2011 - Eylül

12 Eylül, “Demokrasi” ve Sol

12 Eylül darbesi, onlarca insanın öldüğü, hapishanelerde onlarca yılın geçirildiği ve her anlamda bedelini işçi sınıfının ödediği, burjuva gericiliğinin gerçek yüzlerinden biridir. Burjuvazi şimdilerde ise bu darbeyi yine kendi siyasi amaçları doğrultusunda “12 Eylül ile hesaplaşıyoruz!” propagandasını kullanarak, işçi sınıfını kandırmakta, darbe mağdurları tarafından açılan utanç müzeleri, 12 Eylül'de işkence merkezleri olan bazı hapisanelerin yine müze haline getirilmesi için yapılan çalışmalar, burjuva demokrasisinin aklanmasına istenilen desteği sunmaktadır. Aslında darbe döneminde öldürülenlerin kanlı giysileri burjuva demokrasisinin kenar süsü haline getirildi. 12 Eylül'ün mağduru olduğunu söyleyen sol, sendikalar ve diğer yapılar, demokrasi yalanının yanında ya da karşısında yer alan pozisyonlarıyla buna ortak olarak işçi sınıfı açısından bir truva atı rolündeler. Bu bakımdan geçen yıl yapılan referandum solun olduğu yeri net bir şekilde göstermiş oldu.

Türkiye kapitalizmi gelişiminin bir dışa vurumu olan darbeler, burjuvazinin siyasi hakimiyetinin temel aracı olarak hep işlev gördüler. Bunun temelinde Türkiye kapitalizminin özellikle Batı Avrupa kapitalizmlerinin ürettiği biçimde bir demokrasiye sahip olamayışı yatıyor. Dolayısıyla da bu nedenden burjuvazinin siyasi müdahaleleri biçim bakımından hem sert, hem de kanlı olabiliyor. Şimdilerde ise artık Türkiye'de darbe dönemlerinin kapandığı, “demokratikleşme” döneminin başladığı propagandası yapılıyor. Demokratikleşme kanısını, solun bir kısmı doğrudan, bir kısmı ise dolaylı bir politakayla büyük oranda taşıyor, paylaşıyor. Demokratikleşme ise kapitalizmde sömürünün yeniden organize edilmesi anlamına geliyor.

Şunu belirtmek gerekiyor ki; kapitalizmde demokrasi denen şeyin sınırları ancak onun iktisadi sınırları kadardır. Demokrasi, iktisadi yapının korunması ve onun yeniden üretilmesi için genel üst yapı örgütlenmesidir. Dolayısıyla işçi sınıfı açısından cunta, parlamenter demokrasi, vs. gibi rejimlerin hükümet etmesinin, iyi ya da kötü anlamda bir karşılığı yoktur. Çünkü bu rejimler de burjuva sınıfın ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıkmıştır. Hepsi özünde burjuva diktatörlüğüdür ve ücretli emeği azami ölçüde sömürerek yaşamaya programlanmıştır. Kapitalizm koşullarında işçi sınıfı için bir demokrasiden söz edemeyiz; bunun mümkün olduğunu söyleyenler ya da demokratik talepler ileri sürenler, ücretli emeğin sömürülmesine hizmet etmektedirler.

12 Eylül darbesinin yaşandığı günlerde Türk burjuvalarından birisi, şu sözlerle darbeyi anlamlandırmaktaydı:“Bugüne kadar hep işçiler güldü; biraz da biz gülelim.” Bu sözler ücretli emeğin darbe öncesinden daha fazla ve acımasızca sömüreleceğinin habercisiydi. Nitekim öyle de oldu; darbe sonrası işçi sınıfına yoğun bir saldırı dalgası başladı ve hala devam etmekte.

Bu darbelerden ya da siyasi müdahalelerden her bakımından diğerlerinden farklı olanı kuşkusuz 12 Eylül darbesi. 12 Eylül darbesinin temel argümanı ise iktisadi yapının küresel kapitalizm ile doğrudan uyumlu hale getirilmesi. İki kutuplu dünya döneminin sonunun gelmesiyle, Batı Avrupa ve Kuzey Amerika kapitalizmi küresel anlamda hakim hale geldi. Türkiye burjuvaları bu değişen sürece ayak uydurmak ve küresel kapitalizm ile uyumlu çalışmak üzere 24 Ocak Kararları olarak da bilinen yönelimle, 12 Eylül 1980 tarihinde planlanan askeri darbeyi gerçekleştirdi. Ardından hızla devlet elindeki tüm ekonomik yapılanmalar özel sermayeye geçerek, hızlı bir iktisadi entegrasyon ile işçi sınıfına bugün Tekel gibi süreçlerde gördüğümüz saldırıları hazırladı.

Bu tip darbeler sadece Türkiye'de değil, dünyanın birçok ülkesinde yaşandı ve hatta işçi sınıfına Türkiye'dekinden daha ağır zararlar verdi. Çöküş dönemindeki kapitalizm işçi sınıfına daha fazla saldırarak ve onu daha çok yıkıma uğratarak siyasi ve iktisadi krizlerinden çıkmaya çalışacaktır. Bu tip darbelerde onun içsel çelişkilerinin ürünüdür.

Ekrem

Tags: 

Burjuvazinin Kirli Çamaşırları: Devlet – PKK Görüşmesinin Sızdırılması

Bir prens hayvanların doğasını iyi bilmeli ve hayvanlar aleminden aslan ile tilkiyi özümsemelidir. Zira aslan tuzaklardan, tilki ise kurtlardan korunamaz. Bu yüzden tuzakları fark etmek için tilki, kurtları korkutmak için ise aslan olmak icap eder (…) Dolayısıyla bilge bir hükümdar verdiği bir sözü eğer artık çıkarına uygun değilse veya sözü vermesine neden olan koşullar ortadan kalkmış ise tutamaz ve tutmamalıdır (…) Bir prensin, sözünü tutmayışının üzerine kapatacak meşru nedenleri asla tükenmez (...) Fakat bu tabiatın üzerinin nasıl kapatılacağını bilmek, dürüst gözüküp niyetleri gizlemek şarttır. İnsanlar öye basit düşünürler, anlık ihtiyaçları onlara öyle hükmeder ki aldatmak isteyen, kendisine aldanmak isteyen birilerini her zaman bulabilir” - Nicolò Machiavelli, Prens

İçişleri bakanı İdris Naim Şahin'in, TC emperyalizminin yeni bir sınır ötesi kara operasyonu ile Irak Kürdistanı'nı bir kez daha işgal etme niyetini açıkladığı şu günlerde, çeşitli devlet yetkilileri ile PKK'nin kimi önemli isimleri eski bir görüşme kaydı internete sızdırıldı. Görüşme Oslo'da PKK tarafından Mustafa Karasu, Sabri Ok ve Zübeyir Aydar, TC tarafından ise dönemin Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı, şimdinin ise MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve dönemin şu anda emekli edilmiş MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş arasında gerçekleşiyor. Bu isimlerin yanı sıra, görüşmeye belirgin bir İngiliz aksanı olan bir yabancı ülke temsilcisi koordinatör katılıyor ki konuşmalardan ne ilk, ne de son olan bu toplantıları pratikte örgütleyenin bu kişi olduğu gibi bir sonuç çıkıyor. Ses kaydı dinlenince ilk göze çarpanlar, sürece yeni dahil olmakta izlenimi veren Hakan Fidan'ın Başbakan Tayyip Erdoğan'ın özel temsilcisi olarak bulunduğunu ifade etmesi ve Abdullah Öcalan ile kısa bir süre önce yaptığı görüşmeyi aktarması, Afet Güneş'in ise sürece ve ilişkilere bir hayli hakim bir görünüm çizmesi. Görüşmeye bir hayli samimi bir hava hakim; espiriler, şakalar, komiklikler havada uçuşuyor(!).

Bu ses kaydının sızdırılması iki açıdan önem taşımaktadır. İlkin, günümüzdeki mevcut gidişata çeşitli etkileri olacağı ve belirli etkileri olması amacıyla sızdırılmış olmasından kaynaklı olarak önem taşımaktadır. İkinci olarak ise devlet, hükümet ve PKK arasındaki ilişkinin bugünkü noktaya gelmeden önce nasıl olduğunu ortaya koymaktadır. Devlet-PKK ilişkilerinde sürecin nasıl halihazırdaki şiddete ulaştığına dair analizimizi "Kürt Meselesi: Burjuvazi Kan İstiyor”1 başlıklı yazımızda ifade etmiştik, bu yüzden şu anda bu meseleye değinmeyeceğiz. Yazımızda "Özünde aynı baskı politikasını sürdürürken bir yandan TRT Şeş'i kurmak ve Habur olayına müsade etmek gibi ayak oyunları ve göstermelik jestlerle görünürde Kürt hareketinin Türkiye siyasetindeki temsilcilerini (önce DTP sonra BDP) arka planda ise PKK'yi oyalamak bir hayli hırslı bir plandı (…) Türkiye'deki Kürt burjuvazisinin PKK'den DTP ve BDP'ye, DTK'den Kürt işadamları derneklerine, ufak partilerine ve farklı bireysel siyasi temsilcilerine tamamı uzunca bir süre AKP'nin oyununa gayet güzel geldi (...) Kürt burjuva hareketi, uzunca bir süre AKP hükümetinin ağzına çaldığı bir parmak bala kandı; hatta bu umutlarla ateşkes süresince yapılanları ve tutuklamaları o kadar da gündeme getirmemeyi tercih etti” yazmıştık. Ses kaydı, bu ağza bal çalma işinin arka planını gözler önüne sermektedir. Özellikle Afet Güneş ve Hakan Fidan'ın üslupları arasındaki fark, Türkiye burjuvazisinin o noktada birlikte hareket eden, stratejisi aynı ama taktiği farklı iki kesiminin olaya yaklaşımlarını ifade etmektedir. Afet Güneş'in kayıtta bir hayli kendinden emin bir havayla, bir hayli samimi bir tonla, pek hoşlanmadığı bir duruma alışmış bir kişiyi andırır bir biçimde konuşmakta olduğuna dikkat etmek mümkündür. Ses kaydı, PKK ileri gelenleri ile Öcalan arasındaki yazışmalara bizzat MİT'in aracılık ettiğini ortaya koymaktadır ki, eğer böylesi bir iletişim olacaksa bu o kadar da şaşırtıcı değildir. Afet Güneş, içerisinde bulunduğu pratik duruma dair PKK'li temsilcilere şöyle sitem eder:

"Sabri Ok: Bugün için size [Öcalan'a iletilmek üzere] kısa bir şey hazırlasak nasıl olabilir?

"Afet Güneş: Yani götürmeye çalışırız ama dediğim gibi altı buçuğa kadar yetiştirebilirseniz. Ama ne olur on beş sayfa yazmayın gözünüzü seveyim. Niçin söylüyorum?

"Sabri Ok: Yok biz kısa yazacağız.

"Afet Güneş: Hakikaten kısa yazmayı hiç bilmiyorsunuz.

"Sabri Ok: Doğru Afet Güneş: Nasıl bir şey oluyor biliyor musunuz? Bakın çok samimi söylüyorum sıkıntıyı. İçeri giriyoruz. Konuşmuyoruz. Biz sana bilmem ne getirdik falan demiyoruz. Al şunu içinden oku diyoruz, çünkü bu kadar da deklare etmek istemiyoruz açıkçası. Adam bir başlıyor zaten o da böyle sindire sindire okuma derdine giriyor. Mutfak kadar bir yerin içerisinde, bir buçuk saat falan böyle boş boş oturuyoruz. Dedik her halde şeyde olanlar da çok sıkılıyor bu işten. Artık bir buçuk saatin sonunda zaten çok fazla üstünden tartışma yapmak istemiyoruz. Şimdi sen çevir arkasını diyoruz, ne diyeceksen de diyoruz. Onun da yazması maşallah bir yarım saat kırk beş dakika sürüyor. Ona da yalvarıyoruz ne olur kısa yaz diye."[1]

Afet Güneş'in bu samimi sitemi, devletin kendisi gibi perde arkasındaki üst düzey görevlileri ile PKK önde gelenleri ve Abdullah Öcalan arasındaki ilişkinin biçimini ortaya koymaktadır. Yapılan gizli müzakeredir nihayetinde, gizli müzakereler açıkta konuşulamayanların konuşulması ve açıkta birbiriyle konuşamayanları konuşması içindir ve dolayısıyla kendine göre kuralları vardır. PKK ve devlet gibi savaş veya çatışma halindeyken birbirleriyle gizlice müzakere etmek durumundaki burjuva yapılar, genelde böylesi müzakere sırasında birbirlerine methiyeler düzmekle, sempatik jestlerde bulunmakla uğraşmaları pek de gerekli görülmez. Masaya oturmaları, işlerini yapmaları ve sonrasında kalkıp gitmeleri icap eder. Nihayetinde iş yapmaktadırlar. Bu minvalde, Afet Güneş'in bu iletişimdeki pratik bir meseleye dair yaptığı sitem gayet de anlaşılabilir bir noktadadır. Kaydın başka bir noktasında, yine Afet Güneş, Hakan Fidan heyecanla konuşurken araya girip, yemek saatinin geçtiğini hatırlatacaktır ve yemek arası verilmesini sağlayacaktır. Düşününce, bütün bunlar gayet olağandır. Esasında olağan olmayan Hakan Fidan'ın tutumudur. Hakan Fidan bir yandan görüşmeden sonra bir yandan 'Sayın Öcalan'dan ne kadar etkilendiğini, onun ne kadar derin bir kişi olduğunu, kendisinin ve temsil ettiği Başbakan Erdoğan'ın Öcalan'ın söylediklerinin yüzde doksan – doksan beşine katıldığını söylemekte, bir yandan Türkiye Kürdistanı'ndaki üst düzey devlet yetkililerinin ve komutanların çoğunun ne kadar iyi insanlar olduğundan, nasıl bu sorunun çözülmesini istediklerinden bahsetmekte, bir yandan da Erdoğan'ın bu sorunu çözmeye ne kadar kararlı olduğunu söyleyip parti içinde bundan rahatsızlık duyanlardan şikayet etmektedir. Hakan Fidan, PKK'nin başını çeken kişilerden üçüyle müzakere için buluşmuştur ama methiyeler düzmekte, onları başta iyi niyetine, sonra da gerçekten ortaklaştıkları noktalar olduğuna ikna etmeye çalışmaktadır. Afet Güneş pratik ilişkilerdeki sorunlarla ilgili olarak PKK'lileri azarlayabilecek kadar samimidir fakat sıcak değildir; tartışmalar esnasında karşı tarafı ikna etmekten ziyade kendi tarafının haklılığını savunmakla daha ilgilidir. Hakan Fidan ise PKK ileri gelenleriyle komik anılarını paylaşacak kadar sıcak tavırlar içerisindedir; PKK'lilere saygılı davranmaya çalışmaktadır. Belki de hükümetin gerçek niyetleri konusunda PKK'yi nasıl bu denli uzun uyutabildiğine ışık tutmaktadır bu durum: Hakan Fidan, birbirleriyle açıktan açığa konuşamayanların gizli müzakere masasına, açık müzakerelerin en ince diplomasisini getirmiş gibi gözükmektedir.

Bugüne dönecek olursak, ortaya atılacak biri önemli, öbürüyse o kadar önemli olmayan iki soru vardır: İlk soru, bu teybin sızdırılması kimin yararına, kimin çıkarına? İkinci soru, bu teybi kim sızdırdı? Bizim için bu işin arkasında kimin olduğu, bu işin kimin çıkarına olduğu kadar önemli değildir. Kaydın düzenleniş biçimi sızıntıyı PKK'nin yaptığına işaret etmektedir, ki bu durumdan en fazla kazanacak olan da PKK tarafı gibi gözükmektedir. Kayıtta söylenenler, her ne kadar esasında PKK ile TC devletinin ne denli ilişkili olduğunu göstermektedir. Öte yandan, kitlesine liderinin karşısında savaştığı devlet yetkililerine yakalanınca "size nasıl hizmet edebilirim?" diye soruşunu yedirebilmiş bir yapı için bu durum ciddi bir sıkıntı göstermemektedir. Eğer bu kaydı PKK sızdırmışsa, hükümetin, hükümete yakınlığıyla bilinen Hakan Fidan'ın ve temsil ettiği Başbakan Erdoğan'ın kirli çamaşırlarını ortaya dökerek, şiddetlenen savaş ortamında düşmanına ciddi bir siyasi darbe indirmiştir. Kayıtın internette ilkin "Görüşmelerin iç yüzü Erdoğan'ı yakacak" başlığı ve "KCK Heyeti ile devlet heyeti arasında yapılan görüşmelere ait kayıtlar, Kürt halkına ve gerilla güçlerine karşı vahşi bir savaşa girişen Erdoğan ve AKP hükümetinin Türkiye toplumuna söylediği yalanları ve ikiyüzlü karakterini ortaya çıkardı” altbaşlığı ile yayınlanması da böylesi bir niyete işaret etmektedir. Bu kaydın sızdırılmasıyla kaybeden ise şüphesiz Hakan Fidan ve Irak Kürdistanı'nı işgale hazırlanan AKP hükümetidir. Kaydın AKP hükümetini ve hükümetin savaş seferberliğini ne kadar etkileyeceğini kestirmek güç fakat ne kadar olursa olsun, savaş arifesinde milliyetçiliği tırmandırmaya çalışan Erdoğan ve arkadaşlarını olumlu etkilmeyeceği aşikardır. Daha şimdiden AKP tarafından alttan alta bu işin arkasında İsrail olduğu gibi bir söylenti yayılmaya çalışılmaktadır. Afet Güneş bu işlerden elini eteğini çekmiş görüntüsündedir; Hakan Fidan'ın MİT'te kendisiyle çalışmaya devam etmek istemediği anlaşılmaktadır ve şu anda resmi olarak emeklidir; kimliği de zaten bu kayıtlardan önce açığa çıkmış bir istihbaratçıdır. Bu yüzden bu kaydın sızmasının ona özel bir zarar vermesi olası değildir. Bununla birlikte, fazlasıyla düşük de olsa, Afet Güneş'in kendisini emekli eden Hakan Fidan ve hükümete zarar vermek istemiş ve garanti olarak tuttuğu kaydı düzenleyip yayınlamış olması ihtimali olduğu söylenebilir. Devletin istihbaratçılarının karanlık dünyasında herşey mümkündür. Öte yandan öyle olsa dahi, bu yapılanın etkilerini, kimin işine gelip kimin işini bozacağını etkilemeyecektir.

Her halükarda, burjuva güçler arasındaki satranç maçının ufak bir kesitini ifade eden, gerçek bir satranç maçına ne denli benzediğini, milliyetçilik uğruna canlarını veren işçi çocuklarının hayatlarının bu "büyük oyuncular"ca nasıl da harcanmakta olduğunu gözler önüne seren bu ses kaydı, şimdi aynı satranç maçında bir hamle olarak oynanmıştır. Bu hamlenin etkilerinin ne kadar şiddetli olduğunu önümüzdeki günlerde göreceğiz.

Gerdûn


1. https://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2011/kuert-mes...

2. http://vimeo.com/28936085

Tags: 

Dünya Ekonomik Krizi: Kredinin Ölümü

Eğer yalan ölümcül bir günah olsaydı, egemen sınıf uzun bir zaman önce ölmüş olurdu.

Her yerde, çatı katlarından çığırıyorlar, televizyonlarda, radyolarda, gazetelerinde ve bültenlerinde haykırıyorlar: Bakın: orada, tünelin sonundaki ışık! Kanıt: işsizlik düşüyor. Ya da öyle görünüyor. ABD ve Fransa’da, geçtiğimiz birkaç ayda işsizlik oranında 2007 krizinin patlak vermesinden beri en büyük düşüş gerçekleşti. Almanya’da işsizlik oranı 1992’den beri hiç bu kadar düşük olmamıştı! Ve büyük uluslararası kuruluşlar iyimserliklerini gösteriyorlar. IMF’ye göre 2011’de dünyanın büyümesi % 4.4’e ulaşacak. Asya Gelişim Bankası, Çin için % 9.6 ve Hindistan için % 8.2’lik büyüme oranları öngörüyor. Almanya, Fransa ve ABD'nin sırasıyla % 2.5, %1.6 ve %2.8’e erişecekleri söyleniyor. Hatta IMF, Japonya için deprem ve nükleer felakete rağmen bu yıl % 1.7’lik bir büyüme oranı beklediğini söylüyor.

İyi zamanlara dönüş için net bir argüman: borsa yükseliyor...

Bu nur parçaları ekonominin çabucak yeniden inşaa edileceğini mi duyuruyor? Yoksa söylenenler ölen bir yaratığın tipik halüsinasyonlarından mı ibaret?

Yoksulluk, yoksulluk

Birleşik Devletler’de işler iyiye gidiyordu. 1929 buhranının hortlağına elveda! 1930'lar kabusunda olduğu iş bulma ofislerinin önleri ucu gelmez sıralarla dolup taşmayacaktı. Yalnız bir tek şöyle bir sıkıntı var… Mart’ın sonunda, McDonald bir günde 50,000 gibi istisnai sayıda kişiyi istihdam edeceğini duyurdu. 19 Nisan’da restoranların kapılarında üç milyon insan işe alınmak için bulunuyorlardı. Şirket yalnız 62,000’ini işe aldı.

Mevcut krizin gerçekliği, işçi sınıfının ızdırabında gözler önüne seriliyor. Amerika’daki işsizlik resmi olarak düşüyor ancak devlet istatistikleri büyük bir aldatmaca. Bu duruma bir örnek olarak “iş gücü harici” diye sınıflandırılan herkesin bu istatistiklerin dışında tutuluşunu verebiliriz. Bu torbaya işten çıkartılmış yaşlılar, uzun süre işsiz kaldıklarından iş arama konusunda cesareti kırılmışlar, iş arayan öğrenciler ve öteki gençler dahil edilmiş durumda… Kısacası, Ocak 2011 itibariyle 85.2 milyon insan “iş gücü harici” damgası yemiş durumda. Devletin kendisi, fakirlik sınırında yaşayan insanların Amerikan nüfusunun %15’ini kapladığını ve bu oranın giderek arttığını itiraf etmek zorunda kalmış durumda.

Dünyanın önde gelen güçlerinin ülkelerindeki yoksulluk patlayışı, uluslararası ekonominin gerçek durumunu gösteriyor. Yeryüzünde yaşam koşulları sürekli biraz daha insanlık dışı hale geliyor. Dünya Bankası tahminlerine göre yaklaşık 1.2 milyar insanın fakirlik sınırı (günde 1.25 dolar) altında yaşıyor. Ama gelecek daha da karanlık. İnsanlığın artan bir kesimi için enflasyonun geri dönüşü, yaşayacak bir yer ve hatta yiyecek bulmanın sürekli zorlaşacağı anlamına geliyor. Dünya geneli için gıda fiyatları bir önceki seneki fiyatlara nazaran %36 artmış bulunuyor. Dünya Bankası tarafından çıkarılan Food Price Watch’un son sayısına göre dünya fiyatlarındaki her %10’luk artış en az 10 milyar insanı daha fakirlik sınırının altına itiyor. 44 milyon insan resmi olarak 2010’dan beri yoksulluk sınırının altında. Somut olarak temel ihtiyaç fiyatları sürekli artıyor da artıyor: mısır %74, tohum %69, soya %36, şeker %21.

Sistemin çöküşü: Kapitalizmin tarihi krizinde yeni bir sayfa açılıyor

2007’den bu yana ve ABD’de yüksek faiz balonunun patlamasıyla burjuvazinin derdine bir deva bulmayadursun, dünya krizi artan bir hızla ve geri döndürülemez şekilde daha da kötüye gitti. Daha da kötüsü, burjuvazinin çözüme yönelik çabaları yaklaşmakta olan yeni sarsıntıları hazırlıyor. Son birkaç yılın iktisadi tarihi, aşağıya doğru çeken bir girdaba, cehennemvari bir döngüye benziyor. Ve bu oyun geçtiğimiz 40 yıl boyunca kuluçka misali sahnelendi.

Dünya ekonomisi 1960'ların sonundan 2007'nin fena yazına kadar sistematik olarak ve artan bir biçimde sadece ve sadece borca sığınmıştır. Neden? Burada konumuzdan kuramsal bir açıklama yapmak için kısa bir müddet sapmamız gerekiyor.

Kapitalizm kendi pazarlarının emebileceğinden fazla meta üretir. Bu adeta bir totoloji:

Sermaye kendi işçilerini sömürür – farklı biçimde ifade edecek olursak; işçilerin ücretleri emekleri aracılığıyla yarattıkları gerçek değerden daha düşüktür.

Sermaye bu nedenle ürünlerini metalarını kar için satabilir. Ancak esas soru şu: kime satacak?

Şüphesiz, işçiler bu metaları satın alırlar… Fakat tabii, ancak ücretleri yettiği kadar alabilirler. Dolayısıyla geriye ürünün satılmamış bir hayli büyük bir kesimi kalır. Bahsi geçen işçilerin üretirken ücretini almadıklarına tekabül eden kesimdir, yani artı değerdir; sermayenin kar üretme gücüne sahip yegane büyülü asadır.

Kapitalistlerin kendileri de ürünleri tüketirler ve biliyoruz ki; genelde kişisel ihtiyaç, keyif ve sefaları için hiç de ufak bir harcama yapmazlar... Fakat tek başlarına artı-değer içeren bütün metaları da satın alamazlar. Sermayenin bütünü açısından, kar etmek adına kendi metalarını satın almak saçma olur: Bu sol cebindeki parayı alıp sağ cebine koymasından farksız olacaktır. Fakir olan herkes ise böyle zengin olunamayacağını bilir.

Birikimi yapmak ve gelişmek için sermayenin işçiler ve kapitalistlerden başka alıcılar bulmaya ihtiyacı vardır. Farklı bir biçimde ifade edecek olursak, sermayenin bu düzenin dışında pazarlar bulması zorunludur, yoksa kendisini satılmamış mallar ve tıkanmış bir pazar altında ezilirken bulur. Bu duruma, iyi bilinen ismiyle 'aşırı-üretim krizi' denir.

Bu 'içsel çelişki', bu tabii aşırı üretim eğilimi ve bu bitmez tükenmez dış pazar bulma zarureti, bu sistemin akıl almaz dinamizminin de kökenlerinden bir tanesidir. Kapitalizm tarihinde istisnasız bütün ekonomik katmanlarla, yani eski hakim sınıflarla, köylülerle ve zanaatkarlarla ticaret etmek zorunda kalmıştır. 18. yüzyıl sonlarının ve 19 yüzyılın kapitalizminin tarihi, sömürgeciliğin tarihidir; kapitalizmin dünyayı fethinin tarihidir. Bu dönemde burjuvazi yeni bölgelere, aç kurtların kuzulara duyduğu açlığı duymuş ve her yolu kullanarak buralarda yaşayan nüfusları ürünlerini satın almaya zorlamaktaydı. Fakat böyle davranarak, burjuvazi bu eskimiş ekonomileri dönüştürüyor ve yavaş yavaş onları kendi düzenine dahil ediyordu. Sömürge ülkeler zamanla kendileri de sistemin kanunlarına göre üreterek kapitalist oldular. Dolayısıyla gün geçtikçe ekonomileri, Avrupa ve ABD gibi ülkelerde üretilen mallar için bir dış pazar olmaya elverişsizlikle kalmıyordu, bir yandan aşırı üretim yapmaya da başlıyorlardı. Dolayısıyla sermaye gelişmek için tekrar tekrar yeni bölgeler aramak zorunda kalıyordu.

Bu sonu gelmez bir hikaye olabilirdi ama gezegenimiz uzayda ufak bir küreydi nihayetinde. Ne yazık ki ona, sermaye, 150 yılı bile geçmeden yer kürenin fethini tamamlamıştı. 20. yüzyılın başında, bütün temel bölgeler alınmış, büyük kapitalist uluslar dünyayı paylaşmışlardı. Bu noktadan sonra mesele artık yeni keşifler yapma meselesi olmaktan çıktı ve rakip ulusların sahip olduklarını alma meselesine dönüştü. Sömürgesi en az olan devlet Almanya dolayısıyla saldırgan bir tutum geliştirmek durumunda kaldı ve Birinci Dünya Savaşı'nın başlatıcısı oldu. Almanya'yı bu noktaya iten, İkinci Dünya Savaşı öncesinde, Hitler'in “Ya İhracat, Ya Ölüm” biçiminde ifade ettiği ihtiyaçtı.

O gün bu gündür, yüz elli yıllık bir yayılma döneminin ardından, kapitalizm çöküş evresine girmiş bir düzen oldu. İki dünya savaşının ve 1930'ların büyük buhranının dehşeti bunun acı ve yadsınamaz kanıtıdır. Öte yandan, 1950'ler sırasında şurada burada tek tük kalmış olan kapitalizm harici pazarları (mesela Fransız köylülüğü) yok etmiş olsa da, kapitalizm ölümcül bir aşırı üretim krizinin pençesine düşmedi. Neden? Ortaya koymaya çalıştığımız ilk noktaya dönelim: “Kapitalizm kendi pazarlarının emebileceğinden fazla meta üretir”, bu durumda çareyi suni bir pazar üretmekte bulmuştur: “Dünya ekonomisi 1960'ların sonundan 2007'nin fena yazına kadar sistematik olarak ve artan bir biçimde sadece ve sadece borca sığınmıştır”.

Geçtiğimiz kırk yıl, bir dizi iktisadi düşüş ve kredilerin finanse ettiği bir dizi toparlanma olarak özetlenebilir. Açılan her krizle, sermaye borca sığınmıştır. Meselesi ise artık yalnızca 'hane tüketimini' devlet yardımları ile karşılamakta sınırlı değildir... Hayır, bütün devletler öteki ülkeler karşısında ekonomilerinin rekabetçi yönünü canlı tutabilmek uğruna, (altyapı yatırımlarını doğrudan kendileri karşılayarak, hanelere ve işletmelere kredi verebilsinler diye bankalara mümkün olan en düşük faiz oranlarıyla borçlar vererek, vs.) kendileri borç batağının dibine batmış durumdalar. Uzun lafın kısası, kredinin bent kapaklarının açılmasıyla, dünya parayla doldu ve ekonominin bütün sektörleri, borçlu bir kişinin içinde bulunduğu olağan durum içerisindeler: her gün, dünün borçlarının ödenebilmesi için yeni borçlar alınıyor. Bu dinamik ister istemez bir çıkmaz sokağa çıkmaktadır.

İşte 2007 yazında da kapitalizmin düşüş tarihinde yeni bir sayfa açılmıştır. Dünya burjuvazisinin krizin gelişimini artarak devasalaşan borç müracatlarıyla yavaşlatma kapasitesi sınırlarına ulaşmıştır. Bugün, gerçek bir soluklanma veya toparlanma olmaksızın sarsıntılar birbirlerini izlemekteler. Burjuvazinin bu durum karşısındaki çaresizliği fazlasıyla aşikar. 2007'de, yüksek faiz balonunun patlaması ve 2008'de bankacılık devi Lehman Brothers'ın çöküşü karşısında dünya devletlerinin yapabildiği tek şey finans sektörüne para pompalayarak kamu borcunun fırlamasına yol açmak oldu. Ki bunlar bir defaya mahsus durumlar da değillerdi. 2007'den beri dünya ekonomisi, bankalar ve borsalar, devlet parasının sürekli onlara akıtılması ile ayakta kalabilmekteler. Bu parayı ise devletler yeni borçlar alarak veya basitçe daha fazla para basarak elde etmekteler. Bir örnek olarak ABD'yi verebiliriz. 2008'de, mali sektörün genel iflastan kurtarmak için ABD Federal Bankası, ilkin bir para basma aşamasına girdi. NG1 veya Nicel Genişleme 1 denilen bu sürecin sonucunda 1.400 milyar dolar basıldı. İki yıl sonra, bütün operasyonun yenilenmesi gerekti ve NG2 devreye girdi: daha fazla dolar basılması sayesinde mali sektöre 600 milyar dolar daha pompalandı. Bu da yetmedi, 6 ay çıkmadan, 2010'un yazında, Federal Banka satın alım sürelerinin sonuna gelmiş olan borçların satın alımını, yıllık 35 milyar dolarlık bir faizle yeniledi. Nihayetinde, krizin son aşaması başladığından beri, ABD Merkez Bankası'nın cebinden çıkan 2.300 milyar doları aşkın bir para etmişti. Bu rakam, İtalya veya Brezilya gibi ülkelerin gayri safi milli hasılasına eşittir! Öte yandan tarih haliyle burada da durmayacak. ABD Federal Bankası NG3'ü de kısa süre içerisinde devreye sokmak zorunda kalacak, sonra NG4'ü[1]...

Dünya ekonomisi dipsiz bir kuyu veya daha net olmak gerekirse bir kara delik haline gelmiştir: giderek daha astronomik bir hal alan bir miktarda para/borç emmektedir.

Gelecek mi? Enflasyon ve resesyon!

Öte yandan, gezegenimizin dört bir yanındaki devletlerce pompalanan bütün bu paranın hiçbir etkisi olmadığını söylemek hatalı olur. Gerçekten de bu paralar olmasaydı, sistem kelime anlamıyla içine doğru patlardı. Fakat bu durumun ikinci bir sonucu da var: küresel düzeyde para miktarındaki, özellikle de dolar miktarındaki eşi benzeri görülmemiş artış sistemi çürütmek üzeredir, bir zehir işlevi görmektedir. Kapitalizm morfinine bağlı bir ölümcül hasta haline gelmiştir. O morfin olmazsa ölecektir fakat her yeni şırıngayla da birazcık daha kemirilmektedir. 1967-2007 arasındaki aşılar ekonominin dayanması sağlamışlardı; bugünküler ise tam tersine, hastayı nihai sonuna götürmekteler.

Somut olarak, para basarak farklı merkez bankalar, iktisatçıların 'sahte para' dedikleri şeyi bilinçli bir biçimde üretmekteler. Para kütlesi, gerçek faaliyetten hızlı büyüdüğü zaman değerini kaybeder. Bunun sonucu olarak fiyatlar artar ve enflasyon olur.

Şüphesiz, bu kulvarda dünya şampiyonu ABD'dir. Para birimlerinin İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan beri ekonomik istikrarın yapı taşı olduğunu biliyorlar. Hala kimse doları atlatamıyor. İşte bu yüzden 2007'den beri ekonomisini sağlama almak için en fazla para yaratan ABD oldu. Eğer dolar kullanılamaz hale gelmediyse, bunun nedeni Çin, Japonya gibi devlelerin, bunu yapmak istememelerine rağmen dolar almaz zorunda kalmakta oluşlarıdır. Öte yandan bu kıymetli denge de sonlanmakta. ABD hazine bonolarının alıcıları düştükçe biliyor; zira herkes bu bonoların aslında hiçbir değeri olmadığını biliyor. 2010'dan beri, değerlerini korumak için ABD Federal Bankası kendi hazine bonolarını alıyor! Herşeyin ötesinde, (bakacağınız kaynağa göre %2 ile %105 arasında olan ve ceremesini özellikle gıda harcamalarında işçilerin çektiği) enflasyon ABD'de ciddi boyutlara ulaşmaya başlamış bulunuyor. ABD Federal Bankası'nın Dallas biriminin ve bu sene mali politika komitesinin başında bulunan Richard Fisher, hiperenflasyon tehlikesini 1923'te Alman Weimar Cumhuriyeti'ndeki durumla kıyaslanır bir noktaya taşımış durumda.

Bu temel bir eğilim. Enflasyon bütün ülkelerde artmakta. Kapitalistler ise bütün para birimlerine karşı giderek güvensizleşiyor. Yaklaşan şoklar, büyük ihtimalle bankaların ve koca koca devletlerin iflası, bütün uluslararası mali sistemin üzerine büyük bir soru işareti koyuyor. Durumun sonucu ise bir hayli hissedilir durumda: altın fiyatı tavan yapmış bulunuyor. 2010'daki %29'luk artışın ardından altın avı rekor üstüne rekor kırıyor. Altın tarihinde ilk defa 1500 dolar çıtasını aşmış durumda, ki bu on yıl önceki değerinin beş katı. Aynı durum 31 yıldır en yüksek değerine ulaşan gümüş için de geçerli. Ekonomist eğitmesiyle ünlü Teksas Üniversitesi geçtiğimiz günlerde bütün hazinesini altına yatırdı. Amerikan büyük burjuvazisinin kendi para birimlerine ne kadar güvendiğini buradan görebiliriz! Durum yalnızca bir yan tesir olmaktan çok öte. Merkez bankalarının kendileri 2010'da sattıklarından çok altın aldılar ki bu 1988'den beri ilk defa gerçekleşiyor. Bütün bunların anlamı, (resmen olmasa da fiilen) İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra doların istikrarına dayalı bir uluslararası mali sistem kurmuş olan Breton Woods'un sonu anlamına geliyor.

Burjuvazi şüphesiz tehlikenin farkında. Kredi akışını ve darphanelerin çalışmasını engellemeyi başaramayan burjuvazi, hasarı sınırlamaya ve borcu zalim kemer sıkma planlarıyla azaltmaya çalışıyor; ki bu planların ilk ve en büyük hedefi işçi sınıfı. Neredeyse her yerde, hem özel sektörde, hem de kamu sektöründe ücretler donduruluyor veya kesiliyor ve sağlık ve sosyal güvenlik haklarında kesintiler yapılıyor. Kısacası yoksulluk tırmanışta. ABD'de Obama 12 yılda ABD borcunu 4.000 milyar dolar azaltmak istediğini açıkladı. Nüfusa dayatılacak zorunlu fedakarlıkları hayal bile edemiyoruz. Öte yandan bu çözüm de gerçek bir çözüm değil. Yunanistan'da, Portekiz'de, İrlanda'da, İspanya'da ve daha pek çok ülkede bir kemer sıkma planının ardından diğeri geliyor ama mali açık büyümeye devam ediyor. Bu politikaların tek etkisi ekonominin birazcık daha derine batması. Bu dinamiğin yalnız tek bir sonucu var: Amerikan hanelerinin 2007'de, bankaların ise 2008'deki fiyaskosunun ardından şimdi iflasa batma sırası devletlerin kendilerinde. Buna karşı yalnızca yanılsamalar olabilir: Yunanistan gibi ülkelerin borçlarını ödeyememeleri engellenemez. Kaliforniya gibi Amerikan eyaletleri dahi bu sorunlardan muaf değiller ve ABD ekonomisinin tamamının kredi güvenilirliği sorgunlanmaya başlamış durumda. Dünya krizinin ivme kazanmasının sonuçlarını kestirmek güç: avro bölgesinin patlaması, para birimlerinin serbestleşmesi, hiper-enflasyon...

Kesin öngörülerde bulunmak, dünya ekonomisindeki sıradaki çöküntü nerede ve ne zaman olacak kestirmek mümkün değil. Ateşleyici, dünyanın üçüncü sıradaki ekonomik gücü olan Japonya'daki üretimi %15 azaltan doğal felaket mi olacak? Orta Doğu'daki istikrarsızlaşmanın etkisi ne olacak? Doların çöküşüne veya Yunanistan ve İspanya'nın iflasına mı tanık olacağız? Önceden kimse bunu söyleyemez. Öte yandan kesin olarak tek bir nokta var: bir dizi fazlasıyla sert iktisadi sarsıntı yaşanacak. 1967 ile 2007 arasında, dünya iktisadi krizinin yavaş gelişiminin ardından, şimdi kapitalizmin çöküş evresinin, düzenin ardı arkası kesilmeyen çırpınışlarının ve yoksulluğun nüksetmesinin damgasını vuracağı yeni bir sayfası açılıyor.

Pawel

 


 

1. Öte yandan bir sonraki sefer, eski önlemlerin hepsinin açıktan açığa başarısız olduğunu itiraf etmemek için, bunu gayri resmi biçimde gerçekleştirebilirler.

Tags: 

Dünya Kapitalizmine Kurtuluş Yok!

2007’de borç balonu patladığında çökmenin eşiğinde dev bankalar bulunuyordu. Sadece dünya devletlerinin hazinelerinden gelen muazzam kredi akışları sayesinde varlıklarını sürdürebildiler. Bu durum, hükümetin doymaz bankerlere ne yapmaları gerektiğini anlatmasından değil, kapitalist sistemin küresel finansal makinesinin çöküşüne dayanamayışından kaynaklıydı.

Ama bankaların kurtuluş paketleri kapitalizmin sorunlarını çözemedi. Buna karşıt olarak: birkaç yıllık boşlukta bankalara verilen kurtuluş paketlerinden büyük devletlere verilen kurtuluş paketlerine geçtik. İlk olarak Yunanistan, ardından İrlanda, ardından Nisan 2011’de Portekiz. Kendi ülke borcunu karşılayamayan Portekiz onu 80 milyar euro’dan kurtarması için Avrupa Birliği’ne başvurmak zorunda kaldı. Sırada kimin olduğu büyük spekülasyon konusu: İspanya en muhtemel aday, ancak hükümeti vahşi ücret kesintileri programı ile vahim önleyici uygulamalar gerçekleştiren Britanya, dünyanın iktisadi beyin takımının gözünde finansal açıdan aynı derecede yetersiz görünüyor. AB’nin zayıf üyelerini su üstünde tutma ihtiyacı Almanya gibi daha güçlü ekonomilerini korkunç gergin hale getiriyor ve avronun ve AB’nin kendi istikrarının altını oyma tehlikesini barındırıyor. Ve sadece Avrupa’da değil: ulusal borcu kendi gayrısafi yurt içi hasılasının iki katı olan Japonya ve hatta güçlü ABD aynı akibete yürüyorlar. Uluslararası Para Fonu’nun bir sözcüsü, Jose Vinals, ABD hükümetinin kredilerinin artık risksiz olmadığını açıkladı. Ve devasa borçlarını ödeyemeyince ABD’yi kim kurtaracak?

Yalnız şu veya bu şirketin veya şu yada bu ülkenin değil, bütün kapitalist düzenin iflası daha aşikar olamaz, daha kolay gözler önüne serilemezdi. Bu konu üzerine “kredinin batışı” başlıklı bir makalede kapitalist düzenin uzun tarihsel çöküşünde yeni bir dönemi başlatan günümüz ekonomik krizinin nedenlerini inceleyeceğiz. Kapitalist sistemin bu krizden bir çıkış yolu olmadığını anlamak hayatidir çünkü bu kapitalist sınıfın hangi ülke ve hükümetin korumasında olursa olsun bizlerin ezici çoğunluğunun yaşam koşullarına saldırmak dışında alternatifi bulunmayan, bizleri kemer sıkmaya, yoksulluğa ve hayati ihtiyaçlarımızdan feragat etmeye zorlayacak olması anlamına gelmektedir – savundukları ‘ideolojiler temelinde’ değil, üretimin ölmekte olan işleyişinin somut ihtiyaçları temelli olmalarından ötürü bu böyledir.

World Revolution

Tags: 

Karanlık Değilse Bile Stalinizm Sizi “Aydınlatır!” : Karanlığın Ötesinde

Öyle anlar vardır; insan için artık mücadeleden başka çarenin bir seçenekmiş gibi görünmediği. Buradaki kısa anlatıda konusu geçen, zamanının iki “belirleyici” aygıtı arasında geçirdiği koskoca geçmişini 840 sayfalık bir kitaba sığdırabilen Jan Valtin'in hikayesi de işte böyle bir anda, henüz daha çok küçük yaşlardayken birlikte yaşamaya, katran kavanozuna elini daldırmaya alıştığı “denize gittiği” anda başlıyor; Richard Julius Herman Krebs'in mücadelesini de bu şekilde okuyabiliriz. Özellikle de sefil yaşamına alternatif olarak gördüğü tek şey olarak, bu sefil yaşamın temellerini yoketmeye çalışma ideali için savaşan bir insanın hayatının 20 yıllık kesitini.

Kitap ortalama 1918 ila 1938 yılları arasında, partinin deniz limanlarındaki örgütlenmesinin önemli mevkilerinde çalışma yürüten Jan, henüz daha 14 yaşındayken de illegal bir gençlik örgütlenmesi olan, Berlin merkezli Spartakus Jugend ile görüşmeye, tartışmaya başlıyor ve 1919 ayaklanmalarında bisikletli kurye olarak çalışıyor. Genç yaşlarda edindiği tecrübe ile “pişiyor”. Üstelik 1923'teki Hamburg ayaklanmaları da yaşıyor.

Komintern'e o zaman varolan inancı ile bağlanıyor ve Nazi Almanyası'na yeraltı çalışması yapmak için gönderiliyor. Yalnız buradaki çalışması çok uzun sürmeden bir diğer yok etme örgütü tarafından yarıda kesiliyor. Bir “diğer” demeyi tercih etmek gerek çünkü aslında Jan'ın kontrol altında tutulduğu, emirleri kapsamında eylemlere giriştiği bir de aslında başka bir aygıt var ve daha henüz kendisi Almanya'da Gestapo'nun zindanlarında ağır işkenceler görüyorken, bu aygıt palazlanıyor ve her devletin varoluşunun malumu, gizli servislerin de varoluşlarına uygun olarak, tam bir karşı-devrim aygıtı gibi çalışmaya başlıyor. Binlerce iyi niyetli devrimci koğuşturmalara tabi tutuluyor; zindanlara atılıp işkence görüyor; “kim vurdu”lara gidiyor. Ve bu örgüt sözüm ona “tüm dünyadaki sosyalizmin zaferinin Sovyetler Birliği'ndeki sosyalizmin zaferine bağlı” olduğu “gerçeği”'nden hareket ediyor ve dünya çapında kıyımlara girişiyor; sadece Stalin ve kliğine yöneltilen eleştiri bile olsa tahammülsüzce saldırıyor.

Gestapo'nun zindanlarında iken bir de gizli bir üniversite örgütleyen otobiyografinin kahramanı Jan, içinde bulunduğu zor durumdan kurtulup çalışmaya yeniden dönmek ve (belki) Belçika'da tanışarak ailesinden alıp yanında pratiğe kattığı eşini (Firelei) kurtarabilmek için Gestapo ile bir “anlaşma” yapıyor. Bu anlaşmaya göre kendisi Danimarka'ya geri dönerek çalışmaya Gestapo'nun söylemiyle “komünist vatan hainleri” arasında ajanlık yapmak üzere geri dönüyor olacaktı. Kendisi ülkeye geri dönüyor ancak uzun süredir görmeyi umduğu eşini görebilmek için yola çıkışını o zaman ülkedeki aygıtın başındaki Wollweber engelliyor. Üzerine bir de aygıtın başındakilerin yaşantıları, içlerindeki kadın yoldaşlarını gecelik ilişkiler için “paylaşan”(!) “liderleri”'n lüks içerisindeki hayatlarını da eleştiriye tabi tutmaya başlayınca kendisini GPU'nun lanetine uğramış olarak buluyor. Bir süre önce yoldaş dediği insanlar kendisini kaçırıp bir dağ evine kapatıyorlar. İddiaları ise; “merkezden gelecek kararın ne olacağı”. Karar aslında belli; zaten Rusya'ya gidip geri dönmeyen ve hakkında haber alınamayanların da akıbeti de bu şekilde oluyor o zamanlar.

Bir arkadaşı vasıtasıyla edindiği gazetelerden bahsederken şu cümleleri kuruyor:

(...) Hepsinin birinci sayfasında kendi resmimi görünce şaşırdım. Aynı fotoğraf vardı hepsinde. -Gestapo kimliğindeki fotoğraf- Hitler'in toplama kamplarından Kopenhag'a geldiğimde Yoldaş Jensen'e teslim ettiğim kimlik ve üstündeki fotoğraf. Gazetelerin hepsinde şu manşet vardı: Dikkat Gestapo!

İlk tanıştığı “anarşist karakterli” Bandura'yı hatırlıyor. Komintern'in birlikte çalışma teklifinine reddedeceğini bildiği Bandura'nın nasıl oradan güvenliği için “uzaklaştığını”; sonrasında da haber alamayışını. Diğer bütün tanıdık simaları tekrar aklından geçirmeye başlıyor ve aslında emrinde çalıştığı mekanizmanın ne olduğuna dair kafa yormaya çalışıyor:

Soru: Tüm ezilenlerin babası kimdir? Yaşayan en büyük devlet adamı kimdir?

Elcevap: Yoldaş Stalin.

Bir diğer ses zihninde yankılanıyor:

Richter ve Bandura'ya; Bela Kun, Heins Neumann, Hans Kippenberger ve Dambal'a; Schubert, Remmel'e, Max Hoelz, Samsing ve dah birçoklarına neler yapıldığını biliyordum. Ölüm, sürgün, boğulma, canlı canlı gömülme.

Bu kavganın ortasında, karanlığın ardında zindanlarda ve işkencelerde sürekli diri ve işler tutmaya çalıştığı hafızasını zorluyor ve ideolojik çıkarsanımlara başvuruyor:

(...) Bu yalnızca, isyan etmiş bireylerle Enternasyonalle arasındaki bir kavga değildi. Bu, genelde, enternasyonalist bilince sahip proletarya ile Stalin'in peşinden giden bürokratik klik arasındaki kavgaydı.

Bu kendi ile kavgasında yine mizah yeteneğini yitirmeden, politik hicvini de konuşturuyor. İnsan şu Bulgaristan'ın “kurtarıcısı”, Komintern'in yiğit komünistini, çokça anıp emirler aldığı, kusursuzca uyguladığı Dimitrov'un pahalı parfümünün kokusunu duydukça hele de Jan kadar kötü koşullarda çalışma yürütüyorsa, “mizah” yeteneği nasıl depreşmesin? :

(...) Kazanan daima bu klik oluyordu. Stalin, Dimitrov'a, Komintern'in Moskova'daki binasına gamalı haç bayrak dikmesini emretse, Dimitrov bunu yapardı. Stalin, Wollweber'e, Lenin'i yankesici ilan eden bir broşür yayımlamasını söylese, Wollweber yayımlardı."

On sekiz yaşındayken kendisini bir dev gibi hisseden bu orta yaşlı adam, artık sorguluyor ve bir zamanlar hararetli monolog tartışmalarına konu ettiği ideolojisinin kendisine doğru, sadece eleştirdiği, eşini görebilmek için emirlere uymadığı üzerinden ona yöneltilen saldırı sonrasında kendisini bir dağ evinde, aynı aygıt tarafından alıkonmuş infazını bekliyor olarak buluyor; gerçeklerin acılığı ile “yanıyor”.

Stalinizmin karşı-devrimci karakterinin, GPU'nun ne gibi bir yoketme cihazı olduğunun, nitekim sözkonusu olanın, tıpkı 89 yılında yıkılan duvar gibi, yokolanın dünya devrimi ideali değil, bu zehirli teori ve pratiğin kendisi olduğunun daha inandırıcı ölçülerde, bir otobiyografi üzerinden kavranılabilmesinin yolu bu kitabı okumaktan ve o tarihlere tekrar tanıklık edip bir kez daha devrimin mezar kazıcılarına bir sövgü fırlatmaktan geçiyor; tıpkı oraya, dağ evindeki hücresine ilk gelenin kendisi olmadığı yerde, çam tahtalarına yazılı iki kelime gibi:

Kahrolsun Stalin!

Bunçuk

Tags: 

Kürt Meselesi: Burjuvazi Kan İstiyor

Temmuz ayı ortalarında devlet ile PKK arasında süren savaşın alevlenmesinin ardından geçen iki ay içerisinde toplamda sayıları yüzlerce olan asker, gerilla ve sivil hayatını kaybetti. Gerek hükümet ve devlet cephesinde, gerekse PKK cephesinde şimdi büyük ölçüde savaş çığırtkanlığı başlamış vaziyette. Siyasetçiler verdikleri demeçlerde ölüm tehditleri yağdırıyor; PKK ise, bize güçleri yetmez, hodri meydan diye cevap veriyor. Metropollerde etnik çatışma havası esiyor; devletin faşistleri gölgelere gizlenmiş, saldırı emri bekliyor. Son dönemde 90'larda yedikleri haltlardan utanıp sıkılan, değiştiklerini iddia eden gazeteci ve sunucu müsvetteleri, pek çabuk dönüverdiler eski hallerine. Kan istiyoruz diye bağırıyorlar. Burjuvazi yine ölüm saçıyor.

AKP'nin Osmanlı Oyunu

Görünüşe aldananlar, her söylenene inananlar, satır aralarını önemsiz bulanlar siyasi atmosferin kısa bir süre içerisinde ne kadar hızla değiştiğine şaşırabilirler. Ne az zaman geçti Kürt açılımı politikalarından, TRT Şeş'lerden, barış sözlerinin sarf edilmesinden beri değil mi? AKP sanki daha dün çözüyordu Kürt meselesini. Ne oldu da bir anda 90'lara dönüverdik?

Esasında AKP iktidarı döneminde bütün o açılım iddialarının, demokrasi laflarının ardında eski savaş politikasının aynısı sürüyordu. TC devleti, Kürt meselesini çözemeyecek biçimde kemikleşmiş bir yapıdır. Bütün mekanizması ve ideolojisi bu sorunun gerçek çözümünün önüne yığılmış paslı bir yığın gibidir; bütün refleksleri sorunun devamını gerektirir niteliktedir. Bu minvalde, bu devletin tepesine gelen herhangi bir hükümetin, meseleye dair hareket kabiliyeti fazlasıyla sınırlıdır ve dahası o mekanizmanın bir parçası olan herhangi bir hükümetin çıkarlarının yönelimi, aynı politikaları şu veya bu şekilde sürdürmekten başka birşey olamaz. Politika farklılıkları ancak anlık, gösterişsel değişiklikler olabilir; genel strateji ne olursa olsun değişemez. Türkiye'de Kürtlere uygulanan ulusal baskının kaynağı emperyalist TC devletinin kendisidir ve bu devletin herhangi bir hükümeti ister açıktan açığa, ister üstü örtülü bir biçimde bu baskıyı uygulamaya devam edecektir.

AKP hükümeti de, bütün o şatafatlı sözlerinin altına saklanarak tam da bunu yaptı. Binlerce kişinin KCK davasından tutuklanması, ateşkes dönemlerinde PKK'liler geri çekilirken yüzlerce gerillanın arkadan vurularak katledilmesi, Kürtlerin yaptıkları eylemlere pek çok kişinin yaralanmasına neden olan ve kimilerinin öldürülmesiyle sonuçlanan sert polis saldırıları, Türk şehirlerindeki Kürtlere karşı toplumsal baskının teşvik edilmesi, linç girişimleri... Durum belki meclisteki Kürt burjuva siyasetçileri için 90'lardakinden farklı hissediliyordu fakat Kürt işçi sınıfı için pratikte durum ne kadar değişmişti? Öte yandan, AKP hükümetinin stratejisi önceki hükümetlerle aynı olsa da, taktikleri önceki hükümetlerden bir hayli farklıydı. Özünde aynı baskı politikasını sürdürürken bir yandan TRT Şeş'i kurmak ve Habur olayına müsade etmek gibi ayak oyunları ve göstermelik jestlerle görünürde Kürt hareketinin Türkiye siyasetindeki temsilcilerini (önce DTP sonra BDP) arka planda ise PKK'yi oyalamak bir hayli hırslı bir plandı. Oyunun son parçası ise bütün bunlara ek olarak Türkiye Kürdistanı'nda muhtelif gıda, ev eşyası ve benzeri yardımlar yaparak ve dini ideolojiden beslenerek Kürt hareketinin kitlesel desteğini ele geçirmekti. Bu nokta AKP hükümetinin planının belki en önemli kısmıydı; zira devletin geri kalanı gibi onlar da PKK'nin salt silahlı güçle alt edilmesinin mümkün olmadığının farkındaydılar. Bu yüzden Türkiye Kürdistanı'nda önce PKK'ye alternatif, sonra da ondan baskın ve onu marjinalleştirecek bir güç olmaya çalışmayı hedeflediler. Usta işi bir plandı, nihayetinde tutmadı. Son olaylar bu Osmanlı oyununun AKP hükümetinin elinde patladığını gözler önüne sermekteler.

Kürt Burjuvazisinin Yenilgi İçinde Zaferi

AKP'nin bu planı neden tutmadı? Bunun nedeni Kürt hareketinin oyuna gelmemiş olması değildi. Türkiye'deki Kürt burjuvazisinin PKK'den DTP ve BDP'ye, DTK'den Kürt işadamları derneklerine, ufak partilerine ve farklı bireysel siyasi temsilcilerine tamamı uzunca bir süre AKP'nin oyununa gayet güzel geldi. Zira nasıl devlet, PKK'yi ve Kürt hareketini salt silahlı güçle yenemeyeceğini anlamışsa, PKK ve DTP/BDP de devletten istediklerini, yani Türkiye Kürdistanı'ndaki güçlerinin tanınması ve resmen iktidar sıfatını kazanmasının salt silahlı güçle mümkün olmadığını fark etmiş durumdaydı. Buradan yola çıkılarak yapılan teorik formülasyon, savaş ile elde edilecek bağımsız bir devlet yerine uzlaşı ve siyasetle elde edilecek demokratik özerklik olarak ifade edilmişti. Bu yaklaşım, savaştan yılmış ve Irak Kürdistanı'ndaki Federe Kürt devletinin baskıcılığını ve zorbalığını bilen veya hiç değilse duyan Kürt işçi kitlelerince iyi kötü benimsenmişti. Tabii ki Kürt sorunun çözümünün esasında burada gündemde olmadığını anlamak kolaydır; zira zaten temelde Kürt işçi sınıfına uygulanan ulusal baskının, bu baskının kökeni ve uygulayıcısı olan TC devleti ile uzlaşarak nasıl ortadan kaldırılabileceği sorusuna verilecek hiçbir cevap yoktur. Kürt burjuvazisinin Kürt işçi sınıfı içerisinde yarattığı biat kültürü, bu sorunun yaygın bir biçimde sorulmasını halen engellemektedir. Öte yandan biz enternasyonalist marksistler netçe görebiliyoruz ki DTP/BDP'nin ve PKK'nin devletle uzlaşı talebinin ifade ettiği yaklaşım, Kürt burjuvazisinin stratejisinin Türk devletine eklemlenmek ve Türkiye Kürdistanı'nda, TC devletinin bir parçası olarak hükmetmektir. Geçtiğimiz seçimler öncesinde gündeme gelen, AB Belediyeler Yasası kapsamında belediyelere vali yetkilerinin verilmesi talebi, bu çabanın pratik yansımalarından yalnızca bir tanesidir. İşte bu stratejisinden dolayı Kürt burjuva hareketi, uzunca bir süre AKP hükümetinin ağzına çaldığı bir parmak bala kandı; hatta bu umutlarla ateşkes süresince yapılanları ve tutuklamaları o kadar da gündeme getirmemeyi tercih etti. Bardağı taşıran son damla ne olmuştur meçhul ama bir tahmin yürütmek gerekirse, yasal Kürt siyasi hareketinin başına geçmesi umulan Hatip Dicle'nin milletvekilliğinin önüne geçilmesinin Kürt burjuva hareketini TC'ye eklemlenme düşlerinden şimdilik kesin olarak uyandıran bir tokat olduğunu söyleyebiliriz.

Öte yandan bu uyanışı tetikleyenin ne olduğundan daha önemlisi, bunu mümkün kılanın ne olduğudur. AKP hükümeti, PKK'den her anlamda daha kudretli gözüken bir gücü, benzeri Osmanlı misali ayak oyunlarıyla alt etmeyi becermişti zira. DP-AP-ANAP'ın sağ liberal Türk burjuva geleneğinin mirasçısı AKP, hem askeri anlamda hem de destekçi sayısı bakımından Kürt burjuvazisinden daha güçlü olan geleneksel rakibi Türk askeri ve bürokratik burjuvazisine diz çöktürmeyi başarmıştı. Bu çabanın sonucu olarak özellikle ordunun itibarı ciddi bir biçimde düşmüş ve askeri burjuvazinin en güçlü siyasi uzantısı olan CHP dahi orduyla arasına mesafe koymak zorunda kalmıştı. Nasıl oldu da askeri ve bürokratik Türk burjuvazisini alt eden oyunlar nihayetinde Kürt burjuvazisine karşı amaca ulaşamadı? Bunun nedeni AKP hükümeti ile askeri ve bürokratik burjuvazinin iktisadi çıkarlarını birbirine bağlayanların, hükümetle Kürt burjuvazisinin iktisadi çıkarlarını birbirine bağlayanlardan çok daha fazla olmasıdır. AKP, hükümetteki mutlak egemenliğiyle, sahip olduğu devasa halk desteğiyle, içinde barındırdığı fazlasıyla kaşarlanmış uzman ve siyasetçi kadrosuyla kurduğu oyunlar karşısında uzun vadede Türk burjuvazisinin kendilerine rakip kesimlerinin kalelerinin hiçbirinin dayanmayacağını hesaplamıştı. Tamamen haklıydı. Arka arkaya askeri ve bürokratik burjuvazinin bütün kaleleri düştü. Kürt burjuvazisinin hemen hemen hiçbir kalesi düşmedi; çünkü Kürt burjuvazisi Türk burjuvazisinin bir parçası değildi; farklı ekonomik ve toplumsal dinamiklere dayanan, gücünü farklı koşullardan alan, farklı bir burjuvaziydi. İşte AKP hükümetinin planındaki hata buradaydı. Kim bilir? Belki kendi attıkları "tek Türkiye" yalanlarına kendileri de inandılar. Her halükarda, kazanan Kürt burjuvazisi oldu. Bıçağın kemiğe dayandığını hisseden Kürt burjuvazisi, devletin Öcalan kozunu da, yakalanışından itibaren ilk defa göz ardı ederek karşı-saldırıya geçti. Bu konumdaki bir ulusal burjuva hareketi kenetlenmek zorundadır. Dolayısıyla hareketin içindeki ayrımlar silikleşti; Kürt hareketi içerisinde gayrı resmi bir milli cephe oluştu. Daha seçimlerden önce bile, Altan Tan ve Şerafettin Elçi gibi İslamcı Kürt burjuva siyasetçileri BDP'ye eklemlenmekten başka çareleri kalmadığını fark etmişlerdi. Olan, tam da olaylar patlamadan Türkiye'ye gelen zavallı Kemal Burkay'a oldu; tam burjuva siyaseti sahnesinde hakettiği yeri alacağını sandığı anda çatışmaların yeniden patlaması, 'Apê' Kemal'in kendi partisini AKP destekli evcil Kürt siyasetinin yüzü yapma umutlarını paramparça etti. Son süreçte Burkay'ın Haklar ve Özgürlükler Partisi bile BDP'nin çatı partisi sürecinde yer almaya yönelmek durumunda kaldı.

Kriz ve Savaş: Kimin Gücü Kime Yetiyor?

Sonrası malum: Yine işçi çocukları birbirlerini öldürmeye giriştiler, yine siviller öldürülmeye başlandı. Hangi taraftan ne kadar insan ölmüştür kestiremiyoruz ama bildiğimiz birşey varsa birkaç haftalık bir süreçte burjuva siyaseti işçi sınıfının yüzlerce genç evladının canını aldı. Emperyalist TC devletinin savaş uçaklarının bombalamaları sonucu içinde hamile bir kadın ve bir bebeğin bulunduğu sivillerin katledilmesi sonrasında HPG: "Güçleri bize yetmiyor, o yüzden sivilleri öldürüyorlar" şeklinde bir açıklamada bulundu. Bu açıklamada, açıklamayı yapanların kendileri için olmasa dahi bir doğruluk payı var. Devletin gücü gerçekten Kürt burjuvazisine yetmiyor; Öcalan avuçlarındayken ona dokunamıyorlar, Karayılan'ın yakalandığı söylentilerini çıkartıp sonra rezil oluyorlar; PKK'nin kamplarına ajanlarını sızdırmamış olma ihtimalleri yok denecek kadar az olsa da hareketin önemli önderlerinin yanından bile geçemiyorlar. Ne yapıyorlarsa, ya silahsız işçilere, köylülere, hamile kadınlara, çocuklara, bebeklere yapıyorlar; ya da Kürt işçi sınıfının köyü yakıldığından, devlet ve aşiret baskısından ve benzeri bir sürü nedenden dağa çıkmak zorunda kalmış kız ve oğullarına yapıyorlar. Öte yandan PKK'nin, HPG'nin gücü neye yetiyor? Onların gücü bu baskı politikalarının sorumlularına, Erdoğan'a, AKP hükümetinin öteki önde gelenlerine ve hatta katliam emirlerini veren generallere yetiyor mu? Hayır onlar da Türk burjuvazisinin temsilcilerine dokunamıyorlar, dokunmuyorlar. Onların gücü de Türk işçi sınıfının daha on sekizinde anasının bağrından zorla koparılmış, eline bir silah verilip ölmeye ve sınıf kardeşlerini öldürmeye gönderilmiş evlatlarına veya bombalı saldırılarda can veren sivillere yetiyor.

Kürt ve Türk burjuvazisi işte böylece yıllardır oynadıkları satranç oyununa dönmüş durumdalar. Ve kendilerini medeni medeni birbirleriyle oyun oynayan iki satranç oyuncusu kadar güvende hissediyorlar. Kürt burjuvazisi yaklaşan ekonomik krizin kendisini çok etkilemeyeceğini hesap ediyor. Hamlesini Türkiye ekonomisinin sıcak paraya ne kadar muhtaç olduğunu düşünerek yapıyor, rakip oyuncuyu yaklaşan kriz karşısında ekonomik istikrarını bozarak vurmak istiyor. Türk burjuvazisi karşı hamlesini bir yandan büyük operasyonlarla istikrarı yeniden sağlamaya çalışırken, diğer yandan milliyetçiliği ve etnik çatışmayı tırmandırarak savaşın yanı sıra yaklaşan krizin bedelini de işçi sınıfına ödetmeye hazırlanarak karşılık veriyor. Burjuvazi kan istiyoruz diye bağırıyor ama istedikleri birbirlerinin kanı değil, işçi sınıfının kanı; analarımızın, babalarımızın, kardeşlerimizin ve evlatlarımızın canı, bizim canımız.

Burjuvazinin gücü işçi sınıfına ancak dağınıksak, biat ediyorsak, ses çıkartmıyorsak, mücadele edemiyorsak, düşmanlarımızı ve sınıf kardeşlerimizi tanımıyorsak, ülke sınırlarının ötesini göremiyorsak, bütün dünyayı hepimizin bellemiyorsak yeter. Hem Kürdistan'dan hem de Türkiye'den bakınca durum kötü, durum acı gözüküyor şu anda.

Fakat her şeye rağmen cılız bir ses yankılanıyor milliyetçi fırtınanının arasından: Ölü askerlerin ailelerinin "tüm askerleri davar sürer gibi kırdırmanın sebebi başındaki komutanlardır, bunun sorumlusu komutanlardır” diye, “oğlumu tabutla gelsin diye yollamadım” diye, savaşa gitmeyi reddeden Kürt işçi çocuklarının “bu savaşın acısını en çok çekenleriz, bu savaşın bir tarafı olmayacağız” diye fısıldayan sesleri... Kısık, kafası karışık ve yalnız gözüken ama sessiz kitlelerin hissettiklerini yansıtan sesler... Yalnızca Türkiye'de değil, bütün Orta Doğu'da, bütün dünyada kapitalist savaşlara kurban edilen ve onları seven herkesin kalbinden geçen sesler... İşte bu seslerledir ki gün gelecek bir fısıltıdan burjuvaziyi sağır edecek billur bir intikam çığlığına dönüşecek ve bu çığlıkla dünya işçi sınıfı, sınırları yok ederek ve tüm devletleri yıkarak Kürt sorunu dahil tüm ulusal sorunlara gerçek ve enternasyonalist bir çözüm getirecektir.

Gerdûn

Tags: 

Mihri Öldü; Sırma Saçlı Oldu!

Atatürk’ün en büyük çabası, genç kuşaklara Türk milli gururunu telkin etmek olmuştur. Milli gurur iyi şeydir. Milli gurur insanı sosyalizme götürür. En sağlam sosyalistler o yoldan gelmişlerdir sosyalizme. Bir adamda gerçek milli gurur varsa, korkma. Er geç temel ilkelerde birleşirsin onunla. Er geç dünyada Türk olarak başı dik yaşamanın, kapitalizmin dünya yüzünden silinmesi ile mümkün olabileceğinde anlaşılacaktır. Bunu kendimden bilirim. Bizim delikanlılığımızda biz ‘Bir Türk dünyaya bedeldir,’ ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ sloganlarını ciddiye alan kuşaktık.” - Mihri Belli

"Kel ölür, sırma saçlı olur; kör ölür, badem gözlü olur" deyişleri, ölülerin ardından düzülen mehtiyelere gizli bir tepki ifade eden, asırlardır söylenegelmiş bir sözdür. Asırlardır söylenegelmiş bu sözü, çalışan insanlar genellikle sevdikleri, yakınları, komşuları, iş arkadaşları, köylüleri ve benzerlerinin arkasından akıllarına getirmezler. İsmi cisminin önünde giden, şu veya bu biçimle şan söhret hediye edilmiş olma ayrıcalığına sahip olsa da pek de sevilmeyenlerin arkasından söylenen sözlerdendir genelde. Sultanlar, vezirler, paşalar, siyasetçiler, generaller, bürokratlar, patronlar, ideologlar genelde görünüşte olmasa da hep bu kategoridedirler. Bunu da iyi bilirler ve kitlelerin cesetlerine tüküreceğinden korkarlar. İşte bu yüzden aralarında içlerinden biri öldü mü abartılı mehtiyeler düzmelerini gerektiren bir "hukuk" vardır. Hayatları boyunca kel ve kör ilan edilmiş devrimcileri ise, anılarını kullanmak için dahi pek nadir cesetleri soğumadan, hatta bedenleri toprağa karışmadan sırma saçlı, badem gözlü ilan eder egemenler.

Mihri Belli bir devrimci olarak değil, Kemalist burjuvazinin sözde "sosyalist" bir ideoloğu ve siyasetçisi olarak yaşadı ve öldü. Burjuvazinin Milliyet gazetesinden Zaman gazetesine bütün yayın organları onun "devrimciliğinden" ve "sosyalistliğinden" bahsediyorlar şimdi. Türk ulusalcılar onun vatanseverliğini öne çıkartıyor, Kürt yurtseverler onun Kürt hareketi ile ilişkisinden dem vurup onun mirasının sahiplenilmesi gerektiğini söylüyorlar; kendisi gibi Stalinist olanlar onu kendi çizgilerine uydurmaya çalışıyorlar ve troçkisler ise onun Yunanistan'da Rus emperyalist kampının mensubu kuvvetler içinde askerlik etmiş olmasından yola çıkarak onun enternasyonalist (!) olduğu iddiasında bulunuyorlar!

Mihri Belli hayatında hiçbir zaman bir proleter devrimci olmadı. Siyasetle 1930'larda ABD'de, stalinist Amerikan Komünist Partisi üzerinden tanıştı ve hayatı boyunca bir Stalinist olarak kaldı. Bununla birlikte, Stalinizmi Türk milliyetçiliğini ve kemalizmini yadsımıyor, tam aksine tamamlıyordu. Mihri Belli hiçbir zaman bir enternasyonalist olmadı. Sözde "enternasyonalist" olarak gittiği Yunanistan'da, Rum nüfusun Anadolu'dan zorla sürgün edilmesinin altında imzası olan Kemal'in ismini takma isim olarak kullanacaktı. Mihri Belli nasıl ABD'de ve Türkiye'de işçi sınıfı için savaşmadıysa, Yunanistan'da da işçi sınıfı için savaşmadı; Rus emperyalizminin çıkarları için savaştı. 1960'larda Türkiye'de ortaya attığı "Milli Demokratik Devrim" tezi ile Mihri Belli, işçi sınıfını milli burjuvazi arkasında koyun etmenin teorisini yapacak ve iyi niyetle sosyalizmi anlamaya çalışan pek çok genci de yaşının ve tecrübelerinin etkisiyle bu karşı-devrimci yola çekecekti. Mihri Belli'nin Kürt milliyetçileriyle yaptığı işbirliği, iki tarafın da fırsatçılığından kaynaklanıyordu: Kürt hareketi ünlü isimlerden kimin desteğini çekebilse, kişi kim olursa olsun buna tamam diyecek noktadaydı; Mihri Belli ise Kürtlere karşı şovenist eğilimlerine rağmen geniş desteği olan bu hareketi parlamenter hırsları için bir araç olarak görüyordu.

Mihri Belli'nin niyetlerini bilemeyiz – belki de gerçekten ve içtenlikle kendisini sosyalist bir devrimci sanıyordu. Ancak öte yandan, cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir (Marx). Mihri Belli öldü, fakat milliyetçi ve Stalinist görüşlerinin etkisi ne yazık ki hala işçi sınıfını zehirlemeye devam ediyor.

Gerdûn

Tags: 

Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve İşçi Hareketi (5)

Türkiye Komünist Partisi'nde Sol Kanat - 1. Hareketin Kökenleri

1908 İsyanı Sonrası: Kitle Grevleri ve Sosyalist Hareket

1908 isyanını en fazla benzetebileceğimiz olay, 1905 Rus devrimidir. Şüphesiz ilk göze çarpan benzerlik, iki örnekte de köşeye sıkışmış monarşilerin büyük tepkiler karşısında bir meşrutiyet rejimi ve parlamentolar ilan etmiş olmalarıdır. Bu noktadaki temel farklılık, Osmanlı Meclis-i Mebusan'ının Rus Duma'sından fazlasıyla güçlü oluşu ve Osmanlı burjuvazisinin gerçek iktidarı monarşiye bırakmamakta kararlı oluşuydu. Tabii ki, Rusya'nın 1905 ile Osmanlı'nın 1908'i arasındaki en temel farklardan birisi, 1905 devrimi bizzat işçi grevleriyle başlamışken, 1908 isyanının ordu içerisinde ve subayların önderliğinde başladığı gerçeğidir. Öte yandan, tıpkı 1905 Rusya'sı gibi, 1908 Osmanlı'sında kitle grevi olarak nitelendirmemiz mümkün olan bir grev dalgası gerçekleşmiştir. Rusya'daki grev dalgası, Osmanlı İmparatorluğu'ndakinden daha uzun sürmüştür. Öte yandan ülkelerdeki greve katılım yüzdesi bakımından fark mevcut olsa da, sanılabileceğin şaşırtıcı derecede altındadır.[90] Bu minvalde, dönemde ne denli geniş olduğu sosyalist hareketçe çok az bilinen 1908 Osmanlı kitle grevi, hem Osmanlı işçi sınıfının ilk kitle grevi olarak hem dünya işçi sınıfının ilk kitle grevlerinden bir tanesi olarak, en az 1908'de Abdülhamit rejiminin devrilmesinin kendisi kadar büyük bir öneme sahiptir.

Dar sosyalistler 2 ile 5 Ağustos 1908 günleri arasında gerçekleştirdikleri kongrelerinde, Osmanlı İmparatorluğu'nda proleter devrimin gerçek bir ihtimal olduğunu ve sosyalizmin Osmanlı işçi sınıfının gerçekten özgürleşmesi için tek yol olduğunu açıkça belirtmişlerdi. Birkaç hafta içerisinde dar sosyalistlerin bile akıllarının ucundan geçmeyecek kitlesellikte başlayan grev dalgası, ne denli haklı olduklarını ortaya koyacaktı. Aslında grevler 30 Temmuz'da İstanbul'da tütün ve vapur işçileri arasında başlamıştı. 30 Temmuz 1908 ile 20 Aralık 1908 arasında, Osmanlı İmparatorluğu'nda bilindiği kadarıyla 119 tane grev gerçekleşecekti. Grevler Osmanlı İmparatorluğu'nun İstanbul, Selanik, İzmir, Beyrut, Midilli, Varna, Samsun, Üsküp, Manastır, Dedeağaç, Aydın, Afyon, Gevgeli, Kavala, Drama, Eskişehir, Ankara, Konya, Ereğli, Zonguldak, Manisa, Edirne, Mustafapaşa, Mitrovitza, Zibekçe, Şam, Rayak, Halep, Balıkesir, Diyarbakır, Hareke, Ksanti, Adana ve Kudüs gibi şehirlerinde gerçekleşti. Grevlere vapur tayfaları, tütün işçileri, rıhtım işçileri, dizgiciler, tramvay işçileri, halı fabrikası işçileri, kutu imalathanesi işçileri, hamallar, marangozlukişçileri, iplik ve boya işçileri, su şirketlerinde çalışan işçiler, çimento fabrikası işçiler, fırın işçileri, buz fabrikası işçileri, gündelikçiler, sabun fabrikası işçileri, tuğla fabrikası işçileri, bira fabrikası işçileri, un fabrikası işçileri, sigara fabrikası işçileri, tersane işçileri, postacılar, komiler, demiryolu işçileri, telgraf işçileri, bakkal, kasap, terzi ve berber dükkânlarında çalışan işçiler, garsonlar, madenciler, gaz işçileri, şeker işçileri, deri işçileri, fes fabrikası işçileri, belediye işçileri, zeytinyağı imalathanesi işçileri, mağaza işçileri, dikiş makinesi işçileri, depo işçileri, pamuk işçileri ve dokumacılar gibi Osmanlı proletaryasının neredeyse bütün kesimlerinden işçiler katıldı.

Grev dalgasına katılan işçilerin sayısı tam olarak bilinmemektedir. Gerçekleştiği bilinen 119 grevden ancak 31 tanesine tam olarak kaç kişi katıldığını biliyoruz ki bu sayı 42,752'ydi.[91] Öte yandan katılımcı sayısının tam olarak bilindiği grevler, en kitlesel ve güçlü olduğu aktarılan kimi grevler dâhil pek çok önemli grevi kapsamamaktadır. 1908 grev dalgasına katılmış işçilerin sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte, yirmi yılı aşkın bir süre önce yapılan araştırmalar Ağustos ve Eylül aylarında greve çıkan işçi sayısının 100,000'in üzerinde olabileceği sonucunu çıkartmaktaydı.[92] Bununla birlikte grev hareketi ile ilgili geçen sürede yapılmış çalışmalar daha önceden hakkında bilgi olmayan grevler yapıldığının ortaya çıkmasını sağlamıştır. 1910 yılına gelindiğinde ise, 1908 öncesi Osmanlı'da ciddi bir biçimde var olmayan sendikal örgütlenmelerin 125,000-150,000 arası işçiyi kapsadığı, bizzat dönemin işçi hareketinin içinde olan Avraam Benaroya tarafından aktarılmıştır.[93] Mantıki olarak, sendikal örgütlenmeler içerisinde bulunan işçilerin hepsi 1908 dalgasına katılmış olsa bile, sırf sendikaların ortaya çıkmadığı şehirlerde de ciddi grevler olmuş olduğu gerçeğinden yola çıkarak, grev dalgasına katılan işçi sayısının bu sayının üzerinde olduğu sonucuna varabiliriz ki 1910 işçi hareketinin gerilemeye ve bastırılmaya başladığı bir yıldır. Ne yazık ki hareketin bütün detaylarının bir incelemesini yaparak hareket üzerinden bütünlüklü dersler çıkartmamız bu çalışmada mümkün değil; zira bu başlı başına 1908 grevleriyle ilgili başka bir çalışmayı gerektirecek kadar kapsamlı bir konu. Dolayısıyla, grev dalgasının gidişatını belirleyen önde gelen noktalarına değinip, hareketin genel hissiyatını yansıtan kimi örnekler vermekle yetinmek durumundayız.

Genel hatlarıyla bakacak olursak, 1908 grevleri, işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesinin bir ürünüydü; grevlerin hepsi işçilerin ücretleri ile yaşama ve çalışma koşullarına dair talepleri etrafında gerçekleşmişti. Öte yandan bu taleplerin yanı sıra, grev komitelerinin, kendiliğinden kurulmuş işçi örgütlerinin ve yeni yeni oluşmaya başlayan sendikaların tanınması ve farklı işyerleriyle ayrı ayrı masaya oturulmaması da talep edilmekteydi. Ayrıca grevlere uygulanan baskılara karşı dayanışma sloganları da yükseltilmekteydi. İşçiler arasında İttihatçılara ve Temmuz isyanının vaatlerine dair var olan yanılsamalar, İttihatçıların ve devlet güçlerinin engelleriyle karşılaştıkları pek çok durumda işçilerin geri adım atmalarına neden olmadı. 1908 grevlerinde merkezi rolü demiryolu, rıhtım ve tütün işçilerinin grevleri oynamaktaydı. Demiryolları pek çok önemli şehre uzanmıştı. Kıyıdaki önemli kentlerde de limanlar vardı ve bütün bu işyerlerinde çalışmakta olan işçilerin sayısı bir hayli fazlaydı. Demiryolları, ülkenin her yanında ray tamircilerinden lokomotif fabrikası işçilerine, istasyon işçilerinden makinistlere ve kondüktörlere, aynı şirkete bağlı olsalar da farklı işyerlerinde çalışan işçilere sahipti. Rıhtım işçilerinin grevleri, gemilere yükleyecek malları olan işyerlerine de hızla yayıldı ve başka grevlerin de tetikleyicisi oldu. Aynı zamanda demiryollarındaki verıhtımların, hem ithalatı ve ihracatı, hem de şehirlerarası seyahati durdurmak açısından çok ciddi bir güçleri de vardı ki bu güç sınıfın geri kalan kesimlerini de mücadeleye atılmaya sevk edecekti. Tütün ise, Osmanlı İmparatorluğu'nun en temel ihraç maddesi ve en büyük sanayisi olduğu için büyük bir öneme sahipti.[94]

30 Haziran'da İstanbul'da gerçekleşen tütün ve vapur işçilerinin grevi, Ağustos'un ilk yarısında yayılmaya başladı. Ağustos başında, İstanbul, İzmir ve Selanik gibi kentlerdeki rıhtım işçileri greve gitmişlerdi. İlerleyen haftalar içerisinde bu grevler, hem bu şehirlerdeki tramvay, matbaa, tütün ve dokuma sektörlerine ve başka fabrikalara hem de Beyrut, Varna, Manastır gibi kentlerdeki limanlara sıçramıştı. Ağustos ayında Samsun'da tütün işçilerinin de grevleri başladı. Samsun'daki işçiler, grev kırıcıların çalışmalarına izin vermemekle kalmıyor, aynı zamanda kendilerini bastırmak için gönderilen kolluk kuvvetlerine de karşı çıkıyorlardı. Ağustos'un 23'ünden sonra demiryolu işçileri grevlere kitlesel olarak katılmaya başladılar. Demiryollarındaki ilk grevler, 23 Ağustos'ta, Osmanlı'nın Avrupa'daki Şark demiryollarının Selanik-Zibekçe hattında ve İstanbul'daki Sirkeci lokomotif fabrikasında baş göstermiş ve yayılmaya başlamıştı. Polis İstanbul-Selanik hattında 31 Ağustos'ta başlaması planlanan grevi engellemek amacıyla tren istasyonlarını işgal etti fakat bu müdahale geri tepti. Aynı gün Üsküp'te de grev başladı ve Şark demiryollarının pek çok hattına hızla yayıldı. Osmanlı Avrupa'sında demiryolu işçilerinin greve çıktığı günlerde Anadolu demiryollarında da bir grev planlanmaktaydı. Grevin başlayacağı 26 Ağustos'ta Haydarpaşa İstasyonu polis tarafından kuşatıldı fakat beklenen grevin gerçekleşmekte olmadığı görünüyordu. Zira saldırıyı bekleyen Anadolu demiryolları işçileri o sırada Moda'da bir tiyatroda nasıl mücadele edebileceklerine dair bir toplantı yapmaktaydılar. İşçiler ülke çapında greve çıktıkları zaman, şirketin bütün çalışanlarını temsil eden bir grev komitesi kurmak için çalışıyorlardı. 30 Ağustos'ta İzmir civarındaki demiryolu işçileri de grevlere katıldı fakat devletin sert önlemleri ve tutuklamaları birkaç gün içinde bu grevin geçici olarak bastırılmasıyla sonuçlandı.[95]

Baskılara rağmen, Eylül ayında grev hareketine katılımlar artarak devam etti. 13 Eylül'de Kavala'da 12,000 tütün işçisi greve çıktı. Öte yandan bu işçiler greve yalnız çıkmamış, başta rıhtım işçileri olmak üzere bütün şehri peşlerinden bir genel greve çekmişti. Dükkânlar bile açılmadı. İşçiler meydanlarda kitlesel yürüyüşler yaptılar. Anadolu demiryolu hattı işçilerinin grevi ise bir gün sonra, ayın 14'ünde çok iyi örgütlenmiş ve azami katılımla başlayacaktı. Hükümetin uyarılarına rağmen greve başlayan işçiler, pek çok şehirde hem destek kazanmak hem de hükümete kararlılıklarını göstermek için bir hayli disiplinli eylemler düzenlediler. Buna rağmen 16 Eylül'de hükümet kimi taleplerini kabul ettiği bu işçi grevini sertçe bastırmayı başarabildi. Fakat Anadolu demiryollarındaki grev bastırılır bastırılmaz, 18 Eylül'de bu kez tüm Avrupa Şark demiryolları çalışanları greve gitti. Ancak Avrupa Şark demiryolları grevi de, 21 Eylül'de, Anadolu demiryolları grevi benzeri bir şekilde bastırıldı. Öte yandan Avrupa Şark demiryolları grevi biterken, Hicaz demiryollarında ve İzmir demiryollarında grevler başlıyordu. Beyrut'ta demiryolu işçilerinin grevi ile liman işçilerinin grevi tamamen ortak hareket ediyordu. Grev ancak %50'lik bir ücret artışı verilmesiyle bitirilebildi. İzmir'de 26 Eylül'de başlayan grev ise pek çok açıdan en sert geçen grev oldu. 30 Eylül'de grevcilerle grev kırıcılar arasında çıkan bir kavgayı bahane eden devlet güçleri, işçilerden bazılarını tutukladılar. 1 Ekim'de tutuklanan arkadaşlarını kurtarmak için toplanan işçilerle kolluk güçleri arasındaki çatışmada bir işçi katledildi, pek çoğu da yaralandı. Öteyandan bu durum, grevcilerin öfkesini daha da arttırdı; işçiler telgraf hatlarını kestiler, grev kırıcıları fabrikalara kilitlediler, patronların depolarını yakmaya başladılar. İttihatçıların patronlarla işçiler arasında aracı olma çabaları, işçilerce sertçe reddedildi. İzmir'deki askeri kuvvetler, ayaklanmış işçileri kontrol altına almayı başaramıyordu. İzmir'de ancak 7 Ekim'de, İstanbul'dan gönderilen birliklerin şehri bilfiil işgal etmesiyle düzen yeniden hüküm sürmeye başlayacaktı. Bu sırada Samsun'daki tütün işçileri grevinde, işçiler ile polisler ve yetkililer arasında silahlı çatışmalar çıktı. İzmir grevinin bastırılmasının ertesi günü, yani 8 Ekim'de grevleri yasaklayan Tatil-i Eşgal Kanun-u Muvakkati (Geçici Grev Kanunu) çıkartıldı. İzmir'in işçilerin elinden alınmasının ertesi günü çıkartılan bu kanun, yasakladığı sınıf mücadelelerinin önüne geçmeyi başaramayacaktı - ama dengelerin değiştiğini ortaya koyuyordu. Yangın sönmüştü.[96]

1908 grev dalgasında gerçekleşen grevlerin yarısı yalnızca iki şehirde gerçekleşmiştir: Selanik ve İstanbul. Grev hareketinin sektör açısından merkezleri tütün fabrikaları, demiryolları ve limanlar olduysa da, coğrafi olarak merkezleri Selanik ve İstanbul'du. Grevleri başlatan İstanbul işçi sınıfı olacaktı. İstanbul işçileri Ekim ayında yeni grev kanununu tanımadan yapılan garson grevleriyle sınıfın en kararlı kesimlerinden biri olarak göze çarpacaktı. Özellikle Eylül ayı içerisinde Selanik'te grevlerin etkilemediği neredeyse hiçbir iş kolu yoktu. Hayatın hemen hemen her alanı grevler tarafından etkilenmekteydi. Selanik'teki grevlerin kitleselliğine bir örnek olarak Eylül'de gerçekleşen garsonlar grevine değinebiliriz. Bu grev öylesine kitlesel, güçlü ve sağlamdı ki, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Selanik'e daha önceden davet etmiş olduğu Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan devletlerinin temsilcileri şehre geldiği zaman, şehirde onlara servis yapacak tek bir garson dahi yoktu! Utanç içindeki İttihat ve Terakki üyeleri, çareyi gelen temsilcilere bizzat servis yapmak üzere garson önlüklerini geçirmekte bulacaklardı.[97] Grev hareketi imparatorluktaki bütün farklı etnik kökenlerden işçileri ortak mücadelede birleştirecekti. Aynı zamanda rütbesiz askerler arasında da grevler bir hayli sempati uyandırmaktaydı. Yine Selanik'te gerçekleşen bir bira fabrikası işçileri grevinde, grev kırıcıları ve yöneticileri korumak üzere gönderilen askerler, işçilerin "Yaşasın asker!" sloganları ile karşılaşacaklardı. Bunun üzerine "Yaşasın hürriyet!" sloganları ile karşılık veren askerler, grevcilerle kucaklaştıktan sonra görevlerini yerine getirdiklerini düşünerek, grev kırıcıları veya yöneticileri korumak için hiçbir şey yapmadan fabrikayı terk edeceklerdi.[98]

Jön Türkler, kendi güçlerinden emin değillerdi. Osmanlı proletaryasının daha önce görülmemiş kitlesellikte kendiliğinden kalkışması ve asker tabanı içinde de hatırı sayılır bir destek sahibi olması, grev hareketinin başında, Jön Türkleri, hareketi açıkça karşısına almaktan çekinmeye, bir arabuluculuk rolüne girişmeye zorladı. Jön Türkler harekete karşı bin bir manevrayla ve ancak zamanla grevleri açıkça yasaklayabilecekleri bir noktaya geleceklerdi. Osmanlı işçi sınıfının önemli bir kısmı tecrübesizdi; mücadele, deneyiminden yoksundu, bu grevlerle ilk defa hak arama sahasına çıkmışlardı. Sınıfın deneyimli kesimleri ise grevler sırasında, yaşadıkları şehirleri (İstanbul, Selanik, İzmir, Kavala) peşlerinden sürükleyecek kadar güçlü olsalar da, bütün ülkedeki sınıf hareketine öncülük etmeyi başaramadılar. Uluslararası anlamda da hareket yalıtılmıştı; her şey bir yana, uluslararası işçihareketinin ciddi bir kısmı Osmanlı İmparatorluğu'nda böyle bir grev dalgası olabileceğine ihtimal dahi vermiyordu. Osmanlı'da 1914'e kadar işçi sınıfı ciddi ve büyük pek çok mücadeleye girişecekti ama bu mücadelelerden hiçbiri 1908'in kitleselliğini yakalayamayacaktı. 1908 grev hareketi yenildi, ancak uluslararası sosyalizmin onur ve gurur kaynağı olan yenilgiler zinciri arasında yerini aldı. Zira gerçekleşen ve bastırılan, Rosa Luxemburg'un iki sene önce tanımladığı kitle grevinin ta kendisiydi:

"Kitle grevi (...) öylesine değişken bir olgudur ki siyasi ve iktisadi mücadelenin bütün evrelerini, devrimin bütün aşamalarını ve unsurlarını yansıtır. Koşullara uyum sağlayabilmesi, etkinliği, kaynaklandığı unsurlar sürekli bir değişim halindedir. Çoktan dar bir geçide gelmiş görüntüsü verirken ve kimse kesin olarak akıbetinden emin olamazken bir anda yeni ve geniş devrim perspektifleri açıverir. Bir anda bütün bir ülkeyi kesen geniş bir nehir gibi akmaya başlar ve bir anda devasa bir akıntılar ağına dönüşüverir; bir anda taze bir baharmışçasına topraktan fışkırır fokurdayarak ve bir de bakmışsınız ki tamamen kayboluvermiştir yine toprağın altında. Siyasi ve iktisadi grevler, kitle grevleri ve kısmi grevler, gösteri grevleri ve çatışmalı grevler, sanayinin tekil kollarında veya tekil şehirlerde genel grevler, barışçıl ücret mücadeleleri ve sokak katliamları, barikatlarda çatışmalar... Bütün bunlar iç içe geçmiştir, birlikte sürer gider, biri biter biri başlar, biri diğerine dönüşür, birbirlerine akarlar. Kitle grevi, değişen bir olgular deniziymişçesine durmaksızın hareket halindedir."[99]

Kitle grevi, Osmanlı sosyalizmi için bir dönüm noktası teşkil edecekti. 1908'den önceki sosyalist hareket tartışan, çalışkan, kararlı, faal fakat marjinal bir hareketti. 1908, Osmanlı sosyalist hareketini yaygın, güçlü ve etkin bir kitle hareketine dönüştürecekti. Kitle grevi, Osmanlı sosyalizmini kara bir kışın ardından toprağı ıslatan yağmur gibi beslemişti. Osmanlı sosyalizmi çok yakında çiçek açmaya başlayacaktı. İmparatorluğun bütün önde gelen şehirlerinde hem sol hem de sağ sosyalist örgütlenmeler görülmedik bir hızda büyüyecek ve güçleneceklerdi. Sosyalist hareketin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki en kuvvetli kaleleri ve merkezleri ise, kitle grevinin kalbinin attığı iki şehir, yani Selanik ve İstanbul olacaktı.

Kitle grevlerine başından beri en faal biçimde müdahale eden eğilim, imparatorluğun batısındaki dar sosyalizm oldu. Dar sosyalistler, Osmanlı Avrupa'sının pek çok şehrindeki mücadelelere etkin bir biçimde katılarak bu mücadelelerde rol oynadılar. Nikola Rusev, Emerich Fiala, Dimitar Tokhev, Ivan Pockov, Nikola Kasabov gibi dar sosyalist militanlar Eylül ayının başında Selanik'te şehrin ve ülkenin ilk sendikal örgütlenmelerinden birini kurdular. Bu yapı, örgütlenir örgütlenmez iddialı bir açık konferanslar programı başlattı. Ardından Pavel Delidarev ve Angel Tomov gibi anarko-liberal eğilimden Bulgar militanlar ve onların Avraam Benaroya önderliğindeki Yahudi destekçileri de kendi örgütlerini oluşturdular. Kısa bir süre sonra, bu yeni sosyalist sendikal örgütlenmeler, Nikola Rusev'in liderliği altında birleşeceklerdi.[100] Yeni örgüt önce İşçiler Derneği adını aldı. Özellikle Selanik'in Yahudi işçileri, örgüte büyük ilgi göstermekteydi ki bu da Benaroya'yı hızla yükselen bir lider yapacaktı. 1909 senesinin 1 Mayıs'ında ve Haziran ayında İşçiler Derneği binlerce işçinin katılacağı eylemler düzenledi. Ağustos ayında İşçiler Derneği, Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu adını aldı. Aynı dönemde yeni Federasyon, bünyesine Makedonya İç Devrimci Örgütü'nün yasal parti oluşturmuş olan sol kanadı da katıldı. Federasyon içinburadan gelen katılımcılar arasından en önemlisi, Meclis-i Mebusan'da bulunan Dimitar Vlahov'un da örgüte böylelikle katılmış olmasıydı. Onun yanı sıra, örgüte Rasim Haşmet isimli bir öğretmenin başını çektiği küçük bir Müslüman işçi grubu ve küçük bir Rum grubu da katılacaktı. Federasyon, iddialı bir yayın çalışmasına girişti; dört dilde dört gazete çıkartılacaktı: Ladino dilinde Jornal do Laborador, Rumca Efimeris tu Ergatu, Bulgarca Rabotniçeski Vestnik ve Türkçe Amele Gazetesi.[101]

Bu noktada Federasyon ciddi bir güç olmuştu. Öte yandan kuruluş dönemi, pek çok açıdan Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu'nun doruk noktası da olacaktı. Zira dar sosyalist militanlar ile oportünistlerin aynı yapı içerisinde bulunuyor olması, daha en başından beri problemliydi ve yeni örgütü sarsıyordu. Selanik'te bulunan dar sosyalistler bu çalışmalara katılmakla birlikte, Makedonya ve Edirne Sosyal Demokrat İşçi Örgütü'ne üyeliklerini de sürdürmekteydiler ki örgüt 1909 başında Rabotniçeski Iskra (İşçi Kıvılcımı) isimli yeni bir yayın çıkartmaya başlamıştı. Federasyonun ittihatçıların listesinden meclise giren Vlahov ve genel olarak MİDÖ'nün sol kanadıyla çalışması, dar sosyalistlerin hiç hoşuna gitmiyordu. Dahası, Benaroya'nın Avusturya sosyalizminin federatif modelini benimsemiş olması, dar sosyalistlere göre işçiler arasındaki milliyetçi önyargıları canlı tutmaktaydı. Bölünme kaçınılmazdı. Federasyon, kuruluşundan yalnızca iki ay sonra, önderlerinin Ekim 1909'da, İspanyol anarşist Francisco Ferrer'in katledilmesine karşı yapılan protestolara burjuvazinin temsilcileri ve masonlarla birlikte katılması üzerinden bölünecekti. Bu durumu protesto eden dar sosyalistler, federasyonun Bulgar üyelerinin büyük çoğunu da yanlarında götürerek ayrılacak ve Selanik Sosyal Demokrat İşçi Örgütü'nü kuracaklardı. Sonraki süreçte ise Federasyon Türkçe ve Bulgarca yayınları kısa bir süre sonra durdurmak zorunda kalacaktı.[102] Öte yandan, Bulgarlar Federasyon'dan ayrılmış olsalar da, örgütün Yahudi kesimi içerisinde, Avraam Haason isimli bir terzinin başını çektiği bir sol kanat kalacaktı ki Haason ve yoldaşları hem masonlar ve burjuva temsilcileri ile çalışmaya karşı çıkacaklardı hem de genel olarak federatif ilkeyi reddedeceklerdi.[103] Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu, dar sosyalistlerin rakip örgütüne kıyasla çok daha güçlü bir örgüttü ve hem sendikal hem de siyasi bir yapı olma çabasındaydı. Osmanlı sosyalizminin sol kanadının sert eleştirilerine maruz kalan bu yapılanma gerek önderlerinin teorik kaynağı olan Avusturya sosyalizmi, gerekse pratik kökeni olan Bulgar anarko-liberal ve geniş sosyalist gelenekleri ile uluslararası sosyalizmin sağ kanadının bir parçasıydı. Öte yandan, ilerleyen süreçteki gelişmeler yapının hem Osmanlı'da, hem de uluslararası alanda sağ kanattan ziyade merkezde yer almasına yol açacaktı.

Dar sosyalistler, Selanik'teki işçi hareketi içerisinde bir azınlık olarak kalmışlardı. Öte yandan, bu şehir dışındaki yerlerde durum böyle olmaktan uzaktı. Sosyalist İşçi Federasyonu'nun etkisi Selanik'le sınırlıydı - buna karşılık dar sosyalistler ülke genelindeki pek çok önemli şehirde sosyalist hareketin ve işçi hareketinin başını çekmekteydiler. Manastır, İskeçe gibi şehirlerdeki işçi örgütleri, bizzat dar sosyalistler tarafından kurulmuştu ve bu eğilim örgütler içerisinde hâkim olmaya devam ediyordu. Manastır'daki işçi örgütlenmelerinin başını çeken bizzat Makedonya ve Edirne Sosyal Demokrat İşçi Örgütü'nün lideri Vasil Glavinov'du.[104] Öte yandan dar sosyalistlerin Osmanlı İmparatorluğu'ndaki en önemli kalesi, İstanbul olacaktı. İstanbul'daki ilk sosyalist ve sendikalörgütlenmelerin başını çeken, Teodor Sivaçev adlı Bulgar matbaa işçisiydi. Sivaçev, aynı zamanda dar sosyalist akıma mensup bir militandı. 1909 başlarında İstanbul'un ilk sosyalist örgütü kurulmuştu ve bu örgüt şehrin ilk 1 Mayıs gösterilerini düzenlemişti.[105] İstanbul Sosyalist Merkezi adını almış olan bu örgüt, dar sosyalist çizgideydi. Örgütün kurucuları arasında Teodor Sivaçev'in yanı sıra Zaharias Vezestenis ve Stefanos Papadopoulos'un gibi dar sosyalist militanların başını çektiği kimi militanlar yer alıyordu. Onların yanı sıra, 1908'de İstanbul'a gelen Yessalem takma adlı Ermeni militan Karekin Kozikyan'ın başını çektiği diğer bazı militanlar da İstanbul Sosyalist Merkezi'nin kurucuları arasındaydılar.[106] İstanbul Sosyalist Merkezi Osmanlı dar sosyalist örgütünün organik bir parçasıydı.

Yeni örgüt, kısa bir süre içerisinde güçlü bir yayın çalışmasına girişecekti. Örgütün ilk yayını ise şaşırtıcı bir biçimde Türkçe bir yayın olacaktı. 1909'un Şubat ayının ortalarında çıkacak olan yayının adı İşçiler Gazetesi olup yayının sahibi yazar Şirvanizade Mahmud Tahir'di. Dönemin atmosferinden ve gerçekleşmiş kitle grevinden etkilenen bu kişi, İşçiler Gazetesi'nde Rum militanlarla birlikte çalışmaktaydı.[107] İstanbul Sosyalist Merkezi ile ilişkili olan Şirvanizade Mahmud Tahir 1910'da kurulacak Osmanlı Sosyalist Fırkası ile de ilişkiler kuracak ve kimi kaynaklara göre bu yapının katılımcıları arasında yer alacaktı.[108] İşçiler Gazetesi, İstanbul Sosyalist Merkezi'nin çizgisindeydi, bu örgütün bir yayınıydı. Yalın dili ve işçi sınıfının sorunlarına eğilen tonu ile İşçiler Gazetesi, Selanik Sosyalist İşçiler Federasyonu'nun Amele Gazetesi adlı Türkçe yayınına nazaran daha başarılı ve yaygın okunan bir yayın olacaktı.[109] İşçiler Gazetesi'nin çizgisi proletarya enternasyonalizmiydi:

"Karşılıklı dayanışmak ve ilişkiler geliştirmek amacıyla henüz yabancı ülkelerde yaşayan kardeşleriyle genel bir birlik oluşturamamış olan Osmanlı ülkesi işçileri, Avrupa'daki arkadaşlarına alenen beyan ederler ki kendileri daima kalben onlarla beraberdir. Yakın zamanda Osmanlı ülkesindeki işçiler gerek Avrupa'nın, gerek işçi ordusunun öncülerinden olacaklardır."[110]

İşçiler Gazetesi'nin yayınlanmaya başlamasından kısa bir süre sonra, Mart ayında Karekin Kozikyan, işçi sınıfının davasına inanmış büyük şair Ruben Sevak ve o sırada İstanbul'a gelmiş olan Arkomedes takma adlı Hınçak kurucusu Kevork Haraçyan gibi devrimciler ile birlikte, Nor Hossank (Yeni Akım) isimli haftalık sosyalist yayını kurdu.[111] Daha önce belirttiğimiz üzere İstanbul Sosyalist Merkezi adlı örgütün kurucuları arasında olan KarekinKozikyan, İstanbul'a gelince Hınçak Sosyal Demokrat Partisi içerisine de girmişti.[112] Kozikyan esasında İstanbul'a, Yerkri Tsayn gazetesinde beraber çalıştığı Tigran Zaven ile birlikte gelmişti ve başlarda Zaven'le eskiden olduğu gibi ortak hareket etmeye çalışmıştı.[113] Öte yandan 1908 isyanı ve anayasal düzenin ilanının oluşturduğu hava Tigran Zaven'i fazlasıyla etkilemiş, onun Jön Türk hareketine karşı uzlaşmaz enternasyonalist tavrını ciddi bir biçimde yumuşatmıştı. İstanbul'da Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu üyesi Dimitar Vlahov gibi milletvekilleriyle yakınlaşacak olan Tigran Zaven, bu çizgiyi temel hatlarıyla savunmaya başlayacaktı. Uzlaşmaz enternasyonalist ve sınıf mücadeleci tavrını koruyan Kozikyan ile Zaven'in yollarının ayrılması kaçınılmazdı. Kozikyan, Hınçak Sosyal Demokrat Partisi içerisinde İstanbul Sosyalist Merkezi'nin görüşlerini savunarak partinin sol kanadının tohumlarını atmaya başlamıştı. Fakat daha da önemlisi, Kozikyan'ın grubunun İstanbul Sosyalist Merkezi'ne katılımıyla, Osmanlı sosyalizminin doğu ve batı kolları ve bu kolların sol kanatları ilk defa örgütsel bir birlik kuracaklardı. Nor Hossank'ın ilk sayısında, Kozikyan Osmanlı İmparatorluğu'nda uzlaşmaz bir sınıf mücadelesi çağrısı yapıyordu:

"Türkiye'de ekonomik gelişmenin çok yavaş olmasına ve mekanize endüstrinin daha yeni başlamış olmasına karşın (...) Türkiye şimdiden kapitalist bir ülke olmak yolundadır. Sınıf mücadelesi başlamıştır bile (...) On binlerce işçi ülkenin fabrikalarında, atölyelerinde ve demiryollarında çalışıyor ve hiç kuşkusuz her zamankinden daha fazla sömürülüyor. Bunlar, Türkiye'nin Avrupa düzeyine erişmesini beklerken sessiz kalacaklar ve hiçbir tepki göstermeyecekler, öyle mi?"[114]

Nor Hossank'tan kısa bir süre sonra, Haziran ayında, İstanbul Sosyalist Merkezi'nin Yahudi üyeleri Ladino dilinde El Laborator (Emekçi) isimli haftalık yayını çıkartmaya; örgütün Rum üyeleri de Ergatis (Irgat) isimli haftalık gazeteyi yayınlamaya başlayacaklardı.[115] Bu yayınlar da, İşçiler Gazetesi ve Nor Hossank gibi enternasyonalist çizgideydiler:

"Bu gazete Osmanlı İmparatorluğu'ndaki sosyalistleri bir araya getirmek ve burada uluslararası bir sosyalist parti kurmak - ‘uluslararası bir parti' çünkü Osmanlı İmparatorluğu'nda başka türlü bir sosyalizm olanaksızdır - onun sözcüsü olmak için yayınlanıyor. Dolayısıyla bize katılmak isteyen hiçbir Türk'ü, Yahudi'yi veya Bulgar'ı, eğer sosyalistlerse dışarıda bırakmayacağız."[116]

Osmanlı sosyalizminin yeni birleşmiş sol kanadı 1909'da imparatorlukta konuşulan beş temel dilde, yani Rumca (Ergatis), Ermenice (Nor Hossank), Bulgarca (Rabotniçeski Iskra), Türkçe (İşçiler Gazetesi) ve Ladino (El Laborator) dillerinde yayın yapmaktaydı. Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu'nun aksine, sol kanadın kendi örgütleri binlerce üyeye sahip değildi; bunlar dar kadro örgütleriydi. Öte yandan buradan sol kanadın etkisiz ve önemsiz bir eğilim olduğu düşüncesine ulaşmak ciddi bir hata olur. Zira sol kanat, siyasi kadro örgütlenmelerinin yanı sıra sınıf sendikaları da kurmuştu. İstanbul'da, İstanbul Sosyalist Merkezi etrafında inşaedilen, sekiz sendikayı kapsayan ve kendisini devrimci enternasyonalist sınıf sendikaları olarak tanımlayan Rum, Türk, Ermeni, Yahudi ve Bulgar işçilerin ortak örgütü "Sendikalar Birliği"nin gücü, Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu'nun gücüne denkti ki sol kanadın pek çok şehirde böylesi örgütlenmeleri vardı. Sol akımın kitleler üzerindeki etkisi yadsınamayacak bir noktadaydı. Bu akım, imparatorlukta ittihatçılara uzlaşmaz bir biçimde karşı çıkan tek akımdı. Eğer Osmanlı sosyalizminin bir parçası sayabilirsek, açık bir biçimde onun sağ kanadını oluşturan Taşnaksutyun ittihatçılarla sıkı bir işbirliği halindeydi; Bulgar geniş sosyalist eğiliminin imparatorluk içindeki savunucuları da ittihatçılara alkış tutmakla meşgullerdi. Merkezde yer alan Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu veya Hınçak Sosyal Demokrat Partisi gibi örgütlenmeler, biraz daha mesafeli olsalar da yine de yeni rejimi kayıtsız şartsız desteklemekteydiler ve 13 Nisan'da Abdülhamit yanlısı güçlerin darbe girişimine karşı ittihatçıların örgütlediği Hareket Ordusu'na kitlesel olarak katılmışlardı. Öte yandan 1909'un sonlarına doğru, Abdülhamit'in geri gelmesi tehlikesine karşı ittihatçılar ellerini güçlendirmek amacıyla sosyalist harekete karşı bir baskı politikasına giriştiler. Bu politikalardan gerek Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu gerek Hınçak Sosyal Demokrat Partisi etkileneceklerdi; bu da sosyalistlerin birleşmesi meselesinin yavaş yavaş yeniden gündeme gelmesine neden olacaktı.

Bu arada 1910'un Şubat ayında, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki sosyalist yayınlar arasına (kapatılmasının ardından İnsaniyet, Medeniyet, Sosyalist ve benzeri isimlerle devam edecek olan) İştirak gazetesi de katılacak; bu yayın çevresinin kuracağı Osmanlı Sosyalist Fırkası ise, Eylül 1910'da imparatorluktaki sosyalist örgütler arasında yerini alacaktı. Bu örgütün özelliği, Müslüman tebaadan kişilerce kurulan ve onların çoğunlukta oldukları ilk örgütlenme olmasıydı. İştirak çevresinin ve Osmanlı Sosyalist Fırkası'nın başını çeken Hüseyin Hilmi adında bir maceracıydı. Hüseyin Hilmi Romanya'ya yaptığı bir gezide burada sosyalist eylemlere tanık olduktan sonra sosyalizmi benimsemişti. Hüseyin Hilmi'nin sosyalizm anlayışı uluslararası sosyalist hareketin genel hatlarıyla sağında yer alan, Jaures'in görüşlerine yakın, reformist ve oportünist bir anlayıştı. Hilmi'nin örgütünün Paris'te Refik Nevzat adlı, sosyalist olduğu kadar milliyetçi de olan bir aydınla ilişkileri vardı. Refik Nevzat'ın grubu bir süre sonra Osmanlı Sosyalist Fırkası'nın Paris şubesi olarak tanınacaktı. Bununla birlikte OSF çevresi ittihatçılara karşı "metelik vermeden", "gözünü budaktan sakınmayan" bir muhalefet yürütecekti.[117] Ayrıca Osmanlı Sosyalist Fırkası içerisinde devrimci ve enternasyonalist sosyalizmin görüşlerini savunan kimi militanlar da yer almaktaydı. Öte yandan, bu militanların Osmanlı Sosyalist Fırkası içerisinde bir sol kanat veya muhalefet teşkil ettiklerini söylemek mümkün değildir; zira OSF gerçek anlamda merkezileşmiş bir parti değildi, ismine rağmen her zaman bir çevre olarak kalacaktı. Dolayısıyla zaten ortada ortaklanılmış görüşler yoktu. OSF içerisindeki sol eğilimin en kuvvetli temsilcisi, bir hayli etkili bir düşünür olan materyalist ve enternasyonalist Baha Tevfik'ti ki kendisinin Hüseyin Hilmi'nin sosyalizmi benimsemesine de etkisi olmuştu. İştirak'ın üçüncü sayısında çıkan bir yazısında Baha Tevfik açıkça devrimci olduğunu ortaya koymaktaydı:

"Sosyalistler devrim taraftarları yahut devrimcidirler. Çünkü amaçlarını barışçıl yollarla kabul ettiremeyeceklerini; kutsallığından ve yüceliğinden şüphe etmedikleri amaçlarını barışçıl olarak gerçekleştiremeyeceklerini anlamışlardır (...) Bir devrimi yapanlar değil, müdahaleleriyle ona vücut verenlerdir. Sosyalistler devrim taraftarıdır. Bunun nedeni devrimi haklı ve yararlı görmeleridir."[118]

Enternasyonalist ve materyalist olan Baha Tevfik, aynı zamanda anarşizmi de savunan bir yaklaşım geliştirmişti:

"Anarşizm demek; bireyin üzerinde doğa yasalarından başka bir yasa bırakmamak, muazzam hayat kavgası düsturunu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarmak demektir. Ben bu yeniçağın içinde anarşizmi görüyorum. Kanımca kölelikten ücretli köleliğe ve ücretli kölelikten sosyalistliğe geçen insanlık en sonunda anarşizme ulaşacak ve orada bireyselliğin bütün bağımsızlığını, bütün azametini duyumsayacaktır."[119]

Osmanlı Sosyalist Fırkası'nda enternasyonalist görüşleri güçlü bir biçimde savunan isimlerden bir tanesi de Ruşen Zeki isimli bir gençtir. İştirak'ın ikinci sayısında Ruşen Zeki şöyle yazacaktı:

"Milliyet denilen bağlılık insanlık için bir felakettir. Çünkü onu aynı hayatta asırlarca süründürecektir."[120]

1910 yılı boyunca ittihatçı hükümet sosyalistlere karşı baskılarını büyük ölçüde arttırmış, aynı zamanda genel hatlarıyla da hayli baskıcı bir rejim halini almaya başlamıştı. Taşnaklar ittihatçılara bağlılıklarını sadakatle sürdürürlerken Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu ve 1909'da aldığı adla Sosyal Demokrat Hınçak Partisi gibi örgütlenmeler ittihatçılarla aralarına mesafe koyar olmuşlardı. Bu durum da Osmanlı sosyalizminin sol kanadıyla yeniden birlikte çalışma yapma, hatta belki örgütsel olarak bir araya gelme perspektifini ortaya çıkarttı. Dolayısıyla 1911'in Ocak ayının sonlarına doğru Selanik'te Osmanlı Sosyalist Örgütleri 1. Konferansı düzenlendi. Konferansa solun ve merkezin pek çok yerel örgütünün temsilcisi katılmıştı. Çıkan kararlar, Selanik Sosyalist Federasyonu'nun büyük ölçüde sol kanadın çizgisini kabullendiğini gösteriyordu. İttihatçıların milliyetçi ve militarist politikaları güçlü bir biçimde lanetlenmiş, Osmanlı proletaryasının çıkarları için ortak mücadele yürütmenin gerekliliği vurgulanmış ve bir Balkan federasyonu kurulması isteği ifade edilmişti. Konferans bir örgütsel bütünlük oluşturamayacağını da kabul etmekteydi fakat Osmanlı İmparatorluğu'nun İkinci Enternasyonal'de bütün sosyalist örgütleri birleştiren tek bir parti ile temsil edilmesi[121], böylesi bir birleşimin sağlanması temenni edilmişti.[122] Ayrıca konferansa temsilci olarak Stefanos Papadopulos'u gönderen İstanbul Sosyalist Merkezi, Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu'nun yeni yayını Solidaridad Obradera'nın İstanbul'da satışını kolaylaştırmak amacıyla kendi Ladino yayını El Laborator'un yayınını durduracaktı.[123] Bu ortaklaşmanın meyvelerinden ilki Selanik'teki 1 Mayıs gösterisiydi. 150,000 kişilik bir nüfusa sahip kentte eyleme tam 20,000 işçi katılacaktı.[124] Öte yandan bu ortak hareketlenme çok uzun ömürlü olamayacak, 1911 sonlarında yine dağılacaktı. İttihat ve Terakki Cemiyetine muhalif olan önemli Jön Türk liderlerinin Kasım 1911'de kurduğu liberal Hürriyet ve İtilaf Fırkası kısa zamanda ittihatçılara karşı güçlü bir burjuva muhalefet odağı haline gelmişti. Sosyal Demokrat Hınçak Partisi, Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu ve Hüseyin Hilmi'nin Osmanlı Sosyalist Fırkası gibi merkezci örgütler artan ittihatçı baskılar karşısında ve yaklaşan seçimlerden önce çareyi sınıfsal niteliği ittihatçılardan hiçbir şekilde farklı olmayan Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile işbirliğine gitmekte bulacaktı. Sol kanat ise, merkezciler arasındaki işbirlikçiliğine bakınca, çalan şarkının birkaç yıl öncekinin aynısı olduğunu düşünecekti ister istemez.

Gerdûn


90. Nüfus ve grevci sayılarını karşılaştırmamız üzere elde ettiğimiz veriler Rusya'daki 1905 grevlerine nüfusun yaklaşık %1,5'inin, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki 1908 grevlerine ise nüfusun yaklaşık %0,75'inin katılmış olduğunu gösteriyorlar.

91. Kırpık, Cevdet. "Osmanlı Devleti'nde İşçiler ve İşçi Hareketleri (1876-1914)". Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. 2004. Isparta. s. 256-263

92. "Meşrutiyet, Emperyalizm ve İşçi Hareketi". Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1836

93. "Meşrutiyet, Emperyalizm ve İşçi Hareketi". Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988. s. 1840

94. Dinçer, Sinan. "The Revolution of 1908 and the Working class in Turkey". Boğaziçi University. Political Sciences and International Relations. 2006. İstanbul s. 28

95. Dinçer, Sinan. "The Revolution of 1908 and the Working class in Turkey". Boğaziçi University. Political Sciences and International Relations. 2006. İstanbul s. 29-30, 33, 42-43

96. Dinçer, Sinan. "The Revolution of 1908 and the Working class in Turkey". Boğaziçi University. Political Sciences and International Relations. 2006. İstanbul s. 31, 36-37, 40-41, 43-45

97. Adanır, Fikret. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 66-67

98. Adanır, Fikret. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 68

99. Luxemburg, Rosa. "The Mass Strike". 4. Bölüm 1906. http://www.marxists.org/archive/luxemburg/1906/mass-strike/index.htm

100. Dumont, Paul. "Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı Bir Örgüt: Selanik İşçi Federasyonu". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 90

101. Dumont, Paul. "Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı Bir Örgüt: Selanik İşçi Federasyonu". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 91-93

102. Dumont, Paul. "Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı Bir Örgüt: Selanik İşçi Federasyonu". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 94-95

103. Benaroya, Abraham. "A Note on the ‘Socialist Federation of Saloniki'". Jewish Social Studies XI. 1949. s. 70

104. Yalımov, İbrahim. "1876-1923 Döneminde Türkiye'de Bulgar Azınlığı ve Sosyalist Hareketin Gelişmesi". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 141

105. Ginzberg, Roland. "Beynelmilel İşçiler İttihadı A". "Beynelmilel İşçiler İttihadı (Mütareke İstanbulu'nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri)". Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay. Sosyal Tarih Yayınları. 2009. İstanbul. s. 44

106. Harris, George. "The Origins of Communism in Turkey". Hoover Institute Publications. Standford University Press. Standford. 1967 s. 21

107. Gazel, Ahmet Ali ve Şaban Ortak. "İkinci Meşrutiyet'ten 1927 Yılına Kadar Yayın İmtiyazı Alan Gazete ve Mecmualar (1908-1927)". http://e-dergi.atauni.edu.tr/index.php/SBED/article/viewFile/318/313 s. 243

108. Topçuoğlu, Hayriye. "Bektaşi Ahmet Rıfkı: Hayatı ve Eserleri". http://www.hbektasveli.gazi.edu.tr/dergi_dosyalar/19-87-142.pdf s. 7

109. Harris, George. "The Origins of Communism in Turkey". Hoover Institute Publications. Standford University Press. Standford. 1967 s. 20-21

110. Ökçün, Gündüz. "Tatil-i Eşgal Kanunu, 1909: Belgeler - Yorumlar." Ankara Üniversitesi Siyasi Bilgiler Fakültesi Yayınları No 503. Ankara. 1982 s. 38

111. Ter-Minasian, Anahide. "1876-1923 Döneminde Osmanlı Toplumunda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 233-234

112. Ter-Minasian, Anahide. "Le mouvement révolutionnaire arménien, 1890-1903" Cahiers du monde russe et soviétique. Vol. 14 N°4. pp. 596

113. Papazyan, Vahan. "Anılarım". Cilt II. Bölüm 15.

114. Ter-Minasian, Anahide. "1876-1923 Döneminde Osmanlı Toplumunda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 235

115. Ginzberg, Roland. "Beynelmilel İşçiler İttihadı A". "Beynelmilel İşçiler İttihadı (Mütareke İstanbulu'nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri)". Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay. Sosyal Tarih Yayınları. 2009. İstanbul. s. 45

116. Kechriotis, Vangelis. "Greek-Orthodox, Ottoman Greeks or Just Greeks? Theories of Coexistance in the Aftermath of the Young Turk Revolution". http://www.arts.yorku.ca/hist/tgallant/documents/kechriotisottomangreeki... p. 69

117. "Meşrutiyet, Emperyalizm ve İşçi Hareketi". Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt 6. İstanbul: İletişim Yayınları, 1988 s. 1841

118. Tunçay, Mete. "Türkiye'de Sol Akımlar I (1908-1925)". Bilgi Yayınevi. İstanbul. 1978 s. 43

119. http://hasat.org/forum/Baha_Tevfik-k11110s1.html

120. Zeki, Ruşen. "Sosyalizmin Terakkiyatı ve İstikbali", İştirak, No: 2, 21 Haziran 1328

121. Osmanlı'daki sosyalist örgütlerin her birinin İkinci Enternasyonal ile ilişkileri vardı ve Jaures ile ilişkiler geliştiren Osmanlı Sosyalist Fırkası hariç hepsi şu veya bu şekilde İkinci Enternasyonal'de üye olarak temsil edilmekteydi, fakat İkinci Enternasyonal'in resmi bir Osmanlı İmparatorluğu şubesi hiçbir zaman olmadı. Sosyal Demokrat Hınçak Partisi 1903-1904 yıllarından beri Enternasyonal'in üyesiydi ve bir Kafkas partisi olarak, Plekhanov tarafından temsil edilmekteydi. Osmanlı dar sosyalistleri ve sol kanat, (Dar)BSDİP'nin bir parçası olarak Enternasyonal'in üyesiydi ve Bulgar dar sosyalistlerince temsil edilmekteydi. Taşnaklar 1907'de Enternasyonal'e Osmanlı Ermenistanı alt-şubesi olarak, Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu ise 1909'da Selanik alt-şubesi olarak katılmışlardı.

122. Haupt, George ve Paul Dumont. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Sosyalist Hareketler". Gözlem Yayınları. İstanbul. 1977 s. 225-227

123. Ginzberg, Roland. "Beynelmilel İşçiler İttihadı A". "Beynelmilel İşçiler İttihadı (Mütareke İstanbulu'nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri)". Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay. Sosyal Tarih Yayınları. 2009. İstanbul. s. 45

124. Dumont, Paul. "Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı Bir Örgüt: Selanik İşçi Federasyonu". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tags: 

Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve İşçi Hareketi (6)

Türkiye Komünist Partisi'nde Sol Kanat - 1. Hareketin Kökenleri

Savaşlar ve Soykırımlar: Osmanlı Sosyalizminin Ateşle İmtihanı

29 Eylül 1911’de İtalya Devleti’nin Osmanlı egemenliğindeki Libya topraklarını işgal etmesiyle Ekim 1912’ye kadar devam edecek İtalyan-Türk savaşı patlak verdi. Esasında İtalya yaz aylarından beri bu savaşa hazırlanmaktaydı. İtalya, geçmiş yüzyıllardaki paylaşım yarışında geri kalmış ülkelerdendi ve dünyanın büyük güçlerce paylaşılmış yerlerinin hızla tükendiği bu konjonktürde, İtalyan burjuvazisinin tereddütleri hızla erimişti. İttihatçıların yönetimindeki Osmanlı Devleti de, başta zayıf konumundan dolayı pek istekli olmadığı bu savaş için kollarını sıvamakta gecikmeyecekti. Türkiye’de bugün Trablusgarp Savaşı olarak anılan İtalyan-Türk savaşı, bu dönemde dünya genelinde gerçekleşen diğer savaşlarla 1. Dünya Savaşı’nın öncüllerinden olma özelliğini paylaşmaktadır. Savaşa dair İtalyan Sosyalist Partisi içerisinde büyük bir kavga patlak vermişti; partinin sağ kanadı hükümete açık desteğini ilan ederken, uzlaşmaz sol kanat savaşa karşı sert bir mücadele yürütmekteydi.[125] Osmanlı sosyalizmi için ise, çizgiler İtalyan sosyalizmi için olduğu kadar net değildi. Devrimci sosyalistler, şaşırtıcı olmayan bir biçimde savaşa karşı çıkacaklar, ittihatçılarla işbirliği içerisindeki sağ kanat unsurlar ise şaşırtıcı olmayan bir biçimde hükümeti destekleyeceklerdi. Öte yandan, bu iki kanadın arasındakilerin evrimi açısından İtalyan-Türk savaşı daha büyük bir önem teşkil etmekteydi. Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu, savaşı lanetlemekle birlikte, temel suçu İtalyanlarda görüyordu ve ittihatçıları onları kınadığı kadar kınamıyordu. Bununla birlikte İtalyan Sosyalist Partisi içindeki ayrışma, İkinci Enternasyonal’deki Osmanlı örgütleri federasyonunun belki de ilk kez bir olayda uluslararası sosyalist hareketin sol kanadından yana tavır takınması sonucunu doğuracaktı. Bu savaş sayesinde federasyon yön değiştirmişti. Sosyal Demokrat Hınçak Partisi’ne bağlı Öğrenci Birliği’nin tutumu da ittihatçılara sorumluluk yüklememesi bakımından Sosyalist İşçi Federasyonu’nun tutumuna benziyordu ama savaşın genel olarak düzenin bir sonucu olduğu çıkarımıyla bir adım daha öteye gitmekteydi:

İtalyan-Türk savaşı hâlâ devam ediyor. Tek sebebi, İtalyan kapitalizminin saldırı siyasetidir (…) Biz sosyalist öğrenciler, insanlığın gelişmesi ve ilerlemesi açısından son derece zararlı olan bu savaşın bugünkü toplumun kapitalist düzeninin bir sonucu olduğunu ve bu düzen ortadan kalkıp sosyalizm gerçekleştirilmedikçe yok olmayacağı inancındayız (…) Amacımız savaşa ve İtalyan saldırısına karşı derin öfkemizi dile getirmek ve hep birlikte haykırmak: Kahrolsun savaş! Kahrolsun İtalya’nın kapitalist saldırısı! Yaşasın sosyalizm![126]

Savaş devam ederken Şubat 1912’de Osmanlı Meclis-i Mebusan seçimleri gerçekleşti. Bu seçimler, bize kapitalizmin çöküş evresinin şafağında parlamentarizmin mahiyetine dair pek çok çıkarımda bulunma olanağı vermektedir. 1912 seçimleri Osmanlı tarihine “sopalı seçimler” olarak geçmiştir. Devlet seçimlerini, devletin sopasıyla kazanan devlet partisi, devletin zaferi… Sopalı seçimler, yeni yüzyıl ve sonrasının bütün seçimlerinin, parlamentarizminin, demokrasilerinin ve meclislerinin geleceğinin bir aynasıydı. İttihat ve Terakki Cemiyeti, gerek muhalefet temsilcilerinin kafalarında patlattığı sopalarla, gerek seçim sandıkları başında ellerinde sopayla bekleyen üyeleriyle 20. ve 21. yüzyıl boyunca açık veya örtük bir biçimde uygulanacak olan burjuva demokrasisinin acı bir karikatürünü çiziyordu. Öte yandan Osmanlı sosyalizminin, parlamenter ihtirasları olan Dimitar Vlahov gibi kimi isimleri buruk bir biçimde yenilgiyi kabul ede dursunlar, ittihatçılara muhalefet bayrağı açmış burjuva kanadı Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın teslim olmaya hiç niyeti yoktu. 1912’nin Mayıs ayında, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın Osmanlı ordusu içerisindeki destekçileri Halaskar Zabitan (Kurtarıcı Subaylar) adı altında örgütlendiler. Halaskar Zabitan aynı yılın Haziran ayında, Temmuz 1908 benzeri bir biçimde Makedonya dağlarına çıktı; hükümet düştü, Hürriyet ve İtilaf Fırkası iktidara geldi. Osmanlı sosyalizminin merkezci eğilimi bu anı da Temmuz 1908 gibi bir zafer anı olarak değerlendirdi. Gerçekten de son dönemde iyice artan ittihatçı baskıların ardından iktidarı yeni almış ve daha konumunu sağlamlaştıramamış Hürriyet ve İtilaf Fırkası siyasal örgütler için başlarda daha rahat koşullar sağladı. Ancak kısa bir süre sonra sol kanadın yine haklı olduğu ortaya çıkacaktı. İşçi sınıfı için yeni patronlar, eskilerini aratmamaya başlamışlardı. Grevler, işçi mücadeleleri ve sosyalistler yine bastırılmaktaydı; İttihat ve Terakki gibi Hürriyet ve İtilaf’ın da sosyalistlere istediklerini yapma özgürlüğü vermeye hiç niyeti yoktu.[127]

1912’nin Ekim ayında, daha İtalya-Türk savaşı bitmeden Balkanlarda yeni bir savaş başladı. Eğer İtalyan-Türk savaşı, yaklaşan 1. Dünya Savaşı’nın bir öncülüyse, tarihe 1. Balkan Savaşı olarak geçecek bu savaş da, büyük savaşın bir provasıydı. 340,000 Osmanlı askeri vurularak veya hastalıklardan dolayı öldü, yaralandı veya esir düştü. Osmanlı’nın karşısındaki Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’ın da 145,000 askeri ölmüş veya yaralanmıştı. Savaş Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisiyle sonuçlanacaktı ve başa yeni geçmiş olan Hürriyet ve İtilaf iktidarının da sonunu getirecekti. Art arda alınan hezimetlerin de etkisiyle, önde gelen bir ittihatçı grubu 23 Ocak 1913 tarihinde, hükümet binası olan Bab-ı Ali’yi bastı. Bu darbe, günümüzde dahi isimleri ve canilikleri unutulmamış üç paşanın, İsmail Enver, Mehmet Talat ve Ahmet Cemal’in iktidarının başlangıcı olacaktı. Londra Antlaşması’yla 30 Mayıs 1913’te 1. Balkan Savaşı sona erdi. Osmanlı İmparatorluğu için bilanço ağırdı: Edirne dâhil Avrupa’daki neredeyse bütün topraklar yitirilmişti. Ekim 1912’de fiili olarak kaybedilen Selanik’in artık imparatorluğun bir parçası olmadığı kesinleşmişti. Hürriyet ve İtilaf’ın savaştaki başarısızlığına karşı aşırı milliyetçi bir söylev geliştirmiş olan ittihatçılar da durumu kurtaramamışlardı. Balkan savaşlarının ilkinin bitiminden yalnızca iki hafta sonra ikincisi baş gösterdi. Bu sefer Hıristiyan Balkan devletleri birbirlerine girmişlerdi. İlk savaşta başı çeken Bulgaristan’ın karşısında Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve ayrıca eğlenceden yeteri kadar mahrum kaldığını düşünen Romanya vardı. İttihatçı hükümetin de dışarıda kalmaya niyeti yoktu. Bulgaristan’a karşı öteki devletlerin yanında savaşa giren Osmanlı, savaşın sonunda Edirne’yi tekrar almayı başaracaktı. İkinci Balkan Savaşı, ilkine kıyasla çok daha kısa sürdü. Savaş, başlamasından yaklaşık bir ay sonra, 18 Temmuz’da Bükreş Anlaşması’yla sona erdi. Balkanlar’da barış sessizliği hüküm sürüyordu artık. Öte yandan, çok kısa bir süre içerisinde ortaya çıkacaktı ki bu barış, insanlığın o güne dek görmediği ölçüde büyük bir savaşa gebeydi.

Balkan savaşları, Osmanlı sosyalizminin bütün dengelerini altüst etmişti. En fazla etkilenen de, başından beri kendisini bir Osmanlı örgütü olarak gören ve İkinci Enternasyonal’in Selanik alt şubesi kabul edilen Sosyalist İşçi Federasyonu olacaktı. 1913’ten sonra, Selanik bir Osmanlı şehri olmaktan çıkınca Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu da ister istemez bir Osmanlı örgütü olmaktan çıkmıştı. O artık tıpkı temsil ettiği şehir gibi Yunanistan’a aitti. Genel bağlamda Osmanlı’nın parçalanması karşıtı bir tutum geliştirmiş olan federasyon, durumdan pek memnun olmasa da sonuçta Yunanistan işçi ve sosyalist hareketinin içine girdi. Öte yandan, Balkan Savaşları, Selanik örgütünün tutumunu İtalyan-Türk savaşının çektiğinden de daha sola çekmişti. Balkan Savaşları esnasında federasyon Selanik’te savaşa karşı kitlesel gösteriler düzenledi, din ve milliyet farklılıklarını açıkça lanetledi.[128] Bütün bu deneyimler, Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu’nun yaklaşmakta olan 1. Dünya Savaşı’nda enternasyonalist bir tutum almasına ve daha sonra Yunanistan’da oluşacak komünist örgütlenmelere katılımına neden olacaktı.[129]

Öte yandan Balkan Savaşları’nın sosyalist hareket üzerindeki etkisi, yalnızca Selanik İşçi Federasyonu ile sınırlı değildi. Sol kanadın örgütleri de Selanik’in ve Selanik İşçi Federasyonu’nun Osmanlı dışında kalmasından fazlasıyla etkileneceklerdi. Daha öncesinde sol kanat her ne kadar Selanik İşçi Federasyonu’nun oportünizmini ve çeşitli burjuva güçlerle işbirliği yapmasını eleştirmiş olsa da, iki örgütün bir geçmişi ve bir hukuku vardı ve Sosyal Demokrat Hınçak Partisi, Ermeni Devrimci Federasyonu ve Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın aksine her iki örgüt de uluslararası nitelik taşımaktaydı. Selanik’in Osmanlı sınırlarının dışında kalmasıyla, devrimci sosyalistler yalnız kalmışlardı. Bununla birlikte İstanbul Sosyalist Merkezi’nin başını çektiği Osmanlı devrimci sosyalistleri, daha İtalyan-Türk savaşı başlamadan, çizgileri etrafındaki sendikal örgütlerle birlikte Türkiye Sosyalist Fırkası adını aldılar ve İtalyan-Türk savaşını cüretkâr bir biçimde protesto ettiler.[130] Balkan savaşları Osmanlı’daki devrimci sosyalist örgütleri, Bulgar dar sosyalizminden de fiili olarak ayırmıştı. Bunun siyasi bir yansıması seçimler konusunda kendisini göstermekteydi. 1912 sonrasında Osmanlı devrimci sosyalistleri, seçimlere giren dar sosyalistlerin aksine, Meclis-i Mebusan’daki sosyalistlerin işbirlikçi tutumu karşısında anti-parlamenter bir tavır benimsemişlerdi.[131] Osmanlı sosyalizminin sol kanadı, uluslararası sosyalist hareket içerisinde başka bir eğilimin yansıması değil, ayrı bir eğilim haline gelmişti. Devrimci sosyalistlerin savaşa karşı tutumu da imparatorluktaki diğer sosyalist örgütlere kıyasla bir hayli radikaldi. 1914’te, 1.Dünya Savaşı’nın başlamasından kısa bir süre önce İstanbul örgütünün enternasyonal proletaryaya hitaben yazdığı bir bildirgede bu tutum açıkça görülmekteydi:

Bütün dünya sömürülenlerinin protesto haykırışlarının bir kere daha birleştiği bu tarihi günde, biz de, kapitalist toplumu, emeğin sömürülmesini, emekçilerin ezilmelerini, büyük toplumsal haksızlığı sizlerle beraber protesto ediyoruz.

"Sınıf çıkarlarımızın ve her birimize düşen görevin bilincinde olarak insanın insan tarafından sömürüsüne ve sefalet düzenine son verebilecek tek şey olan büyük toplumsal devrimin gerçekleşmesine katkımızı ve bağlılığımızı kardeşçe tekrar dile getiriyoruz. (…)

"Ne yazık önleyemediğimiz Balkan Savaşı denilen savaş, etkilerini Doğu emekçi sınıfının daha uzun süre üzerinden atamayacağı, halkın ve proleterlerin henüz yeni uyanışlarını geciktirecek sonuçlar doğurmuştur.

"Bu savaş, bugün açlık içinde kıvranan şehir ve kır işçi ailelerinin binlercesini öksüz bıraktı, bu zalim toplumun insafına terk etti.

"Bu savaş, şehirleri ve köyleri yerle bir etti ve beraberinde bütün halkı kırıp geçiren sefalet ve açlığı getirdi.

"Bu savaş, Doğu ulusları arasında kin ve bağnazlığı yeniden canlandırdı, yöneticiler ve sermayedarlar çıkarına milliyetçi zihniyeti güçlendirdi.

"Bu savaş, devlet hazinesini tamtakır bıraktı; şimdi de o paraları bizlere, kölelerine ödetiyorlar.

"Bu savaş şimdiye kadar görülmemiş bir siyasi zorbalık getirdi.

"Şehirlerimizin sokakları, yersiz yurtsuz, aç yaşlılar, kadın ve çocuklarla dolu. Rumeli’yi istila edenlerin savaş sırasında bütün mallarına mülklerine el koydukları göçmenler kafileler halinde bize sığınıyor, Trakya’ya ve Anadolu’ya yerleşiyorlar. Bu kez de Anadolu’da bağnazlık ve din ayrılıklarına bağlı kinlerin körüklediği yeni olaylar patlak veriyor ve yerli ahali ters yöne göç etmek zorunda kalıyor.

"Hükümet, mahvolmuş halkın sırtına, tabii sürekli anayasaya uygun etiketi altında, rezil bir baskı yönetimi yerleştirdi: Devamlı sıkıyönetim, örgütlere, toplantılara ve basına karşı şiddet tedbirleri…

"1 Mayıs 1914 günü yürüyüş yapamadık, bu keyfi yönetimi protesto ediyor ve sizlerle birlikte bir kez daha haykırıyoruz: ‘Kahrolsun burjuvazi! Yaşasın özgürlük! Yaşasın toplumsal devrim!’”[132]

Osmanlı sosyalizmi, özellikle Osmanlı sosyalizminin devrimci kanadı, İtalyan-Türk savaşını da, iki balkan savaşını da açıktan açığa kınamış, lanetlemiş ve işçi sınıfının desteği sayesinde varlığını sürdürmeyi başarmıştı. Sosyalizm, özellikle de sosyalizmin sol kanadı, hem Osmanlı sınırlarındaki topraklar için, hem de bütün dünya için savunulabilecek en güzel geleceği savunuyordu. Rum, Ermeni, Bulgar, Yahudi, Türk ve benzeri bütün etnik kökenlerden işçilerin enternasyonalist örgütleri, Osmanlı sınırları içerisindeki tüm işçilerin hep beraber sosyalist bir dünya yaratacakları bir toplumsal devrimin gerçekleşeceğine tamamen inanmaktaydı. Mücadeleleri, göreceklerini umdukları gelecek kadar temizdi ve mücadelenin gelişim sürecinde zaman zaman ortaya çıkan hataları onurlu hatalardı. Öte yandan kapıda uluslararası sosyalizm ve dünya işçi sınıfı için büyük bir felaket vardı. Osmanlı sosyalizmi ve işçi sınıfı için ise kapıda bekleyen felaket çok daha katmerliydi.

28 Haziran 1914 tarihinde, Gavrilo Princip adındaki Bosnalı bir Sırp milliyetçisi, Avusturya veliahdı Arşidük Franz Ferdinand’ı vurdu ve dünya değişti. Şüphesiz savaşın nedeni Sırp bir gencin bir arşidükü öldürmesinden çok daha derinlere gidiyordu; suikast yalnızca bir bahaneden ibaretti. Ağustos başlarına gelindiğinde, Avrupa’nın dört büyükleri olan İngiltere, Almanya, Fransa ve Rusya savaşa girmişlerdi. Bilindiği üzere savaş başladığı zaman Osmanlı İmparatorluğu üç paşalar iktidarı altındaydı. Harbiye Nazırı (Savaş Bakanı) Enver, Dâhiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Talat ve Bahriye Nazırı (Donanma Bakanı) Cemal üçlüsünün fiili diktatörlüğü altında, Osmanlı devletinin savaşa gireceğine ülkenin bütün hâkimleri kesin gözüyle bakıyorlardı. Cemal’in başını çektiği kesim İngiltere ve Fransa gibi güçlerle ittifak ararken, Enver ve Talat Almanya’yla birlikte savaşa girilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Cemal ve arkadaşlarının İtilaf kuvvetleriyle bir arada hareket etme çabasının başarısız kalması Enver ve Talat’ın istediği doğrultuda bir gelişime yol açtı. 2 Ağustos’ta Almanya ile gizli ittifak anlaşması imzalandı. 30 Ekim’de, birkaç gün önce Rus gemileriyle Karadeniz’de gerçekleşen çatışmaların ardından Osmanlı İmparatorluğu ve Rusya birbirlerine savaş ilan ettiler. Osmanlı böylelikle 1. Dünya Savaşı’na katılmış oluyordu.

Öte yandan, Osmanlı işçi sınıfının karşı karşıya olduğu tek felaket savaş değildi: Devlet-i Aliye-i Osmaniye, nüfuzu için, insanları ellerine silah verip ölmeye veya sınıf kardeşlerini katletmeye göndermekten daha fazlasını planlıyordu. 1913’te gerçekleşen Bab-ı Ali baskınının ardından Osmanlı devlet burjuvazisi kendi içerisindeki husumeti, belirli bir kanadın büyük ölçüde mutlak iktidarını oluşturmasıyla geçici olarak da olsa çözmüş durumdaydı. İttihat ve Terakki galipti, Hürriyet ve İtilaf mağluptu. İttihat ve Terakki öylesine galipti ki Hürriyet ve İtilaf, iktidarda olduğu süre boyunca ittihatçıların kendilerine yönelik eylemlerinin basit bir benzerini dahi yapabilecek güce sahip değildi. Devlet burjuvazisi kendi evini düzene sokmuştu; ittihatçılar hanenin tek efendisi olmuşlardı. Öte yandan ittihatçıların iktidarı mutlak olsa da, zaferleri mutlak değildi. İşçi sınıfının efendisi olamamışlardı; çünkü yenilmiş de olsa sınıf hareketi hâlâ canlıydı, hâlâ grevler oluyordu. 1908 grevlerinin anısı da henüz tazeydi. Osmanlı işçi sınıfının en ileri, en militan, burjuvazi için en tehlikeli unsurları gayri Müslim kesim içerisinden çıkmıştı. Öte yandan ittihatçıların efendisi olamadıkları bir başka güç daha bulunuyordu: Gayri Müslim burjuvazi. O da sanayi, ticaret ve finans sermayesi üzerinde egemenliğini ve ayrıca bağımsız bir güç olarak da mevcudiyetini korumaktaydı. Gayri Müslim sermayenin artık en ciddi siyasi temsilcisi olan Taşnaklar, ittihatçıların, yaklaşan savaşta anavatanı savunmaları yönünde yaptıkları talebi kabul etmişlerdi fakat Rusya’daki örgütlerinin Osmanlı lehine ve Rusya aleyhine faaliyet göstermesi yönündeki dayatmayı reddetmişlerdi.

Tarihin öyle bir noktasıydı ki bu, değişen, yalnız düzen içi güçlerin dengeleri değil, düzenin kendisinin niteliği, biçimi ve işleyişiydi. 19. yüzyılın herhangi bir kesitinde burjuvazi, etnik ve dini farklılıklarına rağmen kendi içerisindeki herhangi bir sıkıntıyı 20. yüzyıl standartlarından farklı olarak çok da fazla kan dökmeden çözebilirdi. Ancak 19. yüzyıl kapitalizminin koşullarında böylesine önemli bir aktör haline gelmiş bir devlet burjuvazisi olabileceğini düşünmek zordur. Bir üretim biçimi olarak dünyaya yayılmak 19. yüzyılda ve öncesinde kapitalizmi sağlıklı bir bünye kılmıştı. Kapitalist üretim biçiminin dünya geneline yayılımıyla o sağlıklı, gürbüz delikanlı yaşlı ve hasta bir adama dönüştü. Avrupa’nın hasta adamı diye anılan Osmanlı İmparatorluğu bu dönüşümü fazlasıyla yansıtmaktaydı. Bu yıllarda Osmanlı’da devlet burjuvazisinin ve burjuva devletin oynadığı işlevin büyüklüğü, yeni yüzyılda bütün devletler için aşağı yukarı geçerli hâle gelecekti. Osmanlı devlet burjuvazisi her şeyi, herkesi kontrol etmek istiyordu. Bunu yapmaksızın kendisini rahat ve güvende hissedemezdi. Yirminci yüzyıl başında devlet kendisini güvende hissedebilmek için yeni bir ideolojiye ihtiyaç duymuş ve bu ideolojiyi Türk milliyetçiliğinde bulmuştu. Eğer devlet haricinde bir özel sermaye, bir sanayi, ticaret ve finans burjuvazisi olacaksa, Osmanlı Devleti bu burjuvazinin kendisine her açıdan ve her konuda mutlak bir bağlılık göstereceğinden emin olmak zorundaydı. Aksi takdirde rahat bir uyku yüzü görmekten aciz kalacaktı. Çözüm ancak sermayenin kanla ve ölümle Türkleştirilmesi olabilirdi.

Devlet-i Ali Osman, Gayri Müslim’den korkuyordu, hem de ölümüne korkuyordu. Gayri Müslim işçiden, bütün Osmanlı işçi sınıfına önderlik ettiği için korkuyordu. Osmanlı ekonomisinin ana damarlarını elinde tutan gayri Müslim burjuvaziden, devletten bağımsız bir güç olduğu için korkuyor, kendisini onun karşısında zayıf hissediyordu. Osmanlı Devleti, tamamı kendisinden büyük ve güçlü devletlerle masaya oturmuş bir devlet olmanın da ezikliğini taşıyordu. Avrupa devletleri arasında bir en zayıf halka vardıysa, bu, Osmanlı idi. Bir devlet delirebilir miydi? Dışta her biri tek başına Osmanlı’yı bozguna uğratabilecek devletlerle müzakere etmek, içte ölümüne korktuğu güçlerle birlikte yaşamak zorunda kalmak belki de Osmanlı devletini dünya üzerinde deliren ilk devlet yaptı. Osmanlı Devleti’nin işçi sınıfına karşı hissettiği, yerinde bir korkuydu. Aynı korkuyu bütün dünya devletleri de kendi sınırları içerisindeki işçi sınıfına karşı duyuyordu. Kısa bir süre sonra dünya burjuvazisinin işçi sınıfa karşı duyduğu korkunun ne denli haklı olduğu, 1917’de zafere ulaşan Ekim Devrimi ve sonraki yıllarda dünyayı kasıp kavuran proleter devrimci dalga ile ortaya çıkacaktı. Öte yandan Osmanlı Devleti’nin gayri Müslim burjuvaziden duyduğu korku tamamen akıl dışıydı; Devlet-i Aliye-i Osmaniye ne kadar bitikse, gayri Müslim burjuvazi de o kadar bitikti. Osmanlı Devleti gayri Müslim burjuvaziden akıl dışı bir biçimde ne kadar korkuyorsa, gayri Müslim burjuvazi de Osmanlı Devleti’ne akıl dışı bir biçimde bir o kadar güveniyordu. En büyük Ermeni partisi olan Taşnak Partisi, 1915’te İstanbul’da önde gelen Ermeni siyasilerin tehcirleri başlayana kadar, hararetle bütün Ermenilerin katlini planlamakta olan Osmanlı Devleti’ni büyük bir sadakatle desteklemeye devam edecekti. Taşnaklara yakınlığı ile bilinen ve en önde gelen Ermeni milletvekillerinden Krikor Zohrab’ın tutuklanıp İstanbul’dan gönderildiği 24 Nisan gecesinin gündüzünde Beyoğlu’ndaki ittihatçılar kulübünde Ermeni soykırımının en büyük mimarlarından Talat Paşa ile tavla oynadığı söylenir. Bu söylenti doğru olmasa dahi önde gelen Ermeni siyasilerinin yaklaşımının ne minvalde olduğunu göstermektedir.

Oysa Meşrutiyet’in ilanından kısa bir süre sonra, Osmanlı’da başta Ermenilere karşı olmak üzere gayri Müslim’e yönelik faaliyetler başlamıştı. 1909’da Adana’da Meşrutiyet’e karşı ayaklanan kalabalık bir güruhun, Meşrutiyet’i istedikleri gerekçesiyle Ermenilere saldırısı pek çok ittihatçı tarafından açıktan açığa desteklemişti ki, kimilerinin olaylara karışmış olması ihtimali de bulunmaktaydı. 1914’te Rum erkekleri Amele Taburları oluşturmak üzere askere alınmaya başlanmıştı. Bu taburlar günde on sekiz saat çalıştırılmaktaydılar. Amele Taburları, kısa bir süre sonra Osmanlı Devleti’nin ve 20. yüzyılın özellikle ilk yarısında pek çok büyük devletin kuracağı çalışma kamplarının bir öncülüydü. Amele Taburları’nın amacı, hedefteki etnik nüfusu ölümüne çalıştırmak ve çalıştırarak öldürmekti. Öte yandan 1915’te gayri Müslimlere saldırılar yeni bir boyut kazanacaktı. Şubat 1915’te Ermeniler de Amele Taburları’na alınmaya başlandı. 20 Nisan 1915’te Van valisi Cevdet Bey’in şehri gayri Müslim’in erkek nüfusundan arındırmak için 4,000 kişinin silah altına alınması emrine Ermenilerin uymaması üzerine Van’da Ermeniler ile Osmanlı ordusu arasında çatışmalar çıktı. Mayıs başına kadar Van bölgesinde 55,000 Ermeni katledilmişti. Kanlı Pazar olarak anılan 24 Nisan gecesi önde gelen Ermeniler İstanbul’dan gönderilmeye başlandı. Mayıs’tan itibaren ülke genelinde Ermeniler kitlesel olarak tehcire, ölüm yürüyüşlerine zorlandılar, katliamlara uğratıldılar, toplama kamplarında ölümlü işkencelere maruz bırakıldılar. Saldırı altında olan yalnızca Ermeniler de değildi; Kasım 1916’da Karadeniz Rumları da benzer saldırılarla karşı karşıya kaldılar. Tirebolu'dan Samsun'a uzanan bölgede yaşayan kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı bütün Rumlar, yanlarına hiçbir şey almalarına izin verilmeden yola çıkartılarak bir ölüm yürüyüşüne zorlandılar. Bu ölüm yürüyüşü sonucunda 350,000 Rum hayatını kaybetti. Savaşın sonuna gelindiğinde yaşamını yitiren Ermenilerin sayısı 1.500.000’i buluyordu. 20. yüzyıl kapitalist düzen için bir soykırımlar yüzyılı olacaktı. Yüzyılın ilk soykırımını gerçekleştirmek Osmanlı Devleti’ne nasip olmuştu.[133] Osmanlı Devleti’nin ardılı olan TC devleti ve ittihatçıların devamı olan Kemalist hareket aynı politikaları, aynı korkulardan dolayı ve aynı amaçları güderek sürdürmeye devam edecekti. Öte yandan bugüne dek Türk devlet burjuvazisi, ne kadar kan dökmüş, ne kadar ölüm saçmış olsa da, deliliğinin kendisini mahrum bıraktığı rahat uykuya bir türlü kavuşamayacaktı.

Osmanlı sosyalizmi, özellikle devrimci sosyalistler, İtalyan-Türk savaşı ve Balkan savaşları sınavlarından geçmeyi başarmışlardı, ancak 1914’te başlayan savaş ve sonrasında gerçekleşen soykırımlar Osmanlı sosyalizminin belini kırdı. İşçi hareketi, 1914 öncesindeki savaşlarda sosyalist hareketin varlığını sürdürmesini mümkün kılacak kadar güçlüydü. Ancak, nasıl Osmanlı Devleti Avrupa devletleri arasındaki en zayıf halka idiyse, Osmanlı işçi sınıfı da Avrupa’nın en genç ve en deneyimsiz işçi sınıfıydı ve Osmanlı sosyalizmi de doğal olarak uluslararası sosyalizmin en yeni ve dağınık sosyalist akımlarından biriydi. Dahası soykırımlar bizzat Osmanlı’daki sosyalist militanların çoğunluğunu oluşturan gayri Müslim kesimi hedef almaktaydı. Müslüman işçiler arasında, her ne kadar gayri Müslim işçilerle sınıf mücadeleleri sırasında dayanışma geleneği gelişmeye başlamış olsa da, bu işçiler, böylesine büyük ve örgütlü bir soykırım pratiğine karşı kurbanlarla ciddi bir fark yaratacak kadar, yani kitlesel bir biçimde dayanışacak kadar bilinçli değillerdi. Gayri Müslim işçiler de böylesi bir dayanışmayı uyandırabilecek kadar etkin değillerdi. Sosyalistlerin ise ancak devrimci azınlığı, enternasyonalizmin ilkelerine sonuna kadar ve ne olursa olsun bağlı kalacak irade, netlik ve kararlılığa sahipti ki onlar da örgütlerinin fiili varoluşunu koruyacak güce dahi sahip değillerdi.

1914’e gelindiğinde Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde sosyalist kabul edilebilecek iki tane örgüt kalmıştı. Bunlardan ilki Sosyal Demokrat Hınçak Partisi, diğeri ise dar sosyalist gelenekten devrimci sosyalist örgütlenmeydi. İttihatçılarla yıllarca işbirliği yaptıktan sonra Taşnakların sosyalistlikle uzaktan yakından alakası kalmamıştı ki, zaten parti 1914 öncesindeki son yıllarını Meclis-i Mebusan’da demokratik reformlar elde etmeye çalışarak geçirmişti. Hüseyin Hilmi’nin Osmanlı Sosyalist Fırkası, ittihatçılar 1913’te muhalefete karşı baskı politikalarına başlar başlamaz sürgün cezalarıyla kolaylıkla etkisiz kılınmıştı. Müslüman kesim içinden çıkan sosyalist eğilimlerden bir diğeri olan Dr. Hasan Rıza’nın etrafında İkinci Enternasyonal’le iletişime geçen bir diğer çevre partileşmeyi dahi başaramamıştı. 1914’te Avrupa’nın en çok sosyalist örgütü olan ülkesinde kala kala iki tane sosyalist örgüt kalmıştı. Bütün etnik kökenlerden militanların ortak bir örgütünü oluşturmuş olan devrimci sosyalistler arasındaki Ermeniler ayrıca Sosyal Demokrat Hınçak Partisi içerisinde de faaliyet yürütüyorlardı. 1914’te savaş patlak verdiği zaman hem devrimci sosyalistler hem de Sosyal Demokrat Hınçak Partisi savaşa karşı bir tutum aldı. 24 Temmuz 1914’te toplanan Hınçak kongresi şu kararı alacaktı:

Dünya tarihinde benzeri görülmemiş, gayet önemli ve ciddi bir aşama geçirmekteyiz. Bir süredir bütün medeniyet âlemi Dünya Savaşı’nın boğucu baskıları altında çırpınmaktadır. Bugünkü olay, geçmişteki sakat hareket ve düşüncelerin feci ve korkunç bir darbesinden başka bir şey değildir (…) Bütün bu karamsar ve uygunsuz duruma rağmen memnuniyetle ilan ediyoruz ki evrensel olan devrim döneminde meydana gelen bu yeni olaylar gericiliğin getirdiklerinden olup, yeni dönemde ayakta kalamayacak ve insanlık yok edici ve gerici etkilerden kurtularak hummalı bir hamleyle sosyal kurtuluşumuzu kucaklayacaktır.[134]

Sosyal Demokrat Hınçak Partisi 1913’ten beri Osmanlı Devleti’ne karşı illegal faaliyete geçmenin bir zorunluluk olduğu görüşünü savunuyordu. Osmanlı savaşa girdiğinde Sosyal Demokrat Hınçak Partisi egemenlere karşı faaliyetlerine hız verdi. Buna karşın partinin bu noktadaki faaliyetleri, Rusya’da bulunan ve Rus silahlı kuvvetleri altında gönüllü birlikleri kuran ve çoğunu Kafkas Taşnaklarının oluşturduğu Gönüllü Birlikleri’nden bağımsız yürümekteydi. 14 Haziran 1915’te 20 Sosyal Demokrat Hınçak Partisi militanı devlet ve savaş karşıtı faaliyetlerinden dolayı evlerinden toplatıldı ve ertesi gün, 15 Haziran 1915’de bu yirmi militan Beyazıt meydanında asılarak katledildi. Asılan sosyalist militanlardan Paramaz takma isimli Mateos Sarkisyan, idam sehpasında şu sözleri haykıracaktı:

Siz yalnız bizim vücudumuzu ortadan kaldırabilirsiniz, bizim ideallerimizi asla. Bu ideallerimiz yakın gelecekte gerçekleşecek ve bütün dünya bunu görecek. İdeallerimiz sosyalizmdir.[135]

15 Haziran’da katledilen 20 devrimci militan, Osmanlı sosyalizminin ilk şehitleri olacaktı. Bugün mücadeleleri milliyetçi Türk solu tarafından görmezden gelinen ve dünya genelinde ancak mevcut Ermeni milliyetçi yapıları tarafından bilinen ve sahiplenilen bu militanlar, son nefeslerinde sosyalist bir gelecek umudunu haykırmışlardı. Bu yüzden onların anısı hâlâ uluslararası proletaryaya aittir ve hep öyle kalacaktır. Öte yandan 1915’te özellikle Ermenilere karşı soykırım etkinliklerinin nüksetmesi ve 20 militanın Osmanlı Devleti tarafından katledilmesi, Hınçak Partisi içerisindeki dengeleri de değiştirecekti. Programının barındırdığı sosyalizm ideali ve Ermeni ulusal kurtuluşu fikrinin çelişkisi etrafında tarihi boyunca bir o yana bir öbür yana sallanmış ve sonuçta bu yüzden merkezci bir yapıya dönüşmüş olan Sosyal Demokrat Hınçak Partisi’ne yeni koşullar bir karar anı dayatmıştı. 1914’te, parti içinde genel olarak savaşa karşı duranlar ve temel derdi Osmanlı Devleti ile olanlar arasında büyük bir husumet gerektirecek bir durum yoktu. Ancak Ermenilere uygulanan katliamların artması aralarındaki ayrımı giderek keskinleştirdi. Artık temel derdi Osmanlı Devleti ile olanlar Taşnaklar gibi Rusya yanlısı Ermeni Gönüllü Birlikleri’ne katılmayı savunmaya başlamışlardı. Gerçekleşmekte olan olaylar ve bu olaylar karşısında işçi sınıfının tepkisizliği parti içerisinde ibreyi bu görüşten yana döndürdü. Kısa bir süre içerisinde parti içerisinde Rusya’yı destekleme karşıtı olanlar hain ilan edilmeye başlanacaktı. Rus yanlılarının başını çekenlerden Stepan Sabah-Gulyan şöyle yazıyordu:

Ermeni gönüllü teşkilatı hakkındaki girişimlerimizi takdir edip yaygınlaştıracakları, gelişme ortamını hazırlayacakları ve çalışmaları hızlandıracakları yerde, şimdi bazı taraflar tenkide gelmez, çocukça görüşlerle bu teşkilatın kapatılmasını, buna artık son verilmesini tavsiye ediyorlar. Hayır! Bu bir cinayettir. Ermeni gönüllü teşkilatını durdurmayacağız, buna son vermeyeceğiz, hayır, tam aksine sonuna kadar şiddetlendirip arttıracağız. Her tarafta biz öncü olarak en önde bulunacağız. Sonuna kadar, düşmanın kahrolmasına, imha edilmesine değin, pazılarımızla, göğüslerimizle, Rus Kazaklarının yanında yer alacağız (…) Gönüllüler meselesi hakkında eleştirilerde bulunan hain diller sussunlar, fesat eller ortalığı karıştırmasınlar! (…) Bugün en birinci düşmanımız Türklerdir. Gizli veya açık olarak gönüllü teşkilatı aleyhinde bulunanlar, bu kuvveti sınırlamaya çalışanlar iç düşman sayılırlar.[136]

Sosyal Demokrat Hınçak Partisi böylelikle İkinci Enternasyonal’in savaşı destekleyerek işçi sınıfına ve enternasyonalist ilkelere ihanet eden partilerinden biri olacaktı. Sabah-Gulyan’ın sözünü ettiği iç düşmanlar, şüphesiz, parti içerisinde bulunan ve savaş karşıtı söylemin başını çeken devrimci sosyalist örgütün mensuplarıydı. Öte yandan savaş ve soykırım ilerledikçe içerisinde muhalefet yapılabilecek bir siyasi yapı olarak bir Hınçak Partisi de pek kalmayacaktı. Savaşa eklemlenmeyi seçmiş bir örgütlenme içinde muhalefet yapmak çok da mümkün değildi. Savaşa eklemlenmeyen Hınçaklarsa illegal bir siyasi faaliyet gösterebilecek bir örgütlenmeden bu yüzden mahrum kalmış ve pasifizme mahkûm edilmişti. Dahası böylesi bir muhalefeti yürütebilecek kimse de kalmayacaktı. Önde gelen Ermeni enternasyonalistlerinden şair Ruben Sevak 24 Nisan 1915’ta tutuklananlar arasındaydı ve Ağustos ayında katledilecekti. Arkomedes takma adıyla bilinen Kevork Haraçyan ise Kafkasya’ya geri dönecekti. Öte yandan Ermeni devrimci sosyalistleri arasında ölümü hareket için en büyük etkiyi yaratacak olan, Yesalem takma adlı Karekin Kozikyan’dı. Kozikyan 1915’te öğretmenlik yapmak için gittiği Trabzon’da katillerin eline geçmemek için eşiyle birlikte dereye atlayarak can vermişti. İstanbul’daki matbaacı grevlerinin başını çekenlerden bir militan işçi ve enternasyonalizme sıkı sıkıya bağlı bir devrimci sosyalist olan Kozikyan’ın bu trajik ölümü yalnızca Ermeni sosyalist hareketi için değil, bütün Osmanlı işçi sınıfı için acı bir kayıp olacaktı.[137]

Koşullardan muzdarip olan yalnızca Ermeni sosyalistleri değildi. Savaş uluslararası bir niteliğe sahip olan devrimci sosyalist teşkilatı da yok etti. Devrimci sosyalist grubun ve onun etkisindeki Sendikalar Birliği’nin büroları kapatıldı. Devrimci sosyalistlerin etkisi altında olan gayri Müslimlerden birçoğu çareyi kaçmakta buldu; kaçamayıp askere alınanlar ise korkunç koşullar altında yaşamaya mahkûm edildiler ve pek çoğu yaşamını kaybetti. Grubun etkisi altındaki Müslüman işçiler de askere alınmış ve askere alınanların büyük bir bölümü evlerine geri dönememişti.[138] Savaş ve soykırım felaketi, Osmanlı sosyalizminin de felaketi olmuştu. Buna rağmen devrimci sosyalistler güçlerine göre etkileri sınırlı olsa da sonuna kadar enternasyonalist ilkeleri savundular ve emperyalist savaşa karşı savaştılar.[139] Savaş bittiğinde Osmanlı İmparatorluğu’nda ne bir işçi örgütü ne de etkin bir devrimci yapı mevcuttu. Öte yandan, hiçbir şeyin tarihin gidişatına dokunmadan silinip gitmeyeceği kısa bir süre içinde bir kez daha ortaya çıkacaktı. Ne Osmanlı İmparatorluğu kalmıştı, ne Sendikalar Birliği ne İstanbul Sosyalist Merkezi ne de Türkiye Sosyalist Fırkası… Kozikyan ve Sivaçev ölmüşlerdi, Glavinov Sofya’da, Haraçyan Kafkasya’da, Papadopoulos ise Yunanistan’da yaşıyorlardı artık, Vezesthenis ise çareyi Amerika’ya kaçmakta bulmuştu. Öte yandan bu sayıca az ama ilkeli ve kararlı militanların yaktıkları kıvılcım, İstanbul burjuvazisini yakacak bir yangına dönüşmüş olmasa da ciddi bir şekilde yayılmıştı. Enternasyonalist sosyalizmi benimseyen işçilerden büyük bir kısmi savaştan dolayı ölmüş, başka ülkelere gitmiş veya en azından mücadeleden kopmuş olabilirlerdi ama o ateşin hala yanmakta olduğu da çok geçmeden ortaya çıkacaktı. Türkiye’nin ve İstanbul’un ilk komünistleri bu ateşin geleneğinden gelenler olacaktı.

Gerdûn

 


 

125. Enternasyonal Komünist Akım. "The Italian Communist Left". 1992. p. 15

126. Haupt, George ve Paul Dumont. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Sosyalist Hareketler". Gözlem Yayınları. İstanbul. 1977 s. 142

127. Dumont, Paul. "Yahudi, Sosyalist ve Osmanlı Bir Örgüt: Selanik İşçi Federasyonu". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 106-107

128. Haupt, George ve Paul Dumont. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Sosyalist Hareketler". Gözlem Yayınları. İstanbul. 1977 s. 175

129. http://en.wikipedia.org/wiki/Socialist_Workers%27_Federation

130. Ginzberg, Roland. "Beynelmilel İşçiler İttihadı A". "Beynelmilel İşçiler İttihadı (Mütareke İstanbulu'nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri)". Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay. Sosyal Tarih Yayınları. 2009. İstanbul. s. 46

131. Ginzberg, Roland. "Beynelmilel İşçiler İttihadı A". "Beynelmilel İşçiler İttihadı (Mütareke İstanbulu'nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri)". Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay. Sosyal Tarih Yayınları. 2009. İstanbul. s. 46

132. Haupt, George ve Paul Dumont. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Sosyalist Hareketler". Gözlem Yayınları. İstanbul. 1977 s. 191-192

133. Osmanlı devletinin soykırım politikalarının detaylarına burada girecek fırsatımız maalesef mevcut değildir. Öte yandan Türkçe kaynaklardan Ermeni ve Rumlara yapılmış olanlar hakkında ayrıntılı bilgi edinmek isteyen okurlarımıza Taner Akçam'ın "Ermeni Meselesi Hallolunmuştur: Osmanlı Belgelerine Göre Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar" ve Pervin Erbil'in "Anadolu'ya Ağlıyordu Niobe Tüm Yönleriyle Rum Tehciri Ve Tehcirin Tarihsel Kaynakları" isimli kitapları tavsiye edebiliriz.

134. "Ermeni Komitelerinin Emelleri ve İhtilal Hareketleri". Haz. Mehmet Kaynar. Der Yayınevi. İstanbul. 2001. s. 206-207

135. Çetinoğlu, Sait. "Türkiye ‘Sol' Hareketlerinde Milliyetçi Virüs 2". http://www.norzartonk.org/?p=3406

136. Ermeni Komitelerinin Emelleri ve İhtilal Hareketleri". Haz. Mehmet Kaynar. Der Yayınevi. İstanbul. 2001. s. 214

137 Çetinoğlu, Sait. "Türkiye ‘Sol' Hareketlerinde Milliyetçi Virüs 1" ve . "Türkiye ‘Sol' Hareketlerinde Milliyetçi Virüs 2". http://www.norzartonk.org/?p=3401 ve http://www.norzartonk.org/?p=3406

138. Ginzberg, Roland. "Beynelmilel İşçiler İttihadı A". "Beynelmilel İşçiler İttihadı (Mütareke İstanbulu'nda Rum Ağırlıklı Bir İşçi Örgütü ve TKP ile İlişkileri)". Derleyen: Erden Akbulut ve Mete Tunçay. Sosyal Tarih Yayınları. 2009. İstanbul. s. 46

139. Dimitrov, Georgi. "The European War and the Labour Movement in the Balkans". The Communist International. 1924, No. 5 (Yeni Seri), http://www.marxists.org/reference/archive/dimitrov/works/1924/x01.htm

Tags: 

Yunanistan: Kitle Meclisleri Hareketi (TPTG)

Bir süre önce Yunanistan'daki Ta Paida Tis Galarias (TPTG - http://www.tapaidiatisgalarias.org/) örgütü bize Yunanistan'daki kitle meclisleri hareketlerine dair kaleme aldıkları yazılarını gönderdiler. Bu yazıyı yayınlamaktan ve yaygınlaştırmaya çalışmaktan mutluluk duyuyoruz, zira kanımızca, bizzat hareket içinde yer almış yoldaşların yazmış olduğu bu yazı Yunanistan'daki kitle meclisleri hareketinin ilk açık, net anlatısını ve yorumunu teşkil ediyor. Arkadaşların Yunanistan'daki son olaylara dair analizi bizim Atina ve öteki Yunan şehirlerindeki eylemlere ilham veren İspanya'daki 'öfkeliler' hareketine dair söylediklerimize bir hayli yakın. Nasıl biz İspanya'daki hareket içerisinde kitle meclislerini bir kapitalist reform projesine alet etmek isteyen 'demokratik kanat' ile işçi sınıfının öz-örgütlülüğünün gelişimini savunan ve kapitalist toplumsal ilişkileri temelden sorgulayan proleter kanat arasındaki mücadelenin altını çizmişsek TPTG'den arkadaşlar da yazılarını şöyle diyerek noktalıyorlar:

Kesin olan bir şey var: bu değişken, çelişkili hareket siyasi yelpalzenin her tarafının ilgisini çekiyor ve sınıf ilişkilerinin ve genel olarak siyasetin bir ifadesini teşkil ediyor. Son dönemde kendisini bundan daha belirsiz ve patlayıcı biçimde ifade eden başka bir mücadeleye rastlamadık. Bütün siyasi yelpazenin bu kitle meclislerinde rahatsız edici bulduğu büyüyen proleter (ve küçük burjuva) öfke ve tepkilerinin artık siyasi parti ve sendikaların resmi kanallarından aktarılarak üzerinden ifade edilmediği. Dolayısıyla, kontrol edilmesi zor ve siyasi ve sendikalist temsiliyet sistemi için genel bir tehlike oluşuyor... Hareketin yekpare olmayan ve açık niteliği, içeriği bulanık da olsa gündeme mücadelenin öz-örgütlülüğü meselesini koyuyor."

Uzun lafın kısası pek çok zayıflığına rağmen (ki öyle görünüyor ki Yunanistan'daki hareketin zayıflıkları İspanya'daki benzerinden daha yoğun), bütün bu deneyim daha derin bir proleter sınıf bilinç biçiminin ve örgütlenmesinin ortaya çıkışında çok büyük bir öneme sahip ve devrimcilerin faal bir biçimde katılımını gerektiriyor.

Örgütlerimiz arasında fikir ayrılıkları olsa da, bu metinden net bir biçimde ortak olarak sahiplendiğimiz ilkelerin önemi farklılıklarımızdan daha büyük: solcuların ve sendikacıların manevralarına karşı çıkış, milliyetçiliğin topyekün reddi ve yalnız sınıfımızın artan kitlelerinin kapitalizmin hayatlarımıza saldırılarına nasıl karşı koyağımızı tartışacağımız değil, ayrıca bizi topyekün yeni bir yaşam biçimine götürecek teori ve eylemleri geliştireceğimiz bir alanı, yani TPTG'den yoldaşların verdiği ismiyle bir "açık proleter alanı" yaratmak için kararlı bir biçimde katkıda bulunma çabası.

EKA

Kitle Meclisleri Hareketi

Meydanlardaki bu kitle meclisleri hareketi 25 Mayıs'ta, Atina'da tamamen beklenmedik bir biçimde başladı. Facebook'ta, hükümetin kemer sıkma politikalarına karşı Syntagma meydanında “öfkelerini” ifade etmek için toplanma çağrısının ilk kimden çıktığı tam olarak netleşmiş değil. Öyle gözüküyor ki, Cornelius Castoriadis'in son dönem demokratik ideolojisinden etkilenmiş bir siyasi yapı çevresindeki unsurlar bu inisiyatifi alanlar arasındaydı. Çağrı kitlesel medya tarafından olumlulanarak duyuruldu ve ilk günlerde medyada İspanyol eylemlerinde yer almış “Şşşt, bağırmayın – Yunanlıları uyandıracağız” gibi bir pankarta atıfta bulunuldu. Tabii ki medyanın bu tutumunun baki kalmaması kimseyi şaşırtmadı.

İlk çağrı, siyasi partilerden, temsiliyetten ve ideolojilerden bir bağımsızlık ve ayrılık bildirgesiydi. Ayrıca devletin borç krizini yönetimine ve “bizi bu noktaya getiren herkese” karşı barışçıl protestolar gerçekleştirme iradesi ifade edildi. Ayrıca temel bir slogan “gerçek demokrasi” çağrısıydı. “Gerçek demokrasi” sloganı ilk birkaç günün ardından “doğrudan demokrasi” sloganına döndü. Örgütleyicilerin kitle meclisine bir dizi demokratik kural dayatma çabası katılımcılar tarafından reddedildi. Öte yandan birkaç gün sonra konuşmalara zaman sınırı konulması (90 saniye), katılımcıların nasıl tartışma konusu önerisinde bulunabilecekleri (yazılı olarak, kitle toplantısı başlamadan iki saat önce sunulacak biçimde) ve konuşmacıların nasıl seçileceği (çekiliş yöntemiyle) gibi kimi düzenlemeler yapıldı. Ayrıca altını çizmeliyiz ki, kitle meclisinin kalbinde her zaman pek çok tartışma, olay ve hatta kimi zaman katılımcılar arasında zıtlaşmalar dahi gerçekleşiyordu.

Başlangıçta, meydanın işgalinin öz-örgütlülüğü çabalarında komünel bir hava hakimdi ve resmi olarak siyasi partilere tahammül edilmiyorlardı. Öte yandan başta SYRIZA (Radikal Sol Koalisyonu) örgütü olmak üzere solcular hızla Syntagma kitle meclisine karıştılar ve başta “sekreteryal destek” grubu ve “iletişimden” sorumlu komite olmak üzere Syntagma meydanı işgalini yürütmek için kurulmuş muhtelif komitelerde önemli konumları elde etmeye başladılar. Bu iki komite hepsi içinde en önemlileriydi zira hem kitle toplantılarının gündemini hem de tartışma akışını örgütlüyorlardı. Altını çizmemiz gereken önemli bir nokta ise bu kişilerin siyasi eğilimlerini açıkça ifade etmeden, 'bireyler' gibi gözükerek bu konumlara seçilmiş olduklarıydı. Öte yandan bu siyasetçiler böylesini değişken ve heterojen bir kitle meclisini tamamen manipüle etmeyi başaramıyorlardı zira siyasi partilerin gözden düşmüş olduğu, güvenilmediği ortadaydı. Öte yandan bu özel gruplara bireysel olarak katılmak çok zordur çünkü bunu yapmak için solcuların gölge parti mekanizmalarını karşıya almak gerekir.

Gündelik olarak örgütlenen gösteriler adım adım kitleselleştiler ve hükümetin ve genel olarak siyasi düzenin itibarını topyekün yitirdiğini ifade etmeye başladılar. En kitlesel eyleme 500,000 civarı insan katıldı (5/6 Pazar).

Her gün toplanan karma kalabalıkların sosyal bileşeni işçilerden işsizlere, emeklilerden öğrencilere, hatta ufak işletmecilere veya krizin tokadını yemiş eski küçük patronlara kadar uzanıyordu. Syntagma meydanındaki bu eylemlerde, ilk günlerde “yukarıdakiler” (Parlamento binasına yakın konumlanmış olanlar) ve “aşağıdakiler” (hakikaten meydanda olanlar) arasında bir ayrım ortaya çıktı. İlk kategoride, başından beri kimi milliyetçi veya aşırı sağcı gruplar mevcuttu ve özellikle (çoğu ya proleter ya da proleterleşmiş eski ufak mal sahipleri olan) daha muhafazakar ve apolitik kesimler üzerinde bir etki ediyorlardu. Parlamento önünde toplananların Yunan bayrakları sallamaları, milletvekillerine hareket çekmeleri ve “Hainler!” ya da “Hırsızlar” gibi popülist ve milliyetçi sloganları atmaları olağanlaşmıştı. Öte yandan bu kişilerin siyasi olarak daha muhafazakar olmaları polisle çatışmalar tırmandığında daha kontrol edilebilir oldukları veya örgütlü aşırı-sağcı grupların saflarında sayılabileceği anlamına gelmiyor. Öte yandan kitle meclisinin tabanını oluşturan ikinci grup daha ziyade demokratik solun yönelimlerinin etkisi altındaydı (yurtseveri, anti-faşist, anti-emperyalist) ki bu oylanan bildirgelerden (bknz. http://real-democracy.gr) görülebilir. Ayrıca ikinci grubun bileşeni proleterdi (işsiz işçiler, kamu işçileri, üniversite öğrencileri, özel sektörden işçiler vb.)

Solcular “borç krizi” ve “doğrudan demokrasi”ye dair bir dizi tartışma etkinlikleri düzenlemeyi başarmışlardı ve etkinliklere çoğu muhtelif sol siyasi partilere yakın (temelde SYRIZA ve ANTARSYA) solcu akademisyenler (solcu siyasi iktisatçı Lapavitsas gibileri) konuşmacı olarak çağırıldılar. Böylesi etkinliklerin örgütlenmesi, “uzmanlar” ile “uzman olmayanlar” arasındaki ayrımı yeniden üretiyor ve keskinleştiriyordu ve bu çağrılan konuşmacıların sunumları kapitalist ilişkilerin ve krizin farklı bir şekilde siyasi ve iktisadi olarak yönetilmesine odaklanıyordu. Mesela, borç meselesine dair ifade edilen temel görüşler, “borcun yeniden yapılması” ve “çirkin borcun” iptalinden Yunan devletinin borç ödemelerini iptaline veya Avro bölgesinden ve AB'den çıkışına çeşitlenmekteydi. Her halükarda, bu etkinliklerde ifade bulan siyasi içerik, alternatif ve daha yurtsever bir “ülke gelişimi” ve gerçek bir sosyal-demokrat devletin yaratılmasıydı. Başka bir değişle, bu etkinlikler tartışmaları Yunanistan kapitalist ilişkilerin yeniden üretiminin, solcuların hakettiklerini düşündüğü rolü oynadıkları farklı bir hükümet tarafından gerçekleşmesi gerektiği noktasına çekme çabasının bir ifadesi oldular... Kimi durumlarda katılımcılar kitle meclislerinde, panellerde uzmanlara verilen önemli rolü ve ayrıca borç meselesini lojistik bir milli mesele olarak gören yaklaşımı eleştirdiler. Öte yandan bu eleştiriler genel gidişatı etkileyemecek kadar cılız kaldı. “Milli borcun” solcu yönetimi için en bilinen öneri muhtelif solcu siyasetçi, akademisyen ve sendika ağasının oluşturduğu Yunan Denetim Komisyonu'ndan geliyor ve ortaya konulan fikir Ekvador modelini izleyerek “çirkin borcu” iptal etmek. Komisyon'un meydana katılımı, ilk günlerde, siyasi partilerin katılımına karşıt bildirgelere rağmen, bir “vatandaşlar birliği” olduğu iddiasıyla kabul ettirilmişti!

Bazılarımız, genel kitle meclisi tarafından emek ve işsizlik meseleleri etrafında kurulmuş tematik bir mecliste yer aldık. Yer aldığımız bu meclisin ismi İşçi ve İşsizler Grubu idi. Başka yoldaşlarla birlikte, bu meclis “borçların ödenmeyişinin” proleter, tabandan ve doğrudan ihtiyaçlarımıza odaklı bir öz-örgütlü pratiğini örmeye çalıştık. Şüphesiz, bu yaklaşım, solcu siyasi grupların “dış borçların ödemesi durdurulsun” yaklaşımından tamamen farklılaşıyordu. Bu amaçla, işsizlik bürolarında, işsiz işçilere Syntagma meydanındaki gruba katılma çağrısında bulunan ve işsiz işçilerin yerel meclislerinin örgütlenmesini hedefleyen müdahaleler düzenlendi (maalesef özellikle ikinci hedefe dair müdahaleler bir sonuç elde edemedi). Ayrıca, Syntagma meydanı metro istasyonunda, konuyla ilgili faal olan başka bir grup olan “Ödemiyorum” adı verilen komiteler koalisyonu ile ortak üç eylem düzenledik. Eylemlerde bilet okuma makinaları tıkandı. Bu mecliste yer alan solcular, faaliyetleri “çalışma hakkı”, “herkese tam, düzgün, istrikrarlı iş” gibi solcu siyasi sloganlarla sınırlı tutmaya çalıştılar ve (eğer edinmişlerse) mücadele deneyimlerini paylaşmaya veya kollektif doğrudan eylemlere girişmeye yanaşmadılar. Bu çelişkinin sonucu, http://real-democracy.gr/en/node/159 sitesinde yayınlanmış olan bildirgede görülebilir. Öte yandan esas sorun, örgütlenen eylemler genel kitle meclisi tarafından karar verilmiş olsalar dahi, bizim – kimi anti-otoriterler/anarşistler ve kimi solcular – dışımızda öteki kişilerin tartışmalarda ve eylemlerde varlığının neredeyse mevcut olmayışı.

Bu da bizi Syntagma meydanına dair bir başka önemli gözleme götürüyor. Kitle meclislerinin doğrudan eylemlerin örgütlenmesine yönelik kararları almalarına rağmen, günün sonunda bu eylemlere çok az kişi katılıyor. Öyle görünüyor ki, böylesine kitlesel toplantılarda şu veya bu özel öneriden yana veya ona karşı doğrudan demokratik oy verme süreci, edilgen ve pasif yaklaşımları ve bireyselleşmiş izleyici/seçmen rolünü yeniden yaratma eğiliminde.

Katılımcıların ciddi bir kesiminin pasifliği ve bireyselleştirilişinin ciddi bir kesimi genel grev gününde (15/6), devlet güçlerinin eylemi dağıtma ve Syntagma meydanını yeniden ele geçirme çabasına karşı koyma ihtiyacı ortaya çıktığında açıldı. Devlet güçlerinin bu saldırısı, yalnız pratikte binlerce kişinin pratikte polisle çatışmalara katılımına yol açmadı, aynı zamanda eylemciler arasında gerçek dayanışmanın ifade bulmasını da sağladı: insanlar polislerin elinden başka eylemciler tarafından kurtarıldılar, eylemci sıhhiye ekibi biber gazları ve polisin vahşi saldırıları karşısında tehlikede olan herkese yardım etti; binlerce eylemci gaz bombalarına rağmen kol kola dans ettiler.

Öte yandan şiddet meselesi ve kimi şiddetli eylemcilerin polis ajan-provakatörleri olduğu suçlamaları üzerinden kimi güçler, başta burjuva medyası, solcu partiler ve faşistler, eylemcileri parçalamaya ve birbirlerine düşürmeye çalıştılar. Anarşist/antiotoriter blok ve taban sendikalarının bloğu Syntagma meydanına varınca bazı yoldaşlar parlamentonun önündeki bölgeye yöneldiler ve bir grup faşist, bir iki bireyin attığı az sayıda (en fazla 2 veya 3) molotof bombasının atılmış olmasını bahane ederek eylemcilerin “kapşonlular” olduklarını, gizli polis ve provakatör olduklarını ve bu yüzden tecrit edilmeleri gerektiğini bağırmaya başladılar. Bu grup anarşist/antiotoriterlere saldırdı ve farklı eylemcileri de saldırıya dahil etmeyi başardılar. Anarşist/antiotoriterler saldırıya göğüs germeyi ve geri püskürtmeyi başardılar. Öte yandan medya bu olayı, anarşistlerin “öfkelilere” (meydanlardaki kitleye genel olarak bu isim verilmişti) bir saldırısı olarak çarpıtarak “şiddet yanlısı” ve “barışçıl” eylemciler arasında bir ayrılık yaratmaya çalıştı. Olayın görüntüleri gün boyunca tekrar tekrar televizyonlarda gösterildi. Öte yandan, sokak siyaseti düzeyinde, bu çaba polis günün ilerleyen saatlerinde eyleme saldırıp karşısında tamamen kenetlenmiş bir kitle bulunca büyük ölçüde boşa çıkmış oldu.

Medyanın haricinde, sol partiler de “provokatöroloji” pratikleriyle ve anarşist/antiotoriter kesime karşı sürekli yaptıkları suçlamalar ve kara propaganda ile “şiddet yanlısı” ve “barışçıl” eylemciler arasındaki farkı vurgulamaya çalıştılar. Şüphesiz hedefleri farklıydı: gelecek hükümetlerde yer alarak Yunan kapitalizminin alternatif, solcu bir yoldan ilerleyişini sağlamak hayalleriyle, hareketi siyasi olarak kullanabilmek için legalite ve barışçıllık sınırlarında tutmak istiyorlardı. Burada eklemeliyiz ki içimizden bazılarının bir parçası olduğu Syntagma meydanı İşçi ve İşsizler Grubu provokatörolojiyi ve hareket içerisindeki yalan bölünmeleri lanetleyen bir bildiri yayınladı fakat bu bildiri asla bir tartışma konusu olarak onaylanmadı. Bu solcu örgütçülerin müdahalesi ve manipülasyonu ile öteki katılımcıların zayıf desteğinin sonucuydu.

Bununla birlikte bu “provokatöroloji” meselesine ve “hareketimizin niteliği şiddet yanlısı mı barışçıl mı” sorusuna dair de pek çok farklı görüş ifade edildi. Kitle meclisinin dinamiği ve çelişkili niteliği kitle meclisinin 28-29 Haziran genel grevi öncesi kararlarına dek izlenebilir. Solcu örgütçüler, polis güçlerine “halkın iradesine ve halkın anayasal bağımsızlık hakkına saygı gösterme [...] ve halkın kendi anayasasını korumasına engel olmama” gibi bir çağrı yapılması (!) yönünde bir oy kazanmayı becermişlerdi. Aynı zamanda, “harekete değil düzene hizmet eden şiddet profesyonellerini” kınayan bir bildirge de yayınlanmıştı ki bu da “kanun ve düzen”e itaat ideolojisine göre hareket etmeyenlere karşı solcu provokatörolojiyi temsil ediyordu. Öte yandan, bir gün sonra, “baskı güçleriyle çatışanlar” lehine “megafondan hiç kimse onlara karşı konuşmayacak” kararı alındı. Aynı gün, “48-günlük grev sırasında gerçekleşecek her tür şiddet eylemini kınama” önerisi de reddedildi.

Altını çizmeliyiz ki “meydanlar hareketi”, alışılagelmiş genel grevlerin ve yalıtılmış yerel grevlerin yapamadığını yapıp hükümet politikasına muhalefet alanını genişletmekte gerçekten etkili olmuştu. İtibarını yitirmiş sendika konfederasyonu GSEE'ye 15/6 tarihinde bir 24 saatlik genel grev kararı alması ve ikinci “memorandum” oylanacağı sırasında 48 saatlik bir genel grev kararı alması dayatıldı ki bu esnalarda pek çok işçi sabahtan akşama eylemlere katılma olanağını buldu. Eylemler, memorandum oylamasını değiştirmekte başarılı olamamış olsalar da, herşeye rağmen derin bir kabine krizi ve siyasi kriz yarattılar. Siyasi temsiliyet düzeni daha önce asla, 2008 kalkışmasında dahi, itibarını bu denli geri dönülmez biçimde yitirmemişti. Öte yandan solcu örgütçüler sendikaların aracı işlevini, hiç değilse ideolojik alanda, 48-saatlik genel grev çağrısı yapan ortak bir poster ile baki kılmayı becerdiler.

Greve dair yapılabilecek ilk gözlem, bu iki gün içerisinde olaylara katılan insan sayısının miktarını tam olarak hesaplamanın mümkün olmadığıdır. Atina merkezindeki mücadele alanına (Syntagma meydanı ve çevre sokaklar) sürekli bir giriş çıkış oldu ve eylemci sayısı birkaç binden 100,000'e kadar çıkabildi. Öte yandan greve katılım ilk gün ikinci güne kıyasla çok daha düşüktü: 28/6 tarihinde Syntagma meydanındaki eylemci sayısı 20,000'i aşmıyordu.1 İki günde de eylemciler ile çevik kuvvet ekipleri arasında Syntagma meydanı etrafındaki şehir merkezinde şiddetli çatışmalar gerçekleşti. Çevik kuvvet ekipleri, binlerce kimyasal silah kullanarak zehirli ve boğucu bir atmosfer yarattılar. Şüphesiz ikinci gün eylem daha sert ve daha kitleseldi.

Polise göre 131 polis yaralandı, 75 kişi göz altına alındı ve 38 kişi tutuklandı. Syntagma meydanı sıhhiye ekibine göre 700'ü aşkın kişiye meydanda ve Syntagma metro istasyonunda oluşturulan tedavi merkezlerinde ilk yardım yapıldı ve 100 kişi hastanelere gönderildi. Bankalara, bakanlık binalarına, lüks otellere, Syntagma meydanı postanesine ve kimi dükkan ve lokantalara hasar verildi.

Şüphesiz devletin başından beri hedefi meydanı boşaltmak ve eylemcileri terörize edip dağıtmaktı.1 Öte yandan “meydanı terk etmeyeceğiz” gibi sloganların muhteşem bir biçimde eylemcilerin ısrarcı ve kararlı ruh halini ortaya koyuyordu. Sonuç olarak polisle hem fiziki hem sözlü çatışmalar neredeyse sürekli yaşandı. İlk gün pek çok kişi meydanı çevreleyen şehirlere uzun veya kısa çatışmaların ardından, nihayetinde polis meydanda kimseyi yaklaştırmayacakları belirli bir bölge kazanmayı becerdi. Buna rağmen birkaç yüz kişi gece geç saatlere kadar meydanda kalmayı başardı.

İkinci gün ise, Syntagma meydanındaki buluşmanın haricinde, milletvekillerinin parlamentoya girmesini engellemek için sabahtan yolları kesme çabaları gerçekleşti. Hem Syntagma kitle meclisinde hem de Atina çeperindeki mahallelerdeki kitle meclislerinde bu plan kabul edilmişti. Ne yazık ki bu yol kesme eylemlerine yalnızca birkaç yüz eylemci katıldılar ve vahşi polis saldırıları karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar ve nihayetinde polis tarafından dağıtıldılar. Dolayısıyla siyasetçilerin parlamentoya gitmelerini engelleme planı işe yaramadı. Vasileos Konstantinou bulvarındaki barikat esnasında, eylemciler kenar sokaklara çekilerek burada barikatlar kurdular ve çevik kuvvetle düşük seyirli çatışmaların ardından şehir merkezinin turistik kısımlarından geçerek Syntagma meydanındaki bütük eyleme katıldıkları bir uzun bir yürüyüş başlattılar. Ayrıca yol kesme eylemlerinin etkisizliğine Syntagma kitle meclisindeki temel eğilimleri kontrol altında tutan solcuların bu eylemere katılımı ciddi bir biçimde kısıtlamaları ve polisle gerçek bir çatışmatan kaçınmalarının da büyük bir katkısı olduğunu eklemeliyiz. Şüphesiz solcuların tavrı, kitle meclisinin kararlarını uygulama konusundaki yetersizliğinin ve katılımcılarının çoğunluğunun pasifliğinin bahanesi olamaz.

Parlamento çevresindeki çatışmalara gelince, ilk güne benzer olayların yaşandığını söyleyebiliriz; öte yandan bu defa polisin amaçlarına ulaşması çok daha zordu. İkinci günkü çatışmalara binlerce eylemci katıldı. Eylemcilerin çoğu polisle çatışmaya hazırlıklı gelmişti: kimileri gaz maskeleri takıyorlardı veya benzeri korunma yöntemleri geliştirmişlerdi; pek çok kişi anti-asit sıvıları taşıyordu, kimileri ise polislerle çatışmak için tepeden tırnağa giyinip kuşanmışlardı. Pek çok vakada, çatışmanın geliştiği bir “ön bölge” ve insanların sloganlar atıp ihtiyaç duyanlara yardım ettikleri, hatta kimi durumlarda “ön bölge”de devam edemeyeceklerin yerini aldıkları bir “arka bölge” oluştu.

“Barışçıl eylemciler” polisle çatışanları desteklediler: devasa bir kalabalığın toplanmış olmasının kendisi polisin manevralarına bir engel teşkil etti. Eylemciler, saldırı hazırlığı içerisindeyken önlerinde durarak polisin nefret edilen DIAS ve DELTA ekiplerinin motorsikletlerinin önünü kestiler. “Barışçıl” eylemciler çatışmalardan korkmuyorlardı ve yalnızca çevik kuvvetin ve motorsikletli polislerin devasa ve şiddetli saldırıları onların Syntagma çevresindeki sokaklardan kaçmalarına neden oldu. Önceki günlerde ve özellikle 28 Haziran'daki çatışmalar sırasında pek çoklarının olacağını iddia ettiğinin aksine, polisle çatışmalar “halkı” “korkutmadı”: zira bir açıdan bu çatışmalar büyük ölçüde itibarını yitirmiş hükümete, polisin vahşetine ve işçi sınıfının yaşam koşullarının kötüleşmesine karşı birikmiş tepkiyi ifade ediyorlardı.

Özellikle bu günde, Aralık 2008'in isyancıları (anarşistler, anti-otoriterler, öğrenciler, ultralar, genç güvencesiz proleterler) yeniden Atina sokaklarına çıkarak işçi sınıfının daha “saygın” ve istikrarlı kesimleriyle birlikte kemer sıkma politikalarına karşı protestolara katılıp polislerle çatıştılar. 5 Mayıs 2010'dan beri ilk defa böylesi bir şey oluyordu.

48-saatlik genel grevin Aralık 2008 kalkışmasıyla bir ortak noktası daha vardı: yüzler gülüyordu. Eylemcilerin hükümete veya IMF'ye karşı sloganlarının büyük çoğunluğu teras kültürüne dayanıyordu; polisle çatışmalar sırasında ise davulcular eylemcileri cesaretlendiriyor ve mevzilerini korumaları yönünde telkin ediyorlardı.

İki günün sonunda da polis nihayetinde bölgeyi ve merkezi sokakları gece geç saatlerde “temizledi” ve yalnız birkaç kararlı kişi geceleyin meydanda kaldı.

Çatışmalara binlerce kişinin katılması, solcu örgüt/partilerin ve burjuva medyasının “provokatörlere” veya “devlet teşvikli çetelere” dair komplo teorilerini paramparça etti ve her zaman “karışıklık çıkartan” özel gruplara dair benzeri ana-akım propagandaların ne denli saçma olduğunu gözler önüne serdi. Pek çok kişi, sermayenin ve sermaye devletinin emirlerini yerine getiren silahlı, vahşi ve acımasız polisler karşısında taşlar atmanın, ateşler yakmanın ve barikatlar dikmenin gerekliliğinin farkına vardılar.

Bu değişim ayrıca “şiddet karşıtı” ve “şiddet yanlısı” eylemciler arasında geçtiğimiz ay boyunca süregelen (çoğu sözlü) çatışmaların aşılmasının da bir sonucuydu. “Şiddet karşıtı” eylemcilerin büyük çoğu, özellikle yaşlılar, “provokatör maskeleri” ardında sıradan öfkeli genç çocukları olduğunun nihayet farkına vardılar. Bir örnekte, altmışını devirmiş bir kadının “maskeli” 16 yaşında bir delikanlıyla “polislere karşı savaşma hakkına” dair dostça sohbet ettiği gözlendi; aynı esnada iyi giyimli “öfkeli” eylemciler, “isyancılar” ile benzer konulardan konuşmaktaydılar. Şiddet, sürekli sosyal ve siyasi tartışmalarda gündeme gelen konulardan ve harekete geçmiş bir kitlenin içerisinde ortaya çıkan sorulardan yalnızca biridir ve eylemleri ve eylemcilerin çelişkili tavırlarını şekillendirmekte önemli bir rol oynar. Bu fikir ayrılıklarının kısıtlı da olsa teorik ve pratik meselelerin ortaya atıldığı açık bir proleter alan yarattığını söyleyebiliriz.

Bu öfke günlerinin bir diğer belirgin özelliği ise, isyan ve kutlamanın birbirine karışmış olmasıydı. Çatışmalar esnasında canlı müzik vardı; insanlar şarkılar söylüyorlardı ve kimi durumlarda çevik kuvvete yapılan karşı saldırılara davulcular eşlik ediyordu! 28'inde öğleden sonra devam eden çatışmalara ve atılan kimyasal gazlara rağmen bir konser verildi: polis meydanı gaz bombalarıyla doldurduğu esnada eylemciler dans ediyorlardı. 29'unda meydana yakın bir pastaneden çörek, börek, pasta ve dondurmalara el konulması meydandaki mücadaleye lezzetli bir tat kattı; bununla birlikte gıda sağlama komitesi, büyük ihtimalle solcu “örgütçülerden” biri tarafından azarlandıktan sonra yağmaları megafondan kınadı. Aynı öğleden sonra, SYRIZA üyeleri, eylemcilerin çevik kuvvetin olası bir saldırısı ihtimaline karşı taş toplamalarını engellemeye çalıştılar, fakat bir saldırı gelirse ne yapılacağı sorusunu yanıtlamaya başaramayınca bu çabalarından vazgeçmek zorunda kaldılar. Kısa bir süre sonra, mikrofonlar ve hoparlörler, zarar görebilecekleri söylenilerek meydandan götürüldü. Eylemin tam da bu noktada, meydana yakın yerlerde çatışmalar devam ederken “sesini” alıp götürme seçimi, şüphesiz meydanın savunmasını zayıflatmaktaydı. Dakikalarla ölçülecek kadar kısa bir süre sonra, çevik kuvvet ekipleri meydana saldırdılar ve özellikle vahşi bir biçimde eylemi dağıttılar ve eylemciler metro istasyonuna çekilmek zorunda kaldı. Yalnızca birkaç yüz kişi geri dönecekti ve daha da azı akşama dek meydanda kaldı.

Ayrıca siyasetçilere ve polise karşı tepkilerin de gerçekten büyümekte olduğunu belirtmekteyiz. Yaygın çatışmalar haricinde, bu öfke eylemde insanın kulağına çalınabilecek kimi sloganlardan da hissedilebiliyor: “parlamentoyu yakmalıyız”, “onları yükseklere asmalıyız”, “silahlanmalıyız”, “milletvekillerini evlerinde ziyaret etmeliyiz” vb. Böylesi sloganların çoğunlukla yaşlı kişilerden geliyor olması özellikle dikkate değer. Bir dolu eylemcinin gizli polisleri “tutuklama” durumları da biriken öfkenin derecesini gösteriyor: 29'u akşamı eylemciler Syntagma metro istasyonunda bir gizli polis ele geçirdiler ve Kızıl Haç müdahale edip polisi kaçırana dek adamı içeride tuttular (kimi söylentilere göre, adam kaçtığında silahı artık yanında değildi...).

Sendikaların (GSEE-ADEDY) rolüne gelince, özellikle büyük ölçüde “meydan hareketinin” baskısı sonucu ilan ettikleri 48 saatlik genel grev haricinde, önemli bir rol oynamadılar. GSEE kortejlerinin grevin ikinci günü yalnız bir kaç yüz kişi çekmesi de şaşırtıcı değildi; zira eylemlerini akşam üstü şehir merkezinin başka bir meydanına koymuşlardı! 30 Haziran'da GSEE, komplo teorilerine sadakatini göstererek “GSEE yıkımlar ve işçilere ve eylemcilere karşı işbirliği yapan 'kapşonlu kimseler' ile polis arasında gerçekleştirilen önceden kararlaştırılmış çatışmalar (...) gibi her türlü şiddeti kınamaktadır ve hükümete sorumluluklarını yerine getirmesi çağrısında bulunmaktadır” diye bir açıklama yaptı. Öte yandan kamu işçileri sendikası ADEDY daha ihtiyatlı bir tutum alarak 29 ve 30 Haziran'da yaptığı basın açıklamalarında “hükümetin barbarlığını” ve eylemcilere karşı “polis şiddetini” kınadı ve hatta 30 Haziran'da, Syntagma meydanında asla gerçekten örgütlemeyeceği ve düzenlemeyeceği bir eylemin çağrısını dahi yaptı.

2. Dünya Savaşı'ndan beri dayatılan en sert kemer sıkma politikalarının uygulanmasına karşı harekete dair genel kimi noktaların altını çizecek olursak:

  1. Hem aşırı sağcı kesimin, hem de solcu partilerin ve solcuların olumlamakta olduğu milliyetçilik, çoğunlukla popülist biçimiyle egemen durumda. Siyasi partilere üye olmayan pek çok proleter veya krizin tokadını yemiş küçük burjuva için dahi milli kimlik, herşeyin hızla paramparça olduğu bir durumda son hayali sığınak halini alıyor. “Yabancı, satılmış hükümet”e karşı veya “Ülkenin kurtuluşu”, “Milli egemenlik” ve “Yeni anayasa” yanlısı sloganların altında “milli toplumun” büyülü bir birleştirici çözüm teşkil ettiği derin bir korku ve yabancılaşma hissi yatıyor. Sınıfsal çıkarlar sıkça milliyetçi hatta ırkçı terimlerle ifade edilmeye çalışılıyor ki bu da şaşkın ve patlayıcı bir siyasi karışım yaratıyor.
  2. Syntagma meydanındaki esas kitle meclisinin (bunun benzerleri Atina'nın muhtelif mahallelerinde ve öteki Yunan şehirlerinde de mevcut), solcu parti ve örgütlerin “öfkeli” üyeleri tarafından manipüle edilmekte olduğu ortada ve hareketin sınıf doğrultusu için gerçek anlamda bir engel teşkil ediyor. Bununla birlikte bir yanda solcular genel olarak siyasi düzenin derin itibar krizinden dolayı onlar da siyasi kimliklerini saklamak durumundalar ve “kendi kaderini tayin”, “doğrudan demokrasi”, “kolektif eylem”, “ıkçılık karşıtlığı”, “sosyal değişim” gibi genel, soyut laflardan başka pek bir şey diyemiyorlar; öteki yandan gruplarda bulunan aşırı sağcı kişilerin aşırı milliyetçiliği ve çetevari davranışları da pek ciddi bir başarı elde edemiyor.
  3. Antiotoriter kesimin ciddi bir kesimi aynı zamanda solun da bir kesimi (özellikle marksist-leninistler ve sendikacıların büyük çoğunluğu) kitle meclisinden mesafeli duruyorlar veya ona açıkça düşmanca bir tavır alıyorlar: antiotoriterler kitle meclisini parlamento önündeki gruptaki faşistlere savunma komitesinin müsama gösterdiği ve kitle meclisinin muhtelif sol partilerin manipüle ettiği küçük burjuva, reformist bir siyasi yapı olduğunu iddia ederek eleştiriyorlar. Solcular ise kitle meclisini apolitik, sola ve “sendikalı, örgütlü emek hareketine” düşman olduğunu söylüyorlar.

Kesin olan bir şey var: bu değişken, çelişkili hareket, siyasi yelpalzenin her tarafının ilgisini çekiyor ve sınıf ilişkilerinin ve genel olarak siyasetin bir ifadesini teşkil ediyor. Son dönemde kendisini bundan daha belirsiz ve patlayıcı biçimde ifade eden başka bir mücadeleye rastlamadık. Bütün siyasi yelpazenin bu kitle meclislerinde rahatsız edici bulduğu büyüyen proleter (ve küçük burjuva) öfke ve tepkilerinin artık siyasi parti ve sendikaların resmi kanallarından aktarılarak üzerinden ifade edilmediği. Dolayısıyla, kontrol edilmesi zor ve siyasi ve sendikalist temsiliyet sistemi için genel bir tehlike oluşuyor. Dolayısıyla provokatöroloji meselesi kritik: bir şeytan çıkarma, nüfusun ıssız topraklara sürgün edilmiş büyüyen bir kesimine karşı bir “devlet teşvikli faaliyet” iftirası işlevi görüyor. Başka bir düzlemde, hareketin yekpare olmayan ve açık niteliği, içeriği bulanık da olsa gündeme mücadelenin öz-örgütlülüğü meselesini koyuyor. Borcun doğasına dair yapılan tartışma ise biraz dikenli bir mevzuu zira, hareketi Yunan devletine “ödeme yapmayı reddetme” noktasına götürebilir (ki bu siyasi partilerin, sendikaların ve parlamento harici ama devletçi solun büyük çoğunluğunun siyasi ufkunda dahi yer almayan bir yaklaşım). Orta-vade programın kanlı oylamasının ardından, kesinliklerin gökte eriyip gittikleri bir dönemde, kitle meclisleri hareketinin nasıl bir yol izleyeceği belirsizliğini koruyor.

TPTG

 


 

1. Pek çok kişinin "orta vade mali yoğunlaşma çerçevesi programı"nın oylandığı, 48-saatlik genel grevin 2. gününde grev yapmayı seçmiş olması, esasında solcuların süresiz genel grev çağrılarının ideolojik ve aldatıcı niteliğini açığa çıkardı. İşçilerin geliri ve kaynaklarındaki büyük düşüş, sendikaların topyekün krizi ile birlikte böylesi bir ihtimali, hiç değil hem nesnel hem öznel düzeyde kısa vadede, topyekün imkansız kılıyor. Dolayısıyla solcuların süresiz genel grev çağrısı herhangi gerçek bir içerik içermiyor ve "borçların ödenmeyişininin" proleter ve tabandan örülmesi yönünde doğrudan eylemlere girişmekte basiretsizliklerini veya isteksizliklerini saklayan sözde-militan bir propaganda mahiyeti taşıyor. Solcu parti ve grupçukların kadroları muhtelif sendika, dernek ve sivil toplum kuruluşlarında kendi koltuklarını korumayı, gerçek sınıf kavgalarını teşvik etmeye yeğliyorlar.

2. Sonrasında basında ortaya çıktığı üzere, hedef Yunan polis generallerinin Salı günü yaptıkları bir toplantıda çoktan planlanmış ve kararlaştırılmıştı ve hem hükümetin yeni kemer sıkma politikası oylamalarına verdiği önemi, hem de polisleri şiddetme "provoke" etme tezinin abesliğini gözler önüne sermekteydi. Dahası, çevik kuvvet ekipleriyle eylemciler arasındaki şiddetli tartışmalardan böylesi polis ekiplerine emirleri yerine getirmekte ahlaki kaygılar duymamaları amacıyla hükümet yetkilileri tarafından bir tür ideolojik eğitim verildiği sonucunu çıkartabiliriz: hakim argüman, eylemcilerin çoğunun "ayrıcalıklarını yitirmiş kamu çalışanları" olduğuydu.

Tags: 

İngiltere'de İsyanlar: Kapitalizmin çıkmaz sokağı

İngiltere'de patlak veren isyanların ardından, hakim sınıfın sözcüleri – hükümet, siyasetçiler, basın vs. - bizi geleceğe dair 'programlarını' desteklememiz amacıyla kulakları sağır edici bir kampanyaya maruz bırakıyorlar: derinleşen kemer sıkma politikaları ve şikayet eden kim olursa artan baskı koşulları.

Derinleşen kemer sıkma politikaları çünkü kendi düzenlerinin ölümcül iktisadi krizine verecek bir cevapları yok. Yalnızca işlerden, ücretlerden, sosyal yardımlardan, emeklilik maaşlarından, sağlıktan ve eğitimden kesmeye devam edebilirler. Bunun tek anlamı da bu isyanları doğuran toplumsal koşulların kötüleşmesi olacaktır ki bu koşullar bütün bir kuşağın geniş bir kesimini bir gelecekleri olmadığına ikna ediyor. İşte bu yüzden isyanların sosyal ve ekonomik nedenlerine dair bütün ciddi tartışmalar isyancılara bahaneler bulmak olarak gösteriliyor. Onlar suçlu diyorlar bize, ve suçlulara nasıl davranılıyorsa onlara da öyle davranılacak. Bu kadar. Pek hoş, zira bu sefer devletin 80'lerin sonundaki isyanlardan sonra yaptığı gibi şehir içlerine para akıtma niyeti yok.

Artan baskılar, çünkü bizi yönetenlerin bize önerebilecekleri başka hiçbir şey yok. İsyanların yol açtığı yıkımı azami derecede kullanarak polisin harcamalarını arttıracaklar, onları lastik mermiler ve panzerlerle kuşatacaklar, hatta sokağa çıkma yasakları koyup orduyu sokağa dökecekler. İnternet tabanlı sosyal iletişim ağlarının artarak izlenmesinin yanısıra bu silahlar ve isyanlardan sonra tutuklananlara dağıtılan 'adalet' parçaları yalnızca yağmalara ve rastgele karmaşalara karşı kullanılmayacak. Bizi yönetenler iyi biliyorlar ki Kuzey Afrika'dan İspanya'ya, Yunanistan'dan İsrail'e yükselen bir toplumsal kalkışmalar dalgası yayılmış durumda. Böylesi kitlesel hareketlerle gelecekte de karşılaşacaklarının farkındalar ve bütün demokratik gösterişlerine rağmen şiddet kullanmaya Mısır, Bahreyn ve Suriye'deki açıktan açığa diktatöryel rejimler kadar hazırlar. Bunu geçtiğimiz senenin öğrenci mücadeleleri sırasında ortaya koymaktan çekinmediler.

Hakim sınıfın 'ahlak tepeleri'

İsyanlarla ilgili kampanya egemenlerimizin ahlaki olarak yüksek mevkide bulundukları iddiasına dayanıyor. Bu iddiaların içeriğini değerlendirmek gereklidir.

Devletin çığırtkanları isyanların şiddetini kınıyorlar. Öte yandan aynı devlet şu anda Afganistan ve Libya nüfuslarını çok daha büyük düzeyde bir şiddete maruz bırakıyor. Aynı şiddet, gerçekte yalnız egemenlerimizin çıkarlarına hizmet ederken her gün kahramanca ve iyilik severmişçesine sunuluyor.

Hükümet ve medya kanunsuzluğu ve suç işleme eğilimlerini kınıyorlar. Öte yandan isyanları tetikleyen kendi kanun ve düzen güçlerinin, polisin vahşetiydi: Mark Duggan'ın vurulması ve ailesi ile destekçilerinin ne olduğunu öğrenmek Tottenham polis karakolu önünde yaptıkları eyleme karşı küstahça tavırlarla yaklaşım isyanların başlamasına neden olmuştu. Ki bu Tottenham gibi bölgelerde uzun bir gözaltında öldürülmeler veya sokakta günlük polis baskısına maruz kalmalar geçmişi üzerine gelmişti.

Hükümet ve medya yağmacıların aç gözlülüğünü ve bencilliğini kınıyorlar. Öte yandan örgütlü aç gözlülük ve hırs temelinde işleyen bir toplumun, zenginliğin ufak bir azınlık elinde birikiminin muhafızları ve propagandacıları olan yine kendileri. Bu esnada geri kalanımız onların kar etmesini sağlayan ürünleri her daim tüketmeye, değerimizi ne satın alabildiğimizle ölçmeye teşvik ediliyoruz. Ki eşitsizlik yalnızca bu düzene içkin olmayıp ayrıca gün geçtikçe derinleştiği için piramidin en altındakilerin, çözümü ihtiyaçları olduğu iddia edilen ama paralarının asla yetmeyeceği parlak eşyaları alabildikleri zaman ne alabilirlerse götürmekte bulmaları şaşırtıcı olmaktan uzak.

Egemenler bu ufak yağmaları kınarken bütün gezegeni yağmalamak için devasa çalışmalara girişiyorlar – petrol ve kereste şirketleri kazanç için tabiatı yağmalıyorlar, spekülatörler gıda fiyatlarını fırlattıkları için cömertçe ödüllendiriyorlar, silah tacirleri sattıkları ölüm ve yıkımdan inanılmaz kar ediyorlar, pek saygın mali kurumlar uyuşturucu ticaretinden elde edilmiş milyarları temizliyorlar. Soygunun içsel bir parçası sömürülen sınıfın büyüyen bir kesiminin açlığa, umutsuzluğa ve suça itilmesi. Peki fark nerede? Ufak kanunsuzlar her zaman cezalandırılıyorlar, öte yandan suçun efendileri güzel güzel yaşayıp gidiyorlar.

Uzun lafın kısası: hakim sınıfın ahlakı diye birşey yoktur.

Esas mesele: Nasıl direnmeli?

Kapitalizm denilen bu devasa suç şebekesinin kaymağını yemeyen bizlerin – yani geniş çoğunluğun – karşısımızdaki esas mesele şudur: artık gözle görülür bir şekilde borç içinde boğulan bu düzen elimizde avucumuzda ne varsa el koymaya çalışırken kendimizi nasıl savunabiliriz?

Geçtiğimiz haftalarda İngiltere'de gerçekleşen isyanlar karşı koymak, kontrolü ele almak, güçlerimizi kavuşturmak, kendimiz için yeni ve farklı bir gelecek şekillendirmek için bize bir yöntem sağlıyor mu?

İsyanlara katılanların büyük çoğunluğu şüphesiz polise ve zenginliğin sahiplerine karşı büyük bir öfke ifade ediyorlar, zira onları kendi sefaletlerinin esas nedeni olarak bellemişler. Öte yandan neredeyse hemen isyanlar, en fakir şehirsel alanlarda onlarca yıllık sosyal kopukluk yaşamaktan kaynaklı daha karanlık tutumlar, çete kültürleri, "her koyun kendi bacağından asılır" veya "zengil ol veya denerken öl" misali hakim ideolojileri benimsemek gibi daha olumsuz unsurlar ortaya çıkarttılar. Polis baskılarına karşı başlayan bir protesto işte böyle açıkçası anti-sosyal ve işçi sınıfı karşıtı eylemlerle yolundan saptırıldı: bireylerin tehdit edilmesi ve soyulması, ufak mahalle dükkanlarının dağıtılması, itfaiye ve ambulans işçilerine saldırılar ve binaların pek çok zaman sakinleri de içerisindeyken ayrım yapılmadan yakılması.

Böylesi eylemler altında yaşadığımız bu hırsızlık düzenine karşı çıkmak için kesinlikle hiçbir perspektif sunmamaktadırlar. Tam aksine, yalnızca bu düzenden muzdarip olanlar arasındaki ayrımları derinleştirmeye hizmet etmektedirler. Yerel dükkanlara ve binalara karşı saldırılar karşısında kimi sakinler beyzbol sopalarıyla silahlanarak 'koruma birimleri' oluşturdular. Kimileri isyanlardan sonraki günlerde temizlik operasyonlarına katılmak için gönüllü oldu. Pek çok sıradan kişi polisin mevcut olmayışından şikayet eder ve daha güçlü önlemler ister hale geldi.

Bu ayrımlardan en çok kim kar edecek? Hakim sınıf ve onun devleti. Söylediğimiz gibi: iktidardakiler şimdi polis ve ordunun baskı mekanizmalarını azdırmak ve her tür protesto ve siyasi karşı çıkışı suç ilan etmek için halk desteğine sahip olduklarını iddia edecekler. Çoktan isyanların faturası 'anarşistlere' çıkartıldı ve yalnız bir kaç hafta önce Westminster kenti büyükşehir polisi devletsiz bir toplum yanlılarının fişlenmeleri ve ihbar edilmeleri gerektiğine dair çağrıda bulunma hatasına düştü.

Bu isyanlar kapitalist düzenin ulaştığı çıkmaz sokağın bir yansımasıdırlar. Bir işçi sınıfı mücadelesi biçimi değildirler; daha ziyade işçi sınıfının bir sınıf olarak mevcut olmadığı bir durumda bir öfke ve çaresizlik ifadesidirler. Yağmalar daha üst bir mücadele biçimine doğru bir adım değil, o yolda bir engeldir. Dolayısıyla youtube'de binlerce kişinin izlediği Hackney'li kadının yağmaları insanların bir araya gelmelerini ve mücadelenin neyle ilgili olduğunu ortaya koymalarını engellediği için kötüleyen öfkesi haklıdır:[1]Bu mesele Tottenham'da vurulan bir adamla ilgili, eğlence için orayı burayı ateşe vermekle ilgili değil. Sizler kafamı bozuyorsunuz... Hackney'li olmaktan utanıyorum çünkü burada hepimiz toplanıp bir amaç için mücadele etmiyoruz.

Hep birlikte toplanıp bir amaç uğruna mücadele etmek: işte işçi sınıfının yöntemleri bunlardır; proleter sınıf mücadelesinin ahlakı budur, fakat bunlar yalıtılmışlık ve nihilizm tarafından yenilip bitirilmek tehlikesi altındadırlar ve bu nihilizm öyle bir noktadadır ki; işçi sınıfının koca koca kesimleri kim olduklarını, hangi sınıfa mensup olduklarını unutmuş duruma gelmişlerdir.

Fakat bir alternatif var. Sınıf kimliğinin yeniden yükselişi, sınıf mücadelesinin yeniden ortaya çıkışının ancak Tunus, Mısır, İspanya, Yunanistan veya İsrail'dekiler gibi kitlesel ve kapsayıcı hareketlerde ayırdedilebilir. Bu hareketler, bütün zayıflıklarına rağmen, herkesin bir sese sahip olabileceği kitle meclisleri ile; her meselenin tartışılabileceği derin siyasi tartışmalar ile; polise ve çetelere karşı örgütlü meşru müdafa ile; işçi eylemleri ve grevler ile; devrim sorusunu, insanın insanın kurdu olmadığı, insanlar arasında dayanışmaya dayanan, üretimin satış ve kar için değil gerçekten ihtiyaç duyduklarımız için yapıldığı bir toplum biçimini ortaya atarak bize farklı bir mücadele yolunun hissiyatını vermektedirler.

Kısa vadede, isyanların yarattığı ayrışmalardan ve devletin mevcut düzene her türlü saldırının kör yıkımla sonuçlanacağı mesajının belirli bir başarı elde etmiş olmasından dolayı, İngiltere'de gerçek bir sınıf hareketinin gelişminin eskisinden de ciddi sıkıntılar yaşaması olası duruyor. Öte yandan dünya genelinde perspektif bakidir: bu gerçekten hasta toplumun derinleşen krizi ve sömürülenlerin bilincinin ve örgütlü direnişinin giderek artması. İngiliz hakim sınıfı ne birinden, ne diğerinden paçayı sıyırabilir.

EKA - 14.08.11


1. http://www.youtube.com/watch?v=G18EmYGGpYI

Tags: 

İspanya: Tahrir Meydanı'ndan Puerta del Sol'e

İspanya'da gerçekleşmekte olan olaylar, nihai sonucunun ne olacağından bağımsız olarak ve kafa karışıklıkları ve yanılgılarına rağmen tarih yazmaktadırlar ve sınıf mücadelesinin evriminde bir mihenk taşı teşkil etmektedirler.

Enternasyonal sınıf mücadelesinin bir halkası

Olayları açıklamaya teşebbüs edenler, ünlü "İspanyol Devrimi"nin nedenlerini milli unsurlara bağlayarak özetliyorlar.

Daha büyük bir yalan ve aldatmaca olamaz! "Siyasi sınıf"a güvensizlik dünya genelinde yaygın bir olgudur. İster seçim sirkiyle iktidara gelmiş olsunlar, ister darbeler ile diktatörlük kurmuş olsunlar, "temsilcilerine" güvenen insanların bulunduğu bir ülke bulmak bir hayli zordur.

Olayların farklı bir nedeni olduğu söylenilen yozlaşma da küresel bir olgudur ve yozlaşmanın olmadığı hiçbir ülke yoktur. Şüphesiz, hem siyasetin "kalitesi"nin hem de yozlaşmanın, farklı ülkelerde farklı derecelerde olduğunu söylemek mümkündür, fakat bu farklar bizim dünyayı ve kapitalizmin tarihsel yozlaşma ve çürüme olgusunu görürken gözlerimizi kapatan ağaç dallarına dönüşmemelidirler.

Ortaya konulan bir diğer gerekçe özellikle gençler arasındaki kitlesel işsizliktir. Ayrıca seçimlerden sonra artan güvencesizlik ve bir sonraki seçim hazırlıkları öncesinde yaygın bir biçimde bastırılan sosyal kesintilerin payından da bahsedilmektedir. Bunlar da durumu daha İspanyol hale getirmezler. Benzeri durumları yalnız Yunanistan, İrlanda ve Portekiz'de değil, ayrıca ABD ve İngiltere'de de görmekteyiz. İşçi sınıfına ve nüfusun geniş kesimine karşı yöneltilen böylesi saldırıların ülkeden ülkeye değiştiği doğru olmakla birlikte, kapitalizm daimi bir eşitsizlik kaynağıdır ve herkesin her geçen gün fakirleştiği günümüz koşullarında herhangi bir ülkenin bir diğerinden daha az fakir olduğu üzerinden bir yorum geliştirmek, ciddi bir hata olacaktır.

Madrid'de ve Kahire'de, Londra'da ve Paris'te, Atina'da ve Buenos Aires'te gördüğümüz işsizliğin aynı ekşi yüzüdür. Gördüğümüz birleştiren ve genelleştiren herşeyken, ayrıştıran ve farklılaşltıranları aramak hem verimsiz hem de abes olur. Mevcut durumda her geçen gün dünyanın sömürülenlerinin yaşam koşulları biraz daha kötüye gitmektedirler. Hepimiz dipsiz bir kuyuya inecek tek damla içerisinde birleşmiş vaziyetteyiz. Bunu yalnızca işsizlik, enflasyon, güvencesizlik, sosyal yardımların kesilmesi gibi alanlarda değil, ayrıca nükleer felaketlerin artması, savaşlar ve artan ahlaki barbarlığın yanında sosyal ilişkilerin parçalanmasında görüyoruz.

Açık bir biçimde, egemen ideolojinin baskısı ve dar milliyetçiliği yaşamakta olduğumuz hareketi "İspanyol Devrimi"nin dört duvarı arasına haps etmeye niyetli. Farkındalık zorluklarının pek çok kişinin çarpıtılmalara kandığı anlamına geldiği ve kitle meclislerindeki işçilerin geneli arasında dünyadaki genel duruma ve hareketin kendisine dair tartışmanın sınırlı olduğu doğrudur.[1]

Fakat, hareketin katılımcıların çoğunun işçi sınıfına mensup olma anlamında işçi oldukları halde (işsizler, güvencesiz koşullarda çalışan genç işçiler, emekliler, çalışan öğrenciler, illegal göçmenler vb.) toplantılarda işçi sınıfı ifadesinin bile bu denli nadir geçtiği bu koşullarda işçi sınıfının enternasyonal hareketinin bir halkasından nasıl bahsedebiliriz?

Bu zorluğu açıklayan belirli sayıda unsur var: işçi sınıfının kimlik ve özgüven konusunda ciddi bir sıkıntısı mevcut. Öte yandan hoşnutsuzluk yalnızca işçi sınıfı ile sınırlı değil, toplumun ezilen ve sömürülen geniş kesimlerince paylaşılıyor. Bu sosyal katmanlar küçük burjuvazi ve liberal mesleklerin proleterleşmesinin neticesinde böyle bir noktada bulunuyorlar.[2] Şüphesiz bu ilk bakışta hareketi farklı bir dizi kaygı etrafından şekillenmiş, demokratik yaklaşımlara pek duyarlı, karmakarışık bir sınıflararası hareket olarak nitelendirmemize neden olabilir. Öte yandan daha derine baktığımızda hareketin işçi sınıfının enternasyonal mücadelesine ait olduğunu görebiliyoruz. Şu anda neticesinde proletaryanın kendi gücüne güvenmeye başlayacağı ve kendisini bu lanetli harabe toplumuna bir alternatif sunabilecek bağımsız bir toplumsal sınıf olarak göreceği kitlesel mücadeleler evresinden geçiyoruz. Fransa 2006'dan Yunanistan 2008'e geçmiş olan bu hat, 2010'da Fransa'ya geri döndü ve İngiltere'ye de sıçradı, 2011'de ise Tunus ve Mısır'ı sallayarak devam etti. İşte İspanya'yı sarsan bu koca deprem bu fay hattının ifadesidir. Bu sarsıntılar, nihayetinde insanlığın kurtuluşuna gidecek toplumsal yolu açacak daha da büyük depremlerin altyapısını hazırlamaktadırlar.

Hareketin anlık tetiklenişi

Enternasyonal ve tarihsel bir analizde, muhtelif unsurların özel ulusal veya anlık durumları mı içlerine aldıkları, yoksa tam tersi bir durumun mu geçerli olduğu asla net olamaz. Zira, olguların kendilerinin bu özel unsurların birer parçaları olduğunu anlamadan durumu anlamlandırmak mümkün değildir. Hareket Democracia Real Ya (Gerçek Demokrasi Şimdi) isimli grubun "siyasetçilere karşı" bir protesto gerçekleştirmesiyle başladı. 15 Mayıs eylemleri muazzam bir başarı oldu: yaygın hoşnutsuzluk ve geleceğin yokluğuna duyulan rahatsızlık bu eylem içinde beklenmedik bir kanal bulmuş oldular.

Herşey burada bitmiş gibi görünüyordu, ama Madrid ve Granada'da, eylemin solunda bir polis saldırısı gerçekleşti ve 20'yi aşkın kişi gözaltına alındı, ve polis karakollarında sert bir muameleye maruz bırakıldılar. Gözaltına alınmış olanlar kendi içlerinde bir genel meclis biçiminde örgütlenerek toplandılar ve bir bildirge yayınladır ki bu pratik ciddi bir etki yaptı ve bir öfke ve dayanışma tepkisi tetikledi. Bir grup genç Madrid merkezinde, Puerta del Sol meydanında kamp yapmaya karar verdiler. Pazartesi günü bu örneği Barcelona, Granada ve Valencia da takip etti. Yeni bir baskı dalgası sinirleri iyice altüst etti ve eylemler inanılmaz bir hızla yetmişi aşkın şehre yayıldı. Salı akşamüstü bir dönüm noktası gerçekleşti. Örgütleyenler sessiz protesto eylemleri veya bir işe yaramayacak oyun gösterileri planlamışlardı ama katılım beklenmedik bir biçimde büyüdü ve katılanlar kitle toplantısı yapma sloganları atmaya başladılar. Salı günü saat sekiz civarında Madrid, Barcelona, Valencia gibi kimi şehirlerde ama atılan taş Çarşamba günü tam anlamıyla bir çığa dönüşmüştü ve bütün eylemler açık kitle toplantıları, kitle meclisleri halini aldılar.

Hareketin ismi bir sembol olarak 15 Mayıs hareketi (veya 15M) olarak kalsa da bu tarihte olanlar hareketi yaratmaktan ziyade ancak tetiklemişlerdi. Öte yandan, bu ceket esasında dar ve kısıtlayıcı bir kabuktu; zira harekete demokratik İspanyol devletinin "yeniden doğumu" gibi hem ütopik hem yanıltıcı bir yaklaşım veriyordu.[3] Kitlesel toplumsal hoşnutsuzluk "İkinci Geçiş"i kanalize etmek için kullandı. 34 yıllık demokrasinin ardından nüfusun büyük çoğunluğu büyük hayal kırıklığı içerisindeydi, fakat durum insanların Franko rejiminin kalıntılarından dolayı "kusurlu ve sınırlı bir demokrasi" içerisinde yaşadıkları iddiası ile "açıklanıyordu" ve ihtiyaç olan tek şeyin "tam demokrasiye" yolu açacak bir "ikinci geçiş" gerçekleşmesi idi.

İspanya proletaryası bu aldatmacaya dair zaaflı zira İspanyol anayasası fazlasıyla otoriter, kibirli ve sorumsuz; dolayısıyla "gerçekten demokrasinin mevcudiyetine" inanmayı güçleştiriyor. Öte yandan "halkı siyasetçilere karşı isyana" seferber ederek ve "Şimdi Gerçek Demokrasi" isteyerek burjuvazi bunun tek mümkün demokrasi olduğunu ve başkasının olmadığını gizlemeye çalışıyor.

Zapatero hükümeti genç işsiz oranı %40'ın üzerinde olan böylesine patlayıcı bir durum göz önünde bulundurulursa aslında pek de yumuşamadı. Zapatero hükümetinin "büyük sosyal başarılarını"(!) sorgulama cürretinde bulunanlara "ahlaksızlar" diye hitap etti ki bu demeçler pek çok gencin aklına öfke düşürdü. Öte yandan daha derin bir sorun vardı: Zapatero'nun İspanyol Sosyalist İşçi Partisi (PSOE) her şeye rağmen herkesin küstahlığından, vahşiliğinden ve otoriter reflekslerinden dolayı çekindiği Halk Partisi'ne (PP) bir alternatif olarak sunuluyordu. İspanya, Cameron'u destekleyen "modern" liberallerin yakın zamana kadar daha ciddi bir destek aldıkları İngiltere'ye benzemiyor zira. Her ne kadar pratikte en yoğun saldırıları yürüten kesim PSOE olsa da, sağcılar işçi sınıfını bir avuç önyargılı ve yoz çapulcu olarak sunduklarından açıktan açığa sınıf düşmanı olma ününe sahipler.

Nüfusun ciddi bir çoğunluğu "dost sosyalistlerin" vahşi saldırılardan ziyade can düşmanı PP'nin vahşi saldırılarına geçmek istemiyor. Sonuç: demokratik sürece ve seçim sonuçlarına güvenmek gerektiği! Kitleler kabul edilemez bir durum ve korkunç bir gelecekle karşı karşıya kalıp sokaklara döküldüklerinde hem kendi kafa karışıklıkları ve yanılgıları hem de demokratik propaganda kitle meclislerinde iki partili sistem karşısında çok partili bir düzenin oturması görüşünü güçlü kılıyor. Öte yandan bu yaklaşım gerçekçilikten bir hayli uzak olmanın yanı sıra tam bir yanılsama: Canovas zamanından gelen katı bir iki partili geleneği olan İspanya'nın son yerel ve bölgesel seçimlerin ardından siyasi haritasına bakacak olursak, bu eğilimin güçlenmiş gözüktüğünü fark etmemek imkansız.

Kitle meclisleri: Gelecek yüklü bir silah

Öte yandan "katılımı" dört yılda bir sözlerini asla tutmayan ve her zaman asla ağıza alınmayan "gizli emeller" ile işe başlayan siyasetçilerden birini seçmek yerine, İspanya'daki hareket geniş çoğunluğun bir araya gelmesini, düşünmesini ve karar vermesini sağlayacak devasa bir silah buldular: şehir ardına şehir, kitle meclisleri yayıldı.

Burjuva demokrasisinin karar verme gücü bürokratik bir profesoyel siyasetçiler kadrosuna verilmiştir ki bunlar da sorgulamadan partilerinin emirlerine uyarlar; partileri ise sermayenin çıkarlarını tasfircisi ve muhafızıdır.

Buna karşın, kitle meclislerinde karar verme gücü doğrudan katılımcılar tarafından uygulanır: düşünen, tartışan, bir arada karar veren ve kararlı uygulamak için örgütlenen katılımcıların kendileridir. Burjuva demokrasisi bireysel yalıtılmışlığı ve temsil eder ve kuvvetlendirir, tüm insanları "her koyun kendi bacağından asılır" anlayışına kilitlemek ister. Buna karşın kitle toplantılarında kolektif düşünce gelişir, herkes içinde en iyi olanı ortaya koyabilir zira herkes ortak dayanışmanın yarattığı gücü hisseder. Kolektif düşünce ve dayanışma gücü ise, parçalayacı ve yırtıcı kapitalist toplumun panzehirini geliştirecek ve küresel bir insan topluluğunun oluşması, sömürünün ve sınıfların lağvedilmesi temelinde kurulacak bir toplumun temellerinin atılması için gerekli alanı yaratır.

Burjuva demokrasisinin kral ve sultanların mutlak iktidarına karşı inkar edilemez bir ilerleme olduğu doğrudur; öte yandan 20. yüzyılın başlarından beri devletin evrimi siyasi sınıf denilen kesim ile büyük iktisadi güçler ve faaliyetlerin, yani uzun lafın kısası sermayenin bütünün mutlak iktidarına neden olmuştur. Ne kadar seçmen kağıdı doldurursanız doldurun, iki partili sistemi istediğiniz kadar kınayın, nihayetinde iktidar ayrıcalıklı bir azınlığın ellerinde, mutlakiyetçi hükümdarların elinde olduğundan daha mutlak ve diktatöryal bir şekilde durmaktadır. Öte yandan onların aksine, sermayenin diktatörlüğü düzenli olarak seçim aldatmacasıyla imaj tazelemeye çalışmaktadır.

Kitle meclisleri, 1905 ve 1917'nin Rusya'sından 1917-23 arası dünya devrimci dalgası sırasında Almanya'ya ve öteki ülkelere yayılan ve 1956'da Macaristan ve 1980'de Polonya gibi ülkelerde tarih sahnesine geri dönen proleter işçi konseyleri geleneğinin bir parçasıdırlar.

Ne acıdır "vatandaşların" şüpheler içerisinde, verilen oyun her daim "yanlış" olduğu hissinin hakim olduğu bir seçim sandığının havası! Fakat ne heyecanlıdır kitle toplantılarını yaşadığımız şu günler! Burada büyük bir heyecan ve katılım isteği görüyoruz. Pek çok konuşmacı her türlü meseleyi çekinmeden ortaya atıyorlar. Kitle meclisi komitesi toplantıları günde yirmi dört saate uzatılıyor. Siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik hayatın her zerresi tepeden tırnağa birbirlerini yeni bulmuş insanlarca masaya yatırılıyor. İnsanlar konuşabileceklerini, hep birlikte meseleleri ele alabileceklerini keşfediyorlar. İşgal edilmiş kütüphanelerin sandalyelerinde boş zamanlar için hem bilimsel hem kültürel, hem sanatsal hem de siyasi ve iktisadi her türlü meselenin aktarımı örgütleniyor. Dayanışma hisleri ifade ediliyor, insanlar birbirlerini kimsenin sözünü kesmeden, kimseye birşey empoze edilmeye çalışılmadan dinleyebiliyorlar; genel bir empati kanalı açılıyor. Utangaçça da olsa, yavaş yavaş kitlesel bir tartışma kültürü örülüyor[4], herkes görüşlerini yansıtıyor, akla gelmemiş öneriler çıkıyor, farklı fikirler ortaya atılıyor. Uzun bir yalıtılmışlık ve yalnızlık döneminin ardından katılımcılar düşünce ve duygularını adeta haykırırcasına paylaşmak istiyorlar. Toplantı yerleri devasa, kollektif bir fikir fırtınasıyla doluyor, kitle en iyi ve en derin niteliklerini ortaya koymayı başarıyor. Hayatın mağlupları olması icap eden bu mazlum ve isimsiz kitle içerisinde inanılmaz sosyal, geniş, derin ve öngörülemez düşünceler, duygular ve hisler vücut buluyor.

İnsanlar özgürleşmiş hissediyorlar ve kollektif tartışmanın inanılmaz hazzının tutkuyla tadını çıkartıyorlar. Öyle görünüyor ki düşünce akışı hiçbir yerde durmuyor, kolay kolay önerilerle somutlanmıyor. Öte yandan bu zorunlu olarak bir zayıflık değil. Yıllar boyunca çoğunluğun nefretin diktatörlüğünden, giderek yabancılaştırıcılıkları artan rutinlerden ve suçluluk duygusu, öfke ve yalıtılmışlıktan muzdarip olduğu baskıcı kapitalist normallik içerisinde yaşadıktan sonra patlamanın ilk evresi ister istemez düzensiz olmak durumunda. Bunun başka bir yolu yok, geniş çoğunluğun titiz düşüncelerinin ifade bulmasının bir planı yok. Görünürde bir yere gitmeden de olsa o yolun yürünmesi, yürüyenin tepeden tırnağa kendisini ve sosyal araziyi değiştirmesi için şart.

Örgütleyenlerin tekrar tekrar demokratik ve milliyetçi manifestolar ortaya koydukları bir gerçek. Bunlardan kaynakla yanılsamalar ve kafa karışıklıkları pek çoklarında mevcut fakat aynı zamanda gidişat gösteriyor ki mücadele pek çok farklı katılımcının düşüncelerini de su yüzüne çıkartıyor. Madrid'de, resmi konuşmacılar tarafından benimsenmemesine rağmen yaygınlaşan sloganlardan bazıları: "Tüm iktidar kitle meclislerine", "iş yok, ev yok, korku yok", "sorun demokrasi değil, sorun kapitalizm", "İşçiler, uyanın!". Valencia'da özellikle kimi kadın eylemcilerin attığı sloganlar: "Dede ve nineleri kandırdılar, çocukları kandırdılar, torunlar siz sakın kanmayın!", "Ayda 600 avro, bu cinayettir!".

Kitle meclisleri üç temel meselede kutuplaşmış bir gerilime neden olan bir tartışmaya sahne oldular:

  1. Demokratik yenilenmenin sınırlılıkları var mıdır, yoksa kapitalizmden kaynaklı sorunlar reformlarla çözülemeyecek bir nitelikte midir ve bu yüzden kapitalizm tepeden tırnağa yıkılmalı mıdır?
  2. 22'sinde, yani seçim günü hareket bitirilmeli midir, yoksa tam aksine devasa sosyal kesintilere, işsizliğe, güvensizliğe ve tahliyelere karşı kavga devam mı etmelidir?
  3. Toplantıları hareket işçiler, yani genelleşmiş bir mücadeleyi geliştirecek gücü ve temeli olan kesim arasında köklensin diye işyerlerine, mahallelere, işsizlik bürolarına, okullara ve üniversitelere yaymalı mıyız?

Kitle meclislerinde iki "ruh" yaşamaktadır: demokratik muhafazakarlığı körükleyen ruh ve kesin bir sınıf yaklaşımı benimsenmesini isteyen proleter ruh.

Geleceğe sükunetle bakmak

22 Mayıs Pazar günü gerçekleşen toplantılar, pek çok katılımcının “seçimler için burada değiliz, seçim yalnızca hareketi tetikledi” temalı müdahalelerinin ardından hareket içerisindeki ikinci meseleyi çözdüler. Üçüncü meseleye dair, “işçi sınıfına gitme” müdahalesi işsizliğe, güvencesizliğe ve sosyal kesintilere karşı net tutumlar alınması önerisiyle güçlendirildi. Aynı şekilde kitle meclislerini mahallelere yayma ve onların işyerlerine, üniversitelere ve işsizlik bürolarına yayılması yönünde sesler yayılmaya başladı. Malaga, Barcelona ve Valencia'da, bir konuşmacının ifade ettiği üzere bu sefer “gerçek” bir genel grev örgütlenmesi çağrılarıyla sosyal kesintilere karşı bir eylem gerçekleşti.

Hareketin ilk agora aşaması, kendi başına büyük bir başarıdır. Devam etmelidir, zira sömürülen kitlelerin “olağan yaşantılarına” direnmeye başlamaları da önemlidir; öfke ahlaki yenilenme ve kültürel değişim ihtiyacını vurgulamakta, öneriler yapılmakta, şimdilik saf ve çocuksu bir aşırı heyecanın her şeye rağmen biraz da utangaç ve şaşkın bir ifadesi olsa da “başka türlü yaşamak istiyoruz” sözleri söylenmektedir.

Öte yandan özel hedefler belirlemeden bu noktada kalmayı dahi başarabilir miyiz?

Bu sorunun cevabını vermek zor, zira sessizce mücadele eden iki cevabı var bu sorunun. Daha önce vurguladığımız iki “ruh” bu cevaplar: demokratik cevaba karşı proleter cevap. Demokratik yaklaşım sınıfın kendi gücüne güvensizliğine, proleter olmayan tabakaların etkilerine ve toplumsal yozlaşmanın[5] etkilerine dayanarak “canlı” ve “adil” bir devlet hayaline tutunuyor.

Öteki yol, mücadelecilerin yolu, kitle toplantılarını iş yerlerine, çalışma merkezlerine, işsizlik bürolarına ve mahallelere yaymaktan, işsizlik ve güvencesizliğe karşı kavgada kutuplaşmaktan, bize yöneltilmiş ve yöneltilecek sayısız saldırıya karşı kavgaya atılmaktan geçiyor.

Barcelona'da telefon işçileri, hastane işçileri, itfaiyeciler, üniversite öğrencileri sosyal harcamalardaki kesintilere karşı eylemler yaptılar, kitle toplantılarına katıldılar ve farklı bir tını yerleştirmeye başladılar: dolayısıyla Barcelona merkez kitle meclisi demokratik yenilenme fikirlerine daha mesafeli gözüküyor. Madrid merkez kitle meclisi, mahalle ve beldelerde toplantılar düzenledi. Valencia otobüs işçilerinin bir protestosu ve mahallelerde eğitim bütçesindeki kesintilere karşı eylemlerle ortak hareketlerde bulundu. Zaragoza'da otobüs işçileri eylemcilere büyük bir heyecanla katıldılar.

Bu ikinci yolun ek bir zorluğu da var. Şüphesiz hareketin “yayılmasının” nihayetinde dağılmaya ve sektörel ya da işletme bazlı yalıtılmışlığa evrilmesi ihtimali de mevcut. Bu gerçek bir çelişkidir. Bir yanda hareket ancak işçi sınıfının işçi sınıfı olarak katılımının başlaması veya en azından bu fikrin ifade bulması ile devam edebilir. Öte yandan böylesi bir yayılma sendikaların kaçırdıkları otomobile yetişmelerini ve sektörü sektöre, mahalleyi mahalleye kilitleyerek yerel taleplerin boğulmasına hizmet etmelerine de yol açabilir. Bu tehlikeyi inkar etmeden, şu soru karşımıza çıkıyor: Sonucu başarısızlık olacak olsa bile, yalnızca denemek dahi gelecekte büyük bir güce ulaşabilecek kolektif mücadelelerin altyapısını oluşturmuyor mu?

Hareket nasıl bir yöne saparsa sapsın, işçi sınıfının enternasyonal mücadelesine katkısı yadsınamaz bir noktadadır:

  • Bütün toplumsal katmanların katılımıyla, genel bir kitle hareketidir.
  • Atıfta bulunulan Fransa ve İngiltere'nin aksine özel bir saldırı değil, içerisinde yaşadığımız durumun yarattığı öfkedir. Bu özel taleplere odaklanılmasını zorlaştırmaktadır ki bu da hareketin proleter niteliğini ifade etmesini zorlaştırmaktadır. Aynı zamanda, hareket net bir biçimde toplumun sorunlarına kitlesel bir uyanış ifade etmekte ve siyasileşmenin yolunu açmaktadır.
  • Hareketin kalbi kitle meclislerinde atmaktadır.

Bizim eski kalıpları terk etmemizi sağlayabilecek şey yalnızca anlamaktır. 1905 Rus Devrimi açıkça yeni bir kitlesel eylem biçimiydi. Bu ilerleyen yıllarda çaresizci aşamalı sendikal ve parlamenter çalışma ile “güç biriktirme yaklaşımına” tutunan Kautsky ve Plekhanov gibi pek çok önemli sosyal demokrat teoristi ve sendika liderini tereddütlere, sonrasında inkara ve en nihayetinde ihanete götürdü.[6]

Bugün benzeri bir tuzağa düşmekten kaçınmak zorundayız. Olaylar 70'lerin ve 80'lerin mücadelelerine bağlı bir takvime göre cereyan etmiyorlar. Şüphesiz, çatı katlarından benim diye bağırmasa da ortada kimliği ve özgüveni için mücadele eden bir proletarya var. Fakat ayrıca proletaryanın sömürücü-olmayan sosyal tabakalarla birlikte seferber olduğu da ortada. Kitle mücadeleleri ile devrimci bir mücadele arasındaki yolu doğrudan aşan ve sınıf zeminini net ve kesin kılacak bir tren yok. Bu da hala zayıf olan proletaryanın yönelimini yitireceği ve geniş bir sosyal hareket içerisinde şaşkın kalacağı, hatta belki 2001'de Arjantin'de olduğu kaybolacağı gibi tehlikeleri ortaya koyuyor.

Öte yandan bu, gerçekleşmekte olanların potansiyelini bir gram dahi azaltmaz, zira:

  • Bugün büyük sanayi merkezlerinin ağırlığı azalmıştır ve bunun üstüne bunlar devasa ulusal ve enternasyonal bağlantılar zinciri içerisinde gölgelenmektedirler, ki bu büyük fabrikaların geleneksel olarak yaptıkları üzere kavganın kıvılcımını çakmalarına mani olmaktadır. Bunu aşmak için proletarya farklı toplumsal katmanların da içine çekildiği kitlesel sokak eylemlerine başvurmaktadır. Bu da sınıf karakterinin eskiden olduğu gibi kolay ve doğrudan tespit edilebilir olmasını engellemektedir, fakat bu nitelik büyük bir farkındalık ve netleşme çabası ile takip edilebilir.
  • Sosyal bağları parçalayan ve ahlaki barbarlığı keskinleştiren hakim toplumsal çürüme karşısında, kitle meclislerinin yönelimi insan hayatının yalnız kafası karışık bir kendisini bulma çabasını içerdiği bir agoraya benzemektedir. Ki bu durum da proletarya ahlakını ve dayanışmasını ortaya koyan, sosyal bağların yeniden dikilebileceği, ölümüne rekabete dayalı kapitalist topluma alternatif teşkil etmektedir.
  • Çaresiz durumunun ve uzun süren kokuşmuşluk döneminin bir ifadesi olarak proletaryanın kitlesel mücadeleye sömürücü olmayan toplumsal katmanları çektiği doğrudur ki bu katmanlar proletarya ile aynı çıkarlara ve devrimci hedeflere sahip değildirler; bunun yanı sıra zaten kafası karışık olan kitleyi iyice bulandırmaktadırlar. Bu durum ciddi tehlikeler teşkil etmenin yanı sıra, kavgaya girerken bir canlılık yaratma, sorunlara yöntemli bir biçimde yaklaşmayı gerektirmekte ve daha gelişkin bir anlayış geliştirme avantajını da barındırmaktadır ki bütün bunlar nihayetinde burjuva devlete karşı çarpışacak olan geleceğin devrimcileri için hayati öneme sahip olacaktır.

EKA - 25.05.11


1. Öte yandan kitle meclislerinde enternasyonal yaklaşımlar da ortaya çıkmaktadır. Pazar günü Valencia'da söz alan bir konuşmacı kendisini "dünya vatandaşı" olarak tanımlamış ve kendimizi yalnız İspanya'yı değiştirmekle sınırlayamayacağımızı söylemişti. Kitle meclislerinin ifadelerini, ilk yayınlandıkları İspanyolcadan bütün "yabancı" dillere çevirmek yönünde çaba harcıyoruz.

2. Yalnızca "Üçüncü Dünya" (ki bu güncelliği ortadan kalkmış bir terimdir) ülkelerinde değil. Yüksek öğrenim görmüş bilgisayarcılar, avukatlar, gazeteciler ve benzerleri hepsi güvencesiz veya bağımsız çalışma statüsüne ve fazlasıyla istikrarsız koşullara itiliyorlar, ufak işletme sahipleri kendi kendilerinin işverenleri olmaya indirgeniyorlar vs.

3. Devlet hakim sınıfın organıdır. Demokratik biçim altında sunulsa da yapısı gereği iktidarın birilerine verilmesine dayanmaktadır ki bu üretim araçlarına sahip olan sömürücü azınlık için bir sıkıntı teşkil etmemektedir zira üstünlük her zaman onlardadır ve profesyonel siyasetçileri kendi çıkarlarına alet edebilirler. Öte yandan durum işçi sınıfı ve nüfusun büyük çoğunluğu için bambaşkadır: "katılım" devletin bürokratik ağı içerisinde bulunan riyakar siyasilere açık çek vermeye indirgenmiştir. Öte yandan daha özele bakacak olursak teklif edilmiş reformlar, eğer ciddiye alınacak olurlarsa, kısa bir sürede saptırılabilecek uzun parlamenter prosedürler gerektirmektedirler ki bu da onların uygulamasını daha da belirsizleştirmektedir.

4. Bknz: Tartışma kültürü: sınıf mücadelesinin silahı: http://www.enternasyonalbakis.org/enternasyonal-bakis-n-1/tartisma-kuelt...

5. Bknz: Çürüme üzerine tezler: http://www.enternasyonalbakis.org/enternasyonal-bakis-n-1/cuerueme-uezer...

6. Başta Kitle Grevi, Parti ve Sendikalar eseri ile Rosa Luxemburg ve Bilanço ve Perspektifler çalışmasıyla Troçki, sınıf mücadelesinin yeni döneminin niteliklerini ve dinamiklerini kavramışlardı.

İsrail Protestoları: “Mübarek, Esad, Netenyahu”!

İsrail'de geçtiğimiz haftalarda yüzbinlerce kişi baş döndürücü yaşam maliyetlerini, ortalama insanların barınacak yer bulmalarının giderek imkansızlaşmasını ve refah hizmetlerinin kaldırılmasını protesto etmek için sokaklara döküldüler. Eylemciler “toplumsal adalet” çağrısı yapıyor, bir yandan da pek çoğu “devrim”den söz ediyorlar. Şimdi Yunanistan ve İspanya'ya sıçramış olan Arap dünyası kalkışmalar dalgasından etkilendiklerini açık açık ifade ediyorlar. Utanmaz sağcı politikaları geniş bir halk desteği kazanmış gibi görünen İsrail Başbakanı Netenyahu, birden bire Mısır ve Suriye gibi ülkelerin diktatörleriyle (yani şu esnada eylemcileri kurşunlattığı için yargılanmakla karşı karşı olan Mübarek ve rejime tepkisi giderek artan bir nüfusa karşı cani katliamlar emreden Esad ile) kıyaslanıyor.

Arap dünyasındaki ve Avrupa'daki hareketler gibi, İsrail'in başta Tel Aviv olmak üzere pek çok kentinde, yoktan varolurmuşçasına, meydanlarda toplanan üç beş kişiyle veya facebookta atılan bir mesajla kurulan çadır kentler çığ gibi büyüyorlar. Sayılar haftadan haftaya onbinlere, yüzbinlere ulaşıyor. En son gerçekleşen eylemde Tel Aviv'de 450,000 kişinin yürüdüğü tahmin ediliyor; ki ülke genelinde eylemlere katılanların sayısı belki bu rakamın üç veya hatta dört katı kadar. Eylemcilerin çoğunu yine gençler oluşturuyor.

Öteki ülkelerde olduğu üzere, eylemciler sıkça polisle çatıştılar. Öteki ülkelerde olduğu gibi resmi siyasi partiler ve sendikalar hareket içerisinde, şüphesiz mevcut olsalar dahi başı çeken bir rol oynamadılar. Hareketin içerisindeki kişiler çoğu zaman doğrudan demokrasi fikirleriyle, hatta kimi zaman anarşizm ile kendilerini ifade ediyorlar. RT televizyonunun röportaj yaptığı bir eylemciye protestoların Arap dünyasındaki olaylardan etkilenip etkilenmediği sorulduğunda delikanlı şöyle yanıt veriyor: “Tahrir meydanında olanların çok etkisi var... Tabii ki çok etkisi var. İnsanlar işte burada güçleri olduğunu, kendi başlarına örgütlenebileceklerini, hükümetin artık kendilerine ne yapacaklarını söylemesine ihtiyaç duymadıklarını, hükümete ne istediklerini söylemeye başlayabileceklerini anlıyorlar.” Böylesi görüşler, sadece bir azınlığın bilinçli fikirlerini ifade ediyor olsalar da, ister diktatöryel ister demokratik biçimiyle bütün burjuva siyasi düzenine dair daha genel bir hayal kırıklığını ifade ediyorlar.

Farklı yerlerdeki benzer hareketler gibi bu hareket de İsrail'li gazeteci Noam Şeizaf'ın ifade ettiği üzere tarihsel bir öneme sahip: “Diktatörlerin kendi vatandaşlarından yüzlercesini katlettikleri Suriye veya Libya'nın aksine, İsrail'de en azından Yahudi toplumu söz konusu olduğundan toplumsal düzeni ayakta tutan hiçbir zaman baskı değildi. Endoktrinasyondu, telkindi – eleştirel teoristlerin ifade ettiği biçimde söyleyecek olacaksak hakim ideolojiydi. Ve protestolarca çökertilen tam da bu kültürel düzendi. İlk defa, yahudi orta sınıfının ciddi bir kısımı – ne boyutta olduklarını kestirmek kolay değildir – dertlerinin başka İsraillilerle, Araplarla veya şu veya bu siyasetçi ile değil, bütün toplumsal düzenle, bütün sistemle sorunları olduğunu idrak ettiler. Bu minvalde gerçekleşenler İsrail tarihinde eşsizlerdir. Bu yüzden bu eylemler çok ciddi bir potansiyele sahiptirler. Ayrıca yalnızca anlık bir siyasi düşüş beklemememiz gerektiğinin de nedenidirler – hükümetin yakın zamanda düşeceğini göreceğimizi zannetmiyorum. Uzun vadedeki sonuçları, alttan gelişen akımı izlemeliyiz, bunların nihayetinde olacağına şüphe yoktur”.[1]

Olayların öneminin yadsınması

Bununla birlikte olayların önemini yasıtma, önemsiz gösterme derdinde pek çok kişi var. Resmi basın mümkün mertebe neler olduğunu görmezden gelmeye çalıştı. Kudüs'te sayıları 800 ile 1000 arasında olan (Washington'un ardından ikinci) yabancı basın mensupları ordusu ancak olaylar başladıktan birkaç hafta sonra harekete herhangi bir ilgi göstermeye başladılar. Harekete dair, özellikle başlarda Evrensel veya Özgür Gündem gibi 'ilerici' olma iddiasındaki gazetelerde herhangi bir ibare bulmak zorlayıcı olacaktır.

Çekilen bir diğer numara hareketin bir 'orta sınıf' hareketi olarak damgalanmasıdır. Doğrudur ki bütün öteki hareketler gibi geniş bir toplumsal kalkışma ile karşı karşıyayız ki bu küçük esnaftan fabrikadaki işçiye toplumun pek çok katmanının huzursuzluğunu ifade edebiliyor; zira bütün bu sınıflar dünya iktisadi krizi, zenginler ile fakirler arasındaki artan boşluk ve İsrail gibi bir ülkede savaş ekonomisinin doymak bilmez istekleri karşısında yaşam koşullarını saldırılar gibi durumlardan etkileniyorlar. Fakat 'orta sınıf' ne olduğu belirsiz, iyi kötü bir diploması veya işi olan herkesi kapsayan garip bir terim oldu bunlar için ve Kuzey Afrika, İspanya ve Yunanistan'da olduğu gibi İsrail'de de iş bulabildiklerinde düşük maaşlı ve vasıfsız işlerde çalışarak proletaryanın saflarına itilen diplomalı genç kişilerin sayısı giderek artıyor. Her halükarda, işçi sınıfının daha 'klasik' kesimlerinin eylemlerde bulunduğu biliniyor. Katılımcılar arasında kamu sektörü işçileri ve sanayi işçileri ve işsizlerin en fakir kesimleri var. Eylemciler arasında Afrika ve öteki üçüncü dünya ülkelerinden kimi yahudi olmayan pek çok kişi de var. Ayrıca Histradut Sendika Federasyonu kendi üyelerininin rahatsızlığıyla başa çıkabilmek için 24 saatlik bir grev ilan etmek zorunda kaldılar.

Fakat hareketin altını kazanların başında gelenlerin arasında aşırı sol da var. İngiltere'den militan bir işçinin troçkist SWP'den (Socialist Workers Party – Sosyalist İşçi Partisi) bir kişi ile yaptığı bir tartışma bu durumu gözler önüne seriyor: “Bugün SWP'nin sendika şubemdeki şeflerinden biriyle büyük bir tartışmaya girdim. Kendisinin görüşü İsrail'de bir işçi sınıfı olmadığı yönündeydi. Ona otobüsleri kimin kullandığını, yolları kimin yaptığını, çocuklara kimin baktığını vs. sordum. SWP şefi sorulara cevap vermekten kaçınıp siyonizm ve işgalden başka herhangi bir şeyden bahsedemedi.”[2]

Yine aynı troçkist çizgiye yakın bir sitede, aynı görüşlerin daha kurnazca bir savunusu görmekteyiz: “Şüphesiz İsrail toplumunun sendikalarından eğitim sistemine, silahlı kuvvetlerden egemen siyasi partilere, Apartheid sisteminin bir parçasıdırlar. Bu durum en başından, İsrail devletinin İngiliz mandalığı döneminde ortaya çıkan ilk filizleri döneminden beri böyleydi. İsrail toplumu bir yerleşmeciler toplumudur ki; bu da sınıf bilincinin dallanıp budaklanması önünde ciddi bir engeldir. Sömürge üsleri inşa etmeye devam ettikçe, halkı kendisini yerleşmeci-sömürgeciliğin çıkarları ile ifade etmeye devam ettikçe, işçi sınıfının bağımsız bir devrimci kuruma dönüşmesi ihtimali düşüktür. Yalnzıca yerleşmeci-sömürgeci bir toplum değildir, ayrıca ABD emperyalizminin maddi kaynaklarınca desteklenmektedir”[3].

İsrail işçi sınıfının özel bir vaka olduğu fikri pek çok solcuyu protesto hareketinin desteklenmemesi ya da yalnızca önce Filistin meselesine karşı bir tutum alınırsa desteklenebileceği sonucunu savunmaya itiyor: “Sosyal protestolar 1970'lerden beri İsrail'de gerçekleşen en büyük eylemler olarak tanımlıyorlar ve politikalarda reformlara ve hatta hükümet otoritesinin yeniden dağıtımına neden olabileceklerini söylüyorlar. Öte yandan, reformlar İsrail'in baskıcı ve ayrımcı barınma durumunun özündeki bütün konulara değinmezse, politika değişiklikleri Filistinleri İsraillilerle aynı koşullara koymazsa, tahliye ihtarlarının anlık uygulamaları kesilmedikçe, reformlar temelsizdir ve eylemlerin hiçbir yararı yoktur. İsrail'in tek taraflı 'liberal' barınma protestosu katılmaya, hatta savunmaya değecek bir hareket dahi değildir.”[4]

İspanya'da kitle meclisleri hareketinin katılımcıları arasında da benzer tartışmalar gerçekleşti. Bunun bir örneği, “İsrailli protestocular ancak bir hareket olarak Filistin meselesine dair bir tutum alıp açıkça Gazze'deki ablukayı açıkla kınar ve yerleşimleri bitirme çağrısı yaparsa desteklensin” yönünde yapılan öneriye dair tartışmaydı.[5]

Bu ve bunun gibi solcu argümanların yanıtını İsrail'deki hareketin kendisi veriyor. İlkin, İsrail sokaklarında gerçekleşen eylemler, zaten yahudiler ile Araplar ve öbür etnik gruplar arasındaki bölünmüşlüğe meydan okur nitelikteler. Birkaç örnek verelim: Yafa'da, onlarca Arap ve yahudi eylemci İbranice ve Arapça “Araplar ve yahudiler maddi olarak karşılanabilir evler istiyor” ve “Yafa kuşların yalnız zenginler için ötmesini istemiyor” başlıklı pankartlardı.

Arap aktivistler Tayibe kentinin meydanında bir kamp kurdular ve halen bu kampı her gece yüzlerce kişi ziyaret ediyor. Örgütleyicilerden biri, Dr. Züheyir Tibi “Bu Arap toplumundaki derin rahatsızlıktan beslenen bir toplumsal protesto. Bütün Araplar hayat pahalılığı ve barınak kıtlığından muzdarip” diyor. Batı Celile'deki Yarka ve Julis köylerinin etrafında ise Dürzi gençler kamplar kurdular. Protesto örgütçülerinden Wajdi Khatar “Herkesi protestolara katılmaları için çadırlara çekmeye çalışıyoruz” diyor. Akko kentinde ve Doğu Kudüs'te ortak birer yahudi ve Filistinli kampı kuruldu. Özellikle Doğu Kudüs'te, Şeyh Cerrah mahallesinden Arapların zorla sürülmesi çabalarına karşı yahudi ve Arapların ortak protesto eylemleri gerçekleşmekteydi. Tel Aviv'de, işgal altındaki bölgelerdeki mülteci kamplarında kalanlarla temaslar kuruldu ki bu kişiler çadır kentleri ziyaret ederek protestocularla olayları ve durumu tartışmaya giriştiler. Bu toplantılarda yer alan İsraillilerden biri, tartışmanın dayanışmanın farkındalığını nasıl geliştirdiğni şöyle aktaracaktı:

“Misafirlerimiz, kimi dini giysilere bürünmüş, yaşayacak, okuyacak veya çalışacak bir yeri olmayan orta sınıf gençlerin hikayesini büyük ilgiyle dinliyorlar. Hayretler içinde başlarını sallıyorlar; dayanışma duygularını ifade ediyorlar ve hatta kimileri bir kez daha böylesi bir dayanışmaya girdikleri için mutlular. İçlerinden keskin dilli bir tanesi, bize hiçbirimizin aklına gelmeyecek bir isim veriyor oracıkta: 'Hada Muchayem Lajiyin Israeliyin!' - 'İsrailliler için bir mülteci kampı'.

"Gülüyoruz bu ufak şakaya. Tabii ki arada hiç benzerlik yok – veya belki de azıcık birşey var mı ne? Rothschild'ın çocukları (Allah onlara yardım etsin, protestolarında muratlarına erdirsin) güya istedikleri an her şeyi, bırakıp geldikleri yere gitmekte özgürler. Öte yandan biliyorlar ki; malları mülkleri, toprakları veya başlarının üzerinde bir çatı olmadan İsrail barınak zincirinin en dibinde yaşamaya mahkum edilmiş durumdalar. Aramızdaki kadınlardan bazıları – coşkulu, merak ve eğlence tutkusu dolu kadınlar – yaşamlarının çoğunu “gerçek” mülteci kamplarında geçirdiler. Kimileri orada doğmuşlardı, kimi evlenip Batı Şeria kasaba ve köylerinin etrafında çadırdan bozma kırık dökük evlerde oturan büyük ailelerin kaderlerini paylaşmaya gittiler.

İsrail'in ülke çapındaki “mülteci kamplarının” öfkeli sakinleri bu günlerde onları 2011 yazındaki koşullara götüren yanlış bilinçten uyanma yaşamaktalar. Kolay bir süreç değil, ama sorunlarımızın köküne inmeye de tamamen değecek bir süreç. Geçen haftasonu Tel Aviv'de çatı katlarında köylerden ve mülteci kamplarından dostlarımızla kucaklaşabilme ayrıcalığına sahip olmuş olanlarımız asla bir zamanlar düşman olduğuna inandırıldığımız bu insanlarla kurduğumuz sıcak, insani bağları bir kenara bırakmaya ikna olmayacağız. Yalnız düşünelim: geçtiğimiz onlarca yıl boyunca yahudi olmayan herkesin “nüfusumuza bir tehlike” olduğu yönündeki ahmakça görüşü güçlendirmeye harcanan kaynaklarla ne de güzel evler yapılır.”[6]

Şehrin en büyük ikinci çadırkentinin duyduğu Güney Tel Aviv'deki Levinsky Parkı'nda İsrail çapında eylemler devam ederken yüzü aşkın Afrikalı göçmen ve mülteci protestoların hali hazırdaki durumuna dair tartışma yapmak için toplandı.[7]

Kesintilere, kemel sıkmalara boyun eğmeye gerek yok

Pek çok eylemci, sonu gelmez 'güvenlik' ve 'terörizm tehditi' naralarının nasıl insanların büyüyen ekonomik ve toplumsal sefaleti kabul ettirmek için kullanılmasından duydukları öfkeyi anlattılar. Kimileri hükümetin protesto hareketini bölmek ve 'milli birliği' yeniden sağlamak için askeri çatışmalar ve hatta yeni bir savaş provoke edebileceğini söylüyorlar.[8] Bir yandan da Netanyahu hükümeti ters ayak üstüne basmış, gafil avlanmış ve hareketin hararetini almak için her türden iyileştirme tekliflerini yapmaya çalışır gözüküyor. Şu noktada askeri durum ile toplumsal durumın birbirlerine ne denli yakından bağlı olduklarına dair artan bir bilinç mevcut.

Her zaman olduğu üzere, işçi sınıfının maddi durumu bilincin gelişimine anahtar ve mevcut toplumsal durum yaklaşan askeri duruma sınıfsal bir noktadan yaklaşma ihtimalini hızla arttırmakta. Sermayenin sol kanadının sıkça Filistinlilerin çaresizliğinden beslenen 'ayrıcalıklı' bir tabaka olarak sunduğu İsrail proletaryasına İsrail'in savaş seferberliği için çok ciddi bir bedel ödetiliyor: İsrail proletaryası bu bedeli canıyla, korkuyla ve sefalet dolu bir yaşamla ödemek zorunda bırakılıyor. Mevcut hareketin arkasındaki temel meselerden birine bağlı çok somut bir örnek, barınma: hükümet işgal altındaki bölgelerdeki inşaatlara, İsrail'in geri kalanındaki inşaatlara yatırdığından kat kat fazla oranla para akıtıyor.

İsrail'deki mevcut hareketin önemi, bütün kafa karışıklıklarına ve tedirginliklerine rağmen, İsrail'de gözüken ulusal bütünlük içerisindeki sınıf sömürüsü ve sınıf kavgasının varlığını kesin ve net olarak gözler önüne serişidir. İşçi sınıfının yaşam koşullarını savunusu, ister istemez savaşın dayattığı fedakarlıklarla çatışacaktır; ve sonuç olarak savaşın ortaya attığı bütün siyasi meseleler ortaya konulmak, tartışılmak ve netleştirilmek zorunda kalacaklardır: İsrail'deki ve işgal altındaki bölgelerdeki Apartheid kanunları, işgalin vahşeti, zorla askere alınma... Siyonist ideolojiye ve yahudi devletinin yalan idealine kadar her şey. Şüphesiz bunlar zor ve hareketi bölme ihtimali bulunan meselelerdir ve hareket nezdinde bu meseleleri doğrudan ortaya atmamak yönünde güçlü bir çaba süregelmiştir. Fakat siyasetin bütün toplumsal çelişkilere bir yolunu bulup sızmak gibi bir huyu vardır. Bunun bir örneği eylemciler ve aşırı sağın Arapları İsrail'den atmak isteyen kahanistler ve eylemcileri hainler olarak gören aşırı dinci yerleşmeciler gibi eğilimleri arasındaki büyüyen çatışmadır.

Fakat bu sağcı ideolojileri reddetmiş hareketin sermayenin sol kanadının Filistin milliyetçiliğine destek, iki devletli çözüm veya 'demokratik laik devlet' gibi formüllerinden birini benimsemesi de hareketi bir adım ileri götürmez. Kapitalist kemer sıkma politikaları karşı uluslararası kalkışma dalgası bambaşka bir çözümün kapısını aralamaktadır: dini veya milli bütün ayrımların ötesinde bütün sömürülenlerin dayanışması; bütün ülkelerde nihai hedefi dünya genelinde devrim olan ve milli sınırların ve devletlerin sonunu getirecek sınıf kavgası. Bir veya iki yıl önce belki pek çok kişiye bu perspektif tamamen ütopik gözükebilirdi. Bugün, sayıları gittikçe artan kitleler küresel sermayenin çöken düzenine karşı küresel devrimi gerçekçi bir alternatif olarak görüyorlar.

Amos

 


 

1. ‘The real importance of the tent protest'

2. http://libcom.org/forums/news/israelis-take-street-protesting-rising-pri...

3. http://leninology.blogspot.com/2011/08/few-observations-on-israels-prote...

4. Sami Kişavi, Sixteen Minutes to Palestine

5. http://libcom.org/forums/news/israelis-take-street-protesting-rising-pri...

6. http://mondoweiss.net/2011/08/will-israels-tent-protesters-awaken-to-the...

7. http://mondoweiss.net/2011/08/will-israels-tent-protesters-awaken-to-the...

8. http://www.youtube.com/watch?v=6i6JKSGEs8Y&feature=player_embedded#at=31

Tags: 

“Muhsin Yazıcıoğlu'nu Kim Öldürdü?” : Burjuvazinin Timsah Gözyaşları

''(...)Biz oranın kütüphane olmasından yanayız. Müze filan olması doğru şeyler değildir. Neyin müzesini yapacağız? O zaman Türkiye'nin her köşesini müze yapmak lazım.'' – Muhsin Yazıcıoğlu [1]

BBP (Büyük Birlik Partisi) eski genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, 2009 yılında kendisine Sivas'ta gerçekleşen ve 33 kişinin yanarak ya da dumandan boğulmak suretiyle hayatını kaybettiği Madımak yangını ile ilgili yöneltilen sorular üzerine bu şekilde cevap veriyordu. Aslında Nazım Hikmet'in “Benerci Kendini Niye Öldürdü?” adlı oyununun başlığını çağrıştırması açısından, ifadede mübalağa yapmayı tercih etmemizle birlikte, bugünlerde burjuvazinin arkasından timsah gözyaşları döktüğü bu kişinin arka planı aslında hiç de öyle göründüğü gibi değil. Ne de olsa eğer gerçekten “görünen, gerçek olsaydı”, “bilime gerek kalmazdı”.[2]

Gündemin son günlerini meşgul eden bir kaza olarak, alıntıladığımız sözlerin sahibi, 25 Mart 2009'da bir seçim konuşması için Kahramanmaraş'tan hareket eden helikopterin düşmesi sonucu ölmüştü. Kazada, BBP yöneticileri ile birlikte helikopterin pilotu da ölmüştü. İddiaya göre; araç, pervanesinin dağa çarpması sonucu düştüğü söyleniyordu. Burada kazanın anatomisi yerine gerçekleşme zamanı, kaza sonucunda ölen kişinin ardından iddia edilenler üzerinde birkaç kelam etmek gerektiğini düşünüyoruz.Bundan önceki bir yazılarımızda güncel gelişmeleri, burjuvazinin kimi zaman darbeler[3], kimi zaman da gizli görüşmeler[4] ile nasıl yönlendirdiğini göstermeye çalışmıştık. Hakim sınıfın makyavelizmlerinde güncel bir perde olarak, bizler de bu sefer, bu sınıfın her zaman kullandığı bir yöntemi ile karşı karşıyayız: “Manipülasyonda sınır yok!”. Kapitalizmin de ahlakı yok.

Konu ile ilgili ilk tartışma geçtiğimiz haftalarda cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün yaptığı açıklamalar ile başlamış oldu. Twitter gibi sosyal medya kullanımında medya ve burjuvazinin boyalı basını tarafından “örnek” gösterilen Gül'e göre Muhsin Yazıcıoğlu ölmemiş, bir kazada hayatını kaybetmemiş; öldürülmüştü. Bütün bunları da kendisine “vatansever bir subay”dan gelen ve kazadan hemen sonra kaza yerinde çekildiği belli olan video görüntülerini[5] seyrettikten sonra söylüyordu. Görüntülere bakıldığında, resmi kıyafetli unsurlar, düşen helikopterin kara kutusunu çıkarmaya çalışıyorlardı. Bunun üzerine bir anda ortalık alevlendi, burjuva siyasetinde yer alanlardan birbiri ardına açıklamalar gelmeye başladı. Hatta AKP Manisa milletvekili Selçuk Özdağ, “Muhsin Yazıcıoğlu, demokrasiyi askıya almak isteyenleri tespit ve deşifre etti” derken, BBP eski başkanının öldürüldüğüne dikkat çekmişti.[6] Burjuvazi hep birlikte yine aynı koroyu toplamış, yine aynı repertuarı sahneye koymuştu: “Demokratikleşiyoruz!

Burjuvazi belli dönemlerde kendi “işleri” için kullandığı, buradan hareketle belli bilgilere vakıf olan, o süreçlere hakim taşeron unsurlarını, yeri geldiğinde yine kullanmak için sahneye sürerken bir taraftan da “sahneden çekme” görevini de yerine getirir. Bu noktada, Muhsin Yazıcıoğlu'nun geçmişinde ne gibi görevleri gerçekleştirdiğine şöyle bir kabaca bakmış olmamız bile artık burjuvazi tarafından neden tedavülden kaldırılmaya gerek görüldüğünün anlaşılması için yeterlidir. Bu açıdan bir gözatıldığında bile, devletin yine kendi “işleri” için yönlendirdiği ve sınırsız imkanı emrine amade kıldığı Abdullah Çatlı'nın Ankara'da “gözaltına alınması”nın ardından telefon ile arayarak “Çatlı'yı serbest bırakmazsanız Ankara'nın her yanında bomba patlatırız!” diyen, Bahçelievler Katliamı'nın[7] organizesi işinde yeralan, Piyangotepe'de[8] yapılanların faili “yönlendirici”si[9] ve türlü “temizliğe” katılan zamanının Çatlı ile birlikte TUŞKO (Türkiye Ülkücü Şeriatçı Komando Ordusu) yöneticisi, açığa çıkmış, çıkmamış türlü bağlantısı ve bilgisi ile “faili” açık olan bir olayın “talihsiz” öznesi olan, tescilli ve katmerli bir katil ile karşı karşıya kalıyoruz.

Hrant Dink suikasti, Alperen Ocakları (BBP'nin gençlik yapılanması) ile bağları bulunan unsurların bu suikastten ötürü gözaltında alınmaları ve tutuklanmaları, hatta Erhan Tuncel'in devlet adına istihbarat işleri için çalıştığının da ortaya çıkması ve son dönemde hükümetin (ve de aslında devletin) sözcülerinin, MİT-PKK görüşmelerinin medyaya sızmasının ardından sarfettiği “hükümet değil, devlet görüşür[10] serzenişlerinin fondan hissettirdiği hazin yankısı eşliğinde, bu gündemin, eski emniyet genel müdürü ve içişleri bakanı Mehmet Ağar'ın, 3 Kasım 1996'da gerçekleşen Susurluk Kazası[11] davası kapsamında göstermelik 5 yıla “mahkum edilmesi”nin denk gelişi de “hoş” bir sürpriz, hükümetlerin değil, arka planda aslında devlet(ler)in işlediğinin, hükümetlerden ziyade köklü olarak toplumsal hayata kök salmış başlıca düşmanın aslında istediği zaman “görüşen”, istediği zaman “ortadan kaldıran”, gözaltında kaybeden, delilleri yokeden, gerektiğinde katleden çöken kapitalizmin devletinin iğrenç karakteristiğinin bir kanıtı olmuş oldu.

Zamanında kapitalist devlet aygıtının toplumsal olarak erişemediği kör noktalara gönderip “temizlikler” yaptırdığı, ardından 1980'deki askeri darbe ile “bakın biz hem solcuları, hem de sağcıları yargılıyoruz”, böylece “aslında konu bundan ibarettir” imajı vererek gözaltına alıp “itirafçı” icad ettiği, burjuvazinin taşeronu, katili, bugün ardından timsah gözyaşları dökülen[12], 2002 seçimlerinde MHP'den 3 milletvekilinin partilerinden istifa ederek BBP'ye geçiş yapmasıyla birkaç saatte cebine 2,8 trilyon indiren[13], adına spor kompleksleri yapılan[14] çok müstesna, çok aziz bir insanmış gibi gösterilmeye; buradan da düzen, aslında bir taşla birçok kuşu vurabilmeye, hem “Faili meçhullerin artık failleri meçhul değil!” mesajı, kitleler nezdinde meşrulaştırılıyorken, hem de geçmişi ile hesaplaşan bir hükümet/devlet yönetiminin herşeyi kontrol altında tuttuğu imajı sağlamlaştırılmaya, ulus devletin sunduğu “güveni” pekiştirmekte ve tebaasını mümkün kılmaya çalışılmaktadır.

Burjuvazi yakınmaya devam etsin, bizler onların aynı yahnini tuzu, aynı kibritin suyu, aynı yolun yolcusu olduğunu da biliyoruz. Sömürü, baskı, yoketme üzerine kurdukları dünyalarını nasıl ayakta tutuyorlarsa, aynı şekilde devam ettikleri kutsama ritüelleri ile işçi sınıfı nezdinde zehirli enformasyon akışlarını sınıfın damarlarına enjekte etmeye devam ediyorlar.

O halde “Yazıcıoğlu'nu kim öldürdü” diye sorarken, kapitalizmi kim gömecek diye de zamanı gelince aynı sınıf, sorulmadan cevap verecektir. Evet, bugün Madımak Hoteli müze yapılamıyor ancak “katiller”in aranıyor, adına spor kompleksleri inşa ediliyor; “rahat uyu(!)” Yazıcıoğlu! Şimdi hangisi daha “masum” geliyor? Yavuz Turgul'un “Muhsin Bey”i mi[15], yoksa hizmet ettiği katliamcı sınıf ve onun makyavelist iç hesaplaşmalarının görünen yüzü Muhsin Yazıcıoğlu mu?

Bunçuk


1.http://www.haberform.com/haber/bbp-muhsin-yazicioglu-madimak-oteli-madim...

2.http://tr.wikiquote.org/wiki/Karl_Marx

3.https://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2011/12-eyluel...

4.https://tr.internationalism.org/ekaonline-2000s/ekaonline-2011/burjuvazi...

5.http://www.nationalturk.com/muhsin-yazicioglu-helikopter-kazasi-cihazlar...

6.http://www.ntvmsnbc.com/id/25282891/

7.http://tr.wikipedia.org/wiki/Bah%C3%A7elievler_katliam%C4%B1

8.http://tr.wikipedia.org/wiki/Piyangotepe_Katliamı

9.http://www.ntvmsnbc.com/id/25247595/

10.http://siyaset.milliyet.com.tr/erdogan-hukumet-degil-devlet-gorusur-demi...

11.http://tr.wikipedia.org/wiki/Susurluk_kazası

12.http://www.haber7.com/haber/20090328/Erdogan-Yazicioglu-icin-gozyasi-dok...

13.http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=45974

14.http://www.bahcelievler.bel.tr/bpi.asp?caid=171&cid=734

15.http://tr.wikipedia.org/wiki/Muhsin_Bey

Tags: