EKAonline - 2009

Bir gün yeter mi?

 

Kriz yine bir kabus gibi çöktü üzerimize. Krizin 'teğet geçtiği' iddia edilen Türkiye'de resmi rakamlara göre işsizlik %15,5 gibi rekor bir orana ulaştı ki gerçek durumun çok daha kötü olduğunu herkes biliyor. Kamu sektöründe ise %2.5+%2.5'luk zamla devlet emekçilere enflasyonun bir hayli altı bir miktar vererek aslında bir maaş kesintisi yaptı. Krizin etkileri diğer ülkelerde de benzer şekilde: Nüfusun %35'inin saatlik 3,25 TL veya daha az para ile geçindiği Çin'de, hükümete göre krizin 'geri dönüş'ünün ardından on iki milyondan fazla kişi işsiz kaldı. ABD'de geçtiğimiz sene 2,6 milyon insan işsiz kaldı ve bu sene, bu rakama iki milyon kişi daha eklendi.

 

Kapitalizm aslında şu anda yeni bir krize girmiş değil. 1960'ların sonundan beri teklemeye başlayan ekonomi, kredi ve borçlarla ayakta durmaya çalışıyordu. Çünkü biz emekçilerin emeği o kadar üretken hale gelmiş ve o kadar bolluk yaratıyordu ki artık pazarda bollaşan malların değeri yok pahasına düşmek zorundaydı. Bunun karşısında sermaye, yoktan para var ederek yani spekülasyonla, çok düşük faizli kredilerle dünyayı geri ödenemeyecek miktarda borca boğdu. Bugünkü sorun ise bu borçların asla geri ödenemeyecek olması.

 

Kriz karşısında burjuvalar 'hepimizin sıkı çalışması gerek' diyor. Fakat kastettikleri aslında şu: 'işçi sınıfının sıkı çalışması gerek'! İşte bu yüzden bugün grev yapıyoruz. Yaptığımızın bir "uyarı grevi" olduğunu söylüyorlar. Açlığımıza, çalışma koşullarımıza, işsizlik tehlikesine, kısaca krizin ve düzenin sırtımıza bindirdiği herşeye olan tepkimizi bir güne sığdırmaya çalışıyorlar. Bizleri, bizi sömürenlerin bayrağı altında toplanmaya çağırıyorlar. Mücadelemizi bir güne hapsediyorlar. Başka bir ihtimal, başka bir yol yok mudur?

 

Aralık 2008'de Yunanistan Olanları Biliyor Musunuz?

 

Yunanistan'da anarşist bir gencin polis tarafından öldürülmesinden sonra işçiler ve öğrenciler tarafından bir dizi grev ve işgal gerçekleştirildi. En önemlisi işçiler ve öğrenciler kendileri için hareket ettiler ve kendi mücadelelerini kontrol etmek için kitle toplantıları gerçekleştirdiler, kitle meclisleri oluşturdular. Burada işçilerin yaptığı en önemli eylem onların mücadelelerini lanetleyen devlet güdümlü sendika konfederasyonunun binalarını işgal etmek oldu. Buraları bütün işçilerin birbirleriyle tartışabileceği ve mücadele içerisindeki dayanışmayı kurabilecekleri özörgütlenme zeminine dönüştürdüler. Çünkü Yunanistan'daki işçiler kendilerine şunu sordular; Yıllardır aidat ödediğimiz sendikalar neden şimdi bize hiçbir şey yapmamamızı söylüyorlar? Neden sendikalar onları sadece hiçbir sonuç vermeyen 'demokratik' eylemlere yöneltmekle yetiniyordu? İşçilere göre bunun cevabı net ve açıktı. Yaşam koşullarının ve yaşam standartlarının korunması için onları umursamayan sendikalara değil kendi kitlesel güçlerine ve kitle grevlerine güvenmeleri gerekiyordu. İşçiler işgal ettikleri sendika binasından şu duyuruyu yaptılar:

 

"Tüm bu yıllar boyunca her türden kurtarıcıya güvendik ve sonunda şerefimizi kaybettik. İşçiler olarak artık sorumluluklarımızı almalı ve umutlarımızı akıl hocalarına, 'yetkili' temsilcilere vermeyi bırakmalıyız. Bir araya gelmek, birleşmek, karar vermek ve eylemek için kendi sesimizi kazanmalıyız. Süre giden saldırılara karşı; Tek yol kolektif 'taban' direnişinin oluşturulması."

 

Bangladeş ve Çin'de Olanları Biliyor Musunuz?

 

Bangladeş'te 2006'da binlerce işçinin ayaklanması belirli sanayi bölgelerini vurmuştu. Fakat bu sefer, işçiler çok daha kitlesel ve sert hareket ettiler. Ülkenin tekstil endüstrisinin merkezindeki fakir bir kent olan) Narayanganj'da ki bir Rupashi kazak fabrikasında işçilerin öfkesi en sonunda patladı ve patrona fiziksel olarak yöneldi. "Ertesi gün Rupashi işçileri işe geldiklerinde fabrikanın kapanmış ve sürgülenmiş olduğunu gördüler. Bunun ardından işçiler sömürüye karşı sloganlar eşliğinde sırayla kentteki diğer fabrikalara gitmeye karar verdiler. Fabrika güvenliği ile çatışmalar yaşandı. Fabrikalarını saran güvenlik çitlerini bir araya gelmek ve orduya karşı koymak için açmakta tereddüt etmediler.

 

Mart'ın başından beri, Kuzey Doğu Çin'de ki binlerce işçi hoşnutsuzluklarını sokakta göstererek, yan ödemelerinin verilmesini ve temsilcilerinin serbest bırakılmasını istemekteler. Ekonomik krizin çok ağır vurduğu Mançurya sanayi havzasının kalbindeki Daqinq ve Liaoyang kentlerinde eylemler gerçekleşti. Bu kentler etrafındaki devlet endüstrileri doğrudan ya da dolaylı olarak on kişiden dokuzunu çalıştırıyor. Fakat bu ağır sanayi tesislerinin üretimi düşüyor ve işsizlik artıyor. Isıtma ödeneklerinin kaldırılacağı ve işini kaybeden işçilerin artık her hangi bir sosyal güvenlikten yararlanamayacağı duyurulduğu Mart'ın başından beri, 30.000'e varan binlerce Daqing işçisi her gün sokaklarda eylem yapıyor. 1960'ların efsanevi proleter kahramanının adının taşıyan "Demir Adam" meydanında toplandılar. Patronları olan devlet işletmesi Çin Petrolleri Merkez Binası önünde gecelediler. Patronlarının pencerelerinin altından 'bizler demir insanlarız' diyerek bağırdılar. Liaoyang'da da benzer nedenler işçileri soğuğa ve kum fırtınalarına göğüs gererek, on binler olarak yerel hükümet merkezinin önünde protesto yapmaya itti. Yılın ilk üç ayı boyunca, işten atmaların ve göçmen işçilerin geldikleri bölgelere zorla geri gönderilmesi fırlamasıyla birlikte Çin'de 58.000 'kitle olayı' meydana geldi. Hükümetin kendisi bile grevler, sokak gösterileri, işgaller ve diğer kitlesel mücadele biçimlerinin gerçekleştiğini kabul ediyor. Eğer bu eğilim yıl boyunca sürerse, 2006'da ki 90.000 ve 2008'de ki 120.000 'kitlesel olay'a kıyasla 2009 yılı 230.000'den fazla 'kitlesel olayla' bütün eski rakamları geride bırakacak.

 

İspanya ve İngiltere'de Olanları Biliyor Musunuz?

 

Nisan ayının sonunda Vigo, İspanya'da metal işçileri, mücadelelerine 2006'da kaldıkları yerden devam ettiler. Üç yıl önce sokaklarda genel meclisler, kitle toplantıları düzenleyip şehrin bütün çalışan nüfusunu yanlarına çekmeyi başararak örnek bir mücadele veren Vigo işçilerinin karşısında bu defa daha hazır bir sendika vardı, sendikanın silahları daha keskindi: boş ve tartışmasız geçen genel meclisler, bir turist gemisinin önünü kapatmaya çalışmak gibi kısır eylemler... Grevciler bütün bu tuzakları atlatmayı başaramamışsa da, mücadelenin gerekliliğinin kazanılan bilinci bir grevci işçi tarafından şu şekilde ifade ediliyordu: "Çok kötü gidiyor. Ya savaşırız, ya ölürüz." Dahası, Vigo metal işçilerinin grevi ülke genelinde yankı buldu, Langreo'daki Vesusius fabrikası işçileri de greve çıktı. Alicante şehrinde, daha önceki aylardaki işçi mücadelelerinin bir ürünü olarak ortaya çıkmış olan Alicante Sağlık ve Sosyal Hizmetler İşçileri Meclisi ise, iki grevle dayanışmak için bir mesaj gönderdi. Bu mesajda şöyle diyorlardı:

 

"Mücadelemiz evrildikçe, temel öneme sahip olduğunu düşündüğümüz şu mütevazi sonuçlara vardık: Mücadele meclislerimiz, komitelerimiz, seferberliklerimiz üzerinden, bizler tarafından yürütülmeli, ve işçi sınıfının yaşadığı gerçeklerden uzak olan aracılara ve profesyönellere her zaman şüphe ile bakmalıyız; Mücadelemizin direnme şansı olmasının tek yolu mücadelenin yayılmasından ve öteki işçilerle birlik olmaktan geçiyor. Ancak çalıştığımız şirketlerin veya sektörlerin sınırlarını aşmak ve başka yoldaşlarımızın mücadelelerini paylaşmak bizi başarıya götürebilir. Zira, eğer devletin, mülk sahiplerinin, patronların ve sendikaların gücü bizi bölüyor, yalıtıyor ve yabancılaştırıyorsa; işçi sınıfının gücü birliğimiz, dayanışmamız ve iletişim yolumuz olur."

 

İngiltere'de ise sene başında Lindsey rafinerisindeki inşaat işçileri, yasadışı bir greve gittiler. Bu mücadele, başlangıçta "İngiliz işyerlerine İngiliz işçiler" sloganının ifade ettiği, ciddi bir milliyetçilikten muzdaripti, zira hakim sınıf bu milliyetçi fikirleri aynı sitede çalışan İtalyan ve Portekizli işçilere karşı kullanmayı hedefliyordu. Fakat bir anda işçilerin İtalyanca, Portekizce ve İngilizce "Dünyanın bütün işçileri, birleşin!" pankartları açarak bu işçileri mücadeye çağırması ve Plymoth'da çalışan Polonyalı inşaat işçilerinin greve katılması hakim sınıfın eteklerini tutuşturdu. Farklı ülkelerden işçilerin arasında gerilimlerin artmış olacağı bir yenilgi yerine, Lindsey'deki işçiler 101 ek iş yaratılmasını sağladı, İtalyan ve Portekizli işçilerin hiçbiri işlerini kaybetmedi, hiçbir işçinin işten çıkartılmayacağı garantisi verildi ve en önemlisi işçiler birleşmiş olarak işe geri döndüler. Yazın, Total 51 işçiyi işten çıkartınca, bir öncekinden çok daha sağlam başlayan  yeni bir yasadışı grev dalgası ülke çapında pek çok rafineriye, güç istasyonuna fabrikaya ve nükleer santrallere yayıldı. Son günlerde ise İngiltere postacıların, kamu emekçilerinin ve ulaşım işçilerinin grevleri ile çalkalanmakta.

 

Mücadelemizi Kendi Ellerimize Alabiliriz!

 

Dünyanın pek çok yerinden işçi kardeşlerimiz, krize ve bu kriz düzenine karşı ortak mücadeyi kendi ellerine almaya başlıyorlar. Biz de mücadelemizi kendi ellerimze alabiliriz! İliklerimizi emen bu düzene karşı mücadelemizi bürokratların, ağaların yürütmesine izin verirsek; onlar gel dediğinde gelir, git dediğinde gidersek kaybederiz. Ne zaman grev yapacağımıza, ne zaman yaptığımız grevi sonlandıracağımıza da kendimiz karar vermeliyiz. Gücümüz yalnızca öz-gücümüzde, öz-örgütlülüğümüzde, birbirimizle gerçek dayanışmamızdadır.

 

Mücadelelerimizi ellerimize almamız için her birlikte tartışmamız gereklidir. Bunun için tüm sendikalardan ve sendikasız, işgüvenceli veya işgüvencesiz, her sektör ve işyerlerinden bütün işçilere açık ve herkesin ne yapılacağını birlikte tartışabileceği kitle toplantıları düzenlemeliyiz. Grev komitelerimizi de yine kitlesel toplantılarımız aracılığıyla hepbirlikte biz seçmeliyiz. Mücadelemize işsizleri, ev hanımlarını, proleter ailelerden gelen ve geleceği ücret köleliği olan öğrencileri de çekmeye çalışmalıyız. Bir sınıf olarak ne kadar bütünleşirsek, hakim sınıfın her aracı kullanarak bize dayattığı yalıtışmışlığı ne kadar kırarsak, mücadelemizin dizginlerini hep beraber ne kadar elimize alırsak, o kadar güçlü oluruz, zafere o derece yaklaşırız.

 

BU DÜZEN DEĞİŞMELİ!

 

YAŞASIN İŞÇİ SINIFININ ÖZ-ÖRGÜTLÜLÜĞÜ!       YAŞASIN PROLETERYA ENTERNASYONALİZMİ!

 

 

Tags: 

Yunanistan'daki Öğrenci Hareketi ile Dayanışma

Günümüzdeki proleterleşmiş genç kuşağın Yunanistan’da gerçleştirdiği öfke ve ayaklanma patlaması hiçbir şekilde yalıtılmış veya istisnevi bir olay değildir. Bu kökenleri kapitalizmin dünya çapındaki krizinde ve proleterler ile burjuvazinin ve devlet terörünün gerçek yüzünü açığa çıkartan burjuvazi arasındaki yüzleşmede olan bir olaydır. Fransa’da genç kuşağın 2006’da CPE yasasına, 2007’de ise üniversitelerde LRU ‘reformuna’ karşı, sınıfsal tabanda, yani üniversite ve lise öğrencilerinin gelecekte karşılaşacakları sömürü koşullarına karşı isyan eden proleterler olarak verdiği mücadelenin doğrudan devamıdır. Bütün temel Avrupa ülkelerindeki burjuvazinin tamamı bu durumu gayet iyi anlamıştır ve krizin derinleşmesiyle benzer sosyal patlamaların yayılarak devam etmesine dair korkularını itiraf etmiştir. Dahası, üniversite öğrencilerinin ve herşeyden önce lise öğrencilerinin protestolarının enternasyonal niteliği ve militanlığı zaten çok güçlü bir biçimde ifade edilmiştir.

İtalya’da 25 Ekim ve 14 Kasım’da “krizin bedelini ödemek istemiyoruz” sloganı altında eğitim sektöründe bütçe kesintileri içermesi nedeniyle 87,000 geçici öğretmenin ve ABA’da (temel IT servis şirketi) çalışan 45,000 öğretmenin sözleşmesinin yenilenmemesini ve üniversitelere verilen maddi desteğin azaltılmasını öngören Geimini kararnamesine karşı devasa eylemler yapıldı.

12 Kasım’da Almanya’da 120,000 lise öğrencisi ülkedeki önemli şehirlerde sokaklara döküldü. Öğrenciler Berlin’de ve Hannover’de “kapitalizm krizdir” sloganlarıyla yerel parlamentoları kuşattılar.

İspanya’da 13 Kasım’da yüz binlerce öğrenci 70’ten fazla şehirde lise ve üniversitelerde reform kapsamı altında fakültelerin özelleştirilmesini ve işletmelerde eğitim kurslarının sayısının arttırılmasını öngören yeni Avrupa kararnamesine (Bolonya kararnamesi) karşı eylemler düzenledi.

Bu mücadelelere katılanların çoğu Yunan öğrencilerin mücadelesinde kendi yansımalarını gördüler. Yunan öğrencilere uygulanan baskıların ardından pek çok ülkede dayanışma eylemleri ve yürüyüşleri düzenlendi, ki bu dayanışma eylemlerinin bazıları da bir hayli şiddetli bir baskıya maruz kaldı.

Devletin aynı uygulamalarına karşı bu derecede bir seferberlik gerçekleşmiş olması hiç de şaşırtıcı değil. Avrupa’da eğitim sisteminde gerçekleştirilen reformlar, genç işçi sınıfı kuşaklarını kısıtlanmış bir geleceğe ve genelleşmiş güvencesiz işlere veya işsizliğe alıştırma çabasıdır.

Kriz içerisindeki kapitalizmin yarattığı bu işsizlik duvarına, bu belirsizlik denizine karşı yeni eğitimli proleter kuşağın ayaklanması, aynı zamanda bütün kuşaklardan proleterlerden de sempati topluyor.

Azınlığın uyguladığı şiddet mi sömürü ve devlet terörüne karşı kitlesel mücadele mi?

Sermayenin yalancı propagandasının uşağı olan medya, 15 yaşındaki Alexis Andreas Grigoropoulos’un 6 Aralık’ta polis cinayetine kurban gitmesinin ardından Yunanistan’da gerçekleşen olayların gerçekliğini sürekli çarpıtmak çabasında. Polisle olan çatışmaları, rahatı yerinde ailelerden gelen bir avuç anarşist ve ultra-sol öğrencinin veya marjinal provokatörlerin eylemleri olarak sunmaya çalışıyorlar. Polisle şiddetli çatışmaların ve yüzleri kapalı yağmacıların butiklerin ve bankaların camlarını kırarken veya dükkanları yağmalarken çekilmiş resimlerini her yere yaymaya çalışıyorlar.

Aynı çarpıtma yöntemini 2006’da Fransa’da gerçekleşen ve bir sene önce banliyölerdeki ayaklanmaya benzetilen CPE-karşıtı eylemlerde de görmüştük. Yine aynı iğrenç yöntem 2007’de Fransa’da LRU karşıtı mücadelede yer alan öğrencilere karşı kullanılmış, öğrenciler “terörist” olmakla suçlanmış, onlara “Kızıl Khmerler” denilmişti!

Fakat olayların kalbi Yunan ‘Latin Kanadında’, yani Exarcheia’da gerçekleşse de bu yalanın bugün inandırıcı olması zor: nasıl ülkenin bütün önemli şehirlerine, Chios ve Samos gibi Yunan adalarına ve hatta Girit’te bulunan ve ülkenin en turistik şehirlerinden olan Corfu ve Heraklion’a sıçrayan bu ayaklanma ateşi birkaç anarşist ve provokatörün işi olabilir sadece?

Öfkenin nedenleri

Yunanistan’da geleceğine dair endişe duyan genç proleter kitlenin tamamının hoşnutsuzluğunun patlamasını yaratacak bütün koşullar mevcuttu. Geleceğin getireceği sıkıntılardan duyulan rahatsızlık ise kapitalizmin şu anki kuşağı sürüklediği çıkmaz sokağın yoğun bir ifadesi: “600 euro kuşağı” denilen kuşak çalışma hayatına girince dolandırıldığını hissediyor. Öğrencilerin çoğu yaşamlarını sürdürebilmek ve aynı zamanda okumaya devam edebilmek için çalışmak durumunda, bu işlerin çoğu ise kayıtsız ve düşük ücretli işler; işlere biraz daha fazla para ödendiği zamanlarda bile, emekleri kayıt dışı kalınca sosyal yardımlara erişimleri de sınırlanmış oluyor. Genelde çalışan öğrencilerin hiçbir sosyal güvencesi yok, mesai saatleri dışında çalışılan zaman için ücret ödenmiyor, bu yüzden gençler ailelerinin evini 35 yaşına kadar terk edemiyorlar zira taşınmayı karşılamalarına durumları müsaade etmiyor. Yunanistan’daki işsizlerin %23’ünü gençler oluşturuyor (15-24 yaş arasındakiler için resmi işsizlik yüzdesi %25.2). Fransa’da yayınlanan bir makale duruma dair şöyle bir tespit yapıyor: “bu öğrenciler hiçbir şekilde korunduklarını hissetmiyorlar; polis onlara ateş ediyor, eğitim sistemi onları hapsediyor, iş koşulları onlara geçiriyor, hükümet ise onlara yalan söylüyor”. Böylece gençliğin işsizliği ve iş hayatına girişte yaşadıkları zorluklar bir rahatsızlık, öfke ve genelleşmiş güvensizlik havası yaratmış oluyor. Dünya ekonomik krizi yeni bir devasa işten çıkarma dalgası getirecek. 2009’da Yunanistan’da 100,000 kişinin işten çıkartılması bekleniyor ki bu işsizliğin %5 artması demek. Aynı zamanda işçilerin %40’ı 1,000 Euro’dan daha az kazanıyorlar ve Yunanistan açlık sınırında yaşayan işçi oranının 27 AB ülkesi arasında %14 ile en yüksek olduğu ülke.

Sokaklara dökülenler yalnızca öğrenciler değil, düşük ücret alan öğretmenler ve benzer sorunlar yaşayan ve aynı sefaletle boğuşan öteki maaşlı çalışanlar da aynı ayaklanma ruhunun bir parçası oldular. En acı kısmının 15 yaşında bir çocuğun katledilmesi olan, harekete karşı uygulanan vahşice şiddet yalnızca dayanışma ve sosyal hoşnutsuzluk hislerini körükledi. Bir öğrencinin söylediği üzere, pek çok çocuğun anne babası olaydan derinden etkilendiler, şoke oldular ve öfkelendiler: “Ailelerimiz çocuklarının sokakta öylece, bir anda, bir polis kurşunuyla öldürülüvereceğini anladılar”. Aileler, çocuklarının kendi yaşadıkları koşullarda yaşamalarına olanak tanımayan, çürüyen bir toplumda yaşadıklarını fark ediyorlar. Pek çok eylemde şiddetli dayakları ve tutuklamaları, gerçek mermilerin ateşlenmesini ve Yunan çevik kuvvet polisinin (MAT) uyguladığı terörü gözlemlediler.

Politeknik Üniversitesini işgal edenlerin temel odak noktaları devlet terörünü lanetlemek oldu, fakat baskının vahşetine karşı aynı öfkeyi “gençliğe kurşun, bankalara para” gibi sloganlarda da görebiliyoruz. Daha net olarak, hareketin parçaları şöyle diyorlar: “İşimiz yok, paramız yok, devlet krizden iflas etmiş ve bütün bunlara dair tek yapılan polise daha fazla silah vermek.”

Bu öfke yeni değil: Yunan öğrencileri daha Haziran 2006’da üniversitelerdeki reforma ve maddi olarak en kötü durumdaki öğrencilerin okuldan atılmasına yol açacak olan özelleştirmelere karşı zaten eylem yapıyorlardı. Nüfus 2007’de 67 kişinin ölümüne yol açan orman yangınlarına dair hükümetin beceriksizliğine ve yetersizliğine dair öfkesini de dile getirmişti: hükümet hala evlerini veya başka eşyalarını kaybedenlere hiçbir karşılık ödemedi. Fakat her şeyden önce 2008’de ücretli çalışanlar emeklilik sistemi reformuna karşı kitlesel olarak mücadele etmiş, iki ayda iki günlük genel grevler gerçekleştirilmiş ve bir milyonu aşkın emekçi en saldırıya açık işlerde emekli maaşlarının bastırılması ve işçilerin emeklilik yaşının 50 olması isteklerine yönelik tehditlere karşı eylem yapmıştı.

İşçilerin öfkesi karşısında, 10 Aralık’ta sendikaların kontrolündeki genel grev hareketin önünü kesmeyi hedefliyordu; bir yandan da muhalefet, en önde Sosyalist ve Komünist partiler, mevcut hükümetin istifası ve yeni seçimler yapılması çağrısı yapıyordu. Fakat bu önlemlerin hiçbiri, sol partilerin bütün manevralarına ve sendikaların hareketin yayılmasına yönelik dinamiği kırma çabalarına rağmen, öfkeyi farklı yerlere yönlendirmeyi ve hareketi durdurmayı başaramadı ve bütün burjuvazinin gençleri işçi sınıfının diğer kesimlerinden, onları polisle steril çatışmalara itmeye çalışarak yalıtma çabaları başarılı olmadı. Bütün bu günler ve gecelerde, çatışmalar durmadı, copları, biber gazlarıyla polislerin şiddetli saldırıları, çok sayıda kişinin dövülmesine ve tutuklanmasına yol açtı.

Genç işçiler kuşağı dibine kadar yozlaşmış siyasi aygıtlara dair düş kırıklığı ve tiksinti hissini en net biçimde ifade ediyor. Savaşın bitişinden beri iktidar, şu anda sağda Karamanlis hanedanlığı, solda ise Papandreu hanedanlığı tarafından sırayla paylaşılıyor olmak üzere üç ailede; ve tabii ki her tür skandal mevcut. 2004’te, Sosyalistlerin boğazlarına kadar entrikalara battığı bir dönemin ardından muhafazakarlar iktidara geldiler. Eylemcilerin çoğu sendika aygıtlarını da tamamen inandırıcılıklarını yitirmiş kurumlar olarak görüyorlar: “Para fetişizmi toplumu ele geçirdi. Gençlik ruhsuz ve vizyonsuzolan bu toplumdan kopmak istiyor”. Bugün krizin gelişimi ile bu proleterler kuşağı yalnızca kemiklerinde hissettiği kapitalist sömürüye karşı değil, ayrıca kolektif bir mücadelenin gerekliliğine dair de bir bilinç geliştirmiş durumda ki bunu kendiliğinden ortaya konulan sınıf yöntemleri ve sınıf dayanışmasında görebiliyoruz. Çaresizliğe gömülmek yerine hareket kendine güvenini, farklı bir geleceğin taşıyıcısı olarak içerisinde buluyor, bütün gücünü çevresindeki çürümüş topluma karşı ayaklanmak için kullanıyor. Eylemciler bu yüzden hareketlerine dair gururla “biz geçmişin kasvetli görüntüsünün suratına çarpan geleceğin bir resmiyiz” diyorlar. Bugünkü durum Mayıs 68’i andırırken neler olup bittiğinin farkındalığı Mayıs 68’i de aşıyor.

Hareketin radikalleşmesi

16 Aralık’ta öğrenciler devlet televizyonu NET’in stüdyolarından bir tanesinin bir kısmını ele geçirmeyi başararak “Televizyon izlemeyi bırakın – herkes sokaklara!” yazan afişlerle televizyona çıktılar ve bir çağrı yayınladılar: “Devlet öldürüyor. Sessizliğiniz onları silahlandırıyor. Bütün kamuya açık binalar işgal edilsin!” Atina’da çevik kuvvet polisinin merkez üssüne saldırı düzenlendi ve devriye araçlarından bir tanesi yakıldı. Bu eylemler kısa süre içerisinde hükümet tarafından ve ayrıca Yunan Komünist Partisi, KKE tarafından “demokrasiyi devirme çabası” olarak lanetlendi.

17 Aralık’ta Atina’da ülkedeki temel sendika konfederasyonunun, GSEE’nin merkezi olan bina kendilerini “isyancı işçiler” olarak nitelendiren proleterler tarafından işgal edildi ve bütün proleterleri burayı bütün ücretli çalışanlara, öğrencilere ve işsizlere açık genel kitle toplantılarının düzenlendiği bir yer yapma çağrısı yaptı. Akropol’de bir sonraki gün bir kitle gösterisi düzenlenmesi için devasa bir pankart asıldı. O akşam elli kadar sendika bürokratı ve onların yaverleri sendika binasını tekrar kontrol altına almak için işçilere saldırdılar, fakat yine bütün işçilere ve öğrencilere açık toplantılar ve tartışmalara yuva olmuş Ekonomi Üniversitesinden ‘dayanışma’ sloganları atan çoğu anarşist öğrencilerin desteğe gelmesiyle bürokratlar ve yaverleri kaçmak durumunda kaldılar. Arnavut göçmenler birliği de diğerlerinin yanına, hareketle dayanıştıklarını belirten “bu günler bizim de günlerimiz!” yazısıyla katıldı. 18 Aralık’tan itibaren sürekli süresi belirsiz genel grev çağrısı yapıldı. Sendikalar aynı gün kamu sektöründe üç saatlik grev çağrısı yapmak durumunda kaldılar.

18 Aralık sabahı 16 yaşındaki bir başka lise öğrencisi, Atina’nın banliyölerindeki okulunda bir oturma eylemine katılmakta iken bir kurşunla yaralandı. Aynı gün pek çok radyo ve TV stüdyoları, özellikle Tripoli, Chania ve Selanik’te eylemciler tarafından işgal edildi. Patras’ta ticaret odası binası işgal edildi ve polisle yeni çatışmalar yaşandı. Atina’daki devasa eylem şiddetle bastırılırken polis ilk defa felç edici gaz ve sağır edici ses bombaları gibi yeni silahlara başvurdu. Ekonomi üniversitesinde “Ayaklanmış Kızlar” imzalı devlet terörünü kınayan bir bildiri yayınlandı. Hareket, biraz kafası karışık bir biçimde de olsa, coğrafi sınırlarının farkına vardı: bu yüzden şevkle Fransa’da, Berlin’de Roma’da, Moskova’da, Montreal’de, New York’ta ve daha pek çok yerde gerçekleşen uluslararası dayanışma eylemlerini selamladı ve “bu destek bizim için çok önemli” dedi. Politeknik Üniversitesi’ni işgal edenler 20 Aralık için “devlet cinayetlerine karşı enternasyonal eylem günü” çağrısı yaptılar; fakat Yunanistan’daki bu proleter ayaklanmanın yalıtılmışlığını yenmek için tek yol uluslararası düzeyde dayanışmanın ve sınıf mücadelesinin gelişmesidir.

Iannis

 

 

Tags: 

"Krize Karşı" 15 Şubat Mitinginin Ardindan

TEK ÇÖZÜM İŞÇİ SINIFININ BAĞIMSIZ BİRLEŞİK MÜCADELESİ

15 Şubat gününde İstanbul’da, Kadıköy’de Türk-İş, DİSK, KESK, TMMOB, TTB, TÜRMOB, TÜDEF ve Çiftçi Sen tarafından düzenlenen “Krizin Bedelini Ödemeyeceğiz” mitingi gerçekleşti. Yaklaşık 40,000 kişinin katıldığı tahmin edilen eyleme, temelde Türk-İş ile Birleşik Metal arasında kıvılcımlanan çatışma damgasını vurdu. Sendikaların sözde, işçilerin çıkarlarını savunmak için düzenlediği bu eylem alanına bol miktarda Türk bayrağı ve Türk-İş’in yanı sıra İşçi Partisi’nden Tuncay Özkancılara çeşit çeşit işçi sınıfı karşıtı milliyetçi eğilim renk katıyordu. Öte yandan çıkan sıkıntıların temel noktası Türk-İş bürokratlarının, tabanlarına ergenekon davasından hapse alınmış bulunan ve milyonlarca dolarlık mal varlığıyla “işçi sınıfının şanlı önderi” olan Türk Metal İş başkanı Mustafa Özbek’in posterlerini taşıtmaları ve "Özbek Nerede Biz Oradayız", "Özbek Seninle Ölüme De Gideriz" gibi sloganlar attırmalarında yatıyordu. Durumun arka planındaysa Mustafa Özbek’in başkanı olduğu Türk Metal İş sendikasının bürokratlarının Birleşik Metal sendikasındaki işçilere karşı yöneltmekte oldukları saldırılar vardı. Hal böyle olunca, Türk-İş’e karşı oluşmuş ciddi tepkiler, eylem alanında güçlü bir yankı buldu. Konuşmakta olan Türk – İş başkanı uzun süre yuhlanırken, eylemcileri susturmak isteyen DİSK ve KESK bürokratları da tepki gördüler. Hatta bir noktada tepki öylesi bir noktaya geldi ki eylem alanından, sendika bürokratlarının konuşma yaptığı kürsüye tahta sopalar yağmaya başladı, ki bu Türkiye işçi sınıfının sendika bürokratlarına yakındaki en uygun nesneyi fırlatma geleneğinin silinmediğini de göstermiş oldu. Kürsüdeki sendika bürokratlarının ise üzerlerine adeta yağan sopalara, yere düşenleri alıp işçilere geri fırlatarak karşılık vermeleri de ilginç bir görüntü oluşturdu.

Bununla birlikte böylesi bir çelişkinin ortaya çıkmış oluşunu, Türkiye işçi sınıfının sendikal bürokrasinin etkisinden kurtulmaya başlıyor oluşununun bir işareti olarak algılamak doğru olmayacaktır. Zira ortadaki çelişki temelde aynı işkolundaki iki sendikanın rekabetinden kaynaklanmaktadır, ve de olaylara baktığımız zaman sendika bürokratlarının üzerine sopalar yağmış olmasının yanı sıra Türk-İş ve Birleşik Metal arasındaki çelişkinin, bu sendikalara üye işçileri birbirlerine düşürdüğü, fiziki olarak kavga ettikleri gerçeği de ortadadır. Bu da ne yazık ki Türk Metal İş ile Birleşik Metal sendikalarının, ve tabii daha genel olarak Türk-İş ve DİSK’in işçi sınıfını bölme görevini yerine getirmekte hala büyük bir sıkıntı çekmemekte olduğunu, belirli sendika bürokratlarına karşı tepkiler olsa da işçilerin hala başka sendika bürokratlarının etkisi altında olduklarını göstermektedir.

Eylemin bir bilançosu çıkartılırsa şu söylenebilir: işçilerin bazıları sendika bürokratlarına karşı tepkili olsalar da sendikaların gücü ne yazık ki hala yerindedir ve işçi sınıfının mücadelesine karşı sendikaların olumsuz etkisi devam etmektedir. Eyleme gelen işçilerin sayısı ve hisleri krize ve kendilerine karşı saldırılara karşı işçi sınıfının mücadele etmek istediği gerçeğini ifade etse de, işçi sınıfının sendikaların hepsinin etkinliğinden sıyrılmaya başlamadan, böylesi bir mücadeleyi yürütmek için bir yol bulamayacağı gerçeği bu eylem ile bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Neticede sendikalar işçilere birbirleriyle çatışmaktan ve birkaç saatlik bir eylem yapıp evlerine yollamaktan başka bir şey önermemektedirler. Peki o zaman krize karşı işçi sınıfı nasıl mücadele etmelidir? 15 Şubat eyleminin gösterdiği bir şey varsa bunun tek yolunun bütün işçilerin burjuvazinin ve onun bir parçası olan sendika bürokratlarının etkisinden bağımsız, ve de tamamen birleşik bir mücadele yürütmesi olduğudur. En son olarak Yunanistan ve İspanya örneklerinde gördüğümüz kitle toplantıları, genel asembleler gibi, işçilerin sendikal yapıları karşılarına alarak kendi öz-örgütlerini oluşturma çabalarının, aslında Türkiye’deki işçi sınıfının gelecekte yürüteceği mücadelelere de ışık tutmakta olduğunu, bir perspektif sunduğunu söylemek doğru olur.

Meryem

1. Mayis proletaryanın uluslararası dayanişma günüdür

“Sessizliğimizin bugün boğduğunuz seslerden daha kuvvetli olacağı gün gelecek…”

1886 yılında, Haymarket ayaklanmasının ardından öldürülen anarşist işçilerden August Spies asılmadan hemen önce bu sözleri söylemişti. Yüz yıldan uzun bir süredir, dünya işçi sınıfı, sekiz saatlik iş günü için gerçekleşen Haymarket ayaklanmasının ardından katledilen işçilerin anısını, 1 Mayıs’ı proletaryanın uluslararası dayanışma gününe dönüştürerek yaşatmaktadır.

Bununla birlikte yüz yılı aşkın bu süre içerisinde çok şey değişti. Mesela, Haymarket ayaklanması yaşandığında işçi sınıfının, o dönemde bile çoğu zaman bürokratikleşme eğilimi gösterse de örgütleri olan sendikaların doğası… Kapitalist düzenin miadını doldurarak çürüyen, yozlaşan, insanlığı barbarlığa sürükleyen bir düzene dönüşmesinin ardından kapitalist devlet, düzenin varoluşunu sürdürmesini sağlayabilmek için toplumun her alanına nüfus eden bir canavara dönüştü. Devletin zaten bürokratikleşme eğilimi gösteren sendikaları kapsaması hiç de zor olmadı. Sendikaların 1. Dünya Savaşı’nda ‘kendi’ devletlerini desteklemeleri bu durumun ilk açık ifadesiydi. Zaten kapitalizm koşulları işçi sınıfının devrimci mücadelesinin yüksek olduğu dönemler haricinde, kalıcı olacak genel işçi örgütlenmelerini de imkânsız kılmıştı. Bugüne geldiğimizde ise 1 Mayıs’ı tatil ilan eden bir devlet ile onun bu kararı ‘demokrasi mücadelesi’ içerisinde bir ‘kazanım’ olarak alkışlayan ve 1 Mayıs’ı yıllardır bir ‘bayram’ olarak ‘kutlayan’ sendikalarını görüyoruz. Sendika bürokratlarının ve ayrıca burjuva solunun ‘demokrasi mücadelesi’ çerçevesindeki Taksim ısrarı binlerce proleter militanı polis vahşetine teslim etmektedir. 1 Mayıs ne bir tatil günü, ne bir bayram ne de bir demokrasi mücadelesi günüdür. 1 Mayıs’ın örtülen anlamı onun işçi sınıfının uluslararası dayanışma günü olmasıdır.

Bu 1 Mayıs 2008’de patlak veren ve bütün dünyayı kasıp kavuran kriz ortamında gerçekleşiyor ve içinde bulunduğumuz bu durum, 1 Mayıs’ın gerçek anlamını, proletaryanın uluslararası dayanışmasını iki katı hayati kılıyor. Nüfusun %35’inin saatlik 3,25 TL veya daha az para ile geçindiği Çin’de, hükümete göre krizin ‘geri dönüş’ünün ardından on iki milyondan fazla kişi işsiz kaldı. ABD’de geçtiğimiz sene 2,6 milyon insan işsiz kaldı ve bu sene, bu rakama iki milyon kişi daha eklendi. Krizin ‘teğet geçtiği’ iddia edilen Türkiye’de ise resmi rakamlara göre işsizlik %15,5 gibi rekor bir orana ulaştı ki gerçek durumun çok daha kötü olduğunu herkes biliyor. Kapitalizm aslında şu anda yeni bir krize girmiş değil. 1960’ların sonundan beri teklemeye başlayan ekonomi, kredi ve borçlarla ayakta durmaya çalışıyordu. Bugünkü sorun ise bu borçların asla geri ödenemeyecek olması. Burjuvazinin krize karşı yapabileceği tek şey de daha fazla katliam, savaş ve barbarlık. 1929 krizinden sonra İkinci Dünya Savaşı’nın geldiğini hatırlayalım.

Kriz karşısında burjuvalar ‘hepimizin sıkı çalışması gerek’ diyor. Fakat kastettikleri aslında şu: ‘işçi sınıfının sıkı çalışması gerek’! Krizden canı yanacak olan bizleriz ve bu durumu değiştirebilecek olan da yine bizleriz. Son yıllarda sınıf mücadelesinde bir yükseliş olduğu aşikâr. Krizin derinleşmesinin sınıf mücadelelerini arttıracağını söyleyebiliriz. Özellikle Yunanistan, Fransa ve Çin’de olanlar bize bunu gösterdi. Yunanistan’da anarşist bir gencin polis tarafından öldürülmesinden sonra işçiler ve öğrenciler tarafından bir dizi grev ve işgal gerçekleştirildi. En önemlisi işçiler ve öğrenciler kendileri için hareket ettiler ve kendi mücadelelerini kontrol etmek için kitle meclisleri oluşturdular. Fransa’da bir milyondan fazla işçi kitlesel bir genel grev gerçekleştirerek sokaklara döküldü. Çin’deki durumu takip etmek, bu ülkedeki basının niteliğinden dolayı daha zor fakat gelen bilgilere göre ülkenin her yerinde bir dizi mücadele gerçekleşmekte. Fakat sınıf mücadeleleri tabii ki sadece bu ülkelerle sınırlı değil. Martinique, La Reunion, Guadeloupe gibi uzak ve ufak ülkelerde bile devasa grevler gerçekleşti. Asıl önemli olan ise bu mücadeleler arasında uluslararası bağlar kurmak ve bunları yaygınlaştırmaktır.

Çöken kapitalizm altında işçilerin yaşam standartları ve çalışma koşullarına dair verdiği mücadele, siyasi mücadeleden ayrılamaz. Zira kapitalizm içerisinde bulunduğumuz dönemde işçi sınıfının hayatında genel, kalıcı ve anlamlı bir iyileşme sağlayabilmekten acizdir ve bu yüzden de proletaryanın yaşam ve çalışma koşulları için verdiği uluslararası mücadelenin içerisinde komünizm filizlenecektir.

YAŞASIN PROLETARYA ENTERNASYONALİZMİ!

YAŞASIN DÜNYA DEVRİMİ!

 

Tags: 

84-85 İngiltere Madenciler Grevi


İngiltere'de, Mart 1984'te başlayıp Mart 1985'e kadar süren büyük madenci grevinin üzerinden 25 yıl geçti. Yaklaşık 120.000 işçi, bir yıl boyunca grevdeydi. Bugün bu deneyimin tarihin soyut akademik bir parçası olarak değil; işçi sınıfı ve komünistler için grevin kendisinden dersler çıkarma ve içinde bulunduğumuz tarihsel koşulları anlama fırsatı olarak ele alınması gerekiyor.


Tarihsel bağlamı içinde ele alacak olursak, Madenci Grevi, 1979'da İran'da, 1980'de Polonya'da, kitle grevleri biçiminde gelişen sınıf mücadelesinin yenilgiye uğramasının hemen ardından ortaya çıktı. 1979 kışında, İngiltere'de de, basın tarafından genellikle ‘Hoşnutsuzluk Kışı' olarak anılan büyük bir grev dalgası vardı. 29.474.000 işgünü kaybına neden olan bu büyük grev, hükümetin %5'lik ücret artışını yürürlüğe koymasına bir tepki olarak ortaya çıktı. Grevin sınırlarını ise, Ford Motors fabrikasında çalışan 17.000 işçi, %17'lik artış kazanarak yıktı. Bu kazanımla birlikte grev yayılmaya başladı.


Çöpler sokaklarda birikmeye başlamıştı, ölüler gömülmeden kalıyor, fabrikalar çalışmıyordu ve hastaneler sadece işçilerin acil olduğunu düşündüğü hastalara bakıyordu. Grevin bu kadar yaygınlaşması sonucunda James Callaghan'ın İşçi Partisi Hükümeti yıkıldı.
Sonraki seçimlerde sağ kanat Muhafazakâr Parti, dehşete düşmüş orta sınıfın korkularına oynadı ve Margaret Thatcher başbakan olarak seçildi. Bugün büyük bir politikacı olarak anılan Thatcher'ın başbakanlıktaki ilk dönemi kötü başlamıştı. Hükümete gelmeden önce, işçi sınıfının ve özellikle 1974 yılında, hükümetlerini devirmeleri nedeniyle partisi için bir nefret odağı olan maden işçilerinin gücünü kıracağına söz vermişti. Thatcher, daha başbakanlığının ilk döneminde, sözünü tutmak üzere harekete geçti ve 30.000 kişiyi işten çıkaracak bir düzenleme sundu. Bu düzenlemeye karşı çıkan, 50.000 demiryolu işçisi sendika onayı olmadan greve çıktı. Thatcher hükümeti ise tükürdüğünü yalayarak geri adım atmak zorunda kaldı. 1981 yılında, ülke tekrar kargaşa içindeydi. Tüm ülkede gençler, polis vahşetine karşı sokaklara dökülmüştü. Bu isyan tüm yaz boyunca devam etti. 10 açlık grevcisinin ölümünün ardından ise, Kuzey İrlanda'yı da mücadele alevleri sarmıştı.


Arjantin'de ise enflasyon %600'e ulaşmıştı ve sınıf mücadelesinin ortaya çıkması an meselesiydi. Bu durum yöneticileri korkutuyordu. Askeri cunta sınıf mücadelesini engellemek, enflasyonla mücadele etmek ve ülkenin uluslararası alanda kaybettiği itibarı kurtarmak amacıyla, İngiltere'ye ait, toplamda 3.000'den az nüfusu olan Falkland adalarını işgal etmeye karar verdi.
İngiltere'nin savaşa girmeyeceğini düşünen Arjantinli generaller büyük bir yanılgı içindeydiler.
Savaş, tam da Thatcher ve partisinin ihtiyaç duyduğu şeydi. Bayraklar çekildi, donanmalar gönderildi. (Bizim çocuklarımız vatan uğruna savaşırken,) grevde olan hemşireler, vatansever olmamakla suçlandı. 74 günlük savaşın ardından, 907 cesedin üstünde İngiliz bayrağı tekrar göndere çekildi. Bu zafer, Thatcher'ın bir sonraki seçimleri kaybedip, başarısız bir politikacı olarak sahneden çekilmesini engelledi. Dış tehdidi yenilgiye uğratan Thatcher ve Muhafazakâr Parti için sıra içerde nifak tohumları ekenlere yani işçi sınıfına gelmişti. Devlet çıkacağı öngörülen madenci grevi için kömür stoklayarak hazırlandı.


Ulusal Kömür İşletmesi'nin 74'deki grevin ardından yapılan anlaşmayı bozarak, 20 madenin kapatılacağını ve 20.000 işçinin işten çıkarılacağını duyurmasının ardından, 5 Mart'ta maden işçileri greve çıktı. İşçiler grevi diğer maden ocaklarına gezici grev gözcüleri aracılığıyla taşıdı ve bir hafta içinde sendika, sadece Yorkshire'da da olsa grevi legalleştirmek zorunda kaldı. Aynı zamanda sözde sol kanat sendika yetkilileri grev gözcülerinden grevi bitirmelerini istedi, polisle çatıştıkları için onları suçladı. Grevin ikinci haftasının ortasında, Madenciler Sendikası lideri Arthur Scargill, tansiyonun düşürülmesinden bahsederken, neredeyse 196.000 işgücünün yarısı greve katılmıştı.


Grev yayılmaya devam ederken devlet elindeki silahların tümünü işçilere doğrulttu. Polis paramiliter bir güç olarak kullanıldı. Gezici grev gözcülerinin faaliyet yürütebileceği tüm alanları abluka altına alarak, gezici grev gözcülerini durdurdu. Gözcü hattına ve grevcilerin yaşadığı köylere saldırdı. Mahkemelerde de gezici grev gözcülüğünün yasadışı olduğu ilan edildi. Soldan sağa tüm partilerden politikacılar grevcilere saldırdı. Sağ, işçi sınıfına karşı duyduğu açık nefretle saldırırken, sol da sınıfın kullandığı şiddeti kınadı. Medyanın işçilerin ne kadar anti demokratik olduğuna dair yürüttüğü propaganda ise bu saldırıların arka planını oluşturdu.


Elbette bunların hiçbiri sürpriz değildi, olması beklenen, öngörülebilir olaylardı ancak işçileri asıl şaşırtan "kendi" sendikalarının grevi yenilgiye götürüşüydü. Maden işçileri arasındaki temel bölünmelerden biri Nottinghamshire ve Kuzey Wales gibi bölgelerde işçilerinin çoğunun grevi desteklememesiydi. Fakat grevin ilk haftalarında, Ulusal Maden İşçileri Sendikası gezici grev gözcülüğünü durdurmadan önce, grevdeki işçiler yoldaşlarını bu bölgelere gönderip, buralardaki işçilerle iletişim kurabiliyorlardı. Grevdeki işçilerin gidip doğrudan diğer işçilerle görüşmesi ve dayanışma içine girmek istemeleri, bürokratik sendika manevralarına ters düşüyordu. Sendika bu uygulamaya son vermeye yönelik çalışmalar yaptı ve başarılı oldu. Sendika ve sınıf arasındaki çatışmanın bir diğer örneği de, polisin büyük çapta varlığına ve sendikanın talimatlarına karşı, 300 grev gözcüsünün Harworth maden ocağını kapatmasıydı. Gezici grev gözcüleri sendika tarafından durdurulduktan sonra, sendika yetkilileri için üzerinde diledikleri gibi oynayabilecekleri bir alan oluşmuştu. Böylelikle grevi engellemek amacıyla, grev için referandum yapılması ve ardından ret oyu için yürütecekleri kampanyayı hazırlayabileceklerdi.


Maden işçilerini kendi aralarında böldükten sonra sıra şimdi onları sınıfın geri kalanından soyutlamaya gelmişti. İşçi sınıfı içersinde, madencilere karşı yaygın bir sempati olmasına rağmen, demiryolu işçileri, liman işçileri ve denizciler madencilerle dayanışma eylemi olarak, grev kırıcı nitelikte olduğunu düşündükleri kömür taşıma işini reddetmelerine rağmen Sendika Kongresi liderleri sadece grevi desteklememekle kalmayıp, hükümete grevi yenilgiye uğratmasını sağlayacak bilgiler sızdırdılar. Scargill bunu "Zafere çok yakınken, ihanete uğradık" diyerek açıkça ifade etti. Zaten işçilerin sendikadan dayanışma eylemleri örgütleyeceğini beklemeleri yanlış olurdu. 25.000 liman çalışanı çok benzer talepler öne sürdüklerinde bile, sendikalar umutsuzca grevlerin birleşmesini engellemeye ve işçilerin parçalanmış hallerini muhafaza etmeye çalıştı.


Yazın ortalarında, sendika hükümet üzerindeki baskıyı arttırmaya karar verdi ve demir işçilerini işten çıkarmaya karar verdi. Aslında bu demir işinin kendisi sendikanın işçilerin kömürü ilk etapta kullanmalarına izin vermesi nedeniyle devam ediyordu. Stratejinin değişmesi, işçilerin sendikanın izin verdiği miktarda kömürden fazlasını kullanmalarıyla bağlantılıydı. 18 Haziran'da madenciler Orgreave Biritanya Çelik Fabrikası'na gittiler.

Birçok açıdan bu olay, Birmingham yakınlarındaki kok kömürü ambarında, 1972 grevinde gerçekleşen olayı anımsatıyordu. Grevdeki işçilerin ambarı kapatması onların etkili bir şekilde kazanmalarını sağlamıştı. Bu sefer ise 6.000 işçi 8.000 polisle karşı karşıya geldi ve çıkan büyük çatışmada polis tarafından dövüldüler. 1984 Orgreave ile 1972 Saltely arasında önemli bir fark vardı. İlk olarak grevdeki madencilerin ardından 100.000 kadar mühendis ve Birmingham şehrinden işçiler de dayanışmak amacıyla greve katılmıştı. Sadece greve katılan işçi sayısının büyüklüğü değil, bu grevinin genel greve dönüşme ihtimali taşıması da devleti korkutmuştu.


Burjuvazi işçi sınıfını nasıl gördüğünü gizleme gereği duymamış, tavrını açıkça ortaya koymuştu. Orgreavedeki olaylardan bahsederken, Thatcher "sadece Falkland adalarındaki düşmanlarla değil, tüm düşmanlarla mücadele etmek zorundayız. Mücadele etmesi çok daha zor olan ve özgürlük için çok daha büyük tehlike oluşturan iç tehdide karşı her zaman tetikte olmalıyız" demişti. Buradan da anladığımız üzere yöneticilerimiz için işçi sınıfı, diğer devletlere göre çok daha büyük bir tehlike oluşturuyor.


Orgrave'de yaşanan olaylara rağmen, Temmuz ve Ağustos'ta, liman işçileri mücadeleye katıldığında, Ekim'de maden mühendisleri 24 saatliğine greve çıktığında, grevi kazanma şansı hala vardı. Thatcher'ın daha sonra ifade ettiği gibi, şayet bu olsaydı, hükümet yenildiğini kabul etmek zorunda kalacaktı. Kışa gelindiğinde ise, maden işçilerinin yenileceği çok daha açık hale gelmişti. Grevi destekleyenler gittikçe azalıyor ve binlerce işçi grevi bırakıp işe dönüyordu. Martın başında kitlesel olarak işe dönüşler başladığında işçilerin sadece %60'ı hala grevdeydi. Bu yıl içinde, işçi sınıfına genel saldırılar oldu. Farklı sektörlerdeki işçiler, liman işçileri, feribot kaptanları, bir yıldır grevde olan matbaacılar izole edildi ve grevlerinde yenildi. Postacılar ve Telekom işçilerinin büyük çaptaki grevleri ise yenilgiye uğramadı. Fakat alınan yenilgiler ve özellikle madencilerin grevinin yenilgiye uğraması işçi sınıfı için büyük bir yıkım oldu, tekrar ayağa kalkması için 15 yıl geçmesi gerekti. Tüm dünyanın işçileri İngiltere'deki mücadeleyi izliyor ve madencilerin militanlığından ve kavgasından ilham alıyordu. Bu nedenle, İngiltere'deki yenilginin uluslararası bir etkisi oldu. Maden işçilerinin kendisi de büyük bir yenilgi almıştı. İngiltere'deki maden ocaklarının büyük bir kısmı kapatıldı ve geriye ancak birkaç bin maden işçisi kaldı.


2003 yılından beri ise, tüm dünyada, işçi sınıfı mücadelesi bir canlanma içinde. Böylesi bir canlanma için çok uzun süre geçmesi gerekti ki bu da bize 80'lerde alınan yenilginin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor. İşçi sınıfının artık var olmadığını iddia eden ve ona elveda demeye can atan sözde Marxist entelektüellere rağmen, son birkaç yıldır işçi sınıfı mücadelesinin tüm dünyada yeniden canlandığına tanık olduk. İngiltere madenciler grevinin bize öğrettiği en önemli noktalar sendikaların mücadele içersindeki karşı devrimci konumları, izole olmuş işçilerin zayıflığı, işçilerin kendi mücadelelerinin kontrolünü kendi ellerine almaları gerektiği, diğer işçilerle doğrudan kendilerinin kurduğu ilişkinin mücadeleyi yaygınlaştırmada ne kadar önemli olduğu oldu. Tüm bu dersler, sınıf için paha biçilmez değere sahip.


Patrick

Tags: 

Atina'da Sendika Genel Merkezi İşgal Edildi

ATİNA’DA SENDİKA GENEL MERKEZİ İŞGAL EDİLDİ

Aşağıdaki bildiri elimize libcom adlı bir internet forumu yoluyla ulaştı. Bildiride sözü geçen işgal şu anda bitmiş ve olayların arka planıyla ilgili bilgimiz çok sınırlı olmasına rağmen bu bildiriyi olabildiğince yaygın bir şekilde dağıtmak için yeterince önemli bulduk. GSEE (Yunan Genel Emek Konfederasyonu) Yunanistan'daki ulusal sendikanın kısaltılmış adıdır.

Tarihimizi ya kendimiz belirleyeceğiz ya da tarih biz olmadan belirlenecek

Biz kol emekçileri, işçiler, işsizler, geçici işçiler, vatandaş ya da göçmenleriz. Bizler pasif TV izleyicileri değiliz. Alexandros Grigoropoulos'un cumartesi gecesi katledilmesinden beri tüm gösterilere, polisle yaşanan çatışmalara, şehir merkezinin ve mahallelerin işgaline katıldık. Zaman zaman çalışmayı ve günlük yükümlülüklerimizi öğrencilerle, üniversite öğrencileriyle ve kavgadaki diğer proleterlerle sokakları ele geçirmek için bırakmak zorundaydık. GSEE binasını işgal etmeye de şu nedenlerle karar verdik; • Bu binayı işçilerin özgür ifade ve buluşma merkezine dönüştürmek için,

• TV ekranlarından işçiler çatışmaların mağduru olarak sunulurken ve Yunanistan ve tüm dünyadaki kapitalist kriz, medya ve onların patronları tarafından 'doğa güçlerinin işi' gibi sunulan sayısız işten çıkarmalara yol açarken, işçilerin çatışmalarda olmadığını, yaşananların 500 "maskelinin", "holiganın" çıkardığı olaylardan ibaret olduğunu iddia eden medya çığırtkanlığı kaynaklı miti ve diğer masalları çürütmek için,

• Sendika bürokrasisinin ayaklanmanın baltalanmasındaki rolünü eleştirmek ve açığa çıkarmak için. GSEE ve tüm sendika mekanizması, on yıllardır mücadeleleri baltalamaktadır, bizim emeğimizi üç beş kırıntıya pazarlamaktadır, sömürü ve ücretli kölelik sistemini ebedileştirmektedir

GSEE'nin geçen çarşamba günü sergilediği duruş oldukça açık: GSEE, grevcilerin önceden belirlenmiş gösterilerini iptal etti. Bir yandan insanların isyan virüsünden etkilenmesinden korkan, diğer yandan da insanların meydandan çabucak dağıtılacağından emin olan sendika, etkinliği Sintagma meydanı'ndaki kısa bir toplanmaya yönlendirmekle yetindi.

• (Ayaklanma tarafından yaratılan toplumsal alan gibi) Bizim sendika primlerimizle kurulan bu binayı, bu alanı ilk kez olsun işçilere açmak, hep dışında tutulduğumuz bu alanı açmak için. Tüm bu yıllar boyunca her türden kurtarıcıya güvendik ve sonunda şerefimizi kaybettik. İşçiler olarak artık sorumluluklarımızı almalı ve umutlarımızı akıl hocalarına, 'yetkili' temsilcilere vermeyi bırakmalıyız. Bir araya gelmek, birleşmek, karar vermek ve eylemek için kendi sesimizi kazanmalıyız. Süre giden saldırılara karşı; Tek yol kolektif 'taban' direnişinin oluşturulması.

• İş yerlerinde öz-örgütlülük ve dayanışma fikrini, mücadele komitelerini, kolektif taban yöntemini yaymak, bürokrat sendikacıları ortadan kaldırmak için.

 

Yıllardır yoksulluğumuzu, satılmışlığımızı, işyerindeki şiddeti yutkunduk durduk. İş kazası olarak adlandırılan sakat kalmaları ve ölümlerimizi saymaya alışkın hale geldik. Öldürülen göçmenleri -sınıf kardeşlerimizi- görmezden gelmeye alıştırıldık. Artık hayallerde kalmış olan ücretlerimizi, vergi geri ödemesini ve emekliliğimizi güvence altına alma kaygısıyla yaşamaktan bıktık. Hayatlarımızı patronların ve sendika temsilcilerinin ellerine teslim etmemek için mücadele ediyoruz, aynı şekilde hiçbir tutuklu isyancıyı devletin ve yargı mekanizmasının eline terk etmeyeceğiz.

Gözaltılar hemen serbest bırakılsın!

Tutuklananlara ceza verilmesin!

Genel işçi grevinin öz-örgütlenmesi için mücadeleye!

KURTARILMIŞ GSEE BİNASI İŞÇİ MECLİSİ

17 Aralık 2008, Çarşamba

İsyancı İşçilerin Genel Meclisi

İşgal edilen binadaki pankartta yazılanlar; İş "Kazalarında" Soğukkanlı cinayetlerde, Devlet-Sermaye öldürür! Cezalandırmalara Hayır! Tutuklananlar derhal serbest bırakılsın! GENEL GREV İşçilerin öz-örgütlülüğü Patronların mezarı olacaktır. İsyancı İşçilerin Genel Meclisi

Bangladeş ve Çin'de Kitlesel Mücadeleler

Dünyanın her yanında işçi sınıfı gittikçe daha dayanılmaz hale gelen sömürü ve sefalet koşullarına maruz bırakılıyor. Ve burjuvazinin riyakarca "gelişmekte olan ülkeler" dediği ülkelerde işçilere davardan farklı davranılmıyor.
Fakat birkaç yıldır işte bu ücretli köleler gittikçe artan bir direniş içerisindeler. Mısır'da, Dubai'de ya da Vietnam'da mayalanan ve her seferinde on binlerce işçinin katıldığı ayaklanmalar ara sıra patlak veriyor.
Bu mücadelelerin varlıkları dünyanın geri kalanında ya zar zor duyuluyor ya da görmezden geliniyor. Burjuva medyası bunlar karşı tam bir örtbas etme çabası güdüyor: bu yoğun grevler veya militan işçilere uygulanan korkunç baskıların haberleri bu koyu karartmayı ender olarak delebiliyor.
Medya Bangladeş ve Çin'de gerçekleşen son kitlesel mücadelelere dair de bu sessizliği korumuştur.
Bangladeş: Tekstil İşçileri Mücadelede
Bangladeş'in tekstil işçileri vahşi koşullarda yaşıyorlar ve dünyadaki en düşük ücreti, saatlik 0.22 dolar alıyorlar. Nüfusun çoğunluğunun en ağır yoksunluğu yaşadığı Hindistan'da bile ücretler bunun iki katı (saati 0.44 dolar). Ve buna rağmen Bangladeş'te ki durum gittikçe kötüleşiyor; kimi fabrikalarda bu sefil ücretler ödenmiyor bile!
Bu yüzden aylardır süren bu çile ve fedakarlık sonrasında işçilerin kitlesel ve sert tepkisi de, bu insanlık dışı muameleye denk oldu. 10 Mayıs'ta, (ülkenin tekstil endüstrisinin merkezindeki fakir bir kent olan) Narayanganj'da ki bir Rupashi kazak fabrikasında işçilerin öfkesi en sonunda patladı ve patrona fiziksel olarak yöneldi. "Ertesi gün Rupashi işçileri işe geldiklerinde fabrikanın kapanmış ve sürgülenmiş olduğunu gördüler. Bunun ardından işçiler sömürüye karşı sloganlar eşliğinde sırayla kentteki diğer fabrikalara gitmeye karar verdiler. Fabrika güvenliği ile çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalar hızla saman alevi gibi yayıldılar: 20.000 işçi onlarca tekstil fabrikasını balyalarca pamuğu parçalayarak yaktı" (‘Des Nouvelles du Front', dndf.org).
2006'da binlerce işçinin ayaklanması belirli sanayi bölgelerini vurmuştu. Fakat bu sefer, işçiler çok daha kitlesel ve sert hareket ettiler. Fabrikalarını saran güvenlik çitlerini bir araya gelmek ve orduya karşı koymak için açmakta tereddüt etmediler ve bunun sonucunda kimi çok kanlı sokak çatışmaları oldu. Etraflı dikenli tellerle sarılı ve sürekli silahlı muhafızlarca korunan bu bölgelerin toplama kamplarından neredeyse hiç farkı yok. Bu 20.000 işçi orduya ve fabrikalara saldırırken işte onlara işkence eden bu makineleri yok etme ve hayatları pahasına gardiyanlarıyla karşı karşıya gelme arzusuyla hareket ettiler.
Çin'de de İşçiler Krizin Etkilerini Karşı Savaşıyorlar
Son 15 yıldır Çin yeni bir kapitalizm cenneti olarak sunuluyor. Eğer ekonomi politiğin üst düzey yalancılarına inanacak olursak Orta Krallık ekonomik krizden etkilenmemiş durumda. Bir de bunun üstüne Çin'in dünya ekonomisini resesyondan çıkarmaya öncülük edeceği söyleniyor! Elbette gerçek bundan çok başka ve burada da işçi sınıfı krizin ilk mağduru durumunda. Örneğin; "sadece Daquin'de 88.000 işçi son iki yılda işinden atıldı". (ibid. Daquin Heilongjianf eyaletindeki bir milyon nüfuslu bir kenttir). Ülkenin tümünde, 30 milyon kadar (şehirden şehre iş bulmak için gezen) göçmen işçi geçen yıl işini kaybetti.
Fakat mücadelecilik adım adım yükselmekte. Çin Komünist Partisi tarafından uygulanan amansız baskıya rağmen işçiler artık hayvan gibi davranılmaya gittikçe daha az tahammül ediyorlar. Mart'ın başından beri, "Kuzey Doğu Çin'de ki binlerce işçi hoşnutsuzluklarını sokakta göstererek, yan ödemelerinin verilmesini ve temsilcilerinin serbest bırakılmasını istediler . Ekonomik krizin çok ağır vurduğu Mançurya sanayi havzasının kalbindeki Daqinq ve Liaoyang kentlerinde eylemler gerçekleşti. Bu kentler etrafındaki devlet endüstrileri doğrudan ya da dolaylı olarak on kişiden dokuzunu çalıştırıyor. Fakat bu ağır sanayi tesislerinin üretimi düşüyor ve işsizlik artıyor. Isıtma ödeneklerinin kaldırılacağı ve işini kaybeden işçilerin artık her hangi bir sosyal güvenlikten yararlanamayacağı duyurulduğu Mart'ın başından beri, 30.000'e varan binlerce Daqing işçisi her gün sokaklarda eylem yapıyor. 1960'ların efsanevi proleter kahramanının adının taşıyan "Demir Adam" meydanında toplandılar. Patronları olan devlet işletmesi Çin Petrolleri Merkez Binası önünde gecelediler. Patronlarının pencerelerinin altından ‘bizler demir insanlarız' diyerek bağırdılar. Liaoyang'da da benzer nedenler işçileri soğuğa ve kum fırtınalarına göğüs gererek, on binler olarak yerel hükümet merkezinin önünde protesto yapmaya itti." (ibid.)
Bu mücadele dalgası, ekonomik kriz karşısında Çin işçi sınıfının militanlığının genel yükselişinin tipik örnekleridir. "yılın ilk üç ayı boyunca, işten atmaların ve göçmen işçilerin geldikleri bölgelere zorla geri gönderilmesi fırlamasıyla birlikte Çin'de 58.000 ‘kitle olayı' meydana geldi. Hükümetin kendisi bile grevler, sokak gösterileri, işgaller ve diğer kitlesel mücadele biçimlerinin gerçekleştiğini kabul etmektedir. Bu istatistiklerin kaynağı merkezi Hong Kong'da bulunan, kıta Çin'in de ki politik istikrarı araştırmakla uğraşan bir firmadır. Eğer bu eğilim yıl boyunca sürerse, 2006'da ki 90.000 ve 2008'de ki 120.000 ‘kitlesel olay'a kıyasla 2009 yılı 230.000'den fazla ‘kitlesel olayla' bütün eski rakamları geride bırakacaktır" (ibid)
Vietnam'dan Dubai'ye, Çin'den Bangladeş'e gittikçe kitleselleşen ve sertleşen mücadelelere şahit olmaktayız. Bu noktada beliren soru şudur; bu mücadelelerin geleceği ne? Buna cevap verebilmek için bunları enternasyonal bir sürecin, proletaryanın bütün dünyada sınıf mücadelesi alanına aşamalı dönüşünün bir parçası olarak görmeliyiz.
‘Gelişmekte' olan ülkelerdeki işçilerin militanlığı, grevlerin kitlesel doğası ve vahşice baskılar karşısında işçilerin cesareti, diğer ülkelerdeki işçilere ilham vermelidir ve verebilir.
Fakat Bangladeş'te olduğu gibi, bunları fabrikaları yıkmaya ya da bir kan banyosunda ölmek dışında bir perspektif olmadan baskı güçleriyle karşılaşmaya iten çaresizlik, aynı zamanda bu işçilerin dünya proletaryasının en eski müfrezelerinin köklü deneyimlerini kazanmak için merkezi ülkelerdeki Avrupa ve ABD'de ki işçilerin mücadelesine ne denli ihtiyaç duyduklarını da göstermektedir.
Bu mücadelelerin bir yankı bulabilmesi için, bu işçilerin kavga ruhunun diğerlerine cesaret verebilmesi için, burjuvazinin dayattığı sessizlik duvarının kırılması ve her önemli mücadeleye azami enternasyonal duyulurluk sağlanması yaşamsal bir önemdedir.
Map 1/7/9 --- EKA'nın İngiltere yayını, World Revolution'dan, sayı; 326

EKA’nın Türkiye ve Filipinler’deki yeni şubelerine merhaba

EKA'nın son kongreleri sırasında, Komünist Sol'un tavırlarına doğru bir yönelim içerisinde olan birey ve grupların belirmesine yönelik uluslararası bir eğilime işaret etmiş ve hem bu sürecin öneminin, hem de bunun örgütümüze yüklediği sorumluluğun altını çizmiştik:

"16. Kongrenin çalışmalarının esas önceliği, özellikle de devrimci politik bir perspektif arayışı içerisinde unsurlardan oluşan yeni bir kuşakla karşı karşıya olduğumuz şu durumda,  sınıf mücadelesinin yükselişini ve bunun örgütümüze yüklediği sorumlulukları incelemektir." [1]

"Sınıf içerisinde hâlihazırda gelişmekte olan netleşme çabasının, sadece mücadeleler başladığında aktif bir biçimde müdahale ederek değil, aynı zamanda mücadeleye katılmaya çalışan grup ve unsurların gelişmesine katkı sunarak etkin bir biçimde rol almak, devrimci örgütlerin ve özellikle de EKA'nın sorumluluğudur". [2]

"Kongre (...) komünist sol'un tavırlarını savunmak doğrultusunda çalışan grup ve unsurlara yönelik politikamızın çok olumlu bir bilânçosunu çıkarmıştır (...) bu politikanın en olumlu yanı, şüphesiz, bu gruplardan dördünün kongremize katılmasından da görülebileceği gibi, devrimci tavırlar üzerine kurulmuş diğer gruplar ile bağlar kurma ve geliştirme kapasitemizdir".[3]

Bu minvalde son uluslar arası kongremizde, çeyrek yüzyıllık bir zamandan beri ilk kez, açıkça enternasyonalist sınıf tavırları üzerinde duran farklı grupların (Brezilya'dan OPOP, Kore'den SPA, Türkiye'den EKS ve Filipinlerden -fiziksel olarak gelememiş olsa da- Internasyonalismo[4]) delegasyonlarını ağırlayabildik. Bu kongreden beri dünyanın diğer yerlerindeki özellikle de Peru, Ekvator ve Santa Domingo'da açık toplantılar yaptığımız Latin Amerika'da ki, grup ve unsurlar ile bağlantılar ve tartışmalar devam etti. [5]  EKS ve Internasyonalismo'da ki yoldaşlarla tartışmalarımız, onların tavırlarımıza artan ölçüde katılmalarıyla, EKA'ya katılmak yolunda adaylıklarını koymalarıyla sonuçlandı. Bir süredir bu tartışmalar, genel hatları sitemizdeki "EKA'ya Nasıl Katılınılır?" [6] adlı yazıda tanımlanan genel hatlar çerçevesindeki bir bütünleşme süreci çerçevesinde yürütülmekteydi.

Bunun sonucunda yoldaşlar bu süreç boyunca Platformumuz üzerine derinlikli tartışmalar yürüttüler ve tartışmalarının gidişatına dair bizi sürekli bilgilendirdiler. EKA'nın bir çok delegesi onları bulundukları yerlerde ziyaret ederek onlarla tartıştı ve kendi paylarına yoldaşların tam militan bağlılıklarını ve örgütsel ilkelerimizle bağlılıklarının netliğini kendi gözleriyle görebildiler. Dolayısıyla, bu tartışmaların sonucunda, EKA'nın merkezi organı son genel toplantısında, iki grubu da örgütümüzün yeni şubeleri olarak entegre etme kararı alabildi.

EKA'nın birçok şubesi Avrupa [7] veya Amerika [8] kıtalarında bulunmaktadır, ve şu ana kadar bu iki kıta dışında temellenmiş olan tek şube Hindistan'da ki idi. Bu nedenle bu iki yeni şubenin örgütümüze katılması EKA'nın coğrafi yayılımını büyük ölçüde genişletmiş bulunuyor.

Filipinler, dünyanın yakın zamanda hızlı bir endüstriyel büyüme kaydettiği ve bunun sonucunda -dünya çapındaki 8 milyonluk Filipinli göçmen işçi nüfusu bir yana- artan sayıda işçinin bulunduğu bir bölgesinde bulunan büyük bir ülke. Son yıllarda, bu büyüme kapitalizmin "ikinci bahar"ını yaşadığı yollu birçok yanılsamayı besledi; Bugün ise tersine "gelişmekte" olan ülkelerin gelişmekte olan krizin yıkıcı etkisinde kurtulmakta "eski" kapitalist ülkelerden daha fazla şansı olmadığı açıklaşmış durumda. Bu anlamda kapitalizmin çelişkileri yeni dönemde bu bölgede de şiddetli bir biçimde keskinleşecek ve bu da kaçınılmaz bir biçimde toplumsal hareketleri ortaya çıkmaya zorlayacaktır. Bu hareketlerde 2007 baharında şahit olduğumuz gibi sadece açlık isyanları ile sınırlı kalmayacak ve işçi sınıfının mücadelelerini de içerecektir.

Türkiye'de bir şubenin kurulması da EKA'nın Asya'da ki varlığını, özellikle de bu günün emperyalist gerilimlerinin en ciddi patlama noktalarından biri olan bir bölgede yani Orta Doğu'da ki varlığını güçlendirecektir. Gerçektende, EKS'deki yoldaşlar, geçen yıl Türk burjuvazisinin kuzey Irak'ta ki askeri manevralarını ifşa eden bildirileriyle çoktandır müdahalelerini yürütmeye çalışmaktadırlar.

EKA, Batı Avrupa ülkelerindeki proletaryanın belirleyici rolünde ısrar ettiği için, işçi mücadelelerinin ve devrimci perspektifin gelişimine dair "Avrupa-merkezci" bir bakış açısına sahip olmakla birçok sefer suçlanmıştır:

"Proleter mücadele sermayenin iktisadi kalbini vuruncaya kadar,

-- İktisadi bir cordon sanitaire [karantina] kurmak imkansız hale geldiğinde, etkilenecek olanlar en zengin ekonomiler olacağından;

-- Politik bir cordon sanitaire kurmak artık etkisizleşecektir çünkü en güçlü burjuvaziyi karşısına alan en gelişmiş proletarya olacaktır; ancak bundan sonra mücadele dünya devrimi yangınının işaretini verecektir (...)

Proletarya kapitalist canavarı ancak onu kalbinden ve kafasından vurarak alaşağı edebilir.

Yüzyıllardır, tarih kapitalist dünyanın kalbini ve kafasını Batı Avrupa'ya yerleştirmiş bulunuyor. Dünya devrimi ilk adımlarını kapitalizmin ilk adımlarını attığı yerde atacaktır. Burada devrimin yukarıda sayılan koşulları, en gelişmiş biçimleri içerisinde bulunabilir (...)

"Bu nedenle sadece proletaryanın en uzun mücadele deneyimine sahip olduğu, on yıllardır en gelişkin biçimlerindeki "işçi sınıfından yana" olduğunu iddia eden aldatmacalarla karşı karşıya kaldığı, Batı Avrupa'da, devrim yolundaki mücadele için vazgeçilmez olan politik bilincin tam gelişimi söz konusu olabilir." [9]

Örgütümüz "Avrupa-Merkezcilik" eleştirilerine de çoktan cevap vermiştir:

"Bu ifadeler hiç bir şekilde "Avrupa-merkezcilik" değildir. En büyük deneyime sahip olan en eski proletaryayı geliştiren, Avrupa'da gelişen burjuva dünyanın kendisidir."

Her şey bir yana, biz her zaman devrimcilerin kapitalizmin çeperindeki ülkelerde oynayacağı yaşamsal görevin önemi üzerinde ısrar ettik:

Bu [Yaklaşım] dünyanın diğer yerlerindeki sınıf mücadelesinin veya devrimcilerin etkinliklerinin anlamsız olduğu anlamına gelmez. İşçi sınıfı tek bir sınıftır. Sınıf mücadelesi, emek ve sermayenin karşı karşıya geldiği her yerde mevcuttur. Bu mücadelenin farklı ifadelerinin dersleri nereden çıkarılmış olursa olsun bütün sınıf için geçerlidir. Özellikle de çeperdeki ülkelerdeki mücadelenin deneyimi, merkezdeki ülkelerde yürüyen mücadeleyi etkileyecektir. Devrim dünya çapında olacaktır ve bütün ülkeleri içerecektir. Sınıfın devrimci akımları proletaryanın burjuvaziyle kavgaya giriştiği her yerde yani bütün dünya çapında değerlidir".

Bu durum Türkiye ve Filipinler gibi ülkeler için açık bir biçimde geçerlidir.

Bu ülkelerde komünist fikirleri savunma mücadelesi gerçektende zor. Bu mücadelenin egemen sınıfın işçi sınıfı mücadelesinin ve bilincinin gelişmesini engellemek için kullandığı klasik yanılsamaları (demokratik ve seçimsel yanılsamalar, işçi mücadelelerinin sendika aygıtıyla sabote edilmesi ve milliyetçilik zindanı) karşısına alması gerekiyor. Fakat bunun da ötesinde, işçi sınıfının ve devrimcilerin mücadelesinin doğrudan ve derhal sadece hükümetin resmi baskı güçlerini değil aynı zamanda devlete karşı olan, ama basitçe kapitalizmi başka bir maske altından da olsa savundukları için, vahşilikte ve vicdansızlıkta devletinkine tamamen denk olan, Türkiye'de PKK ya da Filipinlerde ki çeşitli gerilla örgütlerini de karşısına alması gerekiyor. Bu durum EKA'nın bu yeni iki şubenin etkinliklerini Avrupa ve Kuzey Amerika'dakilerden daha tehlikeli kılıyor.

EKA'ya katılımından önce, Filipin şubesi kendi internet sitesinde çoktandır Tagalog dilinde (ülkenin resmi dili) olduğu gibi İngilizcede de (Filipinlerde yaygınca konuşulan) yayın yapmaktaydı. Mevcut koşullar yoldaşların sürekli bir basılı yayını sürdürmelerini (kimi zaman çıkan bildiriler dışında) imkansız kılıyor ve internet sitemizde bu yüzden orada tavırlarımızı yaymanın esas aracı olacak.

Türkiye şubesi yayını Dünya Devrimi'ni basmaya devam edecek ve bu yayın artık Türkiye'de EKA'nın yayını haline gelecek.

International Review'ın 122. sayısında şöyle yazmıştık: "komünist tavırlara ve örgütümüze doğru yönelen yoldaşları selamlıyoruz. Onlara şöyle diyoruz: "İyi bir seçim yaptınız. Kendinizi proleter devrim için mücadeleye bütünleştirmeyi hedefliyorsanız tek olası seçim de budur. Fakat bu seçimlerin en kolayı değil: çok fazla hızlı başarınız olmayacak, elde ettiğiniz sonuçlar umutlarınıza denk olmadığı zaman hüsrana uğramamayı öğrenmeniz, sabırlı ve kararlı olmanız gerekecek. Ama yalnız olmayacaksınız: EKA'nın militanları sizin yanınızda olacak ve onlar sizin tavrınızın onlara verdiği sorumluluğun bilincinde olacaklar. Onların iradesi, 16. kongrede de ifade edildiği gibi, bu sorumluluklara layık olmak yönündedir." (EKA 16. Kongresi). Bu kelimeler, Komünist Sol'un tavırlarının savunma işini üzerine almaya karar vermiş bütün unsurlara ve gruplara yöneliktir. Ve elbette ilk olarak da örgütümüze yeni katılan iki yeni şube için öncelikle geçerlidirler.

İki yeni şubeye ve onları kuran yoldaşlara, EKA kalpten ve kardeşçe selamlarını iletir.


[1] International Review n°122

[2] International Review n°130, "Resolution on the international situation".

[3] International Review n°130, "The proletarian camp reinforced worldwide"

[4] OPOP: Oposição Operária (İşçi Muhalefeti), SPA: Sosyalist Politik İttifak, EKS: Enternasyonalist Komünist Sol ; Internasyonalismo (Enternasyonalizm).

[5] Sitemizdeki şu yazılara bakabilirsiniz: "Internationalist debate in the Dominican Republic", "Reunión Pública de la CCI en Perú: Hacia la construcción de un medio de debate y clarificación" and "Reunion pública de la CCI en Ecuador: un momento del debate internacionalista".

[6] EKA bize katılmak isteyen yeni unsurları her zaman heyecanla selamlamıştır. (...)akat heyecanımız Troçkist örgütler gibi sadece sayıca artmak uğruna yeni üye aldığımızı göstermez. (...)Yaklaşımımız, belirsiz, oportünist bir temelde prematüre bir şekilde üye almak değildir.(...) EKA oda-kahvaltı veren bir pansiyon değil ve yeni üyeler peşinde koşmakla ilgilenmiyor.

Fakat hayallere de kapılmıyoruz. Bu yüzden ‘EKA'ya nasıl katılabiliriz?' sorusunu soran yoldaşlar EKA'nın bir parçası olmanın zaman alacağını anlamalı. Adaylığını sunan her yoldaş sabırlı olmaya hazır olmalı. Katılma süreci militan adayının görüşlerinin ne kadar derin olduğunu anlaması anlamına gelir, bu yüzden militan olma kararı hafife alınmamalıdır. Ayrıca bu adayın militan olma isteğinin başarısızlıkla veya moral bozukluğuyla sonuçlanmaması için ona verebileceğimiz en iyi garantidir.

[7] Almanya, Belçika, İspanya, Fransa, Britanya, Italya, Hollanda, İsveç, İsviçre.

[8] ABD, Meksika, Brezilya, Venezüella.

[9] International Review n°31, "The proletariat of Western Europe at the centre of the generalization of the class struggle"

Tags: 

Edirne-giyim grevi

Arka kapakta yayınladığımız yazı Edirne-Giyim fabrikasında Türk-İş tarafından gerçekleştirilen bir grev üzerine yazılan bir değerlendirmedir. Örgütümüze üye olmasa da sendikalar konusunda bize çok benzer yaklaşımlara sahip olan, Edirne'den "işsiz-öğrenci" bir yoldaş tarafından yazılmıştır. Bu değerlendirme Bursa'daki "Sınıf(sız)" adlı bağımsız bir işçi bülteninin 4. Sayısında da yayınlanmıştır (bu sayının elimizdeki bir pdf örneğini edinmek isteyenler [email protected] adresine bu konuda mail atabilirler). Bize göre işçi sınıfının ilk bakışta böyle küçük ve tekil görünen deneyimlerini yaygın bir şekilde tartışma ve bunlardan dersler çıkarmanın önemi çok açık. Her ne kadar yoldaşın bahsettiği durum sendikaların işçi sınıfının bilincini ve dayanışmasını baltalamak için her gün uyguladığı yöntemlerin tipik bir örneği olsa da bunları ortaya koymak, sendikaların sınıf mücadelesini gelecekte sabote etmek için nasıl yöntemler kullanabileceğinin açık bir göstergesidir. Burjuvazinin sol kanadından örgütlerin de sendikalizme dair yaydığı illüzyonlar da düşünüldüğünde bu deneyimlerin tartışılmasının yaşamsallığı daha da açıklaşacaktır. Yazıda da açık bir şekilde ortaya konduğu gibi, burjuvazi en küçük ve yerel iş yerlerinden en tepedeki bürokratik komplolara kadar, derinleşmekte olan kriz karşısında açıkça olmasa da alttan alta kendi savaş pozisyonunu almaya başlamış durumda. Burjuvazinin bu yeni konumlanışı, sürekli bir işsizlik tehdidini, güvencesiz ve ağırlaştırılmış çalışma koşullarını, hatta yer yer açıkça ücret düşürmeleri içermekte. Ne var ki bu durum egemen sınıfın mevcut ideolojik ve politik çürümüşlüğü ölçüsünde gürültüsüz patırtısız, pürüzsüz bir süreç olarak gelişmiyor. Egemen sınıfın işçi sınıfı içerisindeki geleneksel truva atı, soğuk savaştan kalma Türk-İş bu süreçte zor durumda kalan sendikaların başında gelmekte. Bir yandan işçi sınıfının yaşam koşullarının kötüleşmesi karşısında sessiz kalmasını ya da mücadelelerini dağıtıp yanlış yönlendirmesini sağlamaya çalışırken, diğer yandan da burjuvazinin kendi yasalarına bile uymayan çalışma koşullarının parçası olan sendikasızlaştırma sürecini desteklemenin verdiği çelişkide sıkışıp kalması aşağılık Türk-İş sendikasının içinde bulunduğu tipik bir çelişkiyi oluşturuyor. 1980'lerden beri burjuva düzeninin çürümesinin bir parçası olan bu açık yozluk ve tutarsızlık karşısında Türk-İş, işçileri mücadeleye çekmektense (hakkını verelim işçileri mücadele içerisinde yalıtma becerisini Türk-İş hiç bir zaman DİSK ya da KESK kadar geliştirememiştir) kendini yok etmeyi yeğlemektedir. Ama bunu yaparken de tabandaki militan işçileri anlamsız ve ümitsiz mücadelelerde patronlara gözdağı vermekten de elbette bir an olsun geri durmamaktadır. Eh çürümüş rezil Türk-İş kendisi batarken işçileri de batırmak konusunda uzman olduğunu her zaman ispatlamış bir sendikadır. Ne var ki Edirne'den işsiz bir proleterin yazdığı bu yazı artık işçi sınıfının en azından politik azınlığında devletin ve onun sendika ayağının hamlelerine karşı gelişen artan bir bilincin ifadesi olmakta. Bu nedenle yoldaşın bu eleştirisini hiç tereddüt etmeden yayınlamak bizim için büyük bir umut işaretidir.

Son olarak yoldaşın yazısında da vurgulandığı gibi, işçi sınıfı mücadelesine dair altının kalın bir şekilde çizilmesi gerektiğini düşündüğümüz bir nokta daha var. Burjuvazinin sol kanadından türlü Stalinist ya da Troçkist örgütün iddialarının aksine, işçi sınıfını örgütleyen şey sendikalar değildir. Sendikalar tam tersine işçi sınıfını önce iş yerinde (sektörler üzerinden ve sendikalı sendikasız olarak), sonra da siyasi ve konfederatif ayrımlar üzerinden bölmekteler. İşçi sınıfının birliği ise en temelde onun sınıf çıkarlarından doğan mücadelesinin aktif, canlı ve gerçek seyrinde, dinamik olarak yaratılır ve ifadesini sınıf içerisinden herkese açık genel asamblelerde, geri çağrılabilir işçi delegelerinden oluşan grev komitelerinde ve nihai olarak da işçi konseylerinde ifadesini bulur. Sendikaların bu tuzağından kurtulabilmek için bu alternatifi gözden kaçırmamak ve onların bizi itmeye çalıştığı sözde "grev"lerin doğasını açık etmek komünistlerin en öncelikli görevlerinden biridir.

EKA 

Tags: 

El Tutuşa Tutuşa

 

 

Ne kadar çok elimiz varmış meğer
İlkin, senin elinle tutuşan benimki
Sonra çocuklarınki
Gençlerinki
Tekel işçilerininki
Sonra, ellerin elleri...
Ne kadar çok elimiz oldu, baksana
Tutuşa tutuşa
Bir orman yangını gibi

 

 

 

Tekel işçilerinin onurlu mücadelesi ilk ayını dolduruyor. Geçtiğimiz ayı, bütün zorluklara, yıldırma çabalarına, işçileri evlerine döndürmek için oynanan oyunlara, soğuğa, ayaza, yağmura, çamura rağmen Ankara sokaklarında, direnerek, dayanarak, savaşarak geçirdiler.  Tekel işçileri, gösterdikleri kararlılık ve mücadele azmi ile bütün Türkiye işçi sınıfının başını çekmektedirler. Bugün onların karşısında durdukları saldırılar, sermaye düzeninin sadece kendilerine değil, bütün işçi sınıfına yönelttiği  saldırılarıdır.

 

Tekel işçilerinin Türkiye'de sınıf mücadelesinin başını çekmelerini mümkün kılan yalnızca Ankara'da kalmakta, baskılara direnmekteki kararlı direnişleri olmadı. Bu kararlılıkla beraber, işçi sınıfının tamamına  bu mücadelenin bütün emekçilerin mücadelesi olduğunu anlatma ve mücadeleyi genişletmek için ellerinden geleni yapma iradeleri olmuştur. Geçtiğimiz ay içerisinde, itfayecilerden doktorlara, öğretmenlerden mühendislere mücadele iradesi gösteren bütün çalışanların "Tekel işçisi yalnız değildir" dediklerine tanık olduk. Bütün ayak oyunlarının, baştan savuşturmaların, bir ve iki saatlik "grev"lerin ardından, sonunda Türk-İş'i, geniş işçi sınıfı kitlelerini bir günlüğüne Tekel işçileri ile buluşturacak bir eylem yapılmasına razı eden de bu kararlılık olmuştur.

 

Doğrudur, özellikle bugün "Tekel işçisi yalnız değildir". Öte yandan, Tekel mücadelesini kendi mücadelesi olarak gören, bu mücadelenin zaferini isteyen bütün emekçilerin sorması gereken soru şudur: peki ya yarın ne olacak? Bugün tekel işçilerinin ellerini kavramış emekçiler yarına bırakmış mı olacaklar tuttukları o elleri? Bir gün Tekel işçilerinin, işçi sınıfının zaferi için yeterli olacak mı? Eğer bu gün, başı ve sonu belli bir gün ise, günün sonunda herkesin evlerine döneceği biliniyorsa, şunu söylemek zorundayız ki bir gün kazanım için yeterli olmayacaktır.

 

Patronlar ve onların devleti, Tekel mücadelesinden, Tekel işçilerinin gösterdiği kararlılıktan korkmaktadırlar. Bu korkunun altında Tekel işçilerine yaptıkları saldırının, aslında işçi sınıfının geneline karşı yapmakta oldukları saldırının bir parçası olduğunun bilincinde olmaları yatmaktadır. Patronlar Tekel işçilerinden korkmaktadırlar, çünkü tekel işçilerinin yaktığı ateşin, aynı saldırılarla karşı karşıya olan bütün işçi sınıfı tarafından, bir orman yangını gibi yayılabileceğinin bilincindedirler. İşte bu yüzden Tekel işçilerinin zaferi, işçi sınıfının tamamının zaferi olacaktır. İşte bu yüzden Tekel mücadelesinin zaferi, sınıfımızın genelinin bu mücadeleye sahip çıkmasına bağlıdır.

 

Tekel işçilerinin yaktığı ateşi, emekçiler ancak kendileri yayabilirler. Gerek Türk-İş, gerek diğer sendikalar, işçilerin mücadeleyi genelleştirme çabalarının yanında değil karşısında olacaklardır. Zira farkındadırlar ki mücadelelerini kendi ellerine alarak kitleselleştiren işçilerin yaktığı bu ateş, patronlarla birlikte kendilerini de yakacaktır.

 

KURTULUŞ İŞÇİ SINIFININ KENDİ ESERİ OLACAKTIR!

 

YAŞASIN SINIF DAYANIŞMASI!

 

 

 

 

Tags: 

Enternasyonalist Komünist Sol Kendisini Feshederek; Enternasyonal Komünist Akım'a Katıldı

Dünya Devrimi’nin Eylül 2008 tarihli birinci sayısında şöyle yazmıştık: “...Dünya Devrimi ismini seçmemizin nedeni ise, örgütsel olarak uluslararası geleceğimize dair bir doğrultuya girmiş olmamız. Komünist bir örgütün ulusal veya bölgesel olarak varolamayacağı ve yerel olarak faaliyet yürüten komünist militanların kesinlike uluslararsı alanda merkezileşmiş bir komünist örgüte mensup olmaları gerektiğine dair çıkardığımız sonuçlara dayanarak, otuz yılı aşkın bir süredir uluslararsı düzeyde merkezileşmiş örgütlü faaliyet yürüten, şu an itibariyle on dört ülkede şubeleri olan, ve zaten daha önceden de birlikte çalışma yaptığımız ve dayanışma içerisinde olduğumuz Enternasyonal Komünist Akım’ın Türkiye’deki şubesini oluşturmak doğrultusuyla bu örgütün platforumunu tartışmaya başladık. Nasıl devrimcilerin hiçbir çalışmasında sabırsızlığa yer yoksa, yaklaşık bir yıl önce başlayan bu tartışma, netleşme ve EKA’nın bir parçası olma sürecinde de sabırsızlığa yer yok. Sağlam ve organik bir biçimde değil aceleci ve yapay bir biçimde gerçeleşecek bir katılımın hiçbir faydası olmayacaktır, ve bizim uzun soluklu olduğunu bildiğimiz katılım sürecine sabırla ve gerçek bir netlik sağlama amacıyla devam ediyoruz. Öte yandan bu süreç içerisinde de netleşmekteyiz ve faaliyetlerimizi de hem siyasi ilkelerimizi hem de uluslararsı alanda merkezileşmiş bir örgütün gerekliliği konusundaki yaklaşımını paylaştığımız bu örgütün doğrultusuna yaklaştırmamızın faydalı olacağını hissediyoruz. Bu yüzden EKA’nın İngiltere’de World Revolution, Mekiska’da Revolución Mundial, Almanya ve İsviçre’de Weltrevolution ve Hollanda’da Wereld Revolutie isimleriyle çıkan gazetelerinin ismini, kendi yayınımıza vermeyi uygun bulduk. Ayrıca bu vesileyle EKA’nın bir parçası olmak doğrultusunda çalıştığımızı da duyurmak olanağını bulduk.” Okuyucularımıza sabırla yürütülen derinlikli tartışmalar sonucu Enternasyonal Komünist Akım’ın bir parçası olduğumuzu ve Enternasyonalist Komünist Sol adlı grubumuzu dağıtarak Türkiye’de Enteransyonal Komünist Akım’ın Dünya Devrimi isimli şubesini oluşturduğumuzu büyük bir mutluluk ile duyurmak istiyoruz. Böylece artık elinizdeki yayın, yalnızca bu ülkedeki az sayıda militanın çıkardığı bir yayın olmaktan çıkarak uluslararası düzeyde merkezileşmiş bir örgütün yayını olma niteliğine ulaştı. Örgütümüz de artık bütün dünya ölçeğinde programatik ilkelerimiz, yani platformumuz temelinde birleşmiş tek bir örgüttür, bir dünya örgütüdür, ve bu merkeziyetçilik biçimiyle farklı ulusal örgütlerin birbirinden doğru düzgün haberdar olmadığı uluslararası çatı yapılanmalarından ayrılır. Enternasyonalist Komünist Sol adlı örgütü oluşturan militanların EKA’ya katılma yönünde karar alması da uluslararası düzeyde yalıtılmış bir durum değildir. Bu minvalde örgütümüzün son uluslararası kongresinde, çeyrek yüzyıllık bir zamandan beri ilk kez, açıkça enternasyonalist sınıf tavırları üzerinde duran farklı grupların (Türkiye’den Enternasyonalist Komünist Sol’un yanı sıra, Brezilya’dan OPOP, Kore’den SPA, Filipinler’den –fiziksel olarak gelememiş olsa da- Internasyonalismo ) delegasyonlarını ağırlandı. Bu kongreden beri dünyanın diğer yerlerindeki özellikle de Peru, Ekvator ve Santa Domingo’da, açık toplantılar yaptığımız Latin Amerika’daki, grup ve unsurlar ile bağlantılar ve tartışmalar devam etti. Aynı perspektif doğrultusunda Filipinler’deki Internasyonalismo adlı grubun militanları da, Türkiye’den EKA’ya katılmış olan bizler gibi derinlikli ve sabırlı bir tartışma sürecinden geçerek bizimle aynı zamanda EKA’nın bir parçası olarak örgütümüzün bu çok önemli ülkedeki şubesini oluşturdular. Enternasyonal Komünist Akım’ın yeni iki şube kazanmış olmasının, sınıf mücadelelerinde gerçekleşen yükselişin ivmesinin artışı ile birlikte, yalnızca bir başlangıç olmasını umuyoruz.

Enternasyonalist komünistlerin latin amerika toplantısı

Aşağıda, 8 Latin Amerika ülkesinden 7 grup ve örgütün, yakın zamanda gerçekleştirdikleri bir enternasyonalist toplantıdan ortak olarak çıkardıkları bir bildiriyi yayınlıyoruz.
Bir yıldan fazla süredir planlanmakta olan bu toplantı, (Brezilya'da ki OPOP - İşçi Muhalefeti ve EKA hariç) büyük çoğunluğu 3 yıl önce var olmayan bu grupların ortaya çıkmasıyla mümkün olmuştur. İkinci olarak, bu toplantı, katılımcılarının yalıtılmışlıklarını kırıp ortak bir çalışma geliştirme yönünde ortak iradeleri olmasaydı mümkün olamazdı.
Bu çabanın temeli katılımcıların proleter kampı burjuvazininkinden ayıran çizgiler üzerindeki (ortak bildiride de ifade edilen) ortak anlayışlarıdır.
Bu toplantının temel etkinliği kaçınılmaz olarak katılımcılar arasında var olan ortaklık ve ayrılıkları belirginleştiren bir politik tartışma yapmak ve bu ayrılıkları daha da netleştirmeyi mümkün kılacak olan gelecekteki tartışmaların çerçevesini belirlemek olmuştur.
Bu toplantının enternasyonal sınıf mücadelesinin mevcut durumu ve kapitalizmi sarsan mevcut krizin doğası üzerine bu önemli tartışmayı yürütme becerisini içten bir şekilde selamlıyoruz. Bu tartışmanın devam etmesinin verimli sonuçlara gebe olduğuna dair güvenimiz tam.
Bu toplantının, dünya çapında ortaya çıkan ve kapitalizmin insanlığa dayattığı ölümcül duruma karşı proleter ve enternasyonalist bir cevap arayan yoldaşlara, kolektiflere ve gruplara, varlığı, açık tartışmaları ve müdahaleleriyle enternasyonal bir kılavuz noktası inşa etme yolunda küçük bir adım olduğunun bilincindeyiz.
Geçmişin deneyimlerini taşıyan (örneğin 30 yıl önce gerçekleştirilen Komünist Solun Enternasyonal Konferanslarını ) yoldaşlar için bu konferans geçmiştekilerin gösterdiği kimi hatalarının aşılmasını temsil etmektedir. Bu önceki konferanslar Afganistan savaşının ortaya koyduğu ölümcül tehdit karşısında ortak bir tavır geliştirmeyi başaramamasına rağmen, bugün, bu yeni konferans, kapitalizmin krizi karşısında açıkça proleter tavırları savunan katılımcıların benimsediği ortak bir bildiri üretmiştir.
Bildirinin, Amerika kıtası çapında kabaran ve dünya çapında yanılsamalar yayan kapitalizmin "sol" alternatiflerini, sağlam bir şekilde ifşa edişinin altını çizmek isteriz. Amerika kıtası, ABD'de ki Obama olgusundan, Arjantin'de ki Patagonya'ya kadar yoksulu, işçiyi ve dışlanmışı savunduğunu iddia edip, kendisini "sosyal", "insani" bir kapitalizmin alternatifi olarak sunan ya da en "radikal" versiyonları (Venezuela'da ki Chavez, Bolivya'da Morales ve Ekvador'da Correa) "21. Yüzyılin sosyalizmini" temsil eder pozlar takınan hükümetlerle kaplanmış durumda.
Bize göre bu hileler ve cambazlıklar karşısında, devlet kapitalizminin, milliyetçiliğin ve sömürünün katmerleşmesinin bu "yeni peygamberleri" karşısında, enternasyonal dayanışma, sınıfın uzlaşmaz mücadelesi ve dünya devrimi için kavga yolunda tavırlar geliştiren ve tartışma açan yeni bir birleşik, yoldaşça ve kolektif enternasyonal kutbun belirmesi yolunda çok büyük bir önem taşımaktadır. EKA 26. 4. 2009
------------------------------------------------------------------
Aşağıdaki bildiri, enternasyonalist toplantıda kabul edilen ortak tavırları içermektedir. Yakın bir gelecekte, toplantı sırasındaki tartışmaların bir sentezini ve farklı katılımcıların toplantı hazırlığında ortaya koydukları katkıları da yayınlayacağız.
Ortak Tavırlar
Gerçek komünizm için yani sınıfsız, sefaletsiz ve savaşsız bir toplum için mücadele, dünya çapındaki [politik] azınlıklar içerisinde artan bir ilgi uyandırmaktadır. Mart 2009'da Enternasyonal Komünist Akım ve Oposicao Operaria (OPOP) inisiyatifle, kıta çapındaki çeşitli grup, çevre ve bireylerin katılımıyla ve kendisini enternasyonalist ve proleter ilkelere dayandıran bir Latin Amerika Enternasyonalist Tartışma Toplantısı gerçekleştirilmiş olması bunun kanıtıdır. EKA ve OPOP'un yanında şu gruplar bu toplantıya katılmıştır:
• Grupo de Lucha Proletaria (Peru)
• Anarres (Brezilya)
• Liga por la Emancipación de la Clase Obrera (Kosta Rica and Nikaragua)
• Núcleo de Discusión Internacionalista de la República Dominicana
• Grupo de Discusión Internacionalista de Ecuador
Keza Peru ve Brezilya'dan yoldaşlar da bu toplantı çalışmasına katıldılar. Diğer ülkelerden yoldaşlar da katılma niyeti belirtmiş, fakat maddi ya da bürokratik engeller nedeniyle katılamamışlardır. Bütün katılımcılar konferansa katılım ilkelerini,1970 ve 1980'lerde ki komünist solun gruplarının konferanslarının bir devamı olarak kabul etmiştir. Bunlar şunlardır;
1. Ekim 1917 devriminin ve Komünist Enternasyonal'in proleter niteliğinin kabulü ile birlikte, bu deneyimlerin proletaryanın yeni devrimci girişimlerine yol gösterecek eleştirel bir bilançoya tabi tutulması.
2. Bugün dünyada "yozlaşmış" bile olsa her hangi bir işçi hükümetinin ya da her hangi bir sosyalist rejimin olduğu fikrinin çekincesiz bir şekilde reddi; benzer biçimde kendilerini "21. Yüzyıl sosyalizmi" ideolojisi ile cilalayanlar gibi, her tür devlet kapitalizminin reddi.
3. Sosyalist ve Komünist Partilerin ve onların yardakçılarının sermayenin partileri olarak ifşa edilmesi.
4. Burjuva demokrasisinin ve parlamento ile seçim süreçlerinin kullanımının, burjuvazinin proleter mücadelelerini, bunları demokrasi ile diktatörlük veya faşizm ile antifaşizm arasında bir tercih yapmaya zorlayarak zapt etmesinin ve yoldan çıkarmasının silahları olarak kullanmasından dolayı kategorik olarak reddi.
5. Enternasyonalist devrimcilerin, proleter devriminin zaferi için vazgeçilemez bir kol olan, proletaryanın öncüsünün enternasyonal bir örgütünü kurma yolunda ilerlemesi gerekliliğinin savunusu.
6. İşçi konseylerinin rolünün, proleter iktidarının organları olduğu gibi, işçi sınıfının diğer sınıflar ve toplumsal katmanlar karşısındaki özerkliğinin de organları olarak savunusu.
Tartışmalar için belirlenmiş olan gündem maddeleri:
1. Proletaryanın rolü ve mevcut durumu; sınıflar arasındaki güçler dengesi.
2. Kapitalizmin (içerisinde mevcut mücadelelerin gelişeceği) durumu ve kapitalizmin çöküşü kavramı ve/veya kapitalizmin yapısal krizleri üzerine daha genel bir tartışma.
3. Sistemden kaynaklanan büyüyen ekolojik yıkım. Zaman darlığı yüzünden bunu tartışmak mümkün olmadıysa da, bu tartışmanın internet üzerinden yürütülmesi üzerinde netleşilmiştir.
İlk noktaya dair, sınıf mücadelesinin mevcut durumunun analizin ortaya koymak üzere Latin Amerika'dan örnekler kullanılmıştır. Buna karşılık müdahalelerin çoğunluğunun kaygısı, bunları proletaryanın daha geniş enternasyonal mücadelesinin bir parçası olarak görmek olmuştur. Bu çerçevede toplantı, Latin Amerika'da ki birçok ülkede işbaşında olan farklı "sol" hükümetleri, proletaryanın ve onun mücadelesinin ölümcül düşmanları olarak kararlılıkla ifşa etmekte ortaklaşmıştır. Ayrıca bu hükümetleri "eleştirel" de olsa destekleyen bütün politik eğilimler de ifşa edilmiştir. Benzer şekilde, toplantı, bu hükümetler tarafından işçi mücadelelerinin suçlu gibi gösterilmesini kınamış ve işçi sınıfının yasal ya da demokratik yöntemlere dair hiçbir yanılsamaya kapılmaması gerektiği, sadece kendi otonom mücadelesine güvenebileceği noktasında ısrarla durmuştur. Bu kınama özellikle şu hükümetlerle ilgilidir;
• Arjantin'de Kirchner,
• Bolivya'da Morales,
• Brezilya'da Lula,
• Ekvador'da Correa,
• Nikaragua'da Ortega,
• Ve özellikede sözde "21. Yüzyıl sosyalizmi" bu ülkedeki proleter mücadelesini engellemek ve bastırmaktan ve de diğer ülkelerdeki işçileri kandırmaktan başka hiç bir amacı olmayan dev bir yalan olan, Venezüella'da ki Chavez.
İkinci noktaya dair; bütün katılımcılar kapitalizminin mevcut krizinin ağırlığı ve bunun gelişiminin teorik ve tarihsel bir perspektiften daha derin bir kavranışının geliştirilmesinin gerekliliği üzerinde uzlaşmıştır. Aşağıdaki noktalar üzerinde uzlaşıyla şu sonuçlara varılmıştır.
• Bu toplantının gerçekleştirilmesi sınıf mücadelesinin ve proletarya içerisinde enternasyonal düzeyde devrimci bilincin gelişimi yönündeki mevcut eğilimin bir ifadesidir.
• Kapitalizmin krizinin mevcut ağırlaşması, işçi mücadelesinin gelişmesi yönündeki bu eğilimi daha da güçlendirmekten başka bir şey yapamaz. Bu durum da proletarya içerisinde devrimci tavırların savunusunu çok daha gerekli hale getirmektedir.
Bu anlamda bütün katılımcılar, bu toplantıda ifadesini bulan çabayı, enternasyonal proletaryanın mücadelesinde etkin bir katılım oluşturmak hedefiyle sürdürmenin gerekliliğine inanmaktadır.
Daha somut olarak, bu çabanın ilk ifadesi olması için aşağıdakilerin gerçekleştirilmesi kararlanılmıştır:
- Toplantıya katılan grupların kolektif sorumluluğu altında İspanyolca ve Portekizce bir internet sitesi açılması. Benzer şekilde internet sitesinin içeriği temelinde İspanyolca bir broşür basılmasının mümkün olduğu önerilmiştir;
- Bu sitede şunlar yayınlanacaktır: mevcut tavırları içeren bir bildiri (aynı zamanda katılan grupların kendi sitelerinde de yayınlanacaktır); bu toplantı için hazırlanan katkılar; gerçekleşen çeşitli tartışma tutanaklarının bir sentezi; toplantıda mevcut olan bütün grup ve unsurlarla birlikte, bu toplantıya hayat vermiş olan ilkeleri ve kaygıları paylaşan bütün diğer grupların ve yoldaşların bütün katkıları.
Bu kaygılar arasında toplantı, devrimciler arasında yoldaşça ve açık tartışma gerekliliğinin ve sekterliğin bütün biçimlerinin reddinin altını özellikle çizmiştir.

Ereğli’de olanları biliyor musunuz?

Ereğli’de Olanları Biliyor musunuz?

Geçen hafta içinde yaşadığımız krizde milyonlarca işçinin yaşadığı durumun bir örneği Ereğli’de de gerçekleşti. Ereğli’deki bir fabrikanın patronu kriz dolayısıyla düşen karlarını telafi etmek için işçilerin bir kısmının ekmeğini ellerinden almaya karar verdi. Bunun üzerine sendika patronu fabrika patronuna daha karlı bir teklifle gitti. Buna göre işçilerin ücretinden yüzde 35’lik bir kesinti yaparsa patron, hem işçi kovmak zorunda kalmayacak, hem de krizin bedelini işçilere ödetebilecekti. İşçiler ise bu durum karşısında sessiz kalmadılar ve sendika binasına doğru bir protesto yürüyüşü yaptılar. İşte 1 Mayıs’a girerken sadece Türkiye değil bütün dünyada da işçi sınıfının durumu Ereğli’deki işçilerle aynı. Kriz karşısında karları düşen ve işçi çıkararak toplumu daha yoksullaştırarak içlerinde bulundukları borç batağından kurtulmaya çalışan patronlar her yerde devletçi çözümlere, işçi düşmanı sendikalara ve sözde solcu ideologlara sarılıyorlar. Peki, bu krizin doğası nedir?

Kapitalizm aslında şu anda yeni bir krize girmiş değil. 1960’ların sonundan beri teklemeye başlayan ekonomi, kredi ve borçlarla ayakta durmaya çalışıyordu. Çünkü biz emekçilerin emeği o kadar üretken hale gelmiş ve o kadar bolluk yaratıyordu ki artık pazarda bollaşan malların değeri yok pahasına düşmek zorundaydı. Bunun karşısında sermaye, yoktan para var ederek yani spekülasyonla, çok düşük faizli kredilerle dünyayı geri ödenemeyecek miktarda borca boğdu. Bugünkü sorun ise bu borçların asla geri ödenemeyecek olması.

İşte şimdi tam da bu yüzden kapitalistler işçi sınıfının onlara geri veremeyecekleri borçları alabilmek için yalvar yakar devlete başvuruyorlar. Çünkü ancak devlet işçi sınıfının yaşam standartlarını bu derece düşürüp onu bu derece dilencileştirip yine onun bu sefalete boyun eğebilecek şiddet araçlarına sahiptir. Bunun örneklerini bütün dünya çapında bulabiliriz.

Nüfusun %35’inin saatlik 3,25 TL veya daha az para ile geçindiği Çin’de, hükümete göre krizin ‘geri dönüş’ünün ardından on iki milyondan fazla kişi işsiz kaldı. ABD’de geçtiğimiz sene 2,6 milyon insan işsiz kaldı ve bu sene, bu rakama iki milyon kişi daha eklendi. Krizin ‘teğet geçtiği’ iddia edilen Türkiye’de ise resmi rakamlara göre işsizlik %15,5 gibi rekor bir orana ulaştı ki gerçek durumun çok daha kötü olduğunu herkes biliyor. Kriz karşısında burjuvalar ‘hepimizin sıkı çalışması gerek’ diyor. Fakat kastettikleri aslında şu: ‘işçi sınıfının sıkı çalışması gerek’!

Peki, işçi sınıfı içine düşürüldüğü bu duruma nasıl cevap verebilir? Bunun cevabını ancak işçi kardeşlerinin dünya çapında yürüttüğü mücadele örneklerinde arayabilir.

Aralık’ta Yunanistan’da Ne Oldu?

Yunanistan’da anarşist bir gencin polis tarafından öldürülmesinden sonra işçiler ve öğrenciler tarafından bir dizi grev ve işgal gerçekleştirildi. En önemlisi işçiler ve öğrenciler kendileri için hareket ettiler ve kendi mücadelelerini kontrol etmek için kitle meclisleri oluşturdular. Burada işçilerin yaptığı en önemli eylem onların mücadelelerini lanetleyen devlet güdümlü sendika konfederasyonunun binalarını işgal etmek oldu. Buraları bütün işçilerin birbirleriyle tartışabileceği ve mücadele içerisindeki dayanışmayı kurabilecekleri özörgütlenme zeminine dönüştürdüler. Çünkü Yunanistan’daki işçiler kendilerine şunu sordular; Yıllardır aidat ödediğimiz sendikalar neden şimdi bize hiçbir şey yapmamamızı söylüyorlar? Neden sendikalar onları sadece hiçbir sonuç vermeyen ‘demokratik’ eylemlere yöneltmekle yetiniyordu? İşçilere göre bunun cevabı net ve açıktı. Yaşam koşullarının ve yaşam standartlarının korunması için onları umursamayan sendikalara değil kendi kitlesel güçlerine ve kitle grevlerine güvenmeleri gerekiyordu. İşçiler işgal ettikleri sendika binasından şu duyuruyu yaptılar;

“Tüm bu yıllar boyunca her türden kurtarıcıya güvendik ve sonunda şerefimizi kaybettik. İşçiler olarak artık sorumluluklarımızı almalı ve umutlarımızı akıl hocalarına, 'yetkili' temsilcilere vermeyi bırakmalıyız. Bir araya gelmek, birleşmek, karar vermek ve eylemek için kendi sesimizi kazanmalıyız. Süre giden saldırılara karşı; Tek yol kolektif 'taban' direnişinin oluşturulması.”

İşte bize göre 1 Mayıs’ın gerçek anlamı budur. Sermayenin dünya çapında gerçekleştirdiği saldırılara karşı, bizler de dünya çapındaki sınıf kardeşlerimizle birlikte dayanışarak ve onların deneyimlerinden faydalanıp güç alarak kendi mücadelemizi kendi elimize almalıyız.

YAŞASIN PROLETARYA ENTERNASYONALİZMİ! YAŞASIN DÜNYA DEVRİMİ!

Tags: 

GENEL GREV Mİ? KİTLE GREVİ Mİ?

Türkiye son günlerde işçi sınıfının eylemleri ile çalkalanmakta. 25 Kasım'da gerçekleşen genel grevin ardından demiryolu işçileri, itfaiyeciler, sağlık emekçileri çeşitli eylemler, grevler ve mücadeleler gerçekleştirdi. Fakat son günlerde gerçekleşen işçi eylemlerinin içerisinde en fazla önce çıkan Tekel işçilerinin kararlı mücadelesi oldu. Türkiye'nin her köşesinden gelen Tekel işçileri, günlerdir Ankara sokaklarında yaptıkları eylemlerle 4-C zulmüne karşı çıkıyorlar. Polisin, hükümetin ve basının bütün saldırılarına karşı kararlılıkla ayakta duran Tekel işçileri, genel grev çağrıları yapmaya başladılar. Bütün işçilerin katılacağı kitlesel bir grevi, patronların kâbusu olabilecek bir grevi gündeme taşıdılar. Bugün Tekel işçileri, onurla Türkiye işçi sınıfının başını çekiyorlar, yıllardır uykuda olan sınıfımızı esasında bütün dünya emekçilerinin mücadelesiyle buluşturmaya uğraşıyorlar.

 

Tekel işçileri, sınıfımızın ancak birlikte mücadele edersek kazanabileceğinin farkındalar. Mücadelelerini, sendikanın değil kendilerinin, kendi elleriyle, hep birlikte ve yalnız kendilerine güvenerek bu noktaya getirdiklerinin farkındalar. Sendikanın kendilerine destek çıkmadığının, onları sahiplenmediğinin farkındalar. Eğer kendileri mücadeleye atılmasa, sendikanın hiçbir şey yapmayacağının farkındalar. Düzenin partilerinin hepsinin aynı olduğunun, hepsinin işçi düşmanı olduğunun farkındalar. Hükümetin onları ezmek, muhalefetin ise onları kendi siyasi emellerine alet etmek istediğinin farkındalar. Tekel işçileri, emekçinin emekçiden başka dostu olmadığını gördükleri için sınıfımızın geri kalanının da mücadeleye katılmasını istiyorlar. Tekel işçilerinin gündeme taşıdığı genel grev şiarının altında işte bu bilinç vardır.

 

Sınıfımızın geneli Tekel işçilerine nasıl destek olabilir? Tekel işçileri sınıfımızın genelinin mücadeleye katılması için ne yapabilir?

 

Bu soruların cevabı, Tekel mücadelesini bugüne getiren, işçilerin kendi mücadelelerini kendi ellerine alma, kendi kararlarını hep birlikte kendileri vermedeki kararlılığındadır.

 

Nasıl Tekel işçileri mücadelelerini ellerine alarak bu noktaya getirmiş ise, mücadeleyi yayma çabalarını da kendi ellerine almalılar. Tekel işçilerinin mücadelesi, sendikaların ilan ettiği bir "genel grev" ile sınıfın geneline yayılmayacaktır. Sınıfımızın geneli, fiili olarak mücadeleye atılmadan sendikaların ilan edecekleri bir "genel grev"in süresi ancak bir ile yirmi dört saat arasında kalacaktır. Sınıf mücadelesinin ihtiyaç duyduğu böylesi bir "genel grev" değil, bir kitle grevidir. Sınıfımızın geri kalanı ile bağlar kurmalı, onları ziyaret edip dayanışmaya, mücadeleye çağırmalıdır. Öncelikle de sınıfımızın son dönemde mücadele içerisinde olan ve Tekel işçileri gibi şiddetli baskılara maruz kalan demiryolu işçileri, itfaiyeciler gibi kesimleriyle ilişkiler kurmak, dayanışmak çok önemli. Sınıfımızın tamamına Tekel mücadelesinin dersleri aktarılmalı ve bu mücadelenin bütün Türkiye hatta bütün dünya işçi sınıfının mücadelesi olduğu anlatılmalıdır.

 

Sınıfımızın geri kalanının Tekel mücadelesinin önemini kavramış kesimleri de kendi işkollarında Tekel işçilerine destek çıkmalı, dayanışmalı, onların yanında durmalıdır. Tekel işçilerinin mücadelesinin ortaya koyduğu, emekçilerin kendi mücadelelerini kendi ellerine alması ruhunun bütün işyerlerine yayılması için çalışılmalıdır. Bir sonraki adımlar ise, ortak mücadelemizi nasıl ileri götürebileceğimizi konuşabileceğimiz ortak ve kitlesel işçi toplantıları gerçekleştirmemiz olacaktır. Bu işçi toplantıları, mücadelemiz güçlendikçe kitlesel işçi meclislerine, işçilerin kendi ellerinde olan grev komitelerine ve hatta bütün işçi sınıfının öz-örgütleri olacak işçi konseylerine gidebilirler. Kitle grevine giden bu yolda, işsizlerin, emeklilerin, ev kadınlarının, öğrencilerin, yani sınıfımızın şu anda çalışmayan kesimlerinin de mücadeleye kazanılması, büyük bir önem taşımaktadır. Bahsi geçenler bir takım hayaller, boş konuşmalar değillerdir. Aksine sınıfımızın kendi tarihinden, kendi mücadelesinden çıkan organlardır. Bu bugün birilerinin kitle grevi çağrısı yapmasıyla değil ancak ve ancak sınıfımızın mücadelesini  doğrudan kendi kontrolüne alıp genelleştirmesi ve kitleselleştirmesi ile mümkündür.

 

Tekel işçilerinin mücadelesinin genelleşmesine en fazla katkı sunabilecek şeylerden biri, mücadelenin taleplerinin sınıfımızın bütününün taleplerini içerecek nitelik kazanması olacaktır. 4-C politikasına karşı çıkmak, bütün işçilerin ücretlerinde yapılacak kesintilere karşı çıkmaktır. Polisin saldırılarına karşı çıkmak, bütün emekçilere karşı polis terörüne karşı çıkmaktır. Geri dönün çağrılarına karşı çıkmak, bütün işçileri mücadeleye çağırmaktır. Tekel mücadelesi, bu gerçeği ifade edebilirse, bütün işçi sınıfının mücadelesi olduğunu sınıfımız geneline kavratabilirse, genelleşmenin, kitleselleşmenin de önünü açmış olur. Tekel işçileri genel sınıf taleplerini ifade ettikçe, hem sınıfımızın genel mücadelesi, hem de Tekel mücadelesi güçlenecektir.

 

Tekel işçileri, son yıllarda Mısır'dan Yunanistan'a, Bangladeş'ten İspanya'ya, İngiltere'den Çin'e dünyayı sarsan kitle grevinin tohumlarını ellerinde tutmaktadırlar. Tekel işçilerinin onurlu ve dik duruşu bütün işçi sınıfına yol göstermektedir. Tekel işçileri, hepimize kendi ihtiyaçlarımız ve yaşam koşullarımız için mücadele edebileceğimizi ve her şeye rağmen mücadelemizi kendi ellerimize alabileceğimizi göstermiştir.

 

YAŞASIN ONURLU TEKEL İŞÇİLERİ!

YAŞASIN SINIF DAYANIŞMASI!

YAŞASIN KİTLE GREVİ!

 

 

 

Tags: 

Gazze'deki Katliam; Milliyetçilik ve İşçi Sınıfı

Dünyanın heryerinde insanlar Gazze'de İsrail tarafından gerçekleştirilen katliamlara dair dehşete düştüklerini ve tiksinti duyduklarını gösterdiler. Bu yazının amacı olayın bu yanının  detaylarına girmek olmasa da, 1200'den fazla Filistinliye karşı 13 İsraillinin hayatını kaybetmiş olması açıkça bunun iki eşit güç arasında bir mücadele değil, basitçe bir katliam olduğunu gösteriyor.

Bu, komünistlerin böyle çatışmaları nasıl değerlendirdiğine bakarken aklımızda bulundurmamız gereken önemli bir nokta.

Bazı ülkelerde İsrail'in sözde "nefs-i müdafasına" destek olsa ve hatta katliamları destekleyen bazı eylemler bile gerçekleşmiş olsa da, heryerde katliamlara karşı yapılan eylemler çok daha büyüktü, Şam'da, Madrid'de, Kahire'de, İstanbul'da hatta İsrail'de yüzbinlerce kişinin katıldığı eylemler gerçekleşti. Dünya genelinde görülüyor ki devletlerin çoğu İsrail'in saldırısını kınamayı reddettiyse de veya hatta desteklediyse bile açık destek vermekten herkes kaçındı. "İslam dünyası" olarak tasfir edilen yerlerde en belirgin örneği Suriye'de olmak üzere çoğu kez saldırıları kınayan eylemler doğrudan devlet tarafından düzenlendi. Türkiye'de de Cumhurbaşkanı Gül'ün nasılsa "İsrail'in Gazze'yi bombalaması Türkiye Cumhuriyetine saygısızlıktır" gibi bir yorum yapmayı başarabilmesi ve Tayyip'in bir anlık da olsa ikincil bir uluslararası medya yıldızı olmayı başarması gibi durumlar gördük. Hem Arap ülkelerinin çoğunda, hem de Türkiye'de, toplumdaki bütün siyasi güçler bu mesele etrafında birleşmişti.

Böyle bir "ulusal birlik" ortaya çıktığında, devrimcilerin sormaları gereken ilk soru, burada hangi sınıfın çıkarlarının temsil edildiği. Cevabın işçi sınıfının çıkarları olmadığını kesinlikle biliyoruz.Şüphesiz hakim sınıfın iki yüzlülüğü herkesin görebileceği nitelikte. Sol örgütlerin bazılarının argümanları ise çok daha güç fark edilir durumdalar. Netice onların geldiği pozisyonu Filistin ulusal kurtuluşunu ve özellikle Hamas'ı desteklemek oluyor. Bu örgütlerin büyük çoğu Hamas'ın gerici, işçi sınıfı düşmanı olduğundan haberdarlar. Hatta bazıları Eylül 2006'da Hamas'ın öğretmenlere ve kamu sektöründeki grevlere karşı saldırılarını bile hatırlıyor. Fakat yine de sosyalistlerin İsrail'e karşı mücadele eden ve Filistin halkını koruyabilecek tek güç olduğunu iddia ettikleri Hamas'ı desteklemeleri gerektiğini söylüyorlar.

Fakat ortadaki veriler bunları kolaylıkla yadsıyor. Ölüm miktarı, Hamas'ın Filistin halkını korumaktan tamamen aciz olduğunu gözler önüne seriyor. Solun savunduğu Filistin mücadelesi efsanesi, "cesur ulusal güçlerin" "siyonist İsrail rejimine" karşı galip geleceği yönündeki görüş ve onun propaganda araçları ulusal bayrakların, ölü çocukların ve ellerinde tüfekler olan güzel genç kadınların resimleri. Yani neredeyse bütün yaklaşımın hiçbir sıkıntısı yok diyeceğiz, fakat şöyle tek bir sorun var ki o da bütün bunların gerçeklikle en ufak bir alakasının bile olmayışı.

Filistin ulusal hareketi asla İsrail'i tek başına yıkmayı başaramayacak. Bu yazının başında verilen ölü sayısı bu gerçeği çok sertçe gözler önüne seriyor; zira ölen her İsrailliye karşı neredeyse yüz kadar Filistinli ölmüş. Enternasyonalist görüşü, yani patronların savaşında hiçbir tarafa destek vermemeyi savunan komünistlere, solcular tarafından mücadelenin tamamen eşitsiz olduğu ve Hamas'ı desteklememenin emperyalistleri desteklemek olduğu söylendi. Şüphesiz tarafların eşitsiz olduğu doğru. Fakat kazanması sürpriz olacak tarafı desteklemek, mesela Hacettepe-Fenerbahçe arasındaki bir futbol maçında mantıklı olsa da, gerçekten siyasi bir analiz olduğu söylenemez.

Bugün emperyalizm yalnızca ABD ve onun müttefiklerinin emperyalizmi değildir. Emperyalizm şimdi bir dünya düzenidir. Emperyalist ülkeler Yalnızca ABD, İngiltere ve Fransa değil. Rusya ve Çin'in de emperyalist çıkarları var, çok daha küçük olan Türkiye, Suriye ve İran gibi ülkelerden de - ve bu güçler arasındaki çeşitli ulusal azınlıkların çıkarları, bir satranç tahtasındaki piyonlara denk düşüyor. Kürt örneği bu konuda verilebilir. Çeşitli Kürt milliyetçisi örgütler geçmişte yerel veya büyük güçlerle ittifak yapmışlardı, Suriye'nin PKK'ye verdiği destek de bu doğrultuda görülebilir. Mevcut dönemde ulusal kurtuluş hareketleri farklı güçlerin arasındaki mücadelenin araçları olmaktan ileri gitmiyorlar, Filistin örneğinde ise mücadele Suriye ve İran'a karşı İsrail biçiminde ortaya konuyor.

Durumun gerçekliğine dair açık olalım, şu anda bir Filistin zaferi ihtimali yok. Umulabilecek en ‘iyi' ihtimal, Bantustanlara apartit Güney Afrika'sında verilen ‘vatan' gibi bir koşul, yani Filistin polisinin İsrail düzenini koruduğu bir koşul. Şu anda İsrail ve onu destekleyen ABD'nin askeri bir yenilgisi mümkün değil, böyle birşeyin olması imkansız.

Böylesi bir yenilginin gelmesinin tek ihtimali, küresel güç dengelerinde ciddi bir değişiklik olması ve ABD'nin Orta Doğu'daki tahtından kovulması. Bunun için ise Amerikan egemenliğine yeni bir gücün veya güçler koalisyonunun meydan okuması gerekiyor. Belki gelecekte Çin veya eski gücüne kavuşmış bir Rusya bunu gerçekleştirebilir, fakat şu anda mümkün gözükmüyor.

Peki böyle bir şey olması ne anlama gelir? Emperyalist dengelerin değişimi barışçıl yollardan olabilen bir şey değil. En azından bu vekil orduların dünyanın heryerinde birbirleriyle kapıştıkları soğuk savaş günlerindeki gibi bir iktidar mücadelesine dönüş anlamına gelir. En kötü ihtimalle ise genelleşmiş bir savaş anlamına gelir. Orta Doğu'da ise neredeyse kesinlikle bölgeyi adım adım barbarlığa gömen ulusal/etnik/dini çatışmaların ölümcül döngülerinin artmaya devam etmesi anlamına gelir. Gazze'de Filistinlilerin zafer kazanması yeni katliamlar demektir, yalnızca bu defa katleden Araplar, katledilen ise Yahudiler olur.

...Peki ya Filistin işçi sınıfı? Ulusal kurtuluş hareketlerinin tarihi bize onları neyin beklediğini yerinde bir biçimde gösteriyor. Vahşi milliyetçi hareketlerin işçi sınıfını ve o hareketin daha fazla şey isteyen sosyalist destekçilerini katletmek gibi bir huyu vardır. Şangay'da 1927'de binlerce işçinin ve komünistin katledilmesi en iyi bilinen örneklerden olsa da, burada Mustafa Süphi ve TKP önderlerinin katledilmesinden Irak'ta Kürt milliyetçileinin grev yapan çimento fabrikası işçilerini kurşuna dizmesine kadar giden uzun bir tarihin parçasıdır.

Komünistlerin ve devrimcilerin görevi mücadelede zayıf tarafı desteklemek değildir. İşçileri patronları uğruna ölmeye seferber etmek de değildir. Biz başka bir geleneğin sürdürücüleriyiz çünkü.

Bu ulusal çıkarları değil sınıfsal çıkarları öncelik kabul eden bir gelenek. Lenin'in ve Birinci Dünya Savaşı'na son veren devrimci ayaklanmaların geleneği.

O zaman olduğu gibi bugün de işçilerin vatanı yoktur diyen bir gelenek.

Sabri

Tags: 

Gazze: Savaş Mağdurlarıyla Dayanışmak Bütün Sömürücülere Karşı Sınıf Savaşı Yürütmek Demektir

Gazze ekonomisini iki yıl boyunca -gıda ve yakıt aktarımını engellemek, ihracatı durdurmak ve işçilerin sınırın öte yanına geçip İsrail'de iş aramalarını engellemek yoluyla- boğarak, çaresiz Filistinlilerin Mısır sınırını aşarak kaçmaya çalıştığı, bütün Gazze'yi, tam bir tutsak kampına çevirdikten sonra Israil savaş aygıtı bu yoğun nüfuslu yoksul bölgeyi , açık bir biçimde bir hava bombardımanının bütün barbarlığına tabi tutuyor. Yüzlerce insan şimdiden öldürüldü ve çoktan tükenen hastaneler bitmez tükenmez yaralı seliyle baş edemiyor. İsrail'in sivil kayıpları sınırlandırmaya çalıştığı iddiaları, bütün "askeri" hedeflerin bir yığın evin yanında olduğu bir durumda meşum bir yalandan ibaret. Camiler ve İslam üniversitesinin açıkça hedef seçildiği bir durumda, sivil ile askeri hedefler arasındaki ayrım tamamen anlamsızlaşıyor. Sonuç çok açık: çoğu çocuk olan siviller öldürüldü ya da sakat bırakıldı, daha da fazlası bitmek bilmez saldırılar nedeniyle terörize oldu. Bu satırlar yazıldığı sırada İsrail başbakanı Ehud Olmert'te bir yandan bu saldırının ilk aşama olduğunu açıklıyordu. Tanklar sınırda bekliyor ve tam bir işgal ihtimali hala mevcut (4.1.2008 günü itibariyle İsrail birlikleri karadan işgali başlatmış durumda). -ABD'de ki Bush idaresinin de desteğini alan- İsrail'in bu gaddarlık için mazereti, Hamas'ın sözde ateşkese rağmen İsrailli sivillere roket atmayı bırakmamış olması. İki yıl önce de güney Lübnan'ı işgal etmek için aynı argümanlar kullanılmıştı. Ve şu da bir gerçek ki hem Hizbullah hem de Hamas Filistin ve Lübnan nüfusunun arkasına saklanıyor ve onları aşağılıkça İsrail intikamına açık bırakıp, bir kaç İsrail'li sivilin öldürülmesini İsrail'in askeri işgaline bir ‘direniş'miş gibi yansıtıyor. Fakat İsrail'in tepkisi tam anlamıyla işgalci bir gücün yapabileceği şey oluyor: bir silahlı savaşçı azınlığının etkinliği karşısında bütün nüfusu cezalandırmak. Bunu Hamas'ın Gazze idaresinin kontrolünü El Fetih'in elinden alması karşısında, ekonomik abluka yoluyla yaptılar. Bunu Lübnan'da yaptılar ve bugün'de Gazze'yi bombalıyarak yapıyorlar. Bu, sivillerin hem kalkan hem de hedef olarak kullanıldığı ve neredeyse istisnasız biçimde üniformalı askerlerden çok daha fazla sayılarda öldükleri emperyalist savaşların barbar mantığıdır. Ve bütün emperyalist savaşlarda olduğu gibi, insanlara çektirilen acılar, evlerin, hastanelerin ve okulların sebepsizce yıkımı, sadece gelecekteki yıkım döngüleri için zemini düzlemekten başka bir sonuç vermiyor.


 

 

İsrail'in açıkladığı hedef Hamas'ı ezmek ve Gazze'de daha "ılımlı" bir Filistin liderliğine kapıyı açmak olsa da, eski İsrail gizli servis subayları bile bu yaklaşımın faydasızlığını görebiliyor. Eski Mossad subayı Yossi Alpher, ekonomik ambargodan bahsederken şöyle diyor; "Gazze'nin ekonomik olarak ambargoya tabi tutulması istenilen politik sonuçların hiçbirini doğurmadı. Bu durum Filistinlileri Hamas'ı karşılarına almaya itmekten ziyade tam ters etki yaratmıştır. Bu sadece işe yaramaz bir toplu cezalandırmadır." Bu hava saldırıları için çok daha geçerlidir. Bir İsrail tarihçisi Tom Segev'in belirttiği gibi "İsrail her zaman Filistinli sivillere acı çektirmenin onları ulusal liderlerine karşı isyan ettireceğine inanmıştır. Bu varsayım sürekli olarak yanlışlanmıştır" (iki alıntı da 30.12.08 tarihli The Guardian'dan). Lübnan'da Hamas 2006'daki İsrail saldırılarından güçlenerek çıktı. Gazze saldırısı da Hamas için aynı sonucu doğurabilir. Fakat güçlensin ya da güçlenmesin Hamas hiç şüphe yok ki İsrail'li sivillere karşı roketlerle olmasada, tekrar intihar bombacılarıyla daha da artan saldırılarıyla karşılık verecektir. "Şiddet Sarmalı" Kapitalizmin Çürüdüğünü Gösteriyor Papa ya da BM genel sekreteri Ban Ki-Moon gibi "kaygılı" dünya liderleri sıklıkla İsrail'inki gibi eylemlerin nasıl da sadece Orta Doğu'da milliyetçi öfkeyi alevlendirip "şiddet sarmalı"nı döndürdüğünden bahsedip duruyorlar. Bütün bunlar doğru olmasına doğru. İsrail/Filistin'de ki bütün bu terörizm ve devlet şiddeti döngüsü, toplumları ve iki taraftaki savaşçıları gaddarlaştırıyor ve yeni fanatikler ve "şehitler" nesilleri yaratıyor. Fakat Vatikan ve BM bize bu etnik nefret cehennemine düşüşün her yerde derin çöküş içerisindeki bir toplumsal sistemin ürünü olduğunu söyleyemiyor. Sunni ve Şii'lerin birbirinin gırtlağına yapıştığı Irak'ta, Sırpların Arnavutlar ve Hırvatlarla savaştığı Balkanlar da, Hindu'ların Müslüman'lara karşı konumlandığı Hindistan/Pakistan'da, ya da vahşi etnik ayrılıkların sayılamayacak kadar çok olduğu Afrika'daki sayısız savaşlarda hep aynı durum söz konusu. Bu çatışmaların dünya çapında patlaması insanlığa hiç bir gelecek öneremeyen bir toplumun ifadesi. Emperyalist rakiplerin bir diğeri bunu söylemediği taktirde, bize anlatılmayan bir başka şey de bu insancıl, düşünceli, demokratik dünya güçlerinin bu çatışmaları bizzat körüklediği. İngiltere'de basın, 1994'de Rwanda'da Fransa'nın Hutu çetelerine verdiği destek konusunda sessiz kalmamıştı. Orta Doğu'da Amerika'nın İsrail'e, İran ve Suriye'nin ise Hizbullah ve Hamas'a arka çıktığı açık fakat, Fransa, Almanya, Rusya ve diğer güçlerin daha "adilane" rolü hiçte daha az çıkarcı değil.

 

Orta Doğu'daki çatışmanın kendisine has yönleri ve nedenleri olsa da, bu sadece tehlikeli bir biçimde kontrolden çıkmış küresel kapitalist çerçeve içerisinde anlaşılabilir. Gezegenin her yanında artan savaşlar, kontrolden çıkmış ekonomik krizler ve hızla büyüyen çevresel felaketler bu gerçeğin kanıtları. Fakat kapitalizm bize hiç bir barış ve refah ümidi önermese de dünyada hala bir umut kaynağı var. Bu da sömürülen sınıfın sistemin vahşetine karşı isyanıdır. Bu isyan son haftalarda Avrupa'da, özellikle de İtalya, Fransa, Almanya ve hepsinden öte Yunanistan'daki genç proleterlerin hareketlerinde ifadesini bulmuştur. Bu hareketler doğaları gereği sınıf dayanışması ihtiyacını, bütün ulusal ve etnik ayrımların aşılması ihtiyacını ortaya atmış hareketlerdir. Her ne kadar hala olgunlaşmamış olsalar da bu hareketler dünyanın sömürülen sınıf içerisindeki ayrımlardan dolayı en çok yıkıma uğradığı yerler için en nihayetinde bir örnek oluşturmaktadırlar. Bu bir ütopya değildir.

 

Geçen bir kaç yılda Gazze'deki kamu sektörü işçilerinin ücretlerinin ödenmemesine karşı greve gittiği  zamanla hemen hemen aynı zamanlarda, İsrail'in ağır savaş ekonomisinin doğrudan bir ürünü olan yoksullaşmaya karşı İsrail kamu sektörü işçileri de greve gitmiştir. Bu hareketler birbirlerinin pek az farkındadır, fakat yinede emperyalist zıtlaşmanın iki yanındaki işçiler arasındaki maddi bir çıkar birliğini göstermektedirler. Kapitalizmin savaş bölgelerindeki ıstırap içerisinde yaşayan toplumlarla dayanışmak demek, ABD ya da İsrail gibi açıkça daha saldırgan güçler karşısında "kötünün iyisi"ni seçmek ya da Hamas ve Hizbullah gibi "daha zayıf" kapitalist çeteleri desteklemek demek değildir. Hamas kendisinin bir burjuva gücü olduğunu Filistinli işçileri ezerken göstermiştir. Hamas, kamu sektörü grevlerini "ulusal çıkarlara" karşı diyerek mahkum edip, El Fetih ile birlikte Gazze nüfusunu bölgenin kontrolü için ölümcül bir fraksiyon kavgasına maruz bıraktığında, bu yönünü açıkça sergilemiştir.Emperyalist savaş içerisinde sıkışıp kalanlarla dayanışmak savaşan kampların ikisini de reddetmek ve dünyanın bütün egemenlerine ve sömürücülerine karşı sınıf mücadelesini geliştirmekle olur.

 

EKA

 

 

 

 

Gazze: Savaş Mağdurlarıyla Dayanışmak Demek Bütün Sömürücülere Karşı Sınıf Savaşı Yürütmek Demektir

Gazze ekonomisini iki yıl boyunca -gıda ve yakıt aktarımını engellemek, ihracatı durdurmak ve işçilerin sınırın öte yanına geçip İsrail'de iş aramalarını engellemek yoluyla- boğarak, çaresiz Filistinlilerin Mısır sınırını aşarak kaçmaya çalıştığı, bütün Gazze'yi, tam bir tutsak kampına çevirdikten sonra Israil savaş aygıtı bu yoğun nüfuslu yoksul bölgeyi , açık bir biçimde bir hava bombardımanının bütün barbarlığına tabi tutuyor. Yüzlerce insan şimdiden öldürüldü ve çoktan tükenen hastaneler bitmez tükenmez yaralı seliyle baş edemiyor. İsrail'in sivil kayıpları sınırlandırmaya çalıştığı iddiaları, bütün "askeri" hedeflerin bir yığın evin yanında olduğu bir durumda meşum bir yalandan ibaret. Camiler ve İslam üniversitesinin açıkça hedef seçildiği bir durumda, sivil ile askeri hedefler arasındaki ayrım tamamen anlamsızlaşıyor. Sonuç çok açık: çoğu çocuk olan siviller öldürüldü ya da sakat bırakıldı, daha da fazlası bitmek bilmez saldırılar nedeniyle terörize oldu. Bu satırlar yazıldığı sırada İsrail başbakanı Ehud Olmert'te bir yandan bu saldırının ilk aşama olduğunu açıklıyordu. Tanklar sınırda bekliyor ve tam bir işgal ihtimali hala mevcut (4.1.2008 günü itibariyle İsrail birlikleri karadan işgali başlatmış durumda).

-ABD'de ki Bush idaresinin de desteğini alan- İsrail'in bu gaddarlık için mazereti, Hamas'ın sözde ateşkese rağmen İsrailli sivillere roket atmayı bırakmamış olması. İki yıl önce de güney Lübnan'ı işgal etmek için aynı argümanlar kullanılmıştı. Ve şu da bir gerçek ki hem Hizbullah hem de Hamas Filistin ve Lübnan nüfusunun arkasına saklanıyor ve onları aşağılıkça İsrail intikamına açık bırakıp, bir kaç İsrail'li sivilin öldürülmesini İsrail'in askeri işgaline bir ‘direniş'miş gibi yansıtıyor. Fakat İsrail'in tepkisi tam anlamıyla işgalci bir gücün yapabileceği şey oluyor; bir silahlı savaşçı azınlığının etkinliği karşısında bütün nüfusu cezalandırmak. Bunu Hamas'ın Gazze idaresinin kontrolünü El Fetih'in elinden alması karşısında, ekonomik abluka yoluyla yaptılar. Bunu Lübnan'da yaptılar ve bugün'de Gazze'yi bombalıyarak yapıyorlar. Bu, sivillerin hem kalkan hem de hedef olarak kullanıldığı ve neredeyse istisnasız biçimde üniformalı askerlerden çok daha fazla sayılarda öldükleri emperyalist savaşların barbar mantığıdır.

Ve bütün emperyalist savaşlarda olduğu gibi, insanlara çektirilen acılar, evlerin, hastanelerin ve okulların sebepsizce yıkımı, sadece gelecekteki yıkım döngüleri için zemini düzlemekten başka bir sonuç vermiyor. İsrail'in açıkladığı hedef Hamas'ı ezmek ve Gazze'de daha "ılımlı" bir Filistin liderliğine kapıyı açmak olsa da, eski İsrail gizli servis subayları bile bu yaklaşımın faydasızlığını görebiliyor. Eski Mossad subayı Yossi Alpher, ekonomik ambargodan bahsederken şöyle diyor; "Gazze'nin ekonomik olarak ambargoya tabi tutulması istenilen politik sonuçların hiçbirini doğurmadı. Bu durum Filistinlileri Hamas'ı karşılarına almaya itmekten ziyade tam ters etki yaratmıştır. Bu sadece işe yaramaz bir toplu cezalandırmadır." Bu hava saldırıları için çok daha geçerlidir. Bir İsrail tarihçisi Tom Segev'in belirttiği gibi "İsrail her zaman Filistinli sivillere acı çektirmenin onları ulusal liderlerine karşı isyan ettireceğine inanmıştır. Bu varsayım sürekli olarak yanlışlanmıştır" (iki alıntı da 30.12.08 tarihli The Guardian'dan). Lübnan'da Hamas 2006'da ki İsrail saldırılarından güçlenerek çıktı. Gazze saldırısıda Hamas için aynı sonucu doğurabilir. Fakat güçlensin ya da güçlenmesin Hamas hiç şüphe yok ki İsrail'li sivillere karşı roketlerle olmasada, tekrar intihar bombacılarıyla daha da artan saldırılarıyla karşılık verecektir.

"Şiddet Sarmalı" Kapitalizmin Çürüdüğünü Gösteriyor

Papa ya da BM genel sekreteri Ban Ki-Moon gibi "kaygılı" dünya liderleri sıklıkla İsrail'in ki gibi eylemlerin nasıl da sadece Orta Doğu'da milliyetçi öfkeyi alevlendirip "şiddet sarmalı"nı döndürdüğünden bahsedip duruyorlar. Bütün bunlar doğru olmasına doğru. İsrail/Filistin'de ki bütün bu terörizm ve devlet şiddeti döngüsü, toplumları ve iki taraftaki savaşçıları gaddarlaştırıyor ve yeni fanatikler ve "şehitler" nesilleri yaratıyor. Fakat Vatikan ve BM bize bu etnik nefret cehennemine düşüşün her yerde derin çöküş içerisindeki bir toplumsal sistemin ürünü olduğunu söyleyemiyor. Sunni ve Şii'lerin birbirinin gırtlağına yapıştığı Irak'ta, Sırpların Arnavutlar ve Hırvatlarla savaştığı Balkanlar da, Hindu'ların Müslüman'lara karşı konumlandığı Hindistan/Pakistan'da, ya da vahşi etnik ayrılıkların sayılamayacak kadar çok olduğu Afrika'da ki sayısız savaşlarda hep aynı durum söz konusu. Bu çatışmaların dünya çapında patlaması insanlığa hiç bir gelecek öneremeyen bir toplumun ifadesi.

Ve, eğer emperyalist rakiplerin bir diğeri bunu söylemediği taktirde, bize anlatılmayan bir başka şey de bu insancıl, düşünceli, demokratik dünya güçlerinin bu çatışmaları bizzat körüklediği. İngiltere'de basın, 1994'de Rwanda'da Fransa'nın Hutu çetelerine verdiği destek konusunda sessiz kalmamıştı. Orta Doğu'da Amerika'nın İsrail'e, İran ve Suriye'nin ise Hizbullah ve Hamas'a arka çıktığı açık fakat, Fransa, Almanya, Rusya ve diğer güçlerin daha "adilane" rolü hiçte daha az çıkarcı değil.

Orta Doğu'da ki çatışmanın kendisine has yönleri ve nedenleri olsa da, bu sadece tehlikeli bir biçimde kontrolden çıkmış küresel kapitalist çerçeve içerisinde anlaşılabilir. Gezegenin her yanında artan savaşlar, kontrolden çıkmış ekonomik krizler ve hızla büyüyen çevresel felaketler bu gerçeğin kanıtları. Fakat kapitalizm bize hiç bir barış ve refah ümidi önermese de dünyada hala bir umut kaynağı var. Bu da sömürülen sınıfın sistemin vahşetine karşı isyanıdır. Bu isyan son haftalarda Avrupa'da, özellikle de İtalya, Fransa, Almanya ve hepsinden öte Yunanistan'daki genç proleterlerin hareketlerinde ifadesini bulmuştur. Bu hareketler doğaları gereği sınıf dayanışması ihtiyacını, bütün ulusal ve etnik ayrımların aşılması ihtiyacını ortaya atmış hareketlerdir. Her ne kadar hala olgunlaşmamış olsalarda bu hareketler dünyanın sömürülen sınıf içerisindeki ayrımlardan dolayı en çok yıkıma uğradığı yerler için en nihayetinde bir örnek oluşturmaktadırlar. Bu bir ütopya değildir. Geçen bir kaç yılda Gazze'de ki kamu sektörü işçileri ücretlerinin ödenmemesine karşı greve gittiği hemen hemen aynı zamanlarda, İsrail'in ağır savaş ekonomisinin doğrudan bir ürünü olan yoksullaşmaya karşı İsrail kamu sektörü işçileri de greve gitmiştir. Bu hareketler birbirlerinin pek az farkındadır, fakat yinede emperyalist zıtlaşmanın iki yanındaki işçiler arasındaki maddi bir çıkar birliğini göstermektedirler.

Kapitalizmin savaş bölgelerindeki ıstırap içerisinde yaşayan toplumlarla dayanışmak demek, ABD ya da İsrail gibi açıkça daha saldırgan güçler karşısında "kötünün iyisi"ni seçmek ya da Hamas ve Hizbullah gibi "daha zayıf" kapitalist çeteleri desteklemek demek değildir. Hamas kendisinin bir burjuva gücü olduğunu Filistinli işçileri ezerken göstermiştir. Hamas, kamu sektörü grevlerini "ulusal çıkarlara" karşı diyerek mahkum edip, El Fetih ile birlikte Gazze nüfusunu bölgenin kontrolü için ölümcül bir fraksiyon kavgasına maruz bıraktığında, bu yönünü açıkça sergilemiştir.Emperyalist savaş içerisinde sıkışıp kalanlarla dayanışmak savaşan kampların ikisini de reddetmek ve dünyanın bütün egemenlerine ve sömürücülerine karşı sınıf mücadelesini geliştirmekle olur.

Tags: 

Osmanlı İmparatorluğu'nda İşçi Hareketi, Sendikalar ve Sosyalizm

Bu yazıyla birlikte, Türkiye’deki sendikaların ve sendikalizmin tarihine dair bir yazı dizisine başlıyoruz. Bu yazı dizisini hazırlarkenki amacımız, sendikaların ortaya çıkışını, kapitalizmin geçirdiği dönemsel değişikliklerden etkilenişini ve sendikal kurumların nasıl burjuvazinin silahlarına ve bugün gördüğümüz karşı-devrimci işleve sahip devlet kurumlarına dönüştüğünü, tarihsel bir çerçeve ile açıklamaktır. Bu bağlamda yazı dizimizi Osmanlı İmparatorluğu dönemindem başlatmayı uygun bulduk, zira hem Türkiye’deki işçi sınıfı hareketleri bu dönemde başladığı, hem de Türkiye’deki hakim burjuva siyasi rejiminin kökenleri, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemini yöneten İttihat ve Terakki Partisi’nde olduğu için hikayemiz pek çok açıdan burada başlamaktadır. Bunun yanısıra Osmanlı İmparatorluğu’ndaki işçi hareketinin, sendikaların ve sosyalist yapıların, tarihsel siyasi gelişimler göz önünde bulundurularak incelenmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezinde kapitalist olmayan bir üretim ilişkisinin hakim olduğu ve burjuva devrimini Kemalist milliyetçi hareketin gerçekleştirdiği efsanesinin saçmalığını ortaya koymak açısından da bir önem taşımaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda Sanayileşme, Kapitalizm ve İlk İşçi Mücadeleleri

 Osmanlı İmparatorluğu’nda burjuvazinin doğuşunun ve kapitalizmin Osmanlı topraklarında yayılmaya başlayışının temelinde, şaşırtıcı olmayan bir biçimde kapitalist Batı ile olan ilişkiler vardır. Yine şaşırtıcı olmayan bir biçimde kapitalist ilişkileri Osmanlı toplumuna ilk sokanlar, Batı ile ilişkileri daha yakın olan ve toplumun önemli bir kesimini oluşturan gayrimüslim kesimdir. Gayrimüslim burjuvazinin gelişimi özellikle başlangıçta Batı sermayesine, ticaretine ve himayesine doğrudan bağlı bir biçimde gerçekleşmiştir. Gayrimüslimler arasından çıkan kapitalizm öncesi dönemin tüccarları ve esnafları, bu kesimin ciddi bir parçası olmasalar da, işlerini büyüterek, zenginliklerin topraktan ve toprağın işlenişinden kaynaklandığı bir ortamda kapitalist sermaye birikimi gerçekleştirmeye başlayarak giderek artan bir önem kazandılar.[1]

 Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, gayrimüslim burjuvazinin ortaya çıkan ve öncelikle gayrimüslim toplum içerisinde kendisini gösteren bu sosyal egemenlik durumu, bilinçsel ve ideolojik bakımdan da kendisini gösterdi. Gayrimüslim burjuvazi, köylere kadar uzanan okullar kurarak burada pozitif bilimler, ayrıca liberalizm ve milli ideolojiler gibi yeni burjuva fikirleri yaydı, köyden kente göç yoğunlaştıkça kentlerde oluşmuş olan fabrikalardaki iş gücünü oluşturacak işçi sınıfı meydana gelmeye başladı. Böylece şehirlerde sanayileşme ve kapitalist ilişkiler başlarken, hem kırsalda hem de şehirlerde ilk defa burjuva ideolojisi yayılmaya başlamış oluyordu. Fakat Osmanlı devleti, kendi düzenine ve dünya görüşüne tamamen aykırı gördüğü bu gelişmelerden hoşnut değildi ve bir hayli baskıcı bir yaklaşım benimsedi, bu baskı koşulları da gelişen burjuvazinin ideolojisinin özellikle milliyetçi yanını körükleyerek Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk ulusal kurtuluş mücadelelerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Gayrimüslim burjuvazinin belirli bölgelerde Rumlar gibi kimi kesimleri kendi burjuva devletlerini kurmayı başarırken, çoğunlukla Ermeniler gibi farklı kesimleri, Rumların aksine nüfusta çok yoğun oldukları özel bir bölge olmadığı için, bütün önemlerine rağmen bunu başaramadılar. Bu bağlamda gayrimüslimlerin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki sanayi burjuvazisi olma önemi devam etti. Ayrıca bu yükselen gücün siyasi etkisi de Osmanlı İmparatorluğu siyasetine etki etmeye başladı. Hem gayrimüslim burjuvazi, hem de onu destekleyen Batı kapitalizmi, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki baskılar karşısında çeşitli reformlar yapılmasını istemekteydiler.[2]

  Fakat bu güçlerin, şaşırtıcı bir biçimde benzer isteklere sahip, beklenmeyen bir ‘müttefiki’ daha vardı. Bu müttefik ise Osmanlı devlet bürokrasisi idi. Osmanlı İmparatorluğu’nun son birkaç yüzyılda, diğer devletlerle rekabet etmedeki başarısızlığı sonucunda, devlet bürokrasisi içerisinde Batı ülkeleriyle rekabet edebilmek için yalnızca gelişmiş silahlar değil, ayrıca teknoloji, burjuva idari yöntemleri, sanayi ve bilime gerek olduğu yönünde düşünceler filizlenmeye başlamıştı. Bu bağlamda tarihsel olarak bir hayli ilginç bir biçimde, eski rejimi sembolize eden devletin tabanı mevcut koşullar dahilinde radikalleşmeye ve eski rejime karşı toplumun kapitalistleşmesini, ve hatta modern burjuva demokratik devlet modeline geçilmesini savunmaya başladı. Bu durum da Osmanlı devleti içerisinde de kapitalist ilişkilerin, nüveler halinde olsa da ortaya çıkmaya başlamasına da bir bakıma yol açıyordu.[3] Bu genel durumun ciddiyetini gösteren etkileri Yunanistan’ın kurulması (1929) ve Osmanlı İmparatorluğu’nu yönetenlerin mevcut iç ve dış dinamikler doğrultusunda ilk tarihsel öneme sahip taviz sayılabilecek Tanzimat Fermanı (1939) ile ortaya çıkmaya başladı. Bütün bunlar Osmanlı toplumunda kapitalist ilişkilerin, temelde iki koldan (gayrimüslim sermaye ve devlet bürokrasisi) hızla ilerlemekte olduğunu göstermekteydi. Ayrıca 1830’lardan itibaren Müslüman kesimde de özel sanayi zanaatin yerini almaya başlamıştı.[4]

 Kaçınılmaz olarak, toplumda ortaya çıkan kapitalist ilişkiler kısa süre içerisinde proleterleşmiş binlerce kişinin ortaya koyacağı sınıfsal mücadeleleri de beraberinde getirdi. 1800’lerden itibaren ortaya çıkmakta olan fabrikalarda protestoların yanı sıra yüksek olan vergilere karşı da İmparatorluğun çeşitli yörelerinde protestolar gerçekleştirildi. Fakat işçi hareketinin Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk yaygın biçimi, ilk fabrikalarda yapılmaya başlayan makineleri kırmak gibi sabotaj yöntemleriydi, bu tür eylemler, grevler 20. yüzyıla yaklaşırken yaygınlaşmaya başladıkça, ona kıyasla daha etkisiz oldukları için terkedildiler, fakat o zamana kadar devam ettiler. Hükümetin bu tür eylemlere karşı tavrı ise bir hayli baskıcı idi. Osmanlı Devleti’nde şu ana kadar araştırmalar sonucunda saptanmış ilk grev 1863’te Ereğli kömür madenlerinde örgütlendi. Fakat grevler mevcut kayıtlara göre 1870’lerin başında yaygınlaşmaya başladılar. 1872’de tersanede çalışmak için getirilmiş İngiliz işçilerin bir günlük grev yapmasının ardından, Şubat ayında Beyoğlu telgrafhanesi işçileri greve çıktılar. Nisan ayında ise Haydarpaşa-İzmit demiryolunda işçiler greve çıktılar. Bu dönemde sanayi artık iyice gelişmmekteydi, ve bu gelişim için İngiltere, Fransa, İtalya gibi ülkelerden pek çok uzman ve işçi getirtilmişti. Özellikle Haydarpaşa-İzmit demiryolu grevinde, bu işkolunda çalışan bütün işçiler birlikte harekete geçtiler. Bu durum, mücadele deneyimi daha az olan yerli işçilerin, Avrupa’dan gelmiş işçilerle iyi ilişkiler kurmasını, görüş alışverişi yapmasını ve Avrupa işçi sınıfının deneyimleri ve tecrübelerine dair birinci elden bilgi edinebilmesini mümkün kıldı. O dönemde işçilerin çeşitli mahallelerde birlikte oturmaları ve nüfusun çok yoğun olmaması da, bu deneyim ve kazanımların mahalleden mahalleye, kahveden kahveye yayılmasına olanak tanımış oldu. Ocak 1873’te yüzlerce yerli Hristiyan ve Müslüman Kasımpaşa tershane işçileri, birlikte bir hafta grev yaptılar. 1875’te bu defa bini aşkın yerli ve yabancı işçi yine birlikte, korkunç sömürü koşullarına karşı greve gittiler.[5] Bütün bu tecrübelerle birlikte, daha önce ortaya çıkmamış olan işçi sınıfının ilk örgütlenmeleri de yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayacaktı artık.

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki İşçi Örgütlenmelerinin Ortaya Çıkışı ve Siyasi Durum

 1876 Osmanlı İmparatorluğu’nun kalbinde önemli işçi eylemlerinin gerçekleştiği bir sene oldu. Bu işçi eylemleri de, Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezi sayılacak yerlerde ilk işçi örgütlenmelerinin, grev komiteleri biçiminde ortaya çıkışını gördü. [6]

 

Tabii ki gayrimuslim işçiler aslında daha önce özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’da bulunan topraklarında çeşitli örgütlenmeler ortaya çıkartmışlardı, fakat bu yapılar genelde etnik bazda yapılmaktaydı.[7] 1880’li yıllarda işçiler Batı’daki işçi hareketinin deneyimlerinden esinlenerek çeşitli sendikal yapılar veya yardım sandıkları oluşturmaya çalışsılar da bu çabalar Abdülhamit tarafından bastırıldı.[8] Grevler de, 1886’ya kadar azalarak devam etmekle birlikte, bu tarihin ardından Sultan II. Abdulhamit’in 1878’den itibaren iyice belirginleşmiş baskılarının bir sonucu olarak artık büyük ölçüde yapılmaz oldu. Bu durgunluk dönemi tam yirmi dört yıl sürecek olsa da 1902’den sonra Osmanlı işçi sınıfı tekrar büyük bir mücadele dalgası ortaya koyacaktı.[9]

 Fakat bu baskı dönemi, kitlesel işçi eylemlerini bir nevi sekteye uğratmış olsa da, 1872 ile 1886 arasındaki işçi mücadelelerinin deneyimlerine sahip olan bir kesimin, Abdulhamit baskısı altında bu deneyimleri radikalleşerek içselleştirmelerine de sahne oldu. 1894 veya 1895’te, İstanbul Tophane savaş sanayisi fabrikaları işçileri tarafından Amele-i Osmanlı Cemiyeti (Osmanlı İşçi Topluluğu) isimli bir örgüt kuruldu. Bu örgüt gizli bir örgüttü ve hem işçileri örgütlemeyi hedeflerken aynı zamanda onları Abdulhamit’e karşı ayaklanmaya teşvik etmeye çalışıyordu. Bu örgütlenmenin liderleri bir yıllık bir faaliyetin ardından ciddi bir tehdit olarak algılanarak tutuklandılar, yapılanma dağıtıldı. Örgütün kurucuları 1901-2’de İstanbul’a geri dönerek örgütü yeniden canlandırmaya çalıştılar. Bu çabalar büyük bir ilgiyle karşılaşmış ve örgütün yeniden yapılanması amacıyla pek çok tartışma toplantısı düzenlenmiş olsa da, devlet baskıları örgüt kurucularını tekrar mahpus ederken örgütü yeniden çökertti. [10] Amele-i Osmanlı Cemiyeti, çeşitli kaynaklara göre Paris Komünü’nünden ciddi bir biçimde etkilenmişti ve Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’sundaki fikirleri yaymak amacındaydı.[11] Bu radikal, yarı-siyasi yarı-sendikal gelenek pek çok açıdan hem Osmanlı İmparatorluğu’nun en son döneminde ortaya çıkacak olan işçi örgütlerinden, hem de Kemalist harekete karşı çıkacak olan işçilerin örgütleniş biçimine kadar işçi hareketine damgasını vuracaktı. Yine 1894’te, Rum, Ermeni, Bulgar, Sırp ve Romanya’lı sosyalistler de benzer bir niteliğe sahip bir yapılanma kurmak amacı ile – fakat Fransa’da sürgündeyken –  “Balkan Konfederasyonu Ligası” adlı bir örgüt kurdular.[12] Bu yapılanmanın ardılları, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki işçi hareketinde çok önemli bir rol oynayacaklardı.

 Abdülhamit döneminin baskısı hiç şüphesiz mücadele eden işçi sınıfına olduğu kadar, sosyal alanda artık tamamen ilişkilerini egemen kılmış olan devletteki bürokratik burjuvazi ile gayrimüslim burjuvazinin, hükümet yönetimindeki çürümüş sultanlık rejiminden yediği ciddi siyasi darbelerdi. Baskılar devlet kademeleri içerisinde, özellikle ordu içerisindeki bürokratik devlet burjuvazisinin çıkarlarını ifade eden, ve daha önce aynı kesimin Birinci Meşrutiyet ile mücadelesinin bayrağı olan Yeni Osmanlılar’ın ardılı olan İttihat ve Terakki Fırkasını ve ayrıca radikal milliyetçi gayrimüslim siyasi hareketleri de güçlendirmişti. Aynı zamanda İttihat ve Terakki partisinden kopmuş olan ve zayıf müslüman Osmanlı özel sermayesinin çıkarlarını ve siyasetini temsil ettiği söylenebilecek olan Adem-i Merkeziyetçiler (“Merkeziyetçilik Karşıtları”, liberaller) daha az miktarda olsa da güçlenmişti. Osmanlı devletinin tepesindeki ufak hakim monarşiye karşı çıkarları o an için ortak olan bu kesimlerin ittifakı 1907’de düzenlenen II. Jön Türk Kongresine İttihat ve Terakki Fırkası, Adem-i Merkeziyetçiler ve radikal milliyetçi Ermeni Taşnaksutyun Partisi’nin bir araya gelmesiyle gözler önüne serildi.[13] Bu birliktelik büyük olaylara gebeydi.

 

1908, Kapitalizmin Çöküş Dönemi Arifesinde İşçi Hareketi ve Sosyalizm

 Osmanlı İmparatorluğu’nda 1908’de gerçekleşen olaylar, hem bir dönemin sonunu, hem de 1908-1913 arasında gerçekleşecek olan, ve galibinin eskiden Osmanlı İmparatorluğu’nun bulunduğu topraklarda günümüze dek hüküm sürmesiyle sonuçlanacak olan bir kapışmanın başlangıcını simgeliyorlardı. 1908 olayının yönlendirenlerin temsil ettiği üretim ilişkisi, aslında Osmanlı toplumunda sosyal bazda egemendi, fakat devlet iktidarı başka, eski bir sınıfın elindeydi ve bu sınıf sosyal egemenliğini kaybetmiş olmak karşısında elinde kalmış son kaleyi, yani devlet iktidarını da kaybetmemek için baskıcı yöntemlere başvurmuş, bu da uzun vadede istenilenin tam tersi bir etki yaratarak Osmanlı burjuvazisinin neredeyse tamamı için birleşerek devletin tepesinde bulunan bu geleneksel sınıfı etkisiz hale getirmeyi zorunlu kılmıştı.[14]

 Aslında 1908’e giden bir süreçti. İşçi sınıfı, Abdülhamit dönemi baskılarına rağmen 1902’de tekrar sınıfsal mücadelelerine başlamıştı. 1908’e kadar, özellikle 1904-1906 arasında, başta Selanik ve İstanbul olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu sınırlarında bulunan Kavala, Manastır, Vodenli, Üsküp gibi şehirlerde binlerce işçinin katıldığı grevler gerçekleşti. Bu grev dalgasının Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki topraklarında gerçekleşmiş olması da pek şaşırtıcı bir durum değildi, zira burası bürokratik burjuvazinin İttihatçı hareketinin de gayrimüslim sermayenin ve örgütlerinin de güçlü olduğu, sanayileşmiş bir yerdi ve pek çok açıdan İmparatorluğun en gelişmiş kesimiydi. Bu grevler dalgası anlık bir patlama olmaktan ziyade otuz yıldır devam eden baskıcı Abdülhamit yönetimine, ağır ve zorlu ekonomik koşullara ve tarımsal üretimdeki sıkıntılara ve kıtlıklara karşı işçi sınıfının hoşnutsuzluğunun, çeşitli makamlara yapılan çaresiz başvuruların sonuç vermemasinin bir ifadesiydi.[15] Grevlerin gerçekleşmesine neden olan en temel mesele, ekonomik sıkıntılardan dolayı hem devletin hem de özel işletmelerin işçilerin maaşlarını ödeyememeleriydi. Bu grevlerin ilginç fakat aslında şaşırtıcı olmayan yanı ise çoğunlukla gayrimüslümlerin elinde bulunan özel işletmelerde oldukları kadar, kamu sektöründe de gerçekleştirilmeleriydi.[16] Kamu emekçilerinin greve gitmekte olması Osmanlı devlet yapısının sınıfsal niteliğini net bir biçimde ortaya koyuyordu. Bu dönemde işçi mücadelelerinin yanı sıra Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlardaki şehirlerinde işçi örgütleri ortaya çıkıp güçlenmeye başlamıştı.[17]

 Bununla birlikte 1908 olayı işçi sınıfının mücadelesine inanılmaz bir etki yaptı, ve işçi sınıfının büyük bir kesiminin uzun yıllarca Abdülhamit rejimi altında yaşamaktan dolayı birikmiş olan hoşnutsuzluğu adeta patladı. 1908 Temmuz’undan itibaren, Selanik’ten İstanbul’a, İzmir’den Beyrut’a, Aydın’dan Bağdat’a, Kavala’dan Şam’a, onlarca şehirde yüzden fazla grev gerçekleşti. Aralık’a kadar devam eden bu olaylarda Osmanlı koşulları da göz önünde bulundurulmalı. Devasa grev dalgasına sadece Temmuz ile Ekim arasında yüz bine yakın, belki de yüz bini aşkın sayıda işçi katıldı.[18] Troçki, 1908 olaylarında işçi sınıfına dair şöyle yazacaktı:

 “Türk endüstrisi söylediğimiz gibi çok zayıf. Sultan rejimi yalnızca ülkenin ekonomik kuruluşlarını aşındırmakla kalmadı, proletaryanın gelişmesi korkusuyla fabrikaların yapılmasına da bile bile engel oldu. Ama aynı zamanda, rejimi bu tehlikeye karşı tamamen korumanın olanaksız olduğu da ortaya çıktı. Türk devriminin ilk haftalarına, fırınlarda, matbaalarda, tekstilde, toplu taşımacılıkta, tütün imalatında çalışanların, demiryolu ve liman işçilerinin grevleri damgasını vurdu.

Avusturyalı marşandizlerin boykotu için, Türkiye’nin henüz çok genç olan ve bu kampanyada kararlı bir rol üstlenen proletaryası (özellikle liman işçilerini) esin kaynağı olacak ve onları harekete geçirecekti. Peki, yeni rejim işçi sınıfının politik uyanışını nasıl karşıladı? Grevleri zor kullanarak engellemeyi öngören bir yasayla. “Jöntürkler”in programında, çalışanların lehine alınacak önlemlere ilişkin tek bir sözcük yer almadı. Ama Türk proletaryasını bir “quantité négligeable” (“önemsiz nicelik”, orijinal metinde Fransızca) olarak değerlendirmek, ciddi sürprizlerle karşılaşma riskine girmek anlamına geliyor. Bir sınıfın önemi hiçbir zaman yalnızca sayısıyla değerlendirilmez. Günümüzde proletaryanın gücü, sayıca çok az da olsa, ülkenin yoğunlaşmış üreteci gücünü ve en önemli iletişim araçlarının denetimini ellerinde tutması olgusundadır.

 “Jön Türkler” Partisi, bu basit kapitalist ekonomi politik olgunun karşısında, gerçekliğe sertçe çarpacaktır.”[19]

 Gerçekten de bu denli güçlü bir mücadelenin ciddi etkileri olmayacağını düşünmek mantıklı olmazdı. Hem burjuvazinin önemleri açısından, hem de işçi sınıfı güçlerinin çıkarttığı dersler açısından 1908 olaylarının ardından gerçekleşen grev dalgasının çok ciddi etkileri oldu. Herşeyden önce bu grev dalgası işçilerin 1908 olayının başında gelen İttihat ve Terakki Fırkasına ve bu olayların farklı temel siyasi aktörlerine duydukları güvenin sarsılmasına neden oldu. Gerçekleşen grev dalgası, hem yerli hem de yabancı sermaye çevrelerinde ciddi bir şaşkınlık, huzursuzluk ve korku yaratmıştı, hele grevlere müslüman kesimden sayılan işçilerin de gayrimüslim işçiler kadar kitlesel bir biçimde katılmış olması daha da korkutucuydu. Burjuvazinin bütün kesimleri, hem İttihat ve Terakki partisinin ifade ettiği devlet sermayesi ve yeni yeni oluşan bodur müslüman kesimden sermaye, hem gayrimüslim sermayesi, hem de yabancı sermaye, işçi sınıfına karşı önlemler alınması gerektiği konusunda birleşiyorlardı. Öncelikle bütün bu kesimler ortaklaşarak Tatil-i Eşgal Kanun-u Mavakkati adlı kanunu çıkartarak grev ve sendikaları yasakladılar. Ayrıca işçi sınıfı içerisinde yayılmaya başlamış olan sosyalizm düşüncesine karşı da ideolojik mücadele şiddetlendi. Daha sonra Türkiye’de sınıfların olmadığını iddia edecek olan Kemalist propagandanın ardılı olacak bir biçimde, burjuvazi Osmanlı’daki işçiler arasında sosyalizmin yayılamayacağını, yayılmaması gerektiğini söyleyerek, Avrupa’dan farklı koşulları olduğunu iddia etti.[20]

 1908 olaylarının işçi hareketi için bir diğer önemli etkisi de işçi hareketinin hem bu deneyimleri hem de geçmiş deneyimleri içselleştirmesi, ve bu bağlamda işçiler arasında mücadelenin siyasal niteliğinin, yani sosyalist fikirlerin güçlenmesi, sosyalistlerin fikirlerinin de netleşmesiydi. Aslında hem İkinci Enternasyonal hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda etkin olan Avram Benayora gibi çeşitli sosyalistler ilkin 1908 olaylarını desteklerken, 1908’i inceleyen Troçki ve Rakovsky gibi sol sosyalistler, İkinci Enternasyonal’den ve Benayora gibi sosyalistlerden daha temkinli yaklaşmalarına rağmen, olayları tereddütsüzce bir devrim olarak nitelendirmişti. Troçki ve Rakovsky’den çok daha temkinli yaklaşan Lenin bile, 1908 olaylarının 19. yüzyıldaki burjuva devrimlerinden niteliksel bir farkı olduğunu ortaya koymasına, çok kısa bir süre içerisinde grevcilerin, olayların temel siyasi mimarlarıyla karşı karşıya gelişlerinden haberdar olduğu için olayların 19. yüzyıldaki devrimlerin aksine bir “halk ayaklanması” niteliğine sahip olduğunu vurgulmasına rağmen, yine de olayların, gerçekleştikten iki hafta sonra söylediği üzere  “yarım kalmış” bir devrim olduğunu söyler.

Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu

Fakat özellikle Osmanlı’daki sosyalist hareket kısa süre içerisinde, işçilerin tecrübesinin etkisiyle gerekli dersleri çıkartır. 1909’de Selanik’te biri çoğu Bulgar diğeri çoğu Yahudi işçilerce oluşturulmuş iki tane sosyalist grubun birleşmesiyle, Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu oluşturuldu. Selanik merkezli örgüt, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi’nden esinlenmiş bir biçimde, federatif bir örgütlenme benimsemişti ve Selanik’teki dört etnik grubu temsilen Yahudi, Bulgar, Rum ve Türk şubeleri vardı.

  Federatif yapıya dair bütün kafa karışıklarına rağmen bu örgüt Osmanlı İmparatorluğu’nda farklı etnik kökenlerden işçilerin bir arada bulunduğu ilk örgüttü ve ayrıca enternasyonalist bir örgüttü. Örgüt dört dilde, Ladino, Bulgarca, Yunanca ve Türkçe yayın yapıyordu fakat en etkin yayını Osmanlı Yahudilerinin dili olan Ladino dilindeki Solidaridad Obradera (İşçi Dayanışması) idi. Bu örgütün liderlerinden Avram Benayora, monarşinin son çırpınışı sayılabilecek 31 Mart Ayaklanmasına karşı gönderilen 1909’daki Hareket Ordusu’na bile katılmıştı fakat sosyalist-karşıtı yasalar ve Benayora dahil önemli kişilerin hapsedilmesi örgütü kısa süre içerisinde  radikal bir noktaya çekti.[21] Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu hem enternasyonalist sosyalist bir siyasi örgüttü, hem de içerisinde farklı etnik kökenlerden işçileri birleştiren pek çok sendika vardı, geniş işçi kesimlerinin bir parçası olduğu kitlesel ve güçlü  bir örgüttü. Bu bağlamda Amele-i Osmanlı Cemiyeti’ne benzer bir nitelik taşıyordu, fakat çok daha etkin ve geniş bir yapılanmaydı. Bu örgütlenme Osmanlı seçimlerinde Meclis-i Mebusan’a sosyalist delegeler göndermeyi bile başarmıştı ki bu delegelerin parlementer faaliyetleri temelde işçiler ve sosyalistler üzerindeki baskıcı uygulamalara ve yasalara karşı çıkmak çerçevesindeydi. Benyora’ya göre, Selanik ve İstanbul merkezli olmasına rağmen İzmir, Zonguldak, Manastır gibi şehirlerde de örgütlü olan Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu’nun 1910’a gelindiğinde bütün Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde 125.000 ile 150.000 arası üyesi vardı.[22] Hem kitlesel niteliği, hem de siyasal niteliği göz önünde bulundursa Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu bir devrimci sendika idi, ki daha önce daha ufak bir biçimde geliyorum demiş olan bu gelenek 1917 sonrasında devrimci dalganın Türkiye’de, işçi sınıfının Kemalizme karşı mücadelesinde Kızıl Sendikalar’ın ortaya çıkışında da izlerini sürdürecekti.

Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu kadar büyük bir önem taşımasa da İstanbul siyasi çevrelerinde aldığı tutumlarla dikkat çeken Osmanlı Sosyalist Fırkasına da değinmek gereklidir. Eylül 1910’da İstanbul’da kurulan ve İştirak gazetesini çıkartan Osmanlı Sosyalist Fırkası, hiçbir zaman Sosyalist İşçi Federasyonu’nunkine yakın bir güce ulaşmamasına, ve oportünizme ve reformizme Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu’ndan çok daha yakın olmasına rağmen ilk yıllarında hem İttihat ve Terakki’ye, hem de onlara karşı çıkan Hürriyet ve İtilaf Fırkası benzeri burjuva kesimlerine de “metelik vermeden”, “gözünü budaktan sakınmayan” bir muhalefet yürütmüştü. Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın yayınları bu cesurca muhalefet yüzünden defalarca kapandı ve birkaç yıl içerisinde parti dağıldı. Fakat bu örgütün en önemli lideri olan Hüseyin Hilmi, savaş sonrasında gönderildiği sürgünden dönüp Osmanlı Sosyalist Fırkası’ndan çok daha etkin olacak, fakat etkisi Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın aksine zararlı olacak olan, artık karşı-devrimci olduğu gün gibi ortada olan İkinci Enternasyonal çizgisindeki Türkiye Sosyalist Fırkası’nı kuracaktı. [23]

Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu sonraki yıllarda örgütlenmesine devam etti, bu yapılanma çevresinde pek çok sosyalist klüp, dernek vb. de kuruldu. Bu örgüt aynı zamanda Balkan sosyalist hareketi ile yakın ilişkiler içerisindeydi ve Balkan Sosyal Demokrat Kongrelerinde yer aldı. 1912’de patlak veren Balkan savaşında bölgedeki bütün sosyalistler enternasyonalist bir tutum takındı. İtalyan komünist solunun liderlerinden olacak olan, şu anda ise İtalyan Sosyalist Partisi’nin enternasyonalist sol kanadının ateşli liderlerinden olan Amadeo Bordiga, şöyle yazacaktı bu savaşa dair: “Savaşa karşı çıkan Bulgar ve Sırp yoldaşların kahramanca tavrını alkışlıyoruz ... Sosyalizm fetih savaşları ile bağımsızlık savaşları arasında niteliksel bir ayrım yapmadan bütün savaşlara karşı çıkmalıdır ... Hırslı düşleri uğruna bunca gencin katledilmesine yol açanları daha büyük bir medeniyet adına lanetliyoruz! Suç ne kadar vahşi olursa olsun, burjuvazinin hadımağaları onun kahramanlığını ve geleneğini yücelteceklerdir!” yazıyordu.[24] Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu’nun enternasyonalist geleneği, bu örgütten gelenlerin 1914’te başlayan emperyalist savaşa karşı çıkışıyla kendisini gösterdi.

 

Siyasi gelişmeler Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu’nu parçalarken, özellikle bu örgütün Balkanlar’daki bileşenleri, sendikal niteliklerini bir ölçüde kaybederek farklı unsurlarla Balkan Sosyal Demokrat İşçi Federasyonu’nu oluşturarak “kahrolsun savaş, yaşasın enternasyonalist sosyalizm” gibi sloganlar öne attılar[25]. Daha sonra bu örgüt Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya gibi Balkan ülkelerindeki Komünist Parti’lerin temelini oluşturmaya gidecekti. İstanbul’da bu örgütten kalanlar ise Beynelmilel İşçiler İttihadı (Enternasyonal İşçiler Birliği) adlı örgütü oluşturacak ve bu örgüt aracılığıyla uluslararası devrimci dalga sırasında Kızıl Sendikaların, dolayısıyla da Türkiye Komünist Partisi’nin çok önemli bir unsuru olacaklardı.

Yazı dizimizin bir sonraki yazısında devrimci dalga dönemindeki işçi hareketini ve Kızıl Sendikaları ele alacağız.

meryem

 


[1]  “Osmanlı Devletinde Toplumsal Mücadeleler.” Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1783

[2]  “Osmanlı Devletinde Toplumsal Mücadeleler.” Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1784

[3]  “Osmanlı Devletinde Toplumsal Mücadeleler.” Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1785

[4] “Tanzimat ve Batılılaşma.” Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1796

[5] “Tanzimat ve Batılılaşma.” Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1797, 1798, 1800

[6] “Tanzimat ve Batılılaşma.” Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1802, 1804

[7] Aytekin, E. Atilla. “The Ottoman-Turkish Labour Movement and International Solidarity: A Hundred Years Ago, A Hundred Years Later”. Middle East Technical University, Ankara, Binghamton University, SUNY, Binghamton, NY. 2002. s. 4

[8] Küpeli, Yusuf. “Türkiye proletaryasının tarih sahnesine çıkışı, Mütareke  yıllarına  dek örgütlenme ve mücadele deneyimleri, İştirakçi Hilmi, Mustafa Suphi, İttehat ve Terakki ve diğerleri  üzerine kısa notlar”. http://www.sinbad.nu/tcprolet.htm

[9] “Tanzimat ve Batılılaşma.” Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1813                        

[10] “Tanzimat ve Batılılaşma.” Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1816

[11] Küpeli, Yusuf. “Türkiye proletaryasının tarih sahnesine çıkışı, Mütareke  yıllarına  dek örgütlenme ve mücadele deneyimleri, İştirakçi Hilmi, Mustafa Suphi, İttehat ve Terakki ve diğerleri  üzerine kısa notlar”. http://www.sinbad.nu/tcprolet.htm

[12] Koutsalis, Vangelis. “Internationalism as an Alternative Political Strategy in the Modern History of Balkans”. Yunanistan Sosyal Forumu, Selanik 2003 http://www.okde.org/keimena/vag_kout_balkan_inter_0603_en.htm

[13] “Tanzimat ve Batılılaşma.” Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1820

[14] Bir hayli önemli bir konu olmasına rağmen, konudan sapmamak için 1908 olayının niteliğinin incelenmesinin detaylarına burada girmemeyi uygun buluyoruz.

[15] “Tanzimat ve Batılılaşma.” Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1813

[16] “Tanzimat ve Batılılaşma.” Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1814

[17] “Tanzimat ve Batılılaşma.” Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1814

[18] “Meşrutiyet, Emperyalizm ve İşçi Hareketi.” Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1836

[19] Troçki, Leon. “Yeni Türkiye (1908 Devriminin Ardından)”. Kievskaya Mysl, sayı 3, 3 Ocak 1909. http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=19001

[20] “Meşrutiyet, Emperyalizm ve İşçi Hareketi.” Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1837

[21] “Avraam Benayora”. Wikipedia. 17:33. 26 Şubat 2008. http://en.wikipedia.org/wiki/Avraam_Benaroya

[22] “Meşrutiyet, Emperyalizm ve İşçi Hareketi.” Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1837

[23] “Meşrutiyet, Emperyalizm ve İşçi Hareketi.” Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1841

[24] Bordiga, Amadeo. “The Balkan War”. L’Avanguardia 1.12.1912 http://www.sinistra.net/lib/upt/comlef/cote/cotesdadae.html

[25] Rakovsky, Christian. Bulletin Of The Social-Democratic Workers Federation Of The Balkans. No.1, 1915 http://www.marxistsfr.org/archive/rakovsky/1915/07/x01.htm

 

 

Parlamentarizm üzerine tezler

Aşağıda yayınladığımız parlamentarizm üzerine tezler, 1921’de kurulacak olan İtalya Komünist Partisi’nin çekirdeğini oluşturmuş olan İtalya Sosyalist Partisi içerisindeki parlamentarizm karşıtı komünist fraksiyon adına Amadeo Bordiga tarafından kaleme alınmıştır. Bu tezler Komünist Enternasyonal’in 1920’deki İkinci Kongresi’ne tartışılması için sunulmuştur. O dönemde KE içerisinde komünistlerin parlamento seçimlerine girip, kazandıkları takdirde parlamento içerisinde çalışma yapıp yapmaması gerektiği üzerine büyük tartışmalar çıkmıştır. Lenin, Troçki ve diğerleri tarafından çoğunluğun pozisyonu “devrimci parlamentarizm”i savunmaktadır; bu fikre göre devrimciler parlamento forumunu kapitalizmin çökmüşlüğünü duyurabilecekleri ve komünist devrimi savunabilecekleri bir “tribün” gibi kullanabileceklerdir. (aralarında İtalya’da Bordiga’nın fraksiyonun, Almanya’da KAPD’nin, Britanya’da Silvia Pankhust’ün grubunun bulunduğu) Sol komünistler ise parlamentolarda faaliyet yürütme döneminin kapandığını savunmuşlardır. Buna göre, proleter devriminin doğrudan gündemde olduğu yeni dönemde, egemen sınıf parlamenter “demokrasi”yi işçi konseyi iktidarı için verilen işçi mücadelesinin karşısında bir araç olarak kullanmaktadır; Eğer komünist partiler parlamenter “gevezelik” ve seçim maskaralığının içerisine girerlerse, işçi sınıfı saflarında çok tehlikeli kafa karışıklıklarını yayabilir. Bize göre tarih bu ikinci görüşün doğruluğunu kesin bir şekilde kanıtlayan örneklerle fazlasıyla doludur. Fakat bu tartışmayı gelecek sayılarımızda yayınlayacağımız makalelerde inceleyeceğiz. Bugün de, “devrimci” olduğunu iddia edip, geçtiğimiz seçimlerde olduğu gibi şu veya bu şekilde seçimlere girerek “devrimci parlamentarizm” geleneğini sahiplendiğini iddia eden ya da seçimleri bir tür propaganda aracı olarak kullandığını savunan çeşitli gruplar mevcut. Hâlbuki bu tamamen bir yalandan ibaret. Seçim üzerine yazımızda da incelemeye çalıştığımız gibi, bu sözde sosyalistlerin kapitalizmle hiçbir dertleri yok ve tek önerdikleri onun idaresine “radikal” alternatifler sunmaktan ibaret. Bugün eski devrimci parlamentarizm taktiğini samimi bir şekilde savunan bir komünist grup ile karşılaşmak neredeyse imkânsız. Fakat tam da bugünün sözde devrimcileri kendi burjuva politikalarını aklamak adına, geçmişin işçi hareketinin hatalarından faydalandığı için, sol komünistlerin tezleri 1920’de olduğu kadar geçerlidir.

Temel

1. Parlamentarizm kapitalist düzene özgü olan politik temsil biçimidir. Devrimci Marxistlerin parlamentarizme ve burjuva demokrasisine yönelik ilkeli eleştirileri, seçimlerde devletin temsili organları için bütün sınıflardan her yurttaşa verilmiş olan oy hakkının, devlet aygıtının bütün hükümetlerinin egemen kapitalist sınıfın çıkarlarını savunma komitesine dönüşmesini ve devletin kendisini burjuvazinin proleter devrimine karşı mücadelesinin tarihsel organı olarak örgütlemesini engelleyemeyeceği genel sonucuna götürür.

2. Komünistler işçi sınıfının her hangi bir parlamenter çoğunluk elde etme yoluyla iktidarı alabilme olasılığının asla olmadığını savunurlar. İşçi sınıfını iktidar hedefine ancak silahlı devrimci mücadele taşıyabilir. Komünist iktisadi yapılanmanın başlangıç noktasını oluşturan iktidarın proletarya tarafından fethi, demokratik organların şiddetli ve dikkatli yıkımına ve onların yerine proleter iktidar organlarının yani işçi konseylerinin konmasına götürür. Bu yolla sömürücü sınıfın bütün politik hakları ellerinden alınır ve sınıfsal temsile dayanan bir hükümet sistemi olan proletarya diktatörlüğü kurulmuş olur. Parlamentarizmin yıkımı bu anlamda komünist hareketin tarihsel bir hedefidir. Dahası, burjuva toplumunun, kapitalist mülkiyetten bile önce ilk yıkılması gereken formu tam da temsili demokrasidir.

3. Aynı durum, teorik olarak devlet organlarının karşıtı olarak konulmaması gereken yerel hükümet kurumları (örn. Belediyeler) için de geçerlidir. Gerçekte bunların işleyişi burjuvazinin devlet aygıtının aynısıdır. Bunlar da benzer biçimde devrimci proletarya tarafından yok edilmeli ve yerlerine işçi temsilcilerinin yerel Sovyetleri konulmalıdır.

4. Mevcut durumda, devrimi maddi ve zihinsel olarak ilerletirken komünistlerin görevi, her şeyden önce, hain eski sosyal demokrat liderler yüzünden yayılmış olan illüzyon ve ön yargılardan, proletaryayı özgürleştirmektir. Kitlelerin alışkanlık ve düşüncelerinde ve aynı zamanda eski sosyalist partilerde köklenmesine neden olacak kadar uzun bir süredir demokratik bir düzenle yönetilmekte olan ülkelerde bu görev özel bir önem arz eder ve devrimin hazırlanmasının sorunları arasında ilk sırayı alır.

5. İktidarın proletarya tarafından fethi fikrinin hala çok uzakta olduğu bir dönemde ve henüz ortada proletarya diktatörlüğünün gerçekleştirilmesi ve devrim için doğrudan hazırlanma sorununun olmadığı bir zamanda; seçimler katılım ve parlamenter etkinlik, propaganda, ajitasyon ve eleştiri için büyük olanaklar sunmuş olabilir. Diğer bir açıdan, burjuvazinin henüz ortaya çıkmış olduğu ve yeni kurumları yaratmakta olduğu ülkelerde, hala oluşma aşamasında olan temsili organlara komünistlerin katılımı, proletaryanın son zaferi için ve devrimin olumlu sonuçlanmasını getirmek için olayların gidişatında önemli bir etki yapabilir.

6. Dünya savaşının bitmesiyle ve bunun burjuvazinin toplumsal örgütlenmesi için doğurduğu sonuçlarla açılan mevcut tarihsel dönemde (buna iktidarın işçi sınıfı tarafından fethi fikrinin ilk gerçekleşmesi olarak Rus devrimi, sosyal demokrasinin hainlerine karşıt olarak yeni Enternasyonalin kurulması eşlik etmiştir), demokratik düzenin uzun zaman önce girdiği ülkelerde, parlamentarizmi komünizmin devrimci davası için kullanma olanağı kalmamıştır. Proletaryanın diktatörlüğü için de nihai mücadelenin hazırlanması için de propagandanın netleşmesi, komünistlerin işçilerin payına seçimleri boykot etme yönünde propaganda yürütmelerini gerektirir.

7. Bu tarihsel koşullar altında, yani hareketin esas sorununun iktidarın proletarya tarafından devrimci fethi haline geldiği mevcut durumda, Partinin her politik etkinliği bu hedefe adanmalıdır. Karşıt partilerin her çatışmasının, iktidarın ele geçirilmesi için verilen her kavganın, demokratik mekanizma çerçevesinde, seçim kampanyalarında ve parlamento tartışmalarında oynanması gerektiğine insanları ikna etmeye çalışan yalan ile yani burjuva yalanı ile tam ve kesin bir biçimde kopmak gerekmektedir. Burjuva sınıfı ile yan yana çalışarak, işçileri seçimlere katılmaya çağıran geleneksel yöntemi, proletaryanın sömürücüleriyle aynı parlamenter zeminde belirdiği gösteriyi tam olarak yadsımadan bu hedefe ulaşmak mümkün olmayacaktır.

8. Eski sosyal demokrat partilerin aşırı parlamenter pratiği, bütün politik eylemin seçim kampanyaları ve parlamenter etkinlikten ibaret olduğu şeklinde tehlikeli bir kavrayışı yaymıştır. Diğer yandan proletaryada bu ihanete karşı duyulan tiksinti, partinin etkinliğinin ve politik eylemin bütün önemini yadsıyan sendikalist ve anarşist eğilimler için verimli bir zemin hazırladı. Bu nedenle Komünist Partiler devrimci Marxist yöntemin propagandasını yaparken, çabalarını doğrudan proletarya diktatörlüğü ve işçi konseyleri üzerinden temellendirmez ve burjuva demokrasisi ile tüm bağlarını koparmazlarsa asla tam bir başarı sağlayamazlar.

9. Pratikte seçim kampanyalarına ve sonuçlarına atfedilen abartılmış önem, bunlara partinin bütün güçlerini ve insanlarını, yayınını ve ekonomik kaynaklarını uzun bir dönem için ayırması gerçeği, bir yandan toplantılardaki-eylemlerdeki bütün konuşmaların bu hedefe yönelmesi ve buna karşıt olarak ortaya konan teorik ifadeler kullanılması anlamına gelir, ki bu durum seçimin komünist hedeflere ulaşılmasını sağlayan esas eylem olduğu inancını güçlendirir. Diğer yandan ise bu durum parti örgütlenmesine legal ve illegal devrimci çalışmanın gerekleriyle tam bir çelişki içinde olan teknik bir nitelik vererek her tür devrimci örgüt çalışmasından ve örgütlenme hazırlığından neredeyse tam bir çekilmeye götürür.

10. Komünist Enternasyonal’e bir çoğunluk kararıyla katılmış olan partiler göz önüne alındığında, bunların seçim kampanyalarına bundan sonra da katılmaları, ayıklanmamaları, Komünist Enternasyonal’in tarihsel rolünü sürdürmesini imkansız kılacak sosyal demokrat unsurların elenmesi gerekliliğinin önüne geçecektir.

11. Parlamentolarda ve diğer demokratik organlarda vücut bulan tartışmaların gerçek niteliği, karşıt partilerin bir eleştirisinin ötesine geçip parlamentarizm ilkesine karşı propaganda yapma, parlamenter yapının sınırlarını aşan eylemler yapma olanağını dışlar. Tam da bu yüzden, seçim sürecinin bütün formalitelerine uymayı reddederek konuşma hakkı sağlayan bir temsiliyet elde etmek imkânsızdır. Parlamenter mücadele içerisinde başarı ancak bu kurumun üzerinde durduğu ilkeleri herkesin kullanabileceği bir silahı kullanabilme yeteneğiyle ve yasalardaki inceliklerden faydalanma yoluyla elde edilebilebilir. Nitekim seçim kampanyalarında elde edilebilecek başarının ölçüsü de giderek elde edilen oylar ve sandalyeler haline gelecektir. Komünist Partilerin parlamentarist pratiğe tamamen farklı bir nitelik kazandırma yönündeki bütün çabaları da basitçe bu pösteki sayma çabasına kurban edilecek olan enerjinin iflasına götürecektir. Komünist devrim davası ise tek cümleyle kapitalist sömürü düzenine karşı doğrudan eylemi gerektirir.

A. Bordiga, 1920

Tags: 

Resmi kölelik

TEŞVİK VE İSTİHDAM PAKETİ

Başbakan Erdoğan, 4 Haziran'da açıkladığı Teşvik ve İstihdam paketinin kriz ortamını fırsata çevirmek ve rekabet gücünü artırmak amacıyla yürürlüğe koyulduğunu bu sistemden faydalanacak yatırımların en kısa sürede hayata geçirilmesinin hedeflendiğini belirtti.

Teşvik paketinin ana hatlarına baktığımızda, bu paketle Türkiye'nin gelişmişlik düzeyine göre 4 bölgeye ayrıldığını, kara taşıtı, tekstil, konfeksiyon, deri sektörü, madencilik, tıbbi aletler, ilaç, elektronik hava aracı, makine imalatı, demiryolu, liman, transit boru hattı taşımacılığı ve kimya sektörleri olmak üzere 12 sektördeki büyük yatırımların desteklendiğini görüyoruz. Büyük yatırımlar kurum ve gelir vergisi indiriminde farklı uygulamalara tabi olacak. Yatırım yapılan bölgeye göre değişmek üzere yatırımcılar 2 yıldan 7 yıla kadar işveren primini ödemeyecek. Yine yatırım yapılan bölgeye göre, yatırımcıların kullandıkları TL kredi faizinin 3 ila 5 puanı, döviz kredi faizinin 1 ila 2 puanı Hazine tarafından karşılanacak. 2010 yılı sonuna kadar birinci ve ikinci bölgeden üçüncü ve dördüncü bölgeye taşınacak firmaların en az 50 istihdam sağlamak koşuluyla 5 yıl süreyle SSK işveren primi Hazine tarafından karşılanacak, bu firmalara kurumlar vergisi yüzde 20 yerine yüzde 5 olarak uygulanacak ve nakliye masrafları da devlet tarafından karşılanacak. Paket aynı zamanda gelir ve kurumlar vergisi indirimi, yatırım yeri tahsisi, KDV istisnası, faiz desteği ve gümrük vergisi muafiyetini de kapsıyor.

İstihdam paketi ile ise yaklaşık 500 bin kişiye mesleki uygulamalı ve girişimcilik eğitimi veya doğrudan istihdam imkânı oluşturulacağı iddia ediliyor. İstihdam paketine baktığımızda işsizlere toplum yararına yapılacak işler yoluyla 6 aya kadar iş imkânı sunulduğunu, böylece okul ve sağlık kuruluşlarının bakım ve onarımı, çevre düzenlemesi ve erozyon kontrolü gibi toplum yararına işlerde çalışmak üzere 120.000 işsizin istihdamının planlandığını görüyoruz. İstihdam piyasasının önemli bir eksiği olarak görülen vasıflı işgücünün geliştirilmesi için mesleki beceriler kazandıran kurslar aracılığıyla 200.000 işsizin mesleki beceriler kazanıp istihdam edilmesi planlanıyor. 10.000 işsize ise girişimcilik eğitimi verilerek ve eğitim danışmanlığı sağlanarak, işsiz vatandaşların kendi işlerini kurmalarına destek olunacağı ifade ediliyor.

Lise ve lise üstü eğitim almış 100.000 işsiz gencin ise stajyer olarak işe alınması sağlanarak deneyim kazanması ve iş bulmalarının önünün açılması hedefleniyor. Bu kapsamda özel sektörde staj yapacak gençlere 6 ay boyunca destek sağlanacağı ve başvurdukları takdirde yararlanma sürelerinin 6 aya kadar uzatılacağı taahhüt ediliyor. Geçici iş kurma yetkisi verilecek Özel İstihdam Büroları ise burada aracı kurum rolü oynuyor. Geçici işçiler sosyal güvenlik ve ücret haklarını, Özel İstihdam Bürolarından karşılayacaklar. İşverenler ise bu bürolardan sağlanacak işçilerin hizmetinden geçici olarak sözleşme karşılığında yararlanabilecek. Erdoğan'ın istihdam paketinden beklentisini "işsizlerimizin bir an önce işe dönmeleri ve işgücü piyasasına yeni katılanların işe kavuşma imkânlarını arttırması" şeklinde ifade ediyor. Kamu kaynaklarının işsizler için en verimli şekilde harcanmasının sağlanacağı belirtiliyor. Bu paketlerin ne anlama geldiğine bakmakta fayda var. İçinde bulunduğumuz kriz, devleti bir takım önlemler almaya itti ve bu pakette bu önlemlerin bir parçası. Bu politikaları anlamaya çalışırken devletin işlevi ve sınıf üzerindeki etkisi olmak üzere iki kanalda inceleme yapabiliriz.

Açık ki, büyük oranlarda işsizlik ve yaşam standartlarımızdaki düşüşle kendini açıkça ortaya koyan bir yoksullaşma içindeyiz. Bu koşulların varlığı, işçi sınıfını koşulların kendisini, nedenlerini ve mevcut düzeni sorgulamaya itebilir. Bu da devlet için arzu edilebilir bir durum değil. Sorgulama devletin ve sistemin meşruiyetini sarsacak ciddi bir tehlike oluşturabilir ve sınıf mücadelesinin gelişmesine temel hazırlayabilir. Meşruiyetin sarsılmasından ve sınıf mücadelesinin ortaya çıkmasından duyulan bir korku, devleti bir takım önlemler almaya itiyor. Sınıfa bir takım vaatlerde bulunarak onu sistemin sınırları içinde tutmaya ve politik istikrarın sarsılmasını engellemeye çalışıyor. Bu paketle ortaya çıkan istihdam yaratma, işsizlere sahip çıkma retoriğinin böyle bir ideolojik boyutu da var. Tüm bu istihdam retoriğinin yanı sıra devletin önemli bir aktör olarak ekonominin içinde yer aldığını görüyoruz. Teşvik paketi ile vergi indirimi, yatırım yeri tahsisi, kredi ve faiz indirimi, prim indirimi gibi politikalarla sermayeye doğrudan kaynak aktarmayı planladığını, İstihdam paketinde ise maddi destek gibi kavramlar arkasında sermayedarın işçi maliyetinin bir kısmının devlet tarafından üstlenildiğini geçici ve güvencesiz işçi çalıştırmanın devlet tarafından düzenlendiğini görüyoruz. Güvencesiz çalışma koşullarının hayata geçirilmesinde de Özel İstihdam Büroları kilit rol oynuyor. Bu büroların iş sözleşmesi yapacağı işçiyi başka bir işverene 18 ay süreyle "geçici işçi" olarak kiralaması düzenleniyor. Bu durumda işçi iş sözleşmesi değil, kiralanma sözleşmesi yapmış oluyor. İşçi kiralandığında ise sözleşme Özel İstihdam Büroları ile kiralayan işveren arasında yapılıyor ve işverenin işçiye karşı hiçbir sorumluluğu olmuyor. Burada işçinin çalışma koşullarına dair direniş yollarının açıkça kapatılmaya çalışıldığını ve güvencesiz, geçici iş koşullarının yaygınlaştırılmasının amaçlandığını görüyoruz. Geçici işçilikle ilgili önceden var olan sınırlandırmalar ortadan kaldırılıp ve geçici işçi çalıştırılması 18 aya kadar uzatılması planlanırken bu yolla da düşük ücretli, güvencesiz, esnek işgücü yaratılması hedefleniyor. Sermayedarın işçi ücretleri maliyetini de düşürmeyi amaçladığını görebiliyoruz. Diğer yandan kaynak aktarımının yeni yatırım ve yeni istihdam yaratılmasına yönelik olduğu söylense de iç ve dış talebin bu kadar daraldığı, kapasite kullanım oranlarının düştüğü koşullarda bunun gerçekleşmeyeceği aşikâr. Tüm bu önlemlerin ardından mevcut yatırımların yerleri değişecek ve hâlihazırda çalışmakta olan işçilerin devlet tarafından maddi destek verilen ya da Özel İstihdam Bürolarından kiralanacak düşük maliyetli geçici işçilerle değiştirilecek. Meselenin yeni yatırımlar yapılması değil daha ziyade kaynak aktarımı ve işçi ücretlerinin düşürülmesi yoluyla sermayenin maliyetinin düşürülmesi ve kar oranlarının arttırılması olduğu görülüyor. Burjuvazinin bu paketler karşısındaki tutumu önlemlerin karakterini anlamakta çok yardımcı olabilir. Örneğin Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonun (TİSK) 3 Kasım 2008 tarihli "Küresel Krize Karşı Alınması Gereken Tedbirler" başlıklı raporunda da "İş Kanunu'nda değişiklik yapılarak özellikle yeni istihdam imkânı sağlayacak ‘özel istihdam büroları aracılığıyla dönemsel çalışma' yasalaştırılmalı" şeklindeki talebinin harfiyen uygulanmaya çalışıldığını görüyoruz. İstanbul Ticaret Odası (İTO) ise 4 yıl boyumca hükümete sundukları talepleri büyük oranda içeren bir paket olduğunu, bu tedbirlerin krizi fırsata dönüştürebilecek güçte olduğunu ifade etti ve Türkiye İhracat Meclisi Başkanı Büyükekşi devlet ve özel sektör arsında yaşanan bu işbirliğinin ilerisi için büyük umut verdiğini belirtti.
Devletin sermaye emek ilişkisinin içinde, o ilişkiyi düzenleyen ve onu yeniden üreten bir unsur olarak var olduğunu görüyoruz. Fakat uzmanlar tarafından iddia edildiğinin aksine devletin toplumun hayatının tümüne müdahale eden bir güç olarak varlığı yani devlet kapitalizmi uygulaması geçmişte var olan ve bugün tekrar ortaya çıkmış yeni bir durum değil. Buradaki karışıklığın temel sebebi uzmanlarla bizim bu kavramı kullanışı arasındaki farktan kaynaklıyor. Sistemin uzmanları, devlet kapitalizmi politikalarını, açık ekonomik kriz ya da savaş dönemlerinde devletin ekonomiye doğrudan müdahale ettiği ekonomik politikalarla özdeşleştiriyor. 70'lerden başlayıp bugüne gelen serbest piyasa ekonomisinin ve piyasanın gizli elinin egemenliğinin yerini bugün 45-70 arasında olduğu gibi devlet kapitalizminin aldığını öne sürüyorlar.

Ancak devlet kapitalizmi hükümetin uygulayıp uygulamamayı seçebileceği bir ekonomi politikası değildir. Aksine çöküş döneminde, kapitalizmin içsel çelişkilerinin sermaye birikiminin önünde engel olmaya başladığı koşullarda, düzenleyici bir güç olarak devletin müdahalesine gereksinim duyan sistemin aldığı tarihsel yeni biçimdir. Bu dönemde ekonomik krizlerin parçalayıcı etkisine karşı durabilecek ve emperyalist devletler alanında ulusal çıkarları savunabilecek tek güç devletti. I. Dünya savaşında savaş içindeki ülkelerin üretim süreçlerini kontrol altına alıp, toplumun tüm gücünü savaşa kanalize etmesi ile devlet ilk defa böyle bir aktör olarak ortaya çıktı. Fakat devlet kapitalizmi sadece savaş süresince ya da krizin patlak verdiği zamanlarda uygulanan bir ekonomi politikası değildir.

Çöküş döneminde, devlet sürekli toplumsal ilişkilerin tümünü kendi bünyesinde toplama eğilimi içinde oldu. Ekonomik olarak bunun anlamı metaların üretim ve dağıtımının kontrolü iken, politik olarak anlamı ise politik gücün tümünün toplumsal hayatın tümünü kontrol edebileceği şekilde bürokrasinin elinde toplanması oldu. Toplumsal muhalefetin iç edilmesi devlet kapitalizminin en önemli özelliklerinden biridir. Önceki dönemden kalan kitle örgütlerinin, partilerin ve sendikaların devletle bütünleşmesi sonucunda, işçi sınıfı muhalefeti bastırıldı. Bu temel karakterlerine rağmen devlet kapitalizmi ülkenin ya da konjonktürün tarihsel özgünlükleri içinde farklı biçimler alabilir. Sözde sosyalist Rusya ve Doğu Bloğu ülkeleri, bugün Çin, 3. Dünya ülkelerinde görülen darbeler ve serbest piyasa ekonomisi söylemine rağmen Batı Demokrasileri devlet kapitalizmi biçiminin örneğidir çünkü devlet kapitalizmi bir seçim meselesi değil kapitalizmin aldığı tarihsel biçimdir.

Bu çerçevede bakıldığında keynezyen politikaların sadece devlet kapitalizminin uygulama biçimlerinden biri olduğu, kendisi olmadığı anlaşılabilir. Hem keynezyen politikalar hem de neoliberal politikalar devlet kapitalizminin farklı uygulanma biçimleridir. Tarihsel olarak baktığımızda 70'lerde uygulanan keynezyen politika, ekonomiye doğrudan devletin müdahale etmesi temelinde devletin borçlanması idi. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan kontrolden çıkmış enflasyon piyasayı istikrarsızlaştırarak uluslararası ticareti sekteye uğratma eğilimindeydi. 80'lerde devletin enflasyonu düşürmeyi hedefleyen ekonomi politikalarının sonucu olarak neoliberalizm ortaya çıktı. Yani neoliberalizm, genel kanının aksine piyasanın içinden kendiliğinden çıkmadı. Bizzat devlet politikalarının sonucu ve ürünü olarak ortaya çıktı. Bu anlamda neoliberalizmin devletin ekonomiden çekilmesi ve piyasayı kendi işleyişine bırakması ile tanımlanması en iyi ihtimalle büyük bir yanlıştır. Bugün devlet ekonomide belki de hiç olmadığı kadar baskın: dünya ticaretini düzenliyor, faiz oranlarını, gümrük tarifelerini belirliyor. Gayri Safi Milli Hâsılanın büyük bir kısmını oluşturan kamu harcamaları ile hala temel ekonomik aktör. Önemli bir rolü oynamadığı ekonomik, politik ya da sosyal bir alandan söz etmek mümkün değil. Başka bir deyişle devlet hayatın tüm alanlarına nüfuz etmiş durumda.

Bu krizin sebebi neoliberal politikalar olmadığı gibi çözümü de keynezyen politikalar değil. Keynezyen ya da neoliberal devlet kapitalizmi sistemin krizine bir çözüm oluşturmaz. Aksine sistemin krizde olduğunun bir ifadesidir. Kapitalist üretim ilişkilerinin, toplumsal üretici güçler için bir engel haline geldiğinin göstergesidir. Devlet kapitalisti politikaları, I. Dünya savaşından itibaren uygulanıyor fakat sorunu çözemiyor ancak erteleyip derinleştiriyor. (Örneğin devlet kapitalizmi politikaları 30'lardaki krizin ardından hafifletici ve erteleyici bir önlem olarak kullanıldı ama her geçen yıl uzun erimli krizin derinleşip II. Dünya Savaşının patlak vermesine neden oldu.) Bu anlamda içinde bulunduğumuz kriz de genelde öne sürüldüğü gibi 2008'in sonunda başlamadı. 60'larda başlayan ve tüm iyileştirme çabalarına rağmen gittikçe kötüleşen ekonomik krizin patlak verdiği anlardan biri. Bu durum devlet kapitalizminin krize bir çözüm olmadığını, aksine krizin bir ifadesi olduğunu gösteriyor. Bugün Türkiye özelinde devlet kapitalisti önlemlerin bir örneği Teşvik ve İstihdam Paketleri fakat bu önlemlerin çözüm getirmesi mümkün değil. Bu paketlerin işçi sınıfı açısından ne ifade ettiğine baktığımızda, bu paketle işsizlerin çeşitli kategorilere ayrılıp buna göre düzenlemeye tabi tutulduğunu görüyoruz. Vasıflı ve vasıfsız işçiler için getirilen bu düzenlemelerin ortak keseni güvencesiz çalışma koşullarının ve asgari ücretin altında çalıştırmanın yaygınlaştırılacak olması. Çalışma koşullarının sınıfın geneli için kötüleştiğinin görebiliyoruz. İşçi sınıfının geneline yönelik saldırılar, krizin derinleştiğinin, devlet kapitalizminin kendisinin de krize girdiğinin, burjuvazinin hareket alanın kalmadığının bir ifadesi. Sınıfın geneline yönelik bu saldırıya burjuvazinin yaptığı ayrımlar üzerinden baktığımızda, bu durumun vasıfsız işçiler için basbayağı kısa süreli iş sözleşmesi olarak, vasıflı genç işçiler içinse staj olarak düzenlendiğini görüyoruz. Devletin maddi destek vereceği işçilerin şu anda çalışmakta olan işçilerle değiştirileceğini görmek hiç zor değil. Bu koşullar altında çalışanların büyük bir kısmı için her altı ayın sonunda işsizler ordusuna dahil olma ihtimali var bu da iki kategori arasında sürekli bir dolaşım olacağını anlamına geliyor. Yani işsizlerle çalışanlar arsında net bir çizgi kalmadı. İşsizler artık toplumun en yoksul tamamıyla izole edilmiş kesimini oluşturmuyor. Krizin derinleşmesiyle, işçilerin ve işsizlerin mahkûm edildiği koşullar ortaklaşıyor ve bu sefalete karşı dayanışma kurulması ihtimalini yaratıyor.

 

Burjuvazinin sınıfı bölme çabalarına rağmen kriz sınıfın genelinin yaşam standartlarına ve çalışma koşullarına saldırıyor, sefaleti ve yoksulluğu genelleştiriyor. Bu anlamda krizin sınıfın yaşam koşullarını aynılaştırmasının, kimse için ayrıcalıklı bir durumun olmadığını göstermesinin ve sistemin çelişkili doğasını netleştirmesinin önemli olduğu söylenebilir. Ancak sınıfın aniden krizle yüzleşmesi hemen tepki verebileceği anlamına da gelmez. Böylesi durumlarda işsizlikle savaşmak için yeteri kadar güçlü olmadığını düşünüp korkuya kapılabilir. Krizin her koşulda sınıf mücadelesine doğrudan yol açacağını söylemek doğru olmaz, bu ilişki içinde genel olarak sınıfın ne kadar güçlü olduğu oldukça önemli. Yenilgiye uğradığı ve yenilginin etkilerini üzerinden atamadığı dönemlerde tepki geliştirmesi güçleşebilir. Ancak bugün işçi sınıfı dünyanın her yerinde krizin etkileriyle yüzleşiyor ve birçok yerde bu etkilere karşı mücadele ediyor. Önemli olan bunların yaygınlaşması ve enternasyonalist bir karaktere bürünmesi.
Sonuç olarak, Teşvik ve İstihdam paketinin krize karşı devlet kapitalisti bir önlem olduğunu biliyoruz. Ancak bu politikaların uygulanması sistem için yeni bir durum değil. Neo-liberal ya da Keynezyen devlet kapitalisti politikaların farklı türleri I. Dünya savaşından beri uygulanıyor. Bugünü farklı kılan ise şimdiye kadar kullanmış olduğu araçların borçlanma ve para politikası gibi artık kendilerinin sorunun bir parçası haline gelmiş olması nedeniyle devletin müdahale alanının daralmış olması. Fakat bu devlet kapitalisti politikaların bir zamanlar başarılı olduğu ama şimdi kıllanılamadığı anlamına gelmiyor. Çöküş döneminde, yani 20. ve 21. yy boyunca devlet kapitalizmi politikaları politik rejimi ne olursa olsun tüm devletler tarafından uygulandı fakat bu politikalar sorunu çözmedi sadece erteledi ve büyüttü. Buna paralel olarak unutmamamız gereken şey bu krizin 2008'in sonunda başlamadığı. 40 yıllık ekonomik düşüş boyunca her on yılda bir, bir kriz patlak verdi ve bugün yine yeni bir krizin patlak verdiğini görüyoruz. 60'ların sonunda başlayan ekonomik bunalıma bir türlü çözüm bulunamadı. Bir şekilde geçiştirildi ve belli aralıklarla fakat gittikçe derinleşerek yeniden ortaya çıktı. Bu anlamda 60'larda uygulanan devlet kapitalisti politikalar sistemin krizine bir çözüm olmadı. Krize karşı uygulanan her önlem bir sonraki krizin temelini oluşturdu ve onu derinleştirdi. Fakat kapitalizm ne kendi kendine yok olacak ne de burjuvazi çözümsüzlüğünü kabullenip iktidarı kendiliğinden terk edecek. Yüzyıldan sonra, sefaletin ve felaketlerin ardından tüm uygulanma biçimleriyle devlet kapitalisti ekonomi politikalarının sadece sorunu derinleştirdiğini biliyoruz. Şimdi krizden çıkmak için bulunacak çarelere dair bir umudumuz yok. Bizim yaşam standartlarımızı, çalışma koşullarımızı iyileştirmeyecekler sadece daha fazla yoksulluk ve eziyete neden olacaklar. Bundan sonrası için çok daha büyük saldırılara hazırlıklı olmalıyız. Biliyoruz ki burjuvazinin bir çözümü yok. Toplumu gittikçe daha yıkıcı krizlere ve emperyalist savaşlara sürüklemekten başka bir önerisi yok.

Bu koşullarda, krize çözüm olduğunu, kapitalizmin "insani" yönünün devreye gireceğini düşünmek, burjuvaziden medet ummak bir hayal. Gerçekçi olan ise proletaryanın kendine güvenini yeniden kazanmak için gösterdiği çabaya dahil olmak sınıfın çürümüş sisteme devrimci bir alternatif geliştirmesini sağlayacak tartışmalara, mücadelelere ve kendi öz örgütlenmelerini oluşturma çabasına katılmak ve tüm bunları enternasyonalist perspektifle güçlendirmeye çalışmak. Unutmayalım ki bizi bu sefaletten ve barbarlıktan ancak sınıf kardeşlerimizle dayanışma içinde girdiğimiz mücadele kurtarabilir.

İşçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır!

Kardelen

 

Tags: 

Tekel İşçisinden Şeker İşçisine Mektup

 

Emekçi, onurlu Şeker İşçisi kardeşlerimiz,
Bugün Tekel İşçisinin vermiş olduğu onurlu mücadele tüm emekçilerin, hakları elinden alınanlar için tarihi bir fırsattır. Bu fırsatı tepmemek adına siz emekçi kardeşlerimizi de bu onurlu mücadelenin içinde görmek bizi daha çok sevindirir ve güçlendirir.
Ardakaşlar özellikle şunu belirtmek istiyorum ki şu an sendikacılar sizlere "Biz bu işi çözeriz" diye umut vaat edebilirler. Ama biz de aynı süreçten geçtiğimiz için şunu çok iyi biliyoruz ki onlar tuzu kuru ve hiçbir hayat endişesi olmayan insanlar. Ama emeği elinden alınacak , hakları gaspedilecek olan sizlersiniz. Bugün bu mücadelede yer almazsanız yarın sizin için çok geç olabilir. Sonuçta siz olmazsanız da bu mücadele zaferle sonuçlanacak, bundan herhangi bir kuşku ve endişemiz yoktur. Çünkü şunu iyi biliyoruz ki emekçiler tek vücut olunca başaramayacakları hiçbir şey yoktur. Bu duygularla bütün Tekel İşçileri adına sizi saygı ve tüm içtenliğimle selamlıyorum.

Batman'dan TEKEL İŞÇİSİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tags: 

Uluslararası devrimci dalga'nın yansımaları

İŞÇİ HAREKETİ VE KIZIL SENDİKALAR


Türkiye'de işçi hareketinin, sendikalizmin ve sendikaların tarihini incelemek çerçevesinde Dünya Devrimi'nin geçtiğimiz sayısında başladığımız yazı dizisine bu sayıda devam ediyoruz. Osmanlı İmparatorluğu'ndaki işçi hareketini, sendikaları ve sosyalizmi anlatan ilk yazımızı şu şekilde bitirmiştik:

"Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu'nun enternasyonalist geleneği, bu örgütten gelenlerin 1914'te başlayan emperyalist savaşa karşı çıkışıyla kendisini gösterdi. Siyasi gelişmeler Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu'nu parçalarken, özellikle bu örgütün Balkanlar'daki bileşenleri, sendikal niteliklerini bir ölçüde kaybederek farklı unsurlarla Balkan Sosyal Demokrat İşçi Federasyonu'nu oluşturarak "kahrolsun savaş, yaşasın enternasyonalist sosyalizm" gibi sloganlar öne attılar. Daha sonra bu örgüt Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya gibi Balkan ülkelerindeki Komünist Parti'lerin temelini oluşturmaya gidecekti. İstanbul'da bu örgütten kalanlar ise Beynelmilel İşçiler İttihadı (Enternasyonal İşçiler Birliği) adlı örgütü oluşturacak ve bu örgüt aracılığıyla uluslararası devrimci dalga sırasında Kızıl Sendikaların, dolayısıyla da Türkiye Komünist Partisi'nin çok önemli bir unsuru olacaklardı."

Hikâyemize buradan devam edeceğiz.

Sermayenin ‘Türkleştirilmesi' ve Birinci Dünya Savaşı Sırasında Türk Burjuvazisi

1908-1913 arasındaki yıllar, Osmanlı İmparatorluğu'nun içerisinde devlet burjuvazisinin çeşitli siyasi güçlerinin birbirleriyle kapıştığı bir dönemdi. 31 Mart 1909'da II. Abdülhamit ve halifelik yanlısı ayaklanmanın, Hareket Ordusu tarafından bastırılmasının ve II. Abdülhamit'in tahttan indirilmesinin ardından Osmanlı hanedanlığının iktidarı kâğıt üzerinde devam etse de aslında son bulmuştu. Fakat ortada mücadele içerisinde olan farklı güçler vardı. En çetin savaş ise devlet ve ordu bürokrasisi içerisinde, İttihat ve Terakki Partisi ile Halaskar Zabitan örgütü arasında idi. Halaskar Zabitan örgütü, iktidarı kısa bir süre elinde tutmayı başarsa da Balkan Savaşı yenilgisinin ardından, aralarında İttihat ve Terakki patisinin yeni liderlerinden tarihe Enver Paşa olarak geçecek İsmail Enver ve tarihe Talat Paşa olarak geçecek Mehmed Talat'ın da bulunduğu bir grup İttihatçı Bab-ı Ali binasını basarak kabineyi şiddetli bir biçimde dağıttı. Ardından ittihatçılar kısa süre içerisinde İstanbul'u ele geçirerek Osmanlı İmparatorluğu'nun başına geçtiler. Bu dönemden savaşın sonuna kadar Osmanlı İmparatorluğu Üç Paşalar olarak bilinen Savaş Bakanı İsmail Enver, İçişleri Bakanı Mehmed Talat ve tarihe Cemal Paşa olarak geçecek Donanma Bakanı Ahmed Cemal tarafından yönetilecekti.

Devlet burjuvazisinin iç çelişkilerini çözmüş ve iktidarı ele geçirmiş olan İsmail Enver gibi yeni İttihatçılar, hem ekonomik hem de siyasi nedenlerden, daha Osmanlıcı ve liberal olduğu söylenebilecek olan eski İttihatçıların ideolojisinden Türkçü bir ideolojiye kaymaya başladı. Siyasi düzlemde, Osmanlıcı ideoloji Balkan Savaşları'nın ardından büyük ölçüde çökmüştü. Yeni İttihatçılar hem bu durumun, hem de Avrupa'da revaçta olan milliyetçilik düşüncesinin gücünün farkındaydılar. Fakat en can alıcı mesele şuydu ki devletin zirvesinde artık eski hâkim sınıfın değil, burjuvazinin devlet kesiminin temsilcileri oturuyordu.

Bu durum devlet burjuvazisi ile gayrimüslim sanayi ve ticaret burjuvazisi arasındaki zorunlu ittifakın sonu anlamına geliyordu. İttihatçılar yönetimi ele geçirmişlerdi ve devleti, özel sermayesi, ordusu ve ideolojisiyle bütünlüklü bir kapitalist rejim inşa etmek istiyorlardı. Bunun için "[h]ükümet, askeriye ve kamu hizmetinde ücretli istihdamın sınırlı gelirlerine mahkûm edilmek yerine, zanaat, ticaret ve sanayi alanlarında sınırsız zenginlik imkânları sunan yeni ufuklara" açılmak zorundaydı. İttihatçıların istedikleri bütünlüklü rejim için, kendilerini de kapsayacak tek uygun ideoloji Türkçülüktü ve bu ideolojiyi barındıracak bir rejimde gayrimüslim burjuvazi ile uzlaşmaya yer olamazdı. İttihatçılar en vahşice şiddeti uygulayarak da olsa gayrimüslim burjuvaziyi yok edecek, ellerindeki her şeyi alacaklardı. İttihatçı Doktor Nazım Bey, ortadaki ideolojiyi şu şekilde ifade edecekti: "Bu toprakta Türklerin, sadece Türklerin yaşamasını ve ona tamamen sahip olmasını istiyoruz. Milliyeti yahut dini ne olursa olsun, Türk olmayanlar kahrolsun" Çok kısa zamanda İttihatçıların istedikleri rejimi kurabilmek için ne kadar fazla insanın kanını akıtacaklarını bütün dünya görecekti.

Bütün bu iç meseleler devam ederken Avrupa'da Birinci Dünya Savaşı patlak verdi. Osmanlı İmparatorluğu'nu yönetenler ilk başta bir kararsızlık içerisindeydiler. Fakat Osmanlı İmparatorluğu, son dönemde Alman emperyalizmi ile fazlasıyla yakınlaşmıştı ve dolayısıyla hem İngiltere'den hem de Fransa'dan uzaklaşmış olduğu söylenebilirdi. Fakat itilaf devletlerinin arasında Osmanlı İmparatorluğu'nu iten güçler arasında en önemlisi, Osmanlı'nın neredeyse yüz yıldır sert ve kötü ilişkiler içerisinde olduğu Rusya idi. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu savaşı sürdürmek için ciddi bir desteğe ihtiyaç duyacaktı ve itilaf devletleri böyle bir destek vermek istemiyorlardı. Bütün bunlar Osmanlı İmparatorluğu'nun itilaf devletleri arasında yer almasını imkânsız kıldı. Almanya Osmanlı İmparatorluğu'nu kendi tarafında istiyordu zira yeni cepheler açılmasına ihtiyacı vardı. Ayrıca Osmanlı yetkilileri ile doğrudan İstanbul'a gelen Doğu Ekspresi'ni oradan Alman uzmanların yardımı ile Anadolu üzerinden Bağdat'a kadar uzatmak gibi bir fikir vardı. Almanya Orta Doğu'ya daha rahat bir biçimde ulaşmak, hatta Hindistan'daki pazarlara ulaşarak İngiltere'ye sıkıntı yaratmak istiyordu. Bütün bu nedenlerden dolayı Osmanlı İmparatorluğu Almanya'nın yanında savaşa girdi. Fakat bütün bu gerekçelerle birlikte, Osmanlı İmparatorluğu'nu bu savaşa sürükleyen temel gerekçe emperyalist bir gerekçeydi. Osmanlı ekonomisi, dünya kapitalist ekonomisinin bütün yaralarını hissediyordu, dolayısıyla ciddi bir boğulma durumu içerisindeydi. Ekonomik sıkıntıların bu denli ağır hissetmesi, Osmanlı İmparatorluğu'nu yönetenler de bu savaşın 17. Yüzyıl devlet sınırlarına ulaşmak için bir fırsat olduğu, hatta bu savaş aracılığıyla Osmanlı'nın Orta Asya'ya bile yayılabileceği gibi "çözüm" fikirleri ortaya attı. Oysa gerek cephelerde, gerekse başta Ermeniler olmak üzere gayrimüslimlere karşı gerçekleştirilen soykırımla Osmanlı tarihinin en kanlı, en vahşi, en barbarca savaşı olan bu savaş, imparatorluğun sonu olacaktı.

1918-1919: 1. Dünya Savaşı Sonrası İlk Proleter Tepkiler, Kemalizmin Yükselişi

Birinci dünya savaşı yıllarında Osmanlı İmparatorluğu'ndaki sosyalist işçi hareketi ciddi bir biçimde fiziksel olarak parçalanmıştı. Osmanlı İmparatorluğu'nda Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu kökenli savaşa karşı çıkan enternasyonalist sosyalist işçiler olsa da, bu kararlı tutum örgütlü bir biçimde ortaya konulamadı, dolayısıyla savaş Avrupa ülkelerinin çoğunun aksine güçlü bir komünist hareket doğurmadı. Savaş sırasında gelişen savaş karşıtı proleter tepkiler de, büyük ölçüde askerlerin ordudan firar etmesi biçimde gerçekleşiyordu. Fakat Erzincan ve civarında, Osmanlı sınırlarının geri kalanındaki durumdan farklı bir dinamik gerçekleşti. Devrimci Rus askerleri, kendi içlerindeki Bolşeviklerin ciddi etkisiyle burada yaşayan Kürt, Ermeni ve Türk emekçiler arasında ciddi bir tartışma yaratmışlardı.

Ekim devrimi ertesinde buradaki askerler bölgeden çekilirken, Kürt, Ermeni ve Türk emekçiler, Rus sınıf kardeşlerini kurdukları işçi konseyi (Erzincan Şurası) ve şehirdeki yönetim binalarına çektikleri kızıl bayraklar ile uğurluyorlardı.

Kısa zamanda bu hareket Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas'a yayıldı. Kurulan konsey hükümeti Ocak 1918'de Osmanlı Ordusu tarafından bastırılana kadar yaşadı. Ne yazık ki hakkındaki bilgilerimiz çok sınırlı olan bu tarihsel deneyim, bugün Türkiye devletinin egemenliği altında bulunan bu coğrafyada ortaya çıkmış ilk ve şu ana dek tek işçi konseyleri deneyimi olması bakımından büyük bir önem taşımakta.

İşte İttihatçı subay Mustafa Kemal'in tarih sahnesine çıkışı da, anlamlı bir biçimde Erzincan ve çevresinde yaşanan olaylar ile alakalı idi. Mustafa Kemal'in, ulusal kurtuluş mitolojisinde her şeyin başlangıcı sayılan Samsun'a çıkışı İngiliz emperyalizminin oraya bir Osmanlı komutanı göndermek istemesi nedeniyle gerçekleşmişti. İngiliz emperyalizminin bunu yapmasının nedeni ise, Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas bölgelerinde oluşmuş ve Osmanlı ordusu tarafından bastırılmış konsey hareketinin sonrasında durumun yerinde incelemesi ve alınması gereken önlemler varsa bunların alınmasını istemeleriydi. Mustafa Kemal, Osmanlı Ordusu için çalışmayı bırakıp yerel milliyetçi hareketleri kendi elinde toplamaya başladığında, batı burjuvazisi zaten Türkiye'nin hakim sınıfının bir kanadını destekliyor, elinde tutuyordu. Kemalist hareketin başındakiler, başka bir deyişle yönetici kadrolar, ya ordudan ya da Osmanlı'nın son döneminde imparatorluğu yönetmiş olan İttihat ve Terakki Partisi'nden geliyorlardı. Bu bağlamda yükselen Kemalist hareket temelde İttihatçıların ifade ettiği, Osmanlı İmparatorluğu'nu son dönemde yöneten devlet burjuvazisinin hareketiydi. Ayrıca hareketin başındaki Mustafa Kemal'in İsmail Enver gibi İttihatçı liderlerle olan sıkıntılarına ve İttihatçı karşıtı görünmesine karşın hareketin devam ettirdiği İttihatçıların eski planlarının kısmen gözden geçirilmiş yeni bir sürümü olmanın ötesine geçmiyordu.

1919-1922: Türkiye Sosyalist Partisi'nin Yükselişi ve Düşüşü

1920'de, büyük çoğunluğu İstanbul'da gerçekleşecek olan yeni bir işçi hareketleri dalgası başladı. Bu dönemde hareket 1919'da İstanbul merkezli olan ve eski Osmanlı Sosyalist Fırkası'nın kurucusu Hüseyin Hilmi'nin kurduğu Türkiye Sosyalist Fırkası ve onun etrafındaki işçi örgütlenmelerinin etkisi altındaydı. 1910'larda cesur bir sosyalist muhalefet yaparak dikkat çeken Hüseyin Hilmi, artık farklı bir dünyadaydı ve farklı bir saf belirlemişti. Bu saf karşı-devrimci İkinci Enternasyonal partilerinin safıydı. Mayıs-Haziran 1920'de İstanbul'da tabakhane, tersane ve tramvay işçileri greve çıktılar ve büyük kazanımlar elde ettiler. Bu grevde etkin olan Türkiye Sosyalist Fırkası, grev sonrası güçlenmeye başladı. Aralık 1920 Ankara, Yozgat ve Tokat'ta, Nisan 1921'de ise İstanbul'da öğretmenler ücretlerini aylardır alamadıkları için grev yaptılar fakat TSF'nin bu grevlere ciddi bir etkisi olmadı. 1 Mayıs 1921'de İşçiler İstanbul'da 1920'deki yürüyüşe kıyasla bir hayli kitlesel eylemler düzenledi, neredeyse İstanbul'da çalışanların hepsi o gün eylemlere katılmak için iş bıraktı. Eylemlerde TSF'nin büyük etkisi vardı. Bununla beraber TSF karşı-devrim saflarına geçmiş Avrupa sosyal demokrasisinin bütün olumsuz özelliklerini taşıyordu. 1922'de yayınlanan "Maskeler Aşağı" adlı yazıda, Türkiye Komünist Partisi'nin sol kanadından militanlar Hüseyin Hilmi ve arkadaşlarının davranışlarını şu şekilde anlatmaktaydı: "İşçi Arkadaşlar! Sizlere her zaman söylemiştik: Sosyalist ve işçi dostu görünerek türlü kurnazlık ve oyunlarıyla işçi teşkilatlarının başına geçmeyi başaran kâhyalara, efendilere, beylere inanmayınız. Bu serserilerin amacı sizin sırtınızdan geçinmek, külah kapmak için sizi patronlara, hükümetlere satmaktır. Siz yoldaşlar, ilk zamanlar işçi sınıfının tek dostu olan komünistlerin sözlerinin önemini anlamadınız ve bu serserilerin yalan ve oyunlarına kapıldınız. Çünkü patron ve kapitalistlerin zulüm ve hükmü altında o kadar çok eziliyordunuz ki -denize düşenin yılana sarıldığı gibi- ayaklar altında çiğnenen haklarınızı savunacaklarını vaat eden bu kurnaz politikacıların rehberliklerini kabul ettiniz. Onlara güvendiniz ve henüz acemi olduğunuz için işleri onlara bıraktınız. Onlar ne istedilerse yaptınız. Para lazım dediler, maaşınızdan kesitini verdiniz. Grev yap dediler, çoluğunuzla çocuğunuzla aç kaldınız, işinizi kaybetmek hatta öldürülmek tehlikelerini göze aldınız ve yaptınız. Örgütünüz, partiniz için hiçbir maddi ve manevi fedakârlığı yapmaktan çekinmediniz. Fakat neticede ne oldu? Haklarınızdan hangisini kazandınız ve bu gün ne halde duruyorsunuz? (...)Bir zamanlar dört binden fazla işçiyi toplayan ve sırf bu birlik sayesinde patronlar tayfasına örgütünün gücüyle isteklerini kabul ettirmeyi başaran Türkiye Sosyalist Partisi'ni, değişmez lideri Hilmi Efendi ve ayaktakımı ne hale getirdiler? Binlerce üretim aracını elinin altında bulunduran reji, fırın, liman, kömür işçileri toplulukları ve diğer bütün işçi örgütleri bugüne kadar patronlara karşı neden taleplerini kabul ettirememişlerdir?


Çünkü bütün bu cemiyetler gerçek birer işçi örgütü olmaktan uzaktırlar. Çünkü bu örgütleri, işçilerin çıkarlarına tamamen yabancı olan, komünizmden kesinlikle haberi olmayan çıkarcı adamlar idare etmiştir. Çünkü bu adamların amaçları patron ve kapitalistlere karşı mücadele edebilecek kuvvetli işçi örgütleri meydana getirmek değildir. Bunların tek düşündükleri oyunlarla külah yapmak, işçilerin sırtından geçinmek, tıpkı kapitalistler gibi siz işçileri, kurnazlıkla, sosyalistlik maskesi altında, soymak ve ezmek, bunu yapabilmek için de sizi cahil bırakmak, örgütün işlerine karıştırmamak ve size gerçek kurtuluş yolunu göstermek isteyenleri yalanlar ve iftiralarla lekelemektir. İtiraf edelim ki bu hainler amaçlarına ulaştılar. Fakat şüphesiz yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Bu serserilerin de çok geçmeden yalanları ortaya çıktı, maskeleri yüzlerinden düştü. Fakat bu zamana kadar sizler ne fırsatlar kaybettiniz, ne kadar kurbanlar verdiniz... Evet, bütün yalancı sosyalistlerin, Hilmi'lerin, Şakir'lerin, Rıza'ların, Ethem Ruhi'lerin ve bütün diğer çıkarcıların hainlikleri meydana çıktı. Ne oldukları anlaşıldı. Fakat şunu da biliniz ki, Türkiye işçisi bütün bu dost görünümlü düşmanlarından tamamen kurtulmuş değildir. İşçiler aynı tuzağa tekrar düşmemek için geçmişin acı deneyimlerinden ders çıkarmalıdır."

Nitekim 1922 baharında Türkiye Sosyalist Fırkası kontrolünde İstanbul'da bir tramvay işçileri grevi gerçekleşmişti. Bu grev çok ciddi bir biçimde yenilgiye uğradı. İstanbul tramvay işçileri grevinin yenilgisi, TSF'nin gücünün ve itibarının kırılmasına ve partinin hızla düşüşe geçmesine yol açtı. Sosyalist Fırkası bir daha asla eski gücüne kavuşamazken tabanını hızla yeni güç kazanmaya başlayan Komünist Partisi'ne kaptırmaya başladı, hatta TSF'nin Anadolu'daki şubelerinin çoğu şube olarak Komünist Parti'ye katıldılar. Hüseyin Hilmi'nin İstanbul'da Kasım ayında bir gece yarısı vurularak öldürülmesi ile birlikte TSF'nin macerası tamamen sona ermiş oldu.

Kızıl Sendikalar, İşçi Kongreleri: Kemalist Rejim Karşıtı Devrimci Sınıf Mücadelesi

Türkiye Sosyalist Fırkası'nın kısa süren yükseliş ve düşüşü sırasında başka bir hareket yavaş yavaş yükselmeye başlıyordu. Yükselen hareket komünist hareketti ve bu hareket ciddi bir devrimci sınıf hareketi ile birlikte gelişmekteydi. Yaklaşmakta olan dalga 1922 1 Mayıs'ında görülebiliyordu. Bu yıl İstanbul ve Ankara'da güçlü 1 Mayıs gösterileri düzenlendi, işçiler "Ulus yok, işçiler ve burjuvalar var!" ve "Yaşasın işçi konseyleri!" sloganlarını attılar. TSF'nin etkisinin kırıldığı bu eylemde kolaylıkla görülüyordu. Sol kanat komünist işçilerin ve devrimcilerin etkinliğinin arttığı ve işçilerin devrimci sloganlar ortaya koyduğu ortadaydı. Türkiye Komünist Partisi'nin gelişimi ile Kemalist rejim karşıtı devrimci sınıf mücadelesi birbirinden ayrılamayacak konular olsa da burada komünist hareketin tarihine derinlemesine girmemeyi uygun bulduk. Bu konu ile ilgilenen okuyucularımızı, bu yıllardaki komünist hareketin ve Kemalizme karşı komünist mücadelenin derinlikli bir incelemesini yapmaya çalışan 1920-1927: Türkiye Komünist Partisi'nde Sol Kanat isimli kitapçığa yönlendirmek isteriz.

Bu dönemde gelişen devrimci sınıf hareketine gelirsek, bu hareketin iki koldan geliştiğini söyleyebiliriz. Bu kollardan ilki 1920'de kurulan Beynelmilel İşçiler İttihadı'dır (Enternasyonal İşçiler Birliği). Bu örgüt, Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu'nun İstanbul'daki mirasçısıydı ve bu tabandan gelen insanlar tarafından 1920'de kurulmuştu. Bu işçi örgütünün çoğunluğunu Rum, Ermeni ve Yahudi işçiler oluşturuyordu, fakat içerisinde Müslüman kökenden gelenler de vardı. Bu örgütün en önde gelen militanı, daha sonra TKP'nin sol kanadının ve bu kanadın partinin başına geçen Aydınlıkçılara karşı ortaya koyacağı muhalefetin önemli isimlerinden olacak olan, Yahudi kökenli Rolland Ginzberg'di. Bu örgüt ilk kurulduğu andan itibaren işgal altındaki İstanbul'da, hem işgal güçlerine hem Kemalistlere karşı enternasyonalist bir tutum alacak, dolayısıyla Kemalist milliyetçileri destekleyen Aydınlıkçılar ile sıkça çatışacaktı.

Devrimci işçi hareketinin geliştiği diğer kol ise Anadolu'da kurulan "Kızıl Sendikalar"dı. Kemalist burjuvazinin 1921'in başında komünistlere karşı yürüttüğü saldırılardan beri büyüyen ve netleşen Türkiye Komünist Partisi'nin sol kanadı, en sonunda Kemalist burjuvaziye karşı koyabilecek güce ve konuma erişmişti. İşçi mücadelesine çok önem veren sol kanat, sendika konusunda Almanya'daki KAPD'ınkine (Kommunistische Arbeiterpartei Deutschlands - Almanya Komünist İşçi Partisi, Almanya Komünist Partisi'nden çoğunlukta olmalarına rağmen atılan sol komünistlerin kurduğu parti) benzer bir tutum alarak, Türkiye'de var olan bütün sendikaları burjuvaziye hizmet ettikleri gerekçesiyle reddetti ve alternatif olarak Türkiye Komünist Partisi tarafından kurulan yasadışı "Kızıl Sendikalar"ı işçi organları olarak öne çıkardı.

Bu doğrultuda 5 Ekim 1922 tarihinde Anadolu'nun o sıralarda en işlek işçi merkezi olan Çukurova'ya giden komünistler, bölgedeki şehirlerden gelen işçilerle beraber gizli işçi kongreleri düzenlediler. Kongreler polis baskınlarına karşı geceleri yapılmak zorundaydı.
Binlerce işçinin temsil edildiği kongrelerde işçi delegeler Kemalist hükümete destek verilmemesi kararını aldılar. Kongrelerde konuşan işçiler "İşçilerin kurtuluşu onların kendi eseri olmalıdır. Öz çıkarları uğruna bugün savaşmakta olan genç Türk proletaryası, yalnızca birliği, yalnızca dünya emekçileriyle dayanışması sayesinde zafere ulaşabileceğini iyi bilmelidir. ‘Bütün ülkelerin işçileri birleşiniz' ve ‘İşçi sınıfının vatanı yoktur çünkü o her yerde sömürülmektedir' sloganları Türkiye işçi sınıfının da sloganları olmalıdır." ,"Ulusal burjuvaziye karşı yiğitçe savaşa atılmalı, uyguladığı zorbalığın ve yol açtığı sakatlıkların hesabını sormalıyız." gibi radikal demeçler verdiler. TKP'nin etkisi Çukurova bölgesi dışında Ankara, İstanbul ve Eskişehir demiryolu işçileri arasında, dokumacılar, tütüncüler ve genellikle Aydınlık çevresinin merkezi olmasına rağmen sol kanatın hızla gelişmekte olduğu İstanbul'un yanı sıra, İzmir, Ankara, Samsun sanayi bölgelerinde büyümeye başladı. Bütün bu çalışmaların meyvesi, Anadolu Kızıl Sendikalar'ının kısa sürede güçlenişini ifade ediyordu.

Güçlenen iki ayrı sınıf organının olması, ister istemez birleşme konusunu gündeme getirdi. Zaten hem Anadolu Kızıl Sendikaları hem de Beynelmilel İşçiler İttihadı, siyasi örgütlenme, yarı sendika olmak bakımından Amele-i Osmanlı Cemiyeti (Osmanlı İşçi Topluluğu) ve Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu'nun geleneğini sürdürüyorlardı ve bu yapılanmaların siyasi görüşleri bir hayli yakındı. Dolayısıyla 12 Aralık 1922'de İstanbul'daki Rum, Ermeni, Yahudi ve Müslüman kökenli işçilerin birlikte oluşturduğu Beynelmilel İşçiler İttihadı ile Anadolu Kızıl Sendikaları temsilcileri toplanarak birleşme kararı aldılar. Bu birleşme sırasında Beynelmilel İşçiler İttihadı'nın 10,000 civarı üyesi vardı. Anadolu Kızıl Sendikaları ise altı bin demiryolu işçisi, bin metal işçisi, sekiz yüz rıhtım işçisi, bin iki yüz tekstil işçisi ile dokuz bin kişilik bir örgüttü, ve ayrıca tütün işçileri ve halı üretiminde çalışan işçilerin bu örgüte bağlı yardımlaşma cemiyetleri vardı. Ortak olarak Kızıl Sendikalar isminin kullanılması kararlaştırıldı. Artık böylece bölgedeki farklı etnik gruplardan işçileri örgütlemeyi başarmış, enternasyonalist, devrimci ve güçlü bir işçi örgütü vardı. Bu birleşimin ardından ciddi sınıf mücadeleleri gerçekleşti. 1923'ün 1 Mayıs'ında Türkiye'nin önemli şehirlerinde, başta İstanbul tütün işçileri olmak üzere pek çok işçi greve gitti ve aralarında komünist militanların da bulunduğu işçiler "Bütün Dünya İşçileri, Birleşiniz" yazılı bayraklarla, Enternasyonal marşını söyleyerek kutlama gösterileri düzenledi. 1923'ün Temmuz'u ile Kasım'ı arasında ise 1908 grev dalgasından beri en büyük grev dalgası gerçekleşti. Temmuz-Ağustos aylarında Zonguldak maden işçileri, İzmir incir toplama işçileri, Aydın demiryolu hattı işçileri, İstanbul matbaa işçileri ve Bomonti bira fabrikası işçileri başta olmak üzere pek çok işçi greve çıktı. Ekim-Kasım aylarında ise Doğu Trenleri Şirketi, İstanbul tramvay işçileri, Terkos işçileri ve Dolmabahçe gazhanesinde çalışan işçiler grev dalgasına katıldılar. Grevlerin temel talepleri ücretlerin yükseltilmesi ve iş koşullarının iyileştirilmesiydi. Komünist işçiler özellikle Doğu Trenleri Şirketi ve İstanbul matbaa işçileri grevlerinde çok önemli roller oynadılar. Grev dalgasına yaklaşık otuz iki bin işçi katıldı. Grev dalgasının hemen ardından Kasım 1923'te, Türkiye Komünist Partisi'nin hapisten yeni çıkmış önemli militanlarının da aktif katılımıyla İstanbul'da iki yüz elli delegeyle on binlerce işçinin temsil edildiği bir işçi kongresi yapıldı.

Eğer tarih bu noktada durdurulabilseydi, gelecek için çok umut verici bir tablo görmek mümkün olurdu: komünistlerin artan etkinliği, çok güçlü devrimci Kızıl Sendikalar, çok büyük ve aylar süren bir grev dalgası ve ardından gerçekleştirilen, greve katılanlardan bile fazla işçinin temsil edildiği bir işçi kongresi... Eğer tarihi bu noktada durdurup buradan geleceğe bakabilseydik, işçi konseylerinin, Erzincan'da bastırılmalarından yalnızca dört yıl sonra çok daha güçlü bir biçimde tekrar ortaya çıkmasının çok da uzak olmadığını söylerdik. Fakat tarih bu noktada durmadı. Aslında bu nokta sınıf mücadelesinin ulaştığı en yüksek nokta olacaktı ve uluslararası devrimci dalganın sönümlenmesiyle paralel bir biçimde Türkiye'deki işçi hareketi sönümlenmeye başlayacaktı. 1924'te düzenlenen 1 Mayıs çok şey anlatıyordu. Ağır baskılara rağmen işçiler pek çok şehirde büyük gösteriler düzenlediler. Fakat Kemalist rejim iktidarını iyice pekiştirmişti ve sönümlenmekte olan işçi sınıfı hareketine açıktan ve kitlesel olarak saldırmaktan çekinmedi. Pek çok işçi ve komünist militan polis tarafından tutuklandı. Bu eylemin ardından Kemalist rejim 1 Mayıs kutlamalarını yasaklayacaktı. Kısa bir süre sonra TKP'nin kendisi, bu defa Rusya'da hâkim gelmiş Stalinist karşı-devrimin saldırısına maruz kalacak, partinin liderliği ezici çoğunluğu bulunan sol kanattan bürokratik manevralar ile alınıp Aydınlıkçılara verilecekti. Kızıl Sendika'lar daha önce de belirttiğimiz gibi temelde TKP'nin organlarıydı ve TKP içerisindeki meseleler Kemalist rejime bu yapılanmaya karşı, onu çökertecek nitelikte bir saldırı yapma olanağı verdi.


Öte yandan Kızıl Sendikalar'ın bu denli kolayca çökertilebilmesinin temel nedeninin TKP'nin içerisindeki sıkıntılar olduğunu söylemek doğru olmaz. Aslında sorun çok daha derinlerdeydi. Osmanlı İmparatorluğu'nda gelişen ve Kızıl Sendikalar'a benzer bir örgütlenme olduğu söylenebilecek olan Osmanlı Sosyalist İşçi Federasyonu yalnızca Osmanlı içerisinde daha uzun vadeli bir varoluş sürdürmemiş, aynı zamanda farklı ulusal kökenlerden işçileri enternasyonalist bir tabanda birleştirişiyle, militan mücadeleleriyle ve onu oluşturan unsurların daha sonra Osmanlı İmparatorluğu'nun eskiden hükmettiği yerlerde komünist hareketin gelişimine katkı sağlayarak gurur verici bir devamlılık sağlayışıyla dönemin sosyal demokrasisinin en renkli, en takdire değer örgütlerinden biri olmuştu. Fakat Kızıl Sendikalar, benzer bir örgütlenme olmasına rağmen pek çok açıdan farklı koşulların hüküm sürdüğü bir dönemde faaliyet gösteriyordu. Bu dönemin koşullarında, işçi sınıfı mücadelesinin güçlü, komünist fikirlerin işçi sınıfı içerisinde etkin olduğu bir zamanda Kızıl Sendikalar gibi bir örgütlenme mümkündü. Fakat işçi sınıfı mücadelesinin sönümlenmeye başlaması ile böylesi bir yapının önünde iki seçenek kalıyordu: ya burjuva devletin bir parçası olarak davaya ihanet etmek, ya da devrimci çizgiyi koruyarak saldırılara uğramak ve çökertilmek. Kızıl Senikalar ikinci yolu seçmişti. Kapitalizmin girdiği yeni dönemde, yani çöküş döneminde, emperyalizm evresinde gerçekten işçi sınıfının olan kalıcı sendikal organlar mümkün değildi. Sendikalar ya devletin, burjuvazinin sendikaları olacaktı, ya da hiç var olmayacaklardı.

Bu minvalde yazı dizimizin bir sonraki yazısında Türk-İş'in kuruluşuna giden süreçte tek parti diktatörlüğü dönemindeki işçi mücadelelerini ve devletin sendikalara bakışının gelişimini inceleyeceğiz.

Gerdûn

 

Tags: 

İsrail'den Enternasyonalist Bir Ses!

Bu yazı ilkin İsrail Indymedia’da ve Libcom.org sitesinde yayınlandı. Ciddi bir biçimde azınlıkta olmasına rağmen, İsrail’in Gazze saldırısı ile birlikte İsrail/Filistin’i kasıp kavuran yurtsever savaş dalgasına karşı çıkmak isteyen İsrail’li bir yoldaş tarafından yazıldı. Bu yoldaşın bu yazıyı yazma kararı, Libcom sitesinden (aralarında Libcom kolektifi ve Enternasyonal Komünist Akım’ın İngiltere ve Türkiye’den militanları da olan) çeşitli yazarların bu yoldaşa destek vermesi, dayanışmalarını ifade etmesi ve onu yazıyı yazmak için cesaretlendirmeye çalışmasının etkisiyle gerçekleşti. Bu, Orta Doğu’da şu anda egemen olan habis milliyetçiliğe bir muhalefetin gelişimine yapılmış alçakgönüllü fakat çok önemli katkıdır.

 

BAYRAK NE DEMEKTİR?

İsrail’in Gazze Saldırısının ardından Batı Şeria’daki şu anki duruma dair enternasyonalist bir perspektif geliştirme çabası:

İsrail’deki pek çok insan 3 Ocak 2009’da gerçekleşen protestoya dair örgütçülerin Anayasa Mahkemesine gidip eylemde bir Filistin bayrağı taşımalarına izin verilip verilmeyeceğini soruşlarını hatırlayacak.

Ben, herkesin herhangi bir zaman herhangi bir bayrağı taşıyabilmesi, veya hiç bayrak taşımayabilmesinden yanayım. Fakat bir Filistin (eski FKÖ) bayrağının hangi amaca hizmet edeceğinin sorgulanması gerekli.

Bu protesto iddia edildiği üzere Gazze’ye yapılmış saldırının durdurulmasını hedefliyor. Peki bir Filistin bayrağının bununla ne ilgisi var? Buna şöyle bir cevap verilebilir: “Filistin direnişine verilen desteği simgeliyor”. O zaman da şu soru akla geliyor: Hangi Filistin direnişi? Gazze’deki mantıklı Filistinliler bombalanan yerlerden kaçmak isteyeceklerdir, bombalanmaya direnmek değil. Bombalanmaya direnmek ne demek ki? Saldıran uçaklara el sallamak mı demek?

Nasıl İsrail bayrağı İsrail milliyetçiliğini temsil ediyorsa, Filistin bayrağı da Filistin milliyetçiliğini temsil ediyor. Şimdi, bunu okuyan kişilerin çoğu İsrail milliyetçiliğini haklı olarak şiddetle, baskıyla ve kapitalistlerin ülkedeki egemenliğini saklayan ince bir çarşafla eş göreceklerdir. Aynı durum neden Filistin milliyetçiliği için geçerli değil? Şu anda bile, Batı Şeria’daki Filistinliler şiddetle bastırılıyor ve kısıtlanıyorlar, aynı savaşı protesto etmek isteyen Filistinliler. Neden? Çünkü Filistin Otoritesi eleştiri duymak istemiyor ve tek varoluş gayesinden, İşgal edilmiş bölgelerde İsrail egemenliğinin taşeronu olmaktan vazgeçmeye hiç niyeti yok.

Yalnızca aylar önce, şu anda sığınıklarda ve güvenli barınaklarda saklanıp “kendi” halklarına direniş mesajları gönderen Hamas liderleri öğretmenlere maaşlarını ödemeyi reddediyor, Filistin sendikalarına saldırıyor, el-Fetih’ten rakipleriyle savaşları çerçevesinde sokaklarda masum Filistinlileri katlediyor, rastgele sivil hedeflere roketler gönderiyorlardı. Canla başla çalışan veya işsiz Filistinlilerin hayat koşullarını iyileştirme çabalarının hep karşısına çıkıyorlardı.

İsrail milliyetçiliğinin vahşice Gazze’yi bombalamasını protesto ederken, Filistin milliyetçiliğinin yalnızca daha güçsüz olduğunu, daha az vahşi olmadığını hatırlamamız gerekli. Ne yazık ki bu bayrak sadece bir ideal olarak milliyetçiliğin eline oynuyor, ve hükümetin çelişkileri “düşmana” verilen destek olarak otomatik bir biçimde savuşturmasının yolunu açıyor.

Tabii ki biraz daha derine inersek, bu fiyaskonun gerçekleşmesinin nedenleri ortada. İsrail Komünist Partisi’nin cephe örgütü Hadaş tarafından örgütlenen bu protesto partinin seçim kampanyasının başlamasından bir gün önce yapıldı. Ve Hadaş’ın Yeşil Hat üzerindeki Filistin milliyetçisi tabanını, seçimlerde Al-Tajuma’dan Laik Milliyetçilere ve Müslüman Hareketine karşı seçim gücünü müdafaa etmek için tatmin etmesi lazım. Bu da yine milliyetçiliğin eline ve doğal olarak kapitalistlerin eline oynuyor.

Bu yalnızca şiddet döngülerinin tekrarlanmasına yol açar. Bu döngüler gözlerimizi karartıyor; gerçek meseleye, yani bizim değil kendi çıkarları için birilerinin bizi ölmeye ve birbirimizi öldürmeye gönderdiği gerçeğine odaklanmamızı engelliyor. Bu durum kara bulutlar gibi olan bütün milliyetçiliklerin aslında ne olduğu görülmeden bitmeyecektir. Bu hem İsrailliler hem de Filistinliler için böyledir. Milliyetçiliğin kör düğümünü çözün, ve herkes için daha iyi yaşamlar yoluna koyulalım.

 (Yazının İsrail Indymedia’da yayınlanan hali EKA’nın Gazze’deki duruma dair yazısına verilen link ile bitmişti )

 

 

Tags: 

“Edirne giyim" de biracayip "grev" ve dersler

SENDİKALAR YIKILMADAN İŞÇİLER ÖZGÜRLEŞEMEYECEK! Edirne'de Kapıkule yolu üzerine kurulu bulunan Edirne Giyim fabrikasında iki haftadır sürmekte olan bir grev gerçekleşmekte. Ancak elbette bu “grev” bildiğimiz grevlerden epey bir farklılık taşımakta. Şöyle ki; yaklaşık bin işçinin çalıştığı fabrikada yalnızca 4 işyeri temsilcisi greve çıkmış bulunmakta. İlk bakışta işçi sınıfının kendi örgütlülüğünü korumaya dönük ve sınıfın ihtiyaçlarından doğan bir grevmiş gibi görünse de aslında karşımıza çıkan bu acayip “grev”in hiç de sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarıyla ilgili bir grev olmadığı dikkatli bakan herkesin görebileceği kadar açık bir gerçeklik olmakta. Peki, kimin “grev”i bu? İsterseniz sürece yakından bakalım. Edirne giyim de yaklaşık olarak 1000 işçi çalışmakta. Fabrikada Türk-İş'e bağlı Teksif sendikası örgütlü. Belirtelim ki fabrika Edirne'de Teksifin tek örgütlülüğü. Fabrika patronu burada örgütlülüğü yok etmek için ilk olarak taşeron yoluna ve ardından da çeşitli vaatler ile işçileri sendikadan istifa ettirme yoluna başvurmuş. Ki zaten grevin sanki burada işçilerin örgütlülüğünü korumasına dönükmüş yanılsamasını yaratan şey de bu gerçeklik. İşte bu sürecin sonunda 1000 kişilik fabrikada örgütlü bulunan işçi sayısı 200’ün altına düşmüş bulunmakta. Peki, süreç bu biçimi ile işlerken sendika ne yapmıştır? Kapalı kapılar ardında yapılan bilmediğimiz pazarlıkları bir kenara koyarsak koca bir hiç! Ve bu hiç tabir yerindeyse yumurtanın kapıya dayanması ile birlikte sendika bürokratlarının ekmek derdine düşerek can havliyle fabrikada “grev” kararı almaları ile yeni bir aşamaya gelmiştir. Niye mi grev kararı almıştır sendikacılar? Çünkü yetkiyi kaybedeceklerdir ve bu da Edirne’deki şubenin kapanması, sendikacılarımızın işsiz kalması sonucunu doğuracaktır. Görmekteyiz ki bunun işçi sınıfının mücadelesi ile uzak-yakın bir ilişkisi bulunmamaktadır. Yetkiyi kaybetmemek için yapılan ve yalnızca 4 işyeri temsilcisi ile yürütülen “grev”in fabrika patronunu nasıl engelleyeceğini varın siz düşünün. Bu da göstermektedir ki, bugün artık mevcut sendikaların hepsi de, bir yalan sarmalı. Haklarımızı savunuyormuş palavraları ile aslında ücretli kölelik düzeninin tepemize daha bir çöküp bizi bu yaşananların kaçınılmazlığına inandırmaktan başka bir amaca hizmet etmemektedir. Bu anlamıyla sorun apaçık bir şekilde ortadadır ve bu sorundan kurtuluş yolumuz da bellidir: Bürokrasi ile gerici sendikaları yıkıp işçi sınıfının öz-örgütlenmelerini inşa etmek! Ücretli kölelik düzeninden kurtulmanın ve bizim olanı almanın başkaca yolu da yoktur! Sınıfa karşı sınıf! Özgürlük savaşan işçilerle gelecek! Edirne’den bir işsiz-öğrenci

Tags: