by the 24th ICC Congress | International Communist Current (internationalism.org)

[5] Örneğin: CrimethInc. : Russian Anarchists on the Invasion of Ukraine : Updates and Analysis

[6] Liberal democracies must defend their values and show Putin that the west isn’t weak | Andrew Rawnsley | The Guardian

[7] Struggles in the United States, in Iran, in Italy, in Korea... Neither the pandemic nor the economic crisis have broken the combativity of the proletariat! | International Communist Current (internationalism.org)

Rubric: 

Emperyalist Savaşa Karşı Sınıf Savaşı!

Çürüyen kapitalizmin tarihsel doğum yerinin kapılarında, Ukrayna'da bomba ve silahların gürültüsü ansızın yankılanmaya başladı. Birkaç hafta içerisinde, bu benzersiz ölçek ve vahşetteki savaş milyonlarca kadın, çocuk ve yaşlıyı donmuş kış yollarına itti, sayısız insan yaşamını da Anavatan sunağında kurban etti. Harkov, Sumy ve İrpin şu anda harabeye dönmüş durumda. Tümüyle yerle bir edilmiş olan Mariopol endüstriyel limanında çatışma 5.000 binden fazla cana mal oldu. Bu savaşın yarattığı yıkım ve dehşet Grozni'nin, Felluce'nin ve Halep’in korkunç görüntülerini hatırlatıyor. Ama başka yerlerde aylar, kimi zaman da yıllar alan bir yıkım Ukrayna'da 'ölümcül bir tırmanış' olmadan gerçekleşti; sadece bir ayda, savaşan taraflar bütün güçlerini kıyıma sevk ederek Avrupa'daki en büyük ülkelerden birini harap ettiler.

Savaş çöken kapitalizm için korkunç bir karar anı. Ölüm makinelerini sergileyen burjuvazi, zamanını tüketmiş bütün egemen sınıflar gibi, dayanılmaz bir kibirle takındığı sahte uygarlık, barış ve merhamet maskesini düşürmektedir. Gerçek yüzünü, kitlesel katliam yüzünü, daha iyi gizleyebilmek için kudurmuş bir propaganda sağanağı yağdırıyor. Bucha ve yakın zamanda terk edilmiş diğer bölgelerde olduğu gibi, 19 ya da 20 yaşında, yeni yetme yüzleriyle katillere dönüşmüş yoksul Rus çocuklarının görünümü karşısında nasıl dehşete kapılmadan kalınabilir? Sözde 'halkın hizmetkarı', Zelensky'nin 18 ve 60 yaş arası bütün erkeklerin “genel askere alımı” kararıyla bütün bir nüfusu utanmazca rehin alması karşısında nasıl öfkeye kapılmayalım? Bombalanmış hastanelerin, dehşet ve yokluk içindeki sivillerin, yargısız infazların, kreşlere gömülmüş cesetlerin ve yetimlerin yürek burkan durumunun karşısında nasıl sarsılmadan kalınabilir?

Ukrayna'daki savaş, kapitalizmin baş döndürücü bir hızla kaos ve barbarlığa çöküşünün tiksindirici bir ifadesidir. Gözlerimizin önünde meşum bir tablo çiziliyor; geçen iki yılda kendisi kapitalizmin ucube bir ürünü olan Covid salgını bu süreci ciddi biçimde hızlandırdı [1]. Birleşmiş Milletlerin Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, insanlığı ve bioçeşitliliği küresel düzeyde tehdit eden afetleri ve geri dönülmez bir iklim değişikliğini öngörüyor. ABD'de Trump'ın yenilgisi sonrasında olduğu gibi, büyük politik krizlerin sayısı artıyor; bu savaşın tekrar ortaya çıkardığı nükleer risk gibi terörizmin hayaleti de toplumun üzerinde uçuyor. Bütün bu olguların eş zamanlılığı ve birikimi talihsiz bir rastlantı değil; tersine, bu durum ölüm saçan kapitalizmin tarih önündeki yargısının infazıdır.

Rusya ordusu elbette “batı tarafından kuşatılmış Rus halkını” korumak ya da Kiev hükûmetinin “Nazileştirmesinin” mağduru olan Rusça konuşan Ukraynalılara “yardım etmek” için sınırı geçmedi. Benzer şekilde, Ukrayna’ya düşen bomba sağanağı, basının her seferinde bir katliamı açıklaması gerektiği zaman tekrarladığı gibi “deli bir otokratın hezeyanlarının” sonucu değil [2], diğer benzer durumlarda olduğu gibi, en başta çöküş içerisinde ve militarist burjuva toplumunun insanlığa yıkımdan başka sunacak bir şeyi kalmamasının sonucudur!

Bu savaşın özneleri, sınırlarındaki kaos ve kargaşayı, ölüm ve yıkımı umursamıyor. Putin ve çevresi için savaş, Batı'nın, Rusya’nın geleneksel nüfuz alanındaki ilerlemesi karşısında zayıflayan Rusya sermayesinin çıkarlarını ve dünyadaki konumunu savunmak üzere gerekli. Rusya burjuvazisi kendisini NATO'nun “mağduru” gibi sunsa da, Putin kendi saldırısının başarısızlığı üzerine, sözde koruduğu Rusça konuşan nüfus dahil olmak üzere, yoluna çıkan her şeyi yakıp yıkan dehşet bir katliam kampanyası yürütmekte asla tereddüt etmemiştir!

Benzer biçimde Zelensky ve onun etrafındaki yoz politikacı ve oligarklardan da beklenecek bir şey yok. Bu eski komedyen şu anda Ukrayna burjuvazinin çıkarları uğruna oynadığı omurgasız şaklabanlık rolüyle kariyerinin zirvesine ulaşmıştır. Zelensky, yoğun bir milliyetçi kampanyayla nüfusu bazen zor kullanarak da olsa silahlandırmayı ve “ulusun kahramanı” mertebesine çıkarılmış olan paralı asker çetelerini toplamayı başarmıştır. Şimdi ise Zelensky Batı başkentlerini turlayarak, parlamentolarda konuşarak daha fazla silah ve mühimmat temini için dilenmektedir. Sözde “kahramanca Ukrayna direnişine” gelince, yaptıkları bütün dünya ordularının yaptığından farklı değildir: katliam, yağma tutsaklara tereddüt etmeden kötü muamele edilmesi hatta tutsakların infaz edilmesi!
Bütün demokratik devletler Rusya ordusunun sebep olduğu “savaş suçlarına” karşısında bir infial pozu takınmaktalar. Bu tümüyle ikiyüzlülüktür! Tarih boyunca bu devletler, dünyanın her köşesinde harabeler ve cesetler yığmayı asla bırakmamıştır. “Rus devinin” mağdur ettiği nüfusların kaderine ağlayan aynı Batılı güçler, neo-Nazi Azov taburları dahil olmak üzere Ukrayna ordusuna gerekli bütün bombalama ve saldırı istihbaratını sağlamakta, eğitim vermekte ve astronomik sayılarda silah vermektedir!

Her şeyden öte, Amerikan burjuvazisi provokasyonlarını artırarak Moskova'yı daha başlamadan kaybedilmiş bir savaşa itmek için yapabileceği her şeyi yapmıştır. ABD’nin esas amacı, Rusya'yı tüketmek ve ABD gücünün esas hedefi olan Çin'in hegemonik amaçlarını kırmak için elini güçlendirmektir. Bu savaş aynı zamanda ABD'nin, Çin'in büyük emperyalist projesi “Yeni İpek Yolu’nu” frenlemesini ve engellemesini de mümkün kılmaktadır. Bu hedefle “büyük Amerikan demokrasisi” tümüyle akıl dışı ve barbarca bir askeri macerayı cesaretlendirmekte tereddüt etmemiş ve sonuç olarak da Batı Avrupa'nın yanında kaosu ve istikrarsızlığı artırmıştır.

Proletarya bir tarafa karşı diğerini tutmamalıdır! Proletaryanın savunacak bir vatanı yoktur ve burjuvazinin şovenist histerisine ve milliyetçiliğe karşı her yerde mücadele etmelidir! Savaşa karşı kendi silahları ve yöntemleriyle mücadele etmelidir!

Savaşa karşı mücadele edebilmek için kapitalizme karşı mücadele etmemiz gerekiyor

Bugün Ukrayna'da, 60 yıldan fazla süre Stalinizm tarafından ezilmiş proletarya ağır bir yenilgi almış ve milliyetçiliğin onu baştan çıkarmasına müsaade etmiştir. Rusya'da proletaryanın, savaş propagandası karşısında birazcık daha isteksiz olduğunu göstermiş olmasına rağmen burjuvazinin savaş itkilerini gemleyememiş olması, egemen kliğin işçilerin tepkisinden korkmadan cepheye 200.000 asker gönderebilmesinin sebebidir.

Bugün başlıca kapitalist ülkelerde, Batı Avrupa ve ABD'de, proletarya bu çatışmaya doğrudan karşı koyacak, enternasyonal dayanışmayı ve bütün ülkelerdeki burjuvaziye karşı mücadeleyi yükseltecek güce ve politik kapasiteye sahip değildir. Şu an için, katliamı durdurmak üzere kitlesel bir mücadeleye girip kardeşleşmeyi geliştirebilecek bir konumda değildir.

Buna karşın, her ne kadar mevcut propaganda dalgasını besleyen eylemler onu Ukrayna milliyetçiliği yanlısı çıkmazlara veya sahte alternatif olarak pasifizme itme riskini içerse de, Batı ülkelerinin proletaryası, sınıf mücadelesi deneyimleri ve burjuvazinin hilelerine hakimiyeti sayesinde, hala kapitalist sistemin ölüm sarmalının karşısında duran ana güvence olmayı sürdürüyor. Batı burjuvazisi, işçi sınıfının binlerce kişinin askere alınarak fiili çatışmaya itilmesi gibi bir fedakarlığı kabul etmeyeceğini bildiği için Ukrayna'ya doğrudan müdahale etmemeye dikkat etmektedir.

Her ne kadar aklı karışmış ve bu savaş yüzünden zayıflamış olsa da Batı ülkelerinin işçi sınıfı, Rusya ekonomisine yönelik yaptırımların ve askeri bütçelerdeki devasa artışın yaratacağı (tırmanan enflasyon, gündelik hayatın her alanında artan hayat pahalılığı, yaşam ve çalışma koşullarına yönelik bütün diğer saldırıların artışı gibi) yeni fedakarlıklara karşı direnişini geliştirme potansiyelini korumaktadır.

Proletarya şimdiden burjuvazinin talep ettiği bütün fedakarlıklara karşı durabilir ve karşı durmalıdır. Proletarya ancak mücadelesi yoluyla egemen sınıf aleyhine güçler dengesini değiştirerek onun ölümcül gücünü durdurabilir! Uzun vadede kapitalizmi yıkma yolunu açarak savaşlara son vermeye muktedir olan tek toplumsal sınıf, bütün zenginliğin yaratıcı olan işçi sınıfıdır.

Dahası, Rusya'da 1917'de sonraki yıl da Almanya'da ayaklanarak büyük bir devrimci dalgayla savaşa son verenin proletarya olduğunu tarih de göstermiştir. Ve bundan da önce, Dünya Savaşı sürerken, devrimciler proleter enternasyonalizminin temel ilkelerini tavizsiz bir biçimde savunarak görevlerini yerine getirmiştir. Şimdi de işçi hareketinin deneyimini aktarma sorumluluğu devrimcilere düşmektedir. Savaş karşısında ilk görev hep bir ağızdan, kararlılıkla enternasyonalizm bayrağını yükseltmektir çünkü sadece bu burjuvaziyi tekrar korkudan titretebilir!

EKA 4.4.22

[1] Çin'de salgın (özellikle Şangay'da görüldüğü gibi) ciddi biçimde geri dönüyor. Dünyanın geri kalanında da kontrol altında olmaktan çok uzakta.

[2] Elbette Hitler'den Esad'a, Hüseyin, Miloseviç, Kaddafi ya da Kim Jong-un gibi örneklere kadar, düşman sınıfın “liderlerinin” sık sık ciddi psikolojik rahatsızlıklardan muzdarip olduğu doğrudur.

Rubric: 

Enternasyonalizmi savunmak için vazgeçilmez bir kaynak: Zimmerwald Konferansı

İşçi sınıfının savaşa karşı mücadelesi, ancak onun kendi sınıf alanında mücadelesiyle ve enternasyonal birliğiyle ele alınabilir. Devrimci örgütler işçi sınıfının savaşa karşı kitlesel bir hareketini bekleyemez. Örgütler, enternasyonalizmin savunusunda kararlı bir öncü olarak hareket etmek ve sistemin yıkımının zorunluluğuna işaret etmek zorundadır. Bu da, savaşa karşı önceki mücadelelerin tavır ve derslerinin, devrimci örgütler ve işçi sınıfı tarafından yeniden sahiplenmesini gerektirir. Zimmerwald konferansı deneyimi bu açıdan aydınlatıcıdır.

Zimmerwald, İsviçre'de küçük bir köydür ve 1915 Eylül'ünde küçük bir konferansa ev sahipliği yapmıştır. Troçki'nin şaka yollu belirttiği gibi bütün enternasyonalistlerin birkaç taksiyle taşındığı bu Zimmerwald konferansı katılımcıları, 12 ülkeden gelen 38 delegeden oluşuyordu. Bu ufak grup içerisinde bile, sadece küçük bir azınlık savaşa karşı gerçekten devrimci bir tavrı savunmuştu. Sadece Lenin etrafındaki Bolşevikler ve kimi diğer Alman gruplar devrimci yöntemler ve devrimci hedefleri öne çıkarmıştı: yani, emperyalist savaşın iç savaşa çevrilmesi, bütün savaşların sebebi olan kapitalizmin yıkımı. Diğer katılımcılar ise, ya merkezci bir konum almış, ya da ciddi biçimde sağa kaymıştı.

Zimmerwald'daki çetin tartışmaların sonucu, Bolşeviklerin devrimci sloganlarını kabul etmeyerek, birçok bakımdan merkez ve sol arasında karşılıklı bir tavizin ifadesi olan, dünya proletaryasına yönelik bir manifesto üretilmesi oldu. Yine de, bu manifestonun yüksek sesle savaşı mahkum etmesi, savaşa karşı sınıf eylemi çağrısı yapması, onun işçi sınıfı kitleleri içerisinde büyüyen savaş karşıtı hislere tercüman olabilmesini ve bu hisleri politikleştirmesini sağlayabildi.

Enternasyonalizm için mücadele politik örgütlenmeyi gerektirir

Zimmerwald örneği, devrimciler için savaşa karşı mücadelenin üç ayrık ama ilişkili düzeyde gerçekleştiğini gösterir:

  • Propaganda ve ajitasyon: Devrimciler sınıfın hareketlenmesini beklemediler; savaşa karşı ajitasyona, sınıfın tepki verebilmesinden çok önce, çatışmaların başladığı ilk günden başladılar. Devrimcilerin politik örgütler içinde birleşmesi, onların düzenli bir yayın ve kitlesel bildiriler aracılığıyla, ve daha sonrasında yükselen işçi mücadele organları ve konseyler içerisinde seslerini yükselterek propaganda ve ajitasyon geliştirebilmesini sağladı. Devrimciler bunu sadece kendilerini temsil ettikleri tekil bireyler olarak değil, sınıf hareketi içerisindeki belirli bir politik eğilimi temsilen yaptılar.
  • Örgütsel: Eski partilerin çoğunun ihaneti karşısında enternasyonalist azınlıklar, ya hainleri partilerden atmak ya da, çoğunlukla olduğu gibi, bu mümkün olmadığında, sağlıklı unsurları en fazla sayıda kazanmak ve yeni bir partinin, yeni Enternasyonalin temelini hazırlamak üzere mücadele etmek üzere örgütlü bir fraksiyon olarak hareket etmek zorunda kaldı. Bu hem merkezciliğe hem de oportünizme karşı, burjuvazi ve küçük burjuvazinin ideolojik etkisine karşı amansız bir mücadeleyi gerektiriyordu. Böylece özellikle Zimmerwald solu, 1919'da Üçüncü Enternasyonal'in kuruluşunun arkasındaki itici güç haline geldi. Ya savaş ya da yaklaşmakta olan devrim durumunda, Luxemburg, Liebknecht, John McLean ve Sylvia Pankhurst gibi tekil militanların kahramanlıkları, elbette yaşamsal olmakla beraber asla kendine başına yeterli olamazdı. Bunlar ancak net bir politik program etrafındaki kolektif bir örgütlenme çerçevesinde gerçek bir anlama sahip olabilirdi.
  • Teorik: Yeni dönemin özelliklerini kavrama zorunluluğu, sabırlı bir teorik açıklama çalışmasını, geri çekilip bütün durumu geçmişin ve gelecek perspektifinin ışığında yeniden değerlendirme yeteneğini gerektirir. Lenin, Bukharin, Luxemburg, Pannekoek ve diğerlerinin çabaları, sınıfın yeniden ortaya çıkan politik hareketinde yeni bir dönemin, sınıf mücadelesinin doğrudan devrimci hedeflere ulaşmak için yeni biçimler ve yeni yöntemler gerektirdiği bir dönemin doğduğu kavrayışının gelişmesini sağladı. Aralarında bir dizi soruna dair, örneğin Lenin ve Luxemburg arasında ulusların kendi kaderini tayini sorununda olduğu gibi, ciddi ayrışmalar bulunuyordu, ama bu onların daha önce olduğu gibi tutkulu ve yoğun biçimde tartışırken aynı zamanda savaşa karşı ortak bir tavır almasını engellemedi.

Burada daha fazla detaya giremesek de, okuyucularımıza şu yazıları incelemelerini öneririz:

https://en.internationalism.org/content/3154/zimmerwald-1915-1917-war-revolution 

https://en.internationalism.org/international-review/201508/13354/zimmerwald-and-centrist-currents-political-organisations-proletari

https://en.internationalism.org/wr/290_zimmerwald.html

Rubric: 

Kapitalist savaşlara ve barbarlığa kim son verebilir?

Şu anda, yalnızca Rusya ve Ukrayna'da değil, tüm dünyada İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en yoğun savaş propagandası kampanyasını yaşıyoruz. Bu nedenle, savaş çığırtkanlığına proleter enternasyonalizminin mesajıyla yanıt vermeye çalışan herkesin, tartışma ve açıklığa kavuşturma, karşılıklı dayanışma ve destek, ve burjuvazinin savaş dürtüsüne karşı ciddi devrimci faaliyetlerin netleşmesi için bir araya gelme fırsatını değerlendirmesi elzemdir. Bu nedenle EKA; İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Hollandaca, İtalyanca, Almanca, Portekizce ve Türkçe olmak üzere çeşitli dillerde bir dizi çevrim içi ve yüz yüze halka açık toplantı düzenlemektedir, ve yakın gelecekte daha fazla toplantı yapmayı planlamaktadır.

Bu kısa yazı içerisinde, ciddi, kardeşçe ve olup bitenleri kavrama arzusuyla dolu bir atmosfer içinde gerçekleşen bu toplantılardaki tüm tartışmaları özetlemeye kalkışamayız. Bunun yerine, ortaya çıkan bazı ana sorulara ve temalara odaklanmak istiyoruz. Ayrıca sempatizanların, tartışmalar ve onların dinamikleri hakkında kendi görüşlerini sundukları bazı katkılarını da web sitemizde yayınlıyoruz[1].

Enternasyonalist ilkelerin önceliği

Toplantılardaki ilk ve muhtemelen en hayati tema, hepsinden önce batı ülkelerinin, Rus “ayısına” karşı "yürekli küçük Ukrayna’nın" savunulması için başlattıkları muazzam ideolojik baskılara rağmen, enternasyonalizmin temel ilkelerinin (hiçbir emperyalist kampa destek verilmemesi, tüm pasifist yanılsamaların reddedilmesi, uluslararası sınıf mücadelesinin savaşa gerçekten karşı çıkabilecek tek güç olduğunun doğrulanması) her zamanki gibi geçerli kaldığı konusunda geniş çaplı bir görüş birliğiydi. Bazıları bunların banal genellemelerden başka bir şey olmadığını söyleyebilir, ancak bunlar hiçbir şekilde hafife alınmaması gereken ve savaşa karşı herhangi bir sınıf muhalefetinin çok az belirtisinin bulunduğu mevcut iklimde öne sürülmeleri kesinlikle kolay olmayan konumlardır. Enternasyonalistler, şimdilik, akıntıya karşı yüzdüklerini kabul etmek zorundalar. Bu anlamda, 1914'te, Birinci Dünya Savaşı'nın ilk günlerine ve aylarına eşlik eden savaş histerisi karşısında ilkelerine bağlı kalma görevini üstlenen devrimcilerle benzer bir durumdalar. Ancak, işçi sınıfının savaşa karşı nihai tepkisinin, enternasyonalistlerin genel sloganlarını, kapitalist dünya düzenini yıkmayı amaçlayan bir eylem kılavuzuna dönüştürdüğü gerçeğinden de ilham alabiliriz.

Tartışmanın, görüş birliğinin daha az olduğu ikinci bir kilit unsuru, mevcut savaşın ciddiyetini anlama ihtiyacıydı. Ki bu savaş, Covid pandemisiyle birlikte, çürüme çağındaki kapitalizmin, insanlığın hayatta kalmasına karşı büyüyen bir tehdit olduğuna dair daha fazla kanıt sağlamıştır. Ukrayna'daki savaş, insanlığı üçüncü kez (ve kuşkusuz ki son olacak) bir dünya savaşına götürecek yeni emperyalist blokların oluşumuna zemin hazırlamasa bile, yine de, doğanın yıkımı ve ıstırap içindeki bir sistemin diğer tezahürleriyle birleştiğinde, sonunda bir dünya savaşı ile aynı sonucu verecek olan askeri barbarlığın yoğunlaşmasını ve genişlemesini ifade etmektedir. Bizim görüşümüze göre, mevcut savaş, kapitalizmin çürümesinin hızlanmasında önemli bir adıma işaret etmektedir; ki bu proletaryanın, sermayeye karşı bilinçli bir mücadele için kuvvetini toplayamadan ezilmesi tehdidini içeren bir süreçtir.

Tutarlı bir analiz ihtiyacı

İstikrarlı askeri blokların yeniden oluşturulduğunu gördüğümüzü belirten argümanı reddetme nedenlerimizi burada detaylandırmayacağız. Ama basitçe şunu söyleyebiliriz ki, emperyalist karşıtlıkların "iki kutuplaşmasına" yönelik gerçek eğilimlere rağmen, her emperyalist gücün kendi özel çıkarlarını savunma ve belirli bir dünya gücüne tabi olmaya direnme yönündeki karşıt eğilimin daha ağır bastığını düşünüyoruz. Ancak bu ikinci eğilim, egemen sınıfın giderek artan kontrol kaybıyla ve kaosa doğru giderek daha akıl dışı ve öngörülemeyen bir sürüklenmeyle eş anlamlıdır. Bu, birçok yönden, dünyanın rakip emperyalist bloklar tarafından "yönetildiği", yani sözde "Soğuk Savaş" olarak adlandırılan durumdan daha tehlikeli bir duruma yol açmaktadır.

Toplantıya katılan bazı yoldaşlar bu analiz hakkında sorular yönelttiler. Bazıları, örneğin İngilizce toplantılarda Communist Workers Organization (CWO) üyeleri, sistemin çürümesi kavramımıza açıkça karşıydılar. Ancak, tutarlı bir enternasyonalist konumun merkezi bir bileşeninin, durumun tutarlı bir analizini geliştirme kapasitesi olduğu konusunda şüpheye pek yer yoktur, bu kapasite olmadığı takdirde anlık olayların hızı ve öngörülemezliği nedeniyle yoldan sapma tehlikesi vardır. Ve Fransa'daki toplantılardan birinde, Cahiers du Marxisme Vivant'tan yoldaşların kendi savaş yorumlamalarının aksine, basit ekonomik açıklamaların, kısa vadede kâr arayışının, emperyalist çatışmanın gerçek kökenini ve dinamiğini açıklayabileceğini düşünmüyoruz çünkü ekonomik güdülere, askeri ve stratejik gereklilikler tarafından giderek daha fazla yön verildiği bir tarihsel bir çağdayız. Savaşın yıkıcı maliyetleri, bunun doğruluğuna ek kanıt olacaktır.

Dünya işçi sınıfının durumunun ve sınıf mücadelesine ilişkin perspektiflerin berrak bir analizini yapmak da, emperyalist çatışmanın kaynağının ve yönünün kavranması kadar önemlidir. Savaş kampanyasının, zaten derin bir özgüven ve özfarkındalık kaybı yaşayan bir işçi sınıfının bilincine ciddi darbeler indirdiği konusunda genel bir görüş birliği olsa da, toplantıdaki bazı katılımcılar, işçi sınıfının artık savaşın önünde bir engel olmadığı görüşüne meyilliydiler. Bizim yanıtımız, işçi sınıfına homojen bir kitle gibi muamele edilemeyeceği oldu. "Ulusun savunulması" için yapılan seferberlikle fiilen boğulmuş olan Ukrayna'daki işçi sınıfının, gerçek bir yenilgiye uğradığı açıktır. Ancak, herhangi bir muhalefetin acımasızca bastırılmasına rağmen savaşa karşı açıkça yaygın bir muhalefetin olduğu Rusya'da ve moral bozukluğu ve hatta isyan belirtilerinin olduğu Rus ordusunda durum farklıdır. Ama en önemlisi, merkezi batı ülkelerdeki proletaryanın ne ekonomik ne de askeri düzeyde kendini feda etmesine bel bağlanamaz, ki bu ülkelerin egemen sınıfı uzun zamandır, askeri maceraları için profesyonel askerlerden başka hiçbir şey kullanamamıştır. 1980’de Polonya'daki kitle grevlerinin ardından EKA, Lenin'in, dünya kapitalizmi zincirinde kırılmanın "en zayıf halkasında", yani az gelişmiş ülkelerde, 1917 Rusya’sını örnek alarak gerçekleşeceği teorisine yönelik eleştirisini geliştirdi. Bunun yerine, Batı Avrupa'nın siyasi olarak daha gelişmiş işçi sınıfının, sınıf mücadelesinin genelleşmesinin anahtarı olacağı konusunda ısrar ettik. Gelecekteki bir makalede, dünya proletaryasının bileşiminde daha sonra meydana gelen değişikliklere rağmen, bu görüşün neden bugün hâlâ geçerli olduğunu düşündüğümüzü açıklayacağız [2].

Ne yapmalı?

Katılımcılar, devrimcilerin bu savaş karşısındaki özel sorumlulukları hakkında haklı bir kaygıyı paylaştılar. Fransızca ve İspanyolca toplantılarda bu konu tartışmanın ana odağıydı, ama bizim görüşümüze göre bazı yoldaşlar, enternasyonalist sloganlarımızın olayların gidişatı üzerinde doğrudan bir etkiye sahip olma olasılığını abartarak aktivist bir yaklaşıma saptılar. Üniformalı proleterler arasındaki kardeşlik çağrısı örneğini ele alalım: Bu genel bir perspektif olarak tamamen geçerli olsa da, 1917-18'de Rusya ve Almanya'daki fabrikalarda ve sokaklarda gördüğümüz gibi daha genel bir sınıf hareketi gelişmeksizin, bu savaşın her iki tarafındaki savaşçıların birbirlerini sınıf yoldaşları olarak görme şansları çok azdır. Ve elbette, gerçek enternasyonalistler bugün o kadar küçük bir azınlık ki, genel sınıf mücadelesinin gidişatı üzerinde doğrudan bir etki yaratmayı bekleyemezler.

Ama yine de bu, devrimcilerin, kimsenin dikkate almadığı bir ses olmaya mahkum oldukları anlamına gelmiyor. 1914'te Lenin ve Luxemburg gibi, kendi sınıf kitlelerinden izole oldukları zaman bile enternasyonalizm bayrağını dikmenin, eski işçi örgütlerinin ihaneti karşısında ilkeler uğruna savaşmaya devam etmenin ve egemen sınıfın mazeretleri karşısında savaşın gerçek nedenlerinin derin bir analizini geliştirmenin gerekliliğini anlayan figürlerden ilham almalıyız. Aynı şekilde, farklı analiz ve bakış açılarına sahip olmalarına rağmen, enternasyonalistlerin bir araya gelme ve savaşa karşı ortak bir manifesto yayınlama kararlılığını dile getiren Zimmerwald ve diğer konferansların izinden gitmeliyiz. Bu anlamda, diğer devrimci örgütlerin bu toplantılara katılımını, tartışmaya katkılarını ve savaşa karşı komünist solun ortak bildirisi için sunduğumuz teklifimizi değerlendirmeye istekli olmalarını memnuniyetle karşılıyoruz[3]. CWO/ICT'nin teklifimizi reddetme kararına ancak üzülebiliriz, bu da gelecekteki bir makalede geri dönmek zorunda kalacağımız başka bir sorundur.

Bir diğer önemli konu da, yoldaşların kendi bölgelerinde veya ülkelerinde neler yapılabileceğine ilişkin sorularına yanıt olarak EKA’nın, uluslararası temasların ve faaliyetlerin kurulması ve geliştirilmesinin, yerel ve ulusal özgünlüklerin daha küresel bir analiz çerçevesine entegre edilmesinin önceliğini vurgulamasıydı. Uluslararası ölçekte çalışmak, devrimcilere izolasyona ve bundan kaynaklanabilecek moral bozukluğuna karşı mücadele etmek için bir araç sağlar.

Büyük bir emperyalist savaş, devrimci faaliyetlerin yalnızca devrimci siyasal örgütlerle ilişkili olduğunda anlamlı olduğu gerçeğini ancak vurgulayabilir. Devrimci örgütün yapısı ve işleyişi üzerine raporumuzda yazdığımız gibi, "İşçi sınıfı devrimci militanları değil, devrimci örgütleri doğurur: militanlar ile sınıf arasında doğrudan bir ilişki yoktur"[4]. Bu, komünist solun örgütlerinin, bireysel yoldaşların kendilerini etrafında konumlandırabilecekleri militan bir referans noktası, bir çerçeve sağlama sorumluluğunu vurgular. Örgütler ise ancak bu yoldaşlardan aldıkları katkı ve aktif destekle güçlendirilebilir.

 

Amos

 

[1] Okurların katkılarına buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.

[2] https://en.internationalism.org/ir/1982/31/critique-of-the-weak-link-theory

[3] https://tr.internationalism.org/content/532/ukraynadaki-savas-hakkinda-enternasyonal-komunist-sol-gruplarinin-ortak-aciklamasi

[4] https://en.internationalism.org/specialtexts/IR033_functioning.htm

Rubric: 

Savaş ve ekonomik kriz karşısında işçi sınıfı fedakârlık etmemelidir

Ukrayna'da savaş barbarlığının başlatılması, tüm dünyanın, savaşın ikincil "zararları" ile tehdit edilmesi anlamına geliyor, özellikle de dünya çapında yoksulluğun artması ve işçi sınıfının yaşam koşullarına yönelik artan saldırılarla (artan sömürü, şişirilmiş fiyatlar ve yaygın işsizlik).

Rusya'nın olası nükleer saldırı tehditlerine ve çatışmalardan zarar gören Ukrayna nükleer santrallerinden radyoaktif gazların sızması riskine ek olarak, Rus ekonomisine diz çöktürmek için birçok ülke tarafından uygulanan veya planlanan yaptırımlar tüm dünya ekonomisini istikrarsızlaştırma riski taşımaktadır. Dahası, savaşın mevcut tırmanışının trajik bir örneği olarak, askeri bütçeleri artırma yönündeki kayda değer eğilim (Almanya aniden bütçesini iki katına çıkarmaya karar verdi), müdahil ülkelerin ekonomilerinin zayıflamasında etkili bir diğer faktör olacaktır.

Yeni bir küresel ekonomik bunalıma ve yenilenen savaşlara doğru

Rusya'ya karşı ekonomik yaptırımlar, çok sayıda Avrupa ülkesinde ham madde kıtlığına ve bazıları için Rusya'da pazar kaybına yol açacaktır. Ham madde fiyatları uzun süre artmaya devam edecek ve sonuç olarak diğer birçok malın fiyatı da artacaktır. Ekonomik durgunluk tüm dünyayı etkileyecek, yaygın yoksulluğu ve işçi sınıfının artan sömürüsünü de beraberinde getirecektir.

Alman uzmanların, burjuvazinin çıkarlarını korurken geleceğin ne getireceğini bilmek isteyen "iyi bilgilendirilmiş bir kamuoyuna" güvence veren açıklamalarının da gösterdiği gibi, bu abartılı bir yorum değildir: "Almanya'da ve dolayısıyla Avrupa'da ciddi bir ekonomik krizden bahsediyoruz". "Şirketlerin batması ve işsizlik" uzun sürecek gibi görünüyor. "Üç gün veya üç hafta", gibi değil "üç yıl" gibi bir süreden bahsediyoruz.”[1]. Bu bağlamda, tarihi bir yükseklikte sürdürülen enerji fiyatları, Almanya ve Avrupa'nın çok ötesinde sonuçlar doğuracak ve en çok yoksul ülkeleri etkileyecektir. Daha dün, enerji fiyatlarında böyle bir artışın, en nihayetinde "Asya, Afrika ve Güney Amerika'da devletlerin çöküşüne yol açabileceği" söylendi [2].

Rusya'ya karşı alınan önlemlerin ölçeği ve derinliği, inkar edilemez ciddiyetine rağmen, dünyayı vuracak ekonomik tsunamiyi tek başına açıklamıyor. Bunu açıklayabilmek için, kapitalizmin küresel krizinin kötüleştiği uzun bir sürecin ürünü olan dünya ekonomisinin mevcut gerileme düzeyi dikkate alınmalıdır. Ancak "uzmanlar", dünya kapitalizminin çöküşünün nedeninin, onun tarihsel ve aşılmaz krizinde yattığını kabul etmek zorunda kalmamak için, tam da bu konuda sessiz kalmayı seçtiler. Tıpkı bu savaş dahil, Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana meydana gelen bütün savaşların çökmekte olan kapitalizmin bir ürünü olduğunu özenle görmezden geldikleri gibi. Ekonominin yeni bir krize girmesinin ve buna bağlı ticaret savaşlarının şiddetlenmesinin belirli sonuçlarından da bahsetmiyorlar: emperyalist gerilimlerin yeni bir şekilde kötüleşmesi ve alelacele yeni silahlı çatışmalara giriş [3]. Benzer bir kapitalizm savunmasına uyarak, bazıları, açlık çeken halkların dertlerine ilişkin bir kaygı belirtmeksizin, daha önce Ukrayna'da üretilen temel gıda maddelerindeki ciddi bir kıtlığın ve bununla birlikte bir dizi ülkede ortaya çıkan toplumsal huzursuzluğun çok olası sonuçlarından endişe duyuyor.

Kapitalizmin çelişkilerinin birikmesiyle boğulmuş bir küresel ekonomi

Covid salgını, kapitalizmin Doğu blokunun çöküşünden ve ardından her iki blokun da dağılmasından bu yana olan yaşam dönemine özgü bir dizi faktörün bir noktada toplanması karşısında ekonominin artan kırılganlığını zaten açığa çıkarmıştı.

Gerçekte, giderek daralan vizyonuyla kapitalizm, herhangi bir sömürü sistemi için gerekli olan, sömürdüklerinin sağlığını korumak gibi gereksinimleri, krizin ve küresel ekonomik rekabetin taleplerine feda etmiştir. Bu nedenle, kapitalizm, bilim insanlarının bu tehlikelere karşı uyarılarına rağmen, hayvanlardan insanlara bulaşma ve dünyaya yayılma şekli göz önüne alındığında, kendisi de saf bir toplumsal ürün olan Covid-19 salgınının patlak vermesini önlemek için hiçbir şey yapmadı. Ayrıca, son 30 yıldır sağlık sistemlerinin çökmesi, pandeminin çok daha ölümcül hale gelmesine katkıda bulunmuştur. Aynı şekilde, felaketin boyutu ve ekonomi üzerindeki yansımaları, toplumun her düzeyinde "her koyun kendi bacağından asılır" tutumunun şiddetlenmesiyle (ki bu kapitalizmin mevcut aşaması olan çürümenin bir özelliğidir) daha da körüklenmiş, böylece rekabetin klasik tezahürlerini ağırlaştırmış ve sadece ülkeler arasında değil, aynı ülke içindeki devlet ve özel hizmetler arasında da maske, solunum cihazı, aşı vb. için savaşlar gibi şaşırtıcı olaylara yol açmıştır. Dünya çapında milyonlarca insan ölmüş ve ekonomik faaliyetin kısmen felç olması ve düzensizliği, 2020'de, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana olan en kötü bunalıma yol açmıştır.

Dünya ekonomisini etkileyen pandemi, kapitalist üretim için, tedarik zincirlerinin çeşitli faktörlere karşı artan kırılganlığı gibi yeni sorunları da ortaya çıkaracaktır. Gerçekten de, nihai ürünün bir gecikme yaşaması için (ki bu bazen pazarın gerekliliklerine aykırı olan çok önemli bir gecikme de olabilir) hastalık, siyasi istikrarsızlık veya iklimsel felaketler nedeniyle zincirdeki tek bir halkanın arızalı veya çalışamaz durumda olması yeterlidir. Bu nedenle, bazı ülkelerde, özellikle Rusya tarafından temin edilenler olmak üzere, eksik parçalar sebebiyle montaj hatlarında hareketsiz kaldıkları için kayda değer sayıda otomobil piyasaya sürülemedi. Böylece kapitalizm, üretimde dış kaynak kullanımı ve çok daha ucuz bir iş gücünün istihdamı yoluyla sermayenin karlılığını arttırmak amacıyla burjuvazinin 1980'lerden itibaren aşama aşama geliştirmiş olduğu, ekonominin aşırı "küreselleşmesinin" geri tepmesiyle karşı karşıyadır.

Dahası, kapitalizm, yalnızca tarımsal üretimi değil, bir bütün olarak üretimi giderek daha önemli bir şekilde etkileyen, küresel ısınmanın etkilerinden kaynaklanan felaketlerle (büyük yangınlar, kıyılarını şiddetle patlatan nehirler, yoğun seller...) giderek daha fazla karşı karşıya kalmaktadır. Kapitalizm böylece, 1945'ten sonra, giderek daha sınırlı hale gelen yeni kâr kaynakları arayışında çeşitli sermayeler arasındaki artan rekabetin yarattığı, ve etkisi 1970'lerden itibaren daha geniş çapta hissedilir hale gelen doğanın amansız sömürüsünün ve yıkımının bedelini ödüyor. Az önce çizdiğimiz tablo yeni bir keşif değildir, kapitalizmin, Birinci Dünya Savaşı ile başlayan ve bu süre boyunca sistemin (kapitalizmin tüm çelişkilerinin kalbinde yatan) aşırı üretim krizinin etkileriyle tekrar tekrar uğraşmak zorunda kaldığı, yüz yılı aşkın süredir içinde olduğu çöküşünün sonucudur. Bu aşırı üretim krizi, çöküş dönemindeki tüm ekonomik durgunlukların kökenindeydi: önce 1930'ların Büyük Buhranı ve daha sonra, 1950'ler ve 1960'lar boyunca "Savaş sonrası ekonomik patlama" olarak bilinen bir ekonomik toparlanma görüntüsünden sonra, 1960'ların sonunda tekrar ortaya çıkan açık kriz. Aşırı üretim krizinin kendini gösteriş biçimlerinin her biri bir öncekinden daha şiddetli bir durgunlukla sonuçlandı: 1967, 1970, 1975, 1982, 1991, 2001, 2009. Her seferinde ekonomik sistem, borçlara başvurarak yeniden canlandırılmak zorundadır, bu borçlar da ancak giderek artan bir oranda yeni borçlarla geri ödenebilir, ve bu böyle ilerler... Böylece krizin her yeni açık tezahürü daha da yıkıcı olurken, bununla başa çıkmak için kullanılan araç, yani borç, ekonomik istikrar için giderek daha büyük bir tehdit oluşturmaktadır.

2008'deki mali krizden on yıl sonra büyümedeki yavaşlama, daha fazla borçlanma gerektirirken, tanık olduğumuz bir dizi "yeni" faktör (pandemi, küresel ısınma, tedarik zincirlerinin kırılganlığı vb.) karşısında ekonomiyi desteklemeyi amaçlayan 2020'de üretimdeki düşüş, küresel borca yeni bir rekora katkıda bulundu ve bu da reel ekonomiden daha da kopmaya yol açtı (küresel borç, dünya GSYH'sinin %256'sına sıçradı). Bu durum önemsiz değildir. Para birimlerinin devalüasyonunda ve dolayısıyla enflasyonun gelişmesinde bir faktördür. Uzun vadeli bir fiyat patlaması, çeşitli türlerde (sınıflar arası uzlaşmacı hareketler ve sınıf mücadelesi) toplumsal huzursuzluk riskini içerir ve dünya ticaretinin önünde bir engel oluşturur.

Bu nedenle burjuvazi denge gösterisi yapmaya giderek daha da mecbur kalacaktır, (bu onun aşina olduğu bir durum olsa da, giderek daha riskli hale gelmektedir) çünkü birbiriyle çelişen iki gereksinime yanıt vermesi gerekir:

  • Yükselen enflasyonu frenlemek için faiz oranlarını yükseltmek, ancak bunun sonucunda kredi akışını azaltmak;
  • Sürekli kredi enjeksiyonları olmaksızın işleyemeyen bir ekonomiyi sürdürmek.

Ve bunu, yüksek enflasyon ve ekonomik durgunluğa eğilimli bir bağlamda yapmak durumundadır.

Dahası, böyle bir durum, küresel ticareti istikrarsızlaştırabilecek spekülatif balonların patlamasına elverişlidir (2008'de ABD'de ve 2021'de Çin'de emlak sektöründe olduğu gibi).

Burjuvazinin yalanları

İster savaşın ister ekonomik krizin ifadeleri olsun, bir felaketle yüz yüze geldiğinde burjuvazi, her zaman bir dizi düzmece açıklamalar sunar; bu açıklamaların ortak noktası insanlığa eziyet eden felaketler için kapitalizmi sorumlu tutmamalarıdır.

1973'te (o zamandan beri az çok kalıcı hale gelen açık krizin derinleşmesinde sadece bir uğrak olan bir yıl), işsizlik ve enflasyonun artışı, petrol fiyatlarındaki artışla açıklandı. Bununla birlikte, petrol fiyatlarındaki artış, bu sistemin dışında kalan bir şeyin değil, kapitalist ticaretin ikincil sonucudur [4].

Mevcut durum bu kuralın yeni bir örneğidir. Ukrayna'daki savaştan, kriz içindeki kapitalizm değil, otoriter Rusya sorumlu tutuluyor, sanki Rusya dünya kapitalizminin ayrılmaz bir parçası değilmiş gibi.

Ekonomik krizin kayda değer ölçüde kötüleşme ihtimaliyle karşı karşıya olan burjuvazi, proletaryaya, kendisine dayatılacak korkunç fedakârlıkları kabul etmesi gerektiğini hissettirmek için zemin hazırlıyor ve bu fedakârlıkları Rusya'ya karşı misilleme önlemlerinin zorunlu sonucu olarak sunuyor. Şu iyi hazırlanmış mesajı kullanıyor: "Nüfus, Ukrayna halkıyla dayanışma içinde ısınmayı ve yemeyi azaltmayı seçebilir, çünkü bu, temel görev olan Rusya'yı zayıflatmanın bedelidir".

İşçi sınıfı, 1914'ten bu yana, ya iki dünya savaşında ve aralıksız ve ölümcül bölgesel çatışmalarda ateşe atılan insanlar olarak; ya 1930'ların Büyük Buhranı sırasında kitlesel işsizliğin kurbanı olarak; ya iki dünya savaşının harap ettiği ülkeleri ve ekonomileri yeniden inşa etmek için kolları sıvamaya zorlanarak; ya da 1960'ların sonunda dünya ekonomik krizinin geri dönüşünden bu yana her yeni durgunlukla birlikte güvencesizliğe ve yoksulluğa atılarak cehennemi yaşıyor.

Ekonomik krize doğru yeni bir çöküş ve durmadan büyüyen savaş tehdidiyle karşı karşıya kalındığında işçi sınıfının, burjuvazinin fedakârlık taleplerini dinlemesi tam bir felaket olur. Aksine işçi sınıfı, sınıf mücadelesini ilerletebilmek, bilinçli olarak kapitalizmi devirme perspektifini geliştirebilmek için, kapitalizmin savaş ve ekonomik saldırılarla ifade ettiği çelişkilerinden yararlanmalıdır.

Silvio (26 Mart 2022)

 

Notlar:

[1] "Habeck: Examining ways to moderate energy prices", Sueddeutsche (8 Mart 2022)
[2] "U.S. puts an oil embargo on the agenda", Frankfurter Allgemeine Zeitung (8 Mart 2022).
[3] "Resolution on the international situation", International Review no. 63 (Haziran 1990).
[4] Makalemizi okuyun, "The rise in oil prices: an effect not the cause of the crisis", International Review no. 19

Rubric: 

Savaşın hizmetinde “insani” propaganda

Savaşın barbarlığı karşısında burjuvazi, kendi sisteminin cani sorumluluğunu gizlemek için her zaman alaycı yalanlar kullanmıştır. Ukrayna'daki savaş da yarattığı acıların utanmaz bir şekilde araçsallaştırılmasından ve propaganda selinden kaçamadı. Bombalamalardan kaçan Ukraynalı ailelerin toplu göçü ve acılarının tüm televizyon kanallarında ve tüm gazetelerin ön sayfalarında gösterilmediği bir gün bile geçmiyor. Genellikle kapitalizmin insanlığa çektirdiği belalar konusunda oldukça ketum davranan medya, bu kez travmatize olmuş Ukraynalı çocukların ve savaş kurbanlarının sonsuz görüntülerini sergiliyor.

İnsani aldatmaca bir savaş silahıdır

Bombardımanlar, cinayetler ve kitlesel sürgünlerin korkunç görüntülerinin kışkırttığı meşru şokun propaganda amaçlı sömürüsüyle Ukrayna’daki savaş, demokratik ülkelerin burjuvazisinin kendiliğinden bir sempati ve şefkat dalgası yaratmasına ve Ukraynalı mültecilere yönelik "yurttaş inisiyatifleri" etrafında (ve hatta Rus göstericilerin ve savaş karşıtlarının acımasızca bastırılması etrafında) devasa bir "insani" kampanya düzenlemesine olanak sağlamıştır. İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana en büyük nüfus göçünün kurbanlarının sıkıntı ve umutsuzluğundan istifade ediyorlar. Her yerde, Ukraynalı mültecilere yardım etmek için "insani koridorlar" ve "vatandaş ağları" örgütleniyor. Ancak, tüm bunlar "işkence edilmiş bir halkı" "Rus canavarından korumayı" amaçlayan muazzam bir ölüm cephaneliğinin tedarikini meşrulaştırmak için gerçekleşiyor. Ukraynalı mültecilerle dayanışma amaçlı para toplamalar, bağışlar ve her türlü “girişim” veya gösteriler, küçük köylerde bile yetkili merciler tarafından organize ve teşvik ediliyor.

“Ukrayna halkının” şehadetine yapılan övgülerin arkasında, samimi cömertlik dürtülerinin alçakça bir sömürüsü var. Rusya'nın bombardımanı ile Zelenski hükûmetinin zorunlu "genel seferberliği" arasında rehin tutulan bir nüfusun trajik kaderini umursamayan, hepsi savaş çığırtkanı olan devletlerin gerçekleştirdiği bir sömürü. Burjuvazinin gözünde, "Ukrayna halkı", her şeyden önce, işgale karşı "yurtsever bir mücadelede" ateşe atılan insanlar olarak işlev görür. Aynı alaycılık, Batı burjuvazisinin, Rusça konuşulan Lugansk ve Donetsk bölgelerinde 2014'ten bu yana Ukrayna hükûmeti tarafından gerçekleştirilen, yaklaşık 14.000 kişinin öldürüldüğü katliamların üstünü örtmesini de açıklıyor.

Avrupa devletlerinin sözde hümanizmi büyük bir yalan ve saf bir aldatmacadır. Mültecileri kabul etme ve onlara yardım etme çabası, çoğunlukla, halkların inisiyatifinden kaynaklanmaktadır ve hiçbir şekilde devletlerden kaynaklanmamaktadır. Savaşın patlak vermesinden bu yana ve ailelerin göçünün en başından beri, muazzam bir kendiliğinden dayanışma dalgası olduğu inkar edilemez. Birdenbire sıkıntı ve umutsuzluğa düşenlere barınak ve yemek sağlayarak destek olmak ve yardım etmek için içtenlikle insani bir çaba sarf edildi.

Ancak bu dayanışma yeterli değildir. Bu, proleterlerin kendi sınıf alanında kolektif seferberliğinin ürünü değildir; burjuvazinin kendi çıkarları için kendine eklemlemekten, sömürmekten ve araçsallaştırmaktan asla geri durmadığı bir dizi bireysel inisiyatiften ibarettir. Dahası, bu tepkiler, savaşı meşrulaştırmak, milliyetçiliğin ölümcül zehrini yaymak ve "rezil Rus işgalcisine" karşı Kutsal Birlik iklimini yeniden yaratmak için hızlıca burjuva propaganda alanına saptırıldı.

Batı Avrupa'nın demokratik güçlerinin, Ukrayna sınırında yüz binlerce kişiyi zor kullanarak engellemedikleri sürece, sınırlarını Ukraynalı mültecilere açmaktan başka çareleri yoktu. Aksi takdirde tüm Rusya karşıtı savaş propagandaları çökecekti. Gerçekten de, Ukraynalıları karşılamaya hazır olduklarını ilan ediyorlarsa, bu, "Putin'in savaş suçlarına" karşı bir savaş seferberliğini ve özellikle Ukrayna'ya silah sevkiyatını ideolojik olarak haklı çıkarmak ve böylece kendi ulusal emperyalist çıkarlarını savunmak içindir.

Bu kampanyalar, aynı zamanda, bu çarpıcı durumun sorumluluğunun tüm devletlere, bizzat kapitalist sistemin kendisinden kaynaklanan rekabet mantığına ve emperyalist çekişmelere ait olduğu gerçeğini gizlemeye hizmet etmektedir. Savaş bölgelerini, nüfusun yoksullaşmasını ve kitlesel göçü, artan kaosu ve barbarlığı yaratan şey bu sistemin ta kendisidir.

Leş yiyici sınıfının iğrenç alaycılığı

Tüm leş yiyici devletler, sözde "sığınma hakkı" adına açık kollarla karşıladıklarını iddia ettikleri Ukraynalı mülteciler için timsah gözyaşları döküyorlar. Mültecilere kucak açmaya yönelik bu güzel vaatler göz boyamadan başka bir şey değildir. Batı Avrupa devletleri sefaletten, kaostan ve savaştan kaçan göçmenler için her yerde kabul kotaları getirdi. Bu yalın ayak mülteciler, Ukraynalıların çoğunluğu gibi sarışın, mavi gözlü Avrupalılar değil; çoğu Hristiyan değil, Müslümandır. Tamamen istenmeyen "ekonomik mülteciler" ile "savaş mültecileri" veya "siyasi mülteciler" arasında sığır gibi sınıflandırılırlar. Bu nedenle "iyi" ve "kötü" mültecileri ayırmalıyız…

Bütün bunlar Avrupa Birliği'nin ve onun büyük demokrasilerinin açık çekiyle yapılıyor. Böyle bir seçme süreci, muamelede böylesine bir farklılık tamamen utanmazlıktır. Örneğin Fransa'da, iki yıldan kısa bir süre önce, Macron hükûmeti, Paris'teki Place de la République'de çadırlarını kurmuş olan göçmen aileleri zorla yerinden etmek için polislerini gönderdi; polisler bu istenmeyen göçmenleri dövdüler ve çadırlarını bıçaklarla parçaladılar. Son zamanlarda, Belarus devleti tarafından koz olarak kullanılan Iraklı mülteciler Avrupa'nın kapısını çalarken, Avrupa Birliği'nin silahlı robocopları tarafından Polonya sınırının dikenli tellerine itildiler. "Büyük demokrasiler", soğuktan ve açlıktan ölen insanların gözle görülür acılarına rağmen, o zamanlar hiç misafirperver değildiler.

Bu sahte şefkatin, devletlerin bu sözde dayanışmasının yanar döner geometrisinin ardındaki gerçeklik nedir? Burjuvazi, "ev sahibi" ülkelerin çoğunda, halk ve işçi sınıfı arasında muhalefet ve bölünmeler yaratmak amacıyla Ukraynalılar için, diğer mültecilerden tamamen farklı bir "özel statü" yaratmaya özen göstermiştir. Örneğin Belçika'da hükûmet, Ukraynalılara diğer savaş mültecilerinden oldukça farklı bir statü vermeye karar verdi. Diğer mülteciler, "ev sahibi" ülkede olası bir çalışma izni alabilmek için genellikle önce ciddi bir tarama ve kontrolden geçmek zorunda kalırken, Ukrayna vatandaşlarına bu izin hemen veriliyor ve dahası onlar diğer mültecilerden çok daha fazla yardım ödeneği alıyorlar. Ödeneklerinin miktarı "yerel" çalışanların asgari ücretinden bile daha yüksek... Emperyalist propagandanın hizmetindeki bu kirli manevra, hükûmetin yalnızca Ukraynalılar ile diğer mülteciler arasında bir düşmanlık yaratmasına değil, aynı zamanda işçi sınıfı içinde ek bir bölünme faktörü olarak bir rekabet ortamı yaratmasına da olanak vermektedir [1].

Ukraynalı mültecilerin yüksek vasıflı azınlığı, burjuvazinin hoşuna gidecek şekilde, bu tür işlerde önemli bir kıtlığın olduğu Almanya gibi bazı ülkelerin ekonomisine entegre edilecektir. Diğerleri için, yani büyük çoğunluk için, mültecilerin kitlesel akını, onları özümsemekten aciz olan Avrupa burjuvazisi için büyük sorunlar yaratacaktır. Er ya da geç, önümüzdeki dönemde, bu mültecilerin büyük çoğunluğu popülist ideolojinin mide bulandırıcı nefesine maruz kalacak ve burjuvazinin tamamının vurgulamak isteyeceği toplumsal ve ekonomik sorunların günah keçileri işlevini göreceklerdir.

Her şeyden önce, ne pahasına olursa olsun, işçiler bu insani yardım kampanyalarının baştan çıkarıcı şarkılarına kapılmayı reddetmelidir. Savaş karşısında sömürenlerle herhangi bir birliği kategorik olarak reddederek onların ideolojik tuzaklarından kaçınmalıdırlar. Aynı zamanda, yoğunlaşan kriz ve savaşın saldırıları karşısında kendi sınıf çıkarlarını savunmak için mücadele etmelidirler. İşçiler, bu mücadelenin ancak ve ancak, egemen sınıfın oluşturduğu sınırların ve çatışmaların ötesinde uluslararası gelişimi yoluyla, mültecilerle ve kapitalizmin artan barbarlığının tüm kurbanlarıyla sınıf dayanışmasını tam olarak ifade edebilirler ve onlara çok farklı bir perspektif sunabilirler: Bu, kâr yasasından ve bu sistemin ölümcül dinamiklerinden kurtulmuş bir toplum perspektifidir.

Wim, 03.04.2022

[1] Bununla birlikte, bazı ülkeler diğerlerinden daha "misafirperver" olmuştur. Özellikle İngiliz burjuvazisi, Ukraynalı mültecilerin ülkeye girmesinin önünde her türlü bürokratik engeli kurmaya devam ediyor. Bir başka makalede, İngiliz burjuvazisi ile kıtadaki "dostları" arasındaki Ukrayna'daki savaşa ilişkin farklılıkları analiz edeceğiz.

Rubric: 

Troçkizm emperyalist savaşı destekliyor

Burjuva kampına geçişinden beri Troçkizm, İkinci Dünya Savaşının ardından birbirini izleyen çatışmalarda emperyalist kamplardan birine karşı diğerini desteklemek üzere proletaryayı itmek yoluyla, işçi sınıfının bilincine saldırmakta hiçbir fırsatı kaçırmadı. Troçkistlerin Ukrayna'daki askeri kaos karşısındaki tavrı bunu bir kez daha doğruluyor. Kapitalizmin bu bekçileri, savaşan şu ya da bu kamptan birini destekleyen açıkça savaş yanlısı tutumlar ile daha “incelikli” ve “radikal” görünen ama yine de barbarca militarizmin devamını savunan diğer tutumlar arasında gidip geliyor. Troçkizmin yalanları ve mistifikasyonları, işçi sınıfı için gerçek bir zehirdir ve kendisini Marksizmin bir biçimi gibi sunarak ona yolunu kaybettirmeyi hedeflemektedir.

Fransa'daki Nouveau parti Anticapitaliste'in (NPA) tutumu bariz savaş çığırtkanları kategorisine giriyor. Bu partinin tutumu kendi sözleriyle şöyle: “Savaşa hayır! Ukrayna halkının direnişiyle dayanışmaya! (...) Şu anda Ukrayna'daki gibi olan durumlarda, bombalamalar sürdüğü ve Rusya birlikleri orada olduğu sürece, 'sükûnete', 'şiddeti durdurmaya' ya da 'ateşkese' çağıran bütün soyut 'pasifist' tutumlar, tarafları pratikte birbirine denk sayar ve Ukraynalıların askeri yollar dahil olmak üzere kendilerini savunma hakkının inkarından farksızdır.” Bundan daha açık olamazdı! Bu burjuva grup açıkça proleterleri Anavatan savunusu adına şehit olmaya çağırmaktadır. Diğer bir deyişle, proleterleri kendi sömürülerinden beslenen milli sermayesinin savunusuna çağırmaktır bu.

Aynı küçümsemeyi daha sinsi ve sahte bir ikili dille Lutte Ouvriere (LO) bu sefer “enternasyonalizmin” savunusu adına üretmektedir; “halkların üzerinden yürütülen” bu savaşı lanetler gibi görünerek, son tahlilde “emperyalizme karşı direniş” ve “halkların kaderini tayin hakkı” adına proleterleri kendi ulusal burjuvalarının elinde piyon olmaya çağırmaktadır. LO'nun Fransa başkanlık seçimlerindeki adayı Nathalie Arthaud, “Putin, Biden ve diğer NATO ülke liderleri küçümsedikleri halkların canıyla bir savaş yürütüyor” diyerek “işçileri”, “bürokratik” Rusya ve “emperyalist” Amerika'ya karşı zavallı küçük Ukrayna devletini savunmaya çağırmaktan çekinmemiştir.

Sanki Zelensky ve onun yoz oligarklardan oluşan klik, Ukrayna nüfusunun ve özellikle de kendilerine ait olmayan çıkarlar için savaşmaya zorlanan işçi sınıfı erkeklerinin ölümünden bizzat sorumlu değilmiş gibi. Dördüncü Enternasyonal'in Güney Amerikalı bir üyesi olan Le Mouvement Socialiste des Travailleurs (MTS) ise, hem Ukrayna'nın Rusya tarafından işgalini hem de NATO müdahalesini eleştirmektedir. Ama bu görünüşte enternasyonalist tavrın ardında, bu sefer de bu grubun “Donbass halkının kendi kaderini tayin hakkını” tanıdığını görüyoruz ki bu Putin'in Ukrayna'yı işgal etmek için kullandığı bahanenin tamı tamına aynısıdır!

ABD ve BK'da, Internationalist Bolshevik Tendency (IBT) daha da hilekar bir tavır geliştiriyor. “Devrimci Yenilgicilik ve Proleter Enternasyonalizmi” başlıklı bir makalede, Lenin'in “bütün emperyalist ülkelerde proletarya, kendi hükûmetinin yenilgisini istemek zorundadır” şeklindeki (“ikili yenilgicilik” olarak tanımladığı) daha o zamandan belirsiz tavrını hatırlattıktan sonra, IBT şöyle ekliyor: “İkili yenilgicilik emperyalist bir ülkenin emperyalist olmayan bir ülkeye saldırdığı, fiili bir fetih savaşı için geçerli değildir. Böyle durumlarda, Marksistler sadece kendi emperyalist hükûmetlerinin yenilgisi için çağrı yapar ama etkin biçimde emperyalist olmayan devletin askeri zaferinden yana olur.” [1].

Böylece, IBT'ye göre Ukrayna bir kere emperyalist olmayan bir devlet olarak tanımlandığında, geriye kalan seçenek sadece proleterleri katliama itmek oluyor! IBT'nin Lenin'in emperyalizme dair tavrındaki bir zayıflığı saçma bir uca çekerek sömürdüğü bir gerçek [2]. Kapitalizmin geliştiği bir dönemden çöküş dönemine geçerken yaşamış ve bu geçişin bütün sonuçlarını çıkaramamış Bolşevikler ve Komünist Enternasyonal'in hatası anlaşılabilir. Ama, çeşitli ülkelerin diğerlerine karşı (örneğin Irak'ın Kuveyt'e, İran'ın Irak'a vb.) saldırgan savaşlarıyla geçen bir yüzyılın ardından, aynı tavrı yeniden dolaşıma sokmak salt mistifikasyondur!

Bu mistifikasyonun üzerinde yükseldiği temel, burjuva “halkların kaderini tayin hakkı” sloganıdır ve bunun arkasında emperyalizmin sadece “büyük güçler” arası bir mücadele olduğu fikri vardır. Fakat, Rosa Luxemburg'un 1916 gibi erken bir tarihte, Sosyal Demokrasinin Bunalımı’nda belirttiği gibi: “Emperyalizm bir devletin ya da herhangi bir grup devletin eseri değildir. Sermayenin dünya gelişimindeki özel bir olgunluk aşamasının ürünüdür; özünde enternasyonal bir durum, bölünemez bir bütündür ve ancak hiçbir ulusun kendi iradesiyle dışına çıkamayacağı ilişkilerinin bütünü içerisinde kavranabilir.'' Ulusal savunma mücadeleleri artık işçi sınıfının taleplerinin bir parçası olamaz. Tersine, bunlar onun devrimci mücadelesi için gerçek bir zehir, devrimci laf kalabalığı ardına gizlenerek seçtikleri emperyalist kamp adına proleterleri cepheye itmeyi hedefleyen bir mistifikasyondur!

H., 27 Mart 2022

[1] IBT'nin 1982'de ayrıştığı, şimdi International Communist League (Fourth Internationalist) adını almış olan Spartakistlerin benzer bir çözümlemeyi tersinden yaptığına işaret etmek gerekiyor: aynı bildiri içerisinde “iki kapitalist sınıf arasındaki bu savaşı, işçilerin iki kapitalist sınıftan da kurtulduğu devrimci bir iç savaşa dönüştürmekten” bahsederek devrimci bir çağrı yapar gibi gözükürken, hemen ardından “NATO veya herhangi bir emperyalist güç bu savaşa girerse, her devrimcinin görevi emperyalizmin yenilgisi için askeri olarak Rusya'dan yana olmak olacaktır” diyerek eğer savaş tırmanırsa ne yapacaklarını söylüyorlar. Solculuk söz konusu olduğunda, her zaman satır aralarına bakmak gerekiyor! (Kaynak: Spartacist 4 Supplement, 27.2.22)

[2] Rosa Luxemburg'un aksine, emperyalizmi büyük kapitalist güçlerin politikası olarak tanımlayan Lenin emperyalizm sorununa dair her zaman net değildi.

Rubric: 

Ukrayna'da emperyalist çatışma Kapitalizm savaştır, kapitalizme karşı savaş!

Avrupa savaşa girdi. Bu, 1939-45'in ikinci dünya katliamından bu yana ilk kez de yaşanmıyor. 1990'ların başında, savaş eski Yugoslavya'yı kasıp kavurmuş, 140.000 kişinin ölümüne neden olmuş, Temmuz 1995'te 8.000 erkek ve gencin soğukkanlılıkla katledildiği Srebrenica'da olduğu gibi "etnik temizlik" adı altında sivillere yönelik büyük toplu katliamlar meydana gelmişti. Rus ordularının Ukrayna'ya karşı saldırıya geçmesiyle patlak veren bu savaş, şu an için eski Yugoslavya’da olduğu kadar ölümcül değil, ancak bu savaşa kaç kişinin kurban gideceğini henüz hiç kimse bilmiyor. An itibarıyla savaş, eski Yugoslavya'daki savaştan çok daha büyük ölçekte. Bugün, birbirleriyle savaşanlar milisler veya küçük devletler değil. Mevcut savaş, sırasıyla 150 milyon ve 45 milyon nüfusları ve konuşlandırılan devasa ordularıyla (700.000 askeriyle Rusya ve 250.000'den fazla askeriyle Ukrayna) Avrupa'nın en büyük iki devleti arasında.

Dahası, büyük güçler eski Yugoslavya'daki çatışmalara dahil olduklarında, bu ya dolaylı olarak ya da Birleşmiş Milletler himayesinde “müdahale kuvvetlerine” katılmalarıyla gerçekleşmişti. Bugün, Rusya yalnızca Ukrayna’yla değil, savaşta doğrudan yer almasalar da Ukrayna'ya silah göndermeye başlamış, aynı zamanda da Rusya’ya karşı önemli ekonomik yaptırım kararları almış olan, NATO'da gruplanmış tüm Batılı ülkelerle de karşı karşıya.

Bu nedenle, yeni başlayan bu savaş, başta Avrupa olmak üzere tüm dünya için son derece çarpıcı bir olaydır.  Daha şimdiden, siviller ve her iki tarafın askerleri arasında can kaybının binlerce olduğu söyleniyor. Savaş yüz binlerce mülteciyi yollara dökmüş durumda. Enerji ve tahıl fiyatlarındaysa daha büyük artışa, dolayısıyla da ısınamamaya ve açlığa neden olacak, ki halihazırda dünyanın birçok ülkesindeki sömürülenlerin ve yoksulların yaşam koşulları enflasyon karşısında yere çakılmış durumda. Her zaman olduğu gibi, dünyayı yönetenler, savaşçı eylemlerinin en ağır bedellerini toplumsal zenginliğin çoğunu üreten işçi sınıfına ödetecek.

Bu savaş, bu trajedi, dünyanın son iki yıl içindeki durumundan ayrı değerlendirilemez: pandemi, ekonomik krizin kötüleşmesi, ekolojik felaketlerin çoğalması. Tüm bunlar, dünyanın barbarlığa sürüklendiğini açıkça gösteriyor.

Savaş propagandasının yalanları

Her savaşa büyük yalan kampanyaları eşlik eder. Kendilerinden istenen korkunç fedakarlıkları kabul edebilmeleri için, halkın ve özellikle sömürülen sınıfın zihni egemen sınıfın ideolojisiyle doldurulur. Bu fedakarlıklar, annelerinin, eşlerinin, çocuklarının yasını tutmak, sivil halkın dehşet ve yoksunluk içinde olması ve sömürünün daha da yoğunlaşmasıdır,  cepheye gönderilenler içinse hayatlarıdır.

Putin'in yalanları, tıpkı politik polis ve casus örgütü olan KGB'de memur olarak kariyerine başladığı Sovyet rejiminin yalanları gibi çiğdir. “Soykırım” mağduru Donbass halkına yardım etmek için “özel bir askeri operasyon” yürüttüğünü iddia eden Putin, medyanın “savaş” kelimesini kullanmasını yaptırım tehditleriyle yasaklıyor. Putin’e bakılırsa, amacı Ukrayna'yı yönetimi altında olduğu “Nazi rejiminden” kurtarmak. Doğu'nun Rusça konuşan nüfuslarının, genellikle Nazi rejimine özlem duyan Ukraynalı milliyetçi milisler tarafından zulme uğradığı doğrudur, ancak ortada bir soykırım yoktur.

Batılı hükûmetlerin ve batı medyasının yalanları genellikle daha kurnazcadır. Ancak bu kurnazlık her zaman için geçerli değildir: ABD ve müttefikleri (ki bunlara pek “demokratik” Birleşik Krallık, İspanya, İtalya ve... Ukrayna (!) da dahildir) 2003 Irak müdahalesini, Saddam Hüseyin'in elindeki "kitle imha silahlarının" tamamen uydurma tehdidi altında bize yutturdular. Bu Irak halkı arasında yüz binlerce kişinin ölümüyle, iki milyon mülteciyle ve koalisyon askerleri arasında on binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan bir müdahaleydi.

Bugün “demokratik” liderler ve Batı medyası bize “kötü öcü” Putin ile “uslu çocuk” Zelensky arasındaki kavganın masalını anlatıyorlar. Putin'in kuşkucu bir suçlu olduğunu uzun zamandır biliyoruz. Zelensky, Putin’in aksine sabıka kaydının temiz olmasından ve siyasete girmeden önce (vergi cennetinde büyük bir servet elde etmesine de neden olan) popüler bir komedi oyuncusu olmaktan çıkar sağlıyor. Ancak mizahi yetenekleri onun hevesli bir savaş lorduna dönüşmesine mahal verdi ve bu yeni rolünde 18 ila 60 yaş arasındaki erkeklerin yurt dışına sığınmaya çalışan ailelerine eşlik etmelerini yasaklıyor ve Ukraynalıları 'Anavatan' için, yani Ukraynalı burjuvazi ve oligarkların çıkarları için öldürülmeye çağırıyor. Çünkü iktidar partilerinin rengi, konuşmalarının tonu ne olursa olsun, tüm ulusal devletler, her şeyden önce, hem sömürülenlere hem de diğer ulusal burjuvazilerin rekabetine karşı, sömüren sınıfın yani ulusal burjuvazinin çıkarlarının savunucularıdır.

Savaş propagandalarında, her devlet kendini “saldırgana” karşı kendisini savunması gereken bir “kurban” olarak sunar. Ancak tüm devletler gerçekte eşkıya olduğu için, ilk önce hangi eşkıyanın ateş ettiğini sormak anlamsızdır. Bugün önce Putin ve Rusya ateş etti, ancak geçmişte ABD vesayeti altında NATO, Doğu blokunun ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüne kadar Rusya'nın  hakimiyetinde olan birçok ülkeyi saflarına dahil etmişti. Eşkıya Putin, savaşı başlatarak, özellikle Ukrayna'nın NATO'ya katılmasını engelleyerek, ülkesinin geçmişteki gücünün bir kısmını geri kazanmayı hedefliyor.

Aslında 20. yüzyılın başından beri, sürekli savaş, ortaya çıkardığı tüm korkunç acılarla kapitalist sistemin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Şirketler ve devletler arasındaki rekabete dayalı, ticari savaşların silahlı savaşlara döndüğü, ekonomik çelişkilerin ve krizlerin kötüleştiği bu sistem giderek daha fazla savaş benzeri çatışmaları getiriyor. Bu kâra ve üreticilerin şiddetli sömürüsüne dayalı sistemde, işçiler yalnızca alın terleriyle değil aynı zamanda kanlarıyla da bedel ödemek zorunda kalıyor.

2015'ten bu yana, küresel askeri harcamalar keskin bir şekilde artıyor. Bu savaş yalnızca, süreci vahşi bir şekilde hızlandırdı. Bu ölümcül sarmalın bir sembolü olarak: Almanya, İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana tarihinde ilk kez Ukrayna'ya silah göndermeye başladı; Avrupa Birliği ilk kez Ukrayna'nın silah alımı ve teslimatını finanse ediyor ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, kararlılığını ve yıkıcı yeteneklerini kanıtlamak için açıkça nükleer silah kullanmakla tehdit ediyor.

Savaşı nasıl sonlandırabiliriz?

Rusya'nın Ukrayna'dan çok daha güçlü bir orduya sahip olmasına rağmen, mevcut savaşın nasıl gelişeceğini kimse tam olarak kestiremez. Bugün Rusya'nın müdahalesine karşı dünya çapında ve bizzat Rusya'da pek çok eylem yapılıyor, ancak bu eylemler savaşı sonlandıramaz. Tarih göstermiştir ki, kapitalist savaşa son verebilecek tek güç, burjuva sınıfının doğrudan düşmanı olan proletaryadır. Tıpkı, Rusya işçilerinin Ekim 1917'de burjuva devletini devirmesi ve Almanya'nın işçi ve askerlerinin Kasım 1918'de isyan ederek hükûmetlerini ateşkes imzalamaya zorlamasının 1. Dünya Savaşı’nı sonlandırdığı gibi. Putin, bugün yüz binlerce askeri öldürülmek üzere Ukrayna'ya gönderebiliyorsa, bugün birçok Ukraynalı "Anavatanı savunmak" için canlarını vermeye hazırsa, bunun büyük ölçüde nedeni dünyanın bu bölgesinde işçi sınıfının özellikle zayıf olmasıdır. 1989'da "sosyalist" ya da "işçi sınıfına ait" olduğu iddia edilen rejimlerin çöküşü dünya işçi sınıfına çok acımasız bir darbe vurmuştur. Bu darbe, 1968'den itibaren ve 1970'lerde Fransa, İtalya ve Birleşik Krallık gibi ülkelerde büyük mücadeleler vermiş işçileri derinden etkilemiştir, ama en çok Polonya gibi sözde "sosyalist" ülkelerdeki işçileri etkilemiştir, ki Polonyalı işçiler Ağustos 1980'de büyük bir kararlılıkla hükûmeti taleplerini karşılamaya ve baskıdan vazgeçmeye zorlayan kitlesel bir mücadelenin içindeydi.

Savaş mağdurlarıyla, sivil halkla ve her iki tarafın top yemine dönüştürülmüş üniformalı proleterlerden oluşan askerleriyle gerçek bir dayanışma göstermek, "barış için" eylemler yapmak ya da bir ülkeyi diğerine karşı desteklemek değildir. Tek dayanışma, TÜM kapitalist devletlere, şu veya bu ulusal bayrağın arkasında toplanma çağrısı yapan TÜM partilere, bizi barış ve halklar arasındaki "iyi ilişkiler" yanılsamasıyla cezbeden TÜM taraflara karşı koymaktır. Ve gerçek bir etki yaratabilecek tek dayanışma, dünyanın her yerinde kitlesel ve bilinçli işçi mücadelelerinin gelişmesidir. Özellikle de bu mücadelelerin, savaşlardan ve insanlık için giderek daha fazla tehlike teşkil eden tüm barbarlıktan sorumlu sistemin, yani kapitalist sistemin devrilmesi için bir hazırlık oluşturduğunun bilincine varılmalıdır.

Bugün işçi hareketinin 1848 Komünist Manifesto'sunda yer alan eski sloganları her zamankinden daha günceldir:

İşçilerin vatanı yoktur! Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!

Uluslararası proletaryanın sınıf mücadelesinin gelişmesi için!

Enternasyonal Komünist Akım, 28.2.22

www.internationalism.org

email: [email protected]

Halka açık toplantılar

Gelin ve bu broşürdeki fikirleri, EKA'nın önümüzdeki iki hafta boyunca gerçekleştireceği online halka açık toplantılardan birinde tartışın. İngilizce toplantı için tarihler: 5 Mart, 11:00 ve 6 Mart, 18:00 (Londra saati). Detaylar için bize e-mail atın.

Rubric: 

Ukrayna'daki savaş hakkında Enternasyonal Komünist Sol gruplarının ortak açıklaması

Komünist solun örgütleri, özellikle dünya işçi sınıfı için büyük bir tehlikenin söz konusu olduğu bir zamanda, proleter enternasyonalizminin ilkelerine bağlılık mirasını birlik içinde savunmalıdır. Ukrayna'daki savaşla birlikte emperyalist katliamın Avrupa'ya dönüşü işte böyle bir zamandır. Bu nedenle, komünist sol gelenekten diğer imzacılarla (ve bu bildiriyi tamamen destekleyen farklı bir eğilime sahip bir grupla), emperyalist savaş karşısında işçi sınıfının temel perspektifleri hakkında aşağıdaki ortak bildiriyi yayınlıyoruz.

 


 

İşçilerin vatanı yoktur!

Kahrolsun tüm emperyalist güçler!

Kapitalist barbarlığın karşı sosyalizm!

 

Ukrayna'daki savaş, enternasyonal bir birlik sınıfı olan işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda değil, irili ufaklı farklı emperyalist güçlerin çatışan çıkarları için yürütülüyor. Bu savaş, askeri ve ekonomik hakimiyet için stratejik bölgeler üzerinde hakimiyet amacıyla, ABD, Rusya ve Batı Avrupa devlet aygıtlarına hakim olan savaş çığırtkanları tarafından açıkça ve gizlice yürütülen bir savaştır. Ukrayna egemen sınıfı da hiçbir şekilde dünya emperyalist satranç tahtasında masum bir piyon değildir.

 

Bu savaşın esas mağduru Ukrayna devleti değil, katledilmiş savunmasız kadın ve çocuklar, açlıktan ölen mülteciler veya her iki orduda askere alınanlar ya da savaşın daha fazla yoksulluk getireceği tüm dünyanın işçileri, yani genel olarak işçi sınıfıdır.

 

Kapitalist sınıf ve onların burjuva üretim tarzı, emperyalist savaşa yol açan rekabetçi ulusal bölünmelerin üstesinden gelemez. Kapitalist sistem daha büyük bir barbarlığa düşmekten kaçamaz.

 

Kendi payına, dünya işçi sınıfı düşen ücretlerine ve yaşam standartlarına karşı mücadelesini geliştirmek zorundadır. 1945'ten bu yana Avrupa'nın en büyüğü olan bu son savaş, kapitalizmin geleceğinde, eğer işçi sınıfı mücadelesi burjuvazinin devrilmesine ve onun yerine işçi sınıfının politik iktidarının, yani proletarya diktatörlüğünün, geçmesine yol açmazsa olacaklara dair bir uyarıdır.

 

Farklı emperyalist güçlerin savaş hedefleri ve yalanları:

 

Rus emperyalizmi 1989'da aldığı büyük gerileyişi tersine çevirerek yeniden bir dünya gücü olmayı amaçlıyor. ABD süper güç statüsünü ve dünya liderliğini korumak istiyor. Avrupalı güçler, sadece Rusya'nın yayılmasından değil, aynı zamanda ABD'nin ezici egemenliğinden de korkuyor. Ukrayna ise en güçlü emperyalist güçle ittifak arıyor.

 

Kabul etmek gerekir ki, ABD ve Batılı güçler bu savaşta gerçek amaçlarını haklı çıkarmak için en inandırıcı yalanlara ve en büyük medya yalan makinelerine sahipler - bunlar, sözde Rusya'nın küçük egemen devletlere karşı saldırganlığına tepki gösterdiklerini, Kremlin otokrasisine karşı demokrasiyi savunduklarını, Putin'in vahşeti karşısında insan haklarını koruduklarını söylüyorlar.

 

Daha güçlü emperyalist gangsterler genellikle daha iyi savaş propagandasına, daha büyük yalana sahiptir, çünkü düşmanlarını önce ateş etmeye kışkırtıp, manevra yapabilirler. Ama bu güçlerin son zamanlarda Ortadoğu'da, Suriye'de, Irak'ta ve Afganistan'da sergilediği sözde 'barışçıl' performanslarını, ABD hava gücünün Musul şehrini nasıl dümdüz ettiğini, Koalisyon güçlerinin Irak halkını sahte bir bahaneyle (Saddam Hüseyin'in kitle imha silahlarına sahip olduğu gibi) nasıl kılıçtan geçirdiğini hatırlayın. Daha geriye gidin ve 1960'larda Vietnam'da, 1950'lerde Kore'de, İkinci Dünya Savaşı sırasında Hiroşima, Dresden veya Hamburg'da olsun, bu demokrasilerin geçtiğimiz yüzyılda sivillere karşı işlediği sayısız suçları hatırlayın. Rusya'nın Ukrayna nüfusuna yönelik zulmü de özünde aynı emperyalist senaryodan alınmıştır.

 

Kapitalizm, insanlığı sürekli emperyalist savaş çağına fırlattı. Kapitalizmden savaşı "durdurmasını" istemek bir yanılsamadır. 'Barış' ancak savaşkan kapitalizmde bir perde arası olabilir.

 

Çözümsüz krizlere ne kadar batarsa, kapitalizmin artan kirlilik ve salgın felaketlerinin yanında askeri yıkım da o kadar büyük olacaktır. Kapitalizm devrimci bir değişim için çoktan aşırı olgunlaşmış durumda.

 

İşçi sınıfı uyuyan bir devdir.

 

Yanında getirdiği bütün dehşetleriyle, gittikçe daha fazla bir savaş sistemi haline gelen kapitalist sistem, şu anda egemenliğine karşı herhangi bir önemli sınıf muhalefetiyle karşı karşıya değil; öyle ki, proletarya, emek gücünün giderek ağırlaşan sömürüsüne tabidir ve emperyalizm, savaş alanında proletaryanın canından fedakarlık talep etmektedir.

 

Devrimci öncünün vazgeçilmez rolünün teşvikiyle, sınıf bilinci ile birlikte sınıfsal çıkarlarının savunusunun gelişimi, işçi sınıfının dev potansiyelini, yani burjuvazinin siyasi aygıtını tümüyle devirmek için bir sınıf olarak birleşme kapasitesini içerisinde barındırır. İşçi sınıfı, 1917'de Rusya'da tam da bunu yapmış ve aynı dönemde Almanya'da ve başka yerlerde buna yaklaşmıştır: böylece savaşlara yol açan sistemi devirmiştir. Nitekim, Ekim Devrimi ve onun diğer emperyalist güçlerde yol açtığı ayaklanmalar, yalnızca savaşa muhalefetin değil, aynı zamanda burjuvazinin iktidarına yönelik bir saldırının da aydınlık bir örneğidir.

 

Bugün hala böylesi bir devrimci dönemden çok uzağız. Benzer şekilde, proletarya mücadelesinin koşulları, ilk emperyalist kıyım zamanında var olan koşullardan farklıdır. Öte yandan, emperyalist savaş karşısında, proletarya enternasyonalizminin temel ilkelerini ve devrimci örgütlerin bu ilkeleri proletarya içerisinde, gerektiğinde canını dişine takarak, akıntıya karşı da olsa savunma görevi hala aynı güncelliktedir.

 

Emperyalist savaşa karşı enternasyonalizm için savaşan ve savaşmaya devam eden siyasi gelenek.

 

İsviçre'deki Zimmerwald ve Kienthal köyleri, Birinci Dünya Savaşı'nda savaşan her iki bloktan sosyalistlerin, katliamı sona erdirmek ve Sosyal Demokrat Partilerin yurtsever liderlerini kınamak adına enternasyonal bir mücadele başlatmak için buluşma yerleri olarak ünlendi. Bremen Solu ve Hollanda Solu tarafından desteklenen Bolşevikler bu toplantılarda, emperyalist savaşa karşı bugün hala geçerli olan enternasyonalizmin temel ilkelerini ortaya koydular:

 

Emperyalist kamplardan hiçbirini desteklememek;

tüm pasifist illüzyonların reddi;

emek gücünün sömürülmesine dayanan ve sürekli olarak emperyalist savaş üreten sisteme karşı yalnızca işçi sınıfının ve onun devrimci mücadelesinin son verebileceğinin kabulü.

 

1930'larda ve 1940'larda, Birinci Dünya Savaşı'nda Bolşevikler tarafından geliştirilen enternasyonalist ilkelere sıkı sıkıya bağlı kalan yalnızca şimdi Komünist Sol olarak adlandırılan siyasi akımdı. İtalyan Solu ve Hollanda Solu, İkinci emperyalist Dünya Savaşı'nda, Troçkizm de dahil olmak üzere proleter devrimi savunduğunu iddia eden diğer akımların aksine, katliam için hem faşist hem de anti-faşist gerekçeleri reddederek her iki tarafa da aktif olarak karşı çıktı. Böyle yaparak bu Komünist Sol gruplar, savaşta Stalinist Rusya'nın emperyalizmini desteklemeyi reddettiler.

 

Bugün, Avrupa'da emperyalist çatışmanın hızlanması karşısında, Komünist Sol'un mirasına dayanan politik örgütler, tutarlı proleter enternasyonalizminin bayrağını taşımaya ve işçi sınıfı ilkelerini savunanlar için bir referans noktası olmaya devam ediyor.

 

İşte bu nedenle bugün Komünist Sol'un sayıca az ve pek tanınmayan örgütleri ve grupları bu ortak bildiriyi yayınlamaya ve iki dünya savaşının barbarlığı karşısında geliştirilmiş enternasyonalist ilkeleri olabildiğince geniş biçimde yaygınlaştırmak için ortaklaştılar.

 

Ukrayna'daki emperyalist katliamda hiçbir tarafa destek yok.

 

Pasifist yanılsamaya hayır: Kapitalizm ancak sonu gelmeyen savaşlarla yaşayabilir.

 

Emperyalist savaşa ancak proletarya, kapitalist sistemi de yıkacak olan, sömürüye karşı verdiği sınıf mücadelesiyle son verebilir.

 

Dünyanın Bütün İşçileri, Birleşin!

——————————————————

 

- Enternasyonal Komünist Akım

- Istituto Onorato Damen (Onarato Damen Enstitüsü)

- Internationalist Voice (Enternasyonalist Söz)

- Enternasyonalist Komünist Perspektif (Kore)

 

Bu ortak bildiriyi tümüyle destekler.

 

6 Nisan 2022

Tags: 

Rubric: 

Ukrayna'daki savaş

Ukrayna: Doğu Avrupa'da askeri geriliminin tırmanışı üzerine

Rus ordusu Ocak ayından bu yana Ukrayna sınırları boyunca geniş çaplı "manevralar" yoluyla güç gösterisi yapıyor, ABD neredeyse her gün bir Rus işgalinin yakın olduğunu duyuruyor, NATO, Baltık ülkelerine ve Romanya'ya askerlerinin konuşlandırıyor, "barışı kurtarmak için" yoğun diplomatik manevralar sürüyor, Rus medyası Batı histerisini kınayan ve askerlerin sığınaklarına geri döndüğünü duyuran (ki bu ABD ve NATO tarafından hemen yalanlandı) bir kampanya yürütüyor ve  Donbass'ta Ukrayna ordusu ile ayrılıkçılar arasında çatışmalar sürüyor. Bütün bunlar emperyalist burjuvaziler arasındaki bu ölümcül savaş dansında amaçlanan hedeflerin birden fazla olduğunu gösteriyor. Bunlara çeşitli öznelerin hırsları ve kapitalizmin çürüme döneminin akıl dışı özelliği de eklenince, bu amaçlar daha karmaşık hale geliyor, ki bu da durumu daha da tehlikeli ve öngörülemez hale getiriyor. Ancak "Ukrayna krizinin" somut sonucu ne olursa olsun, durum şimdiden Avrupa'daki militaristleşmenin, askeri gerilimlerinin ve emperyalist çelişkilerin net bir şekilde yoğunlaştığı anlamına geliyor.

1. ABD: Baskı Altındaki Başkanıyla Saldırgan Konumda

ABD'nin, Rusya'nın Ukrayna'yı işgal edeceğine dair histerik ajitasyonu, 2021 sonbaharında Tayvan'ın Çin tarafından "işgalin eşiğinde'' olduğuna dair yaptığı ajitasyona benziyor. ABD liderliğinin istikrarlı gerileyişi karşısında Biden yönetimi, Trump'ın başlattığı politik çizgiyle tamamen uyumlu bir emperyalist politika izliyor. Buna göre ABD, baş düşmanı olarak gördüğü Çin'e karşı askeri, ekonomik ve politik araçlarını seferber etmeye devam ediyor. Bu açıdan bakıldığında, Rus hedeflerine karşı tavizsiz pozisyon alma durumu, 2021 sonbaharında Pekin'e gönderilen sinyali pekiştirmiş oluyor.

İkincisi, Dünyada çatışmalı sıcak bölgeler yaratarak, Biden, kendi özerk politikalarını gütmek isteyen emperyalist güçleri,  ABD hegemonyası altında konumlanmanın onlar için daha iyi olduğuna ikna etmeyi amaçlayan bir gerilim artırma politikası geliştiriyor. Ancak, bu politika Japonya, Güney Kore ve Hindistan’ın mesafe koymasıyla sınırlanmış olup, pasifikte, sadece 'beyaz' İngilizce konuşulan ülkelerin (ABD, İngiltere, Avustralya) katıldığı AUCUS'un oluşturulmasıyla küçük bir başarı kazanmıştı. NATO içinde Avrupa ülkelerini Amerikan egemenliği altına geri almak için, bugün Rusya'ya yönelik aynı politika izleniyor. ABD propagandası, bir yandan Rusya'nın işgalini kınarken aynı zamanda sinik bir biçimde NATO ülkelerinin aksine Ukrayna'ya askeri olarak müdahale etmeyeceğini ifade ediyor. Bu, Avrupa ülkelerine yönelik tehditkar bir mesajdır. Bununla birlikte, Boris Johnson'ın Asya'da olduğu gibi kendisini Amerikalıların sadık bir teğmeni olarak konumlandırmasının yanı sıra, Macron ve Scholz tarafından Moskova'ya yapılan son diplomatik manevra, Alman ve Fransız burjuvazisinin kendi özel emperyalist çıkarlarını her ne pahasına olursa olsun korumaya çalıştığının altını çiziyor.

Aynı zamanda Joe Biden bu çatışmacı politikayı, ABD güçlerinin Afganistan'dan çekilmesi ve sosyo-ekonomik planlarının ardı ardına uğradığı başarısızlıkları nedeniyle kötü bir şekilde lekelenen imajını toparlamak için kullanmayı umuyor: "Başkan Joe Biden, görev süresinin ilk yılı sonunda, önceki Başkan Donald Trump hariç, hemen hemen tüm seçilmiş başkanların sahip olduğu en düşük kamuoyu desteğine sahip" (CNN politics,  06.02.22) ve benzer şekilde "partisi önümüzdeki Kasım ayında yapılacak ara seçimlerde yenilgiye doğru gidiyor" (La Presse, Montréal, 23 Ocak 2022). Kısacası, ABD agresif bir politika gütse de, başkanının manevra alanı ülke içerisindeki düşük popülerliği nedeniyle sınırlanmış durumda ve dahası Irak ve Afganistan'daki deneyimlerden sonra, bugün büyük çaplı bir askeri operasyon söz konusu olamaz. Bu nedenle ABD birliklerinin Ukrayna sınırlarındaki varlığı oldukça sembolik düzeyde.

2. Rusya kapana kısıldı ve savunma durumunda

Geçen on yılda Rusya'nın, ekonomik bir cüce olmasına rağmen, tüm emperyalist bloğa önderlik ettiği dönemden kalma güçlü ordusu ve silahları sayesinde, dünya çapında etkili bir güç rolü oynadığını vurgulamıştık. Ancak bu durum, bugün Rusya’nın saldırgan bir konumda olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, Rusya sınırları boyunca genel olarak artan bir baskı altında:

- Taliban'ın Kabil'de iktidara gelmesiyle, Müslüman tehdidi eski Sovyet Orta-Asyalı müttefikler (Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan) için büyük bir yüktür; dahası, Karadeniz ve Hazar Denizi arasında, 2008 yılında Güney Osetya ve Abhazya'nın işgalinden sonra Gürcistan ile örtülü bir savaş sürüyor ve Rusya, 2020 yılında Dağlık Karabağ'daki savaştan sonra Ermenistan ve, Türkiye tarafından desteklenen, Azerbaycan arasındaki statükoyu korumaya çabalıyor. Son olarak, Kazakistan'ın son zamanlarda istikrarsızlaşması, ülkenin Rusya'nın savunması açısından doğusunda oynadığı tampon rolünün merkezi konumu göz önüne alındığında, Rusya için bir kabus.

- Avrupa sınırlarında ise, batıdaki merkezi bölgeler olan Ukrayna ve Belarus (Ukrayna sınırı Moskova'ya sadece 450 km uzaklıktadır) son yıllarda yoğun baskı altında. Rusya, burada kendisine yakın rejimleri elinde tutmaya devam edebileceğini umuyordu, ancak 2014'te Kiev'deki Turuncu Devrim ile ülke Avrupa'ya doğru kaydı ve 2020'de Belarus'ta da aynı durumun eşiğine gelindi.

Putin, 2014 yılında Kırım'ı işgal ederek ve Ukrayna'nın doğusundaki (Donetsk ve Lugansk) Rusça konuşan ayrılıkçıları destekleyerek, tüm Ukrayna üzerinde kontrolü elinde tutmayı ummuştu: "Aslında, Rusya devlet başkanı 2014 Minsk Protokolü ve Şubat 2015 uygulama anlaşması yoluyla Donbass cumhuriyetleri üzerinden Ukrayna siyasetinde söz sahibi olmasını umuyordu (Ukrayna'nın federal yapısı geniş çaplı bir bölgesel otonomiye izin veriyor). Gerçekte ise tam tersi oldu: Minsk anlaşmalarının uygulanması çıkmaza girdi. Cumhurbaşkanı Volodimir Zelensky'nin Nisan 2019'da seçilmesi, Moskova'da Kiev ile daha iyi ilişkiler için umutları artırmış olsa da, Zelensky hükümeti önceki Cumhurbaşkanının başlattığı "Rus dünyası" ile kopuş politikasını sürdürdü. Dahası, Ukrayna ve NATO arasındaki askeri-teknik işbirliği giderek yakınlaşıyor. Kendisi de bir NATO üyesi olan Türkiye, Kiev'e askeri insansız hava araçları sağladı ve bu durum Moskova'da Ukrayna'nın Donbass'ı askeri olarak geri almaya girişebileceği endişesini artırdı. Bu yüzden Putin hala zaman varken inisiyatifi ele geçirmek istiyor." Le Monde Diplomatique, Şubat 2022.

ABD'nin giderek artan ölçüde Çin'e odaklanma eğiliminden faydalanan Putin, Ukrayna üzerindeki baskıyı artırarak, emperyalist sahnedeki yerini müzakere etme için bir fırsat yakaladığını düşünüyor. Putin bu süreçte, askeri gerilim, siber saldırılar, ekonomik (örn: Rus gazı) ve siyasi tehditlere (ayrılıkçı cumhuriyetlerin tanınması) dayalı birden fazla baskı aracı içeren bir "hibrit savaş" politikası sürdürdü. Bununla birlikte, ABD'nin siyasi ve medya taarruzu onu bir tuzağa itiyor: Abd, Rusya'nın Ukrayna'yı işgal etmek için bir askeri operasyon hazırlığında olduğu propagandasıyla, Rusya'nın bundan daha küçük her eyleminin bir geri adım olarak algılanmasını sağlıyor ve bu nedenle, bir anlamda Rusya'yı riskli ve muhtemelen uzun süreli bir askeri operasyona itmeye çalışıyor. Öte yandan Rusya halkı ise çok sayıda ölünün olacağı bir savaşa girmek istemiyor. Rus siyaset bilimci ve Rusya'nın uluslararası siyaseti uzmanı Fyodor Lukyanov bunu şöyle açıklıyor: "güç gösterisi ile güç kullanımı arasındaki çizgiyi aşmak başka bir risk ve sonuç seviyesine geçiştir. Modern toplumlar buna hazırlıklı değildir ve liderleri bunu bilir" (De Morgen'de alıntılanmıştır, 11.02.22).

3. Avrupa'da artan gerilim ve militarizm

Ukrayna'daki olaylar Avrupa üzerinde iki şekilde çok önemli bir etkiye sahip:

- Birincisi, emperyalist çatışmaların yoğunlaşması, ABD baskısı ve "her koyun kendi bacağından asılır" şeklinde özetlenebilecek bir eğilimin güçlenmesi, çeşitli Avrupa devletlerinin konumları üzerinde son derece güçlü bir baskı uyguluyor. Biden'ın uzlaşmaz açıklamaları Avrupa devletlerini tavır almaya zorluyor ve bu aralarındaki çatlakları genişletiyor. Bu durumun hem NATO hem de AB için geniş kapsamlı sonuçları olacaktır. Bir yandan, AB içindeki konsensus dayatmasından kurtulan Birleşik Krallik, kendisini ABD'nin sadık bir askeri olarak konumlandırıyor: örneğin BK dışişleri bakanı, Fransız-Alman uzlaşma girişimini (1938'de Nazileri yatıştırmak için yapılan Münih Antlaşmasına atıfla) "Münih kokan" bir antlaşma olarak tanımladı. Romanya, Polonya veya Baltık ülkeleri gibi çeşitli Doğu Avrupa ülkeleri ise NATO'yu sert bir tavır almaya çağırıyor ve kendilerini sıkı bir şekilde ABD'nin koruması altında konumlandırıyor.

Buna karşılık Fransa veya Almanya çok daha tereddütlü ve, Macron ve Scholz'un Putin ile yoğun müzakerelerinin de gösterdiği gibi, çatışmaya yönelik kendi yönelimlerini geliştirmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla bu gerilim şunu açıkça ortaya koymaktadır; ekonomik, aynı zamanda emperyalist nitelikteki belirli çıkarları Avrupa ülkelerini Rusya'ya karşı AB'den bağımsız, kendi politikalarını izlemeye yönlendiryor. Bu tam da ABD baskısının hedefidir.

Daha genel düzeyde, Ukrayna'daki çatışmayla birlikte, savaş söylentileri ve ekonomilerin militarize edilme eğilimi Avrupa kıtasını bir kez daha belirleyecektir. Fakat bu kez, kaotik ve “her koyun kendi bacağından asılır” tavrıyla çelişkilerin giderek derinleşmesi göz önüne alındığında, 1990'larda eski Yugoslavya savaşıyla ya da hatta Rusya'nın 2014'te Kırım'ı işgaliyle gördüğümüzden çok daha derin bir düzeyde olacaktır. Çeşitli ülkelerin (özellikle Almanya ve Fransa'nın) emperyalist çıkarlarını savunmak için yaptıkları manevralar, Avrupa içindeki gerginliği daha da tırmandırabilir. Bu tırmanma her devletin kendi başına hareket ettiği bir kaosun şiddetlenmesine neden olabilir ve böylece de kısa ve orta vadede durumun öngörülemezliğini artırabilir.

4. Nasıl bir Perspektif?

Kuşkusuz, tarafların hiçbiri genel bir savaş çıkartma peşinde değil, çünkü birincisi, ittifaklar her devletin kendi bağımsız çizgisinde ısrar etmesi nedeniyle güvenilmez durumda, ikincisi ve hepsinden önemlisi, ilgili ülkelerin hiçbirinde burjuvazi hareket serbestisine sahip değil: ABD, ana düşmanı Çin'e odaklanmış durumda ve bu arada, kendisinden önceki Trump gibi Başkan Biden da, her ne pahasına olursa olsun fiili bir işgalden kaçınmak istiyor (buna en iyi örnek Irak ve Afganistan'dan askeri çekilme ve askeri hedeflerin artan ölçüde özel taşeronlara devredilmesidir). Rusya, ekonomisini ve askeri gücünü (Afganistan sendromu) zayıflatacak uzun ve geniş kapsamlı bir savaştan çekiniyor ve ayrıca özel şirketlerin "kirli işlerini" (Wagner Grubu) yapmasına izin vererek düzenli birimlerini aşırı kullanmaktan kaçınıyor. Dahası, aşılama oranlarının yükseltilmesinde devam eden zorlukların gösterdiği gibi, Rusya toplumu devlete karşı derin bir güvensizlik içinde. Son olarak, savaş, Avrupa için ekonomik intihar olur ve Avrupa toplumu buna temel olarak karşı.

Ancak, topyekûn ve kitlesel bir savaşın olmayacak olması, savaş benzeri eylemlerin gerçekleşmeyeceği anlamına gelmez; Bunlar şu anda Ukrayna'da Harkov ve Lugansk'taki ayrılıkçı milislerle "düşük yoğunluklu" (sic) savaş biçiminde zaten gerçekleşiyor. Çeşitli emperyalizmlerin emperyalist hedefleri, “her koyun kendi bacağından asılır” tavrının yükselişi ve kapitalizmin çürümesine bağlı irrasyonalizm eğilimiyle birleştiğinde, Avrupa'da giderek daha kaotik ve kanlı biçimler alabilen çatışmaların çoğalması olasılığı mevcut: bunların örnekleri şimdiden "hibrit" çatışmaların çoğalması (askeri, ekonomik ve siyasi baskıların kombinasyonu), Batı Avrupa'ya yönelen yeni mülteci dalgaları,  Avrupa'da (örneğin Almanya) olduğu kadar ABD'deki (Trump'ın Putin'e karşı sözde "dostane" tavrında olduğu gibi) burjuvazi içindeki gerginlikler ve burjuvazinin siyasi aygıtı (popülist dalgalar) üzerindeki kontrolünü giderek daha fazla kaybetmesi biçiminde mevcut.

Nefret dolu milliyetçi ajitasyona karşı, Komünist Sol, sadece çeşitli burjuvazilerin- Rus, Amerikan, Alman, Fransız, ... veya Ukraynalı - çıkarlarına hizmet eden ve işçileri barbarca çatışmalara sürükleyebilecek herhangi bir tarafın emperyalist yalanlarını ifşa eder. İşçi sınıfının vatanı yoktur, işçilerin kapitalist sömürüye karşı mücadelesi enternasyonalidir ve cinsiyete, ırka veya ulusal ayrımlara dayanan her türlü bölünmeyi reddeder. İşçiler şunun çok iyi farkında olmalıdırlar; emperyalist yamyamlar arasındaki çatışmaların yoğunlaşmasına kendi mücadeleleriyle karşı koymazlarsa, bu çatışmalar 'herkes herkesin düşmanıdır',  militarizm ve akıl dışılılık bağlamında her düzeyde büyüyecetir. Bu bakımdan, özellikle kapitalizmin merkezi ülkelerinde işçi mücadelelerinin gelişmesi, savaşçı barbarlığın genişlemesine karşı çıkmak için de temel bir silahtır.

18.02.2022 / R. Havanais

Rubric: 

Ukrayna: İngilizce ve Türkçe açık toplantı

Enternasyonal Komünist Akım, 6 Nisan Çarşamba günü İngiltere saatiyle 17:00, Türkiye saati ile 19:00'da İngilizce ve Türkçe online bir açık toplantı düzenliyor.

Toplantının temel amacı Ukrayna'daki savaşa ilişkin enternasyonalist tutumu ortaya koymaktır: kapitalist savaşlara karşı mücadele etmenin ve komünist bir devrimin önünü açmanın tek yolu olarak tüm ülkelerde sınıf mücadelesi için hiçbir tarafa destek vermiyor ve pasifist ilizyonlara hayır diyoruz. İster sağdan ister soldan olsun, işçileri ister Rusya'yı ister NATO ve Ukrayna'yı desteklemeye çağırsınlar, burjuvazinin farklı fraksiyonları tarafından gözümüze sokulan tüm yanlış alternatifleri reddediyoruz: her iki taraf da emperyalisttir, her ikisi de işçi düşmanıdır.

Bu savaşın tarihsel önemine ve ağırlığına ilişkin genel analizimizi de ortaya koyacağız.

Katılmak isterseniz, lütfen bize [email protected] adresinden yazın.

Rubric: