Örgütümüz Enternasyonal Komünist Akım, yarım asır önce, 1975’in Ocak ayında kurulmasından bu yana, dünya büyük çalkantılar yaşadı. Bizim görevimiz, proletaryaya bu dönemin değerlendirmesini sağlamak ve böylece insanlığın geleceğinde ne yattığını saptamaktır. Görünüşe göre, gelecek büyük ölçüde iç karartıcı. İçinde bulunduğumuz korkunç koşullar, dünya nüfusu genelinde yaygın bir sefalete sebep oluyor, bu da her tür uyuşturucu kullanımındaki ve çocuk intiharları da dahil olmak üzere intihar vakalarındaki artışı açıklıyor. Birleşmiş Milletler'den, her ocak ayında dünyanın önde gelen ekonomi figürlerini bir araya getiren Davos Forumu'na kadar, küresel burjuvazinin en üst düzey yetkilileri bile insanlığı etkileyen ve geleceğini giderek daha fazla tehdit eden felaketlerin ciddiyetini kabul etmek zorunda kalıyor.
2020'li yıllarda, felaketlerin birikmesiyle birlikte dünya durumunun kötüleşmesi acımasız bir hızla ilerledi: iklim değişikliği ile bağlantılı sel ve yangınlar ve yaşamın yok edilmesinin hızlanması, 20 milyondan fazla insanın hayatını kaybettiği bir salgın ve Ukrayna, Gazze ve Afrika'da, özellikle Sudan, Kongo ve Etiyopya'da yeni ve giderek daha ölümcül savaşların patlak vermesi…Bu küresel kaos, 2025 yılının Ocak ayında, Charlie Chaplin'in Büyük Diktatör filminde Dünya şeklindeki balonla oynadığı gibi dünyayla oynamayı hedefleyen, karanlık bir şovmen olan Donald Trump'ın yeniden iktidara gelmesiyle yeni bir aşamaya ulaştı.
Bu nedenle, bu Manifesto, meşruiyetini sadece örgütümüzün yarım asırdır var olmasından değil, aynı zamanda son derece ciddi bir tarihsel durumla karşı karşıya olmamızdan da alıyor: gezegene hükmeden kapitalist sistem, insan toplumunu kaçınılmaz olarak yıkıma doğru sürüklüyor. Bu korkunç olasılık karşısında, bu sistemin yıkılması için mücadele edenler, yani komünistler, bu devrimi gerçekleştirebilecek toplumdaki tek güç olan dünya proletaryasını silahlandırmak için tarihsel, politik ve teorik argümanlar ortaya koymak zorunda. Çünkü evet, başka bir toplum mümkün!
Ya komünist dünya devrimi ya da insanlığın yok edilişi
Dünyanın sonu! Bu korku, Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği ve onların müttefikleri arasında süren kırk yıllık “Soğuk Savaş” döneminde de mevcuttu. Bu iki büyük güç, dünyadaki tüm insanlığı defalarca yok etmeye yetecek kadar nükleer silah biriktirmişti ve uydu devletleri aracılığıyla sürdürdükleri sürekli çatışmalar, bu çatışmaların iki dev arasında doğrudan bir yüzleşmeye yol açacağı ve bunun sonucunda bu korkunç silahların kullanılacağı korkusunu doğurdu. Tüm insanlığı tehdit eden bu ölüm tehlikesini ifade etmek için, 1947 yılında Chicago Üniversitesi, gece yarısını dünyanın sonu olarak temsil eden bir Kıyamet Saati yarattı.
Ancak, kendini “sosyalist” olarak adlandıran iki bloktan birinin çöküşüne tanık olan 1989'dan sonra, her gece televizyona çıkarak önyargılarını, yetersizliklerini ve yalanlarını paylaşan dünya liderleri, gazeteciler ve “uzmanlar” tarafından “barış” ve “refah” hakkında bolca konuşulduğunu gördük. O dönemin ABD Başkanı George Bush Sr., baş yalancı olarak, 1990 yılında “hukukun üstünlüğünün orman kanunlarının yerini alacağı ve güçlülerin zayıfların haklarına saygı göstereceği yeni bir dünya düzeni”ne dayalı bir barış dönem bile vaat etti. (11 Eylül 1990 tarihinde ABD Kongresi'nde yaptığı konuşma).
Bugün, aynı kişiler bize çok farklı konuşmalar yapıyorlar, çünkü önceki on yıllarda sergiledikleri iyimserliği sürdürürlerse kendilerini tamamen gülünç duruma düşüreceklerinin farkındalar. Zira dünyanın çok kötü bir durumda olduğu artık bir sır değil ve dünyanın yıkıma doğru gittiğinin farkındalığı, özellikle genç nesiller arasında, toplumda yeniden giderek yaygınlaşıyor. Bu endişenin başlıca nedeni, elbette, gelecekte yaşanacak bir olasılık olmaktan ziyade, bugün halihazirda bir gerçeklik olan çevresel kriz. Bu yıkım, sadece sel, fırtına, sıcak dalgaları, çölleşmeye yol açan kuraklıklar ve eşi görülmemiş boyutlarda yangınlar gibi “aşırı olaylar” ile kendini gösteren iklim krizi şeklinde değil. Canlılar, özellikle de bitki ve hayvan türleri, giderek artan bir hizla nesillerinin tükenmesi tehdidiyle karşı karşıyalar. Bu, doğal ortamların tahrip edilmesinden kaynaklanan hava, su ve gıdaların zehirlenmesi ile giderek artan bir pandemi tehdididir; öyle pandemiler ki, 2020’lerin başındaki Covid pandemisini kıyasla önemsiz bir sorun gibi gösterebilir. Ve sanki bu felaketler yeterince endişe yaratmamış gibi, şimdi de giderek daha ölümcül hale gelen savaşların yayılması, Gazze ve Sudan'da savaş alanlarının yıkımı ve zayıflamış çocukların korkunç manzaraları var. Bu görüntüler, yaşlı insanlara 1960'ların sonlarında Biafra'da savaş sırasında iki milyon kişinin hayatını kaybettiği korkunç kıtlığı hatırlatacaktır.
Kırk yıl önce Soğuk Savaş'ın sona ermesi, savaşların da sona erdiği anlamına gelmiyordu. Aksine, iki süper gücün uydularına dayattığı disiplinin çöküşü, özellikle ölümcül çatışmaların yaygınlaşmasına kapı açtı (örneğin, 1991 ve 2003 savaşlarında Irak'ta yüz binlerce kişi öldü). Ancak bu çatışmalar artık Doğu ve Batı blokları arasındaki düşmanlığın bir parçası değildi ve bu dönemin büyük bir bölümünde, özellikle büyük güçler tarafından askeri harcamalarda önemli bir azalma oldu. Bugün durum artık böyle değil: Üçüncü Dünya Savaşı'nın habercisi olabilecek yeni blokların oluşumuna tanık olmasak da askeri harcamalar dramatik bir şekilde arttı. Ve yeniden stoklanan silahlar, şu anda Ukrayna, Lübnan, Gazze ve İran'da gördüğümüz gibi, kullanılmak üzere üretiliyor. Dünya liderlerinin bugün bize ısrarla tekrarladıkları “Barış istiyorsan savaşa hazırlan” şeklindeki meşhur söz, her zaman yanlış çıkmıştır. Silahlar ne kadar çok olursa, krizdeki kapitalist sistemde kaçınılmaz olan savaşlar o kadar ölümcül olur ve giderek artan bir ölçekte sefalet, yıkım, kıtlık ve ölüm yayılır. Ve 2020'lerin başından bu yana küresel durumun özelliklerinden biri, dünyayı vuran felaketlerin giderek daha fazla birleşerek, bir tür cehennem girdabında birbirini besleyip tetikleme eğiliminde olması.
Örneğin, küresel ısınmanın sonucu olarak buzulların erimesi, bu ısınmayı daha da şiddetlendirir, çünkü büyük buz kütleleri güneş ışınlarını ısıya dönüştürmek yerine geri yansıtma görevi görmektedir.
Benzer bir şekilde, iklim değişikliği ve savaşlar giderek daha fazla kıtlığa neden oluyor ve bu da en gelişmiş ülkelere göçün artmasına yol açıyor. Ve bu göç, bu ülkelerde yabancı düşmanı popülizmin yükselişini ve durumu daha da kötüleştirebilecek siyasi güçlerin iktidara gelmesini tetikliyor. Bu durum, Trump'ın ticaretle ilgili önlemlerinde görüldüğü üzere, uygulanan gümrük vergilerinin, küresel pazarın ve kapitalist ekonominin, Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere genel istikrarsızlığını daha da artırması nedeniyle, özellikle ekonomik açıdan geçerli. Dünyayı saran tüm krizleri ve felaketleri gözden geçirsek, bunların nasıl dünya liderlerinin kontrolünden giderek çıkan ve insanlığı yıkıma sürükleyen genel bir kaosun farklı tezahürleri olduğunu görebiliriz. 28 Ocak 2025'ten bu yana, Chicago'daki Kıyamet Saati 23:58:31'e ayarlanmış durumda, yani gece yarısına hiç olmadığı kadar yakın.
Gittikçe artan felaketler ve insanlığın yok olma tehdidinin karşısında, birçok insan, özellikle de gençler, toplumu saran genel umutsuzluğa boyun eğmeyi reddediyor. İklim değişikliğine, çevrenin tahribatına ve savaşa karşı protestoları düzenli olarak görüyoruz, ancak dünya liderlerinin, çevreci veya barışçıl konuşmalar yapsalar bile, bu felaketleri önlemeye yönelik gerçek bir kaygı taşımadıkları açık. Aksine, bugün gördüğümüz şey, dünün liderleri tarafından açıklanan küçük “yeşil” önlemlerin genel olarak yeniden değerlendirilmesi, barışa olan bağlılıklarınınsa her geçen gün daha da itibarını yitirmesidir. Ve bu, bu liderlerin ‘iyi’ veya “kötü” niyetleriyle alakalı bir mesele değil. Bazıları kötü niyetlerini açıkça ve alaycı bir şekilde sahipleniyor: Putin ve Netanyahu sivil halkı bombalamalarını tiksindirici bir şekilde meşrulaştırıyor, Trump ise sözleri ve eylemleriyle çevrenin tahrip edilmesini savunuyor. Bununla birlikte, retorik ve siyasi eğilimlerine bakılmaksızın, tüm hükümetler silahlanmayı büyük ölçüde artırıyor, çevre koruma politikalarını tekrar tekrar kısıtlıyor ve işçilerin yaşam standartlarına saldırıyor. Bunun nedenleri çok basit. Birincisi, kapitalist ekonominin giderek çöküşü karşısında, devletler arasındaki rekabet ancak gittikçe şiddetlenebilir ve dünya pazarında daha rekabetçi olmak için işgücü maliyetlerini düşürmekten başka, çevre koruma politikalarını terk etmekten başka çareleri yoktur. İkincisi, geçmişte her zaman olduğu gibi, kapitalizmin derinleşen ekonomik çelişkileri, askeri çatışmaların tırmanmasına yol açmaktadır.
Gençlerin çevre tahribatı ve savaşa karşı yaptıkları gösteriler temel meselelere yönelik derin bir endişeyi ortaya koysa da dünyayı yöneten burjuvaziye karşı gerçek bir ağırlık taşımıyorlar, çünkü bu gösteriler egemen sınıfı tehdit edebilecek tek sınıf olan proletaryanın, ona yönelik doğrudan bir saldırısını içermiyorlar. Sonuç olarak, açık amacı işçi sınıfını kapitalizme karşı temel mücadelesinden uzaklaştırmak olan burjuva partilerinin demagojik kampanyalarının kolay avı oluyorlar. Ve bu, tarihsel durumun tam da merkezinde yer almakta.
Gerçekte, kapitalist sistem, tıpkı antik çağdaki köle sistemi ve Orta Çağ'daki feodal sistem gibi, tarih tarafından ölüme mahkum edilmiştir. Feodal toplum ve ondan önceki köle toplumu gibi, kapitalist toplum da çöküş dönemine girmiştir. Bu çöküş, 20. yüzyılın başında başlamış ve ilk büyük tezahürünü Birinci Dünya Savaşı'nda göstermiştir. Bu, 19. yüzyılda maddi üretimde önemli ilerlemeler sağlayan kapitalist sistemin ekonomik yasalarının, Birinci Dünya Savaşı ve 1929 krizi gibi artan çalkantılarla kendini gösteren ciddi engeller haline geldiğinin kanıtıydı. Bu çöküş, özellikle bu krizden kaynaklanan İkinci Dünya Savaşı ile 20. yüzyıl boyunca devam etti. Savaş sonrası yıllar, yeniden yapılanma ile birlikte bir refah dönemi getirmiş olsa da kapitalist sistemin ekonomik çelişkileri 1960'ların sonunda yeniden ortaya çıktı ve dünyayı artan bir kargaşaya sürükledi. Bunu ekonomik, askeri, siyasi ve iklim krizleri izledi. Ve bu krizlerin çözülmesi mümkün değil, çünkü bunlar kapitalizmin ekonomik yasalarını etkileyen aşılmaz çelişkilerden kaynaklanmakta. Dolayısıyla, dünyanın durumu artan kaosla ve barbarlıkla sadece daha da kötüleşebilir. Kapitalist sistemin bize sunabileceği tek gelecek budur.
Peki, umut olmadığını, toplumda hiçbir gücün insanlığın yok oluşuna karşı çıkamayacağını mı düşünmeliyiz? Durumun ciddiyetinin farkında olanlar arasında bir sonuç giderek daha netleşiyor: dünyaya hükmeden kapitalist sistemin içinde bir çözüm yok. Peki o zaman bu sistemden nasıl kurtulabiliriz? Sistemi yönetenlerin iktidarını nasıl devirebiliriz? Günümüz dünyasının barbarlığının artık bilinmeyeceği, bilim ve teknolojideki muazzam ilerlemelerin, daha da korkunç ölüm araçları üretmek veya dünyayı giderek yaşanmaz hale getirmek yerine, insanlığın gelişmesine hizmet edeceği bir topluma giden yolu nasıl açabiliriz? Savaşların, adaletsizliğin, yoksulluğun, sömürünün ve baskının ortadan kaldırılacağı bir toplum. Tüm insanların rekabet ve şiddet yerine uyum ve dayanışma içinde yaşayabileceği bir toplum. İnsanları doğaya karşı kışkırtmayan, aksine insanları doğanın bir parçası haline getiren bir toplum.
Böyle bir toplumun olasılığını düşündüğümüzde, omuz silkip bu tür düşünceleri alay konusu yapmaya çalışan “gerçekçi insanlar” eksik değil: “Bunlar boş hayaller, masallar, ütopya.” Elbette, en fanatik sözcüler ve “ütopik fikirler”e karşı küçümsemeyi savunanlar, toplumun ayrıcalıklı kesimlerinde ve onları kölece savunanlar arasında, ancak onların görüşlerinin toplumun büyük çoğunluğunu etkilediğini kabul etmeliyiz.
Gelecekle ilgili tüm bu soruları yanıtlamak için, önce geçmişteki mücadelelere bakmalıyız.
Önümüzdeki mücadelelere hazırlanmak için geçmiş mücadelelerimizi hatırlamak
Adaletsizliklerin ortadan kaldırılacağı ve insanların uyum içinde yaşayacağı ideal bir toplum hayali çok uzun zamandır var olmuştur. Bu hayaller, erken Hıristiyanlık döneminde, 16. yüzyılda Almanya'da yaşanan Köylü Savaşı'nda (keşiş Thomas Müntzer etrafındaki Anabaptistler), 17. yüzyılda İngiliz Devrimi'nde (“Diggers” veya “True Levellers”) ve 18. yüzyılın sonlarında Fransız Devrimi'nde (Babeuf ve “Eşitler Komplosu”) görülebilir. Bu hayallerin ütopik olduğu bir gercek. Ancak, o dönemde, bunların gerçekleşmesi için gerekli maddi koşullar mevcut olmadığı için hayata geçirilemedi. 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başında, sanayi devrimi ile birlikte işçi sınıfının gelişmesi, komünist bir toplumun sağlam maddi temellerini attı.
Bu temeller, bir tarafta kapitalizmin yasaları sayesinde mümkün olan muazzam zenginlik ve insan ihtiyaçlarının tam olarak karşılanmasına olanak tanıyan bir bolluk, diğer tarafta ise zenginliğin çoğunu üreten sınıfın, modern proletaryanın muazzam büyümesi idi. Gerçekten de kapitalizmin ortadan kaldırılması ve komünizmin kurulmasıyla temsil edilen muazzam dönüşümü gerçekleştirebilecek tek sınıf işçi sınıfıdır. Toplumda, kapitalizmin temellerini ve her şeyden önce bu sistemin krizinin merkezinde yer alan meta üretimini kökünden söküp atmak için gerçek bir çıkarı olan tek sınıf işçi sınıfıdır. Zira ücretlilerin sömürüsünün kökeninde tam da kapitalist üretimde metaların hakimiyeti, yani piyasa yatmaktadır. İşçi sınıfının, küçük çiftçiler veya zanaatkârlar gibi diğer üretici kategorilerinden ayırt edici özelliği, üretim araçlarından mahrum olması ve yaşamak için emek gücünü bu üretim araçlarının sahiplerine, yani özel kapitalistlere veya devlete satmak zorunda olmasıdır. Kapitalist sistemde emek gücünün kendisi bir meta haline geldiği ve hatta tüm metaların başlıca metası olduğu için proletarya sömürülmektedir. Bu nedenle proletaryanın kapitalist sömürüye karşı mücadelesi, ücretli emeğin ve dolayısıyla tüm meta biçimlerinin ortadan kaldırılmasını da içermektedir. Dahası, bu sınıf zaten toplumun servetinin çoğunu üretiyor. Kapitalizmin kendisi tarafından geliştirilen ilişkili emek sayesinde bunu toplu olarak yapıyor. Ancak bu sistem, küçük ölçekli bireysel üretimi ortadan kaldırma pahasına üstlendiği üretimin toplumsallaştırılmasını tamamlayamamıştır.
Bu, kapitalizmin temel çelişkilerinden biridir: kapitalist sistem içinde üretim küreselleşmiştir; ancak üretim araçları, üretilen malları satan ve satın alan ve birbirleriyle rekabet eden çok sayıda mülk sahibi, patron veya ulus devlet arasında dağılmış durumdadır. Bu nedenle, piyasanın ortadan kaldırılması, tüm kapitalistlerin mülksüzleştirilmesini ve tüm üretim araçlarının toplum tarafından kolektif olarak devralınmasını gerektirir. Bu görev, ancak, üretim araçlarına sahip olmayan sınıfın kolektif olarak hareket etmesi halinde gerçekleştirilebilir.
1917: Rusya devrimi
Proletaryanın bu devrimci mücadelesinin “tatlı bir rüya”dan ibaret olduğunu iddia etmeye devam edenlere, tarihsel gerçekliği hatırlatmak yeterlidir. Nitekim, 19. yüzyılın ortalarında, özellikle İngiltere'deki Chartist hareketi, 1848 Haziran’ında Paris'teki ayaklanma, 1864'te Londra'da kurulan Uluslararası İşçi Birliği (kısa sürede Avrupa'da bir “güç” haline geldi) ve 1871 Komünü ile proletarya, kapitalist sınıfa karşı gerçek bir tehdit olduğunu kanıtlamaya başladı. Ve bu tehdit, 1917'de Rusya'da ve 1918-23'te Almanya'da gerçekleşen devrimlerle tam anlamıyla doğrulandı.
Bu devrimler, 1848'de Komünist Birlik tarafından benimsenen ve Karl Marx ile Friedrich Engels tarafından yazılan Komünist Manifesto'nun perspektifini çarpıcı bir şekilde doğruladı. Bu temel belge şu şekilde sona eriyordu: "Komünistler, görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmezler. Amaçlarına ancak mevcut tüm toplumsal koşulların zorla yıkılmasıyla ulaşılabileceğini açıkça beyan ederler. Egemen sınıflar komünist devrimden korkun! Proleterlerin kaybedecekleri zincirlerinden başka hiçbir şeyleri yoktur. Kazanacakları ise bir dünyadır.”
Ve gerçekten de 1917'den itibaren egemen sınıflar, özellikle de burjuvazi titremeye başladı. Rusya ve Almanya'da doruğa ulaşan uluslararası devrimci dalganın gücü, hükümetleri savaşı sona erdirmeye zorlayacak kadar büyüktü. İşçiler o zaman kendi güçlerinin farkına vardılar, bir sınıf olarak örgütlendiler, sürekli genel kurullar düzenlediler, sovyetler (Rusça'da “konseyler” anlamına gelir) kurdular, tartıştılar, kararlar aldılar ve birlikte hareket ettiler. Gözlerinin önünde başka bir dünyanın doğuşunu gördüler.
1920-1930-1940-1950: Karşı devrim
Sömürü sistemlerinin yıkılma ve dolayısıyla ayrıcalıklarını kaybetme olasılığıyla karşı karşıya kalan burjuvazi, korku ve öfke içindeydi. 1871'de, Paris proletaryası iki aydır iktidardayken, Fransız burjuvazisi, hâlâ Fransa'yı işgal eden Prusya birliklerinin iş birliğiyle, “Komünarlar”a karşı korkunç bir baskı başlattı ve 20.000 kişinin öldüğü “kanlı hafta” yaşandı. 1917 devrimci dalgasıyla karşı karşıya kalan, sadece bir veya iki ülkenin burjuvazisi değil, tüm dünya burjuvazisi öfkesini ve barbarlığını ortaya koydu. Oybirliğiyle, tüm ülkelerin liderleri, en “demokratik” olanlar bile, dünyanın en gerici rejimlerinden biri olan devrilmiş Çarlık rejiminin subaylarının önderliğindeki Beyaz ordulara destek verdiler. Daha da kötüsü, Dünya Savaşı'na aktif olarak katılarak proletaryanın temel ilkelerinden olan enternasyonalizme zaten ihanet etmiş olan “Sosyalist” partiler, Almanya'daki devrimin bastırılmasında öncü rol oynayarak, binlerce kişinin ölümüne neden oldular ve proleter mücadelenin en parlak iki figürü olan Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht'in soğukkanlılıkla öldürülmesini emrederek, alçaklığın doruk noktasına ulaştılar. “Birisi kanun adamı rolünü oynamalı. Bu sorumluluktan korkmuyorum” dedi Sosyal Demokrat Parti (SPD) liderlerinden ve Savunma Bakanı Gustav Noske.
Rusya'da Beyaz Ordular nihayetinde Kızıl Ordu tarafından yenilgiye uğratıldı. Ancak Almanya'da burjuvazi, 1919, 1921 ve 1923 yıllarında işçilerin ayaklanma girişimlerini bastırmayı başardı. Rus devrimi kendini izole edilmiş buldu ve bu da karşı devrimin önünü açtı.
Bu, 20. yüzyılın en büyük dramının sahnesiydi: Rusya'da karşı devrim, yabancı bir ordunun silahlarıyla “dışarıdan” değil, “içeriden” zafer kazandı. Komünist devrim olduğunu iddia edip kendini öyle gösterirken, yozlaştırdı, ezdi, sürgün etti ve öldürdü. Karşı devrimi gerçekleştiren, aslında burjuva devletin devrilmesinden sonra ortaya çıkan devletti. Bu devlet, Rusya'da ve dünyanın geri kalanında proletaryaya hizmet etmeyi bıraktı ve klasik burjuvazinin yerini alan ve artık işçi sınıfının sömürülmesini sürdürme görevini üstlenen yeni devlet burjuvazisinin savunucusu oldu. Bu, 19. yüzyılın ortalarında devrimciler tarafından ortaya atılan bakış açısının bir kez daha doğrulanmasıydı: komünist devrim ancak küresel olabilir. Bu bakış açısı, Komünist Manifesto'nun temelini oluşturan Engels'in “Komünizmin İlkeleri” adlı metninde açıkça belirtilmiştir: "Komünist devrim sadece ulusal bir olgu olmayacak, tüm medeni ülkelerde eşzamanlı olarak gerçekleşecektir (...). Dünyanın diğer ülkeleri üzerinde güçlü bir etki yaratacak ve bu ülkelerin şimdiye kadar izledikleri gelişme sürecini kökten değiştirecek ve bu sürecin hızını büyük ölçüde artıracaktır. Bu evrensel bir devrimdir ve buna bağlı olarak evrensel bir etki alanına sahip olacaktır." Bu ilke, 20. yüzyılın tüm devrimcileri tarafından, özellikle de şu net ifadeyi bize borçlu olduğumuz Lenin tarafından şiddetle savunulmuştur:
"Rus devrimi, dünya sosyalist ordusunun sadece bir parçasıdır ve başardığımız devrimin başarısı ve zaferi, bu ordunun eylemlerine bağlıdır. Bu, hiçbirimizin unutmadığı bir gerçektir (...). Rus proletaryası, devrimci izolasyonunun bilincindedir ve tüm dünya işçilerinin birleşik müdahalesinin, proletaryanın zaferi için vazgeçilmez bir koşul ve temel öncül olduğunu açıkça görmektedir." (23 Temmuz 1918)
Bu nedenle, Stalin'in 1924'ten itibaren ortaya attığı “Tek Ülkede Sosyalizm” fikri, onun ve lideri olduğu Bolşevik Partisi'nin ihanetini ortaya koymaktadır. Bu ihanet, Rusya'da ve uluslararası alanda proletaryanın başına gelen korkunç karşı devrimin ilk adımıydı. Rusya'da, Stalin ve suç ortaklarının 1917 devriminin en iyi savaşçılarını tek tek ortadan kaldırdıklarını gördük, özellikle de 1936-38 yıllarında yapılan uğursuz “Moskova duruşmaları” sırasında. Bu duruşmalarda işkence ve ailelerine yönelik tehditlerle kırılan sanıklar, en ağır suçları kendileri üstlenerek enselerinden vuruldular. Aynı zamanda, halk arasında terör ortamı yaratmak için milyonlarca işçi sebepsiz yere öldürüldü veya toplama kamplarına gönderildi. Rusya dışındaki Stalinleşmiş “Komünist” partiler, işçi sınıfı mücadelelerini sabote etme ve hatta bastırma konusunda öncülük ettiler. Bu durumun bir örneği, 1937 Mayıs’ında Barselona’da, Stalinistlerin giderek artan tahakkümüne karşı isyan eden kentin proletaryasında yaşandı.
Almanya'da, kapitalist rejimi savunmayı Weimar Cumhuriyeti'nin “demokratik” partileri, özellikle de Sosyal Demokrat Parti üstlenmişti; ancak burjuvazi, kapitalist düzene karşı ayaklanma dürtüsünü kalıcı olarak ortadan kaldırmak için o ülkenin proleterlerine eşi görülmemiş bir şiddetle “ceza” vermek zorunda kaldı. Ve bu iğrenç görevi, hepimizin bildiği korkunç bir acımasızlıkla üstlenen Nazi Partisi oldu.
Burjuvazinin “demokratik” fraksiyonları, özellikle Fransa, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri'nde hâkim olanlar, daha az göze çarpan ama aynı derecede etkili bir şekilde karşı devrimde rol oynadılar. Bu fraksiyonlar, Rusya ve Almanya'da devrimci proletaryanın bastırılmasını desteklemekle yetinmediler (örneğin, 1918'de Almanya'yı yenen Fransa, isyancı işçileri öldürmek için Almanya'ya 16.000 makineli tüfek iade etti). Hitler’in iktidara gelişinde basamak işlevi görenler bizzat ‘demokratik’ kurumlardı; aynı şekilde, İspanya’da Hitler ve Mussolini’nin müttefiki Franco’nun zaferini destekleyen de yine ‘demokratik’ İngiltere’ydi. 1930'larda “demokrasiler”, Eylül 1934'te Stalinist rejimi Milletler Cemiyeti'ne kabul ederek ona saygınlık kazandırdılar. Lenin, 1919'da kurulduğunda bu burjuva örgütünü “hırsızlar ini” olarak tanımlamıştı. Bu saygınlık, Mayıs 1935'te imzalanan Franco-Sovyet Karşılıklı Yardımlaşma Antlaşması (Laval-Stalin Paktı olarak bilinir) ile pekiştirildi.
Bu nedenle, 1930'larda Stalinist ve Hitlerci rejimler altında, “demokratik” rejimlerin suç ortaklığıyla gelişen korkunç barbarlık, sömürücü sınıfın ayrıcalıkları ve toplum üzerindeki gücü tehdit edildiğinde onu saran kana susamış öfkeyi bize hatırlatır.
Ancak 1930'larda proletarya ve küresel toplum henüz dibe vurmamıştı. Bu yıllar, işçi sınıfına yönelik korkunç saldırılarla dünya ekonomisinin çöküşüyle damgalandı, ancak işçi sınıfı, yenilgisinin derinliği nedeniyle, bu saldırılara bir kez daha devrim yolunu seçerek yanıt veremedi. Aksine, bu yıllar insanlık tarihinin en büyük trajedisine yol açtı: İkinci Dünya Savaşı, çoğu sivil olan 60 milyon kişinin, Nazi toplama kamplarında veya her iki tarafın şehirlerine yapılan halı bombardımanlarında katledilmesiyle sonuçlandı. Seksen yıl sonra bu trajedinin ayrıntılarına burada girmeye gerek yok. Bize bu konuda bilgi veren pek çok kitap, makale ve televizyon programı hâlâ mevcut. Kısa bir süre önce, başarılı bir film olan Oppenheimer, bu dönemin özellikle korkunç bir olayını hatırlattı: Ağustos 1945'te “büyük Amerikan demokrasisi” tarafından Japonya'ya atılan atom bombaları.
Bu savaşın en korkunç yönlerinden biri, Birinci Dünya Savaşı'nda olduğu gibi, proletaryada bir tepki doğurmamış olmasıdır. Tam tersine, 1945'teki Müttefiklerin zaferi, medeniyetin barbarlığa, “demokrasinin” faşizme karşı kazandığı zafer olarak sunuldu ve burjuvazinin büyük ülkelerdeki işçi sınıfı içinde sürdürdüğü yanılsamaları, özellikle de “demokrasi”nin ideal bir toplumsal düzen olduğu yanılsamasını pekiştirdi. Oysa bu düzen, savunucularının retoriğinin ötesinde, gerçekte işçilerin sömürülmesini, adaletsizliği, baskıyı ve savaşları sürdürmektedir.
Esasen, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan dünya, karşı-devrimin güçlendiği bir dünya oldu. Bu güçlenme artık esas olarak terör, proleterlerin suikastlarla ortadan kaldırılması ya da toplama kampları biçiminde değil, — bunlar artık “sosyalist” devletlere özgü hale gelmişti (1953’te Doğu Almanya’da, 1956’da Macaristan’da ve 1970’te Polonya’daki kanlı bastırmalarda görüldüğü gibi) —, çok daha sinsi bir şekilde, burjuvazinin sömürülenler üzerindeki ideolojik hâkimiyeti biçiminde kendini gösterdi. Bu hâkimiyet, savaş sonrası yeniden yapılanma sürecinde ekonomik durumun geçici olarak iyileşmesiyle daha da kolaylaştı.
Ancak, Paris Komünü'nün bastırılmasından sonra Komünar Jean-Baptiste Clément (aynı zamanda “Temps des cerises” (Kiraz Mevsimi) şarkısının da yazarı) tarafından yazılan La semaine sanglante (Kanlı Hafta) şarkısında da söylendiği gibi: “Les mauvais jours finiront” (Kötü günler sona erecek). Ve burjuvazinin tam ideolojik hakimiyetinin “kötü günleri” Mayıs 1968'de sona erdi.
1968: Proleter mücadelenin yeniden başlaması
Fransa'da Mayıs 68'de yaşanan büyük grev (o zamana kadar dünya proletaryasının tarihindeki en büyük grev), işçi mücadelelerinin yeniden başlamasının ve karşı devrimin sonunun habercisiydi. Çünkü Mayıs 68, “Fransız meselesi” değildi; savaş sonrası refah döneminin sonunu getiren ekonomik krizle karşı karşıya kalan burjuvazinin saldırılarına dünya proletaryasının verdiği ilk büyük yanıttı. İlk kongremizde kabul edilen Manifesto'da şöyle deniyor:
"Bugün, proleter alev yeniden tüm dünyada parlıyor. Çoğu zaman kafa karıştırıcı ve tereddütlü bir şekilde, ama bazen devrimcileri bile şaşırtan sarsıntılarla, proleter dev başını kaldırdı ve yaşlanmış kapitalist yapıyı sarsmaya geri döndü. Paris'ten Cordoba'ya [Arjantin], Torino'dan Gdansk'a, Lizbon'dan Şanghay'a, Kahire'den Barselona'ya; işçi mücadeleleri yeniden kapitalistler için bir kabusa dönüştü. Aynı zamanda, sınıfın genel olarak yeniden canlanmasıyla birlikte, devrimci gruplar ve akımlar yeniden ortaya çıkmış ve proletaryanın en önemli araçlarından birini, hem teorik hem de pratik olarak yeniden inşa etmek gibi muazzam bir görevle yükümlü hale gelmişlerdir: sınıf partisini.”
Yeni bir nesil ortaya çıkıyordu, karşı devrimden zarar görmemiş, ekonomik krizin geri dönüşüne karşı mücadele eden ve düşünce potansiyelini tam olarak ortaya koyan bir nesil. Tüm toplumsal atmosfer değişiyordu: Kıtlık yıllarının ardından, işçiler, özellikle de genç nesiller, tartışmaya, “dünyayı yeniden yaratmaya” hevesliydiler. “Devrim” kelimesi her yerde duyuluyordu. Marx, Lenin ve Luxemburg'un yazıları dolaşıyordu ve sonsuz tartışmalara yol açıyordu. İşçi sınıfı, tarihini ve geçmiş deneyimlerini geri kazanmaya çalışıyordu.
Ancak bu işçi mücadeleleri dalgasının en temel yönlerinden biri, burjuvazinin, kendi ekonomik sisteminin krizine karşılık vermede serbestçe hareket edemediği anlamına gelmesiydi. Komünistler için olduğu kadar, aynı zamanda tarihçilerin büyük çoğunluğu için de İkinci Dünya Savaşı'nın 1929'da başlayan genel ekonomik krizin bir sonucu olduğu açıktır. Bu savaş, 1917'de Rusya'da ve 1918'de Almanya'da gördüğümüz gibi, savaşın patlak vermesine karşı çıkabilecek tek güç olan işçi sınıfının derin bir yenilgisini gerektiriyordu. Ancak dünya proletaryasının 1968'den itibaren krizin ilk saldırılarına kitlesel ve kararlı bir şekilde tepki verme yeteneği, 1930'larda olanların aksine, ana kesimlerinin “vatan savunması” için askere alınmaya hazır olmadığı anlamına geliyordu. Ve işçilerin mücadelelerinin doğrudan bir sonucu olmasa da 1973'te ABD'nin Vietnam'dan çekilmesi, dünyanın önde gelen gücünün burjuvazisinin artık işçi sınıfı gençliğini savaş için seferber edemediğini kanıtladı. Zira çok sayıda genç, “özgür dünyayı savunmak” adına gidip öldürülmeyi veya Vietnamlıları öldürmeyi reddetti.
Tam da bu yüzden, küresel kapitalist ekonomideki çelişkilerin derinleşmesi, iki blok arasında genel bir çatışmaya, yani üçüncü bir dünya savaşına yol açmamıştır.
Sınıf mücadelesinin yeniden başlamasının bir diğer önemli yönü, sadece devrim fikrini birçok işçinin bilincine geri getirmiş olması değil, aynı zamanda, 1920'lerin başından beri, düşman eline geçen komünist partilerin içinde ve dışında, bu partilerin yozlaşmasına ve ardından proletaryanın İkinci Dünya Savaşı'na askere alınmasına karşı mücadele eden bir akım olan Komünist Sol'a bağlılıklarını ilan eden küçük azınlıkların gelişmesine yol açmış olmasıdır.
ICC’nin Birinci Kongre Manifestosu’nda yazdığımız gibi: “Uzun yıllar boyunca, özellikle Alman, Hollanda ve bilhassa İtalyan Solu’na ait farklı fraksiyonlar, hem teorik açıklığa kavuşturma hem de kendilerini hâlâ proleter olarak adlandıran partilerin ihanetlerini teşhir etme bakımından dikkate değer bir faaliyet düzeyi sürdürdüler. Ancak karşı-devrim, bu fraksiyonların hayatta kalmasına izin vermeyecek kadar derin ve uzundu. İkinci Dünya Savaşı'nın ve sınıfın yeniden dirilişini tetikleyememesinin ağır darbesiyle, o zamana kadar hayatta kalmış son fraksiyonlar da yavaş yavaş ortadan kayboldu ya da yozlaşma, skleroz veya gerileme sürecine girdi.”
Ve gerçekten de Mayıs 1968'de başlayan işçi mücadelelerinin ardından, Komünist Sol'u yeniden keşfetmeye çalışan, kendi aralarında tartışmalar yapan ve 1973-74'te birkaç uluslararası konferansın ardından Ocak 1975'te Uluslararası Komünist Akım'ın kuruluşuna katılan bir dizi grup ve tartışma çevresi ortaya çıktı.
1970'ler, 1980'ler: Yirmi yıllık mücadele
Mayıs 1968'de başlayan ilk mücadele dalgası şüphesiz en görkemli olanıydı: 1969'daki “İtalya’nın Sıcak Sonbaharı” (aynı zamanda “Çılgın Mayıs” olarak da bilinir), aynı yılın mayıs ayında Arjantin'in Cordoba kentinde yaşanan şiddetli ayaklanma, 1970 kışında Polonya'da gerçekleşen büyük grev ve 1972'de İspanya ve Büyük Britanya'da yaşanan önemli hareketler. Özellikle İspanya'da, Franco rejimi hâlâ iktidarda iken işçiler kitlesel toplantılar yoluyla örgütlenmeye başladılar ve bu süreç 1976'da Vitoria'da zirveye ulaştı. Mücadele dalgasının uluslararası boyutu, savaş ve milliyetçiliğin hâkim olduğu İsrail (1969 ve 1972) ve Mısır (1972) gibi uzak bölgelere kadar yankı buldu.
Bu mücadele dalgasının ivmesi, kısmen, 1968'de küresel burjuvaziyi vuran sürprizle açıklanabilir. On yıllar süren karşı devrim ve proletarya üzerinde ideolojik ve politik hakimiyetin ardından, burjuvazi, devrimci perspektifin ortadan kalktığını, hatta sınıf mücadelesinin sona erdiğini ilan edenlerin söylemlerine inanmaya başlamıştı. Ancak şaşkınlığından çabucak kurtuldu ve işçilerin öfkesini burjuvazinin yararına yönlendirmek için bir karşı saldırı başlattı. Böylece, Mart 1974'te Birleşik Krallık'ta bir dizi grevin ardından, dünyanın en eski ve en deneyimli burjuvazisi, Muhafazakar Başbakan'ı, özellikle sendikalarla yakın bağları nedeniyle işçilerin çıkarlarının savunucusu olarak kendini sunan İşçi Partisi lideri Harold Wilson ile değiştirdi. İngiltere’de, diğer birçok ülkede olduğu gibi, sömürülenler, sözde çıkarlarını savunan sol hükümetleri engellememek veya seçimleri kazanmalarına yardımcı olmak için mücadelelerinden vazgeçmeye çağrıldılar.
Gelişmiş ülkelerdeki burjuvazinin bu politikası, işçilerin militanlığını geçici olarak yatıştırmayı başardı, ancak 1974'ten itibaren kapitalist krizin önemli ölçüde kötüleşmesi ve proletaryaya yönelik saldırılar, bu militanlığın önemli ölçüde yeniden canlanmasına yol açtı: İranlı petrol işçilerinin grevleri, 1978'de Fransa'daki çelik işçilerinin grevleri, 1978-79'da İngiltere'deki “Hoşnutsuzluk Kışı”, Rotterdam'daki liman işçilerinin grevleri (bağımsız bir grev komitesi tarafından yönetildi) ve 1979'da Brezilya'daki çelik işçilerinin grevleri (bu işçiler aynı zamanda sendikaların kontrolüne de meydan okudular). Bu mücadele dalgası, bağımsız bir sektörler arası grev komitesi (MKS) tarafından yönetilen, Ağustos 1980'de Polonya'da gerçekleşen kitlesel grevle doruğa ulaştı. Bu grev, 1968'den bu yana sınıf mücadelesinde kesinlikle en önemli olaydı. Aralık 1981'de Polonyalı işçilere uygulanan şiddetli baskı bu dalgayı durdurmuş olsa da, işçilerin militanlığı 1983 ve 1986'da Belçika'daki mücadeleler, 1985'te Danimarka'daki genel grev, 1984-85'te İngiltere'deki madenciler grevi, 1986 ve 1988'de Fransa'da demiryolu ve sağlık işçilerinin mücadeleleri ve 1987'de İtalya'da eğitim işçilerinin hareketi ile yeniden ortaya çıktı. Özellikle Fransa ve İtalya'daki mücadeleler, Polonya'daki kitlesel grev gibi, genel kurullar ve grev komiteleri ile gerçek bir öz örgütlenme kapasitesi gösterdi.
Bu sadece bir grev listesi değil. Bu mücadele dalgası olduğu yerde saymadı, sınıf bilincinde gerçek ilerlemeler sağladı. Bu ilerleme, birçok ülkede, özellikle Fransa ve İtalya'da, mücadeleler sırasında burjuva devletinin hizmetindeki yangın-söndürücü rolü giderek daha belirgin hale gelen resmi sendikalarla rekabet etmeye başlayan “koordinasyonlar”ın ortaya çıkmasına neden oldu. Genellikle korporatist bir karakter taşıyan bu koordinasyonlar, sendika aygıtı ve aşırı sol örgütlerin, işçilerin mücadelelerinin siyasallaşmasını önlemek için, sendikaların işçiler üzerindeki hakimiyetini yeni biçimlerde sürdürme çabasıydı. Mücadelelerin siyasallaşması, bu mücadelelerin sadece kapitalist saldırılara karşı bir direniş biçimi olarak değil, aynı zamanda kapitalist sisteme karşı nihai mücadelenin hazırlığı olarak da kabul edilmesi anlamına geliyordu.
1990'lar: Çürüme
Gerçekte, 1980'ler işçi sınıfının mücadelesini daha da geliştirme ve devrimci projesini gerçekleştirme konusundaki zorluklarını ortaya çıkarmaya başlamıştı.
1980'de Polonya'da yaşanan kitlesel grev, ölçeği ve işçilerin mücadelede kendi kendilerini örgütleme becerisi açısından olağanüstüydü. Ancak bu grev, doğu bloğu ülkelerinde batı “demokrasisine” duyulan hayallerin ne kadar büyük olduğunu da gösterdi. Daha da ciddi olanı, Aralık 1981'de Polonya işçilerinin karşılaştığı baskı karşısında, batı ülkelerindeki proletaryanın dayanışması platonik beyanlara indirgenmiş, Demir Perde'nin her iki tarafında da işçi sınıfının kapitalizme karşı verdiği mücadelenin aslında aynı mücadele olduğunu görülememişti. Bu, proletaryanın mücadelesini siyasallaştırma ve devrimci bilincini daha da geliştirme konusundaki yetersizliğinin ilk işaretiydi.
Ancak işçi sınıfının karşılaştığı bu zorluklar, burjuvazinin egemen kesimleri tarafından uygulanan yeni politika ile daha da şiddetlendi. Çoğu ülkede, iktidardaki “sol alternatif”, işçi sınıfıyla mücadele etmenin başka bir formülüne yerini bıraktı. Sağ kanat iktidara geri döndü ve işçilere karşı eşi görülmemiş şiddetli saldırılar başlattı, muhalefetteki sol kanat ise mücadeleleri içeriden sabote etti. Böylece, 1981'de ABD Başkanı Ronald Reagan, grevlerinin yasadışı olduğu gerekçesiyle 11.000 hava trafik kontrolörünü işten çıkardı. 1984'te İngiliz Başbakanı Margaret Thatcher, dostu Reagan'dan bile daha ileri gitti. O dönemde, Britanya'daki işçi sınıfı dünyadaki en militan işçi sınıfıydı ve her yıl grev gün sayısı konusunda yeni rekorlar kırıyordu. Bu ülke ve diğer ülkelerin burjuvazisi için, işçi sınıfının direncini kırmak gerekiyordu. Mart 1984'te, “Demir Leydi” çok sayıda madenin kapatılacağını açıklayarak madencileri kışkırttı ve sendikalarla el ele vererek onları sınıf kardeşlerinden izole etti. Madenciler bir yıl boyunca tek başlarına mücadele ettiler, ta ki tükenene kadar (Thatcher ve hükümeti gizlice kömür stoklayarak bu hamleye hazırlanmışlardı). Gösteriler acımasızca bastırıldı (üç kişi öldü, 20.000 kişi yaralandı, 11.300 kişi tutuklandı). İngiliz işçilerin bu yenilginin yol açtığı moral bozukluğunu ve felci aşmaları kırk yıl sürdü. Bu olay, İngiltere'de ve dünyanın diğer yerlerinde burjuvazinin, işçi mücadelelerinin gelişmesine karşı akıllıca ve etkili bir şekilde tepki verme, bu mücadelelerin proletaryanın siyasallaşmasına yol açmasını önleme ve hatta bazı ülkelerde, özellikle madencilik, gemi inşa, çelik ve otomobil gibi sembolik sektörlerde mücadele ruhunu yok ederek, proletaryanın sınıf kimliğini ortadan kaldırma yeteneğini gösterdi.
1988 yılında yayınladığımız makalelerden birinde yer alan kısa bir cümle, o dönemde işçi sınıfının karşı karşıya olduğu temel sorunu özetlemektedir: “Belki de 1988'de devrimden bahsetmek, 1968'de olduğundan daha zordur.”
Bu geçici perspektif eksikliği, toplumun tamamını etkilemeye başladı. Nihilizm yayıldı. Punk grubu Sex Pistols'un bir şarkısından alınan iki küçük kelime, Londra'nın dört bir yanındaki duvarlara sprey boyayla yazılıyordu: “Gelecek yok”.
1968 kuşağının tükenmesi ve toplumun çürümesinin ortaya çıkmaya başladığı bu koşullar altında, sınıfımıza korkunç bir darbe indirildi: 1989-91'de Doğu Bloku'nun ve ardından “Sovyet” Birliği'nin çöküşü, “komünizmin ölümü” üzerine ağır bir propaganda kampanyası başlattı. “Stalinizm = komünizm” şeklindeki büyük yalan bir kez daha sonuna kadar sömürüldü; gerçekte kapitalist olan bu rejimin tüm iğrenç suçları işçi sınıfına ve ‘onun’ sistemine atfedildi. Daha da kötüsü, gece gündüz şu slogan atılıyordu: “İşçilerin mücadelesi işte buraya varıyor: barbarlığa ve iflasa! Devrim hayali işte buraya varıyor: kabusa!” Eylül 1989'da şöyle yazmıştık: “Stalinizm, ölüm döşeğindeyken bile sermayenin egemenliğine son bir hizmet sunuyor; çürürken, cesedi proletaryanın soluduğu havayı kirletmeye devam ediyor.” (“Theses on the economic and political crisis in the eastern countries”, International Review No. 60). Ve bu durum çarpıcı biçimde doğrulanmıştır. Dünya sahnesindeki bu büyük tarihsel değişim, 1980’lerde gelişmeye başlayan ve Stalinist rejimlerin çöküşüne katkıda bulunan bir olguyu daha da şiddetlendirdi: kapitalist toplumun genel çürümesi. Bu çürüme, gelip geçici ya da yüzeysel bir an değildir; bütün topluma damgasını vuran derin bir dinamiktir. Kapitalizmin çöküşünün son evresidir — ya insanlığın yıkımıyla ya da dünya çapında bir komünist devrimle son bulacak bir can çekişme evresi.1990’da şöyle yazmıştık: “...bugünkü kriz, işçi sınıfının artık karşı-devrimin ağırlığı altında ezilmediği bir dönemde gelişmiştir. 1968’den itibaren tarihsel yeniden yükselişiyle birlikte sınıf, burjuvazinin Üçüncü Dünya Savaşı’nı serbestçe başlatamayacağını kanıtlamıştır. Aynı zamanda, proletarya bunu engelleyecek kadar güçlü olsa da kapitalizmi yıkacak güce hâlâ sahip değildir (...). Bu durumda, toplumun iki belirleyici ve karşıt sınıfı birbirine karşı durmakta, ancak hiçbirisi kendi nihai çözümünü dayatamamaktadır. Fakat tarih öylece durmaz. Hele ki kapitalizmde, toplumsal hayatın ‘donması’ ya da ‘durağanlaşması’, önceki toplumsal biçimlerde olduğundan daha az mümkündür. Kriz içindeki kapitalizmin çelişkileri derinleşmeye devam ettikçe, burjuvazinin topluma en ufak bir gelecek perspektifi sunamaması ve proletaryanın da şimdilik kendi perspektifini açıkça ortaya koyamaması, genel bir çözülme durumuna yol açmaktadır. Kapitalizm ayakta çürümektedir.” (“Theses on Decomposition, the Final Phase of Capitalist Decadence”, Point 4)
Bu çürüme toplumun her düzeyini etkiler ve bir zehir gibi işler: bireyciliğin, irrasyonalitenin, şiddetin, öz-yıkımın yükselişi... Korku ve nefret giderek hâkim olmaktadır. Latin Amerika’da uyuşturucu kartelleri, her yerde ırkçılık gelişmektedir... Düşünce, geleceğe uzanmanın imkânsızlığıyla, dar görüşlü ve kısa vadeli bir bakışla damgalanmıştır; burjuvazinin siyaseti giderek parça parça, dar kapsamlı bir hale gelmiştir. Bu gündelik bataklık kaçınılmaz biçimde proletaryayı da etkiler. Atomize olmuş, bireysel yurttaşlara indirgenmiş işçiler, toplumun çürümesinin derin izlerini taşırlar.
2000'ler, 2010'lar: Sınıf kimliğinin yitirilmesi nedeniyle engellenen mücadele girişimleri
2000-2010 yılları arasında bir dizi mücadele girişimi yaşandı, ancak bunların hepsi, işçi sınıfının artık kendi varlığının farkında olmaması, burjuvazinin işçi sınıfına toplumun ve geleceğin itici gücü olduğunu unutturmayı başarması gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. 15 Şubat 2003'te, Irak'taki yaklaşan savaşa karşı küresel bir gösteri düzenlendi (bu savaş, “terörle mücadele” bahanesiyle mart ayında patlak verecek, sekiz yıl sürecek ve bir milyon kişinin hayatına mal olacaktı). Bu hareket savaşı reddederken, 1990'larda arka arkaya yaşanan savaşlar hiçbir direnişle karşılaşmamıştı. Ancak bu hareket, her şeyden önce sivil ve pasifist bir çerçeveyle sınırlı kaldı; kendi devletlerinin savaşçı eğilimlerine karşı mücadele eden işçi sınıfı değil, hükümetlerinden barış politikası talep eden bir grup vatandaştı.
Mayıs-Haziran 2003'te Fransa'da emeklilik reformlarına karşı çok sayıda gösteri düzenlendi. Ulusal eğitim sektöründe grev başladı ve “genel grev” tehdidi belirdi, ancak sonuçta bu gerçekleşmedi ve öğretmenler izole kaldı. Bu sektörel sınırlanma, sendikaların kasıtlı politikasının bir sonucuydu ve bu sabotaj başarılı oldu çünkü sınıfın çok büyük bir zayıflığına dayanıyordu: öğretmenler kendilerini ayrı görüyorlardı, işçi sınıfının bir parçası gibi hissetmiyorlardı. O dönemde, işçi sınıfı kavramı hala belirsiz, reddedilmiş, modası geçmiş, utanç verici bir kavramdı.
2006 yılında Fransa'daki öğrenciler, özellikle gençlere yönelik güvencesiz bir sözleşme olan CPE'ye (Contrat Première Embauche, İlk İstihdam Sözleşmesi) karşı toplu olarak harekete geçti. Burada da mücadelecilikle birlikte düşünce de gelişiyordu, ancak bunların hiçbiri isçi sınıfı ve onun tarihine referansla şekillenmiyordu. Öğrenciler, işçi sınıfına özgü bir mücadele biçimini yeniden keşfettiler: genel kurullar/meclisler. Bu kurullar, işçiler, işsizler ve emeklilere açık, samimi tartışmaların yapıldığı platformlardı. Bu kurullar, nesiller ve sektörler arasında işçi sınıfı dayanışmasının gelişmesini sağladı. Bu hareket, kendilerine dayatılan fedakarlıkları reddetmeye ve mücadele etmeye hazır yeni bir neslin ortaya çıkışını gösteriyor. Ancak bu nesil aynı zamanda 1990'larda büyümüştü ve bu nedenle işçi sınıfının yokluğu ve onun projesinin ve deneyiminin ortadan kalkması tarafından derinden şekillenmişti. Bu nedenle, bu yeni nesil sömürülen bir sınıf olarak harekete geçmiyor, kendini “vatandaşlar” kitlesi içinde sulandırıyordu.
2011 yılında dünyanın büyük bir kısmına yayılan “işgal” hareketi de aynı güçlü ve zayıf yönlerle karakterize edildi. Burada da mücadele ruhu ve düşünce gelişiyordu, ancak işçi sınıfı ve onun tarihine atıfta bulunulmuyordu. İspanya'daki Indignados veya Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve Birleşik Krallık'taki Occupy hareketleri için, kendilerini proleterler değil “vatandaşlar” olarak görme eğilimi, tüm hareketi demokratik ideolojiye karşı savunmasız hale getirdi. Sonuç olarak, “Democracia Real Ya!” (Gerçek Demokrasi Şimdi!) hareketin sloganı oldu. Ve Yunanistan'daki Syriza ve İspanya'daki Podemos gibi burjuva partiler, bu ayaklanmaların gerçek mirasçıları olarak kendilerini sunabildiler. Diğer bir deyişle, işçiler ve işçilerin çocukları, toplumun diğer öfkeli kesimleri, küçük işletme sahipleri, yoksul esnaf ve zanaatkârlar, köylüler vb. arasında “vatandaşlar” olarak harekete geçirildiklerinde, sömürüye ve dolayısıyla kapitalizme karşı mücadelelerini geliştiremezler; aksine, kendilerini, daha adil, daha insancıl, daha iyi yönetilen bir kapitalizm ve daha iyi liderler taleplerinin bayrağı altında bulurlar.
2003-2011 dönemi, kriz halindeki kapitalizm altında yaşam ve çalışma koşullarının sürekli kötüleşmesine karşı, sınıfımızın bir dizi çabasını temsil etmektedir; ancak sınıf kimliğinden yoksun bırakılan bu sınıf, (geçici olarak) daha büyük bir çöküşe sürüklendi.
Ve 2010'larda çürümenin daha da kötüleşmesi bu zorlukların da şiddetini artırdı: bu burjuva siyasi akımının içerdiği tüm irrasyonellik ve nefretle birlikte popülizmin yükselişi, terörist saldırıların uluslararası alana yayılması, Latin Amerika'da uyuşturucu kaçakçıları ve Orta Doğu, Afrika ve Kafkasya'da savaş ağaları tarafından bütün bölgelerin ele geçirilmesi, küresel ısınmaya bağlı açlık, savaş, barbarlık ve çölleşmenin dehşetinden kaçan devasa göçmen dalgaları... Akdeniz, binlerce insan için su dolu bir mezar haline geldi.
Bu çürümüş ve ölümcül dinamik, milliyetçiliği ve devletin “korumasına” güvenmeyi pekiştirme eğilimindedir ve popülizm (ve azınlık için cihatçılık) tarafından sisteme dair sunulan yanlış eleştirilerinden etkilenir. Sınıf kimliğinin yokluğu, ırksal, cinsel ve diğer özel kategorilere bölünme eğilimi ile daha da ağırlaşmakta ve bu da dışlanma ve bölünmeyi pekiştirmektedir. Oysa, kapitalizmin barbarlığının kurbanı olan toplumun tüm kesimlerinin birliğini sağlayabilecek tek şey proleter mücadelesidir. Bunun da temel nedeni, bu sistemi ortadan kaldırabilecek tek mücadelenin bu olmasıdır.
2020: İşçilerin militanlığının geri dönüşü
Ancak mevcut durum, toplumun bu çürümesine indirgenemez. Yıkım ve barbarlığın güçlerinin yanı sıra başka güçler de iş başında: ekonomik kriz giderek kötüleşiyor ve her geçen gün mücadele ihtiyacını artırıyor; gündelik hayatın dehşeti, işçilerin düşünmeden edemeyeceği soruları sürekli gündeme getiriyor; son yıllardaki mücadeleler bazı cevaplar vermeye başladı ve bu deneyimler, biz farkında olmasak da izlerini bırakıyor. Marx'ın sözleriyle: “Cesur dostumuzu tanıyoruz, ... toprağın altında çok hızlı çalışabilen yaşlı köstebek, o değerli öncü.”
2019'da Fransa'da yeni bir emeklilik reformuna karşı bir sosyal hareket gelişti. Çok belirgin olan militanlıktan daha da önemli olan, yürüyüşlerdeki nesiller arası dayanışma eğilimiydi: altmışlı yaşlarındaki ve dolayısıyla reformdan doğrudan etkilenmeyen birçok işçi, genç işçilerin burjuvazinin bu saldırısından zarar görmemesi için greve gitti ve gösteri yaptı.
2022 Şubat’ında Ukrayna'da savaşın patlak vermesi büyük bir endişe yarattı; işçi sınıfı arasında çatışmanın yayılacağı ve tırmanacağına dair korku vardı. Ancak aynı zamanda savaş, enflasyonu önemli ölçüde kötüleştirdi. Zaten Brexit'in yıkıcı etkileriyle karşı karşıya olan İngiltere, en ağır darbeyi aldı. Yaşam ve çalışma koşullarındaki bu bozulma karşısında, birçok sektörde (sağlık, eğitim, ulaşım vb.) grevler patlak verdi: Medya, 1978-79'daki “Hoşnutsuzluk Kışı”na atıfta bulunarak bu dönemi “Hoşnutsuzluk Yazı” olarak adlandırdı!
43 yıl arayla gerçekleşen bu iki büyük hareket arasında bu paralelliği kurarak, gazeteciler, çoğu zaman istemeden, temel bir gerçeği vurguladılar: Bu “hoşnutsuzluk” ifadesinin arkasında son derece derin bir hareket yatıyordu. Ülke çapındaki grev hatlarında iki ifade duyuldu: “Yeter artık” ve “Biz işçileriz”. Diğer bir deyişle, İngiliz işçiler enflasyona karşı direniyorlarsa, bunun nedeni sadece enflasyonun dayanılmaz olması değildir. Bunun nedeni, işçilerin zihninde bilincin olgunlaşması, köstebeğin on yıllardır kazdığı tünelden artık burnunu dışarı çıkarmaya başlamasıdır: proletarya sınıf kimliğini yeniden kazanmaya, daha fazla özgüven duymaya, sosyal ve kolektif bir güç olduğunu hissetmeye başlamıştır. 2022'de Britanya'da işçi sınıfının mücadeleleri, bu ülkenin sınırlarının çok ötesine uzanan bir önem ve anlam taşıyor. Bir yandan, bu mücadeleler, özellikle İngilizcenin hakimiyeti ve kapitalizmin altın çağından kalma Britanya İmparatorluğu'nun izleri nedeniyle, ekonomik, finansal ve siyasi açıdan dünyada büyük öneme sahip bir ülkede yürütülüyordu. Öte yandan, iş başında gördüğümüz, dünyanın en eski proletaryasıdır; 1970'lerde olağanüstü bir militanlık sergileyen, ancak daha sonra Thatcher yıllarında burjuvazinin yoğun saldırılarına rağmen onu onlarca yıl boyunca felç eden büyük bir yenilgiye uğrayan bir proletarya. Bu proletaryanın muhteşem uyanışı, tüm küresel proletaryanın zihniyetinde ve bilincinde derin bir değişimin göstergesidir.
Fransa'da yeni bir hareketlilik gelişiyordu ve orada da göstericiler işçi kampıyla özdeşleşmelerini vurgulamaya başladılar ve “Yeter artık” sloganını “C'est assez!” olarak tercüme ettiler. Yürüyüşlerde, Mayıs 1968'deki büyük greve atıflar yapılıyor. Bu nedenle 2020'de şöyle yazmakla haklıydık: "1968-89 dönemindeki mücadelelerin kazanımları, birçok işçi (ve devrimci) tarafından unutulmuş olsa da kaybolmuş değildir: öz örgütlenme ve mücadelelerin genişletilmesi için verilen mücadele, sendikaların ve kapitalist sol partilerin işçilere karşı rolünün anlaşılmaya başlanması, savaşa sürüklenmeye karşı direniş, seçim ve parlamento oyunlarına karşı güvensizlik vb. Gelecekteki mücadeleler, bu kazanımların eleştirel bir şekilde özümsenmesi, daha da ileriye götürülmesi ve kesinlikle reddedilmemesi veya unutulmaması üzerine kurulmalıdır." (International Review 164).
İşçi sınıfı kendi tarihini geri kazanmak için harekete geçmelidir. Somut olarak, 1968'i ve 1970'ler ve 1980'lerdeki sendikalarla yaşanan çatışmaları deneyimleyen nesiller, bugünün gençliği için hala birer deneyim kaynağıdır. 2020'lerin bu yeni nesli, 1980'lerin yenilgilerini (özellikle Thatcher ve Reagan döneminde), 1990'ların “komünizmin ölümü” ve “sınıf mücadelesinin sonu” yalanlarını ve ardından gelen zorlu yılları yaşamadı. Sürekli bir ekonomik kriz ve gerileyen bir dünyada büyüdü; bu yüzden mücadele ruhu hala sağlam. Bu yeni nesil, diğer tüm kuşaklara liderlik edebilir, onları dinleyerek ve deneyimlerinden — hem kazanımlarından hem de yenilgilerinden öğrenerek. Geçmiş, bugün ve gelecek, proletaryanın bilincinde bir kez daha bir araya gelebilir.
Çürümenin yıkıcı etkileriyle karşı karşıya kalan proletarya, mücadelesini siyasallaştırmak zorunda kalacak.
Gördüğümüz gibi, 2020'ler dünya çapında eşi görülmemiş kargaşaların önünü açtı ve bu da nihayetinde insanlığın yok olmasına yol açacak.
Bu nedenle işçi sınıfı, her zamankinden daha büyük bir meydan okumayla karşı karşıyadır: kendi devrimci projesini geliştirmek ve böylece mümkün olan tek diğer perspektifi sunmak: komünizm. Bunu yapmak için, öncelikle kendisine karşı sürekli çalışan tüm merkezkaç güçlerine direnmelidir. Irkçılığa, rakip çeteler arasındaki çatışmalara, geri çekilmeye ve korkuya yol açan toplumsal parçalanmaya kapılmamalıdır. Milliyetçilik ve savaşın (ister “insani”, ister “terörle mücadele”, ister ‘direniş’ vb. olarak sunulmuş olsun) cazibesine direnebilmelidir. Çeşitli burjuvaziler, kendi barbarlıklarını meşrulaştırmak için her zaman düşmanı “barbarlık”la suçlarlar. Toplumu yavaş yavaş saran tüm bu çürümeye karşı direnmek, mücadelesini ve perspektifini geliştirmek için, tüm işçi sınıfı bilinç ve örgütlenme düzeyini yükseltmek, mücadelelerini siyasallaştırmak ve grevlerin kontrolünü ele geçirmek için tartışma, detaylandırma ve kontrol alanları yaratmak zorundadırlar. Çünkü proletaryanın kapitalizme karşı mücadelesi şudur:
- Sosyal parçalanmaya karşı işçi dayanışması.
- Savaşa karşı enternasyonalizm.
- Burjuvazinin yalanlarına ve popülist irrasyonelliğe karşı devrimci bilinç.
- Nihilizm ve doğanın tahribatına karşı insanlığın geleceği için endişe ve sorumluluk.
Dünya devrimcileri
İşçilerin on yıllardır süren mücadelelerine ilişkin bu kısa özet, temel bir fikri ortaya koymaktadır: Sınıfımızın kapitalizmi yıkmak için verdiği tarihi mücadele, hâlâ uzun bir mücadele olacaktır. Bu mücadelede, bir dizi tuzak, engel ve yenilgi olacaktır. Bu devrimci mücadelenin nihai zaferi için, tüm işçi sınıfının küresel düzeyde genel bir bilinç ve örgütlenme artışı gerekecektir. Bu genel artışın gerçekleşmesi için proletarya, mücadelesinde burjuvazinin kurduğu tüm tuzaklarla yüzleşmek ve aynı zamanda iki yüzyıl boyunca biriktirdiği geçmişini, deneyimini geri kazanmak zorunda kalacaktır.
28 Eylül 1864'te Londra'da Uluslararası İşçi Birliği (IWA) kurulduğunda, bu örgüt proleter mücadelenin küresel niteliğinin, dünya devriminin zaferi için bir koşulun somutlaşmış hali haline geldi. Bu örgüt, Komünar Eugène Pottier'in 1871'de yazdığı şiirin ilham kaynağı oldu ve bu şiir, mücadelede olan proleterlerin nesiller boyu aktardığı, gezegendeki neredeyse tüm dillerde söylenen devrimci bir şarkı haline geldi. Enternasyonal'in sözleri, küresel proletaryanın bu dayanışmasının geçmişte kalmış bir şey olmadığını, aksine geleceğe işaret ettiğini vurgular:
Birleşelim, ve yarın,
Enternasyonal,
İnsanlık olacak.
Devrimci güçlerin bu uluslararası yeniden bir araya gelmesini gerçekleştirmek, örgütlü militan azınlıkların görevidir. Gerçekten de işçi sınıfının kitleleri bu düşünme ve öz örgütlenme çabasına esas olarak açık mücadele dönemlerinde girişirken, tarih boyunca bir azınlık kendisini her zaman devrim için süren mücadeleye adamıştır. Bu azınlıklar, onları bu amaçla ortaya çıkaran proletaryanın devrimci projesinin azmini ve tarihsel sürekliliğini somutlaştırır ve savunur. 1848 tarihli Komünist Manifesto'dan alıntı yapmak gerekirse: "Komünistler, bir bütün olarak proleterlerle ne tür bir ilişki içindedir? Komünistler, diğer işçi sınıfı partilerine karşı ayrı bir parti oluşturmazlar. Proletaryanın bütününün çıkarlarından ayrı ve farklı çıkarları yoktur. Proleter hareketini şekillendirmek ve biçimlendirmek için kendilerine ait herhangi bir ayrılıkçı ilke oluşturmazlar. Komünistler, diğer işçi sınıfı partilerinden yalnızca şu bakımdan ayrılırlar: 1. Farklı ülkelerin proleterlerinin ulusal mücadelelerinde, tüm milliyetlerden bağımsız olarak, tüm proletaryanın ortak çıkarlarını ortaya koyar ve ön plana çıkarırlar. 2. İşçi sınıfının burjuvaziye karşı verdiği mücadelenin geçmesi gereken çeşitli aşamalarda, her zaman ve her yerde, hareketin bütününün çıkarlarını temsil ederler. Bu nedenle komünistler, bir yandan pratik olarak, her ülkenin işçi partilerinin en ileri ve kararlı kesimidir, diğer tüm kesimleri ileriye götüren kesimdir; diğer yandan, teorik olarak, proletaryanın büyük kitlesine nazaran, proleter hareketin gidişatını, koşullarını ve nihai genel sonuçlarını açıkça anlama avantajına sahiptirler.”
Örgütleme, tartışma, meseleleri açıklığa kavuşturma, geçmişteki başarısızlıklardan ders alma ve birikmiş deneyimleri hayata geçirme gibi birincil sorumluluklar, işte bu azınlığın omuzlarındadır. Bugün, son derece küçük ve birçok küçük örgüte bölünmüş olan bu azınlık, farklı pozisyon ve analizlerle yüzleşmek, Komünist Solun fraksiyonlarının bize miras bıraktığı dersleri yeniden kazanmak ve geleceğe hazırlanmak için bir araya gelmelidir. Küresel devrimci projeyi, yani kapitalizmi tüm dünyada yıkmayı gerçekleştirmek için, proletarya, geçmişte eksikliği ona çok pahalıya mal olan en değerli silahlarından biriyle donanmalıdır: küresel devrimci partisi. Nitekim, Ekim 1917'de Bolşevik Partisi, Rusya'da burjuva devletinin yıkılmasında önemli bir rol oynadı. Buna karşılık, Almanya'da proletaryanın yenilgisinin nedenlerinden biri, ancak devrim sırasında kurulan bu ülkedeki Komünist Parti’nin hazırlıksızlığıydı. Deneyimsizliği, Almanya'da ve dolayısıyla dünyanın geri kalanında devrimin nihai yenilgisine katkıda bulunan hatalar yapmasına neden oldu.
PEKİ ŞİMDİ?
Proleter mücadelenin durumu son yarım asırda önemli ölçüde değişti. Gördüğümüz gibi, işçi sınıfının devrime giden yolda karşılaştığı engellerin, örgütümüz kurulduğunda tahmin edilebileceğinden çok daha büyük olduğu ortaya çıktı. Ancak, ICC'nin Birinci Kongresi'nde kabul edilen Manifesto'da yer alan sözler bugün de tamamen geçerliliğini korumaktadır: "Hâlâ mütevazı olan imkânlarıyla, Enternasyonal Komünist Akım (ICC), devrimcileri yeniden bir araya getirme gibi uzun ve zorlu bir görevi üstlenmiştir (...). Sektlerin tekdüzeliğine sırtını dönerek, tüm ülkelerin komünistlerini, üstlendikleri büyük sorumluluğun bilincinde olmaya, onları ayıran sahte çekişmeleri terk etmeye, eski dünyanın onlara dayattığı aldatıcı bölünmeleri aşmaya çağırıyor. ICC, onları (sınıf kararlı mücadelelerine başlamadan önce) öncü gücün uluslararası ve birleşik örgütünü oluşturmak için bu çabaya katılmaya çağırıyor."
Benzer şekilde, ICC'nin 9. Kongresi’nde kabul edilen Manifesto'nun sözleri bugün de 1991'de olduğu kadar geçerlidir: Tarihte hiçbir zaman bu kadar çok şey tehlikede olmamıştı. Hiçbir sosyal sınıf, bugün proletarya kadar büyük bir sorumlulukla karşı karşıya kalmamıştır. Eğer sınıf bu sorumluluğu üstlenemezse, bu medeniyetin ve hatta insanlığın sonu olacaktır. Binlerce yıllık ilerleme, emek ve düşünce sonsuza dek silinip gidecektir. İki yüz yıllık proleter mücadele, milyonlarca işçi sınıfı şehidi, hepsi boşuna olacaktır. Burjuvazinin suçlu manevralarını durdurmak, alçakça yalanlarını ortaya çıkarmak ve dünya çapında komünist devrime giden yolda mücadelelerinizi geliştirmek, yoksulluğun egemenliğini ortadan kaldırmak ve nihayet özgür bir dünya için,
Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!
Enternasyonal Komünist Akım (International Communist Current)
(Eylül, 2025)