EKAonline-2012

2012 - Ocak

TC Emperyalizminin Kıbrıs'taki Baştemsilcisi Rauf Denktaş'ın Yaşamı ve Ölümü

"Bu ölüler bize lazımdır, dünyaya sesimizi bu ölülerle duyuracağız!" - Rauf Denktaş

"Ömrünü Kıbrıs Türkünün onurlu mücadelesine adamış ve bu uğurda birçok güçlüğe göğüs gererek KKTC'nin kuruluşunu gerçekleştirmiş, daima anavatan olarak dilinden düşürmediği Türkiye'ye samimi ve gönülden bağlılığı ile bugünün ve geleceğin nesillerine ışık tutmuş, örnek olmuş, gerçek bir Türk milliyetçisini kaybettik. Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, merhum Denktaş'ın kişiliğini ve hizmetini unutmayacak, onu daima gönüllerinde yaşatacak ve ortaya koyduğu ideallerin yaşatılmasının takipçisi olacaktır." - 'Kimyasal' Necdet Özel, Genelkurmay Başkanı

13 Ocak 2012 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kurucusu Rauf Denktaş öldü. Denktaş, başta, hayatının çok büyük bir bölümü boyunca hizmet ettiği TC emperyalizmine olmak üzere büyüklerine saygılı, fakat elini kana bulamaktan korkmayacak kadar da cürretkar ve hırslı bir politikacıydı. Türk emperyalizminin bir maşası olarak kurulmuş bir çetenin reisliğiyle başlayan siyasi yaşamı, Denktaş'ı cumhurbaşkanlığına, en nihayetinde ise dizi oyunculuğu ve yorumculuğuna kadar götürdü. Ömrü boyunca çıkarlarını savunduğu milliyetçi Kuzey Kıbrıs Türk burjuvazisi ve hizmet ettiği TC devletinin temsilcileri, Denktaş'tan mehtiyelerini eksik etmediler, hizmetle geçen ömründen dolayı minnetlerini ifade ettiler.

1924 yılında, bugünün Güney Kıbrıs sınırları içerisinde Baf'ta doğan Rauf Denktaş, siyasi yaşamına Kıbrıs'ta o zamanlar egemen olan İngiliz emperyalizmi güdümü altında başladı. Eğitimini İstanbul ve Londra'da yapan ve sonrasında Kıbrıs'a bir avukat olarak dönen Denktaş'ı, Kıbrıs'ta Türk milliyetçisi bir siyaset yapmaya ilk teşvik eden tarafın da, adadaki İngiliz güçleri olduğu düşünülmektedir. Bunun nedeni, Kıbrıs'ta, kısmen SSCB, kısmen de Yunanistan güdümündeki Rum siyasi oluşumlarının adanın İngiltere'den bağımsızlığı yönünde çeşitli çabaları olmasıdır. Kıbrıs'ta sıklıkla söylenen bir söz, bu yönelimi doğrulamaktadır: "Rumlar İngiliz'e karşı ayaklanırken, Türkler polis yazıldılar, bütün kavga böyle başladı."[1] Eğitimini bitirdikten sonra 1947'de Kıbrıs' a dönen Denktaş bir süre avukatlık yaptıktan sonra 1949'da Birleşik Krallık Kıbrıs Valiliği'nin resmi bir savcısı olarak çalışmaya başladı. Bu noktada Kıbrıs'taki Türk burjuva siyasetinde, iki önde gelen kişilik etrafında bir kutuplaşma olmuştu: bu kutuplardan bir tanesinin başını Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu başkanı Faiz Kaymak, diğerinin başını ise Kıbrıs Türktür Partisi başkanı Fazıl Küçük çekiyordu. Fazıl Küçük ve partisi, Rumlara karşı sert bir Türk milliyetçisi çizgiyi izlerken, Fazıl Küçük Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu'nu Rumlara ılımlı, Türkiye ve İngiltere'ye ise kısmen mesafeli bir çizgide yönetiyordu. Esasında daha İngiltere'de öğrenciyken ilişkiler geliştirdiği Fazıl Küçük'e daha yakın duran Rauf Denktaş'ın 1957'ye kadar Kıbrıs Türk siyasetinde oynadığı rol, Fazıl Küçük ile Faiz Kaymak arasında bir arabulucuk biçimindeydi. Öte yandan 1957 sonlarında Faiz Kaymak Türk Kurumlar Federasyonu'nda hem Türkiye hem de İngiltere tarafından istenmeyen adam haline gelmişti ve bu yüzden koltuğundan indirildi. Onun yerine hem Faiz Kaymak'ın hem de Fazıl Küçük'ün desteği, ve İngiliz ve Türk devletlerinin onayıyla Denktaş gelecekti. Aynı dönemde, İngiliz güçlerinin onayıyla savcılıktan istifa edecek olan Denktaş, Türk Kurumlar Federasyonu'nun başkanı olduktan sonra arabulucu rolünü bırakarak aleni bir biçimden Fazıl Küçük'ten saf tutacak ve onun görüşlerini açıktan açığa savunmaya başlayacaktı.

Denktaş, 1 Ağustos 1958'de, Genkurmay'ın Özel Harp Daire'sinde ve dönemin TC Başbakanı Adnan Menderes'in bilgi ve onayı dahilinde kurulan Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı'nın kurucularından bir tanesi olacaktı. Dönemin Türk yetkilileri Fazıl Küçük'le yaptıkları görüşmeler sonucu, o zamana kadar Kıbrıs'ta, Rum milliyetçisi EKOA çetesine karşı ortaya çıkmış Volkan örgütü ve benzeri Türk milliyetçisi çeteleri bünyesinde toplayacak ve TC emperyalizminin mutlak kontrolü içinde tutacak böylesi bir yapının gerekliliğine kani olmuşlardı. TC'nin kendi sınırları içerisinde karanlık işlerini yürütmek amacıyla kurduğu çeşitli çetelere, kullandığı bozkurt simgesinden üyelerine verdiği mücahit ünvanına herşeyiyle benzeyen bu ırkçı oluşum, bu tarihten sonra Kıbrıs'ta Türk emperyalizminin en önemli organı olacaktı. TMT kurulmadan önce de zaten Kıbrıs'ta Rumlar ile Türkler arası etnik çatışma şiddetlenmekteydi. 27-28 Ocak olayları olarak tarihe geçen olaylarda, Dönemin Bozkurt Gazetesi'nin "İngiliz Taksim'i kabul etti" manşeti sonrası Türk nüfus sokaklara dökülmüş, Rumlarla çatışmalar gerçekleşmiş, pek çok insan hayatını kaybetmişti. Rauf Denktaş, bu ölümlerin gerekliliğine dair ünlü sözlerini bu olaylardan sonra söyleyecekti. Kuruluşu sonrasındaki yıllarda TMT, pek çok kişiyi süikast edecek veya bombalı saldırılarla katledecekti. TMT'nin kurbanları arasında yalnızca Rumlar yoktu: sol eğilimli ve Rumlarla Türklerin birarada yaşayabileceğini savunan Türkler de TMT'nin hedeflerinin başında gelenler arasında olacaklardı.

Denktaş'ın TMT için önemi 1960'lar boyunca giderek arttı - öyle ki 1964 ile 1968 arası adaya girmesi hükümet tarafından yasaklandı. Öte yandan yasağının kalkmasından sonra Kıbrıs'a dönen Denktaş, sonraki yıllarda Fazıl Küçük'ün sağlığının da kötüleşmesiyle, Kıbrıs Türk milliyetçisi hareketinin tartışılmaz reisi olarak öne çıkacaktı. Denktaş, 1970 seçimlerinde Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi'nin Türk Cemaat Meclisi Başkanlığına seçildi, 1973′e kadar Kıbrıs Cumhurbaşkanı Muavinliği ve Kıbrıs Türk Yönetim Başkanlığı yaptı. 1974'te Ecevit'in başını çektiği sol-milliyetçi TC hükümetinin gerçekleştirdiği emperyalist işgal ise, Denktaş'ı daha da yukarılara çıkartacaktı. 3 Şubat 1975′te Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin ilanından sonra Denktaş devlet ve meclis başkanı görevlerini yürütmeye başladı, 1976′da yapılan genel seçimlerde de devlet başkanlığına seçildi. Türkiye'de gerçekleşen 12 Eylül darbesini fırsat bulan Denktaş, 1983'te ani bir operasyonla bağımsız bir devlet olarak Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni ilan etti. Denktaş bu tarihten 2005'e kadar TC'nin Kuzey Kıbrıs'taki kukla devletinin cumhurbaşkanı olarak kaldı. Cumhurbaşkanlığının son döneminde Kıbrıs meselesine dair görüşmelere katılan Denktaş, ulusal sorunun kapitalist düzen çerçevesinde çözülemeyeceğinin komik bir resmini çizecekti. Otuz yıllık iktidarının ardından en sonunda çekilmek durumunda kalan Denktaş, ömrünün son yıllarını Türkiye'de dizi oyunculuğu ve dizi yorumculuğu gibi deneyimler yaşayarak geçirdi.

13 Ocak 2012'de öldüğünde hiçbir siyasi gücü kalmamış, sözde "kurtardığı" Kıbrıs Türk nüfusunun çoğu tarafından dahi sevilmeyen bir adamdı Rauf Denktaş. TC emperyalizminin çıkarları uğruna onlarca insanın kanını dökmüş milliyetçi katillerden sadece bir tanesiydi. Burjuva siyasetinin eceliyle ölen bütün siyasetçileri gibi, ölümü pek birşey ifade etmiyordu, yapacağını yapmıştı zaten. Öte yandan Rauf Denktaş'ın ölümünün acı bir hissiyat bırakan tek yanı, böylesi bir adamın İstanbullu Rum futbol efsanesi Lefter Küçükantonyadis'in hayata gözlerini yumduğu gün ölmesi oldu. Ömrü boyunca Türk milliyetçilerinin alçakça aşağılamalarına ve saldırılarına maruz kalan Lefter, 6-7 Eylül 1955 "Kıbrıs Türktür!" sloganlarıyla İstanbul'daki Rum, Ermeni ve Yahudi'lerin evlerine saldıran it sürüsünün kurbanlarından bir tanesi olmuştu. Ona bunu yapanların kim olduğunu soran Fenerbahçe taraftarlarına da "Benim intikamla işim olmaz" diyebilecek bir kişi olan Lefter'in, Rauf Denktaş gibi bir adamla aynı gün ölmesi, bu iki ismin bir arada anıldığı adaletsiz bir manzara oluşturdu.

Yine de burjuvazinin çığırtkanlarının ağzından çıkanları iyi okuyan, bu iki ismin bir arada anılırken dahi ne kadar farklı görüldüğünü gözler önüne seriyor. Lefter Küçükantonyadis için takınılan genel "Rumdu ama iyiydi" tutumu arkasında hala onlarca yıl önce İsmet İnönü'nün sarfettiği "Lefter'i severim, ama Lefterleri sevmem" sözlerini saklıyor.

Ve bir yandan da milliyetçi katil Rauf Denktaş'ın hizmet ettikleri ve yolundan gidenler, arkadasından "Türk oğlu Türk, gerçek vatan evladı, kahraman bozkurt, şanlı mücahit" diye uluyorlar.

Gerdûn

Tags: 

Uludere'de Devlet Terörü

Önce internetten, Uludere'de kaçakçılık yapanların bombalanarak öldrüldüğü üzerine haberler yayılmaya başladı. Ortada bir çok rakam dolaşıyordu ve sanki bunlar nefesi kesilen, buz gibi soğukta ılık kanı akan ve ölen insanlar değildi de sadece rakamlardı. Bu insanların hepsi birer hayattı, kimisi dersane parası biriktirmek için gitmişti sınırın öteki tarafına, kimisi savaşta kaybettiği babasının yerini almak zorunda kaldığı için gitmişti. Sadece kazandıkları elli liraydı. Kürdistan'da bu parayı bile kazanmak oldukça zor olsa gerek ki bu yaştaki insanlar yaşamları pahasına katırlar sırtında yük yerine kendi cesetlerinin taşınacağı bu tehlikeli işi yapmaya mecbur kalmışlardı. Belki de bu işi yaptıkları için kendilerini şanslı sayıyorlardı, kimbilir.

Belki bir çoğumuz ilk defa "Sarhoş Atlar Zamanı"[1] filminde tanıdık sınırın iki tarafında katırlarla taşımacılık yapan bu çocuk işçileri. Herşey taşınıyordu katırların sırtında; otomobil lastiği, elektronik eşya, sigara ve daha bir çok şey. Orada anlatılan hikaye de gerçek yaşam üzerine kurulmuştu. Kaçakçı denilen bu çocuk işçiler, İran ordusu tarafından taciz ediliyordu ya da doğrudan hedef alınyordu. Filmde anlatılanların kurgu olmadığı, yaşadığımız bu acı deneyimle gözler önüne serildi.

Uludere katliamı burjuvaziyi ve onun gerçek yüzünü tanımak bakımıdan çok acı bir deneyim oldu. 35 genç insanın hiç düşünmeden katledildiğini gördük; bu durum da insanlığa bir kez daha kapitalizmin ve onunun siyasi emellerinin vahşetini gösteriyor. Biliyoruz ki; Kürdistan'da buna benzer olaylar daha önce de yaşandı. Belki ölenlerin sayısı bu kadar çok değildi ama birer birer insanlar öldürülüyordu. Ceylan Önkol'un havan topuyla öldürülmesi ve yine Hatay'da keklik avına çıkan köylülerin öldürülmesi olayları bunun en yakın örnekleri.

Aylardır süren askeri operasyonları cevvallikle ve yarışırcasına veren burjuva medya Uludere'de yapılan katliamı ilk önce sakladı, sonrasında ise yayınlamak zorunda kaldı. Elbette ki sansür devlet eliyle uyygulandı ve bu konuda bir kaç çatlak dışında burjuva medya su sızdırmadı, aynı zamanda sınıfsal konumunun gereği görevini söz birliği etmişçesine yerine getirdi. Katliam duyulduktan sonra ise kaçakçılığın Türk Devleti için ne kadar tehlikeli ve zarar verici bir faaliyet olduğunun propagandası yapıldı.

Katliam, istihbarat kazası olarak servis edildi. Mesele "istihbarat hatası" denilerek hedef saptırılmaya çalışıldı. Her zaman askerin geçişine izin verdiği bu iş, olayın yaşandığı gün askerin sınırdan geçiş sırasında ateş açıp geriye dönmelerini sağlaması katliamın hiç de istihbarat kazası olmadığını gösteren sadece bir veri ve buna benzer bir çok veri söz konusu. Daha fazlasını bilmek isteyenler bu adrese bakabilirler.[2] Tüm bunların hepsi bu katliamı haklı çıkarmaya yaramayacaktır. Bu çabaların beyhude olduğunu onlar da adları gibi bilmekteler.

Hükümet ve burjuva medya katliamın üstünü örtmek ya da meşrulaştırmak için kaçakçıların PKK adına çalıştıklarını döne döne söylüyolar. Bu bakımdan meseleyi PKK ile savaş eksenine çekmeye çalışıyorlar ve bunu da Kürt düşmalığı üzerine kurulmuş bir milliyetçilikle yapıyorlar. Yine sarıldıkları insanlığın yüz karası ve belası milliyetçilik. Meşrulaştırılmaya çalışılan bu katliamla başka katliamların da zeminini oluşturmaktalar. Zaten burjuvazi savaş uçağıyla olmasa da dolaylı yollarlar da katliamlar ve cinayetler işlemekte; zira bu onun sınıfsal konumu ve çıkarları gereği. Sadece Uludere'de değil, selde can veren kadın işçiler, Bursa'da yanarak ölen kadın işçiler, madende ölen işçiler ve erkek egemen anlayıştan kaynaklı işlenen kadın, eşcinsel cinayetleri kapitalizmin vahşeti ve sonucudur.

Kürdistan'da yaşanan bu emperyalist savaş ürünü katliamlar devam edecektir. Milliyetçilik üreten bu emperyalist savaş ancak Kürt ve Türk işçi sınıfının entenasyonal mücadelesiyle son bulabilir.

Gül


1 http://tr.wikipedia.org/wiki/Sarho%C5%9F_Atlar_Zaman%C4%B1
2 http://bianet.org/bianet/siyaset/135160-13-soruda-uludere-katliami

Şiddet Eleştirisi ve Onun Biricik Hümanizması

Yakın bir sempatizanımızın demokrasi aldatmacısını eleştirmek amacıyla kaleme aldığı bu yazıyı internet sitemizde yayınlıyoruz. Görüşlerimize yakın hisseden okuyucularımızı da bize yazılarla katkı sunmaya davet ediyoruz. - EKA

Şiddetin güçlü-bağımsız bir sol olmamasından kaynaklandığını düşünenler, düşüncelerine ikna olmamızın onların düşüncelerinin yükseldiği maddi temelleri inkar etmemizi öncellediğini göremiyorlar 1. " İdeal demokrasi"'nin, yalnızca parlamenter solu eksikmiş biçimindeki naif düşünce, kendi niyetini biz uğraşmadan kendisi gösteriyor. Eleştirinin eleştirisini gerektiren bu daveti elbette geri çevirmeyeceğiz. Hümanizme yönelen bu naif el, bizim o eli bırakmak istememizin nedeni ve sonucu oluyor, bu elin tuttuğu bir kuşun daldaki iki kuştan yeğ tutulmasının mantıki sonucuna varmamızı kolaylaştırıyor. Şiddet katı-amansız-neçayevvari bir şiddetin o pure demokrasi adına eleştirisi, o şiddetin asıl maktullerini, o şiddetin üzerinde yükselen bir sınıfın maruz kaldığı amansız-uçsuz-bucaksız şiddetin günbe gün emeğinin nesnesine dönüşen o öznenin basit bir temsiliyeti sorununa dönüşüyor ellerinde 2. Dışarıda ‘dağınık, başıboş, patlamaya hazır olmamızdansa'- deleuz'ün dile getirdiği biçimiyle bir köksüzlükten ziyade- parlamentonun soğuk duvarlarında sözde temsiliyetimizin tercih edilişinin kibar ifadesine dönüşüyor: ‘ Haydi Parlamentoya'. Bugün şiddet temsil edilememenin öfkesi biçiminde önümüze bir kez daha, ancak bu sefer naif bir hümanizmden de öte, bizler onu bir kez daha saf bir biçimde kabullenelim diye zekice sunuluyor. Bu saf hümanizm şiddetin eleştirisini, ‘bakan'ların gözünden dünyayı bir kez daha küçük düşürürken, bizler kendi düşüncelerinin yükseldikleri maddi-temelleri gözümüzün içine, bizler onun "gerçek" anlamını anlayalım diye sokuyorlar. Bugün o parlamenter-sol'un işçi sınıfını nasıl savaşlara sürüklediğini ezkaza unuturken, hatırlamamızı sağlıyor;2. Enternasyonal'in kendi burjuvalarının arkasında ‘en azından' savaş bitine kadar ‘ vatan savunmasına' giden dikenli yolları, şiddetten arınmış ‘demokrasi' taşlarıyla örüyor, biz o taşlı yollarda bir kez daha tökezleyelim diye. Katıksız şiddet eleştirmenleri düşünceye özgürlük sloganlarıyla yansak da dokunacağız katı iradesini, tecridin-yalıtılmışlığın-yabancılaşmanın, bilinçsiz bir şiddetin ürünü olan (eylemleri gördüğünde) şiddetin bilincine varıyor, eleştiriyor, imtina ediyor ve bu katı irade pasifizme dönüşüyor, ve tekrar şiddetin bilincini keşfetmek üzere buharlaşıyor; o şiddetin eylemleri buharlaşsın diye, bugün şiddetin katıksız eleştirmenleri, jakoben timsallerini karşılaştırırken, onların sınıfın içine uzanan Truva atı olduklarını teslim ediyorlar. Ancak bunu onun yerini alacak yeni Truvaları sınıfın içine uzansın ve hiç yer değiştirmesin diye demokrasi adına yapıyorlar. Şiddetin onlar nesnel olarak, devekuşunun başını kuma gömmesi gibi, bir kez daha demokrasi mitosunda ‘özgür yurttaşlar' olarak ölelim diye yapıyorlar. Bizler günbegün ölürken, onlar arkamızdan timsah gözyaşlarıyla yıkadıkları musalla taşlarını, taziye evlerini bu katıksız şiddetin, şiddetin katıksız yadsınması adına mahkum ediyorlar. Bizler bir kez daha sınıfımızın ölülerini yaşatalım diye, zombilerin fantastik bilim-kurgusunda parlamentarizmi gerçek kurtuluş sanmamız için.

Ulusal yanılsama içinde ayrıksı otları, kendini ikili bir dille ifade ediyor. Laisizmi, ‘geri olanın' ilerlemesi adına tanrılaştırıyor, kendi ‘geriliğini', kendi dogmatizmi ve kutsal savaşının dinine dönüştüğünü göremiyor. Bu çelişkinin anti-tezi, kendine karşı kullanılan silahı ona yöneltme becerisi ve kurnazlığını göstermekte bir adım geri durmuyor. ‘Bakan'ları dinsel özgürlüğü, sırf bakan körler olmamız için, acının öte dünyaya yansımasını meşru görelim diye yeniden kuruyor. Burada eleştirdiğini/yerdiğini, ekvatora yaklaştıkça, çölde susuzluktan sersemlemiş avının peşinde gezen akbaba çevikliğiyle, övüyor. Kureyş ittifakının; kız çocuklarının diri diri gömülmesi ( trajedi), Medine ittifakına dönüşmesine; laisizm güzel şey kardeşim! (komedi)3 tanık oluyoruz, bir farkla: kendi anladığı biçimiyle yeni Truvaları sınıfın içine sürmek için, demokrasi adına... Katıksız şiddet eleştirisinin temeli barış dolu bir dünya bulma ümidiyle, o çölde seraplar görmeye devam ediyor, barış suyundan içmek için yüzünü her çevirişinde, karşılaştığı bir kez daha yalnızlık ateşi oluyor. Sorunun kaynaklarına inmek için, yanılsamasının bulutlarından inmesi gerektiğinin farkında olmadan ( ya da sorunun kaynaklarına inmemek için yanılsamasının bulutlarına çıkması gerektiğini sanıyor); bir kez daha atlıyor ‘sivil toplumun' hayali kucağına. Barışı geciktirmek için, onun acil bir sorun olarak önüne gelmesini bekliyor, bombaların patlamasını, bebeklerin daha doğmadan toprağın rahmine dönmesini/düşmesini. Bizse sorun bir gerçekliğe dönüşmeden, onu kaldıramayacağımızı biliyoruz. ‘Birarada nasıl yaşayabiliriz ?' sorusunun yüklemi cevabın öznesini gizliyor. Biz açalım onu: Öncelediği, birey, ‘özgür birey', çalışmak ya da aç kalma özgürlüğü. Bu özgür bireylerin bir aradalığı, barışçıl hayatın, hümanizmanın, kendi arasından gücü temsil edecek ve onu adil kullanacağını varsaydığı daha üst bir güce havale etmesi, onu ertelemesi. Toplumun birbirine uzlaşmaz bir çelişkiyle bağlı olan karşıt sınıfları bir tarafta ‘üniterizm', öteki tarafta ‘otonomizm' harcıyla yoğruluyor, bu harcı karan milliyetçilik küreği ikisinin tek ortak yanı. Jönlerimizin bu tabloda gördükleri eksikse sol'un parlamentarist olmayışı. Peki, Hobbes'tan beri, bu çok saygıdeğer hanımefendi ve beyefendiler, neden bir adım daha atmak istemiyorlar? Görmedikleri, görmekten imtina ettikleri nedir? Koşulların dondurduğu bu insanlar bir körlük histerisine mi kapıldılar? Hayır. Onların düşüncelerinin dayandığı bu ‘maddi temelleri' sorgulamak, önceden gerçek olanın şimdi-burada- şu an gerçekdışına dönüşmesinin izini takip etmeyi gerektiriyor. Gerçekliğin tuğlasını, o duvarlar yıkılmasın diye çekemeyen bizler*, işte şiddete o duvarların yükseldiği temelleri yıkmak için bir seferliğine, kaçınılmaz olarak başvurulacak tarihsel bir zorunluluk olduğunu bilerek başvuracağız. İşe katıksız şiddet eleştirisinin ‘maddi temellerine', eleştirinin katıksız şiddetini yönelterek başlayacağız.

*M.Ağar'ın Güldal Mumcu'ya, eşinin faillerini neden açıklamayacağını ifade ettiği o donuk analoji.
1http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1064...
2http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetayV3&Article...
3 R.T.Erdoğan'ın Kuzey Afrika gezisinde laiklik hakkındaki görüşleri, http://www.birgun.net/actuel_index.php?news_code=1316188189&year=2011&mo...

2012 - Şubat

Güney Afrika'da İşçiler, Patron ve Sendikaya Karşı Mücadele Ediyor!

"(...) Siyasal ve ekonomik grevler, kitle grevleri ya da kısmi grevler, gösteri ya da mücadele grevleri ayrı ayrı sektörleri ya da tüm kentleri etkileyen genel grevler, barışçı talep mücadeleleri ya da sokak savaşları, barikat çarpışmaları - bütün bu mücadele biçimleriyle birbirleriyle kesişir ya da yakınlaşır, iç içe geçer ya da biri diğerine taşar." (Kitle Grevi, Siyasi Partiler ve Sendikalar, R.Luxemburg)

Bu başlığın konusu, Rustenburg kentindeki dünyanın en büyük platinyum üreticisi ve 17 bin 2 yüz işçinin bulunduğu şirket Impala Platinium'da, Ulusal Maden İşçileri Sendikası'nın (NUM) yaklaşık 5 bin kişilik bir işçi topluluğu ile, maaşların arttırılması yönündeki isteklerinin patron tarafından reddedilmesi. İşçiler patronun %18'lik arttırımına karşılık grevi devam ettirmek istemesi ile 5 haftadır düzen güçleri tarafından durdurulamıyor. Kaldı ki; bunun için yüzlerce polisi grev alanına yığmakta gecikmeyen devlet çatışmalarda iki işçinin de ölmesine neden oluyor. Bundan önce 12 Ocak'ta, işçilerin başlattığı eylemlerin hemen ertesinde gerçekleşiyor bu grev.[1]

Ancak geçen iki hafta boyunca hiçbir resmi açıklama yapılmaması nedeniyle işçiler artık üye oldukları NUM ile görüşmeleri sürdürmek istemiyor. Böylece sendika olmadan kendi mücadelelerini kendilerinin yürütebileceklerinin sinyallerini veriyor ve öyle de oluyor. Bunun üzerine bir grev komitesi kuran işçilerin gönderdiği temsilciler ile patron görüşmek istemiyor. Patronun yaptığı açıklamaya göre sendika ile kendileri ücret artışı miktarı konusunda daha başından anlaşmış durumda. %18'lik artış yerine şu anda 6 bin Rand[2] olan maaşlarının 9 bin Rand'a çıkartılmasını isteyen işçiler ile sendika gelip konuşmaya çalışıyor ve şunları söylüyorlar:

"Bu bir işe alım stratejisiydi. Biz sizinleyiz ve talepleriniz için ölümüne mücadele edeceğiz." [3]

Bir süre sonra grev, iki rakip sendikanın rant alanı haline gelmeye başlıyor. NUM 2009'daki bir grev hareketini de yine aynı şekilde kırmak istemesi ve bunu başarması, işçilerin giderek güvenini sendikaya karşı yitirmeleri ve NUM'ın işçileri ikna etmek için söylediği "yeni ücret görüşmelerini başlattık" yalanını takiben bu Implats tarafından yalanlanıyor ve işçiler ile sendikanın eylem birliktelikleri ayrılıyor. 2003'te NUM'dan ayrılan sendikacıların kurduğu Maden ve Yapı İşçileri Birliği (AMCU) işçilerin patron ile görüşmesinin engellenmesi üzerine ortaya çıkıyor ve grev komitesi ile bu sendika bir ittifak yaptıkları söyleniyor. Ancak Implats yine bir açıklama yapıyor ve kimsenin sendika adına kendileriyle görüşmediğini söylüyor.

Sonuçta patron sendika ile görüşmek istiyor. Karşısında Güney Afrika devleti tarafından yasalarca tanınmış bir sermaye aparatı sendika ile müzakere etmek, işçilerin mücadelesini teslim almak ve grevi bitirerek bir an önce işçilerin işyerinde yarattığı bu "huzursuzluğu" dağıtarak yeni karlara yelken açmak istiyor. Bunun için de birtakım atılımlar gerçekleştirmiş durumda ve işletmeye yeni işçileri almaya başlıyor.

Buna karşılık olarak eyleme geçen işçiler, işyeri binasını işgal ediyorlar. Ve bu "vahşi kedi" grevi sırasında bir tarihsel komedi yaşanıyor; NUM, "kontrol edilemeyen işçilere kararlı bir müdahalede bulunmaları" için devletin kolluk kuvvetlerini "göreve" çağırıyor. Daha bir süre önce çalışırken kırdıkları taşları müdahale için gelen polis araçları üzerinde "deniyorlar". 350 işçinin gözaltına alınıyor ve 2 işçi de yaşamını yitiriyor.

Tipik sendika manevralarına sahne olan bu "yasadışı grev" sırasında sendikanın yaklaşımına tanık olan işçilerin eylemlerini kendilerinin yönetmeleri ve grevin sürdürülmesi yönündeki kararlılığa rağmen şu anda yaklaşık 8 bin kadar işçi işlerine geri dönmüş durumda ancak eylemler devam ediyor. Burada söylememiz gereken belli başlı birkaç nokta var. İşçiler, sendikaların ranta yönelik manevralarını bariz bir biçimde gözlemleyebiliyorlar. Bunun üzerine kendi organlarını kurabiliyor ve eylemlerini yönetebiliyorlar. Sendikalar arası savaşta da önemli bir olguyu gözler önüne seriyor bu grev. Bir sendika gidiyor; diğeri geliyor.[4] Araç olarak sermayenin genel olarak tercihi sendikalar oluyor ve grevi kırma yönünde ellerinden gelmeyenleri sendikalara yüklüyor ve onlara aslında grev-kırıcı bir misyon atfediyorlar. Böylece sendikalar da grevi kırmak ve arkada patron ile yapılan pazarlıklardan nemalanmak, işletmedeki işçilerden kestikleri aidatlardan olmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Sendikalar patron için çalışırken aslında polise sadece fiziki müdahale kalıyor; onlar da bunu yerine getiriyorlar. Her an sonlanma ihtimali taşıyan bu grevin verdiği ders bu yönde. Ama yine de belirleyici olanın işçilerin kendi mücadelelerini kendi ellerine alarak hareketi yönetmeleri, çeşitli araçlar ile şekillendirmeleri ve sonunda devlet ile karşı karşıya gelmeleri sözkonusu. Yaşanan bu grev aslında;

1 - işçilere işe geri dönün çağrısı yapan sendikaya karşı,
2 - yerel polis karakolunu yakan işçilerin üzerine saldıran kolluk kuvvetleri nezdinde devlete karşı,
3 - en nihayetinde ücretlerinden memnun olmadıkları ve daha iyi bir yaşam uğruna mücadele verdikleri düşman sınıfa karşı, her şeye rağmen devam etmeye çalışıyor.

Buradan hareketle grevin nasıl bir yön izleyeceğini, ülke genelinde ve Uluslar arası anlamda nasıl bir yankı bulacağını bekleyerek ve Güney Afrika'lı sınıf kardeşlerimizle dayanışmamızı, onların bu anlamlı eylemliliklerini selamlayarak, deneyimlerini sınıf içerisinde yayarak vermeye çalışıyor olacağız. İşçilerin dile getirdikleri nasıl bir yolun izleneceğinin de habercisi:

"Öfkeliyim, çocuklarımı okula göndermek istiyorum ancak yapamıyorum; evde yemeğimiz yok. (...) Gıda ve okul aidatları artıyor ancak maaşlarımız artmıyor".[5]

Bunun belirleyicisinin de işçilerin mücadelelerinde kendilerini ifade etme biçimleri olduğunu düşünüyoruz. Son dönem belki de hem patron ile hem de sendikalar ile mücadele eden işçilerin yegane araçları olarak "vahşi kedi grevleri"[6] ön plana çıkıyor da olabilir. Kendi kararlarını kendilerinin aldıkları eylem komiteleri, açık toplantıları ve eylem planlarının da bu grevin gidişatını etkileyeceği kesin gibi. İşçilerin kurtuluşunun kendi avuçları içerisinde olduğunun bir kanıtı bu grev ile dayanışmamızı ilan etmeliyiz ve sınıfın gelecek mücadelelerinde ibretlik bir deneyim olarak hatırlarda tutmalıyız.

Bunçuk

 

1. http://libcom.org/news/armageddon-implats-wildcat-strike-mine-eruptions-...

2. Güney Afrika para birimi.

3. http://www.miningmx.com/news/platinum_group_metals/Num-challenged-in-Imp...

4. http://dailymaverick.co.za/article/2012-02-22-impala-strike-welcome-to-t...

5. http://www.bloomberg.com/news/2012-02-22/impala-platinum-protest-deaths-...

6. http://en.wikipedia.org/wiki/Wildcat_strike_action

 

Kürdistan'da Şiddetlenen Emperyalist Savaşa Enternasyonalist Yanıt

EKA Türkiye seksiyonu olarak bir süredir düzenli bir biçimde yayınlamaya özen gösterdiğimiz Kürdistan bölgesindeki gelişmelere dair tartışmaların genel bir sonucu olarak aşağıdaki bildirgeyi yayınlamanın anlamlı olacağını düşünüyoruz. Süregelmekte olan bu emperyalist savaş çemberinde kalmış olan milyonlarca insanın, kimlerin çıkarına canlarını vermeye zorlandığının net ve bir o kadar da genel bir ifadesini vermeye çalışan bildirgemizin esas hatlarını, yine bu bildirgenin başlığında netleştirmeye çalıştığımız ve esas olarak farklı farklı ulusların emperyalist çıkarlarının ekseninde aynı sınıftan kardeşlerini boğazlamaya itilen işçi sınıfının tek çıkar yolu enternasyonalizm eksenli bir sınıf savaşıdır.

Kürt Sorununun Tek Çözümü Enternasyonalist Çözümdür!

1. TC Devleti, hem Kürdistan'da hem de genel olarak Orta Doğu'da emperyalist emeller peşinde koşan bir devlettir. PKK ise, henüz bir devlet olmayı başaramış olsa da Türkiye'deki milliyetçi Kürt burjuvazisinin temel aygıtı olarak bir devlet gibi hareket etmektedir; faaliyet alanında bir devlet gibi çıkarlarını gerçekleştirmeye çalışmaktadır ve şu veya bu noktada TC emperyalizminin rakibi olan şu veya bu emperyalist devletin doğrudan veya dolaylı desteğine dayanmak durumundadır. Böylelikle de, güçleri emperyalist TC'ye kıyasla daha zayıf, çıkarları ise daha dar olsa da, dünya emperyalizminin TC kadar bir parçası konumunda bulunmaktadır. Kürdistan'da son aylarda şiddetlendikçe şiddetlenen bu savaş, halihazırda dünyada devam eden bütün savaşlar gibi emperyalist bir savaştır. Efendilerinin çıkarları için ölmek veya sınıf kardeşlerini öldürmek ise ne Türk işçilerin, ne de Kürt işçilerin çıkarınadır.
 
2. Irak Kürdistanı'nın durumu ve diğer Kürt bölgelerinin durumu, ABD'nin bölgeye girmesiyle değişmiştir. Türkiye ABD'nin bölgesel gücü olarak bir işleve sahiptir, buradan gelen ilişkinin ortağıdır. Bununla beraber Türk burjuvazisi için bu bölge çok kazançlıdır. Güney Kürdistan ile PKK arasındaki ilişki, Türkiye'nin bazı baskıları sonucunda sertleşebilmektedir. Ancak bir taraftan da Kürt halkının yarattığı basınç Güney Kürdistan hükümetini PKK'yi gözetmek durumunda bırakmaktadır. İran Kürdistanı açısından Güney Kürdistan ile böyle bir bağı bulunmamaktadır.
 
3. Kürt sorunu bölgede bir emperyalist politikanın parçasıdır. Bunun iki boyutu bulunmaktadır: İlki ABD'nin bölgeye girmesi, ikincisi ise Kürtlerin bu bölgede kilit bir noktada olmasıdır. Gelişemelere bakınca TC'nin ilişkileri ile ilgili şöyle bir durum tespit etmek mümkündür: Güney Kürdistan hükümeti ile zaman zaman bir ortaklık varken bazen de bu ilişkiler bozulmaktadır. Bunun arka planında ise ABD'nin petrolü geçişi için tasarladığı Nobacco projesi yatmaktadır. 2007'deki 5 Kasım görüşmelerinden itibaren Türkiye'nin perspektifi değişmiştir. Önceden tamamen askeri yöntemlerle ilerlenirken sonrasında demokratik açılım diyerek aslında görünürde daha farklı bir biçimde ilerlemeye başlamışlardır. Bunun arka planında ise Nobacco planının güvenliği yatmaktadır. Bölgenin istikrar kazanması için bu sorunun bir şekilde normalleşmesi gerekmektedir. İleriye dönük stratejik ortakları olan Türk ve Kürt burjuvazileri arasındaki sorununun çözülmesi istenmektedir.
 
4. Bütün bunlara rağmen esasında AKP iktidarı döneminde bütün o açılım iddialarının, demokrasi laflarının ardında, eski savaş politikasının aynısı devam etmiştir. Süreç içerisinde binlerce kişinin KCK davasından tutuklanması, ateşkes dönemlerinde PKK'liler geri çekilirken yüzlerce gerilla arkadan vurularak katledilmiş, Kürtlerin yaptıkları eylemlere pek çok kişinin yaralanmasına neden olan ve kimilerinin öldürülmesiyle sonuçlanan sert polis saldırıları yapılmış, Türk şehirlerindeki Kürtlere karşı toplumsal baskı teşvik edilmiş, linç girişimleri yaşanmıştır. AKP hükümetinin stratejisi önceki hükümetlerle aynı olsa da, taktikleri önceki hükümetlerden bir hayli farklı olmuştur. Hükümet, özünde aynı baskı politikasını sürdürürken bir yandan ayak oyunları ve göstermelik jestlerle görünürde Kürt hareketinin Türkiye siyasetindeki temsilcilerini, arka planda ise PKK'yi oyalamak gibi bir hayli hırslı bir plana girişmiştir. Oyunun son parçası ise bütün bunlara ek olarak Türkiye Kürdistanı'nda muhtelif gıda, ev eşyası ve benzeri yardımlar yaparak ve dini ideolojiden beslenerek Kürt hareketinin kitlesel desteğini ele geçirmek noktasında olmuştur. Bu nokta AKP hükümetinin planının belki en kritik noktası olmuştur; zira devletin geri kalanı gibi onlar da nihayetinde PKK'nin salt silahlı güçle alt edilmesinin mümkün olmadığının farkındadırlar. Bu yüzden Türkiye Kürdistanı'nda önce PKK'ye alternatif, sonra da ondan baskın ve onu marjinalleştirecek bir güç olmaya çalışmayı hedeflemişlerdir; fakat bu Osmanlı oyunu nihayetinde AKP hükümetinin elinde patlamıştır.
 
5. Bu planın tutmamış olmasının nedeni Kürt burjuvazisinin oyuna gelmemiş olması değildir, aksine Kürt burjuvazisi uzunca bir süre "oltaya gelmiştir". Kürt burjuvazisinin Türk devletine eklemlenmek ve Türkiye Kürdistanı'nda, TC devletinin bir parçası olarak hükmetmek stratejisi, onu sırf masada tutmak pahasına rakibinin pek çok hamlesini sineye çekmeye zorlamıştır. Öte yandan nihayetinde Kürt burjuvazisi güçlü bir karşı hamle yapmıştır: "30 yıldır savaşıyoruz, bunun bu yöntemlerle çözülemeyeceğini biliyorsunuz, bir kez daha hatırlatalım ve müzakere masasına dönelim." AKP hükümetinin benzeri ayak oyunlarıyla alt ettiği güçlerden farklı olarak Kürt burjuva hareketinin böylesi bir hamle yapabilmesinin arka planında, Kürt burjuvazisinin Türk burjuvazisinin bir parçası olmaması; farklı ekonomik ve toplumsal dinamiklere dayanan, gücünü farklı koşullardan alan, farklı bir burjuvazi olması yatmaktadır.
 
6. Bununla birlikte, Kürt burjuvazisi de bölgeye sermayenin gelmesini istemektedir. Bu açıdan Kürt burjuvazisi ile Türkiye burjuvazisinin çıkarları ortaktır. Alarko şirketlerinin patronu işadamı İshak Alaton'la birlikte katıldığı bir konferansta Leyla Zana'nın sarfettiği "Bugüne kadar Kürtleri hep simitçi ya da ayakkabı boyacısı olarak gördüler" sözleri, Kürt burjuvazisinin serpilme hırslarını ifade etmektedir ki bunun için Kürt burjuvazisinin Kürdistan'a dış yatırım yapılmasına ihtiyacı vardır.
 
7. Türk burjuvazisi ayrıca kendisine yeni bir imaj çizmek istemektedir. Bu da Türkiye'nin ucuz emek cenneti haline getirilmesini kapsamaktadır. Bunun çok önemli bir kısmını da Kürt işçi sınıfı oluşturmaktadır. Mevcut dönem özellikle kamu alanında yeni uygulamalarla işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarına saldırılarının planlandığı bir dönemdir. Sosyal bir devlet görünümü yaratarak artı değerini arttırmaktadır. Bunun bir örneği de Çalışma Bakanlığı'nın her işçi için sendika üyeliğini zorunlu hale getirmeyi planlamakta oluşudur. Kürdistan'da iyi(!) kullanılmayan çok önemli bir artı-değer potansiyeli bulunmaktadır. Pek çok sektörde Kürt işçiler çok düşük ücretlerde çalıştırılmaktadırlar. Bölgesel asgari ücret sistemi ile de Kürdistan'da ucuz emek politikası ortaya konulmaya hazırlanılmaktadır.
 
8. Bütün bu açılımlar ve müzakereler sürecinden sonra gelinen bu nokta, burjuvazinin barışından ancak savaş çıkacağını bir kez daha gözler önüne sermiş, Kürt sorununun çözümünün TC devleti ile herhangi bir uzlaşmadan geçemeyeceğini ve PKK'nin de hiç de alternatif önerebilecek bir yapı olmadığını tekrar ortaya koymuştur. Kürt sorununun çözümü yalnızca Türkiye'de mümkün değildir. Kürt sorununun çözümü milletlerarası savaşla mümkün değildir. Kürt sorununun çözümü demokrasiyle mümkün değildir. Bu sorunun tek çözümü, Kürt ve Türk işçilerin Orta Doğu ve tüm dünya işçileriyle birleşik mücadelesinden geçmektedir. Kürt sorununun tek çözümü enternasyonalist çözümdür. Bu sorun ancak sınıf savaşıyla sınırları aşarak çözülebilir. Milliyetçi savaşın barbarlığına karşı enternasyonalizm bayrağını ancak burjuvazi için ölmeyi reddeden işçi sınıfı yükseltebilir.

Yeni Sendikalar Yasası Üzerine Düşünceler

Geçtiğimiz günlerde Çalışma Bakanlığı'nın meclise sunduğu yeni yasa tasarısı kapsamında, sendikalar ve sendikalaşma üzerine birtakım değişiklikler yapılıyor olacağı haber bültenleri ve internetteki haber kanallarında dolaşmaya başlamıştı. "Toplu İş İlişkileri Kanun Tasarısı" adı altında yapılması öngörülen bu değişiklere de övgü ve tepkileri de beraberinde getirdi. Meclis Genel Kurulu'na gelmesi sürecinde de, yapılacak olan değişikliklerin hangi düzlemde gerçekleşeceğinin karara bağlanması için de burjuvazinin meclisinin işkolu istatistiklerini de değerlendirmesi gerekeceğine vurgu yapılıyor.

Kimisi "bu yasa, iş ilişkilerini düzenleyecek" diyor, kimileri ise "bu sendikal örgütlülüğün önünde bir engeldir" diyordu. Peki her şey göründüğü gibi miydi diye soranlar için, işçi sınıfına bu yeni yasa tasarısının işçi sınıfının çalışma koşulları adına ne gibi bir "değişikliği" temsil ettiği ve bizim için ne ifade ettiği üzerine biraz düşünelim.

Yeni sendikalar kanununda birtakım değişiklikler arasında en göze çarpan değişiklikler şu maddeler halinde özetlenebilir:

a - Sendikanın bir işkolunda örgütlenebilmesi için en az %10'luk bir üye kesimini kapsaması gerekiyorken, artık bu oran %3'e çekilecek.

Bu madde ile ilgili en büyük tepki, işkolundaki baraj üye sayısı konusunun gündemde olması ile ilişkili. Buna göre, "demokratik" bir ülkede böyle bir şeyden sözedilmesi olanaksız. Bu nedenle kimi sanayisi daha ileri ve gelişmiş kapitalist ülkelerin kokuşmuş sendikal birlikleri, duruma tepki ile yaklaşıyor, barajın kaldırılmasını öneriyor.

b - Mevcut 29 işkolunun içerisindeki kimi sektörler birleştirilecek ve toplam işkolu sayısı %17'ye indirilecek. Bu aynı zamanda halihazırdaki 51 sendikadan 21'inin barajı aşarak üye sayısını koruyacağı, diğerlerinin ise üyesiz kalacağı, aslında de facto bir biçimde kepenk kapatacağı anlamına gelecek.

Buradaki en dikkat çekici nokta da DİSK'in bu kapsamda ne olacağı üzerine. Bu nedenle "sendikaların yönetimi devrimciler ya da devrimci işçiler tarafından ele geçirilirse o sendikalar devrimci olur" arkaik tezleriyle volan kayışlarını bellerine bağlayan burjuva solu yeni propaganda malzemeleri elde etmiş durumda. Tabii ki burada işçi sınıfının çıkarı değil, kendi hareketlerinin sığlığının sınırlarında dolanıyorlar ve yeni kampanya dönemleri organize ediyorlar. Yine tabandaki samimi militanlar, ruhsuz sendika mitinglerinde sıkılacak ve ertesi gün "bildiri-afiş-basın açıklaması" teslisinde kutsanacak ve demokratizmi (sözde) istismar edecekler ve "kitlelere seslenecekler". DİSK de burada yeni kampanyalar düzenleyerek Taksim'de ya da başka merkezi bir lokasyonda birkaç basın açıklaması ile işçi sınıfı ile hiçbir bağı olmadığına inat, sendika tüzüklerinden hadisler okuyacaklar, "mücadelelerinde" yaşamını yitirenler için ritüellerde yeniden motive olacaklar.

c - Tasarıya göre, işletme barajı %40, işyeri barajı ise %50 + 1 olacak.

d - Sendikalara üye olma yaşı 15'e düşürülecek.

Sendikaların girmemiş olduğu küçük ve orta ölçekli işletmelerdeki patronlar ise bu yasa tasarısına tepkili yaklaşıyor ve bu tasarı ile "80 öncesi ve 80 öncesi sendikacılığı"na geri dönüş yapılacağından dem vuruluyor; böylece onlara göre işçilerin sendikalara üye olma oranlarında artış olacak, işçiler çalışmayacak; fazla mesaiye kalmayacak, gerekli artı-değer haddi yeni karlar ile beslenmeyecek ve işletme(ler) zarar edecek.[1]

Bu yasa tasarısı kapsamında DİSK'in herhangi bir işkolundaki mevcudiyeti de sona eriyor olacak. Buna da tepkili olan sendikacılar, "Devrimci" İşçi Sendikaları Konfederasyonu'na yönelik olduğu ifade edilen bu yasaya tepkilerini "Sendikal haklarımız çiğnenemez, DİSK engellenemez!" sloganıyla cevap vermeye çalışıyorlar.[2]

Yeni bir sermaye-emek düzenlemesi ve artı-değerin realize edilmesi sürecinin yaşandığı günümüzde, sendikaların sermaye ile bağları ve tuttuğu yer açısından dikkatli bir irdelemeye konu olmaz ise birçok tuzağın da işçi sınıfını beklediğini söyleyebiliriz. Zamanının yardım sandıkları olarak örgütlenen sendikaların malum güncellikte edindikleri role bakmak için çok da geriye gitmeden Türkiye'deki işçi sınıfının sesi olan TEKEL işçilerinin eylemliliğine bir gözatmamız ve sendikanın tutumuna dair birkaç haber linkini ziyaret etmemiz yeterlidir diye düşünüyoruz.

Üretimin düzensiz, eksik ve kimi zaman hatalı görünümleri yerine, daimi kar ve sürekli iyileştirmenin, rekabet koşullarında ne kadar hayati bir önemde olduğu gerçeğini de burjuvazi iyi biliyor. Bunun için de elinden gelen düzenlemeyi yapıyor. O nedenle bir taraftan Türk-İş'e akacak işçi kitlesinin kendisi ne daha reformist ya da uzlaşmacı bir çizginin esiri sendikal yönetimlerin güdümünde olacak, ne de DİSK (-ki kapatılmasa bile) daha mücadeleci olacak! Çünkü ne Türk-İş ne de DİSK, hiçbir zaman işçi sınıfının çıkarları için varolmamıştır. Kuruluşları itibariyle ikisi de aynı etin yahnisi niteliğindeki bu sendikaların arasındaki sanal "reformist ve uzlaşmacı / devrimci" ayrımı, ikisinin de örgütlendikleri sektörler ve dönemler üzerine dikkatlice bakıldığında görülebilecektir.

Buna göre, ilk olarak 1952'de kurulan Türk-İş devlet kuruluşlarında üye işçi kaydediyorken, TİP'li birkaç Türk-İş "muhalifi"nin kurduğu DİSK ise önemli sanayi kodamanlarının işletme ve tesislerinde çalışma yürütüyordu. Nispeten yeni yeni serpilmeye başlayan bu büyük sanayi kuruluşlarının karlılığı ile paralel olarak elde edilen "ekonomik kazanımlar" DİSK'in "tuttuğunu koparan bir sendika" imajını yüklenmesinin de önünü açtı ve böylece bugüne kadar gelen ve nedense aşılamayan bir "mücadeleci sendikacılık" heyulası yaratmış oldu. Aslında ne Türk-İş daha az mücadeleci, daha az muhalif ve daha az "devrimci"ydi, ne de DİSK daha çok "işi biliyordu" ve "devrimci"ydi. Her ikisi konfederasyon, o zamanın güncelliğinde böyle bir sahte "ayrışma" içerisine girmiş oldular. Ne de olsa her ikisinin de kimliğini biliyorduk; birisi bizzat devlet eliyle teşvik edilen bir sendikal anlayışın yansıması olarak faaliyet yürütüyor, bir diğerinin kurucusu da 15-16 Haziran'da gerçekleşen ve etkisi birkaç ili kapsayacak derecede işçi sınıfının mücadele dinamiklerini besleyen ayaklanmalar sırasında işçilere "evinize dönün!" çağrısı yapıyordu. Her ikisi de sermaye-sendika evliliğinin uğursuz ürünleri, her ikisi de "emek barışı"nın ve emeğin rasyonalizasyonu, düzenlenmesi ve azami kar birliğinin sentezleriydi.

O nedenle üzerine çok yaygara kopartılan şu Sendikal güç Birliği Platformu dikkatlice izlenmelidir. Türk-İş'e muhalif olacağız derken genel kurullar sonrasında efendilerinin önünde ceket ilikleyenlerden bu yasa tasarısı ile ilgili yeni süreçte gelecek olan tepkilere odaklanmak gerekir. Nitekim böyle bir şeyin olmayacağını biliyor olsak da, aslında işin merkezinde duranın işçi sınıfının türlü yollar oyalanması, oyuna getirilmesi olduğunu söylemek istiyoruz. Yapısal bir sorundan öte tarihsel bir sorun olarak sendikaların işlevlerini yitirmiş olmasının bir ifadesi olarak sendikacılık ve ona muhalifçiliğin de son çırpınışlarıdır SGBP.

Bir taraftan yeni yasa tasarısı aslında devlet kapitalizminin yeni bir emek organizasyonu ekseninde, mevcut birikimine yoğunlaşmasının bir aracı olacak. Zaten bütün eleştiri ve alkışlar da bunun için. Yeniden ve yeniden burjuva demokrasisinin üretimi ile işçi sınıfı için mücadele ediliyor olduğu yanılgısı mahçup sendikacılar ve savunucuları ile burjuva solunun yeni dönem malzemeleri olacaklar. Sınıfın artık reformlar yönünde giderek inancını yitirdiği ancak bu eğilimin de negatif yönde evrilmesiyle, giderek (özellikle Türkiye işçi sınıfı nezdinde) mücadelenin sadece kendi ellerinde yükseleceği gerçeğinin daha da açığa çıktığı bir süreçte, sendikalar için mücadele etmek ile sınıf için mücadele etmek arasındaki keskin ayrım daha da netleşecek. Aslında işçi sınıfını ve onun mücadelesini satacak daha az ya da daha çok sendikanın varolması bir anlam taşımıyor; esas olan sendikaların günümüzde neyi temsil ettikleridir.

Bu ayrımı ortadan kaldıracak olan ise sermayeye ve sendikalara karşı işçi sınıfının bilinçli eylemleri gündemde yerini alacak. Bunun dışındaki bütün hayaller ise düzenin yeniden kendisini üretmesi ile sonuçlanacak. Yarın yine işyerinden kötü çalışma koşullarını, düşük ücretleri ve yitip giden sosyal hakları için yeni yollar arayan işçi sınıfının arkadan pazarlıklar yapan sendikaları ile mücadelesine tanık oluyor olacağız. Sonucun belirleyicilisi yine işçi sınıfının elinde yükselecek olan, yasadışı grevleri ve spontan eylemlilikleri ile işçi sınıfı mücadelesi ile sendikaların meşhur o artık meşhur sahte (genel) grevleri arasındaki o ince çizgide varolmaya devam edecek. Yani yine geleceksizlik üreten bir sisteme karşı savaşımında işçi sınıfı ile (sözde) tarihin, ideolojilerin ve insanlığın (sözde) "sonu" kapitalizmin açık/gizli mücadelesine tanık oluyor olacağız.

Bunçuk

1- http://yenisafak.com.tr/YurtHaberler/?i=366362

2- http://www.disk.org.tr/default.asp?Page=Content&ContentId=1287

İşgal Edilmiş Atina Hukuk Fakültesi'nden Bildirge (9 Şubat): Kendimizi Özgürleştirmek İçin Ekonomiyi Yıkmalıyız

Siyasi ve finansal gösteri artık kendine güvenini kaybetmiştir. Eylemleri tamamen çırpınmalardan ibarettir. Toplumsal uyumu korumak işinin başına geçen “acil durum” hükümeti emeği zapt etmekte başarısız oluyor, aynı zamanda nüfusun tüketim gücü de düştükçe düşüyor. Devletin, Yunan ulusunun uluslararası finans dünyasında hayatta kalmasını sağlamak amacıyla getirdiği yeni önlemler, emek dünyasına yapılacak ödemelerin tamamen dondurulması anlamına geldi. Şimdi artık yalnız kağıt üstünde olan asgari ücretin düşürülmesi, doğrudan veya toplumsal bütün maaşların kesilmesiyle uyum içerisinde geliyor.

Yeniden üretimimizinin bütün maliyetleri ortadan kalkıyor. Sağlık yapıları, eğitim kurulları, “refah” yardımları ve bizi egemen düzen içinde üretken kılacak herşey şimdi tarihe karışmış durumda. Bizi sıkıp herşeyimizi çıkarttıktan sonra, şimdi bizi doğrudan açlık ve sefalete atıyorlar.

Her türlü ücretin lağvının güvenceye alınması, yasal düzeyde, bir “özel, kapalı hesap” yaratılması üzerinden gerçekleşiyor. Bu şekilde Yunan devleti mali stokların tamamının, bizim hayatlarımız pahasına dahi olsa, yalnızca sermayenin hayatta kalışı için kullanılmasını güvence altına alıyor. Borcun (devletinkinin değil, sermaye ilişkisinin kendisine içkin olarak barındırdığı borcun) yükü başlarımızın üzerinde, üzerimize düşüp hepimizi ezecekmiş gibi sallanıyor.

Borç efsanesi. Hakim yurtsever söylem, bir Yunan borcu fikrini öne atıyorlar, meseleyi ulusaşırı bir yere koyuyorlar. Bu da devletsiz borç piranalarının Yunan devletini hedef aldığı ve “iyi hükümetimizin” bizi kurtarmak için elinden geleni yaptığı izlenimini ya da tam aksine, hükümetin uluslararası mali sermayenin bir parçası olarak bizi ezmek istediği izlenimini besliyor.

Bu yanlış milliyetçi yaklaşıma karşı, borç aslında siyasi ekonominin bir sonucu ve ayrılmaz bir parçasıdır, ki patronlar bunu çok da iyi bilirler. Ekonomi yoklukların, yeni kıtlık alanlarının yaratılmasına (yani her zaman uzun vadede kötü sonuçları olacak yıkıcı bir yaratım) dayanmaktadır. Borç ve acı, mülkiyet varoldukça; tüketim, değişim ve para varoldukça büyümeye ve topluma hakim olmaya devam edecektir.

Krizin yapısal ve sistemsel olduğunu söylediğimizde, siyasi ekonominin yapılarının bir sona ulaştıklarını, düzenin kalbinin – yani değer üretimi sürecinin, bizzat saldırı altında olduğunu kastediyoruz. Açıktır ki sermaye için biz feda edilebilir konumdayız (göklere ulaşan işsizlik rakamlarına bakın) ve bu noktada emeğin yeniden üretimi sermaye birikimi önünde yalnızca bir engel. Mali-borç krizi, yani maaşların yerine borçların gelmesi, ve borç verememe durumu, düzeni bir sürdürülemezlik kısır döngüsüne sokuyor. Bunun gerçekleşmesinin nedeni, işin kendisinin değerinin, yani tabandan düzenin rollerine uyacak ilişkinin bizzat kendisinin sorgulanması.

O zaman sosyalizme ve “halk ekonomilerine” mi geçmeliyiz? Her tür sendika bürokratı ve özenti halk önderleri kendi yanılsamalarını besleyerek düzenden ve mevcut siyasi ekonomiden siyasi bir çıkış olduğunu öne sürüyorlar. Bankaların millileştirilmesinden bahsediyor kimileri, başkaları rasyonal liberalizmin gençleştirilmesinden dem vuruyor. Sıklıkla iyileştirme ve alternatif “devrimci ruh” biçimini dahi alıyorlar. Başka zamanlar yeşil gelişim, ekolojik adem-i merkeziyetçilik, doğrudan demokrasi ve siyasi formların fetişleştirilmesini duyuyoruz.

Pazarın kendisi, ve devlet müdahalesi herhangi bir çıkış yolu göstermekten aciz kaladursun, siyasi gösteri halk ekonomilerinden otoriter devlet sosyalizmlerine her tür ürünü pazarlama derdinde. Kitlelerin üretimden, kurumlardan itilmiş, işsiz halde oldukları bir dönemden muhtelif proletarya diktatörlüklerinden bahsediliyor fakat bunların hiçbiri siyasi partilere ve sendikalarına güvenilir bir destek getiremiyor. Devlet kapitalizminin gerici siyasi tutumlarının yerini, boş bir ideoloji mesleği almış durumda.

Sosyal savaş sınır tanımaz. Kimileri, krizin ortasından, milli sınırların yeniden değerlendirileceğini hatta yeniden çizileceğini öngörüyorlar. Milli vücutlar ve çeşitli ırkçılar durumu göçmenleri hedef almak, saldırılar ve pogromlar düzenlemek ve Yunan devletinin yapısal ırkçılığını güçlendirmek için kullanmak derdindeler. Onlar için direniş milli renklere boyanmış vaziyette; onlar Yunanlılar olarak mücadele ediyorlar, yüzleştikleri sömürünün ve toplumsal baskının düşmanları olarak değil.

Biz, her tür milli simge veya bayrağın varlığının düşman tarafına ait olduğuna inanarak, bilinçli bir biçimde safımızı seçtik ve onun için elimizden gelen herşeyle savaşmaya hazırız. Altın Şafak Nazileri, otonom milliyetçiler ve öteki faşistler çözüm olarak salt milli bir toplum öneriyorlar: onlara karşı önlem niteliği taşıyan saldırılar ve göçmenlerle dayanışma, her hangi bir radikal çabanın gerekli bir koşuludur.

Tek çözüm toplumsal devrimdir. Yukarıdakilerin hepsine karşı, toplumsal devrim oluyoruz, ki yalnızca hayatta kalmak için değil, bir hayata sahip olmak için tek çözüm budur. Bu, bütün mali ve siyasi kurumlara karşı ayaklanmak demektir. Ayaklanma yoluyla, devletin, özel mülkiyetin, her tür ölçülebilirliğin, ailenin, milletlerin, değişim araçlarının ve toplumsal cinsiyetin lağvedilmesini gerektirir. Toplumsal hayatta haksızlığı ortadan kaldırmak ve özgürlüğü yaymak için bu gereklidir.

Devrim işte bu anlama gelir! Bu doğrultuya ücret talepleri merkezli mücadeleleri getirmek; her türlü öz-örgütlü yapılar ve kitle meclisleri, özellikle de hali hazırdaki gibi dönemeçte olanlar, siyasi-hükümet kurumlarının sistematik krizi toplumsal bir patlamaya yol açabilecekken kurulanlar, devrim işte bu anlama gelir.

İşgal Edilmiş Atine Hukuk Fakültesinde Eylemin hemen ardından gerçekleşen açık kitle toplantısı [1]

Hukuk Fakültesi İşgali - 9/2/12

 


1. www.occupiedlondon.org/blog/2012/02/10/statement-by-the-occupied-athens-...

 

Tags: 

2012 - Mart

1940: Troçki Suikasti

20 Ağustos 1940’ta Troçki, Stalin’in madunlarından biri tarafından katledildi. İkinci emperyalist savaş henüz başlamıştı. Bu makalede yıl dönümü modasından biraz taviz verecek de olsak; amacımız sadece proletaryanın büyük bir figürünü hatırlamak değil, aynı zamanda onun bazı hatalarını ve savaşın başında tutunduğu politik tavırlarını incelemek. Bir hayat boyu tamamen işçi sınıfının davasına adanmış kararlı ve tutkulu militan faaliyet sonrasında Troçki, bir devrimci ve savaşçı olarak öldü. Tarih kavgadan dönmüş hatta işçi sınıfını satmış devrimcilerin örneğiyle doludur. Rosa Luxemburg ve Karl Liebchneckt gibi bütün ömrü boyunca inancını koruyup kavgada ölenlerin sayısı ise azdır. Troçki de bu insanlardandır.

Troçki son yıllarında Sosyal Demokrasi’ye girişçilik politikası, birleşik işçi cephesi gibi bir dizi oportünist tavrı savunmuştur ve komünist solda bunlar 1930’lar boyunca haklı bir şekilde eleştirmiştir. Fakat o hiçbir zaman Troçkistlerin onun ölümünden sonra yaptığı gibi düşmanın saflarına, burjuvazinin safına geçmemiştir. Özellikle emperyalist savaş sorununda sonuna kadar devrimci hareketin geleneksel tavrını, emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesini savunmuştur.

Emperyalist savaş yaklaştıkça, Troçki’nin ortadan kaldırılması dünya burjuvazisinin olmazsa olmaz hedeflerinden birine dönüşmüştür.

İktidarını sağlamlaştırmak ve onu karşı-devrimin baş mimarı yapan politikalarını sürdürmek için Stalin, ilk olarak birçok devrimciyi, eski Bolşevikleri ve özellikle de Lenin’in Ekim devrimini birlikte inşa ettiği yoldaşlarını yok etti. Fakat bu kadarı bile yeterli değildi. 1930’ların sonlarında askeri gerginlikler yükseldikçe Stalin’in emperyalist politikalarını geliştirebilmek için Rusya’da daha serbest olmaya ihtiyacı vardı. İspanya’da savaşın başlamasıyla birlikte 1936 yılı davalarla ve ilkin Zinoviev’in, Kamenev’in ve Smirnov’un1 sonra Piatakov ve Radek’in ve son olarak da “Rykov-Bukharin-Kretinsky” grubu olarak adlandırılanların infazıyla geçti. Fakat sürgünde olmasına rağmen Troçki Bolşeviklerin en tehlikesi olarak kaldı. Stalin 1938’de zaten Troçki’nin oğlu Leon Sedov’u Paris’teyken katledebilmişti. Artık sıra Troçki’nin kendisine gelmişti.

1930’larda Sovyet ordusunun Batı Avrupa’da ki karşı-istihbaratının başında olan general Walter Krivitsky Stalin’in Ajanıydım 2 adlı kitabında şöyle sorar; “Bolşevik devriminin bütün Bolşevikleri öldürmesi gerekiyor muydu?”. Her ne kadar bu soruya bir cevap verme çabası göstermemişse de kitabı oldukça net bir cevap ortaya koymaktadır. Moskova duruşmaları ve son Bolşeviklerin tasfiyesi savaşa doğru yürüyüş için ödenen bedel oldu; “Stalin’in gizli amacı [ki bunda Almanya ile ortak bir anlayış içerisindeydi] aynıydı. Mart 1938’de Stalin Lenin’in en yakın çalışma arkadaşları ve Sovyet devriminin babaları olan Rykov-Bukharin-Kretinsky grubunun yargılandığı on günlük büyük davayı düzenledi. Hitler’in nefret ettiği bu Bolşevikler Stalin’in emriyle 3 mart’ta infaz edildi. 12 Mart’ta Hitler Avusturya’yı işgal etti (…) 12 Ocak’ta Hitler ve yeni Sovyet elçisi arasında önlerinde dizilmiş bütün bir Berlin diplomatik tugaylarının karşısında dostane ve demokratik görüşmeler gerçekleştirildi”. Bunu 23 Ağustos 1939’da Hitler ve Stalin arasında gerçekleştirilen Alman-Sovyet paktı izledi.

Ne var ki, eski Bolşeviklerin ortadan kaldırılması ilkin ve öncelikle Stalin’in iç politikası sorunu idiyse de, aynı zamanda bütün dünya burjuvazisinin de işine gelmekteydi. İşte bu yüzden de Troçki’nin kaderi de baştan çizilmişti. Bütün dünyanın kapitalist sınıfının çıkarları için, Ekim Devriminin sembolü olan Troçki’nin ölmesi gerekiyordu! “Fransa’nın Üçüncü Reich elçisi olan Robert Coulondre 3 tam İkinci Dünya Savaşı öncesinde Hitler ile yaptığı son görüşmesini anlatırken çarpıcı bir tanıklık aktarır. Stalin ile yaptığı pakttan elde ettiği avantajlardan dolayı kendiyle övünen Hitler gelecekteki büyük askeri başarılarının manzarasını çıkararak konuşmasını bitirir. Fransız büyük elçisi cevap olarak onun “sağduyusuna” seslenerek, uzun ve korkunç bir savaşı takip edebilecek ve savaşa katılan bütün hükümetleri yutabilecek toplumsal çalkantılardan ve devrimlerden bahseder. Büyükelçi ‘kendinizi şimdiden galip görüyorsunuz… Fakat bir başka olasılığı, galibin Troçki olma olasılığını hiç düşündünüz mü?” der. Hitler bunun üzerine (sanki boğazı tıkanmış gibi) sıçrar ve bu olasılığın yani Troçki’nin galibiyetinin Fransa ve Britanya’nın Üçüncü Reich’e karşı savaşa girmemesi için bir başka neden olduğunu söyleyerek bağırır”. 4 Isaac Deutscher Troçki’nin bu konuşmayı duyduktan sonra verdiği şu tepkinin altını haklı olarak çizmiştir; “bunlara devrimin hayaleti musallat olmuş ve ona da bir insanın adını veriyorlar”. 5

Burjuvazinin planları için Troçki ölmeliydi6 ve kendisi de günlerinin sayılı olduğunun farkına varmıştı. Onun yok edilmesi, eski Bolşeviklerin veya Rus sol komünistlerinin öldürülmesinden daha öncelikliydi. Eski Bolşeviklerin katli Stalin’in mutlak iktidarını güçlendirmesini sağlamıştı. Troçki’nin katli ise Rus burjuvazisi de dahil dünya burjuvazisinin tümü açısından, savaşa girmek için ellerinin serbest kalması anlamında önemli bir ihtiyacın tatminin temsil ediyordu. Dünya savaşına giden yol, bir kere Ekim Devriminin en son büyük figürü ve en ünlü enternasyonalist temizlendikten sonra çok daha açık hale gelecekti. Stalin onu yok etmek için GPU’nun bütün gücünü kullandı. Hayatına kast eden bir çok hareket defalarca tekrarlandı. Stalinist makineyi hiçbir şey durduramaz gibi gözüküyordu. Troçki’nin ölümünden kısa bir süre önce, 24 Mayıs 1939’da bir komando timi evine gece yarısı saldırdı. 200-300 el ateş ettiler ve el bombaları attılar. Şans eseri, pencereler yerden oldukça yukarıda inşa edilmişlerdi ve Troçki, karısı Natalia ve torunları Sjeva yatak altına saklanarak mucizevî bir kurtuluş gerçekleştirdiler. Fakat bunu takip eden saldırıda Ramon Mercader diğerlerinin beceremediğini bir buz kıracağıyla gerçekleştirdi.

Fakat Burjuvazi için Troçki’nin katledilmesi yeterli değildi. Lenin’in Devlet ve Devrim’de çok yerinde bir şekilde belirttiği gibi: “Büyük devrimciler yaşarken baskıcı sınıflar onları amansızca yok eder, öğretilerine haince bir düşmanlıkla, en amansız nefretle ve en vicdansız yalan ve iftira kampanyalarıyla cevap verirler. Devrimciler öldükten sonra ise onları zararsız figürlere dönüştürmek, bir nevi onları azizleştirmek, ezilen sınıfları aptal yerine koyma maksadıyla “teselli etmek” için isimlerinin etrafına “kutsal bir hale” yerleştirmek ve aynı zamanda da devrimci doktrinin içeriğini boşaltmak için kısırlaştırmak, basitleştirmek ve devrimci köşelerini yontmak için çeşitli girişimlere başlarlar (…) [Marxist] doktrinin devrimci yanını, onun devrimci ruhunu bozar, siler ya da çıkarırlar. Burjuvazi için kabul edilebilir olan ya da öyle gözüken yönleri ön plana çıkarıp onları sulandırmaya çalışırlar” 7

Troçki söz konusu olduğunda bu pis iş, onun ardılı olduğunu iddia eden Troçkistler tarafından yapılmıştır. Troçkistler Troçki’nin oportünist tavırlarını SSCB’nin emperyalist kampını savunmak için olduğu kadar son emperyalist savaştan beri bütün ulusal savaşları meşrulaştırmak için kullana geldiler.

4. Enternasyonal 1938’de kurulduğunda Troçki yaklaşımını kapitalizmin “ölüm döşeğinde”, son çırpınışlarını yaptığı fikri üzerinde inşa etmişti. Komünist Sol’un İtalyan Fraksiyonu’da aynı fikri savunmuştu. Troçki’nin bu döneme yönelik yaklaşımına katılmakla birlikte bunun sonucu olarak “üretici güçler artık büyümemektedir” 8 diyerek ifade ettiği sonuca katılmıyoruz. Troçki kapitalizmin ölüm döşeğinde olduğunu belirtip, kapitalizmin ilerici bir toplumsal form olmaktan çıktığını ve onun sosyalist dönüşümünün artık tarihsel olarak gündemde olduğunu söylerken tamamen haklıydı. Ne var ki, 1930’lar da devrim için koşulların olgun olduğunu düşünürken yanılgı içerisindeydi. İtalyan Solu’nun aksine, ilkin Fransa’da sonra İspanya’da Halk Cephesinin iktidarını devrimin başlangıcı olarak adlandırdı. 9 Gerçekte 2. Dünya Savaşına doğru gidilirken, onu devrimin o an için güncel olarak gündemde olduğuna inanmaya iten tarihsel gelişimin bu yanlış kavranışı, bu dönemde geliştirdiği oportünist tavırları anlamakta kilit bir öneme sahiptir.

Somut biçimiyle Troçki’nin bu yaklaşımı, onun 4. Enternasyonal’in kuruluşunda ortaya attığı “Geçiş Programı” kavramında ifadesini bulmuştur. Gerçekte bu bir dizi gerçekleştirilmesi imkansız talebin işçi sınıfının bilincini yükselteceği ve sınıf mücadelesini keskinleştireceği varsayımı üzerine kuruluydu. Bu kavram onun bu dönemdeki politik stratejisinin temel taşıydı. Troçki Geçiş Programındaki önerileri reformist olmadığını düşünüyordu çünkü ona göre bunlar zaten hiçbir zaman uygulanmak hedefi taşımadığı gibi uygulanamazlardı da. Aslında, bunlar kapitalizmin işçi sınıfına kalıcı reformlar önermesinin imkânsızlaştığını göstermeyi ve sonuç olarak da onun çöküş içerisinde olduğunu ortaya çıkararak sınıf mücadelesini kapitalizmin yıkımına doğru itmeyi hedefliyordu.

Aynı temelde Troçki, özünde dünya çapında bir savaş ve militarizm 10 çağında, Geçiş Programının uygulanmasını sağlayacak bir çerçeve olan ünlü “Proleter Askeri Programı”nı (PAP) 11 geliştirdi. Bu politik yönelimin silah altındaki milyonlarca işçiyi devrimci fikirlere kazanacağı umuluyordu. Bunun temelinde, devlet tarafından işletilen ama sendikalar gibi işçi sınıfı kurumlarının kontrolünde bulunacak olan özel okullarda seçilmiş subayların kontrolünde, işçi sınıfı için zorunlu askeri eğitim talebi bulunmaktaydı. Açık ki hiçbir kapitalist devlet işçi sınıfına böylesi talepleri karşılayamaz çünkü bu bir devlet olarak kendi varlığını yadsımak olacaktır. Troçki’nin bakış açısı ise kapitalizmin silah altındaki işçiler tarafından yıkılacağı, tıpkı 1. Dünya Savaşında olduğu gibi bir proleter ayaklanmanın uygun koşullarının yaratılacağıydı.

Bir çok sefer mevcut savaşın bir öncekinin devamı olduğunu belirtmiştik. Fakat devamlılık tekrarlanma anlamına gelmez (…) ikinci emperyalist savaş karşısında bizim politikamız, devrimci proletaryanın politikası, ilk emperyalist savaş sırasında, özellikle Lenin’in liderliğinde yürütülen politikanın bir devamıdır.” 12

Troçki’ye göre koşullar 1917’de olduğundan bile daha uygundu. Çünkü kapitalizm yeni bir savaşın başında olmasına rağmen tarihsel bir çıkmaz sokakta olduğunu nesnel olarak ispatlamış diğer yandan da öznel olarak işçi sınıfı dünya çapında büyük bir deneyim kazanımı biriktirmişti.

Ajitasyonumuzun kökünde olması gereken işte bu [devrim] perspektifidir. Mesela sadece kapitalist militarizme karşı bir tavır geliştirme ve burjuva devletini savunmayı reddetme meselesi değil, iktidarın ele geçirilmesine doğrudan hazırlanma ve sosyalist anavatanı savunma meselesidir.” 13

Troçki tarihsel akışın hala proleter devrimine doğru olduğunu düşünürken çoktan yönünü kaybetmişti. İşçi sınıfının durumunu ve burjuvaziyle arasındaki sınıflar arasındaki güçler dengesini doğru değerlendirmeyi beceremedi. 1930’lar sırasında sadece İtalyan Komünist Solu insanlığın açık derin bir karşı devrim sürecinden geçtiğini, proletaryanın bu dönem için yenildiğini, bu noktada tarihin çelişkisine tek olası çözümün burjuvazininki yani emperyalist dünya savaşı olduğunu gösterebildi.

Ne var ki, onu oportünizme iten bu “militarist” fantezilerine rağmen Troçki sağlam bir şekilde enternasyonalist zemin üzerinde durmaya devam etti. Fakat emekçi kitleleri devrime kazanmak için (Geçiş programıyla işçi mücadelelerinde ve askeri politikasıyla orduda) “sağlam” durmaya çalıştıkça kendisini marksizmin klasik perspektifinden uzaklaştırmış ve proletaryanın çıkarlarına karşıt bir politikayı savunurken buldu. “Taktiksel” olması niyetlenen bu politika ekonomik taleplerinin karşılanması için işçileri burjuva devletine bağlamaya ve onları iyi bir burjuva çözümünün olanaklı olduğuna inandırmaya eğilimli olduğundan gerçekte aşırı derecede tehlikeliydi. Kabul edilemez olanı meşrulaştırmaya çalışan bu ”incelikli ve gizli” taktik savaş sırasında Troçkistler tarafından geliştirilecek özellikle (2. Dünya savaşındaki “Anti-faşist” burjuvazinin işgal bölgelerindeki silahlı kanadı olan) Direnişe katılmaları ve vatan savunmasına girişmeleri yoluyla burjuva kampına dönmelerinin yolunu açacaktı.

Fakat temel olarak Troçki’nin kendi “askeri politika”sına verdiği önemli nasıl anlamalıyız? Ona göre insanlığın karşı karşıya olduğu perspektif artan ölçüde sınıflar arası silahlı mücadelenin damgasını taşıyacak olan bütünlüklü bir toplumsal militarizasyondu. Buna insanlığın kaderi her şeyden önce askeri düzeyde belirlenecekti. Sonuç olarak proletaryanın esas görevi kapitalist sınıftan iktidarı söküp alabilmek için acil olarak hazırlanmaktı. Bu bakış açısını özellikle savaşın başında şöyle ortaya koymuştu:

İşgal edilecek olan ülkelerde kitlelerin durumları anında kötüleşecektir. Sınıfsal baskının üzerine ulusal baskı da eklenecek ve bunun da asıl yükü işçilerin sırtına yüklenecektir. Bütün diktatörlükler arasında yabancı bir işgalcinin totaliter diktatörlüğü en katlanılamazıdır” 14

Silahlı bir askeri her Polonyalı, Danimarkalı, Norveçli, Hollandalı ve Fransız işçisinin yanına yerleştirmek imkansızdır” . 15

Fethedilen bütün ülkelerin hızla barut fıçılarına dönüşmelerini kesin olarak bekleyebiliriz. Tehlike daha çok patlamaların çok erken, yeterli hazırlık olmadan gelişmesi ve yalıtılmış yenilgilere dönüşmeleri. Ne var ki aynı zamanda genel olarak bir Avrupa ve dünya devrimini kısmi yenilgileri hesaba katmadan düşünemeyiz” . 16

Ne var ki, bu durum Troçki’nin sonuna kadar proleter bir devrimci olarak kaldığı gerçeğini değiştirmez. Bunun kanıtı ise genelleşmiş emperyalist savaşa karşı tek proleter devrimci tavır konusunda bulanık olmayan bir pozisyon geliştirmek için yazdığı “Alarm” olarak da bilinen 4. Enternasyonal’in Manifestosu’nun içindedir:

Aynı zamanda bir an için bile olsa bu savaşın bizim savaşımız olmadığını unutmuyoruz (…) 4. Enternasyonal politikasını kapitalist devletlerin militer ganimetleri üzerine değil bütün ülkelerdeki egemen sınıfların alaşağı edilmesi için emperyalist savaşın kapitalistlere karşı işçilerin savaşına dönüştürülmesinde, dünya sosyalist devriminde görür (…) Bizler işçilere onların çıkarlarıyla kana susamış kapitalistlerinki arasında hiçbir ortaklık olamayacağını açıklarız. Bizler işçileri emperyalizme karşı harekete geçiririz. Bizler bütün savaşan ve tarafsız ülkelerdeki işçilerin birliği için propaganda yaparız.” 17

Troçkistlerin “unuttuğu” ve ihanet ettiği işte budur.

Buna kıyasla sınıfsal perspektiften bakıldığında Troçki’nin “Geçiş Programı” ve “Proleter Askeri Strateji”nin tam bir fiyasko olduğu ortaya çıkmıştır. Çünkü II. Dünya Savaşının sonunda hiçbir proleter devrimi olmadığı gibi, PAS 4. Enternasyonalin militanlarını “demokrasi” ve Stalinizmin sadık kurşun askerlerine dönüştürerek bu katliama katılmalarını meşrulaştırmasını sağlamıştır. İşte tam da bu noktada Troçkizm kesin olarak düşman kampına geçmiştir.

Şurası açık ki, Troçki’nin hatası, İtalyan Komünist Solu’nun net bir biçimde ortaya koyduğu gibi tarihsel akışın kaçınılmaz olarak karşı devrimine ve bu yüzden de dünya savaşına doğru gittiğini anlayamaması olmuştur. 1936’da bile gidişatının hala devrime doğru olduğunu düşünerek “Fransız devrimi başladı” diyebilmiş 18 İspanya’da ki durum içinse “Dünyanın işçileri İspanyol proletaryasının yeni zaferini dört gözle beklemektedir” 19 diyebilmiştir. Böylelikle gerçekte dünyadaki durum ters istikamette giderken Troçki işçi sınıfına olan bitenin özellikle Fransa’da ve İspanya’da devrim yönünde geliştiğini söyleyerek büyük bir politik hataya düşmüştür: “SSCB’den kovulduğu 1929’den suikastla öldürülüşüne kadar Troçki dünyayı sürekli olarak tepe taklak görmüştür. Esas görevin yenilgiden kurtulabilen devrimci enerjiyi toparlamak, ilk ve öncelikli olarak da devrimci dalganın tam bir politik bilançosunu çıkarmak olduğu bir sırada Troçki, proletarya gerçekte yenilmiş olmasına rağmen körlemesine bir şekilde aslında onun ileriye doğru yürüdüğünde ısrar etmiştir. Bu yüzden 50 yıldan uzun bir süre önce yaratılmış olan 4. Enternasyonal, basitçe karşı devrimin önünde geri çekiliş sürecinde olduğu için işçi sınıfı yaşamının içerisine akamadığı boş bir kabuktan başka bir şey olamadı. Bu hata yüzünden Troçki’nin bütün eylemleri sadece zaten çok zayıf olan dünyanın devrimci güçlerinin 1930’lar boyunca daha da dağılmasına ve en kötüsü bu güçlerin büyük bir kısmının emperyalist savaşa katılması ve Halk Cephesi hükümetlerine verilen “eleştirel” destek yoluyla kapitalist pisliğine sürüklenmesine yol açtı.” 20

Troçki’nin SSCB karşısında takındığı tavır da onun en ciddi hatalarından biriydi. Stalinizme saldırmasına rağmen aynı zamanda SSCB’yi “sosyalist anavatan” ve en azından “yozlaşmış bir işçi devleti” olarak düşündü ve savundu.

Fakat bütün bu politik hataların dramatik sonuçlarına rağmen Troçki, ölümünden sonra kendi “takipçilerinin” olduğu gibi işçi sınıfının düşmanı olmadı. Savaşın başında gelişen olayların ışığında Troçki özellikle de SSCB söz konusu olduğunda politik yargılarını gözden geçirmesi gerekebileceği olasılığını kabul edebilmişti.

25 Eylül 1939 tarihli SSCB ve savaş başlıklı son yazılarından birinde şöyle demekteydi:

Yönelimimizi değiştirmiyoruz. Fakat farz edelim ki Hitler namlularını doğuya çevirsin ve Kızıl Ordu işgali altındaki bölgeleri ele geçirsin (…) Bu durumda Bolşevik-Leninistler elde silah Hitler’e karşı mücadele edecekler aynı zamanda bir sonraki adımda da Stalin’in alaşağı edilmesini hazırlayabilmek için Stalin’e karşı devrimci propagandaya girişeceklerdir…”.

Troçki elbette SSCB’nin doğası üzerine olan analizini savunmuştur fakat onun kaderini 2. Dünya Savaşı testinde geçeceği yargının sonucuna bağlamaktadır. Aynı makalede Troçki eğer Stalinizm savaştan muzaffer ve güçlenmiş bir şekilde çıkacak olursa (Troçki’nin olmayacağını zannettiği bir şeydir bu) SSCB ve hatta genel politik durum üzerine vardığı yargıları yeniden gözden geçirmesi gerekeceğini söylemektedir:

Fakat eğer mevcut savaşın devrimi provoke etmeyip proletaryanın çöküşü ile sonuçlanacağını düşünürsek bu durumda alternatif olarak tek bir olanak çıkmaktadır: bu da demokrasinin hala mevcut olduğu yerlerde totaliter rejimlere dönüşmesiyle tekelci sermayenin devletle birleşmesi daha da çürümesidir. Bu koşullar altında proletaryanın toplumun liderliğini ele geçirmeyi becerememesi Bonapartist ve faşist burjuvazi içerisinden doğacak yeni bir sömürücü sınıfın gelişmesine yol açabilir. Bu da büyük ihtimalle bir çöküş rejimi olacak ve uygarlığın alacakaranlığını işaret edecektir.

Eğer proletarya gelişmiş kapitalist ülkelerde iktidarı alıp SSCB’de olduğu gibi ona tutunamayıp terk ederek yerini ayrıcalıklı bir bürokrasiye bırakırsa da benzer bir sonuca ulaşacağız demektir. Böyle olursa bürokrasi içerisine yeni çöküşün bir ülkedeki gerilikten ve kapitalist çevreden dolayı değil ama proletaryanın egemen sınıf olmak hususunda gösterdiği organik beceriksizlikten dolayı olacağını kabul etmeye zorlanacağız demektir. Bu durumda da geriye bakıp temel özellikleri bakımından bugünün SSCB’sinin uluslar arası bir ölçekte yeni bir sömürü rejiminin öncülü olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Sovyet devletinin tanımı üzerine terminolojik tartışmalardan saptığımızdan beri çok yol aldık. Fakat bizi eleştirenlerde önce şunu görmeliler: bir toplumsal rejimin diğerinin yerini alması gibi bir soru üzerinde doğru bir yargı geliştirmek için kendimizi kaçınılmaz olarak tarihsel perspektif üzerinde temellendirmemiz gerekir. Mantıksal sonucuna vardırıldığında tarihsel alternatif şu şekilde belirmektedir: ya Stalinist rejim burjuva toplumunun sosyalist bir topluma dönüşmesi sürecindeki çirkin bir kazadır ya da Stalinist rejim yeni bir sömürü toplumu yönündeki ilk adımdır. Eğer ikinci tahmin doğru çıkarsa o zaman bürokrasi elbette yeni bir sömürgen sınıfa dönüşecektir. Bu ikinci perspektif ne kadar korkunç gözükürse gözüksün eğer dünya proletaryası tarihsel gelişme tarafından ona yüklenen görevi yerine getirmeyi gerçekten de beceremezse, bu durumda kapitalist toplumun içsel çelişkilerine dayanan sosyalist programın en sonunda bir ütopya olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. Bununla birlikte belirtmek gerekir ki, bu durumda totaliter bürokratik toplumun kölelerinin çıkarları için savunmamız gereken yeni bir “minimum program”a ihtiyacımız olacaktır”. (vurgular bize ait)

Troçki’nin geliştirdiği perspektifin, işçi sınıfına ve onun tarihsel olarak devrimci perspektifini gerçekleştirme becerisine olan güvenini kaybettiği derin bir demoralizasyona ya da bir cesaret kırılmasına işaret ettiği gerçeği bir kenara, burada Troçki’nin SSCB’nin “sosyalist” doğası ve bürokrasinin “işçi sınıfını” karakteri üzerine olan tavırlarını sorgulamaya başladığı açıktır.

Troçki savaşın sonunu göremeden öldürülmüş ve Rusya “demokrasiler” ile birlikte savaştan galip çıkan safta olmuştur. Bu, tarihsel koşulların tıpkı Troçki’nin planladığı gibi, onun inançlı takipçileri olduklarını iddia edenlerden de onun tavrını “temel özellikleri bakımından bugünün SSCB’sinin uluslar arası bir ölçekte yeni bir sömürü rejiminin öncülü olduğu” yönünde gözden geçirmelerini gerektirdiği andır. 4 Enternasyonal bunu yapmayı beceremediği gibi tasını tarağını toplayarak burjuva saflarına geçmiştir. Devrimci zeminde kalabilmek için Troçkizmden kaçabilenler 1941’de The Internationalist’i basanların oluşturduğu Çinli grup, Munis etrafındakilerden oluşan 4. Enternasyonal’in İspanyol seksiyonunun üyeleri, Revolutionaren Kommunisten Deutschlands (RKD), Fransa’da ki Socialisme ou Barbarie grubu, Yunanistan’da ki Agis Stinas ve Natalia Troçki 21 gibi bir grup azınlık olabilmiştir.

Hayatta eşi ve devrimde yoldaşı olduğu Troçki’nin ruhuna sadık kalan Natalia Troçki, 9 Mayıs 1951’de 4. Enternasyonalin Yürütme Komitesine yazdığı bir mektupta SSCB’nin karşı devrimci doğası üzerinde özellikle ısrar ederek şöyle demiştir:

Eski ve miyadı dolmuş formülasyonlara takıntılı bir şekilde bağlı olduğunuz için Stalinist devleti bir işçi devleti olarak görmeye devam ediyorsunuz. Bu noktada sizi takip edemem ve etmeyeceğim (…) Şurası herkes için açık olmalı ki Stalinizm devrimi tamamen yok etmiştir. Ve sizler hala Rusya’nın bu haksız rejim altında bile bir işçi devleti olduğunu söylemeye devam ediyorsunuz”.

Natalia bu açık tavırdan onun mantıksal sonucunu çıkararak, haklı olarak şöyle devam eder:

Kendinizi adadığınız tavırlar içerisinde en affedilmez olanı savaş üzerine olanı. Üçüncü dünya savaşı insanlığı tehdit ediyor, devrimci hareketi en zor en karmaşık durumlarla en zor kararlarla karşı karşıya bırakıyor (…) Fakat son yıllardaki bu durumlar karşısında bile siz Stalinist devleti savunma çağrıları yapmaya ve bütün hareketi buna yöneltmeye devam ediyorsunuz. Artık, Kore halkını çarmıha geren savaşta bile Stalinist orduları destekliyorsunuz”.

Natalia cesurca mektubunu şöyle bitirir: “Sizi bu noktada takip edemem ve etmeyeceğim (…) Ayrıldığımız konuların beni artık sizin saflarınızdan ayrılmaya zorladığını açık bir şekilde söylemekten başka bir yol kalmadığını size söylemem gerektiğini anlamış bulunuyorum” . 22

Troçkistler Natalia Troçki’nin de söylediği gibi, 2. Dünya Savaşı’ndan SSCB’nin zaferle çıkmasının ardından Troçki’nin örneğini izleyerek politik tavırlarını gözden geçirmedikleri gibi, bugünkü tartışmalarında ve sorgulamalarında da –tabi eğer olursa- hala “proleter politik strateji” üzerinde durmaya devam ediyorlar. 23 Bu tartışmalar SSCB’nin doğası, proleter enternasyonalizmi ve savaş karşısında devrimci yenilgicilik gibi temel sorunlar karşısında sağır edici bir sessizliği sürdürmeye devam ediyor. Pierre Broue sözde bilimsel bir lafazanlığın ortasında bunu fark ederek şöyle diyor: “Hiç şüphe yok ki bu sorun (PAS) üzerindeki herhangi bir tartışmanın ve çözümlemenin yokluğu 4. Enternasyonalin tarihi üzerine çok ağır bir biçimde binmiştir. Derinlikli bir analiz Enternasyonal’i 1950’ler de sarsan krizin temelinde bu sorunun yattığını ortaya koyabilir”. 24 Ne kadar da kibarca bir ifade tarzı!

Troçkist örgütlerin ihanet edip saf değiştirdiği bir gerçektir. Fakat Pierre Broue ya da Sam Levy gibi tarihçiler sorunu basitçe Troçkist hareketin bir krizine indirgemeye çalışmaktadırlar:

Troçkizmin temel krizi savaşı ve savaş sonrası dünyayı kavramadaki kafa karışıklığının ve beceriksizliğinin bir ürünüdür”. 25

Troçkizmin savaşı ya da savaş sonrası dünyayı kavramayı başaramadığı oldukça doğrudur. 2. Dünya Savaşı sırasında bir emperyalist kampı diğerine karşı savunarak ve ondan sonra da bütün sözde “ulusal kurtuluş” mücadelelerinde ya da “ezilen halkların” mücadelelerinde küçük emperyalizmleri sürekli olarak daha büyük olanlara karşı savunarak işçi sınıfını ve proleter enternasyonalizmi satmasının nedeni budur. Pierre Broue, Sam Levy ya da diğerleri bunun farkında olmayabilirler ama Troçkizm işçi sınıf için ölmüştür ve onu sınıfın kurtuluşunun bir aracı olarak yeniden diriltmenin hiçbir yolu da yoktur. Bu yüzden de, gerçek enternasyonalistleri ve özellikle de Cahiers Leon Trotsky dergisinin 39. Sayısında yaptığı gibi, savaş dönemindeki İtalyan Komünist Solu’nun faaliyetlerini kendilerine mal etme çabaları nafiledir.

Biraz edepli olun beyler! İtalyan Komünist Solu’nun enternasyonalistlerini işçi sınıfına ihanet etmiş şövenist 4. Enternasyonal ile karıştırmayın. Komünist Soldan gelen bizlerin 4. Enternasyonal veya onun bugünkü peygamberleri ile hiçbir ortak yönümüz olamaz. Çekin ellerinizi Troçki’den! O hala işçi sınıfına aittir.

Rol

 


 

1 Bakınız; 16 Fusillés à Moscou by Victor Serge, Spartacus editions.

2 J’étais l’agent de Staline, Editions Champ Libre, Paris 1979.

3 Robert Coulondre (1885-1959) Fransa’nın Berlin ve Moscova büyükelçisi

4 The Prophet Outcast, Isaac Deutscher, Oxford Paperbacks, p515.

5 Manifesto of the 4th International on the imperialist war and the world proletarian revolution içinden.

6 1914’te 1. Dünya Savaşının patlak vermesinden hemen önceki Jean Jaures gibi fakat şu farkla: Jaures bir pasifistken Troçki her zaman bir devrimci ve enternasyonalistti.

7 Essential works of Lenin, Bantam Books, 1971, p272.

8 Bize göre, sistemin çöküş içine girmesi onun artık gelişemeyeceği anlamına gelmez. Buna karşılık bizim için olduğu gibi Troçki için de çöküş içerisindeki bir sistem dinamizmini kaybetmiştir ve üretim ilişkileri toplumun daha ileri gelişmesi önünde engel haline gelmiştir. Diğer bir deyişle, sistem tarihsel olarak olumlu rolünü oynamıştır ve artık yeni bir toplumu doğurmaya hazırdır.

9 Bakınız; The Italian Communist Left kitabımız ve Le Trotskisme contre la classe ouvrière broşürümüz.

10 Bu zaten İspanya’da ki savaşta ifadesini bulmuş olduğundan Troçki için yeni bir tavır değildi: “…kendimizi hainlikten ve hainlerden açık bir biçimde ayırırken aynı zamanda cephedeki en iyi savaşçılar olarak kalmalıyız”. Burada fabrikadaki en iyi işçi olma fikriyle cephedeki en iyi asker olmayı kıyaslar. Bu formülasyon Çin, Laponya tarafından “sömürgeleştirilmiş” ve “saldırıya uğramış” bir ulus olduğu varsayımıyla Çin-Japon savaşına da uygulanmıştır.

11 "Our military transitional programme is a programme for agitation” (Oeuvres, no24).

12 Trotsky, Fascism, Bonapartism and war.

13 Ibid.

14 Trotsky, Our course does not change, 30 Haziran 1940.

15 Ibid.Bu uluslar belirtilmiştir çünkü makale yazılırken bunlar henüz yenilmiştir.

16 Ibid.

17 Trotsky, Manifesto of the 4th International, 29 Mayıs 1940.

18 La Lutte Ouvrière, 9 Haziran 1936.

19 Ibid.

20 Bakınız; Le Trotskisme contre la classe ouvrière adlı broşürümüz.

21 Bakınız; International Review no.94, “Trotsky belongs to the working class, the Trotskyists have kidnapped him” in Le Trotskisme..., International Review no.58 ve “In memory of Munis”(1989’da ki ölümü üzerine basılmıştır), yine, Stinas’ın La Breche tarafından basılmış olan anıları, Paris 1990.

22 Les enfants du prophète, Cahiers Spartacus, Paris 1972.

23 Bakınız; Cahiers Leon Trotsky, no.23, 39, ve 43, ve Revolutionary History no.3, 1988.

24 Cahiers Leon Trotsky, no.39.

25 Britanya Troçkist hareketinin eski bir üyesi, Cahiers Leon Trotsky, no.23.

 

Tags: 

Bosch İşçilerinin Sendika Değiştirme Süreci : Türk-İş'ten DİSK'e Değişen Bir Şey Yok!

Burada yazının yoğunlaştığı konunun daha çok Bosch işçilerinin Türk Metal-İş'ten istifa ederek Birleşik Metal-İş'e toplu geçişlerinden öte aslında işçilerin mücadelesinde bu ana kadar olumsuz bir etkilerinin dışında pozitif hiçbir etki ve izlenim bırakmamış bir 'bozacı'dan, bundan sonra da birkaç yüzdelik maaş zammı ve mücadelenin önüne geçen sahte eylemlilikler ile günümüzde işçilerden sömürdükleri aylıklarla ayakta kalmaya çalışan 'şıracı'ya tamah ettirilen, işçilerin kendi mücadelelerini ellerine almadaki bir engel olarak sendikaların içerisinde bulunan Türk-İş konfederasyonu çetesinden DİSK'in Birleşik Metal-İş çetesine geçen işçilerin hikayesi olduğunu söyleyebiliriz. Bunun yanısıra burjuva solunun bu hadisenin şakşakçılığına soyunması ile yazımızın amacı işçi sınıfının mücadeleleri ekseninde etkisinin daima gelişen sınıfsal hareketliliklerinin önüne set çekmek dışında başka bir işlevi yerine getirmeyen burjuva demokrasisinin araçları olarak sendikaların varoluş amaçlarını Bursa'daki bu örnek üzerinden biraz daha açabilmek gayesidir.

Bilindiği üzere, son olarak Bosch işçilerinin üyesi oldukları Türk Metal-iş'ten DİSK konfederasyonunun bir üyesi olan Birleşik Metal-İş'e geçişleri ile yeniden gündeme gelen Türk-iş / DİSK arasındaki burjuva solunun kullandığı sahte ayrımın kökeninde aslında tamamen (özel / kamu ya da karlı / karsız) sektörler ayrımı varolmaktadır. Bu konuya dair düşüncelerimizi Yeni Sendikalar Yasası ile ilgili kaleme aldığımız yazımızda da dile getirmiştik ve bir süredir sendikalar üzerine güncel yazılar ve yorumlar ile programatik görüşlerimizi okuyucu ve sempatizanlarımıza aktarmaya gayret etmiştik, ediyoruz da.[1]

Buradaki mesele Türkiye'deki burjuva solunun, burjuva politikalarının dümenine su taşımaktan başka pek de bir işe yaramadığı ve yıkılması gerektiği noktasına dikkat çekmektir. Mesele konfederasyonlara üye sendikalarının işçilerinin bir sendika üyeliğinden istifa ederek bir diğer sendikaya üye olması meselesi değildir. Mesele birçok boyutuyla ele alındığında daha iyi anlaşılacaktır.

6 bin işçinin çalıştığı Bursa'daki Bosch fabrikasında Türk-İş'e 30-35 TL'lik aidatlar ödenmesine rağmen herhangi bir faaliyet gözlemlemediklerini, enflasyon oranında maaş zammı alamadıklarını ve 3 vardiya çalışarak sosyal yaşamdan tamamen koptuklarını ifade eden işçilerin tepkisi sonucu vardiya sonrası şubeye yürüyüşü ile toplu istifalar ve sendika değiştirme süreci başlamış oluyordu.

Bu sendika değiştirmeler ilk değillerdi; nitekim bazen tam tersi de oluyordu. DİSK / Birleşik Metal-İş'ten Türk-İş Türk Metal-İş'e geçişlerin kendisi de bunu gösteriyor. Buradan baktığımızda da görüntüdeki durumun aslında işçilerin haklarının daha az yendiğine, daha az dolandırıldıklarına "inandıkları" bir sendikayı tercih ediyor olmaları durumu ile karşılaşıyoruz.

Burada yaratılan "işçilerin mücadeleci bir sendikaya geçişi" havasının karşısına, işçilerin her iki sendika konfederasyonundan diğer bir konfederasyona geçişlerde önlerine koydukları kriterler, ölçütler ve gereklilikler mevcut. İşçilerin sendikalar arasında tercih yapmalarına neden olan etmenlerin başında Toplu İş Sözleşmeleri (TİS)'nin istenilen ölçütlerde imzalanması, diğer bir deyişle maaş zammı ve diğer maddi iyileştirmeler, çalışma koşullarının düzeltilmesi, varolan sosyal imkanların varlığının devam ettirilmesi, arttırılması ya da korunması. Bununla birlikte "işçilerin yuvaya dönmesi" bir tarafa, konu adeta o sendikadan bu sendikaya koşarak üye olmaları ve varolan yaşam koşulları yönündeki acil ihtiyaçlarının bir göstergesi olması ile alakalı.

Ama konuyu böyle görmeyen burjuva solunun manşetlerine bakınca beklenen sonuçlarla karşılaşıyoruz. Sendikaların dönüştürülebilecek birer "işçi evi" olarak gören solcular manşetlerinde "Bosch İşçileri Yuvaya Döndü!"[2], "Bosch İşçileri: '30 Yıllık Esaret sona Erdi!'"[3], "Ve Bosch İşçisi Tarih Yazdı"[4], "Bosch İşçisinin Tercihi Mücadeleci Sendika"[5], "Ve Esaret Kırıldı: Bosch İşçisinin Tercihi Birleşik Metal-İş"[6] gibi başlıklara yer veriyorlardı. Hatta sendikalara eleştirel yaklaşan kimi solcular ise konuya yine aynı pencereden bakmayı tercih ediyor, sınıf politikası yerine haber ajanslığı rolünü oynayıp kenara çekilerek aynı zamanda işçiler içerisinde olmayan birşeyi varmış gibi göstererek Türk-İş'ten istifa edip DİSK'e geçmeyi matah bir şeymiş gibi "Bosch'ta Türk-Metal Hanedanlığı Yıkılıyor" başlıklarıyla işçi sınıfı içerisinde yayıyorlardı.[7] Büyük bir akıl tutulmasının ürünü başka başlıklar da internet üzerine mevcut.[8]

İşçilerin bu sendika değiştirmelerinin temelinde aidat, vb. gibi konular olduğu halde, burjuva solunun bunu sendikalar arası isim tercihi gibi göstermek, daha reformistten daha mücadeleciye geçişi olarak kutsama ikiyüzlülüğü ile DİSK'e geçişler söz konusu iken ve bunu her gün servis ediyorlarken kendilerince daha az mücadeleci, ya da az "devrimci ya da "mücadeleci" / "devrimci" bir sendika konfederasyonuna ya da sendikaya geçişte bunu kimi zaman haber yapma gereği bile duymuyor, haber değeri görüp manşetlerine taşısa bile sadece yorumsuz bir haber içeriği döşeyip "haber vermiş olmanın rahatlığıyla" bu işçilerin neden böyle bir tercih yaptıklarını okuyucularına aktarmaktan kendilerini alabiliyorlardı.

Neden? Çünkü böyle yaparlarsa o çok savundukları mevcut "mücadeleci" sendikaların içerisindeki bağ kurabilecekleri işçi sayısı daha da artacaktır. Geçiş yapılan "devrimci" sendika ile olan bağlarından mütevellit bu sendikalar üzerindeki nüfusları belli bir mücadele pratiği içerisinden geçmiş işçiler nezdinde daha da artacak, genel kurul salonlarında "muhalif" sendikacılığın hadislerini okuyup işçilerden bağımsız kurdukları sözde "birlikler"inin yayınladığı birkaç bildiriyi kürsüden kendi siyasetlerinde ve ilgili sendikada örgütlü işçiler aracılığıyla okuyacaklar, hem üye işçilerin gözlerinde yerlerini sağlamlaştıracaklardır. Böylece hem işçi sınıfı içerisinde ikameci siyasetlerinin kara propagandasını yapacaklar, hem de böylece kendi politikaları ekseninde etkisi altına aldıkları işçilerin üzerinden bütün çirkinliğiyle "örgütlenebilecek potansiyel işçileri" tespit edecekler, hem de buradan aslında bütün bu pratikleriyle "demokratik","muhalif","mücadeleci", "sınıftan yana" "devrimci" sendikacılığı yalanının mümkün olduğu, sendikaların ele geçirilebileceği, böylece daha iyi sendikaların varolabileceği yalanını işçilerin gözlerinin içine baka baka söyleyeceklerdir. En nihayetinde, sözde sendikal demokratizmi meşrulaştıracaklardır.

Ancak solcular bunları biliyorlar. Ancak bilip de görmezden geldikleri şeyler bulunuyor. Birleşik Metal-İş'in de cevap veremeyeceği daha çok soru bulunuyor. İşçi sınıfının metal sektöründeki unsurları üzerine çöreklenmiş sadece bir başka sendika olan Birleşik Metal-İş, mesela kendileri ile MESS arasında yapılan TİS görüşmelerinin tıkanması neticesinde 9-15 Şubat 2011 tarihlerinde 33 fabrikaya asılan grev kararı ve sonrasına dair ne söyleyebilirler? Peki 2011 yılı sonunda, ÇİMTAŞ Çelik fabrikasında çalışan DİSK Birleşik Metal-İş Gemlik şubesine üye 320 işçinin, Türk Metal İş'e geçmesinin önünü açan etkenlerin neler olduğuna dair kendileri hangi fikirdeler? Ya da 2009'un Şubat ayında, Bursa Organize Sanayi Bölgesi'nde bir süredir patronun işçileri sendika değiştirmeleri yönünde tehdit ettiği ve Birleşik Metal-İş temsilcilerinin satın alındığı iddialarıyla çalkalanan Grammer fabrikasında çalışan 500 işçinin bir gün içerisinde Türk Metal-İş'e geçmesinin önünü açan etkenlerin ne olduğu konusunda hem bu işçi düşmanı sendikaların sadece bir tanesi olan Birleşik Metal-İş ya da DİSK'in, onların temsilcileri yekpare burjuva solunun bir cevabı bulunuyor mudur? Bu işyerinde de Nisan ayında Birleşik Metal-İş'e üye 118 işçi işten çıkartılmıştı. Peki ya Bosch işçileriyle aynı ilin proletaryasından Bursa ASEMAT işçilerinin sendikanın astığı grev pankartı ile uzun süredir devam eden eylemlilikleri ile ilgili düşünceleri nedir?

Bizce ne DİSK, ne Türk-İş, ne de başka bir sendika işçi sınfının mücadelesi için bir alternastif olamaz. Zira Birleşik Metal-İş'e üye olduktan sonra Bosch işçilerinin Türk-İş'e üyeyken yaşadıkları mağduriyetleri aratmayacak yeni saldırılar ile karşılaşacaklarını söylüyoruz. Yine patron ile TİS görüşmelerinde enflasyonun altında bir zamda anlaşılacak, gerektiğinde sosyal haklardan kısıntı yapılacak, gerekirse öne çıkan birkaç işçi işten bir gecede çıkartılacaktır. Türk-İş ve özellikle de Türk Metal-İş ve Tek-Gıda-İş'in karakterlerini geçtiğimiz yıllarda işçi sınıfının deneyimlediği pratikler ile görebilmiş olduk. Bu demek değildir ki teslimiyetçi ya da "sarı" sendikaları sadece gündeme gelenlerdir; sendikanın rengi yoktur çünkü sendikalar bugün yapısal ve içinden geçilen tarihsel konjonktür itibariyle birer devlet aparatlarıdır.

Peki ya burjuva solu? Varoluşlarının ana "ekseni" işçilere dışarıdan bilinç taşımak iddiası olan burjuva solunun devrimcileri işi daha da ileri götürdüğünün örneklerini de takip etmek zor değil. Mesela "direniş çadırı" meselesi. Örneğin ücretlerini alamadan birkaç ay öncelerine kadar yüksek karlar açıklayan Hey Tekstil'den atılan işçilere yaptıkları "tavsiyeler" oldukça düşündürücü. Bosch işçilerinin DİSK Birleşik Metal-İş'e geçişlerini kutlayanlar bu sefer de Hey Tekstil işçilere "Ontex/Canbebe direnişçilerinin kendi direniş çadırlarını Sefaköy İşçi Kültür Evi'ne bıraktıkları direnişin ilk günlerinden beri BDSP'liler tarafından işçilere ve komiteye defalarca söylenmişti."[9] tavsiyesi yaparak sözde "devrimciliklerini" aklamaya çalışmışlar, her zaman en doğrusu ve "en mükemmelini kendilerinin bildiğini" iddia edecekler, işçi sınıfı karşısında kendilerini birer öğretmen gibi göreceklerdi. Ama ne de olsa işçiler sadece seminerler verilmeyi hakeden birer "bilinç taşınması gerekenler topluluğu"dur, öyle değil mi?[10]

Artık işlevi de açık hale gelen ve direnişteki işçilerin hem moral hem de fiziken adeta çökmelerine, "mücadele" uğruna adeta sokaklarda açıkça sivil/resmi kolluk kuvvetlerinin ve patronun kiraladığı çetelerin saldırılarına açık hedef haline getirilen ve çadırlar, direniş noktaları, vb. kurdurularak aylarca ve hatta yıllarca bu biçimde sürdürülen ve açılan davaların sonuçlanması beklenirken samimi işçilerin iyi niyetlerinin stalinistler tarafından bu biçimde kullanılmasının önünü açan ve artık bir işlevi olmayan, aksine burjuva solunun dümenine su taşıyan, kendi haber kanalları, internet siteleri ve kampanyalarında propaganda malzemesi haline getirilen bu "işçi yanlısı olayım", "inadına sınıf politikası güdeyim" derken mücadeleyi baltalayan bu gibi uvyerist tavsiyeler üzerine kurulu stratejilerin hiçbir işlevi kalmıyor. Olan yağmur, çamur, kar, kış demeden işletme önlerinde bekletilen birkaç işçi ya da işçilere ve ailelerine oluyor. Direnişin doğası ve sınıfın mücadele azmi günümüzden ele alınarak değerlendirildiğinde henüz enternasyonalist, ciddi bir devrimci kalkışmanın olmadığı şu dönemde bu tür maceracılıklara itilen işçilerin de en son olarak refromlar bir yana sadece hakları olanın geri alınması ile mücadelelerini sonuçlandırdıklarını, herhangi bir reformun kazanılmadığını ve bunların tamamen dönemin gereklilikleri olarak sadece savunma eylemlilikleri olarak kalmak zorunda olduğunu söyleyebiliyoruz.

Özellikle Gebze Direnişi gibi dönemlerde "neden işten atılmak gibi dar bir hedefe kilitleniliyor" gibi eleştiriler getirenlerin bugün "işten atılmalara karşı direniş çadırları" olarak sloganlaştırabileceğimiz politikalarıyla düştüğü acziyet, Türkiye'deki burjuva solunun değerlendirmesinin sağlıklı yapılabilmesi için önemli bir ayrıntıyı oluşturuyor.

İşçi sınıfının kendi mücadelesinin kontrolünü devletin işyerindeki polisi olan sendikaları yıkmak iken, bunun destekçisi halindeki burjuva solunu da yıkmalıdır. İşçi sınıfı mücadelesini ancak bu şekilde geliştirebilir, sağlam deneyleri ile hayat laboratuarında yeni tecrübeler kazanabilir. Onun dışındakiler tamamen yenilgi ve varolan hakların gaspından başka bir anlam taşımayacaktır.

Nevin

 


 

1. https://tr.internationalism.org/yeni-sendikalar-yasasi-uezerine-duesuenc...
2. http://www.kizilbayrak.net/rss/arsiv/2012/03/15/artikel/170/bosch-iscile...
3. http://www.kizilbayrak.net/rss/arsiv/2012/03/15/artikel/170/metal-iscile...
4. http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=43647
5. http://muhalefet.org/haber-bosch-iscisinin-tercihi-mucadeleci-sendika-23...
6. http://www.unionbook.org/profiles/blogs/esaret-kirildi-bosch-s-n-n-terc-...
7. http://devrimciproletarya.net/?p=29974
8. "Bosch İşçileri Çeteyi Aşıyor, Birleşik Metal'de Birleşiyor!" (http://www.kizilbayrak.net/rss/arsiv/2012/03/15/artikel/170/bosch-iscile...), "Bosch'taki Yetki Birleşik Metal-İş'te" (http://www.alinteri.org/?p=15789), "Bursa'da İşçi Baharı Başladı" (http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=43686), "Bosch İşçisi Birleşik Metal-İş Dedi" (http://www.demokrathaber.net/calisma-hayati/bosch-iscisi-birlesik-metal-...), "Ve Bosch İşçisi Tarih Yazdı" (http://sosyalbilimler-haberportal.blogspot.com/2012/03/ve-bosch-iscisi-t...), "Bosch İşçisi Kaderini Kendi Çizmek İstiyor" (http://www.evrensel.net/news.php?id=25136)
9. http://www.kizilbayrak.net/sinif-hareketi/haber/arsiv/2012/03/19/artikel...
10. www.kizilbayrak.net/sinif-hareketi/haber/arsiv/2012/03/17/artikel/170/he...

 

Tags: 

Ekonomik Kriz: Cevap Mali Düzenleme Değil, Kapitalizmin Yıkımı

"Bir sonraki patlama şüphesiz gelecek ve şiddetli olacak. Kesinlikle hiçkimse kurtarma planlarına inanmıyor. Pazarların tıka basa dolduğu ve borsaların sonlandığı biliniyor. Ekonominin nasıl kurtarılacağı esnafın umrunda bile değil. Bu şartlarda bizim işimiz para kazanmak. Her gece rüyamda konjuktürel gerilemeyi görüyorum. 1929 patlamasında çok az insan kazanç elde etti, bugün bunu yalnızca elit kesim değil, herkes yapabilir. Bu ekonomik kriz kanser gibi. Siz daha kötüsünü düşünün! Hükümetlerin bu problemi çözebileceğini düşünmenin zamanı değil. Hükümetler dünyayı yönetmiyor, dünyayı Goldman Sachs yönetiyor. Bu banka kurtarma planlarıyla ilgilenmiyor. Tahminimce 12 aydan daha az zaman içinde milyonlarca insan yok edilecek ve bu daha bir başlangıç." Bütün bu satırlar BBC'nin 26 Eylül'de Londra esnafı Alessio Rastani ile yaptığı röportajdan. Bu video o zamandan beri internette muntazam bir ilgi toplandı. [1]

Şüphesiz bu ekonomistin olumsuz perspektifine katılıyoruz. İtinalı tahminlerimizi yapmayı denemeden, krizin daha da kötüleşerek tahripkar olacağı ve insanlığın giderek artan bir bölümünün, kapitalizmin çöküşe geçtiğini, bunun katlanılması gereken sonuçlarının olduğunu anladığını, tereddüt etmeden kabul ediyoruz. Buna rağmen Alession Rastani'nin açıklamaları son yıllardaki büyük yalanlara daha yakın: Yeryüzünün dünya finansmanından dolayı ve yalnızca dünya finansmanından dolayı zor durumda olduğu: Goldman Sachs dünyayı yönetiyor gibi. Ve bütün sol, radikal sol, globalizm karşıtları bu koroya katılıyorlar. Çok korkunç, işte bizim bütün problemimizin asıl nedenide burada yatıyor. 'Ekonominin kontrolünü tekrar kazanmak zorundayız.' 'Banka ve spekülasyonlarına sınırlar koymak zorundayız.' 'Güçlü ve hümanist bir devlet için mücadele etmeliyiz!' Bu tür söylemler 2008 yılından bu yana, ABD'deki banker Lehmann Brothers'ın etrafında çınlayarak durmadan dolanıp durmaktadır. Bugün klasik sağın bir kanadı bile vahşileşen finans ekonominin bu‘radikal' kritiğine inanmakta, devleti manevi olarak davranmaya ve daha fazla etki yapmaya çağırmaktalar. Bütün bu propagandalar, dönemin vahşetinin gerçek nedeninin kapitalizmin tarihsel iflasi olduğunu gizlemek için, ümitsizlige düşen ideolojilerin önlerine çektikleri perdeden başka bir şey değil. Burada söz konusu olan nüans veya kavram sorunu değil. Neoliberalizmi suçlamak ile kapitalizmi suçlamak iki farkli temel şey. Bir tarafta sömürü sisteminin reformize edilebileceği hayali, diğer taraftan kapitalizmin geleceğinin olmadığı, tamamen parçalanması ve yerine zorunlu başka bir toplumu geçirme anlayışı. Egemen sınıfın medya ve bilirkişilerine bu kadar çok enerji harcayarak, neden herkese finans pazarının sorumsuz tüccarlarını işaret ettiğini ve onları şimdiki ekonominin bütün sıkıntıları için suçladığını kavrayabiliyoruz. Onlar böylece sistem üzerindeki dikkatleri başka yöne saptırarak, zorunlu olarak gelmekte olan radikal bir değişimin yani bir devrim üzerine düşünülmesini engellemeye çalışıyorlar.

Tüccarlar: Suçlu ya da Günah Keçisi Arayışı

Son dört yıldır her borsa patlamasında tüccarların karanlığı masalı vurgulanıyor. Ocak 2008'de Jerome Kirviel skandalı manşetlerdeydi. O Fransız bankası Bank Societe Gegenerale'nin fiyaskosunun kötü yatırımlardan dolayı, 4,82 milyar euro kaybetmesinden sorumlu tutuldu. Krizin gerçek nedeni olduğu söylenilen ABD'deki emlak gevezelikleri arka plana itildi. Aralık 2008'de yatırımcı Bernard Madoff'a karşı zimmetine 65 milyar dolar geçirdiği ortaya atıldı. O pratik olarak ABD devi Lehmann Brothers'ın yıkılışının üzerindeki dikkatleri kendi üzerine çekerek her dönemin alçak herifi oldu. Eylül 2011'de esnaf Kweku Adoboli İsviçre bankası UBS'nin 2,3 milyar dolarını gasp etmekle (dolandırmakla) suçladı. Bu olay "tesadüfen'' dünya ekonomisinin yeniden büyük bir perişanlık içine girdiğinde gündeme geldi. Tabii ki herkes, bu bireylerin sadece bir günah keçisi olduğunu biliyor. İpler, kabarık olan kendi suçlarını örtbas etmek için bankalar tarafından çekildi. Güçlü medya propagandası herkesin dikkatinin, köhnemiş büyük sermayeye odaklanmasını sağlıyor. Bu kurgu canavarlarının imajı kullanılarak, kafalarımız fethedilmek ve düşüncelerimiz karartılmak isteniyor. Bir adım geri giderek biraz düşünelim. Çok yönlü bu olay kendisini nasıl anlatıyor, dünya neden uçurumun kenarında? Dünyanın her tarafında milyonlarca insanın açlıktan öldüğü bu dönemde, milyarlık gasplar ne kadar tiskinti uyandırırsa uyandırsın ve Alesssio Rastani'nın sözleri ne kadar edepsizce ve zararlı olursa olsun, şayet borsa düşüşlerinde zengin olunabileceğini umut ediyorsa, bu ekonomik krizin her bölümde ve bütün ülkelerdeki boyutunu anlatmaktan başka bir şey yapmıyor. İster banker isterse endüstri kaptanı olsunlar, hiç kimsenin çıkarını, insanlığın refahını değil, sürekli kendi azami karlarını düşünüyorlar.

Bunlar yeni şeyler değil. Kapitalizm başından beri her zaman insanlık dışı sömürüye dayalı bir sistemdi. 18. ve 19. yüzyıllarında Afrika ve Asya'nın barbarca ve kanlı bir şekilde yağmalanması buna trajik bir örnek. Bunun için sermaye tacirleri ve bankerlerin düzeni, şimdiki kriz hakkında bize yeni bir şey ögretmiyor. Şayet aldatıcı para ticareti büyük zarar veriyor ve bazen bankaları dibe vurmaya zorluyorsa, pratikte bu, krizin neden olduğu hassaslığın bir sonucu, aksi değil. Örnek olarak, şayet 2008'de Lehmann Brothers iflas etmiş olsaydı, bu onun sorumsuz yatırım politakalarından dolayı değil, çünkü aksine 2007 yaz aylarında, ABD emlak pazarları çökmüştü ve bu banka yığınla değersiz borç yükü altında müşkül bir durumda kalmıştı. Bu düşük prim krizi Amerikan ekonomisinin iflas ettiğini ve ona verilen krediyi hiçbir zaman geri ödeyemecegini göstermektedir.

Kredi değerlendirme acentalarına ya da ateşi ölçen termometreye karşı suçlamalar

Kredi değerlendirme acentaları da ateş altında. 2007'nin sonlarında yetkisizlikle suçlandılar, çünkü borçların miktarı üzerindeki devlet hakimiyetini ihmal etmişlerdi. Bugünde aksine ABD (für Standard and Poor's)'deki ve Euro bölgesindeki (für Moody's) devlet borçlarına daha fazla dikkat etmekle suçlanıyorlar. Bu acentaların tarafsız olmamaya özellikle ilgi duydukları doğru. Çin kredi değerlendirme acentaları, ABD'nin kredi notunu düşürenlerin başındaydı, ABD acentaları ise aksine Avrupa'ya karşı kendi ülkelerinden daha sert davrandı. Uygun, finans dünyasının her gerilemesi spekülasyonlara baş vurulmasının ortamını ve bu da ekonomik durumun kötüleşmesini hızlandırıyor. Bilirkişiler bu durumlarda ‘kendi kendini icra eden kehanet'den bahsediyorlar. Fakat, aslında bu acentalar durumun ölçüsünü tamamen küçümsüyorlar. Onların bahşettiği değerlendirmeler, bu borçları geri ödeyebilmeleri için bankalar, işverenler ve bazı devletlerin gerçek kapasitelerine oranla çok yüksek. Ekonominin aslını kritik etmek acentaların çıkarına değil, çünkü dünya ekonomisi herkesin üstüne bindiği bir dal ve bu panik yaratır. Değerlendirme düşürülecekse bunun minumum inandırıcı seviyede muhafaza edilmesi gerekir. Dünya ekonomisinin karşı karşıya olduğu ciddi durum tamamen gizlenirse, gülünç duruma düşülür ve ona hiçbir kişi inanmaz. Eğemen sınıf açısından belli zayıflıkları tanımak, sistemin ana sorunlarını gizlemek için daha akıllıca. Kısa bir zaman önce değerlendirme acentalarını suçlayanlar bunun tamamen farkında. Onlar termometrenin kalitesinden şikayet ediyorlarsa, bu yanlızca bizim dünya kapitalizmini sarsıntı içine sokan bu iğrenç hastalık üzerine düşünmemizi engellemek, bu hastalığın tedavisinin mümkün olmadığını ve daha da kötüleşeceğini zorunlu olarak itiraf etmekten korktuklarındandır.

Finans dünyasının suçu veya hastalık ile belirtilerinin karıştırılması

Ticarethane ve değerlendirme acentalarının kritiği, finans sektörünün manasız büyüklük iddiaları üzerine olan daha büyük propaganda kampanyalarının bir parçasıdır. Her zamanki gibi ufak bir tanecik, ideolojilerin temelini teşkil eden gerçekliğe dayanmaktadır. Fiiliyatta sermaye dünyasının son on yılda kibirli ve her zaman verimsiz bir garibe ile büyüdüğü tartışılmaz. Bunların kanıtları bol miktarda bulunuyor. 2008 yılının toplam küresel mali büyüklüğü 2,2 milyon dolara yükseldi, küresel toplam sosyal hasılayla karşılaştırılırsa 0,55 milyar. [2] Böylece kurgu, ekonomi ortalama söylenilen ‘gerçek ekomomi'den daha büyük! Ve bu milyarlar yıllar boyu çılgınca büyüyerek ve kendini mahvedercesine yatırıldı. Anlaşılır bir örnek, boş satım mekanizması. Burada mevzu bahis olan ne? Boş satış mekanizması ile başlayalım, elimizde olmayan bir şeyi sonra almak için satmak. Bu hilenin amacı açıkça şurada bulunuyor, belli bir fiyatla satın alınana yatırım yaparak, daha sonra onu daha uygun fiyatla geri satın almak ve aradaki farkı kar olarak hesaba kaydettirmek. Gördüğümüz gibi, bu mekanizmayı önce ele geçirmek ve sonrada tekrar satmanın tamamen karşıtı. [3] Somut olarak boş satışlar, kurgu kapitalin fiyat üzerine iddialaşan belli yatırımlarını içeren, ara sıra hedeflenen yatırımların çökmesine götüren, büyük bir nehir. Bu bir skandal haline geldi, bir yığın iktisatçı ve politikacı bize bunun ana problem olduğunu söylüyor. İflaslar ve euronun düşüş nedeni. Bunun için çözümü basit: boş satışların yasaklanmasıyla her şey düzelecek, güllük gülistanlık olacak. Boş satışların tamamen manasız olduğu ve ekonominin bir bölümünü telef ettiği doğru. Fakat tam da bu boş 'hızlanma' ve ana nedenler değil. Herşeyden önce şiddetli ekonomik kriz, ticaretin verimli olabilmesi için buna ihtiyaç duyar. Asıl gerçek, kapitalistlerin pazarların artmasına oynamadıkları, aksine düşmesi, dünya ekonomisinin geleceğine ne kadar az güvendiklerini gösteriyor. Bunun için giderek daha az, uzun vadeli ve sabit yatırım: yatırımcılar hızlı kazanç elde etmek için, uzun süreli kazanç vaat edebilen endüstri sektörlerinin özellikle fabrikaların hemen hemen olmayışı ve işverenlerin uzun yaşayamama endişesini istemiyor. İşte burada problemin özüne geliyoruz. Reel veya geneleksel denilen ekonomi çoktandır kötü durumda. Sermaye bu alandan verimliliği giderek azaldığı için kaçıyor. Dünya ekonomisi doydu, metaların satılması zorlaşıyor, fabrikalar üretmekte ve birikim yapmakta güçlük çekiyor. Sonuç: kapitalistler semayesini spekülasyonlara ‘gizli' ekonomiye yatırıyor. Finans dünyasının büyüklük iddiası, kapitalizmin tedavi edilemez hastalığının yanlızca bir belirtisi olan, üretim fazlası.

Suçlu neoliberalizm veya sömürülenler nasıl sadıklaştırılırlar?

Şu neoliberalizmi yöreselleştirenler, reel ekonominin nasıl kritik dönemde olduğunu tamamen kabul ediyorlar. Fakat onlar kapitalizmin çıkmazını bir an bile ileriye götürerek geliştirmiyorlar. Kapitalizmin çürüdüğünü ve can çekişmekte olduğunu reddediyorlar. Küreselleşme karşıtı ideologlar, böylece endüstrinin yıkılması suçunu, 1960'lardan beri yapılan kötü politikalara ve neoliberal ideolojilere veriyorlar. Onlar için bizim, Alessio Rastani'nin dediği gibi, dünyayı Goldman Sachs yönetiyor. İşte böyle daha fazla sosyal haklar, daha fazla düzenleme ve devlet müdahalesi için mücadele ediyorlar. Neoliberalizmin kritiğiyle başlıyorlar ve bizi yönlendirecek yeni yanılmalarla, devletçilikle sonlandırıyorlar. Sermaye üzerindeki daha fazla devlet kontrolü ile sosyal ve müreffeh yeni bir ekonomi kurabiliriz. Fakat biraz daha fazla devlet müdahalesi, kapitalizmin ekonomik problemlerini çözemeyecek. Sistemi dinamitleyen kendi eğilimi, pazarın emebileceğinden daha fazla meta üretmesi. On yıllar boyunca borçlanmaya dayalı suni bir pazar oluşturularak, ekonominin felç olması engellendi. Başka bir kelime ile söylemek gerekirse, kapitalizm 1960'lardan bu yana veresiye yaşadı. Bundan dolayı bugün bütçe, bankalar ve devletler şiddetli borç yükü altında inlemekte ve şimdiki borsa düşüşleri bunun için "borç krizi" olarak adlandırılmaktadır. Yanlızca, devlet ve merkez bankaları, özellikle Fed ve Avrupa Merkez Bankası 2008'den, Lehmann Brothers'ın batışından sonra ne yaptı? Milyarlarca dolar ve euro ekonomik dolaşıma yatırarak başka iflasları engellemeye çalıştılar. Bu milyarlar nereden geliyordu? Yeni borçlardan! Bütün yaptıkları özel borçları resmileştirmek ve Yunanistan'da gördüğümüz gibi böylece, bütün devletlerin iflas etmesinin temellerini hazırladılar. Önümüzde duran ekonomik akım, kontrol edilemez bir vahşiliği zorluyor. Daha büyük Avrupa ya da dünya hükümeti düşüncesi bir çıkmaz sokaktır. Onlar bunu ister yalnız ister başkalarıyla birlikte yapsınlar, devletlerin sürekli ve gerçek çözümleri yoktur. Onların bir araya gelmesi büyüyen krizlerin yavaşlamasını ve aynı zamanda parçalanmaların hızlanmasına olanak sağlayabilir. "Krizi kontrol edemezsek dahi, devlet sosyalleşerek böylece bizi koruyabilir" diyerek koro halinde bağırıyor bütün sol. Devletin sürekli patronların en kötüsü olduğuna dair bir kelime bile yok. İşçiler için devletleştirmeler asla iyi yenilikler değildi. İkinci dünya savaşından sonraki devletleştirmelerin amacı, savaştan sonra tahrip olan üretim araçlarını yeniden canlandırmak ve vahşi bir sekilde iş temposunu yükseltmekti. O zamanlar Fransa Komünist Partisi'nin genel sekreteri ve De Gaulle Hükümetinin devlet bakanı Thorez, Fransız işçi sınıfına özellikle devlet sektörlerinde çalışan işçilere verdiği ünlü (bildiride) mesajında: "Eğer maden işçileri görevdeyken ölürse onların yerini hanımları alacak." Veya, "Ulusal ekonomiyi kurmak için kemerlerinizi sıkınız" ve "grev tröstlerin işidir", diyordu. Devletleştirilmiş teşebbüslerin mükemmel dünyasına hoşgeldiniz! Bunlar beklenmedik veya şaşılacak (sürpriz) şeyler değil. 1871 Paris Komunü deneyiminden bu yana, devrimci komunistler sürekli, devletin işçi karşıtı ıslah olmaz rolünü vurgulamışlardı. "Modern devlet, burjuva toplumun söylediği gibi, yalnızca kapitalist üretim ilişkilerinin genel belli şartlarına saldıran, işçilere karşı korumak ne de, yalnızca tek tek kapitalistlerin örgütü değildir. Ve modern devletin biçimi ne olursa olsun, özünde kapitalist makine, kapitalistlerin devleti, bütün kapitalistlerin ruhudur. Ne kadar çok üretim aracı mülkiyetine alırsa, o kadar çok, gerçek bütün kapitalist olur, o kadar çok vatandaşı sömürür. İşçi, ücretli işçi-proleter olarak kalır. Sermaye ilişkileri ortadan kalkmaz, çoğalarak daha da yükselir. (Kap.5, Anti düring, MEW bd 20)" Friedrich Engels bu satırları 1878'de yazdığı zaman bile devletin dokunaçlarını bütün topluma uzatarak ve ekonomi politiği, resmi teşebbüsler gibi bütün özel teşebbüsleri üstlenmesi gerektiğini kavradığını göstermektedir. O zamandan beri devlet sürekli güçlendi. Bütün ulusal burjuvaziler kendi devletlerinin arkasına gizlenerek aralarında katı bir neticeye ulaşıncaya kadar acımasız ticari savaşlar sürdürüyorlar.

BRHÇG bizi kurtaracak... Ya da ekonomik mucize için dua edecek

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika (BRHÇG) ekonomide hatırı sayılır bir başarı gündeme getirdi. Özellikle Çin'in artık dünyada ikinci büyük ekonomiye sahip olduğu söyleniyor ve bir çok kişi ABD'nin tahttan düşeceğini düşünüyor. Bu görünen gelişme bir çok ekonomisti, bu grubun, İkinci Dünya Savaşı'nda ABD'nin yaptığı gibi dünya ekonomisinin yeni lokomotifi olacağı noktasında umutladırıyor. Başlangıçta Çin, rizikoya rağmen, devlet borçları krizinden dolayı parçalanan İtalyan devleti bütçesinin bir kısmını doldurabileceğini önerdi. Küreselleşme karşıtı cephe insanların, bunu sevinç nidaları atmanın bir nedeni olarak görmeleri gerektiğine inanıyorlar: ABD üstünlüğünün, neoliberalizmin en kötü mahkumu oldugu teşhir edilerek (BRHÇG)'nin yükselmesi ile dengelenmiş centilmen bir dünyanın oluşturulacaği şeklinde delillendiriliyor. BRICS 'in gelişmesine beraberce bağladıkları bu umut, sözde büyük burjuvazi ve anti-kapitalistleri, sadece komik duruma düşürmekle kalmıyor, onların kapitalist dünyaya ne kadar çok bağlı olduklarınıda gösteriyor. Bu umudun nasıl bir sabun köpüğü gibi patladığını düşündürüyor. Bu ekonomik gevezelik bir deja-vu duygusu uyandırıyor. Seksen ve doksanlı yıllardaki Arjantin ve Asya kaplanları veya daha önce İrlanda, İspanya ve İzlanda o zamanlar ekonomik mucize ile ödüllendirilmişlerdi. Ve her mucize gibi baş döndürücü bir şekilde çok geçmeden dışarı atıldılar. Bütün bu ülkeler hızlı gelişimlerini sınırsız borçlanmaya borçlular. Bunun için onların hepsi aynı akışkanlıkla sona gittiler. Konjonktürel düşüş ve iflas. BRHÇG de aynen böyle davranılıyor. Daha şimdiden Çin kırsalında bu büyüklükteki borç ve yükselen enflasyon üzerine büyüyen endişe mevcut. Çin devlet yatırım kuruluşu fonlarının başkanı Gao Xiping, kısa bir süre önce "biz koruyucu değiliz. Önce kendimizi kurtarmalıyız", dedi. Daha açık bir şekilde izah edilemez.

Gerçek: Kapitalizmin çözümü ve geleceği yok

Kapitalizm reformize edilemez. Realist olarak yanlızca devrimin bu faciayı engelleyebileceğini teslim etmek lazım. Kapitalizm kendinden önceki köleci ve feodalizm gibi yıkılmaya mahkum bir sömürü sistemi. Öncelikle 18.ve 19. yüzyılından beri 200 yıl boyunca gelişerek yeryüzünü denetimi altına aldı ve Birinci Dünya Savaşı'nı çıkardıktan sonra büyük bir gürültü ile çöküşe geçti. 1930' lardaki büyük buhran, İkinci Dünya Savaşı'ndaki iğrenç katliamlar, bütün bunlar sistemin yaşlandığını ve insanlığın yaşaması isteniyorsa sona erdirilmesi gerektiğini kanıtlıyor. Evet 1950' lerden sonra 1929'lardaki gibi zorba kriz yoktu. Burjuvazi zararı nasıl sınırlayacağını ve ekonomiyi canlandıracağını daha iyi öğrenmişti, böylece bugün bir çoğu bugünkü krizin yalnızca son 60 yıl boyunca olan yıkımlar gibi olacağını ve büyümenin geri geleceğine inanıyorlar. Özünde ise 1967, 1970-1971, 1974-75, 1991-93 Asya ve 2001-2002'de sırası ile gelen krizler yanlızca bugünkü kötü durumun yolunu açtı. Burjuvazi her seferinde ekonomiyi yürütebilmeyi, sadece kredi musluklarını açarak başarabildi. Problemin köküne yanaşmayı hiçbir zaman beceremedi: Kronik üretim fazlalığı. Yapabildiği tek şey ödeme günlerini ertelemek. Bugün sistem bu borçların ağırlığı altında boğuluyor. Hiç bir bölüm ve devlet bunun dışında kalamıyor. Boğazına kadar borçlanma kendi sınırlarını aştı. Bu ekonominin tamamen durdugu anlamına mı geliyor? Tabii ki değil. Burjuvazi kendi olanakları içinde tartışarak veba ve kolera arasında seçim yapmak zorunda kalacak. Ya şiddetli tasarruf politikaları ya da yeni bir para politikası. Birincisi çok kuvetli konjokturel dalgalanmalara, ikinciside kontrol edilemeyen eflasyona neden olacaktır. Daha şimdiden kısa dönem konjonktürel gerileme ile uzun dönem arasındaki değişim kredilerinin tekrarlanması geçmişte kaldı: İşsizlik patlayacak, fakirlik ve barbarlık dramatik bir şekilde genişleyecek. Eğer 2010'daki gibi dönemin tekrarı olursa, geçici havada duran bir soluklanmadan öteye gitmez ve ekonomik felaket devamcısı olur. Bunun aksini iddia edenler biraz Empire State Building'in tepesinden atlayan ve her kata geldiklerinde, her şeyin şimdiye kadar iyi gittiğini söyleyen optimistlere benziyorlar. Unutmayalım ki; büyük buhran başladığında ABD başbakanı "refah devri görünürde" demişti. Belli olmayan tek şey insan kaderinin nasıl olacağı. Kapitalizmle birlikte batacak mı? Yoksa dayanışma ve karşılıklı yardımla, sömürüsüz, sınıfsız, devletsiz ve karsız yeni bir dünya kurabilecek durumda olabilecekler mi? Engels'in 120 yıl önce dediği gibi! Burjuva toplum bir ikilem karşısında durmakta: Ya sosyalizme geçiş süreci ya da barbarlık. Geleceğin anahtarı işçi sınıfı, çalışanlar, işsizler, emekliler ve kötü işlerde çalışan gençlerin mücadelelerini birleştirmesinde yatmaktadır.

[1] www.bbc.co.uk/news/Business-15059135http
[2] www.jacquesbgelinas.com/indexfiles/Page3236http
[3] www.jacquesbgelinas.com/indexfiles/Page3236

Tags: 

Esenyurt Yangını: Kapitalizm İşçi Kanıyla Yaşamaya Devam Ediyor

11 Mart günü Esenyurt'ta bir inşaat şantiyesinde çıkan yangın bizlere bir kez daha kapitalist sömürünün nasıl bir gerçeğe sahip olduğunu gösterdi. Adana'daki baraj inşaatında çalışan işçilerin baraj sularına kapılıp kaybolmalarının ardından daha cesetleri bulunamamışken Esenyurt'taki yangın faciasını yaşadık. Bu yangının ardından burjuvazinin bakanları, belediye başkanları, dalkavukları ve soytarıları, aklınıza kim gelirse, bu sömürü sirkinin gülen yüzlü cellatları, hepsi aynı ağızdan “vadeleri dolmuş” ya da “kader” açıklamalarında bulundular. Ama şunu bilmiyorlar ki; onların kaderinde de savundukları bu sistemin işçi sınıfının ellerinde can vereceği gerçeği var.

Yaşanan bu iş çinayetleri ve bunların dışındaki iş kazaları kapitalizmin yapısal özelliklerinden sadece bir tanesi. Kapitalizm kendini var edebilmek için aynı zamanda işçi kanına ihtiyacı var. Son yıllarda iş cinanetleri ve iş kazalarının artmasındaki temel gerçeklik ise kapitalizmin ekonomik krizi, azgın piyasa rekabeti, esnek üretim sonucu teşeronlaşma. Esenyurt'ta da Adana'da ve diğer iş cineyetlerinin temelinde de aşırı kar ve piyasa rekabetinde güç kazanma ihtiyacı yatmakta.

Esenyurt'ta yaşanan yangının böylesine ölümle bitmesinin tek bir açıklaması var; o da inşaat sektöründeki üretim artışı ve bu artışla yaşanan piyasa rekabeti. Taşeron firmaların iş alabilmek için ihalelerde düşük fiyat vermesi ve buna bağlı olarak da düşürülen fiyatların işçi giderlerinden kesilerek kar etmeye çalışmalarından kaynaklanıyor. Bu durum ise işçilerin çadırda kalmaları, sigortasız çalışmaları ve uzun çalışma saatlerine maruz kalmalarına yol açıyor. Yukarıdan aşağıya doğru kurulu bu kar mekanizması; yani ana firmanın bir alt teşerona, bir alt teşeronun başka bir teşerona iş vermesi sonucu, en ağır yükü; somut, gerçek, reel değeri üreten işçiler çekiyor. Çadırlarda insanlık dışı koşullarda yaşamaya mecbur kalmanın gerçeği, kapitalizmin işçi kanıyla yaşayabilmesinin sonucudur. Bunun başka bir izahı olamaz; bu izahı yapmaya çalışanlar ise bu kanla yaşayan sistemin asalaklarıdır.

İş cinayetleri, kapitalist ekonominin yapısal özelliğidir

İş kazaları konusunda genellikle burjuvazi propagandist bir içerikle şunu iddia eder: işçilerin dikkatsiz, özensiz ve keyfi davranışlarından dolayı iş kazaları yaşanmaktadır. Onlara göre tüm önlemler alınmıştır. İşçilerin iş sağlığı düşünüldüğü için üretim süreci yeni teknolojilerle desteklenmiştir. Bu durumda yeni gelişen üretim araçları teknolojisi sonucu şöyle bir kanı oluşabilir: teknolojinin bu kadar geliştiği günümüzde neden insanlar hala iş kazalarında ölmekteler? Bu sorunun cevabı ise yine üretim araçlarının neden geliştirilmeye ihtiyaç duyulduğunda yatıyor. İnsan emeğinin reddilemez bir rolü vardır; o da kapitalist ekonminin sürebilmesi için her zaman ona ihtiyaç duymasıdır. Kapitalist ekonomi içerisinde şekillenmiş insan emeği yani ücretli emek diğer üretim girdileri gibi sadece bir metadır. Kapitalist üretim her zaman işçi sınıfının üretimdeki temel rolünü ortadan kaldırmaya çalışır; yani üretilen metayı işçinin emeğinden arındırmaya çalışır. Bundan kaynaklı da sürekili üretim teknolojisini yenilemeye çalışır. Nihayetinde bu durum işçinin üretim sürecinde rahat etmesi için değildir, daha fazla kar amaçlıdır. Kapitalist sadece yeni yatırımlarını üretim araçlarını geliştirmek üzere yapar, bu durum canlı emek ile cansız emek arasındaki rekabeti açıklar ve bu kapitalist ekonominin çelişkilerinden biridir. Bu çelişki onu sürekli canlı emeğe karşı cansız emeği geliştirmeye iter. Tam da bundan kaynaklı işveren değişmeyen sermaye denen elindeki makine, hammade vb. diğer harcamalarının yanına iş güvenliği için yeni harcamalar eklemek istemeyecektir; zira bu yatırım, üretim için aktif olarak kullanılmayacaktır ve kapitaliste artı yük oluşturacaktır. “Kapitalist üretim tarzı bir yandan, toplumsal emeğin üretkenlik gücünün gelişmesini teşvik ederken, öte yandan da, değişmeyen sermayenin kullanılmasında tasarrufu kamçılar.” 1

Meselenin biraz daha şimdilerdeki yaşanış biçimine gelirsek, kapitalist ekonominin de temel ve kronik sorunlarına değinmiş olacağız. Bunların en başında yaşanan ekonomik kriz, aşırı borçlanma, mevcut sermaye birikiminin yavaşlaması ve eskiye oranla küçülerek büyümesi gelmekte. Bu kronik sorunları kapitalizmin daha fazla piyasa döngüsüne ve bu döngünün soluk borusu olan ücretli emek sömürüsü üzerinden yaratılmış daha çok gerçek değer elde etme yoluna itmekte. Yani kapitalist ekonominin can damarı olan artı değer oranlarını yükseltme ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla sömünürünün oranı arttırılmak istenmekte ve artı üretim harcamasından kaçınmaktadır. Burjuvazi uzun vadede esnek üretim denen, ihtiyaca göre üretim ve maksimal sömürü üzerine kurulan yapılanmayı, kısa vadede yada somut uygulamada ise taşeronlaşma, üretimin daha küçük birimlere ayrılması olarak ifade edebileceğimiz yöntemi kullanmaktadır. Günümüzde bu uygulama giderek yaygınlaşmaktadır çünkü sermaye kriz içerisindedir ve normal dönemlerden daha fazla kar ihtiyacı duymaktadır. Ve buradan hareketle iş kazalarıyla bu yapılanma arasında doğrudan bir ilişki olduğunu belirtmek gerekiyor.

İş kazalarının verilerine bakıldığında en fazla iş kazaları taşeron şirketler ya da 5-10 ile 40-50 kişi arasında çalışan işyerlerinde yaşanmaktadır. En son yaşadığımız Esenyurt şantiye yangını bu duruma verilecek acı bir örnek. Esenyurt'taki inşaat şantiyesinde çalışan işçiler taşeron aracılığıyla çalıştırılmaktaydılar ve maliyeti düşürmek için kış ayında insanlık dışı koşullarda çadırda kalmaya mahkum edildiler. İşçiler kendi kazançlarıyla normal bir konut kirasını karşılayamadıkları ve konut kirası için artı bir ücret talep edemedikleri için çadırda yaşamları son buldu. Başka bir örnek: Tuzla tersanelerinde yeterli düzeyde önlem alınmadığı ve alınacak önlemler maliyeti yükselttiği için taşeron şirket tarafından iş cinayetine zemin hazırlayan çalışma koşullarında yüzlerce işçi yaşamını kaybetti. Tuzla tersanelerinde yaşanan iş çinayetleri sonrası gündeme gelen, tersane sahiplerinin gemi maliyeti içinde bir işçinin kan parasını (işçinin ölümü durumunda ailesine verilecek olan para) da hesaplıdığı gerçeği iş kazalarının münferit olmadığını gösterdi. Maden kazalarında yaygın olarak yaşanan patlamalar, anti-grizu ve havalandırma sistemlerinin maliyetli gelmesinden kaynaklı her seferinde onlarca işçinin yaşamına mal oluyor ve daha başka bir çok örnek. Bunların dışında Bursa'da yanan kadın işçiler, selde, yük taşımak için yapılan kamyonetin kasasında taşınırken boğularak ölen kadın işçiler ve daha bilmediğimiz bir çok iş cinayeti kapitalizm tarihine geçti.

Sermaye durağandır ve onun yaşayabilmesi, hayat bulabilmesi artı değer üretimin sürmesine bağlıdır. Fakat bu da yetmemektedir; sermaye giderek ağırlaşan krizlerine çare olması için daha fazla artı değer, daha fazla sömürü ve daha fazla işçinin kanını içmek istemektedir.

İş kazalarını meşrulaştımak için burjuvazinin yalanları

İş kazalarının yaşanmasının bir başka sebebi de iş saatlerinin uzunluğudur. İş saatlerinin uzaması ve aşırı yorgunluk sonucu ölümle sonuçlanan iş cinayetleri söz konusudur. Bunlara her ne kadar kaza dense de, daha fazla üretim için uzatılan iş saatleri uygulamasının mutlak sonucudur. Kapitalistler işçilerin dikkatsizliği ve aşırı güven duygusundan kaynaklı kazaların yaşandığını iddia etmekteler ve yaş aralığı olarak da 25-35 yaş aralığını vermekteler. 2 Çünkü Türkiye'de en fazla iş kazasının yaşandığı yaş aralığı bu yaşlar. Ama eklemek gerekiyor ki; Türkiye'de toplam istihdam edilen işçilerin neredeyse yarısından fazlası bu yaş aralığında, dolayısıyla bu yaş aralığında iş kazalarının yaşanması istihdam oranlarıyla aynı paralellikte olması tesadüf değil. Ayrıca iş kazalarının %98'i engellenebilir özelliğe sahip ve gerçekten iş kazası diyebileceğimiz kısım sadece %2'lik kısmıdır; geri kalanı ise tamamen burjuva üretim koşullarıyla ilgilidir.

Diğer taraftan, iş kazaları veya iş cinayetlerini burjuvazi işgünü kaybı yada üretim kaybı olarak değerlendirmekte ve onları sadece işin bu tarafı ilgilendirmekte. Buna dair önlem alıyorsalar da bunun yapmalarının temel nedeni üretimin aksaması kaygısıdır. Çünkü bir işçinin işveren için hiç bir kıymeti yoktur. “İş kazalarının işveren bakımından maliyeti ise, iş koluna ve olayın niteliğine göre değişmekle birlikte, iş kazalarının işletmeler bakımından doğrudan ve dolaylı maliyetlere yol açtığı bir gerçektir. İşletmeler iş kazaları sonucu işgücü ve işgünü kayıpları, verimlilik ve motivasyon azalması, makine, araç-gereç ve hammadde kayıpları ve hatta üretimin durması gibi çok çeşitli sorunlarla karşılaşa bilmektedir. ”3 Bu alıntı durumu yeterince özetliyor olsa gerek.

Maliyetlerin düşürülmesi uygulamalarından birisi de kayıt dışı çalıştırılma. Yine somut bir örnek: Esenyurt'ta yaşanan yangında ölen iki işçinin sigortasının yangından sonra yapılmış olduğu gerçeği bir çok yasal düzenbazlıkların işveren tarafından yapıldığını bir kez daha gösterdi. Burjuva yasalar ve kanunlar tamemen işvrenin elini rahatlatacak biçimde hazırlanmakta. Ölen iki işçiye gece yarısı sigorta yaparak göstermelik cezalardan kaçmaya çalışan işverenin bu sahtekarlığı dikkatli bir doktorun sayesinde yakalanmış oldu. Hiçbir önlem almadan çadırda işçileri yaşamaya mahkum eden, öldükten sonra sigorta yapan işveren burjuva kanunlar tarafında sadece taksirli (istemeyerek gerçekleştirilen suç) suç işlemekten tutuklandı. Oysa ki bu iş cinayeti tamamen kasıtlı ve kar maksatlı ihmalin sonucudur.

Sonuç

Kapitalist ekonomi yaşadığı rekebet ve aşırı kar hırsının sonucu iş çinayetlerini yeniden üretmeye devam edecektir ve bunun aksini söylemek pek mümkün görünmüyor. Sadece işçilerin yaşamından kanından canından tasarruf yapan kapitalizm, diğer taraftan kapitalist rekabet yüzünden başka hiçbir şeyden tasarruf yapamaz. Bu da onun en temel açmazlarından biridir. İş kazaları ise bu açmazının yarattığı ve yaratacağı temel sorunlardan birisidir. “Kapitalist üretim, dolaşım süreci ile rekabetin aşırılıkları dışında ele alındığında, metalara katılmış bulunan maddeleşmiş emek bakımından çok ekonomiktir. Buna karşılık, başka herhangi bir üretim tarzından daha fazla, insan yaşamını ya da canlı emeği, ve yalnızca insan kanını ve etini değil, sinirini ve beynini de israf eder.” 4

İş cinayetlerine karşı işçi sınıfının mücadelesi kaçınılmazdır, fakat bu mücadele en nihayetinde kendi varlık koşullarını da ortadan kaldıracak boyuta ulaşmak zorundadır. Zira bu hareket buraya ulaşmazsa bu iş cineyetleri kapitalist sermayenin yaşaması için can suyu olacaktır. Esenyurt'ta ve diğer tüm iş cinayetlerinde olduğu gibi.

Salih

1 Karl Marx Kapital 3. Cilt Sayfa 81 Sol Yayınları.

3 Finans Politik & Ekonomik Yorumlar 2007 Cilt: 44 Sayı:509 Sayfa 83

4 Karl Marx Kapital 3. Cilt Sayfa 83 Sol Yayınları.

Hindistan'da Kitle Meclislerine Doğru

Hindistan'da 100 milyon işçi, 28 Şubat tarihinde bir günlük greve katıldı. Ülke genelinde birçok sektörü vuran bir grev, bazıları tarafından gelmiş geçmiş dünyadaki en büyük grevlerden biri olarak karşılandı. On bir merkezi sendika (bağımsızlıktan bu yana ilk defa birlikte hareket edeceklerdi) ve 5000 küçük sendika grev çağrısı yaptı. Talepler, ulusal bir asgari ücret, 50 milyon sözleşmeli işçi için kalıcı iş, (geride kalan son iki yılın tamamında %9'un üzerinde olan) enflasyon ile mücadele için hükümet önlemleri, tüm işçiler için emeklilik gibi sosyal güvenlik yardımları, iş kanunlarının daha iyi uygulanması ve kamu iktisadi teşebbüslerinin satışına bir son verilmesi idi. Aslında işçiler katılımlarıyla Hindistan'ın ekonomik 'canlanması'nın işçi sınıfının yaşadığı bir şey olmadığını göstermeye hazırlandılar

Ancak talepler, sendikaların öne sürdüğü üzere, Hindistan'ın kapitalist hükümetinin diğer sınıfların ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeteneğe sahip olabileceğini varsayıyor. Enflasyona karşı mücadele verilebileceği ya da kamu sektörü varlıklarının satışında durdurmanın işçi sınıfının yararına olduğu yönünde hatalı fikirler de bulunuyor. Ve yine burjuvazinin endişe duyacağı kendi dertleri var. Örneğin, Hindistan'da IT ve çağrı merkezi endüstrisi işlerinde %70 oranında ABD şirketlerine bağımlıdır. Bu sektör, ekonomik krizin etkisiyle travma geçiriyor. Artık büyük karların bir büyüme alanı ve kaynağı, yaygın ücret ve iş kesintileri deneyimletiyor. Bu model diğer birçok sektörde tekrarlanıyor. Hint ekonomisi, dünya ekonomisi ve onun krizinin dışında kalamıyor.

Bu vesileyle sendikalar bugün birlikte hareket ettiler ama geçmişte hükümet önlemlerini protestoları mobilize etmekte geri kalmadılar. 1991'den bu yana 14 genel grev gerçekleşti. Ancak şu anda daha fazla kendi inisiyatifi ile hareket eden ve sendikaların direktiflerini beklemeyen işçi örneği görüyoruz.

Mesela, Haziran ve Ekim 2011 arasında binlerce işçi fabrika işgallerinde, yasadışı grevlerde ve Maruti-Suzuki'de ve Delhi'deki bir 'canlanma semti' olan Manesar'daki diğer otomobil fabrikalarındaki protesto eylemlerinde yer aldılar. Ekim başlarında, sendika onaylı bir anlaşma ile 1200 sözleşmeli işçi tekrar işe geri alınmadı ve bu nedenle 3500 işçi greve geri döndüler ve dayanışma ile otomobil montaj fabrikasını işgal ettiler. Bu, 8000 işçinin bir düzine ve bölgedeki daha birçok yerleşkede dayanışma eylemlerine öncülük etti. Aynı zamanda sendikaların sabotajından kaçınmak için bazı oturma eylemleri ve genel kitle meclisleri1 oluşumuna öncülük etti.

İşçilerin en geniş katılımı sağladıkları ve en geniş fikirlerin paylaşıldığı kitle meclislerinin tekrardan keşfi, sınıf mücadesi için çok büyük bir ilerlemedir. Manesar'daki Maruti-Suzuki kitle meclisleri herkese açıktı ve mücadelenin yönelimini ve amaçlarını şekillendirmek için herkesi katılım yönünde cesaretlendirdi. Milyonlarca işçi katılmadı ancak Hindistan'daki işçi sınıfının açıkça, sınıf mücadelesinin mevcut uluslararası gelişiminin bir parçası olduğunu gösterdi.

Car 3/3/12

1Kitle meclislerinin mahiyeti ile ilgili olarak geride bıraktığımız sene içerisinde Fransa'daki işçi mücadelelerinde karşımıza çıkan genel kitme meclisi kavramına hem teorik, hem de pratik bir bakışın sergilendiği şu metni de destekleyici olması açısından bir gözatmalarını öneriyoruz: https://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2011/kitle-mec...

Tags: 

Hocalı Mitingi ve Sonrası: Burjuvazi ve Köpekleri

Aslında insanlar ve köpekler arasında binlerce yıldır bir arada yaşamaktan gelen köklü ve güzel bir ilişki vardır. Bu tüm doğa tarihinde, iki tür arasında gerçekleşebilmiş en yakın ilişkidir aynı zamanda. Köpekler, binlerce yıl boyunca insanların canlarını, evlerini, ailelerini, mallarını, mülklerini, büyük ve küçükbaş hayvanlarını korumuş, bunun yanı sıra insanlara hem oyun arkadaşlığı hem de can yoldaşlığı yapmışlardır. Köpeğin bütün bunları, insanın bahşedeceği bir parça yemek umuduyla yapıyor olması da, onun insan tarafından kontrol edilmesini kolay kılmıştır. Sadakatleri, korumacılıkları, heyecanları ve saflıklarından kaynaklı sevimliliklerinden dolayı, acı bir ısırılma deneyimi yaşamamış insanların büyük çoğu köpeklerden sevecenlikle bahseder. İşçi mahallelerinde de, eğer koşullar elveriyorsa sokak köpeklerini besleyen haneler çok olur. Fakat köpekler aç da kalırlar kimi zaman, barınaksız da kalırlar, zorla çalıştırıldıkları da çok olur, sahiplerinden dayak da yerler, yeri geldi mi feda da edilirler, üzerlerine bombalar bağlanıp tankların altında ölmeye de yollanırlar, toplatılıp da öldürülürler, hatta kimileri zevk için dahi canlarını alır. Bu yüzden başlarken belirtmek istiyoruz ki bizim esasında köpeklerle, yani hem insana dost olan ama bir yandan da insanın yaşadığı sınıflı toplumların ceremesini de çaresizce, ne olup bittiğini de anlayamadan çeken bu gariban hayvanlarla bir alıp veremediğimiz yok. Bizim derdimiz, insandan yaradılma köpeklerledir ve mallarını mülklerini korumaya dünyanın tüm köpekleri gelse yetmeyeceği için insanları böylesine köpekleştirenlerledir.

26 Şubat 2012 tarihinde, Taksim Meydanı'nda sayılarının yaklaşık otuz bini bulduğu iddia edilen[1] bir kalabalık toplandı. Güya bu kalabalık, yirmi yıl önce, 26 Şubat 1992 tarihinde Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Dağlık-Karabağ Savaşı kapsamında gerçekleşen ve 613 Azeri sivilin hayatını kaybettiği Hocalı Katliamı'nı anmak için toplanmıştı. Katliamın ardından geçen yirmi yıl içerisinde ilk kez gerçekleşecek olan bu 'anma' mitingi, burjuva devletin açık desteğiyle örgütlenmiş, günler öncesinden İstanbul'un dört bir yanı "Ermeni yalanına sessiz kalma" başlıklı miting çağrılarıyla donatılmıştı. Öte yandan mitingin burjuva devletin tam desteğiyle yapılmış oluşunun en önde gelen kanıtı, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin'in mitingde yaptığı konuşmaydı. Şahin, konuşmasında: "Akıtlan kan bizim kanımızdır. 20 yıl önce bugün kan içiciler, katiller, acımasızlar, merhametsizler, yüreksizler, korkaklar Hocalı'da 613 insanın kadın demeden, çocuk yaşlı demeden, haklı haksız demeden kanını içmişlerdir. O kan o günden bugüne yerde kalmadığı gibi bundan sonra da kalmayacaktır. O kan o gün akmıştır ama hesabı bitmemiştir. Türk milleti yaşadıkça o kanın hesabı yapılacaktır ve hesabı sorulacaktır"[2] dedi. İçişleri Bakanı'nın hitap ettiği otuz bin kişilik kalabalık, ellerinde "Hepiniz Ermeni'siniz, hepiniz piçsiniz", "Türk'e kefen biçenin ölümü korkunç olacak", "Bugün Taksim, yarın Erivan; bir gece ansızın gelebiliriz", "Ceddim soykırım yapsaydı dünyada bir tane bile Ermeni kalmazdı" pankartları, ağızlarından salyalar akarak "Bozkurt Ogün", "Bozkurt Çatlı", "Dişe diş, kana kan, intikam intikam", "Bozkurtlar burada Ermeniler nerede" diye uluyorlardı.

Gözlemlemek için eyleme giden Ermeni gazeteci Aris Nalcı, eylemle ilgili şunları söyleyecekti: "Beyoğlu'ndaki yüzlerce insan, ellerinde ‘Hepiniz Ermenisiniz, hepiniz piçsiniz!' pankartı taşıyordu. Bir Ermeni olarak kırılmamak, korkmamak elde değildi."[3] Yaratılan saldırgan milliyetçi hava, haliyle miting sonrasına da taştı. Kürtler, ister istemez, bir kez daha şovenist saldırıların hedefi oldular, eylemden çıkanlar BDP il binasının bulunduğu bir sokakta durma gafletinde bulunan belediye otobüslerini taşladı. Ertesi günlerde İstanbullu bir Ermeni bahçesine üzerinde "Ermeni yalanına sessiz kalma" yazılı bir kasket atılarak tehdit edildi. Bu arada eylemin ardından aynı provokatif iklim bu kez Ankara'daki üniversitelerde yaratılmaya çalışıldı; solcu öğrenciler tepki göstermek isteyince bu kez onlar, böylesi bir durum önceden planlanarak okullara getirilmiş faşist gürühların hedefi oldular. Başbakan Erdoğan'ın da mitingi, "marjinal ve münferit birkaç pankartın olması Hocalı Katliamı'na dair acımızı ve dayanışmamızı gölgelemeye yetmez" sözleriyle sahiplenmesi ve savunması, bütün gerçekleşenlerin burjuva devletin isteği doğrultusunda ve güdümünde gerçekleştiğini de ortaya koyuyordu. Aynı dönemde Adıyaman'da Alevi ve Kürt kökenli kişilerin evlerinin işaretlenmesini bir tesadüf saymak da saflık olacaktır.

Biz bu sürüyü iyi tanıyoruz. 1915'te başlayan Ermeni Soykırımı'ndan beri burjuvazi ne zaman salsa onları, ağızlarından salyalar akıta akıta, uluya uluya koşuyorlar efendilerinin emirlerini yerine getirmek için. 6-7 Eylül olaylarında da işbaşındaydılar, Kahramanmaraş Katliamı'nı da, Çorum Katliamı'nı da onlar yaptılar, Sivas'ta insanları diri diri onlar yaktılar. Sırf Ahmet Kaya tişörtü giydi diye insanları linç etmek için toplanan da, Hrant Dink'i vuran da, Şerzan Kurt gibi sayısız delikanlının canına kıyan da onlardı. Böylesi bir kalabalık, tarihte hiçbir zaman kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Hakim sınıfın bilinçi ve örgütlü çabalarının etkisi altında kalmadan kimse tanımadığı insanların kanını akıtmak istemez. Hocalı'da katledilenler, gerçekte burjuvazinin insanlıktan çıkarttığı bu sürünün hiç de umurunda değildir - pek çoğunun devletin bilinçli provokatif çabalarından önce Hocalı diye bir yerden haberdar oldukları dahi şüphelidir. Bu otuz bin kişi Türk işçilerden de oluşmamaktadır. Aralarında işçiler de vardır şüphesiz ve böylesi görüşlerin belirli işçi kesimleri arasında etkisi olduğunu da görmezden gelemeyiz. Fakat dünyanın her yerinde burjuvazinin bu tip düşünceleri aşılamasına en el verişli unsurlar küçük burjuvaziden ve lümpen kesimden çıkmıştır. Sınıfsal konumları itibarıyla bugünlerinden tatmin olamayan fakat bir gelecek perspektifi geliştirmesi de mümkün olmayan bu kesimleri insanlıktan çıkartmak, burjuvazi için hep çok kolay olmuştur. 26 Şubat'ta Taksim'i dolduranların büyük çoğunluğu da yine onlardır. Sınıf bilinçli proleterler, böylesine insanlıktan çıkartılarak kullanılan bir kalabalık karşısında ancak acıma ve üzüntü hissedebilir ve Rakel Dink'in ifadesiyle 'bir bebekten katil yaratan karanlığa' yani burjuvaziye, kapitalist düzene isyan edebilir.

Peki, burjuvazi neden şimdi böylesi bir hava yaratma çabasına girişmiştir? Bütün bu olayların Fransa'daki Ermeni Soykırımı'nı İnkar Yasası'nın yeniden oylanacağı bir dönemin öncesine denk getirilmesi yalnızca bir tesadüf müdür? Gerek burjuvazinin bu çabalarını ifşa etmesi, gerekse yaratılmaya çalışılan milliyetçi havaya bir yanıt vermesi bakımından Türkiye Azerbaycanlı Sosyalistler Platformu'nun açıklaması anlamlıdır: "Fransa`daki `Ermeni Soykırımı'nı İnkar Yasası`nı fırsat bilen aynı milliyetçi çevreler, tekrar Hocalı Katliamı'nı `koz olarak` kullanmak istemektedirler. Yüzlerinde bu katliamdan dolayı en ufak acı ve keder bulunmayan bu insanlar, acıları birbiriyle tartarak gerçek niyetlerinin siyasi oyunda kendi ellerini güçlendirmek olduğunu göstermektedir (...) Unutmamak gerekir ki, çıkarılan her savaşta kazanan yalnız burjuvazi ve onun araç olarak kullandığı devletdir (...) Biz hiçbir katliamın diğerinin bahanesi olamayacağına, hiçbir acının diğerinden üstün olmadığına inanarak, Hocalı Katliamı'nın 1915`deki Ermeni olaylarıyla kıyaslanmasına, Ermeni trajedisini inkar etmek için malzeme olarak kullanılmasına itiraz ediyoruz. Hrant Dink`in katli sonrası karanlık güçlere karşı Türkiye`deki Ermeni azınlıkla dayanışma anlamında acı ve öfkeyle dile getirilmiş `Hepimiz Ermeniyiz` sloganını sulandırmak ve geçersiz kılmak için ortaya atılan `Hepimiz Azeriyiz` önermesine itiraz ediyoruz. Bu oyuna ortak olup Hocalı Katliamı'nın bu çevrelerin siyasi malzemesi olmasına göz yummak en başta Hocalı katliamında hunharca katledilen insanların anısına saygısızlık, Hocalıların acısına vurdumduymazlıktır. Biz bu oyunun oyuncusu da, seyredeni de olmayı reddediyoruz."[4]

20. yüzyıl, insanlık tarihine bir savaşlar, soykırımlar ve katliamlar yüzyılı olarak geçmiştir. Katledilenler her zaman, ister Ermeni, ister Rum, ister Kürt, Türk, Azeri, İranlı, Yahudi, Arap, Sünni, Alevi, Hristiyan vb. olsunlar, bizim analarımız, babalarımız, evlatlarımız, kardeşlerimiz ve arkadaşlarımızdır. Ölümler kimin eliyle gelirse gelsin, ölenler işçi sınıfının yani bizim canlarımızdır. İşçilerin vatanı yoktur. Bu yüzden TC burjuvazisi Hocalı Katliamı'nın hesabını soramaz. Bu katliamın hesabını sormak başta Ermeni ve Azeri işçi sınıfları olmak üzere dünya proletaryasına düşen bir görevdir. Ve yine bu yüzden başta Ermeni Soykırımı olmak üzere Osmanlı ve TC hakim sınıflarının gerçekleştirdiği bütün katliamlar, dünya proletaryasının ve bu toprakların işçi sınıfının bir parçası olan Türk işçi sınıfına karşı da yapılmış sayılır. Türk işçi sınıfı bu gerçeği, 26 Şubat'ta Taksim'de toplanan otuz bin kişiye karşı, Hrant Dink'in cenazesinde iki yüzbin kişi, tek bir ağızdan "Hepimiz Ermeniyiz" diye haykırarak ifade etmiştir. Net bir sınıf bilinçli tepki olmadığı aşikar olsa da, tarihsel bir dayanışma ifade eden bu sloganın burjuvaziyi ve burjuva devletin temsilcilerini bu kadar rahatsız etmesinin nedeni budur. Bu tepki, Ermeni soykırımını inkar edenlere, Ermenistan devletinin soykırım olgusunu siyasi çıkarlarına alet eden bütün manevralarından daha ağır bir darbe vurmuştur.

İdris Naim Şahin, Hocalı mitingi konuşmasında "Bizim Türk milleti olarak ne Kazakistan'da ne Azerbaycan'da ne Türkiye'de dünyanın hiçbir yerinde insanlık adına utanılacak tarihimiz yoktur."[5] demişti. Bu sözlere sadece gülüyoruz. 'Ermeni yalanları' diye köpüren ve ortamı provoke eden bir adamın, bu denli rahatça yalan söyleyebilmesi hiç şaşırtıcı olmasa da ibretlik bir durumdur. Burjuva devletin temsilcisi İçişleri Bakanı'nın söylediklerine, yine aynı konuşmada sarf ettiği kendi sözlerini değiştirerek yanıt veriyoruz: "Akıtlan kan bizim kanımızdır. 97 yıl önce kan içiciler, katiller, acımasızlar, merhametsizler, yüreksizler, korkaklar Anadolu'da bir buçuk milyon Ermeni'nin kadın demeden, çocuk yaşlı demeden, haklı haksız demeden kanını içmişlerdir. Proletarya yaşadıkça o kanın hesabı yapılacaktır ve hesabı sorulacaktır. Dayanışmayla, mücadeleyle, enternasyonalizmle bu kanın mücadelesini hep beraber İstanbul'da, Bakü'de ve Erivan'da, yeryüzünde işçi sınıfının haklı davasına kim inanıyorsa, hep birlikte takip edeceğiz."

Gerdûn


1.http://www.aktifhaber.com/hocali-mitinginde-6-7-eylul-plani-565686h.htm

2.http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1251162

3.Radikal, 28 Şubat 2012

4.http://www.norzartonk.org/?p=5814

5.http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1251162

Tags: 

Nijerya: Kıtlığın ve Katliamların Tek Çaresi Sınıf Mücadelesi

Geçtiğimiz Ocak ayında Nijerya'da gerçekleşen altı günlük genel grev, ülkede yaşanan en büyük toplumsal hareketlerden biriydi. Sendikalı işçi sayısı 7 milyon olan ülkenin her tarafında gerçekleşen grev dalgasına toplam on milyon işçi katıldı ve bütün önde gelen şehirlerde büyük eylemler gerçekleşti. Grev, bir gecede yalnızca benzinin fiyatını iki katına çıkartmakla kalmayıp, yiyecek, ısınma ve ulaşım maliyetlerini de devasa bir biçimde etkileyen benzin ödeneğinin kesilmesine karşı protestoların bir parçasıydı. İşsizliğin fazla (kırk yaş altı nüfusun %40'ı) ve açlığın yaygın (nüfusun %70 günde 2$'dan az bir parayla geçinmektedir) olduğu bir ülkede, böylesi bir öfke patlaması beklenebilir nitelikteydi.

Nijerya'ya dair önde gelen basın kuruluşları aşırı islamcı Boko Haram grubunun sürdürdüğü terörist kampanyaya yoğunlaşmayı tercih ettiler. Boko Haram, geçtiğimiz iki sene içerisinde binin üzerinde kişi öldürdü ve kalabalık meydanlarda bombalar patlatmak ve ayrıca polis merkezlerinede de saldırılar düzenlemek minvalindeki kampanyalarını sürdürme niyetinde olduğunu açıkladı. Nijerya devleti, eli kanlı ve ağır bir devlet olduğundan özellikle polis merkezlerine yapılan saldırılar bir miktar sempati topladı. Mesela grev sırasında, kitlelerin üzerine ateş açmaktan kaçınmayan polisin ve silahlı kuvvetlerin vahşi müdahalesi 20'den fazla kişinin katledilmesine, 600'ün üzerinde kişinin ise yaralanmasına yol açtı. Katı biçimde uygulanan sokağa çıkma yasakları ise ülkede hala yürürlüktedir. Kuzey'deki Kano kentinde, silahlı polis helikopterleri her gün kısmen nüfusu izlemek, kısmen de gözdağı vermek için her gün havada uçup duruyorlar. Bu sırada Ocak ayının son haftasında 200'ün üzerinde kişi Boko Haram'ın bombalı saldırılarının kurbanı oldu. Bir sonraki hedefin okullar olacağı söyleniyor.

Aşırı şiddetli doğasına rağmen, yakın zamanda bir sözcüsü Şeriat hukukuna uymayan herkesin öldürüleceğini söyleyen Boko Haram'ın Nijerya'nın Müslüman ve daha fakir Kuzey kesiminde belli bir destekçi kitlesi bulunuyor. Kuzeyde ortalama yıllık gelir 718$ civarındayken, Güney'de bu rakam 2010$. Öte yandan Boko Haram'ın şiddeti koşullar çerçevesinde görülmeli. Genel greve farklı dini ve etnik kökenlerden devasa sayılarda işçiler katıldı. Yüzlerce dilin konuşulduğu, yüzlerce etnik grubun bulunduğu bir ülkede, mücadelede ayrımları kırabilmek büyük önem taşır. Sendikaların önce eylemsizlik, sonra da grevin bittiğini ilan etmesi, yaşananların önemini ortadan kaldıramaz.

Genel grev öncesinde ülkenin büyük bölümünde gerçekleşen kitlesel eylemler işçiler arasındaki dayanışmanın gücünü ortaya koymuştu. Öte yandan, mücadeleyi sendikaların belirlediği ve başını çektiği bir çerçeveye odaklamakla, işçiler tanıdık bir tuzağa düştüler. Genel grev süresince petrol işçilerinin greve katılmaması, Nijerya'nın en büyük sanayisinin çalışmaya devam etmesi anlamına geldi. Sendika şefleri, hükümetle işçiye 'zafer' diye sunacakları bir anlaşma imzaladılar; oysa hareketin sönümlenmesi burjuvazi için bir zaferdi. Anlaşmaya Nijeryalıların büyük çoğunun verdiği tepki, şüphelerle doluydu. Ertesi günlerde sendika şeflerinin içinde bulunduğu yoz ilişkiler ve hükümetle gizli anlaşmaları konuşuldu.

Öte yandan, buradaki sorun şeflerin yozlaşmasının ötesinde bulunuyor. İşçi sınıfının temel gereksinimi, kendi mücadelelerini kontrol etmek ve kendi siyasi programını geliştirmektir. Bu da kendisini sendikal yapılar haricinde örgütlemesi gerek demektir. Mücadeleyi koordine etmek için kitle meclisleri ve seçilmiş komitelere gerek vardır. Bundan sonra mücadeleleri sektör, ırk ve milliyet ayrımlarının ötesine taşıma ihtimali billurlaşır.

Demokratik Yanılsamaların Ağırlığı

Böylelikle başka bir soruna geliyoruz: benzin ödeneğinin ardından ortaya çıkan Nijerya'yı İşgal Et! hareketinin geçtiğimiz birkaç sene içerisinde ortaya çıkan hareketlerin pek çoğunu domine eden demokratik fantazilere.

Demokratik kapitalist devlet, kapitalizmin milli çıkarlar çerçevesinde işleyişini temin etmek için vardır. Bu da milli burjuvazinin genel çıkarı anlamına gelir gerçekte. Serbest pazar kapitalizmi idealine rağmen, gerek 2008 krizi sonrasında, gerekse daha öncesinde ulusal ve uluslararası ortaya konulan binlerce yasa, anlaşma ve yapı ile gördüğümüz üzere, ekonominin devlet müdahalesi olmadan işlemesi mümkün değildir. Devletin işi, bir yandan da ulusu rakiplerine karşı ve kendisini işçi sınıfına karşı müdafa etmektir. Kendisini işçi sınıfı karşısında korumak için devlet işçi sınıfının geleneksel örgütlerini, yani işçi sınıfının huzursuzluğunu soğuran sendikaları ve geleneksel solcu partileri emer ve böylelikle işçi sınıfını zararsız eylemliliklere yönlendirir.

Mevcut fantazi, böylesi bir devletin ele geçirilebilip zengin fakir herkesin çıkarlarına uyacak bir hale getirilebileceği inancıdır. Yanılsamalardan biri, herkes demokratik düzende oy verebileceği iken, teorik düzlemde herkesin toplumda eşit güce sahip olduğudur. Bu, kapitalizm eşitsiz bir toplumsal ilişkiye dayanan bir düzen olduğu için imkansızdır. İstediğimiz adaya oy verebilsek de, kapitalizme karşı oy vermemiz, seçimle kapitalizmi göndermemiz mümkün değildir. Eğer kapitalizm tehlike altındaysa da burjuvazi seçim inceliklerini ve konuşma özgürlüğünü bir kenara bırakıp devletin tüm gücünü işçi sınıfını kanla bastırmak için kullanma seçeneğini devreye sokar. Tarihte bunun sayısız örneği vardır.

Sendikalar, işçi sınıfını kontrol altında tutmak için kullanılan demokratik aparatın içkin bir parçasını teşkil ederler. Nijerya'da sendikaların işçi mücadelelerinin gelişimine karşı ne biçim bir rol oynadıkları ortadaydı. Radikal fikirler artarak ifade bulurken sendika şefleri "amacımız benzin fiyatlarını 1 Ocak 2012 düzeyi öncesine çekmektir. Dolayısıyla bir 'Rejim Değişimi' kampanyası gütmüyoruz" açıklaması yaptılar. Financial Times dergisi (16/1/12) grevin ardından durumun değiştiğine yönelik yaptığı saptamada "protestolar sıradan Nijeryalıları cesaretlendirirken müsrif harcamalara dair yeni bir bilinç yarattılar. Ek olarak pek çok kişi, benzin ödeneği tamamen geri gelmeden grev bitirildiği için sendikalara hayal kırıklığıyla bakıyor" ifadelerini kullandı. Sendikalara yönelik hayal kırıklığı, bir yandan da devlet baskısını deneyimlemek ve kapitalizmin önereceği ne kadar az şey olduğunu idrak etmek, bütün bunlar hep geleceğin işçi mücadelelerinin gelişimine katkı yapan unsurlardır.

Gina 28/1/12

 

 

Ortadoğu'da ve Kuzey Afrika'da Paylaşım Kavgası: Suriye'de Emperyalist Savaş, Mısır'da Sınıf Savaşı Yaklaşıyor! (1)

Dünyada yaşanan ekonomik krizin etkisiyle sarsılan K. Afrika ülkeleri geçtiğimiz yılı toplumsal çalkantılarla ve olaylarla geçirdi. Tunus'lu Boazizi'nin kendini yakmasıyla başlayan toplumsal ölçekteki olaylar, hala sönümlenmedi. Bu olaylar Akdeniz'e kıyısı olan birçok ülkede iktidarları, hatta rejimleri değiştirdi. Toplumsal rahatsızlıkların ve çatışmaların son bulmadığı ülkeler olan Mısır ve Suriye üzerine tekrar bir değerlendirme yapmanın şöyle bir anlamı olacak; özellikle Mısır’ın Port Said şehrindeki futbol provokasyonu, sokakların yeniden alevlenmesi, Suriye'deki savaşın arka planı, bölge ve emperyalist ilişkiler içindeki konumunu tahlil etmek gerekiyor. Sıcak gelişmelerin ve emperyalist gerilimlerin, hatta ABD ve AB'deki ekonomik kriz kadar dünyanın gözünü ve kulağını diktiği bu bölgedeki diğer çekişmelere de değineceğiz. İran'ın bölgedeki saldırgan dış politikası, Türkiye'nin bölgesel aktör olma çabaları ve Suriye savaşında taraf olması, muhalifleri desteklemesi ve diğer ülkelerin tutumlarına değinerek Ortadoğu’da olup bitenlere bir anlam vermeye çalışacağız.

Burada olayları incelerken belli noktalara dikkat etmek gerektiğini düşünüyoruz. En temel nokta, elbette ki olayları enternasyonalist bir perspektiften geçirerek yerli yerine oturtmak ve sınıf mücadelesi adına daha isabetli ve tutarlı pozisyon belirleyebilmek. Bir diğer konu ise, belli kafa karışıklıklarını giderecek biçimde enternasyonal bir sınıf mücadelesi ihtiyacından kaynaklı bölgedeki gelişmelerde işçi sınıfının nasıl bir rol oynadığını saptayarak, buralarda yaşanan rejim değişiklerinin birer devrim olmadıklarının genel çerçevesini çizmek. Zaten devrim meselesi de bu yazıdan bağımsız bir derinleşmeyi gerektirdiği için meseleye şimdilik çok girmeyeceğiz.

Belki de baştan şunu belirtmek yararlı olacaktır: Tunus'ta başlayan olaylar, Mısır'a sıçradığında işçilerin sınırlı bir içerikle olaylar içinde yer aldığını söyleyebiliriz. Olayların yaşandığı dönemde konuyla ilgili çeşitli makaleler yayınlamıştık. 1 Yayınlanan bu makalelerde işçilerin bu hareket içerisinde nasıl ve ne oranda yer aldıklarına değinmiştik. Hepimizin de bildiği gibi, işçi sınıfı bu olayları kendi ekseninde toplayıp ve kendi talepleriyle topyekûn bir mücadele geliştiremedi.

Diğer taraftan Ben Ali'nin ardından Tunus'ta, 23 Ekim 2011’de gerçekleştirilen Ulusal Kurucu Meclis seçimleri sonucunda Gannuşi’nin başkanı olduğu en-Nahda seçimi kazandı. Bu parti aynı zamanda, Mısır'daki Müslüman Kardeşler örgütüyle aynı gelenekten geliyor. 2011 yılının Ocak ayında başlayan olaylardan bu yana aslında, Tunus işçi sınıfı için değişen tek şey, iktidardaki parti oldu ve işçi sınıfı için ücretli emek sömürüsü devam etmekte. Buradan hareketle Mısır'da, Suriye'de benzer bir sürecin yaşanma ihtimali oldukça yüksek. Sürecin sonrasında yaşananlar ya da yaşanacaklar ekonomik sorunları ortadan kaldırmadığı gibi, kapitalizm açısından işçilerin yaşadığı bu sorunları daha formel hale getirerek ve artı değer sömürüsünü daha da yoğunlaştırarak sömürüyü derinleştireceklerdir.

Yaşanan olaylara daha yakından bakmak ve arka planını daha iyi kavrayabilmek için bölgedeki, emperyalist ve yerel devletlerin pozisyonlarını tahlil etmek gerekiyor. Bu bakımdan İran, Türkiye, İsrail ve bu yerel devletlerin, bir de uluslar arası işbirliği içinde oldukları diğer emperyalist devletler başta ABD, Çin ve Rusya olmak üzere Suriye ile olan ilişkileri ve Mısır'da yaşanan olaylara yaklaşımlarını da anlamak gerekiyor.

İran ve Türkiye'nin Emperyalist Eğilimleri

a - İran

İran, Ortadoğu’da bölgesel güç olma iddiası taşımakta ve buna yönelik de bir dış politika gütmekte. Bunun en temel nedeni, İsrail karşısında bölgede en güçlü karşıt ülke olma kaygısı. Çünkü İsrail, bölgenin tartışmasız lider ülkesi konumunda. Bu anlamda stratejik olarak geliştirdiği tüm ilişkileri bunun üzerine inşa etmekte. Bu iddiayı güçlendirmek için ilk olarak bölgede Şii mezhebi üzerinden bir siyasi, ekonomik hatta askeri birlik oluşturma çabaları söz konusu. Irak'ta Şii Maliki'nin başbakan oluşu ve Irak'ın Saddam sonrasında ülkedeki en büyük gücün Şiilerden oluşması, Şii birliğinin en önemli gelişmelerinden birisi. Diğerleri ise Lübnan'da ki Hizbullah ve Suriye’de 1963'ten beridir iktidarda olan Baas Partisinin Nusayri egemenliği.* İran bu dini motifli birliği, kendisinin başını çektiği bir İsrail ve ABD karşıtlığında kullanmak istiyor.

İran ekonomisi petrol ve doğalgaz üzerine kurulu, ekonomik yatırımların ise %80'i devletin elinde bulunuyor. İran dünya petrol rezervlerinin %10'una doğalgaz rezervlerinin ise %17'sine sahip. Aynı zamanda İran ekonomisinde petrolün yanında tarım ürünleri ihracına dayanmakta. Ekonomik verileri bakımından bölgede hızlı büyüyen ekonomilerden bir tanesi aynı zamanda. Böylesine petrol rezervlerine sahip olması, İran'ı ekonomik ve siyasal olarak diğer gelişmekte olan ekonomilere göre daha rahat manevra yapabilme kabiliyeti sağlıyor.

İran'ın kendi içindeki çelişkileri ise hala çözülebilmiş değil ve çözülmesi de olası görünmüyor. Bunun en temel nedeni, elbette ki İran burjuvazisinin bu bahsi geçen konuma ulaşmak için işçi sınıfı üzerinde arttırdığı ekonomik ve siyasi baskılar. 2009 seçimlerinin ardından yaşanan olaylar, Arap Baharı adı verilen toplumsal olayların aslında başlangıcıydı. Sokağa çıkanlar, Vali Asr meydanını dolduranlar, Musavi taraftarı olarak gösterilmeye çalışılsalar da, aslında Tahran sokaklarında burjuvazinin güvenlik güçleriyle (Devrim Muhafızları) çatışan işçilerdi. 10. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra başlayan olaylar, başta Musavi'nin seçimlere hile karıştığı yönündeki iddiaları üzerinden gelişmiş gibi görünse de aslında duyulan rahatsızlık daha farklı ve derindeydi yani sınıfsal antagonizma bağlamında nitelik kazanmaktaydı. Daha sonrasında bir burjuva reformisti olan Musavi, sokağa çıkmama çağrısı yapsa da kitleler tarafından ciddiye alınmadı ve hatta “Uzlaşmacılara Ölüm!” sloganlarıyla karşılık buldu. Bu kendiliğinden gelişen hareketin en büyük eksiği, sınıfsal taleplere sahip olmayışları ve tek tek işçiler biçiminde hareketin içinde yer almalarıydı. Böylesine sokakları dolduran işçiler, sınıf kimliklerini oluşturarak kendilerini siyasi olarak ifade edecek organlara sahip değillerdi. Bunun yanında ise sadece bir grev yapıldı; o da sadece bir fabrikayla sınırlı kaldı (İran'ın en büyük fabrikası olan Khodro araba fabrikasında çalışan üç vardiya da, devlet baskılarını protesto etmek amacıyla birer saatliğine greve çıktı).2 Bu hareket, İran’da hala önemli bir potansiyelini barındırmakta ve olası bir istikrarsızlık ya da ekonomi koşullarının ağırlaşmasıyla ortaya çıkmaya müsait yapıya sahip. İran'da Şah'ın devrildiği 1979'daki Şuralar deneyimi, İran işçi sınıfının mücadelesi için önemli sayılacak tecrübeleri barındırıyor.

İran'ın dünya kapitalizmiyle olan ilişkileri ve bu bağlamda bölgede üstlendiği role değinmek gerekiyor. Bu ülkenin en yakın ortağının Rusya olduğunu söyleyebiliriz. Rusya ile daha çok silah ve nükleer enerji üzerine kurulmuş bir stratejik ortaklığı söz konusu. İran'ın nükleer enerji santralleri kurması, enerji üretiminden ziyade nükleer silah üretme olasılığını akıllara getirdi. Bu ihtimalden hareketle, Rusya nükleer enerji konusunda İran'la arasına belli mesafe koymak zorunda kalsa da, Rusya için hala en önemli silah alıcısı ve stratejik ortağı. İran, diğer ortağı Çin ile yirmi yıllık enerji anlaşması imzalanmış durumda. Bu iki ülke arasındaki ilişki tamamen ekonomik temellere dayanmakta. Çin, İran petrollerinin %22'sini satın almakta. İran petrollerini dünya piyasasına göre daha ucuza alan Çin, bu yolla ekonomisi için stratejik enerji kaynağı sağlamakta. Bu durum ucuz üretim maliyetleri üzerine kurulu olan Çin ekonomisi açısından oldukça önemli bir paya sahip.

İran burjuvazisinin nükleer yatırımları, kendi silah teknolojisini üretme çabası ve en son Hürmüz Boğazı'nda askeri tatbikat yapması; bunların hepsi İran'ın bölgede ekonomik gücünün yanına askeri güç katmak istemesinin bir sonucu. Bunun anlamı ise bölgesel ya da uluslararası olası bir savaşa hazır olmak ve Ortadoğu'da askeri gücüyle söz sahibi olabilmek. Hürmüz Boğazı'nda yapılan tatbikat doğrudan ABD, İsrail ve diğer Arap ülkelerine bir gözdağı vermek, askeri gücü ile petrol transferi için stratejik olan Hürmüz Boğazı'ndaki gücünü göstermek diyebiliriz. ABD ve AB'nin İran petrollerinde yaptırım uygulama kararına karşın İran, dünya petrollerinin %40'ının geçtiği Hürmüz Boğazı'nı kapatacağı açıklamasını yaparak emperyalist dalaşı daha da kızıştırdı. Bu boğazdan geçen petrol hattı İran ve Rusya petrollerinin alternatifi yani rakibi. Böyle bir atak Rusya'nın elinde bulunan Karadeniz'in kuzeyinden geçen petrol boru hatlarının stratejik önemini daha da arttırmakta. Petrol transferi üzerine kurulu bu güç yarışı Ortadoğu’daki gelişmeleri tamamen belirlemekte.

İran'ın elinde önemli petrol yatakları bulunması, Hürmüz Boğazı'ndaki egemenliği, kendisine uluslararası anlamda ortak bulmasına olanak sağlıyor. Bu konumuyla güçlenen bir devlet görünümü çizse de, içerideki sınıfsal dinamikler İran burjuvazisinin uykularını kaçırıyor ve kaçırmaya da devam edecek.

b - Türkiye

Türkiye, Arap coğrafyasında başlayan bu toplumsal hareketler ilk ortaya çıktığında tutum belirleyemedi. Şüphesiz ki; belirleyemezdi; hareketin sınıfsal karakteri oldukça belirleyici bir olgu. Tabii ki; Suriye’yi bu değerlendirmenin dışında tutuyoruz. Ama baştan şunu belirtmek gerekiyor: Kuzey Afrika olaylarının yaratmış olduğu istikrasızlık döneminden karla çıkan Türkiye oldu.

Türkiye ve Suriye arasındaki ilişkinin nasıl bir zeminde olduğunu ve geçirdiği evreleri incelemek bu gün takınılan tutumların arka planını görmemeizi sağlayacaktır. Türkiye'nin 2005 yılında başlattığı çevresindeki ülkelerle, sıfır sorun dış politikasıyla, özellikle Ortadoğu'da siyasi ve ekonomik varlığını arttırmak istiyordu ve bu kapsamda Suriye ile eskiden beri iyi olmayan ilişkilerini geliştirmeye çalışıyordu. Daha öncesinde kronik sorunları olan bu iki burjuva devlet, son on yılda bu sorunları çözmek için belli adımlar attılar. Hatay sorunu ile başlayan ve Dicle ile Fırat nehirlerinin üzerine kurulan barajlardan dolayı Suriye'nin su sorunu ve PKK'nin Suriye'ye yerleşmiş olması gibi bir dizi sorunlara sahiptiler.

ABD'nin önce Afganistan sonra Irak'ı işgal etmesi, bölgede tüm politikaları değiştirdi. Türkiye'nin bölgede etkin kılınmak istenmesi, Suriye ile ilişkilerin iyileştirilmesine dönük bir dizi adım atıldı. Devletler düzeyinde birçok ziyaret gerçekleşti. Bu ziyaretlerden birisi Hariri suikastının ardından gerçekleştirildi. Hariri suikastından sonra yalnız kalan ve sıkışan Baas rejimine ilk uluslararası desteği veren Türk burjuvazisi oldu. Bölgede etkinlik kazanmak için bu durumu bir fırsat olarak değerlendiren Türk burjuvazisi, Esad rejiminin bu zor günlerinde ona destek oldu. Sonrasında ilişkiler diplomatik ziyaretlerle iyileştirildi. İki ülke tarihindeki en fazla diplomatik trafik bu dönemde yaşandı. Ardından 2009 yılında kurulan “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi ” ekonomik, siyasi ve askeri birçok ortak yatırımı ve anlaşmayı içeriyordu. Vize uygulamasını kaldırması, ortak askeri tatbikatlar, gümrük birliği uygulaması ve serbest ticaret gibi birçok konuda ortaklıkların kurulduğu bu konsey Türkiye - Suriye ilişkilerinin tarihindeki zirveyi işaret ediyordu. Türkiye için Arap coğrafyasına açılma olanağını sağlayan bu anlaşmalar, Suriye için de Avrupa’ya açılma olanağını sağlıyordu. Türkiye için yıllardır kavgalı olduğu Suriye artık bir dosttu. Bu yakınlaşma “ Ortak tarih, ortak din ve ortak kader” olarak ifade ediliyordu. Suriye'de Esad karşıtı olayların başladığı güne kadar süren bu ilişki bir anda Türk burjuvazisinin Esad'a sırt çevirmesiyle son buldu.

Arap coğrafyasındaki olayların Suriye'ye sıçraması ile Esad karşıtı Sünni-Arap birliği ortaya çıktı. Türkiye'de bu hareketi doğrudan destekleyerek, Erdoğan ve Esad ailesinin beraber tatile gittikleri saadet günleri artık savaş söylemelerine yerini bırakmıştı. Suriye Ulusal Konsey'in İstanbul'da kurulması, Hür Suriye Ordusunu kuran subayların ilk önce Türkiye'ye kaçması, Türk burjuvazisinin Esad karşıtlarına açıktan destek verdiğinin göstergeleriydi. Tüm bu gelişmeler, Türk burjuvazisinin Esad döneminde geliştirdiği ilişkinin sekteye uğramaması için, iktidara gelmesine kesin gözüyle baktığı muhaliflere destek vererek bölgedeki söz sahibi konumu devam ettirmek istemesinden kaynaklanıyordu. Ama zamanla Esad'ın kolay gitmeyeceği, Rusya ve Çin, Suriye'ye desteğini dolaylı da olsa bildirmesi Türkiye'nin olayların başladığı günlerdeki gibi doğrudan Esad'ı hedef alan açıklamalardan ziyade, uluslararası baskıyı arttırma yoluna gitti. Olası bir NATO operasyonun zeminini hazırlamak için Suriye’nin Dostları Konferansı'nın aktif üyelerinden birisi oldu ve Arap birliği ile ortak hareket etti. Buradan hareketle, Türkiye genel çerçevede Ortadoğu'da ABD müttefiki bir dış politikanın ekseninde davransa da, zaman zaman kendi başına davranabilmekte ve bölgesel bir güç ilişkileri içinde söz söyleyebilmektedir.

Ayrıca Türkiye'nin Suriye'nin geleceğine ilişkin planlarının bir parçası olarak gördüğü, Esad karşıtı muhalefetin büyük bir kısmını oluşturan Müslüman Kardeşler örgütü ile bağ kurulmakta, bahsi geçen bu örgütün Mısır'da ve Tunus'taki Müslüman Kardeşler kökenli partilerle aynı ağın parçası olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Türkiye Mısır ilişkilerine değinecek olursak; Mubarek'in gitmesinin ardından Mısır'la iyi ilişkiler geliştirmeye çalışıldı. Bu ilişkinin iki boyutunun olduğundan söz edebiliriz. Birinci boyutu, Türk burjuvazisinin emperyalist eğilimleri. Diğer bir boyutu ise yeni rejimin şekillenişinde rol kapmaya çalışması. Rejim ve sermaye ihracı yapmak isteyen Türk burjuvazisi, Müslüman Kardeşler örgütünün kurduğu Adalet ve Özgürlük Partisi ile AKP üzerinden bağ kurmaya çalışmaktadır. “One Munite” krizi ve Mavi Marmara baskınından sonra, İsrail'e karşı almış olduğu tutumla Tayyip Erdoğan, Arap coğrafyasında popülerlik kazanmıştı. Bu popülist politikalar sonrası, Eylül ayında Tayyip Erdoğan yedi bakan ve üç yüz işadamıyla Mısır, Tunus ve Libya gezisi yaptı. AKP' nin seküler İslam modeli üzerine kurulu bu ziyaret, Tayyip Erdoğan'ın hem Mısır'da, hem de Tunus'ta vermiş olduğu en temel mesaj, seküler İslam ya da “Müslüman ama laik devlet” söylemiydi. Zira bu ziyareti takip eden dünya basını, Tayyip Erdoğan'ın Suudi Vahabizmi'ne ve İran Şii rejimine alternatif olarak laik bir rejim önerdiğini servis ettiler. Bu bir tesadüf değildi elbette. Tayyip Erdoğan Tunus'taki konuşmasında "Kişi laik olmaz, devlet laik olur" diyerek seküler İslam'a vurgu yapmaktaydı. Türkiye gibi müslüman bir ülkenin hem laik hem de parlamenter bir rejime sahip olduğu zaten olaylar başladığında özellikle ABD tarafından dillendirilmişti. Bu konuya ilişkin daha önceden belli değerlendirmeler yapmıştık.3 Şu konuya tekrar değinmek gerekiyor: Ortadoğu'da söz sahibi ve olmak isteyen Türk burjuvazisi bu konumu sağlamlaştırmak için bölgedeki Suudi Vahabizmi'ne ve İran Şii rejimlerine karşı kendi rejiminin ihraç ederek İran ve Suudi Arabistan’a karşı Ortadoğu'da ve Mısır'da rol kapmaya çalışmaktadır. Zira burası diğer pazar alanlarına göre bazı açılardan daha bakir.

Asıl meseleye tekrar dönecek olursak, Batı emperyalizm bölgenin bir an önce istikrar kazanmasını istiyor; bunu da kendi pazar ilişkilerini rahatlıkla sağlayacak liberal kapitalizmle tam uyumlu rejimler kurmak istiyor ve şu anda elde olan en uygun örnek ise Türkiye modeli. İstikrar ise bölgede işçi sınıfının tekrar hareketlenmemesi üzerine kurulu. Burjuva parlamenter rejiminin önerilmesinin altında yatan en büyük neden ise istikrar ve Mısır işçi sınıfının kendi politik olgunluğuna erişmesine engel olmak. Çünkü Mısır'da işçi sınıfı hala ortaya çıkma potansiyeli taşıyor ve yetmiş milyonluk bir ülkenin işçilerini uyandırmak istemeyen burjuvazi, Kuzey Afrika için en uygun rejimi ya da kitleleri yanıltan araçları geliştirmek istiyor.

c - İç Savaşa Doğru Giden Suriye

Tunus'taki toplumsal olaylar Mısır'a sıçradığında Ortadoğu'da artık Baas tipi rejimlerin hareket karşısında durmasının oldukça zor olduğu yorumları yapılmaktaydı. Sıradaki ülkeler içerisinde Suriye’de sayılıyordu. Esad'ın muhalefet karşısında iktidarı bırakacağı beklentisi vardı. Fakat öyle olmadı; Esad, Dera şehrinde başlayıp Hama, Humus gibi şehirlere yayılan gösterileri bastırmaya çalıştı ve olayları bastırmak için silah kullandı, kan döktü ve hala dökmeye devem ediyor. 15 Mart 2011'de başlayan olaylar hala devam etmekte ve Esad'a ne kadar da ömür biçilse bu olayların nasıl ve ne zaman son bulacağı belirsizliğini koruyor.

Suriye'deki olayları daha net anlayabilmek için ülkedeki etnik ve dinsel grupları tanımak gerekiyor; zira Esad rejimini destekleyenlerle ona karşı savaşanlar kendilerini ya etnik kimlikleriyle ya da dinsel kimlikleriyle tanımlamaktalar. Suriye etnik yapısının % 55’ini Sünni Müslümanlar, %15’ini Nusayriler (Aleviler) %10’unu Sünni Kürtler, %15 Hristiyanlar ve %5’ini Dürzi, Çerkez ve Yezidi’ler oluşturmaktadır. Ayrıca Suriye’de 2 milyondan fazla Filistin'li ve Irak'lı mülteci olduğu belirtilmekte. 4

Esad rejimine karşı muhalefet yapan ve savaşan grupların en büyüğünü sunni Arap'lar oluşturmakta. Suriye siyasi dengelerinde kilit noktada durun Kürtler'in ise bir kısmı Esad'ı destekliyor, bir kısmı da Esad karşıtı Suriye Ulusal Konseyi içinde yer alıyor. Diğer etnik gruplar ise aslında şu andaki belirsizlikten kaynaklı, emin olamadıkları için mevcut rejimi desteklemekteler. Diğer önemli bir kesim olan Arap Nusayriler ise yıllardır Suriye’deki Baas rejimini oluşturan etnik topluluk.

Yıllardır Suriye'de halkı baskı ile yöneten Baas rejimine karşı ilk girişim, Suriye Ulusal Konseyi adı altında toplandı. 23 Ağustos 2011 tarihinde İstanbul'da kurulan Suriye Ulusal Konseyi, Kürtler'in belli bir kesiminin dışındaki Esad rejiminin tüm muhaliflerini içeriyor. 5 Suriye, Türkiye, İran ve Güney Kürdistan'ı kapsayan bölgede en stratejik konumda olan Kürtler'in ikiye bölünmesinden sonra bir kısmı bu konseyin içinde yer aldılar. Konseyin ana gövdesi oluşturan grup sunni Arap'lar. Aynı zamanda Esad rejiminin en büyük muhalif grubunu oluşturuyorlar. Müslüman Kardeşler örgütünün Mısır'dan sonra en güçlü oldukları ülkenin Suriye olduğunu hatırlarsak şu anki hareketin de başını çeken grup olduğunu söyleyebiliriz. Aslında bu rejim karşıtı sunni Arap ayaklanması ilk değil, daha önce de Müslüman Kardeşler örgütü Hafız Esad'a karşı ayaklanmış ve 1982'de on bin ve yirmi beş bin arasında değişen sayıda insanın ölmesiyle kanlı bir şekilde bastırılmıştı.6 Baas rejimine karşı tek muhalefeti oluşturan bu örgüt, Esad'ın devrilmesinin ardından iktidara gelesi yüksek ihtimal. Bu ihtimali en güçlü kılan durum ise Tunus ve Mısır'da aynı örgütün kurmuş olduğu partilerin seçimlerde en çok oyu almış olmaları.

Müslüman Kardeşler örgütü Genel Sekreteri Muhammed Riyad El Şafka ile yapılan röportajda, karşılıklı menfaatler çerçevesinde, küresel ve bölgesel güçlerle işbirliği yapabileceklerini belirterek Esad rejiminden sonraya dair fikirlerini de bir biçimde açıklamış oluyor. Yine aynı röportajda Esad'la hiçbir koşulda anlaşmayacaklarını ve rejimi devirmek gerektiğini ifade etmesi, savaşın giderek şiddetleneceğini gösteriyor.

Ekrem

 

Rusya: Demokratik Yanılsamalar Sınıf Bilincinin Gelişiminin Önünü Tıkıyor

Aşağıda eski-SSCB'de bulunan EKA sempatizanlarının, Moskova, St. Petersburg ve seksen kadar farklı şehirde seçime fesat karıştırılması üzerine onbinlerce kişinin katıldığı eylemlere dair yayınladıkları bildirgeyi yayınlıyoruz.
Bu kitlesel eylemlerin, onlarca yıldır (1920'lerin ortalarından beri, hatta) dünya çapındaki karşı devrimin pençesinde yaşamış, proletaryası fiziksel ve ideolojik olarak Stalinizm tarafında, bir de "komünizm" adı altında ezilmiş bir ülkede gerçekleşmesi özellikle dikkate değerdir. Dahası, SSCB'nin 1990'larda kapitalizmin çöküş çağının son evresine yani yozlaşma evresine girişinin de başını simgeleyen çöküşü ve dağılışı, dünyanın bu kesimindeki proletaryanın çözülüşünü ve moral bozukluğunu yeni noktalara taşımıştı. Son dönemdeki hareketler kuvvetle tüm bu tarihin etkisini taşıyor ve demokrasiye dair büyük yanılsamalar barındırıyorlar. Fakat diğer yandan da bu eylemler de, geçtiğimiz dönemde Arap ülkelerinde başlayan ve (son olarak Romanya olmak üzere) pek çok ülkeyi silip süpüren ve nüfusun kapitalizmin kurbanı olan ve bu düzenin sefil bir bugüne ve felaketvari bir geleceğe mahkum ettiği tüm sınıflarının katılımıyla gerçekleşen uluslararası dinamiğin de bir parçasılar. Seçimlere fesat karışması ilk kıvılcımı yakmış olsa da, bunun ötesinde Rusya nüfusunun sömürülen geniş kesimlerini rahatsızlıklarını ifade etmeye iten ve Putin kliğinin terör ve sömürü rejimine mutlak itaat talep ederek onları hapsetmeye çalıştığı edilgenlikten çıkmaya iten yaşama koşullarından duydukları derin mutsuzluk oldu. Bu açıdan, bu olayların ortaya çıkması önemli bir olaydır.

EKA

Demokratik Yanılsamalar Sınıf Bilincinin Gelişiminin Önünü Tıkıyor

4 Aralık 2011'de Rusya'da parlamento seçimleri gerçekleşti. Seçime karıştırılan fesat öylesine bariz ve cürretkardı ki yüzbinlerce vatandaşın öfkesini uyandırdı. Onbinlerce kişi ülkenin farklı şehirlerinde 'dürüst seçimler' talep ederek sokaklara döküldüler. Vurgulanmalıdır ki; demokratik ilüzyonlara sahip bu 'öfkelilerin' büyük çoğunluğu kapitalist düzene sınıf mücadelesi ile karşı çıkmak yerine onu iyileştirmek için mücadele ediyorlar.

Zenginler ve fakirler sokakta bir arada

En büyük eylemler 10 Aralık'ta Moskova'da, Bolotnaia Meydanı'nda ve Sakharov Caddesi'nde gerçekleşti ki tahminlere göre bu eylemlere onbinlerce kişi katıldı. Pek çok farklı slogan ve siyasi güç mevcuttu; liberal pankartların yanında kızıl bayraklar, milliyetçi pankartların yanında anarşistlerin kara-kızıl bayrakları dalgalanıyordu. Öte yandan eylemcilerin çoğu herhangi bir örgüte veya siyasi eğilime dahil değildi.

Eylemin temel talebi 'dürüst seçimler' talebiydi. Siyasi olarak şu veya bu yola girmemiş pek çok kişinin niyeti, otoritelerin kanuna uyması ve barışçıl demokratik değişimler elde etmekten öteye gitmiyordu. Genelde, büyük çoğunluk devrim veya herhangi bir radikal eylem çağrısına da sağır kaldı.

Ayrıca eylemcilerin fazlasıyla çeşitlilik gösteren sosyal bileşenlerini de vurgulamamız gerekli. Bir yandan işadamları, eski hükümet üyeleri (hatta eski Başbakanlardan Mikhail Kassianov), gösteri yıldızları, bilindik gazeteciler, hatta Xenia Sobtchak gibi, babası Anatoli Sobtchak, Putin'in siyasi destekçilerinden olan magazin isimleri vardı. Diğer yandan ise çok fazla sıradan insan vardı: ofis çalışanları, öğrenciler, fabrika işçileri, emekçiler, işsizler... Kimi gözlemcilere göre, taşradaki (ki bu bütün Rusya'da Moskova ve St. Petersburg haricinde her yer anlamına geliyor) eylemlerin bileşeni, başkente nazaran daha proleterdi.

Protestonun nedenleri ve Kremlin'in tepkisi

Şüphesiz ki; Rusya'daki eylemlerin katalizörü dünya iktisadi krizi olmuştur. Otoritelerin resmi iyimserliğine rağmen, sıradan insanlar krizi her geçen gün daha fazla hissediyorlar. 2011 parlamento seçimlerine karıştırılan fesat, patlak veren kitlesel eylemler için ancak bir vesile oldu. 'Dürüst seçimler' talebi, Uzak Doğu'dan Moskova ve St. Petersburg'a, bütün büyük şehirlerde yankılanan bir slogan oldu.

Putin'e karşı muhalefetin temel ideolojik silahı internet ağları oldu. Seçim yasasının çiğnendiğini gösteren yüzlerce, hatta binlerce video internette yayıldı. Öte yandan, seçim hilelerini doğrulamak amacıyla pek bir çaba gösterilmedi; zira bu tür şeyler kitlenin öfkesi için ancak resmi bir vesileyi teşkil ediyordu ki öfkenin gerçek nedeni, ifade ettiğimiz üzere, milyonlarca kişinin genelleşmiş huzursuzluğuydu.

Kendi paylarına otoriteler seçime fesat karıştığı iddialarının büyük ölçüde temelsiz olduğunu iddia ediyorlar. Kremlin ayrıca eylemcileri Batılı ajanların ve Sam Amca'nın etkisi altındaymış gibi resmeden bir medya kampanyası yürütüyorlar. Öte yandan bu genel rahatsızlıktan gerçekten korkuyorlar ve Putin rejimi kimi uzlaşmalara gitmek zorunda kaldı. Mesela Medvedev bir süre önce başta bölge valilerinin yeniden doğrudan seçilmesi gibi birkaç demokratik reform sözü verdi ki bu birkaç sene önce terörizme karşı mücadele bahanesiyle Putin tarafından kaldırılmıştı.

Demokratik yanılsamalar

Huzursuzluğun toplumsal nedenleri olduğuna şüphe yoktur. Rusya, dünya ekonomisinin bir parçası olarak, diğer ülkelerde yaşananla aynı krizle boğuşmaktadır. Rusya'daki sıradan insanlar, dünyanın her yerindeki milyonlarca işçi gibi, kapitalizmin onlara parlak bir gelecek sunmadığını anlamaya başlamış durumdalar. Öte yandan bu hissiyat daha sınıf bilincine dönüşmüş değil. Ve burjuva propagandasının dayattığı demokratik yanılsamaların gerçek bir ağırlığı var. Maalesef, pek çok kişi seçimlerin, (Marx'ın ifadesiyle) ezilenlerin düzenli aralıklarla hakim sınıftan bir temsilci seçme hakkında başka hiç birşey olmadığını anlayabilmiş değil. Ve iktidar nasıl bir surete bürünürse bürünsün, doğası aynı, kapitalist ve sömürücü kalıyor. Şu veya bu başkanın veya başbakanın seçilmesi ne fark ediyor ki? Proleterler, kol ve kafa işçileri, hala üretim araçlarından ve siyasi iktidardan mahrum ve sömürülmeye mahkum kalıyorlar. İşçiler eğer (1871 Paris komünü veya 1905 ve 1917 Sovyetleri gibi) kendilerini örgütlemez ve kapitalist sistemi devirmezlerse toplumsal kurtuluş mümkün olmayacaktır; zira yalnızca düzenin değişmesi sömürüye bir son verebilir.

Putin'e muhalefetin başında kim var?

Liberaller, 'sol' (başta Stalinistler) ve milliyetçiler kendilerini hareketin başına koymuş durumdalar. 'Dürüst seçimler' için Koordinasyon Merkezi'ni kurarak bir araya gelmiş durumdalar. Muhalefetin şefleri arasında Yeltsin döneminde bakan yardımcısı olan ve Rus işçilerin sırtından yapılan yağmaya az katkı yapmayan Boris Nemtsov gibi adamlar bulunuyor.

Kısacası Putin'in rakipleri, Rus proleterlerden az sempati görecekler. İnsanlar, bugünün muhalefetinden bazıları iktidarı aldıklarında yaşadıkları açlığı ve ücretlerin ve emekli maaşlarının ödenmemesini unutmadılar. Muhalefetin şefleri utanmadan kitlelerin huzursuzluğunu parlamenter hırsları için kullanıyorlar. Bu sefer, hedef bir sonraki başkanlık. Protesto eylemlerinde seçmene 'vermeleri gerektiği gibi' oy verme çağrılarında bulunuyorlar. Öte yandan açık ki; mevcut muhalefet Putin'in yerine geçebilse de, bu durum işçilerin işine yaramayacak.

Devrimcilerin görevleri

Çok iyi biliyoruz ki; dürüst seçimler talebinin sınıf mücadelesiyle hiçbir alakası yoktur. Fakat ayrıca unutmamalıyız ki; onbinlerce eylemci arasında pek çok sınıf yoldaşımız bulunmaktadır. Böylesi bir durumda üzerimize düşen, 'dürüst seçimlerin' partizanları arasında bize karşı sempati kazandıracak olmasa da, demokratik yanılsamaları açık açık eleştirmektir. Bu sorunların kökünde olana - kapitalist toplumun doğasına - dair bir bilinç gelişmezse, devrimci sınıf bilinci de gelişemez. Bu nedenle seçimlere dair medya engeline rağmen, devrimcilerin burjuva özgürlüklerinin maskelerini aşağı atmak için yorulmadan çalışma yükümlülükleri vardır. Bir yandan dürüst seçimler için eylemlere katılanların hatalarını eleştirirken diğer yandan kitlelerin öfkesini iktidar erkinde rahat koltuklar edinmek için kullanma derdinde olan burjuva 'muhalefeti' ile, mevcut Kremlin otoritelerinin küstahlığına ve yalancılığına içtenlikle öfke duyan sıradan insanlar arasındaki farkı asla unutmamalıyız.

Ve Moskova'daki bir dizi kısır eylem deneyiminin bize gösterdiği üzere, radikal bir ruh çok hızlı bir biçimde ortaya çıkabilir. Bir ay önce kimse onbinlerin Putin rejimine karşı sokaklara döküleceğini öngöremezdi.

Devrimci görevimiz, Putin kliğinin ve onun siyasi rakiplerinin gerçek doğasını ifşa etmektir. İşçilere ancak kapitalizmin devrilmesi ve sömürüsüz yeni bir toplumun inşası için bağımsız sınıf mücadelesine atılmanın gerçekten hem bireysel sorunlarını hem de insanlığın bütününün sorunlarını çözeceğini açıklamamız gerekmektedir.

Eski-SSCB'den EKA Sempatizanları, 1/12

 

Yeni Sendikalar Yasası Üzerine Düşünceler (2)

Bundan bir süre önce, yeni yeni gündeme gelen ve arkasından türlü yaygara kopartılan yeni sendikalar yasası üzerine düşüncelerimizi belirtmiştik.[1] Buna dair birtakım öngörülerimiz bulunuyordu ve yeni gelişmeler sonrasında tasarının burjuvazinin meclis ve komisyonlarında görüşülerek netleştirilmesi ve yasalaşması üzerine bu yazıyı kaleme almayı önemli görüyoruz.

Bunu yaparken de önceki yazımızdaki belli başlı noktalara dikkat çekmemiz gerekiyor. İlk yazımızda yasa ile ilgili esas hatlarıyla okuyucularımıza Türk-İş ile DİSK arasındaki aslında varolmayan "ayrım"dan sözetmiştik. Bunun bir sanal ayrışma olduğu, tamamen dönemin Türkiye'sine has bir özellik olarak gelişen muhalefet ortamında burjuva tarafların kendi içerisindeki, yine kendileri gibi sermayenin bir aygıtı olarak devletin yönetiminin paylaşılamaması ile ilgili bir çelişkinin sınıf-içi bir çözüm arayışı olarak yansıyor olduğundan bahsetmiş, yeni sendikalar yasasının sendikaların önünü açan, daha da merkezileştiren ve mümkün olduğu kadar da meşrulaştıran bir tarafı olduğunu ve bu gibi bir refleksin de altının boş olmadığını, planlı bir amacın göstergesi olduğuna dikkat çekmeye çalışmıştık.

Buradan hareketle yeni yasalaşan bu tasarının maddelerinde şöyle bir göz gezdirdiğimizde karşımıza çıkanlar konu ile ilgili görüşlerimizi, devlet kapitalizminin Türkiye'deki temsilcilerinin gelecekteki manevralarına dair bir ışık tutuyor. Yeni işkolu sayısı olarak 21'in kesinleştiği yasada, sendikalara üyelikte noter şartının kaldırılması, aynı işkolunda ancak farklı işletmelerde farklı ve birden çok sendikaya üye olunabilecek. E-devlet üzerinden takip edilebilecek olan sendika(lar) üyeliğinin yanısıra sendikaların istedikleri ve kasalarındaki sermayenin %40'ını aşmayacak şekilde sanayi ve ticaret kuruluşlarına yatırım yapabilecek. İşçi temsilcilerinin atama yoluyla göreve başlaması uygulamasına devam edildiği gözlenen yeni yasada, taslakta üyelik için aranan 15 yaş sınırı da korunmuş görünüyor.

Bizce bu basit bir yasal düzenleme değil. Devlet eliyle sendikaların meşru kılınmasının önünün açılmasıdır. Sendikaların işyerinde devletin polisliğini, patronun yandaşlığını üstlendiğinin birçok örneği ile bu görüşümüzü yerli yerine oturtmamız, okuyucularımız tarafından daha net anlaşılmamız açısından işlevli olacaktır. Artık işletme odaklı yatırımlar yapan, işçilerinden aldığı parayı sektör(ler)de gerçekleyen, 15 yaşında olan bir işsizi işçiyi bile üye kabul edebilecek bir yapı ile karşı karşıya olacağız.

Türkiye sınırları içerisindeki sendikal gündemin başını, aslında ara ara ısınan, bazen de soğuyup ilerleyen dönemlerin gündemlerine yedirilen bir "Türk-İş / DİSK" gündemi vardır. Burada konu üzerinde saflaşanların büyük bir bölümü (ki bu büyük bölümün neredeyse tamamını burjuva solu oluşturuyor) DİSK'in savunusu, ve kimi zaman da yüzeyin sığlığını aşamayan sendikal bürokrasi eleştirileri ile süsleniyorken ve hatta Türk-İş'ten ayrılan işçilerin DİSK gibi başka bir sendikaya üyeliğini geçirmesini mutlulukları ve büyük puntolu manşetleri[2] ile ilan ediyorlar. Bütün dertler bir sendikadan diğerine geçişin bir an önce gerçekleşmesi, sonrasında burjuva solunun etki alanına girecek işçiler arasından devşirilecek yeni "kahramanlar" ve kendi siyasetlerinin dogmalar ile kutsanması. Ancak konunun esas kilit noktası gözden kaçırılıyor: sendikalar niye var?

Günümüzün durumu, sistemi göstermelik "restore" edebilmenin araçları, göstermelik birkaç "ağıza bal çalma" manevrası dışında işçi sınıfının yaşamında herhangi bir değişikliğe denk gelmeyecek demokrasi oyunları olarak, kapitalizmde (ekonomik, siyasi ya da toplumsal) reformların artık mümkün olmadığını işaret ediyor. Bu da elbette devrimcilerin aklına gaipten inmiyor. Bunun da somut sebepleri var ve devlet yapısı içerisinde genel bir eğilim olarak şu adımları izliyorlar:

-Devletin, bir yönetme ve hükmetme araçlarının sürekli yenilenmesi,

-Silah üretimine yapılan muazzam harcama (Rusya ve ABD gibi ülkelerin ülke bütçelerinin neredeyse %50'sini bu harcamalar oluşturuyor),

-Kronikleşen açıklarından muzdarip birçok sektöre devletin uyguladığı sübvansiyonlar,

-Maliyetli olmalarının yanısıra sistemin çelişkilerinin ve absürdüğünün bir göstergesi olarak pazarlama, tanıtım, ve genel olarak sermayenin sözde 'üçüncül' sektöründe maliyetleri yükseltme,

-Son olarak, sermayenin sürekli olarak işçi sınıfının sömürüsünü, çöküş dönemindeki kapitalizmin karakteristiklerinden olan üretici olmayan harcamaları karşılayabilmek için haddin, eşiğin ve dayanma noktasının ötesinde arttırma.[3]

Bütün bunların yanına, birer "harcama kalemi" olarak sistem üstleniyorken işçi sınıfının yaşamında gözle görülür ve hissedilir oranda artan sömürüsünün ve yaşam koşullarının da ters oranda düşmesini de ekliyoruz. Mesela üretimin fazlalaştırılması ve süreklileştirilmesi için çalışma saatlerinin uzatılması buna bir örnek teşkil ediyor. Birbirleri ile rekabet halindeki kapitalist işletmelerin bu tür bir manevrası, bir sınıf olarak burjuvazinin düsturu olagelmişken, artık "yeniden bir doğuş"u imkansız olan kapitalizmin barbarlığa dümen kıran gemisinde bu artık içinden çıkılmaz bir hal almaya başlıyor. Bu koşuldan ileri gelen işçinin makinanın bir parçası olması, yaşamına ve dolayısıyla kendisine, bir sınıf olarak içerisinde bulunduğu toplumsal kategoriye yabancılaşması, güncel hayattan kopuşu, adeta bir android misali düşünmeyen bir mekanik uzuv haline gelmesi, artan iş cinayetleri,vb. gibi koşulları daha da ağırlaştırıyor. İşte sistemin üretiminin süreklileştirilmesi noktasında devlet kapitalizmin resmi birer aparatı olarak devreye sendikalar giriyor.

1. Dünya Savaş'ında oylanan ve sosyal-demokrat partilerin yanında yer alarak savaş harcamaları lehinde oy veren birer güdümlü sermaye aracı olarak sendikalar, savaşın sonrasında proletaryanın yüzyüze kaldığı kıtlık, açlık ve ağır yaşam koşullarına karşı her türlü başkaldırısında bir güç olarak konumlanıyor ve bu hareketleri bastırmak için elinden geleni yapıyor. Sınıfın her mücadelesinde bir karşı-sınıf refleksi olarak sendikalar devletin yanındaki işlevlerini;

-ekonomiyi rasyonalize etmek, emek gücünün satışını bir düzene oturtmak için aktif rol üstlenme ve

-grev ve isyanları raydan çıkartmak için sektörlerin keskin çizgilerine hapsettikleri politikaları ile sınıf mücadelesini sabote ederek yerine getiriyorlar.[4]

Konunun daha da netleşmesi ve okuyucu tarafından daha net bir platformda anlaşılmamız açısından "sendikaların varoluş maddeleri"nizi şu biçimde aktarabiliriz. Devletin birer aygıtı olarak sendikaların işçi mücadelelerini sabote etme niteliklerine binlerce örnek verilebilir. Ancak ondan önce kendimize ve okuyucuya yönelttiğimiz sendikaların varoluşları üzerine sorumuzu cevaplayalım. Sendikalar varlar çünkü;

-Sendikalar, mücadelerin içeriğini ulusalcı, milliyetçi ve hatta ırkçı çıkmaz sonlara sürüklerler;

-Sendikalar, mücadeleyi ülke ya da yerellik ölçeğinde izole ederler;

-Sendikalar, sınıfın birliği karşısında organizasyonsuzluk sergilerler;

-Sendikalar, sınıfın militanlığını faydasız ve moral bozucu eylemliliklere sürüklerler;

-Sendikalar, sınıf dayanışması pratiğini zayıflatırlar.[5]

Peki bütün bunların oturduğu maddi bir temel yok mudur? Okuyucunun zihninde oluşanları nesnel bir zemine oturtmak için şu örnekleri vermemiz bizce faydalı olacaktır. Nitekim yaşamın "yeşil" hareketliliği, dinamizmi ve akışı teorinin griliğinden de öte bir şeydir :

-1979'da sendika aparatı, Fransız metal işçilerinin militanlıklarını, vagonlar dolusu "Alman demiri"ne karşılık "Fransız malı üretelim!" nidalarıyla milliyetçi eylemliliklere saptırdı;

-1970'te yeni çıkacak olan yasayı protesto için birkaç günlük eylemlilikler ile işçi sınıfının hem gazını hem de desteğini alarak Türkiye'deki işçi sınıfının eğilimini TİP eksenine kaydırmak için düzenlenen eylemliliklerin kontrollerinden çıkarak giderek militanlaşması ve siyasileşmesi, üzerine radyodan "Anayasamız her türlü toplantı ve yürüyüşlerin silahsız ve saldırısız olacağını emreder. Bizler anayasaya sımsıkı bağlı işçiler olduğumuz için hiçbir hareketimiz anayasaya aykırı olamaz." diyerek işçileri uyardı ve sorumluluğu üzerinden attı;

-Britanyalı maden işçilerinin grevinde, mücadeleyi tek bir sektörle sınırladı. Bu manevra "kömür, sadaka değil" sloganıyla neticelendirildi. Maden sendikası NUM, kendisini sözde radikal göstererek "sendikaların işçi sınıfı doğası"na vurgu yapıp diğer sendikaların madencilerin grevini desteklemesinin önüne geçti;

-1984'te Lorraine'deki metal işçilerine bulundukları bölgeye giden bütün yollara barikatlar kurdurarak işçilerin mücadelesini diğer bölgelerden izole etmekle kalmadı, kendi içlerinde de bölünmelerinin önünü açtı;

-Doğu Almanya'da, 35 saatlik çalışma haftası kampanyası, sendikalar tarafından dikkatlice kontrol edilen ve yönlendiren bir grev "düzenleyerek" döne döne, şehir şehir, bölge bölge, saat saat işçi sınıfının militan itkisini pratikte dağıtmak amaçlı bir yöntem izledi.

-İtalya'da işçi sınfının öfkesini, "Roma'ya Yürüyüş" adı altında şehrin sokaklarında yaklaşık 1 milyon işçiyi iç karartıcı bir gezintiye çıkararak spektaküler ve umutsuz eylemliliklere kanalize ettiler.

-Britanya'daki madenciler grevi sırasında, işçi sınıfı içerisinde gelişmekte olan dayanışma manevralarını ikame ederek finansal tahsilat ve "satış için" saptırdılar;

-Türkiye'deki TEKEL mücadelesinde önce "anam avradım olsun bu davadan dönersem" deyip, sonra sözde konfederasyonları ve sendikaları ile birlikte grevler ilan edip ardından temsili katılım manevrasıyla aslında hiçbir zaman gerçekleşmeyecek "genel grevler" örgütlediler;

-2011'de Fransa'daki emeklilik maaşı ve yaşı protestoları sırasında kendi toplantılarını kapalı kapılar ardında, üye işçilerinden habersiz yaparak hem mücadelenin yönünü belirlemeye çalıştılar, hem de kurulan genel asamblelerdeki işçilerin kendi aralarındaki iletişime müdahale etmek için ses araçlarının volümlerini açtılar;

-Ve yine ama bu sefer 2012'de, G.Afrika'da daha iyi bir ücret için greve başlayan maden işçileri adına patron ile yaptığı anlaşma sonrasında aynı işçilerin anlaşmayı yeterli bulmaması üzerine işlerine gitmeyi reddederek "yasadışı" grevlere başvurması sonrasınra polisi göreve çağırdılar ve iki işçinin ölmesine neden oldular.[6]

Bir diğer konu olarak işçi sınıfının hala sendikalar gibi aygıtlara sahip olduğu, buraların mücadele odakları olduğu ve kazanılması, başına devrimcilerin ya da devrimci işçilerin getirilmesi ile bu çürümüş yapıların "devrimcileşmesi"nin mümkün olduğunun savunusu yapanların ilgi alanına giren "'işçilerin evi' : sendikalar" bakışı önümüzde duruyor. Burjuva solunun cengaverlerine göre, işçiler eğer sendikaları ele geçirirlerse bürokrasiden, seçim ve kulis oyunlarından bu kurumlar arındırılabilecek, sendikalar işçiler için tekrar bir adres olacak ve bundan sonra da işçi mücadelesi adına her şey daha güzel olacaktır. Ancak kazın ayağı bizce öyle değil. Bunun ötesinde, sonra hangi sendika gerçekten "iyi" birer sendika olabilir sorusunu yöneltmeyenlerin düştüğü acziyeti de işaret etmek istiyoruz.

Bu konu, proletaryanın bir sınıf olarak uluslararası konumlanışı ve somut varlık koşulları ekseninde değerlendirilmesi gereken, işçi sınıfının kendi mücadelesini geliştirmesinin önünde bir engel olarak duran diğer bütün konular olarak ulusal sorun, seçimler, parlamentolar gibi düzenin dekompozisyonu, sistemin çürümüşlüğü ve artık her anlamda barbarlığa geçişin arifesini yaşadığımız bu dönemde, kapitalizme karakterize olmuş niteliklerinin yanınıda gücünü militarizasyon çizgisinde merkezileştirme eğilimindeki devlet kapitalizminin, işçilerin yaşamında direkt olarak etkisi olan önemli bir faktörü olarak sendikalar da bulunuyor.

Hatta tarihin ilerleyişini nacizane bir "ders" gibi sunacak olursak, içerisinden geçmekte olduğumuz, yani üretim araçlarının gelişiminin önündeki engel olarak toplumsal üretim ilişkilerinin ulaştığı aşama itibariyle demokrasinin de bu konuda yaya kaldığını ve neticede sınıfın canlı ve sürekli hareket eden doğasının ve onun karşıt sınıfı ile sürekli çatışmasının gündelik yaşamda da bunun yansımasını karşıt sınıf güçlerinin kendi aralarındaki sürekli mücadelesinde olduğunu görebilmemiz gerekiyor. Bu dersler ise şu belli başlıklar altında bir anlam kazanıyor; sınıf adına bir deneyimsel kazanım olarak bir "yenilgi" ya da sınıfın tarihsel bir adımı olarak çetin sınıf mücadeleleri. "Nasıl?" sorusunun cevaplarını aşağıdaki başlıklar altında toplayabiliriz:

-İmzalanmış protokoller ile gelen bütün eylemsizliklerin reddi,

-Kendi gücünü birleştirmek için meslek, ırk ve ulus kategorilerinin ötesinde araçlar geliştirmek,

-Erki elinde bulunduran sınıfın güç odaklarına (onun devlet ve hükümetlerine) karşı direkt mücadele,

-Sistemin iktisadi mantığına karşı kendi çıkarlarını savunmasının gerekliliği[7]

Tek bir yasa taslağı bile bugün devletin merkezileşmesi yönündeki eğilimi ve emeği mümkün olduğunca sürekli kılmasının önünü açması eğilimi ile sendikaları bu siyasetlerinin birer aracı, kendi mekanizmalarının birer aparatı olarak kurgulamalarında şaşıracak bir şey yok. Çünkü bu aygıtlar artık çürümüşler ve bizlere, işçi sınıfına herhangi bir mücadele alternatifini sunacak durumda değiller. Yazımızın sonunda başlıklarımızı, sınıfın da kendi içerisinde, kendi mücadelelerini kendi ellerine alması yönündeki bütün isteklerinde somutlanmasını umut ettiğimiz tartışma başlıkları olarak şu biçimde netleştirebiliriz:

  • Kapitalizm artık işçi sınıfı lehine reforme edilemiyor;
  • İşçi sınıfından gelecek kitlesel, radikal ve siyasi bir karşı duruşun gerekliliği var;
  • İyi sendikacılık ya da devrimci sendikacılık mümkün değil ve
  • İşçi sınıfının, insanlığın geleceği açısından taşıdığı tarihsel sorumluluk gerektirdiğince sendikaları yıkması da gerekiyor. Bütün bunları yaratacak olan da işçi sınıfının dayanışma kararlılığı, mücadele azmi ve hayatının umut vermeyen geri kalanı için kaybedeceği birşeyi olmadığı günümüzde, "günümüz"ü de kendi sınıfsal konumlanışını da aşarak değiştirmesi ve yok etmesidir.

Bunçuk

 


 

 

1. https://tr.internationalism.org/yeni-sendikalar-yasasi-uezerine-duesuenc...

2. http://www.kizilbayrak.net/sinif-hareketi/haber/arsiv/2012/03/15/artikel...

3. "İşçi Sınıfına Karşı Sendikalar" kitapçığı: https://en.internationalism.org/pamphlets/unions.htm

4. age

5. age

6. https://tr.internationalism.org/gueney-afrikada-isciler-patron-ve-sendik...

7. age

 

 

Tags: 

Çin: Ekonomik Krize de Sınıf Mücadelesine de Çare Yok

Burjuvazinin uzmanları Çin'in adını, dünyanın ekonomik 'kaleleri' listesinde, krizin kasıp kavurduğu kapitalizmin sözde kurtuluşu olacak Brezilya, Rusya ve Hindistan gibi ülkelerin adına yazıyorlar. Bu ön dörtlü Portekiz, İrlanda, İtalya, Yunanistan ve İspanya arka beşlisinin tam zıddıymış gibi lanse ediliyor. Arka beşli hızla ekonomik krizin derinlerine düşmüşken, ön dörtlü düşmek üzereler, ki bu da hakim sınıfın kapitalizmin ölümcül krizini aşabilecek iktisadi mucize umutlarını söndürüyor. Hindistan ve Brezilya gibi 'gelişen' ülkelerin faaliyetleri hızla düşüyor. 2008'den beri dünya ekonomisinin temel lokomotifi olarak sunulan Çin dahi, resmi olarak kötüye gidiyor. China Daily gazetesinin internet sitesindeki bir makaleye göre, iki bölge (ki bunlardan biri kitlesel tüketim ürünü imalat sektörünün büyük bir kesimini barındıran ve bu nedenle ülkenin en zengin bölgelerinden olan Guangdong) Pekin'e borçlarının faiz ödemelerini geciktireceklerini çoktan bildirmiş durumdalar. Başka bir değişle, Çin iflasla karşı karşıya.

Gerek özelde Çin ekonomisi, genelde ise kapitalizm için bir diğer can sıkıcı gelişme, an itibariyle ABD, İrlanda ve İspanya gibi ülkelerde patlaması ancak ciddi sonuçlar doğuracak büyük bir inşaat hamlesi/balonu var. Şangay'daki yüz milyonlarca metrekarelik kullanılamaz ve satılamaz inşaat alanı devasa bir kapasite-fazlası ortaya koyuyor. Şangay ve Pekin'de ev ücreti, sıradan bir işçinin yıllık maaşının yirmi katı civarından başlıyor. Ev ihtiyacı olan işçilerin %85'inin yeni bir ev alacak parası yok. Rejim, yükselen enflasyon yüzünden kredileri sıkılaştırdı, dolayısıyla tıpkı İngiltere, ABD, İrlanda ve İspanya ve benzeri ülkelerde olduğu gibi patlamaya hazır balon, özellikle 'yüksek faiz' balonunun Çin sürümü bankacılık sektörünü tehdit edecek. Buna karşın bu kayıplar da devletin önemli yerel otoritelerine tersi etki yapacak ve onları gereklilikleri yerine getirmekten aciz bırakacak. Bir umut ışığı olmak bir yana, kapitalizmin büyüyen küresel krizi Çin ekonomisinin yalnızca kapitalist çaresizliğin etmenlerinden biri olduğunu her zamankinden fazla gözler önüne seriyor.

Çin'deki sınıf mücadelesindeki gelişmeler, bu ülkenin de 2003'ten beri ağır ağır yükselen küresel sınıf mücadeleleri ve toplumsal protestolar dalgasına tamamen kapıldığını gösteriyor. Ayrıca artık ikinci kuşak, çoğunlukla okuma-yazma bilen göçmen işçilerin de katıldığı mücadeleler, genişliklerinden ve derinliklerinden dolayı büyük bir olanağa sahipler. Yalnızca burjuvazinin herhangi bir 'iktisadi sıçrama' yanılgılarını ifşa ediyor olduklarından değil, ayrıca sınıf mücadelesinin gelişmesinde dünya proletaryasının yolunu aydınlatan önemli bir fener olarak.

Şehirlerde grev ve protesto “olayları”nın sayısı yüzbinlerle ifade edilecek noktada ve bir yandan bu sayı sürekli artarken diğer yandan mücadelelerin yoğunluğu da artıyor. Kırsal kesimdeki huzursuzluk artıyor. Grevler bir yandan da büyüyorlar: The Economist dergisine (2/2/12) göre Ocak ayında Chengdu sanayi bölgesinde gerçekleşen üç günlük grev “merkezi hükümet mülkiyetinde bir işletme için olağandışı bir büyüklükteydi”. Burada işçiler ayda 40$'lık küçük bir ücret artışı kazandılar; ne grevleri böyle satın almak, ne de aleni baskı yeterli oluyor. İnternetin kullanımı yaygınlaştıkça, medyanın olayları karartması artık yetersiz kalıyor. Geçtiğimiz sene içerisinde özel sektördeki grevlerin sıklığı da artmış vaziyette.

Çin'in ihracatlarının üçte birini üreten İnci Nehri Delta'sında, Dongguan'da geçtiğimiz Kasım ayında binlerce işçi, ücret kesintilerine karşı sokaklara döküldüler ve polisle çatıştılar. Yaralanmış işçilerin resimleri internette yayılmaya başladı. Geçtiğimiz haftalarda burada daha fazla protesto gerçekleşti.

Guangdong'daki son ve gelişmekte olan eylemleri gözleyen The Economist, bu hareketin 2010'daki oturaklı ve barışçıl grevlere kıyasla farklı bir biçime sahip olduğunu ifade ederek devam ediyor: “Bu günlerde, koşullarını iyileştirmek için müzakere yapmaktan ziyade işçiler çoğunlukla ücret ve iş kesintilerinden şikayet ediyorlar. Grevciler daha militan gözüküyor... Çin Sosyal Bilimler Akademisi'nin geçtiğimiz ay yayınladığı bir rapora göre, 2010'da gerçekleşen grevlere nazaran, 2011'deki grevler daha iyi örgütlenmiş, daha çatışmacı ve benzer grevleri kendiliğinden tetiklemeye daha meyillilerdi. 'Bu sefer işçiler fedakarlık yapmaları gerekeceğini kabul etmeye istekli değiller ve ikinci olarak daha az kişi toplanıp eve gitmeye hazır'”.

Baskı, Çin devletinin temel silahı olmaya devam ediyor – sivil polisler her yerdeler. Öte yandan böylesi bir politikanın da tehlikeleri var. Guangdong'da kısa süre önce hamile bir kadının polis tarafından hırpalanmasının ardından binlerce işçi polise ve hükümet binalarına saldırdı. Bu işçilerin özellikle kırsal kesimde de, mesela Wukan köyünde, krizin etkilerine karşı çeşitli eylemliliklerin geliştiği şu günlerde yine köylü olmaya dönmeleri pek olası değil. Şehirlerde yüz altmış milyon göçmen işçi yaşıyor (ki 20 milyon işçi 2008'in ekonomik şok dalgaları Çin'i vurunca işsiz kaldılar). Geri dönecekleri hiç birşey yok ve göçmen oldukları için çocuklarının eğitimi ve aile sağlığı için para ödemeleri gerekiyor (ki şirketler bu parayı ödemekle yükümlü olsalar da, bu kanun da tıpkı asgari ücret kanunu gibi sürekli deliniyor), ki bu da yeni bir sınıf çatışması alanı açmış durumda.

Dünya ekonomik krizi derinleşiyor ve krizin Çin'e ve Çin ekonomisine çok ciddi etkisi olacak. Ülkede sınıf mücadelesinin mevcut ve gelişmekte olan düzeylerine bakacak olursak, Ocak ayında gerçekleşen bir dizi grev ve protestonun üzerine Çin'de daha fazla işçi mücadelelerinin inşaa edileceğini söyleyebiliriz.

Baboon, 2/2/12

2012 - Nisan

2011'in Toplumsal Hareketleri Üzerine Değerlendirme

Bu yazı, 2011 yılı toplumsal hareketlerinin önemi hakkında daha geniş bir tartışmaya katkıda bulunmak için onların geçici bir bilançosunu çizmeye çalışan uluslararası bir değerlendirmedir.

2011: ÖFKEDEN UMUDA

2011'deki en önemli iki olay kapitalizmin global krizi[1] ve Tunus, Mısır, İspanya, Yunanistan, İsrail, Şili, ABD, Britanya'daki toplumsal hareketlerdi.

Öfke uluslararası bir boyut aldı

Kapitalist krizin sonuçları dünya nüfusunun muazzam çoğunluğu için çok zor oldu: bozulan yaşam koşulları, yıllarca süren uzun-dönemli işsizlik, en alt seviyede bir istikrarı bile imkansız kılan belirsiz çalışma, aşırı yoksulluk ve açlık...

Milyonlarca insan dengeli ve normal bir yaşam ve çocukları için gelecek imkanlarının yokoluşu hakkında endişe duyuyorlar. Bu onları derin bir öfkeye, sokak ve meydanlara çıkarak pasifliği kırmaya, günümüz evresinde 5 yıldan fazla bir süredir devam eden bir krizin nedenleri üzerine tartışma girişimlerine sevketti.

Acı çeken çoğunluğun bu öfkesi, bankerler, siyasetçiler ve kapitalist sınıfın diğer temsilcilerinin küstahlık, açgözlülük ve kayıtsızlığı ile şiddetlendirildi. Aynısı ciddi sorunlarla yüzleşen hükümetlerin gösterdiği beceriksizlik için de geçerlidir: onların önlemleri herhangi bir çözüm getirmeden sadece yoksulluğu ve işsizliği arttırdı.

Bu öfke hareket uluslararası biçimde yayıldı: Sosyalist hükümetin ilk ve en ölümcül tasarruf planlarından birisini dayattığı İspanya'dan; borç krizinin sembolü Yunanistan'a; dünya kapitalizminin tapınağı Birleşik Devletler'den; en kötü ve en yerleşik emperyalist çatışmaların odağı olan Mısır ve İsrail'e, Ortadoğu'ya.

Enternasyonal bir hareket olarak bu farkındalık, milliyetçiliğin Yunanistan, Mısır ve ABD'deki eylemlerde ulusal bayrakların varlığında görülen yokedici ağırlığına rağmen gelişmeye başladı. İspanya'da, Yunanistan işçileriyle dayanışma “Atina direniyor, Madrid yükseliyor” gibi sloganlarla ifade edildi. Oakland grevcileri (ABD, Kasım, 2011) “İşgal hareketiyle dünya çapında dayanışma” dediler. Mısır'daki Kahire Deklerasyonu'nda Birleşik Devletler'deki harekete destekte bu kabul edildi. İsrail'de onlar “Netanyahu, Mübarek, Esat aynıdır” diye bağırdılar ve Filistinli işçilerle bağlantılar kurdular.

Bu hareketler zirve yapıp inişe geçtiler ve yeni mücadeleler hala gerçekleşiyor olsalar da (İspanya, Yunanistan, Meksika), birçok kişi şimdi şu soruları soruyor: bu öfke dalgasını ne başardı? Bizler bir şey kazandık mı?

Hareketlerin yaygın sloganı: Sokaklara!

Onları etkilemiş olan yanılsama ve kafa karışıklıklarına karşın bu gibi kalabalıkların kendi çıkarları için mücadele etmek için sokak ve meydanları işgal etmeleri 30 yılı aşkın bir süreden sonra ilk kez gerçekleşecekti.

Başarısızlar olarak sunulan, inisiyatif almaktan yoksun ya da ortak birşeyler yapamayan avareler zannedilen bu insanlar, işçiler, sömürülenler, birleşebilmeyi başardılar, girişimleri paylaştılar, sistemin günlük normalliğinin onları kınadığı felç edici edilgenlikten kurtulabildiler.

Her birisinin kapasitesindeki kitlelerin kolektif eylem gücünün keşfinde güven ilkesinin gelişmesi bir moral destek oldu. Toplumsal sahne değişti. Siyasetçiler, uzmanlar ve 'büyük adamlar'ın kamu yaşam tek boyutluluğu, duyulmak isteyen anonim kitleler tarafından sorgulandı.[2]

Bütün bunları söyledikten sonra, sadece kırılgan bir başlangıç evresindeyiz. Yanılsamalar, şaşkınlıklar, protestocuların ruh hallerindeki kaçınılmaz değişiklikler, kapitalist devletin baskısı ve tecrit kuvvetleri (sol partiler ve sendikalar) tarafından empoze edilen tehlikeli sapmalar inzivaya çekilmeye ve acı yenilgilere yol açtı. Öte yandan mevzubahis engellerle döşenmiş ve zafer garantisinin olmadığı uzun ve zorlu bu yol olunca, yürümeye başlama eyleminin ilk zafer olduğu belirtmemiz gerekir.

Hareketin kalbi : kitle meclisleri

Bu hareketlere katılan kitleler, kendilerini yalnızca hoşnutsuzluklarını haykırmakla sınırlamadılar. Aktif bir biçimde kitle meclisleri örgütlenmelerinde yer aldılar. Kitle meclisleri Birinci Enternasyonal'in (1864) sloganını somutlaştırmıştır: “İşçi sınıfının özgürleşmesi işçilerin kendi işidir yoksa hiçbir şeydir”. Bu, Paris Komünü ve daha yüksek bir biçim aldığı 1905 ve 1917'deki Rusya'ya, Almanya 1918, Macaristan 1919 ve 1956, Polonya 1980'e süren işçi hareketi geleneğinin devamıdır.

Kitle meclisleri ve işçi konseyleri proleter mücadelenin ve yeni bir toplum biçiminin gerçek formudur.

Kitlesel olarak birleşmemizi amaçlayan kitle meclisleri, bir sektör ya da toplumsal kategorinin gettosunda hapsolmuş ücretli kölelik ve “herkes kendi için” atomizasyonu zincirlerinin kırılmasına işaret etmektedir.

Kitle meclisleri, birlikte düşünmek, tartışmak ve karar vermek, hem karar almada ve hem de onların uygulanmasında yer alarak karara varılanlar için kolektif olarak sorumlu olmak içindir.

Kitle meclisleri sadece mücadeleyi ileriye taşımak için kaçınılmaz olan karşılıklı güven, genel empati, dayanışma inşa etmek için değil, sınıfsız ve sömürüsüz özgür gelecek toplumunun temel direkleridir.

2011, hakim sınıfın vaaz ettiği ikiyüzlü ve kendisine hizmet eden “dayanışması” ile hiçbir ilgisi olmayan bir gerçek dayanışma patlamasına şahit oldu. Madrid'teki eylemler, göçmenleri alıkoyan polisin gözaltına alınan ya da durdurulanları kurtarmak için çağrı yaptı; İspanya'da, Yunanistan'da ve Birleşik Devletler'de tahliyeler için kitlesel eylemler gerçekleştir; Oakland'ta “Grev meclisi temsilciler göndermeye ya da 2 Kasım Genel Grevi'nde yer alan çalışanları ya da öğrencileri cezalandıran şirket ya da okulları işgal etmeye karar verdi”. Herkes çevresindekiler tarafından korunmada ve savunulma halinde hissedebildiği canlı anlar kesik kesik de olsa gerçekleşti. Tüm bunlar, içinde yaşadığımız toplumun üzerine umutsuzluk ve savunmasızlığın acı hissi sinmiş “normalliği” ile katı bir biçimde zıtlaşmaktaydı.

Gelecek için ışık: Tartışma kültürü

Milyonlarca işçinin dünyayı dönüştürmek için ihtiyaç duyduğu bilinç, hakim sınıf ya da aydınlanmış liderlerin zeki sloganları ile kazanılmaz. Bu tartışma ve kitlesel bir ölçekte geçmişi hesaba katan ancak tıpkı İspanya'daki bir afişte yazan “Devrim olmadan gelecek yok!” gibi daima geleceğe odaklı tartışmalar bir mücadele deneyiminin ürünüdür.

Tartışma kültürü, yani karşılıklı saygı ve aktif dinleme üzerine kurulu açık tartışmalar sadece kitle meclislerinde değil onun çevresinde de filizlenmeye başladı: tartışma ve takas edilen fikirler için yapılan sayısız toplantı yapıldı, gezici kütüphaneler örgütlendi... Çok kısıtlı araçlar ile geniş bir entelektüel faaliyet sokak ve meydanlarda doğaçlama bir şekilde gerçekleştirildi. Ve kitle meclisleriyle olduğu gibi, işçi sınıfı mücadelesinin bir geçmiş deneyimini yeniden canlandırdı “Bütün Rusya okuma yazma öğreniyor ve okuyordu (politika, ekonomi, tarih ne bulursa) , çünkü öğrenmek istiyordu… Uzun yıllar eğitime susamış olan halkta devrimle birlikte delice bir okuma hastalığı başlamıştı. Yalnız Smolni Enstitüsü’nden ilk altı ay içinde her gün tonlarla, vagonlar dolusu, trenler dolusu basılmış kitap, dergi, gazete sevk edilip yurda dağıtılmıştı. Rusya her okunacak şeyi kızgın toprağın suyu emmesi gibi emiyor, bir türlü doymuyordu. Dağıtılan bu şeyler masal, yalan yanlış tarih, halk için din ya da dejenere eden ucuz cinsten romanlar değildi. Bunlar toplumsal, ekonomik kuramlar üzerine, felsefe üzerine yazılmış kitaplardı. Tolstoy'un, Gogol'ün ve Gorky'nin eserleriydi.[3]. Egemen ideoloji ve onun medyasının zorladığı ve sadece bir milyonlarca başarısızlar kaynağı, yabancılaşma ve yanlış klişeler olabilen “başarı modeli”ne dayanan bu toplum kültürü karşısında, binlerce insan özgün popüler kültür aramaya, onu kendileri için gerçekleştirmeye, kendi eleştirel ve bağımsız kriterleri için canlandırmaya çalışmaya başladılar. Kriz ve onun nedenleri, bankaların rolü, vb. ayrıntılarıyla tartışıldı. Çok fazla kafa karışıklığına rağmen devrime dair tartışmalar da vardı; demokrasi ve diktatörlük üzerine, bu “onlar buna demokrasi diyorlar ama değil” ve “bu bir diktatörlük ancak görünmüyor” olarak iki karşılıklı sloganda sentezlenen konuşmalar da vardı.

Proletarya geleceğin anahtarıdır

Eğer bütün bunlar 2011'i umudun başlangıç yılı yapıyorsa, bu hareketlere onun hala muazzam olan sınırlılıklarını ve zayıflığını gören keskin ve eleştirel bir göz ile bakmalıyız.

Eğer dünyada kapitalizmin modası geçmiş bir sistem olarak görüp “insanlığı kurtarmak için, kapitalizm yokedilmeli” diyen kişi sayısı artıyorsa, aynı zamanda kendi bütünlüğünde saldırılması gereken ve birçok yüzeysel ifadesiyle (finans, spekülasyon, siyasi-ekonomik güçlerin çürümesi) bir meşguliyet içerisine dağılmamış gerçekten karmaşık toplumsal ilişkiler ağı olan kapitalizmi bir avuç “kötü çocuğa” (vicdansız sermayedarlar, acımasız diktatörler) indirgeme eğilimi de bulunmaktadır.

Bu, kapitalizmin her bir gözeneğinden (baskı, terör ve terörizm, ahlaki barbarlık) beslendiği şiddeti reddetmek hakkında daha fazlası iken, bu sistem aynı zamanda sadece pasif yurttaş basıncı tarafından ortadan kaldırılmayacak. Azınlık sınıf gönüllü olarak gücünü bırakmayacak ve devleti içine onun her 4 ya da 5 yılda bir demokratik meşruluğuyla; asla yapmayacakları ve sözünü vermediklerini yapacak partileriyle; ve hakim sınıf tarafından masa üzerine konulan herşeyi imzalayarak dağıtmak için mobilize olan sendikalarıyla üzerini örtecektir. Sadece bir kitlesel, azimli ve inatçı mücadele sömürülenlere devleti ve onun baskı araçlarını yoketme gücünü verecek ve İspanya'da tekrarlanan “Bütün iktidar kitle meclislerine” sloganını gerçek kılacaktır.

Özellikle ABD'deki işgal eylemlerinde oldukça popüler olan “biz %1'e karşı %99'uz” sloganın bizleri etkileyen bir ölümcül sınıf bölünmelerine dair bir anlayışın gelişmeye başladığını ortaya koyuyor olsa da, bu eylemlere katılanların büyük çoğu kendilerini, toplum içerisinde “özgür ve eşit yuttaşlar” olarak kabul görmek isteyen “aktif vatandaşlar” olarak tanımladılar.

Ancak toplum sınıflara bölünmüştür: herşeye sahip olan ve hiçbir şey üretmeyen kapitalist sınıf ve herşeyi üreten ve daha ve daha azına sahip sömürülen -proleter- sınıf. Toplumsal evrimin itici gücü demokratik “bir vatandaş çoğunluğunun karar” oyunu (ki bu oyun hakim sınıfın diktatörlüğünün üzerini örten ve meşru kılan bir maskeli balodan fazla bir şey değildir) değil, sınıf mücadelesidir.

Toplumsal hareket asıl zenginliği kolektif olarak üreten ve toplumsal yaşamı işlevlileştiren sömürülen sınıf proletaryanın ilke mücadelesine katılmalıdır: fabrikalar, hastaneler, okullar, üniversiteler, ofisler, limanlar, binalar, postaneler. 2011'deki bazı hareketlerde Mısır'da patlayan ve sonuçta Mübarek'i istifa etmeye zorlayan grev dalgasında onun gücünü gördük. Oakland'da (Kaliforniya) “işgalciler” bir genel grev ilan ettiler ve liman işçileri ve tır şoförlerinin aktif desteğini kazandılar. Londra'da greve çıkan elektrikçiler ve Saint Paul işgalcileri aynı yaygın eylemleri uygulamaya koydular. İspanya'da grevdeki sektörler meydanlardaki kitle meclisleri ile birleşmeye yöneldiler.

Kapitalist zulüm tarafından sömürülen modern proletaryanın sınıf mücadelesi ile toplumsal katmanların derin ihtiyaçları arasında bir zıtlık yok. Proletaryanın mücadelesi egoist ya da özel bir mücadele değil “büyük çoğunluğun büyük çoğunluk yararına bağımsız hareketi”dir (Komünist Manifesto).

Günümüz hareketleri proleter mücadelenin iki yüzyıllık deneyimi ve toplumsal özgürleşmeye yönelik girişimlerinden, onları eleştirel olarak gözden geçirerek faydalanabilir. Yol uzun ve muazzam engellerle dolu ki bu olgu akla İspanya'da tekrarlanan “Yavaş gidiyor değiliz, uzağa gidiyoruz” sloganlarını getiriyor. Şimdi, kapitalizmin yerine başka bir toplumun gelebileceğini netleştirecek yeni hareketleri bilinçli bir şekilde hazırlamak için, hiçbir kısıtlama olmadan ve yüzleri karartmadan mümkün olan en geniş tartışmayı başlatmak zamanıdır.

Enternasyonal Komünist Akım 11/03/12


[1]    Bkz: Ekonomik kriz, hiç bitmeyen bir masal değil (İNG), https://en.internationalism.org/internationalreview/201203/4744/editorial-economic-crisis-not-never-ending-story. Sistemin global krizi ile, (Japonya'daki) Fukushima nükleer güç istasyonundaki ciddi hadise bize insanlığın yüzyüze geldiği muazzam tehlikeleri gösterdi.

[2]    Time Dergisi'nin, imzasız yayınladığı “Yılın Adamı” ilan ettiği Protestocu hariç. Bkz:  http://www.time.com/time/specials/packages/article/0,28804,2101745_2102132_2102373,00.html.

[3]    John Reed: Dünyayı Sarsan 10 Gün. http://www.marxists.org/archive/reed/1919/10days/10days/ch1.htm ya da Yordam Yayınları Syf. 37

Tags: 

Ortadoğu'da ve Kuzey Afrika'da Paylaşım Kavgası: Suriye'de Emperyalist Savaş, Mısır'da Sınıf Savaşı Yaklaşıyor! (2)

Baas rejimi, muhalif gruplara nazaran azımsanmayacak düzeyde etnik grup ve dinsel topluluklar tarafından destekleniyor. Bu gruplardan en büyüğü Nusayriler. Esad rejimi toplumsal olarak bu mezhebi gruptan  oluşuyor. Rejimin tüm elit kademesi, askeri yapısı ve bürokrasisi Nusayrilerden oluşmakta. Bu anlamıyla Suriye'de Nusayriler ayrıcalıklı bir konuma sahipler. Bu ayrıcalık hem siyasi, hem de ekonomik olarak iki boyuta sahip. Baas rejiminin yıkılması Nusayriler için zor günleri de beraberinde getirecek çünkü uzun zamandır iktidarı elinde bulundurmuş olması, hem de bunu totaliter yöntemle yapmış olması, düşmanlıkları da beraberinde getirecek. Bu sebepten dolayı Esad gitmek istese dahi onun gitmesini engellemeye çalışacaklardır. Hristiyan, dürzi, Çerkez ve yezidi gruplar ise iktidara olası geleceklerin İslamcı kökenli olmasından kaynaklı Baas rejimine yaslanmaktalar; aslında iki kötü arasında bir tercih yapıp Esad'ı desteklediler ama her an, her şey değişmeye çok müsait.

Kürtlerin ise daha farklı bir konumları var; bu özel konum şu anki reellikte, Esad rejimin elinde hem de bir koza dönüşüyor. Kürtler geçtiğimiz mayıs ayına kadar resmi kimlikleri bile olmayan bir halktı ve siyasi temsilcileri Baas rejimi tarafından hapse atılmıştı. Zaman zaman rejime karşı ufak çaplı başkaldırsalar da bu hareketlenmeler kendiliğinden söndü ya da bastırıldı. 2004 yılında Kamışlı‘da yaşananlar benzer bir durumun ifadesiydi. Kürtler yer yer başka emperyalist güçler tarafından Baas rejimine karşı kullanılmak istenildiler de aynı zamanda. Olayların başladığı tarihten sonra Esad, Kürtlere yönelik politikalarını değiştirerek, siyasi tutuklularını serbest bıraktı ve ardından reformlar başlattı. Hatta kuzeyde özerk bir Kürt yönetimini kurulacağını bile dile getirdi. Kürtlerin Esad için bu kadar önemli hale gelmesinin aslolarak iki sebebi var: birincisi, on bir Kürt partisinin Suriye Kürt Ulusal Meclisi'ni Barzani'nin desteğiyle kurmuş olması, Esad'ı Kürtlerle anlaşma yoluna itti ve aynı zamanda bu gelişme sunni Arap muhalefetinin yanına Kürtlerin de eklenmesi durumunu ortaya çıkardı. Bu çıkışa karşılık ise Esad, daha öncden müebbet hapis cezası verilen PYD'nin lideri Salih Müslüm'ü afla çıkarıp rejim yanlısı mitingler yapmasını sağladı. Bu yöntemle Esad, Kürtler üzerinde etkinlik kazanmaya ve muhalefeti bölmeye çalıştı ve kısmen de başarılı oldu. PYD, 26 Şubat'taki anayasa referandumunu boykot etme kararı aldı ve yeni anayasanın Kürtler için herhangi bir şey olmadığını açıkladı. Suriye dışındaki Kürt burjuvazisinin doğrudan ve dolaylı temsilcileri olan, KDP'nin ve PKK'nin Suriye'de kilit noktada duran Kürt bölgesine yönelik karşılıklı ataklarının olduğunu söyleyebiliriz. Barzani'nin desteklediği Suriye Kürt Ulusal Meclisi, üzerinden Suriye Kürtlerini domine etmek istiyor. PKK ise PYD ilişkileri üzerinden Suriye Kürtleri ilişkin siyaset belirlemeye çalışmakta; bunu yaparken de Türk burjuvazisine karşı stratejik konum elde etmekte. Diğer taraftan ise PYD aracılığıyla Esad'la Suriye'deki Kürtlerin geleceğine ilişkin pazarlıklar yapmakta. Öyle görünüyor ki; Baas rejiminin akıbetinde yıllardır baskı kurduğu Kürtlerin de bir parça payı olacak.

Suriye ve İsrail ilişkilerine kısaca değinilmesi gereken bir kaç nokta var. İlki yıllardır iki burjuva devlet arasında savaşa neden olan Golan Tepeleri. İkincisi Suriye'nin Lübnan'daki askeri varlığı ve politik etkisi. Bu iki konu üzerinden yıllardır bu iki burjuva devlet savaşmaktalar. Fakat Suriye'de olayların başlaması ile İsrail için Suriye ile olan ilişkileri daha karmaşık hale geldi; zira daha öncesinde savaştığı Baas rejimiyle, İsrail düşmanı Müslüman Kardeşler'in iktidara gelme olasılığından dolayı görüşmeler yaptığı söylenmekte. İsrail, islamcı rejimlerinin Ortadoğu'da güç kazanmasından oldukça rahatsız olmakta ve bundan dolayı Esad'a karşı tutumunu önemli ölçüde etkilemekte.

Suriye'deki olaylara işçi sınıfı nasıl ve ne düzeyde katıldı, biraz buna bakmak gerekiyor. Elbette ki; işçi sınıfı sokaklardaki kalabalıkların önemli bir bölümünü oluşturmaktaydı. Ama sorun şu ki; Suriye'li işçiler, ne Mısır'daki gibi, ne de Tunuslu işçiler gibi bir tepkiyi bile ortaya koyamadılar. Maalesef Suriye'li işçiler, olaylar içerisinde, kendilerini etnik ya da mezhepsel kimlikleriyle ifade ettiler. Bu durum, Suriye'de olayların hangi zeminde yaşandığını açıkça ortaya koyuyor.  Arap Birliği'nin gönderdiği gözlemcilerin Suriye'ye geleceği gün muhalefet, genel grev çağrısında bulundu ve bunun yanında yine muhaliflerin etkisinin olduğu bir günlük genel grev gerçekleşti. Sivil itaatsizlik eylemi olarak da nitelendirilen bu eylemde Esad rejiminin gitmesini isteyenler, sınıf temelli herhangi bir talebe sahip değildiler. Ayrıca greve sadece işçilerin değil, daha çok işverenlerin ve esnafın da katıldığını belirtmek grevin nasıl bir yapıya sahip olduğunu anlamak için daha açıklayıcı olacaktır. Bunun dışında herhangi bir varlığı olmayan Suriye'li işçiler, tekil bireyler halinde Esad ve muhaliflerin tarafında saflaşmış durumdalar.

Beşar Esad, reformlar ve seçimler yapılacağını söylese de, yeni anayasası referandumu muhalifler tarafından boykot edildi; bu da gösteriyor ki; Baas rejimi ya yıkılacak ya da muhalefet kanlı bir savaştan sonra bastırılacak. Çünkü iki burjuva güç arasında hiçbir uzlaşma zemini görünmüyor. Diğer taraftan Esad'ın uluslararası alanda Rusya ve Çin'den destek görmesi, olası BM müdahalesinin önünü tıkamış durumda. Rusya'nın askeri üssü ve silah pazarı, Çin'in ise enerji yatırımları olan Suriye'yi uluslararası alanda koruması kendi çıkarlarıyla ilişkilidir. Bu ilişkileri de göz önüne alırsak Esad'ın gidişi Kaddafi gibi olamayacak. İlk başlarda rejimler, kitlesel gösteriler karşısında bir bir yıkılırken herkes Esad rejiminin de rahatlıkla yıkılacağını düşündü. Fakat Esad, nusayri elitinin isteği doğrultusunda kolay kolay gitmeyecek ve iç savaş giderek tırmanacak.

d - Ucuz Emek Pazarı Mısır

K. Afrika olaylarının sonucunda Mubarek'in gitmesiyle Mısır için yeni bir dönemin başladığını ilan etmişlerdi. Ama K. Afrika'nın ve Ortadoğu'nun en kalabalık işçi nüfusunu barındıran ülkelerinden biri olan Mısır'da istikrarsızlık hala devam etmekte. Port Said olayları ile tekrar hareketlenen Mısır'da burjuvazi kimlik bunalımını çözebilmiş değil.

K. Afrika olaylarının Mısıra sıçramasının en büyük sebebi Tunus'ta ki gibi işsizlik oranlarının ve yoksulluk sınırının altında yaşayan nüfus oranının oldukça yüksek olması. Mısır'da nüfusun %20'si yoksulluk sınırının altında yaşıyor, %90'ını gençlerin oluşturduğu işsizler ise resmi rakamlara göre%10 üzerinde. Resmi rakamlar gerçeği tam anlamıyla yansıtmıyor, bu gibi ülkelerde kayıt dışı çalışma yaygın olduğu için gerçek veriler daha yüksek. Kendi sermaye birikimine tam anlamıyla oluşturamamış Mısır ekonomisi, belli problemleri de beraberinde taşıyor. Ekonomik krizin etkisiyle daha da zayıflayan, işsizlik ve yoksulluk oranlarını büyüten Mısır ekonomisi Muberek'in gitmesine zemin hazırladı. Daha öncesinde bu yapısal sorunları çözmeye çalışan Mısır burjuvazisi 1974 yılında Açık Kapı Politikasıyla dışa dönük bir piyasa politikası belirledi. Bu şekilde kendi sermayesinin yarattığı açıkları dış yatırımlarla kapatma yoluna yöneldi. Fakat siyasi istikrarsızlığın nedeniyle bu anlamda fazla ilerleme kat edemedi. Zira yabancı sermaye yatırımı gayrisafi milli hasılaya oranı son verilere göre %6 dolaylarında. İşsizlik ve yoksulluk üreten Mısır ekonomisi işçi sınıfının sırtındaki yükleri daha da arttırdı, bunun sonucu K. Afrika olaylarına yansıdı fakat bu durum genelleşmiş bir sınıf hareketini ortaya çıkarmadı.

Mısır'da işçi sınıfı, bölgedeki en kitlesel sınıf kütlesini içeriyor. Önemli bir potansiyeli olan bu sınıf kütlesi, K. Afrika olayları başladığında büyük beklentileri de beraberinde getirmişti. Fakat sonuç pek beklenen gibi olmadı, yani işçiler sokağa çıkıp “biz burjuvaziyi alaşağı edeceğiz” demediler. Elli bin dolaylarında işçinin yaptığı grevlerle sınırlı kalan bu hareket, Tahrir eylemlerine işçi sınıfının damgasını vuramadı. Daha çok küçük gruplar halinde ve sınırlı ekonomik talepler ile demokrasi isteyen burjuva taleplerin ekseninden kurtulamadılar. Tabi burada kısaca da olsa komünist bir siyasetin eksiliğinden söz etmek gerekiyor. Komünist bir siyaset olsa dahi sonuç çok değişir miydi bilinmez ama sınırlı eylemliklerin ya da grevlerin genelleşmesinde belki bir parça payı olabilirdi.

Mubarek sonrası ekonomik politikaları neyin üstüne kurulacak veyahut Mısır burjuvazisi işçi sınıfına yeni bir sömürü cenneti mi vaat edecek? Yukarıda da belirttiğimiz gibi Mısır ekonomisi sermaye birikimini tam tamamlayamamış bir yapıya sahip. Dünya ekonomisine tam entegrasyonu için ise tek bir şeye ihtiyacı var, o da artı değer sömürüsü. Mısır burjuvazisi genç ve üretken nüfusu istihdam etmesi ve tarımda istihdam edilen kesimin ise sanayiye kaydırılarak iş gücü potansiyelini azami ölçüde sömürmek istenmesi sermaye birikimi ihtiyacını göstermektedir. Mübarek döneminde başlayan bu süreç burjuvazi için dengeler yeniden kurulduğunda şüphesiz ki devam edecek. Burjuvazi ucuz işgücü potansiyeli sayesinde Mısır ekonomisini yoğun emek sömürüsü üzerine inşa edecek. Dünya işgücü pazarına ucuz emek arzı sunan bir Mısır ekonomisi, yatırımlar alma şansını da aynı oranda yakalayacaktır.

Değinilmesi gereken bir diğer konu ise burjuva güçler arasında yaşanan siyasal çekişme. Tahrir Meydanı'nda Mubarek karşıtları yer almaya başladığında şu anki çoğu burjuva hareket yoktu. Muberek'in koltuğu sallanmaya başladığında bir bir alana inmeye başladılar bu unsurlar. Mısır'da, Mubarek sonrası en büyük siyasal yapı tartışmasız Müslüman Kardeşler örgütü. Bir diğer güç ise giderek güçlenen radikal islamcı Selefiler. Mısır'ın siyasal yaşamında ordunun da bir payının olduğunu söylemek gerekiyor. Mübarek'ten sonra yapılan ilk seçimlerde Müslüman Kardeşler örgütün kuruduğu Adalet ve Özgürlük Partisi oyların üçte birini aldı; hemen ardında hiç beklenmedik bir şekilde güçlenen Selefiler %25 dolayında oy aldılar. İkisi de islamcı olan bu örgütlerden Selefiler daha radikaller ve oylarının büyük bir bölümünü kırsal kesimden almaktalar. Müslüman Kardeşler ise siyasi ve ekonomik anlamda daha ılımlı ve pragmatik bir çizgi izliyor. Hatta seçimlerde birkaç laik partiyle ittifak kurdu. Bu da gösteriyor ki; Mısır'da dış politikada ve içeride azgın kapitalizmin her anlamıyla hizmete hazır bir burjuva siyasetinin Mısır'lı işçilerin yaşamını belirleyecek.

Mısır siyasetinin gelgitli yapısında arada bir işçiler belli belirsiz ve düzensiz bir şekilde baş göstermekte. Bunlardan bir tanesi Port Said olayları. Bir futbol maçı sırasında yapılan provokasyon yetmiş dört kişinin ölümüne sebep oldu. Polis, iki takımın taraftarlarını karşı karşıya getirerek hatta dışarıdan sopalı ve silahlı birilerini içeri sokup kapıları kapatarak Ultraslar'dan öç almak istedi. Provokasyona ilişkin birçok senaryo döndü; ayrıca tüm burjuva güçler bu olaylardan kendilerine pay çıkarmaya çalıştı. Olaylar sonrasında ordunun artık yönetimi sivillere devretmesi gerektiği sesleri yükseldi. Fakat provokasyonun asıl çıkış sebebi, iktidar kavgası üzerinden olduğunu anlamamak saflık olacaktır. Yeniden alevlenen sokaklarda yaşanan çatışmalarda başı çeken Ultras Ahlawy grubunun "Devrime ve devrimcilere karşı suç işlendi. Bu suç, devrimcileri durduramayacak ya da devrimcileri korkutamayacak" söylemi ne kadar sistem karşıtı görünse de hareketin talepleri sınırlıydı ve işçi sınıfının diğer kesimlerinde tam bir karşılık bulmadı.7 Sadece ordunun olayları kanlı bir şekilde bastırmaya çalışmasına karşı bir genel grev çağrısı yapıldı ve bu grevin talepleri içerisinde “Askeri Konseyin gitmesi ve Mısır şehitleri için adalet” yer alıyordu. Zira sokaklardaki söylemlere de yansıyan bu durum, Mısır'da işçi sınıfı adına hiçbir şeyin değişmediğine işaret etmekteydi. Ama Mısır'da işçi sınıfı, burjuva güçlerle sık sık karşı karşıya gelmekte ve her karşılaşma da burjuvaziyle arasına belli bir mesafe koymakta.

Bitirirken

K. Afrika olayları olarak tarihe geçen bu halk hareketleri, K. Afrika'nın ve Ortadoğu’nun tüm siyasal yapısını değiştiriyor. Küresel veya bölgesel burjuvazi tarafından siyasal dengeler yeniden oluşturulmaya çalışıyor. Bu demek değildir ki bu hareketlerin proleter mücadele için bir değeri yoktur. Kuzey Afrika'daki olaylar, İspanya'dan ABD'ye, İsrail'den Rusya'ya, Çin'den Fransa'ya dünyanın dört bir yanında yüzbinlerce proletere ilham verdi. Dahası, bütün eksikliklerine rağmen, bu mücadele deneyimi Tunus ve Mısır işçi sınıfları için devasa bir öneme sahiptir. Buna rağmen, her ne kadar ilham ve deneyim kendi başlarına bir tür zafer sayılabilse de, Kuzey Afrika ve Orta Doğu proletaryası için anlık durumu iç açıcı olarak tasfir etmek mümkün değildir.

Başta bu konuya girmeyeceğimizi belirtmiştik ama son sözleri söylemeden önce devrim meselesine dair bir kaç söz söyleme ihtiyacını hissediyoruz. Devrim denen toplumsal dönüşüm, sadece mevcut iktidarların ya da rejimlerin değişmesi değildir; devrim tüm iktisadi yapının, üretim araçlarının, buna bağlı olarak üretim ilişkilerinin ve mülkiyet biçiminin tamamen her şeyiyle değişmesi ve işçi sınıfının konseyler biçimiyle kendi iktidarını ilan etmesidir. Oysa ki, K. Afrika olayları sonrasında ne yazık ki, böyle bir dönüşüm yaşanmamıştır. Dolayısıyla bu olaylara devrim denilmesi proletaryanın mücadelesinin ne olduğundan hiçbir şey anlaşılmadığı sonucunu ortaya çıkarmaktadır ya da meseleye burjuva ideolojisiyle yaklaşılmaktadır.

Suriye yaşanan rejim karşıtı olayların iki tarafında yerel burjuva güçler olsa da siyasal ilişkileri ve menfaatleri bakımından bölgesel ve küresel burjuvaları da içeriyor. Mevcut realite bir tarafta ABD, AB, İsrail ve Türkiye'yi saflaştırırken diğer taraftan şimdilik kısmen de olsa Rusya, Çin ve net bir şekilde Şii Irak ve İran'ı birlikte tutum almaya itiyor. Genel çerçeve de böyle olsa da İran ve İsrail'in dışındaki tüm güçler bu süreçte çıkarları gereği tutum değiştirebilirler.

Görünen bu fotoğraf, bölgesel ve küresel güçlerin amansız bir emperyalist paylaşımında hazırlığı içinde olduklarını gösteriyor. Suriye'de bu gün yaşananlar, işçi sınıfının mezheplere, ırklara bölünerek birbirlerinin katlettirileceği bir boyuttadır. Bu coğrafyanın her tarafında yaşanacak tüm savaşlarında böyle olacağı hiç şüphesizdir. Diğer taraftan, Mısır'da islam tandanslı bir rejimin kurulması yüksek ihtimal; bundan kaynaklı bölgenin yeniden alevlenmesi ve çatışan burjuva güçlerin yeniden yer değiştirmesi de mümkün.Tüm bu yaşanan ve yaşanacak olan çatışmalar işçi sınıfı için bir yıkımı ifade etmekle beraber, ücretli emek sömürüsüyle beslenen bu asalak sitemin yıkılışı bir yandan hızla yaklaşmaktadır. İşçi sınıfı, enternasyonal mücadeleye ihtiyaç duymaktadır. Zira bu yazının kendisini ifade ettiği ve sınıf mücadelesine katkı sunmaya çalıştığı yer, tam da burasıdır.

Ekrem

7. http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=10...

Tags: 

İspanya'da Genel Grev: Bağımsız İşçi Hareketi için Radikal Azınlıkların Çağrısı

Burada İspanya'daki son genel grev sırasında bir kitle meclisi çağrısı yapan Alicante Eleştirel Blok & Kitle Meclisi ve Palencia İşçi Grubu tarafından sendikaların rolünü mahkum eden iki bildiriyi yayınlıyoruz.

EKA

Genel grev için ALICANTE ELEŞTİREL BLOK VE KİTLE MECLİSİ tarafından BİR ÇAĞRI VE ÖNERİ

İşçiler, işsizler, gençler, öğrenciler, emekliler, hizmet kullanıcıları, inisiyatiflerde, kitle meclisleri ve mücadelede bulunan HERKES!

Bizler İş Yasası'nın iptalini ve bütün sömürü biçimlerini önlemek için kitle meclisleri yoluyla bir katılımcı, eleştiren ve birleştirici bir alan biçimi önermek istiyoruz.

Bizler mobilizasyonun yetersiz bir biçimi olarak düşündüğümüzün ötesine geçen eylemler ortaya koymak için “genel grev”den yararlanmak istiyoruz.

GREV YAPARAK YA DA DEĞİL, 29-M'de BİRLEŞELİM

  • sabah : Saat 11:00'da Plaza de la Montanyeta Alicante'de KİTLE MECLİSİ. Ayın 29'u için alternatif eylemler üzerine düşünmek ve teklif etmek etmek için.

  • Gün ortası: Etkileşim ve tartışma için bir alan yaratmak adına BİRLİKTE YİYELİM.

  • Öğleden sonra: Saat 18:00'da EYLEME BİR BLOK HALİNDE KATILMAK İÇİN. Eylemin arkasında olacağız.

  • Akşam işçilerin, işsizlerin BİR AÇIK KİTLE MECLİSİ... Plaza de San Cristobal'deki eylemden sonra, şu konu üzerine : 29 Mart'tan sonra mücadeleye nasıl devam ederiz?

Kitle meclislerinde yeralın, kimse sizin adınıza karar vermemeli!

Bizlerin öfkeden eyleme geçmemiz gerekiyor!

Birlikte herşeyi değiştirebiliriz!

ARACISIZ BİR GREV İÇİN

(Palencia İşçi Grubu)

Hakim sınıf yeniden sorumluluğumuzu bize hatırlattı; bu sefer işçileri işverenin merhametine daha fazla bırakan İş Yasası ile. Bundan sonra, işinizde kalın ya da kalmayın, sadece patronun karı maksimize etme ihtiyacına bağlı olacağız. Bu, şu ya da bu hükümet meselesi değil, bu sermaye için metadan başka bir şey ifade etmiyor oluşumuzun gerçeğidir. Bu ihtimal ile yüzleşen bizlerin mücadeleden başka seçeneğimiz yok: Bu mücadele ne olmalı? Bunu nasıl gerçekleştireceğiz?

Çoğunluk sendikaları bizlere kendi modellerini öneriyorlar: onlar emrediyor, biz uyuyoruz. Onlar İş Kanunu ile ilgili birçok yaygara kopartıyorlar ancak aynı zamanda onlar işçiler için işlerin kötüye gitmesine neden olan ücret kesintilerini yapıyorlar. Gerçekte, haklarımız onlar için önemli değil. Onlar için bizler onların varoluşlarını ve çöküşlerini doğrulayan bir sayıdan fazla bir şey değiliz. Onlar için bizler sömürülmüş ve köleleştirilmiş iken önemli olan onların maskaralıklarına devam etmeleridir! Onlar kapitalistlerin kuklalarından başka birşey değiller! Onların gerçek varoşularının işlevi işçi sınıfının gerçek mücadelesini geri çekmek, oyalamak ve bastırmak olan varlıklarını devam ettiren; onun sistem ve egemen sınıfı karşısında gerçek bir tehlike oluşunun önünü almak içindir.

... biz ne çoğunluk sendikalarını ne de onların stratejilerini takip edebiliriz. Onlar bütün devrimci mücadeleyi etkisiz bırakmak için “minimum hizmet ” olarak adlandırılan koşullarla bir grev örgütlediler. Biz ne zaman “çok fazla probleme sebep olmasın” diye düşman ile bir anlaşma imzalanan bir savaşa ilk defa tanık oluyoruz? Bir grevin amacı zarar vermek, işverenleri çıkarlarımız karşısında boyun eğmeye mecbur bırakmaktır. Grevin onlara en çok zarar verdiği yer: ekonomi. Bu anlaşmalı bir grev ile sadece bir günde olmaz: bu belirsiz süreli yasadışı (vahsi kedi) grevler yoluyla başarılır.

Bizler hain sendikalar ve Burjuva Solu oportünistlerine daha fazla izin veremeyiz. Kitle meclislerinde, işçi konseylerinde kendimiz ve aracılarsız örgütlenmeliyiz. Sadece kararlı eylem ile sömürücüleri ve onların hizmetçilerini bütün alanlarda yenebiliriz: İş Kanunu'nu durdurmaktan kapitalist sistemin yokedilişine kadar.

KESİNTİLERE KARŞI KENDİNİZİ ARACISIZ ORGÜTLEYİN!

Tags: 

2012 - Mayıs

1 Mayıs: Burjuvazi için bayram, işçiler için mücadele günü

Tags: 

EKA’ya Nasıl Yardım Edebilirsiniz?

İnsanlığın karşısında bulunduğu durumun ağırlığı gün geçtikçe daha da belirgin hale geliyor. Dünya kapitalist ekonomisi, kırk yıl boyunca açık iktisadi krizle başetmeye çalıştıktan sonra, gözlerimizin önünde kırılmakta. Doğanın yıkımının ortaya attığı perspektifler, her yeni bilimsel araştırmayla daha karamsar suretlere bürünüyor. Savaş, açlık, baskı ve yolsuzluk milyonların günlük hayatının parçası haline geldi.

Aynı zamanda işçi sınıfı ve toplumun öteki ezilen tabakaları kapitalizmin fedakarlık ve tasarruf taleplerine direnmeye başlıyorlar. Toplumsal kalkışmalar, işgaller, eylemler ve grev hareketleri Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya ve Kuzey ve Güney Amerika’ya bir dizi ülkede patlak vermiş durumda.

Bütün bu çelişki ve çatışmaların ortaya çıkması, devrimcilerin hızla evrilen bir durumu tahlil edebilecek, sınırları ve kıtaları aşıp birleşik bir sesle netçe konuşabilecek, sömürülenlerin mücadelelerine doğrudan katılıp mücadelelerin yöntem ve hedeflerini netleştirmelerine katkı sunabilecek bir örgütünün faal bir varlığının gerekliliğini her zamankinden de fazla ortaya koyuyor.

EKA’nın güçlerinin, karşı karşıya olduğumuz devasa sorumluluklarla kıyasladığımızda fazlasıyla kısıtlı olduğunu gerçeğini saklamak anlamsız olacaktır. Dünya genelinde düzenin krizine devrimci cevaplar arayan yeni bir kuşağın ortaya çıktığını görüyoruz fakat örgütümüzün genel hedeflerine sempati duyanların EKA’yla temasa geçmeleri ve EKA’nın eyleme ve büyüme kapasitesine kendi katkılarını yapmaları temel bir öneme sahip.

O konuya da değineceğiz ama burada yalnız örgütümüze katılımdan bahsetmiyoruz. Siyasetimizle genel olarak hemfikir olanlardan gelecek her türlü destek ve yardıma değer veriyoruz.

Nasıl yardımcı olabilirsiniz?

İlkin, bizimle tartışarak. Mektupla veya e-mail ile bize yazın, veya online tartışma forumuza katılın. Açık toplantılarımıza ve ilişkide olduğumuz arkadaşlar için düzenlenen toplantılarımıza katılın. Görüşlerimize, tahlillerimize, yazım tarzımıza, internet sitemizin çalışma biçimine ve daha başka pek çok meseleye dair sorular sorun.

İnternet sitemiz ve yayınlarımız için, ister katıldığınız toplantılara dair izlenimlerinizi, ister işyerinizde, sektörünüzde veya mahallenizdeki gelişmeleri yazın veya daha gelişmiş makalelerle teorik katkılar yapın.

EKA’nın yayın yaptığı pek çok dilden pek çok dile çeviriler yapmamıza yardımcı olun: EKA’nın İngilizce, Fransızca, İspanyolca, Almanca, Felemenkçe, İtalyanca, Portekizce, Macarca, İsveççe, Fince, Rusça, Türkçe, Farsça, Hintçe, Bengalce, Korece, Japonca, Çince ve Filipince dillerinde farklı boyutlarda web sayfaları bulunmaktadır. Her zaman bütün dillere çevrilmesini istediğimiz çok fazla yazı bulunuyor ki bunlardan bazıları örgütümüzün en temel metinleri. Eğer bu dillere veya başka dillere çeviri yapabiliyorsanız, lütfen bizi haberdar edin.

Sokakta yayın satışları ve grevlerde, eylemlerde ve işgallerde yayınlarımızı ve bildirilerimizi dağıtmak ve insanlarla konuşmak gibi açık faaliyetlerimize katılın. Siyasi toplantılarda müdahaleler etmemize yardımcı olun, kendi başınıza onlara gidin ve devrimci fikirleri savunun, internetteki tartışma sitelerinde tartışmalara katılın, Facebook’ta yazılarımızı paylaşın.

Eğer devrimci siyaset ve sınıf mücadelesi üzerine konuşmakla ilgilenen başkalarını tanıyorsanız, tartışma grupları, sınıf mücadelesi forumları veya benzer oluşumlar kurun. Böylesi grupların oluşturmanıza yardımcı olmaktan ve tartışmalara bizzat katılmaktan çok mutlu oluruz.

Fotoğraf, çizim, bilgisayar becerileri gibi pratik yeteneklerinizle yardımcı olun.

Düzenli bağışlarla, yayınlarımıza abone olarak, tanıdıklarınıza satmak veya yerel kitapçılara koymak için bizden yayın alarak çok kısıtlı olan kaynaklarımızı arttırmamıza yardım edin.

EKA’ya katılmak

Örgütümüze katkılarını üye olarak daha üst bir seviyeye çıkartmak isteyen yoldaşların bu taleplerini heyecanla karşılıyoruz.

Şüphesiz, her sempatizan örgütümüze katılmayacaktır, fakat üye olmanın proleter sınıf mücadelesi tarihinin mümkün olan en bütünlüklü biçimde bir parçası olmak anlamına geldiği kanısındayız. Proletarya, doğası gereği, kuvveti kolektif örgütlenme kapasitesinde olan bir sınıf ve bu olgu en başta her zaman komünist perspektifi egemen ideolojinin devasa ağırlığına karşı savunmak için örgütlerde birleşme eğiliminde olmuş devrimciler için geçerli. EKA’nın bir üyesi olmak, yoldaşların örgütümüz içerisinde sürekli devam eden tartışmalara katılmalarını ve sınıf mücadelesine müdahalemize en etkin katkıyı yapmalarını mümkün kılar. Örgütümüzün tahlillerini ve tutumlarını şekillendirmek için bireysel olarak militanın olması gereken yer örgütün içidir, örgütün geneli içinse üyeler güvenebileceği ve üzerinden faaliyetlerini dünya çapında geliştirebileceği yeri doldurulamaz bir kaynaktır.

EKA’ya katılmadan önce her yoldaşın marksist bütünlükle bağlı olan ve platformumuzda bulunan temel siyasi görüşlerimize dair derinlikli bir tartışma yapması gereklidir ki bize katılacaklar bunu içten bir ikna olmuşluk ile yapsınlar ve siyasi görüşlerimizi onları gerçekten anladıkları için savunabilsinler. Örgütsel tüzüğümüzün tartışılması ve yerel, ülkesel ve enternasyonal düzeyde nasıl kolektif olarak örgütlendiğimizi, kongrelerin ve merkezi organların işlevini, içsel tartışmalarımızı nasıl yürüttüğümüzü, üyelerimizden örgütün yaşamına nasıl katkı sunacaklarını beklediğimizi belirlerken işleyişimize kılavuzluk eden temel ilke ve kurallarda hemfikir olunması da aynı derecede önemlidir. Tüzüğümüzün ifade etiği temel yaklaşım Devrimci Örgütün Yapısı ve İşleyişi Raporu başlıklı yazımızda görülebilir.

Bu bağlamda, üyeyi yalnızca partinin programıyla hemfikir olan biri olarak değil, örgütün faaliyetleri üzerinden faal bir biçimde savunmayı hedefleyen ve dolayısıyla tüzüğünün taşıdığı işleyiş yöntemine katılmaya hazır biri olarak gören Bolşevik Partisi’nin geleneğini takip ediyoruz.

Bu bir gecede gerçekleşebilecek bir süreç değildir; zaman ve sabır gerektirir. Haksız biçimde Bolşevizmden geldiğini iddia eden Troçkistler ve diğer solcu grupların aksine, ne pahasına olursa olsun ‘adam kafalama’ peşinde değiliz ve onların üyeleri gibi bürokratik bir liderliğin oyunlarında piyonlardan başka bir şey olmayan üyelerimiz yok. Gerçek bir komünist örgüt, ancak üyeleri görüşlerini ve tahlillerini derinlemesine kavramışsa ve onları uygulamak ve geliştirmek yönündeki kolektif çabaya katılabiliyorlarsa serpilir.

Devrimci siyaset bir hobi değildir: sınıf mücadelesinin gereksinimlerine hem düşünsel hem de duygusal bir bağlılık gerektirir. Öte yandan devrimcilik keşişlik de değildir, insanın kendisini işçi sınıfının geri kalanından ve onun yüzleştiği kaygılardan kopartması anlamına gelmez. Biz üyelerimizin hayatlarının her yönünü kontrol etmeye çalışan, onları eleştirel düşünce geliştirmekten aciz fanatiklere dönüştürmek isteyen bir tarikat değiliz. Her üyemizin marksist teorinin her alanında ‘uzman’ olmasını, veya saflarımıza yazı yazmak veya konuşma yapmakta becerileri gelişmiş olarak katılmasını da beklemiyoruz. Bireysel yoldaşların farklı alanlarda farklı kapasiteleri olacağını kabul ediyoruz. Herkesin yeteneğine göre katkı sunması – yani bireysel enerjilerden en etkin biçimde yararlanmanın kolektifin görevi olması komünist ilkesi temelinde işliyoruz.

Devrimci bir örgüte katılmak hafife alınacak bir karar değil. Öte yandan EKA’ya katılmak, ortak bir amaç için mücadele eden dünya çağında bir yoldaşlığın parçası olmak anlamına geliyor, ve bahsettiğimiz amaç insanlığa gerçekten bir gelecek öneren tek amaç.

EKA, Kasım 2011

Tags: 

Peru ve Ekvador'daki Yeni EKA Şubelerine Merhaba

Bizler, EKA'nın Peru ve Ekvador'daki iki yeni şubesinin oluşumunu duyurmaktan çok memnunuz.

Örgütümüzün yeni bir şubesinin meydana gelmesi bizler için her zaman çok önemli bir olay olmuştur. İlk olarak onun zorluklarına rağmen uluslararası bir ölçekte devrimci azınlıkları dünya proletaryasının kapasitesinin ileri bir kanıtı olarak yükseltecek ve ikincisi bunun anlamının örgütümüzün küresel varoluşunu güçlendirecek olması nedeniyledir.

EKA'nın iki yeni şubesinin kuruluşu, işçi sınıfının 2003'ten bu yana bilincinde ve 1989 olaylarını takip eden militanlığında geri çekilmenin uzun döneminden toparlanmaya başladığı yerde meydana geldi.[1] Bu toparlanma dünya kapitalizmi ile yüzleşen çıkmaz sokağın büyüyen bir farkındalığı ve enternasyonal ölçekte iletişim isteyen, kendileri içerisinde birçok soru soran, devrimci bir uyum arayan ve işçi sınıfı mücadelesinin gelişimi için perspektifleri tartışan devrimci azınlıkların ortaya çıkması bütün bir dizi mücadeleler ile ifade edildi. Bu çevrenini bir kısmı komünist sol pozisyonlara döndü ve bu unsurların bazıları örgütümüze katıldılar. Böylece 2007'de Brezilya'da bir EKA hücresi yaratıldı.[2]. 2009'da Filipinler ve Türkiye'de iki yeni şubenin kuruluşunu selamladık.[3]

İki yeni şube aynı zamanda örgütümüzün ve militanların, örgütümüze katılsa da katılmasa da, komünist fikirler bulmaya çalışan grup ya da bireylerin politik tartışma ve netleşmelerinde yer almalarına yönelik bir sürekli çabalarının ürünüdür.

Yeni şubelerimiz bize dahil olmadan önce bu tip topluluklar Ekvador'da olduğu gibi EKA'nın görüşleri çevresinde siyasi netleşmeye yönelik dönüş yaptılar ya da Peru'da olduğu gibi farklı siyasi geçmişlerden geldiler. Her iki durumda da EKA ile onun platformu temelinde sistematik tartışma yoluyla olduğu gibi diğer siyasi güçler ile de tartışmalar geliştirdiler. Onlar daima uluslararası ve ulusal durumun önemli olayları üzerine pozisyon almada bir taahhütleri vardı. Bugün, ilişki açısından çok zengin bir gruba evrilmeye devam ediyorlar.

Güney Amerika temelinde ve EKA'nın günümüzde Venezuela, Meksika ve Brezilya ile çoktan varolduğu Latin Amerika'da bu iki yeni şube İspanyolca dilinde EKA'nın müdahalesini güçlendirecekler.

EKA'nın tamamı bu yeni şubeleri ve onları oluşturan yoldaşlara samimi ve kardeşçe selamlıyor.

EKA, Nisan 2012


1. Stalinizmin çöküşü sahtekarlıkla komünizmi ve Rus devriminin dejenerasyonunun uyanışında doğu ülkelerinde gelişen devlet kapitalizmi biçimini tanımlayan devasa burjuva kampanyalarını bir kez daha arttırdı.

2. Bu ifadelerin bazıları EKA'nın İspanyadaki ve EKA Online'ın İspanyolca'daki Accion Proletaria'da yayınlandı.

 

Tags: 

Spratly Çatışması : Filipinler ve Çin İşçileri, Birleşin!

“Dünyanın bütün işçileri, birleşin!”. Kapitalist bir düzen altında bu doğru ve gerçekliktir. Biz işçilerin ulusal çıkarları ya da enternasyonalist bir sınıf olarak yan tutacağımız ve savunacağımız ulusalcılık yoktur. Dünyanın her neresinde bulunuyorsak bulunalım bizler sermaye ve yerel devlet tarafından sömürülür ve zulmediliriz.
 
Yurtseverlik ve ulusal çıkarlar sadece tek belirli sınıfa hizmet eder. Tarih bize egemenliğin, vatanseverliğin ve devletin, kontrol etmek ve işçi sınıfı ve geri kalan emekçi kitleleri sömürmek için sadece burjuvazinin çıkarına hizmet ettiğini öğretti.

(Herbiri küçük zengin kaynak adasına sahip olmayı talep eden) Filipinler ve Çin burjuvazileri arasındaki mevcut Spratly adaları soğukluğu "ulusal egemenlik" ve “bölgesel entegrasyon” için ağlıyor. “Ulusal birlik” ve “ulusal toprağın savunusu” için çağrılar yansıyor. Burjuva medya şimdi tek ırk ve ulusu, kapitalistler ve işçilerin kardeş ve müttefik olduğunu telkin ederek emekçi kitlelerin zihinlerini zehirliyorlar.

Burjuvazi bütün ülkelerin işçilerine “anavatan aşkı”nı işçileri bölmek, çarpıştırmak ve katletmek için enjekte ediyor.

Spratly adaları üzerinde bölgesel ihtilaf: Asya'da daha çok kar ve emperyalistler-arası rekabet için ihtilaf

Spratly adaları üzerinde sadece Çin ve Filipinler arasında ihtilaf yok. Vietnam, Tayland ve Malezya[1] gibi diğer ülkeler onlarla ağız kavgası yaptılar ve Brunei[2] bu zengin kaynak adası için açıklama yaparak onlara katıldı. Her ülkenin temeli onların “ulusal egemenlik”leri[3] değil, uzun sömürgeci saldırganlık tarihidir.

Spratly Adaları üzerinde anlaşmazlık yaşayan her ulusal burjuvazinin en temel nedeni daha fazla kardır. Her kim bugünkü anlaşmazlıktan galip çıkarsa, bunlar Çin'in ve Filipinlerin emekçi kitleleri değil, hükümet, bürokratlar ve kapitalistler olacaktır.

Diğer bir temel neden ise ulusal burjuvazilerin rekabet ettiği emperyalist çıkarlar; Çin, Vietnam, Tayvan ve ABD'nin üzerinde ihtilaf yaşamasının asıl nedeni Spratly Adaları'nın bir askeri üs için stratejik bir geçiş yolu olması. Günümüzde Çin ve (bir ABD müttefiği olan) Vietnam arasında onyıllardır sürtüşmeler ve silahlı çatışmalar yaşanıyor.

Açıkça Spratly adaları üzerindeki bu sürtüşme, Asya'da Çin ve ABD'nin emperyalist çekişmesinin bir parçasıdır. Kapitalizmin küresel krizinden ötürü hırslı emperyalist Çin'in kendi bölgesini bir genişletme ihtiyacı var. Bir numaralı emperyalist güç, ABD bunu biliyor ve bütün çabasını Asya'da ki[4] sınırlarını güçlendirmek ve korumak için veriyor.

Ulusal sermayeler işçi sınıfına karşı birleşti

Farklı kapitalist gruplaşmaların doğal rekabetine rağmen, ulusal sermayeler işçi sınıfına saldırmada yekparedir.

Ulusalcı/yurtsever ideoloji, işçileri zehirlerken, yarışan ülkeler arasındaki diplomatik ve iktisadi işbirliği devam eder.[5] Bu yarışan partiler nüfusunun bazı bölümleri ulusal egemenliği savunurlarken[6], onların kapitalistleri ve devlet bürokatları ziyafet çekerken ve Filipinler, Çin ve ABD'deki muadilleriyle cümbüş ederken, ekonomik ilişkilerini nasıl güçlendirebilecekleri hakkında konuşuyorlar. Diğer bir ifadeyle, onlar proletaryaya karşı saldırılarını nasıl yoğunlaştıracakları üzerine görüşüyorlar.

İhtilafa düşen ülkelerin ulusal burjuvazileri işçileri fazlasıyla sömürüyor ve onlara zulmediyor. Çin'de yüzbinlerce işçi kendi devletleri ve kapitalistlerine karşı neredeyse her gün yasadışı grevler veya eylemler düzenlediler. Vietnam'da düşük ücretler ve haksızlıklara karşı grevler gerçekleşiyor. Filipinli işçiler aynı konular ile yüzleşiyor ve bunları deneyimliyor. “Üçüncü dünya”nın proleterlerinin yüzleştiği zorluklar, özellikle ABD'deki, “birinci dünya” ülkelerindeki kardeşlerinin sıkıntılarından farklı değildir.

Her ulusal sermayenin temel ve merkezi konusu hoşnutsuz kitleleri “egemenlik hakkımızı çiğneyen” yabancı ulusa karşı kazanmak için tansiyon ateşini körüklemektir.

Milliyetçilik ve yurtseverlik zehrine karşı sınıf birliği ve mücadele

Kapitalist sınıf, yerel ya da dış, işçi sınıfının gerçek ve birincil düşmanıdır.

Biz ulusal burjuvazinin “ulusal egemenlik” ve “ulusal toprakların savunusu” çağrılarını desteklememeliyiz. Bu çağrının arkasındaki gerçek, işçi sınıfını daha çok sömürmek ve zulmetmek için burjuvazinin egemenliğidir; bu kapitalistlerin toprağının bizlerin özgür emeğinden daha çok kar sağlamasıdır.

Bunun yerine Filipinli ve Çinli işçiler olarak “kendi” ulusal burjuvazilerimizi devirmek için dünyadaki sınıf kardeşlerimiz ile birleşmeliyiz. Hükümetlerin tamtam sesleri ve koşullarımızı sadece kötüleştiren ve bizleri aşırı sömürü, ölüm ve yokoluşa sürükleyen, bizi bölen savaş tehditlerini mahkum etmeliyiz.

Biz mevcut soğuklukta, çekişen hiçbir partinin askeri karşılaşma ve saldırganlık kapasitesi ve çıkarı olmadığını biliyoruz.[7] Bunun yanı sıra, olası bir savaş propagandası onların yerel ulusal burjuvazisini yabancı burjuvaziye karşı destekleme bilincinden nispeten geride duran insanların bir bölümünün ilgisini çekebilir ve etkileyebilir. Çin ve Filipinler ulusal burjuvazilerinin temel ve merkezi meselesi emekçi kitlelerin zihinlerini milliyetçi şevk ve ideoloji ile zehirlemektir.

Yoldaşlar, Filipinli ve Çinli işçiler, tatlı sözlerle, yüzeysel nutuklarla ve “kendi” hükümetlerimizin zehirli propagandası ile kandırılmamıza izin vermeyelim! Sermayenin saflarımıza yönelik saldırılarına karşı mücadeleye devam edelim. Yerel ya da yabancı kapitalist sınıfın zulmeden ve sömürücü doğasını açığa çıkaralım. Bizler birliğimizi bir sınıf olarak güçlendirmeliyiz!

“Ulusal egemenlik” ve “ulusal birlik” bu kapitalist hapishanede bizi daima esir tutan zincirlerdir. Bunlar dünya işçi sınıfını bölen araçlardır. Milliyetçi çizgi hareketleri; uluslararası proleter hareketi daha fazla güçten düşürmek anlamına gelen hareketlerdir.

Filipinli ve Çinli proleterler, bunlar bizlerin çıkarları değildir ve Spratly Adaları'na kim sahip olursa olsun kazanacak hiçbir şeyimiz yoktur. Bizim çıkarımız yoksulluktan, ücretli köleler olmaktan kendimizi özgürleştirmektir. Bizlerin çıkarı kapitalizme son vermek ve zulmün ve sömürünün olmadığı bir toplum inşa etmektir. Bizlerin düşmanları Filipinler, emperyalist Çin ve tüm emperyalist ülkelerin hükümetleridir.[8]

Kapitalizm,emperyalizm çağında savaşların temel sebebidir. İnsanlık için kalıcı barış adına tek garanti kapitalizmin topyekün yokedilişidir.

 

DÜNYANIN BÜTÜN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİN!

KAHROLSUN YEREL, DIŞ KAPİTALİST SINIF!

“KENDİ” ULUSAL HÜKÜMETLERİMİZİ VE MİLLİYETÇİ İDEOLOJİYİ DEVİRELİM!

KAHROLSUN EMPERYALİST ÇİN VE ABD!

KAHROLSUN DÜNYA EMPERYALİST DÜZENİ!

 

Internasyonalismo

28 April 2012

 

[1] http://www1.american.edu/ted/SPRATLY.htm.

[2] http://en.wikipedia.org/wiki/Spratly_Islands_dispute.

[3] Uluslar arası hukuk dışında, Filipinler, İspanyol sömürgeciliği döneminden bu yana Scarborough Shoal'a sahip olma iddialarında Vietnam'ın Fransız sömürgeciliği döneminden beri yaptığı gibi ısrar ediyor. (http://globalnation.inquirer.net/34031/ph-sovereignty-based-on-unclos-principles-of-international-law). Ve emperyalist Çin aynı çizgi boyunca konumlanıyor. (http://en.wikipedia.org/wiki/Spratly_Islands#cite_note-encarta-23).

[4] Asya'da emperyalist Çin ve ABD arasındaki güç dengesinde, Çin'in tek müttefiği Kuzey Kore. Bu, Asya'da ABD'yi ve yarış eden rakip ülkeleri birincil düşman ve “ikincil düşman” ya da “taktik müttefikler”yapmıyor. Dünya proletaryasının birincil düşmanı dünya burjuvazisidir.

[5] Filipinler ve Çin arasındaki ekonomik ilişki genişleyerek sürüyor (http://www.mb.com.ph/articles/346111/robust-philippineschina-trade-relations), aynısı Çin ve ABD ile (http://www.census.gov/foreign-trade/balance/c5700.html). Aslında, Çin, ABD'nin en büyük kredi sağlayıcısı (http://money.cnn.com/2011/01/18/news/international/thebuzz/index.htm).

[6] Çin ve Filipinler'in siber hackerları “düşman” ülkelerin web sitelerini yokediyorlar.

[7] Spartly adaları konusundaki ayrılık her iki ülke tarafından düzenlenen ve kontrol edilen, onların tek dertleri ülkelerinin milliyetçi ideolojilerini şişirmek olduğu için, topyekün savaşa neden olmayacak şekilde Vietnam ve Çin arasında birkaç küçük askeri çatışmaya neden oldu. Çin ve Filipinler arasında; Filipinler, ABD ve Çin silahlı kuvvetleri tarafından tamtamları çalınan, küçük askeri bir karşılaşma olma olasılığı bulunuyor. Çin medyası en son Çin ve Filipinler arasında küçük askeri çatışmaların olma olasılığını duyurmuştu.

[8] Filipinler maoist hareketi Filipin burjuvazisine, milliyetçi ideolojinin Filipinli işçiler arasında yayılması için yardım etti. Maoistler kararlı bir şekilde – açıkça onların yasal örgütlerinin Çin ve ABD arasındaki sürtüşmeyi gösteren “daha az kötü olanı seçme” devrimci taktiğine sarıldılar. (http://anakbayannynj.wordpress.com/2012/04/19/us-intervention-not-china-is-the-greatest-threat-to-peace-security-in-the-philippines-bayan-usa/). Bunun yanısıra, bunları düşünen tek Maoist hareket bunlar değildi, sol örgütlerin geri kalanı aynı iflas etmiş taktikleri benimsediler.

 

 

Tags: 

2012 - Haziran

Bangladeş: Asya'nın Grev Atölyesi

Bundan önce de Asya'da özellikle Bangladeş'teki işçi sınıfının grevlerine yazılarımızda yer vermiştik.[1][2] Bunun yanısıra Asya'nın işçi sınıfı açısından taleplerini en çok gün yüzüne çıkartma gayreti gösterme ve önündeki engelleri aşma bakımından adeta ders verir gibi grevlere çıkan Bangladeş'teki işçi sınıfının geçmiş deneyimlerinin derlendiği birçok video ve görsel medya internet üzerinden ulaşılabilir durumda. [3] Bu yazımızın konusu ise Ashua'da temel talepler idoğrultusunda artık yoksulluk ve açlık seviyesinde yaşamak zorunda bırakılan işçilerin yaptıkları zincirleme grevler. Bunlara katılım neredeyse 500 bin kadar işçi düzeyinde ve oldukça da radikal gelişen süreçleri açığa çıkartıyorlar.

Ancak bu bir gün içerisinde gerçekleşen bir grev değil. Aslında birkaç gün öncesinden giderek büyüyen bir öfke dalgasının bir yansıması. Buna göre işçiler ilk olarak 10 Haziran'da Dhaka'nın 10 mil güney doğusundanki Reck Work tekstil fabrikasında greve çıkıyorlar ve Narayanganj-Adamji-Demra otoyolunu yanan lastiklerle trafiğe kapattılar. Hemen ertesi gün, yani 11 Haziran'da Bangladeşli yaklaşık 24 bin işçi çalıştıran Hameem Grup şirketine ait Artistic Design fabrikasındaki 4 bin 500 işçi greve çıkıyor. Yolları üzerindeki araçları ateşe vererek ilerleyen işçi kitlesine çevredeki 100 kadar fabrikadan da işçilerin katılmasıyla kitle giderek büyümesi üzerine polis müdahale işçilere müdahale ediyor ve ardından 35 işçi yaralanıyor. 12 Haziran'da da grevler durmuyor. Polis bu sefer göz yaşartıcı gaz ve plastik mermilerle saldırıyor. İşçiler ise buna taşlarla karşılık veriyorlar. İçlerinde sanayi polisi amiri General Abdus Salam'ın aracının da bulunduğu yaklaşık 15 araç tahrip ediliyor. Ertesi günü işlerine dönen işçiler bu sefer de fabrikaların kapatıldığını görüyorlar ve tekrar mobilize olarak 200 kadar fabrikanın işçileriyle birlikte yollara barikatlar kurup çatışmaya başlıyorlar. Polisin saldırısı yine vahşice oluyor ve devreye su panzerlerini de alıyorlar. Ayın 15'inde de aynı durum tekrarlanıyor ve bu sefer burjuvazinin yetkili ağızları duruma çekimser yaklaşmaya devam ettikçe işçiler daha da radikalleşiyor ve kitleselleşiyor. Buna Banglades'in tekstil proletaryasının öfkesi büyüyor da demek mümkün. Zira her iki taraftan da yaralanmaların daha çok olduğu bir çatışma günü daha geride kalıyor.

Ve nihayetinde 500 bin işçinin katıldığı grev ayın 17'sinde gerçekleşiyor. Şu anda gelişmeler sürse de grev ateşinin kolay sönmeyeceği aşikar. Enflasyon oranının %10'larda seyrettiği ülkede işçiler %50'lik zam talebiyle seslerini yükseltiyorlar.

Bunların yanısıra burjuvazinin bir bakanının yaptığı bir açıklama da eylemi görmezden gelerek medya ve diğer araçlarlarıyla bu devasa grevleri bir sis perdesi ardına saklamaktan başka birşeye hizmet etmediğini gösteriyor. Hatta giderek komik oluyorlar:

Ashulia'daki karışıklığın gerçek nedenlerini bulmak için görüşmelere devam edeceğiz. Henüz gerçek senebi bulamadık.[4]

Bangladeş'teki işçilerin grev üstüne grev yapması ve bunu çatışmalı sokak eylemlikleri ile ifade etmek istemesinin en temel nedenleri arasında başı çeken ücretlerin yükseltilmesi yatıyor. Bir tekstil işçisi Bangladeş'te ayda 3000 Tk ($36) ile 5500 Tk ($61) arasında bir ücret alıyor. Talep ettikleri ise her ay artarak devam etmek üzere 1500 Tk ile 2000 Tk arasında zamların yapılması. 3.5 milyonluk işgücüne sahip tekstil sektöründe işçiler, eğer mesai yaparlarsa aylık ücretleri 7000 ile 8000 Tk arasında değişen bir miktara çıkıyor ancak kimse bu koşullarda günde neredeyse sadece 3 saatlik uyku ile işlerine tekrar gitmek zorunda kalmak istemiyor.

Emeğin militarize oluşunun en uç göstergelerinden biri olarak tekstil sektörü hemen hemen ağırlıklı olarak varolduğu bütün ülkelerde işçi sınıfına aynı kaderi yaşatıyor. Düşük ücretler, uzun çalışma saatleri ve üst üste mesailer ile bitkin düşen işçiler hem yeterli beslenemiyorlar, hem de sağlıksız koşullarda çalışmak zorunda kalıyorlar.

Bizler kimse ailesini asgari ücret ile geçindiremiyor, ürünlerin fiyatları da günden güne artıyorken, maaşlarımızı arttırmak istiyoruz.” (Rahima, kesim operatörü) [5]

Bütün bu olaylar İçişleri Bakanı Khandker Mosharraf Hossain'in fabrika patronları ve işçi liderleri ile yaptığı toplantıdan çıkan “sakin bir işyeri” kararının akabinde gelişmiş gibi görünüyor. Bu da 'işçi liderleri'nin aslında Bangladeş'teki tekstil ve hazır giyim işçileri ile direkt bir bağlarının olmadığını gösteriyor. Kendi arasında kolayca hareket edebilen ve hızlıca şehrin merkezlerinde kitlesel gösteri ve eylemler düzenleyen Bangladeş'teki işçiler ile devletin ilan ettiği bu 'işçi liderleri' arasında çok da bir bağın olmadığını yine bir işçinin kendisi dile getiriyor:

Bizler bugün buraya gelen işçi liderlerini tanımıyoruz. Onlar bizim taleplerimizi öğrenmek için gelmediler, onlar patronun çıkarlarını korumak için geldiler.[6]

Sendikalar ya hiç yok; ya da burjuva devletinin işçi yürüyüş ve grevlerini engellemek için dönemsel olarak piyasaya sürdüğü aygıtlar olarak sözde varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Böylece işçiler de kendi eylemlerini kendileri örgütleyerek, diğer fabrikalardan arkadaşları ile sendikalar nezdinde ayrışmadan ve izole edilmeden birleşebiliyor ve birlikte greve çıkabiliyorlar. Yaşanan hemen hemen bütün grevlerin 'vahşi kedi' grevi olmalarının temel sebebi de burada yatıyor.

Kapitalizmin krizinin bizleri maruz bıraktığı sefalet koşullarına karşı Bangladeş işçi sınıfının pratiği grevleri ile ses getiriyor. Düşük ücretler ve uzun çalışma saatleri kıskacındaki proletaryanın Bangladeş'teki kolu tekstil işçileri enternasyonal sınıf dayanışmasını gerektiriyor.

Kahrolsun Burjuvazi!

Yaşasın Bangladeş İşçilerinin Mücadelesi!

Yaşasın İşçi Sınıfı!

Bunçuk

  1. https://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2007/banglades-hazir-giyim-ve-tekstil-iscilerinin-isyani

  2. https://tr.internationalism.org/icconline/2009/Banglade%C5%9F%20ve%20%C3%87in

  3. http://libcom.org/history/video-machinists-against-machine-bangladeshi-garment-workers-struggles

  4. http://www.thedailystar.net/newDesign/news-details.php?nid=238127

  5. http://libcom.org/news/resistance-high-garment-workers-force-shutdown-350-garment-factories-18062012

  6. http://www.newagebd.com/detail.php?date=2012-06-15&nid=13798

Tags: 

Egemenler, Ekonomik Uçuruma Doğru Kaymayı Durduramazlar

Bıktıracak kadar argüman ile, artan işsizlik, borç ve emeklilik maaşlarını ve ücretleri düşüren ve düşürmeye devam eden enflasyon demek olan 'ekonomi' sorunu, Britanya'da yerel hükümet seçimleri kampanyalarında ve tam da Fransız başkanlık seçimleri ve Yunan parlamento seçimlerindeydi. Bütün bunlarda ve diğer burjuva seçimlerde yer alan partiler onlar için oy vermemizi çünkü diğer partilerin ilk etapta bizleri krize soktuklarını, ekonomik kriz ile onların başedebileceğini söylüyorlar. Onların hepsi yalan söylüyorlar. İzledikleri politika her ne olursa olsun, bu kriz sadece daha kötüye gidebilir.

Britanya birçok insanın muhtemelen farkı çok önemsemeyeceği derecede ağır biçimde gelişme gerçekleşmiş olmasına rağmen resmen resesyona geri göndü. David Cameron devam eden Euro-krizini suçladı; Ed Miliband David Cameron'u suçladı; Mervyn King rakamların doğruluğundan emin olamadı ancak aşırı borçlu tüketiciyi, bizleri bu karmaşaya soktuğu için suçlamaya karar verdi. Doğal olarak, kimse kapitalizmi suçlamadı.

Hükümet borçlarını düşürmek amaçlı eşi görülmemiş kemer sıkma programlarına rağmen, zayıf büyüme aslında borç alımı yükselişini görebilir: “Yeni iktisadi dışgörünümünü ortaya çıkarıyorken, CBI net borç alımı bu yıl resmi bir £120 milyara düşme tahmini ile karşılaştırıldığında, £126 milyardan £128.2 milyara yükselebilir. Extra borç alımı 2012'de planlanan resmi £18 milyarlık dengelemeden daha fazla olabilir.”(Daily Telegraph 3/5/12)

Ekonomik zorlanmada Britanya yalnız değil: “Tüccarlar ABD Çalışma Departmanı'nın analistlerinin umduklarından daha fazla ve emek pazarının bir bütün olarak daralmasıyla daha az işin yaratıldığını söylediğinde gevezelik ettiler. Birleştirilen, alarm veren ekonomi verileri rakamları gösteriyor ki Fransa'da, İtalya'da ve İspanya'da hizmet sektörü geçen ay daraldı.” (Telegraph 4/5/12)

Euro bölgesindeki işsizlik şimdi 10.9%. İspanya'da işsizlik 25 yaş altı işsizlikte yarının da üzeriyle (51.1%) 24.4%'ü vurmuş durumda.

Küresel ölçekte, Uluslararası Çalışma Örgütü'nün son raporu “dünyada 3 işçiden 1'i -ya da tahmini 1.1 milyar insan- ya işsiz ya da yoksulluk içinde yaşadığını[1] açıkladı. Küresel olarak bu 50 milyon işin 2008 öncesindeki aşamaya geri dönmek için gereken miktar olduğu hükmünü veriyor.

Hakim sınıf, krizi yerel bir problemmiş gibi sunmayı çabalıyorken, bizler sanki doğru hükümeti seçersek çözülebilir olacağını, bu problemlerin yaygın doğası, onlar varolan -1930'lardaki Depresyon'dan ve hatta herhangi bir çözüme karşı daha vurdumduymaz, 2008'de girdiğimiz ve 1960'ların sonundan bu yana sadece zorlukların zirve yaptığı artan ekonomik fırtınalardan bu yana en derin ekonomik krizinin içerisinde olan küresel sistemin ürünleri olduğunu gösteriyor.

Kurtarma paketlerine harcanan trilyonlara ve ekonomiye pompalanan büyük miktarlardaki paraya rağmen, iddia edilen 'iyileşme' hala uçurumun kenarında duruyor. Yoksulluk paketlerinin programlayıcılarının ekonomiye yeniden balans ayarı yapacağı ve borç krizini daha da kötü yapan borçları ödeyecekleri söylenmişti. Yine daha çok harcama sürdürülemez halde ancak yoksulluk programları krizde sadece aşamalandı.

Sonunda, işçi sınıfı bunu işsizlik, ücret kesintileri, artan iş yükü ve sosyal hizmetlerde gerileme biçiminde ödedi. Ekonomi yavaş dağılmasına devam ettikçe işçi sınıfı bir seçim ile yüzleşecek: pasif kalmak ve umutsuz bir sistemi sürdürür kılmak için daha aşırı fedakarlıklar yapmak; ya da kolektif çıkarlarını savunmaya başlamak, kapitalizmin taleplerine karşı koymak ve ekonomik sona gerçek bir çözüm getirmek: toplumun devrimci dönüşüm.

Ishamael 5/5/12

Tags: 

Kaçış Edebiyatından Edebiyata Kaçış: “Taht Oyunları – George R. R. Martin”

Avam tabakası yağmur için, sağlıklı çocuklar için ve hiç bitmeyecek bir yaz mevsimi için dua ederler. Büyük lordlar taht oyunlarını oynayıp oynamadıkları, rahat bırakıldıkları takdirde onlar için fark etmez. Ve hiçbir zaman rahat bırakılmazlar.”

"Başrahip bir keresinde bana günah işledikçe acı çektiğimizi söylemişti... Öyleyse Lord Eddard, söyleyin bana... Neden siz büyük lordlar taht oyunlarınızı oynadığınız zaman en fazla acı çeken masum insanlar oluyor?"

Fantastik edebiyat ve bilim kurgu edebiyatı, uzun yıllardır siyasi çevrelerce, çok da haksız olmayan nedenlerle bir kaçış edebiyatı olma yaftasına maruz kaldı. Şüphesiz, insanın ancak düşlerinde görebildiklerini bir gerçeklik olarak betimleyen bu iki edebiyat türünün de, sırf bu yönleriyle dahi böylesi bir yaftaya en azından açık kapı bıraktığını söylemek mümkün olacaktır. Dahası, bilim kurgu edebiyatına, farklı, hatta komünist gelecek tasfirlerini mümkün kılmasından dolayı, yine çok ciddiye alınmasa da, Rus Bolşevik Alexander Bogdanov ve İngiliz sosyalist William Morris gibi devrimcilerin bu tür popüler olmadan çok önce bilim kurgu yazmış olmalarından dolayı sempatiyle bakılagelmişti. Buna karşı Orta Çağ temalarıyla fantastik edebiyat ise, yine haksız olmayan nedenlerle, en iyi ihtimalle feodal döneme bir matem niteliği taşıyan muhafazakar, en kötü ihtimalle ise, dünyayı beyaz, güzel, asil ve soylu iyiler ile kara, çirkin, soysuz avamlar arasında haklı bir savaş olarak yansıtan açıktan açığa gerici, hatta karşı-devrimci bir edebiyat türü olarak görülmüştü. Her ne kadar fantastik edebiyatın gerçek kökenleri olan halk efsanelerine ve mitolojik destanlara böylesi bir bakış geliştirmek haksızlık olacaksa da, Yüzüklerin Efendisi ile başlayan ve onun birkaç istisna hariç gittikçe daha da sığ ve yüzeysel bir surete bürünen takipçilerinin oluşturduğu modern fantastik edebiyat geleneği için böylesi bir değerlendirmenin gerçeğin pek de uzağına düşmediğini düşündüğümüzü belirtmemiz gerekir. Öte yandan Amerikalı yazar George R. R. Martin'in Buz ve Ateşin Şarkısı adını verdiği, herbiri yüzlerce sayfalık kitaplardan oluşan serisinin ilk kitabı Taht Oyunları'nın, başka bir fantastik edebiyatın mümkün olduğunu gösterdiğini söylememiz, çok abartılı olmayacaktır.

Öncelikle yazar George R. R. Martin'den birkaç cümleyle de olsa bahsetmekte fayda görüyoruz. İlkin, şunu belirtmek gerekir ki George R. R. Martin'in, bilim kurgu ve fantastik edebiyat türünde yazan Ursula K. Le Guin gibi nadir devrimci yazar gibi siyasi bir kaygısı olmadığını belirtmek gerekiyor. Her ne kadar işçi sınıfından bir aileden geldiğini, gençliğinde Vietnam savaşı karşıtı harekete katıldığını ve bugün de ABD'nin Irak ve Afganistan'daki savaşlarına karşı olduğunu açıkça ifade etse de, yazarın temel kaygısı, kendi ifadesiyle "hikayesini anlatabilmek". Peki George R. R. Martin'in hikayesini, fantastik edebiyatın kitapçıları dolduran sayısız örneğinden ayıran ve ona dünya çapında bu edebiyat türünün dar takipçilerinin çok daha geniş bir okuyucu kitlesi kazandıran nedir? Şüphesiz yazarın yaratıcılığını, dilinin akıcılığını ve karakterlerinin derinliğini göz ardı etmek mümkün değil. Öte yandan, Taht Oyunları'nı mensubu sayıldığı türün diğer örneklerinden ayıran en temel unsurun, gerçekçiliği olduğu kanısındayız. Şöyle ki, Taht Oyunları'nda pek çok fantastik edebiyat ürününde bulduğumuz gereğinden fazla uzatılmış bir masal havasını bulmuyoruz. Karşımızda "yaşasın kötülük" naraları atan çirkin, kapkara yaratıkları katleden iyi yürekli şovelyeler, beyaz atlı prensler, yakışıklı kahramanlar ve bu sığ çatışma çerçevesinde yüceltilmiş bir Avrupa feodalizmi kopyası yok. Taht Oyunları da feodal bir dünya tasarımından yola çıkıyor, fakat Martin'in kurguladığı dünya, en az yaşadığımız dünya kadar acımasız. Taht Oyunları'nda karşımıza çıkan feodalizm ise, bizim bildiğimiz feodalizmden aşağı kalmayacak vahşilikte bir düzen.

Taht Oyunları'nın işlediği temel konu, isminden de anlaşılabileceği üzere iktidar mücadelesi. Yazar, hikayesini farklı karakterlerin bakış açıları üzerinden anlatıyor, böylelikle de bu iktidar savaşında esasında iyilerin ve kötülerin olmadığını başarılı bir biçimde gösterebiliyor. Martin'in kurguladığı dünyada daha ziyade kazananları ve kaybedenleri, ezenleri ve ezilenleri, yönetenleri ve yönetilenleri, ve kurbanları, en fazla da herşeyden ziyade koşulların kurbanlarını buluyoruz. Soylu lordlar taht oyunlarını oynuyorlar, asil şovalyeler birbirlerine karşı kılıç oynatıyorlar, kazananlar yönetiyor kaybedenler ölüyor veya kaçıyor, fakat ne olursa olsun bu savaşlarda en büyük acıları hep sıradan insanlar, emekçiler ve köylüler çekiyor. Her ne kadar Martin'in temel karakterlerinin arasında ezilmiş, hor görülmüş, itilip kakılmış pek çok kişi olsa da, alt sınıflar hikayenin merkezinde değil. Bununla birlikte, serinin sonraki kitaplarında işlenen yan temalardan bir tanesi, savaş yüzünden herşeylerinden olmuş köylülerin ve fukaranın canlarını korumak için "Bayraksız Kardeşlik" ismi altında silahlanması oluyor.

George R. R. Martin'in fantastik evreninde büyüsel unsurlar mevcut, fakat hikayenin olabildiğince çeperinde, asgari düzeydeler. İşlenişleri biçimiyle, bir açıdan Gabriel Garcia Marquez veya Latife Tekin gibi yazarların eserlerinde görülen büyüsel gerçekçiliğe benzeştiklerini söyleyebiliriz. Hikayenin geri kalan unsurlarıyla birleşince bu durum Taht Oyunları'nı modern fantastik edebiyatın büyük ölçüde mahkum olduğu kaçış edebiyatı kategorisinden bir noktaya kadar çıkartmayı mümkün kılıyor. Martin'in eseri temel alınarak yapılan dizinin, gerçek olmayan bir diyarda gerçekleşmesine rağmen, izleyici tarihi bir dönemi anlatma iddiasındaki pek çok diziden daha gerçekçi gelmesi de bu noktaya işaret ediyor.

Taht Oyunları bir başyapıt olarak nitelendirilebilir mi, buna karar vermek önümüzdeki nesillerin işi. Biz böylesi bir nitelendirmenin doğru olmayacağını, fazla abartılı olacağını düşünüyoruz. Bununla birlikte, George R. R. Martin'in modern fantastik edebiyatın geleneksel kalıplarını kırarak bir kaçış edebiyatı olmaktan çıkan eserini, günümüzün önemli ve başarılı edebiyat eserleri arasında konumlandırmakta bir sakınca görmüyoruz, ve bu kitabu okurlarımıza öneriyoruz.

Pardayan

Tags: 

Kronstadt Ayaklanması 1921 : Bir Tarihsel Ders

Ayaklanmanın temelinde ne yatıyordu?

Bu ayaklanma tam olarak 1921'in Mart ayında ortaya çıkan ve sonunda işçi sınıfı olarak tarihsel bir ders aldığımız Kronstadt denizcilerinin bulunduğu Baltık Donanması ayaklanmasıdır. Kronstadt sovyeti düşüncelerini kendi Pravda'larında dile getirdiler. Öne sürdükleri taleplerden ayrılmayacaklarını Moskova'ya bildirmiş oldular. Sonunda “keklik gibi vurulmak” gibi bir kadere bağlanan Kronstadt ayaklanması proletarya için çok ciddi dersler içeriyor olduğundan nasıl geliştiğinde sadece ortaya konulan talepler ve sonrası üzerinden kabaca girişiyoruz. Zaten ayaklanmanın ortaya çıkışının iç savaş koşulları ve savaş komünizmi politikarını takip eden süre zarfına denk gelmesi zannedersek herşeyi en net biçimiyle anlatıyordur diye düşünüyoruz.

Yükselen yeni güç olarak parti diktatörlüğü ve esgeçilmez deformasyonlara karşı Kronstadt'lı denizciler sınıf talepleri şunlardı :

  1. Sovyet organları için hemen yeni seçimler yapılmalıdır. Halihazırdaki Sovyetler köylü ve işçilerin taleplerini yansıtmamaktadır. Yeni seçimler gizli oy ve serbest propaganda özgürlüğüyle yapılmalıdır.

  2. İşçiler, köylüler, Anarşistler ve Sol Sosyalist partiler için konuşma ve basın özgürlüğü.

  3. Sendikalar ve köylü örgütleri için özgürlük.

  4. En geç 10 Mart 1921’de gerçekleştirilecek olan partilerden bağımsız bir toplantı düzenlenecektir, toplantıya Petrograd ve Kronsdat bölgesi işçiler ve askerleri katılacaktır.

  5. Tüm sosyalist partilere ait siyasi mahkumlar ve işçi sınıfına mensup tüm mahkumlar serbest bırakılmalıdır.

  6. Hapishanelerdeki durumu öğrenmek amacıyla bir komisyonun seçilmelidir.

  7. Ordudaki tüm siyasi kurumlar kapatılmalıdır. Hiçbir siyasi parti propaganda için ayrıcalığa sahip olmamalıdır ve devletten yardım almamalıdır.

  8. Köylerde ve kırsal alanda oluşturulan silahlı milisler dağıtılmalıdır.

  9. Tehlikeli işler hariç tüm işçiler için sağlanan gıda miktarı eşit olmalıdır.

  10. Ordudaki tüm milis örgütlenmeleri kapatılmalıdır. Fabrikalardaki muhafızları işçiler seçmelidir.

  11. Köylülere ücretli işçi çalıştırmadıkları hallerde istediğini yapabilme özgürlüğü verilmelidir.

  12. Tüm askeri birlikler ve subaylar bu kararnameye uymalıdır.

  13. Bu bildiri basında yayınlanmalıdır.

  14. Gezici işçi denetçi gruplarının kurulmasını istiyoruz.

  15. Ücretli emek sömürüsüne dayanmayan el işleri üretimi yasadışı olmaktan çıkarılmalıdır.

Bu basit formülasyonlar, şüphesiz ki yetersizler, ancak hepsi Ekim ruhu ile beslenmişlerdir; ve dünyada hiçbir iftira 1917'nin kamulaştırmalarına yol gösteren düşünceler ile bu niyetin arasında varolan bu yakın ilişki üzerinde bir şüphe duyamaz.[1]

Anton Ciliga elbette durumu çok genel ifade etmiştir ancak alıntının da sahiplenilmeyecek bir şeyi yoktur. Tam da bu yüzden Stalinist karşı-devrimin nüveleri bu hareketin de ezilmesindeki nedenlerde gizli bulunuyor olduğunu düşünüyoruz.

Buradan hareketle Kronstadt Ayaklanması, devrimci projenin anlaşılmasının yegane mihenk taşlarından birisidir. Düşman sınıf ve burjuva solunun hem Stalinist yardakçıları bir taraftan direkt olarak 1917'nin ihtilalci ruhunu boğan bu hareketi alkışlarlarken, kimisi de utangaçlık yaparak “ama o olmasaydı...” sözleriyle edebi hokkabazlığa sığınıyor. Bir diğer taraftan da bu ayaklanma, aynı zamanda, kimi resmi anarşistler tarafından bir ilkokul dört işlemine çevrilmiş sahte formülasyonlarıyla konuyu Marx'tan Lenin'e, oradan Stalin ve Gulaglar eksenine çekiyor. Bu hareket bu ekseni de kıran bir niteliği de içerisinde barındırıyor olduğunu göremiyorlar.

Burada Kronstadt'a karşı görüşlerde eleştirilmesi gereken iki eğilim var :

  1. “Marxizmin otoriter yanı” ve “parti” eleştirisi ile anarşist eleştiri,
  2. “Trajik gereklilik” savı ile bordigist eleştiri.

Anarşist Eleştiri : Herşeyi Otoritede Görmek; Ama Önünü Görememek

Lenin, hiçbir şeyi anlamadı. Önemli olan partisinin yönetimi ele geçirmesiydi.(...) Marxistlere (otoriter ve devletçilere) göre, özgür kitlelere güven olmaz.[2]

Anarşistler sorunu ve bu problemin kaynağı olarak mimledikleri Bolşevik konseptini Marxizmin mantıksal bir çelişkisi olarak görüyorlar. Onlar her 1917 tartışmasında “Bolşevizm baskıyı getirir; tartışma, örgütlenme ve eylem bağımlılığını gerektirir” diyorlar; “partinin kendisinin parti diktatörlüğünü ve geçiş dönemi devletinin güç istencinin açığa çıkışını” ifade ettiğini öne sürüyorlar.

Ancak bizler 1936 İspanya'sında gördük ki; anarşistlerin bazı politikaları ile burjuvaziye kapitüle olmanın da yolunu açabiliyor.

O zaman şu soruları soralım:

  1. Eğer Bolşeviklerin bir güç istenci, işçi sınıfı adına devlet kurup yönetme isteği varsa, neden 1914-1917 dünya emperyalist savaşı sırasında bu savaşı bir iç savaşa çevirme çağrısı yaptılar?

  2. Neden Bolşevikler, Menşeviklerin ve Sosyalist Devrimcilerin aksine Rus liberal burjuvazisiyle Şubat 1917'den sonraki geçici hükümette yer almayı reddettiler ve “bütün iktidar sovyetlere!” çağrısını yapma gereği duydular?

  3. Neden Rusya işçi sınıfına güvenerek Ekim'de dünya proleter devriminin, uluslararası sosyal demokrasinin bütün bir çoğunluğunun bir kısmı çok geri ve azınlıktayken, nihai zaferini öncelediler?

  4. Neden bütün Avrupa ve dünyanın geri kalanında Rusya örneğini takip etmelerini bütün dünya işçi sınıfına salık verdiler?

  5. Nasıl ve neden Bolşevik Parti, yeni bir dünya enternasyonalini yine dünya çapında örgütlemek için inisiyatif aldı? Neden böyle bir örnek, proleter kitlelerin yönetimi ele aldıklarında değil de, sadece sürümcemede kalan bir savaş sonrasında ortaya çıktı?

Bunlara cevap verilmedikçe anarşizmin resmi heyecanlı çocukları aynı akıl tutulmasının ürünü olmaya devam edecekler. Otorite, hiyerarşi, vb. tartışmalarını yaparken gerçek sınıf mücadelesinin çözünürlüğü net kılan ekranından bir kez olsun bakmayı denemeyecekler ise ne yazık ki yaşamı sadece iyi insanların birkaç ufak azınlığı ile yapacağı bireysel terör eylemlerinden kurtuluşa kapı aralayacağına dair beyhude çabalar içerisine girmeye devam edecekler.

Ancak anarşitler şunlara, nihayetinde toplumsal bir dönüşümün ifadelerinin tarihsel bir dersi olarak o dönemin en önemli başlıklarına cevap veremiyorlar: Proletaryanın politik üstünlüğü var mıdır , varsa nedir? İşçi sınıfının kendi elinde tuttuğu gücünü merkezileştirmesi eğilimi tam olarak neyi ifade ediyor? Uluslar arası durumun bir uzantısı olarak komünist bir dünya devriminin yegane dinamosu işçi sınıfını toplumda aslında tam olarak devrimci yapan etmenler neler? Komünist topluma geçiş periyoduna dair tam olarak ne denmesi gerekiyor? Ve tabii ki devrimin dejenerasyonu nasıl gerçekleşti? Bütün bunların hepsini hiyerarşi-otorite-anarşi teslisiyle kutsamadan ellerine alacakları özeleştiri torbasından çekecekleri tombalada ne yazık ki tarihsel olarak bunlar var.

Eleştiriyi çok yönlü bir yapı olarak düşünüyor olduğumuzdan bu konudaki payı da kendimize alıyoruz. Bütün bunlar Bolşeviklerin, Kronstadt'taki hatalarını örtmemelidir. Geçmiş enternasyonalist devrimci miras üzerinden hareketle Kronstadt ayaklanması ve ezilişine dair birçok eleştiriyi de sahipleniyoruz ve Bolşeviklerin hatalarıyla nerede durduklarına daha sağlıklı bakmaya çalışıyoruz. En büyük hatalar ise bizce proletaryanın bu öne çıkışını “karşı-devrimci” olarak nitelemek ve Kronstadt'ı askeri yöntemler kullanarak, anlamadan, dinlemeden, burjvua yöntem ve manevralarla ezmek ve yoketmek; bir devrimci mirası da orada katletmek. Zaten bundan sonrasını Stalinizm yeterince gerçekleştirmiş olacaktı.

Bu eleştirinin bir tarafında gelmeyen Alman Devrimi, başarısız Spartakist Ayaklanması ve içine kapanma duruyorken, yozlaşma ve çürümenin ana sebeplerini artık içine kapanmaya başlayan bir sözde “sosyalist” ülkenin maruz kaldığı ekonomik ambargolar, bitmek bilmeyen karşı-devrimci beyaz orduların saldırıları ve iç savaş koşullarının ağırlığı, 1. Dünya Savaşı ve iç savaş koşullarından sonra işçi sınıfının açlıkla perçinlenen içler acısı hali, endüstriyel altyapının çöküşü, proleter kitlelerin bir bölümünün şehirlerini terkederek aç kalmamak için daha çok kırsal alana yerleşme eğilimi, çözülmeyi hızlandıran Petrograd'taki, Şubat ortasında patlayan grev dalgası ve köylülerin topraklarının mülksüzleştirilmesin vb.'lerinde somutlaşan Bolşeviklerin kötü ününü görebiliyoruz.

O dönemde bütün tehlikelerin burjuvaziden, köylülükten ve uluslararası burjuvaziden geldiği anlayışının yanında, bunun bizzat yeni bir devlet aparatı olarak bürokratik devlet aygıtından geldiği (komünist sol tarafından bile) düşünülemedi. Bunları örnkeleriyle çoğaltabiliriz.

Örneğin Kollontai ve Shligonikov'un İşçi Muhalefeti grubu, devlete karşın sendikaların işçileri korumasını öngörüyordu. İşçi konseylerinin kendilerini devrimci proletaryanın kitle örgütleri olarak dönüştürdüğünü es geçerek. İşçi Muhalefeti, Kronstadt'ın ezilmesini destekledi. KAPD bile askeri müdahaleden yana oldu.

Bolşevik partide olanlardan sadece Miasnikov'un İşçi Grubu, Kronstadt müdahalesine karşı çıktı. İlk olarak, İtalyan komünist sol fraksiyonunun çıkarttığı 1938'de Octobre'de bu konuya dikkat çekildi: “Sınıf şiddeti, sınıf içerisinde kullanılmamalı!

Bordigist Eleştiri : Bütün İktidar Partiye!

Bordigistlerin de Kronstadt üzerine tutumları eleştiriyi hakediyorlar. Onlar geleneklerinde yeralan İtalyan komünist soluna zıt olarak, Lenin ve Troçki'nin söylemlerini savundular : “Kronstadt, bir trajik gereklilik!”. Troçki tam da bu ayaklanma için şu ifadeleri kullanmıştı: “Bir 'trajik gereklilik' ancak bir ihtiyaç hatta bir görev!

Göründüğü üzere bordigizm, Bolşevizm mirasını (enternasyonalist anlamda) sahiplenirken onun hatalarını da alıyor. Onlara göre parti ve sınıf ilişkisi ve devrim sonrası devleti bir prensip sorunu değil, bir amaca uygunluk oluveriyor; her devrimde en iyiyi, sınıfın inayeti için kullanmaktan kendilerini alamıyorlar. Prensiplerin ve devrimci perspektiflerin olmadığı bir yerde parti, “gerekirse işçi sınıfını makineli tüfeklerle hizaya getirebilir” demiş oluyorlar; böylece şöyle bir sahne çıkıyor önümüze: Devrimden önce “Bütün İktidar Sovyetlere!”, devrimden sonra “Bütün İktidar Partiye!”

Ancak bordigistler, proleter devrimin görevleri bir azınlığa devredilemeyeceğini, bunun taşıyıcısı, kendi öz bilincinin farkında olan çoğunluğun işçi sınıfı olduğunu ve işçi sınıfının özgürleşmesinin, yine işçi sınıfının kendi görevi olduğunu ne yazık ki unutuyorlar.

Sonuç olarak Bordigistler, Lenin'in deyişini takip ettiler : “Kronstadt, Beyaz ordu saldırısına kapı aralayan bir k.burjuva karşı devrimidir.

Tablo şu şekilde:

  • Bolşevik Parti, versiyon 1917: Sovyetlerde örgütlenen, işçi sınıfının öncü partisi

  • Bolşevik Parti, versiyon 1921 ve sonrası: Konseyleri kendi gölgelerine dönüştüren ve işçi sınıfına şiddet uygulayan bir devlet aparatı.

Ancak Kronstadt Pravda'sı şunu yazıyordu: “Bütün dünyanın işçileri, şunu bilsinler ki; bizler sovyet iktidarının savunucuları, toplumsal devrimin fethedicileriyiz. Bizler, proleter kitleler için dövüşerek ya kazanacak ya da Kronstadt harabelerine gömüleceğiz!

Kronstadt Ayaklanması'nın kanla bastırılmasından sonra, Bolşevikler Stalinizme kapı aralamış oldular. Dolayısıyla Rusya'da kendisine “komünist” diyen karşı-devrim kazanmış olacak ve burjuvazinin eline yeni ve etkisi onyıllarca işçi sınıfının üzerindeki ölü toprağını atmasını engel olacak bir silahı vermiş olacaktı.

Neticesinde ve “toplamda, Rus Devrimi tamamen sosyalist devrimin mekanizması sorunu için yeni bir yol teşkil etmektedir. Bu sorun uluslararası tartışmalarda üstün olmalıdır. Bu tartışmada Kronstadt konusu layık bir konuma sahip olabilir ve olmalıdır da.[3]

Bunçuk

1. http://www.marxists.org/archive/ciliga/1938/kronstadt.htm

2. http://www.ditext.com/voline/unknown.html

3. http://www.marxists.org/archive/ciliga/1938/kronstadt.htm

Tags: 

İspanya: Asturias'taki Maden İşçilerinin Mücadelesi Ne İfade Ediyor?

Krizin derinleştiği günümüzde her geçen gün özellikle Avrupa'nın Euro bölgesi olarak adlandırılan ve özellikle başını Yunanistan, İspanya, İrlanda, İtalya, vb. ülkelerin çektiği borç krizi gündemi ve Ortadoğu'nun dinmeyen toplumsal hareketlilikleri ile ilgili haberler ile doluyor. Bunlara ve son sosyal hareketliliklere yönelik bakışımızı yansıtan genel “2011'in Toplumsal Hareketleri Üzerine Değerlendirme” başlığı ile görüşlerimizi bir süre önce yayınlamıştık.[1] Buna göre; her bir hareketi kendi nesnel koşullarına göre değerlendirirken henüz sisteme karşı açık ve kitlesel mücadelelerin sözkonusu olmadığı uluslararası işçi sınıfının mücadelesinde geçtiğimiz senenin damgasını vuran olguları olarak “Sokaklara!” sloganına, hareketlerde tutunmaya çalışan genel kitle meclislerine ve tartışma kültürünün mücadelelerdeki yerine dikkat çekmeye çalışmıştık.

Özelinde İspanya ile ilgili olarak yayınladığımız bir işçi grubu bildirisinde ise sendikaların grevlerdeki mücadeleyi önleyici ve izole edici manevralarına işaret eden, mücadeleyi daha fazla yayma gerekliliğine vurgu yapılıyordu.[2] İspanya'da son kriz ve burjuva politikasındaki çalkantılı dönem bir anda resmi ekonomistlerin gözlerini bu ülkeye ve yine bu “bilim insanlarının” krizden çıkış için yeni fikirler ortaya atmalarına sebep oldu. Onlara göre ekonomi için bazı ülkelerin Euro bölgesinden çıkartılması Avrupa'daki borç krizi için hayati önem taşıyordu ve bu şu an için zarara girmek pahasına yapılmalıydı. Böylece paranın üzerindeki borç yükü azalacak, hem de nispeten daha az borç batağına saplanmış olan diğer Avrupa ülkeleri rahat nefes alacaklardı.

Kapitalist düzenin sözcüleri, her ne kadar geçici çözüm önerilerine her geçen gün bir yenisini ekleseler de, sonucu değiştirecek hiçbir gücün varolmadığını da biliyorlar. Ya kapitalizmin girdabında daha fazla yoksulluk, işsizlik ve açlık ya da krizi birkaç yıl daha ötelemek için büyük bir bölümü Almanya tarafından finanse edilen önlem ya da hibe paketleri...

Tabii ki bu yardımlar işçi sınıfının kendisi için yapılmıyor. Amaç sadece ulusal ekonomilerin kapitalizmin işleyişi içerisindeki istikrarına bir rot balans ayarı vermek. Bunun için ortaya konan manevralardan birisi de günümüzde İspanya'da gündemi bir süredir meşgul ediyor: Devletin yatırımlarını kısıtlama yönündeki bu kemer sıkma paketinde ülkenin maden sektöründeki harcamaları %60'a varan kesintilere uğratmak. Bu da milli ekonomi yanlıları ve devletçi solcuların dillerine doladıkları özelleştirme ya da işletmelerin karsızlaşması sonucu kamu elinden özel teşebbüslere devredilmesinin yarattığı bir olumsuzluktan dem vuran ulusalcı söylemin göremediği şekliyle, ya o sektördeki işçilerin maaşlarında kesinti ya da işçilerin işten çıkartılması anlamına geliyor.

Bu kapsamda Haziran ayının başından bu yana Asturias özerk bölgesindeki 40'ın üzerinde madende çalışan yaklaşık 8 bin işçi greve gitmiş durumda.[3] [4] Grevlerin kapsamı iş bırakmanın yanısıra, çalıştıkları madenlerin önlerinde oturma eylemleri, ana yollarda yürüyüşler ve barikatların kurulması eylemlerini de içeriyor. Grevci işçiler aynı zamanda iki demiryolunu da kesmiş durumda. Hatta çatışmaların şiddetlendiği anlarda işçilerin polise kendi el yapımı ve havai fişekler fırlatan düzenekleri ile karşı koyduğu da görülüyor. İnternet üzerinde grev ve çatışmalar ile ilgili oldukça fazla fotoğraf ve video mevcut. [5] [6] [7] [8] [9] Ayrıca EKA'nın İngilizce sitesinde de konu ile ilgili bir takipçimizin sorduğu “Neden sitenizde Asturias'taki mücadeleye dair bir değerlendirme bulunmuyor” şeklindeki siteminin de yer aldığı bir forum başlığı da bulunuyor.[10] Hatta başlığa cevap olarak yazılan bir metinde “Eğer böyle giderse, 'eğer onurlu İspanyol madenciler kazanamazsa', madencilerin bu sektör hapishanesindeki muhtemel yenilgisi, sınıfın bütün kesimi için bir silah olarak kullanılacak”, vb. ifadelerle sendikaların ve özelinde NUM'un 1984'te İngiltere'deki madencilerin grevlerinde yaptıklarını burada da yapabilme olasılığına dikkat çekiyor. Sol komünist bir diğer yapı olan EKE (Enternasyonalist Komünist Eğilim) de sitelerinde bu gündeme bir yazı ile destek vermiş durumda. [11]

18 Haziran'da da UGT ve CCOO tarafından duyurulan ve Asturias, Castilla Leon ve Aragon bölgelerindeki madenleri kapsayan bir genel grev gerçekleşti. Bunun yanısıra İngiltere'deki NUM (ki bu sendikayı birkaç ay önceki G.Afrika'lı işçilerin mücadelesinden çok iyi hatırlıyoruz: Bu sendika, patron ile yaptığı ve maddelerini işçilerin kabul etmediği anlaşmadan sonra işçileri işyerinde çalışmaya geri çağırmış; grevdeki işçilerin bunu geri çevirmesi üzerine fabrikaya polis çağırmış ve iki işçinin ölümüne neden olmuştu.) da “dayanışma” mesajları yayınladı. Onlar yine kimsesiz çocuğa sahip çıkan mahalle manastırındaki keşiş gibi davranmaya devam ededursunlar, mücadelenin sönümlenmesi için birkaç günlük genel grevler ve protesto gösterileri düzenleyerek, sınıfı sektör bazlı izole ederek, onun mücadelesini toplumsal barış ekseninde uçuruma sürükleyerek devam ediyorlar.

Grevlerin tarihsel olarak Asturias özerk bölgesindeki işçiler için ayrı bir ifadesi var. Bu da kendisini CEDA olarak bilinen İspanya Otonom Hak Konfederasyonu'nun İspanyol meclisine girmesiyle bir ayaklanmaya dönüşen 1934'teki grevlerde gösterdi. (Kendisini din, aile ve mülkiyetin savunucusu olarak sunan bu yapı İkinci İspanyol Cumhuriyeti dönemindeki bir siyasi partiydi. 1933 genel seçimlerinde sağ partilerin Allejandro Lerroux liderliğindeki galibiyeti solcu partilerin muhalefetine sebep olmuştu. Ancak İspanyol Sosyalist İşçi Partisi'i (PSOE) ve onun kuruluşu, anarko-sendikalist CNT'nin de ön ayağı niteliğindeki UGT'nin (Genel İşçi Sendikası) örgütlediği grev bütün İspanya çapında başarısız olmuştu. Böylece Asturias'ta süren grev yalnız başına kalmıştı. Semtleri ele geçirmeye kadar varan eylemliliklerinin yanında grev, 4 ila 7 Ekim arasında gerçekleşmiş ve İspanyol Cumhuriyetçi Ordu ve Donanması, sonradan da İspanya Fası'ndan askerlerin de katılımıyla ezilmişti.Bu grev 3000 kadar maden işçisinin ölümüne neden olmuştu.) [12] [13]

Ancak bizler biliyoruz ki; sınıfın mücadelesinin kurtuluşa giden yegane koşulu dönemin kalıcı işçi örgütlerini yani konseyleri yaratabildiği dönemde kapitalizmin çöküşünün son haddine ulaşılması, yeni maaş kesintilerine karşılık daha aza tamah ettirilen yeni toplu iş sözleşmeleri değil. Kalıcı mücadele dönemleri de mekanik süreçler içermiyor; sınıfın aktif katılımı ve sürekli çatışmaları gerektiriyor. İşçi sınıfının Asturias bölgesindeki maden işçilerinin bu mücadelesi sınıfın deneyimlediği bir eylemlilik olarak dikkat çekilmesi gereken bir hareketi içerisinde barındırıyor ancak hareketini tüm bölgeye, ülkeye ve olabiliyorsa diğer ülkelerdeki işçilerin mücadelelerine yayabildiği ve birleştirebildiği ölçüde... Şu anda her ne kadar radikal bir hal almış olsa da bu tür mücadelelerin dönemin bir ifadesi olarak giderek sönümlenmek zorunda olduğunun bilinci ile İspanya'daki ve dünyadaki bütün işçilerinin bu mücadeleyi sahiplenmesi ve destek olması gerektiğini dile getirmek istiyoruz.

Son dönemde İspanya'daki 15-M (ya da 15 Mayıs) ya da Öfkeliler hareketine dair de işçilerin bir göndermesi pankartlarından görülebiliyor: ”Öfkeli değiliz, sadece sinirlendik”. Bunlar tabii ki işçi sınıfının kimi kesimlerinin güncel gelişmelere yönelik yekpare bir görüşünü temsil etmiyor; zira içerisinden geçmekte olduğumuz süreç açık mücadele dönemi değil aksine sınıfın tümü ile karşılaştırıldığında azınlıkta kalan mücadeleci işçilerin kriz ve ardından kapıya dayanan kemer sıkma politikalarına karşı ortaya koydukları bu tepki; grev, iş yavaşlatma ve çatışmalı yürüyüşlerle kendisini ifade ediyor. Bunu yaparken de (her ne kadar kıyasladıkları burjuva demokratik talepler içeren hareketler olsalar da) diğer hareketlerle kendilerini karşılaştırabiliyor ve sonuçlar çıkartabiliyor. Bunu ister ekonomik bir hak arama mücadelesinde, isterse de siyasi içeriğe sahip bir hareketlilikte yapabiliyorlar. Bu da sınıf mücadelesinin (her ne kadar hala yüzeysel bir gelişme evresinde olsa da) sahip olduğu deneyimlerin yol göstericiliğine işaret ediyor. İspanyol devletinin demokrasi uygulamalarına rağmen Asturias işçi sınıfı da kendi politikasını uygulama ihtiyacı duyuyor.

Ancak amaç daha radikal olabilme savaşı değil, mücadelenin genel olarak bütün sınıf nezdinde kabul görecek kadar yayılmasıdır. Bunun için kalıcı savaşım dönemlerine kadar, açık kitle toplantıları ile tartışmak, eylemlerin yönünü belirlemek ve bütün sınıfa yaymanın temel çıkış noktası olması gerekliliğinin yanısıra sınıfın bilinci ve katılımcı ortaklığı ile mücadeleleri sınıfın bütün kesimleriyle sürdürmekteki kararlılığının belirleyici önemde olduğunu savunuyoruz. Bunların yanısıra, bu hareketliliklerin sendikalar ve burjuva solu tarafından yalıtılma, marjinalleştirilme ve sınıfa yayılmaktansa “içine kapanma” gibi pusuda bekleyen tehlikeler ile karşı karşıya kalma olasılığı çok yüksek.

Grevlerin son durumuna dair internet üzerinde sürekli yeni haberler ve fotoğraflar yayınlanıyor; yazılar yazılıyor ve yorumlar yapılıyor. Hatta takip etmekte kimi zaman zorlanıyoruz. Ancak her şeyin yanında ve temelinde görünen tek şey var ki, o da Asturias'taki maden işçileri kapitalizmin krizine karşı cevap üretmeye çalışıyor; sınıf, dünyanında her yanından artık bizler için hiçbir şey önermeyen kapitalizme karşı çıkış arıyor:

Bizler meta değiliz!, Sisteme Madreñazu! [14]

Nevin

  1. https://tr.internationalism.org/2011in-toplumsal-hareketleri-uezerine-degerlendirme

  2. https://tr.internationalism.org/ispanyada-genel-grev-bagimsiz-isci-hareketi-icin-radikal-azinliklarin-cagrisi

  3. http://libcom.org/news/coal-mines-ignite-asturias-10062012

  4. http://www.dailymail.co.uk/news/article-2154402/Spanish-miners-fight-furious-battles-riot-police-protest-austerity-cuts.html#ixzz1y2r4Xt9P

  5. http://libcom.org/gallery/asturias-miners-strike-2012

  6. http://economia.elpais.com/economia/2012/05/30/album/1338387578_288308.html#1338387578_288308_1338387609

  7. http://periodismohumano.com/economia/la-batalla-del-pozo-santiago.html

  8. http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=zuZ_jwmccCM

  9. http://propagandalalaland.blogspot.com/2012/06/video-miners-strike-turns-violent.html

  10. https://en.internationalism.org/forum/1056/internasyonalista/4975/spanish-miners-strike

  11. http://www.leftcom.org/en/articles/2012-06-19/the-struggle-of-the-asturian-miners

  12. http://en.wikipedia.org/wiki/Asturian_miners%27_strike_of_1934

  13. http://www.lacolumna.org.uk/article_asturian%20uprising.htm

  14. Asturias bölgesine özgü, tahtadan yapılan bir ayakkabı, http://www.indymedia.org.uk/en/2012/06/496705.html?c=on#c283573

Tags: 

2012 - Temmuz

Attac, Egemen İdeolojinin Tuzağına Uygun Hareket Ediyor

Genç kuşak dünyanın çeşitli bölgelerinde, içinde bulundukları koşullar karşısında kızgınlıklarını dile getirerek, örneğin aralarındaki kitlesel işsizliği, tehlikeli iş şartları için ödenen az ücretlere karşı protosto ederken, çeşitli bilgisayar sayfaları ve medyada giderek daha fazla kapitalizm yıkılmadan başka bir dünya mümkün gibi yeni çözümler duyuyor ve okuyoruz.

Bu sistemde 'gerçek demokrasi' mümkün“ (Attac sitesinden).

Tam açık olmasa da Attac 2006'dan beri işsizliğin ve kötü sartların aşılabileceğinin mümkün olabileceğini ilan ediyordu (Attac'ın 2006'da CPE'ye karşı mücadelesinde dağıttığı bildirilerinde böyle yazıyordu).

Her şeyden önce Attac şimdi mali sermayenin sorumsuz egemenliğini ve politik liderlerinin karmaşıklığını teşhir etmektedir.

Attac krizi asıl sorumlular, özellikle mali sermaye ve bankaların ödemesi gerektiği talebini, hatta bugün krizde olmadığımızı, aksine güçlü bir aldatma manevrası altında olduğumuzu iddia ediyor.

Bununla Attac bu sömürü sisteminin insanlığa yalnızca daha fazla yoksulluk ve barbarlık sunduğunu, kapitalizmin atlatılamaz ekonomik krizinin varlığını inkar ediyor.

Kısacası Attac gerçek kapitalist demokrasilerde, şayet bütün dünya yurttaşları barışçıl bir şekilde Attac'ın çözümünü uygularlarsa, insanca yaşanabileceği hayalini yaymaktadır.

BugünAttac'ın bu reformist ideolojisi, İspanya'daki Öfkeliler Hareketi içinde, 2006'da Fransa'da olduğu gibi oldukça yaygın.

O, genç kuşağın kapitalizmin iflas ettiği noktasında bilinçlenmesini ve bizi bu sistem içinde zorunlu olarak işsizlik ve müşküllüğün olmayacağına inandırmak istemekle karartmayı hedeflemektedir.

Banka ve pazarların zulmüne karşı, bu egemen olma mücadelesi de her şeyden önce toplumsal örgütlenme ve politik isteğe bağlı“ (Attac bildirisi).

Tabii ki, görünüşte bu radikal iddialar, dünyayı değiştirmek isteyen ve gerçek devrimci perspektif arayışı içinde olan, bir çok genç işçinin sempati ve ilgisini çekiyor.

Bunun için Mart 2006'da bizim görüşümüze göre ve hala geçerli nedenleri olan bir makaleyi tekrar yayınlıyoruz.

Attac Ne İçin Var

« Association pour une taxation des transactions financières pour l’aide aux citoyens » (ATTAC), 1999'da Le Monde diplomatique, Alternative économique, FSA, der Bauernverband, Handwerker der Welt,vs. gruplarından insanların bir araya gelmesiyle kuruldu.

Attac bu arada 50'den fazla ülkede faaliyet gösteriyor ve özellikle büyük enternasyonal konferansların tribünlerinde, zarar gören komşu ülkeleri savunarak, daha çabuk ünlenmekte; örneğin: 1999 Seattle'da ve birçok ülkede birçok foruma katılarak (Porto Alegre,Genua,Paris vs.)

Attac kendini, geleneksel politik partilerden farklı olarak, bilim adamları ve ekonomide çalışan komisyonlar ile birlikte,''başka bir dünya mümkün'' sloganı altında alternatif bir güç olarak göstermek istiyor.

Ekonomik kriz nedeniyle sallanan dünyada Attac, büyük bir ciddiyetle dünyanın değişebileceği ve adaletli olunabileceği çözümünü öneriyor.

Attac, sol partilere olan güvenlerini kaybetmiş bir çok dürüst insanı harekete geçiriyor.

Liberation gazetesine göre dünya, soğuk savaştan sonra, Attac'ın politik bir güç olması için her türlü kılıfa sahip.

Attac medya tarafından yeterince allandı pullandı. Bugün artık onun fikirlerine toslamadan hiç bir sosyal sorunla uğraşılamıyor.

Attac, Fransada'ki Avrupa Anayasası için yapılan refaranduma bir defa için ''hayır'' kampanyasına aktif katılımından dolayı oldukça göze çarptı ve 2006'da defalarca açık kitle toplantılarında ve CPE'ye karşı öğrenci hareketleri gösterilerinde hep öne çıktı.

Attac ne öneriyor?

Bakalım Attac ''neoliberalizme'' karşı ne öneriyor.

Attac bugün kapitalizmin bir krizi içinde olmadığımızı aksine ''muhafazakar devrim''lerin işsizlik ve yoksulluktan sorumlu olduğu düşüncesinde.

Attac, İspanya için iki geleneksel partinin PP ve PSOE dışında ''doğrudan demokrasi''den yana bir tavır alıyor.

Ona göre ultra liberal politikaların yönelimi, sosyal yaşamın kötüleşmesiden sorumlu.

Attac'a göre kapitalizm iyi durumda; yalnızca, yeni iş alanları oluşturma kapasitesi varken, sosyal hakları yok etmeye eğilimli ultra liberalizme karşı mücadele etmek ve ''sınıf kazanımları''nın yok edilmesini engellemek yeterli.

Başka kelimelerle kapitalizmi yönetebilmek için, başka politik imkanlarla, bu radikal davranıştan kaçınmak ve 30 yıl önce hakim olan refahı geri getirmek mümkün.

Yani kapitalizme karşı mücadele etmek zorunlu değil, aksine neo liberalizme karşı sosyal reformlar önerilerek sistem içinde yaşanabilecek iyileştirmeler yeterli.

İşsizliğe karşı mücadelede Attac ne öneriyor?

  • iş bulmada halkın birey ve kolektif ihtiyaçlarına duyarlı olmak,

  • iş süreleri kısaltığında fazla kazancın çalışanlar arasında paylaştırılmsı,

  • Avrupa'da milyonlarca işyeri yaratabilmek için Tobin-vergilendirilmesinin getirilmesi
     

Bu öneriler hakkında tutumumuz ne olmalı?

İlk önce kapitalistler neden halkın ihtiyaçlarına uygun yeni işyerleri açma düşüncesine gelmediler diye sorulabilir. Fakat Attac bu soruyu kendisi cevaplıyor:

Eğer toplumda,cevap verilmeyen büyük bir ihtiyaç varsa ve bunu tedarik etmek için milyonlarca iş yeri oluşturulabiliniyorsa (.....) özel şirketler bu tür iş akitleri nedeniyle işçi almıyorlar, aksine onlara gelen veya düşünülen ihtiyaçlar nedeniyle alıyorlar.

Attac'a göre ''pazar despotluğu'' bir ''ev ekonomisi'' ile sınırlandırılmalı ve Avrupa bankaları tarafından dikte ettirilen neoliberal çerçeveden radikal bir geri dönüş ortaya koymalı.

Attac'a göre büyüyen arz, büyük bir işgücü rezervini ortaya koyan umumi menfaatlere göre yapılmalı.

Böyle bir öneri Attac'ın, neoliberal politikaların ana sebebinin kapitalistlerin kar elde etmek olduğunu kanıtlayabilmesi için, entellektüel ve akademisyenlerin bu çalışmasını tekrar ele almak zorunda kalması hayret verici... Fakat bu, kapitalizm var olmaya başladığından bu yana başka türlü değildi.

Kapitalizm her zaman işgücüne mümkün oldugu kadar az ücret öder; bu genel olarak toplumun değişik yaşam alanları, eğitim ve sağlık gibi kamu sektörlerinde çalışanların ücretleri için de geçerlidir.

Ve bugün krizin giderek derinleştiği dünyada, bütün ülkeler dünya pazarında güçlü olabilmek için ücretleri daha fazla aşağıya çekiyor.

Attac, ''neoliberalizme'' karşı mücadeleye çağırırken, işgücünün sömürüsüne dayalı kapitalizmin, şimdiki şartlarda kar peşinde oldugu gerçekliğini gizlemektedir.

Yani söz konusu olan sistemin bir krizi, bu suretle giderek görünür olan ücretli işten korkması ve ''neo liberalizim'' tarafından kapitalizmin ''kötü'' yönetilmesi değil.

''İş saatlerinin kısaltılması'' konusuna gelince, bu işçilerin kendi yaşam tecrübeleriyle görebilecekleri, sol partilerin bir polikası.

35 saatlik iş haftası her şeyden önce sömürünün artması, sabit iş zamanının yükselmesi, iş ritminin yoğunlaşması ve ücretlerin donması anlamına geliyordu.

Tobin-vergilendirmesine gelince, bu Attac'ın hobisi.

Bununla bize, egemenlerin söz sahibi olduğu bu dünyada, zenginlerin cebinden alıp fakirlere verilebilme imkanı olduğunu yutturmaya çalışıyorlar.

Atttac, kapitalist düzeni savunuyor

Bu perde çekme konuşması yardımı ile Attac bizi 'iyi' ve 'kötü' kapitalizmin olduğuna; ki bu nedenle 'iyi' kapitalizmin işçi sınıfını sömürmesine rağmen ''hümanist'' ve insan yaşamı ve çevresini düzeltmeye daha çok uğraştığına dair inandırmak istiyor.

Attac yalnızca sermayenin bütün sol gevezeliklerinin yeni bir eserini sunuyor, kapitalist toplumu değiştirmek isteyen şeylerin dışında her şeyi, aksine işçi sınıfının kapitalizmi ve devletini güçlendirecek tedbirleri kabullenmeye zorlanmasını istiyorlar.

Attac, 1970'lerde solun yaptığı gibi, devlet denetimi altında zenginliklerin adaletli bir şekilde paylaşılmasını talep ediyor.

İşsizlik karlılığın artırılabilmesi için, işçilerin durumunun kötüleştirilmesinde milyarderlerin elinde bulunan bir araç.

Eğer bütün ülkelerde devletler sosyal hakları etkili bir şekilde kısıyorsa, sol partilerin ve Attac'ın bizim kafamıza sokmak istediği olmaz çünkü milyarderlerin tahakkümü altında bulunuyor, aksine çünkü fazla üretim krizi bir vicdanlı sosyal barış için, azami sosyal sınırı muhafaza etmeyi imkansız kılıyor.

Gerçekte ise devlet, sosyal hakların kısıtlanması, işyerlerinin sınırlanması, özellikle meslek ve sağlık sorunları söz konusu olduğunda, yaşam koşullarına karşı sadırıların başını çekiyor.

Devlet gerçekte ne olduğunu giderek daha fazla gösteriyor: toplumsal ilişkileri muhafaza etmek ve sömürücü sınıfların çıkarlarını savunmak için varolan bir araç.

Attac, sermayenin sol partilerinin işlemiş oldugu bu konuları tekrar ele almakla, egemen sınıfın hizmetine koşuyor.

İşçi sınıfı dünyadaki durumun gerçekliği üzerine giderek daha fazla kurcalayıcı sorular sordukça, mücadele eden işçilere özellikle genç kuşağa cevap vermek için Attac'ın plana dahil olması tesadüfi değil.

Bütün bu sistemin eksikliklerine verilen sözde yığınla ''cevaplar'', yalnızca dünyadaki barbarlığı ve yoksulluğu ortadan kaldırabilecek tek gerçek perspektifi ve kapitalizmin üstesinden gelinmesini gizlemeye hizmet etmektedir.

Gençler bugün dünyanın her tarafında, sistemin önünde duran işsizlik ve genelleşen yoksulluğun, kapitalizmin ''gelecek yok'' çıkmazının bir ifadesi olduğunu kavramaya başladı.

Yoksulluğu, işsizliği, savaş barbarlığını ortadan kaldırabilecek tek devrim, kapitalizmi ortadan kaldırmayı, sınıfsız ve sömürüsüz yeni bir toplumu kurmayı önüne hedef olarak koyan işçi sınıfının dünya devrimidir.

Sandrine

Tags: 

Rubric: 

Demokrasi Yalanı

Açık Mücadele Dönemleri Haricinde Proletaryanın Örgütlenmeleri (İşçi grupları, Hücreler, Çevreler, Komiteler)

(Bu metin EKA'nın Belçika Şubesi Internationalisme'nin Şubat 1980'deki 3. Kongresi'nde kabul edilen yönelim metninden derlenmiştir)

Açık mücadele dışındaki dönemlerde ne yapmalı? Grev bittiğinde nasıl örgütlenmeliyiz? Gelecek mücadelelere nasıl hazırlanmalıyız?

Bu soru ve işçi sınıfının küçük azınlıklarını tekrar toparlayan komitelerin, çevrelerin, hücrelerin, ve benzerlerinin varlığı ile ortaya çıkan sorunlara cevap olarak vereceğimiz hazır tarifler yok. Devrimci proleterler olarak ne mücadele eden işçilere ahlaki dersler verebiliriz (‘böyle ya da şöyle örgütlenin’,‘kendinizi feshedin’,‘bize katılın’) ne de onları demogojik olarak göklere çıkartabiliriz. Bunlar yerine bizim kaygımız şudur: bütün sınıfın bir parçası olarak proletaryanın bu militan azınlık suretlerini anlamak. Eğer onların yerini genel sınıf mücadelesi hareketi içerisinde düşünürsek; şayet onları kesin bir biçimde sınıflar arasındaki bu mücadelenin farklı dönemlerinin güçlülükleri ve zayıflıkları ile ilişkilendirirsek, ancak o zaman onların ne tür bir genel ihtiyacın cevabı olduğunu anlayabiliriz. Ne siyasi olarak onlarla kesin olmayan bağlantıları sürdürerek, ne de kendimizi katı şemalara hapsederek onların olumlu görünümlerinin ne olduğunu ve onları bekleyen tehlikelerin neler olduklarına işaret edebiliriz.

Çöken kapitalizmde işçi mücadelesinin özellikleri

Anlama yönündeki ilk kaygımız, bu problemi genel olarak, içerisinde bulunduğumuz tarihsel şartları hatırlayarak ele almak gerektiği üzerinedir. Kapitalizmin çöküş evresinde, tarihsel dönemin (toplumsal devrimler döneminin) doğasını ve sınıf mücadelesinin niteliklerini hatırlamalıyız. Bu analiz esastır çünkü bu şekildeki bir dönemde varolabilecek sınıf örgütü tipini bizlerin anlayabilmesine izin verir.

Detaya girmeden önce, örgütlü kalıcı bir güç olarak ondokuzuncu yüzyılda varolan proletaryayı hatırlayalım. Proletarya, kendisini reformlar için iktisadi ve siyasi mücadele yoluyla bir sınıf olarak birleştirmişti. Kapitalist sistemin gelişen karakteri proletaryaya burjuvazi üzerinde basınç kurmasına ve bunun için sendika ve partilerde gruplaşmasına izin veriyordu.

Kapitalizmin çöküşü döneminde, sınıfın örgütlenme nitelikleri ve biçimleri değişti. Proletaryanın yarı-kalıcı bir seferberliği onun acil ve siyasi ihtiyaçları çevresinde artık ne mümkündü, ne de geçerliydi. Bundan böyle sınıfın kalıcı organları, mücadele dönemi hariç varolamayacaktı. Bu tarihten itibaren bu birleştirici araçların işlevi baistçe proletaryanın yaşam koşullarını (çünkü uzun erimli bir iyileştirme mümkün değildi, çünkü tek gerçekçi cevap devrimdi) 'iyileştirme'yle sınırlandırılamıyordu. Onların görevi iktidarı ele geçirmek için hazırlanmaktı.

Proletarya diktatörlüğünün birleştirici araçları işçi konseyleridir. Bu organlar, eğer proletaryanın öz-örgütlülüğüne götüren bütün bir süreci anlayacaksak, netleştirmemiz gereken birçok karakteristiği barındırmaktadır.

Böylece, açıkça konseylerin işçi sınıfı mücadelesinin doğrudan bir ifadesi olduklarını göstermeliyiz. Onlar kendiliğinden (ama mekanik olmayan) bir şekilde bu mücadelenin içerisinden yükselirler. Bu nedenle konseyler mücadelenin gelişimi ve olgunluğu ile yakından ilintilidir. Onlar gücünü ve canlılığını buradan alırlar. Onlar basit bir güç 'delegasyon'u ya da bir parlamento taklidi değil, gerçekten bütün işçi sınıfının ve onun gücünün örgütlü ifadesidirler. Görevleri, toplumsal gruplaşmaların bir nispi temsilini örgütlemek değil, pratik olarak proletaryanın istencini gerçekleştirmesini sağlamaktır. Bütün kararların alınması bu yolla olur. Bu sebepledir ki; işçiler konseylerdeki geri çağrılabilir delegelerin kontrolünü genel kitle meclisleriyle sağlarlar.

Sadece işçi konseyleri acil mücadele ve nihai amaç arasındaki yaşayan kimliği uygulayabilme kapasitesine sahiptir. Acil çıkarlar ve siyasi iktidar için mücadele arasındaki ilişkide, konseyler devrim için maddi ve öznel temeli pekiştirirler. Onlar mükemmel bir şekilde sınıf bilincinin çetin sınavını teşkil ederler. İşçi sınıfının konseyleri meydana getirmesi basit bir örgütlenme sorunu değil, mücadelenin gelişiminin ve sınıf bilincinin ürünüdür. Konseylerin ortaya çıkışı, ara organların örgütsel reçetelerinin, önceden hazırlanan yapılarının bir ürünü değildir.

Fabrika ve sınırların ötesinde, daha bilinçli uzantı ve mücadelelerin merkezileşmesi yapay ve iradeci olamaz. Bu fikrin doğruluğunu görmek için, Almanya Komünist İşçi Partisi'nin 1920'lerde kurulan işçi birlikleri1 deneyimini ve onun mücadele geri çekilme dönemindeyken 'fabrika örgütleri'ni yapay olarak birleştirme ve merkezileştirme girişimini hatırlamak yeterlidir.

Konseyler sadece kalıcı, açık mücadele mümkün iken, mücadeleye işçilerin artan sayıda katılımının bir simgesi olarak varolmaya devam edebilir. Onlar ortaya çıkışı esasında mücadelenin ve sınıf bilincinin gelişiminin bir işlevidir.

Köprü kurma girişimleri

Ancak bizler henüz işçi sınıfının kendisini işçi konseylerinde örgütlemesine olanak sağlayan bir açık mücadele döneminde, bir devrimci süreçte değiliz. Proletaryanın konseyleri meydana getirmesi somut (krizin derinliğinin, tarihsel dönemin) ve öznel (mücadelenin olgunluğu ve sınıfın bilinci) koşulların ürünüdür. O bütün bir öğrenme döneminin olgunlaşmasının, örgütsel olduğu kadar siyasi bir mayalanmanın ürünüdür.

Bu olgunluğun, bu siyasi mayalanmanın, iyi tasarlanmış düz bir hatta gelişmediği konusunda bilinçli olmamız gerekiyor. Bu süreç kendisini bunun yerine zorlayan, düzensiz hareket içerisinde ateşli, atılgan, kafası karışmış bir süreç olarak ifade ediyor. Bu süreç devrimci azınlıkların aktif katılımını gerektiriyor.

Bu gerçeklikten ayıksılaşmış soyut ilkeler, önyargılı planlar ya da iradeci şemalar ile mekanik olarak hareket edemediği için, proletarya birliğini ve bilincini acılı bir hazırlıkla biçimlendirmek durumundadır. Önceden kararlaştırılmış bir günde bütün güçlerini toparlayamayacağı için, savaş döneminin kendisinde kendi sınıfını birleştirir. 'Ordu'sunu kendi çatışmasında oluşturur. Ancak mücadele döneminde sınıfının daha mücadeleci unsurları, daha dirençli bir öncülüğü örgütler. Bu unsurlar kendilerini devrimci örgütte toparlamak zorunda değildir (çünkü belli dönemlerde hemen hemen bilinmemektedir). Bu mücadeleci azınlıkların proletarya içerisinde ortaya çıkışı, açık mücadelelerden önce ya da sonra, anlaşılmaz ve yeni bir fenomen değildir. Bu mücadelenin, sınıf bilincinin gelişiminin eşit olmayan ve heterojen, düzensiz karakterini ifade eder. Tarih boyunca, mücadelenin arttığı ama devrimci bir döneme daha evrilmediği dönemlerde aynı zamanda mücadelenin gelişimi ile devrimci azınlıkların bir desteğinin ve işçi sınıfını öncü biçimde yeniden gruplaştırmaya çalışan komitelerin, hücrelerin, çevrelerin, ve benzerlerinin ortaya çıkışlarına tanıklık ettik. Yeniden toparlanmanın tutarlı siyasi kutbunun gelişimi ve işçi sınıfının kendisini sendikalar dışında örgütlemeye çalışması eğilimi aynı mücadele olgunluğunun konusudur.

Bu komite, çevre, ve benzerlerinin ortaya çıkışı gerçekte mücadelenin içerisindeki bir gerekliliğe cevap verirler. Eğer bazı mücadeleci unsurlar, mücadeleden sonra birarada kalma ihtiyacı duyarlarsa, onlar bunu kendiliğinden biçimde 'birlikte hareket etme'ye devam etmek (olası yeni bir greve hazırlık) ve (siyasi tartışma yoluyla) mücadelenin derslerini çizebilmek için yapıyorlardır. Bu işçilerin karşısına çıkan problem, geçmişteki ve şu anda gerçekleşmekte olan mücadele için örgütlenmek olduğu kadar, ortaya çıkan soruları netleştirmek için bir bakış geliştirerek gelecek eylemlilikler için de örgütlenmektir.

Bu davranış sendikaların 'iflası' ve devrimci örgütlerin çok büyük zayıflıklarının yarattığı örgütsel ve siyasi boşluk koşullarında kalıcı mücadelenin olmayışı hissinde anlaşılabilir. İşçi sınıfı kendi tarihsel mücadele yoluna geri döndüğünde, bu boşluk korkusu ile karşılaşır. Bu nedenle, örgütsel ve siyasi boşluk tarafından ortaya çıkan soruna cevap ihtiyacı arar.

Hala kendi işlevlerini açıkça algılayamamış komiteler, hücreler, proleter azınlıklar bu ihtiyaca bir cevaptır. Onlar aynı zamanda bugünkü sınıf mücadelesinin zayıflığının ve sınıfın örgütlülük olgunluğunun bir ifadesidir. Proletaryanın işleyen bütün bir gizil gelişiminin billurlaşması mahiyeti taşırlar.

Bu nedenle bu organları anlaşılması zor, katı bir şekilde sınıflandırılmış bir çekmeceye kilitleyip kaldırmamak için dikkatli olmalıyız. Biz onların ortaya çıkışını ve gelişimini tamamen kesin bir yöntem ile öngöremeyiz. Dahası, kendimizi yanlış ikilemlere sürüklememek için bu komitelerin yaşamlarında farklı anlarda 'eylem ya da tartışma' gibi yapay ayrılıklar koyamayız.

Daha önce de söyledik; bu durum bizi bu yapılara karşı müdahalede bulunmaktan alıkoymamalı ve alıkoyamaz. Bizler aynı zamanda bir canlanma döneminde ya da geri çekilme döneminde olduğumuza bağlı olarak dönemin koşullarındaki evrimlerinin değerini bilebilmeliyiz. Çünkü onlar kendiliğinden doğarlar, mücadelenin acil ürünleridirler ve bu hücrelerin ortaya çıkışı esas olarak (proletaryanın tarihsel gerekliliklerinin temeli üzerinde beliren devrimci örgüt ayrımındaki) konjonktürel sorunların üzerine temellendiği için sınıf mücadelesinin etrafını saran çevreye oldukça bağımlı kalmaktadırlar. Onlar hareketin genel zayıflığı tarafından daha güçlü bir şekilde sınırlandırılırlar ve mücadelenin iniş ve çıkışlarını takip etme eğilimine sahiptirler.

Geri çekilmenin varolduğu mücadele ile enternasyonal olarak sınıf mücadelesinin yeniden canlandığı günümüz dönemi arasındaki bu hücrelerin gelişiminde bir ayrım koymamız gerekiyor. Her iki dönemde de mevcut tehlikelerin benzer niteliklerinin altını çiziyorken, yine de onların evrimini ifade eden dönemde hangi değişimlerin gerçekleştiğini anlayabilmeliyiz.

Sınıfın tek ve aynı zamanda iktisadi ve siyasi olan kalıcı bir örgüt fikri, sonrasında klasik sendikacılığa bir geri dönüş ile sonlanan 'yeni sendikalar' fikrine dönüşme tehlikesini de barındırır. Genel kitle meclisi vizyonu, herhangi bir içeriğin bağımsız bir biçimi olarak, doğrudan demokrasi ve genel güç derdinin yanılsaması aracılığıyla klasik burjuva demokrasisine güvenin tesis edilişi ile sonuçlanabilir. Başlangıçta haklı görürebilecek kafa karışıklıkları olarak öz-yönetim ve üretiminde işçi kontrolü gibi fikirler, 'genelleştirilmiş öz-yönetim', 'komünizm adacıkları yaratmak' ya da 'işçilerin kontrolünde millileştirme' efsanelerinin yaygın destek bulmasına evrilebilir. Bütün bunlar işçilerin güya işten çıkarmalardan ya da 'krizden çıkma' yolu olarak sunulan ulusal dayanışma anlaşmalarına geri dönmelerinden kaçınmak demek olan ekonominin yeniden yapılandırılması planlarına hizmet amaçlı kullanılmışlardır.

Bunu engellemek için gerekenler şunlardır:

  • Fabrikacılık gettosundan öteye geçmek, mücadeleye daha evrensel siyasi bir çatı görünümü vermek için mücadele alanını genişletme isteği. Fabrikalarda mücadeleci öncü işçilerin birliğinin oluşturulması, işçiler tarafından siyasi bir bağımsız mücadelenin gerekliliğinin anlaşılması ve fakrika sınırlarını kırmak için mücadelenin gerekliliğinde ısrar edilmesi;

  • Mücadelenin acil görünümü ile nihai hedef arasındaki bağlantıyı kurma meselesi. Mesela işten çıkarmalara karşı mücadele ile parlamentarizm yanılsamasına karşı tutumun mücadele içerisinde bağdaştırılabilmesi;

  • Gelecekteki mücadelelere daha iyi hazırlanılması; uzun erimli perspektifin gelişimi ve örgütlenme meselesinin görülmesi.

Korporatizm, 'devrimci sendikacılık' ve bu dönemde de varolmaya devam eden dar bir ekonomik alana mücadelenin hapsedilmesi böylesi dönemlerde mevcut olabilecek tehlikelere başka örneklerdir. Ancak gözönüne almamız gereken şey, açık mücadelelerin hem öncesinde hem de sonrasında ortaya çıkan komite ve hücrelerin evrimi üzerine dönemin önemli etkisidir. Dönem, sınıf mücadelesinin mücadeleciliği ve canlanması dönemi ise, bu tür azınlıkların müdahalesi, bizim yaklaşımımızda olduğu gibi farklı bir anlam kazanır. Mücadelenin genel bir geri çekiliş döneminde ise, yarı-sendikalara dönüşebilen, solcuların pençesine düşebilen, terörizm yanılsamasının oluşumuna ve benzeri problemlere elverişli bu tür organların gebe olduğu tehlikelerin de özellikle üzerinde durmamız gerekir. Sınıfın yeniden güçlendiği bir dönemde ise iradeci ve aktivist tehlikelere, ve eski mücadelelerden öncü işçilerin gelecek mücadelelerin grev komiteleri ve benzerlerinin yapılanmalarını oluşturma yanılsamasının getirebileceği tehlikelerin üzerinde durmamız gerekir. Mücadelede bir yenilenme döneminde ise, bizim de ortaya çıkan ve grev, grev komitesi, genel kitle meclisleri gibi çağrılar yapma fikriyle biraraya gelen mücadeleci azınlıklara daha açık yaklaşmamız gerekir.

Bu araçların imkanları

Öte yandan sınıf mücadelesi kazanında komite, hücre ve benzerlerinin yerlerini belirleme, onları ortaya çıktıkları dönemi göz önünde bulundurarak anlamlandırma endişemiz, sınıf mücadelesinin farklı evreleri karşısında aniden tahlilimizi değiştirmemiz anlamına gelmiyor. Hangi an bu komiteleri doğuruyorsa, biliyoruz ki onlar sadece örgütlülüğün olgunluğu ve sınıfın bilincinin aynı anlarına denk gelen bir dinamik içerisinde, genel süreçte oluşuyorlar. Böylesi araçlar sadece genel süreci dondurmamak için, kendilerine içerisinde işleyecekleri genel çerçeveyle uyum sağladıklarında olumlu bir role sahip olabilirler. Bu nedenle, bu yapılar eğer aşağıdaki tuzaklara düşmekten kaçınacaklarsa uyanık olmalıdırlar:

  • grev komitelerinin ya da konseylerinin ortaya çıkış yolunu hazırlayan bir yapıyı tesis ettiklerini sanmak;

  • gelecek mücadeleleri geliştirebilecekleri 'olasılığı'yla yetkilendirilebileceğini zannetmek (bir grevi veyahut bir açık kitle meclisini yapay olarak yaratan ya da bir komiteyi, onlar bu süreçte aktif bir müdahalesi olsa bile, ortaya çıkaran azınlıklar değillerdir.);

  • evrimlerini donduracak ve böylece siyasi kafa karışıklığına mahkum edecek platform ya da ilkeler ya da herhangi bir şey bahşetmek;

  • ara yapılar olunduğu yanılsamasına düşmek, kendilerini sınıf ve bir siyasi örgütlülük arasında sanki tek ve aynı anda birlik olmuş ve siyasilermişçesine ara geçiş olarak sunmak.

Bu nedenle bizim bu azınlık araçlarına karşı yaklaşımımız açık olmalıdır ancak aynı zamanda siyasi etkinin evrimini de içerisinde bulunduğumuz dönem ne olursa olsun etkilemelidir. Bu komitelerin, hücrelerin, ve benzerlerinin tek bir yönde (kendisini işçi konseylerinin ön görünümü olduğunu kurgulayan bir yapı gibi görmek gibi) hareketsiz hale gelmelerini engelleyebilmek için elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız. Bütün bunlardan önce, müdahalemize yön gösterecek olan, bu yapıların ihtiyaç ve konjonktürel sorunları değil (çünkü biz onlara ne örgütsel reçeteler ne de hazır cevaplar sunabiliriz), bütün sınıfın genel çıkarlarıdır. Bizim derdimiz daima sınıf bilincini bütün işçilerin daha büyük ve daha kitlesel katılımını sağlayacağı ve mücadelenin hangi biçimde olursa olsun, bir azınlık tarafından değil, işçilerin kendisi tarafından kontrol edildiği sınıf mücadelesi yoluyla homojenize etmek ve geliştirmek olmalıdır. Bu yüzden bizler hareketin dinamiğinin öneminde ısrar ediyoruz ve mücadeleci unsurların ikameciliğe, aynı zamanda da mücadelenin ve sınıf bilincinin ileriki gelişmesine ket vuracak herhangi bir teşebbüse karşı tetikte olmaları gerektiğini savunuyoruz.

Bu yapıların evrimini yönlendirirken belirlenecek bir eksen diğerine diğerine tercih edilecekse (mesela mücadelenin derslerini çıkartmaya ve siyasi tartışmaya odaklanmak gibi), bu mücadelenin dinamiğine uygun olacak biçimde seçilmelidir. Fakat şunu iyice anlaşılsın ki bu bizim bu yapıların 'müdahale' ya da 'eylem'lerini kötülediğimiz veya kınadığımız anlamına gelmez. Şurası açık ki bir grup mücadeleci işçi, görevlerinin kendilerini bir yarı-sendika olarak konumlandırmak değil, geçmiş mücadelelerin deneyimlerini çıkartmak olduğunu anladıklarında, bu onların politik netleşmelerinin dünya dışında, soyut, pratik bilinçten yoksun pratik sonuçları olmadan gerçekleşeceğine işaret etmez. Bu mücadeleci işçiler tarafınndan üstlenilen siyasi netleşme aynı zamanda onları kendi işyerlerinde (hatta kendi fabrikalarının dışında ve en olumlu biçimde) birlikte hareket etmeye yönlendirecektir. Onlar siyasi netleşmelerini (bildiriler, gazeteler, ve benzerleri ile) maddi, siyasi bir biçimde ifade etme ihtiyacı hissedeceklerdir. İşçi sınıfının yüzyüze kaldığı somut konularla olan bağlantıda, tutumlar edineceklerdir. Tutumlarını savunmak ve yaymak için de somut bir müdahale yapmak zorunda kalacaklardır. Bu kesin koşullarda onlar mücadeleyi geliştirmek için somut eylem araçları (kitle meclisleri, grev komiteleri) önereceklerdir. Mücadele dönemi sırasında, mücadele için kesin bir yönelim geliştirmek için uyumlu bir çabanın gerekliliğini duyumsayacaklardır; mücadelenin kendi içerisinde genişlemesine izin veren talepleri destekleyecekler ve mücadelenin büyümesi ve genelleşmesini ısrarla savunacaklardır.

Bu çabalara katılıyor olsak da, onlara takip edecekleri katı şemalar şartı koşmasak da, yine de şu açık ki, en çok üzerinde durduğumuz nokta, mücadeleye bütün işçilerin faal katılımıdır ve mücadeleci işçiler örgütlenmede ve grevin koordinasyonunda diğer işçi yoldaşlarının tamamının yerini kendileri doldurmaya, kitlenin tamamının yapması gereken işleri kendi başlarına üstlenmeye çalışmamalıdırlar. Dahası, devrimcilerin örgütünün mücadeledeki etkisi ne kadar artarsa, daha mücadeleci unsurların ona doğru yönelişleri de o kadar artar. Bu örgütün adam kafalamacı bir pratiğe sahip olmasından ötürü değildir; yalnızca ve basitçe mücadelenin gidişatı içerisinde, mücadeleci işçiler gerçekten faal ve etkili bir siyasi müdahalenin sadece böylesi bir enternasyonal örgüt çerçevesiyle gerçekleşebileceğinin bilincine varacakları içindir.

Devrimcilerin katılımı

Parlayan herşey altın değildir. İşçi sınıfının mücadelesinde daha fazla mücadeleci işçinin ortaya çıkmasını sağlaması, bu azınlıkların sınıf bilincinin ileriki gelişiminde belirleyici bir etkiye sahip olacaklarını garantilemez. Bizler böylesine mutlak bir sonuç çıkartamayız yapmamalıyız: bilincin olgunlaşmasının bir ifadesi, onun gelişiminde aktif bir etmene eşittir.

Gerçekte bu hücrelerin gelecekteki gelişen mücadelelerdeki etkisi çok sınırlıdır. Onların etkisi tamamen proletaryanın genel mücadeleciliğine ve bu hücrelerin siyasi netlik arayışının durmasına izin vermeme kapasitesine bağlıdır. Uzun vadede, bu arayış bir devrimci örgütün çerçevesinin dışında süregelemez.

Ancak burada tekrar vurgulamamız gerek ki, bizim her derde deva bir mekanizmamız bulunmuyor. Devrimci örgütler bu unsurları yapay bir tutumla kazanamaz. EKA yapay olarak, iradeci bir biçimde parti ve sınıf arasındaki 'geçişi' doldurmak ile uşraşmıyor. Bizim tarihsel bir güç olarak işçi sınıfı algılayışımız ve kendi rolümüzü algılayışımmız bu komiteleri ara yapılar olarak dondurma isteminin önüne geçiyor. Bizler sınıf ve parti arasında aktarım kayışları olarak 'fabrika grupları'nı yaratmayı da savunuyoruz.

Bu da böylesi gibi çevreler, komiteler, ve benzerlerine karşı tutumumuzun ne olması gerektiği sorusunu ortaya atıyor. Onların sınırlı etkilerinin ve zayıflıklarının farkında olsak da, onlara karşı açık olmak ve ortaya çıkmalarına katkı sağlamak için elimizden geleni yapmak durumundayız. Onlara yapacağımız en önemli öneri tartışmalara geniş bir biçimde açık olmalarıdır. Hiçbir zaman onların 'karışık' siyasetleri, onlara karşı güvensiz ve kınayıcı bir yaklaşımda bulunmamız için bahane oluşturamaz. Bu nedenle, kaçınmamız gereken birinci nokta budur; diğeri ise onları gereğinden fazla gözümüzde büyütmek ya da özel olarak enerjimizi onlar üzerinde yoğunlaştırmaktır. Bizler işçi gruplarını gözardı edemeyiz ancak eşit olarak onlar hakkında da saplantılı davranamamalıyız. Zira biz, mücadele ve sınıf bilinci bir süreç olarak geliştiğini görüyoruz.

Bu süreç içerisinde, sınıfımız içerisinde mücadeleyi siyasal alana çekme yönünde eğilimler varolacaktır. Sürecin bu aşamasında, bizler biliyoruz ki proletarya mücadeleci azınlıkların kendi içerisinden ortaya çıkmasına izin verecektir ancak onların siyasi örgütlerde örgütlenmelerine gerek olmayacaktır. Sınıftaki bu gelişme sürecini, geçmiş yüzyılda mücadelenin gelişimini niteleyen durum ile karıştırarak ifadelendirmemekte dikkatli olmalıyız. Bu anlayış çok önemlidir çünkü bu bizim, bu komitelerin, çevrelerin, ve benzerlerinin sınıf mücadelesinin gelişiminin ifadeleri olarak, sınıf mücadelesinin gelişiminde sabit ve yapılandırılmış örgütsel basamaklar olarak değil geçici ve kısa ömürlü yapılar olarak değerlendirmemizi sağlar. Kapitalist çöküş evresinde sınıf mücadelesi patlama yarata yarata gelişir. Ani kabarışlar, mücadele devam ederken varolan en savaşçı unusurları bile şaşırtacak biçimde ortaya çıkar ve bu kalkışmalar ile birden ortaya çıkan bilinç ve yeni mücadeleler sonucu gelişen olgunluk, bir önceki deneyim sonucu gelişmiş olanın ötesine geçer. Proletarya kendisini sadace mücadeledeki içerisinde birleştirici biçimde örgütleyebilir. Mücadele kalıcı hale geldiği ölçüde bu, sınıfın birleştirici örgütlülüklerinin gelişmesi ve güçlenmesini sağlar.

Bu anlayış, belirli durumlarda işçi komiteleriyle ilişkiye geçmemizde, tartışmaya başlamamızda, düzenli olarak tartışmaya devam etmeye ve onların toplantılarına katılmamızda çok faydalı olabilecek olsa da neden böylesi yapılara dair belirgin bir politikamız ya da kesin bir taktiğimiz olmadığını anlamamız için gereklidir. Bu mücadeleci unsurlar ile (bilhassa açık mücadelenin varolmadığı zaman) tartışmamız mümkün ve hatta giderek kolaylaşıyor. Bu unsurların bazılarının zaman içerisinde bize katılmak isteyebileceğinin de aynı zamanda farkındayız ancak bütün ilgimizi onlar üzerine odaklamıyoruz. Çünkü bizim için başlıca önemli olan, mücadelenin genel dinamiğidir ve bizler bu dinamiğin içerisinde katı sınıflandırmalar ve hiyerarşiler inşa etmiyoruz. Herşeyden önce, kendimizi bir bütün olarak sınıfa odaklıyoruz. Sınıf içerisinde yapay yöntemler ve işçi grupları üzerine yanılsamalarla kendilerini besleyen devrimci azınlıkların etkisinin yokluğu problemini aşmaya çalışan diğer siyasi grupların aksine, EKA olarak bugün etkimizin çok az olduğunu kabul ediyoruz. Bizler işçiler arasında, onlara hakkımızda yapay 'güvenler' vererek etkimizi arttırmaya çalışmıyoruz. Bizler ne işçiçiyiz, ne de megalomanyağız. Mücadeleler içerisinde ilerleyen bir biçimde gelişen etkimiz, bizim bu mücadelelerdeki siyasi pratiğimizden geliyor; kendilerini teknik görevlerin yerine getirilmesiyle sınırlayan şakşakçılar, dalkavuklar ya da yangından mal kaçıranlar gibi davranmaktan değil. Üstelik, bizler siyasi katılımımızı tüm işçileri, proletaryanın tamamını bir bütün, bir sınıf olarak düşünerek konumlandırıyoruz çünkü bizim temel görevimiz, mücadelelerin en üst deredece yayılmalarıdır. Bizler, iki üç işçinin güvenini kazanmakla kendimizi iyi hissetmek için değil, sınıfın bilincinin gelişimini genelleştirmek ve hızlandırmak için varız. Şunun farkında olmak gereklidir ki proletarya, ancal devrimci sürecin kendisi içerisinde devrimci partiyi kendi tarihsel mücadelesinin gerçekten bir parçası olarak kavradığı ölçüde siyasi 'güvenini' bizimle paylaşacaktır.

1Allgemeine Arbeiter Union Deutschlands, ‘Almanya Genel İşçi Birliği’. 'Birlikler' sendikalar değillerdi ancak Almanya'da 1919 Berlin ayaklanmasının bastırılışını takip eden yıllarda, örgütlenmenin bütün işçilerin sendikaların dışında ve onlara karşı yeniden bir araya gelmelerini sağlayacak kalıcı biçimlerini yaratmaya çalışıyordu. İşçi konseyleri için birer nostaljiyi ifade ediyorlardı ancak hiçbir zaman konseylerin işlevlerini taşımayı başaramadılar.

 

Tags: 

Behzat Ç. ve Kadın Cinayetleri

Behzat Ç. dizisinin geçtiğimiz bölümlerinden birinde Suna karakterinin intihar etmeden önce attığı “yüzde bin dört yüz” çığlığı (son yedi yılda kadın cinayetlerindeki artış) izleyicinin yüzüne çarpan bir tokat gibiydi. Kağıt üzerinde yazılan 'adalet'e inanmayan Suna karakteri, dizide adaleti kendi eline alarak canilerin ve tecavüzcülerin peşine düşmüştü ve listesindeki isimleri tamamladıktan sonra silahı kafasına dayayıp “sadece beş dakika daha yaşamak istedim, öldürülen bütün kadınlar gibi” diyerek tetiği çekti. Sevilen dizinin ikinci sezonu kadın katilleri ve tecavüzcülere yönelik seri cinayetlerin çözülmesini işliyordu. Son dönemde pek çok dizide alttan alta böylesi mesajlar verilmeye çalışılsa da, en güçlü, sert ve gerçekten samimi tavrın Behzat Ç.'de olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır.

Behzat Ç. diğer polisiye dizilerin aksine emniyet teşkilatını yüceltmeyen bir dizi, hatta ilk sezonda cinayet büro amiri Behzat karakterinin ağzından “biz egemen sınıfların çıkarlarını korumak için yaratılmışız” sözleri dahi dökülüyor. Dizinin devletin kolluk teşkilatını büyük ölçüde olduğu gibi karanlık, kirli, yoz, vahşi ve canilerin, katillerin kısacası insanlıklarını yitirmişlerin kol gezdiği bir yapılanma olarak resmediyor. Dahası pek çok bölümünde bu teşkilatın gerek siyasi muhaliflere, gerekse Kürtlerden travestilere, farklı ezilen kesimlere karşı işlediği suçlar işleniyor. Tabii ki bütün bunlar da hükümetin ve egemen sınıfın tepkisini çekiyor; dizide alkol kullanımı ve küfürleşmelere dair ise gerçekçi bir yaklaşımın benimsenmiş olması ise özellikle muhafazakar burjuvazi tarafından diziye saldırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Buna karşın, dizinin senaryosunun Türkiye televizyonlarında görülmemiş kalitesi, başrol oyuncularının başarılı ve samimi oyunculuğu ve özellikle de “kötü adamların arasında kalmış” Behzat karakterinin çarpık ama adaletli olarak tasvir edilen aykırı, uzlaşmaz hatta kimi yerlerde isyankar adalet anlayışı, diziye geniş ve sadık bir izleyici kitlesi kazandırmış durumda ki şu ana kadar bu kitle diziyi yayında tutmayı başardı. Bununla birlikte dizinin geleceği belirsizliğini koruyor ve öyle görünüyor ki son bölümü yayınlanana kadar da koruyacak. Behzat Ç.'nin başta bir polisi kahramanlaştırması (ya da anti-kahramanlaştırması) nedeniyle tartışılacak yönleri olsa da, bu yazımızda dizinin bir eleştirisini yapmak niyetinde değiliz.

Bizim burada Behzat Ç. ve genel olarak televizyonda ele alınışı üzerinden değinmek istediğimiz konu aslında ataerkil cinayetler ve şiddet. Kadın cinayetlerindeki yüzde bin dört yüzlük artış akıl almaz, kan dondurucu bir rakam. Bu rakamın arkasında, dünya genelinde gün geçtikçe etkisini şiddetlendiren toplumsal çürümenin, kapitalist düzenin bütün baskı araçlarının, dolayısıyla ailenin ve patriyarkanın da nüfuzunu güçlendiriyor olmasının yanı sıra, aynı çürümenin mevcut TC hükümetindeki yansımalarının etkileri de var. Kürtaj konusunda "Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün, günahı ne? Anası ölsün öyleyse" diyecek kadar iğrençleşen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek gibi yorumlarıyla öne çıkan bazı isimler bir yana, tabii ki AKP'li kodamanların büyük çoğu çıkıp da meydanlarda eşlerini, kızlarını, bacılarını doğrayan cani koca, baba ve kardeşleri ya da tecavüzcüleri ve sapıkları savunmuyorlar. Genelde böylesi trajik olaylara ne kadar karşı olduklarını orada burada söylüyor, hatta televizyonlara çıkıp “kızlarınızı okula gönderin!” bile diyorlar. Öte yandan caniler, katiller, tecavüzcüler ve tacizciler gün geçtikçe daha güvende hissediyorlar kendilerini.

Neden hissetmesinler? N.Ç. davasını örnek verelim. 2002 yılında Mardin'de 26 tane cani, 13 yaşında bir kız çocuğuna tecavüz etmişlerdi. 2012 senesinde, tecavüzcülerin bir kısmı için karar şu anda hala yargıtayda; 'ceza'sı sabittleşmiş tecavüzcüler için durum daha da ibretlik. Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi sanıklara alt sınırdan 1 yıl 8 ay ile 5 yıl arasında, yani mümkün olabilecek en hafif cezaları vermişti. Gerekçe: “Kızın rızası vardı, karşı koymadı.” Mahkeme nasıl böylesi bir sonuca varabildi? Kız karşı koymamıştı. Demek ki “tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bakacaksın” diyenler yalnızca iğrençliklerini kusmuyorlardı bu sözlerle, akılları sıra olası bir duruma karşı önlem alma kaygısı da güdüyorlardı. Peki sonra ne oldu, bu kan dondurucu karar daha üst bir mertebeye gitmedi mi? Gitti. Yargıtay 14. Ceza Dairesi hafif cezaların büyük kısmını onayladı. Ya sonra, bir üst mertebeye taşınmadı mı? Taşındı. Fakat Yargıtay Başsavcılığı, Yargıtay 14. Ceza Dairesi’nin kararını hukuka uygun bulduğu için itiraz etmedi. Tabii bu tecavüzcülerin hiçbiri beş yıl da yatmayacak, orası ayrı. Bu işin zaman aşımı var, iyi hali var, malum.

Hüseyin Üzmez davası da benzer bir örnek. Aynı zamanda bir aşırı sağcı olan 1931 doğumlu Üzmez, on dört yaşında bir kızı defalarca taciz ettiği için geçtiğimiz senelerde on bir yıl cezaya çarptırılmış, fakat karar Üzmez iki buçuk yıl yattıktan sonra yargıtayca bozulmuş ve Üzmez tahliye edilmişti. Üzmez, 2003 yılında kendisinden 50 yaş küçük 22 yaşındaki Ayşe Yılmaz ile evlendiğinde Ayşe Yılmaz'ın ailesi Yılmaz'ın ailesi önce evliliğe karşı çıkmış; ancak ev ve araba alınması sonrasında "Peygamber efendimiz de Ayşe ile evlendiğinde 9 yaşındaydı" diyerek Hüseyin Üzmez'le anlaşmışlardı. Hüseyin Üzmez iyi bilinen bir örnek. Mahkemelerin tecavüz ve ataerkil cinayet durumlarda genel tavrı önce ceza verip sonra tahliye etmek şeklinde oluyor.

Esasında devletin en çok işine gelecek olan, tecavüz ve taciz kurbanlarının veya katledilen kadınların yakınlarının hiç seslerini çıkartmamaları olurdu. Tabii ki egemen sınıf da olsa, her istediğini elde edemiyor. Hatta yalnız olaylarla bağlantılı olanlar değil, başkaları da seslerini çıkartıyor. Hatta durum öyle bir boyuta ulaşmış ki bölgede emperyalist emellerinin peşinden koşmaya çalışan TC devletinin uluslararası alandaki prestiji bile zedeleniyor. Bu durum da hükümeti biraz zor bir duruma sokuyor. Şöyle ki, patriyarka AKP'ye güç kazandıran kurumlar arasında büyük önem taşıyor, ataerkil zihniyet Erdoğan'ın imajının bu kadar başarılı oluşunun önemli bir unsuru. Bundan dolayı hükümetin bu konuda gerçek bir adım atması, kendi oturduğu dalı kesmekten farksız olacaktır. Yanlış anlaşılmasın, başını kadınların çektiği hükümetler dahi bütün kapitalist hükümetler patriarkadan beslenirler ve beslenmek zorundadırlar zira ataerkil düzen kapitalizme içkinleşmiştir artık. Kürtaj meselesi bu konunun iyi bir örneğidir. Bugün AKP'nin yasaklamaya çalıştığı kürtaj, Osmanlı döneminde yasaktı, 1936'da Kemalist hükümet tarafından tekrar yasaklanmıştı. Kürtaj yasağı her zaman yalnızca proleter kadınlara karşı bir saldırıdır, zira kapitalist sınıfın mensupları her dönemde kürtaj yaptırmak için başka ülkelere gidebilecek durumdadırlar. Bu açıdan, 1983'te darbe döneminde kürtajın yasallaştırılması da, on binlerce kişinin yurtdışına kaçmaya çalıştığı bir döneme tekabül etmesiyle – şüphesiz tek neden bu değildir, işin nüfus kontrol yanı da vardır – anlamlıdır.

AKP hükümetinin mevcut durumdan rahatsızlığını, özellikle dizilerde bu konuda son dönemde iyice artan mesajlarda görmek mümkün. Bu mesajlar yoğunlukla içeriksiz, basmakalıp ve herhangi bir etki etmesi zor cılızlıktalar. Öte yandan, mesela bir tecavüz vakasından yola çıkan “Fatmagülün Suçu Ne?” dizisinin sonunda, Fatmagül karakterine tecavüz edenler, hem de zengin ailelerin çocukları olduğu halde indirim olasılığı olmadan on sekiz yıl ceza alıyorlardı. Burada verilen başka bir mesaj var: adalet, kapitalist toplum içerisinde, mahkemelerde yerini bulabilir. Esasında düzenin tasvip ettiği dizilerde bu konuya dair verilmek istenilen mesaj budur. Oysa, bilindik bir ifadeyi kullanmak gerekirse, günümüz Türkiye'sinde öyle şeyler yalnız filmlerde olur. Gerçek mahkemelerdeki komik cezalar karşısında, kitleler kurmaca mahkemelerdeki ağır cezalarla avutulmaya çalışılmaktadır. Behzat Ç. dizisinde bu sezon ortaya konulan tutumu ise Türkiye televizyonlarındaki diğer dizilerden ayrılıyor. Behzat Ç.'de, eğer devletin adaleti siz tacizcileri, teczvüzcüleri, canileri ve katilleri koruyorsa, adaleti eline alacak birileri de çıkar bir gün; artık siz de korkmalısınız mesajı veriliyor. Şüphesiz, Behzat Ç. 'nin senaristleri de tek bir bireyin eline silah alıp böylesi yaratıkların peşine düşmesinin ataerkil cinayetlerin de, tecavüzlerin de, tacizlerin de, dayağın da sonunu getiremeyeceğini biliyorlar. Dizide yansıtılan mevcut bir durumun çaresiz bıraktığı bir insanın neler yapabileceği, neler yapmaya kadir olabileceği.

Peki çözüm ne, bu cinayetlerin, tecavüzlerin, tacizlerin ve acıların son bulması için ne gerekiyor? Patriyarkanın yani ataerkil düzenin ve aile kurumunun yıkılması, ve kadın ve erkeğin özgür ve denk bireyler olarak ilişki kurabilmesi gerekiyor. Erkek egemen düzen, bu yüzden kadının olduğu gibi, erkeğin de sorunu. Kadınla özgür ve denk bireyler olarak bir ilişki kuramamak, erkeği de mutsuz ediyor; cinayete kurban giden, tecavüze uğrayan veya taciz edilenlerin, insanlığını kaybetmemiş erkek yakınları da o acıları paylaşıyor. Ve kimi kadınlar da kızlarına ya da kardeşlerine karşı tavırlarıyla da besleyebiliyorlar. Erkek egemen düzen nasıl yıkılacak öyleyse? Patriyarka, Engels'in ifadesiyle sınıflı toplumun en eski biçimi ve bir toplumsal baskı aracı olarak, bugün kapitalizme genel olarak da sınıflı topluma içkindir. Bugün, ev kadınının emeğini sömüren kocası olan erkek işçi değil, erkek işçinin patronudur, çünkü ev kadını erkek işçinin emeğini yeniden üretebilmesini sağlayan kişidir, dolayısıyla erkek işçinin ürettiği her ürüne o da değer katar. Bugün ev kadınını sömüren, erkek işçiyi sömürenle aynıdır, yani patrondur – patronun cinsiyeti ne olursa olsun patrondur. Patriyarka kapitalizm ve sınıflı toplum yıkılmadan yıkılamaz fakat bunu demek, sorunu devrimin arkasına atmak demek değildir. Aksine, eğer erkek ve kadın proleterler, patriyarkaya karşı dayanışmazsa, ve patriyarka işçilerin mücadelesi içerisinde kadın işçilerin ön planda rol oynamasıyla parçalanmaya başlamazsa, böylesi bir devrim de mümkün olmayacaktır.

Kadın işçilerin, ama erkek işçilerin de ataerkil cinayetlere, tecavüzlere, tacizlere, dayağa ve kapitalist dünyanın adaletsizliğine karşı, adaleti kendi ellerine almalarının zamanı gelmiştir.

Gerdûn

Tags: 

Rubric: 

Kadın

Burjuva Solu Nedir? (1)

İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde yapamazlar, zaten varolan, verili olan ve geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Ölmüş kuşakların bütün gelenekleri, bir kabusmuşçasına çöker yaşayanların beyinleri üzerine.

Karl Marx, 18. Brumaire

Burjuva solu, veya sermayenin sol kanadı, örgütümüzün en temel ilkelerinde ifade ettiğimiz ve işçi sınıfının çıkarlarını savunmak veya devrimci olmak iddiasında olmalarına rağmen, esasında sermaye düzenine karşı olmadığını düşündüğümüz pek çok eğilime dair kullandığımız bir kavram. Bununla birlikte, ifade etmek için bu kavramı kullandığımız olgunun işçi hareketinde yeni olduğunu söylemek kanımızca mümkün değil. Marx ve Engels'in döneminden beri, devrimci proleter hareket, işçi sınıfı içerisinde, işçilerden yana olduğunu söyleyen fakat aslında hakim düzenin hizmetinde olan eğilimleri teşhir etmiştir. Biz de bu yazımızda burjuva solunun – ve burjuva soluna dair teorik kavramsallaştırmaların – devrimci hareket içerisinde nasıl geliştiğini ifade etmeye çalışacağız.

1. Fransız Devrimi'nden İkinci Enternasyonal'e Radikal Burjuvazi ve Burjuva Sosyalizmi

Siyasette sağ ve sol ayrımı, bilindiği üzere Fransız Devrimi döneminden kalmadır. 1789'un Mayıs ayında kurulan Fransız Genel Meclisi ve Haziran ayında kurulan Fransız Milli Meclisi'nde krallık yanlıları, dini değerleri öne çıkartanlar ve İngiltere benzeri bir anayasal monarşi düzenini savunanlar Meclis Başkanı'nın sağ tarafına oturmuşlardı; monarşinin ortadan kalkmasını, cumhuriyet düzenini savunanlar ve dinin etkisine, hatta dinin kendisine karşı olanlar ise Meclis Başkanı'nın sol tarafına oturacaklardı. 1891'de, Milli Meclis'in yerine Yasama Meclisi geldiği zaman, yenilikçiler meclisin solunda, ılımlılar ortasında oturacaklardı; eski rejimi savunanların meclisin sağındaki boşalmış koltuklarını ise anayasacılar alacaklardı. Fransız Devrimi'nin çalkantılı günlerinde sağ koltuklara monarşinin ortadan kaldırılmasını savunan ama daha sonrasında devrimi ketlemeye çabalayan Girondistler oturacaklardı; onların ölümlerinden sonra ise sağ koltuklar, aşırı-monarşistler meclise dönünceye dek boş kalacaklardı. Sol koltuklarda ise, Jakobenler, Montagnardlar, onların solunda din karşıtı radikal Hébertistler ve nihayet onların da solunda, şehirli emekçilerin, zanaatkarların ve genel olarak fakir kesimlerin desteklediği Enragéler oturmaktaydı. Süregelen yıllarda, o koltuklarda oturan pek çok kişi kellelerini kaybedecek, nihayetinde devrimin ortaya çıkarttığı siyasi gruplardan hiçbiri kalmayacaktı; ama sağ ve sol ayrımı hakim kalacak ve hatta çok geçmeden merkez-sağ, merkez-sol, aşırı-sağ ve aşırı-soldan bahsediliyor olacaktı.

Bu kavramların ortaya çıktığı meclislerde fikirleri temsil edilen sınıflar, çok büyük ölçüde aristokrasi ve burjuvaziydi. Aşırı-sağ kesimi büyük ölçüde aristokrasi oluşturmaktaydı; merkez-sağ kesimde yenilikçi aristokratlar ve muhafazakar ve ılımlı burjuvalar bir aradaydı. Fakat merkez-solda ve hatta aşırı-solun büyük bir kısmında da, burjuvazinin farklı radikallikte fikirleri temsil edilmekteydi. Din karşıtlığında eşi benzerini bulması zor bir noktada olan Hébertistler'in fikirleri dahi, fazlasıyla radikal de olsa nihayetinde burjuva fikirleriydi. Yalnızca isimleri öfkeliler anlamına gelen Enragé grubu ve daha sonra bu grubun izinden giden Eşitler Komplosu dönemin emekçi kesimlerinin çıkarlarını temsil ediyordu. Enragélerin liderlerinden Jacques Roux, 1793'te yazdığı Öfkeliler Manifestosu'nda: “Bir sınıf pervasızca başka bir sınıfı açlığa mahkum edebiliyorsa özgürlük abes bir hayaletten başka bir şey değildir. Zenginler, tekelleriyle istedikleri üzerinde yaşam ve ölüm hükmü veriyorlarsa eşitlik abes bir hayaletten başka bir şey değildir. Karşı-devrim vatandaşların dörtte üçünün gözyaşı dökmeden karşılayamadıkları meta fiyatları üzerinden her gün işleyebiliyorsa, cumhuriyet abes bir hayaletten başka bir şey değildir” diyecekti. Daha sonrasında, Eşitler Komplosu'nun aynı yolu izleyen önderlerinden Gracchus Babeuf ise 1796'da Eşitler Manifestosu'nda “Fransız Devrimi, daha büyük, daha derin ve nihai olacak bir başka devrimin öncülünden başka bir şey değildi” diyecekti. Jacques Roux ve yoldaşları, Girondistlerin ardından radikal burjuva Jakoben hükümetinin ilk hedef aldıklarından olacaklardı. Hem Jakobenlerin lideri ve Devrimci Terör'ün yaratıcısı Maximillien Robespierre'in sağındaki ılımlı burjuva unsurlar, hem de solundaki radikal burjuva unsurların Thermidor komplosunun Robespierre'i devirmesinin ardından ekonomik anlamdaki fazlasıyla ılımlı politikalara karşı çıkan Babeuf ve arkadaşları da öncülleriyle aynı kaderi paylaşacaklardı.

Öte yandan, nasıl genel olarak meclisin solunda ve sağında oturanların kellelerini kaybetmeleri, koltukları boş, terimleri ise anlamsız kılmadıysa, Fransız devrimi sırasında emekçi kesimlerin sınıfsal çıkarlarını ifade edenlerin görüşleri de, öldürülmeleriyle tarih sahnesinden silinmedi. 1848 yılına gelindiğinde, Fransız meclisinin sol kanadında, kendisini demokratik sosyalist olarak ifade eden kişilerin görüşleri hakim olmuştu. Dahası, bu dönemde, sosyalizmi savunanların sayısı artmış, meclis dışında da çeşitli örgütler ortaya çıkmıştı. Fakat daha da önemlisi, savunulan sosyalizmler arasında belirli ayrımlar ve pek çok farklı sosyalist eğilim belirmeye başlamıştı. Bu eğilimler, genelde Roux ve Babuef gibi kişilerinin fikirlerini sürdürmeye çalışan devrimci sosyalistlerle ılımlı sosyalistler arasındaydı. Devrimci sosyalizm, Owen, Fourier, Saint-Simon gibi genel anlamıyla gündelik siyasete apolitik bir biçimde yaklaşan ve proletaryanın potansiyeli olmadığını düşünen ama mevcut düzeni tamamen reddeden ve yeni bir toplum inşa etmek gerektiğini düşünenlerden de etkilenmişti. Bahsettiğimiz devrimci sosyalistler arasında, Paris'te yaşayan Alman göçmenlerinin 1834'te kurduğu ve yukarıdaki tanıma neredeyse harfi harfine uyan Doğrular Birliği'nin iki üyesi, Karl Marx ve Friedrich Engels de vardı. Bu iki militan, çok geçmeden Doğrular Birliği'nin ismini Komünist Birlik yapacaklar ve 1848 devrimleri ve sonrasında yaptıkları çalışmalar ve değerlendirmelerle kendisine sosyalist ismini veren mevcut hareketleri tanımlamaya çalışacaklardı.

Burjuva sosyalizmi kavramını ilk ortaya atan Marx ve Engels olacaktı. Bu eğilimi, Komünist Manifesto'da şu sözlerle tanımlayacaklardı: Sosyalist burjuvalar, modern toplumun koşullarını isterler ama o koşulların kendisinden kaynaklanan mücadeleler ve tehlikeler olmaksızın. Mevcut toplumu, onu devrimci dönüşüme uğratacak ve çözecek unsurlar kesilip çıkarılmış olarak isterler. Burjuvazinin olup ama proletaryanın olmamasını dilerler. Burjuvazi kendi egemen olduğu dünyayı elbette ki en iyi dünya olarak görür ve burjuva sosyalizmi bu iç ferahlatıcı tasarımdan aşağı yukarı bütünlüklü sistemler geliştirir. Böylesi bir sistemi gerçekleştirmesini (...) proletaryadan talep ederken, aslında ona yalnızca, bugünkü toplumun içinde kal ama burjuvaziye ilişkin nefret dolu düşüncelerinden arın, demiş olur (...) Serbest ticaret: ama işçi sınıfının çıkarı için. Korumacı gümrük: ama işçi sınıfının çıkarı için. Hapishane reformu: ama işçi sınıfının çıkarı için. Burjuva sosyalizminin son sözü ve gerçekten kastederek sarf ettiği tek sözü budur. Şöyle özetleyebiliriz: burjuva burjuvadır – ama işçi sınıfının çıkarı için!” Esasında Marks ve Engels'in Manifesto'da ortaya koyduğu bu tanım, bugünün burjuva sosyalistlerinin kiminin üstü kapalı biçimde, ama ciddi bir kısmının da esasında açık açık söylediklerinin güzel bir özeti gibidir.

Bununla birlikte, Marx ve Engels'in yaşadığı dönem, devletin burjuvazinin mutlak egemenliğine girmediği, dolayısıyla burjuvazinin toplum üzerinde mutlak bir egemenlik sahibi olamadığı, dolayısıyla da farklı sınıfların kendilerini ifade alanlarının daha kuvvetli olduğu bir dönemdir. Bundan ötürü, bu dönemde Marx ve Engels'in burjuva sosyalizmi olarak tanımladığı eğilimin, diğer eğilimler karşısında belirgin bir yaygınlık veya ciddi bir kurumsallaşma kazanması mümkün olmamıştır. Dolayısıyla Marx ve Engels başka gerici sosyalizm türleri tanımlar. Bunlardan biri, kapitalizme karşı işçileri aristokrasinin yanına çekmeye çalışmış feodal sosyalizmdir fakat en yaygın olanı, ve Marx'ın özellikle dönemin ılımlı ve uzlaşmacı sosyalistlerinin fikirlerinin temelinde gördüğü, küçük-burjuva sosyalizmidir. Dahası, burjuva sosyalizmine bir örnek olarak verilen, sözde 'anarşist' Pierre-Joseph Proudhon'un görüşlerinin Louise Michel gibi kimi destekçileri, Paris Komünü sırasında işçi sınıfının gayesi uğruna ön saflarda çarpışmış ve komünün bir simgesi olabilmişlerdir.

Marx, 1848 Devrimi'nin yenilgisinin ardından mücadelenin derslerini çıkartmak için kaleme aldığı Fransa'da Sınıf Savaşımları eserinde burjuva sosyalizmi, küçük-burjuva sosyalizmi ve komünizm ya da devrimci sosyalizm arasında gördüğü ayrımı şöyle ifade etmektedir:

Asıl anlamıyla küçük-burjuva sosyalizmi, türünün en iyisi olan sosyalizm, doğal olarak, tıpkı sosyalizm çeşitlerinin her biri gibi, işçilerin ve küçük-burjuvaların bir bölümünü kendi çevresinde toplayan bu burjuva sosyalizminden ayrılır. Sermaye, alacaklı olarak, özellikle bu küçük-burjuva sınıfın yakasını bırakmaz, bu sınıf ise kredi kurumları ister; sermaye, rekabet yoluyla onu ezer, o ise devletten yardım gören ortaklıklar ister; sermaye, bir merkezde yoğunlaşması ile küçük-burjuvazinin belini büker, küçük-burjuvazi ise müterakki vergiler ister, mirasın sınırlandırılmasını ister, büyük işlerin devlet tarafından üstlenmesini ve sermayenin büyümesini zorla engelleyen başka önlemler ister. Kendi sosyalizminin barışçı bir yolla gerçekleşmesini düşlediğinden belki de birkaç günlük bir ikinci Şubat Devrimi'ne razıdır. Sadece önündeki tarihsel süreç, ona, doğal olarak, toplumsal düşünürlerin ister birlikte, ister tek tek türeticiler olarak kafalarında tasarladıkları ya da tasarlamış oldukları sistemlerin uygulaması gibi görünür. Küçük-burjuvalar, böylece, eklektik olurlar ya da ancak, proletarya, henüz, özgür, bağımsız bir tarihsel hareket olacak kadar yeterince gelişmemiş olduğu sürece onun teorik ifadesi olmuş olan doktriner sosyalizmi, mevcut sosyalist sistemleri tutarlar. Demek ki, böylece, hareketin tümünü, onun anlarından birine bağımlı kılan, ortak, toplumsal üretimin yerine, küçük hilelerle ya da büyük duygusallıklarla devrimci sınıf savaşımını bütün gerekleriyle ortadan kaldıran sivrilikleri ile bireysel bir ukalânın kafa eylemini koyan ütopyacı, doktriner sosyalizm bunu yaparken, bugünkü toplumu aslında idealize etmekle ve toplumun gölgesiz, pürüzsüz bir imgesini yaratmakla sınırlı kalan ve kendi ülküsünü toplumsal gerçeğe karşı üstün kılmak isteyen bu doktriner sosyalizm böyle sürerken, proletarya bu sosyalizmi küçük-burjuvaziye bırakırken, ayrı ayrı sistemlerin kendi aralarındaki savaşım, bu sözde sistemlerin herbirini, toplumsal altüst oluşun geçiş noktalarından birinin başka bir geçiş noktasına karşı iddialı bir biçimde tutulması olarak ortaya çıkartırken, proletarya, gitgide devrimci sosyalizmin çevresinde, bizzat burjuvazinin Blanqui adını taktığı komünizmin çevresinde toplanıyor. Bu sosyalizm genel olarak, sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılması, sınıf farklılıklarının dayandıkları bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılması, bu üretim ilişkilerine uygun düşen bütün toplumsal bağıntıların ortadan kaldırılması, bu toplumsal bağıntılardan doğan bütün düşüncelerin altüst edilmesine varmak üzere, devrimin sürekliliğinin ilânıdır, zorunlu bir geçiş noktası olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür.

1848 sonrası dönemde, yalnızca Fransa veya Batı Avrupa'da değil, dünya genelinde işçi hareketi ve dolayısıyla sosyalist hareket, eşi görülmemiş bir büyüme dönemine girecekti. Hareketin büyümesiyle birlikte ise, yeni meseleler, yeni ikilemler, yeni çözümlemeler ve ister istemez yeni sorunlar ve ayrışmalar ortaya çıkacaktı. Marx, 1871'deki Paris Komünü deneyiminden, Fransa'da İç Savaş eserinde “[İ]şçi sınıfı basitçe mevcut devlet makinesini olduğu gibi alıp ve onu kendi amaçları için kullanamaz” sonucunu çıkartıp ve “devlet iktidarının yıkılmasının” gerekliliği çözümlemesini yaparak, eskiden komünist saflarda görülen kimi eğilimlere yönelik bir eleştirinin de önünü açmış oluyordu. Bu eleştiriden, Fransa'da Sınıf Savaşımları'nda, burjuvazinin komünizme taktığı isim olarak tanımlanan Louis-Auguste Blanqui de nasibini alacaktı. Enternasyonal Marşı'nın yazarı Eugene Pottier'in, mezar taşına yazılması üzerine hakkında “Taş kalpli bir sınıfa karşı, ekmekten mahrum halk uğruna savaşırken; yaşamında dört duvara, ölümünde dört parça çam tahtasına sahip oldu” dediği Blanqui, ömrü boyunca komünizmi ve proletarya diktatörlüğünü savunmuştu fakat ona göre devrim, katı disiplinli bir azınlığın gerçekleştireceği bir darbeydi. Buradan yola çıkarak Engels, 1873'te Blanqui hakkında şunları söyleyecekti: “Blanqui temelde siyasi bir devrimcidir. Yalnızca duygusal olarak, kitlelerin acılarına sempati duyduğu için sosyalisttir, fakat ne sosyalist teorisi ne de belirli pratik sosyal çözüm önerileri vardır. Siyasi faaliyetinde temede bir 'eylem adamı' olmuş, doğru zamanda küçük ve iyi örgütlü bir azınlığın siyasi bir darbe yapıp, başlangıçtaki birkaç ufak başarıyla halk kitlelerini peşine takarak başarılı bir devrim yapabileceğine inanmıştır (...) Blanqui'nin, herhangi bir devrimin ancak ufak bir devrimci azınlık tarafından yapılabileceği varsayımından zorunlu olarak bu eylemin başarısının ardından bir diktatörlük geleceği sonucu çıkar. Fakat bu, tabii ki, bütün bir devrimci sınıfın, proletaryanın değil, devrimi yapmış olan küçük bir azınlığın diktatörlüğü olabilir ki bu azınlık da daha önceden bir ya da birkaç bireyin diktatörlüğü altındadır. Dolayısıyla Blanqui'yi önceki bir kuşağın bir devrimcisi olarak görüyoruz.

Bu konudan yola çıkarak yaptıkları eleştirilerde, Marx ve Engels, özellikle 1875'te Almanya Sosyalist İşçi Partisi adıyla kurulacak olan ve bugün 1890'da aldığı Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ismiyle bilinen örgütlenme içerisinde, devletçi sosyalist Ferdinand Lassalle'ın takipçilerine karşı eleştirilerinde çok daha ileri gideceklerdi. Bunun tek nedeni Lassalle'ın takipçilerinin, Blanqui'nin aksine önceki bir kuşağa ait olmamaları değildi. Marx ve Engels, Lassalle'ın devletçi görüşlerini sürekli eleştirmiş ve Engels, 1877'de yazdığı Anti-Dühring'te, Lassalle'ın da savunmuş olduğu ve pek çok takipçisinin sosyalizm olarak algıladığı devlet mülkiyetini şöyle tanımlamıştı: “Modern devlet, biçimi ne olursa olsun, özü itibarıyla kapitalist bir makinedir, kapitalistlerin devletidir, toplam ulusal sermayenin ideal kişileşmesidir. Üretici güçleri ne kadar çok kendi mülkiyetine geçirirse, o kadar çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o kadar çok sömürür. İşçiler ücretli işçi, proleter olarak kalırlar. Kapitalist ilişki ortadan kaldırılmaz, bilakis doruğuna tırmandırılır.” Dahası Blanqui, kendisini her zaman bir proleter olarak görmüştü: fakat Lassalle'ın takipçileri işçi sınıfının kurtuluşunu başka sınıflara bağlıyorlardı. Bunlara karşılık Marx ve Engels, 1879'da, August Bebel ve Wilhelm Liebknech gibi SPD içerisindeki yandaşlarına gönderdikleri mektupta şöyle diyeceklerdi: “Enternasyonal'in kuruluş kongresinde şu savaş narasını ortaya attık: İşçi sınıfının kurtuluşu, işçi sınıfının kendisi tarafından gerçekleştirilmelidir. Dolayısıyla işçilerin kendilerini kurtaramayacak kadar eğitimsiz olduğunu, ve onların büyük ve küçük burjuvazinin iyiliksever üyeleri tarafından kurtarılmaları gerektiğini açıkça söyleyen adamlarla ortak iş yapamayız. Eğer yeni parti organı bu beylerin görüşüne tekabül edecek bir politika benimserse, yani proleter değil burjuva olursa, o zaman yapabileceğimiz tek şey – ne kadar üzülerek de yapsak – bugüne dek ülke dışında temsil ettiğimiz Alman Partisi'ne karşı olduğumuzu ve onunla her türlü dayanışmayı kestiğimizi açıkça duyurmak olur.

Son olarak, yine aynı metinde Marx ve Engels'in SPD içerisindeki ciddi problemin bir diğer yüzüne, reformizm ve uzlaşmacılık problemine değindiğine tanık olacaktık: “1848'de burjuva demokratları olarak ortaya çıkmış adamlar şimdi kendilerine pekala Sosyal-Demokrat diyebilirler! Nasıl öncekiler için demokratik cumhuriyetin kuruluşu elde edilemez derecede uzaktıysa, şimdikiler için kapitalist düzenin devrilmesi elde edilemeyecek kadar uzak ve dolayısıyla bugünün siyasi pratiğiyle hiçbir alakası yok; istenildiği kadar uzlaşmacılık yapılabilir, taviz verilebilir, iyilikseverlik edilebilir. Aynı durum proletarya ve burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesine de uygulanıyor. Kağıt üzerinde tanınıyor zira onu reddetmek artık mümkün değil, fakat pratikte bir kenara atılıyor, bastırılıyor ya da iğdiş ediliyor. Sosyal-Demokrat Parti işçilerin partisi olmamalı, üzerine burjuvazinin veya, esasında, hiç kimsenin nefretini çekmemeli; bu kuşak için zaten elde edilmeyecek ve burjuvaziyi korkutacağı hesaplanan hırslı hedeflere vurgu yapmak yerine, burjuvazi içerisinde etkin bir propaganda yapmalı, bütün gücünü ve enerjisini eski toplumsal düzene yeni dayanaklar sağlayacak ve belki de nihai kıyameti aşamalı, parçalı ve, mümkün olduğunca barışçıl bir çözülme sürecine dönüştürecek eğreti küçük burjuva reformlara adamalı.

Marx ve Engels'in son yıllarında, işçi hareketi ciddi biçimde büyümüş, üyeleri ve destekçileri milyonları bulan sendikalar ve partiler kurmayı başarmıştı. Dönemin koşulları, bu yapıların işçilerin yaşam ve çalışma koşullarında büyük ilerlemeler sağlamasını mümkün kılıyorlardı, zaten böylesi bir kitleselleşmeyi de bu olgu mümkün kılmıştı. Fakat aynı zamanda bu kurumlar özellikle burjuva ideoloji tarafından ciddi bir biçimde kuşatılmaktalardı. Marx ve Engels yukarıda alıntıladığımız mektuplarında “Fakat eğer Parti liderliği, büyük veya ufak ölçüde böylesi adamların ellerine geçerse, o zaman Parti de daha az iğdiş olmayacaktır, ve bu da onun proleter niteliğinin sonu olacaktır” diyeceklerdi. Bu endişenin geri dönülmeyecek şekilde gerçekleşmesi, tam otuz beş yıl alacaktı.

2. Sendikalizm, Parlamenterizm ve Oportünizm: Burjuva Solunun Kurumlaşması

14 Temmuz 1889 tarihinde, Paris'te İkinci Enternasyonal'in kuruluş kongresi gerçekleşti. 1864'ten 1877'ye kadar varlığını sürdürem Birinci Enternasyonal, çeşitli işçi sendikaları, reformistler, anarşistler, sosyalistler ve komünistlerin birleştiği, dönemin Avrupa'sındaki hemen hemen bütün radikal hareketlerin şu ya da bu şekilde bir noktada temas ettiği bir örgüttü. Birinci Enternasyonal'e kıyasla, İkinci Enternasyonal siyaseten daha yakın unsurların oluşturduğu bir örgüttü. İçinde sosyalizmin kapitalizmin reformlarla iyileştirilmesiyle yavaş yavaş geleceğini düşünenler, sendikalara dayalı kitlesel sosyalist ya da işçi partileri, ve ayrıca kapitalist devletin yıkılmasının bir zorunluluk olduğunu düşünen devrimci proleter unsurlar vardı. Her halükarda, İkinci Enternasyonal'i oluşturan unsurların tamamına şu veya bu şekilde sosyalistti, ve büyük çoğu da kendilerini marksist görmekteydi. Buna rağmen, örgütsel olarak İkinci Enternasyonal, Birinci Enternasyonal'den daha merkezileşmiş bir yapıya sahip değildi, zira İkinci Enternasyonal çökene kadar, ulusal partilerin bir federasyonu olarak kalacaktı ve İkinci Enternasyonal'in Uluslararası Sosyalist Büro'su bir enformasyon bürosu olmanın ötesine gidemeyecek, ulusal partilere yönelik bir bağlayıcılığı olmayacaktı.

İkinci Enternasyonal'in en güçlü partisi, Almanya Sosyal Demokrat Partisiydi. SPD, 1878-1890 arasında, Bismarck'ın sosyalist-karşıtı yasaları nedeniyle yasaklı bir partiydi. Bu dönemde partinin binlerce üyesi hapislere atılıyor, yine binlercesi işsiz bırakılıyor, kara listelere alınıyordu. Yalnızca bir yasa boşluğu sayesinde seçimlere katılabilen SPD, bunun haricinde spor ve müzik kulüpleri gibi zararsız görünen yapılar üzerinden örgütleniyordu. Partinin yayın organı da illegaldi ve İsviçre'den Almanya'ya kaçak sokuluyordu. Öte yandan illegalite koşulları SPD'ye yaramış, 1878'den 1890'a partinin oyları %7'lerden %19'a çıkmış, parti ciddi bir biçimde büyümüş ve güçlenmişti. SPD bir daha hiçbir döneminde, özellikle 1881-90 arası büyüdüğü hızla büyüyemeyecekti. Dolayısıyla SPD'nin 1889'da kurulan İkinci Enternasyonal'in baştacı olması şaşırtıcı değildi. Enternasyonal'in neredeyse bütün diğer partileri SPD'nin yolundan gitmek, kendi ülkelerinin SPD'si olmak istiyorlardı. 1891'de SPD'nin Engels'in etkisiyle Erfurt Programı ile Gotha Programı'nda Lassalle'cılara verilen tavizlerden geri adım atması ve marksist görüşlere daha da yaklaşması Enternasyonal genelinde de marksizmin daha kuvvetle benimsenmesini sağlayacaktı. Engels'in ölümünde sonra ise, 1880'lerde İngiltere'de onunla çalışmış olan Karl Kautsky SPD'nin, dolayısıyla da Enternasyonal'in en önde gelen kuramcısı olacaktı. 1914'e kadar SPD'nin üye sayısı bir milyonu aşmış olacaktı.

Özellikle 1891'de Erfurt Programı'nın kabul edilmesinin ardından, yüzeysel açıdan Engels'in yaşantısının son döneminde SPD ile ilgili endişelerinin temelinin ortadan kalktığını söylemek mümkün olabilirdi fakat ölümünden kısa bir süre önce “Bütün yazılarımda kendimi asla bir sosyal-demokrat olarak nitelendirmiyorum, bir komünist olarak nitelendiriyorum. Marx için olduğu gibi benim için de kavrayışımızı belirtmek için böylesine esnek bir ifade kullanmak imkansız” diyerek kaygılarının ortadan kalkmadığını gösterecekti. Zira, görünüşte Lassalle'cıların ve diğer burjuva sosyalistlerinin görüşleri gitmiş, marksizm benimsenmişti fakat tarihte pek çok noktada olduğu üzere, kapıdan kovulan bacadan girmeyi becerecekti. Bu baca ise, Engels'in müridi ve Enternasyonal'in Papa'sı Kautsky'den başkası değildi. 1902'de Avusturya Sosyal Demokrat Partisi'nin yeni taslak programına dair yazdığı bir metinde, Kautsky şunları söyleyecekti: “Modern sosyalist bilinç, yalnızca derin bilimsel bilgi temeli üzerinde yükselebilir. Gerçekten de, modern iktisat bilimi, diyelim modern teknoloji kadar, sosyalist üretim için bir koşuldur, ve proletarya, ne denli isterse istesin, ne birini ne de ötekini yaratabilir; her ikisi de modern toplumsal süreçten ortaya çıkar. Bilimin taşıyıcısı proletarya değil, burjuva aydın tabakadır: modern sosyalizm, bu tabakanın tek tek üyelerinin zihinlerinden kaynaklanmıştır, ve bunu entelektüel olarak daha gelişmiş olan ve koşulların elverdiği yerlerde modern sosyalizmi proleter sınıf mücadelesine sokan proleterlere iletenler de bunlar olmuştur. Demek oluyor ki, sosyalist bilinç sınıf mücadelesine dışardan verilen bir şeydir, onun içinden kendiliğinden çıkan bir şey değildir.” Kautsky'nin burada ifade ettiği görüşler, tam da Marx ve Engels'in “ortak iş yapamayızdediği unsurların ikameci görüşlerinin bir tekrarı gibidir.

Esasında SPD'nin ve İkinci Enternasyonal'in marksizmi, içi boşaltılmış bir kabuk gibiydi ve önderlerinin büyük çoğunun marksist ortodoksiyi savunma, yani marksizmden sapmama iddiaları gerçekten uzaktı. İkinci Enternasyonal'in kitle partilerinin gücünün temelinde sendikalar, pratiğinin temelinde ise seçimler ve parlamenter faaliyet vardı. Devrimci kanadının önemli önderlerinden Rosa Lüksemburg'un 1904'te yazdığı üzere, “sosyal demokrasi işçi sınıfının örgütlülüğüne bağlı değil, işçi sınıfı hareketinin ta kendisi” idi. Dönem kapitalizm için her açıdan bir refah dönemiydi. Hareket büyük kazanımlar elde etmiş, kazanımlar elde ettikçe daha da güçlenmiş ve bu böyle gitmişti. Böylesi bir hareket içerisinden, “nihai hedef hiçbir şeydir, hareket her şeydir” fikrini savunanlar çıkması şaşırtıcı değildi. Erfurt Programı'nın yazarlarından Eduard Bernstein 1890'ların sonlarına doğru bu görüşleri ifade etmeye başladığında, Enternasyonal içerisinde büyük tepki çekmişti. Bernstein, 1898'de yayınlanan ünlü kitabı Evrimci Sosyalizm'e 1909'da yazdığı önsözde: “Nihai bir sosyalizm hedefine inanamam. Fakat sosyalist harekete, toplumu adım adım toprak sahibi bir ticaret oligarşisinin egemenliğinden gerçek bir demokrasiye götürerek kurtuluşlarını sağlayacak emekçi sınıfların ileri yürüyüşüne güçlü bir biçimde inanıyorum” diyerek açıkça ifade edecekti.

Marksizmi revize ettiği için, Bernstein ve takipçileri Enternasyonal içinde revizyonistler olarak anılacaklardı. Öte yandan Bernstein'ın görüşlerini ilk yanıtlayan Rosa Lüksemburg, Bernstein'ın görüşlerini, marksizmi revize etmiş oluşunun ötesinde ele alacaktı. 1900'de yayınlanan Sosyal Reform mu Devrim mi? kitabında Rosa Lüksemburg, başta ABD olmak üzere çeşitli ülkelerde işçi hareketi içerisindeki kimi devrimci eğilimlerin düştüğü reformlar ve reformizmi ayıramama hatasını yapmıyor ve dolayısıyla reformizmle beraber reformları da reddetme düşmüyordu. Zira Lüksemburg'a göre “Reformlar için, yani mevcut toplumsal düzenin çerçevesi dahilinde işçilerin koşullarının iyileşmesi için mücadele (...) Sosyal Demokrasiye proleter sınıf mücadelesine müdahil olma ve nihai hedefe yönelik – yani siyasi iktidarın alınmasına ve ücretli emeğin lağvedilmesi için tek aracıdır.” Bernstein'ın oportünizmi ilk ve son kez teorik bir temele oturttuğunu, zira oportünizmin buradan başka gidecek bir yeri olmadığını belirten Lüksemburg, Bernstein'ın argümanlarının marksizmin kimi yalıtılmış tezlerine saldırım, marksizim bütünlüklü olduğu için bunun marksizmi çökerteceğini ummak olduğunu ifade edecek ve kapitalizmin çöküş evresine girmeyeceği savına karşı Engels'in kapitalist toplumun gidişatına yönelik ya sosyalizm ya barbarlık ikilemini ortaya koyacaktı. Öte yandan Lüksemburg daha temel bir çıkarımı oportünizmin kendisinin nereye gittiğine dair yapacaktır: “Bu, oportünist pratiğin temelde marksizmle uzlaştırılamaz olduğunu gösteriyor. Fakat ayrıca oportünizmin genel olarak sosyalizmle (sosyalist hareketle) de uzlaştırılamaz olduğunu, içsel eğiliminin emek hareketini burjuva yollara itelemek olduğunu, proleter sınıf mücadelesini tamamen felç etmek eğiliminde olduğunu kanıtlıyor. Tarihsel olarak bakıldığında, açık ki marksist doktrinle hiçbir alakası yok. Zira, Marx'tan önce ve ondan bağımsız olarak hepsi kendi biçiminde zamanın koşullarına tekabül eden emek hareketleri ve muhtelif sosyalist doktrinler ortaya çıkmıştı. Sosyalizmi ahlaki bir adalet fikriyle, bir üretim biçimiyle değil bir dağıtım biçimiyle mücadele üzerinden temellendirmekten ibaret olan; sınıf mücadelesi kavramını fakirler ve zenginler arasındaki çelişki olarak, kapitalist ekonomide “kooperatif ilkeyi” uygulamak olarak ifade eden teori – ki bütün bu hoş fikirleri Bernstein'ın doktrininde bulabiliriz – ondan önce de vardı. Ve bütün bu teoriler, vakitlerinde, yetersizliklerine rağmen, proleter sınıf mücadelesinin etkin teorileriydi. Proletaryanın sayesinde tarih sahnesine yürümeyi öğrendiği bebek yürüteçleriydi. Fakat sınıf mücadelesinin gelişiminden ve toplumsal koşullarındaki reflekslerinin bu teorilerin terk edilmesini sağlamasının ardından (...) sosyalizm ve marksizm, proletaryanın kurtuluş mücadelesi ve Sosyal Demokrasi aynı oldu. Bu yüzden marksizm-öncesi teorilere dönüş bugün artık proletaryanın çocukluğunun yürüteçlerine dönüşe değil, burjuvazinin kokuşmuş ayakkabılarına dönüşe işaret ediyor.

Özellikle yeni yüzyılın başından itibaren, oportünist hareket, sosyal demokrasinin devrimci sol kanadının muhalefetine rağmen, Enternasyonal içerisinde ciddi bir güç kazanmaya başlayacaktı. Oportünizme karşı devrimci sol eğilimlerin Enternasyonal içinde ayrı örgütlenmelere gideceği ilk sorun ise, örgütlenme sorununun kendisi olacaktı. 1903'ün Yaz'ında, Bulgaristan Sosyal Demokratik İşçi Partisi içerisinde, Dimitar Blagoev'in başını çektiği dar sosyalistler ile Yanko Sakazov'un başını çektiği geniş sosyalistler ayrıştılar. Esasında ayrışmanın altında yatan eski bir tartışmaydı. Sakazov, partinin yalnızca proleter bir örgüt değil, burjuvazi dahil bütün “üretici” katmanları içeren geniş bir kitle örgütü olmasını savunuyordu ki bu, Blagoev'in devrimci sol kanadı için kabul edilmez bir tutumdu. Yakın bir dönemde, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi içerisinde, parti üyesinin kim olacağına dair bir tartışma üzerinden benzer bir ayrışma gerçekleşti. Julius Martov'un “partinin örgütlerinden birinin yönetimi altında düzenli kişisel destek sağlamak” kriterine karşı Vladimir Lenin parti üyesini, “parti programını tanıyan ve onu maddi olarak ve parti örgütlerinden birinin şahsen parçası olarak destekleyen kişi” olarak tanımlıyordu. Menşevik-Bolşevik ayrışmasının temeli bu ayrımdı. Ne Yapmalı'da Lenin'in Kautsky'nin sınıfa dışarıdan bilinç taşınması görüşlerini Menşevikler, Lenin devrimcilerin mücadeleleri desteklemek hariç hiçbir müdahalesi olmadan sınıfın kendi kendine bu bilinci kazanabileceği görüşünü savunan ekonomistlere karşı Kautsky'nin bu görüşlerini kullandığında, itiraz etmek bir yana, Lenin'i desteklemişlerdi. Esasında ayrım, istenilenin SPD tarzı, ufak bir merkezin kitlesel bir çeperi yönettiği bir parti mi, yoksa küçük ama militanların faal katılımıyla canlı bir parti mi olması istendiğiydi.

Fakat İkinci Enternasyonal içerisindeki hiçbir ayrışma ve hiçbir tartışma 4 Ağustos 1914'te, Alman parlamentosundaki SPD grubunun savaş kredilerine olumlu oy vermesiyle alevlenen kadar hararetli olmayacaktı. Oportünizmin içerisindeki bütün gücüne rağmen, İkinci Enternasyonal kuruluşundan beri genel olarak, yer yer çok net olmasa da, proleterya enternasyonalizmini savunmuş ve kimi noktalarda pasifizme kayarak da olsa savaşlara karşı çıkmıştı. Bu yüzden Enternasyonal'in savaş karşıtı tutumu, özellikle devrimci kanat için büyük bir şok olmuştu, hatta Lenin, 1914'te Alman sosyal demokratlarının günlük Vorwarts gazetesinin SPD üyelerinin savaş kredilerine oy verdiğini yazan sayısını görünce, bunun Rus gizli polisinin işçileri yanıltmak için hazırlattığı bir sahte sayı olduğunu zannetmişti. Böyle bir durum nasıl ortaya çıkmıştı? Bunu anlamak için tarihte biraz geriye gidip SPD içerisindeki eski bir tartışmaya bakmamız gerekiyor. Almanya'da sendikaları kuran bizzat SPD olmasına rağmen, 19. Yüzyılın sonlarına doğru sendikalarda bir apolitikleşme yaşanmaya başlamıştı. Bernstein'ın revizyonizmi, SPD'nin önde gelen teorisyenlerince güçlü bir biçimde eleştirilmişti, fakat aslında özellikle sendikalar içerisinde çok güçlü bir eğilimi temsil ediyordu. İşçi hareketinde nihai hedefin hareket üzerindeki önceliğini reddederek, Bernstein aslında sosyalist partinin işçi hareketi içerisindeki etkinliğine karşı çıkmış ve SPD'yi kendi sendikalarıyla karşı karşıya getirmişti. Rusya'da 1905'te gerçekleşen kitle grevlerinin ardından bu tartışma alevlendi, başta Rosa Lüksemburg olmak üzere devrimci sol kanat, böylesi bir hareketin sendikal hareketin çok zayıf olduğu Rusya'da gerçekleşmesinden dolayı, kitle grevinde ve geleceğin devrimci kalkışmasında sendikaların rolünü sorgulamaya başladı. Fakat Kautsky'nin etrafındaki “merkez”, işçi hareketinin birliğinin ne pahasına olursa korunması uğruna kitle grevi meselesinin sendikaların işi olduğu kararını aldı, dolayısıyla bu çatışma sendikaların zaferiyle bitti. Oysa ki kitle grevi ve kitle grevinin ortaya çıkartmış olduğu işçi konseyleri, proleter devrim nasıl olacak sorusunun anahtarıydılar. Sendikaların apolitik niteliğinin ilanı, sendikal hareketin kapitalist devlete eklemlenmesinin bir hazırlığıydı. Fakat sendikaların böylesi bir yola girişinin olacağı vardı. Sendikalar asla devrimci örgütler olmamışlardı, belli bir dönemin ve belli koşulların örgütleriydiler. Öte yandan, sosyal demokrasinin sendikalar üzerindeki etkisinin bitmesi, sendikaların sosyal demokrasi üzerindeki etkileri bitmemişti. Sosyal demokrasinin temel faaliyeti seçimlere katılmaktı: sendikalar olmadan sosyal demokrasinin güçlü bir seçim faaliyeti yürütebilecek kitle partilerine sahip olması, sendikaların desteği olmadan ise seçimlerde başarı elde etmesi bir hayli zordu – ki savaş koşulları parlamenter alanı iyice kısıtlamıştı. Bütün bunların, savaş çılgınlığının kuvveti, sosyal demokrat saflarda bir çaresizlik ve hayal kırıklığı yaratarak zayıf, yumuşak ve uzlaşmacı olanları yıkıp geçecekti. İkinci Enternasyonal'in neredeyse bütün partileri, tıpkı sendikalar gibi, savaşa karşı çıkmak bir yana, savaşta kendi ülkelerini destekleyecek ve savaş esnasında sosyal barış, yani sınıf mücadelelerinin kesildiğini ilan edeceklerdi. 5 Ağustos sabahı bir Enternasyonal yoktu artık.

İkinci Enternasyonal'in Kautsky gibi kimi önderleri, savaş sırasında enternasyonalist bir tutum alınamamış olmasının böylesi bir tutumun alınamayacağını gösterdiğini ve Enternasyonal'in bir barış dönemi örgütü olduğunu söyleye dursunlar, sosyal demokrasinin devrimci sol kanadı, hareketin yaptığını tanımlamak için ihanetten aşağı bir ifade kullanmayacaktı. 5 Ağustos 1914'te, Alman partisinin durumuna hakim ve böylesi bir ihaneti esasında bekleyen Rosa Lüksemburg sosyal demokrasiyi kokuşmuş bir ceset olarak tanımlayacaktı. Rus partisindeki ayrışmanın Menşeviklerle saf tutmuş ama bu noktada ne Bolşeviklere ne Menşeviklere bağlı olan Leon Troçki, Enternasyonal'in etkin olarak öldüğünü duyuracaktı. Öte yandan enternasyonalist devrimci kanadın büyük bir kısmı, Enternasyonal'in, ihanet eden liderliğin elinden kurtarılmasının hala mümkün olduğunu düşünüyorlardı. 1915'te gerçekleşen savaş karşıtı sosyalist Zimmerwald Konferansı'nın katılımcılarının büyük çoğunluğu da bu görüşü destekleyecekti, ki Lüksemburg ve Troçki gibi devrimciler de yeni bir Enternasyonal inşa etmeye çalışmaktan ziyade, eskisini kazanmaya çalışmak gerektiği görüşündeydi.

Bu ihanetin eski Enternasyonal'i geri dönülmez bir biçimde düşman saflarına ittiğini düşünen azınlığın en ünlü temsilcisi Lenin olacaktı. Daha Ağustos 1914'te kaleme aldığı Avrupa Savaşı'nda Devrimci Sosyal Demokrasinin Görevleri başlıklı bildirgede Lenin şöyle diyecekti: “İkinci Enternasyonal (1889-1914) içerisinde en güçlü ve etkin olup savaş kredilerine oy vermiş ve Prusya Junkerlerinin ve burjuvazinin burjuva-şovenist sözlerini tekrarlamış bir parti olan Alman Sosyal Demokrat Partisi'nin liderlerinin davranışı sosyalizme tamamen ihanet etmektir (...) İkinci Enternasyonal'in (1889-1914) önderlerinin büyük çoğunun ihaneti, Enternasyonal'in ideolojik ve siyasi iflasını göstermektedir. Bu çöküş temelde, içerisinde burjuva doğası ve tehlikesi bütün ülkelerin devrimci proletaryasının en iyi temsilcilerince uzun yıllardır dillendirilmekte olan küçük-burjuva oportünizminin muzaffer olmasından kaynaklanmıştır. Oportünistler uzun yıllardır sosyalist devrimi inkar ederek ve onun yerine burjuva reformizmini koyarak; sınıf mücadelesini ve onun belli durumlarda engellenemez biçimde iç savaşa evrilmesini reddederek ve sınıf işbirliği vaaz ederek; yurtseverlik ve anavatan savunusu adı altında burjuva şovenizmini savunarak ve çok önce Komünist Enternasyonal'in ortaya koyduğu sosyalizmin temel gerçeğini, işçilerin vatanı olmadığını görmezden gelerek; kendilerini bütün ülkelerin proleterlerinin bütün ülkelerin burjuvalarına karşı devrimci savaşını savunmak yerine duygusal ve cahilce militarizmle mücadeleyle sınırlayarak; burjuva parlamenterizm ve burjuva yasallığının kullanımını fetişleştirip kriz dönemde örgütlenme ve ajitasyonun illegal biçimlerinin elzem olduğunu unutarak İkinci Enternasyonal'in enkazını hazırlıyorlardı (...) Sosyalizm içindeki bu burjuva yönelimi azimle ve geri dönülmez biçimde ortadan kaldırmak geleceğin Enternasyonal'in görevi olmak zorundadır.

Kısa bir süre içerisinde Lenin'in bu tutumunda yalnız olmadığı ortaya çıkacaktı. 1915 Zimmerwald Konferansı'nda, Lenin ve Bolşeviklerin başını çektiği ve kendisini Zimmerwald Solu olarak adlandıran bir azınlık, Rusya haricinde Letonya, Polonya, İsveç, Norveç, İsviçre ve Almanya'dan delegelerin desteğini kazanacaktı. Zimmerwald Solu'nun 19'a 12 oyla benimsenmeyen bildirge önergesinde şöyle deniliyordu: “Emek önderlerinin büyük çoğunluğu (...) milliyetçilik gözlerini bağlamış, oportünizmi içlerini çürütmüş olduğundan, savaşın başında işçi sınıfını emperyalizme sattılar ve Sosyalizmin ilkelerine ve dolayısıyla proletaryanın gündelik çıkarlarına ihanet ettiler. Sosyal-yurtseverlik ve sosyal-emperyalizm (...) proletarya için emperyalizmin burjuva müritlerinden daha büyük bir tehlikedir, zira Sosyalizm bayrağını kötüye kullanarak bilinçlenmemiş işçileri yanıltabilir. Sosyalist partilerin, ve dahası şimdi sosyal-emperyalist partilerin içindeki Sosyalist muhalefetin görevi, emekçi kitleleri siyasi iktidarın alınması ve toplumun Sosyalist örgütlenmesi için kapitalist hükümetlere karşı devrimci mücadeleye çağırmak ve bu mücadelenin başını çekmektir.

Troçki, uzun yılların ardından 1914 sonrası döneme dair, Avrupa'daki bütün gerçek enternasyonalistlerin sayısının bir trenin tek vagonuna sığacak kadar az olduğunu söyleyecekti. Birinci Dünya Savaşı başladığında herkes bu savaşın, geçen on yılların diğer savaşları gibi, büyük ölçüde hızlı yaşanıp hızlı biteceğini zannetmişti. Öte yandan savaş bitmek bilmeyecekti adeta. Marx çok uzun yıllar önce, üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişimi önünde bir pranga olduğu zaman, üretim biçiminin bir kriz ve devrim, başka bir ifadeyle bir çöküş evresine girdiğini ifade etmişti. Tarihin o güne dek gördüğü en büyük savaş ile üretici güçlerinin görülmemiş derecede yıkımı, bu dönemin gelmiş olduğunu gözler önüne seriyordu. Dahası kapitalizm devletin ve toplumun tek ve rakipsiz egemen gücü olarak saltanatını ilan etmişti. Dolayısıyla burjuva solunun kurumsallaşması da mümkün olmuştu. Sosyal demokrasi ve sendikalar, ihanetleriyle burjuvazinin kurumlarına dönüşmüşlerdi. Bilimsel sosyalizm savunusuyla tanınan İkinci Enternasyonal'in içindeki tek bilim insanı olan ve Zimmerwald Solu'nu destekleyen Hollandalı devrimci Anton Pannekoek, durumu 1917'nin başında yazdığı Üçüncü Enternasyonal isimli yazısında şöyle ifade edecekti: “İşçi sınıfı hareketi için tarihinde görülmemiş bir felaketin ortasındayız.” Fakat savaşın korkunçluğu uzayıp gittikçe, enternasyonalist devrimcilerin görüşleri işçi sınıfı içerisinde giderek etki kazanmaya başlamıştı. 1917'nin başında dahi, olacakları kimse beklemiyordu ama ortaya çıkmıştı ki proletarya savaştan bıkmış ve kapitalizmin kapısına dayanmıştı.

3. Uluslararası Devrimci Dalga ve Karşı-Devrim

Modern takvime göre 7 Mart, Rus takvimine göre ise 22 Şubat tarihinde, Petrograd'ın en büyük sanayi merkezi olan Putilov demir fabrikasında, patronların ücret artışı talep eden 20,000 işçiye lokavt uygulamaları sonucu tarihin gördüğü en büyük devrimci dalga başlayacaktı. Ertesi gün, 8 Mart Emekçi Kadınlar günü kutlamalarında kadın işçiler sokağa dökülüp fabrika fabrika gezerek on binlerce işçinin Putilov işçilerine katılmalarını sağlayacak, ilerleyen günlerde askerin karşılarına çıkacak ve onları da ayaklanan kitlenin saflarına çekeceklerdi. Ayaklanan kitlenin iki temel talebi, ekmek ve barıştı. On gün içinde, Rusya'da çarlık bitecekti. Fakat Çarlığın bitmesi kitlelerin isteklerine ulaşacakları anlamına gelmiyordu.

Şubat Devrimi sonrasının Rusya'sına 1905 Devrimi sonrası kurulan Duma'da güçlü partilerin kurduğu Geçici Hükümet egemen olacaktı. Geçici Hükümet'in başını çeken iki temel güç, liberal Anayasal Demokrat Parti (Kadetler) ile, içerisinde muhalif bir savaş karşıtı azınlık olsa da, büyük bir kısmı savaşı destekleyerek burjuvazinin saflarına geçmiş olan halkçı Sosyalist Devrimci Parti (Esar(SR)'lar) idi. Sosyalist Devrimci Parti, marksistlerin küçük-burjuva terörizmi adını verdiği romantik silahlı mücadeleci gelenekten geliyordu fakat artık özellikle köylülük arasında büyük güç kazanmış bir kitle partisiydi. Bunun haricinde, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin Menşevik kanadı da Geçici Hükümetin ufak bir ortağı olacaktı. Menşevikler, özellikle 1905'te sonra, aşamalı devrim tezinden yola çıkarak, Rusya'da bir burjuva demokratik devrim olması gerektiğini savunmuş ve böylesi bir devrimin doğal önderleri olarak gördükleri liberal Anayasal Demokrat Parti ile yakın çalışma yürütmüşlerdi. Bununla birlikte, Birinci Dünya Savaşı başladığı zaman, Menşevik Partisi'nin bir kısmı orduya katılırken, Menşevik lider Julius Martov'un başını çektiği bir kesim savaşa karşı çıkmıştı. Şubat devriminin ardından ise Menşevik Partisi'nin büyük çoğunluğu Geçici Hükümete katıldı ve devrimi savunmak adı altında savaşı destekledi. Martov'un sert eleştirilerine maruz kalsalar da, bu kanat artık egemendi ve açık açık devrimci savunmacılığı savunuyordu. Menşevik liderlerden Irakli Tseretelli ve Matyev Skobelev Geçici Hükümet'te bakanlık mertebesindeydiler ve onlar haricinde pek çok Menşevik muhtelif hükümet kurumlarında çalışıyordu. Bu Menşeviklerden bir tanesi de, Lenin'e yönelik bir tutuklama emrinin altına imza atacak Andrey Vyshinsky adlı genç ve başarılı bir avukattı. Öte yandan, Şubat Devrimi yalnızca Geçici Hükümetin iktidarını doğurmamıştı. Ayaklanan işçilerin de bir öz-örgütlülüğü ortaya çıkmıştı. Bu organın işçi Petrograd İşçi Konseyi, veya Sovyeti idi. Bu organ, ilerleyen aylarda Geçici Hükümete rakip bir iktidar merkezi olacak ve bu durum bir ikili iktidar durumu yaratacaktı. Bununla birlikte, başlangıçta Petrograd Sovyeti'nin içinde de Fyodor Dan ve Nikolai Çekidze gibi savaş yanlısı ve Geçici Hükümet'i destekleyen Menşevikler liderleri hakimdi, hatta hükümet yanlısı Menşeviklerin ve Sosyalist Devrimcilerin etkisiyle, Sovyet'in Yürütme Komitesi Mart ayında greve çıkan işçileri açıktan açığa kınayacaktı.

Rusya'daki yeni durum, eski meselenin üzerine yeni bir sorun eklemişti: burjuva demokrasisi mi, proletarya diktatörlüğü mü? Şimdi savaşı ve hükümeti büyük bir şiddetle destekleyen Menşevikler arasında, Şubat Devrimi öncesinde daha ılımlı ve pasifist açılardan olsa da savaşa karşı çıkmış olanların sayısı az değildi – fakat burjuva demokrasisini destekledikleri için şimdi burjuva demokrasisinin sürdürdüğü savaşı da desteklemek zorundaydılar. Rusya'daki bütün siyasi eğilimlerin en radikali olan Bolşevikler dahi bu konuda tamamen net değildiler. Mart başlarında Sibirya'da sürgünden dönen Lev Kamanev, Joseph Stalin ve Matvei Muranov gibi Bolşevik liderler Petrograd Parti örgütünün başına geçince, Bolşeviklerle Menşeviklerlin ülke genelinde birleşmesinin yollarını aramaya başlayacaklardı ki Menşevikler de buna sıcak bakıyorlardı. Ancak Nisan başında Petrograd'a dönen Lenin'in müdahalesiyle Bolşevikler yine savaş-karşıtı ve radikal bir siyaset yürütmeye başlayacaklardı. Aslında sonraki süreçte Bolşevik Partisi'nin programı yerine geçecek olan Nisan Tezlerinde, Lenin yapılması gerekenler arasında şunları sayacaktı: “Geçici hükümet hiç bir şekilde desteklenmemelidir; bütün vaatlerin ve özellikle ilhaklardan vazgeçildiğine ilişkin vaatlerin tamamen yalan olduğu kanıtlarla gösterilmelidir. Bu hükümetten, kapitalistlerin hükümetinden, emperyalistliği bırakmasını 'talep etme' yerine -ki, bu, yığınlar arasına boş hayal tohumları serpmek olduğu için, kabul edilemez- hükümetin maskesinin düşürülmesi”, “İşçi vekilleri sovyetlerinin çoğunluğunda burjuvazinin etkisi altına düşmüş olan ve bu etkiyi proletaryaya yayan halkçı sosyalistlerden sosyalist-devrimcilerden de geçerek, [Menşeviklerin RSDİP'ndeki] Örgütlenme Komitesine (...) kadar, bütün küçük-burjuva oportünist unsurların bloku karşısında, partimizin azınlıkta olduğunun ve şimdilik zayıf bir azınlık oluşturduğununun bilinmesi. İşçi vekilleri sovyetlerinin mümkün olan tek devrimci hükümet olabileceğini, ve bu yüzden, bu hükümet burjuvazinin etkisinde kaldığı sürece, bizim görevimizin, yığınlara sabırla, yöntemle ve direşkenlikle taktiklerindeki yanılgıyı, bu yığınların pratik gereksinmelerini özellikle gözönünde tutarak açıklamaktan başka bir şey olamayacağını bu yığınlara anlatmak”, “Parlamenter bir cumhuriyet değil -çünkü işçi vekilleri sovyetlerinden sonra, buna dönmek, geriye bir adım olurdu- temelden doruğa kadar bütün ülkedeki işçiler, tarım ücretlileri ve köylü temsilcileri sovyetlerinin bir cumhuriyeti. Polisin, ordunun ve memurların kaldırılması”. Parti'nin görevleri arasında ise “Devrimci bir Enternasyonal, sosyal-şovenlere karşı ve 'merkez'e karşı bir Enternasyonal yaratılması girişimi' ve Parti'nin isminin değiştirilmesi vardı. 'Resmi önderleri ('Savaşı sonuna kadar sürdürme yanlısı' [ulusal savunma yanlısı] ve duraksayan 'Kautskiciler' olan resmi önderleri) bütün dünyada sosyalizme ihanet etmiş ve burjuvazinin yanına geçmiş olan 'sosyal-demokrasi' yerine, Komünist Partisi adı” alınmalıydı. Lenin'in bu görüşleri, Bolşevik Partisi içerisindeki Grigory Zinoviev ve Lev Kamanev gibi kimi unsurlar dahil resmi “marksistler”, “Lenin çıldırmış olmalı”, veya “Lenin anarşist oldu” diye yorumlayacaklardı. Öte yandan Lenin'in bütün iktidar sovyetlere noktasındaki bu görüşleri ilerki süreçte başta Bolşevik Partisi'nin Nikolai Bukharin, Alexandra Kollontai, Pavel Dybenko, Inessa Armand, Timofei Sapranov, Gabriel Myasnikov gibi daha radikal unsurları ve Troçki'nin Mahallelerarası örgütü olmak üzere ciddi bir kesimi etrafında toplayacaktı. Bolşeviklerin bu minvaldeki müdahalelerinin, Ekim 1917'de işçi konseylerinin iktidarı almasına katkısı az olmayacaktı.

kim Devrimi, hem dünya devrimci hareketini, hem de uluslararası sınıf hareketini muazzam bir biçimde etkiledi. Başta Lenin olmak üzere Bolşevikler, asla tek bir ülkede iktidarı almalarının yeterli olacağını düşünmemişlerdi. Marks ve Engels'in günlerinden beri işçi hareketinin devrimci kesimi, her zaman proleter devrimin bir dünya devrimi olacağını savunmuştu. Bolşevikler de farklı değillerdi. Başta Lenin olmak üzere Bolşevikler de Ekim devrimini bu devrimin, Rus işçi sınıfını ise dünya proletaryasının bir parçası olarak görüyor, ve eğer Rusya'daki devrim yayılmazsa kendilerinin de çok uzun yaşayamayacaklarını tahmin ediyorlardı. Ve Rusya'daki devrimle birlikte, dünya savaşını bir dünya devriminin izlemesi ihtimali bir hayli gerçek görünmeye başlamıştı. Ekim devriminin ardından bir yıl geçmeden, Alman ordusunda isyan başladı. Kitlesel grevlerle desteklenen ayaklanma Birinci Dünya Savaşı'nın da sonu olacaktı. Ekim Devrimi'nin etkisiyle, başta Almanya olmak üzere, Avrupa ve dünyanın pek çok farklı yerinde, devrimci siyaseti savunanlar bir araya gelmekteydi. Dönemin devrimcilere tarihe tanıklık etmişlerdi: savaşı ve ihaneti, ardından ise devrimi görmüşlerdi. Bütün bu gelişmelerden sonuçlar çıkartılması gerekiyordu. Hollandalı Anton Pannekoek, daha Ekim devriminden önce, ortadaki meseleyi şu şekilde ifade etmişti: “Enternasyonal'in dünya savaşı yüzünden çöküşü yalnızca Enternasyonal hissiyatın milliyetçiliğin gücü karşısında teslim olması değildi. Aynı zamanda onlarca yıldır sosyal demokrasinin ve işçi sınıfı hareketinin bir parçası olmuş taktiklerin, mücadele yöntemlerinin, kısacası bütün düzenin çöküşü anlamına geliyordu. Kapitalizmin erken yükselişi döneminde ortaya çıkmış olup proletaryaya büyük hizmette bulunmuş bilgi ve taktikler, yeni emperyalist gelişim karşısında başarısız oldular.

İkinci Enternasyonal'in temel taktikleri ve mücadele yöntemleri sendikalizm ve parlamenterizmdi. Şimdi devrimci hareket tam da bunları sorgulamaya başlamıştı. 1918 sonunda Almanya Komünist Partisi'nin (KPD) kuruluş kongresinde delegelerin büyük çoğunluğu, seçimlere ajitasyon için dahi katılınmaması ve sendikaların içerisinde hiçbir çalışma yürütülmemesi kararı aldı. Bu görüşleri fazla aşırı bulan Rosa Lüksemburg bile kongrede sendikalara dair: “Sendikalar artık işçi sınıfı örgütleri değiller; devletin ve burjuva toplumun en sağlam muhafızları olmuşlar. Dolayısıyla buradan yola çıkarak sosyalizasyon mücadelesinin sendikaları yok etme mücadelesini içermesi gerekiyor. Bu konuda hepimiz hemfikiriz” diyecekti. Milli Meclise dair yazdığı bir makalede ise parlamenterizmle ilgili şunları söyleyecekti: “Mevcut proleter devrimden doğacak yeni sosyalist toplumsal düzenin, gerçek görevinin sınıfsal niteliğinin ve bu görevi yerine getireceği siyasi organın sınıfsal niteliğinin simgesi, kent ve kır proletaryasının temsiline dayanan işçi konseyidir. Milli Meclis, burjuva devrimlerinin eskimiş mirasıdır, boş bir kabuktur, 'birleşmiş bir halk' ve burjuva devletinin 'özgürlük, eşitlik, kardeşlik'çi olmasına yönelik küçük-burjuva yanılsamalar döneminin bir getirisidir. Bugün Milli Meclise dönmek, bilinçli veya bilinçsizce devrimi burjuva devrimler tarihsel çağına geri döndürmeye çalışmaktır; böylesi bir şeyi savunanlar ise ya burjuvazinin gizli ajanları, ya da küçük-burjuva ideolojisinin bilinçsiz sözcüleridir (...) Bahane yok, belirsizlik yok – ok yaydan çıkmalı. Dün parlamenter alçaklık bir zayıflıktı, bugün bir belirsizlik, yarın sosyalizme ihanet etmek olacak”. Almanya dışındaki ülkelerdeki devrimcilerin büyük çoğunluğu da benzer noktalara varacaklardı. Bolşevikler ise yeni dönemin belirli değişiklikler getirdiğini kabul etmekle birlikte, sendikalar içinde çalışma yapılabileceğini ve ajitasyon için devrimci parlamenterizm yapılabileceğini, fakat bu noktada bunların ikincil meseleler olduğunu, zira esas meselenin burjuva demokrasisi karşısında proletarya diktatörlüğünü, işçi konseylerinin iktidarı almasını savunmak olduğunu söyleyeceklerdi. 1919'un Mart ayında dünya genelindeki bu devrimci unsurlar Moskova'da bir araya gelerek Komünist Enternasyonal'i kurdular. Lenin kongrede sunduğu Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü Üzerine Tezler'de söyle diyecekti: “Sovyet iktidarının gerçekleşmediği ülkelerde Komünist Partilerin temel görevi: 1. Geniş işçi sınıfı kitlelere burjuva demokrasisi ve parlamenterizm yerine gelmesi gereken yeni proleter demokrasinin siyasi ve pratik gerekliliğinin tarihsel anlamını açıklamak; 2. Sanayinin bütün kollarında, orduda ve donanmada, ve tarım işçileri ve ufak köylülük arasında işçi konseylerini inşa edip yaymaya çalışmak; 3. Konseylerde kendinden emin, bilinçli bir komünist çoğunluk kazanmak”.

Öte yandan Komünist Enternasyonal'in Birinci Kongresi dahi belki de çok geçti. Almanya'da Spartaküs Haftası'nın ardından ciddi bir baskı dönemi başlamış, ve KPD'nin en önemli önderlerinden Rosa Lüksemburg ve Karl Liebknecht katledilmişlerdi. Almanya'da karşı-devrim bizzat sosyal-demokrasinin eliyle gerçekleştiriliyordu. Sovyet Rusya ve Almanya arasındaki Brest-Litovsk anlaşmasının ardından Doğu Cephesi'nden dönen askerler, SPD tarafından paramiliter karşı devrimci milisler olarak örgütlenmeye teşvik ediyorlardı. Freikorps olarak bilinecek bu birlikler, Nazizmin de temelini oluşturacaklardı. Şüphesiz, burjuvazinin karşı devrimi, devrimci dalgayı bir hamlede bitirmeyi başaramayacaktı, fakat Komünist Enternasyonal'in 1920'nin yazındaki İkinci Kongresi gerçekleştirildiğinde devrimin başlangıçta umulduğu kadar çabuk bir zafer kazanamayacağı da gözler önüne serilmişti. Bolşevikler bu süre içerisinde Alman devrimini kurtarabilmek için Polonya'ya girmişlerdi, ve Kongre'de Kızıl Ordu'nun ilerlemesi günlük olarak büyük bir harita üzerinde delegelere gösteriliyordu. Bu arada bir yandan da Çarlık generallerinden Anayasal Demokratlara, Sosyal Devrimcilerden Menşeviklere ve emperyalist devletlerin askerlerine, Beyaz karşı-devrimcilerle iç savaş da devam etmekteydi. Komünist Enternasyonal'in İkinci Kongresi, ilkinden çok daha etkileyici bir havada yapılmaktaydı. Herşeyden önce çok daha fazla ülkeden katılımcılar vardı. Kongrenin şiarı, baş düşman oportünizmdir idi. Bununla birlikte, bir özgüven manzarası resmeden bütün o etkileyiciliğin, heyecanın ve coşkunun altında artan bir çaresizlik hissi vardı. Bu çaresizlik de Bolşevikler içerisindeki en ileri görüşleri değil, en geri görüşleri ortaya çıkartıyordu. Devrimin yayılmasındaki başarısız görüntü karşısında, Bolşevikler Enternasyonal'in partilerini sendikalara ve seçimlere girmeye zorlayacaklardı. Zira Bolşevikler, çaresizliklerinde çözümü Avrupa'daki hareketin kitleselleşmesi olarak görüyorlardı, ancak kitleselleşen bir dünya komünist hareketi Bolşeviklerin giderek belirginleşen yalıtılmışlıklarına bir son verebileceğini düşünüyorlardı. Hareketin nasıl kitleselleşeceğine dair fikirleri ise, sosyal demokrasinin deneyimine dayanıyordu.

Öte yandan Komünist Enternasyonal'in bütün üyeleri, kendilerine dayatılan politikaları kabullenmeye hazır değillerdi. İtalyan Komünist Amadeo Bordiga, 2. Kongre'ye sunduğu Parlamenterizm Üzerine Tezler'de şöyle diyecekti: “[H]areketin esas sorununun iktidarın proletarya tarafından devrimci fethi haline geldiği mevcut durumda, Partinin her politik etkinliği bu hedefe adanmalıdır. Karşıt partilerin her çatışmasının, iktidarın ele geçirilmesi için verilen her kavganın, demokratik mekanizma çerçevesinde, seçim kampanyalarında ve parlamento tartışmalarında oynanması gerektiğine insanları ikna etmeye çalışan yalan ile yani burjuva yalanı ile tam ve kesin bir biçimde kopmak gerekmektedir. Burjuva sınıfı ile yan yana çalışarak, işçileri seçimlere katılmaya çağıran geleneksel yöntemi, proletaryanın sömürücüleriyle aynı parlamenter zeminde belirdiği gösteriyi tam olarak yadsımadan bu hedefe ulaşmak mümkün olmayacaktır (...) Komünist Partiler devrimci marksist yöntemin propagandasını yaparken, çabalarını doğrudan proletarya diktatörlüğü ve işçi konseyleri üzerinden temellendirmez ve burjuva demokrasisi ile tüm bağlarını koparmazlarsa asla tam bir başarı sağlayamazlar.” İngiliz komünist Sylvia Pankurst'ün başını çektiği İngiliz delegeler de kongrede özellikle İngiliz İşçi Partisi'ne katılma fikrine ve parlamenterizme karşı çıkacaklardı. Amerikalı komünist John Reed'in başını çektiği ve İngiliz, Amerikan, Hollandalı, İrlandalı, İspanyol, Hindu ve kimi Fransız delegelerin çektiği grup ise gerici sendikalar içerisinde çalışma yürütülmesi ve sendikaların yıkılması sloganının reddedilmesine karşı çıkacaktı ve Reed kongreye dair yazdığı yazıda açık açık “Bu tezler önümüzdeki kongrede değiştirilmelidirler” diyecekti. Kolonilerde ve geri kalmış ülkelerde milli-demokratik burjuva hareketlerin desteklenmesine yönelik tezlere karşı çıkanların sözcülüğünü ise, İran delegesi Avetis Sultanzade yapacaktı: “Eğer bu hareketlerin on veya daha fazla yıldır faaliyet gösterdiği veya zaten iktidarı almış olduğu yerlerde Tezler’de söylenilenlere göre hareket edilirse, bu kitleleri karşı devrimin kollarına atmak olur. Görev burjuva demokratik harekete karşı saf bir komünist hareket yaratmak ve onu müdafaa etmektir”. Komintern desteği alan Türkiye'de Kemalistlerin, Çin'de ise Çan Kay Şek ve adamlarının komünist işçilere karşı girişeceği katliamlar, Sultanzade'nin ne denli haklı olduğunun bir kanıtı olacaktı. Komünist Enternasyonal'in partilerindeki devrimci militanların ciddi bir kesimi, Bolşeviklerin Enternasyonal'e dayattıkları bu yönelimlerin, Enternasyonal'in içerisinde oportünist eğilimlerin kök salmaya başladığının bir göstergesi olarak görüyordu. Lenin'in kapıdan kovulan sosyal-demokrat politikaların bu şekilde bacadan içeri alınmasına karşı çıkan komünistlere karşı yazdığı Sol-Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı'na dair Hollandalı Anton Pannekoek: “Önemi içeriğinde değil yazarındadır, zira içindeki argümanlar aslında özgün değiller ve büyük ölçüde başkalarınca kullanılmışlar. Yeni olan, şimdi bu argümanları kullananın Lenin olması” diyecekti. Öte yandan, bu değişiklikler kimi unsurların da bir hayli işine gelmekteydi.

Devrim yalıtıldıkça bu eğilimler daha da şiddetlenecekti. Dahası, Rusya'nın içerisinde de durum iyiye gitmiyordu. Daha 1918'de, Rus sol komünistlerinin yayın organında şu kehanetvari uyarı yapılacaktı: “Eğer sopa işçiye kaldırılırsa, kendisini ya başka bir sınıfın etkisi altında ya da sovyet iktidarını elinde tutan başka bir toplumsal gücün ellerinde bulacaktır; o zaman sovyet iktidara proletaryaya karşı başka bir sınıftan (misal köylülük) destek arayacaktır ve böylelikle proletarya diktatörlüğünü yok edecektir. Sosyalizm ve sosyalist örgütlenme ya proletaryanın kendisi tarafından kurulur, ya da hiç kurulmaz; onun kurulan başka bir şey olur: devlet kapitalizmi”. 1921'de o sopa Petrograd ve Kronstadt'ta işçiye kaldırılacak, son nefeslerinde “Yaşasın dünya devrimi” ve hatta “Yaşasın Komünist Enternasyonal” diye bağıran proleterler, Troçki'nin deyimiyle “keklik gibi vurulacaklardı”. Sol komünistler 1918'de devlet kapitalizmi tehlikesine karşı uyarılar yaptıklarında, devlet kapitalizminin iyi bir şey olacağını söyleyen Lenin de, 1922'ye gelindiğinde işlerin istediği gibi gitmediğini fark edecekti. Partinin 11. Kongresinde Lenin şöyle diyordu: “Siz komünistler, siz işçiler, siz proletaryanın devlet yönetimini üzerine almış siyaseten aydınlanmış kesimi, ellerinize aldığınız devleti öyle ayarlamalısınız ki istediğiniz gibi işlemeli (...) İstediğimiz gibi işledi mi? Hayır. Fakat istediğimiz gibi işlemediğini kabul etmeyi reddediyoruz. Nasıl işledi? Makina kendisini kullanan ele itaat etmeyi reddetti. Şoförün değil, bir başkasının istediği yere giden bir araba gibi; sanki onu gizemli, kanunsuz bir el, kim bilir belki bir vurguncunun hatta belki de bir özel kapitalistin, ya da ikisinin de eli kullanıyor. Her halükarda, araba direksiyondakinin istediği doğrultuda gitmiyor, ve sıklıkla bambaşka yönlere gidiyor”. Rus devleti, ülkedeki bütün bürokratik ve burjuva unsurların en elverişli yuvasına dönüşmekteydi. Parti ile devletin bu denli iç içe geçmeleri partiyi de zehirliyordu – Komünist Enternasyonal'in İkinci Kongresi'nde hakim olan oportünizm ise ilerleyen yıllarda Enternasyonal'i Rus dış politikasının bir aracına dönüştürecekti. En nihayetinde, marksizmin, Bolşevik Partisi'nin, Ekim Devrimi'nin ve Komünist Enternasyonal'in savunmuş olduğu herşeye karşı olarak, 1925'te Rus partisinin ve Sovyet Rusya'nın temel programı olarak, dünya devriminin yerine Joseph Stalin'in ortaya attığı tek ülkede sosyalizm kabul edildi. Proletaryanın programı çöpe atılmış, karşı-devrim galip gelmişti.

Gerdûn

Yazının 2. kısmı: https://tr.internationalism.org/duenyadevrimi/201207/401/burjuva-solu-nedir-2

Tags: 

Rubric: 

Burjuva Solu

Burjuva Solu Nedir? (2)

Yazının 1. kısmı: https://tr.internationalism.org/duenyadevrimi/201207/400/burjuva-solu-nedir-1

4. Karşı Devrimden İkinci Dünya Savaşına Burjuva Solu

Rus karşı devriminin gelişiminin dünya komünist hareketine etkileri adım adım geldi. İlkin, birleşik cephe politikasıyla sosyal demokrat partilerle işbirliğine kapı açılmıştı. Her ne kadar birleşik cephe politikasının formülasyonları, komünistlerin sosyal demokrat partilerle birleşik cepheler oluşturmaya çalışırken esasında bu yapıların reformist önderleri gözden düşüreceği gibi fikirler içerseler de, nihayetinde komünist militanlara, sosyal demokrat cellatlarıyla birlik aramaları salık veriliyordu. Bu politika sonucu kimi Avrupa ülkelerinde, komünistler kimi sosyal demokratlarla birleşecek veya sosyal demokratlarla işçi hükümetleri kuracaklardı. 1924 ve 1925 senelerinde Komünist Enternasyonal'de bolşevizasyon ismi verilen politika uygulandı: bu politikanın amacı, enternasyonal içerisinde gerçek bir tartışma olmasına, etkin olarak son vermekti. Komünist Enternasyonal'in partileri Moskova'nın emirleri dışında hiçbir görüş sahibi olmayacak yapılar haline getiriliyorlar, bütün farklı teorik fikirler kınanıyor ve kovuşturuluyordu. Komintern yönetiminin savaştığı hayaletler arasında, Lüksemburgizm dahi vardı ki bu Rosa Lüksemburg'un katli Komünist Enternasyonal'in Birinci Kongre'sine damgasını vurmuştu. Bu politikanın ardından, esasında Enternasyonal Moskova'nın bir uzvuna dönüşmüştü. Fakat Moskova'nın bir uzvu olmak yeterli değildi. Moskova'ya hizmet edebilmek için, bu partilerin kendi ülkelerindeki milli burjuvazinin çıkarlarıyla da belirli bir uyum sağlamaları gerekiyordu. Lenin ve yoldaşlarının baş düşman ilan ettiği yurtseverlik, Lenin'in takipçisi olduğunu söylenenlerce bayraklaştırılacaktı.

Gerçekten de İkinci Dünya Savaşı sırasında özellikle Stalinizmin söylem ve eylemleri, günümüze kadarki burjuva solunun önemli bir kısmını oluşturacaktı. Stalin, 1936'da Scripps-Howard Gazeteleri'nin Başkanı olan Roy Howard'a verdiği röportajda şöyle bir diyalog yaşayacaktı: “Howard: Bu ifadenizden Sovyetler Birliğinin dünya devrimini getirme plan ve niyetlerinden vazgeçtiğini mi anlamalıyız? Stalin: Asla böyle plan veya niyetlerimiz olmadı. Howard: Takdir edersiniz ki Bay Stalin, dünyanın büyük bir çoğu uzun süre farklı bir izlenime sahipti. Stalin: Bu bir yanlış anlaşılmanın sonucudur. Howard: Trajik bir yanlış anlaşılma mı? Stalin: Hayır, komik, ya da belki trajikomik bir yanlış anlaşılma.” 30'lar boyunca Avrupa'daki Stalinist partiler, kah Nazilerle, kah sosyal-demokratlarla, kah liberallerle ortaklaşacaklardı. 7 Kasım 1941'de Kızıl Meydan'da yaptığı konuşmada Stalin “Büyük atalarımızın – Alexander Nevsky'nin, Mikhail Kutuzov'un -- kahramanca imgeleri bu savaşta size ilham versin” diyecekti. Nevsky Rus Ortodox Kilisesinin Aziz ilan ettiği bir Prens, Kutuzov ise bir Çarlık generaliydi. Rusya'nın savaştan önce Nazilerle anlaşarak Polonya'yı bölüşmesi, savaşın sonunda Stalin'in ordularının Doğu Avrupa'yı işgali, Rusya'nın emperyalist bir devlet olduğuna şüphe bırakmayacaktı. Stalin, Kızıl Ordu'nun işgal ettiği yerlerde kadınlara tecavüz ediyor olmasını eleştiren bir Yugoslav partizan liderine yanıt olarak “Kandan, ateşten ve ölümden binlerce kilometre geçmiş bir askerin bir kadınla biraz eğlenmesini anlayamıyor muymuş1 diyerek, esasında Kızıl Ordu ile öteki emperyalist devletlerin orduları arasında hiçbir fark olmadığını ortaya koyacaktı. Savaş boyunca, Tito'dan Enver Hoca'ya, Mao'dan Togliatti'ye, Thorez'den Zachariadis'e bütün Stalinist şefler, ulusun kurtuluşu ve demokrasinin korunumu için düşmana karşı vatanı kurtarma savaşına girilmesini savunacaklar, destekçileri ellerinde milli bayraklar, ağızlarında milli marşlar, işgalci düşmana karşı romantik milliyetçi bir şekilde savaşacaklardı. Ve bütün bu siyasetler, tıpkı 1. Dünya Savaşı'nda sosyal demokrasinin yaptığı gibi işçilerin vatan ve demokrasi uğruna – yani burjuvazinin çıkarları uğruna canlarını vermeleri anlamına gelecekti.

Dönemin komünist hareketi içerisinde çok koyun vardı belki, ama hareketin tamamı bir koyun sürüsünden ibaret değildi. Resmi komünist hareketten ilk ciddi kopma, Almanya'da oportünist Clara Zetkin ve Paul Levi liderliğinin, partide çoğunluk olmalarına rağmen bürokratik manevralarla partiden attığı radikal militanların kurduğu Almanya Komünist İşçi Partisi (KAPD) dünya genelindeki destekçilerinden gelecekti. Spartaküs Birliği'nin Karl Schröder ve Jan Appel gibi militanlarının başını çektiği KAPD, teorik olarak aralarında Anton Pannekoek ve Lenin'in Sol Komünizm: Bir Çocukluk Hastalığı kitabına Yoldaş Lenin'e Açık Mektup başlıklı yanıtı yazan Herman Gorter olan Hollanda'lı marksistlerce desteklenmekteydi. Ayrıca İngiltere'de Sylvia Pankhurst'un başını çektiği devrimci komünistler ve Bulgaristan, Belçika ve Rusya'daki kimi gruplar KAPD'a yakın görüşlerdeydi. KAPD aslında KPD'den atıldıktan sonra Komünist Enternasyonal'e başvurmuş ve kongrelerine delegeler göndermişti. Öte yandan Komünist Enternasyonal'in politikaları gittikçe sağa kaydıkça, KAPD'ın böylesi bir ilişki içerisinde olması imkansız hale gelecekti. 1923'te, KAPD'te Berlin Eğilimi ve Essen Eğilimi adları altında bir ayrışma yaşandı: Berlin Eğilimi'nin önemli simaları arasında Jan Appel, Essen Eğilimi'nin başını çekenler arasında ise Karl Schröder vardı. Pannekoek, bu dönemde siyaseten çok faal olmasa da Berlin eğilimine daha fazla sempati duyuyordu; Gorter ise Essen Eğilimini bizzat destekliyordu. Ayrışmanın konusu ise yeni bir Enternasyonal'in kurulup kurulamayacağı idi. Essen Eğilimi yeni bir Enternasyonal'in kurulması gerektiğini düşünüyordu, ve buradan Komünist İşçiler Enternasyonali doğacaktı. Gorter'in, Lenin'in kitapçığına cevap verdiği ve parlamenterizm ve sendikalizm konusunda Avrupa'lı komünistlere dayatılan taktiklere karşı çıktığı Açık Mektup'unda, her ne kadar Ekim Devrimi'ni proleter bir devrim olarak hala sahiplense de, temel argümanlardan biri, Rusya koşulları ile Avrupa koşullarının farklılığı, bu yüzden Rus koşullarının Avrupa'ya uygulanmasının hatalı olacağıydı. Bu argüman, özellikle savaş öncesi dönemde Rusya'da uygulanmış taktikler ve dönemin Avrupa'sı kıyaslandığında belirgin haklılık noktalarına sahip olsa da, esasında zayıf yönleri ağır basan bir argümandı, zira Rus devrimi bir şey gösterdiyse o da parlamentolar ve sendikaların devrimle, en azından pek de bir alakası olmadığını ortaya koymaktı. 1923'e gelindiğinde, Gorter bu pozisyonları daha ileri götürmüştü. 1923'te yazdığı Dünya Devrimi başlıklı makalesinde Gorter şöyle diyecekti: “Rus devrimi büyük ölçüde bir burjuva-demokratik devrim olma özelliği taşıyordu, bugün yalnızca kapitalist bir devrimdir. Kısmen proleter, kısmen demokratik-kapitalist olduğu için Rus Devrimi ikili bir nitelik taşıyor ve dünya proletaryası için devasa bir yeni ışık kaynağı oldu (...) Bolşeviklerin hatası almak durumunda kaldıkları burjuva demokratik önlemlerde değil. Hata Bolşeviklerin Avrupa ve Amerika proletaryalarına uygun gördükleri program ve eylem reçetesinde, zira böylelikle dünya proleter devriminin yolunu tıkamaya ve dünya kapitalizminin inşaasının mümkün kılmaya çalıştılar. Böylelikle Bolşevikler hedeflerinin Rus komünizmini değil Rus demokratik cumhuriyetini inşa etmek olduğunu... köylüleri izlediklerini ve kapitalist köylü devrimini proleter devrimden üste koyduklarını... proletaryayla değil burjuva kapitalist demokrasiyle ortaklaştıklarını gösterdiler (...) İkinci Enternasyonal'in karşı-devrimci olduğunu kanıtlamak lüzumsuz, ve Üçüncü Enternasyonal'in karşı devrimci olduğunu gösterdik.” Her ne kadar KAPD'ın Berlin Eğilimi bu noktada böylesi görüşler savunuyor olmasa da, Alman komünist solu nihayetinde böylesi görüşleri benimseyecek, ve yıllar geçip Stalinist karşı devrim iyice etkisini gösterdikçe bu görüşler ancak daha da güçlenecekti. Bununla birlikte temel devrimci görüşlerin savunusu ve sınıf içgüdülerinden yola çıkan bu görüşler, bir ilk olmaları nedeniyle hem anlamlı hem de önemli olmakla birlikte, ciddi zayıflıklar barındırıyorlardı. Rusya'da olan devrime dair tanım, kısa süre içerisinde Rusya'da olabilmesi mümkün olan tek devrim olarak görülmeye başlayacaktı, ki bu da Menşeviklerinkine çok da uzak olmayan bir aşamacı yaklaşım getirecekti. Bununla birlikte, böylesi görüşleri netçe ifade ettiklerinde artık konsey komünistleri olarak adlandırılmakta olan Alman sol komünistlerinin aşamacı eğilimleri, onları hiçbir zaman Menşevikler gibi burjuvazinin saflarına götürmeyecekti. İkinci Dünya Savaşı'na giden süreçte de, savaşın kendisi esnasında da, Alman komünist solu proletarya enternasyonalizmine ihanet etmeyecek, emperyalist savaşa karşı uzlaşmaz sınıf savaşını savunacaklardı.

Komünist Enternasyonal'in ve Rusya'nın bu yönelimlerine karşı çıkan eğilimlerden bir diğeri, ve belki dünya genelinde en yaygını sol muhalefetti. 1923'te Rusya'da başlayan ve Bolşevik Partisi'nin pek çok önemli militanını kapsayan bu hareketin en önemli ismi, Ekim Devrimi'nin en önemli mimarlarından Leon Troçki'ydi. Bu tarihte temelde Stalin-Zinoviev-Kamanev üçlüsünün ortak iktidarına karşı kurulan bu muhalefet hareketine, 1925'te üçlü iktidarın bozulması ve tek ülkede sosyalizmin kabulünün ardından bunu kabul edilemez bulan Zinoviev ve Kamanev de katılacaklardı. Troçki'nin başını çektiği sol muhalefet hareketi, dünya genelindeki komünist partilerin büyük çoğunda, pek çok durumda da parti kurucuları arasında ciddi bir etkinlik kazanacaktı. Stalinistler, Troçki'ye en ufak bir sempati besleyenleri dahi partilerden atacaklardı. Özellikle 20'lerin ikinci yarısında bu muhalefet Rusya'da ciddi baskılara maruz kalmaya başladı. 1929'da Troçki Rusya'dan sürgün edildiğinde, Rus muhalefeti ya büyük ölçüde hapisteydi, ya da rejime teslim olmuştu. 1930'larda, karşı-devrimci Stalinist rejim, yalnızca Troçki'nin yandaşlarını değil, Gabriel Myasnikov ve Timofei Sapranov gibi işçi-bolşeviklerin daha radikal sol komünist gruplarını da, Bukharin'in başını çektiği sağ komünistleri de, hatta eski partili olup parti içerisinde kendisinden saf tutmuş binlerce kişiyi de göstermelik mahkemelerde yargılayıp katledecekti. Bolşevik saflarda Ekim devrimine katılmış binlerce militan Stalinist karşı devrimce katledilirken, Stalin mahkemeleri yönetme onurunu Andrey Vyshinsky adlı, iç savaş bitene kadar Menşevik Partisi saflarında kalmış ve zamanında Lenin için bir tutuklama emri çıkartmış bir kişiye verecekti. Troçki'nin yurt dışına çıkmasıyla, kendisine esasında bir yafta olarak verilen Troçkizm ismini daha da bir taşımaya başlayacak olan uluslararası sol muhalefet, Troçki'nin Ekim Devrimi'ndeki rolünden kaynaklı karizması sayesinde, Stalinizme muhalif hiçbir komünist hareketin kazanmadığı bir güç elde edecekti. Öte yandan Troçkist hareketin kimi hastalıkları vardı. Troçki Ekim Devrimi sonrasındaki yıllarda Enternasyonal'in en önemli isimlerinden biri olmuştu, ve Leninizme gerçekten sadık kalanın kendisi olduğunu kanıtlamak için Lenin döneminde yapılmış herşeyi sahipleniyordu. Bu sahiplenilenler arasında, milli-burjuva hareketleri desteklemek, sosyal demokrasiyi reformist işçi hareketi olarak görmek ve birleşik cepheleri savunmak gibi oportünist yaklaşımlar vardı. Troçki, Stalinistlerin halk cephesi formülasyonuna, aleni burjuva partilerle aynı cephede bir araya gelinmesini savundukları için karşı çıkacaktı; fakat sosyal demokrat partilerin de artık aleni burjuva partiler olduğu göz önünde bulunursa, birleşik cephe ile halk cephesi formülasyonları arasında içeriksel bir farklılık yoktu. Bunların yanı sıra, Troçki her ne kadar olası bir İkinci Dünya Savaşı zaferinin Rusya'daki toplumsal ilişkileri değiştireceğini söylese de, Rusya'yı sonuna kadar yozlaşmış bir işçi devleti olarak görecekti. Dahası Geçiş Programı ve Proleter Askeri Politika gibi formülasyonlar, çok ciddi tehlikeler barındırıyorlardı. Bütün bunlar, Troçki'nin olası bir Dünya Savaşı'nda taraflardan birini destekleyebileceği ihtimali olduğunu göstermektedir. Buna rağmen Troçki'nin eşi Natalia Sedova, 1940'ta Stalin'in ajanı Ramon Merceder tarafından öldürülmeden kısa bir süre önce Troçki'nin savaşa dair enternasyonalist bir tutum almaya çalıştığını söylemiştir, ki Troçki'nin kimi son dönem yazılarında böylesi bir tavra işaret eden yerler de görürüz. Troçki'nin kaleme aldığı Dördüncü Enternasyonal'in Emperyalist Savaş ve Proleter Dünya Devrimi Manifestosu'nda şöyle bir ifade vardır: 'Fakat mevcut koşullarda işçi sınıfı Alman faşizmine karşı mücadelede demokrasileri desteklemek durumunda değil mi?' Proletaryayı burjuvazinin şu veya bu kesiminin destek aracı olarak gören geniş küçük-burjuva çevrelerce sorun hep bu şekilde ortaya konuluyor. Bu politikayı öfkeyle reddediyoruz. Şüphesiz burjuva toplumdaki siyasi rejimler arasında, bir trenin farklı vagonları arasında olduğu gibi komfor farklılıkları vardır. Fakat bütün tren cehenneme doğru yol alıyorsa, çürüyen demokrasi ve cani faşizm arasındaki fark bütün kapitalist düzenin çöküntüsü karşısında ortadan kaybolur.” Öte yandan eğer ömrü yetseydi Troçki savaşı destekleyerek enternasyonalizme ihanet eder miydi bilmeyiz, ama onun oportünist politikaları savaşta destekçilerinin çok büyük bir kısmını ihanet etmeye götürmüş, tam bir dağılma yaşayan Troçkist grupların İkinci Dünya Savaşı'nda desteklemedikleri grup kalmamış ve Troçkizm böylelikle karşı devrimci saflara geçmiştir. Meksika-İspanya'da Grandizo Munis'in başını çektiği ve Natalia Sedova'nın yakın olduğu eğilim, Yunanistan'da Agis Stinas'ın örgütü, Çin'de Japonya-Çin savaşında başından beri enternasyonalist bir tutum alarak savaşa karşı çıkan Zheng Chaolin gibi kimi devrimciler ise Troçkist hareketten koparak devrimci saflarda kalmışlardır. 2. Dünya Savaşı sonrasında Troçkizme baktığımızda ise, günümüze kadar dünyanın dört bir tarafında gerçekleşen bütün emperyalist savaşlarda şu ya da bu tarafı desteklememiş bir Troçkist yapı bulmak neredeyse imkansız olacaktır.

Karşı-devrimci dönemin gündelik siyasetine dair en net yaklaşımları geliştiren kesim, Komünist Enternasyonal içerisinde en önde gelen temsilcisi Amadeo Bordiga olan İtalyan komünist soluydu. Bordiga, Enternasyonal'in içerisinde Troçki'ye karşı yapılan karalama kampanyaları esnasında Troçki'ye arka çıkmış, dahası Komünist Enternasyonal içerisinde Stalin'in yüzüne devrimin mezar kazıcısı diyip, olayı anlatacak kadar yaşayan son kişi olmuştu; fakat Troçkist hareketin oportünizmi İtalyan komünist solu ile Troçki'nin takipçileri arasında uzun erimli bir ortak çalışmayı imkansız kıldı. Bordiga, 1930'da İtalya Komünist Partisi'nden Stalinistlerce atıldıktan 1943'e kadar faal siyasi çalışma içerisinde yer almayacaktı, fakat İtalyan komünist solunun militanlarının geri kalanları faaliyeti, büyük ölçüde sürgünde de olsa, sürdürmeye devam ettiler. Fraksiyon ismi altında örgütlenen İtalyan solu, Fransa'da, Belçika'da, ABD'de ve İspanya'da mevcut olacak, Meksika'dan destekçiler kazanacak ve en nihayetinde Belçika'lı unsurların oluşturduğu bir yapıyı Belçika fraksiyonu olarak bünyesine katıp Uluslararası Komünist Solu kuracaktı. İtalyan komünist solunun belirli noktalarda net sonuçlara varması zaman alacaktı. 1930'ların başında, hala Rusya'da bir işçi devleti olduğundan bahsediyorlardı, fakat bu devlet “dünya kapitalist düzenine eklemlenmekteydi”. Rusya'da hakim olan eğilim merkezcilik olarak tanımlanıyordu, fakat emperyalist savaşa yaklaşırken bu merkezci eğilim proletaryanın çıkarlarına ihanet edeceği bekleniyordu. Bununla birlikte, İtalyan komünist solu, Japonya-Çin savaşı üzerinden, milli meseleye dair Rosa Lüksemburg'un ulusal kurtuluş hareketlerinin desteklenmesi karşıtı görüşlerini benimsediler. Bununla birlikte, İtalyan komünist solunu en net çıkarımlarını yapmaya iten, halk cephesi ve anti-faşizm konuları olacaktı. İtalyan komünist soluna göre, Almanya'da ve İtalya'daki eğilim, faşizmin demokrasinin bir çocuğu olduğunu göstermişti. Sosyal demokrasi, proleter mücadeleyi (Almanya'da fiziksel, İtalya'da ideolojik olarak) bastırarak karşı-devrimci görevini gerçekleştirdikten sonra artık iktidarda kalması mümkün olmayacaktı – karşı devrimci süreç, sosyal demokrasinin başladığı işin bitirilmesi için faşizme yol vermesini gerektiriyordu. İtalyan komünist soluna göre faşizme karşı yapılması gereken düşmanla ortaklaşmak değil, sınıf mücadelesini yükseltmekti. Bununla birlikte, İtalyan komünist solu, dönemi karşı-devrimin egemen olduğu bir dönem, muhalif Bolşevik Victor Serge'in ifadesiyle “yüzyılın gece yarısı” olarak görüyordu. Buradan yola çıkarak da anti-faşist halk cepheleri ve birleşik cephelerin faşizmle birlikte, 1. Dünya Savaşı benzeri bir savaş için işçi sınıfını seferber etmekte olduğunu görüyordu. İtalyan komünist soluna göre: “Halk Cephesi, yalnızca kapitalist hükmün bir biçimini, burjuvazinin çıkarlarına en uygun biçimini temsil edebilir. İşçi mücadelelerini kolaylaştırmak bir yana, iktidara gelir gelmez, hatta gelmeden önce ilk işi işçiye zulmetmek olacaktır”. İtalyan komünist solunun, İkinci Dünya Savaşı'nın bir provası olarak gördüğü İspanyol İç Savaşı'nda yaşananlar, işçilerin burjuva Halk Cephesi hükümetine karşı ayaklanması ve Halk Cephesi'nin anarko-sendikalist CNT önderliği ve anti-Stalinist POUM gibi daha sonra Stalinistler tarafından katledilecek radikal unsurlarının işçileri silah bırakmaya çağırması, İtalyan solunun bu konudaki haklılığını gösterecekti. İspanya'da Halk Cephesi, iktidarı Franco'ya teslim etmeden önce, işçi sınıfının bütün direncini bastıracaktı. İtalyan komünist solu, geleneksel olarak, dönüştürücü bir biçimde olmasa da içerisinde çalışma yapılabileceğini düşündüğü sendikalar konusunda da eski görüşlerini tartışmaya başlayacaktı. İtalyan fraksiyonunun kurucularından olan Luciano Stefanini 1938'de şöyle yazacaktı: “Bugün mesele marksistlerin sendikalar içerisinde sağlıklı bir faaliyet geliştirebileceklerini sorusu değil, bu organların kesin bir biçimde düşman saflarına geçtiği ve onları dönüştürmenin mümkün olmadığı sorunudur (...) Dolayısıyla mesele – temelde dışarıdan olmak üzere – kapitalizme karşı bir proleter mücadele ihtimalinin mevcut sendikalar dahil her tür kapitalist baskı biçiminden koparak mümkün olacağını işçilere netçe anlatmaktır.

Stalinist partilerin dünyanın her yerindeki burjuva politikaları ve yaklaşan dünya savaşı, İtalyan komünist solunun Rusya'daki durumu tahlil etmeye yönelik detaylı bir çalışma yapmasını zorunlu kıldı. Alman komünist solunun aksine, İtalyan komünist solu Rusya'daki devrimi yarı-proleter, yarı-burjuva bir ikili devrim olarak değil, proleter bir devrim olarak görüyordu. Dolayısıyla yozlaşma ancak dışarıdan, yani kapitalist unsurlardan ve Komünist Enternasyonal'in ölümünden kaynaklanmış olabilirdi. Bununla birlikte, 20'lerde Alman komünist solunu anarko-sendikalist bir eğilim olarak görme yaklaşımının yerine, şimdi İtalyan komünist solu bu akımı yozlaşmaya ilk karşı çıkan akım olarak görüyordu. Öte yandan, İtalyan komünist solu, buna ek olarak geçen yüzyıla dair bir kapitalizm formülasyonunu koruyarak kapitalizmin özel sermaye demek olduğunu düşünüyordu. Buradan yola çıkarak, Rusya'daki devlet, proleter bir devlet olarak tanımlanıyordu. Öte yandan İtalyan komünist solunun komünizme geçiş döneminde devlete dair yaptığı çalışmalardan, Engels'in “devlet, proletaryaya miras kalmış bir vebadır” yaklaşımından yola çıkarak, “proletaryanın devlete dair neredeyse içgüdüsel bir güvensizliği” olması gerektiğini ifade edecekti. Devlet “proleter sıfatına sahip de olsa, bir zor aracı olarak kalacak, komünist programın uygulanmasına her daim karşı olacaktı”. 1939'da İtalyan komünist solunun önde gelen militanlarından Ottorino Perrone “devlet sanayisi burjuva özel mülkiyet rejiminin yeniden getirildiği vurgulanmadan da pekala devlet kapitalizmine, işçi sınıfının vahşi bir yadsımasına dönüşebilir” diyecekti. Dahası İtalyan komünist soluna göre, Stalinist Rusya'da sermaye birikimi gerçekleştiriliyor ve buna sosyalizasyon ismi veriliyordu ki bu canavarca bir politikaydı. Nihayetinde bu genel hatlarıyla çelişkili pozisyondan İtalyan komünist solunun çıkarttığı sonuç, olası bir dünya savaşı durumunda Rus devletinin savunulamayacağı idi.

Fakat İtalyan komünist solu genel olarak yönelimin emperyalist savaş olduğunu kavramış olsa da 1939'da patlak veren savaş hareketi gafil avlayacak ve hareket, görüşleri net olsa da örgütlü bir müdahale geliştirmede başarılı olamayacaktı – dahası savaşla baskıların artması, pek çok önemli militanın hayatına malolacak veya onların hapislere ya da toplama kamplarına gönderilerek pratik faaliyetten uzaklaşmalarına neden olacaktı. Hareketin en ünlü militanı Ottorino Perrone, fraksiyonun dağılması gerektiğini ilan edecek, bu da harekete ciddi bir dalga vuracaktı. Hareketinin faaliyetlerini yeniden ateşleyen, İtalyan komünist solunun çocukluğunda Ekim devrimine tanıklık etmiş Moldovya doğumlu bir militanı olan Marc Chirik'in başını çektiği bir hücresi olacaktı. Nihayetinde Perrone'nin istediği olmayacak, 1942'de Fransa'nın güneyinde Uluslararası Komünist Sol'un Fransız Hücresi adını alan bu militanlar, bir yandan savaşa karşı net bir çalışma içine girerken, diğer yandan İtalyan fraksiyonunun Fransa ve Belçika'daki unsurlarıyla yeniden irtibatı sağlayacaktı. Fraksiyonun Fransız hücresi temel ilkeler bildirgesinde şöyle diyecekti: “Uluslararası burjuvazinin aracı olan Sovyet devletinin karşı-devrimci bir işlevi vardır. Ekim'in kazanımlarından kalanları savunmak uğruna SSCB'nin savunusu fikri reddedilmeli ve yerine burjuvazinin Stalinist ajanlarına karşı uzlaşmaş bir mücadele konulmalıdır (...) Demokrasi ve faşizm, burjuva diktatörlüğünün belirli bir anda burjuvazinin iktisadi ve siyasi ihtiyaçlarına tekabül eden iki farklı suretidir. Dolayısıyla kapitalist devleti yıktıktan sonra kendi diktatörlüğünü kurması gereken işçi sınıfı, bu suretlerden herhangi biriyle ittifak yapamaz.” 1944'e gelindiğinde, İtalyan komünist solu içerisinde de çoğunluk Rusya'ya dair böylesi görüşleri savunmaktaydı: “Rus devleti savaşı doğru gidişata, yalnızca proletaryayı bastırmaktaki karşı devrimci işlevinden dolayı değil, aynı zamanda kendi kapitalist doğasından, yani hammadde kaynaklarını korumak ihtiyacından ve dünya pazarında artı değeri gerçekleştireceği bir yer bulma zorunluluğundan, iktisadi etki alanlarını arttırma ve ulaşım yollarını garanti altına alma isteği ve ihtiyacından dolayı da katıldı.” Bu görüşlerin gelişiminde, Alman komünist solunun düşüncelerinin eleştirel bir biçimde ama ciddi olarak değerlendirilmesinin, ve bu gelenekten gelen devrimcilerle tartışmaların da payı vardı. 1944'te, Marsilya'daki hücre bu şehirde güçlenmiş ve Paris ve Kuzey Fransa'da da örgütlenmeyi başarmıştı ve bu gelişmelerin sonucu olarak Komünist Sol'un Fransız Fraksiyonu kurularak İtalyan ve Belçika fraksiyonları arasındaki yerini aldı. Öte yandan İtalya'daki kimi militanlar, 1943'te bu ülkede başlayan grev hareketlerinden yola çıkarak İkinci Dünya Savaşı'nın, Birinci Dünya Savaşı gibi devrimci bir dalgayla sonuçlanacağını düşündüler ve Enternasyonalist Komünist Partisi'ni kurdular. Fransız fraksiyonuna göre bu hatalı bir hamleydi, zira ilkin parti içerisinde bir bütünlük görüş bütünlüğü yoktu, aksine sendikalar, ulusal kurtuluş hareketleri, Rus devriminin doğası hatta seçimlere katılım gibi konularda, eski görüşleri savunanlarla 1930'lardaki teorik değişiklikleri savunanlar arasında ayrımlar vardı; ayrıca Fransız fraksiyonuna göre uluslararası durum partinin kurulmasını haklı çıkartacak noktada değildi – İtalya'daki grevler savaştan sonra devrimin geleceğini kanıtlamıyordu.

Fraksiyonların lağvedilip yeni partiye katılmasına bu temelde karşı çıkan Marc Chirik İtalyan Fraksiyonu'ndan atıldı, Fransız fraksiyonu da Fransız Komünist Solu ismini aldı. Fransız Komünist Solu savaşın sonunda yayın organında şöyle diyecekti: “Burjuvaziyi suçluyoruz! Neden olduğu ve maalesef 'medeniyetin', çürüyen kapitalist toplumun zaten çok fazla uzun olan şehitler listesine bir ekleme olan milyonlarca ölüm için burjuvaziyi suçluyoruz. Hitler'in suçlarının sorumlusu Almanlar değildir. Onlar, 1934'te, 450,000 ölüyle Hitler'in burjuva baskısının acısını ilk çekenler ve bu acımasız baskı ülke dışına taşındığında da çekmeye devam edenlerdi. İstemedikleri ve egemenlerinin onlara zorladığı bir savaşın dehşetinin sorumlusu Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar, Ruslar ya da Çinliler de değildir. Nazi toplama kamplarında milyonlarca erkek ve kadın yavaşça katledildiler; vahşice işkence edildiler ve şimdi vücutları çürüyor bir yerlerde. Milyonlar savaşta savaşırken öldüler, veya 'kurtuluş' bombardımanlarına kurban gittiler. Bu milyonlarca ceset, kesilmiş, biçilmiş, parçalanmış, tanınmaz hale getirilmiş, gömülmüş veya açıkta çürüyen milyonlarca ölünün, askerlerin, kadınların, ihtiyarların, çocukların cesetleri, hepsi hala intikam diye inliyorlar. Ve inledikleri intikamın hala acı çeken Alman halkından değil, savaşta acı çekmeyen ve tam aksine kar eden alçak, ikiyüzlü ve ahlaksız burjuvaziden istiyorlar. Bugün, domuz suratları toprağın yağıyla dolmuş halde, hala aç kölelerine sataşıyorlar. Proletarya için tek tutum, demogogların anti-faşist komiteler üzerinden şovenizmi sürdürme ve yükseltme çağrılarına yanıt vermek değil, çıkarlarının, yaşam haklarının doğrudan savunusu için her gün, her saniye bu canavarca rejim, kapitalizm yok edilene dek sınıf mücadelesine girişmektir.” Fransız Komünist Solu, dönemin bütün örgütleri arasında parlamenterizmden sendikalizme, SSCB'nin doğasından ulusal kurtuluş hareketlerine en net örgüttü. Marc Chirik'in 1946'da yazdığı Rus Devrimi: Özel Mülkiyet ve Kolektif Mülkiyet başlıklı yazıda şöyle deniliyordu: “Rusya'nın bütün dünyanın gözleri önünde kendisinin en kanlı ve açgözlü emperyalist güçlerden biri olduğunu gösterdiği 1939-45 emperyalist savaşı, 1914-18 emperyalist savaşı Sosyalist partilerin kesin olarak milli kapitalist devlete eklemlendiğini nasıl gözler önüne serdiyse, Rusya'yı savunanların, kendilerini nasıl bir biçimde sunarlarsa sunsunlar, Rus emperyalist devletinin proletarya içerisindeki temsilcileri, siyasi kolları olduğunu ortaya koydu.

5. İkinci Dünya Savaşından Günümüze Burjuva Solu ve Burjuva Demokrasisi

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde dünya, Rus ve Amerikan emperyalist blokları arasındaki çatışma etrafında şekillenmişti. Sosyal demokrasi, özellikle Batı Avrupa'daki burjuva demokrasilerindeki önemli işçi-düşmanı işlevini korudu. Stalinizm aynı doğrultuda işçi sınıfının çıkarlarından yanaymış gibi gözüküp burjuva siyaseti yapmaya, Troçkizm de bu siyasete eleştirel biçimde alkış tutmaya devam etti. 1948'de gerçekleşen Yugoslav Stalinizminin uzun yıllardır şefi olmuş ve savaşın sonlarına doğru iktidara gelmiş Tito ile Stalin arasındaki ayrışma, Yugoslav milli sermayesiyle Rus emperyalizminin çıkarları arasındaki çatışmadan doğmuştu. Çin'de 1949'da iktidara gelen Çin Komünist Partisi şefi Mao Zedung, Stalin'in halk demokrasisi kavrayışı temelinde, “dört sınıfın bloğu” çerçevesinde bir rejim oluşturdu. Mao'ya göre bu dört sınıf “işçi sınıfı, köylülük, şehir küçük-burjuvazisi ve milli burjuvaziydi”. Stalinistler artık burjuvazinin belirli kesimleriyle ortaklıklarını saklama gereği dahi görmüyorlardı – fakat bu dört sınıf fikri, esasında Mao'nun iddialarının aksine Çin Komünist Partisi'nin siyasetinin milli burjuva bir siyaset olduğunu açıkça gösteriyordu. İlerleyen yıllarda Stalin'in ölünce yerine geçen Khrushchev'in anti-Stalinizmi, kamuoyuna iyi görünmek için korkunçluğu açığa çıkmış bir rejimle arasına mesafe koyma çabasıydı fakat Khrushchev'in “barışçıl birarada varoluş” tezi, Stalin'in tek ülkede sosyalizm fikrinin mantıksal – ve Stalin döneminde de pratikte uygulanmış bir sonucuydu. Dahası, Khrushchev'in 1953'te Doğu Almanya'da ve 1956'da Macaristan'da patlak veren işçi ayaklanmalarını bastırması, Stalin'den daha az emperyalist olmadığını gösterirken, Rusya içerisinde de iktidar devlet burjuvazisinde kalmaya devam etmekteydi. Mao'nun Sovyetlerden kopması da, her ne kadar ideolojik kisvesi değişikmiş gibi sunulsa da, Yugoslavya'yla olan ayrılık gibi Rus emperyalizmiyle Çin milli sermayesinin çıkar ve hedefleri arasındaki çatışmadan kaynaklanmıştı. Mao'nun Çin devleti, Rus emperyalist bloğuna rakip bir emperyalist blok oluşturma çabasının başarısız olması sonucunda 1972'de ABD başkanı Nixon'ın Çin'i ziyaretinin ardından Amerikan bloğuyla bir ittifak içerisine girerek, radikal pozlarının gerçek içeriğini apaçık ortaya koyacaktı. Enver Hoca'nın ilerleyen dönemde kimilerine büyük bir umut ışığı gibi gözükecek olan Stalinist hükümetinin ideolojik çizgisini ise tamamen Yugoslavya belirleyecekti. Kendi ufak emperyalist çıkarlarından yola çıkarak Arnavutluk'u bünyesine katmak isteyen Yugoslavya, Rusya'dan koptuğu zaman, Enver Hoca kendisini Stalin'in kollarına atmıştı. Khrushchev döneminde Yugoslavya'yla Rusya kısmen ilişkilerini iyileştirdiği zaman, Enver Hoca'nın şansına Çin Rusya'dan kopuyordu ve Enver Hoca maocu olmayı seçti. 1972'de Mao, Amerikan bloğuyla bir ittifak içerisine girince, Yugoslavya'nın başını çektiği Bağlantısızlar Hareketine de yaklaşmış olacak, hatta Mao'nun cenazesine ilk gidenlerden biri Tito olacaktı. Bu durumdan tedirgin olan Enver Hoca Çin'den de kopacak ve büyük bir emperyalist gücün desteğini yitirmiş olmasının sonucu olarak ciddi bir ekonomik krize girecekti. Son döneminde Arnavutluk hükümeti, bu krizi militarizmle, yani Yugoslavya sınırına milyonlarca askeri barınak yaparak çözmeye çalışıyordu.

Özellikle Amerikan emperyalist bloğuna dahil ülkeler içerisindeki resmi 'Komünist' partiler, diğer burjuva partilerle işbirliği yapmaktan ve hatta onlarla hükümetlerde yer almaktan kaçınmak bir yana, mümkün oldukça böylesi seçenekleri kaçırmamaya özen göstereceklerdi. Bu partiler içerisinde, çıkarları Rus emperyalizmine daha fazla bağlı olan kanatla, bulundukları ülkelerin burjuva siyasetleri içerisinde tuttukları yer gereği düşman bloğun çıkarlarını savunmakta güçlük çeken kanat arasında bir ayrışma yaşanmaya başlayacaktı. Bu ayrışma, 70'lerde eurokomünistler denilen eğilimle Tankçılar denilen eğilim arasındaki kavga ile doruk noktasına ulaşacaktı. Tankçılar için ortada yeni bir mesele yoktu – Ruslar ne derse oydu zaten. Öte yandan eurokomünistlerin yeni kaynaklara ihtiyaçları vardı. Öte yandan Stalinizm, burjuva siyasetine geniş bir ideolojik yelpaze öneriyordu ve eurokomünistler de aradıkları kaynağı yine geldikleri köken içerisinde bulabildiler. Yeni kaynak, Stalin'in 1924'te hapse giren ve çoğunluktaki sol komünistlerin temsilcisi olan Bordiga'nın yerine partinin başına geçirdiği Antonio Gramsci'ydi. Gramsci'ye göre geri ülkelerde veya kolonilerde değil ama modern demokrasilerde “devlet yalnızca, arkasında güçlü bir kaleler ve siperler sistemi olan boş bir kabuktu”. Gramsci Devlet ve Sivil Toplum'da: “Modern demokrasilerdeki kitlesel yapılar, hem Devlet örgütleri, hem de sivil toplum kuruluşları kompleksleri olarak, siyaset sanatı için konum savaşında 'siperleri' ve kalıcı barınakları teşkil ediyorlar” diye devam edecekti. Buradan çıkan sonuç, yapılması gerekenin önce sivil toplumda, sonra da devlette güç kazanmak ve böylelikle kazanımlar elde etmekti. Sosyalizmin zaferi için burjuva demokrasisi içerisinde böylesi bir çalışma yapmak gerekli ve yeterliydi. Gramsci'nin talihsizliği, ileri ve demokratik Batı ülkelerinde devletin boş bir kabuk olup sivil toplumun gerçek güç olduğunu sivil toplum üzerinden devlete sızılmasını söylerken pek ileri ve gelişkin bir devlet olan faşist İtalya'nın bir hapishanesinde olması, ve partisindeki Rus yanlısı arkadaşlarının faşist İtalyan devletinde böylesi bir egemenlik sağlamalarının pek de mümkün olmamasıydı. Öte yandan geçen on yıllar, Gramsci'yi özellikle Amerikan bloğu ülkelerindeki pek çok Stalinist'in vaktinden erken gelen peygamberi yapacaktı. Gramsci'nin görüşlerinden gerekli dersleri çıkartıp bunları yaklaşımlarına dahil edenler ilkin eurokomünistlerdi, fakat genel olarak burjuva solunun sivil toplumcu kanadı Gramsci'nin görüşlerinden fazlasıyla beslenecekti. Günümüzde Gramsci'nin popüleritesinin nedeni de budur.

Rus yanlısı yapıların resmi çizgisinin, özellikle Batı ülkelerindeki ılımlılığı, geniş bir genç kesimi bu politikaları sorgulamaya itti. Öte yandan Rus çizgisini sorgulayanlar büyük ölçüde Maoculuğun ve radikal milliyetçiliğin etkisinde silahlı mücadeleye atılacaklardı. Burada önemli etki noktalarından bir tanesi de Küba'da iktidarı almış gerilla hareketi olacaktı. Stalinizm esasında Fidel Castro'nun hareketini doğurmaktan ziyade evlat edinmişti. Zira Castro'nun gerillalarının çok büyük çoğunluğunun, iktidarı alana, hatta Domuzlar Körfezi çıkarmasına kadar komünist olma iddiası dahi yoktu. Castro'nun hareketi popülist milliyetçi ve burjuva demokrasisi yanlısı bir hareketti ve ilkin ABD'yle iyi ilişkiler istemişti. İktidarı aldıktan sonra meramını anlatmak için ABD'ye giden Castro sonrasında “Dünyanın bize dair ne düşündüğünü, Komünist olduğumuzu düşündüğünü biliyorum ve tabii ki gayet netçe Komünist olmadığımızı ifade ettim; gayet netçe” [2] diyecekti. Öte yandan ABD'yle ilişkiler, Castro'nun başlangıçta umduğunun tam aksi yönde gelişince, Castro Rus emperyalist bloğunun himayesine sığınmak zorunda kalacak, ve Küba bir anda 'sosyalist' oluverecekti. Öte yandan, özellikle Castro'nun kurmaylarından olan ve onun hareketi içerisinde başından beri Stalinist olan nadir isimlerden Ernesto Guevara'nın 1967'de Bolivya'da öldürülmesinin ardından, Guevara ve Küba silahlı mücadelecilik için yeni bir etki noktası ve ilham kaynağı olacaktı. Mayıs 68 öğrenci ve işçi hareketlerine Rus yanlısı resmi komünist partilerin karşı çıkması da, silahlı mücadeleciliği gerçek devrimcilik olarak iyice meşrulaştıracaktı. Esasında silahlı mücadeleci hareketler görüşleri bakımından Rus yanlısı resmi partilerden ileri değillerdi. Aydınlık Yol ve Naxalcılar gibi başını üniversite profesörlerinin çektiği maocu partiler, haliyle Çin'de savunulan tarza bir dört sınıf bloğu ve yeni demokrasi savunuyorlardı. Bugün Nepal'de iktidara gelen maocular, niyetlerinin kaptitalizmi ve demokrasiyi inşa etmek olduğunu saklamıyorlar, hatta yabancı sermayeyi de ülkeye davet ediyorlar. Güney Afrika'dan Türkiye'ye, silahlı mücadeleciliğin savunucularının kendilerine biçtiği rol, milli demokratik 'devrimi' gerçekleştirmektir. Esasında, silahlı mücadelecilik, tıpkı sivil toplumculuk gibi Stalinizmden, özellikle de Stalinist hareketin İkinci Dünya Savaşı esnasındaki pratiğinden beslenmiştir. Dahası, silahlı mücadeleci hareketler, kendi içlerinde Stalinizmi gayet iyi uygulayarak, merkezin çeper, liderliğin kadro arasında mutlak egemenliğini oturtmuşlardır ki bu pratik pek çok yapıda içsel işkencelere kadar varmıştır. Bahsi çok geçen eleştiri ve özeleştiri mekanizması, önderlikten kadroya işler. Önderlik kadroyu eleştirir, kadro özeleştiri yapar. Kadronun önderliği eleştirmeye cürret etmesi, en azından bir özeleştiri yapma nedenidir, ki kimi durumlarda, eğer bu özeleştiri yapılmıyorsa, iş kadronun infazına kadar gider.

Özellikle 1989'da Doğu bloğunun çökmesi, burjuva solunun Stalinist kanadına ciddi bir darbe vurmuş, sivil toplumcu yönelimler kriz içindeki Stalinistlerin ciddi bir kesimine çare olmuştur. Günümüzde Meksikalı Zapatistalar gibi örnekler, Stalinist silahlı mücadeleciliğin, Stalinist sivil toplumculuğa nasıl evrilebileceğinin bir kanıtıdır. Bu yolu seçip, hatta daha ileri götürüp yalnız yasal bir varoluşu seçen silahlı mücadeleci yapı sayısı az değildir. Zira silahlı mücadeleyle iktidara gelip yeni bir burjuva demokrasisi getirmeye çalışmaktan mevcut burjuva demokrasisi içerisinde güç kazanmaya çalışmaya geçiş, o kadar da büyük bir adım gerektirmemektedir, ve İkinci Dünya Savaşı esnasında eline silah almış İtalyan ve Fransız 'komünist' partileri, böylesi bir adımı atmanın ne denli kolay olduğunu aslında göstermişlerdir. Bununla birlikte, Rus emperyalist bloğunun çöküşü, burjuva solu içerisinde özellikle Troçkizme yaramıştır. Yer yer sivil toplumculuğa yaklaşan pratikleriyle Troçkist hareketler, farklı çelişkilerde farklı burjuva kesimleri desteklemeye devam etmektedirler. Öte yandan kimi silahlı mücadeleci Stalinist yapılar, yine eski işlevlerini gerçekleştirmeye devam etmektedirler.

Burjuva solunu ele alırken göz önünde bulundurmamız gerekenlerin önemli bir kısmını da ücretli emek, meta üretimi ve paranın yani kapitalist üretim ilişkilerine içkin niteliklerinin eleştirisi ve gelecek toplumsal oluşumunda bu olguların hem toplumsal, hem siyasi ve hem de iktisadi alandan defedilmesi sorunu oluşturmaktadır. Bunu Marx ve Engels'in 1845'te kaleme aldıkları Alman İdeolojisi'nde, bütün hatlarıyla görebilmekteyiz: “Önceki bütün devrimlerde faaliyet tarzı değişmemiş olarak kalıyordu ve yalnızca bu faaliyetin bir başka dağıtımı, işin başka kişiler arasında yeni bir bölüştürülmesi söz konusuydu; buna karşın komünist devrim önceki faaliyet tarzına karşı yönelmiştir, işi yokeder ve bizzat sınıfları ortadan kaldırarak tüm sınıf egemenliğini de kaldırır.” Eğer Marx'ın 1844 El Yazmaları'nda ifade ettiği gibi, “emeğin ürünü bir yabancılaşmaysa”, “üretimin kendisi de oluş halindeki yabancılaşma, etkinliğin geri alınması, geri alınma etkinliği olması” demektir ve emek de aslında “iş nesnesinin yabancılaşması, bizzat emeğin etkinliği içinde yabancılaşmanın, dışsallaşmanın özetidir” diyebiliriz. Zaten kapitalist üretim ilişkilerinde iş, etkinlikten isteksizliğe, güçten güçsüzlüğe, insanın özüne karşıtlığına ve nihayet yabancılaşmaya götürmüştür ve öyle de devam etmektedir. Dolayısıyla, bir yandan azami noktaya çekilmiş üretim şartlarında, kendi yaşam koşullarının devamını sağlamaya çalışan işçiler kendi ürettiklerine yabancılaşırlar. İşçiler ürettikleri üründen somut olarak uzaklaşmakta ve hayatı dahilinde ürettiğine ulaşamıyor oluşlarıyla aslında çalışma etkinliğinin “pratik insan etkinliğinin yabancılaştırılması edimi” olması da kaçınılmaz bir hal almaktadır. Giderek artan çalışma saatleri, kötü koşullar ve kapitalizmin iki yüzyılı bulan ağırlığını kuşaklarca sırtına geçirmiş olan işçi sınıfının işe ve çalışmaya karşı tarihsel yaklaşımı, “işin yabancı niteliği, fizik ya da diğer zorlamalar ortadan kalkar kalkmaz, çalışmadan vebadan kaçar gibi kaçılması olgusunda açıkça görülür”.

Burjuva solunun tarihinin gündelik pratiğine yansımasını en belirgin olarak görebileceğimiz alanlardan biri de ücretli emek meselesidir. Burjuva solunun emeğe dair yüceltmeleri, esasında sınıflı toplumların kendi doğasına has emeğin kutsallaştırılmasından öte bir içerik taşımaz. İşin ve mesleğin sunaklarının yaratılması, dahası bu efsanelerin mücadelelerin sınırlılıklarında şekillendirilmesi sadece kapitalist üretim biçiminin etkisiyle toplumsal yabancılaşmanın en önemli etkeni olarak çalışmanın mutlaklaştırılmasına hizmet eder. Buradan hareketle, kapitalizmin kronik kriz girdabında, işsizliğe karşı olma iddiasıyla “içerisinde yaşamadıkları bir dünyadan” türettikleri “Herkese İş” sloganı, işçi sınıfını kandırmaktır. Bu slogan, kapitalizmin dev aynasından kendisine bakmasıdır; gericidir ve burjuva solunun arzuladığı yaşam biçimini dolaylı yoldan ifade etmesi anlamına gelir. Bunun yanısıra, “Herkese İş Güvencesi”, “Çalışma Hakkı”, “Her İşçiye Sigorta Hakkı” ve benzeri sloganların da burjuva solu ve sendikaların sloganları olmaları nedensiz değildir. Onlar varolan düzenin toplumsal anlamda kökten yokoluşunu ve lağvedilmesini değil, farklı biçimlerde, farklı kisveler altında fakat özünde emeğin rasyonalize edilmesi ekseninde düzenin yeniden inşa edilmesini ve toplumsal barışı savunmuş olurlar. Çok basitçe ifade etmek gerekirse ücretli emeğin ortadan kalkmayacağı bir düzeni, yani burjuva düzeni savunmak burjuva solunun en temel niteliklerinden biridir. Zira ücretli emeğin olduğu yerde sermaye vardır. Marx'ın sloganındaki temel fikir, işin, ücretli emeğin ve ücretliliğin tamamen toplumsal yaşamın dışına atılmasıdır: “Sözkonusu olan emeği özgürleştirmek değil, ortadan kaldırmaktır.

Özetleyecek olursak, burjuva solu tanımımızla ilgili en temelde ücretli emeğin ortadan kaldırılması ve enternasyonalizm konuları olduğunu söyleyebiliriz. Marksistler, en başından beri, farklı biçimlerde olsa da burjuva solunu tanımlamışlardır. Bugün bizim burjuva solu tanımımız da marksizmin tarihi boyunca bu olguyu yorumlayışından gelmektedir. Burjuva düzeni savunmadığını iddia edenler dahi, genellikle burjuva demokrasisi ve genel olarak demokratikleşme konuları üzerinden aslında kapitalist düzeni savunmaktadırlar. Burjuva güçler arasındaki savaşlara karşı olduklarını söyleyenler de, ulusların kendi kaderini tayin hakkı üzerinden çatışmalardaki burjuva milliyetçisi taraflara destek vermektedirler. Yaptığımız tanım sosyal demokrasi, Stalinizm, Maoizm, Troçkizm ve arada, ortaya kalan bütün siyasi eğilimleri kapsar.

Burjuva solunun en önemli özelliği, mevcut düzenden rahatsızlık duyan, kapitalist bir dünyada yaşamak istemeyen, farklı bir dünya düşleyen, büyük ölçüde iyi niyetli insanları peşinden sürüklemesidir. Burjuva solunun, kapitalizm için sahip olduğu tek işlev değil ama en düzenli yerine getirdiği işlev, böylesi insanlar düşledikleri dünya için savaştıklarını zannederken onların enerjisini mevcut düzeni savunmaya ve desteklemeye yönlendirmektir. İfade ettiğimiz üzere, genelde de bunu demokrasi kavramı üzerinden gerçekleştirir. Burjuva toplumunun bir numaralı sloganı olan demokrasi, burjuva solunun her problemi çözen anahtarı olmuştur. Oysa demokrasinin kendisinin mahiyeti, 1922'de Demokratik İlke adlı çalışmasında Bordiga tarafından dile getirilmiştir ve bizim için nettir: “Toplumun iktisadi ayrıcalıklarla ayrılan sınıflara bölünmüş olması, çoğunlukçu karar almanın bütün değerini ortadan kaldırmaktadır. Bizim eleştirimiz, modern liberal anayasalardan doğan demokratik ve parlamenter devlet mekanizmasının bütün yurttaşların çıkarına bütün yurttaşların olduğu yalanını haksız çıkartmaktadır. Karşıt çıkarların ve sınıf çelişkilerinin ortaya çıktığı andan beri, örgütsel birlik olamaz ve dış görünüşte halk iktidarı varmış gibi olsa da, devlet ekonomik olarak hakim sınıfın organı ve çıkarlarının savunusunun aracı olarak kalır. Demokratik düzenin siyasi temsile aktarılmasına rağmen, burjuva toplum üniter vücutların karmaşık bir ağı gibi görünür. Bunların ayrıcalıklı katmanlardan doğmuş ve mevcut toplumsal aparata koruma eğiliminde olan pek çoğu, siyasi devletin kuvvetli merkezileşmiş organizması etrafında toplaşır. Ötekiler devlete dair daha tarafsız veya değişken bir tutuma sahip olabilir. Son olarak, başkaları da ekonomik olarak ezilen ve sömürülen tabakalar arasında ortaya çıkar ve doğrudan sınıf devletine karşıdır. Komünizm, demokratik ve çoğunlukçu ilkenin resmi ve siyasi uygulamasının, toplum iktisatla ilişkisinde karşıt sınıflara dölünmüşken devleti toplumun tamamının örgütsel birimi yapamayacağını ortaya koyar. Resmi olarak siyasi demokrasi böyle olduğunu iddia eder, fakat gerçekte çıkarlarını korumak amacıyla kapitalist sınıfın gücüne, bu sınıfın diktatörlüğüne göre ayarlanmış biçimdir (...) Demokrasi ilkesinin kendinden menkul bir değeri olmadığı aşikardır. Demokrasi bir ilke değildir, yalnızca çoğunluğun her zaman haklı, azınlığın ise haksız olduğu yönündeki basit ve kaba aritmetik önyargıya yanıt veren basit bir mekanizmadır (...) Demokrasi bizim için bir ilke olamaz (...) Kullanılabileceği kadar demokratik mekanizmayı korurken, en kötü demogogların pek sevdiği ama sömürülen, ezilen ve soyulanlar için ironiyle 'demokrasi' tabirinin kullanımını ortadan kaldırıp bu terimi burjuvazinin ve liberalizmin farklı kılıflar ve kimi zaman aşırıcı suretlerde gelen savunucularına bırakacağız.

Burjuva solu, tarihi boyunca kapitalist düzene hep hizmet etmiş, iyi niyetli insanları gerçek proleter mücadele saflarından uzak tutmaya çalışmış, açıkça veya örtük biçimde kapitalist toplumun çıkarlarını savunmuştur. Öte yandan gördüğümüz gibi işçi sınıfı kalkıştığı zaman tutunamamış, etkisini ve gücünü kaybetmiştir. Gelecekte de işçi sınıfı, solcu düşmanlarına sağcı düşmanlarından farklı muamele etmeyecektir.

Gerdûn

1Norman M. Naimark. The Russians in Germany: A History of the Soviet Zone of Occupation, 1945–1949. Cambridge: Belknap, 1995, , s. 70–71.

2http://www.upi.com/Audio/Year_in_Review/Events-of-1959/Cuban-Revolution/...

 

Tags: 

Rubric: 

Burjuva Solu

Cinsel Özgürlük, Kapitalizm Altında İmkansızdır

ABD'den çok yakın bir destekçimizin yazdığı bu yazının çevirisini yayınlıyoruz. Eşcinsellerin durumuna dair sınıf temelli bir yaklaşım geliştiren bu yazı, ABD'deki durum örneğinden hareket etse de, içeriğinin Türkiye'deki tartışmalar açısından da fazlasıyla önemli olduğu kanısındayız. - EKA

Gay ve lezbiyen kişilerin yasal olarak evlenme “hakkından” yararlanarak eşcinsel olmayan (yani heteroseksüel) çiftlerin faydalandığı, başta miras hakkı gibi maddi yardım ve haklardan faydanlabilip faydalanamayacakları “tartışması”, özellikle Batı ülkelerinde hakim sınıfın düzenli olarak, özellikle de seçim dönemlerinde şapkasından çıkarttığı meselelerin başında gelmektedir. Bu yazımızda, bu konuyu ister solun ve merkezin yaptığı üzere “hümanist” biçimde, ister sağın yaptığı üzere ahlakçı/dini biçimde ele alıyor olsunlar, hakim sınıfın solunun, merkezinin ve sağının ikiyüzlülüğünü açık etme niyetindeyiz. ABD'deki Obama hükümeti kendisini “özgürlükçü” ve “ilerici” olarak sunmak istiyor, bu yüzden kimi eyaletlerde (son olarak Kuzey Carolina'da) eşcinsel-evliliği karşıtı yasaları iptal etme çağrısı geçmiş durumda; fakat bir yandan da hükümet eşcinsel evliliğini anayasal bir “hak” olarak tanımış değil. Sağcılar özellikle muhafazakar seçmen kitlelerinin korkularını tatmin etmek ve güvensizliklerine oynamak durumundalar, dolayısıyla Cumhuriyetçi Parti Başkan adayı olacak Mitt Romney eşcinsel evliliği karşıtı bir tutum alıyor. Bütün “tartışma” esasında Obama hükümetinin eşcinsel seçmen haricinde gençliğe ve “bağımsız düşüncelilere” hitab etme ve eğer Romney açıkça ve güçlüce eşcinsel evliliğe karşı çıkması Evanjelist Hristiyanların gözünde onu gözden düşürmesi için bir araç. Romney'nin daha da sağa kayması ise onun için kararsız ve bağımsız seçmeni daha yabancılaştırma riskini beraberinde getiriyor. Bu yasa merkezli tutumların tamamen ikiyüzlü olduğu ortada. Hedef, siyasi çıkar uğruna şüphesiz gay ve lezbiyen kesimin dramatik ve utanç verici olarak deneyimlediği bir durumu ayrışmalar, düşmanlık ve daha fazla yanlış anlaşılma pohpohlayarak kullanmak. Dahası, kimi zaman eşcinsel evliliğine sağcıların aşırı bir muhalefet ediyor olmasının, kişisel hayatın bir boyutunun yasallaşmasıyla mevcut kapitalist sömürü düzeninin değişmeyeceği gerçeğini gözden kaçırmayalım.

Bugün, eğer ABD televizyonunda ana akım bir burjuva haber kanalını açarsanız, “eşcinsel hakları tartışması” gibi bir başlığın ekranı kaplaması ihtimalı yüksektir. Burjuva medyanın kişisel insani farklılıklarımızın üstüne giderek bize insanlar olarak en fazla ayrıştığımız noktaları göstermekte ısrarı ilginçtir. Fakat burjuvazi ve basındaki çığırtkanları fazlasıyla ikiyüzlüler. Özellikle de mevcut siyasi iklime “partizanlık” böylesine giriyorsa. Dahası, bunu daha derin bir hümanizm hissiyatıyla yaptıklarını iddia ediyor, sıklıkla eşcinsel hakları mücadelesine bir “eşitlik” veya “sivil haklar” mücadelesi diye hitap ediyorlar.

Bu noktada sormamız gereken şu: ne adına “eşitlik”? Ve toplumdaki hangi insanlar için? “Evlilik eşitliği” uygun bir işçi sınıfı talebi midir? Cinsel özgürlük kapitalizm altında mümkün olabilir mi? İşçiler olarak, bu iki sorunun cevabının da hayır olduğunu söylemek zorundayız. Homofobiden ve heteroseksizmden kurtulmuş, her bireyin bir kategori olarak değil, bir insan olarak görüldüğü ve o şekilde davranıldığı bir dünya inşa etmek kapitalizm altında mümkün değildir.

Bir süredir, burjuva sınıf siyasetinin kimi unsurları eşcinsel evliliğin yasal kabulünü savunuyordu. Sıklıkla argümanları işçilere hitap edecek dilde ifade ediliyor. Eşcinsel evliliğinin yasallaşmasının sigorta yardımı, boşanma ve mülkiyet hakları nedeniyle eşcinsel işçilerin yaşam kalitesini iyileştireceğini söylüyorlar. Öte yandan kapitalizm altında, insan ilişkileri bir değiş tokuşa indirgenmiştir. Duygular, burjuvazinin metalarından ve mali kaynaklarından biridir yalnızca. Dolayısıyla eşcinsel evliliğin yasallaşmasındaki iktisadi ihtiyacı görebiliriz, fakat kapitalizm altında evlilik kavramının kendisi ne olacak?

Marks ve Engels Komünist Manifesto'da şöyle derler: “Burjuvazi, aile ilişkilerinin yürek titreten duygu dolu peçesini yırtmış ve onu düz para ilişkisine indirgemiştir.” Daha sonrasında da şöyle devam ederler: “Proleter mülksüzdür; karısı ve çocuklarıyla ilişkisinde artık burjuva aile ilişkileriyle ortak hiçbir yan yoktur … Günümüzdeki aile, burjuva ailesi, neye dayanıyor? Sermayeye, özel kazanca. Tam gelişmiş olarak bu aile yalnızca burjuvazi için var”.

Dolayısıyla Marks ve Engels'in kapitalizm altında evlilik tanımlarına göre “eşit evlilik haklarının” yalnızca evliliğin faydalarından yararlanabilecek olanlara hitap ettiğini anlayabiliriz. Bunlar yalnızca mülk sahibi sınıflara, yani yasal olarak evlenmeyi karşılayabilecek insanlara hitap eden haklardır. Evlilik temelde mülkiyet hakları ve mirasla alakalıdır. Tarihsel olarak hakim sınıfa göre kimin mülkiyet sahibi olabileceğini ve kimin mülkiyet olabileceğini (!) tanımlamıştır. Köken olarak, tabii ki, evlilik kadının kendisinin ve sahip olduklarının erkeğin mülkiyetinde olduğu anlamına gelmiştir. Burjuvazinin gözlerinde evlilik karşılıklı saygı ve aşkla ilgili değildir – egemenlikle, sahibiyetle ve mülkiyet haklarıyla ilgilidir.

Peki bize evliliğin ne olduğunu ya da kiminle evlenip evlenemeyeceğimizi söyleyen bir hakim sınıfa neden ihtiyaç duyalım? EKA yayınlarında daha önce ifade ettiğimiz üzere, komünist bir toplum, insan ilişkilerinin ailenin ötesinde ve devlet korunumlu kanunların dışında, karşılıklı sevgi ve saygı ile düzenleneceği bir toplum olacaktır.

Burjuva demokratik devleti ve ajanları eşcinsel hakları meselesi etrafındaki soruları asla insan ihtiyaçları açısından sormuyorlar. Gay ve lezbiyen kitlenin ihtiyaçları nedir? Hatta, genel olarak insanları temel ihtiyaçları nedir? LGBT'lerin ciddi bir baskıya maruz kaldığına şüphe yoktur. Homofobinin, heteroseksizmin ve patriyarkanın kapitalizmin her yerinde vücut bulduğuna tanık oluyoruz ve bunun böyle olmadığını kim iddia ediyorsa inkarcıdır. Mesela ABD'deki burjuva basın, eşcinsel gençliğin zorbalığa maruz kalmasını bir “salgın” olarak nitelendirmiştir. Eşcinsellerin zorbalığa maruz kalmaları ciddi anlamda tramvatik sonuçlar doğurmuş, pek çok kişiyi depresyona, ve ne yazık ki kimi eşcinselleri intihara dahi götürmüştür.

Fakat burjuvazi bu sorunları çözmeye odaklanmakta mıdır? Peki ya parlamenter yönetmelikler? Yeni yasa ve kanun değişikliklerinin bir tanesi dahi böylesi toplumsal meselelere değinmekte midir? Hayır! Tartışma her zaman din veya ahlakçılık çerçevesinde şekillendirilmektedir. Bu özellikle ana akım basında, özellikle hakim sınıfın retoriğinde böyledir. “İnsan haklarına” dair bütün o yere göğe sığdırılamayan laflara, bütün o yasal safsatalara rağmen, yasa kisvesi altında kapitalist devletin onayını almak ve devletçe tanınmak, yüzlerce yıllık dini ve ahlakçı ayrımcılığı ortadan kaldırmak konusunda hiçbir işe yaramaz. Dindar kesim, geri tavırları nedeniyle “suçlanmaktadır” ki bu kutuplaştırıcı, cadı avı misali atmosfere daha da katkı yapmaktadır. Böylesi durumlarda, eşcinsel evliliğinin yasallaşması yalnızca kapitalist devleti “adil” ve “faydalı” bir kurum olarak sunmaya yarar.

Eğer hakim sınıfın eşcinsel evliliğine verdiği destekte bir nebze içtenlik varsa, bu onların işçileri seçim siyaseti sirki ve yasalcılıkla oyalama ihtiyaçlarından geliyor. Tabii ki cinsel özgürlüğe verilen büyüyen destek insanlığın daha derin bir bilimsel anlayış ve daha derin bir insani dayanışma hissiyatı geliştirmesiyle alakalıdır. Öte yandan hakim sınıf bu meseleleri zerre kadar umursamaz, zira neden umursasın ki? Eğer paranız varsa, haklarınız asla tehlikeye girmez, tartışmaya açılmaz. “Evlilik eşitliği” ne iyi bir ilişki yaşamak ne de ekonomik eşitlik demektir; burjuvazinin sınıfsal egemenliğinin kuvvetlenmesi anlamına gelir ancak.

Kapitalizmin temel sorunlarını ancak kısmen karşılayan toplumsal mücadeleler, toplumdaki gerçek sorunları ifade etmekle birlikte, işçi sınıfını devrimci görev ve tartışmalarından saptırırlar. Burjuvazinin eşcinsel hakları konusuna bir saplantı noktasına kadar nasıl saplanabildiğine zaten değindik. Öte yandan bu saplanma sözde “devrimcilerde” de oluyor.

Pek çok kişi, işçileri sınıflar-arası, geniş toplumsal meseleler “örgütlemek” için salt işçilere yönelik bir dil kullanıyor. Komünistlerin temel özelliğinin kapitalizm altında tam eşitliğin imkansız olduğunu savunmak olduğu şu dönemde eşcinsel haklarının bizi “tam eşitliğe yaklaştıracağı” fikri tamamen alakasızdır. Neden devrimciler olarak eşitlikçi bir topluma “daha yakın” olmak için savaşalım? Kapitalizmin bütün adaletsizliklerine birlikte karşı çıkmamız gerek! Aynı sözde “devrimcilerin” büyük çoğuna göre eşcinsel evliliği hakkı yönündeki yasal düzenlemeler ve seçim kararları da işçiler için “zaferler”dir. Öte yandan bu zaferler burjuva sivil toplumunun suretini tazelemekten başka bir işleve sahip değildir.

Legalizmin ve demokratizmin siyasetinin işçi sınıfına önereceği hiçbir şey yoktur. İnsanlığın gerçek kurtuluşu ancak işçi sınıfı devriminden gelebilir. İşçiler her zaman eşcinsel insanların kendilerini desteklemelidirler; özellikle de eşcinselliren yabancılaştırıldığı ve korkunç biçimlerde aşağılandığı böylesi bir toplumsal düzen içerisinde. Öte yandan böylesi tartışmaları çevreleyen burjuva kampanyalara dair dikkatli olmamız gerekmektedir. Sıklıkla böylesi çabalar bizi nihai hedefimizden – dünyadaki herkes için her tür baskının ve sömürünün ortadan kalkmasından saptırırlar.

Jam

Tags: 

Rubric: 

Kısmi Mücadeleler

Euro 2012'nin Düşündürdükleri

Bir Avrupa Futbol Şampiyonasını daha geride bıraktık. Polonya ve Ukrayna'da düzenlenen turnuvaya Türkiye'nin katılamaması nedeniyle ülkedeki çocukların, bebeklerin ve genel olarak milli maç sonrasında pencereye yakın olmak veya dışarıda olmak gafletini gösterecek insanların havaya atılan kurşunlar sonucu ölme riskinde belirgin bir yükseliş olmazken, ülkede yaşayan yabancılar, kendi ülkelerinin milli takımını destekledikleri için linç edilme tehlikesinden de bir kaz daha kurtulmuş oldular.

Bol gollü turnuvanın belki en büyük sürprizi, yarı final maçında İtalya'nın, favori Almanya'yı üstün bir oyunla geçmesiydi. Otuzlarda faşist ve Nazi rejimlerinin yükselmiş olduğu bu iki ülkenin milli takımlarının maçında, gollerin Gana asıllı Mario Balotelli ve Türk asıllı Mesut Özil'den gelmesi turnuvanın bir ironisi oldu. İrlanda taraftarlarının fark yerken bile eğlenmeleri sempati toplarken, kupa Avrupa Şampiyonaları tarihinin en gollü finaliyle son buldu. Bununla birlikte İspanya-İtalya maçının sonucu, maçın hakkından ziyade İtalya'nın talihsizliğini ve İspanya'nın acımasızlığını yansıtıyordu: ilk yarı iki sıfır yenik düşmesine rağmen İspanya'yla başa baş giden ve ikinci yarının başında iyice bastırarak gole çok yaklaşan İtalya, teknik direktörün oyuna aldığı üçüncü oyuncu sakatlanıp oyuna devam edemeyine on kişi kalarak oyundan koptu.

Öte yandan, turnuvanın belki de en önemli ve kaygı verici olayı, A Grubundaki Rusya-Polonya karşılaşması dolayısıyla Polonyalılar ve Ruslar arasında çıkan geniş çaplı çatışmalarda. Sonrasında polisin müdahale ederek ikiyüz civarı kişiyi göz altına aldığı çatışmalarda pek çok kişi yaralandı. Ukrayna'da da, sayıları binleri bulan ırkçı taraftar grupları İngiltere maçı öncesi İngiliz taraftarları tehdit etmişti. Grup maçları sonrasında Ukrayna ve Polonya milli takımlarının turnuvaya veda etmeleri, turnuvanın geri kalanında etnik şiddetin tırmanmasının önüne geçti.

Bu tür vakalar futbolda yeni değiller. 2010 Dünya Kupası vesilesiyle yazdığımız bir yazıdan alıntı yapmamız gerekirse: “İnsanların futbol izlemesinde ve futboldan hoşlanmasında hiçbir sıkıntı olmamakla birlikte, futbolun hakim sınıf tarafından milliyetçilik pompalamak ve işçi sınıfını bölmek için sıkça kullanıldığını vurgulamak gerekli.

Böylesi durumlar yalnızca milli takımlar arasındaki maçlarda da gerçekleşmiyor. Bu ülkede ne zaman büyük bir takım Şampiyonlar Ligi veya Avrupa Ligi'nde oynasa, benzeri bir atmosfer geliştiğine şahit olduk. Galatasaray'ın 2000'de gerçekleşen UEFA kupası zaferi, yarı final maçı sırasında iki, final maçı sırasında ise üç kişinin bıçaklanarak hayatlarını kaybetmelerini de beraberinde getirmişti. Tabii ki, böylesi olaylar ne kadar korkunç olsa da futbol maçları dolayısıyla ortaya çıkan milliyetçiliğin çok daha kötü örneklerini de biliyoruz.

Geçtiğimiz sene Mısır ve Cezayir arasındaki Dünya Kupası eleme maçı, bu durumun çarpıcı bir örneği. Kahire'deki maçın ardından çıkan karmaşada altı Cezayir taraftarı öldürüldü, 21 Cezayirli de yaralandı. Hartum'da 23 Mısırlı yaralındı, bütün bunların üstüne Cezayir'de maç sonrası kutlamalarda 14 kişi hayatlarını yitirirken yüzlercesi yaralandı. Maç dolayısıyla gerçekleşen şiddetin yanı sıra, Cezayir'de çalışan 15.000 Mısırlı işçi saldırıya uğradı ve kaçmak zorunda kaldılar. Kahire merkezinde de binlerce Mısırlı taraftar, sokaklarda polisle çatıştı, sonuç olarak ise 11 polis 24 gösterici yaralandı, 20 kişi tutuklandı, 15 araç hasar gördü. Cezayirlilere ulaşamayan kimi taraftarlar yakınlardaki Hindistan elçiliğini taşladılar. Buna ek olarak Fransa'da yaşayan Kuzey Afrikalılar arasında pek çok çatışma çıktı. Burjuva basını bu tip olayları görünürde kınasa da, olaya yaklaşım biçimleri, takındıkları tavrın iki yıl önce gerçekleşen kitlesel grevlere dair tutumlarıyla farklılığı, basının gerçek tutumunu ele veriyor. İki sene önce, devletin ve onun baskıcı aparatlarının bütün öfkesi, işçi sınıfına yöneltilmişti, ve hakim sınıfın korkusunu ifade ediyordu. Futbol maçından sonra ise, birkaç nazik kınama lafı ve sakin olunması yönünde yapılmış çağrılar vardı yalnız.

Öte yandan bu olanlar da bir futbol maçında gördüklerimizin en kötüsü değiller. 1990'da, eski-Yugoslavya'daki savaşların başlamasında önemli bir unsur olarak görünen olaylardan bir tanesi, Dinamo Zagreb ile Belgrad Kızıl Yıldız takımları arasındaki futbol maçıydı. Şüphesiz, futbol maçları savaşları başlatmaz. Öte yandan, milliyetçi nefretin böylesi açık gösterileri işçi sınıfını savaşa seferber etmek için kullanılabilir. Maç, rakip Hırvat ve Sırp milliyetçi çeteleri arasında bir meydan savaşı gerçekleşmesi ile bitmişti, Sırp çetenin lideri, daha sonrasında BM'in insanlığa karşı işlenilen suçlardan mahkum edeceği Arkan idi. Polis, önce olaylara katılan insanlar sayısı karşısında etkisiz kaldı, fakat daha sonra destek kuvvetler, zırhlı araçlar ve panzerlerle şiddetli çatışmalardaki yerini aldı. Bir saat içerisinde yüzlerce kişi yaralanmış, pek çok kişi vurulmuş, bıçaklanmış veya polisin attığı gazdan zehirlenmişti. Kavgalar yatıştı. 60,000 insanın hayatını kaybedeceği çatışmalar başlamak üzereydi, ve Arkan'ın Kaplanları, Kızıl Yıldız taraftarından beslenen bir paramiliter yapı, en korkunç etnik temizlik katliamlarının pek çoğunda rol oynayacaktı. Gelecekte AC Milan formasıyla uluslararası şöhrete kavuşacak olan Zvonimir Boban, kameralara çatışmalar sırasında bir polise saldırırken yakalandı. Daha sonrasında Boban, Hırvatistan'ı her şeyden çok sevdiğini ve ülkesi için seve seve öleceğini söyledi. Boban ölmedi, fakat ne yazık ki on binlerce işçi öldü.

1969'da gerçekleşen 1970 Dünya Kupası elemelerine dönecek olursak, El Salvador ile Honduras'ın 'Futbol Savaşı' olarak adlandırılmış bir savaş yaptıklarını görüyoruz. İki ülkenin milli takımları arasındaki maç, zaten gergin olan bir durumu savaşa dönüştüren kıvılcım olmuştu. İkinci tur maçının ardından, iki ülkedeki basın da öteki ülkeden işçilere yapılan saldırıları bildirdi, abarttı ve teşvik etti ve bir ay olmadan iki ülke birbirleyle savaşa girmişti. Savaş yalnız dört gün sürdü, fakat çoğu sivil 3.000'i aşkın yaşama maloldu ve 300.000 kişinin mülteci olmasına neden oldu.

Kapitalist bir dünyada yaşayan komünist işçiler olarak futbol izlemeye, futboldan zevk almaya karşı bir tutum geliştirmemiz söz konusu olamaz. Futbol çok güzel bir oyundur ve bizim hatırlatmamız gereken de sonuçta onun sadece bir oyun olduğudur. Öte yandan hakim sınıflar bu oyunu her zaman işçi sınıfını kontrol ve milliyetçiliğe sürüklemek için kullanmıştır, bu yüzden sınıfımızın hakim sınıfın manevralarına dair her zaman dikkatli olması gereklidir.

Pardayan

Tags: 

THY Grevi: İşçi sınıfı İşverene, Sendikalara Karşı

Dünyadaki ekonomik kriz giderek daha da yıkıcı hale gelmeye başladı. Burjuvazi sermayesini daha da güçlü hale getirebilmek için işçilerin emeğine daha da fazla ihtiyaç duymakta. Her geçen gün derinleşen ekonomik kriz ile birlikte savaşlardan, barbarlıktan, sömürüden daha fazla bahseder halde burjuvalar. Böylesi bir dönemde burjuvazi işçi sınıfı üzerinde varolan baskısını yasalarıyla, polisiyle, hükümetiyle her türlü organıyla daha da arttırmakta. Belirli sektörler üzerinde ise işçi sınıfının verdiği tepkilere dönük şimdiden hazırlık yapmakta.

Kapitalizmin can damarlarıdan biri de ulaştırma sektörüdür. Bundan dolayı hava yolu taşımacılığı büyük bir önem taşımaktadır. Bakan Ali Babacan “Kimse kusura bakmasın, bu gibi stratejik sektörlerde grev yasağı olacak! Örneğin bir bankada 3 gün greve gidildiğini düşünün, anında batar...THY'yi bugün başarıya taşıyan etkenler arasında greve fren koymamız da var. Nitekim bir yabancı dergide okudum,makalede THY, Lufthansa'dan daha iyi çünkü grev yok” derken de hem bu sektörün önemini hem de bundan sonra yaşanacakları açıkça ifade etmekteydi.

Havacılıkta çalışma süreleri bazı durumlarda 16 -18 saate çıkarılmakta. Kimi şirketler işçilerin maliyetini düşürmek için konaklamalarda, kabin memurlarını iki kişi aynı odada kalmaya bile zorlamaktalar. Bu koşullarda 2-3 saatlik uykularla uzun saatler çalışmak zorunda kalan işçiler sağlığından olsalar da sosyal yaşamdan ve insani ihtiyaçlarından uzaklaştırılan bu işçiler için , “grev hakkı” gibi bir hak zaten olmamalı!

Yıllardır havacılık iş kolunda grev yasağı yoktu fakat; grev hakkı olan işçiler için bir tek önemli ve gerçek bir grev planlanmadı. Sabiha Gökçen Havaalanı'nda yüzlerce işçi işten atıldığında grev hakkı olan işçiler için bir tek grev hazırlığı yapılmadı. Ali Babacan'ın yukarıda alıntı yaptığımız hedefleri gün yüzüne çıktığında yani zurnanın zırt dediği yere gelindiğinde sendika (işçiler işten atıldığında değil, işçiler ucuza çalıştırıldığında değil, işçiler uzun saatler çalıştırıl dığında değil) kendi yetki alanını kaybettiğinde işçilerine mesaj yoluyla “Acillll” diyerek gönderdiği mesajda “kendimi uçuşa hazır hissetmiyorum” hakkının kullanılacağı söyleniyordu. İşçiler sorunların kendi sahipleri olmalarından kaynaklı sendikanın bu çağrısına karşılık vererek 29 Mayıs günü fiilen iş bıraktılar. Ardından 305 işçinin işten atılması, bir işçinin ise işten çıkarıldığında yurtdışı seferinde olduğu için o ülkede bırakılması, işçilere mesaj gönderilerek işten çıkarıldıklarının söylenmesi THY'deki işçi sınıfına yapılan barbarlığı gözler önüne sermekteydi. Üstelik bu yapılan saldırılar burjuvazi ile elele veren ve işçilerin kurumu olduğunu idia eden sendikalar ile birlikte yapılmaktaydı. Yakın zamanda TEKEL işçilerine Tek-Gıda-İş sendikasının yaptığı gibi, 15-16 Haziran 1970 tarihinde DİSK'in işçiler üzerinde oynadığı oyunlar gibi, şimdi de Hava-İş sendikası kendi üzerine düşen rolü oynamaya hazırdı. Havacılık iş kolunda yapılan bu eylemi, Hava-İş sendikası üstlenmedi.

Artık işçiler THY yönetimi ve hükümet ile sadece mücadele edilmeyeceğini aynı zamanda içinde oldukları sendikalar ile de mücadele etmeleri gerektiğini anlamışlardı. Tıpkı TEKEL direnişinde ortaya çıkan Direnişteki İşçiler Platformu gibi şimdi de havacılık iş kolunda sendikadan bağımsız oluşan 29 Mayıs Birliği tam da böyle bir süreçte sendikanın tutumuyla hesaplaşarak şu açıklamayı yapmıştı ”Üyesi olduğumuz Hava-İş sendika yönetimi ise kendi çağrısını bile üstlenmeyerek bu meşru protestonun 'yasa dışı' ilan edilmesinde büyük rol oynamıştır. THY yönetimi bu zeminden yararlanarak bütün çalışanlarını sindirip adeta köleleştirme peşindedir. Hava-İş yönetimi yüzlerce üyesini THY yönetimi karşısında yalnız ve sahipsiz bırakırken bu sonucu öngöremeyecek kadar deneyimsiz miydi? Bu nasıl bir sendikal anlayıştır?” 1 diyerek işçiler üyesi oldukları sendikanın gerçek yüzünü ve üstlendiği rolü açık bir şekilde ortaya koymuşlardı.

Hava İş sendikası THY'de bir direniş çadırı oluşturmuş olsa da, çadırda sadece Hava İş başkanı Atillay Ayçin ve bir kaç işçi ve işyeri temsilcileri bulunmakta. Oradaki sendika başkanın tutumunun ne kadar mücadeleci olduğuna dem vuran burjuva solu dönüp çadıra baktığında “İşçiler nerede?” diye bazen sorduklarında, Hava İş başkanı şimdi de işçilerin kendisiyle birlikte hareket etmediklerini söyleyerek oyununu devam ettirmekte. ”İşçiler gerektiğinde bedel öder” diyen sendikalar, varoluşları süresince hiçbir zaman bedel ödememişler; koltuklarında oturmayı garantileyen Hava-İş'in bağlı olduğu Türk-İş başkanı servetine servet katmış, hem TEKEL eylemlerinde hem de THY grevinde bedeli, dedikleri gibi işçiler ödemiştir. Ayrıca işten atılan yani 'bedel ödeyen' işçilere yapılacak yardımda bile 29 Mayıs Birliği'nin de dediği gibi “mücadeleye destek veren-vermeyen ayrımcılığını yapan” yine mücadele ediyormuş gibi görünen “dostlar alışverişte görsün” anlayışının kendisidir.

Binlerce işçinin çalıştığı THY'de burjuva solu, sendikanın mücadeleyi birleştiren bir konumda olduğunu iddia ederek 29 Mayıs Birliği'nin mücadeleyi böldüğünü ifade etmekte. Oysa ki 29 Mayıs Birliği, sendikalı sendikasız bütün işçi sınıfının çıkarları için orada mücadeleyi büyütmeyi hedeflemekte ve dayanışmanın önemini vurgulamaktadır.

Yaklaşık 500 bin kamu işçisinin katılımıyla gerçekleşen 23 Mayıs kamu işçileri grevinin de zam dışında en temel taleplerinden birisi de grev hakkıydı. THY işçileri ise grev yasağı için eylemdeydi; bu iki gelişmede de sendikaların temel rolü, olgunlaşan dinamiği yalnızlaştırarak işçi sınıfının diğer kesimleriyle buluşturmamaktı. İşçileri sektörler biçiminde bölen bu sendikalar, yakın tarihlerde olan bu iki eylemde de ortaya çıkan enerjiyi sektörel sınırlar içerisinde eritmeye çalıştılar.

İşçiler mücadelenin kendi elleriyle yükseleceğini, kararları işçiler yerine başkaları aldığında sonuçlarının neler olduğunu, kendi çıkarlarının sendikaların çıkarları ile aynı olmadığını bilmekteler. 29 Mayıs Birliği bize bu yolu göstermekte. İşçi sınıfının mücadele tarihine önemli bir not, THY işçileri tarafında düşülmüştür. Bu da kendi kararlarını kendilerinin alabileceği örgütlenmelerinin ancak mücadeleyi ileri taşıyabileceği gerçeğidir. THY işçileri, 29 Mayıs Birliği pratiğinde de gördüğümüz gibi işçiler, mücadele sırasında bir araya gelip açık toplantı, kitle meclisi gibi araçları da ortaya çıkarabilmektedir; bu meclisler işçilerin kendi öz örgütlenme biçimi olarak her gerçek sınıf mücadelesinde ortaya çıkmaktadır.

Gül

 

Tags: 

Rubric: 

Sınıf Mücadelesi

Zengin Mutfağı: İşçiler, Patron ve Köpekler

Vasıf Öngören'in 1977'de yazdığı tiyatro oyunundan 1988'de yönetmen Başar Sabuncu tarafından beyaz perdeye aktarılan Zengin Mutfağı, özgünlüğüyle Türkiye siyasi sinema tarihinde önemli bir yer sahibi olan bir film. 15-16 Haziran işçi kalkışması esnasında başlayan filmin tamamı bir fabrikatörün mutfağında geçiyor. Biz de, 15-16 Haziran'ın yıldönümü vesilesiyle bu filmi hatırlamak ve hatırlatmak istedik.

Esasında 15-16 Haziran kalkışması filmin yalnızca girişini oluşturuyor, öte yandan filmin gidişatı açısından belirleyici bir noktada. Şener Şen'in, fabrikatörün aşçısını, Nilüfer Açıkalın'ın ise aşçının yardımcısını oynadığı filmin başında, 15-16 Haziran nedeniyle yurtdışına kaçmış olan patron, olaylar yatışıp sıkı yönetim ilan edince kurt köpekleriyle dönüyor evine, mülkünü korumak için. 15-16 Haziran ve sonrasından gelen sıkı yönetim dönemine bilgiler, filmin arka planına usulca yedirilmiş vaziyette ve filmin merkezinde ise bu köpekler var. Şöyle ki; patronun köpekleri rahat durmuyor, gelen geçene saldırıyor, ya hastanelik ediyor ya da öldürüyor. Bu durumdan rahatsızlık duyan aşçı, en nihayetinde çözümü köpekleri zehirlemekte buluyor. Suç, aşçının yardımcısına kalıyor, patron yeni köpekler getiriyor. Aşçı ise, yardımcısı kovulmuş gönderilirken havlayan köpekler için “bunları da mı zehirlesem acaba” diye düşünüyor ama sonra şu sonuca varıyor: “o zaman yenisini getirirler”.

Filmin en çarpıcı ama bir o kadar da acıklı yanlarından birisi ise Nilüfer Açıkalın'ın oynadığı aşçının yardımcısının hikayesi. Filmin başında, bu gariban ve kendi halinde kızın kendisi kadar gariban bir nişanlısı var. Kızın nişanlısı, kızı bu zengin mutfağından kurtarmak isttiyen bir üniversite öğrencisi, kızla evlenip öğretmen olma hayalleri kuruyor fakat parası yok ve o sırada kızı bir başkasının istediğini ve ailesinin vermeye niyetli olduğunu öğreniyor. Bu sırada, devletin “anarşistleri” ihbar edenlere para yardımı yaptığını öğreniyor ve çaresizliğinin çözümünü okuldan tanıdığı aranan bir kişiyi ihbar etmekte buluyor. Öte çocuğun gösterdiği kişi, devlet güçlerince oracıkta katlediliyor ve çocuk pişmanlık ve korku arasında sıkışıyor. Öldürülmesine neden olduğu kişinin arkadaşlarının kendisinden intikam alacağından korkarak aşçının patronuna sığınıyor, aşçının patronu ise işçiye ve komünizme karşı mücadele etmek içim onu özel bir okula gönderiyor. O silik, gariban ve çaresiz çocuk gidiyor, yerine korkunç bir insan bozması geliyor. Aşçı köpekleri öldürdüğünde, bu işi şüphesiz komünistler yapmış olacağı için suçluyu bulmaya koyulan, ve en nihayetinde bu işi aşçının yardımcısının, yani nişanlısının yapmış olduğu sonucuna varan da o oluyor.

Zengin Mutfağı'nın anlatımında güçlü bir sembolizm mevcut. Mutfağın dışını ve aşçının zehirlediği köpekleri film boyunca görmüyoruz, ama Zengin Mutfağı bize aslında daha korkunç bir manzara resmediyor, köpekleştirilen bir insanı izliyoruz. Aşçının yardımcısının nişanlısının insanlıktan köpekliğe yolculuğuna ise dışarıdan gelen köpek havlamaları eşlik ediyor. Şüphe yok ki, böylesi insanlar hala yaratılıyorlar. Hocalı Katliamı protestosunda ölüm söylemleriyle ortaya çıkanlar, böylesi yaratıkların son dönemdeki bir örneği. Zira, o dönemde de söylediğimiz gibi: “Bizim derdimiz, insandan yaradılma köpeklerledir ve mallarını mülklerini korumaya dünyanın tüm köpekleri gelse yetmeyeceği için insanları böylesine köpekleştirenlerledir.”

Zengin Mutfağı, aşçının gazetede gururlu bir insan olan eski yardımcısı ile kızın köpeğe çevrilmiş eski nişanlısını, bir işçi eyleminde, diş dişe birbirleriyle savaşırken görüp kendisinin de sınıfının mücadelesine daha güçlü bir biçimde katılmaya karar vermesiyle sona eriyor. Özgün kurgu ve anlatımıyla ve sembolizmi başarılı kullanımıyla Zengin Mutfağı bütün okurlarımıza izlemelerini tavsiye ettiğimiz bir eser.

Gerdun

Tags: 

2012 - Ağustos

21. Yüzyıl'da Kadının Durumu

Bugün temelde hala ataerkil nitelikte olan bir toplumda, kadının çektiği çile büyük önem taşımayı sürdürmektedir[1]. Dünya genelinde, evlilik içi şiddet, ritüel genital mütilasyonlar, aşırı dincilik benzeri gerici ve köhne ideolojiler hüküm sürmeye, hatta gelişmeye devam etmektedir.

Dolayısıyla 19. yüzyılda sosyalistlerin "kadın sorunu" ismini verdikleri sorun, bugün de karşımızdadır: kadının bu belirli baskı biçiminden muzdarip olmadığı bir toplum nasıl yaratılabilir? Ve komünist devrimcilerin "kadın mücadelelerine" dair tutumu ne olmalıdır?

Baştan bir noktayı belirtmemiz gerekli: kapitalist toplum insan toplumunun görmüş olduğu en radikal değişikliğin temelini hazırlamıştır. Önceki bütün toplumlar, istisnasız olarak emeğin cinsel ayrımına dayanmışlardır. Sınıfsal doğaları ne olursa olsun, ve bu toplumlarda kadının durumu aşağı yukarı olumlu olsa da olmasa da, geçmişteki bütün toplumlarda belirli işler erkeklere ayrılmışken başka işler kadınlara ayrılmıştır. Kadın ve erkeklerin meşgaleleri bir toplumdan diğerine farklı olabilir, fakat bu ayrımın evrensel olduğu bir olgudur. Bu durumun nedenlerine burada inmemiz mümkün değil, bu yüzden bu ayrımın kökenlerinin büyük ihtimalle insanlığın şafağına gittiğini ve hamilelik ve doğumun getirdiklerinde olduğunu söylemekle yetinmek durumundayız. Tarihte ilk defa, kapitalizm bu ayrımı ortadan kaldırma yönünde bir eğilim göstermiştir. Ortaya çıkışından itibaren kapitalizm emeği soyut emeğe dönüştürmüştür. Daha önce köylünün ve zanaatkarın loncaların ve geleneksel kanunların düzenlediği somut emeği varken şimdi tek karşılığı saat veya parça olan emek gücünden hariç hiçbir şey yoktur: işi yapan kişi dışarıda kalmıştır. Kadınlara verilen ücret daha az olduğu için, fabrikalarda erkek emeğinin yerine kadın emeğinin tercih edildiği durumlar olmuştur – bu durumun bir örneği olarak 18. yüzyıldaki dokumacıları verebiliriz. Makineleşmenin gelişimiyle, işin fiziksel güce bağlılığı giderek azalmıştır zira insan emeğinin gücünün yerine makinaların çok daha büyük gücü geçmiştir. Bugün, hala erkeğin fiziksel gücünü gerektiren işlerin sayısı bir haylı sınırlıdır ve önceden erkeklere ayrılmış pek çok yeni alana kadınlar girmektedirler. Kadının "irrasyonelliğine" dair eski önyargılar neredeyse kendiliğinden ölmektedirler ve daha önceden yalnızca "rasyonel" erkeklerin uygun olduğu düşünülen bilimsel ve tıbbi mesleklerde çalışan kadınların sayısı gün geçtikçe artmaktadır.

Kadının kitlesel olarak ortaklaşmış emek dünyasına[2] girişinin iki tane potansiyel olarak devrimci sonucu vardır:

  • İlkin, cinsel işbölümüne son vererek kapitalizm kadınların ve erkeklerin artık cinsel olarak belirlenmiş meşgalelerle sınırlı olmadığı, bütünlüklü insani varlıklar olarak yeteneklerini tamamen gerçekleştirebilecekleri bir dünyanın yolunu açmıştır.

  • İkincisi, kadının ekonomik bağımsızlık kazanmasıdır. Kadın ücretli işçi artık hayatta kalmak için kocasına bağımlı değildir ve bu ilk defa kadın işçi kitlelerinin kamusal ve siyasi hayatta rol oynama ihtimalini yaratmıştır.

Kapitalizm altında, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılda kamusal hayata katılma talebi yalnızca çalışan kadınlarla sınırlı değildi. Üst ve orta sınıf kadınlar da eşit haklar ve özellikle oy hakkı taleplerini benimsemişlerdi. Bu durum, işçi hareketinin feminist harekete dair takınacağı tutum sorununu ortaya atmıştı. İşçi hareketi kadına yönelik her türlü baskıya karşıyken, feminist hareketler – sorunu sınıf açısından değil cinsiyet açısından ortaya koydukları için – mevcut düzenin kadınların ve erkeklerin oluşturduğu bir sınıf, yani proletarya tarafından devrimci yıkımına karşı çıktılar. Aşağı yukarı aynı sorun bugün de karşımızdadır: devrimciler kadın kurtuluş hareketine yönelik nasıl bir tutum takınmalıdır?

Kadınların oy hakkı mücadelesine yönelik 1912'de kaleme aldığı bir makalede Rosa Lüksemburg hakim sınıftan kadınlarla kadın proleterler arasında net bir ayrım koymuştu: " 'Erkek ayrıcalıklarına' karşı dişi aslan kesilmiş bu burjuva kadınların büyük çoğu, eğer oy hakkı elde ederlerse uysal koyunlar gibi tırıs tırıs muhafazakar ve ruhban gericiliğin saflarına katılırlar (...) Ekonomik ve toplumsal olarak, sömürücü sınıflardan kadınlar nüfusun bağımsız bir kesimi değillerdir.. Tek toplumsal işlevleri hakim sınıfların doğa propagandasının araçları olmaktır. Buna karşı proleter kadınlar iktisadi olarak bağımsızlardır. Erkekler gibi toplum için üretkendirler"[3]. Lüksemburg, işçi sınıfından kadınların oy mücadelesiyle burjuva kadınların mücadelesi arasında net bir ayrım koymuştur. Dahası, kadın hakları mücadelesinin işçi sınıfının tümünü ilgilendirdiğinin altını çizmektedir: "Kadının oy hakkı hedeftir. Fakat bunu kazanmak için gereken kitle hareketini oluşturmak yalnızca kadına düşen bir iş değildir, proletaryanın tüm kadın ve erkeklerinin ortak sınıf kaygısıdır".

Burjuva feminizmin reddi, 1908'de Kadın Sorununun Toplumsal Temeli isimli çalışmaya imza atan Bolşevik Aleksandra Kollontay için de bir o kadar net olmuştur: "Sınıf içgüdüsü – feministler ne derlerse desinler – her zaman kendisini 'sınıf üstü' siyasetlerin asil heyecanlarından daha güçlü biçimde gösterir. Burjuva kadınlar ve 'küçük kız kardeşleri' eşitsizliklerinde eşit oldukları müddetçe, burjuva kadınlar tamamen içtenlikle kadının genel çıkarlarını savunmak için büyük çabalar ortaya koyabilirler. Fakat bariyet kalktığı ve burjuva kadınlar siyasi faaliyete erişim elde ettiği anda, 'tüm kadınların haklarının' taze savunucuları, kendi sınıflarının imtiyazlarının ateşli savunucularına dönüşürler (...) Bu yüzden feministler işçi kadınlara 'kadınların geneli için' bir ilkeyi gerçekleştirmekten bahsettikleri zaman, işçi sınıfından kadınlar doğal olarak güvensiz yaklaşır"[4]

1. Dünya Savaşı, Lüksemburg ve Kollontay'ın güvensizliklerinin tamamen haklı olduğunu gösterecekti. Savaşın başında İngiltere'deki kadın oy hakkı hareketi ikiye bölündü: bir tarafta Emmeline Pankhurst ve kızı Christabel'in başını çektiği feministler vardı, savaşı ve hükümeti bütün kalpleriyle destekliyorlardı; diğer tarafta ise İngiltere'de Slyvia Pankhurst, Avusturalya'da ise kardeşi Adeline vardı ve onların başını çektiği kanat, enternasyonalist tutumu savunmak için feminist hareketten ayrıldılar. Savaş sırasında Sylvia Pankhurst yavaş yavaş feminizme atıfta bulunmayı dahi tamamen bıraktı: 1916'da "Kadın Hakları Federasyonu" isim değiştirerek "İşçi Hakları Federasyonu" olacak, 1917'de ise Kadın Zırhlısı adlı yayını İşçi Zırhlısı adını alacaktı.

Son olarak, kadınlar için "eşitlik" talebine değinmek istiyoruz. Kapitalizm emek gücüne ancak kaydı tutulacak bir soyutlama olarak baktığı için, eşitlik vizyonu da ancak kaydı tutulacak bir soyutlamadır: "eşit haklar". Fakat her kişi farklı olduğu için, yasada eşitlik hızla gerçekte eşitsizlik haline gelir[5] ve bu yüzden Marks'tan beri komünistlerin asla "toplumsal eşitlik" talepleri olmamıştır. Aksine, komünist toplumun şiarı, "Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar"dır. Kadınların da erkeklerin asla sahip olamayacakları bir ihtiyacı vardır: çocuk doğurmak.

Dolayısıyla her kadının, bağımsızlığını ortadan kaldırmadan ne de toplumsal hayatın her alanına katılmasını engellemeden çocuklarını dünyaya getirebilme ve ilk yıllarında onlara bakabilme şansına sahip olması gereklidir. Bu ihtiyaç – ki tabii ki burada genel anlamda konuşuyoruz, zira bütün kadınların bu ihtiyacı aynı derecede kimilerinin de hiç hissetmediği aşikardır – toplumun desteklemesi gereken fiziksel bir ihtiyaçtır; kadının toplumun geleceği buna bağlı olduğu için, cesaretlendirmekten kazanacağı bir dünya, kaybedeceği ise bir hiç olan bir yetisidir. Dolayısıyla gerçekten insani bir toplumun, yani komünist toplumun kadına aslında yalnızca bir eşitsizlik olan soyut bir "eşitlik" dayatmaya çalışmayacağını kolaylıkla görebiliriz. Aksine, bir yandan kapitalizmin başlamak öte bir yere getiremediği bir süreci tamamlayarak tarihte ilk defa cinsel işbölümünü ortadan kaldırırken kadının bu özel yetisini, toplumsal faaliyetin bütünüyle birleştirmeye çalışacaktır.

Jens

1. Türkiye'de son yedi yılda kadına yönelik patriyarkal cinayetler yüzde bin dörtyüz artmıştır.

 2.  Kadınların her zaman çalışmış olduklarını söylemeye gerek dahi yoktur. Fakat kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda kadın emeği temelde özel alanda, yani ev içerisinde kalmıştır.

 3 .  http://marxists.org/archive/luxemburg/1912/05/12.htm

4. http://marxists.org/archive/kollonta/1909/social-basis.htm Dönemde feministler işçi kadınlara hitap ederken gerçekten de "küçük kız kardeşler" ifadesini kullanıyorlardı.

5.Niteliği gereği, hak, ancak aynı ölçüt kullanıldığında sözkonusu olabilir; ama eşit olmayan bireyler (ve bunlar eşit olsalardı ayrı ayrı bireyler olamazlardı) yalnızca aynı açıdan değerlendirildiklerinde, yalnızca belirli bir yönden ele alındıklarında, örneğin, bu durumda olduğu gibi, geri kalan her şeyden tecrit edilmektedirler.” (Marx, Gotha Programının Eleştirisi)

Tags: 

Rubric: 

Kadın

Gaziantep'te Sendikasız Grev: “İnsanca Yaşamak İstiyoruz!”

-Nereye gidiyorsun?
-Dışarı çıkıyoruz abi çalışmıyoruz.
-E haydi birlikte gidelim, çalışmayalım.

Gaziantep Organize Sanayi Bölgesi'nde çalıştıkları yerlerde karşılaştıkları çalışma koşullarına, düşük ücretlere ve ikramiyelerinde kesintiye gidilmesine karşı tekstil işçileri greve çıktılar. Kimi kaynaklara göre 3 ila 5 bin arasında işçinin katılımıyla gerçekleşen bu grev, bir süre sonra sanayi bölgesindeki diğer fabrikalara da sıçramasıyla yaklaşık 7 bin işçinin katılımıyla sürdürüldü.

Ortalama 12 saat gibi uzun sürelerle çalıştırılan işçiler, çalışma koşullarıyla ilgili şunları söylüyorlardı:

İstediğimiz ailemizi geçindirebilecek bir ücret ve sosyal haklarımız. Bunun dışında bir şey istemiyoruz. Kimseye karşı da özel bir kastımız da yok. Art niyetimiz de yok, biz hakkımızı istiyoruz[1]

Son dönemde “süper güç olma” adı altında uluslararası emperyalist ilişkilere daha sıkı kenetlenme yolunda önemli yol kateden Türkiye burjuvazisinin basın açıklamalarıyla ve “ulusa sesleniş”ler ile boşa umut saçtığını Gaziantep'te gerçekleşen bu grevde yer alan bir işçi yerinde tespitlerle dile getiriyor:

Ekonomide Çin'den sonra ikinci durumdayız. İhracatta öncüyüz' diyorlar. Peki bu emekçiye ne kadar yansıdı, işçi emekçi evine ne kadar ekmek götürüyor diye kimse sormuyor. Kimse işçiye değer vermiyor. Günlerdir burada grevdeyiz, binlerce insanın İnsani talepleri görmezden geliniyor.[2]

Grevin bir diğer özelliği de içerisinde işçilerin önemli bir kısmının üyesi oldukları Hak-İş'e bağlı Öz-İplik-İş Sendikası'na karşı olan tepkileri ve bunu dile getirişleri. İşçiler bu greve sendikanın güdümünden bağımsız olarak çıkıyorlar ve eleştirilerini de sendikaya yöneltmekten geri durmadılar.

Konu ile ilgili en özlü ifadeyi, grevin devam ettiği günlerde DİSK Gaziantep Bölge Temsilcisi Nihat Necati Bencan tarafından yapılan açıklamadan küçük bir alıntıyı, hoş bir ironi oluşturması ve sendikacıların hissettikleri çekinceleri dile getirmesi açısından ekleme gereği duyuyoruz:

(...) Bunun yerine grevdeki 5 fabrikanın işçileri taleplerini, aralarında seçtikleri temsilciler aracılığıyla dile getiriyorlar. Ancak hiçbir fabrika yönetimi, temsilcileri muhatap almıyor ve taleplerin karşılanması için gereken adımları atmıyor. Bir an önce sorunun çözülmesine yönelik adımlar atılması gerekiyor. Yoksa grev dalgası yayılarak devam edecektir. [3]

Örneğin sendika ile bir fabrika patronu arasında yaşanan anlaşmanın sonucu alınan komik zam bu grev için yeterli sebeplerden birisini oluşturuyor. Sendikanın Ocak ayında yaptığı toplu iş sözleşmesi görüşmelerinden çıkan maaş zammının 45 TL olduğunu Temmuz ayında öğrenen işçiler hemen ardından greve başlama kararı aldılar. Bu da neredeyse 0 zam anlamına geliyordu. Hatta grevin başladığını haber alan ve fabrikaya gelen Öz-İplik-İş Gaziantep Şube Başkanı Mehmet Kaplan, “satılmış başkan, satılmış sendika!” sloganlarıyla işçiler tarafından bir süre fabrikadan çıkartılmadı. Böylece işçiler aracısız grevlerini bizzat bir sendika karşıtlığında somutlamış oldular.

Grev sürerken burjuvazinin kolluk kuvvetleri de baskılarını çeşitli yollarla sürdürmeye devam ettiler. Eylemin başlamasının hemen ardından yığınla köpeğini fabrikaların kapısı önüne yığan devlet, sendika tarafından kontrol edilemeyen bu tür eylemliliklerden rahatsız oluyor. Örneğin grev sürerken, işçilere yönelik polis “tavsiyeleri” dikkat çekici: “Bunu kabul etmezseniz bir daha başka işyerinde iş bulamazsınız. Patronlar da ancak bu kadarını yapabiliyor. Bunu kabul edin içeri girin”. Anlaşılan o ki polis de, “fabrikadaki polis” sendika kadar bilgiye sahip durumda!

11. gününe gelen işçilerin grevi, kazanım elde edilerek yine işçiler tarafından sonlandırıldı. Buna göre elde edilen kazanımlar arasında 780 TL kadar olan maaşlar 875 TL'ye çıkartıldı. GOSB'de bulunan ve greve katılan Motif Tekstil işçileri ise 905 TL gibi bir maaşa çalışmaya devam edecekler. Ayrıca bu grev ile işçiler, her bayram 10'ar yevmiyelik ikramiye alınmasını sağlayacaklar.

Grevin hemen sonrasında ise Gaziantep'te meydana gelen ve 9 sivilin ölümüne neden olan bombalı araç patlaması da kentin gündemine oturarak bu grevin getirdiği havayı bir kenara atmış oldu. Son derece kolay yönetilebilir ve değişken bir gündeme sahip Türkiye'de de, diğer ülkelerde olduğu gibi burjuvazinin kendisi tarafından yönetilen gündemler bu tipte hareketliliklerin sınıfın diğer kesimleriyle buluşmasının önüne geçiyor, hatta onların bu gibi eylemliliklere dair gelişmelere ulaşmasına da engel oluyor. Mesela önemli medya kuruluşları Güney Afrika'daki maden işçilerinin polislerce katledilmesini defalarca ekrana getiriyorlarken kendi ülkelerindeki bir grev hareketini küçük bir haber olarak bile televizyonlara ya da gazetelerine taşımayı tercih etmiyorlar. Tabii ki bunlara şaşırmıyoruz; ne de olsa gündem onların gündemi; grev ise bizim grevimiz diyen işçiler kendi güçlerini konuşturmuş oldular.

İşe başlayan kimi işletmelerin patronları ise önemli sayıdaki işçiye “Eyleme katıldığım için pişmanım” yazılı belgeleri imzalatmak istiyor. Ardından hangi baskı yöntemini devreye alıp almayacağının bilinmediği patronların bu gibi manevralarına karşılık dışarıda, henüz işbaşı yapmamış olan işçiler de bu gibi belgeleri imzalamayı reddediyorlar.

Özellikle TEKEL grevinden bu yana, tekil fabrika ve işyerlerindeki grev/direniş hareketlerinden sonra, özellikle bu durgunluğu dağıtması açısından önem taşıyan bu grev, Hey Tekstil'de sorgusuz sualsiz, maaşları ödenmeden işten çıkartılan işçilerin mücadelesinden ve THY grevinden sonra bir mihenk taşı olarak önümüzde duruyor.

Grevin önemi de kimi ayrıntılarla anlaşılabiliyor. Mücadelenin ilerleyen günlerinde gelen küçük yardımların dışında işçiler bütün ihtiyaçlarını neredeyse kendileri karşıladılar. Ulaşım, gıda, vb. konularda birbirleriyle ortak hareket ettiler, kendi aralarında bir komite kurarak ortak kararlar aldılar. Zaten başında beri sendikanın dışında hareket alanı bulan ve bu alanın öz-inisiyatifinde hayat bulan grevin en önemli kazanımlarından birisi de işçilerin kendi mücadelelerini kendi ellerine alma inisiyatifini göstermiş olmaları. Nitekim sendikaya dair eleştirileri de artık bu konunun işçiler arasında yerleşik bir mesele haline gelmiş olduğunu ifade ediyor: Mücadelemizde sendikaya ihtiyacımız yok!

Ayrıca sendikadan tamamen bağımsız ve hatta tepki içeren bu grevin üzerinden geçen zamanda burjuva sol basında sadece işçilerin daha güçlü sendikalar için tartışacaklarını yazıyorlar. İşçiler mücadelelerini zaten sendikanın kendisinden ayrı bir yerde somutlamışlarken bunu tartışacağını da iddia etmek ayrı bir politik manevra göstergesi. Böylece, sendikasız eylemlerin kendisini yazmaktansa burjuva solunun sendikalar ve sermaye yanlısı programlarına denk “haberler” yapabiliyorlar.

Bunların yanısıra, sendikanın kontrolündeki direniş ya da grevlerin sürelerine bakacak olursak oldukça ciddi bir fark ile karşılaşıyoruz. Sendikaların güdümündeki direnişler genellikle devletin aparatı olan bu kuruluşlara karşı öfkeleri ile bitiyorken, diğer bir taraftan da işçilerin mücadelelerini yönlendirmeleri konusundaki yorgunluk ve yılgınlıkları ile neticeleniyor. Ancak dünyanın kimi kesimlerindeki işçi sınıfının deneyimlediği örnekleri referans alacak olursak işçilerin yönettiği ve yönlendirdiği eylemlilikler hem yeni bir tecrübe olarak kendi tarihlerine not düşülüyor, hem de sendikalara dair görüşler daha net açığa çıkıyor, aynı zamanda moral verici olabiliyor. Çünkü işçiler bütün bu kendi eylemlerini kendileri örgütlüyor, kendileri yönetiyor ve bu örnekte de gördüğümüz üzere kendileri neticelendirebiliyor. Bir taraftan 11 gün gibi kısa bir sürede, işçilerin fiili mücadele etme çabası galip geliyorken, diğer tarafta sendikaların örgütlediği grevlerin süresi grevdeki işçilerin enerjilerini tüketen,onları yılgınlığa iten, içinden çıkılmaz bir hal alan ve ayları aşan zamanlara yayılarak uzayabiliyor; bu da her anlamda işçilerin gelecek mücadele dönemleri için hayal kırıklıkları ile beslenen “geçmiş” yeni-kötü deneyimler edinmesine neden oluyor.

780 lira olan ücretimiz tüm eksikliklere rağmen 875 liraya çıktı. Bu çok bir rakam değil ama aldığımız zam az bir rakam da değil. Bu grev bugün bitmiş olabilir ama bizim mücadelemiz sürecek.[4]

Grevleri sona eren işçiler, kendi oluşturdukları bir komite aracılığıyla da kendi sorunlarını tartışacakları bir kurultay örgütleme kararı aldılar. Her ne kadar burjuvazinin basın-yayın organlarından alabildiğimiz haberlerin içerisinde, grevin ayrıntılarının farklı ifadeleri yer alıyor olsa da, önemli olduğunu düşündüğümüz konu, bu sendikasız grev ve mücadelenin kazanımlarının sonuçlarını netleştirmek için işçilerin ortak tartışma platformları geliştiriyor olmasıdır.

Sendikalar bütünüyle, sermayenin varlığını öngerektiren ücretli emeğin varoluşunun dışında düşünülemez. Sermaye, yarış halindeki ve birçok tekil birey ve parlamentodaki partiler tarafından temsil edilen bireysel mülk sahipleri tarafından sahip olunduğu sürece sendikalar en nihayetinde emeğin sömürü koşullarının gelişimi için pazarlık edebilirler. Onların emek gücünün satışını düzenlemek olan işlevi, modern kapitalist düzenin vazgeçilmezi olmuştur. Bu da aslında onların devletin, ona içkin bir parçası olması bile, tamamlayıcı yapıları olarak bugün dünyanın her yerindeki önemine denk geliyor. (...) Birer örgüt olarak onların varlığı, emek/sermaye ikiliğinin süregelen varlığına bağımlı olmaları demek oluyor. (...) Bunun yanısıra, sendikalar bu ikiliği yok etmeden sermayenin tarafını mümkün olduğunca tutarlar. Bilakis, kapitalist sistemin onarımı için vazgeçilmez hale gelirler. Sonuç olarak, sermaye birikimini ne kadar devasa ve anonim hale getirirse, sendikalar da o kadar sermayenin safında yer alır ve doğrudan büyük 'ulusal' çıkarlar tarafından belirlenen rollerini yerine getirirler.[5]

Nevin

1,2.http://www.medya73.com/iscilerden-insanca-yasmak-istiyoruz-grevi-haberi-1017780.html

3.http://www.agos.com.tr/gaziantepte-4-bin-tekstil-iscisi-grevde-2304.html

4.http://www.soldefter.com/2012/08/20/antep-iscilerinin-grevi-sona-erdi-bir-adim-one/

5.G. Munis – Devrime Karşı Sendikalar: http://libcom.org/library/unions-against-revolution-g-munis

Tags: 

Rubric: 

Sınıf Mücadelesi

Güney Afrika'da Maden Grevleri: “Ölüler” Dans Edebilir Mi?

Buradan hareketle grevin nasıl bir yön izleyeceğini, ülke genelinde ve uluslararası anlamda nasıl bir yankı bulacağını bekleyerek ve Güney Afrika'lı sınıf kardeşlerimizle dayanışmamızı, onların bu anlamlı eylemliliklerini selamlayarak, deneyimlerini sınıf içerisinde yayarak vermeye çalışıyor olacağız. İşçilerin dile getirdikleri nasıl bir yolun izleneceğinin de habercisi:

“Öfkeliyim, çocuklarımı okula göndermek istiyorum ancak yapamıyorum; evde yemeğimiz yok. (...) Gıda ve okul aiatları artıyor ancak maaşlarımız artmıyor”. [1]

Bu yılın geçtiğimiz Şubat ayında, G. Afrika'daki platinyum madenlerinde sürmekte olan kitlesel grevlere ilişkin yaptığımız durum değerlendirmesi niteliğindeki yazımızın[2] sonu bu cümleler ile bitiyordu. G.Afrika'nın Rustenburg kentindeki Impala Platinium fabrikasında başlayan grev geçtiğimiz birkaç ay içerisinde giderek yayılmış ve Lonmin'e de sıçramıştı. Burada yapmaya çalıştığımız çözümlememizin ana eksenini Stalinistlerin yöntem olarak benimsedikleri ve empirik haber aktarmaktan öteye geçemeyen ajanslık görevlerini yerine getirmeleri gibi sadece “olaylara” odaklanmaktan ve “siyasi öncünün eksikliği” zırvalarından karşılık ve öte olarak patronun ve sendikaların işçi sınıfı mücadelesini nasıl izole ettiği ve onu bölerek zayıflatıp yoketmeye çalışıyor olduklarının dersini çıkartmak oluşturuyordu. Önemli olan, işçilerin bu tür sendikasız, dolayısıyla “yasadışı” olarak tabir edilen grevler sırasında ve sonrasında, sendika ve devletin diğer mücadele karşıtı aygıtlarının dışında ve ötesinde kendi mücadelesini eline almasını/almaya çalışmasını ifade etme gayretiydi.

Bunun belirleyicisinin de işçilerin mücadelelerinde kendilerini ifade etme biçimleri olduğunu düşünüyoruz. Son dönem belki de hem patron ile hem de sendikalar ile mücadele eden işçilerin yegane araçları olarak sendikasız grevleri[3] ön plana çıkıyor da olabilir. Kendi kararlarını kendilerinin aldıkları eylem komiteleri, açık toplantıları ve eylem planlarının da bu grevin gidişatını etkileyeceği kesin gibi. İşçilerin kurtuluşunun kendi avuçları içerisinde olduğunun bir kanıtı olan bu grev ile dayanışmamızı ilan etmeliyiz ve sınıfın gelecek mücadelelerinde ibretlik bir deneyim olarak hatırlarda tutmalıyız.

Bir süre önce ise yeniden alevlenen grev dalgası sırasında, burjuvazinin kollukları kameralarının önünde açıktan ve alenen bir katliam gerçekleştirdi. Yaklaşık 200 polisin sonradan “meşru müdafa” olarak savunmaya çalıştığı bu manevrası aslında burjuvazinin kanlı yüzünü gözler önüne de seriyordu. Bu saldırıda 44 maden işçisi katledildi.[4][5][6]

G.Afrika'daki işçi sınıfı, yakın geçmişte de yeni bir grev dalgası ile sokaklardaydı. Kamu sektöründen yaklaşık 1.3 milyon işçi, düşük ücretlerinin yükseltilmesi için seslerini sokaklarda haykırdılar. Bir dönem boyunca biriken ve tecrübe kazanan G.Afrika işçileri hemen hemen burjuvazi için en belirleyici ve kritik sektörde gücünü kullanmak istiyorken, grevleriyle madencilik sektöründe de yavaş yavaş bilenecekti. Özellikle ANC hükümetinin ve devlet başkanı Jacob Zuma'nın çalışma koşulları ve maaşlara yönelik manevraları artık ün kazanmıştı.[7] Ne de olsa diğer benzerleri gibi, işçi sınıfının amaçlarını burjuvazinin şu ya da bu kesimi için yoketmeye çalışan ulusal mücadeleci/kalkınmacı kapitalizmin çocukları gibi Nelson Mandela da zamanında bunları gerçekleştirmişti. Orada ona G.Afrika'lı işçilerin enerjisinin düzeni yeniden tesis etme yolunda harcanması gerekiyordu; bunu da büyük ölçüde başarmış oldu.

Katledilen işçilerin ardından grev alanına gelen aileleri bir basın açıklaması gerçekleştirdiler ve sorumluların bulunması için çağrıda bulundular. Ardından ülke genelinde devlet başkanı Jacob Zuma tarafından yas ilan edildi.[8] İşçilerin devletin (sözde) “döktüğü” sahte gözyaşlarına ve açıklamalarına ihtiyacı yok; onlar yıllar önce yalanlarının arkasına gizledikleri kan deryalarının içerisinden, ulaşılmaz fildişi kulelerine yükseldiler. Devlet, dünyanın neresinde olursa olsun, işçi sınıfı için ölüm, açlık ve zulümden başka bir anlama gelmedi. Köpelerinin ellerine tutuşturduğu ölüm makinelerinden üzerimize saçılan mermilerin arkasında da o sınıf, güzel ve alımlı kıyafetlerin parladığı salon ışıklarının altında da yine aynı sınıf vardı.

Burjuva kamuoyunda sıkça yayınlanan ve burjuva medyanın ekranlara taşımasıyla da beyaz cam için bir malzeme haline gelen polisin ateş açma görüntüleri, aslında bir taraftan da görüntülerin yayınlandığı ülkelerdeki burjuva demokrasisini kutsamanın da bir aracı haline getirildi. “Bakın biz size bunları yapmıyoruz” denildi.

Bu ülkedeki grevlerin en önemli dayanak noktası da düşük ücretler ve sefaletin içerisinde harap düşmüş işçi yaşamları idi. Artan gıda fiyatları[9] ile geçimini sağlamakta güçlük çeken işçiler çareyi kendi grevlerini kendileri yaratarak buldular. Implats firmasında yetkiye sahip sendika olan NUM (Ulusal Maden İşçileri Sendikası), önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, patron ile düşük bir ücret zammında anlaşma sağlayarak üyesi olan işçilerini işyerinde çalışmaya davet etmişti. Komik zammı reddederek çalışmaya başlamayan işçilerin karşısına bu sefer “fabrikadaki polis” sendikadan sonra, onun “göreve çağırdığı” polis çıkmıştı.

Buna karşılık olarak eyleme geçen işçiler, işyeri binasını işgal ediyorlar. Ve bu “vahşi kedi” grevi sırasında bir tarihsel komedi yaşanıyor; NUM, “kontrol edilemeyen işçilere kararlı bir müdahalede bulunmaları” için devletin kolluk kuvvetlerini “göreve” çağırıyor. Daha bir süre önce çalışırken kırdıkları taşları müdahale için gelen polis araçları üzerinde “deniyorlar”. 350 işçi gözaltına alınıyor ve 2 işçi de yaşamını yitiriyor.

Ve işçilerin mücadelesi adına konuşma yapma cüretini gösteren sendika yetkililerinin ağzından şu cümleler dökülüyordu:

Bu bir işe alım stratejisiydi. Biz sizinleyiz ve talepleriniz için ölümüne mücadele edeceğiz.[10]

Evet, bu bir ölüm kalım mücadelesiydi. Ancak ölenler sendikaların palazlanmış liderleri değil, mücadelenin anlamı, ifadesi olan 44 işçiydi.

Bu sefer de sahneye başka bir grev kırıcı aygıt çıkıyor ve bir önceki sendikayı mücadeleci olmamakla “eleştiren” AMCU adlı “mücadeleci” sendika sırasını kullanıyor. Bu sendika da işçilerin mücadelesini bölmekte üzerine düşen görevi yerine getiriyor.[11] Tabii ki esas amaçları işçilerin mücadelesinin yine işçiler lehine değil, kapalı kapılar ardında patronlarla yaptıkları anlaşmalardan nemalanan kendi çıkarlarının lehine kararlar alarak işçileri madenlere geri döndürüp çalışmaya başlamalarını ve toplumsal barışın sürekliliğini sağlayabilmekti. Diğer sendika gibi bu sendika da mücadeleden yeni aidat kaynağı işçi maaşları ile çıkıyor olabilir.[12].

Dünya'nın ağır çalışma koşulları ile karşı karşıya olan işçileri de aynı şekilde mücadelelerini sürdürmeye çalışıyorlar. Bangladeş'teki tekstil işçileri[13] ve geçtiğimiz dönemlerde yaptıkları grev ile gündeme gelen İspanya'nın maden işçileri[14] de bu türden durumlar ile karşılaşmak zorunda kalmışlar ve kendi mücadelelerini kendi ellerine almak konusunda inisiyatif almışlardı. Buradaki hareketlerin ortak noktalarını, işçilerin sendikalar dışında kurguladıkları mücadelelerine yön vermek yönündeki istek ve azimleriydi. İşçiler mücadelenin, sendikalar yokken daha iyi ilerlediğini farketmişlerdi.

Şubat ayı içerisinde yayınladığımız yazımızın bir bölümünde yaptığımız belli başlı tespitler vardı ve bunların şu son dönemde daha da keskinleştiğini ve hala tam olarak kendi gücü ve itkisine kavuşamamış sınıf mücadelesinde iyice belirgin bir hal aldığını düşünüyoruz. Buna göre;

  • İşçiler artık patronlar ile anlaşan sendikalara karşı, kendi güçlerini sendikasız grevleri ile referans alıyorlar,

  • İşçileri katleden kolluk kuvvetlerine karşı verdikleri mücadelede devletin kendisine karşı savaş veriyorlar,

  • Onları açlığın kollarına bırakan, yok pahasına işyerlerinde yaşamlarını geride bırakmalarına neden olan düşman sınıfa karşı mücadele ediyorlar.

Tabii ki her şey bu kadar keskin hatlarla belirlenemiyor. Örneğin, geçtiğimiz dönemde sendikanın işe geri dönme çağrısına uyan 8 bin kadar işçi yeniden işbaşı yaptırılmış ve böylece sendikanın anlaştığı ücret artışı “fiilen” kabul edilmişti. Bu da sınıf mücadelesinin önündeki engellerin hangi biçimlerde bizim önümüze çıkacaklarının bir göstergesini temsil ediyor.

Tabii ki unutmamamız gereken bir nokta da var ki; o da dönemin sömürülen ve aynı zamanda devrimci olan tek sınıfı olarak proletaryanın mücadelesi uluslararası bağlamdan asla kopartılamaz. O devrimi ya enternasyonal bir tarzda çözecektir ya da çözemeyecektir. Güncel mücadeleler ne kadar gurur kırıyorsa kırsın, ne kadar umut köreltiyorsa köreltsin ya da ne kadar umut verici olursa olsun hem mücadelenin derslerini çıkartmak en acil görev olarak önümüzde duruyor olacak, hem de mücadele, dünyanın şu ya da bu kısmında sürmeye, işçi sınıfının mücadelesi “dans etmeye” devam ediyor olacak.

Bunçuk

1.http://www.bloomberg.com/news/2012-02-22/impala-platinum-protest-deaths-signal-higher-costs-for-south-africa-mines.html

2.https://tr.internationalism.org/gueney-afrikada-isciler-patron-ve-sendikaya-karsi-muecadele-ediyor

3. Yurtdışında böylesi grevlere "vahşi kedi" ya da wildcat grevleri de denir: http://en.wikipedia.org/wiki/Wildcat_strike_action

4.http://www.youtube.com/watch?v=TDB7P1Weaas&feature=fvsr

5.http://www.aljazeera.com/news/africa/2012/08/201281754353971991.html

6.http://libcom.org/news/marikana-mine-workers-massacre-%E2%80%93-massive-escalation-war-poor-20082012

7.http://www.bbc.co.uk/news/world-africa-11008442

8.http://www.bbc.co.uk/news/world-africa-19355287

9.http://www.aljazeera.com/video/africa/2012/08/201281274548419477.html

10.http://www.miningmx.com/news/platinum_group_metals/Num-challenged-in-Implats-member-revolt.htm

11.http://dailymaverick.co.za/article/2012-02-22-impala-strike-welcome-to-the-age-of-retail-unionism

12.http://www.miningweekly.com/article/implats-2012-08-23

13.https://tr.internationalism.org/duenyadevrimi/201206/391/banglades-asyanin-grev-atoelyesi

14.https://tr.internationalism.org/duenyadevrimi/201206/390/ispanya-asturiastaki-maden-iscilerinin-muecadelesi-ne-ifade-ediyor

Tags: 

Rubric: 

Güney Afrika

Komünist Sol ve Enternasyonalist Anarşizm, Bölüm 1: Ortak Yönlerimiz

Birkaç yıldır, bazı anarşist birey ve gruplar ile EKA, tartışma için açık ve kardeşçe bir şekilde birçok engeli aşmayı başardı. Anarşizm ve marksizm arasındaki karşılıklı ilgisizlik ve reddediş yerini tartışma isteğine, diğerinin pozisyonlarını anlama ve uzlaşı ve ayrılık noktalarının dürüstçe ifade edilmesine bıraktı.

Bu yeni ifade biçimi Meksika'da, iki anarşist grup (GSL ve PAM[1]) ile bir komünist sol örgütü olan EKA'nın imzaladığı ortak bir broşürü mümkün kıldı. Son zamanlarda Fransa'da, Toulouse'taki CNT-AIT, EKA'yı bir toplantısına sunum yapmak üzere davet etti.[2] Almanya'da da birtakım bağlantılar mevcut.

Bu dinamik temelinde, EKA enternasyonalizmin anarşist hareket içerisindeki tarihi üzerine ciddi bir şekilde çalışmaya başladı. 2009 döneminde, 'Anarşistler ve emperyalist savaş' başlığı altında bir yazı dizisi yayınladık.[3] Amacımız, her emperyalist çelişki ile, anarşistlerin bir kısmının milliyetçilik tuzağından uzak durabildiklerini ve proleter enternasyonalizmini savunabildiklerini göstermekti. Bu yoldaşların, şovenizm ve savaşın barbarlığı ile çevrelenmiş olmalarına rağmen devrim ve dünya işçi sınıfı için uğraşmaya devam ettiklerini gösterdik.

EKA'nın, gerçekten insanlığın özgürleşmesi için mücadele eden devrimciler ile proleter mücadeleye ihanet edenleri ayıran gerçek bir nokta olarak enternasyonalizme verdiği önemin farkındayız; bu metinler savaş yanlısı anarşistlerin uzlaşmaz bir eleştirisidir ancak aynı zamanda hepsinin üzerinde, enternasyonalist anarşistlere bir selamlamadır!

Bunun yanısıra, amacımız her zaman doğru kavranmadı. Bir süredir bu yazı dizisi bazı kesimlerde mesafeli bir tepki ile karşılandı. Bir taraftan, bazı anarşistler bu metinleri kendi hareketlerine açıkça bir saldırı olarak gördüler. Diğer taraftan da, komünist solun ve EKA'nın bazı sempatizanları da “anarşistler ile uzlaşma” yönündeki bu çabalarımızı anlamadılar.[4]

Metinlerimizdeki bazı insanları sinirlendiren[5] bariz hatalar bir tarafa, bu görünür bir şekilde çelişkili eleştiriler aslında aynı kökeni paylaşıyordu. Onlar, anlaşmazlıkların ötesinde ve üzerinde, devrimcileri biraraya getiren başlıca unsurları görmedeki zorlukların açığa çıkmasını sağladılar.

Etiketlerin Ötesine Geçmek

Geleneksel olarak devrim mücadelesini ifadelendirenler iki kategoride sınıflandırılabilirler: marksistler ve anarşistler. Ve doğrusu aralarında önemli fikri ayrılıkları bulunmaktadır:

  • Merkeziyetçilik / Federalizm

  • Materyalizm / İdealizm

  • Geçiş dönemi ya da 'devletin dolaysız yıkılması'

  • 1917 Ekim Devrimi'ni ve Bolşevik partiyi tanıma ya da kınama

Bütün bu sorunlar kesinlikle çok önemliler. Sorumluluğumuz bunları es geçmemek ve onlar üzerine açıkça tartışmak. Ancak bunlar hala, EKA için “iki kampa” ayırmıyorlar. Somut bir şekilde, marxist olan örgütümüz, bunun enternasyonalist anarşist militanlar ile aynı tarafta ve marxist olduklarını iddia eden 'Komünist' ve Maoist partilere karşı olan proletaryanın mücadelesi olduğunu kabul ediyor. Peki neden?

Kapitalist toplumda, iki temel kamp bulunuyor: Burjuvazinin tarafı ve işçi sınıfının tarafı. İlkine ait olan bütün siyasi yapıları kınıyor ve mücadele ediyoruz. İkinci tarafta olanlarla net ve daima kardeşçe bir tutumla tartışıyor ve üyeleri ile yardımlaşmanın yollarını arıyoruz. Ancak gerçekte aynı 'marxist' etiketi altında burjuva ve gerici örgütler bulunuyor. Aynısı 'anarşist' etiketi için de geçerli.

Bu sadece bir “edebiyat parçalama” değil. Tarih, proletaryayı eli kalbinde savunduğunu iddia edenlerin gerçekte onu arkadan hançerlediği 'marksist' ve 'anarşist' örgüt örnekleri ile dolu. Alman sosyal demokrasisi, Rosa Luxemburg, Karl Liebnecht ve binlerce işçiyi alçakça öldürdüğü 1919'da kendisine 'marxist' diyordu. Stalinist partiler 'komünizm' ve (ya da aslında SSCB tarafından başı çekilen emperyalist bloğun çıkarları için) 'marksizm' adı altında, 1953'te Doğu Almanya'daki ve 1956'da Macaristan'daki ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırmıştı. 1937'de İspanya'da CNT'nin liderleri hükümette yer alması, Stalinist katiller için binlerce anarşist devrimciyi ezmek ve katliama tabi tutmak için bir bahane oluşturdu. Bugün, örneğin Fransa'da, aynı 'CNT' ismiyle, bir tarafta devrimci pozisyonları savunan (CNT-AIT) ve diğer tarafta katıksız 'reformist' ve gerici (CNT 'Vignoles') iki anarşist örgüt bulunuyor.[6]

Etiketlerin arkasına gizlenen yanlış arkadaşları tanımak hayati bir görevdir.

Ancak tersi bir tuzağa da düşmemeli ve dünyada 'devrimci gerçeği'n savunucularının yalnız bizler olmadığımıza inanmalıyız. Komünist militanlar hala çok ince bir zemin üzerindeler ve izolasyondan daha zararlı bir şey yok. Bu nedenle (ya marksist ya da anarşist olsun), işçi sınıfı siyasetiyle ilgisi olmayan dükkan sahibi zihniyeti ile kendi 'tekkesi'nin, kendi 'ailesi'nin taraftarı olan eğilime karşı da mücadele etmeliyiz. Devrimciler birbirleriyle yarışmazlar. Farklılıklar, anlaşmazlıklar, aynı zamanda ne kadar derin olursa, açık ve içtenlikle tartışıldıkları sürece, sınıf bilinci için o kadar zenginleşen bir kaynaktır. Enternasyonal ölçekte bağlantılar kurmak ve tartışmak mutlak gerekliliklerdir.

Ancak bunun için, 'marksist veya 'anarşist' etiketleriyle sabitleştirmeden (proletarya tarafından kapitalizmi yıkma perspektifini savunan) devrimciler ile (bir ya da daha fazla yolla, bu sistemin yaşamını sürdürmesine yardımcı olan) reaksiyonerler/gericileri nasıl ayıracağımızı bilmemiz gerekiyor.

Marksistleri ve Enternasyonalist Anarşistleri Birleştirenler

EKA için burjuva örgütleri proleter örgütlerden ayıran temel kriterler bulunuyor.

Kapitalizme karşı işçi sınıfının mücadelesini desteklemek, tarihsel aşamadaki bu mücadeledeki tehlikelere olan bakışı asla yitirmeden acil bir yoldan sömürü ile mücadele (örneğin grevler) anlamına geliyor: devrim yoluyla bu sömürü sistemini yıkmak. Bunu yapmak için, bir örgüt, burjuvazinin ister 'faşist' burjuvaziye karşı 'demokratik' burjuvaziyi ya da sağa karşı solu veya İsrail burjuvazisine karşı Filistin burjuvazisini, vb. ya da 'ehven-i şer' olanı 'kritik' veya 'taktik' hiçbir yolla asla desteklememelidir. Böyle bir yaklaşımın iki somut ifadesi vardır:

  1. Kapitalist sistemi ya da ona benzeyen biçimdeki bir sistemi yöneten ya da savunan partilere herhangi bir seçim desteği vermeyi veya işbirliğini reddetmek (sosyal demokrasi, Stalinizm, 'Chavismo/Chavezcilik', vb.)

  2. Her şeyden önce, herhangi bir savaş esnasında, bu, uzlaşmaz bir enternasyonalizmde ısrar etmek, şu ya da bu emperyalist kamp arasında seçim yapmayı reddetmek demektir. 20. yüzyılın bütün emperyalist savaşları sırasında olduğu gibi Birinci Dünya Savaşı sırasında da, savaşan tarafları destekleyen bütün bu yapılar enternasyonalizmin durduğu yeri terkettiler, işçi sınıfına ihanet ettiler ve burjuva kampa entegre oldular.[7]

Burada açıkça ifade edilen bu kriterler EKA'nın diğerlerini mahkum ederken niçin bazı anarşistleri mücadelede yoldaş olarak gördüğünü, neden tartışmak ve yardımlaşmak istediğini açıklıyor. Örneğin, biz KRAS ile savaş karşısında, özellikle Çeçenistan'daki savaş üzerine enternasyonalist deklerasyonlarını yayınlayarak ve selamlayarak yardımlaştık. EKA, bu anarşistleri, onlarla aramızdaki farklara rağmen, proleter kampın bir parçası olarak kabul ediyor. Onlar kendilerini açıkça teoride enternasyonalizmi savunan ama emperyalist savaşlarda dövüşen bir tarafı savunarak pratikte karşısında duran diğer anarşistler ve (Komünist partiler, Maoist ve Troçkistler gibi) 'Komünistler'den ayırıyorlar. Şunu unutmamalıyız ki; 1914'te, Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde ve 1917'de Rus devrimi gerçekleştiğinde, sosyal demokrasinin 'marksistler'inin büyük bir çoğunluğu, İspanyol CNT'si emperyalist savaşı kınarken ve devrimi desteklerken proletaryaya karşı burjuvazinin saflarında yer aldılar. O günlerin devrimci hareketleri sırasında, anarşistler ve marksistler, proleter dava için çalıştılar ve fikir ayrılıklarına rağmen aynı saflarda bulundular. Hatta dejenere olan 2. Enternasyonal'den ayrılan devrimci marksistler (Rusya'da Bolşevikler, Almanya'da Spartakistler, Hollanda'da Tribunistler, İtalya'da Absentionistler) ile birçok enternasyonalist anarşist gruplar arasında, dünya çağında örgütlü yardımlaşmayı geliştirme yönünde çabalar da bulunuyordu. Bu sürecin bir örneği de, sonradan vazgeçse de, başta Üçüncü Enternasyonal'e katılma ihtimalini düşünen bir örgüt olarak CNT ile verilebilir.[8]

Son bir örnek daha vermek gerekirse, bugün dünyanın birçok bölgesinde, birçok anarşist grup ve sadece enternasyonalist pozisyonları sürdüren değil aynı zamanda burjuvazinin bütün ideolojileri ve akımlarına karşı proletaryanın bağımsızlığı için dövüşen IWA'nın şubeleri bulunuyor:

  • Bu anarşistler doğrudan eylem ve kitlesel sınıf mücadelesi ile kitle meclisleri ve işçi konseylerindeki öz-örgütlülüğü savunuyorlar;

  • Onlar herhangi bir seçim sirkine katılmayı ve bu sirkte yer alan siyasi partileri, ne kadar radikal olursa olsun desteklemeyi reddediyorlar.

Kelimenin diğer anlamıyla, onlar çubuğu Birinci Enternasyonal'in temel prensiplerinden birisine büküyorlar: “işçilerin kurtuluşu, işçilerin kendi görevidir”. Bu yoldaşlar, devrim ve bir dünya insanlığı toplumu için mücadelenin bir parçasıdırlar.

EKA, işçi sınıfının bağımsızlığını savunan bu enternasyonalist anarşistler ile aynı safta yer alıyor. Evet, bizler onları, bizimle tartışmak ve yardımlaşmak isteyenlerle birlikte yoldaş olarak görüyoruz. Evet, biz aynı zamanda, anarşizm etiketi altında ulusalcı/milliyetçi ve reformist pozisyonları savunan ve esasta kapitalizmin savunucuları olanlardan bir tarafa, bu anarşist militanlar ile komünist sol arasında fazlaca ortak noktanın bulunduğunu düşünüyoruz.

Dünyadaki bütün devrimci gruplar ve unsurlar arasında yavaş yavaş gelişen diyaloglarda kaçınılmaz olarak hatalar, yapay tartışmalar, acemice formülasyonlar, anlaşmazlıklar ve büyük fikir ayrılıkları ortaya çıkacaktır. Ancak proleter mücadelenin ihtiyaçları, artık daha dayanılmaz ve barbar hale gelen bir kapitalizme karşı, dünya proleter devrimi perspektifinin kaçınılmazlığını, insanlığın kurtuluşunun ön sürecini hayati ve gerekli bir çaba, bir görev kılıyor. Ve bugün, birçok ülkede, marxizm ya da anarşizme başvuran (ya da her ikisine de açık olan) devrimci proleter azınlıkların ortaya çıkmasını gözlemliyorken, bu tartışma ve yardımlaşma görevi, istekli ve coşkulu bir cevap ile karşılığını bulmalıdır.

Bu serinin gelecek yazıları, tartışmada yaşanan zorluklar ve onları aşma yöntemleri üzerine olacak. Aynı zamanda yanlış bir şekilde geçmişte tarafımızdan bir solcu grup olarak yaftalanmış Britanya'daki Anarşist Federasyon'a daha ayrıntılı olarak göz atacağız.

EKA, 30/06/10

 

1. GSL: Grupo Socialista Libertario (Liberter Sosyalist Grup) (http://webgsl.wordpress.com); PAM: Proyecto Anarquista Metropolitano (Metropolitan Anarşist Proje) (http://proyectoanarquistametropolitano.blogspot.com)

2. Toplantı boyunca çok sıcak bir atmosfer hakimdi. Bununla ilgili raporu bu linkten okuyabilirsiniz: ‘Réunion CNT-AIT de Toulouse du 15 avril 2010: vers la constitution d'un creuset de réflexion dans le milieu internationaliste'

3. Bkz. ‘Anarşism ve emperyalist savaş', World Revolution 325-328. sayılar. Hepsi şu linkte mevcut: https://en.internationalism.org/2009/wr/325/anarchism-war1

4. Özelde, bazı yoldaşlar başlangıçta GSI/PAM/ICC broşüründen rahatsız oldular. Bizler yaklaşımımızı 'Anarşist geleneğin parçası olan yoldaşlara karşı tutumumuz nedir?' başlıklı bir İspanyolca metin ile açıklamaya çalıştık. (https://es.internationalism.org/node/2715)

5. Bazı anarşist yoldaşlar doğru bir şekilde bazı muğlak formülasyonlara ve hatta bu yazılardaki tarihsel hatalara işarete ettiler. Buna geri döneceğiz. Aynı zamanda, en çok göze çarpan yanlışları burada düzeltmek istiyoruz:

- Çeşitli yerlerinde, 'Anarşizm ve emperyalist savaş' yazı dizisi, sadece bir avuç unsur yaşamlarını tehlikeye atarak enternasyonalizmi savunuyorken anarşist hareketin büyük çoğunluğunun, Birinci Dünya Savaşı esnasında milliyetçiliğin tarafında yer aldığı öne sürüyordu. IWA'nın üyeleri tarafından tartışmaya açılan ve onların kendi araştırmalarıyla doğrulanan tarihsel unsurlar, gerçekte anarşistlerin birçoğunun 1914'ten bu yana savaşa karşı durduğu göstermişti (bazen enternasyonalizm ya da milliyetçilik-karşıtlığı veya pasifizm bayrağı altında).

- Bizi en zor duruma sokan (bugüne kadar kimsenin işaret etmediği) hata Mayıs 1937'deki Barcelona ayaklanması ile ilintiliydi. WR (World Revolution)'nin 326. sayısında biz şöyle yazmıştık: “Barcelona işçileri, 1937'de ayağa kalktıklarında, CNT Halk Cephesi ve Katalunya hükümetinin oluşturduğu baskı politikasının suç ortağıdır.” - Yazının Fransızca versiyonunda CNT yerine “anarşistler” ifadesi kullanılmıştı ve belirsizlik İngilizce versiyonunda da vardı çünkü gerçekte, Barcelona'da ayaklanan işçilerin büyük çoğunluğu CNT ve FAI'nin militanlarıydı ve Stalinist güruhlar tarafından örgütlenmiş baskının başlıca kurbanıydılar. Bu kıyımda “anarşistler”den ötesinde CNT liderliğinin ortak olmasının mahkum edilmesi daha doğru olurdu. Her durumda İspanya'daki savaş üzerine tuttuğumuz yerin gerçek içeriği 'İspanya'daki Olayların Dersleri' başlığı altında Bilan'ın 36. sayısında görülebilir. (Kasım 1936)

6. Vignoles adı onların ana merkezlerinin bulunduğu sokağın adından geliyor. ‘AIT' in anlamı ise Association Internationale des Travailleurs – Türkçe'de Enternasyonal İşçi Birliği.

Tags: 

Rubric: 

Enternasyonalist Anarşizm

Komünist Örgüt ve Sınıf Bilinci (1)

Giriş

Bizim kesin bir biçimde cevap vermemiz gereken soru şudur: kapitalizmi nasıl yıkarız, bu sonuca doğru nasıl hareket edebiliriz ki bütün süreç boyunca proletarya kontrolü elden bırakmasın?

(Komünist Enternasyonal 3. Kongresi’nde Alman Komünist İşçi Partisi Sunumu, 1921)

İşçi hareketinin örgütlenmesi sorunu, hareketin tarihi boyunca, yazılar, tartışmalar ve ayrışmalar tetiklemiştir. Örneğin, Birinci Enternasyonal içerisindeki tartışmaları, Lenin, Luxemburg ve Troçki arasındaki polemikleri ve bu konu üzerine İtalyan ve Alman sol komünist hareketinin yazılarını anımsayabiliriz. Devrimcilerin, kendi örgütsel yöntemlerini, işçi sınıfı içerisindeki görevlerini ve müdahalelerinin doğasını netleştirmek zorunda oluşları doğaldır. İşçi sınıfı şu mühim soru ile karşı karşıyadır: işçi sınıfının kapitalist sistemi anlayışı nasıl geliştirilebilir? Kapitalizm ile son yüzleşmesine nasıl hazırlanacaktır?

Proletarya, işçi sınıfı hareketinin doğuşundan bu yana, onun sendikal örgütlenmelerinin yaratılmasına paralel olarak, devrimci bilinç silahını kuşanmayı gerekli görmüştür. Bunun için, kitle örgütleri kendi başına yetersizdir. İşçi sınıfının özgürleşmesi, devrimcilerin örgütüne; yani siyasi partiye eşit derecede bağlıdır.

İşçi sınıfı hareketinin nihai hedef anlayışını derinleştirmek ve kapitalizmin yokedilişini sağlamak için proletarya basitçe acil çıkarlarının savunusu etrafında örgütlenemez. Aşağıdaki sorunları pratikte çözebilmelidir:

  • Sınıfın gündelik mücadelelerinden siyasi bir taaruz nasıl gelişebilir?

  • Ekonomik istemlerin ötesine geçme ve mevcut toplumu devirme gerekliliği anlayışı, işçi sınıfı içerisinde nasıl gelişebilir?

  • İşçi sınıfı, burjuva ideolojisinin egemenliğine karşı nasıl mücadele eder?

Bugün, kalıcı reformların artık mümkün olmadığı “toplumsal devrimler çağı”nda, bu sorulara cevap verebilmek daha da önemlidir. Kapitalizmin geri çevrilemez çöküşünün kanıtlandığı 1. Dünya Savaşı’nın patlak vermesinden önce dahi, bu soruna işçi sınıfı hareketi içerisinde bir çözüm geliştirilmişti. İşçi konseyleri, iktidarı fethetmek için işçi sınıfı tarafından yaratılmış örgütlenme biçimiydi; devrimci azınlıklara devrimci süreci hızlandırma görevi verilmişti. Yirmilerin devrimci dalgasının yenilgisinden sonra bile, en sağlıklı devrimci unsurlar, karşı-devrim saldırısından sağ çıktılar. Bu fraksiyonlar geçmişin siyasi kazanımlarını koruyabildiler. Karşı-devrimin elli yılından sonra, yeni örgütlülükler, devrimci gruplar ve tartışma çevreleri, altmışların sınıf mücadelesi ortamında su yüzüne çıktılar. Bunlardan Enternasyonal Komünist Akım da dahil olmak üzere bazıları açık bir şekilde tanımlanmış bir program etrafında ve uluslararası ölçekten başlayarak örgütlendiler. Ancak proletarya tarafından devrime giden yolu aydınlatmak için ortaya konan bu çabaların tek ifadesi EKA değildi. Eski sol komünist hareketten doğan gruplar, tartışma çevreleri, EKA’ya az çok yakın pozisyonları savunan örgütlenmeler, bütün bunlar işçi sınıfı içerisinde devrimci bilincin yeniden doğuşunun ifadeleriydi. Bu toplulukların çoğu halen farklılıklarını ve uzlaşı noktalarını netleştirmek amacıyla tartışmalarda yer alıyorlar. Bu örgütlülüklerin yer aldığı Uluslararası Konferanslar, bir uluslararası partinin yaratılmasına yönelik uğraşının gerekliliği kavrayışının, proleter hareket içerisindeki bir ifadesiydi.

Bu tartışmaların birçoğunun merkezinde partinin rolü ve devrimcilerin görevleri vardı. Bu tartışmalar, yorum farklılıklarımızı anlayabileceğimiz genel çatıyı netleştirmek yönünde kısıtlanmıştı. EKA olarak devrimcilerin rolünün kendi kavrayışımız açısından siyasi çatısını belirlemenin önemli olduğunu düşünüyoruz. Daha somut ve pratik konuları ele alacak gelecek broşürler bu analizi destekleyecektir. Ancak bir ilk adım olarak aşağıdaki noktaları anlamanın gerekli olduğunu söyleyebiliriz:

- Komünizmin ve komünist devrimin ne demek olduğunu;

- İşçi sıfını bilincini geçmişteki bütün farklı fikirlerden neyin ayırdığını;

- Sınıf bilincinin doğasının bir işlevi olarak, devrimcilerin rolünü;

Görüşlerimizin genel yapısının taslağını çizmek için soruna şu şekilde yaklaştık: devrimci müdahale sorunu ile uğraşmadan önce, bir herşeye kadir bir partinin olağanüstü niteliklerinden (!) ziyade, yöntemlerin, eylem biçimlerinin ve devrimci sürecin somut gerekliliklerine muhakkak cevap vermesi gereken işçi sıfınının örgüt biçimleri ve devrimcilerin müdahalesini kaçınılmaz yapan işçi sınıfı bilincinin gelişimini ortaya koymaya çalışacağız.

Bu da sadece, komünist devrimin geçmiş devrimlerden nasıl farklı olacağı ve işçi sınıfı bilincinin neden devrimci örgüt ihtiyacı ve devrimcilerin rolü olarak anlaşılan bir ideoloji olmadığını anlamakla olur.

Ancak işçi sınıfı mücadelesinin yeniden ortaya çıkışı çoktan müdahale pratiğimizde bu sorun ile karşı karşıya kalmamıza yol açtı. Her gün yeni, somut, mümkün olduğunca süratli bir şekilde çözülmesi gereken problemlerle karşılaştık. Tutumlarımız, işçi sınıfı deneyiminin gerçekliği aracılığıyla süzüldü ve zenginleştirildi. Bu gerçekliğin siyasi derslerini resmedebilmeliyiz. Müdahalemiz, artan şekilde sınıf mücadelesinin kendisine yöneliktir, eğer sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına hızlı bir şekilde cevap verilecekse, çözümlemelerimiz daha somut olmalıdır.

Günümüzde partinin görevlerinin kavranması, hala fazlasıyla teorik ölçek üzerinde duruyor. Sorunun bütünü hala geçmişin, burjuva ideolojisinin adeta bütün olarak egemenliğinin elli yılı aracılığıyla pekiştirilen yanlış anlamaları tarafından karartılmış durumdadır. Bizler komünist gelenek ile olan bağlarımızı geçmişin tuzaklarından kaçınarak yenilemeliyiz. Dahası, işçi sınıfının yenilenen mücadeleleri hala başlangıç aşamasındadır.

1.Komünizm nedir?

Bu soruyu kesin bir şekilde cevaplamak imkansız. İlk olarak, burjuva ideolojisinin günümüz basıncı gelecekteki toplumun nesnel bir biçimde tanımlanmasını zorlaştırıyor. Burjuva ideolojisinin amacı, kapitalizmin ölümsüz olduğunu kabul ettirmektir. Dolayısıyla burjuva ideolojisinin baskısı komünizmi ve proleter devrimi tanımlama yönündeki bütün çabaları bozar, deforme eder.

Böylece birçok işçi için komünizm, devlet kapitalizminin ‘cenneti’ ve Rusya, Çin, Küba ve diğer sözde ‘sosyalist’ ülkelerde görülen emeğin askerileşmesidir. Ancak ek olarak komünizmin doğasının kendisi herhangi bir detaylı ya da eksiksiz tanımı imkansızlaştırıyor.

Bize göre komünizm, ne yaratılması gereken bir DURUM, ne de gerçeğin ona uydurulmak zorunda olacağı bir ÜLKÜDÜR. Biz, bugünkü duruma son verecek GERÇEK harekete komünizm diyoruz.” (Marx; Alman İdeolojisi)

Bu ne anlama geliyor? Bu basitçe komünist toplumun bir avuç ‘aydın’ insanın hayalgücünden doğan soyut bir hedef olmadığı anlamına geliyor. Bu soyut bir ‘mükemmeliyet’ fikri olarak görülemez. Hegel’in (Marx’ın diyalektik yönteminden esin aldığı, 19. yüzyılın başlarında yaşamış Alman filozof) tasarımlarına karşıt olarak, tarih bir düşüncenin (insan fikri ya da komünizm düşüncesi) ilerlemeci gerçekleşmesi değildir. Komünizm ruhani bir yaratım, insanlığın amacı olarak hizmet gören bir fantazi değildir. Komünizm eski topluma içkin çelişkilerden ve o toplumun gelişmesinin gerekli bir sonucu olarak doğar.

Bunun yanısıra, komünizm kaçınılmaz değildir. Gerçek ve somut koşulların, kapitalizmdeki toplumsal ve iktisadi çelişkilerin ürünü olsa bile, komünist toplum herşeyden önce insan türünün bütün pratik, kolektif akli bilinçli yaratımıdır. Tarihte ilk defa bir toplumsal sınıf kendi kaderini kontrol edebilme şansına sahiptir. Ancak bunu sadece örgütlü ve bilinçli bir yöntemle gerçekleşebilir. Bu sebeple komünizm ne entelektüel bir ‘proje’, ne de kör ve mekanik kaçınılmazlıktır. Komünizm, mevcut toplumsal ilişkilerin şiddetli yokoluşunu takiben insan topluluğu tarafından eski dünyanın bilinçli ve ilerleyen dönüşümünün sonucu olacaktır.

Dolayısıyla bu gerçek hareketi komünizme doğru yönelten öznel ve somut koşullar bugün varolan koşulların ürünüdürler. Bir kere komünizm tarihsel anlamda mümkün olduğunda, bu olanağın gerçekleşmesi günümüzde bilincin gelişmesi üzerinde öznel bir gelişime bağımlı hale gelir. Bu nedenle, komünizm gibi, devrimin kendisi de, başarısının proletaryanın eriştiği örgütlülük seviyesi ve bilince bağlı olacağı bilinçli siyasi rol haline gelmelidir. Bu temelde insan ortaklığının yalnızca nesnel bir imkan değil, bir gerçeklik olabilir.

Bundandır ki, komünist toplumun ayrıntılı bir resmini çizmenin imkansız olduğunun farkında olmakla birlikte, komünist devrimin temel biçimlerini ve bu devrimin amaçlayacağı nihai hedefleri tanımlamanın zaruri olduğunu düşünüyoruz.

Komünist devrim, sadece kendisinin bilincinde bir hareket olabileceği için, komünizmin ortaya çıkartacağı yeni toplumsal ilişkiler, sınıf bilincinin ve proletaryanın örgütsel biçiminin gelişiminin yolunu belirlerler. İleriki bölümlerde bu iki önemli konuya dönebiliriz.

1. a) Komünizmin Doğası

Komünizmin bir ütopya ya da soyut bir düşünce olmadığından, kökleri kendisini önceleyen toplumda yatar. Komünizmin mümkünlüğü ve somut koşulları, kapitalizmin içsel çelişkilerinden ve devrimci sınıfın kapitalist toplumu alaşağı edecek siyasi kabiliyetinden türer. Her ikisi de üretici güçlerinin gelişimi ve gelecek toplumun gelişimi için besinler olan proletaryada somutlaşan toplumsal ilişkilerin doğasının seviyeleridir. Sadece üretici güçlerin gelişimi kesin bir evreye eriştiğinde, ileride önceleyen toplum için başka olasılık bulunmadığında, bir ileriki kapitalist üretim ilişkileri ile üretici güçlerin gelişmesi arasındaki çelişkiye borçlu olarak komünizm ve proleter devrim nesnel gereklilikler olurlar.

Bütün üretim araçlarına el konulması “ancak gerçekleşmesinin maddi koşulları bir kez verildikten sonra olanaklı olabilir, ancak bundan sonra tarihsel bir zorunluluk durumuna gelebilirdi. Bütün öbür toplumsal ilerlemeler gibi, bu ilerleme de, sınıfların varlığının, adalet, eşitlik, vb. ile çatıştığı gerçeğinin kavranması ile, salt bu sınıfların ortadan kaldırılması istenci ile değil, ama bazı yeni iktisadi koşullar ile uygulanabilir bir duruma gelir.” (Engels, Anti-Dühring, 1894)

Bu yeni somut koşullar açık bir şekilde gösteriyor ki sermaye ve ücret sistemini ortadan kaldıracak, meta üretimi ve tüm ulusal ve sınıfsal ayrımları dağıtacak, sermaye ve emek arasındaki farkı yokedecek, insanlığın güncel ihtiyaçlarına cevap vercek, üretici güçlerin ileriye yönelik gelişimini mümkün kılacak olan sadece toplumsal ilişkilerdir.

Bu aşağıdakileri saptamamıza mümkün kılıyor:

- Komünizm sınıfsız, insanın insan tarafından sömürülmediği ve özel veya kolektif mülkiyetin olmadığı bir toplum olmalıdır. Kapitalizm eliyle üretimin sosyalizasyonun tek mümkün sonucu, toplumun tamamı tarafından tüm üretim araçlarına toplumsal olarak el konulmasıdır. Sadece sınıf ayrıcalıklarının ve özel mülkün kaldırılması üretimin toplumsal doğası ile toplumsal ilişkilerin kapitalist doğası arasındaki çekişkiyi çözebilir.

Tüm üretici güçlerin ve üretim araçlarının bu toplumsal mülkiyeti sadece (sömürülen, iktisadi mülkü ve bir üretici kolektiflik işlevi olmayan bir sınıf olan) proletarya tarafından ele alınabilir.

- Komünist toplum bu nedenle kıtlığın yokedilişinin ve insan ihtiyaçları için üretim üzerinde kurulur. Komünizm, bütün türlü insani ihtiyaçların tatminine olanak sağlayacak bir bolluk toplumudur. Üretici güçlerin, beşeri bilimin, teknoloji ve bilginin gelişim aşaması kör iktisadi güçlerin gelişim düzeyi, insanlığın kör iktisadi güçlerin egemenliğinden kurtuluşuna imkan verecektir.

Tarihte ilk kez, insan varlığı kendi yaşamı ve yeniden üretimi belirleyecek koşullar üzerinde bilinçli olarak egemen olacak ve "zorunluluğun hükümdarlığından özgürlüğün dünyasına" geçecektir.

İnsan ihtiyaçlarının bu üretimi, yani insanlığın kurtuluşu açıktır ki sadece küresel bir ölçekte ve iktisadi ve toplumsal yaşamın tüm görünümlerinin devrimi ile gerçekleştirilebilir. Bu sebeple, komünizm değer yasasını yerle bir eder. Sosyalizasyon süreci tamamlanmış ve insan varlığı tarafından her seviyede planlanmış komünist üretimin temelinde sadece sosyalize edilmiş ve mübadeleyi, pazarları ve parayı dıştalayan kullanım değerinin üretimi ve onun doğrudan dağıtımı vardır.

- İnsanın insan tarafından sömürüldüğü, ekonomik rekabetin kol gezdiği, iktisadi anarşi ve bireyler ile sınıflar arasındaki çelişki ve çatışmanın hüküm sürdüğü bir sömürü toplumundan komünizmde insan ortaklığının damgasını vurduğu bir topluma giriş yapacaktır.

Bu toplulukta bir sınıfın başka bir sınıf üzerindeki hakimiyetini koruyan siyasi gücün bütün biçimleri (hükümetler, devlet, polis ve benzerleri), sömürü ve sınıf ayrılıkları da eş zamanda ortadan kalkacaktır. İnsanlığı ve insan yaratıcılığının bütün yöntemlerle baskı altında tutan hükümetlerin ortadan kaldırılması işlerin basit yönetimine ve bir "özgür üreticiler ortaklığı"na olanak sağlayacaktır.

Komünizmin bu karakteristikleri çerçevesi çizilebilecek asgari konulardır. Bunun (yukarıda sözünü ettiklerimizin akılda yarattıklarının) ötesinde herhangi bir tanım ister istemez kaba genellemelerle sınırlı kalacaktır. Kaldı ki, bu kısa tanımlama, ne insan ilişkileri için yeni yaşam tarzının sonuçları ile alakalıdır; ne de bölünme ve sosyal ayrılıkların, yabancılaşmanın, insan ile güç arasındaki ilişkilerin toplum içerisindeki yıkımının çıkarsanımlarıdır.

Ne var ki, bu geniş çerçeve bile geleceğin dünyasını, kapitalist toplum ve bütün önceki toplumlardan ayıran devasa uçurumu gösterir.

Sömürünün olmadığı bir toplum! İstek ve arzularımıza göre yaşadığımız bir yer! Kafa ve kol emeği arasında ayrılığın olmadığı bir yer! Özgürlüğün, insanın işgücünü satma özgürlüğünden daha fazlası anlamına geldiği yer! Kulağa hayal edilemeyecek kadar güzel geliyor.

İnsanlığın yapmak zorunda olacağı bu çok büyük sıçrayışını ayrıntılarıyla idrak edemesek de, kesin olan şu ki; insanlık tarihinde daha önce bu çeşit bir nitelik sıçraması için gerekliliği olmamıştı.

Bu durum açık bir şekilde ikili bir anlama sahip. Aşikar olan bu tür bir sıçrayışın tarihsel misyonuna tamamen hakim toplumsal bir sınıf tarafından başarılabileceğidir. Ancak bu bilinç seviyesine gelebilecek olan sınıf, en korkunç mahrumiyet, en vahşi sömürü ve burjuva ideolojisinin sürekli baskısına boyun eğdirilen işçi sınıfıdır.

Dolayısıyla komünizmin onu bütün geçmiş toplumlardan insanlık derecesini uzak ara üstün kılan bütün nitelikleri kendisini zayıflığa, mahrumiyete ve proletaryanın varoluşunun insanlıkdışılığına bağımlı kılmaktadır. Çünkü "toplumsal varoluşun tüm insalıkdışılığı, yoğun bir biçimde proletaryanın varoluş koşullarında vardır", işçi sınıfı "kendisini onun durumunda yoğunlaşam günümüz toplumunun bütün vahşi görünümlerinden ortadan kaldırmadan kendisini özgürleştiremez" (Marx, Engels Kutsal Aile, 1844). Bu sınıfların ve sömürünün olmadığı bir toplumu yaratmak için toplumun bütününü özgürleşmeye zorlayan sömürülen bir sınıf olarak proletaryanın konumudur.

Toplum içinde bütün ekonomik gücü esirgenen, üretim aşamasında sömürülen proletarya, kendi özgürlüğü için sadece kendisine bakabilir. Sadece kendi dayanışması ve kendi bilinciyle kapitalizme karşı koyabilir: gelecek toplumun karakteristik ilkelerini kendilerinin şekillendirdiği silahlardır aynı zamanda bu iki olgu.

Ama bu gerçeklik burjuva toplumuna karşı olan proleter muhalefetin aynı zamanda çok güçsüz ve kırılgan olduğu anlamına gelmektedir. Burjuva topluma karşı koyuşunda temellendireceği ekonomik ayrıcalıklara sahip olmayışı proletaryayı, amacı proletaryayı özgürleşmek için nihai mücadele yolundan saptırmak olan burjuva ideolojisinin kalıcı baskısı karşısında aşırı derecede savunmasız kılmaktadır.

BU NEDENLE KOMÜNİZME GİDEN YOL KAÇINILMAZ DEĞİLDİR. KOMÜNİZM UZUN VE SANCILI BİR MÜCADELENİN ÜRÜNÜDÜR. DOLAYISIYLA, zincirlerinden başka kaybedecek birşeyi olmayan ancak kazanacağı bir dünya olan proletaryanın olağandışı devrimci kapasitesine rağmen, GELİŞİMİNİN HERHANGİ BİR DETERMİNİSTİK VİZYONU OLMADIĞI GİBİ, DEVRİMİN ZAFERİNİN KESİN GARANTİSİ YOKTUR. ANCAK BU YENİ TARİHSEL DÖNEM GELMEZSE, ARDINDAN İNSANLIK İSİMSİZ BİR BARBARLIĞA ÇÖKECEK, BELKİ DE NİHAİ OLARAK YOKOLACAKTIR.

Böylece komünizme giden yol, yani sınıf mücadelesi bir zaferler ve yenilgiler dizisi, bir gerilemeler ve yeniden yükselmeler silsilesidir. İstenç ve bilinç arasında bir gerilim, devamlı tekrar eden değerlendirme ve özeleştiri suretini alır.

1.b Komünist Devrim

Burjuva devrimleri, 18. yüzyılın devrimleri olarak, hızla başarıdan başarıya atılıyorlar, onların dramatik etkisi kendilerini de aşıyor, insanlar ve şeyler, elmasların parıltılarının cazibesine yakalanmıştır sanki, sık sık vecde gelmek, toplumun sürekli durumu olmuştur, ama bu devrimler kısa sürelidir. Çabucak, en yüksek noktalarına varıyorlar ve devrimin fırtınalı döneminin sonuçlarını soğukkanlılıkla ve ağırbaşlılıkla kendine maletmeyi öğreninceye kadar, uzun bir huzursuzluk toplumun yakasına yapışıyor. Buna karşılık, proletarya devrimleri, 19. yüzyılın devrimleri olarak, durmadan kendi kendilerini eleştirirler, her an kendi akışlarını durdururlar, yeni baştan başlamak üzere, daha önce yerine getirilmiş gibi görünene geri dönerler, kendi ilk girişimlerinin kararsızlıkları ile, zaafları ile ve zavallılığı ile alay ederler, hasımlarını, salt, topraktan yeniden güç almasına ve yeniden korkunç bir güçle karşılarına dikilmesine meydan vermek için yere serermiş gibi görünürler, kendi amaçlarının muazzam sonsuzluğu karşısında boyuna, daima yeniden gerilerler, ta ki, her türlü geri çekilişi olanaksız kılıncaya ve bizzat koşullar bağırıncaya kadar: İşte hendek, işte deve! Gül burada, burada raksetmelisin!

(Marx, Louis Bonaparte'ın 18. Brumaire'i, 1852).

Bu sürekli hareketin ve daimi öz-eleştiri temelinde, proleter devrim bir çetrefilli komünizm yolunu arar. Nitekim, komünist devrim iktisadi bir sürecin sonucu değil, yalnızca iktisadi ve toplumsal bir dönüşümün ön koşuludur. Eski toplumun bütün dönüşüm süreci için ayrım noktasıdır. Geçmişte, bir sınıfın ekonomik gücü ve yeni toplumsal ilişkiler sistemini dayatma kapasitesi pratikte aynı anlamdaydılar, toplumsal gelişmeye vücut veren ve zor ya da ikna yoluyla topluma dayatılan yeni sosyal yapılar gerekçelerini özelde devrimci sınıfın ekonomik çıkarlarında bulmuşlardı. Bunu anlatmak için feodal toplumun burjuvazi tarafından nasıl yokedildiğini anımsamak yeterlidir.

15. ve 16. yüzyıllardan bu yana, büyük burjuva aileleri, özellikle Güney Avrupa’dakiler, ticaret ve tecimin tartışmasız hakimiydiler. Kara ve deniz yolları üzerindeki ticaret rotaları boyunca metal, tekstil ve baharat akışları gerçekleşiyordu... Bu altın denizi, yeni ticaret merkezlerine bağlanan yollar etrafındaki kasabalara taştı. Sanat, bilim, yazılar ve fikirler gelişti. Bilimsel ve teknik keşifler kat kat ilerlemeye başladı, bunun sonuçları da sanayi şehirleri gibi örneklerle yayıldı. Çok geçmeden Kopernik gök cisimlerinin hareket teorisini geliştirecekti. Olağanüstü gelişmeler insan anlayışı seviyesinde gerçekleşti: her yerde hız ve kesinlik belirgindi, bu durum sanayi üretiminde olduğu kadar mali ve ticari meseleler için de geçerliydi. Bir toplumsal sınıf toplumu dönüştürme ve dünyayı fethetme sürecindeydi. Bunun için tutarlı bir güç sahibiydi: finans ve paranın gücü. Feodal aristokrasi zamanından kalma siyasi güce doğrudan meydan okumadan toplum üzerinde kendi kanunlarını dayattı.

Burjuvazinin feodal soyluluğa karşı savaşımı, kentin kıra, sanayinin toprak sahipliğine, para iktisadının doğal iktisada karşı savaşımıdır ve burjuvaların bu savaşımdaki kararlaştırıcı silahları da sanayinin önce zanaatkarlığa, sonra manüfaktüre değin ilerleyen gelişmesi ve ticaretin genişlemesi ile durmadan artan iktisadi güç araçları olmuştur. Bütün bu savaşım boyunca siyasal güç soyluluğun elindeydi...” (Engels, Anti-Duhring)

Kapitalizmden komünizme geçiş, yani sömürünün tüm biçimlerinin yıkımı için proletarya iktisadi gücün bu çeşidini kullanamaz, zira böylesi bir güce sahip değildir. Proletaryanın mücadelesinde paraya, mülkiyete ya da endüstriyel güce ihtiyacı olmayacak. Kapitalizmin gücünün dağıtılması ve komünizme kademeli geçişi temin edecek iktisadi bir kuvvet yoktur. Kapitalist toplumsal ilişkilerin hakimiyetinin genel çerçevesinde, proletaryanın üretim araçlarının, makinaların hatta fabrikaların aidiyeti ile hangi somut güce sahip olabildi? Proletarya tarafından bütün üretim araçlarına ya da üretimin tüm meyvalarına sahip olma ya da kısmen elinde bulundurma fikri, kapitalist işleyiş içerisinde maddi bir imkansızlık, bir tuzak, bir mistifikasyondur. Sadece şiddete dayalı, dünya çapında bir devrim, bütün üretim araçlarının ya da üretimin tüm meyvalarının kolektif tahsisini temelde sağlayabilir.

Proletarya eğer herhangi bir ekonomik çıkar ya da mülkiyet üzerinde konumlanmamış olduğu sürece, yeni bir tür sömüren toplumun inşasını tasavvur edemez. Tam da tarihteki son sömürülen, “zincirlerinden başka kaybedeceği başka birşeyi olmayan” sınıf olması proletaryayı nesnel olarak sınıfsız, sömürüsüz bir toplumun inşaa etmeye yönlendirir. Proletarya devrimden, yani siyasi iktidarı aldıktan sonra sömürülen bir sınıf olarak kalacaktır. Siyasi iktidarı ele geçirme –proletarya diktatörlüğünün başlaması- ile komünizm arasında bir geçiş dönemi gereklidir. Bu dönemde proletarya kendi koşullarını diğer sosyal sınıflar ve katmanları üretici emeğe dahil ederek toplumun tümüne genellemek ile yükümlü olacaktır. Bu toplumsal dönüşüm olmadan, sınıfların ileriye yönelik böylesi bir tasfiyesi olmadan proletarya dünya çapında siyasi bir devrim olmuş olsa bile sömürülen (diğer toplumsal katmanların asalak tüketimi için artı-değer üreten) bir sınıf olarak kalacaktır.

Komünist devrim ile alakalı aşağıdaki sorular çok sıkça ortaya atılmaktadır: “Hiçbir şey proletaryanın bir kere gücü eline almasıyla (öc almak için) diğer sınıfları sömürmeyeceğini kanıtlayamaz: Rusya’da ne olduğuna bakın!” ya da “en iyi niyetle bile olsa güç yozlaştırır”, vb. Bu soruların soruluş biçimleri dahi onların kusurlu mantıklarını ifşa ediyor.

Böylesi sorular hem sömürülen hem de devrimci proletaryanın doğasını anlayamama üzerinde temellendirilmişlerdir. Onlar şunları hesaba katmıyorlar:

- Sınıf baskısının mümkün tek unsuru olan, işçi sınıfının sahip olduğu herhangi somut bir iktisadi gücün maddi bir temelinin olmayışı durumu.

- Sınıfsız bir toplumun devam eden üretici güçlerin gelişimi için tek olası ilke olarak gerekliliği ve nesnel olarak mümkünlüğü.

Bunları göremeyenler bu türden, bir mazeret, kapitalist toplumsal ilişkileri temellendirmek için bir gerekçelendirme olan boş laflara kolaylıkla yöneliyorlar. Burjuva ideolojisinin karakteristiği olan bu miyopluk, devrimden sonra işçi sınıfının bir bölümünün (işçi sınıfının tamamının kendisini sömürmesini hayal etmek açıkça komedidir) diğerlerini sömürmeye başlarsa, bunun devrimin geri çekilişi, kapitalizmin yeniden ortaya çıkışından başka birşeye işaret edemeyeceğini göremiyorlar; ”sömüren işçiler” gerçekte ve nesnel ölçekte (yeni bir sınıfın değil) burjuvazinin temsilcileri olabilirler; bu durumda yalnızca devrim ve kapitalizmin yokedilişi ertelenmiştir.

Komünist devrimin dünya çapındaki zaferi kendi içerisinde ne nihaidir, ne de komünizmin zaferinin mutlak bir garantisidir. Geçiş dönemi sırasında, kapitalist topluma geri dönüş hala olasıdır. Proletaryanın kendi bilinci ve dayanışmasının gelişimi yönünde muazzam çabası, böyle bir dönüş olasılığına karşı mücadele etmek için gerekli olacaktır.

Bu sebeple proletaryayanın elinde bu mücadele için yalnızca kısıtlı sayıda silahı vardır. Herşeyden önce şu açıktır ki; proleter devrim ve proleter diktatörlük eski kapitalist gücün kalıntılarına tahammül edemez. Buna karşıt olarak bu tür kalıntılar geçiş döneminde sürekli bir şekilde parçalamalı ve yokedilmelilerdir. Geçmişte önceki kurumların bu kadar net bir şekilde süpürülmesi gerekli değildi.

Burjuva devrimi düşünce biçimlerini ve davranışları dönüştürürken bu dönüşüm birçok kapitalizm-öncesi toplumsal yapıyı dönüştürmeyi de içerisinde barındırıyordu, ancak kapitalizm-öncesi toplumun esas temelini, insanın insan tarafından sömürüsünü ve bu sömürüyü güçlendiren aparatları ortadan kaldırmak gibi bir hedefi asla olmadı. Engizisyon baltasının yerine, giyotinin ‘demokrasi’ bıçağı gelecekti. Yeni efendilerimiz, geleceğin sömürülen sınıfını feodal serflikten ‘özgürleştirirken’, kendilerini yeterince kolay bir biçimde eski rejimin feodal devlet aygıtlarının baskıcı araçları gibi görece ‘saldırgan olmayan’ bakış açılarına uydurabiliyorlardı. Onlar basitçe bu aparatı modern gerekliliklere uygun bir hale getirdiler. Polis, memurlar, araştırmacılar üniformalarını değiştirdiler. Düşünürler, öğretmenler, filozoflar doktrinlerini değiştirdiler. Almanya ve Rusya gibi kesin örneklerdei yirminci yüzyılın başında, burjuva iktisadi gücü bir dizi aristokratla, Junkerlerle, imparatorluk memuru ve bürokratlarla, asillerle, prens ve hükümdarlarla birlikte varolabildi.

Çünkü bu basitçe baskıcı bir toplumun diğeri ile yer değiştirmesi söz konusuydu, burjuvazi feodal iktidarın gerçekte burjuva iktisadi gücünün tahsisi için zorunlu olan eski baskıcı yapılarını iyi bir şekilde kullanabildi.

Bunların hiçbir biçimi, bir hakim sınıf olarak konumlanışı burjuva devletin her yönden yokedilişinin temelinde mümkün olabilecek proletarya için mümkün değildir. Paris Komünü deneyimi göstermiştir ki; proletarya varolan devleti basitçe devralamaz, onu tepeden tırnağa yoketmelidir.

Proletarya mücadele ve komünist topluma uygun toplumsal dönüşüm silahlarını yaratmak zorundadır. Proletaryanın örgütlülük biçimi, devrimci bir sınıf olarak örgütlenmiş olması toplumsal devrimin ve proletarya tarafından başlatılacak toplumun yeni biçiminin doğasına uygun olmalıdır.

Bu maledinme ancak, proletaryanın karakteri gereği kendisi de ancak evrensel olabilecek bir birliktelik yoluyla; ve bir yandan bir önceki üretim tarzını, karşılıklı ilişkiyi ve toplumsal örgütlenmeyi devirerek, öte yandan ise, proletaryanın evrensel karakterini ve enerjisini geliştirerek —ki bu olmadan devrim gerçekleşemez—, ve nihayet, proletaryanın onu toplumdaki eski konumuna bağlayan ne varsa hepsinden kurtaracak bir devrim yoluyla gerçekleştirilebilir.” (Marx, Alman İdeolojisi)

İşçi sınıfının kolektif örgütlülüğü, sınıf dayanışması, devrimci bilincinin gelişimi, bilinçli ve yorulmak bilmez eylemi, geleceğin büyük görevlerini yerine getirirken bütün çalışan sınıfın yaratıcı katılımı: devrimin, iktidarın ele geçirilişinin ve komünizmin verimli toprakları işte bunlardır.

Dünya proleter devrimi, kolektif ve sert bir süreç olmanın yanında, herşeyin üzerinde sınıf bilincinin gelişimine bağlıdır.

Geçmişte nesnel koşullar toplumsal dönüşümde erkek ile kadınların istenç ve bilinçlerinden daha geniş bir yer kaplıyordu. Farklı üretim biçimlerinin birbirinin yerine geçmesi, bir ölçüde erkek ve kadınların ve toplumsal sınıfların “başlarının üzerinde” doğdu. Üretim güçlerinin azgelişmişliği tarafından hükmedilen, devrimci sınıf özerk, gizemli ve sabit görünen bir gerçekliğe mahkum edilmeye zorlandı. Tarihsel güçler kör, vahşi, keyfi ve kontrol edilemez doğal güçler olarak görüldü.

Komünizm, kendinden önce gelen bütün hareketlerden, daha önceki bütün üretim ve karşılıklı ilişkilerin temelini altüst etmesi bakımından, bütün doğal öncülleri, ilk kez, bizden önceki insanların yarattıkları öncüller olarak bilinçle ele alması bakımından, bu öncülleri doğal niteliklerinden soyup onları birleşmiş bireylerin gücüne bağımlı kılması bakımından, ayrılır.” (Marx, Alman İdeolojisi, vurgular bizim)

Dolayısıyla yukarıda belirttiğimiz gibi, komünizm ve komünizme, yani devrime doğru ilerleme aynı sürecin kısımlarıdır ve aynı sorunları ortaya çıkarırlar. Bu hareketin her özel aşaması (bunlar birbirinden yalıtılmış olarak anlaşılmaması gereken evrelerdir) nihai amacın karakteristik niteliklerini çoktan içerisinde taşırlar. Bu algıyla, eğer komünizm insan ihtiyaçları için üretimin bilinçli örgütlülüğü anlamına geliyorsa, komünizm öncesinde gerçekleşecek toplumsal dönüşüm ile devrim sadece bilinçli eylemler olabilirler. Proletarya bu gerçekliği önyargısız anlamalıdır, çünkü proletarya bunu yapabilecek ilk sınıftır.

Geçmişin devrimci sınıfları devam eden toplumsal düzen ile ilişikte ilerici olan ancak herşeye rağmen sömürünün yeni bir biçimi üzerinde temellenen toplumsal bir düzen için mücadele ettiler. Bu sınıflar tarafından onların mücadeleleri yoluyla kazanılan bilinç sadece bulandırılmış bir bilinç olabildi çünkü sömürüyü gizlemek ya da haklı çıkarmak zorundaydı. Proleter mücadele yeni bir sömürü biçimine önderlik etmeyecek, toplumun bütün sömürü biçimlerinden özgürleşmesini sağlayacaktır. Bu açıdan, proleter sınıf bilinci gerçekten bilimsel bir yöntem yoluyla toplumsal gerçekliği anlayabilecek bir ilk olacaktır.

Kesin olarak, sınıf bilincinin gelişimi asla tamamlanmış bir süreç değidir; ilk işçi mücadelelerinin 'kendiliğinden' bir sonucu hiç değildir. Aksine, somut şartların basıncı altında derece derece ve sınıfın tarihsel deneyimi, gelişimi ve zenginleşmesinin süregelişi olarak gelişir. Bununla birlikte:

- Sınıf bilincinin gelişiminin asla ‘mükemmelik’ aşamasına eremeyeceği doğruysa, bu devrimin devrimci sınıf bilinci olmadan da gerçekleşebileceği anlamına gelmez. Ne kendiliğindencilik, ne de volantrizm devrimin dayanağı olabilir.

- İktidarın proletarya tarafından fethi, ‘tarihsel görevinin’ tamamen bilincinde bir sınıf gerektirir. Gerekli bilinç derecesini rakamlara dökmek imkansızdır. Bunun yanında, devrim ve komünizmin ihtiyaçlarına cevap vermelidir. Dahası, sınıf bilincinin gelişimi sadece kolektif bir süreç olabilir. Bu gelişim sınıfın nesnel koşulları ve öznel kabiliyetinden doğacak farklı etkenlerin bir birleşimidir. Bir sonraki kısımda bu sorunu ele alacağız.

Tags: 

Rubric: 

Enternasyonal Komünist Akım

Kürdistan: Derinleşen Emperyalist Savaşın Arkaplanı

Her ne kadar emperyalist TC hükümeti bugün Kürdistan'da yaşanmakta olanları özenle kitlelerden saklamaya çalışsa da, yazın başından beri bu coğrafyadan yükselen kan kokusu burjuva medya kuruluşlarının içerisine dahi sızabilmeyi başarmış durumda. Hükümetin önde gelen sözcülerinin bütün gazetelerin manşetten verdiği zafer naralarının satır aralarında bile, TC devletinin batmış olduğu çukurun vahametini görmek mümkün. Şemdinli'de başlayan 'yeni' savaşta ölen kişi sayısının saklanması belki devletin kudurmuş faşistlerinin sokaklara dökülüp Kürt, Alevi, Ermeni ve benzerlerini avlamaya çabalarını bir nebze ketliyor, fakat evlatları nedenini dahi bilmeden emperyalist bir savaşın ortasında kalmış işçi ailelerinin yüreklerini ferahlatmıyor. Diğer tarafta, koşulların acımasızlığının pek çok işçi evladının dağlara çıkmasına yol açtığı Kürdistan'da ise proleter nüfus şehirlerde ve kasabalarda, yalnızca ellerinde silah olan evlatlarının değil, kendilerinin, eşlerinin ve koyunlarındaki yavrularının da hayatları için korkarak yatıp uyanıyorlar. Suriye'de iç savaş, bütün vahşetiyle sürüyor, Irak'ta merkezi yönetim ile Özerk Kürdistan savaşın eşiğine gelmişler. Emperyalist savaşın karanlık ve kirli bulutları bütün bölgenin üzerine çökmüş, doğru ile yanlışı, hakikat ile yalanı birbirine buluyorlar.

Sisin ardını görmek kolay değil. Türk burjuvazisinin basınına bakılacak olunursa, özel olarak hiçbir şey olmuyor aslında, ama olduğunda da hep TSK kazanıyor. Özellikle son dönemde Türkiye Kürdistanı'nda gerçekleşenlere dair, bizzat başbakan Edoğan'ın ne basılacağına yönelik devletin katı talimatları dışına çıkılmaması yönündeki ısrarı, TC basınını bir hayli komik duruma sokan bir körlüğün içine hapsetmiş durumda. Öte yandan, PKK'nin ve ona yakın kaynakların verdiği haberlerin tümünü güvenilir olarak nitelendirmek de zor. TC'nin yaptığı üzere Türkiye Kürdistanı'nda savaşın tarihinde görülmemiş derecede derinleştiğini gizlemek gibi ibret verici bir çaba içine haliyle girmemiş olsalar da, PKK'nin ve ona yakın kaynakların da en azından verilen kayıp sayısını azaltma ve zafer edebiyatı gibi, savaş döneminin klasik propagandalarını yapmaktan geri durmadıklarını saptamak zor değil.

Son dönemde savaşın en ciddi yaşandığı Şemdinli'nin Belediye Başkanı Sedat Töre durumu şöyle anlatıyor: "Hakkâri Valisi ‘Haberim yok’ diyor, kaymakam telefonlara çıkmıyor, savcı saat 15.30’da adliyeyi terk etmiş, bulunmuyor. Polis memurları var ortalıkla. Panzerler yolumuzu kesmiş... Her gece ilçe merkezinden yüzlerce top mermisi atılıyor... Karşılıklı yüzlerce ölü haberi geliyor. Kimse gerçeği bilmiyor. Kamuoyunun haber alma hakkı sansür ediliyor. ‘Bu çatışma nedir? Kaç gündür başladı? Ne kadar bir alanda?’ sorularına cevap yok. Köyünü boşaltan insanlara bir vurgu yok. Tekrar normal yaşama dönüşle ilgili hiçbir şey yok"1. Töre durumu genel hatlarıyla şu şekilde ifadelendiriyor: "Çatışma bölgesi 500 kilometrekareye yakın bir alan diyebiliriz. Bu alanda 11-12 köy var. Şu anda köylerdeki 50-60 hanede oturanlar Şemdinli ilçe merkezindeki bulunan akrabalarına yerleşmiş durumda. Diğer kısmı da çatışma bölgesine daha uzak köylere yerleşmiş. Genel itibariyle ilçe merkezine giriş-çıkışta bir problem yok. Fakat ilçe merkezinin 1 kilometre güneyindeki çatışma alanına giriş- çıkış tamamen yasak... Şemdinli halkı birçok çatışmaya tanıklık etmiştir. Fakat bu son çatışma özellikle halkı kaygılandırıyor... Şemdinli böyle bir çatışma görmedi diyebiliriz. Bu anlamda askeri literatürde bu nedir, ne değildir bilmiyoruz. Fakat karşılıklı mevzi alma suretiyle çatışmalar yapılıyor. Böylesi bir savaş durumuna benzer bir durum var. Bu anlamda ilk kez gördüğümüz bir çatışma türü ve hala da devam ediyor"2.

PKK'nin silahlı kanadı HPG3, 23 Temmuz'dan itibaren 200 TSK askerinin öldüğünü söylüyor. Buna karşın, TSK 114 PKK'li gerillayı öldürdüğü iddiasında. PKK tarafından, kendi kayıplarına dair net rakamlar gelmemiş olsa da, günlük çatışmalar nezdinde gelen rakamların TSK'nın iddiasına kıyasla bir hayli düşük. TSK'nın ise sekiz gibi inandırıcılıktan uzak bir kayıp verdiği iddiasının arkasında, sözleşmeli erlerin ölümünü yasal olarak kamuoyuna açıklamama yetkisine sahip olması görülebilir. HPG sözcüsü Bahtiyar Doğan'a göre, "Türkiye kendisini NATO'nun ikinci güçlü ordusu kabul ediyor. Dolayısıyla çatışmadaki gerçek kayıplarını yayınlamak istemiyor... ve Türk kamuoyunu yanıltmak için HPG'nin kayıplarını ikiye, üçe katlayarak veriyor"4. Bahtiyar Doğan'ın şüphesiz doğru olan bu sözleri, en azından öldürülen gerilla sayısı açısından kendi örgütü için de fazlasıyla geçerli. Haziran ayındaki çatışmalarda PKK, Türk tarafından 100'ün üzerinde asker öldürdüğünü ifade ederken yalnızca 15 gerilla kayıp verdiğini açıklamıştı. TSK'nın verileri ise 40'ın üzerinde gerilla öldürülürken yalnızca 19 askerin hayatını kaybettiğini iddia etmişti5.

23 Temmuz'da patlak veren Şemdinli olayları, HGP'lilerin karayolunda kimlik kontrolü yapmalarına askeriyenin müdahale etmesiyle başlamıştı. PKK'nin iddialarına göre, TSK güçleri püskürtülmüşlerdi ve karadan bölgeye giremiyorlardı, bu yüzden de bölgeyi bombalıyorlardı. Türk burjuvazisi ise, çatışmaların başından beri takındığı uzun suskunluğunu ancak 11 Ağustos'ta, Hakkari Valiliği ağzıyla yapılan bir açıklamayla bozarak çatışmaların bittiğini ve düzenlenen operasyonların sona erdirildiğini iddia etti. Buna karşılık, BDP Hakkari Milletvekili Adil Kurt “Gerillalar hala bölgede. Devlet mevcut durumu kabullenmiş oldu. Olmayan operasyon sonlandırılmış oldu. Sanki operasyon yapıldı da geri dönüyorlar gibi yansıtılıyor. Öyle bir durum zaten yoktu” dedi6. Aynı tarihte Bahtiyar Doğan ise şu açıklamayı yapacaktı: "Şemzinan (Şemdinli) şu anda gerillalarımızın kontrolü altındadır. Bölgedeki Türk ordu üslerinin çoğu kuşatma altındadır ya da Türk ordusunun kontrolünden çıkmıştır. Türk helikopter ve jetleri havadan saldırmaya yeltenmişlerdir ama HPG'nin saldırılarından dolayı bölgeden çekilmişlerdir"7. Sonrasında, PKK'nin ilk büyük silahlı eylemlerinin gerçekleştiği 15 Ağustos atılımının yıldönümü nedeniyle yapılan açıklamada, HPG durumun bu minvalde kaldığını ifade edecekti: "Mevcut bu alanlarda gerilla güçlerimizin hakimiyeti devam etmektedir. AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan var olan bu realiteyi ters-yüz etmekte alanda kendi operasyonları olmuş ve gerillayı imha ederek bitirdiği biçimde aslı olmayan yalanlarla kamuoyunu aldatma çabası içerisindedir. Oysa ki gerçeklik tam tersidir. Şemzinan’da Türk ordusu ve AKP hükümeti gerilla güçlerimiz karşısında yenilmiştir. Bu alanlar üzerinde devam eden gerilla güçlerimizin hakimiyeti gerilla mücadelemizde önemli bir başarı düzeyidir"8.

İki tarafın iddialarını da tamamen hakikat olarak kabul etmek mümkün olmasa da, görece bağımsız kaynaklar ve mevcut gelişmelerin, olaylara dair Türk basınının anlatımının PKK'ye yakın kaynakların iddialarına nazaran fazlasıyla uçuk olduğunu gözler önüne serdiğini söyleyebiliriz. Ağustos başlarında Şemdinli'lilerin duruma dair anlattıklarının aktarımları bunları bize fazlasıyla gösteriyor. Köyüne giderken yol üzerinde PKK'lilerle karşılaşan bir Şemdinli'li şöyle anlatıyor: "Bana dediler ki, biz bin tane de kayıp versek buradan çıkmayacağız. Ayrıca yakın zamanda buradakine benzer şeyler Çukurca ve Yüksekovan – Oramar (Dağlıca) mıntıkasında da olacak dediler." Bir başkası ise şöyle diyor: “Askeriye burada ancak kendini muhafaza edebiliyor. PKK isterse her an ilçeye girebilir. Zaten çok yakınımızdalar. Hemen karşıki Goman Dağı’ında konuşlanmış durumdalar9 An itibariyle gerek PKK'lilerin karayollarında yaptıkları kimlik kontrolleri, gerekse TSK hedeflerine karşı saldırıları ve Şemdinli'de olduğu boyutlarda olmasa da çatışmalar, Türkiye Kürdistanı'nın pek çok yerine yayılmış durumda. HPG'lilerin Dersim'de karayolunda kimlik kontrolü yaparken CHP milletvekili Hüseyin Aygün'ü 'gözaltına' almaları dahi başlı başına dengelerin nerede durduğunu gözler önüne seriyor.

Ucundan da olsa, derinleşen savaşın kaldırdığı toz dumanın ardındaki gerçek duruma bakınca PKK'nin tarihinin en büyük askeri harekatına girmiş olduğunu görüyoruz. Şüphesiz, kayıpları iddia ettiklerinin üstünde. Öte yandan, askeri karakol ele geçirmekten bölgeye orduyu sokmamaya, pek çok şehirde çatışmalara girmekten yaygın yol kontrolleri yapmaya ve milletvekili ele geçirmeye, askeri açıdan süreci TSK'ya nazaran çok daha etkin bir biçimde yürüttüklerini ortaya koyuyor. Dahası, son gelişmelerin yalnız bir başlangıç olduğunu, harekatlarının çapını büyüteceklerini söylüyor. Bütün bunların akıllara belki de ilk olarak eğer böyle bir güçleri vardıysa, neden bunca zaman böyle bir işe girişmediler sorusunu getiriyor. Bu soruya yanıt vermek için, Suriye Kürdistanı'ndaki gelişmeleri incelemek durumundayız.

An itibariyle, her ne kadar PKK'yle örgütsel bağı olmadığını iddia etse de, örgüte yakın olduğunu, aynı ideolojiyi paylaştığını, tabiri caizse gönül bağı olduğunu kendisi de kabul eden PYD10 Suriye Kürdistanı'nda fiili olarak iktidara gelmiş durumda. PKK için durumu değiştiren temel dinamik de budur. Bu noktada, PYD'nin – dolayısıyla esasında PKK'nin – Suriye Kürdistanı'ndaki iktidar serüveninin üzerinden geçmek yerinde olacaktır. 2003 yılında, Kürtler üzerinde ulusal baskının Türkiye'dekine yakın bir şiddette yaşandığı Suriye Kürdistanı'nda kurulan PYD, 2004'te Beşar Esad rejiminin 100 civarı kişiyi katlettiği Kamişlo ayaklanmasında önemli rol oynamıştı. 2010'a kadar yüzlerce üyesi Esad rejimi tarafından hapse atılan PYD'nin yeni başkanı Salih Müslim dahil önde gelen yöneticileri, en nihayetinde Irak Kürdistanı'na kaçarak buradaki PKK kamplarına sığınmışlardı. Bu yıllar içerisinde, Suriye ve TC devletlerinin PKK'ye karşı askeri işbirliğinde de ciddi bir artış olmuş gibi gözükmekteydi. Fakat 15 Mart 2011 itibariyle, Mısır ve Tunus usulü olmasa da Libya usulü bir Arap Baharı'nın11 Suriye topraklarına ulaşmasıyla durum alt üst olacaktı.

Uluslararası kamuoyunda, Libya'daki benzeri bir hareketin, Esad'ın da sonu olacağı yönünde bir beklenti vardı. Öte yandan bol miktarda kan dökmekten rahatsızlık duymadığını tarihinde defalarca göstermiş olan, genel olarak arasını tüm komşularıyla iyi tutmuş ve Rusya ile Çin'in yakın desteğine sahip Esat rejimi, sonunun diğer Arap ülkelerindeki benzerleri gibi olmayacağını kısa bir süre içerisinde gösterdi. Öte yandan, Esad rejiminin ayağına batan en sinir bozucu diken, son dönemde ilişkilerin özellikle iyileşmiş olduğu, "ortak tarih, ortak din ve ortak kader" sahibi TC devleti olacaktı. Arap dünyasındaki hareketler ilk patlak verdiğinde, bu hareketlerin belli bir sınıfsal niteliği olduğu için başlangıçta tutum belirlemekte zorlanan emperyalist Türk hükümeti, özellikle Libya'da başından beri hakim sınıfın farklı kesimlerinin yönettiği taraflar arası bir savaş olan olayların patlak vermesiyle, ayrıca Mısır ve Tunus gibi ülkelerde ideolojik olarak AKP'ye yakın Müslüman Kardeşler hareketinin yeni bir burjuva demokratik modelin en güçlü alternatifi olarak güçlenmeye başlamasıyla, bu ülkelerdeki muhalif Sünni hareketleri desteklemeye başlayacaktı. Devlet yönetiminin nüfusun yüzde onunu oluşturan Nusayiri kesimin elinde olduğu Suriye'de de böylesi bir çatışma ortaya çıkınca, Türk burjuvazisi anında Esad'a sırt çevirerek Suriye'de emperyalist emellerini ilerletmeye gidecekti. Suriye burjuva muhalefetinin ortak örgütü olan Suriye Ulusal Konseyi'nin ilk toplantısı İstanbul'da gerçekleşecek, üyelerinin çoğunu paralı askerler ve mevcut durumda Esad'ın karşısında olmanın çıkarlarına ve hırslarına ulaşmaları için daha iyi olacağını düşünen subayların oluşturduğu Özgür Suriye Ordusu, Türkiye'de eğitilecek, Türk hükümeti tarafından silahlandırılarak Suriye'ye TC sınırlarından sokulacaktı.

Fakat bu tek kişilik bir oyun değildi. Esad rejimi, her ne kadar uluslararası kamuoyunun ve TC devletinin tahmin ettiği kadar kolay düşmeyecektiyse de, mevcut hareketin tarihinde karşısına çıkan en büyük tehlike olduğunu fark etmesi zor olmayacaktı. Tabanı nüfusun çoğunluğunu oluşturan Sünni kesime dayanan bir burjuva muhalefetle karşı karşıya olması, Esad'ı mümkün olduğunca az cephede savaşmak istemeye itecekti. Nüfusu Suriye nüfusunun yüzde 10'unu oluşturan Kürtlerin Esad rejimini karşı faal bir şekilde savaşıp savaşmayacağı, Esad'ın kaderini belirleyebilirdi. Suriye'de muhalefet patlak verdiği zaman, yalnızca Türkiye değil, genel olarak başını ABD'nin çektiği Batı dünyası da, Arap dünyasındaki rejimlere karşı burjuva muhalefetlerinden yana tutumunu belirlemişti – ki bu dünya, haliyle Irak Kürdistanı'nın egemenlerini de kapsamaktaydı. İstanbul'da kurulan Suriye Ulusal Konseyi'ne yalnızca Mişel Temo'nun başını çektiği Kürt Gelecek Hareketi Partisi katılmış olsa da, 26 Ekim'de, Hewler'de Barzani yönetiminde ve başını Suriye Kürdistan Demokrat Partisi'nin çektiği Kürt Ulusal Konseyi üyesi partiler, Türkiye'nin etkisine karşı çıksalar da, genel olarak Esad karşıtı Sünni muhalefetle yakın ilişkiler kurmaktan da geri kalmayacaklardı. Esad'ın, Amerika'yla yakın ilişkisinden dolayı Barzani'nin, Libya'da ve genel olarak Arap dünyasında peşinden koştuğu çıkarlardan dolayı ise Türkiye'nin tutumunu ön görmesi zor olmayacaktı. Esad'ın avantajı, Suriye Kürdistanı'ndaki en güçlü Kürt milliyetçisi partinin Barzani yanlıları değil, PYD olmasıydı.

Rejim karşıtı eylemlerden kısa bir süre sonra, başta Salih Müslim olmak üzere PYD yöneticileri Suriye Kürdistanı'na döndüler, ve gelir gelmez Kamişlo başta olmak üzere pek çok Kürt şehrinde, rejim güçlerinin herhangi bir müdahalesi olmadan eylemler düzenlemeye başladılar. Yıllarca Kürtlerin kültürel olarak kendilerini ifade etme yönündeki en ufak bir talebini dahi karşılamayan Esad rejimi, PYD'lilerin Kürt kültür merkezleri ve dil okulları açmalarına engel olmadı12. Buna karşılık, Suriye Kürdistanı, ülkenin geri kalanını kana bulayan ve hala devam etmekte olan iç savaşın dışında kaldı. Tabii ki bunu sağlamak için PYD'nin başka önlemler alması da gerekti: bunlar arasında Sunni muhalefetle birlikte çalışmayı açıkça destekleyenleri sindirmek de vardı. Suriye Ulusal Konseyi üyesi ve Kürt Gelecek Hareketi Partisi başkanı Mişel Temo, PYD tarafından tehdit edildiğini ima ettikten kısa bir süre sonra öldürüldü. Her ne kadar PYD bu cinayet için TC devletini suçlamışsa da, ve TC devletinin kendi müttefiki olan bir hareketin şefine, eğer ölürse belki hareket güçlenir gibi bir umutla suikast düzenlemiş olması ihtimali mevcut olsa da, çok daha bariz olan ihtimal bu suikasti PKK'nin düzenlediğidir ve bu açıklama inandırıcı değildir. PYD bütün süreç boyunca, muhalefet'in bir parçası olduğunu, Esad rejimini savunmadığını, Esad rejimiyle bir ilişkisi olmadığını iddia edecekti. Bu sözleri, misal PKK'nin önde gelen isimlerinden Murat Karayılan'ın "Şimdi Türk devleti, Batılı devletlerin, özellikle ABD’nin ve bir kısım Avrupa devletinin, teşviki temelinde Suriye’ye müdahale için hazırlanmaktadır. Bir tampon bölgesi oluşturmak üzere Suriye’ye müdahale hazırlıkları söz konusudur... Açıkça belirteyim; eğer Türk devleti Batı Kürdistan’daki halkımıza bir müdahale yaparsa tüm Kürdistan bir savaş alanına dönecektir"13 sözlerini göz önünde belirterek değerlendirmek gerekli. Mevcut duruma bakınca bu iddialara inanmak saflık olacaksa da, PYD Esat rejimi ile arasına koyduğu bu siyasi mesafeyle, dürüst bir biçimde değilse de akıllıca bir biçimde Suriye Kürdistanı'ndaki itibarını korumuştur.

Her halükarda, özellikle Rusya ve Çin'in, kısmen de olsa Esad'dan desteğini çekmesinden sonra ortaya çıkan gelişmeler olayı farklı bir boyuta taşıdı. Yeni gelişmeler, Türkiye sınırına PYD bayrağı açılmasıyla Türkiye'ye yansıyacaktı, ayrıca yazın başlamasıyla Türkiye Kürdistanı'ndaki çatışmalar da şiddetlenmişti. Haziran ayında, PYD'nin kontrolündeki Batı Kürdistan Halk Kongresi ile Kürt Ulusal Konseyi, Hewler'de (Erbil), Barzani'nin insiyatifiyle 7 maddelik bir anlaşma imzalamışlardı fakat sonraki günlerde iki taraf da anlaşmaya uymayacaktı. Anlaşma maddeleri arasında tarafların silahsız olması ve herhangi bir parti bayrağı değil, yalnızca Kürt bayrağının açılması vardı ki Suriye Kürdistanı'ndaki tek silahlı güç olan PYD'nin silah bırakma niyeti noktu, ayrıca PYD'liler parti bayrağı açmaya devam ediyorlardı. Buna karşın Kürt Ulusal Konseyi üyesi partilerden bazıları, Suriye Kürdistanı'nda PYD'nin etkisini kırmak için Özgür Suriye Ordusu ile hatta Türk istihbaratıyla temaslar kurmayı sürdürüyorlardı. Temmuz ayının başlarında, PYD üyeleriyle Suriye Ulusal Konseyi'ni destekleyen Kürtler arasında silahlı çatışmalar dahi gerçekleşecekti. 1994 ile 1997 yılları arasında Irak Kürdistanı'nda gerçekleşen ve binlerce kişinin hayatına malolan Kürt İç Savaşı'nın bir ikincisinin Suriye Kürdistanı'nda gerçekleşebileceğine yönelik korkular ifade edilmeye başlamışken, Esad rejimi askeri bölgeden çekilmeye başladı. Rusya ve Çin'in kısmen de olsa Esad'dan desteklerini çekmeleri, Sünni muhalefeti Esad'a karşı harekete geçmeye itmişti, buna karşı Esad da bütün askeri gücünü birarada toplamak istiyordu. 11 Temmuz'da, Arfin kentinin kontrolü PYD'nin eline geçti. Hemen ertesi gün, 12 Temmuz'da yine Barzani'nin çabaları sonucu Hewler anlaşması, yine Hewler'de, Suriye Kürdistanı'nın geleceğine dair somut maddeleri temel alarak ve Kürt Ulusal Konseyi'nin bütün üyelerinin katılımıyla yenilenecekti. Yeni anlaşmaya göre, Suriye Kürdistanı'nın denetimini sağlamak için, Batı Kürdistan Halk Kongresi ve Kürt Ulusal Konseyi üç alt komitenin oluşturacağı bir Kürt Yüksek Komitesi kuralacak, bu alt komitelerden biri yeni Yüksek Komite'nin silahlı organı Halk Savunma Birlikleri'ni yönetecek güvenlik komitesi, ikincisi gerek Suriye'de, gerek uluslararası alanda Suriye Kürdistanı'nı temsil edecek dış işleri komitesi ve bir kamu hizmetleri komitesi olacaktı14. İlerleyen günlerde, Esad'ın ordusu Suriye Kürdistanı'nın tamamından çekilerek, bölgeyi, başkenti sayılan Kamişlo dahil tamamen fiili olarak PYD kontrolüne bırakacaktı.

Çok geçmeden, Suriye'deki bu gelişmeler Türkiye'de duyulmaya başladı. Başlangıçta kamuoyundaki şaşkınlık, TC hükümetinin ne kadar paniklediğinin bir göstergesiydi. Temmuz ayının ikinci yarısında, Irak Kürdistanı'nda peşmerge kışlalarında eğitilmiş binlerce Suriye'li Kürt Suriye Kürdistanı'na giriş yapmaya başladı. Öyle görünüyor ki bu askerlerin büyük çoğunluğunu PYD taraftarları oluşturmaktaydı, fakat durum Türkiye'de böylesi bir netlikte görünmekten çok uzaktı. Türk burjuvazisinin pek çok yayın organında yayınlanan bir haberde şöyle yazılacaktı: "Erbil'de bir süre önce 'Kürtlerin birliği' adı altında Irak ve Suriye'deki Kürt liderlerin katıldığı toplantıda alınan karar gereği, PKK ve PYD güçlerine karşı koruma sağlamak amacıyla Peşmergeler'in sınırı aştığı bildirildi... [Yapılan] açıklamada şu bilgilere yer verildi: "Başkan Barzani'nin 'hiçbir güç tanınmadan ve engel olmalarına izin verilmeden Batı Kürdistan'a girilerek halkın güvenliği sağlanacak ve Kürtlerin ulusal hakları noktasında gerekenler yapılacak' talimatından sonra bugün Pêşmerge güçleri güle oynaya Batı Kürdistan'a girdiler." PKK ve PYD'nin önlemeye çalıştığı Peşmerge güçlerin hiçbir engel tanımadan Suriye'ye girdiği açıklandı."15 Görünen o ki, Türk burjuva basınının, PYD'nin, Batı Kürdistan Halk Kongresi adlı kitle örgütlenmesi aracılığıyla Hewler'de yapılan iki toplantıya da katıldığından haberi yoktu! Bununla birlikte, belirtmemiz gerek ki bir ihtimal bu uçuk haberin tek sorumlusu, Türk burjuva basınının görmesi istenileni görmeye koşullanmış hayal gücü olmayabilir. Barzani'nin Türk basınına, hatta bizzat TC hükümetine olayları, kritik aşama aşılana kadar bu şekilde yansıtmış olması ihtimalini gözden kaçırmamak gerekli.

Her halükarda, gerçek durum, Suriye Kürdistanı'nda Barzani'nin desteklediği Kürt Ulusal Konseyi ile PKK'nin desteklediği PYD'nin uzun erimli bir ittifak kurmuş olduğu, kısa sürede ortaya çıkacaktı. Başbakan Erdoğan, yukarıdaki haberin yayınlanmasından birkaç gün sonra, Suriye Kürdistanı'ndaki egemen oluşumu PKK ve PYD'nin yapılanması olarak tanımlayacak, ve Türkiye olarak buna "eyvallah demeyiz, gerekirse müdahale ederiz" diyecekti. Çok kısa bir süre içerisinde Hatay sınırına askeri sevkiyat başlayacaktı. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, apar topar Irak Kürdistanı'na gönderildi. Barzani'ye Esad sonrası Suriye'de Kürt özerkliğine karşı olmadıklarını söylerken ana hatlarıyla PKK ve PYD'ye güvenmemesini, Kandil'de PKK'ye karşı daha sert tutumlar almalarını ve yalnız Kürt Ulusal Konseyi'ni değil Suriye Ulusal Konseyi'ni de desteklemelerini salık veren Davutoğlu, her ne kadar görüşmeler sonrasında "mesajımızı aldı" dese de, onun vermeye çalıştığı mesajla Barzani yönetiminin aldığı mesajın aynı olduğundan emin değiliz. Görüşmenin ardından durumu değerlendirmek için toplantı yapan Kürdistan Demokrat Partisi ve Kürdistan Yurtseverler Birliği üyeleri, yaptıkları açıklamada şöyle diyeceklerdi: "Toplantının odaklandığı konulardan biri Batı Kürdistan'da Kürt bayrakları yerine Öcalan resimleri kullanan PKK'li kardeşlerimizin uzlaşmazlığıydı. Böylesi eylemleri durdurulmalı"16. Sonrasında Davutoğlu Hewler'de Kürt Yüksek Komitesi'nin PYD'li olmayan üyeleri ve Suriye Ulusal Konseyi'yle ortak bir toplantı yaptı. Irak Kürdistanı yetkililerinin de mevcut olduğu toplantıya katılan Kürt Ulusal Konseyi kökenli Kürt Yüksek Komitesi üyeleri, toplantıya Davutoğlu'nun katılacağını bilmediklerinden, yalnızca Suriye Ulusal Konseyi temsilcileriyle buluşacaklarını zannettiklerinden şikayetçi olurken toplantıda Davutoğlu'na "Eğer PYD PKK'nin parçasıysa, TBMM'de milletvekilleri olan BDP de PKK'nin parçasıdır. Sizin için mübah olan bize neden yasak olsun?" diyeceklerdi17.

Onlarca yıldır, irili ufaklı sayısız devletin ajanlarının fink attığı, gün doğmadan kırk anlaşmanın yaptığı bir coğrafyada evsahibi konumunda olan bir burjuvazinin temsilcisinden ağız ve ayak oyunlarında usta olması tamamen doğal. Silahlı diplomasi zanaatinde, yıllardır bu işi yapan Barzani'nin, karşısında daha dünkü çocuk gibi kalan Türk hükümet yetkililerini tereyağından kıl çeker gibi oyalayabilmesi şaşırtıcı değil. Bununla birlikte görünen o ki ortada Davutoğlu'na verilen mesajlar da var. Tabii ki, eğer Davutoğlu, Irak Kürdistanı'ndaki siyasetçilerin örtük ve diplomatik biçimde verdiği mesajları almadıysa, aynı mesajı açık bir biçimde Murat Karayılan da veriyor: "Eğer Türkiye, Batı Kürdistan'a yani Suriye Kürdistanı'na herhangi bir biçimde müdahale ederse, bu artık Kürt halkı için tahammül sınırlarını aşan bir durum olur... [D]evletin kalkıp da sınırı aşarak Batı Kürdistan'daki halka da saldırması halinde sadece Batı Kürdistan'daki Kürt halkının değil, tüm parçalardaki Kürt halkının Türk devletine karşı savaş açmasına neden olur"18.

Burada sorulması gereken soru, Barzani'nin neden böyle bir manevra yaptığıdır. Eğer Barzani'nin, Türkiye'de ya da Suriye'de yaşayan Kürtlerin içinde yaşadıkları koşulları gerçekten umursadığına inananlar varsa, aynı Barzani'nin 1994-1997 arası gerçekleşen Kürt İç Savaşı'nda 1995'e kadar, Talabani'nin Kürdistan Yurtseverler Birliği'ne karşı İran'dan destek aldığını, sonrasında Talabani İran'la ittifak yapınca Irak'ın Saddam yönetimiyle işbirliği yaptığını, savaşta Talabani'nin yanında yer alan PKK'ye karşı Türk devleti savaşa girince de, Türk devletinin yanında PKK'ye karşı savaştığını hatırlatalım19. Barzani'nin böylesi bir manevra yapmasının ardında, resmi olarak olmasa da fiili olarak bağımsız bir devlet haline gelmiş olan Irak Kürdistanı'nın dış çıkarları, ve kendi partisinin iç siyasetteki ihtiyaçları vardı. Öncelikle iç siyasete değinelim. Irak Kürdistanı'nda, Talabani'nin Kürdistan Yurtseverler Birliği'nin eski ikinci adamı Nevşirvan Mustafa'nın kurduğu Gorran (Değişim) hareketi, Barzani ve Talabani'nin partilerinin iktidarı tekelleştirmelerine, baskıcı politikalarına ve hükümetteki yozlaşmaya muhalefet ederek, bu partilere rakip olabilecek bir güç toplamış durumda20. Bir süredir, Talabani'nin partisiyle arasını görece düzelterek sessizliğe bürünmüş Gorran hareketi, en nihayetinde, Nevşirvan Mustafa'nın Davutoğlu ziyaretinin ardından, Barzani hükümetinin tavrını fazla yumuşak olmakla eleştirdiği bir röportaj vermesiyle suskunluğunu bozdu. Talabani'nin partisinin büyük ölçüde tarafsız kalırken, Nevşirvan Mustafa'nın Gorran hareketi, açıkça Barzani'yle kapışmaya hazırlanır bir görüntü çiziyor21. Bu koşullar altında, Barzani ve Kürdistan Demokrat Partisi'nin, PKK'li veya değil, Suriye Kürdistanı'nda iktidara gelmiş Kürt milliyetçisi bir oluşuma sırt çevirmesi, böylesi bir oluşumu TC karşısında kaderiyle baş başa bırakması, Irak Kürdistanı'nda ciddi bir güç kaybı yaşaması hatta büyük ölçüde siyaset sahnesinden silinmesi riskini taşıyor. Bu minvalde, Barzani, iç siyasette Suriye Kürdistanı'na ağabeylik etmenin kaymağını yiyeceğini umuyor.

Söylediğimiz üzere, olayın bir de dış siyaset boyutu var. Her ne kadar Barzani'nin güdümündeki Kürt Ulusal Konseyi onu aşkın partiden oluşsa da, bu partilerin hiçbirinin Suriye Kürdistanı'nda ciddi bir gücü yok. Buna karşın ABD'li bir analiste göre, Suriye nüfusunun belki yüzde doksanı, Barzani'den ziyade PYD'ye sadık22. Buna, bölgedeki tek silahlı gücün de PYD olduğunu ekleyelim. Barzani, PYD ile böylesi bir anlaşma yapılmasını sağlayarak, Suriye Kürdistanı'ndaki gücünü ciddi bir biçimde ileri taşımış oldu, zira himayesindeki Kürt Ulusal Konseyi'nin, PYD tarafından inşa edilecek oluşumun bir parçası olmasını sağladı. Bu da, Barzani'nin etki alanını Suriye Kürdistanı'nda çok ciddi bir biçimde genişletti. Barzani'nin başka türlü, hem kitlesel destek hem de silahlı güç açısından PYD'nin bu denli etkin olduğu bir bölgede güç kazanması pek olası değildi. Öte yandan bu anlaşmadan tek kazananın Barzani olduğunu düşünmek yanlış olur. Her ne kadar Barzani ve destekçilerinin PKK'den matah bir tarafının bulunmadığı ortada olsa da, nihayetinde PKK hem AB hem de ABD tarafından Türkiye'nin çabaları sonucu terörist bir örgüt ilan edilmiş durumda, Barzani ise Irak Kürdistanı'nda meşru bir hükümetin resmi lideri konumunda. Meşru bir burjuva devletinin başında olmak da, ciddi bir uluslararası çalışma aparatına sahip olmak gibi avantajları beraberinde getiriyor. Bu minvalde, Barzani ile anlaşmak, Suriye Kürdistanı'nda askeri anlamda PYD'nin egemen olmaya devam edeceği oluşuma hem uluslararası kamuoyunda yaygın bir meşruiyet hem de dünyanın pek çok yerinde bu oluşumu savunacak bir diplomatlar ordusu kazandırmış durumda – ki Barzani'nin Irak Kürdistanı'nda silahlı eğitim verip geri gönderdiği binlerce Suriyeli Kürt de cabası.

TC devleti, Suriye'de desteklediği Esad muhalifleri ile mevcut rejim arası çatışmanın böylesi bir sonuç vereceğini belli ki öngörememişti. Öte yandan PKK için, Suriye Kürdistan'ında iktidara geldikten sonra Türkiye'nin tepkisini öngörmek zor olmadı. Özellikle PYD Suriye Kürdistanı'nda iktidarını sağlamlaştırmadan TC'nin yapacağı olası bir askeri müdahale, bölgedeki durumu tamamen tersine çevirme durumu taşıyordu. Oysa Suriye Kürdistanı'nda iktidara gelmek, bir burjuva hareketi olarak PKK'nin tarihinde elde ettiği en büyük başarıydı. Şu anda zemin hala kaygan, fakat eğer PYD Suriye Kürdistanı'nda, Suriye'nin kaderi belli olduktan sonra oluşacak yeni düzende iktidarı elinde tutmayı başabilmesi – ki bölgede sahip olduğu destek ve gün geçtikçe artan askeri gücü bunu başarabileceğini gösteriyor – PKK için çok büyük gelişmeler vaad ediyor. PYD'nin Suriye Kürdistanı'ndaki iktidarı, eğer uzun vadede korunabilirse, PKK'nin fiili olarak tankları, topları, savaş uçakları ve resmi bir düzenli ordusu olacağı anlamına geliyor. Bu da, Türk devletini ne kadar korkutuyorsa, PKK'yi de o kadar heyecanlandıran bir ihtimal. Bu nedenle, PKK TC'nin bu ihtimale karşı yapabileceklerine dair önlemler almak, öncelikle de TC'nin Suriye Kürdistanı'nı işgal etme kartını elinden almak durumundaydı. İşte PKK neden bugün Türkiye Kürdistanı'nda böylesi bir harekata girişti sorusunun cevabı tam da bu noktada yatmaktadır. Zira kendi sınırları içerisinde kontrol edemediği ciddi bölgeler olan, sürekli çatışmalar ve hatta mevzi savaşları yaşanan ve daha komşu ülkenin sınırları geçilmeden yüzlerce kişinin öldüğü bir devlet için, tam da bu olayların en yoğun yaşandığı sınırdan başka bir devletin topraklarını işgale girişmek mümkün olamazdı. PKK, Suriye Kürdistanı'ndaki gelişmelerden sonra, TC'nin buraya savaş açacağını öngörerek erken davrandı, ve savaşı TC sınırları içine getirdi böylelikle de Suriye Kürdistanı'na askeri tehditi ortadan kaldırdı. Bu minvalde, BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş'ın yaptığı "PKK devlete operasyon yaptı" açıklaması doğrudur. PKK, Suriye Kürdistanı için bu süreci olabildiğince uzatmak durumunda, ki HPG sözcüsü Bahtiyar Doğan da niyetlerinin bu olduğunu açıkça söylüyor: "Türk işgali Kürt halkını lağvediyor. Dolayısıyla Şemzinan'ı (Şemdinli) kontrol etmekle başlayan yeni bir politika benimsedik. Savaşı yayacağız"23.

Geçtiğimiz sene şu tahlili yapmıştık: "DP-AP-ANAP'ın sağ liberal Türk burjuva geleneğinin mirasçısı AKP, hem askeri anlamda hem de destekçi sayısı bakımından Kürt burjuvazisinden daha güçlü olan geleneksel rakibi Türk askeri ve bürokratik burjuvazisine diz çöktürmeyi başarmıştı. Bu çabanın sonucu olarak özellikle ordunun itibarı ciddi bir biçimde düşmüş ve askeri burjuvazinin en güçlü siyasi uzantısı olan CHP dahi orduyla arasına mesafe koymak zorunda kalmıştı. Nasıl oldu da askeri ve bürokratik Türk burjuvazisini alt eden oyunlar nihayetinde Kürt burjuvazisine karşı amaca ulaşamadı? Bunun nedeni AKP hükümeti ile askeri ve bürokratik burjuvazinin iktisadi çıkarlarını birbirine bağlayanların, hükümetle Kürt burjuvazisinin iktisadi çıkarlarını birbirine bağlayanlardan çok daha fazla olmasıdır. AKP, hükümetteki mutlak egemenliğiyle, sahip olduğu devasa halk desteğiyle, içinde barındırdığı fazlasıyla kaşarlanmış uzman ve siyasetçi kadrosuyla kurduğu oyunlar karşısında uzun vadede Türk burjuvazisinin kendilerine rakip kesimlerinin kalelerinin hiçbirinin dayanmayacağını hesaplamıştı. Tamamen haklıydı. Arka arkaya askeri ve bürokratik burjuvazinin bütün kaleleri düştü. Kürt burjuvazisinin hemen hemen hiçbir kalesi düşmedi; çünkü Kürt burjuvazisi Türk burjuvazisinin bir parçası değildi; farklı ekonomik ve toplumsal dinamiklere dayanan, gücünü farklı koşullardan alan, farklı bir burjuvaziydi"24. 1999'da Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra, 2004'e kadar sürdüreceği tek taraflı bir ateşkes ilan eden, TC sınırları dışına çekilen, 2002'de kendisini feshettiğini dahi söyleyen PKK, bugün Suriye Kürdistanı'nda iktidara alacak noktaya, Kürt burjuvazisinin bir hareketi olarak, çıkarlarının dayandığı gücü izlemekten geçtiğini fark edip bu yönde hareket ederek geçti. 2001'de 11 Eylül saldırılarının ardından ABD'nin Afganistan'a girmesi ve genel olarak bölgede çok daha faal olacağını belli etmesinin ardından, PKK'nin iktisadi tabanının bulunduğu bölge genelinde etkinlik kazanması, çok ciddi fırsatlara gebe olabilirdi. Bu doğrultuda, PKK'nin ideolojisi temelinde 2003'te kurulan PYD'nin yanısıra 2002'de Irak Kürdistanı'nda PÇDK25, İran Kürdistanı'nda ise PJAK26 isimli partilerin kuruldu. Türkiye'de belli aralıklarla kapatılıp isim değiştirmek durumunda kalan yasal partiyle birlikte bu dört parti, açıkça ifade edilmeden ama fiili olarak, Kürdistan'ın dört parçasının kesiştiği yerde konumlanmış olan PKK tarafından yönetilecek, partilerin eylemlilikleri ise koşullara göre şekillenecekti. İşte bugün PKK'nin Suriye Kürdistanı'nda fiili olarak iktidara gelme başarısının arkasında yatan, mevcut duruma dair bölgesel olarak böylesi bir strateji belirlemiş olmasıdır.

Tabii ki, mevcut durum içerisinde, TC, PKK ve Irak Kürdistanı haricinde güçlerin de oyunun içerisinde olduğunu esgeçmemek gereli. ABD burjuvazisinin resmi diplomasisinin temsilcilerinin beyanlarının pek de bir hükmü olmamasına ve ABD'nin böylesi durumlarda genelde duruma göre hareket etme, kazanacak gibi olanı destekleme gibi bir pratiği olsa da, ABD burjuvazisinin uluslararası politikasını belirleyenler arasında bu konuya dair bir ayrım var. Bununla birlikte Obama hükümetiyle ABD'de şimdilik hakim gelmiş görüş, özellikle Arap Baharı sonrasında Orta Doğu'ya model ülke olarak Türkiye'yi gösterme eğilimi taşıyor izlenimi veriyor. Bilindiği üzere, mevcut ABD hükümeti, Türkiye ile birlikte Suriye Ulusal Konseyi ve Özgür Suriye Ordusu'nu açık bir biçimde destekliyor. Bunun haricinde, Türk basınında Kürt milliyetçilerinin sıklıkla hem İsrail hem de İran tarafından desteklendiğine yönelik iddialar çıkıyor. Şaşırtıcı olmayan bir biçimde, Türk basınının farklı mensupları, böylesi haberleri sanki TC devleti hiç İran veya İsrail'le işbirliği yapmamış gibi kendi farklı burjuva ideolojilerine göre çarpıtıp, bol miktarda şövenizme bulayarak kaleme alıyorlar. Öte yandan, İran'ın da, İsrail'in de farklı noktalarda farklı Kürt milliyetçisi oluşumlarla ilişkiler kurup bu oluşumları desteklediği de biliniyor. İran devletinin özellikle Celal Talabani'yle uzun bir işbirliği geçmişi var. İsrail'in ise Kürdistan Demokrat Partisi'yle ilişkileri, Mesud Barzani'nin babası Molla Mustafa Barzani dönemine uzanıyor. PKK'nin de geçmişinde İran'la işbirliği yapmış olduğu, İran sınırları içerisinde kamplar açmasına izin vermiş olduğu biliniyor. Aynı durum PKK ile İsrail ilişkisi için söylenemeyecek olsa da, 1999'da Öcalan'ın yakalanmasına neden olan istihbaratın İsrail'den geldiği iddiaları üzerine dönemin İsrail istihbarat örgütü Mossad başkanı Efraim Halevy, örgütün tarihinde ilk defa bir istihbarat meselesine dair kamuoyuna açıklama yaparak olayla alakaları olmadığını ifade etmiş olması27, İsrail tarafının PKK'yle ilişkilerine yönelik belli bir hassasiyeti olduğunu ortaya koyuyor. Her ne kadar Batı dünyasında PKK'nin resmi olarak terörist ilan edilmiş olması bu konuyla ilgili durumun açıkça ifade edilmesinin önüne geçiyor olsa da, iki devletin de PKK'yi desteklemiş ya da destekliyor olmasının, farklı dönemlerde olmak kaydıyla mümkün olduğunu düşünüyoruz. Nihayetinde, Rusya ve Çin Esad rejiminin arkasındayken, Esad'ın en yakın müttefiki, genellikle ismi bu ikiliden sonra sarfedilen İran devletiydi. İsrail ise, hem TC devletinin Orta Doğu'da prim yapmak için kendisine sataşıp durmasından hem de ABD'nin Orta Doğu'nun yeni modeli olarak Türkiye'yi öne sürmesinden rahatsız – ki ABD burjuvazisi içerisinde bu konuda İsrail'in görüşlerini paylaşan bir kesim de var. Dahası İsrail bugün Barzani'yle açık bir biçimde iyi ilişkilere sahip ve Barzani'nin Suriye Kürdistanı'na yönelik hamlelerini yapmadan önce İsrail'e danıştığını varsaymak, bir komplo teorisi olmayacaktır.

Her halükarda PKK'nin Suriye Kürdistanı'ndaki başarıya ulaşmış ve Türkiye Kürdistanı'nda askeri gücünü ortaya koymuş olması savaşı kazandığı anlamına gelmemektedir. Türk burjuva devleti, silahlı diplomasi gibi ince işlerde, Kürt burjuvazisinin temsilcileri kadar maharetli olmayabilirler, öte yandan provokasyon yapmayı, kara propagandayı, etnik kıyım yapmayı, kan dökmeyi, işgal etmeyi, para asker ve kiralık katil tutmayı iyi bilirler. Daha şimdiden, İstanbul'un Ayazağı mahallesinde ve Muğla'nın Dalyan beldesinde Kürt işçilere yönelik linç girişimleri gerçekleşti. Ayazağı'ndaki şövenist kalabalığın saldırdığı ve aralarında Kürt olmayanların da bulunduğu inşaat işçilerinin sayısı iki bine yakında, ve bu işçiler linç girişimi sonucu İstanbul'dan kaçmak durumunda kaldılar. Dahası, her ne kadar TC emperyalizminin Suriye'deki emelleri elinde patlamış, Suriye Kürdistanı'na girme hevesi de kursağında kalmış olsa da, özellikle eğer Suriye'deki mevcut iç savaş Sünni muhalefet ve Özgür Suriye Ordusu isimli silahlı çetelerin zaferi ile sonuçlanırsa, Türkiye'nin Suriye Kürdistanı'na bu kanaldan müdahale etmesi çok kuvvetli ihtimaldir. Özgür Suriye Ordusu'nun Türkiye'de bulunan lideri Riyad al-Asaad "Suriye'de federal bölgelerin kurulmasına izin vermeyeceğiz... bir karış Suriye toprağı bile vermeyeceğiz" diyerek olası bir duruma dair teşkilatının tutumunu açıkça ortaya koymuş durumda28. Özgür Suriye Ordusu'nun niyetlerini al-Asaad'dan daha açıkça ifade edenler de var. Bir birim komutanı, dahası kendisi de Kürt olan Ubed Musa TC hükümeti kendilerini daha fazla desteklerse PKK'ye karşı savaşacaklarını açıkça ifade ediyor: "Eğer Türkiye'den askeri yardım alabilirsek, yalnızca rejime karşı değil, PKK'ye karşı da savaşabiliriz. Türkiye'nin silahlı desteğiyle Suriye içerisindeki PKK üslerini vurabiliriz, çünkü yerlerini ve kontrol ettikleri bölgeleri hep biliyoruz"29. Dahası, PKK'nin büyük bir kahramanlık destanı, zafer yolculuğu olarak sunduğu bu harekatına dair satır araları, daha karanlık bir yolda, geçmişte PKK'nin gerçekleştirdiği işçi düşmanı uygulamaların bazılarına geri döneceğine işaret ediyor. PKK liderlerinden Duran Kalkan, yaptığı bir açıklamada şu sözleri sarf etti: "Hizmet ettikleri devlet ve hükümet Kürdü terörist sayıyor. Bütün Kürtleri tutukluyor, zindana koyuyor. Artık o devlete orada kimse memurluk yapamaz. O memur da devletin yaptığından sorumludur... Bu devlet bu halka bu kadar zulüm ederken, o zulüm üzerinden maaş alıp kendilerini yaşatamazlar... Kendilerini Kürt halkına affettirmeye çalışsınlar. Ya da kendilerini hızla bu çatışma ortamından uzaklaştırsınlar. Eğer bunu yapmada ısrar ederlerse o zaman sonuçlarına da katlanırlar. Nasıl ki, her Kürdü terörist diye hapse koyuyorlarsa, Kürtler de onları terörist sayar, tutup hapse koyar"30. Görünen o ki PKK'nin en üst düzey yöneticilerinden biri, Kürdistan'daki kamu işçilerine, TC Kürtlere nasıl baskı uyguluyorsa öyle baskı uygulayacağını söylemekte sakınca görmüyor. PKK'nin öğretmen öldürme eylemlerini akıllara getiren bu açıklama, TC devletinin işlediği suçlardan Kürdistan'daki kamu işçilerini sorumlu tutarak, işçi düşmanlığında Kürt milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliği arasında bir fark olmadığını gösteriyor.

Kürdistan'ın geleceğinde kurtuluş olduğunu düşünenler yanılıyorlar. Ufukta kurtuluş yok, ufukta emperyalist savaşın derinleşmesi var. Emperyalist Türk devleti Türkiye Kürdistanı'nda gücünü korusun diye, Güney Kürdistan yönetimi bölgede etkisini genişletsin diye, Irak hükümeti Kürdistan petrolünden payını alsın diye, Esad mı al-Asaad mı Suriye'nin başına geçsin diye, PKK'nin savaş uçakları olsun diye ölecek ve birbirlerini öldürecek olanlar, sokaklarda linç edilecek veya birilerince cezalandırılacak olanlar işçiler. Emperyalist savaştan sorunu çözecek bir zafer çıkacağını düşünenler yanılıyorlar. Kürdistan ve onu paylaşmış ülkelerde derinleşmekte olan savaşlar, eşi benzeri görülmemiş bir barbarlığa gebe. Barıştan ve uzlaşmadan medet umanlar yanılıyorlar. Ulusal sorun, Kürtler üzerindeki ulusal baskı devam ettikçe, bu baskı savaşı doğuracak, ve 20. yüzyılın başından beri gerçekleşen bütün ulusal savaşlar gibi bu savaş da emperyalist bir nitelik taşımaya devam edecek. Bölge burjuvazisi ve Türkiye, İran, Suriye, Irak ve Irak Kürdistanı gibi kendi çaplarında çıkarlarının peşinde koşan emperyalist devlet var oldukça da bu sorun, şu veya bu biçimde mevcudiyetini koruyacak. Bu koşullar altında barış, burjuvazinin barışı, savaşın bir sonraki aşamasının planlandığı bir aralıktan başka bir nitelik taşımayacak. En irisinden en ufağına, bölgedeki burjuva oyuncuların, emperyalist devletlerin ve emperyalizme eklemlenmiş örgütlenmelerin bu sorunu çözebileceğine inananlar yanılıyorlar. Burjuvazinin bütün kesimleri bu sorunu çözemeyeceklerini defalarca gösterdiler.

Yalan söylüyorlar. Ulustan, milletten, vatandan, halktan bahsedenlerin hepsi yalan söylüyor. Bir oyun bu onlar için sadece. Güç için, iktidar için, hırsları için hayatlarımızla oynuyor hepsi bu oyunu. Bizim hayatlarımız bu oyunda önemsiz bir detaydan ibaret onlar için. Hayatlarımızı umursadıklarını idda edenler yalan söylüyor. İşçilerle işverenlerin, emir alanlarla emir verenlerin, ölenlerle öl diyenlerin çıkarlarının ortak olduğunu savunanların hepsi yalan söylüyor. Ulus için, millet için, vatan için, halk için çalışın, itaat edin, canınızı verin diyorlar. Oysa uluslar da, milletler de, vatanlar da, halklar da farklı sınıflardan oluşuyor. Bu savaş burjuvazinin savaşı. Oyun oynuyorlar, ama onların bu oyunu yalnızca Kürdistan'ın değil, yalnızca Kürdistan'ı paylaşmış ülkelerin değil, yalnızca Orta Doğu'nun değil bütün dünyanın, bütün insanlığın geleceğini korkunç bir yıkıma mahkum ediyor. Bu karanlık geleceği engelleyebilecek tek güç ise işçi sınıfının, yani hep en fazla acı çekenlerin, en fazla kan dökenlerin gücü. Tek çözüm, işçilerin, emir alanların, öl denilenlerin işverenlere, emir verenlere, öl diyenlere, yani hakim sınıfa ve bütün emperyalist devletlere karşı birleşmesi. Burjuvazinin milliyetçiliğine karşı proletaryanın tek silahı var: enternasyonalizm. Emperyalist savaşa karşı proletaryanın tek seçeneği var: sınıf savaşı. Çöken ve çürüyen kapitalizm, dünyanın önüne iki seçenek koymuş durumda: ya insanlığın sefalet, kan, ölüm ve barbarlık içinde boğulması, ya da proleter dünya devrimi.

Gerdûn

3Hęzęn Parastina Gel, Halk Savunma Güçleri

10Partiya Yekîtiya Demokrat, Demokratik Birlik Partisi

20Irak Kürdistan'ı Parlamentosu'nda, Kürdistan Yurtseverler Birliği'nin 29, Kürdistan Demokrat Partisi'nin 28, Gorran Hareketi'nin ise 25 milletvekili bulunuyor. 2009 seçimlerinde Gorran hareketi Irak Kürdistanı genelinde %22, Talabani'nin kalesi kabul edilen Süleymaniye bölgesinde ise %51'in üzerinde oy almıştı.

22http://kurdistantribune.com/2012/turkey-losing-pkk/ Makalenin yazarı Michael Rubin, 2002-2004 yılları arasında ABD Savunma Bakanlığı'nda İran ve Irak bölge yöneticisi olarak görev yaptı. Halen Orta Doğu'da göreve gönderilecek ABD ordu ve donanma görevlilerine bölgeyle ilgili düzenli eğitimler vermekte ve İsrail tarafından kurulan ABD merkezli jeostratejik analiz firması Wikistrat'ta uzman olarak çalışıyor. Yazının geri kalanında Rubin, Erdoğan'ın Hamas'ın terörist olmadığı iddiası ve PKK'yle yürütülen Oslo görüşmelerinin PKK'ye meşruiyet kazandırdığını ve AB ülkeleriyle ABD'nin de PKK'yle görüşmelerinin yolunu açtığını, AB ülkeleri ve ABD'nin bu nedenlerle PKK'yi terörist ilan etme kararlarını yeniden gözden geçirmeleri gerektiğini savunuyor.

25Partiya Çareseriya Demokratika Kurdistanê – Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi

26Partiya Jiyana Azada Kurdistanê -

 

Tags: 

Rubric: 

Ulusal Sorun

Tartışmaya Katkı: Sendikalar Niye Var?

"Tartışma kültürü, yani karşılıklı saygı ve aktif dinleme üzerine kurulu açık tartışmalar sadece kitle meclislerinde değil onun çevresinde de filizlenmeye başladı: tartışma ve takas edilen fikirler için yapılan sayısız toplantı yapıldı, gezici kütüphaneler örgütlendi... Çok kısıtlı araçlar ile geniş bir entelektüel faaliyet sokak ve meydanlarda doğaçlama bir şekilde gerçekleştirildi. Ve kitle meclisleriyle olduğu gibi, işçi sınıfı mücadelesinin bir geçmiş deneyimini yeniden canlandırdı." - 2011'in Toplumsal Hareketleri Üzerine Değerlendirme [1]

Bir süredir Enternasyonal Komünist Akım'ın Türkiye şubesi olarak sendikalar üzerine düşüncelerimizi, sempatizanlarımız ve tartışma çevreleri içerisinde görüşlerimizi daha iyi ifade edebilmemiz açısından yayınlama gayreti içerisindeyiz. Bunlar aynı zamanda kendi iç tartışmalarımızın da bir tezahürü. Dahası, tanıştığımız kimi çevrelerin de bu yönde tartışma ve netleşmeye gitme amaçlarının da yoldaşça uyarısıyla, konu ile ilgili gelecek tartışmalarımızın yolunu aydınlatacak bir referans metnin devrimci azınlık ve grupların tartışabileceği mecralar yaratabilmesi ve netleşebilmesi için bir ihtiyaç olduğu görüşündeyiz.

Bundan bir süre önce sitemiz üzerinden yayınladığımız, daha öncesinde örgütümüzün İngilizce sitesinde de yayınlanmış olan ve enternasyonalist anarşistler ile varolan ortak noktalarımıza dair vurgumuzun yeraldığı metinde[2], enternasyonalizme ilkesel bağlılık ve seçim sirklerine katılmama ilkesi ile birlikte, şöyle ifade yer alıyordu:

"Bu anarşistler doğrudan eylem ve kitlesel sınıf mücadelesi ile kitle meclisleri ve işçi konseylerindeki öz-örgütlülüğü savunuyorlar."

Bu da işçi sınıfının kendi öz-inisiyatifinin açığa çıkartılmasının araçları olarak açık kitle toplantıları ile onun devrimci dönemlere has toplumsal devrim araçlarının, yani işçi konseylerinin gerekliliğine işaret etmekteydi. Hal böyleyken, günümüzde devletin (resmi ya da değil) bir aparatı konumunda yer tutmuş sendikalara dair tartışmaların hangi rota üzerinde yürütülebileceğine dair düşünmemimiz tekrardan gerektiriyordu.

Bir diğer taraftan da bu tartışmanın boyutu ister istemez, bugüne kadar samimi ve sınıf mücadelesine dair açık ve içten olan unsurların enerjileri ve iyi niyetleri üzerinden kendisine kısıtlı da olsa bir alan açmış olan ve Türkiye sınırları içerisinde “sol”, “Türkiye solu”, “Türkiye devrimci hareketi” ve benzeri adlarla tanımlanagelmiş grup, örgüt ya da partilerin de bakışlarından bağımsızlaşmaya temas ediyor olacaktır. Eleştiri ile aşılamayanın, ötesine geçilemeyenin giderek böylesi siyasi zaaflar yaşayan unsurları ele geçirmeye başlayabildiği günümüzde, tarihsel bir ifadeyle bu burjuva solu eğilimlerin “aşılması” işi ya da üzerinde çalışılması onun “içinden” değil, bizzat dışından gerçekleşebilecek, farklı bir boyut ya da alanın işi olarak, yine işçi sınıfı mücadelesinin çözücü halkayı sahiplendiği fikrini taşıyoruz. Çünkü bizlere göre karşı-devrimci kampın temsilcileri asla proleteryanın kendi mücadelesinin önünü açmasında bir atıf noktası olamazlar; aksine böyle bir yönelimin dogmaları, ideolojik yozlaşmayı ve çürümeyi de beraberinde getirdiğini tekrar tekrar gözlemledik.

Tabii ki; yanlış ve sınıf hareketine zarar veren Türkiye ve dünyadaki burjuva solunun bütün manevralarını, ayak oyunlarını ve adam kafalamaya dair küçük hesaplarını mahkum etmekten kendimizi alıkoymayacağız. Ancak bunun da işçi sınıfının mücadelesinin bir sonucu ve aynı zamanda bir ürünü olduğu fikriyle soruna yaklaşmamız, tartışmak isteyen ve netleşme yönünde samimi gayret içerisinde olan proleter unsurların bu isteklerinin tamamen bir süreç (ve hatta uzun bir süreç) meselesi olduğuna dair taşıdığımız fikrimizi de buraya not düşmemiz gerekiyor. Esas olan mücadelenin gelişimine ne kadar katkı sağlayabilecek oluşumuz.

Tartışmalarımıza ve ileride gerçekleşecek olan yeni gruplaşma ve netleşmelere katkı sunacağını düşündüğümüz, sendikalar konusuna dair referans başlıklarımızı da buradan hareketle ifadelendirmemiz gerekiyor. Bu başlıklar aynı zamanda proleter kamptaki bütün unsurların bugüne kadar “işçilerin evi” olarak görülen sendikalara dair taşıdıkları kuşku ve çekincelerinin de açığa çıkmasına, bunların çevrelerindeki diğer proleter unsurlar ile tartışmalarında ön açıcı olabilmesine yardımcı olacağını düşünüyoruz.

  • Günümüzde emek, emeğin korunumu ve toplumsal barış neyi ifade ediyor?
  • Sendikalar sınıfın tümünün ya da belli bir kesiminin çıkarlarını savunabilir mi?
  • Sendikalar devrimcileştirilebilirler mi? Sendikalar, işçi sınıfına karşı mıdır?
  • Mücadelenin genelleşmesi, kitleselleşmesi ve devrimcileşmesi ne ifade ediyor?
  • Sendikalar dışında, sınıf mücadelesinin yürütülmesi için işçi sınıfının örgütlülüğü nedir?

Bütün bu başlıklar elbette ki çeşitlendirilebilir ve zenginleştirilebilir. Bu da tartışmanın içeriğine ve unsurların netleşme yönündeki gayret ve isteklerini besliyor olacaktır. Tartışmanın da genelleşmesi, sınıf bilincinin onun kendi mücadelesi çerçevesi ile belirlenmiş hatlarındaki gezintide işçi sınıfının enternasyonalist sınıf perspektiflerine yeni ve hayatın yeşilinden beslenen, işçi sınıfının mücadelesini eksen almış tartışma çalışmalarına da ön ayak olacağı fikrindeyiz.

EKA, bugüne kadar sınıfın çıkarlarının yine sınıf kitleleri içerisinde açığa çıkartılması ve mücadelenin bizzat içerisinden gelecek olan yaratıcı ve devrimci güç ile yarının kendisinin yaratılacağı görüşünü savundu ve bu görüşleri netleştirmeye çalışmaya devam edecek. Bunun sürekliliğini ise asla sadece kendi başımıza sağlamadık ve gelecekte de sağlayamayağız. Zira bu süreklilik, ancak sınıfın bütün kesimlerinden, bütün sektörlerinden tartışmaya yönelik devrimci desteğin kendisiyle sağlanabilir. Bizim çabalarımız ise bu dinamiğin yalnızca bir parçasıdır.

"Devrimci örgütler, sınıf bilincini geliştirmek ve yaygınlaştırmak rollerini gerçekleştireceklerse, kolektif, enternasyonal, yoldaşça ve herkese açık tartışmanın geliştirilmesi kesinlikle gereklidir. Bunun yüksek düzey bir siyasi olgunluk (ve ayrıca daha genel olarak insani olgunluk) gerektirdiği açıktır. EKA'nın tarihi de bu hedefe bir gecede ulaşılmasının mümkün olmadığının ve bunun bizatihi tarihsel gelişimin ürünü olduğunun bir örneğidir." - Tartışma Kültürü: Sınıf Mücadelesinin Silahı[3]

Dünya Devrimi - EKA Türkiye Şubesi

1. https://tr.internationalism.org/2011in-toplumsal-hareketleri-uezerine-de...

2. https://tr.internationalism.org/duenyadevrimi/201208/403/komuenist-sol-v...

3. https://tr.internationalism.org/eka/201208/406/tartisma-kueltuerue-sinif...

 

 

Tags: 

Rubric: 

Sendikalar Tartışması

İspanya'da Kemer Sıkma Politikaları

Bu bildiri, İspanya şubemiz tarafından, bu ülkede işçi sınıfının yaşam koşullarına karşı acımasız saldırıları lanetlemek için kaleme alındı. Bildiri aynı zamanda bir yandan mücadeleyi ileri taşımak için öneriler yaparken durumu da tahlil ediyor.

 

Bugüne kadar yaşama koşullarımıza yapılan en kötü saldırılar: Ne kadar ileri gidebilirler? Nasıl karşı koyabiliriz?

1984'de, PSOE (İspanyol Sosyalist İşçi Partisi - Partido Socialista Obrero Español) hükümeti ilk Emek Reformu'nu getirdi. Üç ay önce, mevcut sağcı PP (Halk Partisi - Partido Popular) hükümeti, bugüne kadarki en ciddi Emek Reformları'nı getirdi. 1985'te, PSOE hükümeti ilk Emeklilik Reformu'nu getirdi; 2011'de, farklı bir PSOE hükümeti bir yenisini getirdi. Bir sonraki ne zaman gelecek? 30 yıldır işçilerin yaşama koşulları kademe kademe kötüleşti fakat 2010'dan beri kötüleşme başdöndürücü bir hız kazandı ve PP hükümetinin yeni uygulamalarıyla maalesef daha şimdiden getirilmeye beklenenlere kıyasla çok az olan düzeylere ulaştı. Aynı zamanda polis baskılarında da bir keskinleşme oldu: Valencia'da geçtiğimiz ay öğrencilere ciddi bir şiddet uygulandı, madencilerin vahşice dövüldü ve pek çok kişinin yanı sıra çocuklara lastik mermiler sıkıldı. Bu esnada Kongre, Temmuz ayından beri gelişmekte olan kendiliğinden eylemlere karşı sürekli polis tarafından korunmaktaydı.

Biz, EZİCİ ÇOĞUNLUK, sömürülenler ve ezilenler, ama aynı zamanda öfkeliler; biz, kamu ve özel sektörün işçileri, işsizler, öğrenciler, emekliler, göçmenler... Hepimiz süregelmekte olanlara dair ortaya pek çok soru atıyoruz. Cevapları birlikte bulabilmemiz ve kitlesel, güçlü ve sönümsüz bir yanıt verebilmek için bu soruları sokaklarda, meydanlarda, işyerlerinde kolektif olarak sormamız lazım.

Kapitalizmin çöküşü

Hükümetler değişiyor ama kriz gün geçtikçe kötüleşmeye ve bize daha sert vurmaya devam ediyor. AB'nin, G20'nin ve benzerlerinin her toplantısı 'mutlak çözüm' diye sunuluyor... Ve ertesi gün topyekün bir başarısızlık olduğu ortaya çıkıyor. Bizi hedef alan darbelerin ekonominin risklerini azaltacağını söylüyorlar ve ertesi gün öğreniyoruz ki tam aksi doğruymuş. Yaşamlarımızdan o kadar kan kaybettikten sonra, IMF 2007'de sahip olduğumuz yaşam standartlarına dönmek için 2025'i (!) beklememiz gerektiğini söylüyor. Kriz merhametsizce ilerliyor ve her attığı her adım ardında milyonlarca parçalanmış yaşam bırakıyor.

Tabii ki, bazı ülkeler diğerlerinden daha iyi durumdalar ama dünyanın tamamına bakmamız gerekli. Sorun ne İspanya, Yunanistan veya İtalya'yla sınırlı, ne de 'euro krizi'ne indirgenebilir. Almanya'da piyasal gerilemeye girmenin eşiğindeler ve şu anda aylık 400 euro veren işlerin sayısı 7 milyon. ABD'de işsizlik oranı ile evlerini kaybeden insanların sayısındaki artış birbiriyle yarışıyor. Çin'de, yalnız Beijing'de 2 milyon boş apartman dairesi olmasına neden olan çılgın inşaat balonuna rağmen yedi aydır ekonomi yavaşlıyor. Resmi ideolojisi ister Çin ve Küba gibi 'komünist', ister Ekvador ve Venezuella gibi '21. yüzyıl sosyalizmi', ister Fransa gibi 'sosyalist', ister ABD gibi 'demokrat', isterse de İspanya ve Almanya gibi 'liberal' olsun, kapitalizmin bütün devletleri içine çeken dünya çapındaki tarihsel krizini kemiklerimizde hissediyoruz. Kapitalizm, dünya pazarını yaratmasının ardından, yüz yıldır insanlığı barbarlığın en kötü biçimlerine çeken gerici bir düzen olmuştur. Buna örnek olarak iki dünya savaşını, sayısız bölgesel savaşı ve çevrenin yıkımını verebiliriz. Her tür mali ve spekülatif balona dayalı yapay iktisadi büyüme anlarının kaymağını yedikten sonra, bugün, 2007'den beri, kapitalizm tarihinin en büyük krizine çökmekte; şirketleri, bankaları ve devletleri iflas etmektedir. Bu fiyaskonun sonucu devasa bir insani felaket olmuştur. Kıtlık ve sefalet Afrika, Asya ve Latin Amerika'ya yayılırken, 'zengin' ülkelerde milyonlarca insan işlerini kaybetmektedir, yüzbinlerce insan evlerinden atılmakta, nüfusun çoğunluğu ayın sonunu getirememekte, sosyal hizmetlerin artan fiyatı ve azalan sıklığı yaşama her geçen gün biraz daha güvensizleştirmektedir ve bütün bunların üzerine doğrudan ya da dolaylı vergilerin yükü tuz biber olmaktadır.

Demokratik devlet, kapitalist sınıfın diktatörlüğüdür

Kapitalizm toplumu iki kutba böler: her şeye sahip olup hiçbir şey üretmeyen kapitalist sınıfın azınlık kutbu, ve her şeyi üretip aldığı her geçen gün azalan sömürülen sınıfların çoğunluk kutbu. Kapitalist sınıf, ABD'deki İşgal Hareketi'nin ifade ettiği biçimiyle %1, her geçen gün biraz yoz, küstah ve saldırganlaşıyor. Yüzü kızarmadan zenginlik üstüne zenginlik katıyor; çoğunluğun çilesini pek de umursamadığını gösteriyor ve her yerde kemer sıkma politikalarına biat etmemizi talep ediyor. Peki o zaman neden 2011'in büyük toplumsal öfke hareketlerine (İspanya, Yunanistan, ABD, Mısır, Tunus, Şili vb.) rağmen çoğunluğun çıkarlarına ters olan bu politikaları uygulatabiliyor? Mücadelemiz, getirdiği değerli deneyime rağmen, neden şu ana kadar gerekenin fazlasıyla altında kaldı?

İlk cevabı, demokratik devlet aldatmacasında bulabiliriz. Demokratik devlet bütün yurttaşların bir ifadesi olarak sunuluyor ama gerçekte yalnızca kapitalist sınıfın mülkiyetinde olan bir araç. Demokratik devlet yalnızca kapitalist sınıfın çıkarlarına hizmet ediyor ve bunu yapmak için iki eli var: sağ eli bizi ezmek ve her tür kalkışma çabamızı bastırmak için kullandığı polisten, cezaevlerinden, mahkemelerden, yasalardan ve bürokrasiden oluşuyor. Sol eli ise her tür ideolojiden, bağımsız olduğu iddia edilen sendikalardan, bizi koruması icap eden toplumsal uyum hizmetlerinden, kısacası bizi aldatan, bölen ve moralimizi kıran yanılsamalardan oluşuyor.

Geçtiğimiz dört yıl içerisinde atılan bütün oyların sonucu ne oldu? Seçimden galip çıkıp sözlerinden birini yerine getiren tek bir hükümet çıktı mı? İdeolojileri ne olursa olsun, kimin tarafındaydılar? Seçmenin mi, sermayenin mi? Eğitim, sosyal güvenlik, iktisat, siyaset ve benzeri alanlarda yaptıkları sayısız reformun sonucu ne oldu? Tüm bunlar, 'aynı kalması için herşeyin değişmesi gerek' ibaresinin gerçek bir ifadesinden başka ne oldu? Zamanında 15 Mayıs hareketinin söylediği gibi "demokrasi diyorlar ama değil, aslında diktatörlük ve biz görmüyoruz".

Dünya çapında sefalete karşısında, sefalete karşı dünya devrimi

Kapitalizm bizi genelleşmiş sefalete götürüyor. Fakat sefalet içinde yalnız sefaleti görmemeliyiz! Bu düzenin iç organlarında sömürülen sınıfların başı, proletarya var ve proletarya ortaklaşmış emeğiyle – yani sanayi ve tarımla kısıtlanmamış ama eğitimi, sosyal hizmetleri ve benzeri alanları kapsayan emek – toplumun tümünün işlemesini sağlıyor. Tam da bundan dolayı bu sınıfın kapitalist düzeni felç etme ve bunu yaparak hayatın kapitalizmin sunağında kurban edilmediği, rekabet ekonomisinin yerini dayanışmaya dayanan ve insan ihtiyacını tamamen tatmin etmeye yönelik üretimin aldığı bir dünyanın kapısını da açıyor. Bugünün toplumunda ise hayat rekabete, herkesin herkese karşı mücadelesine, yalıtılmaya ve ayrışmaya dayanıyor.

Bu sorunların kavranılması, onlara dair açık ve kardeşçe tartışma, iki yüz yıllık mücadele deneyiminin eleştirel değerlendirilmesi, bütün bunlar bize mevcut durumun ötesine geçerek saldırılara karşı koymanın araçlarını verebilir. 11 Temmuz'da Başbakan Rajoy yeni uygulamalarını duyurduğunda bir karşı duruşun başlangıcını gördük. Pek çok kişi, madencilerle dayanışmalarını ifade etmek için Madrid'e gittiler. Sosyal ağlarda örgütlenen kendiliğinden eylemlerin ertesi günlerinde bu birlik ve dayanışma deneyimi somutlaştı. Bunu yapan, kamu işçilerinin sendikalar dışında bir insiyatifiydi. Buradaki soru, mücadelenin uzun ve çetin geçeceğini bilerek bunu nasıl sürdüreceğimiz. Bu konuda birkaç önerimiz var:

Birleşik mücadele: işsizler, kamu ve özel sektör işçileri, çıraklar ve çalışanlar, emekliler, öğrenciler, göçmenler: BİRLİKTE BAŞARABİLİRİZ. Hiçbir sektör yalıtılmış ve kendi köşesine hapis kalmamalıdır. Bir ayrışma ve yalıtılmışlık toplumu karşısında, dayanışmanın gücünü göstermeliyiz.

Açık kitle meclisleri: her şeyi profesyonel siyasetçilerin ve bizi satmayı meslek edinmiş sendika uzman ve ağalarının eline bıraktığımız müddetçe sermaye gücünü koruyacaktır. Olayları tahlil edeceğimiz, tartışacağımız ve birlikte karar vereceğimiz kitle meclisleri. Böylelikle verilen kararlardan sorumlu olabiliriz, böylelikle birleşmiş olmanın zevkini tadabiliriz, böylelikle yalnızlık ve yalıtılmışlık barikatlarını yıkıp empati ve güven yayabiliriz.

Uluslararası dayanışma arayışı: ulusu savunmak bizi savaşlarda kurbanlık koyun yapıyor; yabancı düşmanlığı ve ırkçılık bizi bölüyor, bizi dünyanın geri kalan tüm işçilerine karşı konumlandırıyor, oysa ki sermayenin saldırılarını geri püskürtmek için bir güç yaratmada onlardan başka güvenecek kimsemiz yok.

İşyerlerinde, mahallelerde, çevrelerde, internette olup bitenle ilgili bilgi paylaşımı yapmak ve bizi gelecek mücadelelere hazırlayacak toplantılar ve tartışmalar örgütlemek için biraraya gelmek. Sadece savaşmak yetmez! Nereye gittiğimize, gerçek silahlarımızın ne olduğuna, dostlarımızın ve düşmanlarımızın kim olduğuna dair mümkün olan en net bilinçle kuşanarak savaşmamız gerekli!

Bireysel değişimden ayrılabilecek hiçbir toplumsal değişim yoktur. Mücadelemiz siyasi ve ekonomik yapılarda basit bir değişikliğe sınırlanamaz. Toplumsal düzende, dolayısıyla bizzat kendi yaşamlarımızda, dünyayı nasıl gördüğümüzde, istençlerimizde bir değişimdir. Yolda karşımıza çıkacak sayısız tuzağa, gelecek bütün fiziksel ve moral darbelere direnecek gücü geliştirmemizin tek yolu budur. Mentalitemizde, dayanışma ve kolektif bilinç yönünde, yalnızca bizi bugün bir arada tutacak harç değil, geleceğin toplumunun kapitalist toplumdaki vahşi rekabet ve riyakarlıktan özgür bir toplumun da direği olacak bir değişim yaşamamız gereklidir.

Enternasyonal Komünist Akım

Tags: 

Rubric: 

Kriz

2012 - Eylül

Kara Şövalye Yükseliyor: Burjuvazinin Beyaz Perdeye Yansıyan Korkuları

Ünlü yönetmen Christopher Nolan'ın, eskinin “süper kahraman” çizgi roman karakterlerinden Batman, yani Yarasa Adam karakteri temalı üçlemesinin sonuncusu olan Kara Şövalye Yükseliyor, şüphesiz bu yaz sinemalara en fazla damgasını vuran filmler arasında. Nolan'ın üçlemesi, ana hikayesi sıradan bir suçlu tarafından öldürülen aşırı zengin ailesinin intikamını almak için yarasa benzeri bir kostüme bürünen mirasyedi milyarder Bruce Wayne'in suç ile savaşı olan Batman çizgi romanının kimi daha iyi, kimi daha kötü fakat hiçbiri suça karşı basit ve basmakalıp bir tutum harici mesaj taşımayan pek çok filminden içeriğiyle ayrılıyor. Nolan'ın üç filmi arasında ise, en siyasi sayılabilecek olanı Kara Şövalye Yükseliyor. Bu nedenlerle bu filmin bir değerlendirmesini yazmayı uygun bulduk.

Filmin hikayesinden kısaca bahsedelim. Filmde Batman'in düşmanları arasında en fazla öne çıkan Bane karakteri. Bane, "terörist" olarak ifade edilen bir örgütün şefi görünümünde, örgütünün mensuplarını ise tamamen çalışan kesimden fakir insanlar, yani alt tabaka oluşturuyor. Filmin ana hikayesinin en önemli noktası, Bane'in önderliğinde, çalışan kesimin, olayların geçtiği Gotham şehrini ele geçirmesi. Tabii ki Bane bu olayların gerçekleşmesi için gerek kurnaz numaralar çekiyor ve şehrin bütün polis gücünü bir tünele hapsediyor, gerekse Gotham'ı nükleer bir silahla yok etmekle tehdit ediyor. Eylemlerini gerçekleştirirken Bane bir yandan Gotham'ı zenginlerden alıp halkın eline veriyoruz diyor, borsayı basıyor, "burada çalınacak para yok ki" diyen bosacıya "o zaman neden buradasanız" cevabını veriyor. Gotham'da çalışanların, ezilenlerin, fakirlerin ve benzerlerinin iktidarı da Bane kadar vahşi – göstermelik mahkemeler, idamlar, sokaklarda suçun azması... Film ilerlerken bütün gerçekleşenlerin bir komplo olduğunu, Bane'in aslında çok zengin bir kişi için çalıştığını ve bu kişinin fanatik ideolojisi yüzünden ne olursa olsun Gotham kentini yok etmeyi planladığı ortaya çıkıyor. En nihayetinde, filmin başlarında Bane'in belini kırıp uzak diyarlarda hapsettiği Bruce Wayne / Batman, "şehrim yanarken ölemem" diyerek kurtuluyor ve Gotham'a dönüyor ve polisleri mahsur kaldıkları yerden kurtarıyor. En nihayetinde kahraman polislerle kötülerin oyunlarına gelmiş avam tabakası arasında kanlı bir savaş gerçekleşiyor. Söylemeye gerek yok ki 'iyiler', yani filmin iyi olarak sundukları en nihayetinde kazanıyorlar. Kara Şövalye Yükseliyor nihayetinde bir Hollywood filmi zira.

Son dönemde ABD'yi derinden sarsan Wall Street İşgali hareketi filmin senaristlerini ciddi bir biçimde etkilemiş gibi gözüküyor. Esasında film, Bane'in tarafından Batman'in yanına geçen ve filmi esas kız olarak bitiren Selina Kyle'ın "Bir fırtına yaklaşıyor Bay Wayne. Sen ve arkadaşların kapılarınızı pencerelerinizi iyi kapatın. Çünkü fırtına geldiğinde hepiniz nasıl bu kadar geniş yaşayıp geri kalanlara bu kadar az bıraktığınızı düşüneceksiniz” sözüyle keskin sınıf ayrılıklarına vicdani bir duyarlılık portresi de çizmeye de çalışarak, net bir biçimde fakirlere karşı zenginlerden yana taraf tutmuyor görünmeye de çalışıyor. Bu yüzden, gayet net olan pek çok imgeye rağmen Kara Şövalye Yükseliyor'un mesajı bulanık bir biçimde ulaşıyor izleyiciye.

Bununla birlikte film bize burjuvazinin proleter devrim algısını çok net bir biçimde gösteriyor. Zira burjuvaziye göre proleter bir devrim, ancak bir komplonun sonucu olabilir. Onların algısında işçiler, kendi başlarına kapitalizme karşı mücadele edemeyecek kadar aptaldırlar ve işçi sınıfı ayaklanıyorsa, bu ancak birilerinin komplosunun sonucu olabilir. Dahası, alt tabakanın ayaklanması, onlara göre ancak kör bir şiddet getirebilir. Burjuvazi sınıf çıkarları yüzünden devrimden nefret eder fakat devrimden nefret etmek devrimden korkmaktır da. Burjuvazinin proleter devrimi tasfirlerine her zaman, onların sürekli uyguladıkları şiddet ve terörün kendilerine uygulanacağı korkusu hakimdir. Kara Şövalye Yükseliyor filmi de aslında burjuvazinin bütün bir korkularını, neredeyse eksiksiz bir biçimde beyaz perdeye yansıtmaktadır. Oysa Rosa Lüksemburg'un söylediği gibi: "Proleter devrim hedeflerini gerçekleştirmekte teröre ihtiyaç duymaz; cinayetten nefret eder ve tiksinir. Bu silahlara ihtiyaç duymaz çünkü bireylerle değil, kurumlarla savaşmaktadır, çünkü meydana hayal kırıklıklarının çaresini intikamda arayacağı safça ilüzyonlarla girmez".

Filmde oyunculukların, birkaç istisnaya rağmen başarılı olduğunu söylemek durumundayız. Bununla birlikte aksiyon sahneleri ve görselliğinin kalitesi en azından tartışmalı olan film, aynı zamanda beli kırılan bir kişinin iple çekilmek suretiyle sağlığına kavuşması, Bane karakterinin ağzına vurulmasının onu alt etmek için yeterli oluşu ve şehrin birkaç yüz metre ötesinde patlayan bir nükleer bombanın bir karıncayı bile incitmemesi gibi kimi senaryo açıkları da barındırıyor. Okuyucularımıza izin günlerini ve maaşlarını Kara Şövalye Yükseliyor filmini sinemada izleyerek değerlendirmemelerini öneriyoruz.

Pardayan

Tags: 

Rubric: 

Film Değerlendirmesi

2012 - Ekim

Devletin Aygıtları Olarak Sendikalara Genel Bir Bakış : EKA, Sendikalara Dair Ne Diyor?

Bu metin, EKA'nın Türkiye şubesi tarafından, Servet Düşmanı (servetdusmani.wordpress.com) adlı grup ile sendikalar üzerine yapmakta olduğumuz tartışmaların ilk ayağını oluşturması adına kaleme alındı.

19. yüzyılda sermaye hala, çok sayıda sermayelere dağılmış durumdaydı: 100’den fazla işçisi olan fabrikalar nadirdi, yarı-zanaatkâr işletmeler çok daha yaygındı. Ancak, 19. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte, demiryollarının yükselişi, makine kullanımının kitlesel olarak genelleşmesi, madenlerin artmasından sonraki süreçte, bugünkü anlamıyla büyük ölçekli kapitalist endüstrinin gelişen hakimiyetini görebiliyoruz. Buna karşılık olarak sermeye, yüksek derecede bir yoğunlaşmaya, sermaye birikimi ve merkezileşmeye ulaştı.

Bu şartlarda, rekabet, çok sayıda kapitalist arasında gerçekleşti. 19. yüzyıla kıyasla, sayısal açıdan rekabet daha azdır ama daha yoğun haldedir. Özü itibariyle, kapitalist üretim ilişkilerinin sermayeyi yaşamaya mecbur bıraktığı alan içerisinde, artık rekabet süreci daha çetin işler; daha çok sayıda ancak ortalama sermaye odağının mücadeleleri yerine, bunların ortadan kalkması ve onlar yerine daha büyük, sinir uçları yaşamın birçok noktasına temas eden ve rekabete girilmesi daha çok sermayeyi merkezileştirmeyi ve birikimi sağlamayı gerektiren odaklara ihtiyaç duyar.

Dahası, kapitalizmin yükseliş döneminde, teknoloji ancak kısmi olarak geliştirilebilmişti. Büyük ölçüde kırsal kesimden devşirilmiş, vasfı düşük işgücü, ilk nesil işçileri oluşturuyordu. Bu nüfus işçilerin ilk kuşaklarının büyük çoğunluğunu oluşturmaktaydı. En vasıflı işçiler zanaatkârlardı. Günümüzde teknoloji oldukça gelişmiş bulunuyor. Vasıflı işgücü artmaktadır: en basit işleri genelde makineler yapar. Nesiller boyu işçi olan kuşaklar mevcuttur, sınıfın yalnızca küçük bir parçası kırsal kesimden devşirilir, çoğunluğu ise yine işçilerin çocuklarıdır.

Kapitalizmin ulusal pazarlar olarak örgütlendiği dönemde, sömürü mutlak artı-değerin elde edilmesi üzerine kuruluydu, bu da uzun bir iş günü, çok düşük ücretler demekti. İçinden geçmekte olduğumuz dönemde ise sömürünün ana prensibi, (iş sürecinin hızlandırılması ve üretim artışı yoluyla) nispi-artı-değerin elde edilmesidir. Sermayenin yaşadığı zirve onu kendini idame ettirecek ya da soğurabileceği bir pazar ilişkisini doğurdu. Bu pazar ise işçilerin işgücü ya da üretime katılan emek arzını meta biçiminde bir değişim değeri olarak şekillendirdi. Emeğin kapitalist pazar içerisinde metalaşması sonucu arz-talep ilişkisine bağlı olarak bir rekabet ortamı ve işsizlik ortaya çıktı. Bu süreçte sendikalar yaşanan bu hızlı işçileşmeye ya da emeğin metalaşmasına karşı işçilerin dayanışma sandıkları; yani işçilerin ayakta kalabilmelerine, yeniden artı-değer üretebilmelerine iktisadi açıdan destek sağladı. Bu süreç, sendikaları kapitalist sistem içerisinde sürekli kendisini tekrar eden bir biçimde kapitalist ekonomi, pazar ya da sistem içinde bir karakter kazanmasına temel oluşturdu. Sendikalar, sermayenin artı-değere bağımlılığından doğan emek-gücü talebi, işçi sınıfının yaşamını idame ettirebilmesi için ihtiyacı olan maddi kazanımı ve yükseliş dönemindeki kapitalizmden reformlar koparabilme olasılığının toprağından yeşermiştir.

Bu özel koşullar, işçiler için iktisadi direniş örgütlerinin yaratılmasını gerekli kıldı. Bunlar sadece yerel, uzmanlaşmış bir biçim alabilecek, işçilerin bir azınlığı ile sınırlandırılmış (bir işçi azınlığını kapsayabilecek) sendikalardı. Mücadelenin temel biçimi -grev- ayrı ayrı ve uzun süre önceden hazırlanıyordu, genellikle sermayenin şu veya bu koluyla hatta tek bir fabrikayla yüzyüze gelmek için bir refah dönemi bekleniyordu. Tüm bu sınırlandırmalara rağmen, sendikalar hala işçi sınıfının esas organlarıydı. Sadece sermayeye karşı iktisadi mücadele için vazgeçilmez değillerdi, aynı zamanda sınıfın yaşamının merkezleri olarak, işçilerin ortak bir hedefin parçaları olduklarını anlayabilecekleri yer olan dayanışma okulları olarak, Marx’ın deyimiyle ‘komünizm okulları’ olarak da devrimci propagandaya açıktılar. Bugün ise işçi sınıfının kalıcı iyileştirmeler elde etmesinin imkânsızlığı, ekonomik çıkarlarının savunusuna dayanan kendine özgü, kalıcı örgütleri sürdürmenin imkânsızlığı ile aynı anlama gelir. Sendikalar kendilerinin yaratılma sebebi olan işlevi kaybetmiştir. Artık sınıfın organları olamamakta, ‘komünizm okulları’ olmanın ise yanından dahi geçmemekte olan sendikalar, sermaye tarafından ele geçirilmiş ve devlete entegre olmuşlardır. Bu, devletin sivil toplumu emmesi şeklindeki genel eğilimin mümkün kıldığı bir olgudur.

Geçmiş dönemde, her patron veya her fabrika, sömürdükleri işçilerle doğrudan ve ayrı ayrı yüzleşiyordu. Patronların örgütlü bir birlikleri hiç yoktu: patron sendikaları yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıktılar. Günümüzde ise işçi sınıfı karşısında kapitalistler öncekinden çok daha yüksek derecede bir birlik ve dayanışma içerisindedirler. Kapitalistler özel örgütler yaratmışlardır. Bu nedenle işçi sınıfıyla ayrı ayrı yüzleşmek zorunda kalmamaktadırlar. Gerçekte bu süreç toplu iş sözleşmesi üzerinden işveren ve işçi temsilcileri arasında çalışma şartlarını belirleyen ve imzalandığı sektörün sendikasız işçilerini de dolaylı olarak etkileyen bir süreçtir. Aslolarak bu sözleşme işçilerin belirlenen süre boyunca emeklerini belirlenen şartlar içerisinde işverene satmak zorunda kaldığının ifadesidir ve işçi sınıfı için toplu iş sözleşmesi, kapitalist üretim ilişkileri içerisinde gerçek prangalardır.

Bunların yanısıra, burjuvazi tarihten gelen deneyimiyle şu gibi mekanizmaları kullanmak zorunda kalıyor:

Devlet, adli ve idari mekanizmalarını sürekli yeniliyor ve rektifiye ediyor; burjuva devlet, ulusal ekonomilerin tamamen küreselleştiği bu dönemde, ekonomik istikrar adına tüm rakip olarak gördüğü, ulusalcı ekonomiyi temsil eden ve savunan siyasi klikleri tasfiye etmektedir.

Silah üretimine devasa yatırımlarda bulunuyor; kapitalist ekonominin girmiş olduğu kriz ortamı pazar paylaşımını ve enerji kaynaklarına sahip olma yarışını kızıştırmış durumda, bunun sonucu olarak da silahlanma giderek artmaktadır. Kapitalizm, varoluşsal olarak bu savaşlara ihtiyaç duymaktadır.

Kronik bütçe açıklarını daha çok sübvanse etmeye çalışıyor; Kemer sıkma politikaları ve vergilerin arttırılması gibi uygulamalarla, krizin derinleşmesini engellemeye çalışmaktadır.

İktisadi yönetim adına pazarlama, reklam ve tanıtım gibi alanlara aşırı yatırımlarda bulunuyor; burjuvazi daralan pazarı genişletme ihtiyacını bu şekilde gidermeye çalışıyor.

Bütün bunlarla birlikte, burjuvazi, işçi sınıfı üzerindeki baskı, yıldırma ve sömürüsünü giderek arttırma, ayakta kalışının temel bir dayanağı olan ücretli emeği sürekli kontrol altında tutuyor.

Buradan hareketle, proleter mücadele katı iktisadi bir kategori olmanın ötesine geçme eğilimindedir. Devlete doğrudan karşı koyan, kendisini politikleştiren ve sınıfın kitlesel katılımını talep eden toplumsal bir mücadele haline gelmektedir. Rosa Luxemburg’un, ilk Rus devrimden sonra, Kitle Grevi broşüründe işaret ettiği nokta da budur. Lenin’in formülü de aynı fikri içermektedir: “Her grevin arkasında devrim başını kaldırmaktadır”.

Bütün bu önemli maddelerin kristalize olduğu olgular ise şu başlıklar halinde ortaya çıkıyor:

a) Kapitalizm artık işçi sınıfı lehine düzenlenemiyor,

b) Kapitalizmin yokedilmesi için kitlesel, radikal ve siyasi bir işçi hareketi gerekiyor,

c) Sendikalar devrime hizmet etmiyor, devrimcileştirilemiyor,

d) İşçi sınıfının tarihsel sorumluluğu ile insanlığın geleceği giderek daha çok kesişiyor.

Sendikaların günümüzdeki işlevi, işçi sınıfının hayatında olumlu etkileri olacak yeni kazanımları elde etmek değil, içerisindeki işyeri temsilcileri ya da tabanındaki işçilerin iyi niyetlerinden bağımsız olarak, devletin varoluş amaçları doğrultusunda emeğin düzenlenmesi ve kontrol edilmesidir. Bu da artı-değerin standartlaştırılması ve karların düşme eğilimine karşılık, sermayenin pazarda kendi yaşamını sürdürebilmesi açısından ivedi bir gereklilikle sürekliliği için çırpındığı artı-değerin realizasyonu demektir.

Bugün sendikalar aktif bir şekilde kapitalist devletin ekonomisini realize etmekte, emek gücünün satışında ve sömürüyü arttırmada ona yardımcı oluyor. Bunu yaparken aynı zamanda, işçi sınıfının mücadelesini içeriden, grevleri hem sektörel ölçekte bölüyor, hem de açık yollarla onun bağımsızlaşma potansiyeli taşıyan mücadelelerini sabote ediyor. Özellikle Avrupa'daki sendikalarda daha net olmak üzere sendikalar, burjuvazinin işçi sınıfının farklı uluslardan üyelerini birbirlerine kırdırdığı savaş dönemlerinde burjuvazinin yanında saf tutarken, otonom işçi sınıfı mücadelelerinde bütün içeriği milliyetçi/ulusal çıkmazlara (göçmen işçi karşıtlığı ve aşırı sağın güçlenmesine) hapsediyor; mücadeleleri ülke ya da yerellik bazında izole ediyor; işçi sınıfının uluslararası anlamda birleşme eğilimi gösteren her türlü yönelimini bozmaya çalışıyor; proletaryanın militan eylemliliklerini yararsız ve moral bozan eylemlere (mesela sendikaların birer emniyet süpabı olarak kullanageldiği yararsız, başı-sonu belli olan, faydasız ve sıkıcı “genel grevlere”) kanalize ediyorlar; sınıf dayanışmasını ellerinden geldiğince zayıflatıyorlar. Sendikalar, genel grevlerini, işçi sınıfından kendisine gelen basıncın etkisinden ziyade, gelecek mücadelelerde ortaya çıkacak olası militanlaşma ve 'fabrikadaki polis' rolündeki sendikadan bağımsızlaşarak mücadelesinin kontrolünü kendi ellerine alma ihtimalini daha baştan sönümlemek için belli dönemlerde ilan ederler.

Günümüzde sendikalar tarafından kontrol altında tutulabilecek sendikalı işçilerin varolması sermaye açısından daha önemlidir. İşçi sınıfı ya da ücretli emek nasıl kapitalist ekonominin temel bileşenlerinden biriyse, sendikalar da ona bağlı ortaya çıkmış iktisadi yapılardır; dolayısıyla ücretli emek yada artı-değer yine onu üreten işçiler tarafından bir toplumsal devrimle ortadan kaldırılmaya mecburdur çünkü ücretli emek sömürüsü ve işçi sınıfı arasında antagonistik bir ilişki mevcuttur. Ücretli emek sayesinde yaşayabilen sendikalar, doğası gereği ücretli emeği ortadan kaldıracak her türlü pratiğin hep karşısında olacaklardır. Diğer bir deyişle, ücretli emeğin sömürüsü, artı-değer, sermaye birikimi ve özel mülkiyetin olmadığı bir iktisadi yapılanmada, ücretli emeğin ortaya çıkardığı sendikalar da varolmayacaktır.

Onun esas çıkış noktası, mümkün olmayan reformlar için varolan sendikaların olması değil, sendikalar ve diğer kontrol mekanizmalarından bağımsız bir işçi sınıfı hareketinin ortaya çıkmadan yokedilmesidir. Bu nedenle günümüzde başarılı olan, işçilerin kitleler halinde ve dönemlere bölünmüş bir şekilde moralini yükselten grevler ya sendikasız başlamışlar ya da sendikanın bir çağrısıyla başlamışlar ve giderek ondan bağımsızlaşmışlardır. Bunun neticesi ne olursa olsun, işçi sınıfı, tarihin kendisine yönelttiği şu soruyu sürekli sormak zorunda kalacaktır: sendikalar niye var?

EKA Türkiye Şubesi

Tags: 

Rubric: 

Sendikalar Tartışması

Kemalizme Karşı Komünizm (1)

Türkiye Komünist Partisi’nde Sol Kanat

2. Komünist Hareketin Ortaya Çıkışı

Avrupa'da Birinci Dünya Savaşı, kitlelere bütün savaşları bitirecek olan savaş olarak anlatılmıştı. Genel olarak 19. yüzyılın temel mantığı çatışıp geri çekilmek olan, dolayısıyla kayıp sayısı az olan savaşlarına alışmış durumdaki Avrupa, bir Sırp milliyetçisinin Avusturya-Macaristan Arşidükü Franz Ferdinand'ı öldürmesi sonucu patlak veren savaşın da, öncülleri gibi kısa süreceğini, birkaç haftada biteceğini zannetmişti. Öte yandan durum, kısa süre içerisinde herkesi şaşırtacaktı. Tam dört yıl süren Birinci Dünya Savaşı, Avrupa'nın hemen her yerinde olduğu üzere, Osmanlı İmparatorluğu'nda da hem genel nüfus, hem de işçi sınıfı için tam bir felaket oldu. Başta Ermeniler olmak üzere, sayıları iki milyona yakın soykırım kurbanı olan gayrimüslimin yanı sıra, Osmanlı Ordusu'ndan da bir buçuk milyon kişi ölecek ya da yaralanacaktı.1 Birinci Dünya Savaşı, toplamda on altı buçuk milyon insanın canına malolacak, yirmi milyon kişi ise sakat kalacaktı.2

Dönemin işçi hareketini teşkil eden İkinci Enternasyonal'in partilerinin büyük çoğunluğu ve sendikalarının neredeyse tamamı, 1914'te savaşı destekleyerek proletarya enternasyonalizminin ilkelerine ihanet etmişlerdi. Hareketi karşı saflara taşıyan milliyetçi dalga karşısında, devrimci ilkelere ancak küçük bir azınlık sahip çıkmıştı. Sosyal demokrasinin ihaneti, Avrupa genelinde kitleleri, heyecanla sınıf kardeşlerinin bağırsaklarını deşmeye itecekti. Öte yandan birkaç yıl içerisinde, savaşın getirdiği korkunç koşullar durumu ciddi bir biçimde değiştirecekti. 1917'de Rusya'da gerçekleşen Şubat devriminin ardından, işçi sınıfının Lenin'in söylediği üzere savaşı bitirmek için emperyalist savaşı devrimci sınıf savaşına çevirmesi ve siyasi iktidarı ele geçirmesi gerektiği netleşecekti. 1917 Ekim devrimiyle, Rus işçi konseyleri, yani sovyetleri burjuva geçici hükümetinin ve parlamentosunun elinden iktidara alarak tarihin gördüğü ilk dünya proleter devrimci dalgasını başlatacaklardı. Gerek Rus işçi sınıfı, gerekse Lenin'in başını çektiği Bolşevikler veya yeni isimleriyle komünistler, gerçekleşen devrimin bir dünya devriminin ilk basamağı olduğunu düşünüyorlardı. Dünya genelindeki enternasyonalist devrimciler, Bolşeviklere ve Ekim devrimine yönelerek, Rus Bolşevikleri gibi komünist ismini benimseyeceklerdi. Çok kısa bir süre içerisinde Rusya'da başlayan yangın dünyanın farklı yerlerinde ciddi yankılar bulacaktı. Kasım 1918'de Alman asker ve işçilerinin savaşa karşı ayaklanmasıyla başlayacak olan devrim, bir bütün olarak Birinci Dünya Savaşı'nın bitmesini sağlayacaktı. 1918'de Letonya ve Estonya gibi Baltık ülkelerinde işçi konseyleri iktidarı alacak, Bakü'de bir işçi komünü kurulacak, 1919'da Macaristan'da bir devrim gerçekleşecek, İtalya'da yüzbinlerce işçinin ayağa kalktığı Biennio Rosso yani iki kızıl yıl başlayacaktı. Devrimci dalga Kuzey Amerika'da dahi ciddi bir karşılık bulacaktı: ABD'nin savaşa girdiği Ağustos 1917'de, Oklohama eyaletinden sayıları bini bulan farklı etnik kökenlerden işçi ve fakir köylüler silahlanarak savaşı durdurmak ve zorla askere alınmaya direnmek için Washington'a bir yürüyüş başlatmayı denemişlerdi. 1918 ve 1919'da Portland, Butte, Toledo, Tacoma, Buffalo gibi ülkenin farklı yerlerinden pek çok şehirde işçi konseyleri ortaya çıktı, Seattle'da şehri sarsan bir genel grev gerçekleşti. Bu çatışmalar, 1921'de Batı Virginia eyaletinde 15,000 madencinin silahlanarak Blair Dağı'na çıkmaları ve düzen güçleriyle çatışmaya başlamalarıyla üst noktasına çıkacaktı. İran'dan Çin'e, Afrika'dan Güney Amerika'ya, 1917 Ekim devriminin ardından proletarya on yıl boyunca dünyayı sarsacaktı. Gerek komünist fikirlere yönelim dalgası, gerekse sınıf savaşları dalgası Türkiye'yi de es geçmeyecekti.

Kemalizmin Doğuşu: Birinci Dünya Savaşı Sonrası İstanbul ve Anadolu'daki Durum

Avrupa'nın ciddi bir bölümünün aksine, Osmanlı İmparatorluğu'nda savaşa karşı genelleşmiş bir siyasi hareket hiçbir zaman gelişmedi. Daha önce de ifade ettiğimiz üzere, savaş bittiğinde Osmanlı İmparatorluğu’nda ne bir işçi örgütü ne de etkin bir devrimci yapı mevcuttu. Bununla birlikte, böylesi bir olanağın mevcut olduğunu, 1917'de Ekim Devrimi'nin ardından başlayan ve hakkında ne yazık ki pek az tarihsel veri olan Erzincan Şurası, yani konseyi gösterecekti. Erzincan ve civarında Rus askerleri, aralarındaki Bolşeviklerin ciddi etkisiyle devrimcileşmiş ve burada yaşayan Kürt, Ermeni ve Türk emekçiler arasında ciddi bir tartışma yaratmışlardı. Ekim devrimi ertesinde Rus askerler bölgeden çekilirken, Kürt, Ermeni ve Türk emekçiler, Rus sınıf kardeşlerini, Erzincan Şurası adında bir işçi konseyi kuracak ve şehirdeki yönetim binalarına çektikleri kızıl bayraklar ile uğurlayacaklardı.3 Kısa zamanda bu hareket Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas'a yayıldı. Kurulan konsey hükümeti Ocak 1918'de Osmanlı Ordusu tarafından bastırılana kadar yaşadı.4

Erzincan Şurası gibi bir dinamik, ilerki süreçte İmparatorluk sınırlarının geri kalanında ortaya çıkmamış olsa da, savaşa karşı, siyasileşmeyen fakat inanılmaz bir kitleselliğe sahip bir tepki olduğunu görmek için, firarilerin sayısına bakmak yeterli. Osmanlı ordusu, Birinci Dünya Savaşı'na katılan ülkeler arasında firarın en yoğun şekilde yaşandığı orduydu. Aralık 1917'de, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Alman askerî birliğinin başınu çeken süvari generali Otto Liman Von Sanders "Türk ordusunun mevcut durumu" başlıklı raporunda şunları ifade edecekti:

Türk ordusunda şu anda 300.000'den fazla asker kaçağı mevcuttur. Bunlar düşmana katılmamakta ancak memleketlerrinin art bölgelerine kaçıp burada yağma ve talan yaparak ülke güvenliğini tehdit etmektedirler. Her yerde birlikler bu kaçakları yakalamak üzere harekete geçirilmelidir.5

Osmanlı İmparatorluğu artık pek de bir İmparatorluk sayılamayacak halde savaştan çekildiğinde asker kaçağı sayısı yarım milyonu bulmuştu, ki bu sayı çok daha kalabalık olan Alman ordusundaki asker kaçaklarının üç katından daha fazlaydı.6 30 Ekim 1918'de Osmanlı, İtilaf devletleriyle Mondros Ateşkes Anlaşmasını imzalayacaktı. Anlaşma, İmparatorluğun fiili olarak sonunu teşkil ediyordu. Anadolu'nun belli bir bölümü dışında her yer Osmanlı'nın elinden çıkmıştı. Her ne kadar itilaf devletleri görüşmeler esnasında Osmanlı yetkililerine mevcut hükümeti dağıtmak veya İstanbul'u işgal etmek gibi bir niyetleri olmadığını söylemiş olsalar da 13 Kasım'dan itibaren, İngiliz ve Fransız askerleri fiili olarak İstanbul'a girecek ve önemli bölgeleri tutacaklardı.7 Kısa bir süre sonra Fransız orduları Akdeniz kıyısında da belirli bölgeleri ele geçirecekti. 1919'da başta İzmir olmak üzere Ege bölgesinin geniş bir kesimi Yunanistan'ın eline geçecekti.8

Mondros ateşkes anlaşmasının ardından İstanbul'da, savaş öncesi dönemde İttihatçıların rakibi olmuş olan Hürriyet ve İtilaf Fırkası yeniden kurulacaktı. Mondros anlaşmasından birkaç ay önce, İttihatçı iktidarın tahta çıkardığı Sultan Reşad'ın yerine VI. Mehmed, veya daha iyi bilinen ismiyle Sultan Vahidettin çıkacaktı. Öte yandan, dönemin İstanbul'unun en etkili ismi ne Hürriyet ve İtilaf Fırkası, ne de Vahidettin idi. Öne çıkan şahıs, Damat Ferit Paşa'ydı. Ferit Paşa, savaş öncesi dönemde Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na başkanlık yapmıştı fakat yeniden kurulan partiyle ilişkiler kurmasına rağmen katılmamıştı.9 Vahidettin'in kayınbiraderi olan Damat Ferit Paşa, 10 Mart 1919'da Sadrazam olarak ilk hükümetini kuracaktı. Bir yandan İstanbul'u işgal altında tutan itilaf devletlerini hoşnut etmeye, diğer yandan ise eski İttihat ve Terakki rejiminin kalıntılarını temizlemeye yönelik bir politika izledi. Ermeni soykırımında işlenilen suçlardan dolayı kimi İttihatçılar cezalandırıldı, pek çok İttihatçı tutuklandı. Belirli aralıklarla bir yıldan fazla bir süre iktidarda bulunan Damat Ferit Paşa'nın, bu dönemde İstanbul siyasetinin en öne çıkan şahsı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.10

Savaş esnasında Osmanlı'yı yöneten İttihatçı liderlerden Enver Paşa ile Talat Paşa, Ekim 1918'de ülkeden kaçmışlardı ve Almanya'da bulunmaktaydılar. Bununla birlikte, İttihatçılar, hala bölgedeki en güçlü ve örgütlü yapı konumundaydı. İttihatçılar, gerek ordu kumandanları, gerek bürokratlar gerekse Anadolu'lu sivil tüccar ve zenginler arasında etkinliklerini korumaktaydılar. İttihatçıların Teşkilat-ı Mahsusa ve Karakol Cemiyeti gibi gizli yapılar Anadolu'da, gayriresmi faaliyetlerini sürdürüyor ve yerel milliyetçi gruplar örgütlüyorlardı. İttihat ve Terakki Cemiyeti kendisini feshetmiş görünmekteydi fakat İstanbul'da Teceddüt Fırkası olarak varlığını sürdürmekteydi.11 Teceddüt Fırkasının başını, 1925'ten itibaren Mustafa Kemal'in ölümüne kadar rejime Dışişleri Bakanlığı yapacak olan Tevfik Rüştü (Aras), Kemalist rejiminin en önde gelen ideologlarından olacak Yunus Nadi (Abalıoğlu) ve 1949'da TC Başbakanı olacak Şemsettin Günaltay gibi isimler çekiyorlardı. Bununla birlikte dönemin İstanbul'unda faaliyet gösteren İttihatçı kökenli tek yapılanma Teceddüt Fırkası değildi. Mustafa Kemal'in yakın çalışma arkadaşlarından olacak İttihatçı Ali Fethi Okyar da, Osmanlı Hürriyetperver Avam Fırkası isminde bir parti kurmuştu.12 Teveccüd Fırkası İttihatçıların mal varlığını devralırken, Osmanlı Hürriyetperver Avam Fırkası İttihatçılara eleştirel bir tutum izleyecekti. Buna rağmen, iki parti de 6 Mayıs 1919'da, Damat Ferit Paşa hükümeti tarafından kapatılacaktı.13

30 Nisan 1919 tarihinde, eski bir İttihatçı olan Mustafa Kemal isimli bir komutan, Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas bölgelerinde oluşmuş ve Osmanlı ordusu tarafından bastırılmış konsey hareketinin sonrasında durumun yerinde incelemesi ve gereken önlemlerin varsa bunların alınması amacıyla Damat Ferit Paşa hükümeti tarafından, 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun'a gönderildi. Bu kararın arkasındaki temel gerekçe, bu komutanın Damat Ferit Paşa hükümetince, hem güvenilir ve nitelikli gözüken, hem de İttihatçılarla arası açık bir sima olduğundan dolayı, hükümetin isteklerine uyacağının düşünülmesiydi. Mustafa Kemal, savaş sırasında, daha Şehzade iken Almanya'ya giden Vahidettin'e bu yolculuğunda yaverlik yapmış, Vahidettin tahta çıkınca İstanbul'a çağrılmıştı. Bu komutana görevi sırasında bütün askeri ve sivil makamlara emretme yetkisi de verilmişti. Kararın arkasında, İngilizlerin baskı ve korkusu vardı: İngilizler, Erzincan merkezli konseylerden tedirgin olmuşlardı ve eğer Osmanlı Ordusu bölgenin problemsiz olduğu teminatını veremezse, bölgeye askeri olarak müdahale edebileceklerini açıklamışlardı.14 Görünen o ki, ne İngilizler ne de Damat Ferit Paşa hükümeti, Mustafa Kemal'in, İttihatçıların 1918'de yeniden toparlanan gizli istihbarat örgütü Teşkilat-ı Mahsusa'ya katılmış olduğunu bilmiyorlardı.15

Savaş sonrası dönemde İstanbul sosyalist hareket içerisinde bulunmuş, sonrasında Anadolu'da faaliyet gösterecek önemli komünist militanlardan olan ve hayatına ileride değineceğimiz Ufa, Başkırdistanlı Ziynetullah Nevşirvanov, 1922 tarihinde kaleme aldığı Türkiye İnklapçı Hareketinin Tarihiyle İlgili Materyaller isimli yazısında şöyle diyecekti:

Bugünkü Anadolu hareketi, özellikle İttihat ve Terakki Fırkası tarafından Mondros Anlaşması döneminde, belki de daha önce, Dünya Savaşı'nda yenilgi ihtimali düşünülerek hazırlanmıştır.16

15 Mayıs 1919'da Yunanistan'ın İzmir'e girmesi ile birlikte, İttihatçı unsurların milliyetçi bir hareketi örgütleme çabalarına ciddi bir ivme kazandırdı. İzmir'de Müslüman nüfusa yönelik kimi katliamlar yapılmıştı ve ciddi bir baskı vardı; dolayısıyla Teşkilat-ı Mahsusa ve İttihatçıların bir başka gizli örgütlenmesi olan Karakol Teşkilatı'nın girişimiyle kurulan İzmir Müdafa-i Hukuk Osmaniye Cemiyeti gibi yapıların güç toplaması da zor olmayacaktı. İzmir'in işgalinden sonra Yunanistan ordusunun bölgedeki uygulamaları nedeniyle daha öncesinde silah alma fikrine tereddütlü bakan Müslüman zenginleri ellerindekileri kaybetme korkusuna kapılacaklardı. 1918 sonları ve 1919'da itibaren, İttihatçıların başını çektiği milliyetçiler, Kars, Ardahan, Balıkesir, Nazilli gibi yerlerde kongreler düzenleyeceklerdi.17 Ziynetullah Nevşirvanov bu hareketi şöyle tanımlamaktaydı:

Söz konusu dönemde savunma güçleri, Kuvva-i Milliye denen düzensiz çetelerden oluşuyordu. Bu çetelerin komutanlarının bir kısmı muvazzaf ordu subayları ve yedek subaylardı; ama büyük bölümü halktan çıkma savaşçı liderlerden ve savaş sırasında Ermeni kırımlarına katıldıkları için ateşkesten sonra dağa çıkan İttihatçılardan oluşuyordu.18

İşte Mustafa Kemal'in sahneye çıkacağı nokta buydu. 22 Haziran 1919'da, üçü de kendisi gibi İttihatçı kökenli Mustafa Kemal, Ali Fuat (Cebesoy), Rauf Orbay ve Refet Bele ile birlikte Amasya Genelgesi'ni kaleme alacaktı. Rauf Orbay, eski Bahriye Nazırı (Donanma Bakanı) idi, Refet Bele ile Ali Fuat Cebesoy ise, Sivas'taki III. Kolordu ve Ankara'daki XX. Kolordu komutanlarıydı. Erzurum'daki XV. Kolordu komutanı Kazım Karabekir de genelgenin yazımı sırasında bilgilendirilenler arasında geliyordu. 19 Amasya Genelgesi, İstanbul hükümetine açıkça muhalefet ediyor, “vatanın bütünlüğü, milletin bağımsızlığı tehlikededir” diyor ve Sivas'ta bir kongre düzenleneceğini bildiriyordu.20 Bu noktada, Mustafa Kemal'in, gerek Vahidettin'le olan kişisel ilişkilerinden, gerekse kendisine yeni verilmiş olan bütün askeri ve sivil makamlara emretme yetkisi nedeniyle bu isimler arasında öne çıkması şaşırtıcı değildir. Diğer isimlerden ise en önde gelenin Refet Bele olduğunu söyleyebiliriz. Refet Bele, İttihatçılar içerisinde Mustafa Kemal 1909'da hareketin önde gelenleriyle fikir ayrılığına düştüğünde onu desteklemişti. Zaten hareketin başına Mustafa Kemal'in geçmesini öneren de o olmuştu. Fakat Refet Bele'nin en önemli özelliği, Talat Paşa'nın en yakın arkadaşlarından biri olmasıydı.21 Talat Paşa'nın, sürgünde olmasına rağmen, Mustafa Kemal'e destek verdiği ve Anadolu'daki İttihatçı teşkilatları Mustafa Kemal'in emrine yönlendirdiği, ve Talat Paşa 1921'de öldürülene kadar Enver Paşa'nın da bu politikaya, istemeden de olsa uymuş olduğu bilinmektedir.22

23 Temmuz'da, Mustafa Kemal ve birkaç yandaşı, Erzurum Kongresi'ne katılacaklardı. Bu noktada Mustafa Kemal, yetkilerini bildirgesini yaymak ve gereken desteği almak için kullanmış ve Osmanlı Ordusu'ndan ayrılmış durumdaydı. Mustafa Kemal, Erzurum Kongresi'nin seçtiği Heyet-i Temsiliye'ye Başkan seçilecekti. Esasında bu heyet ve ünvan çok büyük önem taşımıyordu, zira daha önce gerçekleşen kimi milliyetçi kongrelerde de benzer kurum oluşturma girişimleri olmuştu ve Erzurum Kongresi'ne katılım bir hayli kısıtlıydı, hatta kongre düzenlenirken Balıkesir'de bir başka milliyetçi kongre düzenlenmekteydi.23 Öte yandan, Mustafa Kemal ve yandaşları için Erzurum Kongresi, hem hazırlığı içinde oldukları Sivas Kongresi için bir sıçrama tahtası oldu, hem de İstanbul hükümetine Amasya Genelgesi'yle olduğundan daha ciddi bir biçimde meydan okuma olanağı sağladı. Bu noktada, Mustafa Kemal ve yandaşlarının, ne saltanata ne de hilafete karşı bir niyetleri yoktu, hedefte yalnızca İstanbul Hükümeti vardı. Erzurum Kongresi'nin 3. ve 7. Kararları şöyleydi:

İstanbul Hükümeti vatanın bağımsızlığını sağlayamazsa geçici bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümet milli kongre tarafından seçilecektir. Kongre toplanmamış ise, bu seçimi Temsilciler Kurulu yapacaktır(...) Milli irade ve toplanan ulusal güçler padişahlık ve halifelik makamını kurtaracaktır.24

4 Eylül ve 14 Eylül arasında ise Sivas Kongresi gerçekleşecekti. Bu kongre, siyasi açıdan Erzurum Kongresi'nde alınan kararlara bir yenilik getirmiyordu. Daha ziyade milliyetçiler açısından örgütsel yönelimlerin belirlenmesi açısından önemliydi. Ziynetullah Nevşirvanov Sivas Kongresi ve sonrasında gelişen süreci şöyle açıklıyordu:

Sivas Kongresi Anadolu hareketinin ilkelerini açıkladı ve harekatı yönetmek amacıyla her şehirde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ne bağlı vilayet komiteleri kurdu. Bu komiteler, sözde Sivas Kongresi'nce oluşturulan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsilciler Komitesi'nin bir tür kollarıydı. Adı geçen komiteler, yerli halklar, halk arasında etkisi olan büyük çiftlik sahipleri, sanayiciler ve müftü, kadı gibi mollalar, İttihat ve Terakki Fırkası'nın silah kullanmayı bilen üyeleri ve zorba ağalar arasından seçilerek, merkezin ve İttihat ve Terakki Fırkasının yerel 'sorumlu sekreterlerinin' atama ve talimatlarına göre belirlenen kişilerden oluşuyordu. Savaş sırasında bulundukları şu veya bu şehirde kötü çalışan İttihat ve Terakki Fırkası sorumlu sekreterleri, başka şehre gidince oradaki vilayet komitelerinde çalışmaya başlıyorlardı.

Bu vilayet komitelerine, kırsal bölgelerde oluşturulmaya devam eden Kuvva-ı Milliye temsilcileri de katılıyordu. Vilayet komiteleri giderek güç kazanmaya, yetkilerindeki bölgelerde zulüm yapmaya yönelmiş, baskıya ve kaba güce dayanan etkilerini ve ellerindeki kuvva-i milliye birliklerini, işlerine gelmeyen kaza amiri, vali, kadı ve eski İmparatorluk ordusundan komutan ve subayları değiştirmek, hatta bazen tutuklamak ya da kaçmak zorunda bırakmak için kullanmaya başlamışlardı. 1919 yılının Ekim ile Aralık ayları arasında parlamento seçimleri yapıldı. Sivas'ta Rumeli ve Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Temsilciler Komitesi'nin, İstanbul'da Milli Kongrenin atadığı kişiler, kuvva-i milliyenin silahlı tehdidi altında, her biri elli bin vatandaşın oyuyla seçildi.25

Mart 1920'de, İstanbul'un İtilaf devletlerince işgali resmiyet kazandı. Meclis-i Mebusan feshedildi, Sivas Kongresi'nin ardından Anadolu'da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin iktidara gelmesinin ardından istifa etmiş olan Damat Ferit Paşa yeniden hükümet kurmakla görevlendirildi. Bu noktada İngiliz güçlerinin desteği ile Kuvva-i İnzibatiye isminde, ayrıca Halifelik Ordusu olarak da anılan bir askeri birlik kuruldu. Ayrıca İstanbul'daki İttihatçılara yönelik, daha önceki döneme kıyasla daha kuvvetli bir tutuklama dalgası başladı. Nevşirvanov bu süreci şu şekilde ifade edecekti:

Mebusların bir kısmı Anadolu'ya geçerek kurtuldu. En sessiz kalanlar veya hareketlerinde en kurnaz davrananlar İstanbul'da kalmayı başardı. İstanbul'dan kaçanlar, artık kendi etrafında birçok subay ve silahlı birliği toplamayı başarmış olan Mustafa Kemal ve Ali Fuat Paşa ile birleşince, Anadolu'da çalışabilecek yeni meclisi toplamak hiç de zor olmadı. Bunun için gerekli teşkilatlar artık hazırdı: Her şehirde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Vilayet Komitesi vardı ve bu komiteler büyük tüccar, sanayiciler, çiftlik sahipleri ve yüksek mevkideki mollalar ve ağır basan komitacılar, onların yanı sıra, henüz dağıtılan parlamento için bu vilayet komitelerince seçilmiş ikinci seçmenlerden oluşuyordu. Paşaların emrinde son derece yetenekli, etkin ve zeki subaylar vardı. 23 Nisan 1920'de çalışmaya başlayan Türkiye Büyük Millet Meclisi, işte bunların büyük bir kısmı, her kazadan beşer kişi olmak üzere, ek milletvekili olarak atanarak ve İstanbul'dan kaçmış mebuslardan oluşuyordu.26

Gerçekte, Mustafa Kemal'in başını çektiği Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni, TBMM'yi kurmaya iten, İstanbul'un işgalinin resmiyet kazanmasıydı. Bu, ilkin milliyetçilerin İstanbul Hükümeti'ni ele geçirme şansı verilmeyeceğini gösteriyordu. Ayrıca Kuvva-i İnzibatiye'nin kurulması, aynı zamanda halife olan padişahın özellikle Konya gibi geri bölgelerde güçlü olan etkisinin artık kesin olarak İttihatçılara karşı kullanılmakta olduğu, dolayısıyla milliyetçilerin Vahidettin'e karşı da bir tavır almasını gerektiriyordu. Kuvva-i İnzibatiye, milliyetçiler için ciddi bir tehdit teşkil edecekti. Faaliyete geçmeşinin ardından başına Ahmet Anzavur'un geçeceği Kuvva-i İnzibatiye, 10 Mayıs'ta Adapazarı'nı alacak ve buradan Anadolu'ya doğru ilerlemeye çalışacaktı.27 Bu arada, Haziran ayında, Vahidettin'e Sevr Anlaşması sunulacaktı. Anlaşma bir hayli ağır koşullar dayatmaktaydı; zira İngiltere ve Fransa, Kuvva-i İnzibatiye'nin Anadolu genelinde TBMM karşıtı işgallerle karşılaşacağını ve kolaylıkla kazanacağını umuyorlardı.28

Beklendiği gibi Anadolu'nun pek çok yerinde ayaklanmalar patlak verdi fakat Kemal ve kurmaylarının askeri gücünün beklendiği kadar zayıf olmadığı kısa süre içerisinde ortaya çıkacaktı. Dahası, Kemal'in başını çektiği milliyetçi hareket, dağınık çetelerden güçlü bir burjuva hareketi haline gelmişti, ki bu yeni olanaklara kapı açıyordu. En önemli unsur ise Müttefik güçlerin birleşik cephesinin dağılmış olmasıydı. İtilaf devletleri arasında, Osmanlı topraklarının paylaşımında kendisine söz verilen yerleri alamamış bir devlet vardı. Bu devlet, kendisine tüm Ege ve Batı Akdeniz kıyıları sözü verilen, fakat Yunanistan'ın dengeleri değiştirmesiyle Batı Akdeniz ile yetinmek zorunda bırakılmış İtalya'ydı. Ziynetullah Nevşirvanov, alıntıladığımız yazısının bir dipnotunda şu ilginç noktayı vurgulamaktadır:

Hareketin başlangıcında kendini henüz zayıf hisseden Kuvva-i Milliye ve TBMM isyanlardan, yani gericilik yatağı Konya'nın milli harekete katılmamasından endişeleniyordu. Ama aynı zamanda silaha ve askeri malzemeye çok büyük ihtiyaç vardı. Bu yüzden Konya vilayeti İtalyan askeri birliklerince (milli hükümet güçleninceye kadar) işgal edildi ve İtalya'dan, Antalya üzerinden silah ve cephane getirildi. TBMM hükümeti duruma hakim olmaya başladıktan sonra İtalyanlar birliklerini TBMM'nin 'aracısı'nın bulunduğu Anadolu'ya çekti ve İtalyan hükümetinin Enformasyon Dairesine bağlı Stefani Ajansı ile Anadolu Ajansı arasında anlaşma bağlandı.

1920 yılının ikinci yarısında TBMM hükümetinin eski içişleri kumandanı Sami Bey, resmi hükümetin temsilcisi olarak bulunduğu Roma'da, Roma ile Ankara arasındaki ilişkilerde arabuluculuk ediyordu. Basın müdürlüğü adına imzalanan bu anlaşmayla ilgili açıklamayı Basın Yayın Genel Müdürü Hamdullah Suphi, bir grup mebusun sorusu üzerine meclisin açık oturumunda yaptı ve bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa ile arasında mücadele başladı. Mustafa Kemal anlaşmayla ilgili bu açıklamayı reddetti ve Hamdullah Suphi'yi yalancılıkla suçladı.

(...)

Anadolu Ajansının verdiği haberlerin büyük bölümünü Stefani'nin Rodos adası üzerinden sağladığı malumatlar oluşturuyordu. 1: İttihatçıların elebaşlarından biri olan Cavit Beyin Anadolu hareketinin ta başından beri Roma'da bulunması, 2: İstanbul'dan kaçmak zorunda kalan İttihatçıların çoğunun Anadolu'ya İtalyan yardımıyla geçmesi ve 3: Malta'dan kaçan İttihatçıların Roma'da gizlenmesi ve benzeri hususlar, Anadolu hareketinin çok eskilerden ve özlü bir şekilde İtalya'ya bağlı olduğunu gösteriyor.29

İleriki süreçte, TBMM'nin karşısındaki sorun, isyanlar ve firariler olacaktı. İfade ettiğimiz üzere, 1. Dünya Savaşı boyunca Osmanlı Ordusu'ndan yarım milyon asker firar etmişti, ve TBMM'nin kontrolündeki ordularda da firar sorunu çözülmüş değildi. İki sorun da benzer bir çözüm gerektirecekti. Çözüm baskıydı. Temmuz 1920'de TBMM firar sorunuyla ilgilenmek için İstiklal Mahkemelerinin açılmasını tartışmaya başlayacaktı. Bu arada, Kuvva-i Milliye çetelerinin kolaylıkla düz haydutluğa kayan, düzensiz birliklerden oluşması da problemler yaratıyordu. Yaz boyunca ordudan firar edenlerinin sayısının artması sonucu, 1920'nin Eylül ayında İstiklal Mahkemeleri açıldı ve bu mahkemelere firarilerle ilgili sınırsız yetki verildi. İki hafta sonra Hıyaneti Vataniye Kanunu çıkartılarak mahkemelere bu davalara bakma yetkisi de verilecekti. İstiklal Mahkemelerinin uyguladığı terör etkili olduğu kadar korkunçtu. Yüzlerce asker kaçağı idam edildi, binlercesine kürek cezası, hapis cezası ve meydanlarda kırbaçlanma cezası verildi. Kemalistlerle Yunan ordusu arasında gerçekleşen en ciddi savaşlardan biri olan Sakarya Savaşı'nda 120,000 asker toplanacak olması, baskıların sonuç verdiğini gösteriyordu. Buna rağmen, bu savaşta dahi, 10,000 asker firar edecekti.30

1. Dünya Savaşı sonrası koşullar, Anadolu'da Kemalist hareket olarak anılacak bir milli kurtuluş hareketinin oluşumuna yol açacaktı. Tamamen burjuva bir hareket olan, Osmanlı İmparatorluğu'nun eski egemenlerinin bir kesimince yönetilen bu hareket, 20. yüzyıl boyunca dünyanın çeşitli yerlerinde baş gösterecek ulusal kurtuluş hareketlerinin bütün tipik özelliklerini gösteriyordu. Her ne kadar TC'nin kurucu efsanesine göre bu hareket “yedi cedde karşı anti-emperyalist bir destan” olsa da, gerçekte Mustafa Kemal ve arkadaşları, mümkün olur olmaz ilk anlaşabilecekleri emperyalist devletle işi pişirmekten rahatsızlık duymayacaklardı. Kemalist ulusal kurtuluş hareketi, Rosa Lüksemburg'un 1915'te Junius Kitapçığı'nda ifade ettiği görüşleri harfi harfine doğrular nitelikteydi:

Emperyalizm herhangi bir veya bir grup devletin ürünü değildir. Sermayenin dünya ölçeğindeki gelişiminin belirli bir olgunluk aşamasının bir ürünü, doğal olarak uluslararası niteliğe sahip bir durum, sadece bütün kapitalizmin bütün ilişkilerinde tanınabilecek ve hiçbir ulusun dışında olamayacağı bölünmez bir bütüntür.

(…)

Günümüzde ‘ulus’ kavramı, emperyalist emelleri gizleyen bir pelerinden, emperyalist düşmanlıkların savaş narasından, kitleleri emperyalist savaşlarda yem olmaya itecek son ideolojik araçtan başka hiçbir şey değildir.31

Gerdûn

1Kivrikoglu, Hüseyin ve Edward J. Erickson. Ordered to Die: A History of the Ottoman Army in the First World War. Greenwood Publishing Group, 2001, s. 211

3 “Erzincan Şurası: Halklar Arasında Savaşa, Sınıflar Arasındaki Barışa Son!” Tarihte Dört Ekim! Bir Muzaffer Devrim! Proleter Devrimci KöZ 29. Aralık 2005

4Dilber, Orhan. “Kemalizm’in Cumhuriyetçilik Diye Bir İlkesi Var mı?” <www.peyamaazadi.org/foto/PdfDosyalari/Kemalizm_ve_Cumhuriyetcilik.pdf> s. 21

5Zürcher, Eric Jan. “Osmanlı'nın Son Dönemi ve Milli Mücadelede Asker Kaçakları”. http://bianet.org/biamag/ifade-ozgurlugu/129990-osmanlinin-son-donemi-ve...

6Zürcher, Eric Jan. “Osmanlı'nın Son Dönemi ve Milli Mücadelede Asker Kaçakları”. http://bianet.org/biamag/ifade-ozgurlugu/129990-osmanlinin-son-donemi-ve...

11Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 16

13Burak, Durdu Mehmet. “Osmanlı Devleti'nde Jöntürk Hareketinin Başlaması ve Etkileri”. dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/1271/14637.pdf s. 18

14Dilber, Orhan. Kemalizm’in Cumhuriyetçilik Diye Bir İlkesi Var mı? <www.peyamaazadi.org/foto/PdfDosyalari/Kemalizm_ve_Cumhuriyetcilik.pdf> s. 21-22

15Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 79

16Nevşirvanov, Ziynetullah. “Türkiye İnklapçı Hareketinin Tarihiyle İlgili Materyaller”. Milli Azadlık Savaşı Anıları. İstanbul, TÜSTAV, 2006. s. 109

17Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 19-20

18Nevşirvanov, Ziynetullah. “Türkiye İnklapçı Hareketinin Tarihiyle İlgili Materyaller”. Milli Azadlık Savaşı Anıları. İstanbul, TÜSTAV, 2006. s. 115

19Akşin, Sina. “Ana Çizgileriyle Türkiye'nin Yakın Tarihi”, İmaj Yayıncılık, s. 110

21tr.wikipedia.org/wiki/Refet_Bele

22Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 20

23Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 20-21

25Nevşirvanov, Ziynetullah. “Türkiye İnklapçı Hareketinin Tarihiyle İlgili Materyaller”. Milli Azadlık Savaşı Anıları. İstanbul, TÜSTAV, 2006. s. 115-6

26Nevşirvanov, Ziynetullah. “Türkiye İnklapçı Hareketinin Tarihiyle İlgili Materyaller”. Milli Azadlık Savaşı Anıları. İstanbul, TÜSTAV, 2006. s. 117

29Nevşirvanov, Ziynetullah. “Türkiye İnklapçı Hareketinin Tarihiyle İlgili Materyaller”. Milli Azadlık Savaşı Anıları. İstanbul, TÜSTAV, 2006. s. 118

30Zürcher, Eric Jan. “Osmanlı'nın Son Dönemi ve Milli Mücadelede Asker Kaçakları”. http://bianet.org/biamag/ifade-ozgurlugu/129990-osmanlinin-son-donemi-ve...

 

Tags: 

Kemalizme Karşı Komünizm (2)

Türkiye Komünist Partisi’nde Sol Kanat

 

 

 

 

 

 

İstanbul'da Sosyal Demokrasi ve Komünizm

1918'de Osmanlı İmparatorluğu ile Müttefik devletler arasında Mondros Ateşkes Anlaşmasının imzalanmasının ve İttihatçı hükümetin düşmesinin ardından, Birinci Dünya Savaşı döneminde İstanbul'dan sürgün edilmiş veya kaçmak durumunda kalmış pek çok muhalif isim, şehre dönme olanağı buldu. Bu kişiler arasında savaş öncesi dönemde şu veya bu şekilde sosyalist düşünceleri savunmuş kesimden hayatta kalanların çok büyük bir kısmı da yer almaktaydı. Ayrıca, savaş esnasında çeşitli Avrupa ülkelerine gönderilmiş olan aydın ve işçilerin kimileri, o ülkelerde sosyalist görüşlerle tanışmıştı ki savaşın ardından onlar da İstanbul'a döneceklerdi. Savaş esnasında gayrimüslimlere, özellikle de Ermenilere yapılanlar nedeniyle, Müslüman kökenli sosyalistler İstanbul'a gayrimüslimlerden büyük ölçüde daha çabuk dönebilmişlerdi. Zaten sayıca az olan Müslüman sosyalistleri içindeki sol eğilimin en öne çıkan ismi Baha Tefvik'in 1914'te ölmüş olması da, sayıca daha çok olan ve bir adım önde olan Müslüman kökenli sosyalistlerinin ve yaratacakları örgütlenmelerin görüşlerinin Avrupa sosyal demokrasisi çizgisinde olmasına neden olacaktı.

İlk kurulan parti, etrafında topladığı ufak bir aydın çevreyle savaş öncesi dönemde yasal bir sosyal demokrat parti kurmaya çalışan ama başarılı olamayan eski İttihatçı, ayrıca mason Dr. Hasan Rıza'nın 1918'in sonlarına doğru kurduğu Sosyal Demokrat Fırkasıydı. 1919 yılı başlarında yayınlanan program ve beyannameye göre, partinin amacı işçilerin çalışma hayatının düzenlenmesi, sendikalar içinde örgütlenmeleri, yaşam ve çalışma koşullarının iyileştirmesi ve sosyal haklara sahip olmalarıydı.1 Bu parti 2,000 kişilik2 bir kitle elde etmeye başaracaktı, fakat yeni dönemin örgütlerinden en güçlüsü Sosyal Demokrat Fırkası değil, sürgünden dönen Hüseyin Hilmi'nin eski partisi Osmanlı Sosyalist Fırkası'nın devamı olarak 1919'un Şubat ayında kurduğu Türkiye Sosyalist Fırkası olacaktı.3 Hüseyin Hilmi'nin partisi, hem geçmişteki varlığı hem de erişeceği gücün etkisiyle, koşullardan dolayı merkezden kopuk olsalar da İstanbul dışında şubeleri olacak tek sosyal demokrat teşkilattı. Bu yapının üye sayısı, en güçlü olduğu dönemde İstanbul'da 14,000'i bulacaktı.4

Hüseyin Hilmi'nin partisinin, savaş öncesi dönemde aynı adını taşıyan ve üyelerini Osmanlı sosyalist hareketinin sol kanadını oluşturan militanlarının partisiyle herhangi bir ilgisi yoktu. Hüseyin Hilmi eski çizgisini devam ettirmekteydi. Dahası, Hüseyin Hilmi, sürgündeyken, dönünce Şeyhülislam olacak Mustafa Sabri Efendi gibi Hürriyet ve İtilafçılarla dost olmuştu ve şimdi iktidarda olan bu partiden arkadaşları Hüseyin Hilmi'yi koruyup kolluyorlardı.5 Hüseyin Hilmi'nin partisinin güçlenmesinin nedenleri arasında, onun mevcut Osmanlı hükümetiyle yakınlığı, ve belki bu yakınlık sayesinde daha büyük güçlerle kurabildiği ilişkilerini göstermek mümkündür. Öte yandan şunu de belirtmek gereklidir ki bu tutum, Hüseyin Hilmi'nin partisinin ancak mevcut dönem içerisinde benzer ideolojilere sahip diğer partiler arasından öne çıkabilmesini sağlamış olabilir. Mondros Anlaşması sonrası İstanbul'u kontrol etmekte olan devletler, şüphesiz sosyal demokrasinin savaş seferberliğinde kendilerine nasıl bir hizmet sunduğunu unutmamışlardır. Bu güçlerin, ciddi bir sınıf mücadelesi tarihi olan İstanbul'da savaşın ardından, Avrupa'nın pek çok ülkesinde olduğu benzeri bir işçi kalkışması olabileceğini düşünmüş, ve böylesi bir hareketi kontrol altında tutmak için Hüseyin Hilmi'nin partisinin hayatını kolaylaştırmış olmaları gayet olasıdır.

Hüseyin Hilmi'nin partisinin ideolojisinde, Osmanlı Sosyalist Fırkası'nın çizgisiyle büyük ölçüde aynı kalmıştı, öte yandan detayları bakımından İkinci Enternasyonal'in çizgisini daha net bir biçimde ifade etmekteydi. Bu, en net biçimiyle, Hüseyin Hilmi'nin partisinin yayın organı İdrak'ın ilk sayısında Ferdinand Lassalle ve Karl Marks'a övgüyle atıfta bulunulmasında görülmekteydi:

“1860 tarihlerine doğru sosyalist fikir ve akımları, başta ortaya çıktıkları Fransa'da  sönmeye başlamışlardı. 1848 Devrimi'nden sonra, Fransa'da iktidar konumuna gelen  sosyalist görüşten birçok devlet büyüğü, fikirlerini uygulamaya başlamış ve neticede  başarısızlığa uğramışlardır. Bu durum karşısında pratiğin hayatını sürdürmesi için  yeni bir güç keşfetmek, görüşü daha bilimsel, daha metin temellere dayandırmak  gerekiyordu.

Bu fevkalade zor görevi gerçekten harkülade denecek tarzda yerine getirmeyi  başaracak iki kişi yetişti: Karl Marks ve Lassalle.

Bu iki zat, Fransız sosyalistlerini temizlendirdiler. Her ikisi de burjuva sınıfa mensup,  gayet iyi eğitim görüş, iktisat dünyasına hakim, aydın kişilerdi. Görüşlerini duygular  ve inançlar üzerine değil, hesaplar ve gerçekler üzerine inşaa ediyor, fikirlerini  mantıktan, felsefeden ziyade, iktisattan, istatistikten alıyorlardı.

Saptadıkları ve savundukları pratik, bugün övünç kaynağıdır. Yalnız sosyalistler değil,  bütün insaniyet bu iki dahiyi takdir ediyor. Bu iki kişi bugünkü sosyalizmin gerçek  kurucularıdır.”6

Bu tutum İkinci Enternasyonal'in hem Marks, hem Lassalle'a yönelik genel görüşlerinin bir özeti ve Marks'ın görüşlerinin nasıl çarpıtıldığının bir örneği gibiydi. Osmanlı Sosyalist Fırkası'nın en önemli ideolojik kaynaklarından olan Fransız sosyalisti Jean Jaures de, İdrak gazetesinin sayfalarında övülüyor, hatta yüceltiliyordu:

“Fransız sosyalizminin kurucusu ve yöneticisi olan Jean Jaures, yalnız kendi ülkesine,  kendi Partisine değil, belki bütün insanlığa gıyaben şeref veren dehalardan biriydi  (...) Fransa, savaşın bütün acılarına rağmen tam beş sene bu soylu evladının kaybına  ağladı. Onu, onun verdiği hizmetleri unutmak şöyle dursun, her fırsatta tekrar tekrar  yüceltildi.”7

Bununla birlikte, fakat aslında İkinci Enternasyonal'in tutumuyla da uyumlu biçimde, ülke durum ve koşulları ile sosyalizm anlayışı birleştirilmekteydi. İdrak gazetesinin ilk sayısının başyazısına göre:

“Türkiye, ezelden beri bir sosyalist ülkesidir ve şeriatın hükümleri bir sosyalist  düsturdur. Müslüman Osmanlı İmparatorluğu'nda şeriatın hükümleri uygulanıyordu  ve sosyalist düsturuna uyuluyordu. Bu sebepten millet bolluk ve mutluluk içinde  yaşamıştı. Demek ki sosyalist şeriat hükümleri uygulanırsa, memleket yine bolluğa ve  mutluluğa ulaşabilecektir.”8

Bir yandan İkinci Enternasyonal'in bilimsel sosyalizmine atıfta bulunurken bir yandan sosyalizm ile Müslümanlığı, hatta şeriatı bağdaştırma çabası, her ne kadar çelişkili gözükse de esasında bu yaklaşım İkinci Enternasyonal'in din konusuna dair tutumuyla uyumluydu. İkinci Enternasyonal'in pek çok partisi içerisinde özellikle Hristiyanlıkla sosyalizmin bağdaştıran kesimler uzun süredir yer almaktaydı. Bu minvalde bu yaklaşımın İkinci Enternasyonal tarihine damgasını vuran oportünizmle tamamen uyumluydu. Peki Hüseyin Hilmi'nin partisinin sosyalizm anlayışı teoride ve pratikte ne minvaldeydi? Partinin kuruluş beyannamesi bu konuyu netleştiriyordu:

“İnsanlar arasında gerçek eşitliği temin etmek, fakir halkı refah ve mutluluğa  eriştirmek gibi bir yüksek bir fikri barındıran uğraşımız aynı zamanda ahlaki ve siyasi  bir inançtır.

İslam dini de sosyalizm esaslarını gerçekten taşır. Türk gelenekleri de birçok sosyalist  fikirleri içinde barındırmıştır.

Şimdiye kadar ülkemizde ihmal edilen bu yüce uğraşı gerçekleştirmek için Türkiye  Sosyalist Fırkası Kurulmuştu.

Faaliyetimizi, ülkenin durumunu, bölgedeki gelişmeleri ve halkın zihniyeti ve kişiliğini  temel alarak belirledik ve düzenledik.

Programımızda bulunan genel reformların gerçekleştirilmesine katılıkla çalışarak,  özellikle bir 'İşçi ve Çalışma Bakanlığı' kurularak işsizlere iş bulmak görevinin  hükümetçe kabulüne gayret edeceğiz.”9

Net bir biçimde görüleceği üzere, Hüseyin Hilmi'nin partisinin sosyalizm anlayışında, İkinci Enternasyonal partilerinin genelinde olduğu gibi, işçi sınıfının bir devrimle iktidarı alması, dünya devrimi ve komünist bir dünya gibi bir yaklaşım yoktu. Yönelim, mevcut hükümetin belli reformları uygulamasını sağlamaya çalışmak olarak belirlenmişti. Ayrıca tabii ki, tüm İkinci Enternasyonal partileri gibi, Hüseyin Hilmi'nin partisi de milli geleneklere atıfta bulunmayı ve sosyalizmin bu geleneklerle ne kadar uyumlu olduğunu iddia etmeyi ihmal etmemişti. Zamanında Osmanlı Sosyalist Fırkası'nın Paris şubesini kurmuş olan Refik Nevzat'ın savaşın ardından Hüseyin Hilmi'yle ilişkilerini tazelemesiyle birlikte, bu parti yeniden toparlanan İkinci Enternasyonal'in Türkiye'deki resmi üyesi sayılacak, Refik Nevzat'ın Paris'teki grubunun üyeleri, Hüseyin Hilmi'nin partisinin temsilcileri olarak İkinci Enternasyonal kongrelerine katılacaklardı.10

Refik Nevzat'ın Partis'teki sosyalist grubuyla Hüseyin Hilmi'nin yeniden kurduğu partisi arasındaki ilişkiyi kuran, Mustafa Kazım isimli bir işçiydi. Memleketinden dolayı sıkça Vanlı Kazım diye de anılan bu kişi, 1914'te teknik okulda eğitim görmek için Paris'e gitmiş, fakat savaş başlayıp kendisine para gönderilemez olunca orada Renault fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlamış ve sendikaya katılmış, bir yandan da sosyalist fikirlerle ve Refik Nevzat'ın grubuyla tanışmıştı. Kendi ifadesine göre bu noktada marksizm bilgisi yoktu, sosyalizmin ne olduğuna dair kılavuzu ise Refik Nevzat ve onun söylediklerine dair kendi akıl yürütmeleriydi. Refik Nevzat, Hüseyin Hilmi'nin İstanbul'de yeni bir parti gördüğünü öğrenince, İstanbul'a bu partiyle anlaşması için bir temsilci gönderilmesi gerektiğini söyledi. Mustafa Kazım da, zaten İstanbul'a gideceği önceden bilindiği için temsilci seçildi.11 Gelecekte komünist hareket içerisinde önemli rol oynayacak olan Mustafa Kazım'ın 1919'un ortalarında Hüseyin Hilmi ile ilk tanışmasına dair anlattıkları, bu partinin işleyişini göstermesi açısından önem taşımaktadır:

“Masanın üzerindeki boş rakı şişesiyle leblebi tabağını çabucak masanın gözüne  koydu. Masanın başındaki sandalyeye beni buyur etti ve kendisi de bir sandalye ile  karşıma oturdu.

Karşılıklı bakıştıktan sonra gelişimin sebebini şöyle anlattım: 'Ben Paris'te bulunan  Türklerin teşkil ettiği bir sosyalist grubun tam yetkili bir  temsilcisiyim, buyrun  itimatnamemi okuyun' dedim ve itimatnameyi verdim. Hilmi Bey  itimatnameyi  dikkatle okuduktan sonra bana baktı ve 'şimdi karşılıklı bir parti arkadaşı gibi  konuşalım' dedi ve ilave etti: 'Biz burada partiyi yaşatmak için çeşitli zorluklarla  mücadele etmekteyiz. Partiyi ve gazetemizi yaşatmak için yeter paramız yok. Partiye  üye kazandırmak için gazetemizin devamlı ve uyarıcı yazılarla çıkması lazım. Bunun  için çok paraya ihtiyacımız var. Sizin Paris grubunuz bize ne kadar para yardımı  yapabilir?' Bu sözü üzerine dikkatle Hilmi'nin yüzüne baktım ve 'Hilmi Bey, benim  görevim bu partinin iç ve dış durumunu öğrenmek ve grubumuza detaylı bir rapor  göndermektir. Söylediklerinizi de yazacağım. Oradan gelecek cevaba göre ileride  konuşuruz. Şimdilik partinin çalışma ve etki durumunu etraflıca öğrenip bildireceğim'  dedim. Hilmi Bey, 'artık burada çalışalım' dedi ve bir gün sonra çıkacak gazeteye  konmak üzere benden Avrupa sosyalizmi ve prensipleri hakkında bir yazı ve bir de  fotoğrafımı istedi. Bunları hazırlayıp verdim fakat yayınlanan gazetede yazım sansür  edilerek çıkmamış ve yalnız fotoğrafım çıkmıştı. Katip Fazıl Bey'e sordum:  'Benim yazımı neden sansür ettiler?'. 'İşgal altındayız, sosyolojiye uygun olsa da sert  ve ciddi yazılar işlerine gelmiyor' dedi.
(...)
Bu sosyalist partisinden ciddi bir iş beklenemezdi.”
12

Hüseyin Hilmi, kişisel hırsları da bir hayli güçlü bir isimdi ve partisi içerisinde adeta bir diktatör gibi egemenlik sürmek istemekteydi. Bu tutumu, partinin çektiği kimi aydınlarda kısa bir süre içerisinde rahatsızlıklar yaratacak, kimi aydınlar partiden kopacaktı. 20 Temmuz 1919'daki kongrede benimsenecek parti tüzüğünün birinci maddesi şöyleydi:

“Fırkanın ünvanı Türkiye Sosyalist Fırkası olup kurucusu Hüseyin Hilmi arkadaş  fırkanın tam yetkilisi ve daimi lideridir.”13

Bu kongrenin ardından parti bütün bu sıkıntılara rağmen ciddi bir güç kazanacaktı. Hüseyin Hilmi'nin partisinin ciddi bir güç kazanmasının birbiriyle bağlantılı iki nedeni vardı. İlki bu dönemde İstanbul işçi sınıfının belirli kesimlerinde ciddi bir hareketlenme olması ve grevler gerçekleşmesi, ikincisi ise bağlantıları nedeniyle Hüseyin Hilmi'nin bu grevlere pratik bir destek sunabilmesiydi. 1919'un Ekim ayında, Haliç'te Bahriye Nezareti'ne bağlı tershaneler gibi fabrikalarda, 1300 kişinin katılımıyla gerçekleşen bir greve sözcülük etmesinin ardından, 1920'de Hüseyin Hilmi nereden geldiği bilinmeyen paralarla en önemlisi tramvay işçilerinin grevi olmak üzere, deri fabrikaları ve tershanelerdeki grevlere katılan işçilere mali yardım etmeye başlayacak, bu da greve gitmek isteyen işçilerin Hüseyin Hilmi'nin partisinden yardım istemesine neden olacaktı. Bu durumun sonucu olarak Hüseyin Hilmi ciddi bir üne kazanacak, grevlerde işçilerin temsilcisi olarak müzakere yapmaya başlayacak, grevlerin kazanılmasıyla partisine de binlerce işçi akın akın katılacaktı. Grevlerin gerçekleştiği işletmelerin üst düzey yöneticilerinin de gözleri korkacak ve bu kişiler de, yüklü bağışlar karşılığı partiye girmeye başlayacaklardı. Toplanan paralarla parti genel merkezi olarak bir konak, Hüseyin Hilmi'ye ise armalı, kırmızı bir otomobil alınacaktı.14 Başta Tramvay işletmeleri olmak üzere Hüseyin Hilmi'nin yardım ettiği grevlerin büyük çoğunluğu, Fransız sermayesinin egemen olduğu şirketlerde gerçekleşmişti ve bu noktada Fransızlarla araları açık olan İngilizler Hüseyin Hilmi'nin partisini desteklemişlerdi.15 İngilizlerin bu tutumu, Fransız sermayesinin işlerini dolaylı olarak bozmak için olduğu kadar, grevleri kontrol altında tutmak için benimsendiğini söyleyebiliriz.

Bu dönemde İstanbul'da kurulmuş sosyalist partilerden bir diğeri Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası olacaktı. Resmi kuruluş tarihi 22 Eylül 1919 olan bu parti, Temmuz ayının sonlarında resmi makamlara parti açmak için başvuru yapmıştı. Bu partinin kökenleri 1919'un Mayıs ayında, Almanya'da, Türkiye İşçi ve Çiftçi Fırkası adıyla atılmıştı.16 Almanya'daki parti, 1919'un başlarında, Alman Devrimi'nin etkisiyle sosyalist fikirlerin etkisi altına giren Türk aydınlarınca kurulmuştu. Bu çevre, bu dönemde Almanya'da Kurtuluş isminde bir yayın başlatmıştı.17 Her ne kadar bu çevreye, Rosa Lüksemburg, Karl Liebknecht ve Leo Jogiches'in başını çektiği Spartaküs Birliği'ne atıfta bulunarak Türk Spartakistleri denilmiş olsa da, bu doğru bir yakıştırma değildi.18 Ziynetullah Nevşirvanov'un, 1923'te bu çevrenin en önde gelen ismi Ethem Nejat'a dair yazdığı anma yazısında ifade ettiği üzere, bu partinin kökenleri komünistlerle alenen karşı-devrimci sosyal demokratlar arasında orta yolu bulmaya çalışan Almanya Bağımsız Sosyal Demokrat Partisi'ndeydi.19 Kurtuluş dergisinin ilk sayısı da, Alman bağımsız sosyalistlerinin arada kalmış çizgisini yansıtır nitelikteydi. Bir yandan derginin giriş yazısında şöyle ifadeler bulunmaktaydı:

“Her tarafta duyulmakta olan gürültü, yıkılmakta olan şeyden geliyor: kapitalizm...  Türkiye proletaryası, dünyadaki bütün kardeşleriyle beraber muhakkak bir yarını dört  gözle bekliyor.20

Kapitalizmin yıkımını ve dünya genelinde ortak bir geleceği öngörmesiyle, bu çevre diğer sosyal demokrat çevrelerden ayrılmaktaydı. Bununla birlikte yine aynı sayıda, partinin önde gelen ismi Ethem Nejat'ın yazdığı bir yazıda şu ifadelere yer verilmekteydi:

"Nüfusumuzun yüzde doksan beşi proletarya olan Türk'ün, menfaat ve refahını  sosyalizmde araması pek makul ve doğru bir çaredir."21

Burada hem genel anlamıyla sosyal demokrat çizginin, hem de İstanbul'daki İkinci Enternasyonal çizgisindeki yapıların da paylaştığı, sosyalizmi milli çıkarlarla uzlaştırma eğilimini netçe görmek mümkündü. Bu tutum ve üslubun Ethem Nejat'ın geçmişindeki Türkçülüğün bir sonucu olduğunu söylemek haksızlık olur. Bu ifade, bütün çevrenin görüşlerini yansıtmaktaydı. Yine Kurtuluş dergisinin ilk sayısında yayınlanan bildirgede, Türk ulusunun düşman işgalinden kurtuluşu, yurtseverlik ve Türk milliyetçiliği, dünya işçi sınıfının sermayeden kurtalışıyla özdeşleştirilmek suretiyle marksizm ve enternasyonalizm kılıfına sokulacaktı.22 Bu çevrenin üyeleri, yayınlarının ilk sayısını çıkarttıktan sonra büyük bir heyecanla İstanbul'a döneceklerdi.23

Kurtuluş çevresi İstanbul'a döndükten sonra bu çevreye benzer şekilde farklı ülkelere giden ve bu ülkelerde sosyalizmden etkilenenler arasından katılanlar oldu. Bu kişiler arasında en öne çıkan isim, savaş yıllarında Fransa'da eğitim görmüş ve sosyalist fikirlerle burada tanışmış olan Dr. Şefik Hüsnü'ydü. Almanya'da kurulan partinin ismine 'sosyalist' isminin eklenmesi de, Şefik Hüsnü'nün etkisiyle gerçekleşecekti. Bununla birlikte ilk aşamada partinin genel görüşlerinde ciddi bir değişiklik yoktu. Şefik Hüsnü'nün etkisi, ilk kongresinde partinin genel sekreteri seçilmesinden anlaşılmaktaydı.24 Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Partisi'nin en önemli özelliği, bol miktarda aydından oluşan ve neredeyse tamamı üst sınıflardan gelen bir yapı olmasıydı. Hiçbir zaman resmi olarak parti başkanı konumunda olmasa da, partinin bu dönemde en önde gelen ismi Ethem Nejat'ın içerisinde bulunduğu yapıyı bir aydın örgütü olarak nitelendirmesi şaşırtıcı değildi. Bu nedenle, özellikle Ethem Nejat'ın etkisiyle partinin 1919'da İstanbul'daki çalışmaları, İstanbul'daki sosyalist ve sosyal demokrat partilerin hepsini tek bir çatı altında toplamaya yönelikti. Ethem Nejat'ın temel kaygısı, içerisinde bulunduğu aydınlar örgütünden daha çok halk yığınları örgütleri olarak gördüğü Sosyalist Fırkası ve Sosyal Demokrat Fırkası ile uyuşmaktı. Bu çabalar başarısız olacaklardı.25 Burada, diğer sosyal demokrat partilerin şeflerinin mutlak egemenliklerini yitirmeme istekleri;  Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Partisi'nin belirli üyelerinin ise aydın kökenlerinden gelen ve gelecekte de sergileyecekleri belirli tutumlarının etkili olduğunu tahmin edebiliriz. Her halükarda, bu çabaların başarısızlığı sonucu parti üyelerinin bir kısmı, Anadolu'da yükselmekte olan ulusal kurtuluş hareketine katılmak üzere yola çıkacaklardı.26 Bu kişilerin neredeyse hepsi kısa veya orta vadede sosyalizmle ilişkilerini keseceklerdi, ve özellikle partinin Anadolu'ya geçen üyeleri arasından önemli milletvekilleri, devlet adamları ve bürokratlar çıkacaktı.27

Sosyalist Fırkası ve Sosyal Demokrat Fırkası'nın kurucuları, savaş öncesi dönemde İkinci Enternasyonal'in görüşlerinden etkilenmiş kişilerin, koşullar yeniden faaliyete elverişli olunca ortaya çıkmalarının bir ürünüydü. İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası'nın görüşlerinin kökenleri, temelde İkinci Enternasyonal çizgisiyle, Ekim Devrimi ile başlayan uluslararası devrimci dalganın şekillendirdiği komünist düşünce arasında kalan eğilimden geliyordu. Bu dalga çok kısa süre içerisinde dünya işçi hareketi içerisinde devrimci bir zemine sahip olanlar arasında inanılmaz bir güç kazanacaktı. Sosyalist Fırkası ve Sosyal Demokrat Fırkası'nın yöneticileri, böylesi bir zemine hiçbir zaman sahip olmamışlardı – onların sosyalizminde anlayışlarında devrime yer yoktu ve eğer başlangıçta sınıf mücadelesi ve sosyalizmle bir alakaları olmuşsa, savaş sonrası dönemde savundukları çizginin Enternasyonal'i ile birlikte bu çizgiyi tamamen yitirmişlerdi. İşçi ve Çiftçi Fırkası ise, uluslararası devrimci dalganın etkisine bir noktaya kadar açıktı, fakat bu çizginin kökenlerinde, etkilendiği Alman bağımsız sosyalistlerinin oportünizmi ve orta yolculuğu vardı ki bu hareketin geleceğine de damgasını vuracak olan bu özellik, şimdilik partiyi komünist siyaseti benimsemekten alıkoyuyordu.

Öte yandan Ekim Devrimi ve uluslararası devrimci dalganın gölgesi, İstanbul'a yetişecek kadar uzundu. Savaş öncesi dönemde, uluslararası sosyalist hareketin sol kanadında bulunan eğilimden gelenler, dünya genelinde devrimci ilkelere bağlı sosyalistlerin Ekim Devrimi'ne duydukları heyecanı paylaşmış ve komünist olmuşlardı. Savaş öncesi dönemde bu eğilimin üyelerinin çok büyük kısmını gayrimüslimler oluşturmaktaydı. Gayrimüslimlere yönelik soykırım nedeniyle bu eğilim ciddi bir dağılma yaşamıştı ve toparlanabilmesi daha güç olacak, yaşadığı dağılma da ilk dönem faaliyetlerini etkileyecekti. Bu köklerden gelen ve İstanbul'da – aynı zamanda Türkiye'de – komünist siyaseti benimseyen ilk kişi Roland Ginzberg adında, ailesi Dobruca kökenli olan bir İstanbul Yahudisi olacaktı. Ginzberg, birinci dünya savaşı sırasında askere alınıp Arabistan'a gönderilmişti. Savaş sonrasında İstanbul'a dönüp Halkalı Ziraat Mektebinde bahçıvanlık yapmaya, aynı zamanda da öğrencilere bahçıvanlık öğretmeye başlamıştı.28 Ginzberg, büyük ihtimalle haberlerini aldığı Ekim Devrimi'nin etkisiyle İstanbul'a bir komünist olarak dönmüştü, ve 1918'in ikinci yarısında çalıştığı yeri merkez alarak komünist siyasi faaliyet yapmaya, belirli bir yapılanma örgütlemeye çalışmaya başlamıştı.29 Bununla birlikte, Ginzberg'in kimi eski yoldaşlarıyla buluşup bir grup toparlayabilmeleri 1919'u bulacaktı. Ginzberg bu süreci ve oluşan Komünist Grup ve faaliyetlerini şöyle açıklayacaktı:

“1919 hareketinde genel savaştan sonra hayatta kalabilen militanlar – ilk olarak  1909'dan beri ülkede devrimci sosyalist fikirleri propaganda etmiş ve mücedele  yürütmüş olanlar, Rus devrimine ve III. Enternasyonal'e bağlılıklarını bildiren ilk  komünist grup halinde teşkilatlandılar.
(...)
Bu grubun amacı işçi hareketine gerçek sınıfsal devrimci yolda rehberlik etmekti. İşe  sendikalarda bir takım nüveler oluşturarak başladılar ve işçileri işkolu esasına göre  yeniden teşkilatlandırmak, onlara sınıf bilinci kazandırmak, militan kadroları  hazırlamak ve onları (...) genel bir emek konfederasyonu içinde birleştirmek amacı  güttüler.

Bir haftalık gazete, broşürler, klüpler ve benzerleri çalışmaları boyunca bu grup  tarafından kullanıldı. Bütün bunlar kendi güç ve olanaklarıyla yapıldı.”30

Komünist Grup illegal bir yapılanma olduğu için, tam kuruluş tarihini bilmiyoruz, bununla birlikte, ilk bildirgesinde Komünist Enternasyonal'e bağlılık bildirmesi, grubun kuruluşunu, Üçüncü Enternasyonal'in kurulduğu Mart 1919'un ertesine koyuyor. Ginzberg'in aktarımından da anlaşılacağı gibi Komünist Grup, özünde dönemin işçi hareketi içerisinde bir fraksiyon faaliyeti gerçekleştirecekti. Mevcut sendikalara dair yönelim, savaş öncesi dönemde devrimci sosyalist örgütün çevresinde bir devrimci sendikalar topluluğu olan Sendikal Birlik tarzı bir örgütlemek olacaktı. Sosyal demokrat partiler içerisindeki fraksiyon faaliyeti ise, bu partaları dağıtıp tabanlarını kazanmak biçiminde şekillenecekti. Komünist Grup'un üyelerini çok büyük ölçüde gayrimüslimler oluşturuyordu, dolayısıyla bu faaliyetlerin ilk başlayacağı nokta da gayrimüslimlerin ağırlıkta olduğu sendikalar olacaktı. Bununla birlikte, Komünist Grup bu çalışma üzerinden Müslüman kesimden kişilerle de ilişkilenmeye başlayacaktı, zira özellikle mevcut sosyal demokrat partiler içerisinde muhalif kesimler oluşmaya başlamaktaydı.

Komünist Grubun faaliyet yürüttüğü ve etki kazanmaya başladığı gayrimüslim ağırlıklı sendikalarla ilk temasa geçen Mustafa Kazım olacaktı. Bir yandan Sosyalist Fırka içerisinde çalışma yapmaya devam edecek olan Mustafa Kazım, büyük ihtimalle  1919'un ortalarında başlayan bu ilişkiye dair anılarında şunları anlatacaktı:

“İstanbul'daki işçi teşkilatlarını soruşturdum. Tramvay ve deniz işçilerini yokladım.  Galata'da tamamıyla Rumlardan kurulu oldukça kalabalık bir teşkilat vardı. Oraya  gittim, idare heyeti ile konuştum.

'Türk işçileri bize gelmiyor çünkü bütün konuşmalarımız Rumca oluyor ve bundan  bize karşı soğuk davranıyorlar' demişlerdi. 'Oysa Türk işçilerini de burada görmek bizi  memnun eder, siz buna bir çare bulursanız size elimizden gelen yardımı yapar,  teşekkür de ederiz.'

 'Ben her perşeme günü burada sendikacılık hakkında konferans vermeye başlayayım,  bu suretle Türk işçilerini de yavaş yavaş alıştırırız.'

Bir müddet sonra sendika yönetim kurulu beni de memnuniyetle sendikaya  kaydettiklerini söylemişlerdi.”31

Mustafa Kazım'ın yanısıra Hüseyin Hilmi'nin partisi içerisinde, daimi reise muhalefet edenlerden öne çıkan isimler arasında bir de Sadrettin Celal'i saymak gereklidir. Babası Adliye Nazırlığı (Adalet Bakanlığı) yapmış olan Sadrettin Celal, lise ve üniversiteyi okumak için Fransa'ya gönderilmiş, Sorbonne Üniversitesi'nden pedagoji diploması almış, siyasetle de Fransa'da tanışmıştı. Sadrettin Celal'in ilk benimsediği görüş sosyalizm değil, İsviçreli anarşistlerin etkisiyle anarşizm olacaktı. Sadrettin Celal, savaş sonrası döneme gelindiğinde, bu görüşlerden kopmuştu ve sosyalist argümanlarla anarşizmi eleştirmekteydi.32 Sadrettin Celal, Türkiye Sosyalist Fırkası içerisinde Hüseyin Hilmi'nin mutlak hükümdarlığını kırıp partiyi içeriden fethetmek istiyordu. Ayrıca Sadrettin Celal parti adına 1919 sonlarında gerçekleştirilecek seçimlere de katılacaktı.33 Hüseyin Hilmi'nin partisinde Mustafa Kazım'ın tabandan ve işçilerin desteğini kazanmaya çalışarak, Sadrettin Celal'in ise üstten ve Hüseyin Hilmi'nin diktatörlüğünden rahatsız aydınların desteğine dayanarak muhalefet ettiklerini tahmin edebiliriz. Mustafa Kazım ve Sadreddin Celal'in gelecekteki karşılaşmalarında birbirlerine karşı tutumları, geçmişte birlikte çalışmadıklarını gösterir nitelikte olacaktı.

Dr. Hasan Rıza'nın Sosyal Demokrat Fırkası içerisinde de muhalif unsurlar başgösterecekti. Bu isimlerden en öne çıkanı, bu dönemde İstanbul'da bulunan Ziynetullah Nevşirvanov'du. Nevşirvanov, siyasetle Rus Sosyalist Devrimci'lerinin yayınlarını okuyarak tanışmıştı ve savaş öncesinde okumak için İstanbul'a gelmişti. Savaş yıllarını İstanbul'da geçiren Nevşirvanov, savaş sonrasında Sosyal Demokrat Fırkası'na katılmıştı.34 Öte yandan bu noktada Nevşirvanov'un çizgisi, dönemin sosyalist hareketlerinin genel çizgisinden ayrılmıyordu. Nevşirvanov, Sosyal Demokrat Fırkası'nın merkez komitesindeydi. 1919'un Mayıs ayında yazdığı bir yazıda, milliyetçilikte şövenizme yönelen bir çizgi olduğunu ve bunun sosyalizme aykırı olduğunu ifade etse de, nihayetinde sosyalizm ile milliyetçiliği uzlaştırmaya çalışacaktı.35 Öte yandan, Nevşirvanov'un birkaç ay sonra İstanbul'a hemşerisi Şerif Manatov adlı kişinin Komünist Enternasyonal'in Türkiye'ye göndereceği ilk temsilcilerden biri olarak gelmesi Nevşirvanov'un siyasi geleceğini derinden etkileyecekti. Hayatına ve siyasi faaliyetlerine ileride daha detaylı değineceğimiz Manatov ve Nevşirvanov bu dönemde tanışıp birlikte çalışma yürütmeye başlayacaklardı.36 Nevşirvanov'un parti içi muhalefetinin, komünist görüşleri benimsediği bu noktadan sonra gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Nevşirvanov, İstanbul'daki sosyalist hareket içerisindeki deneyimini şu şekilde ifade edecekti:

“Bize deneyler; Sosyal Demokrat Fırkası Merkez Komitesi'nde, sosyal devrime ve işçi  yararına ait geleneklerinin azınlıkta olduğunu göstermiştir. Bundan dolayı işçilerin  sempatileri olduğu halde ilerletmek mümkün olamıyordu.  Yalnız siyasi mevki ve çıkar  için fırka kurulmasına katılmış olan Dr. Hasan Rıza (...) gibi büyük burjuvaların  yamakları, uşakları ve küçük burjuva olmaya çalışan yardakçılar fırkanın emekçi  yapıya sahip olmasına ve devrimci niteliğe bürünmesine engel olmaya çalışıyorlar,  devrimci unsurları içerdeki savaşta yalnız bırakıyorlardı. Diğer taraftan Hüseyin  Hilmi'nin diktatörlüğü altında yuvalanan Türkiye Sosyalist Fırkası için de aynı  durumda aynı savaş sürüyordu.”37

Nevşirvanov, en nihayetinde oradaki milliyetçilere değil, komünistlere katılmak için Anadolu'ya geçmeden önce Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası'nın İstanbul'daki üç sosyalist örgütü birleştirme çabaları esnasında Ethem Nejat ile karşılaşan Nevşirvanov, onunla iyi ilişkiler geliştirip, ortak çalışma yürüttü. Buna rağmen, Ethem Nejat'ın birlik fikirlerini çok anlamlı bulmuyordu. Nevşirvanov, o dönem bu çabaya dair düşündüklerini şöyle açıklayacaktı:

“Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Partisi Etem Nejat yoldaşa göre de bir aydınlar  örgütü  olduğundan, daha çok halk yığınları örgütü olan Sosyal Demokrat ve Türkiye  Sosyalist fırkalarıyla uyuşmak, birleşmek gerekti. Benim kanıma göre, böyle bir  birleşme olmadığında, yığınları yeni fırkaya çekmek zor olacağı gibi, ötekiler  içerisinde de, rehberleri arasındaki o 'yarı burjuva' çoğunluklarıyla işçi yararına pek  büyük bir iş görmek mümkün olmayacaktı.”38

Umulan sosyalist birliğin gerçekleşmemesi ve ciddi bir kesimin milliyetçilere katılmak için Anadolu'ya geçmesi İstanbul'da kalan İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası üyeleri arasında hayal kırıklığı yaratacaktı. Buna rağmen bu parti, Ziynetullah Nevşirvanov'u olmasa da Sosyalist Fırkası içinde başını Sadrettin Celal'in çektiği bir grubu kazanmayı başaracaktı. Ayrıca bu hayal kırıklığı, büyük ihtimalle Nevşirvanov gibi unsurlarla tartışmaların da etkisiyle, başta Ethem Nejat olmak üzere, bu partinin çizgisi, tamamen komünist olarak tanımlanamayacak olsa da radikalleşecekti. Ethem Nejat, liberal Prens Sabahattin'le giriştiği bir polemikte şöyle yazacaktı:

“Dünyayı kapitalizmin boyunduruğundan kurtaracak olan ancak enternasyonal sosyalizmdir. Bütün dünyanın proletaryası, birbirini kapitalizmin köleliğinden kurtarmak için dayanışmak durumundadır

(...)

Ne bireycilik, ne de demokrasi. Tek başına değil, dünya kuvvetiyle ve enternasyonal teşkilatla ortak düşmana karşı çalışmak mecburiyeti karşısında ancak sosyalizm varlık gösterebilir.”39

Komünist Enternasyonal temsilcisi Şerif Manatov'un görüştükleri arasında Mustafa Kazım da vardı. Manatov, Mustafa Kazım'a hem Türkçe hem de şehirdeki askerlere dağıtmak için farklı dillerde bir dizi bildiri verecekti. Mustafa Kazım bu bildirileri dağıtacak, en nihayetinde İstanbul'dan kaçmak durumunda kalacak ve Rusya'ya gidecekti.40 İstanbul'daki radikal çevrelerden Rusya'ya gidecek olan yalnızca Mustafa Kazım değildi. Bu çevre içerisinde, herkesin devrimin yaşandığı ülkeyi görmek istediği bir ruh hali oluşmuştu. Bu noktada, İstanbul'daki komünistlerin genel çizgisi, Rus komünistlerinin, geçmişteki İkinci Enternasyonal dogmalarının ve İstanbul'un işgal altında olmasının etkisiyle, Anadolu'daki ulusal kurtuluş hareketini desteklemek noktasındaydı. Buna rağmen, bu dönemde İstanbul'da yaşayan komünistler ve bazı radikal sosyalistler Ankara'ya değil, Moskova'ya gitme hayali kurmaya başlamışlardı ve pek çoğunun bu düşü yakın veya orta vadede gerçekleşecekti. Öte yandan, hepsi karşılaştıklarından aynı derecede memnun olmayacaktı.

Gerdûn

1Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 84-87

2Ginzberg, Roland. "Ginzberg'den Komintern Doğu Sekreterliği'ne (25.2.1921)”. "Beynelmilel İşçiler İttihadı (Mütareke İstanbulu'nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri)". Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay. Sosyal Tarih Yayınları. 2009. İstanbul. s. 37

3Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 70

4Ginzberg, Roland. "Türkiye İşçi Hareketi'ne Kısa Bakış”. "Beynelmilel İşçiler İttihadı (Mütareke İstanbulu'nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri)". Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay. Sosyal Tarih Yayınları. 2009. İstanbul. s. 126

5Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 70

6Sadi, Kerim. “Türkiye'de Sosyalizmin Tarihine Katkı”. May Yayınları, İstanbul, 1975. s. 111-2

7Sadi, Kerim. “Türkiye'de Sosyalizmin Tarihine Katkı”. May Yayınları, İstanbul, 1975. s. 113

8Sadi, Kerim. “Türkiye'de Sosyalizmin Tarihine Katkı”. May Yayınları, İstanbul, 1975 s. 108

9Sadi, Kerim. “Türkiye'de Sosyalizmin Tarihine Katkı”. May Yayınları, İstanbul, 1975 s. 109-110

10Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 77

11Kip, M. Kazım. “Anılarım”. Milli Azadlık Savaşı Anıları. İstanbul, TÜSTAV, 2006. s. 79-80

12Kip, M. Kazım. “Anılarım”. Milli Azadlık Savaşı Anıları. İstanbul, TÜSTAV, 2006. s. 83

13Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 76

14Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 79-80

15Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 82

16Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 298

17Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 294

18Her ne kadar Almanya'da Spartaküs Birliği ve devrim saflarına katılan Türkiye kökenli göçmenler olduğu bilinse de, bu kişilerin Türkiye kökenliler olarak ayrı bir grup kurma girişimi olmamış gibi gözükmektedir.

19Nevşirvan, Ziynetullah. “Ethem Nejat Arkadaş”. Mustafa Suphi ve Yoldaşları. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. s. 73

20Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 294

21Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 302

22Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 297

23Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 298

24Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 298, 306

25Nevşirvan, Ziynetullah. “Ethem Nejat Arkadaş”. Mustafa Suphi ve Yoldaşları. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. s. 73-74

26Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 307

27Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 295, 307

28"Beynelmilel İşçiler İttihadı (Mütareke İstanbulu'nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri)". Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay. Sosyal Tarih Yayınları. 2009. İstanbul. s. 106

29Şişmanov, Dimitır. “Türkiye İşçi ve Sosyalist Hareketi: Kısa Tarih (1908-1965)”. Belge Yayınları. 1978. s. 90

30Ginzberg, Roland. "Komünist Gruplar ve Devrimci Sendikalar”. "Beynelmilel İşçiler İttihadı (Mütareke İstanbulu'nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri)". Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay. Sosyal Tarih Yayınları. 2009. İstanbul. s. 150 Burada şöyle bir not düşmek gereklidir ki gerek bu ifadeler, gerekse Ginzberg'in diğer yazıları kendisinin Osmanlı döneminde İstanbul'daki devrimci sosyalist örgüte aşağı yukarı başından beri faal bir biçimde katıldığını, hatta belki kurucu üyeleri arasında yer aldığını göstermektedir ki, alıntıladığımız diğer kaynaklara göre, bu yapının ilk kuruluşunda kurucular arasında ismi belirtilmeyen bir Yahudi vardır. Öte yandan kurucular arasında ismi geçen bu Yahudi, Ginzberg'den ziyade Parvus da olabilir.

31Kip, M. Kazım. “Anılarım”. Milli Azadlık Savaşı Anıları. İstanbul, TÜSTAV, 2006. s. 83-84

32Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 303

33Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 79

34Nevşirvanov, Ziynetullah. “Türkiye İnklapçı Hareketinin Tarihiyle İlgili Materyaller”. Milli Azadlık Savaşı Anıları. İstanbul, TÜSTAV, 2006. s. 107-8

35Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 74

36Harris, George S. “Türkiye'de Komünizmin Kaynakları“. İstanbul: Boğaziçi Yayınları, 1975. s. 99

37Nevşirvan, Ziynetullah. “Ethem Nejat Arkadaş”. Mustafa Suphi ve Yoldaşları. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. s. 73

38Nevşirvan, Ziynetullah. “Ethem Nejat Arkadaş”. Mustafa Suphi ve Yoldaşları. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. s. 73

39Sadi, Kerim. “Türkiye'de Sosyalizmin Tarihine Katkı”. May Yayınları, İstanbul, 1975. s. 365, 367

40Kip, M. Kazım. “Anılarım”. Milli Azadlık Savaşı Anıları. İstanbul, TÜSTAV, 2006. s. 84-87

 

Tags: 

Mısır'da Grevler: İşçiler, Ordusuz Demokrasi Yalanı, Burjuva Sol Birlikler ve Sendikaların Gölgesinde Seçenek Arıyor

Komünistler müneccimler değillerdir; ancak tarihin ve deneyimlerin verdiği dersleri çalışırlar ve perspektiflerini buralardan hareketle yeniden inşa etmek için meşgul olurlar. Marksizmin ne bir ilmihal, ne de entelektüel bir ilgi alanı olmadığı gerçeğiyle tutundukları zeminden dünyaya bakarlar. Ulusal, mezhepsel ve dini her türden emperyalist tuzağın dışında en gerçek savaşın ve çözümün sınıfın kendisinin yaratacağı hareket ve asıl savaşta olduğuna işaret ederler. Örneğin daha henüz yeni yeni ortaya çıkmaya başlayan isyanlarda karşımıza çıkan profil aslında tam da bunun bu yönde tahlil edilmesi gerektiğinin, olayların karakterlerinin açığa çıkması için acele edilmemesi gerekliliğinin işaretlerini veriyordu.

Buna göre “Orta Doğu ve Kuzey Afrika'daki Proleter İsyanlarla Dayanışma” metnimizin içeriğinde yer alan vurguların yanlışlığı tarih tarafından doğrulanmış oldu; özellikle Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde meydana gelen ayaklanmaların sınıf karakterine bakınca bu daha da belirgin ve gerçekliği es geçilemez bir durumu da yaratmış oldu.

(...) Bu ayaklanmalar işçi sınıfının, proletaryanın, sömürülenlerin dünya çapındaki hareketinin bir parçasıdır. Bu sınıf hareketi kapitalist ekonomik krize, egemen sınıfın aşağılık yozlaşmışlığına ve iki yüzlülüğüne ve ister sağcı olsun ister solcu, bütün hükümetlerin vahşi kemer sıkma politikalarına cevaben Yunanistan'da, Fransa'da ve İngiltere'de çıkan aynı sınıf hareketinin parçasıdır.

Bu ayaklanmalar ne yazık ki; proleter bir kimlikleri olmaları şöyle dursun kimi ülkelerde içinden çıkılmaz mezhep savaşlarının da önünü açtı. Özellikle bölgede petrolün öneminin dünya gündeminde taşıdığı hassasiyet ve Avrupa ve ABD burjuvazisinin yıllardır ağzını sulandırmış durumdaydı. Örneğin henüz Libya'daki iç savaşın sesleri duyulmaya başlandığında o dönem iktidarda olan Sarkozy'nin ülkede bulunan petrolün %30'u için ayaklanmacılar ile yaptığı gizli anlaşma, aslında koskoca bir resmin ünlü atasözüyle gerçeklenmesiydi: şeytan, ayrıntıda gizlidir!

Bir süre sonra sitemizde yayınladığımız bir yazı ile daha derli toplu bir değerlendirme gerçekleştirdiğimizi söyleyebiliriz. Buna göre gerçekleşen ayaklanmaların sınıfsal niteliklerine vurgu yapmaya daha çok çalışıyor ve bu eylemlerin aslında işçi sınıfının tarih boyunca hep birer isyan çığlığı olmuş grevler mi, yoksa burjuva demokrasisinin kutsanma ayinleri mi olduğu üzerine “Arap Dünyasındaki Olayların Sınıf Analizi: Dönemi Anlamak” başlığı altında kafa yoruyorduk:

Burada komünistler olarak tahlil etmemiz gereken, gerçekleşen ayaklanmanın sınıfsal doğasıdır. Burjuva basınının pek çok yorumcusu, gerçekleşen olayları yirmi yıl önce Doğu Avrupa'da yönetici patron takımları değişirken gerçekleşen olaylar ile ve daha yakın zamanda gerçekleşen "renkli devrimler"le karşılaştırmayı uygun buldular. Bizim için merkezi öneme sahip olan eylemlerin sınıf doğasıdır.

Buradan yola çıkarak, Tunus'taki eylemlerdeki başlıca sebeplerini “işçi sınıfı içinde yaygın bir rahatsızlık olması, kitlesel işsizlik, düşük ücretler ve soyguncu bir hükümete karşı öfke” olarak değerlendiriyorken, Mısır ortaya çıkan hareketlilikleri “bütün toplumsal sınıfları barındıran geniş bir sınıflar arası niteliği olduğu” vurgusunu yaparak, Libya'daki duruma dair de “Tunus ve Mısır'ın aksine, işçi sınıfı herhangi bir biçimde önemli bir rol oynamadı. Hareket, en başından beri İslamcılık ve kabilecilik ekseninde yürüyor izlenimi veriyordu. Bildiğimiz kadarıyla herhangi bir işçi grevi gerçekleşmedi ve Arap basınında çıkan bir petrol grevi haberinin sonradan yalnızca müdüriyetin üretimi durdurması olduğu ortaya çıktı” şeklinde yorumlamıştık.

Dönemin üzerinden kalkan sis perdesi ile geçmiş tarihin tozunu dumanına katan karmaşasından sıyrılarak tarihin dikiz aynasını temizleyip "Ortadoğu'da ve Kuzey Afrika'da Paylaşım Kavgası: Suriye'de Emperyalist Savaş, Mısır'da Sınıf Savaşı Yaklaşıyor! (1)" başlıklı başka bir yazımızda tekrar bir değerlendirme yaptığımızda karşımıza çıkan tabloyu değerlendirmiştik. Buna göre, Suriye için, “Esad'ın gidişi Kaddafi gibi olamayacak. İlk başlarda rejimler, kitlesel gösteriler karşısında bir bir yıkılırken herkes Esad rejiminin de rahatlıkla yıkılacağını düşündü. Fakat Esad, nusayri elitinin isteği doğrultusunda kolay kolay gitmeyecek ve iç savaş giderek tırmanacak” derken Mısır'da gelişen olaylara ilişkin, işçi sınıfının grevlerle öne çıkmaya dair her türlü çabasına karşılık, Port Said'te yaşananlar ve Müslüman Kardeşler gibi faktörlerin işaret ettiği durum, işçi sınıfı ve onun mücadelesinden yana birşeyin gelişmediğini gösteriyordu.

Günümüze baktığımızda geçtiğimiz birkaç ayı kapsayan dönemde, Mısır'da gerçekleşen kitlesel grevlerin gündeme oldukça oturduğunu söyleyebiliriz. Özellikle sadece bu Ekim ayının ilk yarısında 300 kadar işçi eyleminin gerçekleştiği ifade ediliyor. Bu grev ve eylemlerin tamamına yakınının temel taleplerini de daha iyi yaşam ve çalışma koşulları oluşturuyor. Bu sınıfsal taleplerin önünde ise oldukça fazla sektörü kapsıyan bir işçi kitlesi yürüyor ve bu sınıf kitlesinin hoşnutsuzluğu da her geçen gün artıyor. Metal, sağlık, ulaşım, turizm ve daha birçok sektördeki işçinin katıldığı bu eylemlerin atmosferi, eski Mısır çalışma bakanı Ahmed Hassan al-Borai'de bile eski sözlerini hatırlatma ihtiyacı yaratmış:

Ben o zamanlar grevdeki işçilere karşı zor kullanılarak bastırılan toplumsal huzursuzluğun, bir gün önü alınamayacak bir yangının fitilini ateşleyebileceğini söylemiştim.[1]

Bunu derken gözler, işçilerin mücadelesinin içerisindeki devlet ajanlarına, sendikalara çevriliyor.

Mısır'daki otoritelerin eteğinden kurulduğu yıl olan 1957'den beridir ayrılmayan Genel İşçi Sendikası, “tüm Mısırlıların başkanı olacağını” sözünü veren Mısır devlet başkanı Mohammed Mursi ile yaptığı görüşme sırasında grevleri bir yıllık bir dönem için durdurabileceklerinin sözünü veriyor.

Mısır'da ordu, endüstrinin en önemli noktalarının sahibi konumunda. Buna yönelik olarak, sendikaların da yönleri buradaki aidiyetin burjuvazinin silahlı kuvvetlerinden burjuvazinin bireysel sahiplerine geçmesi yönünde gelişecek gibi duruyor. Zaten bu zamana kadar ordunun elinde tuttuğu önemli sektörlerdeki grevlerin önüne destekledikleri sendikalar ile geçmeye çalışmalarının sebebi de burada yatıyor. Kontrol altında tutulan işçi eylemleri sayesinde bir süreliğine günü kurtaran Askeri Yüksek Konseyi ve onun Ulusal Hizmet Projesi Organizasyonu'nun kaderini yine işçilerin bağımsız ya da sendika güdümündeki eylemleri belirliyor olacak. Mücadelenin gidişatı, yine işçilerin, sendikalar yoluyla parçalanan ve izole olan eylemleri ile devlet aygıtlarından bağımsız örgütlenen grevler arasındaki ince çizgide belirlenecek. İşçiler mücadeleyi sektör sınırlarından kurtararak işçi sınıfının bütün kesimlerine yayarsa, ulusal sınırları aşan nitelikte diğer ülke proletaryasından cevap bularak hareket büyüyecek ya da sönümlenecek.

Mısır'daki burjuva solu da yeni birlikler için kollarını sıvamış durumda. “Devrimci Demokratik Koalisyon”[2][3] adında biraraya toplanan Mısır Sosyalist Partisi, Tecammu Partisi, Sosyalist Halk İttifak Partisi, Mısır Komünist Partisi, Mısır Yolsuzlukla Savaş Koalisyonu, İşçi ve Köylü Partisi, Sosyalist Devrimci Hareket (Ocak), Sosyalist Gençlik Birliği ve Mina Danyel Hareketi dört madde altında topladığı “yeni” programlarında ulusal ekonomiyi, kalkınmayı, laik cumhuriyeti ve ulusa bağımsızlığa vurgu yaparak burjuvazinin solundan işçilerin eylemlerini manipüle etmek adına ve yeni dönem karşı-devrimci araçlar olarak grevlerin karşısına dikilecekler. Anti-emperyalist-ulusalcı söylemlerini tarih boyunca sergileyen ve her ülke ve bölge özelinde işçi sınıfının enternasyonalist kimliği ve onun somut varlığı bilincinin bulandırılması için uğraşan burjuva solu, aslında yeni olmayan söylemleriyle ulusal kalkınma adı altında milli burjuvazinin izinden giderek yeni sömürüyü işçiler için adres göstermekten çekinmiyor.

Mısır'daki işçi mücadelelerinin önündeki tehlikeler oldukça net. Bir yanda, Askeri Yüksek Konseyi ile Mursi, onların arasındaki sarkaçta gidip gelen sendikalar ve milliyetçi/ulusalcı söylemleriyle burjuvazinin uşağı sol kapitalistler, bir yanda ise işçi sınıfının devletin bütün aygıtlarının güdümünden bağımsız, enternasyonalist hareket alanı. Mısır işçilerinin mücadelesi de, tıpkı “ekmek isyanları”ndaki gibi, önümüzdeki dönemde diğer ülkelerdeki işçilerin hareketleri ile bir anlam buluyor olacak. Diğer işçilerin, işsizlik, düşük ücretler, artan gıda fiyatları ve esnek çalışma gibi ortak sorunlarından beslenen sınıfsal talepler ile birleşecek olan mücadelenin çizgisi, ilerideki gelişmelerin seyrini belirleyecek.

Bunçuk, 16/10/12

  1. http://english.al-akhbar.com/content/egypt-workers-striking-record-numbers

  2. http://allafrica.com/stories/201210051506.html

  3. http://english.ahram.org.eg/NewsContent/1/64/53259/Egypt/Politics-/Revolutionary-Democratic-Coalition-A-new-voice-on-.aspx

Tags: 

Rubric: 

Kuzey Afrika

Türkiye, Suriye ve Savaş

Geçtiğimiz günlerde Türkiye gündemi, Suriye ile savaş ihtimaliyle sarsılmaya başlamış durumdaydı; hala da öyle diyebiliriz. Urfa'ya bağlı Akçakale'ye yapılan bombalama sonucunda beş kişinin yaşamını yitirmesinin ardından, hükümet apar topar Suriye'yi meclisten geçireceği Irak'a askeri müdahale tezkeresine, genel bir dışarıya müdahale ifadesi adı altında dahil etti. Bir yandan da Suriye'yi de bombalamaya başlandığı ifade edildi. Başbakan Erdoğan ve AKP'liler, savaş seçeneğinin mevcut olduğunu gündeme getirirken, burjuva basınında savaşa karşı olanları ödleklikle suçlacak kadar alçalan ölüm tacirleri de çok geçmeden türedi.

Bununla birlikte olayın aslı belirsizliğini koruyor. Ortaya çıktı ki, Akçakale saldırısının öncesinde de, can kaybına yol açmamış olsa da, sınırın Türkiye tarafına bombalar atılmaktaymış. Dahası, gerek bu bombaları, gerekse Akçakale'ye atılan bombayı kimin attığı esasında belli değil. Suriye hükümetinin olaya tepkisi, olayı araştıracaklarını söylemek, kurbanların ölümlerinden duydukları üzüntüyü ifade edip, kurbanların yakınlarına başsağlı dilemek olmuş; böylelikle Suriye olaya dair sorumluluk almayı reddetmişti. Türkiye'nin bombaladığı sınır bölgesi, Özgür Suriye Ordusu ile Esad rejimi arasındaki çatışmaların yoğunluklu yaşandığı ve Özgür Suriye Ordusu'nun büyük ölçüde kontrol ettiği bir bölge. Anşılan o ki; Türkiye, daha önceden de buradan gelen bombaları misilleme adı altında, cevaplamaktaymış. Bunun üzerine havan atışının Özgür Suriye Ordusu'nun kontrol ettiği bölgeden geldiği, atılan bombanın Esad rejiminin askeri birliklerince kullanılmayan NATO üretimi bir bomba olduğu ve bombalamanın Özgür Suriye Ordusu tarafından yapıldığı iddiaları ortaya atıldı.

Açıktır ki, bu iddalar mantıklıdır. Bir yandan kendi içerisinde Özgür Suriye Ordusu'na karşı savaşırken ve Sünni muhalifleri özellikle kanlı bir biçimde bastırırken, bir de sınırları bombalamak gibi Türkiye'nin kendisine karşı şiddetlenmesi sonucu doğuracak bir eylemde bulunması pek de mantıklı değildir; dahası Suriye'nin bu koşullar altında böylesi bir bombalamadan ve Akçakale'de birkaç kişiyi öldürmekten elde edeceği gerçek bir kazanç da yoktur. Buna karşın, bu bombalamaların Erdoğan hükümeti ve Özgür Suriye Ordusu'nun işine geldiği, Türkiye'ye Esad'a karşı Özgür Suriye Ordusu'na gerekli stratejik hava desteğini sağlamasını hukuki bir zemine oturttuğu ve Erdoğan'ın iç siyasette savaş tezkeresini geçirip savaş yanlısı milliyetçiliği güçlendirdiğini tespit etmek zor değildir. Bu noktada en kuvvetli ihtimal, bu saldırıların Türkiye ile irtibat halinde Özgür Suriye Ordusu tarafından gerçekleştirilmekte olduklarıdır.

Bununla birlikte yaratılmaya çalışılan bütün savaş yanlısı havaya karşın, Türkiye'nin Suriye'yi işgale girişmesi, şu aşamada çok muhtemel gözükmemektedir. Bunun nedenlerinden ilki, TC devletinin, Türkiye Kürdistanı'nda zaten bir savaşa girişmiş vaziyette olması ve bu savaşı kazanıyor gibi gözükmek bir yana, pek de iyi gitmiyor oluşudur. Şu anda TC devletinin, kendi sınırları içerisinde karadan giremediği, PKK'nin hakimiyetinde olan bölgeler mevcut ve yavaş da olsa bu alanlar genişlemekte. Kendi sınırları içerisinde böylesi bir savaş içerisinde olan bir devletin başka bir ülkeyi işgale girişmesi, pek akla yatkın değildir.

İkinci ve daha önemli neden ise, işçi sınıfının savaşmak istemiyor, hatta savaşa karşı belirli bir tepki duyuyor oluşudur. Buna son dönemden birkaç örnek verebiliriz. Bu örneklerden ilki, 16 Eylül'de, Suriyeli mülteci kamplarının bulunduğu Hatay'da gerçekleşen ve onbinin üzerinde kişinin katıldığı savaş karşıtı gösteri ve çatışmalardır. 16 Eylül'de Hatay'da aşırı-milliyetçi ve Türk şövenisti bir yapı olan İşçi Partisi “Suriye-Türkiye kardeştir” temalı bir eylem çağrısında bulunmuştu. Eylemi valiliğin yasaklamasına rağmen, herhangi bir siyasete bağlı olmayan binlerce kişilik bir kitle belirlenilen eylem alanında toplanmıştı. Bu kitle, sözde muhalif İşçi Partililer bir basın açıklaması yapıp kendilerine dağılma çağrısı yaptıktan sonra, İşçi Partililerle tartıştılar ve onları eylem alanından kovdular. İşçi partililerin ayrılmasının ardından polisin saldırılarına uğrayan ve içlerinden kimileri gözaltına alınan savaş karşıtı Hataylılar, polise karşılık verdiler, saldırılar mahallelerde akşama kadar sürdü ve polisi gözaltıları serbest bırakmak zorunda bıraktılar.

Bunun haricinde, bombalanan Akçakale'de, bu olayın ardından içlerinde hayatlarını kaybedenlerin yakınları da olan yüzlerce kişinin gerçekleştirdiği, ve Akçakale kaymakamı ve Urfa valisinin istifalarının talep edilip hükümet karşıtı sloganlar atıldığı bu eylemi de göz önünde bulundurmak gereklidir. Bir yandan bölgede tuhaf bir şeylerin döndüğünü gösteren bu eyleme dair, Akçakale'nin AKP'li belediye başkanı televizyonda bu eylemin neden gerçekleştirildiğini anlamadığını ifade etti; bu esnada polis Akçakalelilere saldırıyordu. Bu eylemin ardından da polisle çatışmalar gerçekleştirildi.

Son olarak, savaş tezkeresinin çıkartıldığı 4 Ekim'de Türkiye'nin pek çok şehrinde gerçekleşen savaş karşıtı eylemlere değinmek gereklidir. Özellikle başta İstanbul'da onbinlerce kişinin katılımıyla, hatta kimilerine göre yüzbin kişiyi bulan bir kitlenin yaptığı eylem olmak üzere, bu eylemlerin hemen hemen hepsine de şiddetli polis saldırıları oldu.

TC ile PKK arasında otuz yıl gibi bir süredir devam eden savaş, Türkiye'nin Batı'sında yaşayan pek çok kişide savaştan bir yılgınlık ve ölenlerin yönetenler değil, kendi çocukları olduğu bilincini getirmiş durumda. Bu minvalde genel olarak Türkiye işçi sınıfında savaştan yana bir hissiyat olmadığını söylemek mümkün. Devletin en ufağından en kitleseline, savaş karşıtı eylemlere tepkisi hemen her durumda şiddete başvurmak oluyor; bu da kitleleri devletin kolluk güçleriyle anında karşı karşıya getiriyor ve kitlelere savaşa karşı başarılı olmak için mücadele etmenin gerekliliğini gösteriyor – ki Hatay ve Akçakale gibi yerlerde savaş karşıtı eylemlere katılan ve büyük çoğu önceden siyasileşmemiş kesimlerin polisin saldırılarına fiili olarak karşı koymaları ve kendiliklerinden polisle çatışmaları bunun bir kanıtı. Bununla birlikte, savaş karşı kitleler arasında, özellikle burjuva solunun örgütleri, kimi Esad yanlısı, kimi popülist, kimi de pasifist sloganlarla çok büyük yanılsamalar ve kafa karışıklıkları yaratmaya, savaş karşıtı tepkinin, sınıf savaşı temeline oturmasını engellemeye devam etmekte.

Savaş karşıtı hareketin başarılı olması ve işçi sınıfının evlatlarının canlarını ve kanlarını emperyalist TC devletinin çıkarları için vermemesi her tür Esad yanlısı, popülist ve pasifist yanılsamaya karşı, yalnızca Lenin'in 1914'te Birinci Dünya Savaşı'na karşı ortaya koyduğu şiarı yükseltebiliriz:

"Emperyalist savaşa karşı devrimci sınıf savaşı!"

Gerdûn

Tags: 

Rubric: 

Ortadoğu

2012 - Kasım

Açlık Grevleri ve Kürt Sorununun Geleceği

 

 

 

 

 

Kürt tutukluların üçüncü ayına girmiş olan ve artık katılımcı sayısı on bini geçmiş durumdaki açlık grevleri, yavaş yavaş gündemi sarmaya başladı. Talepleri Öcalan'ın tecrit koşullarının kaldırılması, anadilde savunma ve anadilde eğitim olan açlık grevleri bugün, Kürt tutuklular haricinde BDP üye ve hatta milletvekilleri ve Türk solunun örgütlerinden tutuklulara da yayılmış; grevleri başlatan altmış kişi, kritik evreye girmiş durumda. Hükümet güçleri, açlık grevlerini desteklemek için yapılan eylemlere düzenli olarak şiddetle karşılık verirken ortam da giderek geriliyor. Hem Kürdistan'ı, hem de Türkiye'yi açlık grevlerinden ilk ölümün ne zaman çıkacağı endişesi sarmışken hükümet, açlık grevlerine zorla müdahale ederek açlık grevcilerini seruma bağlama planları yapıyor.

Hükümet cephesinin mide bulandırıcı açıklamalarının arkasında gerçek bir korku var. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ağzından tükürükler saça saça, adeta kontrolsüzce oraya buraya saldırması, açlık grevleriyle ilgili nasıl hakaretler edeceğini, açlık grevlerini nasıl etkisizleştireceğini bilememesi hep aslında hükümetin içerisinde bulunduğu çaresizliği gösteriyor. Tabii ki, 12 Eylül sonrası döneminin bütün burjuva siyasetçilerinin, konu açlık grevleri olunca sıklıkla ifade ettiği "gizli gizli yemek yiyorlar" iddiası, yine TC devletinin temsilcilerince kullanılıyor. AKP hükümeti, insan hayatına değer vermeyen gözü dönmüş milliyetçiler olduklarını ve emperyalist TC devletinin başına geçen hangi ideoloji olursa olsun böyle olmak zorunda olduğunu kanıtlamış durumda. Öte yandan hükümet yetkilileri böylesi sert ve vurdumduymaz tavırları, yalnızca insan hayatına değer vermeyen gözü dönmüş milliyetçiler oldukları için sergilemiyorlar. TC devleti böylesi tavırlarla bir yandan, eğer işler çığırından çıkarsa vereceği tavizleri Kürt tarafına maletmemek, Kürt tarafına boyun eğmiş gibi gözükmemek peşinde; diğer yandan da hükümetin kontrolü haricinde gündemi sarsan açlık grevlerini mümkün olduğu kadar karalayarak kitlelerin – özellikle de AKP'li kitlenin – bu eylemi gerçekleştirenlerle insani bir bağ, bir empati kurmasını engellemeye çalışıyor. Türk burjuva hükümetinin açlık grevlerine ilişkin bu stratejisi ne kadar etkili bilinmez; öte yandan gerek otuz yılı aşkın süren savaşa karşı artan kitlesel rahatsızlık, gerekse devlet mekanizmaları ve Türk burjuva siyasetinin anadilde savunma hakkının verilmesini bile bir hayli zor kılacak kadar kemikleşmiş oluşu, hükümetin bu yola bir akıl kaybı yaşadığı için değil, masa başında yaptığı hesaplara dayanarak girmiş olduğunu gösteriyor.

Bir yandan da açlık grevlerinin kendilerine dair de söylenecekler var. Açlık grevi, ancak başka hiçbir bireysel mücadele aracı kalmadığı noktada başvurulagelmiş bir yöntemdir. Dolayısıyla, bu eylemi yapanların kendi yaşam ve tutsaklık koşullarına yönelik yapılan bir eylemdir. Oysa mevcut açlık grevlerinin taleplerine bakınca, açlık grevlerini yapanların yaşama ve tutsaklık koşullarına dair bir talep görmekte güçlük çekiyoruz. Hatta genel olarak açlık grevci tutsakların taleplerinden yalnızca anadilde savunma onları doğrudan ilgilendiriyor ki emperyalist TC devletinin mahkemelerinde yapılacak savunmanın hangi dilde olduğunun önemi en azından tartışmaya açıktır. Abdullah Öcalan'a yapılan atıf da, Kürt milliyetçiliği içerisinde kişilik kültünün ne derece güçlü olduğunu gözler önüne seriyor. Durumu en azından tecritteki Öcalan kadar kötü olan binlerce tutsağın, kendi kötü koşulları için değil de yüceltilen, hatta peygamberleştirilen bir şahıs adına kendi canlarını feda ediyor olmaları ibretlik bir durum.

Öyle ya da böyle, sorunun genel olarak burjuvazi tarafından çözümsüzlüğü ve özellikle TC devletinin politikaları durumu fazlasıyla tehlikeli kılıyor. Açlık grevcilerinden bir tanesinin ölmesi, geçmişte Türk solunun gerçekleştirdiği açlık grevlerinin aksine, özellikle Kürt nüfus içerisinde ciddi bir etki yaratma ihtimali barındırıyor. Kürt açlık grevcilerinden biri hayatını kaybettiği taktirde, ülke genelinde zaten tırmanan etnik çatışmaların çok daha artması, PKK'nin veya benzeri yapıların metropollerde bombalı eylemlere girişmesi olasıdır. Bütün bunlar olurken TC'nin gerek devlet terörünü daha da arttırmayacağını, gerekse linççi Türk milliyetçiliğini daha da körüklemeyeceğini beklemek saflık olur. Açlık grevleri bir kez daha göstermiştir ki Kürt sorununa ne TC devleti içerisinde, ne PKK'nin eylemleri sonucu, ne de genel olarak kapitalist düzen içerisinde bir çözüm getirilmesi mümkün değildir. Burjuva aktörlerin davranışları yalnızca sorunu daha da derinleştirmeye yaramaktadır.

Tutsakların açlık grevleri, siyasi arkaplanları bir yana, insani bir sorunsaldır. Açlık grevlerini yapanlar da, savundukları siyaset burjuva milliyetçisi bir siyaset olsa da, Kürt işçi sınıfının, dolayısıyla dünya işçi sınıfının devletin zindanlarında tutsak ettiği evlatlarıdır. Onların ve işçi sınıfının bu savaş devam ettikçe, şu veya bu şekilde yitip gidecek bütün evlatlarının hayatlarını kurtaracak olan ne emperyalist TC devletinin yapacağı yeni düzenlemeler, ne de PKK'nin devletle uzlaşacağı hususlardır. Tarih tekrar tekrar göstermiştir ki, işçi sınıfının evlatlarını kurtarabilecek olan tek gerçek güç, işçi sınıfının kendisidir.

Gerdûn

Tags: 

Rubric: 

Ulusal Sorun

Batı Şeria'daki Eylemler Üzerine

 

 

 

 

 

 

Aşağıda yayınladığımız yazı, İspanya'daki yakın bir EKA sempatizanı tarafından, Filistin'deki işçi hareketini anlatmak ve ondan dersler çıkartmak için kaleme alınmıştır. Bu inisiyatifi selamlıyoruz. Yaşayan nüfusa muzzam bir acı çektiren vahşi emperyalist çelişkilerin varolduğu bölgede, sınıf, proletarya, toplumsal mücadele, proleteryanın bağımsızlığı gibi kavramların, savaş, milliyetçilik, etnik çatışma, dini çelişkiler gibi kelimeler ile üzerleri örtülüyor. Bu nedenle, mevcut hareketler oldukça önem taşıyor ve bütün ülkelerdeki işçiler tarafından bilinmesi gerekiyor. Bize uluslar, halk, hükümetler ve 'özgürleşen' örgütler ile dayanışma öneriliyor. Biz bu tür bir dayanışmayı reddetmeliyiz! Bizim dayanışmamız sadece Filistin, İsrail, Mısır, Tunus ve dünyanın geri kalanındaki işçiler içindir! Ulusal dayanışmaya karşı sınıf dayanışması! Batı Şeria'da Yaşam Pahalılığı, İşsizlik ve Filistin Yönetimi'ne Karşı Kitlesel Eylemler Ortadoğu'da sıklıkla baş sayfalarda askeri katliamlar ve barbarlığın, emperyalist haydutlar arasındaki sivilleri rehin alan rekabet ve her türlüsünden milliyetçi/ulusalcı, etnik ve (kendi çıkarlarına uyacak biçimde 'demokratik' Batı güçlerinin kışkırttığı ve cesaretlendirdiği) dini hareketlerin sonucu olarak; burjuva basınının günümüzde müslüman dünyasını rahatsız eden Muhammed'in resmedildiği karikatürler ve filmlerin neden olduğu huzursuzluk sürmekteyken aslında Eylül ayında işçi sınıfının ve ezilen katmanların yaşamını etkileyen kapitalist krize karşı Filistin'in Batı Şeria bölgesinde gerçekleşen büyük eylem ve grevlerden hiçbirisi bahsetmiyor. Ve bu eylemler yıllardır meydana gelenlerin en büyükleri olma özelliğini taşıyor.[1] Genellikle vahim bir durumda olan Filistin'deki proleterler ve sömürülen nüfus, askeri işgal, kuşatma ve topkeyün bir aşağılanmaya maruz kalan hayatları ve İsrail devletinin neden olduğu acılar sebebiyle, milliyetçiliğin ve islamiyetin etkilerinden kurtulamıyor; İsrail'e karşı 'silahlı direniş' yürüten çeşitli örgütler tarafından zulmedilmekten kurtulamıyor. Diğer bir ifadeyle, büyük ölçüde üstün askeri güç ile karşı karşıya kalarak sunaklarda kurban ediliyorlar. Ancak bu kesin olarak, her türden yanılsama ve aldanmayı (kapitalizm altında 'demokrasi' ve 'ulusal kurtuluş' yalanları, vb.) yıkan, işçi sınıfı içerisideki diğer bölgesel, ulusal, etnik ve diğer bölünmelerin ötesine geçen, enternasyonal ölçekte kitlesel bir proleter mücadelenin olasılığını geliştiren somut ekonomik dünya krizinin etkilerine karşı bir mücadeledir. Grev ve Eylemler Grev ve gösteri dalgasının nedeni başbakan Fayyad'ın başını çektiği hükümetin, besin maddeleri ve petrol fiyatlarına yaptığı zammın açıklanmasıydı. Filistin Yönetimi'ne karşı bu meydan okumanın fitilini ateşleyen de işte bunlardı. İkincisi, bir grup kokuşmuş kariyeristin koruduğu Filistin burjuvazisinin Fayyad'ta[2] kişiselleşmesi. Hatta bunların meşru bir görünüşü de bulunmuyor: 2006'dan beri herhangi bir seçim sirki kurulmamış ve Hamas ile çatışma halinde. Askeri işgal nedeniyle önü kesilen ve İsrail'in ihracat ve ithalat, maaşlar, vegiler ve doğal kaynaklar (Paris görüşmeleri, Oslo anlaşmasına eklenen iktisadi ilavelere teşekkürler) üzerindeki etraflı kontrolünde bulunan Filistin ekonomisinin tamamen dışarından gelen ödeneklerle en asgari sorunlarına bile çözüm getirmekten aciz durumda. Yaz boyunca, hoşnutsuzluk birçok protestoyu da beraberinde getirdi. Örneğin, Temmuz ayının sonunda, Başkan Abbas ile İsrail temsilcisi Shauz Mofaz arasında yapılan görüşmenin ilan edilmesini takiben Ramallah'ta, Filistin polisinin bastırması ile son bulan bir eylem gerçekleşti. Birleşmiş Milletler'e göre %57 olan ve gençler arasında oldukça yaygın hale gelen kitlesel işsizlik ve nüfusun genelinin besin almak için mücadele etmesi ve bu nüfus içerisinde (örneğin, 150 bin kamu işçisinin maaşları düşürüldü) artan hoşnutsuzluk anlamına gelen yaşam zorluğu sürüyorken, 1 Eylül'de açıklanan ücret arttırımı fitili ateşleyen bir nitelik taşıdı. 4 Eylül'den beri yaşam koşullarının iyiye gitmesi için yapılan kitlesel eylemler Batı Şeria'da (Hebron, Ramallah, Jenin, vb'de.) günlerce sürdü. Eylemler aynı zamanda bölgedeki (Paris görüşmeleri) ekonomik yaşamın kontrolünü elinde bulunduran İsrail'e de karşıydı ancak şu açık ki; memnunniyetsizlik bir İsrail-karşıtlığı ya da milliyetçilik ile sınırlı değil. Eylemlerin odak noktası yaşam ve çalışma koşulları. Ramallah'ta gençler “Başta Filistin için dövüşüyorduk, şimdi bir çuval un için savaşıyoruz” diyorlar [3]. Protestoların başında, Abbas, “Filistin Baharı”na sempati ile yaklaşan rakibi Fayyad ile bir güç savaşına girişti. Gösteriler büyüdükçe ve hoşnutsuzluğun ifadesi sadece Fayyad hükümeti ya da Paris görüşmelerine karşı değil, aynı zamanda Filistin Yönetimi'nin kendisine, başta eylemleri yönlendirme ve hatta örgütlemede rol oynayan, eylemlerin radikalleşmesi ve büyümesinin önüne geçmek için yapabildiği her şeyi yapan Abbas'ın partisi El Fetih'e karşı gelişmeye başladı. Aynı şeyleri, Filistin hükümetini istikrarsızlaştırmak için eylemlerden yararlanmaya çalışan Hamas için de söyleyebiliriz. Ancak Hamas eylemlerin içeriği ile varolan açı farkı ve eylemlerin Gazze'ye sıçraması tehlikesi karşısında geri adım attı. Nablus'ta bir eylemci şöyle diyor: “Bizler hükümete yeter demek için buradayız... Herkes gibi yaşayan ve insanlar ne yiyorsa onlardan yemek isteyen bir hükümet istiyoruz.”[4] Beytüllahim'deki bir afişte şunlar yazıyor: “Reformları konuşmaktan bıktık... diğerinden sonra başka bir hükümet... bir başkandan sonra bir diğeri...ama çürüme hala yerinde duruyor”[5] Jenin'de, eylemciler, asgari ücret, bütün işsizler için iş olanağının yaratılması ve üniversiteye kayıt masraflarının düşürülmesini talep ettiler. Başbakan Fayyad bunun üzerine istifa edebileceğini deklare etti. Kitlesel eylemler, yol kesmeler ve Filistin yönetiminin polisleriyle çatışmalar ile birlikte devam etti. 10 Eylül'de taşımacılık sektöründe, sendikaların itirazları sonucu bir grev başladı. Taksiciler, kamyon şoförleri, otobüs şoförleri kitlesel olarak bu greve katıldılar. Hatta kreş işçilerinin de içerisinde bulunduğu birçok sektörden işçi de bu greve katıldı. Hareket genişledi. Ayın 11'inde üniversite ve lise öğrencileri, genel grev ile dayanışmalarını ifade etmek için 24 saat boykot yaptılar. Bütün Filistin üniversitelerinden işçiler, öğrenciler ile birlikte 13 Eylül'de bir genel grev ilan ettiler. Bu durum karşısında ve sendikalar ile yapılan bir görüşmenin akabinde, hükümet ücret arttırımlarını durdurduğunu, hatta kamu işçilerinin maaşlarının yarısının ödenmeyeceğini ve siyasetçilerin, Filistin hükümetinin yüksek yetkililerinin maaşları ve ayrıcalıklarında kesintiye gidileceğini ilan etti. Ayın 14'ünde, taşımacılık sendikası, Filistin hükümeti tarafından vaadedilen “yapıcı iyileştirmeler” bahanesiyle yapacağı grevi iptal etti. Bunun yanısıra, sonunda kitlesel protestolar geçici olarak yatışmış görünüyordu ancak toplumsal rahatsızlık devame ediyordu. Kamu çalışanları ve ilkokul öğretmenleri sendikası, 17 Eylül'de yapılacak bir eylemle iş durdurmaya gidileceğinin haberini verdi. Sağlık sektöründeki sendikalar 18 Eylül'de, eğer (işçiler için kadro arttırımı, mevkiler arası geçişler ve kademe atlama, vb.) talepleri karşılanmazsa ve hükümet tarafından hala görmezden gelinirse, bir hareket başlatacağını ilan etti. Hareket, Filistin hükümeti tarafından Batı Şeria ile sınırlandırılmış ve kontrol altına alınmış görünüyor. Hareketin Önemi Hareketin özel, somut unsurlarının dışında, onun bütün önemi, gerçekleştiği coğrafyada yatıyor. Bu bölge, hem direkt olarak devletler, hem de çeşitli piyonlar aracılığıyla sürdürülen önüne geçilmez kanlı emperyalist çatışmalar bölgesi.[6] Bütün bunların sonuçlarına katlanmak zorunda kalan ve gerici, milliyetçi ve dini içerikli hareketlerin bereketli toprağı haline gelen siviller[7]. Ancak bütün bunların üzerinde, şuna işaret etmeliyiz ki; bu hareket enternasyonal olarak benzer mücadeleler ile aynı anda meydana geliyor. Geçtiğimiz yaz İsrail'de, yüksek ölçüde silahlandırılmış ve millitarize edilmiş bir devlete, İsrail'e karşı, bütün zayıflıklarına ve demokratik yanılsamalarıyla birlikte yaşam pahalılığına karşı meydana gelen ve 'ulusal birlik' yalanını yoketmeye yönelik ilk adımı temsil eden gösterileri unutmayalım. Mısır'da ABD'nin kayırdığı Mübarek'in gitmesinde önemli rol oynayan büyük işçi grevlerini unutmayalım. Filistin'deki ve her neredeyse, proletarya, baskı altındaki katmanlar şunu anlamalıdır ki; Filistin'de yaşayanların büyük çoğunluğunun dileği olan barış içinde ve şerefli bir şekilde yaşamanın önkoşulu, bölgede bütün sömürülenlerin kitlesel mücadelelerinin bütün ulusal ve dini bölünmelerin ötesinde gelişmesinde yatıyor. İlkin İsrail'deki ve tüm bölgedeki sömürülenler ile Filistin'in ve diğer milliyetçi yalanlar ile süslenmiş 'ulusal birlik' yanılsamasını kırmak onun mücadelesini birleştirecektir; bu da İsrail devletinin ve diğer emperyalist çetelerin kanlı ellerini zayıflatacak olan tek silahtır. 'Silahlı mücadele', farklı milliyetçi ve dini grupların çıkarlarına hizmet etmek demek anlamına geliyor ve bu sadece bitmek tükenmek bilmeyen katliamların, acının ve Filistin'in çürümüş sömürücü sınıfının güçlenmesinin önünü açabilir. Filistin'in sömürülenleri ve dünyanın geri kalanı şüphe etmesin ki eğer kapitalizme karşı kendi sınıf çıkarlarımız için savaşmazsak, ulusalcı ya da ırkın 'kurtuluşu' temelli mücadelelere çekilmemize izin verirsek, 'ülkenin genel çıkarları'na, burjuvazi ve devletlerinin genel çıkarlarına boyun eğersek, günümüzde ve gelecekte bizi bekleyen şey, Mandela'nın ANC'sinin 'kardeşleri' ve 'yurttaşları' Güney Afrika'lı madenciler için reva görülen şey olacak: yoksulluk, sömürü ve ölüm. Draba, 23.09.2012 [1] İsrail işgali ve 'anti-emperyalizm' (örneğin, 'anti-Amerikancılık' ve Amerikan yanlıları) üzerine geniş bilgiye, milliyetçi hareketler ile arası iyi olan, örneğin Küba haber ajansı Prensa Latina ya da İran devlet televizyon ajansı Press TV üzerinden kolaylıkla ulaşabilirsiniz. İspanya'daki her türden burjuva solunun (lahaine.org, kaosenlared.net ya da rebelion.org gibi) forumları bu konuya çok fazla ilgi göstermedi. Eğer doğru anladıysak, 'Filistin halkıyla dayanışma', dünya emperyalist satranç tahtasındaki farklı çıkarların desteklenmesi ya da bazı vatansever gayelerin reklamı için kullanılıyor. Eğer Filistin'dekiler 'onların' hükümetlerine karşı mücadele ediyorsa ve 'ulusal birliği' kırmaya çalışıyorsa bu hakkında sözetmeye değer bir konu olmuyor. [2] Hamas'la savaş için, 2007'de ABD'nin baskısıyla Abbas tarafından seçildi. [3] http://www.maannews.net/eng/ViewDetails.aspx?ID=517262 [4] http://www.maannews.net/eng/ViewDetails.aspx?ID=517618 [5] http://www.maannews.net/eng/ViewDetails.aspx?ID=518944 [6] İran, Suriye ve Hamas arasındaki bağlar, Esad'ın Suriye'si ile onun büyük güçler arasındaki müttefiği Rusya ve onun başlıca bölgesel müttefiği İran ile olan bağlar kadar iyi bilinir. [7] Hamas ve El-Fetih arasında Gazze şeridinin kontrolü için çıkan savaşın 2007'de birçok ölüme ve sivil halk içerisinde çokça acıya -'ulusal kurtuluş' için 'ikincil hasar'a- neden olduğunu unutmayalım. http://www.haaretz.com/news/human-rights-watch-condemns-hamas-fatah-for-... ve http://libcom.org/news/palestinian-union-hit-all-sides-25072007

Tags: 

Rubric: 

Filistin

Bir Kuşağın Yokedilişi: Kızıl Kitap

Moskova duruşmaları, nam-ı diğer savcı Vishinsky davası. Büyük temizlik olarak tarihe geçen bu dava binlerce kişinin yargılanıp ölüme mahkum edilerek infaz edilmesiyle son buldu. Belki de tarihteki en büyük siyasi temizlik harekatlarından biriydi. 1936-1938 yılları arasında yaşanan bu tasfiye, stalinist sovyet hükümetinin, ikinci dünya savaşı öncesi yaşanan emperyalist gerilimlere hazırlığının bir parçasıydı. Zira Stalin, kendi iktidarını güçlendirmek için devrim önecesinden gelen ne kadar bolşevik kodro varsa hepsini tasfiye etmek istiyordu. Bu tasfiye süreci ise sovyetlerin baş düşmanı ilan edilen “troçkist terör” suçlamasıyla yapıldı. O yıllarda hayatta olan Troçki'nin büyük oğlu Lev Sedov, yaşanan bu stalinist teröre ve onun argümanlarına karşı dava sürecini yakından takip ederek yaşananların arka planını aydınlatma ve yapılan komployu açığa çıkartmak için “1936 Moskova Duruşmaları Üzerine Kızıl Kitap” isimli kitabı yazdı. Sedov, duruşmalar ve büyük temizlik sürerken 16 Şubat 1938'de Sovyet gizli polisi GPU tarafından katledildi.

Kitap, Kirov'un ölümünün Stalin için nasıl bir işleve sahip olduğunu ve Kirov'un cesedinin Stalin'in elinde muhalefeti bastırmak için bir sopaya dönüşmesi sürecini, yargılamaları ve cinayetin troçkizimle ilişkilendirilmesini anlatmakta. Kirov, Stalin için güçlü bir muhalif olmasa da popüler bir lider olması, sol muhalefete Stalin kadar sert bakmıyor olmasından kaynaklı devre dışı bırakılması gereken biri olarak değerlendirilebilir. Kitapta bu kısımlara çok değinilmese de Kirov cinayetinin Stalin tarafından nasıl örgütlendiğini kanıtlarıyla açıklamakta. Kirov cinayeti, Stalin için bir taşla iki kuş vurmak anlamına geliyordu; ilki Kirov gibi olası bir iktidar adayının, diğeri ise Zivovyev, Kamanev ve diğer devrim öncesi bolşevik kadroların tasfiyesi. Kirov cinayetinin şahidi olan kim varsa, bunlar GPU'nun başındaki Yagoda, Kirov'un yakın arkadaşı Orjonikidze ve birçok insan sırf bu nedenden dolayı ya öldürüldüler ya da intihara zorlandılar.

Sedov duruşmalar sürecini anlatmakla beraber, Kamanev ve Zinovyev'in politik yalpalamalarına da değinerek esasen başlatılan bu dava sürecinin siyasi tahlilini de yapmakta. Aynı zamanda kitapta Stalin'in kendi iktidarını Kirov cinayeti gibi komplolar dışında hangi yöntemlerle de yürüttüğüne de değinilmekte. Sedov'un anlattıklarından hareketle şu sonuçlara varabiliriz: Kamanev ve Zinovyev'in defalarca partiden ihraç edilip geri alınmaları ve her dönüşlerinde Stalin'e biraz daha biat etmeleri onları ölüm mangasının önüne çıkarmaktan kurtaramadı. Bu stalinst rejimin kendi iktidarını güçlendirme süreciydi ve ekim öncesi parti pozisyonlarından kopan bu şahsiyetler, Stalin'in elinde oyuncağa dönüştüler.

O yıllara gelindiğinde parti, eski politik yapısını kaybetmiş ve “Tek Ülkede Sosyalizm”in inşası adı altında kapitalist restorasyonun işçi sınıfı üzerinde hüküm sürdüğü yıllardı. Dolayısıyla sınıfın iktidarından, dünya devriminden kopmuş ve dava sürecine kadar yaşananlardan çok da rahatsız olmamışlardı. Zinovyev ve Kamanev'in Troyka sonrası muhalefeti, Bukharin'in sağ muhalefetin başını çekmesi, bunların hepsi sadece stalinist siyasi iktidarına karşı yapılan bir muhalefetti; dolayısıyla bu zeminden marksist bir siyaset üretilmesi mümkün değildi, zira marksizmle ara epey açılmıştı. Bu noktaya gelindiğinde ise zaten yapacak çok fazla şey yoktu.

Kitap yazıldığı yıllarda muhallefetin elinde Stalin'in komplarına karşı önemli bir argüman olmuş olabilir. Hatta bugün dahi, stalizme karşı bir argüman olarak kullanılabilir. Fakat bugünden kitabın yazıldığı döneme bakarsak, belli eleştiriler getirmek durumundayız. Sedov ve özellikle de Troçki'nin hatası sovyetlerin, hala bir işçi devleti olabileceği yanılsamasına sahip olmalarıydı. Bu nedenden dolayı, Stalin'in tasfiyesi üzerinden muhalefet etmekteydiler. “Sol Muhalefet”, Stalin'in kirli oyunlarının teşhir edilmesiyle sovyetlerde güç kazanacağını da hesaplamaktaydı. Kitabın da bu amaçla kaleme alınması normal olarak rasyonal görünmekte. Fakat kapitalizmin işçi sınıfı üzerinde iktisadi ve siyasi hüküm sürdüğü sovyerlerde, troçkist hareketin ya da Troçki'nin işçi sınıfı ve dünya devrimi açısından şansı neydi? Troçki'nin o günkü yaklaşımını ele alırsak, bir şansa sahip olabilmesi mümkün değildi. Belki de devrimin yenilgiye uğradığı ve karşı-devrimin zafer kazandığı görülseydi, sovyetlerdeki sorunun Stalin'le başlamadığını ve Stalin'in gitmesiyle bitmeyeceği anlaşılabilirdi.

Sedov bu kitabı yazarak sovyetlerdeki devlet kapitalizminin inşasının siyasi hesaplaşmalarını görme şansını bize sağlamış oldu. Kitap, aynı zamanda Stalin iktidarının harcını bolşeviklerin kanıyla kararken nasıl bir profesyonal katil olduğunu gözler önüne sermekte. Kapitalizm, Bolşevik partinin Ekim Devrimi kuşağından Stalin'in şahsında Moskova Duruşmalarıyla öcaldığını söyleyebiliriz. Bu trajedinin tanıklığını yapan Kızıl Kitap okunmayı hak ediyor.

Süleyman

Tags: 

Rubric: 

Kitap Değerlendirmesi

Kemalizme Karşı Komünizm (3)

Türkiye Komünist Partisi’nde Sol Kanat

 

 

 

 

 

 

Komünist Enternasyonal ve Türkiye

1918'in Aralık ayının sonlarına doğru, Rusya Komünist Partisi (Bolşevik) liderleri, işçi sınıfı için ölmüş olan İkinci Enternasyonal'e karşı yeni bir Enternasyonal kurulması için şartların olgunlaştığına karar verdiler. 24 Aralık 1918'de, Moskova'da radyodan bütün dünya komünistlerine, devrimci Üçüncü Enternasyonal etrafında birleşmeleri çağrısı yayınlandı. Çağrı Alman Devrimi'nin patlak vermiş olduğu yıllardı yapılmıştı ve Bolşeviklerin en önde gelen ismi Lenin, yeni Enternasyonal'in kongresinin Almanya'da, ya da en azından gizli olarak Hollanda'da yapılabileceğini umuyordu. Kısa süre içerisinde Almanya'da iç savaş koşulları oluşması ve Rusya'nın çembere alınmış olması bu ihtimalleri ortadan kaldırdı. En nihayetinde, Üçüncü, veya Komünist Enternasyonal'in Kuruluş Kongresi, 2 ile 6 Mart tarihleri arasında, 22 ülkeden 35 örgütün 51 temsilcisinin katılımıyla gerçekleşecekti. Bu 51 kişiden yalnızca dokuzu Müttefiklerin çemberini aşıp Rusya'ya ulaşabilmişlerdi – geri kalanları zaten Rusya'da yaşamakta olan yabancı militanlardı.1

Komünist Enternasyonal'in Birinci Kongresi'nde, ulusal sorun konusu ele alınmadı. Bu noktada, Enternasyonal'in kurucuları, devrimin bir sonraki adımının Almanya olacağı, bu noktadan sonra ise dünya devriminin pek de zorlanmadan zafere ulaşacağı kanısındaydılar. Öte yandan, uluslararası devrimci dalgayla birlikte ortaya çıkmış olan komünist hareket içerisinde, ulusal soruna dair bu dalgadan da öncesine, İkinci Enternasyonal'in devrimci sol kanadına dayanan bir tartışma vardı. Komünistleri eski Enternasyonal'den ayrışmaya iten, savaş ve savaşta burjuva devletlerin ve milliyetçiliğin desteklenmesine karşı çıkmak olmuştu. Fakat ulusal kurtuluş savaşlarında, işgal altındaki küçük bir ülkede, işgal eden devlete karşı direniş hareketlerine destek verilmeli miydi? Büyük devletlere karşı milliyetçi hareketler, doğaları burjuva olsa dahi devrimci proletaryanın müttefiki sayılabilirler miydi? Bu noktada bu soruların, özellikle ikinci sorunun cevabını büyük ölçüde sadece teorik düzeyde vermek mümkündü, zira pratikte bu soruya dair yeterli veri olduğu söylenemezdi. Bu yüzden ulusal soruna dair tartışma büyük ölçüde teorik bir tartışma olarak başlamıştı.

Bu tartışma, tamamen Birinci Dünya Savaşı ile birlikte büyük bir önem kazanan emperyalizm tartışması tarafından belirlenmese de, en azından onunla bağlantılıydı. Ezilen bir ulustan olan Rosa Lüksemburg'un emperyalizm teorisi, ulusların kendi kaderini tayin hakkı sloganını, dolayısıyla ulusal kurtuluş sloganını reddediyordu. Öte yandan radikal ve önemli bir Bolşevik militan olan Nikolai Bukharin'in özellikle emperyalizmin iktisadi tahliline dair ortaya koydukları Lenin'in bu konudaki görüşlerinin şekillenmesini ciddi bir biçimde etkileyecekti. Buna rağmen Bukharin de ulusların kendini kaderini tayin hakkı fikrini, dolayısıyla da ulusal hareketlerin desteklenmesini reddetmekteydi. 1915'te Yuri Pyatakov ve Yevgeniya Bosh ile birlikte kaleme aldığı Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Üzerine Tezler ismindeki metinde ifade edilen bu fikirler, devrim sonrasında Rus Komünist Partisi içerisinde oluşun, ve ilk yıllarında Bukharin'in en önemli ismi olacağı sol komünist eğilim tarafından da savunulmaya devam edecekti:

Emperyalist dönem, ufak devletlerin büyük devletlerce emilmesi ve dünya haritasının  daha fazla devlet homojenliğine doğru sürekli tekrar çizilmesi dönemidir. Bu emilim  sürecinde, pek çok ulus muzaffer ulusların devlet sistemine eklemlenecektir.

Modern kapitalist dış siyaset, finans sermayesinin egemenliğiyle yakından bağlıdır ki finans sermayesi kendi varoluşunu tehdit etmeden emperyalizm politikasını terk edemez. Dolayısıyla kapitalist ilişkiler çerçevesinde kalırken dış politika alanında anti-emperyalist talepler ileri sürmek aşırı derecede ütopik olacaktır.

(...)

Dolayısıyla ulusların tahakkümüne karşı mücadele etmek, emperyalizme karşı mücadele etmeden mümkün değildir. Emperyalizme karşı mücadele finans sermayesine karşı mücadele demektir; finans sermayesine karşı mücadele ise genel olarak kapitalizme karşı mücadele demektir. Bu yoldan dönmek ve kapitalist toplumun sınırları içerisinde 'ulusların kurtuluşu' gibi 'kısmi' talepleri öne sürmek proleter güçleri sorunun gerçek çözümünden saptırır ve onları bahsi geçen ulusal grupların burjuvazisiyle birleştirir.

(...)

Büyük güç olan bir ulusun işçilerinin şövenizmine karşı 'ulusların kendi kaderini tayin hakkı' sloganını tanıyarak mücadele etmek, bu şövenizme karşı ezilen 'anavatan'ın kendisini savunma hakkını tanıyarak mücadele etmek demektir.

(...)

Dolayısıyla buradan şu sonuç çıkar ki hiçbir durumda ezilen bir ulusun ayaklanmasını veya isyanını bastıran büyük bir gücün hükümetini desteklemeyiz. Aynı zamanda proleter güçleri 'ulusların kendi kaderini tayin hakkı' sloganı altında seferber etmeyiz. Görevimiz, iki ülkenin proleterlerini (birbirleriyle ortaklaşa olarak), 'ulusların kendi kaderini tayin hakkı' sloganı altında güçlerin seferber olmasına karşı sosyalizm için iç savaş, sınıf savaşı sloganı altında seferber etmektir.2

Buna karşı Bolşeviklerin lideri Lenin, emperyalizmin ekonomik tahlili konusunda, büyük ölçüde yukarıdaki görüşlerle uzlaşan Lenin, Bukharin ve arkadaşlarının çıkardıkları bu sonuçlara, 1916'da kaleme alacağı Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı isimli yazısında şöyle cevap verecekti:

Finans sermayesi, yayılma güdüsüyle, hür ülkelerin en özgür, en demokratik ve cumhuriyetçi hükümet ve seçilmiş görevlilerini, ne kadar 'bağımsız' olurlarsa olsunlar, 'özgürce' satın alacaktır. Finans sermayesinin bu egemenliği, sermayenin genel egemenliği gibi, siyasi demokrasi alanında hiçbir türk reformle ortadan kaldırılamaz ki kendi kaderini tayin tamamen ve sadece bu alana aittir. Öte yandan, finans sermayesinin egemenliği sınıfsal baskı ve sınıf mücadelesinin daha özgür, daha geniş ve daha özel biçimi olarak siyasi demokrasinin önemini zerre kadar ortadan kaldırmamaktadır. Dolayısıyla siyasi demokrasi taleplerinden birininin iktisadi olarak 'kazanılmasının münkün olmadığı' yönündeki bütün argümanlar, kendilerini kapitalizm ve siyasi demokrasi arasındaki genel ve ilişkilerin teorik olarak hatalı bir tanımına çekmiş olurlar.

(...)

Yalnızca ulusların kendi kaderini tayin hakkının değil, siyasi demokrasinin bütün taleplerinin, emperyalizm altında ancak eksik ve kötürüm biçimde, nadir istisnalar olarak 'kazanılması mümkündür' (...) Bu, bütün bu talepleri, reformist değil devrimci bir biçimde; burjuva yasallığının çerçevesine sınırlı kalarak değil onu aşarak; parlamenter nutuklar ve sözlü kınamalarla sınırlı kalarak değil kitleleri gerçek eyleme çekerek, her tür temel, demokratik talebi proletaryanın burjuvaziyle doğrudan kavgasına, yani burjuvaziyi mülksüzleştirecek sosyalist devrime kadar ve onu kapsayacak şekilde formülleştirip ileri sürmek gerektiğini gösterir.

(...)

Ezen ulusların proletaryası, ilhaklara karşı ve ulusların genel hak eşitliği için şabloncu, bütün pasifistlerce tekrarlanan genel laflarla yetinemez. Proletarya, emperyalist burjuvazi için özellikle 'cansıkıcı' olan, devletin ulusal baskıya dayanan sınırları sorunlarını görmezden gelemez. Ezilen ulusların zorla mevcut devlet sınırları içinde tutulmasına karşı mücadeleden vazgeçemez; ve da bu tam olarak ulusların kendi kaderini tayin hakkı için mücadele etmektir. Proletarya 'kendi' ulusu tarafından ezilen sömürgelerin ve ulusların politik ayrılma özgürlüğünü talep etmek zorundadır.

(...)

Öte yandan ezilen ulusların sosyalistleri, özel olarak ezilen ulusun işçileriyle ezen ulusun işçileri arasında mutlak (ve ayrıca örgütsel) birlik sağlamak için mücadele etmek durumundadır. Böylesi bir birlik olmadan, burjuvazinin dolapları, ihanetleri ve hileleri karşısında bağımsız bir proleter siyaset sürdürmek ve başka ülkelerin proletaryasıyla sınıf dayanışmasına sahip olmak imkansız olacaktır; zira ezilen ulusların burjuvazisi her zaman ulusal kurtuluş sloganını bir işçileri yanıltma aracına dönüştürür; iç siyasetinde bu sloganları hakim ulusun burjuvazisiyle gerici anlaşmalar yapmak için kullanır.3

Lenin'in ortaya attığı argümanların belki de en zayıf noktası, bir tarafta işçilerin vatanı yoktur sloganı varken, komünistlerin siyasetinin ezen ulustan mı ezilen ulustan mı geldiklerine göre ciddi bir farklılık göstermesi gerektiği düşüncesiydi. Bunun haricinde, emperyalizm koşulları altında devrimcilerin ulusal kurtuluş hareketleriyle ilişkilenişlerinin olanaklarına dair sınanması gereken de, işçi sınıfının ve sosyalist mücadelenin böylesi bir ilişkiden kazançlı çıkmasının mümkün olduğunu düşünen Lenin'in tezleriydi. 1917 Ekim devriminin hemen ardından Bolşevikler bu tezleri, eski Rus İmparatorluğu coğrafyası içerisinde uygulamaya başladılar. Rosa Lüksemburg, bu politikanın sonuçlarına 1918'de yazdığı Rus Devrimi ismindeki eserinde değinecekti:

Açık ki Lenin ve yoldaşları, Rus İmparatorluğu içerisindeki pek çok yabancı halkı  devrim davasına, sosyalist proletaryanın davasına bağlamanın, devrim ve sosyalizm  adına bu halklara kendi kaderlerinin tayin etmek için en aşırı ve en sınırsız özgürlüğü  vermekten daha kesin bir yöntemi olmadığını hesap etmişlerdi (...) Maalesef, hesap  tamamen yanlıştı.

Lenin ve yoldaşları, açıkça, 'ayrılma' noktasına kadar ulusal özgürlüğün savunucuları  olarak Ukrayna, Polonya, Litvanya, Baltık ülkeleri, Kafkaslar ve benzerini Rus  Devrimi'nin bir sürü sadık müttefikine dönüştüreceklerini beklerlerken, tam aksi bir  manzaraya tanık olduk. Arka arkada bu 'uluslar', yeni kazandıkları özgürlüğü Rus  Devrimi'ne karşı can düşmanı Alman emperyalizmiyle müttefik olmak ve Alman  koruması altında karşı-devrim bayrağını Rusya'nın kendisine taşımak için kullandılar.  Brest'te Ukrayna'yla ilgili oynanan ve görüşmelerde olayların akışında belirleci bir  dönüşüme neden olup o noktaya kadar Bolşeviklerin iyi gittiği bütün içsel ve dışsal  durumu çökerten küçük oyun bu durumun mükemmel bir örneğidir. Finlandiya'nın,  Polonya'nın, Litvanya'nın, Baltık ülkelerinin, Kafkas halklarının davranışları, en ikna  edici biçimde istisnevi bir durumla değil, sıradan bir olguyla karşı karşıya  olduğumuzu göstermektedir.

Şüphesiz, bütün bu vakalarda, gerici politikalara bulaşan 'halk' değil, yalnızca kendi  proleter kitlelerine en keskin düşmanlıkla 'ulusların kendi kaderini tayin hakkını' kendi  karşı-devrimci sınıf politikalarının bir aracına dönüştüren burjuva ve küçük burjuva  sınıflardı. Öte yandan – ve burada sorunun kalbine geliyoruz – bu milliyetçi sloganın  ütopik, küçük burjuva niteliği tam da burada yatmaktadır: sınıflı toplumun yavan  gerçekliklerinin arasında ve sınıfsal çelişkiler sonuna kadar keskinleşmişken, bu  slogan basitçe burjuva sınıf iktidarının bir aracına dönüşür. Bolşevikler, hem  kendilerinin hem de devrimin büyük yaralar alması pahasına, kapitalizmin hükmü  altında halkların kendi-kaderini tayini diye bir durumun söz konusu olamayacağını,  sınıflı toplumlarda ulusun her sınıfının farklı bir biçimde 'kendi kaderini tayin ettiğini'  ve burjuva sınıflar için, ulusal özgürlüğün dayanağının tamamen sınıf hükmününkine  tabi olduğunu öğreneceklerdi.4

Rus Devrimi'nin yazılmasının ardından da Rosa Lüksemburg'un verdiği örneklere yenileri eklenmeye devam edecekti. Esasında, daha 1918'de Ekim Devrimi'nin deneyimleri ve pratikleri Lenin'in bu konudaki görüşlerini çökertmeye yeterliydi. Lenin'in bu konudaki tezleri tekrar tekrar pratikte sınanmış ve her defasında başarısız olmuştu. Öte yandan, Lenin'in farklı görüş ve tutumlarının da Ekim Devrimi'nin kendisinin gerçekleşmesinde çok büyük katkıları olmuştu. Komünist hareket içerisinde olup Lenin'i eleştirebilmek, Lenin'in kendisinden dolayı değil ama Lenin'e duyulan devasa saygı ve daha şimdiden huşuya yaklaşmaya başlamış olan hayranlık nedeniyle kolay değildi. Böylesi eleştirileri hareketin geri kalanına kabul ettirebilmek ise giderek zorlaşmaktaydı. Hareket içerisinde Lenin'in etkisine denk bir etkiye sahip olabilecek niteliklere sahip Rosa Lüksemburg'un Ocak 1919'da karşı-devrimciler tarafından katledilmesi, yalnızca Alman proletaryasının değil bütün komünist hareketin ağır bir kaybı olacaktı.

Ulusal soruna dair tartışma, Komünist Enternasyonal'in Temmuz 1920'de gerçekleşen İkinci Kongresi'nde, özellikle sömürgeler sorunu üzerine yeniden ortaya çıkacaktı. Alman Devrimi'nin başarısız olmasının getirdiği çaresizlik, Bolşevikleri çaresizliğe itmişti, ve bu çaresizlik altında sömürgelerde Batı güçlerine karşı bir kalkışmanın devrime faydalı olabileceği fikri oluşmaya başlamıştı. Bu fikirler, Lenin'in ulusal soruna dair eski düşünceleriyle de uluşmaktaydı. Bu noktada, Lenin, bu tartışma için kaleme aldığı Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Taslak Tezler isimli metinde şunları söyleyecekti:

Daha geri devletler ve uluslara dair (...) şunları akılda tutmak özellikle önemlidir:

İlkin, bütün Komünist partiler, bu ülkelerdeki burjuva-demokratik kurtuluş hareketlerine destek vermelidirler, ve en faal desteği sağlamak görevi temelde geri ülkenin sömürge olarak veya finansal olarak bağımlı olduğu ülkenin işçilerine düşmektedir.

İkinci olarak, geri ülkelerde ruhbana ve diğer etkin ve ortaçağdan kalma unsurlara karşı mücadele etmek gereklidir.

(...)

Geri ülkelerdeki burjuva-demokratik kurtuluş hareketlerini komünist renklere boyamaya çabalarına karşı kararlılıkla mücadele etmek gereklidir; Komünist Enternasyonal sömürgelerde ve geri ülkelerdeki burjuva-demokratik ulusal hareketleri ancak bu ülkelerde geleceğin proleter partilerinin, sözde değil gerçekten komünist olacak unsurlarının bir araya gelmesi ve özel görevlerini, yani kendi ülkelerindeki burjuva-demokratik hareketlere karşı mücadele görevlerini anlayacak şekilde eğitilmeleri koşuluyla destekleyecektir. Komünist Enternasyonal Sömürge ülkelerde ve geri ülkelerde burjuva demokrasisiyle geçici bir ittifak yapmak durumundadır, fakat onunla birleşmemelidir, ve her durumda, cenin halinde olsa dahi proleter hareketin bağımsızlığını müdafa etmelidir.5

Lenin'in burada ifade ettiği düşüncelerin eski görüşlerinden ayrıldığı bir nokta vardı. Lenin, daha önce ezilen ve ezen uluslardan komünistlerin bu konudaki tutumlarının farklı olması gerektiğini ifade etmişti. Tezlerde ifade ettiği görüşler, her ne kadar eski düşüncelerinin izlerini taşıyor olsa da, şimdi ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemek Komünist Enternasyonal'in bütün partilerinin alması gereken bir tutum olmuştu. Nihayetinde, eğer Enternasyonal'in bu hareketlerin egemenlik alanındaki örgütleri de bu hareketleri desteklemezse, verilecek böylesi bir destekten medet umulamazdı. Dahası ruhbana ve benzeri kesimlere karşı mücadele edilmesi gerektiği fikri, böylesi ülkelerdeki komünistlerin çizgisini burjuvaziyle karşı sınıf mücadelesinden uzaklaştırıyor, demokratik burjuvazinin, geçici olarak tanımlansa da, bir müttefiki konumuna sokuyordu. Bolşevikler tarafından kendilerine özgürlük verilen ulusal burjuvaziler, bu cömert hediyeye karşılıklarını kendilerini karşı-devrimin kollarına atarak ödemişlerdi. Lenin, ulusal hareketlere koşulsuz destek sunmuyordu fakat Komünist Enternasyonal'in destekleyeceği burjuva demokratik ulusal hareketlerin böylesi bir tutuma nasıl karşılık verecekleri de sınanacaktı. Lenin ve arkadaşları böylesi hareketlerle geçici hareketlerle geçici bir ittifak yapmak istiyorlardı, fakat böylesi hareketler kendi sınırları içerisinde komünist örgütlenmelere ve proleter hareketin bağımsız olmasına tahammül edecekler miydi?

Komünist Entnernasyonal'in İkinci Kongresi, Enternasyonal'in pratik tutum alışlarına dair pek çok kararın alınacağı bir kongreydi. Öte yandan tarih, alınan kararlardan ziyade bu kararlara muhalefet edenleri haklı çıkartacaktı. Parlamenterizm konusunda, seçimlere girme yönelimine karşı çıkanların başını İtalyan sol komünist Amadeo Bordiga ve İngiliz sol komünist Sylvia Pankhurst çekecekti. Amerikalı radikal komünist John Reed ve İrlandalı devrimci Jim Larkin, gerici sendikalar içerisinde çalışma yapıp bu sendikaları fethetme tutumuna karşı çıkacaklardı. Ulusal sorun konusunda ise, Lenin'in görüşlerine muhalefet edenler, geri ülkeler ve sömürgelerden gelenler olacaktı. Bu konuda, Lenin'in görüşlerini eleştirenlerin ilki, M.N. Roy isminde bir Hintliydi. M.N. Roy, radikal milliyetçilikten geliyordu ve her ne kadar kendisini bir marksist ve bir komünist olarak ifade ediyor olsa da, milliyetçiliğin etkisinden kopamamıştı. M.N. Roy, özü itibarıyla desteklenecek hareketlere burjuva demokratik ulusal hareketler denilmemesini, bunun yerini milli devrimci hareketler denilmesi gerektiğini savunmuştu. Bunun temellendirmesini, bu hareketleri burjuvazinin eline bırakılmaması fikri üzerinden yapıyordu. Roy Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Ek Tezler'inde şöyle demekteydi:

Yabancıların egemenliği toplumsal yaşamın özgürce gelişmesini engellemektedir; dolayısıyla devrimin ilk adımı yabancı egemenliğini ortadan kaldırmaktır.

(...)

Sömürgelerde yabancı egemenliğini devirme mücadelesi, ulusal burjuvazinin ulusal hedeflerini korumak değil, sömürgelerdeki proletaryanın kurtuluşunun yolunu açmaktır. İlk dönemde, sömürgelerdeki devrim komünist olmayacaktır; fakat eğer başından itibaren komünist öncü böylesi bir hareketin başında olursa, onun altında devrimci kitleler doğru yola girerler ve devrimci deneyimin kademeli birikimi sonucu gizli bir hedefe ulaşırlar. Tarım sorununu baştan salt komünist ilkelere göre çözmeye çalışmak bir hata olur. Gelişiminin ilk aşamasında sömürgelerdeki devrim toprağın dağıtılması gibi tamamen küçük burjuva taleplere dayalı bir programla gerçekleştirilmelidir.

(...)

Şüphesiz, bu kitlelerin gerçekleştireceği devrim ilk aşamada komünist bir devrim olmayacaktır, doğal olarak devrimci milliyetçilik ilk aşamada bir rol oynayacaktır. Fakat her halükarda, devrimci milliyetçilik de Avrupa emperyalizminin çöküşüne yol açacaktır.6

Lenin, Roy'a büyük bir ilgi ve sıcaklık gösterecek, onun ancak sağdan olarak tarif edilebilecek olan eleştirilerine büyük bir önem atfedecekti ve Roy'un tavrı nedeniyle alınan kararlarda burjuva demokratik hareketler yerine ulusal devrimci hareketler ifadesi kullanılacaktı. Öte yandan, uzun yıllardır Bolşevik Partisi militanı olmuş ve İran işçi sınıfı içerisinde çalışma yürütmüş İranlı komünist Avetis Sultanzade'nin yapacağı tamamen yerine uyarılara kongrede cevap bile verilmeyecekti:

Eğer bu hareketlerin on veya daha fazla yıldır faaliyet gösterdiği veya zaten iktidarı almış olduğu yerlerde Tezler’de söylenilenlere göre hareket edilirse, bu kitleleri karşı devrimin kollarına atmak olur. Görev burjuva demokratik harekete karşı salt komünist bir hareket yaratmak ve onu müdafaa etmektir.7

Aynı şekilde, Batı emperyalizmine karşı cihat çağrısı yapan Bakü Doğu Halklar Kongresi'nde, Sultanzade ve Mikhail Pavlovich'in Lenin'in ricası üzerine birlikte yazdıkları, ve büyük ihtimalle dönemin Milliyetler Komiseri olan Stalin ve onun İranlı yandaşları ile arası açık olduğu için Sultanzade'nin değil Pavlovich'in sunduğu8 raporda yapılan ve ne denli öngörülü oldukları çok geçmeden anlaşılacak değerlendirmeler de adeta duyulmayacaktı:

Kapitalist düzenin çerçevesi içinde, emekçi kitlelerin çıkarlarını ifade etmeyip burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden tüm yeni kurulmuş devletler, yeni bir baskı ve zor aracı, savaş ve şiddetin yeni unsurlarıdır.

Eğer İran, Hindistan ve Türkiye'deki mücadele yalnızca bu ülkelerin kapitalistlerinin ve toprak sahiplerinin, milli meclisleri ve senatolarıyla iktidara gelmesine yol açarsa, halk kitleleri hiçbir şey kazanmamış olurlar.

Bütün yeni kurulmuş devletler, olayların gidişatının kendisi ve kapitalist ekonominin kanunlarının demir mantığı tarafından militarizm ve emperyalist siyasetin korkunç döngüsüne hızla çekileceklerdir, ve onbeş yirmi yıl içerisinde, kara, sarı ve beyaz kıtalardan on değil yüz milyonlarca askerin katılacağı, getireceği vahşet 1914-1918 savaşını önemsiz kılacak yeni bir dünya savaşına tanık oluruz – Fransız, Alman, İngiliz, Hintli, Çinli, İranlı ve Türk bankacı ve fabrikatörlerinin çıkarına yeni bir savaş.

Eğer iktidar zenginlerin, spekülatörlerin ve toprak sahiplerinin elinde kalırsa yeniden doğmuş, güçlü bir Türkiye'nin kurulmasının sonucu ne olur? Yakın geçmişin sunduğu örnekler – Enver Paşa'nın savaş yanlısı politikası ve Gürcistan ve Ermenistan gibi özgürlüğüne yeni kavuşmuş bağımsız burjuva devletlerin davranışları – söylediklerimin yeterli suretleridir.

Enver Paşa'nın Türkiye'si, tüm Batı halklarının Doğu'ya karşı savaşta birlik olması gerektiği çağrısı yapan Wilhelm'in Almanya'sıyla ittifak yapmıştır. Brest konferansında Türk temsilcilerin tavrı mide bulandırıcıydı. Öte yandan Türk milliyetçileri korkunç Brest barışının koşullarından tatmin olmadılar.

Türkiye Ardahan, Kars ve Batum'u aldı. Dahası Türk güçleri daha da ilerleyerek Akhaltsykh ve Alexandropol'ü aldılar. Gürcistan'ı ancak Almanya'nın müdahalesi kurtardı. Sonra Türkler kendilerini Azerbaycan'a attılar ve Bakü'yü aldılar. Türklerin Bakü'deki iki aylık iktidarı, Kafkas proletaryasının kalesi olan bu şehrin uzun acılarla dolu tarihinin en kara sayfası oldu.

(...)

Kitleler, hem yerli hem yabancı efendilerine karşı ayaklanmalıdırlar. Eğer milli devrimci hareket, yerel burjuvazinin Hint, Pers vs. parlamentolarıyla hükmettiği yeni, güçlü Doğu devletlerinin kurulmasına yol açarsa, o zaman onbeş yirmi yıl içerisinde 1914-1918 savaşının bütün dehşetini solda sınıf bırakacak korkunç bir savaş daha yaşarız.9

Parlamenterizm ve sendikalar meselelerindeki muhalefetler gibi, ulusal sorunda Komünist Enternasyonal çizgisine karşı yapılacak muhalefet de etkili olmayacaktı. Dahası, Enternasyonal'de bu tartışmalar süredursun, Sovyet Rusya'nın dış işleri ve diplomasisi partide çoktan kabul edilmiş bu esaslara dayanarak işe koyulmuştu. Sovyet Rusya, Anadolu'da patlak verecek bir ulusal hareketi desteklemeye kararlıydı. Peki dağınık Türk milliyetçisi hareketin başına geçen Mustafa Kemal, Sovyet Rusya ve Komünist Enternasyonal'e dair ne düşünüyordu? Daha 1919'un Haziran ayında, Rusya'dan Anadolu'ya gelmiş olan General Semyon Mikhailovich Budyonny Mustafa Kemal ile görüşmüştü, ve aralarında geçen şöyle bir konuşma geçecekti:

"-Acaba Paşa Hazretleri, Anadolu’da kurulacak rejim için nasıl bir rejim düşünüyorsunuz?

-Tabii Sovyetler’in Şuralar Hükümeti’ne benzer bir hükümet tarzı!

-Yani Bolşevikliğin prensipleri üzerine kurulmuş bir cumhuriyet değil mi Generalim?

-Öyle olacak, devlet sosyalizmi dersek daha doğru söylemiş oluruz.  10

1919'un Eylül ayında, Enver Paşa'nın amcası olan ve daha İstanbul'dayken Mustafa Kemal ile birlikte çalışmaya başlayan Halil Paşa, para ve silah yardımı almak için Moskova'ya gönderildi. Kendisi gibi İttihatçılardan oluşan heyetiyle birlikte, Rusya'da bir yandan da Ermenilerin Bolşevizmin önünde en büyük engel olduğunu iddia ederek siyasi faaliyetlere de girişecek olan Halil Paşa, 1920 ortalarında, 100,000 lira değerinde altın ve bir miktar silah ve cephaneyle birlikte Anadolu'ya dönmeyi başaracaktı.11 Öte yandan görünen o ki, bu yeteri kadar hızlı olmayacaktı. 26 Nisan 1920'de, TBMM'nin kuruluşundan üç gün sonra Mustafa Kemal, Lenin'e şu mektubu yazacaktı:

Emperyalist hükümetlere karşı harekatı ve bunların egemenliği ve sömürüsü altında ezilen insanların kurtuluşu amacını güden Bolşevik Ruslarla çalışma ve hareket birliğini kabul ediyoruz.

Bolşevik güçleri Gürcistan üzerine askeri harekat yapar ya da izleyeceği politika ve göstereceği etki ve nüfuz ile Gürcistan’ın da Bolşevik birliğine girmesini ve içlerindeki İngiliz güçlerini çıkarmak için bunlara karşı harekâta başlamasını sağlarsa, Türkiye Hükümeti de emperyalist Ermeni Hükümeti üzerine bir askeri harekatı yönetmeyi ve Azerbaycan Hükümetini de Bolşevik devletleri grubuna sokmayı yükümlenir.

Önce milli topraklarımızı işgal altında bulunduran emperyalist güçleri kovmak veilerde emperyalizme karşı meydana gelecek ortak mücadelelerimiz için iç güçlerimizi kurmak üzere şimdilik, ilk taksit olarak beş milyon altının ve kararlaştırılacak sayıda cephane ve diğer savaş makine ve araçlar ve sağlık araçlarının ve yalnız doğuda harekat yapacak güçler için yiyeceklerin Rus Sovyet Cumhuriyeti’nce sağlanması rica olunur.12

Bu mektubun ardından resmi olarak başlayan ilişkiler kapsamında, Sovyet Rusya Mustafa Kemal ve başını çektiği milliyetçileri, 1920'de 3,065,000 altın ruble ve 100,000 Osmanlı altını, 1921'de 9,400,000 altın ruble ve 1922'de 4,600,000 altın ruble olmak üzere, toplam 10,791,412 lira değerinde para yardımı yapacaktı.13 Ayrıca Rusya, Kemalistlere toplam 37,812 tüfek, 324 ağır ve hafif makinalı ve 44,587 sandık mermi gönderecekti.14

Mustafa Kemal'in mektupları, emperyalizme karşı sloganları, kurmaylarının Ruslar gibi komiser ismini kullanması hep Lenin ve arkadaşlarının hoşuna giden jestlerdi. Öte yandan, burjuva diplomasisinde çok sık gerçekleştiği üzere, Mustafa Kemal'in Bolşevizme dair gerçek düşünceleri ve niyetleri, Ruslara söyledikleri değildi. 22 Eylül 1919'da Sivas'ta bulunan Amerikalı General James G. Harbord ile görüşmesinde, Mustafa Kemal şu sözleri sarf edecekti söyleyecekti:

Bolşevizme gelince, onun bize nüfuz etmesini önleyen dinimiz, geleneklerimiz ve sosyal bünyemiz gözönüne alınırsa bu doktrinin memleketimizde hiçbir şansı olmadığı anlaşılır. Türkiye'de ne kapitalist ne de milyonlarca işçi vardır. Bir toprak problemi de önümüze dikilmiş değildir. Toplumsal bakış açısından, dini kaidelerimiz bizi Bolşevikliği kabul etmekten alıkoymaktadır. Gerekli olursa hatta Türk milleti ona karşı savaşmaya hazırdır.15

Mustafa Kemal, daha 1919'da sarf ettiği bu sözlerle, kuracağı devletin ideolojisinin 'imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz' kısmının nereden geldiğini de göstermekteydi. Lenin ve yoldaşlarının ulusal sorun konusundaki tutumları, onların diplomatik ilişkiler tarihinde pek karşımıza çıkmadığı şekliyle, Mustafa Kemal'in lafazanlığına adeta tav olmalarına neden olmuştu. Oysa Mustafa Kemal, kendisi ve arkadaşları için Sovyet Rusya ile ilişkinin ne anlama geldiğini sonrasında gayet net bir şekilde ortaya koyacaktı:

O zaman bir sırat köprüsü geçmek zorundaydık. Meşhur sözdür, köprüyü geçene kadar... dayı dedik vesselam! 16

Gerdûn

2Bukharin, Nikolai, Yuri Pyatakov ve Yevgeniya Bosh. “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı Üzerine Tezler”. 1915. http://thecommune.co.uk/ideas/what-is-capitalism/imperialism/theses-on-t...

3Lenin, Vladimir. “Sosyalist Devrim ve Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı”. 1916. http://www.marxists.org/archive/lenin/works/1916/jan/x01.htm

5Lenin, Vladimir. “Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Taslak Tezler”. 1920. http://marxists.anu.edu.au/archive/lenin/works/1920/jun/05.htm

6Roy, M.N. “Ulusal Sorun ve Sömürgeler Sorunu Üzerine Ek Tezler”. 1920. http://www.marxists.org/history/international/comintern/2nd-congress/ch0...

7Sultanzade, Avetis. “Komintern İkinci Kongre Konuşması”. 1920. http://www.marxists.org/history/international/comintern/2nd-congress/ch0...

8Chaqueri, Cosroe. “Sultanzade: The Forgotten Revolutionary Theoreticianof Iran: A Biographical Sketch ”. Iranian Studies, Cilt XVII, No. 2-3, Bahar-Yaz 1984 . s. 216-7

9Pavlovich, Mikhail. “Ulusal ve Sömürgeler Sorunu Raporu”. 1920. http://www.marxists.org/history/international/comintern/baku/ch05.htm

10Çolak, Özlem. “Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri”. Süleyman Demiral Üniversitesi. Isparta 2010. s. 34

11Çolak, Özlem. “Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri”. Süleyman Demiral Üniversitesi. Isparta 2010. s. 43-5

12Çolak, Bilgihan. “Atatürk Dönemi Türk-Rus İlişkileri”. Trakya Üniversitesi, Edirne, 2007. s. 46

13Çolak, Özlem. “Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri”. Süleyman Demiral Üniversitesi. Isparta. 2010. s. 107

14Çolak, Özlem. “Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri”. Süleyman Demiral Üniversitesi. Isparta. 2010. s. 101

15Tevetoğlu, Fethi. “Türkiye'de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler”. Ankara. 1967. s. 304

16Çolak, Özlem. “Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri”. Süleyman Demiral Üniversitesi. Isparta. 2010. s. 34

 

Tags: 

Rubric: 

Türkiye Komünist Partisi’nde Sol Kanat

Kemalizme Karşı Komünizm (4)

Kafkaslar ve Orta Asya'da Bolşeviklerle İttihatçılar Arasında Savaş Esirleri

Savaş kaybeden tüm ülkelerde olduğu üzere, Birinci Dünya Savaşı sırasında çok ciddi miktarda Osmanlı İmparatorluğu askeri ve subayı esir düşmüşlerdi. Bu rakam, Osmanlı'nın savaşmakta olduğu ülkelerin tamamına esir düşen toplam kişi sayısı olarak 145,000 kişiyi bulmaktaydı.1 Bu rakamın yaklaşık 21,400'ü er, 1180'i subay, 250'si de sivil olmak üzere, 22,830'ü Çarlık Rusya'sına esir düşmüşlerdi. Erlerin yaklaşık 18,00'i, subayların ise 400'ü nihayetinde ülkelerine döneceklerdi.2 Savaşın ardından Rusya'daki devrime tanıklık edecek bu kişilerin, bahsi geçen 145,000 kişinin geri kalanına nazaran en ilginç esaret deneyimini yaşadıklarını kolaylıkla söyleyebiliriz. Bu esirlerin koşullarına dair değinilmeye değer olan bir diğer önemli nokta, esir düşleri bölgede Azeriler, Tatarlar, Başkırlar gibi aynı dili konuştukları pek çok kesim olmasıydı. Ayrıca, savaş sonrası dönemde, Kafkaslar ve Orta Asya pek çok İttihatçı için de bir sığınak haline gelecekti. Tüm bu unsurlar, devrimin ardından Kafkaslar ve Orta Asya'yı, Türkiye'deki gelişmeleri de etkileyecek bir bölge yapmıştı.

Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Rusya sınırları içerisinde pek çok milletten hatrı sayılır miktarda savaş esiri bulunmaktaydı. Bolşevikler, bu savaş esirleri arasında siyasi çalışma yapmanın, uluslararası harekete faydalı olacağını düşünerek hem savaş yıllarında, hem de savaş sonrası dönemde böylesi bir pratik içerisine girmişlerdi. Bu doğrultuda, esirler arasında destekçi kazanmaya çalışıyorlardı. Osmanlı kökenli savaş esirleri de, bu çabaların hedeflerinden biriydi. Bu kesim içerisinden öne çıkan isim ise Mustafa Suphi isminde İttihatçılara muhalif eski bir Türk milliyetçisi olacaktı. 1882'de doğan Mustafa Suphi, iyi eğitim görmüş, önce İstanbul'da hukuk sonra da Fransa'da siyaset okumuştu. İstanbul'a döndükten sonra, İttihat ve Terakki rejimine muhalif İfham isimli bir gazete çıkartmıştı. Mustafa Suphi'nin siyasete ilgisi, Rusya'ya gitmesinin öncesine dayanmaktaydı. İfham gazetesini çıkarttığı dönemde Suphi, milliyetçiliğiyle öne çıkan ama İttihatçıları sertçe eleştiren Milli Meşrutiyet Fırkası'nın kurucuları arasında yer almıştı. Mustafa Suphi, Rusya'daki savaş esirlerinin büyük çoğunun aksine, asker değildi. Muhalif siyasi görüşleri nedeniyle Mustafa Suphi 1913 senesinde İstanbul'dan sürgün edilen çok sayıda siyasetçi ve aydından biri olacaktı. Suphi ve arkadaşları, 24 Mayıs 1914'te, sürgünde oldukları Sinop'tan Rusya'ya kaçtılar. Fakat Birinci Dünya Savaşı başladıktan ve Osmanlı İmparatorluğu savaşa girdikten sonra, bir düşman ülke vatandaşı olarak Mustafa Suphi yakalanılacak ve önce Kaluga'ya, 9 Eylül 1915'te de Uralsk'a sürülecekti ve sosyalizmi bu tarihten sonra benimseyecekti.3 Çarlık rejimi savaş esirleriyle siyasi mahkumları aynı kamplara göndermekteydi ve Mustafa Suphi'nin Bolşeviklerle tanışması Uralsk'ta, Bolşeviklerle daha önceden ilişki içerisinde olan Maksut Ekşi isminde bir Türk vesilesiyle olacaktı.4

Mustafa Suphi, 1918'in başlarında Moskova'ya geldi, ve Milliyetler Komiserliği'nin Rusya'daki Müslümanlarla ilişkili birimi olan Merkezi Müslüman İşleri Komiserliği'ne gitti. Mustafa Suphi burada Müslüman Komiserliği içinde bir Türk Şubesi kurulmasını isteyecekti.5 Müslüman İşleri Komiserliği, veya kısa ismiyle Muskom Ocak 1918'de kurulmuştu. Muskom'un kökenleri, Temmuz 1917'de Kazan'da kurulan Müslüman Sosyalist Komitesi'ndeydi. Genel çizgisi itibarıyla Bolşeviklere sempati duyan fakat farklı yapılardan üyelerin oluşturduğu bu örgütün kurucuları, Mollanur Vahidov ve Mirsaid Sultangaliyev isimli iki Tatardı. Mollanur Vahidov uzun süredir hareket içerisindeydi, fakat Bolşevik partisinin üyesi değildi. Sultangaliyev ise Kasım 1917'de Bolşeviklere katılacaktı. Muskom kurulduktan sonra, Mollanur Vahidov, Muskom'un başkanı, Sultangaliyev ise Muskom içerisindeki resmi parti temsilcisi oldu.6 Vahidov'un 1918 ortalarından Kazan'ı ele geçiren karşı devrimcilerce öldürülmesinin ardından ise, Sultangaliyev Muskom'un, Aralık 1918'de ise ayrıca Nisan'da kurulmuş Merkezi Müslüman Askeri Komitesi'nin başına geçecekti.7

Müslüman Komiserliği, Mustafa Suphi'nin isteğini geri çevirmedi. Mustafa Suphi, 27 Nisan 1918'de, Yeni Dünya isimli bir gazete çıkartmaya başlayacaktı. Gazetenin üçüncü sayısında, bunun sosyalist bir gazete olduğu, ve Müslüman Sosyalist Komitesi'nin himayesi altında çıktığı ifade edilecekti.8 Mustafa Suphi ayrıca, kendisinden on yaş küçük olan, 1892 doğumlu Mirsaid Sultangaliyev'in sekreterliğini yapmaya başlayacaktı.9 Daha bu tarihte, Orta Asya ülkelerindeki komünist örgütlenmelerde sol ve sağ kanatlar arasında bir ayrışma gerçekleşmemişti, öte yandan gelecekte bu partilerin sağ kanadının başını çekecek olan Sultangaliyev'in görüşleri, daha 1918'de net bir biçimde şekillenmişti:

 “Müslüman halklar, proleter halklardır... Müslüman ülkelerdeki milli hareketler,  sosyalist devrimin niteliklerine sahiptirler.10

Mustafa Suphi, her ne kadar Sultangaliyev'in aksine hiçbir zaman milliyetçi bir sağ muhalefet örgütlemeye girişmese ve genel olarak Rusya Komünist Partisi'nin çizgisine uyumlu hareket etse de, Sultangaliyev'in 'milli komünist' diye anılan görüşlerinin izlerini de taşımaktaydı.11 Temmuz 1918'de Mustafa Suphi, 202'si Türk olmak üzere, farklı ülkelerden 400'e yakın savaş esirinin katılımıyla Birinci Türk Sol Sosyalistleri Kongresi'ni düzenledi.12 Bu kongrede Mustafa Suhpi, şöyle konuşacaktı:

Biz bugün, insaniyetin şu kan ve ateşle kaynayan kesiminden yana tutum almakla,  Türklerin uygarlıklar topluluğu içinde, toplumsal hak hayatlarından bir ilim, bir  işaret yükseltmiş oluyoruz. Biz bugün Rusya Devrimi'nin önemli bir etkeni olan  Müslüman kuvvetlerin Moskova'daki merkezinde toplanmakla, İslam aleminin  Enternasyonal durumuna dair yaklaşımını da açıkça meydana koymuş oluyoruz. Bizim  bugün tuttuğumuz yoldan daha dün Tatarlar yürümeye başlamışlardı. Yarın da  Araplar, İranlılar o kurtuluş yolunu tutacak ve bütün İslamiyet alemi böylece hakiki  kardeşlik, hakiki birlik, hakiki özgürlük yoluna girmiş olacaktır.13

Bu konferansın sonucu olarak Türkiye Komünist Teşkilatı isimli örgüt doğacaktı. Bundan sonraki süreçte ise, Mustafa Suphi ve arkadaşları, Türk savaş esirlerini örgütleyerek Rusya'da süregelmekte olan iç savaşta Kızıl Ordu'ya destek olmaya çalışacaklardı. Bu doğrultuda Temmuz Konferansının ardından Tatar-Başkır Tugayının Üçüncü Bölüğü olarak Türk Kızıl Bölüğü, Ocak 1919'da ise Kırım'da Beynelmilel Şark Alayı kurulacaktı.14 Mart 1919'da ise, Mustafa Suphi, Komünist Enternasyonal'in Kuruluş Kongresi'ne katılacaktı. Bu kongrede yaptığı konuşmada Mustafa Suphi bu çalışmalara dair şunları ifade edecekti:

Avrupa sermayesine karşı Doğu halklarının ayaklanması, Rus devrimi için olduğu  kadar bugün bütün ülkeler proletaryalarına varlığıyla güç veren genç Alman devrimi  için de gereklidir. Bugün Alman devrimi İngiliz-Amerikan baskısının sürekli tehdidi  altında bulunuyor ve bizden, Doğu'dan yardım istiyor.

Bu nedenle III. Enternasyonal'in bundan sonraki görevi Doğu halkları arasında  devrim ocakları kurmak olmalıdır.

Güçlü genç Rus Kızıl Ordusu saflarında savaşçı-devrimci Türk örgütünün hücreleri  kurulmakta ve güçlenmektedir. Bugün Rusya'nın birçok cephelerinde Sovyet  iktidarının savunusu için savaşan binlerce Türk Kızıl Muhafız faaş görev almıştır.15

Türkiye Komünist Teşkilatı, ilerleyen süreçte başta Volga-Ural bölgesinde, ayrıca Kırım'da ve Türkistan'da faaliyet gösterecek, Azerbaycan'ın Bakü Komünü'nün bastırılmasının ardından tekrar Sovyetler'in eline geçmesinin ardından bu faaliyet Bakü'de de yürütülmeye başlanacaktı. 1920 ortalarına gelindiğinde, Türkiye Komünist Teşkilatı'nın Volga-Ural bölgesindeki, başta Moskova, Kazan, Saratov ve Samara gibi şehirlerde olmak üzere 500, sadece Bakü'de ise 200 üyesi bulunmaktaydı.16 Türkiye Komünist Teşkilatı'nın başını çeken isimleri arasında, Mustafa Suphi ve Maksut Ekşi'nin yanısıra, Suphi'nin Komünist Enternasyonal Kuruluş Kongresi'ne birlikte katıldığı İsmail Hakkı Kayserili17 vardı. Bunlar haricinde, bu çevreyle ilişkiye girenler içinde, gelecekte hareket içerisinde oynayacakları rolden dolayı dört kişiden bahsetmek yerinde olacaktır: Şerif Manatov, Hüseyin Hüsnü, Süleyman Nuri ve Ahmet Cevat Emre.

Daha önce 1919'da, Komünist Enternasyonal'in ilk resmi temsilcilerinden biri olarak İstanbul'a gittiğinden bahsettiğimiz Şerif Manatov, 1887'de Başkırdistan'da doğmuştu. Babası bir mollaydı, ve eğitimine bir medresede başlayacaktı. Manatov, 1911'de Petrograd'da üniversite okumaya başlamıştı, fakat okumayı yarım bıraktı, bir dönem gazetecilik yaptıktan sonra 1914'te İstanbul'a giderek İstanbul Üniversitesi'ne kayıt yaptırdı. Osmanlı'nın da savaşa girmesinin ardından, burada da çok durmayan Manatov Ocak 1915'te bir çikulata fabrikasında , sonrasında da çiftliklerde işçilik yapacağı İsviçre'ye gitti ve burada Lenin ile tanıştı. Ocak 1917'de Martov'un başını çektiği Enternasyonalist Menşevikler grubuna katılmıştı. Şubat Devrimi'nin ardından Başkırdistan'a dönen Manatov, burada Başkır ulusal hareketi içerisinde faaliyet göstermeye başladı. Manatov, Başkır Bölge Şurası'nın başkanı seçildi. Ekim Devrimi'nin ardından, Aralık'ta 3. Başkır Kongresi gerçekleşti.18 Manatov, burada Beyazları desteklemekten yana olanlara ve tarafsız kalma yanlısı Başkır milliyetçisi Zeki Velidov'a karşı, sol kanadı oluşturarak Sovyetlerle işbirliği yapmaya savundu. Aralık ayınım sonlarına doğru kurulacak Özerk Başkırdistan hükümetinin yeni başkanı da Zeki Velidov olacaktı.19 Şerif Manatov, Ocak 1918'de Petrograd'a giderek Lenin'le görüştü, bu görüşmenin ardından Müslüman Komiserliği'nin kurulması kararı alındı ve Manatov başkan yardımcılarından biri olarak Muskom'da çalışmaya başladı. Şubat 1918'de, Zeki Velidov'un başını çektiği hükümet Orenburg'a dönen Manatov'u tutukladı fakat Manatov Bolşeviklerin müdahalesiyle serbest bırakıldı. Mustafa Suphi, Muskom'a ilk geldiğinde karşılaşacağı görevli Manatov olacaktı.  Mayıs 1918'de, Manatov Rusya Komünist Partisi'ne katıldı.20

Orenburg'a Bolşeviklerin girmesiyle, bu sefer Zeki Velidov tutuklanacak fakat Nisan ayında karşı-devrimcilerin şehre saldırısı sonucu serbest bırakılacaktı. Sonrasında Velidov, ve komutasındaki Başkır milliyetçileri, 1919'un başına kadar Beyazlarla birlikte, Sovyetlere karşı savaşacaktı. Fakat 1919'un başında Velidov Bolşeviklerle anlaşarak taraf değiştirecekti.21 İşte bu da Şerif Manatov'u hem Başkırdistan'da, hem de Muskom'da istenmeyen adam yapacaktı – yeni Başkır Cumuhbaşkanı Velidov böylesine keskin bir komünisti yanında veya yakınında istemiyordu.22 Hüseyin Hüsnü ise, 1918'de Mustafa Suphi'nin teşkilatına katılmış ve Kiev ile Odessa'da Müslümanlar arasında çalışma yapmış bir savaş esiriydi. Zeki Velidov'la problem yaratmaması için ortalıkta gözükmemesi için, 1919'da Komünist Enternasyonal temsilcisi olarak İstanbul'a gönderilen Şerif Manatov'un yanı sıra Mustafa Suphi tarafından Hüseyin Hüsnü de İstanbul'a gönderilmişti. Burada, resmi bir temsilci olan Manatov'un aksine, Hüseyin Hüsnü bizzat Sosyal Demokrat Fırkası'nda Ziynetullah Nevşirvanov'la birlikte faaliyet göstermeye başlayacaktı. Şerif Manatov'un Anadolu'ya geçmesinin, Nevşirvanov'un da yeni yoldaşını takip etmesinin ardından, Hüseyin Hüsnü de bir dizi macera yaşayarak  Anadolu'ya geçecek, hem komünist faaliyetlerde yer alacak, hem de Sovyet temsilcisi Jan Upmal-Angarskiy'nin yardımcısı olacaktı.23

Mustafa Suphi'nin Türkiye Komünist Teşkilatı isimli örgütlenmesi içerisinde muhalefet yapan unsurlar da vardı. Genel olarak, Kafkasya ve Orta Asya'daki Türk komünistleri arasında muhalif unsurların başında gelecek olan isim, Süleyman Nuri olacaktı. Süleyman Nuri, 1895'te, bir demircinin oğlu olarak İstanbul'da doğmuştu. 1915'te Çanakkale cephesine gönderilmiş, 1917'de Osmanlı ordusundan kendi ifadesiyle harp macerasından sıyrılmak arzusuyla firar ederek Ruslara sığınmış ve savaş esiri olmuştu. Süleyman Nuri, 1918'de patlak veren Bakü Komünü'ne kadar, şehrin yakınlarındaki esir kamplarında kalacaktı. Sonraki dokuz ayı Hazar denizinde bir tankerde çalışarak geçiren Süleyman Nuri, yıkıcı propaganda yaptığı için tutuklanacak, ve aralarında Bakü Komünü'nün lideri Ermeni Bolşevilk Stepan Shaumyan'ın da bulunduğu idam edilecek Bakü Komiserleriyle birlikte hapis yapacaktı. Hapisten kurtulunca Bakü'ye gidecek, burada Türk savaş esirlerinin içerisinde siyasi çalışma yapmaya ve Bolşevik Süleyman diye anılmaya başlayacaktı. İlerleyen süreçte Kızıl Ordu'ya da katılacak olan Süleyman Nuri, 1920 Mayıs'ında Mustafa Suphi'nin Bakü'ye gelmesi ve Türkiye Komünist Teşkilatı'nın Bakü şubesini oluşturması üzerine bu örgüte katılacaktı.24

Süleyman Nuri'nin, Mustafa Suphi'nin Türkiye Komünist Teşkilatı'nı örgütlerken hatalar yapıyor oluşu görüşü bu noktadan sonra ortaya çıkacaktı. Süleyman Nuri'ye göre, Mustafa Suphi'nin örgütledikleri arasında pek çok İttihatçı veya milli mücadeleci ajan vardı. Süleyman Nuri, aynı zamanda, Mustafa Suphi'nin, bir sabotör olarak gördüğü Ahmet Cevat Emre'ye bu kadar yüz vermesini de eleştiriyordu.25 Eski bir Jöntürk olan Ahmet Cevat Emre, bir halı tüccarıydı ve Batum'a gidip geliyordu. Sınırlar kapanınca ticaret işi zorlaşmış, Ahmet Cevat Emre de halı işinin yanında öğretmenlik yapmaya başlamıştı.26 Ahmet Cevat Emre, öncelikle din öğretmişti.27 Ahmet Cevat Emre, tesadüf üzerine komünistlerle tanışacaktı. Buna rağmen uzun yıllar, devrimci kesimlerin muhalefetine rağmen hareketin saygın bir unsuru gibi muamele görecekti.

Savaşın ardından Kafkasya ve 1918'de, İngilizlerin yardımıyla Bakü Komünü'nün bastırılıp Türk milliyetçisi Musavat Partisi'nin iktidara getirilmesinin ardından özellikle Bakü, İttihatçılar için de bir sığınak halini alacaktı. Dahası, Ermeni soykırımındaki rollerinden dolayı başları Batı güçleri ile belada olan, ve eski koruyucuları Almanya'nın pek kimseyi koruyacak hali kalmamışken, İttihatçılar Bolşeviklerden medet ummaya da başlayacaklardı. 1919 ortalarında, İttihatçı liderlerden Talat Paşa ile Enver Paşa, Bolşeviklerin Almanya'daki devrimci süreçte kendilerini temsil etmeleri için göndermiş oldukları, Polonya asıllı Karl Radek'i, Radek'in kaldığı hapishanede ziyarete gideceklerdi. Radek, uzun yıllar boyunca uluslararası sosyalist hareketin, ilk yılında da komünist hareketin sol kanadında yer almış ve ulusal kurtuluş hareketlerinin desteklenmesine karşı çıkmıştı. Öte yandan artık Radek'in eski siyasi ilkelerinin yerini düşler ve hırslar almıştı – Alman Devrimi'nin başına geçmesi için bu ülkeye yollanmış bu adam, uzun yıllarca yeraltında mücadele ettikten sonra, tarihi etkileyebilecek bir konumda olduğu düşüncesiyle sarhoş olmuş vaziyetteydi. Talat Paşa, bu görüşmede Radek'e şöyle demişti:

Müslüman Doğu kölelikten, ancak halk kitlelerine ve Sovyet Rusya’yla kurulacak bir  ittifaka dayanarak kurtulabilir.28

Radek ile Talat paşa, daha bir yıl önce Brest-Litovsk görüşmelerinde aynı masanın karşı taraflarında oturmuşlardı. Radek, ziyaretçilerine İngilizlere karşı bir Sovyet-Müslüman ittifakı örgütlenmesini, ve Rus Bolşevizmi ile Türk milliyetçiliği arasında bir anlaşma önerecekti. Talat Paşa'dan daha genç olan Enver Paşa, Radek'i daha fazla etkileyecekti ve Radek onu Moskova'ya davet edecekti. Daha birkaç yıl önce uzlaşmaz bir biçimde karşı çıkmış olduğu savaşa katılan emperyalist devletlerden birinin, korkunç bir soykırıma imza atmış devlet adamlarıyla konuşmakta olduğunu unutacak kadar büyük bir akıl tutulması yaşamakta olan Radek, görüşmelerin ardından büyük bir heyecanla şöyle diyecekti:

Enver Paşa, bizim Türkiye’deki Kurtuluş Savaşı’na yardımımızı istiyor. Buna  karşılık Hindistan’da İngiliz emperyalizmine karşı direnişi ve isyanı örgütleyip,  başlatacak!29

Bununla birlikte, İttihatçıların birinci adamı hala Talat Paşa'ydı, ve Sovyetlerle anlaşma fikri de onun başının altından çıkmıştı. 1919'un başlarında, Türkiye dışındaki İttihatçılar, İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı (İslam Devrim Toplulukları Birliği) ismi altında örgütlenmişti. Talat Paşa'nın İttihatçılar için belirlediği strateji şuydu:

1. Sovyetler Birliği ile Türkiye arasında anlaşma sağlamak. 2. İngiltere ve öteki  batılılarla ilişki kurma yoluna gitmek. 3. Anadolu hareketini desteklemek”.30

Radek ile görüşmenin ardından, Enver Paşa ve İttihatçıların en önemli ideologlarından Bahaettin Şakir, İttihatçıların temsilcileri olarak Rusya'ya gönderileceklerdi. 1920'nin ilkbaharına gelindiğnde, İttihatçıların en önemli liderlerinin büyük bir kısmı Kafkasya, Orta Asya veya Moskova'daydı. Bunların arasında Enver Paşa ve Bahaettin Şakir'in yanı sıra, Mustafa Kemal tarafından gönderilmiş Enver Paşa'nın amcası Halil Paşa, savaş yıllarında ismi Talat ve Enver'in yanında anılmış Cemal Paşa, Enver Paşa'nın üvey kardeşi Nuri Paşa, İttihat ve Terakki Merkez Komitesi üyesi Küçük Talat Muşkara, Kazım Karabekir'in Bolşeviklerle temas kurması için gönderdiği Dr. Fuat Sabit ve Karakol Cemiyetinin kurucusu Baha Sait bulunuyordu.31

1920'nin Nisan ayında, Enver Paşa ile olduğu kadar Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir, dolayısıyla Anadolu'daki milliyetçi hareketle de bağlantılı olan İttihatçılar, Bakü'de Türk Komünist Fırkası isminde bir örgüt kuracaklardı. Bu örgütün şefleri arasında Halil Paşa, Dr. Fuat Sabit ve Bah Sait vardı. Böylesi bir örgütlenmeye gidilmesi, ne diğer İttihatçılardan bir kopuşu temsil ediyordu, ne de komünizmle alakalı bir yapıydı. Temel amacı, İttihatçı siyasetin yeniden oluşturulup Bolşeviklerce kabul edilecek bir kılıfa sokulmasıydı.32  Bu çevrenin komünizmi, milliyetçilik ve Müslümanlıkla sentezlenmek kisvesi altında, milliyetçilik ve müslümanlığı kızıla boyamaktan öte bir derinliğe sahip değildi. Bununla birlikte, Sultangaliyev gibi Bolşevik Parti üyelerinin görüşlerinin de bu İttihatçıların bu noktada ifade ettiği görüşlerden çok farklı olduğu söylenemezdi.

Öyle ya da böyle, Azerbaycan'da Bolşeviklerin yeniden iktidara gelmesinin ardından Türkiye Komünist Teşkilatı'nın faaliylerinin merkezini Bakü'ye taşıyacak olan Mustafa Suphi, Türk Komünist Fırkası'nı dağıtacaktı.33 Bu hamlenin arkasında belirli siyasi kaygılar olduğu, Mustafa Suphi'nin bu çevrenin niyetlerinden şüphe duyduğu ortadaydı ki, bu yapılanmayla ilgili Mustafa Suphi şunları diyecekti:

Bir müddetten beri Anadolu isyan hareketini devrimci Rusya ile birleştirmek ve  Azerbaycan Şuralar Hükümetini oluşturmak amacıyla Kafkas ülkesi ve Bolşevik  partisiyle beraber çalışan arkadaşlar bir (...) Türk Komünist Fırkası oluşturarak  merkezi komitelerini seçmişlerdir. Buraya İttihat ve Terakki Hükümeti'nin savaş  zamanında büyük roller oynamış bazı kimseleri ithal edilmişti.

Yakın geçmeşleri memleketin son savaş felaketleriyle alakadar olan bu kişilerle işçi ve  rençber fırkasının kurulması ve temsil edilmesi olamazdı.

Onun için, bu teşkilatın dağıtılmasında tereddüt edilmemiştir.34

Bununla birlikte, İttihatçıların Türk Komünist Fırkası'nın dağıtılmasından, Mustafa Suphi'nin Türkiye Komünist Teşkilatı'nın elde edeceği pratik bir çıkar da olduğu barizdi. Zaten özellikle daha alt mevkideki, daha genç İttihatçı kadrolar, Rusya'daki atmosferden etkilenmekteydi. Mustafa Suphi'nin bu hamlesi, Türk Komünist Fırkası'nın üyelerinin belirli bir kesiminin Türkiye Komünist Teşkilatı'na kaymasına neden olacaktı. Öte yandan, bu kanaldan Türkiye Komünist Teşkilatı'na, dolayısıyla da komünist harekete gelecek isimlerin yarardan ziyade zarar getirdiği söylenebilir. Burada verilmesi gereken örnek ise eski Deyrizor Kaymakamı Salih Zeki'dir. Eski görev yerinden esinlenerek kendisine Zor soyadını takacak olan Salih Zeki, Ermeni soykırımı sırasınca burada toplam 200,000 insanın katledilmesinin sorumlusudur. Salih Zeki Zor'un, soykırımın ardından bir muhabirle arasında geçen şu diyalog meşhurdur:

“-Senin için 10.000 Ermeni imha etti diyorlar
-Benim namusum var. On bine tenezzül etmem. Daha çık bakalım.”
35

Burjuvazinin, 200,000 işçi ve köylünün canına kıymış bir celladının, komünist hareketin saflarına sorgusuz sualsiz kabul edilmiş olması, yalnız Mustafa Suphi ve Türkiye Komünist Teşkilatı'nın saflığı veya kayıtsızlığının değil, Bolşeviklerin ulusal soruna yönelik politikalarının genelinin komünistlerin alnına sürmüş olduğu bir lekedir.

Anadolu'da Sol Milliyetçilik: Çeteler, Yeşil Ordu ve Halk Zümresi

Anadolu'daki milliyetçi çetelerin geneline verilmiş Kuvva-i Milliye hareketinin mevcudu, 1919'un sonlarına kadar 6,500 ile 7,500 arasındaydı, 1920 ortalarına gelinceye kadar ise 15,000'i bulmuştu.36 Bunlar karşılık, 1921'in başına kadar, TBMM'ye bağlı düzenli ordunun sayısal gücü 6,000 kadardı.37 Dolayısıyla, askeri güçleri kısıtlığı olduğu müddetçe TBMM, Kuvva-i Milliye ile birlikte çalışmak durumundaydı. Öte yandan bu istenir bir durum değildi. İlkin, milliyetçi çeteler ile eşkiyalar ve yağmacılar arasındaki fark net değildi. Dahası, böylesi bir silahlı güç karşısında kendi gücü yeterli olmayan TBMM kendisini tedirgin hissediyordu. Ve en nihayetinde, milliyetçi çeteler ve elebaşları başarı ve ün kazandıkça, Mustafa Kemal'in hareketin önderi konumuna tehdit teşkil etmeye başlıyorlardı. Bu yüzden ilkin Mustafa Kemal ve yandaşları, TBMM'de alınan kararla bu hareketi düzenli bir ordu biçimine sokmaya çalışacaklardı ki bu da Kuvva-i Milliye hareketi içerisindeki imtiyazlı kesime çekici gelecekti. 38 Şüphesiz, kimi milliyetçi çete komutanlarının düzenli orduya girmemek için – ellerindeki gücü bırakmamak gibi – anlaşılabilir nedenleri olabilirdi, öte yandan eğer bu hareketin tabanında düzenli orduya karşı bir tepki olmasaydı, bu hareketin hiçbir mensubu düzenli orduya karşı tutum alamazdı. İşte Anadolu'da milliyetçi çetelerin sola kaymaya başlaması, böylesi bir toplumsal zeminde gerçekleşecekti.

Sol görüşlerin içerisinde en fazla yaygınlaşacağı milliyetçi çete, Kuvva-i Milliye hareketi içinde de en güçlü birlik olan, Çerkez Ethem komutasında 1919 yazında kurulmuş, ve 1920 sonlarında sayısı 5,000 kadar olacak Kuvva-i Seyyare idi.39 Çerkez Ethem, beş çocuklu bir ailenin en ufak oğlu olarak 1886'da doğmuştu. Ağabeylerinden ikisi Rumlarla çatışırken ölecek olan Ethem'in diğer iki ağabeyi, Reşit ve Tevfik, babaları tarafından Harbiye'ye gönderilmiş, asker olmasına babası izin vermeyen Ethem evden kaçarak İstanbul'da Süvari Küçük Zabit Mektebi'ne girmiş, başçavuş olmuş ve Birinci Dünya Savaşı'na katılmıştı. Ethem büyük ağabeyi Reşit, hem bir İttihatçı, hem de Teşkilat-ı Mahsusa üyesiydi ki Ethem ağabeyi aracılığıyla Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişkisiye girmişti. Çerkez Ethem'in Anadolu'da silahlı bir çete örgütlemesinde, Mustafa Kemal'in önemli yandaşlarından biri olan eski komutanı Rauf Orbay rol oynayacaktı. Ethem'in, başlangıçta çoğunlukla Çerkezlere dayanarak kuracağı silahlı çete, kısa zaman içerisinde gerek Yunanistan Ordusu'nun ilerlemesini engellemek gerekse TBMM'ye karşı İstanbul hükümeti yanlısı isyanları bastırmakta en önemli askeri güç konumuna gelecekti. Ethem'in ağabeylerinden Tevfik, Kuvva-i Seyyare'nin komutanlarından biri, diğeri Reşit ise TBMM'de milletvekili olacaktı. Açıktı ki, Kuvva-i Milliye hareketi içerisinde Çerkez Ethem'in ve Kuvva-i Seyyare birliklerinin öne çıkmasında, Ethem'in Teşkilat-ı Mahsusa ile bağlarının önemli bir payı vardı.40

Çerkez Ethem'in ordusunun önemli bir özelliği, Kuvva-i Seyyare'nin mali kaynaklarını, bölgedeki zenginlerden 'zorunlu yardım' toplayarak sağlıyor olmasıydı. Bu da, haliyle, ulusal kurtuluş savaşını kendi kurtuluş savaşları olarak gören zenginleri rahatsız ediyor, Ethem'e ancak istemeden katlanılmasını sağlıyordu.41 Öte yandan, Ethem ve ailesi, büyük toprak sahibi sınıfa mensuplardı ve çeteciliği bir meslek olarak görüyorlardı. Ethem, haraca bağladığı zenginlerden elde ettiği kaynakla ve el koyduğu mallarla öncelikle kendi örgütünü güçlendirecekti.42 Bununla birlikte, Kuvva-i Seyyare tabanında, Ekim Devrimi'nin etkileri görülmekteydi. Kuvva-i Seyyare içerisinde, Eskişehir'den gelmiş 700 kişilik Bolşevik Taburu isminde bir birlik vardı. Bu taburun komutanı, Anadolu'ya çalışma yapmak için Mustafa Suphi tarafından gönderilmişti ve savaşmaktan çok karşıdaki orduya savaş karşıtı propaganda yapmakla ilgiliydi. Tabura bu isim, komutanından dolayı verilmişti.43 Genel olarak hareketin tabanı Bolşevizme ilgili duyuyordu, dahası Eskişehir'de Hüseyin Hilmi'nin Türkiye Sosyalist Fırkası'nın, haliyle İstanbul'daki merkezden bir hayli kopuk bir şubesi vardı. Bu arkaplan, Çerkez Ethem'i sol siyasete yaklaştıracak, Ethem, Bolşevizmle ilgili şöyle diyecekti:

Bolşevizm dünyayı zapt edecektir. Bunu gerekli şekilde kabul edip karşılayacak  olursak millet her şekilde mutlu olacaktır. Bolşeviklik, geleceğimiz için çok yararlı ve  verimli olacaktır. Buna emin olunuz, Bolşevizm şimdi yurdumuzu kurtarmakta,  gelecekte de insanların hayat ve mutluluğunu koruyacaktır.44

Bu genel durum, TBMM içerisindeki kimi muhalif veya muhalif gözüken unsurların da müdahalesini getirecekti. 1920'nin Mayıs ayında, daha örgütlü bir ifade bulmamış bu hissayat, TBMM'den, içlerinde en öne çıkan isimler Tokat milletvekili Nazım Resmor, Denizli milletvekili Hakkı Behiç, İzmir Milletvekili Yunus Nadi ve Bursa milletvekili Şeyh Servet olan ön dört milletvekilinin, Yeşil Ordu Teşkilatı'nı kurmasına yol açtı. Yeşil Ordu'nun kurucuları arasında dikkate değer bir diğer kişi, Saruhan milletvekili ve Çerkez Ethem'in ağabeyi olan Reşit Beydi. Yeşil Ordu'nun Genel Sekreteri Nazım Resmor'du. Eski bir İttihatçı olan Nazım Resmor, 1868'de Erzurum'da doğmuş ve Harput valiliği yapmıştı.45 Nazım Resmor, 1918'e kadar İstanbul'da İngiliz yanlısı bir cemiyetie üyeyken sonrasında Anadolu'ya geçerek milliyetçilere katılmıştı.46 Ziynetullah Nevşirvanov, Yeşil Ordu'nun kuruluşunu şöyle açıklayacaktı:

Değişik burjuva gruplarından meydana gelen TBMM içinde bir sınıf, daha doğrusu  bir grup vardı ki, devrimci emekçi unsurlar ile askeri tahakkümcü ve muhafazakar  politika izleyen unsurlar arasında yer alıyordu. Bu grup uzun süren savaş yıllarında  tüccarlık etmiş, değişik mali ve ticari cemiyetlerde çalışmış ve az da olsa, ticari ya da  mali sermaye sahibi olmuş kililerden oluşuyordu.

Kendisiyle işbirliğinden yarar uman doktor, avukat, gazeteci ve diğer mebuslar da,  mevcut sosyal düzeni tamamen yıkmamakla birlikte, sermayenin daha hızlı dönmesi ve  ticaretin daha iyi gelişmesi için zemini hazırlayacak kapsamlı sosyal reformlar için  çalışan bu grubun yanında yer alıyordu. Bu grubu oluşturanlar, bütün dünya savaşı  boyunca muhafazakarlığın korunmasında çıkarı olan subay, büyük çiftlik sahibi ve  mollalarla birlikte İttihat ve Terakki Fırkası üyesiydi ve bu üyeliği şimdi de  koruyorlardı. Onlar baştan kimi devrimci unsurlarla işbirliğine başladı ve amacı milli  ve İslamcı sosyalizm olan Yeşil Ordu teşkilatını kurdu.47

Bununla birlikte Yeşil Ordu Nizamnamesi, bu yapının nerede durduğunu, önceliklerini ve kendisine biçtiği pratiği netçe açıklayan bir belgeydi:

Türkiye Yeşil Ordu Teşkilatı Avrupa emperyalizminin işgal ve istila siyasetini  kovmak üzere kurulmuş bir mücadele teşkilatıdır.

Yeşil Ordu, tüm Türkiye'de dahi her tür emperyalizm akımlarını ve sermayelerin  haksız zorbalık ve baskılarını gidermek ve yok etmekte tereddüt etmez.

Yeşil Ordu, arazi ve genel kaynaklarından nüfusun bütün fertlerinin ancak kendi  emekleri, maddi kabiliyetleri ve maneviyetlerine göre faydalanmalarını temin ettmeye  çalışır.
(...)
Yeşil Ordu, toplum hayatında halk hükümeti ve  tam bir çalışma ortaklığı usulünü  kabul eder.

Yeşir Ordu, savaş, askerlik ve muharebeyi, haksız güç elde etmenin bir yolu olarak  görür. Muharebe ve mücadeleyi ancak bunlara engel olmak için emperyalizmi imha  edinceye kadar meşru görebilir.

Yeşil Ordu, kendisine miras kalan altınların gölgesinde daima egemen ve baskı  uygulayıcı bir azınlık olarak yaşayanlara karşı, en temel ihtiyaçlarını bile  karşılayamayan, bu azınlıkların hesabına çalışan esir insanların teşkil edeceği  çoğunluğun ordusudur ve hedefi bu çoğunluğun refah ve mutluluğu, özgürlüğü ve  selametidir.

Yeşir Ordu yalnız bedeni veya fikri emeğinin karşılığı olarak yaşayan rençber, işçi,  hademe ve memur gibi insaniyetin gerçek hizmetçilerini örgütünün en sağlam unsuru  olarak bilir.

Yeşil Ordu, aile hayatına hürmetkardır.

Yeşil Ordu, İslamiyet'in bütün toplumsal temeline dayanarak gerçek mutluluk asrına  dönmenin yolunun, Batı'dan gelme ihtiraslar düzenini Asya'dan çıkartmak olduğunu  hak yolu, Allah yolu bilir.
(...)
Yeşil Ordu, Kızıl Devrim Ordularının samimi bir bir kardeşlik duygusuyla sonsuza  dek dostu ve müttefikidir.

Yeşil Ordu'nun simgesi yeşil bayraktır. İslam kardeşliğinin bu bayrak altında  toplanması ve tüm insanlığın kızıl ve yeşil bayrakların altında birleşmeleri, şanlı  devrime ve gerçek mutluluğa yönelmesiyle tamamlanacaktır.48

Yeşil Ordu'nun Talimatnamesi de örgütün siyaseten nerede durduğunu ifade etmekteydi. Ayrıca talimatname, Rusya'dan gönderileceklere ilişkin tutumu da ortaya koymaktaydı:

Yeşil Ordu'nun yeşil cihat bayrağına şu cümle kazınmıştır: Asya, Asyalılarındır.  Asya, kapılarını muharebe, sermaye, zorbalık, sınıf ve ihtiras facialarına ebediyen  kapatmıştır.
(...)
Yeşil Ordu, sosyalist ve özellikle Bolşevik hareketin kamuoyunda yanlış anlaşılmaması  için gayret edecek, bu görüşten kesimleri kendi amacına çekecek ve kendi bünyesinde  toplayacak. Özellikle Rusya'dan bizim tarafa geçecek herhangi bir kişi dikkatle  denetim altında tutulacak ve durumuna göre el altında bulundurulacaktır.
(...)
Dünya büyük bir devrim karşısındadır. Avrupa'da bir kısım iyiliksever, 'sosyalizm'  uğraşı içerisinde, Batı'nın medeniyet perdesi ardındaki cinayetleri ortadan kaldırmak  için, 'burjuvazi' denen hırslı vurguncularla mücadele ediyor. Bunların en büyük  gayesi, çok zenginlerin taşkın birikimleriyle fakir kesimin yoksulluktan doğan  sefaletine bir hat çekmektir. İslamiyet ve Şeriat bu esasları 1300 yıl önce zekat, fitre,  kurban gibi  yükümlülüklerle koymuş ve belirlemiş olduğundan Müslümanlar bu  sosyal devrimden zarar görmek değil, aksine faydalanacaklardır. Bunun için  teşkilatımızın bir ilkesi de sosyalizm hareketinden faydalanmak ve ona yardım  etmektir.
49

Esasında, gördüğümüz gibi Yeşil Ordu Teşkilatı, siyaseti ve ideolojisi itibarıyla, Hüseyin Hilmi'nin İstanbul'daki Türkiye Sosyalist Fırkası'nın İstanbul hükümeti değil Ankara hükümeti, İtilafçı değil İttihatçı, İngiliz değil Rus yanlısı bir ikizi gibiydi. Bununla birlikte, Yeşil Ordu, temel bir özelliğiyle Türkiye Sosyalist Fırkası'ndan ayrılmaktaydı: Yeşil Ordu'nun kurucuları, Hüseyin Hilmi ve aydın arkadaşlarına kıyasla burjuva siyaset sahnesinde çok daha etkili kişilerdi. Yeşil Ordu'nun ilk kurulduğu dönemde üç farklı kesimden oluştuğunu söyleyebiliriz. Enver Paşa'nın Bolşeviklerle yakınlaşmasının kendisi için oluşturduğu tehditin boyutlarını fark eden Mustafa Kemal, Anadolu hükümeti saflarında İslamiyet ve Bolşevizmi uzlaştıracak bir örgütlenme olmasına ihtiyaç duymuştu.50 Dolayısıyla kendisine yakın kimi sol İttihatçıları buraya yönlendirmişti. Bu kesimin başını Hakkı Behiç çekmekteydi. İşlevlerini yerine getirince, Mustafa Kemal'in bu kesimle işi kalmayacak, ve bu grubu oluşturanların büyük çoğu tasfiye edilecek ve siyasi hayatları bitecekti. İkinci bir kesimi, bu noktaya kadar Mustafa Kemal'in yakın çevresinin dışında kalmış olan İttihatçılar oluşturuyorlardı. Kimi noktalarda sosyal devrim şiarını yükseltmekle birlikte, bu kesim için Yeşil Ordu mevcut dalgayı çıkarlarına kullanmaları için bir araçtan ibaretti ve görüşleri Enver Paşa'nın görüşlerine yakındı. Bu kesimin en önemli temsilcisi Yunus Nadi'ydi ki yeni koşullar bu kesimin önüne olumlu fırsatlar sunacaktı. Öte yandan, gerçek anlamıyla enternasyonalist sosyalist veya komünist sayılamayacak olsalar da, en azından Mustafa Kemal'e muhalefetleri ve Sovyet taraftarlıkları konusunda ciddi ve samimi olan, ve gerçekten toplumsal bir devrimin Türkiye'de gerekli olduğu sonucuna varmaya başlamış, yani sol düşünceleri İslamcılıklarına değilse bile İttihatçılıklarına ağır basmaya başlamış bir kesim de Yeşil Ordu içerisinde bulunuyordu. Bu kesimin başını da Nazım Resmor ve Şeyh Servet çekmekteydi. Yeşil Ordu'nun temel belgelerini yazan ve en fazla ciddiye alan da bu kesimdi.51

Ankara'daki kuruluşunun ardından, Yeşil Ordu, hızla örgütlenmeye girişerek Eskişehir'de ikinci bir şube açtı, Bursa, Amasya, Elazığ ve Konya gibi illerde çalışma yapmaya başladı.  Bu çalışma temelde bürokrasinin olanaklarını kullanarak örgütün programını yaymaktan ve yeni üyeler kazanmaktan oluşuyordu. Üyeler, Yeşil Ordu'ya yemin ederek katılıyorlardı – nihayetinde Yeşil Ordu gizli bir teşkilattı.52 Bu çalışmalarla birlikte, dağılana kadar Yeşil Ordu, Ankara ve Eskişehir'in yanısıra Bursa, Konya, Malatya, Kayseri ve Elazığ'da örgütlenecekti.53 Yeşil Ordu'nun üyeleri TBMM'de faal olsalar ve siyasi güce, belirli bir siyasi bilgiye ve deneyime sahip olsalar da, Yeşil Ordu içinde şu veya bu şekilde Mustafa Kemal'e gerçekten muhalif olanların elini zayıflatan, Mustafa Kemal'in adamlarının ise süreçte etkin olmalarını sağlayan bir olgu vardı: Yeşil Ordu aslında bir ordu değildi, ve herhangi bir askeri gücü yoktu. Bu durum böyle oldukça da Mustafa Kemal'in Yeşil Ordu'da muhaliflerin barınmasından korkmasına gerek yoktu. Öte yandan Çerkez Ethem'in ağabeyi olan Reşit Bey'in Yeşil Ordu'nun kuruluşunda yer almış olması, Ethem'in Kuvva-i Seyyare'sinin Yeşil Ordu'yu gerçekten bir ordu yapması olanağını barındırıyordu. Şüphesiz, Yeşil Ordu'nun Kuvva-i Seyyare'ye ihtiyacı olduğu kadar, Kuvva-i Seyyare'nin de Yeşil Ordu'ya ihtiyacı vardı: Yeşil Ordu, belirgin bir siyaseti ve dolayısıyla siyasi bir iddiası olmayan Kuvva-i Seyyare'ye siyasi bir kanat kazandırabilirdi. Reşit Bey'in Yeşil Ordu kurucuları arasında yer alması, Kuvva-i Seyyare'nin, kendisinin de aralarında bulunduğu kurmaylarının da mevcut olanakları görmüş olduğunu göstermekteydi. Bu minvalde, Reşit Bey, esasında Yeşil Ordu'nun en kritik üyesiydi. Tek bir sorun vardı: Çerkez Ethem 1920'nin büyük bir kısmını, TBMM'ye karşı İstanbul hükümeti ve Hilafet yanlısı ayaklanmaları bastırarak geçirmişti ve Ankara hükümeti, Ethem'den Yeşil Ordu'nun kurulduğu dönemde patlak veren ve gün geçtikçe büyüyüp Ankara'yı tehdit eder noktaya gelen Yozgat isyanını bastırmasını rica etmek durumunda kalmıştı.54 Yeşil Ordu'nun kaderini, Çerkez Ethem'in Yozgat'ta ne yapacağı belirleyecekti.

1920'nin Temmuz ayında, Çerkez Ethem muzaffer ve hiç olmadığı kadar güçlenmiş bir şekilde Ankara'ya döndü. Çerkez Ethem'in bu noktada Yeşil Ordu'ya bizzat katılması, dolayısıyla Yeşil Ordu'nun genişlemesinin Kuvva-i Seyyare'yi de kapsaması, Yeşil Ordu'nun durumunu ve dengeleri tamamen değiştirecekti. Mustafa Kemal, Çerkez Ethem'in Yeşil Ordu'ya katıldığı haberini alır almaz teşkilatın faaliyetini durdurmasını savunacaktı ama artık çok geçti.55 Çerkez Ethem, ilk hücumu, Yozgat ayaklanmasının suçunu, isyanın hilafet yanlısı liderlerini uyarmakla itham ettiği Ankara valisi Yahya Galip'e yükleyip ve bu kişinin tutuklanarak Yozgat'a gönderilmesini isteyerek yapmıştı. Yahya Galip Mustafa Kemal'in yakın çevresindendi, ve Çerkez Ethem'in belki de bir sonraki adım olarak sorumluluğu Mustafa Kemal'e atmak niyetiyle yaptığı bu hamleye karşı Mustafa Kemal bir ayak oyunuyla Yahya Galip'i kurtarmıştı. Ankara'dan Eskişehir'e dönerken Çerkez Ethem Mustafa Kemal'e dair şöyle diyecekti:

Ankara'ya döndüğümde Büyük Millet Meclisi Başkanı'nı meclisin önünde  astıracağım.56

Çerkez Ethem, Eskişehir'e döndükten sonra, burada Yeşil Ordu'nun kuruluş döneminde önüne koyduğu hedeflerden birini gerçekleştirerek burada bir günlük gazete çıkartılmasını sağlayacaktı. Bu gazeteyi çıkartacak olan isim, Çerkez Ethem'in Kuvva-i Seyyare saflarında rastladığı Arif Oruç adlı bir gazeteciydi. Ethem, hem Arif Oruç'a matbaa kuracak, hem de düzenli para yardımı yapmaya başlayacaktı.57 Gazetenin ismi Seyyare Yeni Dünya – Kuvva-i Seyyare'nin Yeni Dünya'sı anlamında – olarak belirlendi. Çerkez Ethem, böylelikle, hem Mustafa Suphi'nin Rusya'da çıkardığı yayınla aynı ismi alarak Bolşeviklere bir selam göndermiş oluyor, hem de yayının ismine kendi silahlı kuvvetlerinin ismini ekleyerek Kuvva-i Seyyare'yi Mustafa Suphi'nin komünizmine bağlıyordu. Cumartesi günleri hariç günlük yayınlanan Seyyare Yeni Dünya'nın her sayısı 3,000 nüsha basılıyordu. Seyyare Yeni Dünya, İslami Bolşevik Gazete ünvanıyla çıkıyordu, ve sloganı 'Dünyanın fukara-i kasibesi (fakir çalışanları), birleşin' idi ki bu ifade, Azeri Bolşeviklerinin yayınlarında sürekli kullanılmaktaydı.58 Seyyare Yeni Dünya gazetesinin çıkmaya başlaması, Yeşil Ordu'nun örgütlenme ve propaganda çalışmalarına hız katacak, gazeteye abone sağlamak faaliyetin önemli bir kısmı haline gelecekti.59

Çerkez Ethem'in Yeşil Ordu'ya katılması, esasında Çerkez Ethem'in Yeşil Ordu'nun kontrolünü ele alması anlamına gelmişti. Çerkez Ethem ve kardeşleri, eski İttihatçılar olmalarına rağmen, Yeşil Ordu içerisindeki diğer üç kesimden ayrı, dördüncü bir kesim olarak değerlendirilebilirlerdi ancak. Düzenli ordunun başındaki Mustafa Kemal, gücünü düzensiz birliklerden alan Çerkez Ethem'in doğal rakibiydi, dolayısıyla Yeşil Ordu'nun Çerkez Ethem'in kontrolüne geçmesiyle Mustafa Kemal'e yakın grubun Yeşil Ordu içerisinde doğrudan bir etkisi kalmamıştı. Öte yandan, Ethem diğer iki gruptan müttefiklerini korumaktaydı. Bu noktada Çerkez Ethem'in askeri gücü, himaye ettiği çeteci Demirci Mehmet Efe'nin 800 kişilik birliğiyle ve kendisine sempati duyan diğer Kuvva-i Milliye şeflerinin olası desteğiyle, düzenli orduya en azından denkti. Hatta Ethem'in kuvvetlerinin hem Kuvva-i İnzibatiye'ye hem de Yunanistan Ordusu'na karşı başarıları ve düzenli ordunun firar sorunu düşünülünce, büyük ihtimalle Ethem'le düzenli ordu arasında topyekün bir savaş olsaydı, Ethem kazanırdı. Öte yandan Yunanistan Ordusu, hem Kuvva-i Seyyare ve düzenli ordunun toplamından birkaç kat daha güçlüydü. Bu yüzden Çerkez Ethem de, Mustafa Kemal de birbirleriyle çatışmak istemiyorlardı. Bu da Yeşil Ordu'yu, ivme kaybetmemek için Ankara'daki mecliste elini denemeye yönelik harekete geçmeye zorlamaktaydı.

1920'nin Ağustos ayının sonlarında, Yeşil Ordu Genel Sekreteri Nazım Resmor'un TBMM'deki diplomatik çabaları sonucu, Yeşil Ordu'nun TBMM'deki üyeleri, Halk Zümresi adı altında örgütlendiler. Halk Zümresi, bu noktada meclisin toplam 85 üyesini kapsamaktaydı. Halk Zümresi, TBMM içerisinde bir grup olarak, haliyle Yeşil Ordu'dan farklı bir siyasi programa sahipti. Bu programı, Yeşil Ordusu içerisindeki muhalif İttihatçı kanadın lideri Yunus Nadi yazmıştı:60

Memlekette her durum ve koşulda halkı hakim kılmak üzere Halk Zümresi  kurulmuştur.
(...)
Zümre İslamiyet'in kutsal kurallarını korumayı ve Müslümanlığın ilk dönemindeki  saadet asrı düzenine geçmeyi ve Batı'dan gelecek her türlü ahlaki bozulmayla ve  zorbalıkla mücadele yolunu Hak yolu, Allah yolu bilir.

Zümre'nin hedefi halkın genel refahını eşit hale getirmek için hizmet etmektir.  Zümre'nin nazarında; bedeni ve fikri emeği ile geçinen rençber, işçi, zanaatkar,  öğretmen, memur, hademe gibi mesleklerde çalışanlar toplumsal hayatın gerçek yol  göstericileridir.
(...)
Zümre, kapitalistlerin uydurması ve emperyalistlerin haksız müdahalesi ve tahakkümu  olan dış borçları ve yabancılara imtiyazları, masum halk adına, en haksız bir zalim  külfet olarak görür.
61

Halk Zümresi'nin programında ayrıca ücretsiz eğitim, ücretsiz sağlık, işçi ve köylülerin çalışma koşullarının düzenlenmesi, toprak reformu, üretim ve tüketim kooperatiflerinin kurulması, 18 yaşında gelen herkese seçme, 25 yaşına gelen herkese seçilme hakkı verilmesi ve isim olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi yerine Büyük Şura isminin kullanılması vardı. Burada dikkat çekici olan, Padihşahlık ve Hilafet vurgusu yapılmayarak, ilk defa TBMM'de bir padişah veya halifenin olmayacağı bir yapılanma, yani bir cumhuriyet yapılanması fikrini gündeme getirmesiydi. Bu görüşler arasındakilerin kimi Mustafa Kemal'in kendi görüşlerine gayet yakındı, öte yandan bu fikirler şeklen Rusya'yla da uyumlu olacak biçimde ifadelendirilmişlerdi ki Mustafa Kemal'in daha Batılı fikirleriyle bu noktada çelişmekteydiler.62 Her halükarda, Ziynetullah Nevşirvanov'un Halk Zümresi'ne dair şu yorumu, gerçeği yeterli biçimde yansıtıyordu:

Bu grubun programı ustaca hazırlanmıştı ve Meclisteki devrimci, reformcu ve hatta  muhafazakar-şeriatçı unsurları bile ürkütmeyecek kadar üstü örtülü ve esnekti.63

Toplam mevcudu 200 civarı olan TBMM'de 85 kişilik az bir rakam değildi. Halk Zümresi, mecliste hamlesini 4 Eylül'de yaptı. Yapılacak Dahiliye Nazırlığı (İçişleri Bakanlığı) seçimlerinde Halk Zümresi, Yeşil Ordu'nun Genel Sekreteri Nazım Resmor'u aday gösterdi, ve Nazım Resmor, ikinci turda, Mustafa Kemal'in 65 oy alan adayı Refet Bele'ye karşı 98 oyla kazandı. Bu bir güç gösterisiydi, fakat yine de hatalı bir hamleydi. Askeri açıdan Çerkez Ethem Eskişehir'de güçlüydü – Mustafa Kemal Ankara'da güçlüydü, ve meclis Ankara'daydı. Çerkez Ethem'in Ankara'ya askeri bir müdahalesinin söz konusu olmaması da, aslında Mustafa Kemal ve yandaşlarına Ankara'da mutlak bir müdahale alanı veriyordu. Mustafa Kemal, bu gücünü daha kullanmamıştı – büyük ithimalle Halk Zümresi'nin şefleri buna kanmışlardı – ama kullanacaktı. Öncelikle, iki gün içerisinde Mustafa Kemal'in bizzat kendisine karşı demeçleri ve alttan yoğun baskı ve tehditler sonucunda Nazım Resmor bakanlıktan istifa etmek zorunda kaldı.64 Sonrasında, Yunus Nadi'nin Yeşil Ordu içerisinde artık bir ağırlığı kalmamış olsa da Halk Zümresi'nde ezici bir çoğunluğa sahip olan muhalif İttihatçı arkadaşlarıyla anlaşma sağladı. Yunus Nadi bu noktadan sonra tamamen Mustafa Kemal'in çizgisine ve çevresine kayacaktı.65 Nazım Resmor'un istifasının ardından yapılan seçimlerde, Mustafa Kemal'in adayı Refet Bele, 131 oyla seçilecekti.

Yeşil Ordu içerisinde yer alan muhalif İttihatçılar, temelde Mustafa Kemal'in etrafında oluşmuş bloğun içerisinde kendilerine yer bulamadıkları için böylesi bir işe girmişlerdi. Ortada hem tehdit unsuru, hem de baştan istedikleri iktidara dahil olma şansı olunca, Mustafa Kemal'in bu kanadı kazanması zor olmayacaktı. Böylelikle Çerkez Ethem'e yalnızca Yeşil Ordu'nun üçüncü grubu, yani Mustafa Kemal'e muhalefetlerinde ve Sovyet yanlılıklarında daha ciddi olanlar kalıyordu. Bu grup ise mağlup olmuştu ve meclis içerisindeki milletvekili sayısı bir avucu geçmiyordu. Çerkez Ethem'in Ankara'daki iddiası, neredeyse başlamadan bitmişti.

Gerdûn

2Özdemir, Ahmet. “Savaş Esirlerinin Milli Mücadeledeki Yeri”. Atatürk Yolu, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Dergisi, C. 2, Yıl: 3, Sayı: 6 (Kasım 1990), s. 322

3Akkor, Mahmut. “I. Dünya Savaşında Çeşitli Ülkelerdeki Türk Esir Kampları” Sakarya Üniversitesi, Sakarya 2006. s. 169-170

4Topçuoğlu, İbrahim. “Neden 2 Sosyalist Partisi 1946: TKP Kuruluşu ve Mücadelesinin Tarihi 1914-1960”, Eser Matbaası, 1976. s. 56

5Manatov, Şerif. “Mustafa Suphi Beş Sene Evvel Moskova'da”. Mustafa Suphi ve Yoldaşları. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. s. 46

6en.wikipedia.org/wiki/Sultan_Galiev

8Akkor, Mahmut. “I. Dünya Savaşında Çeşitli Ülkelerdeki Türk Esir Kampları” Sakarya Üniversitesi, Sakarya 2006. s. 171

9Duman, Oğuz Şaban. Doğu-Batı Meselesi ve Sultan Galiyev. İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayını. 1999. s. 100-1

11Tunçay, Mete. Eski Sol Üzerine Yeni Bilgiler. İstanbul: Belge Yayınları, 1982. s. 53

12Akkor, Mahmut. “I. Dünya Savaşında Çeşitli Ülkelerdeki Türk Esir Kampları” Sakarya Üniversitesi, Sakarya 2006. s. 172

13Suphi, Mustafa. “1918 Moskova'da Türk Sol Sosyalistleri Kongresinde Mustafa Suphi Yoldaş'ın Nutku”. Mustafa Suphi ve Yoldaşları. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. s. 60

14Akkor, Mahmut. “I. Dünya Savaşında Çeşitli Ülkelerdeki Türk Esir Kampları” Sakarya Üniversitesi, Sakarya 2006. s. 172

15Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 202

16Suphi, Mustafa. “Türkiye Komünist Teşkilatı Merkezi Heyeti'nin Faaliyeti Hakkında Bakü Kongresinde Mustafa Suphi'nin Raporu”. Mustafa Suphi ve Yoldaşları. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. s. 98- 104

17Boran, A. Metin. “Suphilerin Anadolu'ya Gelişi”. http://marksistteori.com/suphilerin-anadoluya-gelisi/

19Bennigsen, Alexandre and Chantal Lemercier-Quelquejay. “Islam in the Soviet Union”. Praeger, 1967, Londra. s. 85

22Harris, George S. “Türkiye'de Komünizmin Kaynakları”. Boğaziçi, 1975, İstanbul. s. 98-99

23Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 154, 332

24Tunçay, Mete. “Eski Sol Üzerine Yeni Belgeler”. Belge Yayınları, 1982, İstanbul. s. 11-4

25Tunçay, Mete. “Eski Sol Üzerine Yeni Belgeler”. Belge Yayınları, 1982, İstanbul. s.14

26Topçuoğlu, İbrahim. “Neden 2 Sosyalist Partisi 1946: TKP Kuruluşu ve Mücadelesinin Tarihi 1914-1960”, Eser Matbaası, 1976. s. 88

27Ginzberg, Rolland ve Süleyman Nuri. “Sol Muhalefet'in Deklerasyonu”. “Komintern Belgelerinde Nazım Hikmet”. Derleyen: Erden Akbulut. Tüstav, 2002, s. 59

28Çolak, Özlem. “Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri”. Süleyman Demiral Üniversitesi. Isparta 2010. s. 26

29Çolak, Özlem. “Lenin Döneminde Türk-Rus İlişkileri”. Süleyman Demiral Üniversitesi. Isparta 2010. s. 27

30Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 39

31Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 39-41

32Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 43

33Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 45

34Suphi, Mustafa. “Türkiye Komünist Teşkilatı Merkezi Heyeti'nin Faaliyeti Hakkında Bakü Kongresinde Mustafa Suphi'nin Raporu”. Mustafa Suphi ve Yoldaşları. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. Güncel Yayınlar, 1977, İstanbul. s. 103

35Uzun, Selçuk. “Der Zor Cehenneminden TKP Teşkilat Bürosuna: Salih Zeki (Zor)”. 2012. http://www.kuyerel.com/modules/AMS/article.php?storyid=6919

36tr.wikipedia.org/wiki/Kuva-yi_Milliye

38Nevşirvanov, Ziynetullah. “Türkiye İnklapçı Hareketinin Tarihiyle İlgili Materyaller”. Milli Azadlık Savaşı Anıları. İstanbul, TÜSTAV, 2006. s. 119-120

40Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 82-3

41Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 85

42Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 88-9

43Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 86

44Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 14

45Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 55-7

46Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 155

47Nevşirvanov, Ziynetullah. “Türkiye İnklapçı Hareketinin Tarihiyle İlgili Materyaller”. Milli Azadlık Savaşı Anıları. İstanbul, TÜSTAV, 2006. s. 121

48Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 18-9

49Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 22-3

50Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 55

51Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 60-3, 71

52Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 72

53Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 104

54Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 84

55Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 73

56Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 87

57Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 86

58Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 91

59Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 72

60Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 24-5, 156-7

61Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 28

62Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 136-7

63Nevşirvanov, Ziynetullah. “Türkiye İnklapçı Hareketinin Tarihiyle İlgili Materyaller”. Milli Azadlık Savaşı Anıları. İstanbul, TÜSTAV, 2006. s. 121

64Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 24

65Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 69

 

Tags: 

Rubric: 

Türkiye Komünist Partisi’nde Sol Kanat

Kemalizme Karşı Komünizm (5)

 

 

 

 

 

 

14 Temmuz 1920: Türkiye Komünist Partisi'nin Gerçek Kuruluş Tarihi

1920, Mustafa Kemal'in Anadolu'da hakimiyetini ciddi bir biçimde pekiştermeye çalışmakta olduğu bir yıldı. Mustafa Kemal, TBMM'ye karşı çıkan İstanbul hükümeti yanlısı ayaklanmalar, Türk milliyetçilerinden sayıca kat kat üstün Yunanistan Ordusu'nun mevcudiyeti, ve meclisin içerisinde veya dışarısındaki İttihatçı kökenli muhalif kesimlerle karşı karşıyaydı. Bu güçlere karşı ise, daha önce de belirttiğimiz üzere, sağlam ilişkiler kurduğu Sovyet Rusya'ya ve İtalyan emperyalizmine dayanmaktaydı. Sovyet Rusya, Kemalistlere açık destek verirken, İtalyan emperyalizmi alttan destek vermek durumundaydı. Ve her ne kadar Bolşevik liderler gerek Mustafa Kemal ile ilişkileri, gerekse Kemalistlere verdikleri destek açısında saf davranmış, Mustafa Kemal'in sözlerine kanmış olsalar da, Mustafa Kemal kendi hareketi ile bu dönemin Sovyet Rusya'sının sınıfsal temeli arasındaki farkı, belki kimi Bolşevik liderlerden de daha iyi kavrıyordu. Bu nedenle Mustafa Kemal, Sovyet Rusya'nın uzattığı kadife eldivenin ardında, kendi burjuva hareketini dağıtmakta tereddüt etmeyecek demirden bir yumruk görüyordu. Komünist Enternasyonal'in desteklediği milliyetçi hareketlerin olduğu toprakta bile komünist örgütlenme yapmak görüşü ise Mustafa Kemal'i iyice tedirgin ediyordu. 1920'nin yaz ayında Anadolu'nun ilk komünistleri örgütlenmeye başlayınca, bu korkular iyice şiddetlenecekti.

Şerif Manatov isimli Komünist Enternasyonal temsilcisi, 1919'da İstanbul'da Bolşevik propagandası yaptığı için Fransızlarca tutuklanmış, fakat İstanbul'da bulunduğu sürede yerel sosyalistler arasında desteğini kazandığı kişilerin yardımıyla hapisten kaçmıştı. Manatov bu yoldaşlarının yardımıyla 1920'nin Mayıs ayında önce Eskişehir'e, sonra Ankara'ya geçecekti. Eskişehir'de yerel Sosyalist Fırkası şubesinin İşçi adlı yayın organında Bolşevizmi anlatan bir yazısı çıkacak olan Manatov'un Kemalistlerle tanışması ve onları iyi kötü anlamaya başlaması Ankara'da olacaktı. 1920'nin Haziran ayında, Ankara'da komünizmle ilgili açık bir konferans veren Manatov, Türkiye nüfusunun sorunlarının tek çözümünün komünist devrimde olduğunu anlatacaktı. Manatov, bu konferansta tanıştığı Salih Hacıoğlu ile Türkiye'de bulunduğu müddetçe birlikte siyasi faaliyet yürütecekti.1 Salih Hacıoğlu 1880’de doğmuş bir askeri baytardı. Gelecekte ulusal kurtuluş hareketinin önderlerinden ve daha sonra da başbakan ve cumhurbaşkanı olacak olan, o sırada ise padişah jurnalcisi olan İsmet İnönü ile aynı okulda okumuş, hatta sol eğilimleri nedeniyle İsmet İnönü’yle kavga etmiş ve Basra’ya sürülmüştü.2 Ardından Makedonya’da çalıştıktan sonra İstanbul’da öğretmenlik yapmaya başlamış, Birinci Dünya Savaşı’nda ordu tarafından çalışması için Gelibolu, Rus cephesi ve Arabistan gibi, savaşın en korkunç hallerinin yaşandığı cephelere gönderilmişti. En sonunda Salih Hacıoğlu savaştan iğrenerek veteriner arkadaşlarıyla Adana’ya kaçmış, daha sonra Ankara’ya geçip ve bir hayvan hastanesinde çalışmaya başlamıştı.3

Manatov ve Hacıoğlu, kısa süre sonra Ankara'da Yeşil Ordu'nun temsilcileriyle tanışacaklardı. Yeşil Ordu temsilcileri, onlara kurmak istedikleri gibi bir partinin, yani bir Bolşevik Partisi'nin gizlice örgütlendiğini söyleyerek Manatov ve Hacıoğlu'nu Yeşil Ordu lideri Nazım Resmor'la tanıştırdılar. Nazım Resmor da, onları and içtirerek üye yaptıktan sonra örgütün nizamnamesini verdi ve onları Ankara şehir komitesini kurmakla görevlendirdi. Öte yandan Manatov ve Hacıoğlu, bu belgeyi incelediklerinde burada eksik veya yetersiz bir çok noktanın yanı sıra, komünizmin ilkeleriyle de doğrudan çelişen noktalar olduğunu göreceklerdi. Buradan yola çıkarak da Manatov ve Hacıoğlu, Türkiye Komünist Partisi Nizamnamesi isimli belgeyi kaleme aldılar ve Yeşil Ordu Merkez Komitesi'ne, ancak bu programı tanıyacaklarını ve bu program temelinde örgütlenme yapacaklarını beyan ettiler. Birkaç günlük tereddütün ardından, Yeşil Ordu Merkez Komitesi, Manatov ve Hacıoğlu'na faaliyetlerini kesmelerini söyledi. Buna karşı Manatov ve Hacıoğlu, Ankara'daki kimi Yeşil Ordu üyeleri arasından kazandıklarıyla birlikte, Türkiye Komünist Partisi'ni örgütlemeye giriştiler. Kısa bir süre içerisinde İstanbul'daki Sosyal Demokrat Parti'nin sol kanadından Ziynetullah Nevşirvanov da, İngiliz polislerinden kaçması gerekince Ankara'ya gelerek partiyi örgütleme çalışmalarına katılacaktı.4 Kısa bir süre içerisinde, bu çalışmalarını Eskişehir'e de yayacak olan parti, buradaki Sosyalist Fırkası'nın İşçi isimli yayın etrafındaki şubesini de bünyesine katmayı başardı. 14 Temmuz 1914'te Türkiye Komünist Partisi yayınladığı 1. Beyanname ile kuruluşunu duyuracaktı. Kuruluş döneminde partinin 140'a yakın kadar üyesi vardı. Salih Hacıoğlu Genel Sekreter seçilmişti. Manatov ve Nevşirvanov'un içinde olduğu Merkez Komitesi ise beş erkek, üç kadından oluşmaktaydı.5

Yeşil Ordu, her ne kadar gizli bir teşkilat olduğu iddiasında bulunuyor olsa da, esasında bu gizlilik iddiası resmen kayıtlı bir yapı olmamasından gelmekteydi ve özünde gevşek bir örgütlenmeydi. Nazım Resmor, İstiklal Mahkemesi'nde Yeşil Ordu'ya dair verdiği ifadede durumu şöyle açıklamıştı:

Şu kadarını arz edeyim ki; bu gizlilik hükümete karşı değil, sosyal devrimlerden  kuşkulandığı bilinen emperyalist Avrupa'ya karşıdır. Biz Avrupa'nın Doğu sosyal  devrimini Anadolu'da boğmaya kalkarak ülkemize saldırmasından korkuyorduk. İşte  gizliliğimizin nedeni budur”.6

Buna karşılık, kimi kaynaklarda 10 Eylül'de Bakü'de kurulacak partiden ayrılması için (Hafi) TKP olarak da anılan Türkiye Komünist Partisi'nin gizliliği, öncelikle hükümete karşıydı. Anadolu çoğrafyasında ortaya çıkan ilk gerçekten komünist örgüt olan bu parti, en başından beri Kemalistlere karşı illegal çalışması gerektiği düşüncesine sahip olmuştu. 1920'nin Haziran alında kaleme alınan Türkiye Komünist Partisi Genel Nizamnamesi, partinin programatik ilkelerini ortaya koymaktaydı:

Bütün insanlığa refah ve saadet temin edecel olan dünya devriminin Türkiye'de bir  an önce meydana gelmesini sağlamak ve sosyalizmi gerçekleştirmek için Türkiye'de  bir Komünist yani Bolşevik partisi kurulmuştur.

TKP, kapitalizm ve emperyalizmin baskılarından bütün ezilen ulusların ve sınıfların  kurtulması için bütün gücüyle mücadele edecektir.

Yönetim biçimi konusunda, Türkiye Bolşevikleri Rusya şura teşkilatının esaslarını  kabul ederler.

Türkiye Bolşevikleri (...) sosyalizmi yerleştirinceye kadar proletaryadan oluşmuş bu  şuraların diktatörlüğünü savunurlarlar.

Türkiye Bolşevikleri şura hükümetlerinin meydana gelişini şimdilik burjuva ve toprak  sahibi sınıfını seçilme hakkından mahrum eder.

Türkiye Bolşevikleri bu mücadelede başarılı olmak ve bütün insanlığa hizmet etmek  için her ülkedeki komünist sosyalist teşkilatlarıyla sıkı bir ittifak kurarak onlarla  birlikte hareket ederler. Ve Üçüncü Enternasyonal'e bağlıdırlar.

Türkiye Bolşevikleri, savaş ve askerliği ve bunlardan kaynaklı bütün eşitsizlikleri ve  haksızlıkları reddederler. Savaş ve mücadeleyi ancak militarizm ve emperyalizm imha  edilinceye kadar meşru görebilirler.

Toplumsal devrim sonucunda dünyada sosyalizm yerleşinceye kadar geçici bir devrim  ordusu kurulur.

Türkiye Bolşevikleri (...) özellikle özel mülkiyeti ortadan kaldıracaktır.
(...)
Türkiye Bolşevikleri, sosyalistliği kabul eden diğer uluslar ile Türkiye arasında her  tür siyasi sınır ve gümrük kısıtlamalarını ortadan kaldıracaklardır.
7

Bu programatik ilkelerin ortaya koyduğu en çarpıcı nokta, TKP'nin proleter enternasyonalizm temelinde kurulduğu ve Türkiye'de, dünya devriminin bir parçası olarak bir sosyal devrimin gerçekleşmesi ve bu devrimin, işçi konseylerinin iktidarında somutlaşacak bir proletarya diktatörlüğüne yol açması programıydı. Türkiye Komünist Partisi'nin Genel Nizamname'sinde bu noktadan sonra toplumsal hayatın nasıl düzenleneceğini betimleyen detaylı maddeler vardı. Nizamname, Komünist Enternasyonal'in genel ilkelerinden belirgin bir biçimde esinlenmişti, dolayısıyla ulusların kendi kaderini tayin hakkını tanıyordu. Öte yandan pratikte TKP'nin 1. Beyanname'si, komünist ilkelerden yola çıkarak, pratikte bu noktayla çelişiyor ve Kemalist harekete net bir biçimde karşı olduğunu ifade ediyordu:

“Türkiye’de Merkez Komitesi Ankara’da olmak ve sosyalizmi yerleştirmek üzere Üçüncü Enternasyonal’in şubesi bir Komünist Partisi kurulmuştur.

(...)

Türkiye Komünist Partisi, komünizmin esaslarından ibaret olan Nizamnamesi çerçevesinde halkla tartışmak ve bu büyük amaç etrafında insanları toplayarak eski zihniyet ve inançlar üzerine kurulmuş mevcut düzeni yıkmak ve sosyal devrimi meydana getirmek amacıyla oluşturulmuştur.

(...)

Türkiye Komünist Partisi, mevcut koşulları analiz ederken ülkeyi ve halkı iki eğilimin etkisi altında görmektedir. Bunlardan biri İstanbul hükümetinin ortaya koyduğu, diğeri de Kuvva-i Milliyenin oluşturduğu eğilimlerdir.

İstanbul hükümeti esas itibariyle eski mutlakıyetçi aristokratik bir idareden, yani eski sultanlık devrinin diriltilmesine uğraşan bir yapıdan başka bir şey değildir. İstanbul hükümeti bu esasları gerçekleştirmek için bütün ezilen kesimlerin düşmanları olan kapitalist müttefik devletlerle birleşmek ve bütün varlığıyla onlarla dayanışmaktan çekinmeyen, insanları birbirlerine kırdırmaktan ve en adi düşmanlara çiğnetmekten zevk alan, şerefsiz, haysiyetsiz ve hatta vicdansız bir kitleden başka bir şey değildir.

Mustafa Kemal Paşa tarafından oluşturulmuş olan Kuvva-i Milliye hükümetine gelince: saray hükümetinin aldığı bu korkunç aldığı bu korkunç tutum üzerine ülke içindeki milliyetçiler, ülkenin demokratik burjuva sınıfına dayanarak adı geçen şahsın etrafında toplanarak İstanbul hükümetine karşı milliyetçi bir savaş gerçekleştirmek amacıyla, nüfusun bütün işlerine zorla el atan bir olağanüstü hükümet kurdular.

Ankara hükümetinin kendisine savaş için bir dayanak noktası oluşturmak üzere zaten uzun ve ezici bir savaştan çıkmış, ne yapacağını şaşırmış ve savaştan bitkin düşmüş bu yorgun halkı savaşa seferber etmesi, bunun için de onlara yeni bir ruh vermesi gerekiyordu. Kuvva-i Milliye hükümeti bunu da bulmakta güçlük çekmedi.

Uluslararası sermayeye düşman olduğunu, kapitalist hükümetlerin yıkılmasını ve bütün dünyada sosyal devrim yapılmasını azmettirdiğini her tarafa ilan eden Müslüman ülkelerin kitlelerine de destek vaat eden Rus Sovyet hükümetiyle ittifak kurduklarını ve onlardan para, top, silah hatta asker bile geleceğini ilan ettiler. Fakat burjuva elinde bulunan bu hükümet de iki yüzlülük siyasetini elden bırakmadı. Burjuvazinin etkisi altında milliyetçiliği bırakmayan bu hükümet buna rağmen Rusya’daki akımı alkışlamaktan da kendisini alı koymadı. Milliyetçilikten ayrılmadığını, aylardan beri eski düzeni koruduğunu özellikle komünizm akıma yaptığı fiili saldırılarla gösterirken, iki yüzlü siyaseti de elden bırakmayarak Rusya Sovyet hükümetine ve hatta Üçüncü Enternasyonal kongresine maskeli milliyetçi siyasetçileri delege olarak gönderdi.

Özetle yukarıda açıklanan duruma dayanarak Türkiye Komünist Patisi, bir tarafta zorba diğer tarafta aldatıcı iki siyasi eğilimin mevcut ve hakim olduğunu, daha açık bir ifadeyle Türkiye Komünist Partisi için, bir tarafta müttefik güçler ve onları destekleyen İtilafçılar, diğer tarafta onlardan hiçbir farkı olmayan ve fakat maske ile ortaya çıkan eski İttihatçılardan oluşan Kuvva-i Milliye hükümeti olduğunu ve iki hükümetle de hiçbir alakası olmadığını beyan eder. Dünya devriminin bir ordusu olarak kızıl bayrak altında bütün dünyadaki komünist yoldaşlarıyla beraber çalışmayı en öncelikli görevlerinden sayan Türkiye Komünist Partisi, bu yoldaşlarını coşku ve samimiyetle selamlamayı bir onur sayar ve onların zaferlerini kendi zaferi olarak görür. Yaşasın enternasyonal sosyal devrim!8

Türkiye Komünist Partisi'nin, Kemalist ulusal kurtuluş hareketini ve Türkiye sınırları içerisinde faal olan bütün burjuva siyasetlerini reddeden bu tutumu, partinin Eskişehir şubesince de paylaşılmaktaydı. Eskişehir İl Komitesi Kuvva-i Milliye ve TBMM'yi şöyle açıklamaktaydı:

Bir tarafta İtilaf devletleri ve en zalimleri olan İngiliz, Yunan ve Ferit Paşa  Hükümeti, diğer tarafta milliyetçiler mevkilerini tuttular ki şu şekilde mevcut durum  ortaya çıktı: ancak milliyetçilerin her tarafta ilçe ve şehir merkezlerinde  oluşturdukları ve seçilmiş adını verdikleri Kuvva-i Milliye tamamen burjuvalardan  oluştu; çünkü seçim zamanı para ve sonuçta nüfuz bütün varlığıyla vicdanlara  hakimdi.

Kuvva-i Milliye'ye dayanılarak her bölgeden çağırılan beşer milletvekili hemen  eskseriyetiyle bunlar tarafından oluşturularak seçildi. İşte bugün Milli Teşkilat'ın ve  Milli Meclis'in kaynağı ekseriyetiyle bu zengin kuvvetlerdir.9

Türkiye Komünist Partisi'nin kurulduğu dönem, Anadolu bir hayli hareketliydi. Milliyetçi çetelerin en güçlüsü olan Kuvva-i Seyyare'nin lideri Çerkez Ethem, tam da bu dönemde Ankara hükümetiyle açık olarak çelişkiye düştükten sonra Eskişehir'e dönmüştü. Eskişehir'in Çerkez Ethem'in kontrolü altında olması da, bu şehirde TKP için daha farklı olanaklar açmaktaydı. Şerif Manatov'un şehirdeki çalışmaları Eskişehir'deki Sosyalist Fırka şubesinin tamamının TKP'ye katılması sayesinde bu kentte partinin kontrolünde iki matbaa vardı ve kısa süre içerisinde bu matbaalardan parti programının yanı sıra bol miktarda bildirge ve brolüş basılmaya başlanacaktı.10 Salih Hacıoğlu, iki yıl sonra bu dönemdeki faaliyetleri şöyle anlatacaktı:

Bunlar Eskişehir'de açıkça halka ücretsiz dağıtıldığı gibi cepheye ve özellikle  Ethem'in çetesine ikiyüzer nüsha gönderildi ve Ankara ve çevresindeki köylere ve  Anadolu'nun hemen her tarafına gizli olarak dağıtıldı. Halk üzerinde çok önemli bir  etki yapan bu bildirgeler Mustafa Kemal Paşa'yı son derece öfkelendirdi.11

Milliyetçiliğin her türünü lanetleyen ve Kemalistlerle TBMM'ye tamamen karşı çıkan TKP'nin Çerkez Ethem'e ve onun komutasındaki Kuvva-i Seyyare'ye bakışı neydi? TKP'nin Çerkez Ethem'i herhangi bir dönem doğrudan desteklediğini söyleyemeyiz. Bununla birlikte, özellikle Eskişehir'de ilk başta bu şehirde örgütlenmeye çalışan TKP liderlerinin özellikle Çerkez Ethem'in siyasi sözcüsü konumundaki Arif Oruç ve Seyyare Yeni Dünya ile bir dirsek teması olmuştu. Seyyare Yeni Dünya'nın ilk üç sayısında Şerif Manatov'un yazıları çıkacaktı.12 Öte yandan, Şerif Manatov'un Eskişehir'den ayrılmasının ardından, Seyyare Yeni Dünya'ya milliyetçi ve İslamcı bir hava hakim olmaya başlayacaktı ki daha sonrasında şehre dönen Ziynetullah Nevşirvanov ile birlikte dönen Manatov'un bu konuda Arif Oruç ve Çerkez Ethem'e yönelttiği eleştiriler etkisiz kalacaktı. Manatov ve Nevşirvanov özellikle bu noktadan sonra Arif Oruç ve Çerkez Ethem'e karşı daha dikkatli olmaları gerektiğini düşünmeye başlamakla birlikte, Arif Oruç'un Seyyare Yeni Dünya'da, Yunus Nadi'nin çıkarttığı Yeni Gün gazetesinde Komünist Enternasyonal'in İkinci Kongresi'nin Doğu Halklarına Çağrısı'nın Kemalistler lehine çarpıtılmış bir çevirisinin yayınlanmasına karşı bir polemik başlatmasını sağlayacaklardı. Salih Hacıoğlu ise, Eylül ortalarında Eskişehir'e geldiğinde, Ankara'dan takip ettiği bu polemiğin ve büyük ihtimalle Ankara'da Mustafa Kemal ile Çerkez Ethem arasındaki gerginliğin de etkisiyle Arif Oruç ve Ethem'in güvenilir olduğunu savunacaktı.13

Öte yandan TKP siyasi olarak Çerkez Ethem'e, onun kontrolündeki Yeşil Ordu'ya veya TBMM'deki İttihatçı yandaşlarına hiçbir şekilde ve hiçbir noktada siyasi bir destek sunmayacaktı. TKP'nin tutumu, daha ziyade, Çerkez Ethem ve Mustafa Kemal arasındaki çelişkiyi ve bu çelişkiden dolayı Çerkez Ethem'in Sovyet Rusya'ya bir hayli yakınlaşmasından doğan ortam ve olanakları, kendi propagandasını ve örgütlenmesini yapmak amacıyla kullanmak olarak tanımlanabilirdi. Parti, propaganda çalışmasında Çerkez Ethem'e yönelik özel bir eleştiri yapmasa da, Ethem'in Kuvva-i Seyyare'sinin parçası olduğu genel Kuvva-i Milliye hareketine dair netti. Dahası yayınlanan ilk TKP bildirilerinden biri Bolşevikler ve İttihatçılar başlığıyla, İttihatçılara karşı yazılmıştı:

Bolşeviklik, bildiğimiz anlamda particilik demek değildir. Bolşevikler dünyada  sosyalizmi yerleştirmeye azmetmiş bir insanlık zümresidir.

(...)

İttihatçıların her türlü fenalığını, ahmakça ve budalaca ve cahilce hareket ve  yaptırımlarını ve baskıcı yönetimlerini bir tarafa bırakalım. Yolsuzluk ve rüşvetin  adını bedava koyarak ülkenin her yerinde ahlaksızlığı son noktaya vardıran, hırsızlığı  göklere çıkartan o zalim idare adamlarının yoktan meydana getirdiği servetler, savaş  zenginleri hatırlardan nasıl silinir? Çıkıp da bu şeytani ruhlar, yüce Bolşevik ismini  nasıl taşıyabilirler? Hayır arkadaşlar hayır! Türkiye Bolşevikleri arasında yüzü kara  ve elleri kanlı olan ne bir İttihatçı ne de (...) bütün dünya işçi ve fakirinin düşmanı  olan İngiliz menfaatleriyle el ele veren İtilafçılardan bir kişi bile bulunması imkan ve  ihtimali yoktur.

Genel kanıda oluşan bu şüphe ve tereddüde yalnız bir açıdan hak verilir. O da pek  kurnaz ve şeytan doğalı olan İttihatçı sülükleri tanılmadıkları yerlerde Bolşevikler  arasına karşabilir, sokulabilir ve bu mümkündür. Fakat bunlar ne kadar şeytanlık ve  samimiyet gösterirse göstersin, çok geçmez foyaları meydana çıkar. Ve çıkacaktır ve  meydana çıkınca da derhal layık oldukları muameleyi göreceklerdir.

Yalnız şurasını da belirtmek gereklidir ki Türkiye Bolşevikleri bütün namuslu  insanları kendi arasında görmekten övünç duyarlar. Bu nokta dolayısıyla eski  partilerden hangisine dahil olursa olsun, fakir halkın zararına çalışmamış, zulüm ve  gaddarlık etmemiş, ve son moda tabirle bedavcılığa karışmamış, namus ve erdemiyle  tanınmış her vatandaş Türkiye Komünistleri arasına girebilir.14

Sonraki dönemde Anadolu'daki komünistler arasında Çerkez Ethem'in Kuvva-i Seyyare'sini Ukraynalı anarşist Nestor Makhno'nun komuta ettiği Ukrayna Devrimci İsyan Ordusu'na benzetme eğilimi ortaya çıkacaktı.15 Bununla birlikte bu dönemde faal olan TKP önderlerinin, Kuvva-i Seyyare ile düzenli ordu arasındaki çelişkiye dair görüşleri daha sonra farklılaşacaktı. İlginç bir şekilde dönemde Çerkez Ethem ve Arif Oruç'a daha şüpheli bakan Ziynetullah Nevşirvanov, sonraki yıllarda Kuvva-i Seyyare'nin Mustafa Kemal'in düzenli ordusu ile çatışmasına sınıfsal bir içerik yükleyecekti.16 Buna karşılık, ilkin Çerkez Ethem ve Arif Oruç'a daha safça yaklaşmış olan Salih Hacıoğlu, sonrasında Kuvva-i Seyyare ile düzenli ordu arasında çatışmayı, milliyetçi hareket içerisinde oluşacak birleşik ordunun başkumandanının kim olacağının belirlenmesi için ortaya çıkan bir durum olarak tahlil edecekti.17

1920'nin Eylül ayının sonlarına doğru, Şerif Manatov Mustafa Kemal'in askeri polisince Eskişehir'de tutuklanarak Ankara'ya götürüldü. Manatov, sorgulamada konuşmadığı için Ankara'da bir bodruma kapatılacaktı. Bu sırada, Jan Upmal-Angarskiy'nin başını çektiği Sovyet heyeti Ankara'ya geldiler. Mustafa Kemal'in temsilcileriyle görüşen Upmal-Angarskiy, Manatov'un nerede olduğunu sorunca onun Eskişehir'de bir gazete çıkartmakta olduğu söylendi, sonrasında Manatov gizlice sınırdışı edildi. Bu dönemde partiye yönelik baskılar artmış ve illegalite koşulları sertleşmişti, bu da parti yönetimini savunmaya çekilmeye itecekti.18 Bu gelişme, partinin Merkez Komitesi'nde zorunlu değişiklikleri getirecekti. Manatov'un sınırdışı edilmesinin ardından Upmal-Angarskiy, Hüseyin Hüsnü ve gelen heyetin geri kalanı partinin Merkez Komitesi'ne dahil edildiler. Hüseyin Hüsnü, bu süreçte Rusya'ya dönmüş, yeniden Türkiye'ye gönderilmiş fakat yolda Denikin'in Beyaz karşı-devrimcilerinin eline geçmiş, bir süre Sivastopol'de hapiste yattıktan sonra İstanbul'da İngilizlere teslim edilmiş, fakat burada hapisten kaçmayı ve Sivas'ta Upmal-Angarskiy'nin heyetiyle buluşmayı başarmıştı.19

Türkiye Komünist Partisi 1920'nin Aralık ayına kadar, başta 250-300 üyeli Ankara şubesi20 olmak üzere, Eskişehir, Kızılcahamam, Çamlıdere, Yozgat, Kastamonu, İnebolu, Şebinkarahisar, Alanya, Konya, Sivas ve Trabzon'da21, 350-400 kişiyi kapsayan bir örgütlenme kurmayı başaracaktı.22 Partinin bu diğer şehirlerde giriştiği örgütlenmelerin bazıları, Türkiye Sosyalist Fırkası'nın Eskişehir merkezli Anadolu örgütlenmelerinin ve özellikle Karadeniz'de Türkiye Komünist Teşkilatı'nın gönderdiği militanların kurduğu grupların TKP'ye katılmasıyla gerçekleşmişti.23 Parti, Ekim ayında gerçekleştirdiği konferansında, Sovyet elçilik görevlilerine hitaben kaleme aldığı mesajda şunları yazacaktı:

Burjuva ve emperyalist hükümetin çıkardığı bütün engellere karşın 14 Temmuz  1920'de hükümetten gizli olarak kurulan Türkiye Komünist Partisi şimdiye kadar gizli  propaganda yoluyla bir taraftan işçi ve köylüler arasında, öte yandan askerler  arasında, Bolşevizmin önemini anlatmaya çalıştı. Güçlüklere karşın parti beklenenin  üstünde sonuç aldı (...) Türkiye Komünist Partisi hükümetin partiye ve genel olarak  komünist harekete karşı şiddetli düşmanlığı konusunda vardığı kanının doğruluğunu  gösterecek birkaç örneği hatırlatmayı gerekli buluyor.24

Hatırlatılan bu örnekler arasında Karadeniz'de milliyetçi ordu tarafından yakalanan bir Bolşeviğin Ankara'ya getirilip işkencede öldürülmesi, başta Şerif Manatov olmak üzere bazı militanların tutuklanması, partili oldukları bilinen yoldaşların gizli polis tarafından sürekli izlenmeleri vardı. Upmal-Angarskiy ve heyeti, Ekim 1920'de Sovyet Rusya'yı temsil etmek üzere gelmiş bir ülkeye gelmiş kişilerin nasıl yerel komünist hareketin sorunlarına duyarlı olabildiğini ve hatta sahip oldukları devrimci deneyimi yeni militanlara yardımcı olmaya yönelik kullanabileceğini gösterecekti. Upmal-Angarskiy ve arkadaşlarının ardından gelen hiçbir heyet, böylesi bir çaba içine girmeyecekti.

Gerdûn

1Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 150

2Bilen, İsmail. “Türkiye Komünist Partisi MK Genel Sekreteri İ.Bilen Yoldaşın Konuşması.” Yeni Çağ - Barış ve Sosyalizm Problemleri Dergisi. Ocak 1975. s. 68

3 Tunçay, Mete. Eski Sol Üzerine Yeni Bilgiler. İstanbul: Belge Yayınları, 1982. s. 205

4Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 150

5Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 161

6Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 104

7Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 88-9

8Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 90-1

9Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 162

10Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 125, 150-1

11Hacıoğlu, Salih. “1922 Komintern 4. Kongresi İçin Rapor”. Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923). Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 125

12Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 166

13Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 151-2

14Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 91-2

15Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 151

16Nevşirvanov, Ziynetullah. “Türkiye İnklapçı Hareketinin Tarihiyle İlgili Materyaller”. Milli Azadlık Savaşı Anıları. İstanbul, TÜSTAV, 2006. s. 127-8

17Hacıoğlu, Salih. “1922 Komintern 4. Kongresi İçin Rapor”. Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923). Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 142

18Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 145

19Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 154

20Hacıoğlu, Salih. “1922 Komintern 4. Kongresi İçin Rapor”. Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923). Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 124

21Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 154

22Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 161

23Erdem, Hamit. “1920 Yılı ve Sol Muhalefet”. Sel Yayıncılık, Şubat 2010, İstanbul. s. 169-170

24Akbulut, Erden ve Mete Tunçay. “Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (1920-1923)”. Sosyal Tarih Yayınları, 2007, İstanbul. s. 133

 

Tags: 

Rubric: 

Türkiye Komünist Partisi’nde Sol Kanat

Mücadele Etmek Neden Bu Kadar Zor ve Bu Zorlukları Nasıl Aşabiliriz?

 

 

 

 

 

 

 

İlk bakışta, her şey işçi sınıfı öfkesinin patlak vermesine elverişli gözüküyor. Kriz bariz ve kimse krizden kaçamıyor. Her gün aksi yönde iddialar yapılsa da, sonun yakın olduğuna inanan insanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Bütün gezegen vahim bir vaziyette gibi gözüküyor: savaşlar, barbarlık, kıtlık, salgın hastalıklar, kar adına doğanın korkunç tahribatı ve sağlığımızla oynanması...

Karşımızda bütün bunlar varken, aklımıza öfke ve isyandan başka düşüncelerin gelmesini hayal etmek dahi zor. İşçilerin hala kapitalizm altında bir geleceğe inanabileceğine inanmak zor. Buna rağmen kitleler mücadele yoluna tamamen girmiş değil. Bu yüzden oyunun bitttiği, krizin eziciliğinin basitçe galip geldiği ve getirdiği moral bozukluğunu aşmanın bir yolu olmadığı sonucuna mı varmamız gerek peki?

 

Büyük zorluklar

İşçi sınıfının bugün büyük zorluklar deneyimlediği inkar edilemez. Bunun en az dört tane nedeni var.

İlk ve açık ara en kilit neden, gayet basitçe proletaryanın kendisinin bilincinde olmaması, yani 'sınıfsal kimliğini' kaybetmiş olması. Berlin Duvarı'nın yıkılışından sonra, 1990'lar boyunca komünizmin tarihsel başarısızlığına şahit olduğumuza bizi ikna etmek için devasa bir propaganda kampanyası yürütüldü. En gözü kara – ve en salak – yorumcular 'tarihin sonununun geldiğini' ve barış ve demokrasinin nihai zaferini dahi ilan ettiler. Komünizmi Stalinizm denilen hilkat garibesinin çürüyen leşiyle karıştırarak, hakim sınıf önceden kapitalist düzenin devrilmesine yönelik bütün perspektifleri gözden düşürmeye çalıştı. Herhangi bir devrimci dönüşüm ihtimalini sıfırlamaya çalışmakla da yetinmeyerek, her türden işçi sınıfı mücadelesini yalnızca 'kültürel hafıza'nın dinozor fosilleri ve mağara resimleri gibi bir parçası olarak resmetmeye teşebbüs etti.

En önemlisi, burjuvazi tekrar tekrar klasik biçimiyle işçi sınıfının toplumsal ve siyasi sahneden silindiğini söyleyip durdu1. Sosyologlar, gazeteciler, siyasetçiler ve magazin filozoflar toplumsal sınıfların ortadan kalktığı, şekilsiz 'orta sınıf' lapası içerisinde kaybolduğu fikrini pazarladılar. Burjuvazi hep proleterlerin kendilerini yalnızca 'yurttaş' olarak gördükleri, çeşitli çıkarların ayırdığı ve kendilerini ancak seçim sandığında ifade edebilecek, beyaz yaka, mavi yaka, çalışan, gündelikçi, işsiz gibi mesleki kategorilere bölnmüş bir toplum düşü kurmuştu. Sonu gelmez biçimde kitaplardan, gazetelere, televizyonlardan internete her yerde pompalanan işçi sınıfının ortadan kalktığı fikrinin de pek çok işçinin kendilerini, bağımsız bir toplumsal güç olarak görmek bir yana, işçi sınıfının içkin bir parçası olarak dahi görmelerini engellediği de doğrudur.

İkinci olarak, sınıfsal kimliğin bu şekilde kaybedilmiş olması, proletaryanın kendi mücadelesini ve kendi tarihsel perspektifini beyan etmesini de aşırı derecede zor kılıyor. Burjuvazinin kendisinin kemer sıkma politikalarından, her koyun kendi bacağından asılır mantığından ve bir hayatta kalma kapışmasından başka önerecek bir şeyi olmadığı bir arkaplanda, hakim sınıf sömürülenleri birbirlerini gırtlaklamaya teşvik ederek, sömürülenleri bölerek birleşik bir tepkinin önünü keserek ve sömürülenleri çaresizliğe sürükleyerek sınıf bilinci yoksunluğundan faydalanıyor.

İlk iki noktanın bir sonucu olan üçüncü unsur ise krizin şiddetinin mutlak açlık koşullarına düşmekten, evlerine ekmek götürememekten, sokağa düşmekten, yalıtılmaktan ve baskılara açık olmaktan korkan pek çok işçiyi felç ediyor oluşu. İspanya'daki 'Öfkeliler' hareketi gibi kimileri, sırtları duvara dayanmış halde, öfkelerini açıkça ifade etmeye itilmiş de olsa hala kendilerini mücadele içerisindeki bir sınıf olarak görmüyorlar. Bu hareketlerin görece kitlesel niteliğine rağmen, bu hakim sınıfın yaydığı yanılsamalara ve döşediği tuzaklara direnme, tarihin derslerini kullanma ve bir adım geri atıp gereken derinlikle dersleri çıkartma kapasitelerini sınırlıyor.

İşçi sınıfının düzene karşı mücadelesini geliştirmekteki zorluklarını açıklayan dördüncü bir önemli neden daha var: Açıktan açığa baskı uygulayan polis gibi parçalarından sendikalar daha sinsi ve çok daha etkili aygıtlara, burjuva iktidarının cephaneliğindeki silahları. Özellikle sendikalar konusunda, her ne kadar sendikaların işçinin çıkarlarını savunduğuna yönelik derin yanılsamalara sahip işçiler gün geçtikçe azalıyor olsa da, işçi sınıfı hala sendikaların egemenliği dışında mücadele etme korkusunu aşmış değil. Bu fiziksel kuşatmayı sendikalar, basın yayın kuruluşları, entellektüeller, solcu partiler ve benzerlerinin iyi kötü ustalaştığı ideolojik bir kuşatma da destekliyor.

Bu 'zihin kontrolünün' anahtarı şüphesiz demokrasi ideolojisi. Her önemli olay, demokrasinin faydalarını övmek için kullanılıyor. Demokrasi özgürlüğün çiçek açabileceği, tüm fikirlerin ifade edebileceği ve halkın iktidarı meşru kılacağı; herkesin insiyatif alabileceği, bilgi ve kültüre erişebileceği bir çerçeve olarak sunuluyor. Oysa gerçekte, demokrasi yalnızca elit bir kesimin, yani burjuvazinin iktidarının meşrulaştırılması için ulusal bir çerçeve sunuyor. Gerisi, sandığın tekine bir parça kağıt atmanın belli bir güç sahibi olmak anlamına geldiği ve nüfusun sesinin parlamentoya 'temsilcilerini' oylayarak ifade edilebileceği gibi yanılsamalardan ibaret. 80'lerin sonunda Stalinist rejimlerin çöküşünün neden olduğu ve demokrasinin egemenliğini fazlasıyla güçlendiren şoku nasıl hafife almıyorsak, bu ideolojinin ağırlığını da hafife almamamız gerekli.

Bu ideolojik cephanelikte dinin etkisini de eklememiz gerekli. Tabii ki din yeni bir olgu değil, insanlığın çevresindeki dünyayı ilk anlamlandırma çabalarından beri var ve çok uzun süredir her tür hiyerarşik iktidarı meşrulaştırmak için kullanılıyor. Öte yandan bugün oynadığı rolün farklı yönü, özellikle mevcut düzenin 'çöküşünü' binlerce veya yüzlerce yıl önce din ve özellikle tek tanrılı dinler tarafından ifade edilmiş değerlerden uzaklaşılmış olduğuyla açıklayarak, işçi sınıfının iflas halindeki bir kapitalist düzeni anlama ihtiyacı duyan bir kesiminin düşüncelerini saptırıyor olması. Dini ideolojinin gücü durumun aşırı karmaşıklığını hasıraltı etmesi. Basit cevaplar ve uygulanması kolay çözümler öneriyor. Aşırı dinci biçiminde yalnızca proletaryanın bir azınlığını ikna ediyor olsa da, genel olarak işçi sınıfının içerisindeki netleşme çabasından bir asalak gibi besleniyor.

 

Ve devasa bir potansiyel

Resmettiğimiz durum kulağa biraz çaresiz gelebilir: ideolojik silahlarını kullanmayı iyi bilen bir burjuvazi karşısında, nüfusun çoğunu – açlık koşullarında değillerse – açlık koşullarıyla tehdit eden bir düzende hala olumlu düşünmemiz, bir umut bulmamız mümkün mü? Toplumun radikal dönüşümünü sağlayacak ve azıyla yetinmeyecek bir toplumsal güç gerçekten var mı? Bu soruya tereddütsüz şu yanıtı veriyoruz: evet! Bin kere evet!

Mesele işçi sınıfına körlemesine güvenmek, Karl Marx'ın yazılarına adeta dini biçimde inanmak ya da çaresizce bir devrim planı kurmaya çalışmak değil. Mesele, belli bir mesafe almak, sakince durumu tahlil etmek ve anlık olanın ötesine geçerek sınıfımızın mevcut mücadelelerinin gerçek anlamını kavramaya çabalamak ve proletaryanın tarihsel rolü üzerine derinlemesine bir çalışma yapmak.

2003'ten beri yayınlarımızda işçi sınıfının, doğu bloğunun çöküşünün ardından girdiği geri çekilme sürecine kıyasla olumlu bir dinamiğe girmiş olduğunu ifade ediyoruz. Bu tahlil, hepsi işçi sınıfının dayanışma, kolektif tartışma ve hatta basitçe zorluklara karşı ateşli bir yanıt verme gibi tarihsel reflekslerini yeniden keşfetme eğilimin