Kapitalizmin Çöküş Evresinde Proleter Mücadele

Ölü kuşakların geleneği, yaşayanların beyinleri üzerine bir kâbusmuşçasına büyük bir ağırlıkla çöker. Ve, onlar kendilerini ve maddi çevrelerini, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer eğreti kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar.” (Marx, Louis Bonaparte'ın 18. Brumaire'i)

Sınıf mücadelesinin yeniden uyanıyor olduğu mevcut dönemde proletarya,  yalnızca burjuva sınıfı tarafından doğrudan ve çoğunlukla kasten yayılan ideolojinin tüm ağırlığı ile değil; aynı zamanda kendi geçmiş deneyimlerinden gelen geleneklerin ağırlığı ile de yüzleşmekte. Eğer kendisini özgür kılacaksa, işçi sınıfı bu deneyimleri kesinlikle sindirmek zorundadır. Bu, onun kapitalizmi sona erdirecek belirleyici karşılaşmalar için gerekli olan silahları yetkinleştirmesinin tek yoludur. Öte yandan, işçi sınıfının geçmiş deneyimleri ölü gelenekler ile karıştırması; canlı kalanları, geçmiş mücadelelerin yöntemlerinde kalıcı ve evrensel olanları, kesinlikle geçmişe ait olan, koşullara bağlı ve geçici olanlardan ayrıştıramaması tehlikesi de mevcuttur.

Marx’ın sıkça altını çizdiği üzere, 19. yüzyılda bu tehlike işçi sınıfını da etkilemişti. Hızlı bir evrim içerisinde olan bir toplumda proletarya, tarihsel kökeninden gelen eski gelenekleri tarafından uzun süre boyunca engellenmiştir. Bu kalıntılar da kalfa loncalarında, Babeuf döneminin, burjuvazinin yanı sıra feodalizme karşı birlikte mücadele verilmesinin izleriydi. Dolayısıyla 1848 öncesi dönemin sekter, komplocu veya cumhuriyetçi gelenekleri, 1864’te kurulan Birinci Enternasyonal’in üzerine çökmeye devam etti. Bununla birlikte, süregitmekte olan ani değişikliklere rağmen, bu dönem toplumun hayatında tek bir evrede konumlanmıştı: kapitalist üretim biçiminin yükseliş dönemi. Bu dönemin tümü, işçi sınıfı mücadelelerini çok özel koşullar içerisine yerleştirdi: refah içinde olan bir kapitalizmden, yaşam koşullarında gerçek ve kalıcı iyileşmelerin kazanılabilme ihtimali ve bununla birlikte, refah içinde olduğu için de, sistemi yok etmesinin imkânsızlığı durumu.

Bu çerçevenin bütünlüğü 19. yüzyıldaki işçi hareketinin farklı aşamalarında sürekli bir nitelik oldu. Sınıf mücadelesinin yöntemleri ve araçları -özellikle sendikal örgütlenme biçimi- ilerleyen bir biçimde detaylandırıldı ve kusursuzlaştı. Bu aşamaların her birinde evvelki aşama ile olan benzerlikler farklardan ağır basıyordu. Bu koşullarda, geleneğin prangası işçiler için o kadar da ağır değildi: geçmiş büyük ölçüde izlenecek yolu gösteriyordu.

Fakat bu durum 20. yüzyılın şafağında kökünden değişti. İşçi sınıfının onlarca yılda yarattığı araçların çoğu artık yararlı değildi: daha da kötüsü, bu araçlar sınıfın aleyhine döndüler ve sermayenin silahları haline geldiler. Bu durum sendikalar, kitle partileri, seçimlere ve parlamentolara katılım için geçerliydi. Bunun nedeni kapitalizmin evriminde tamamen farklı bir evreye, çöküş dönemine girmiş olmasıydı. Artık proleter mücadelenin bağlamı tamamen değişmişti; bundan böyle bu toplumda ilerici ve kalıcı iyileştirmeler sağlamak için mücadele etmenin hiçbir anlamı yoktu. Mesele yalnızca sınırının sonuna gelmiş bir kapitalizmin hiçbir şey veremeyişi de değildi; sorun aynı zamanda kapitalizmin çırpınmalarının proletaryanın geçmişte elde ettiği bir takım kazanımları tahrip etmeye de başlamasıydı. Ölmekte olan bir düzene karşı çıkarak proletaryanın elde edebileceği tek gerçek kazanım, düzenin yıkımıyla mümkün hale geldi.

Birinci dünya savaşı kapitalizmin iki dönemi arasındaki bu kırılmaya işaret ediyordu. Devrimciler –ki onları devrimci yapan da buydu- sistemin düşüş evresine girmiş olduğunun farkına vardılar.  Komünist Enternasyonal, 1919 platformunda şunu beyan etti: “Yeni bir çağ doğdu. Kapitalizmin çürüyüş, içsel çözülme çağı; Yani Proleter komünist devrim çağı.”

Bununla birlikte devrimcilerin çoğunluğu hala geçmişin geleneklerinden kalma derin izler taşıyorlardı. Çok büyük katkılarına rağmen Üçüncü Enternasyonal, kendi analizinin işaret ettiklerini mantıki sonuçlarına taşımayı başaramadı. Sendikaların ihanetine karşı Komünist Enternasyonal, sendikaların yok edilmesi değil yeniden inşa edilmesi çağrısını yaptı. “Parlamenter reformlar emekçi kitleler için tüm pratik önemini yitirmiştir” ve “siyasi yaşamın ağırlık merkezi tamamen ve kesinlikle parlamentodan dışarı kaymıştır” (2. Kongre Tezleri) dese de, Komünist Enternasyonal yine de bu kuruma katılım çağrısı yaptı. Dolayısıyla Marx’ın yukarıda alıntıladığımız, 1852’deki sözleri, amirane fakat trajik bir biçimde doğrulanmıştı. Emperyalist savaş patlak verdiğindeproletaryayı dağınıklığa savurduktan sonra; 1917’de başlayan devrimci dalganın başarısızlığından ve onu takiben yarım yüzyıl hüküm süren korkunç karşı devrimden sorumlu olan da çok büyük ölçüde geçmişin ağırlığıydı. Önceki mücadelelerde zaten bir engel olan “ölü kuşakların geleneği” yaşadığımız çağdaki mücadelelerde daha da zorlu bir düşmandır. Eğer sonunda başarılı olacaksa, proletarya geçmişin çer çöpünü bir kenara atıp kapitalizmin “yeni çağı”nın mücadelesine dayattığı gerekliliklere uygun silahlar kuşanmak zorundadır. Hem sermayenin yaşayışını, hem de kendi mücadelesinin amaçlarını ve yöntemlerini dikkate alarak; kapitalizmin yükseliş dönemini düşüş döneminden ayıran farkları net bir şekilde anlaması gerekir.

Aşağıdaki metin bu anlayışa bir katkıdır. Biraz olağandışı bir biçimde sunuluyor olsa da, hem her iki dönem içerisinde de var olan bütünlüğü göstermek, hem de iki dönemin ifadeleri arasındaki sıkça göze çarpan farklılıkların altını çizebilmek için iki dönemin özelliklerini yan yana göstermenin gerekli olduğunu düşündük. (Yükseliş döneminin özelliklerini her sayfanın sol sütununda, çöküşün özelliklerini sağ sütununda ele alıyoruz.)

Kapitalizmin yükseliş evresi

Kapitalizmin çöküş evresi

Ulus

19. yüzyılın özelliklerinden bir tanesi yeni ulusların kurulması (Almanya, İtalya…) veya yeni uluslar (Polonya, Macaristan…) yaratmak için şiddetli bir mücadele verilmesiydi. Bu durum hiçbir biçimde tesadüfî değildi; aksine dinamik bir kapitalist ekonominin kendi gelişimi için en uygun taslak olarak ulusu görmesi inancına karşılık geliyordu. Bu dönemde ulusal bağımsızlık, bir yandan üretici güçlerin gelişiminin ve diğer yandan da gericiliğin kaleleri olan feodal imparatorlukların (Rusya, Avusturya) yıkımının doğrudan parçası olarak, gerçek bir anlam taşıyordu.

20. yüzyılda ulus, üretici güçleri kapsayamayacak kadar dar bir çerçeve halini aldı. Tıpkı kapitalist üretim ilişkileri gibi, üretici güçleri alı koyan gerçek bir zindana dönüştü. Dahası, her ulusal sermayenin çıkarları onları şu veya bu büyük emperyalist bloğa kaynaşmaya ve böylece bağımsızlığını terk etmeye iter itmez, ulusal bağımsızlık bir hayale dönüştü. 20. yüzyıldaki sözde ‘ulusal bağımsızlık’ örnekleri bir ülkenin, bir bloğun etki alanından diğerininkine geçmesinden başka bir anlam taşımadı.

Yeni kapitalist birimlerin gelişimi

Yükseliş

Çöküş

Kapitalizmin yükseliş döneminin tipik olgularından bir tanesi, kapitalizmin her ülkeye ve bu ülkelerin karşılaştıkları belli tarihsel koşullara göre faklı (diğer ülkeler ile eşit olmayan bir şekilde) gelişiyor olmasıydı. Sahneye çıkmakta gecikmeleri kaçınılmaz olmayan diğerlerine, en gelişmiş ülkeler yol gösterdi. Zaten, bu ülkelerin en gelişmiş ülkelere yetişme ve hatta onları geçme ihtimali bulunmaktaydı. Aslında bu neredeyse genel bir kuraldı:

“Bu muazzam yükseliş bağlamında, farklı ülkelerdeki sanayi üretiminin artışı, aşırı derecede çeşitlilik gösteren oranlarda gerçekleşti. En yavaş büyüme oranlarını, 1860 öncesi en gelişmiş devletler olan Avrupa sanayi devletlerinde görüyoruz. İngiliz üretimi ‘yalnızca’ üç, Fransız üretimi dört misli artarken, Alman üretimi yedi kat arttı ve ABD’de 1913’teki üretim düzeyleri 1860’takilerin on iki katıydı. Bu farklı büyüme oranları 1860 ile 1913 arasında, endüstriyel güç hiyerarşisini tamamen tersine çevirdi. 1880’e doğru Britanya dünya üretiminin birinciliğini ABD’ye kaptırdı. Aynı zamanda Almanya da Fransa’yı geçmişti. 1890’a doğru, Almanya İngiltere’yi geride bıraktı ve İngiltere üçüncü sırada yer aldı” (Fritz Sternberg, The Conflict of the Century)

Aynı dönemde başka bir ülke de kendisini modern sanayi gücü düzeyine yükseltti: bu ülke, yani Japonya, çok hızlı bir sanayileşme sürecine gitti. Ancak bu süreç, kapitalizmin çöküş evresine girmesi ile boğulacaktı.

Daha geri ülkelerin daha ilerideki ülkeleri bu yolla yakalama kapasiteleri, şu unsurların bir sonucuydu:

1) Bunların içsel pazarları endüstriyel sermayenin gelişimi için büyük olanaklılıklar sunan satış alanları oldular. Büyük ve görece zengin pre-kapitalist sektörler (zanaatkârlar, her şeyden önce tarım sektörü) kapitalizmin büyümesi için vazgeçilmez olan verimli toprağı oluşturdu.

2) En gelişmiş ülkelerin daha ucuz metalarına karşı korumacı politikalar kullanabilmeleri, bu ülkelere geçici olarak kendi sınırları içerisinde kendi ulusal üretimleri için pazarlarını müdafaa etme olanağı sağladı.

3) Dünya düzeyinde, çok geniş bir kapitalizm-dışı pazar, özellikle de işgal edilme sürecinde olan sömürge bölgelerinde mevcuttu. Buralar sanayi ülkelerinin ürettiği meta ‘fazla’larını emebilmekteydiler.

4) Arz-talep yasası az gelişmiş ülkelerin gerçek anlamda gelişiminden yana işliyordu. Bu düzeyde, bu dönemde, küresel ölçekte konuşmak gerekirse, talep arzı geçmişti, metaların fiyatları daha yüksek üretim maliyetlerine, yani daha az gelişmiş olan ülkelerdeki maliyetlere göre belirleniyorlardı. Bu, o ülkelerdeki sermayenin gerçek bir birikim gerçekleştirmek için yeterli kârı gerçekleştirmesine olanak verdi (oysa en gelişmiş ülkeler ekstra-kârı topluyorlardı).

5) Yükseliş döneminde askeri harcamalar görece kısıtlıydı ve kolaylıkla karşılanabiliyorlardı. Hatta gelişmiş sanayi ülkeleri için, sömürge fetihleri yoluyla karlı hale getiriliyorlardı.

6) 19. yüzyılda teknoloji düzeyi, bir önceki döneme kıyasla fark edilir bir ilerleme gösterdiyse de, büyük sermaye yatırımlarına gerek duyulmadı.

Herhangi yeni bir sanayileşmiş ulusun ortaya çıkmasının imkânsızlığı, kapitalist çöküş döneminin karakteristiğidir. 1. Dünya Savaşı öncesi kaybettikleri zamanı telafi edemeyen ülkeler, bundan dolayı tam bir azgelişmiş durgunluğa veya kumdan kalenin tepesindeki ülkelere kıyasla, kronik bir biçimde geri kalmaya mahkum oldu. Bu, Hindistan ve ya Çin gibi, büyük ulusların içinde bulunduğu durumdur. Bu ulusların ‘ulusal bağımsızlıkları’ ve hatta sözde ‘devrim’leri (ki bu devlet kapitalizminin canavarca bir biçiminin oluşturulması anlamına geliyor) bu ülkelerin azgelişmişlikten veya yoksunluktan kurtulmasına izin vermedi. SSCB bile bu kuraldan kaçamadı. Rusya’da köylülüğün ve her şeyden önce işçi sınıfının, yapmaya zorlandığı korkunç fedakârlıklar, toplama kamplarındaki neredeyse ücretsiz olan emekten yoğun şekilde faydalanılması, daha sonra Troçkistler tarafından ‘işçi sınıfının büyük kazanımları’ ve ‘kapitalizmin lağvedilmesinin’ işaretleri olarak sunulan devlet planlaması ve dış ticarette tekelleşme, Doğu Avrupa tampon bölge ülkelerinin sistematik bir biçimde yağmalanması - tüm bu uygulamalar hala, SSCB’nin tamamıyla sanayileşmiş ülkelerin düzeyini yakalamasını ve azgelişmişliğin ve geri kalmışlığın yaralarından kurtulmasını sağlamak için yeterli olmamıştır. (bknz: http://en.internationalism.org/node/2757).

Herhangi bir yeni kapitalist birimin bu dönemde yükselmesinin imkânsızlığı, bugün dünyanın en büyük altı sanayi gücünün (ABD, Japonya, Rusya, Almanya, Fransa, İngiltere) birinci dünya savaşı arifesinde (farklı bir sırada olsa da) çoktan zirvede olmalarıyla da ortaya konmuştur.

Azgelişmiş ulusların kendilerini en gelişmiş ülkelerin seviyesine çıkaramamaları aşağıdaki gerçeklerle açıklanabilir:

1) Sanayileşmiş ülkelerin kapitalizm-harici sektörlerinin temsil ettiği pazarlar, tarımın büyük ölçüde kapitalistleşmesi ve zanaatkârlığın neredeyse tamamen yıkılması ile tüketilmiştir.

2) 20. yüzyılda korumacı politikaların sonu tamamen başarısızlıktır. Bunlar az gelişmiş ekonomilerin bir nefes alma alanına sahip olmalarına izin vermek bir yana, milli ekonominin boğulmasına neden verdiler.

3) Kapitalizm-dışı pazarlar dünya ölçeğinde doygunluğa ulaşmıştır. Üçüncü dünyanın büyük ihtiyaçlarına, kapitalist sanayiden tamamen yoksun olsalar bile bunu gerçekleştirmeyi başaramamış ekonomiler, çözücü bir pazar oluşturamıyorlar, çünkü tamamen harabeye dönüştürüldüler.

4) Arz-talep yasası, bu dönemde yeni ülkelerin herhangi bir şekilde gelişmesine karşı işler. Pazarların doygunluğa ulaştığı bir dünyada, arz talepten fazladır ve fiyatları en düşük üretim maliyetleri belirler. Bu nedenle, en yüksek üretim maliyetlerine sahip ülkeler, kendi metalarını düşük karla, hatta zararla satmaya zorlanırlar. Bu durum şunu kesinleştirir: bu ülkelerin birikim oranları aşırı düşük ve çok ucuz bir emek gücüyle bile, modern teknolojinin büyük kazanımlarını kurmak için ihtiyaç duyulan yatırımı gerçekleştirmekten uzaktır. Bunun sonucu, onları büyük sanayi güçlerinden ayıran uçurumun sadece daha da genişlemesidir.

5) Gitgide sürekli savaşa teslim olan bir dünyada, en gelişmiş ülkeler için bile askeri harcamalar aşırı ağır bir külfet haline gelir. Azgelişmiş ülkelerde ise bu durum ekonominin topyekûn iflasına yol açar.

6) Günümüzde modern sanayi üretimi, geçtiğimiz yüzyıldakiyle karşılaştırılamayacak derecede karmaşık bir teknolojiye ihtiyaç duyar. Bu da oldukça büyük bir düzeyde yatırım anlamına gelir. Sadece gelişmiş ülkeler bunu karşılayabilecek durumdadır. Dolayısıyla teknik unsurlar ekonomik unsurları katı bir biçimde kötürümleştirirler.

Devlet ve sivil toplum arasındaki ilişki

Yükseliş

Çöküş

Kapitalizmin yükseliş döneminde, devlet yönetiminde uzmanlaşmış olanlara ayrılmış olan siyaset ile, sermayeye ve özel sermayedarlara bırakılmış iktisat arasında çok net bir ayrım vardı.

Bu dönemde devlet, kendisini toplumun üzerine çıkarma eğilimi taşımasına rağmen, büyük ölçüde çıkar grupları ve kendilerini temelde devletin yasama kolunda ifade eden sermaye hizipleri tarafından domine ediliyordu. Yasama hala açıkça yürütmeye hâkimdi: parlamenter sistem, temsili demokrasi hala bir gerçekliğe sahipti ve farklı çıkar gruplarının birbirleriyle yüzleşebileceği bir alandı.

Devletin işlevi, toplumsal düzeni kapitalist sistemin çıkarları doğrultusunda bir bütün olarak muhafaza etmek olduğu için; uzun vadede, iş gücünün çıkarı doğrultusunda ve özel sermayedarların doymaz anlık iştahının dayattığı barbarlık düzeyindeki sömürüye karşı, belli reformların kaynağı olabilmekteydi. (mesela İngiltere’deki ‘10 Saat Yasası’, çocuk emeğini sınırlandıran yasalar vb.)

Sivil toplumun devlet tarafından emilimi kapitalist çöküş evresinin karakteristiğidir. Bu nedenle, ilk işlevi toplumu temsil etmek olan yasama, devlet piramidinin tepesindeki yürütme karşısında tüm önemini kaybetmiştir.

Bu dönemde siyaset ve iktisat birleşmiştir:

Devlet, milli ekonominin ana gücü, gerçek yöneticisi haline gelmiştir.

İster kademeli bir entegrasyon ile (karma ekonomi) ister ani alt üst edişlerle (tamamen devletleştirilmiş ekonomi), devlet artık kapitalistlerin ve çıkar gruplarının bir heyeti olmaktan çıkmıştır: kolektif kapitaliste dönüşerek tüm tekil çıkar gruplarını demir yumruğuna tabii kılmıştır.

Milli sermayenin vücuda gelmiş bütünü olarak devlet, hem belli bir emperyalist blok içerisinde, hem de rakip emperyalist bloğa karşı milli çıkarları korur. Dahası işçi sınıfının sömürülmesini ve soğurulmasını güvence altına alma sorumluluğunu doğrudan kendi üzerine alır.

Savaş

Yükseliş

Çöküş

19. yüzyılda savaşın genel işlevi, her kapitalist ulusun gelişimi için gerekli birlik ve bölgesel yayılma ihtiyacını sağlamaktı. Bu anlamda, beraberinde getirdiği felaketlere rağmen, savaş yinede sermayenin o dönem sahip olduğu ilerici doğa içinde bir andı.

Dolayısıyla, savaşlar, iki veya üç ülkeyle sınırlı kalıyorlardı ve şu niteliklere sahip idiler:

- kısa sürüyorlardı,

- çok fazla yıkım getirmiyorlardı,

- hem galip taraf, hem de mağlup taraf için yeni bir gelişim patlaması ile sonuçlanıyorlardı.

Bu durum örneğin Fransa-Almanya, Avusturya-İtalya, Avusturya-Prusya ve Kırım savaşları için geçerliydi.

Fransa-Almanya savaşı bu tür savaşların tipik bir örneğiydi:

- Alman ulusunun kuruluşunda, mesela üretici güçlerin ciddi anlamda bir gelişimi için temel oluşturmakta ve Avrupa’nın (hatta siyasi rolü düşünülürse bütün dünyanın) sanayi proletaryasının önemli bir kısmının oluşumunda, belirleyici bir adımdı.

- Aynı zamanda bu savaş bir yıldan kısa sürmüş, kanlı olmamış ve yenilen ülke için gerçek bir engel oluşturmamıştır: 1871’den sonra Fransa, İkinci İmparatorluk döneminde beliren endüstriyel gelişmeyi sürdürdü ve sömürgelerinin büyük bölümünü bu dönemde ele geçirdi.

Sömürge savaşlarına gelirsek, bunların amaçları yeni pazarların ve hammadde kaynaklarının fethiydi. Bu savaşlar, kapitalist ülkeler arasındaki, yayılma ihtiyaçlarından doğan, dünyanın yeni bölgelerini bölüşme yarışının sonucuydu. Dolayısıyla bu savaşlar bir bütün olarak kapitalizmin, dünya üretici güçlerinin yayılmasının bir parçasıydılar.

Yeni, uygulanabilir ulusal birimleri üretme sorusunun ortadan kalktığı, yeni ülkelerin resmi bağımsızlığının esasında büyük emperyalist güçler arasındaki ilişkilerin sonucu olduğu bu dönemde, savaşlar artık toplumun üretici güçlerini geliştirmeye dair ekonomik ihtiyaçtan değil, aksine iki blok arasındaki güç dengesi gibi politik bir sebepten kaynaklanıyor. Artık bu savaşlar 19. yüzyıldaki gibi ‘ulusal’ savaşlar değil, emperyalist savaşlardır. Bu savaşlar artık kapitalist üretim biçiminin genişlediği anlar değildir; tersine bunlar kapitalist üretim biçiminin genişlemesinin imkânsızlığını ifade ederler.

Artık bunlar dünyayı bölüşmeyi hedeflemiyorlar. Bir ülkeler bloğunun gelişemediği, ancak, sadece sermayesinin değerleşmesinin rakip bloğun doğrudan aleyhine sürdürebildiği bir durumda, dünyayı yeniden paylaşmayı amaçlıyorlar. Bu durumda da nihai sonuç dünya sermayesinin bir bütün olarak küçülmesi olmaktadır.

Savaşlar şimdi dünya çapında genelleşti ve tüm dünya ekonomisi için devasa boyutlarda yıkımlarla sonuçlanıyorlar, bu da genellemiş bir barbarlığa yol açıyor.

1870’te olduğu gibi, 1914 ve 1939 savaşları Fransa’yı Almanya’nın karşısına çıkardı,fakat farklar daha ilk bakışta göze çarpmaktadır. Bu farklar tam olarak, 19. yüzyıldan, 20. yüzyıla savaşların doğasındaki değişimi gösterirler:

- Savaş anında tüm Avrupa’yı vurdu ve dünya çapında genelleşti.

- Bu, savaşan ülkelerin iktisadi aygıtını ve tüm nüfusunu yıllarca savaş için seferber eden, insan emeğinin onlarca yılını bir hiçe indiren, on milyonlarca proleteri öldüren, yüzlerce milyon insanı kıtlığa düşüren, topyekûn bir savaştı.

20. yüzyıl savaşları hiçbir şekilde kimilerinin iddia ettiği gibi “gençlik hastalıkları” değillerdi. Bunlar ölmekte olan bir sistemin son çırpınışlarıdır.

Krizler

Yükseliş

Çöküş

Denk olmayan iç pazarlarla, eşitsiz gelişimin hüküm sürdüğü bir dünyada,  krizler, farklı ülkelerdeki ve farklı üretim kollarındaki üretici güçlerin dengesiz gelişimi tarafından belirlenmiştir.

Bunlar eski pazarların doygunluğa ulaştığı ve yeni bir yayılmanın gerektiği gerçeğinin bir göstergesiydiler. Bu nedenle  krizler (her 7-10 yılda bir- sabit sermayenin yıpranma -sönüm döngüsüne girmesiyle) periyodikti ve yeni pazarların açılmasıyla çözümleniyorlardı.

Bu nedenle aşağıdaki özelliklere sahiptiler:

1) Genelde borsadaki bir çöküşten sonra, aniden patlak veriyorlardı.

2) Kısa ömürlüydüler (en çok 1-3 yıl kadar)

3) Tüm ülkelere yayılmıyorlardı. Bu nedenle,

- 1825 krizi temelde İngiltere’ye hastı ve Fransa ile Almanya’ya teğet geçti.  

- 1830 krizi temelde Amerika’yı vurdu ve Fransa ve Almanya yine paçayı kurtardı.

- 1847 krizi ABD’yi bağışladı ve sadece Almanya’da o da zayıf bir etkisi oldu.

- 1866 krizi Almanya’yı neredeyse hiç etkilemedi ve 1873 krizi Fransa’yı bağışladı.

Bunun ardından, endüstriyel döngüler bütün gelişmiş ülkelerde yayılma eğilimi gösterdiler. Fakat o zaman bile ABD 1900-1903, Fransa 1907 durgunluğundan paçayı sıyırdı. Diğer yandan, birinci dünya savaşına sürükleyen 1913 krizi, neredeyse her ülkeyi vurdu.

4) Endüstrinin tüm kollarına yayılmadılar. Böylece,

-1825 ve 1836 krizlerinin vurduğu esasen pamuk endüstrisiydi.

- bundan sonra tekstil hala krizlerden etkilenirken, en büyük sıkıntıyı çekme eğiliminde olanlar demir-çelik ve demiryoluydu. (özellikle 1873’te)

Dahası, bazı kollar büyük bir patlamaya giderken, durgunluk diğerlerini vuruyordu.

5) Yeni bir endüstriyel büyüme evresine yol açtılar (Sternberg’ten alıntılanan yukarıdaki büyüme verileri bu anlamda önemlidir.)

6) Sistemin siyasi bir krizi için koşulları ortaya çıkaramadılar; proleter bir devrimin ortaya çıkması için hala yetersizdiler.

Son olarak, Marx’in 1847-48 deneyiminden sonra yazdığı “Yeni bir devrim yalnızca yeni bir krizden sonra mümkün olacaktır. Fakat bunun gerçekleşeceği de bir o kadar kesindir” (Neue Reheinische Zeitung, 1850) cümlelerindeki hataya işaret etmek zorundayız. Buradaki hatası ne devrimi mümkün kılmak için bir krizin gerekliliğini fark edilmiş olması, ne de yeni bir krizin geleceğinin söylenmesidir (1857 krizi 1847 krizinden hala daha şiddetliydi). Hata, bu dönemin krizlerinin halihazırda, sistemin ölümcül krizleri olduğu fikridir.

Daha sonra, Marx bu hatayı net bir biçimde düzeltti. Bunun farkına varmasının temeli tam olarak, devrim için nesnel koşulların henüz olgun olmadığını kavramasıydı. Birinci Enternasyonal içersindeki anarşistlere karşı çıkması bundandı; anarşistler gerekli aşamaları aşmak istedikleri için onlara karşı çıkıyordu. Aynı nedenle, 9 Eylül 1870’te, Paris isçilerini “yeni hükümeti devirmek yönünde bütün çabalar... çaresiz bir çılgınlık olacaktır.” diyerek uyardı (Birinci Enternasyonal Genel Konseyi’nin Fransa-Prusya savaşına dair İkinci Hitabı). Bu dönemde ‘devrimin her zaman mümkün’ olduğuna veya devrim için maddi koşulların 1848’de veya 1871’de zaten var olduğuna inanmak için bir anarşist ya da Bordigist olmak gerekirdi.

20. yüzyılın başlangıcından beri, pazar birleşik ve dünya çapında bir pazar haline geldi. İç-pazarlar (temel olarak kapitalizm-öncesi sektörlerin tasfiyesi nedeniyle) önemini kaybetti. Bu şartlarda, krizler pazarların geçici olarak çok dar oluşunun değil; pazarın dünya çapında belirgin genişlemesinin herhangi bir ihtimalinin kalmayışının tezahürüdürler. Bu da günümüzdeki krizin genelleşmiş ve kalıcı özelliğidir.

Ekonomideki belli konjonktürler, artık üretim kapasitesi ile pazarın belli bir andaki şekli arasındaki ilişki tarafından değil; esasen siyasi sebepler tarafından belirleniyor: yani savaş-yıkım-yeniden inşa-kriz döngüsü tarafından. Bu bağlamda, iktisadi gelişme dönemlerinin uzunluğunu belirleyen, artık, sermayenin sönümü-yıpranmasına dair problemler değildir. İktisadi gelişme dönemlerinin uzunluğunu büyük ölçüde belirleyen, bir önceki savaşın yıkım derecesidir.  Dolayısıyla, ikinci dünya savaşından sonraki yeniden inşa döneminin uzunluğunun (17 yıl), neden birinci dünya savaşından sonrakinin (7 yıl) iki katı olduğunu anlayabiliriz.

 “Laissez-faire” (bırakınız yapsınlar) ile tanımlanan 16. yüzyılın tersine, 20. yüzyıldaki durgunluğun boyutu devlet ve onun araştırma kurumları tarafından yürütülen yapay önlemlerle sınırlandırıldı. Bu önlemler genel krizi geciktirmeyi amaçlıyordu. Bu durum, yerel savaşlar, silah üretimi ve savaş ekonomisinin gelişimi, sistematik olarak sorunları geciktirmek için para basımı ve kredi satımı, genelleşmiş borçlanmışlık için özellikle geçerlidir. Kısacası, kapitalizmin katı iktisadi işleyişini kırma eğiliminde olan her tür siyasi önlem için geçerlidir. Bu bağlamda, 20. yüzyılın krizleri aşağıdaki özelliklere sahiptir:

1) Artık aniden patlak vermekten ziyade aşamalı bir biçimde gelişiyorlar. Bu anlamda, 1929 krizi başlangıçta bir önceki yüzyılın krizlerinin özelliklerini gösterdi (borsadaki bir düşüşü takiben ani bir çöküş). Bu, pek de geçmişin ekonomik koşullarına olan benzerliğin sonucu değildi. Daha ziyade, sermayenin siyasi kurumlarının geriliğinin, bunların yeni ekonomik koşullara ayak uydurmaktaki kabiliyetsizliklerinin bir sonucuydu. Fakat daha sonra, büyük devlet müdahaleleri (ABD’de `New Deal’, Almanya’da savaş üretimi vs.) krizin etkilerini on yılı aşan bir süreye yaydı.

2) Bir kere başladıktan sonra uzun süre devam ediyorlar. Dolayısıyla, 19. yüzyılda durgunluk ve refah arasındaki ilişki 1:4 civarındayken (10 yıllık bir döngüde, 2 yıl kriz), 20. yüzyılda buhranın uzunluğu ile yeniden canlanmanın uzunluğu arasındaki ilişki 2:1 civarında oldu. 1914 ile 1980 arasında (kalıcı yerel savaşları saymazsak) 10 yıl genelleşmiş savaş, 32 yıl buhran (1918-22, 1929-39, 1945-50, 1967-80[i]) yaşadık: toplamda 42 yıl savaş ve buhrana karşın, sadece 24 yıl yeniden inşa süreci (1922-29 ve 1950-67) yaşadık. Ki kriz döngüsü henüz bitmedi...

19. yüzyılda iktisadi aygıt her krizin sonunda kendi güçleri tarafından yenilenirken;  20. yüzyılın krizlerinin, kapitalist bakış açısından, genelleşmiş savaş dışında hiçbir çözümü yoktur.

Bu krizler sistemin can çekişme haykırışlarıdır. Proletarya için komünist devrimin gerekliliğini ve mümkünlüğünü ortaya koymaktadırlar.

Komünist Enternasyonal’in kuruluş kongresinde söylendiği gibi, 20. yüzyıl, gerçekten de “savaşlar ve devrimler çağı”dır.

Sınıf mücadelesi

Yükseliş

Çöküş

19. yüzyılda sınıf mücadelesinin aldığı biçimler, hem sermayenin bu dönemki nitelikleri, hem de isçi sınıfının kendi dönemsel nitelikleri tarafından belirlenmişti.

1) 19. yüzyılda sermaye hala, çok sayıda sermayelere dağılmış durumdaydı: 100’den fazla isçisi olan fabrikalar nadirdi, yarı-zanaatkâr işletmeler çok daha yaygındı. Ancak, 19. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte, demiryollarının yükselişi, makine kullanımının kitlesel olarak genelleşmesi, madenlerin artmasından sonraki süreçte, bugünkü anlamıyla büyük ölçekli endüstrisinin gelişen hakimiyetini görebiliyoruz.

2) Bu şartlarda, rekabet, çok sayıda kapitalist arasında gerçekleşti.

3) Dahası, teknoloji ancak kısmi olarak geliştirilebilmişti. Büyük ölçüde kırsal kesimden devşirilmiş, vasfı düşük iş gücü, ilk nesil işçilerden oluşuyordu. Bu nüfus işçilerin ilk kuşaklarının büyük çoğunluğunu oluşturmaktaydı. En vasıflı isçiler zanaatkârlardı.

4) Sömürü mutlak artı değerin elde edilmesi üzerine kuruluydu, bu da uzun bir iş günü, çok düşük ücretler demekti.

5) Her patron veya her fabrika, sömürdükleri isçilerle doğrudan ve ayrı ayrı yüzleşiyordu. Patronların örgütlü bir birlikleri hiç yoktu: patron sendikaları yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıktılar. Bu ayrık çatışmalarda, kapitalistlerin rakip fabrikaları vuran endüstriyel çatışmaları rakiplerinin müşterilerini kapmak için bir avantaj olarak algıladıklarını görmek hiç de nadir rastlanan bir durum değildi.

6) Devlet genel olarak bu çatışmaların dışında kalıyordu. Yalnızca bir son çare olarak, çatışma “kamusal düzene bir tehdit” haline geldiğinde müdahale ediyordu.

İsçi sınıfını göz önünde bulundurarak, aşağıdaki özellikleri gözlemleyebiliriz:

1) Sermaye gibi, isçi sınıfı da çok dağılmıştı. Hala oluşmakta olan bir sınıftı. En mücadeleci kesimleri zanaat isçiliğine çok bağlıydı; dolayısıyla korporatizmin izlerini güçlü bir şekilde taşıyorlardı.

2) Arz talep yasası emek pazarında doğrudan ve tam olarak işliyordu. İşçiler, yalnızca işçi kıtlığı ile sonuçlanan üretimin ani genişleme dönemlerinde, sermayenin saldırılarına karşı etkili bir direniş kurabiliyor ve ancak böylelikle ücretlerde ve çalışma koşullarında önemli iyileşmeler kazanabiliyorlardı.

İş durgunluğu dönemlerinde ise isçiler güçlerini yitiriyor, demoralize oluyor ve kazanımlarının ellerinden kayıp gitmesine izin veriyorlardı.Bu hadisenin tipik bir ifadesi -sınıf mücadelesinde yüksek bir noktaya işaret eden- Birinci ve İkinci Enternasyonal’lerin iktisadi refah dönemlerinde kurulmuş olmasıdır (1867 krizinden üç yıl önce, 1864’te Birinci Enternasyonal; 1890-93 krizinin arifesinde, 1889’da Sosyalist Enternasyonal).

3) 19. yüzyılda göç, işsizliğe ve proletaryayı döngüsel krizlerde vuran korkunç yoksulluğa bir çözümdü. Avrupa’nın kapitalist metropollerinde yaşam koşulları çok dayanılmaz hale geldiğinde, sınıfın önemli kesimlerinin yenidünyaya kaçması ihtimali, döngüsel krizlerin Haziran 1848’deki gibi bir patlamaya sebep olmasını engelleyen bir etkendi.  

4) Bu özel koşullar işçiler için iktisadi direniş örgütlerinin yaratılmasını gerekli kıldı. Bunlar sadece yerel, uzmanlaşmış bir biçim alabilecek, isçilerin bir azınlığı ile sınırlandırılmış (bir işçi azınlığını kapsayabilecek) sendikalardı. Mücadelenin temel biçimi -grev- ayrı ayrı ve uzun sure önceden hazırlanıyordu, genellikle sermayenin şu veya bu koluyla hatta tek bir fabrikayla yüz yüze gelmek için bir refah dönemi bekleniyordu. Tüm bu sınırlandırmalara rağmen, sendikalar hala işçi sınıfının esas organlarıydı. Sadece sermayeye karşı iktisadi mücadelede için vazgeçilmez değillerdi, aynı zamanda sınıfın yaşamının merkezleri olarak, işçilerin ortak bir hedefin parçaları olduklarını anlayabilecekleri yer olan dayanışma okulları olarak, Marx’ın deyimiyle ‘komünizm okulları’ olarak da devrimci propagandaya açıktılar.

5) 19. yüzyılda grevler genelde uzun sürüyordu. Bu, işlevselliklerinin ön koşullarından biriydi. Bu da işçileri açlık riskini almaya mecbur etdiyordu. Bu nedenle destek fonlarını, ‘direniş kasalarını’ önceden hazırlama ve diğer işçilerden mali desteğe başvurma ihtiyacı doğuyordu. (örneğin, çatışmaya karışmış kapitalistin pazarını tehdit etmek suretiyle). Diğer çalışan işçilerin, grevdeki işçiler için olumlu bir faktör olabilmesi önemli bir gerçekti.  

6) Bu koşullarda, mali ve maddi olarak önceden örgütlenmiş olma sorunları, etkili bir mücadeleyi sürdürebilmek için, işçiler açısından çok önemli bir meseleydi. Bu araçsallık sık sık, elde edilmesini mümkün kıldığı gerçek kazanımlardan önce geliyordu ve kendi içinde bir amaç haline geldi. (Marx, isçilerin örgüte, neden örgütün sermayeden koparabileceğinden daha çok para verdiklerini anlamayan burjuvaziye yanıt verirken, bu duruma işaret etmişti).

Çökmüş kapitalizmde sınıf mücadelesi, sermaye açısından aşağıdaki özellikler tarafından belirlenir:

1) Sermeye yüksek derecede bir yoğunlaşmaya ve merkezileşmeye ulaştı.

2) 19. yüzyıla kıyasla, sayısal açıdan rekabet daha azdır ama daha yoğun haldedir.

3) Teknoloji oldukça gelişmiş bulunuyor. Vasıflı iş gücü artmaktadır: en basit işleri genelde makineler yapar. Nesiller boyu işçi olan kuşaklar mevcuttur, sınıfın yalnızca küçük bir parçası kırsal kesimden devşirilir, çoğunluğu ise yine isçilerin çocuklarıdır.

4) Bu dönemde sömürünün ana prensibi, (iş sürecinin hızlandırılması ve üretim artışı yoluyla) nispi-artı değerin elde edilmesidir.

5) İşçi sınıfı karşısında kapitalistler öncekinden çok daha yüksek derecede bir birlik ve dayanışma içerisindedirler. Kapitalistler özel örgütler yaratmışlardır. Bu nedenle işçi sınıfıyla ayrı ayrı yüzleşmek zorunda kalmamaktadırlar.

6) Devlet, toplumsal çatışmalara, ya kapitalistin kendisi ya da ‘arabulucusu’ olarak ( yani hem ekonomik hem de politik düzeylerdeki cepheleşmeler üzerinde bir kontrol unsuru olarak), çatışmaları ‘kabul edilebilir’ sınırlarda tutmak veya basitçe bastırmak için, doğrudan müdahale etmektedir.

İsçileri açısından, aşağıdaki özelliklere dikkat çekebiliriz.

1) İşçi sınıfı birleşiktir ve yüksek bir entelektüel seviyede vasıflıdır. Zanaatkâr emekle ancak geçmişte kalmış uzak bir ilişkisi kalmıştır.

Mücadele merkezleri bu nedenle büyük modern fabrikalarda bulunmaktadır ve mücadelenin genel eğilimi zanaatkar bir korporatizmin ötesine geçmektir.

2) Önceki dönemin tersine, büyük belirleyici mücadeleler toplumun kriz içerisinde olduğu dönemlerde patlak veriyorlar ve gelişiyorlar. (Rusya’daki 1905 ve 1917 devrimleri, savaş olarak yaşanan krizin, şiddetli bir biçiminden ortaya çıkmışlardır. 1917 ile 1923 arasındaki uluslararası büyük mücadele dalgası, bir sarsıntı döneminde -önce savaş, sonra ekonomik kriz- meydana geldi ve ancak yeniden yapılanmayla gelen iktisadi canlanma ile yatıştı)

Bu yüzden daha önceki iki Enternasyonal’in aksine, Komunist Enternasyonal 1919’da, sınıf mücadelesinde güçlü bir dalgalanmaya yol açan en şiddetli krizlerin yaşandığı bir dönemde kuruldu.

3) 20. yüzyılda, özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra, gördüğümüz ekonomik dış göç olgusu, ne kökenleri ne de ima ettikleri açısından, geçmiş yüzyılın büyük dış göç dalgalarıyla kıyaslanabilir değildir. Sermayenin tarihsel olarak, yeni bölgelere yayılışını değil, eski sömürgelerde iktisadi gelişimin imkânsızlığını ifade ederler. Eski sömürgelerin isçileri ve köylüleri kendi sefaletlerinden, tam da geçmişte işçilerin terk ettiği metropollere doğru geri kaçmaya itilmişlerdir.  Dolayısıyla sistem şiddetli bir krize girdiğinde kullanılabilecek, hiçbir emniyet supabı yoktur. Yeniden inşa bittiğinde, dış göç, -tıpkı daha önce azgelişmiş ülkeleri vurmuş olduğu gibi- gelişmiş ülkeleri vuran işsizlik sorununa bir çözüm teşkil etmez. Kriz işçi sınıfını çıkmaza iter ve ona hiçbir kaçış yolu bırakmaz. 

4) İşçi sınıfının kalıcı iyileştirmeler elde etmesinin imkânsızlığı, ekonomik çıkarlarının savunusuna dayanan kendine özgü, kalıcı örgütleri sürdürmenin imkânsızlığı ile aynı anlama gelir. Sendikalar kendilerinin yaratılma sebebi olan işlevi kaybetmiştir. Artık sınıfın organları olamamakta, ‘komünizm okulları’ olmanın ise yanından dahi geçmemekte olan sendikalar, sermaye tarafından ele geçirilmiş ve devlete entegre olmuşlardır. Bu, devletin sivil toplumu emmesi şeklindeki genel eğilimin mümkün kıldığı bir olgudur.

 5) Proleter mücadele katı iktisadi bir kategori olmanın ötesine geçme eğilimindedir. Devlete doğrudan karşı koyan, kendisini politikleştiren ve sınıfın kitlesel katılımını talep eden toplumsal bir mücadele haline gelmektedir. Rosa Luxemburg’un, ilk Rus devrimden sonra, Kitle Grevi broşüründe işaret ettiği nokta da budur. Lenin’in formülü de aynı fikri içermektedir: “Her grevin arkasında devrim başını kaldırmaktadır”.

6) Çöküş döneminde gerçekleşen mücadeleler örgütsel düzeyde önceden planlanamaz. Mücadeleler kendiliğinden patlak verir ve genelleşme eğilimi gösterirler. Mesleki bir düzeyden ziyade, yerel, bölgesel bir düzeyde gerçekleşmektedirler. Mücadelelerin evrimleri dikey değil yataydır. Bunlar, kategorilerin basitçe mesleki kategoriler olmadığı ya da harekete geçenin şu ve ya bu işletmeden işçiler değil de jeopolitik bir birim ölçeğinde (il, ulus) bir bütün olarak işçi sınıfı olduğu durumlarda, devrimci yüzleşmeye delalet eden özelliklerdir.  

Benzer şekilde, işçi sınıfı artık, mücadele için ihtiyaç duyduğu maddi araçları önceden kuşanamamaktadır. Kapitalizmin günümüzdeki örgütleniş biçimi göz önünde bulundurulursa, grevin uzunluğu genel olarak etkili bir silah değildir (kapitalistlerin geri kalanı etkilenmiş olanın yardımına koşabilirler). Bu anlamda, bir grevin başarısı artık işçilerin topladığı mali fonlara değil, temel olarak mücadeleyi yayabilme becerilerine bağlıdır. Sadece böyle bir yayılma milli sermayenin tümüne bir tehdit teşkil edebilir.  

İçinde bulunduğumuz dönemde, mücadele içindeki işçilerle dayanışma meselesi, diğer kesimlerdeki işçilerden gelen maddi destek sorunu olmaktan çıkmıştır. (bu, sendikaların, işçileri mücadelelerinin gerçek metotlarından saptırmak için, kolayca öne çıkarabileceği taklit bir dayanışmadır.)  Önemli olan, bu diğer kesimlerin mücadeleye katılmalarıdır.

7) Nasıl ki mücadelenin örgütü, mücadeleden önce gelmiyor da, mücadelenin içinden geliyorsa; işçilerin öz savunması, proletaryanın silahlanması da, Enternasyonalist Komünist Birlik gibi grupların düşündüğü gibi bodrum katlarında birkaç tüfeğin saklanmasıyla önceden hazırlanamaz. Bunlar önce gelen aşamalardan geçmeden ulaşılamayacak bir sürecin içerisindeki aşamalardır.

Devrimci örgütün rolü

Yükseliş

Çöküş

Sınıf ve onun mücadelesi tarafından üretilmiş olan devrimcilerin örgütü, bir program temelinde kurulmuş bir azınlık örgütü olmuştur.

İşlevleri şunlardır:

1) kapitalist dünyanın eleştirisinin teorik olarak geliştirilmesi.

2) programın, sınıf mücadelesinin nihai hedeflerinin geliştirilmesi.

3) programın sınıf içerisinde yayılması.

4) sınıfın acil ve doğrudan mücadelesinin tüm evrelerine, kapitalist sömürüye karşı savunusuna aktif katılım.

Son noktayla ilgili olarak, 19. yüzyılda devrimci örgütün, sınıfın bölünmez iktisadi organlarını daha önceki mücadelelerde üretilmiş belli bir embriyon düzeyindeki örgütler temelinde, ön ayak olma ve örgütleme işlevi vardı.

Bu işlev nedeniyle -ve dönemin, reformların mümkünlüğü ve sınıf içerisinde reformist yanılsamanın yayılmasına doğru bir eğilim olması gibi şartlarının olduğu göz önünde bulundurulursa-  devrimcilerin örgütünün kendisi, (İkinci Enternasyonal partileri) nihai devrimci hedefin yerine acil reform hedefini koyan, reformizm tarafından zehirlenmişti. İktisadi örgütlerin (sendikaların) sürdürülmesini ve gelişimini görünürdeki tek görevi olarak kabul etmeye yönelmişti (bunun o dönemki adı da ekonomizmdir).

Devrimcilerin örgütü içerisinde yalnızca bir azınlık, bu evrime direndi ve sosyalist devrimin tarihsel programının tutarlılığını savundu. Fakat aynı zamanda bu azınlığın reformizmin gelişimine karşı tepkili bir kısmı, proletaryaya yabancı bir anlayış geliştirme eğilimindeydi. Bu anlayışa göre parti, bilincin tek merkezi, tamamlanmış bir programın sahibiydi. Burjuvazinin ve partilerinin şemalarını izlediler ve partinin görevini -özellikle iktidarın ele geçirilmesi konusunda- sınıfı ‘temsil’ etmek, sınıfın karar organı olma hakkına sahip olmak olarak gördüler. İkamecilik dediğimiz bu anlayış, İkinci Enternasyonal içerisindeki devrimci solun çoğunluğunu etkilemiş olsa da, bunun asıl teorisyeni Lenin’dir (Ne Yapmalı? ve Bir Adım İleri, İki Adım Geri).

Çöküş döneminde, eklenen yeni bir faktörle - proletaryanın acil çıkarlarının savunusu, şimdi tarihsel gündeme konmuş olan nihai hedeften artık ayrılamaz- devrimcilerin örgütü önceki dönemin genel özelliklerini korur.

Öte yandan, bu son nokta nedeniyle, devrimcilerin örgütünün, sınıfı örgütleme rolü artık yoktur:

Bu örgütlülük ancak, kendisini iktidarın fethine yönlendirerek, hem (bir acil direniş ve savunma örgütü olarak) ekonomik, hem de politik bir örgütü doğuracak olan mücadele içerisinde, sınıfın kendi ürünü olabilir. Bu çeşit bit örgütlenme işçi konseyidir.

İsçi hareketinin eski sloganıyla ele alırsak: “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır”; devrimci örgüt ikameci anlayışların tümüne karşı, ancak bunların burjuva bir devrim anlayışı üzerine kurulu olduklarını net bir şekilde teslim ederek mücadele edebilir. Bir örgüt olarak, devrimci azınlığın görevi, sınıfı seferber etmek için önceden bir acil talepler platformu geliştirmek değildir. Öte yandan, mücadele için genel bir yönelimi yayarak ve sınıfın içerisindeki burjuva ajanlarını-unsurlarını ve ideolojilerini ifşa ederek, kendisinin mücadeledeki en kararlı unsurlardan olduğunu göstermelidir. Mücadele sırasında genelleşme ihtiyacını vurgulamalı, hareketin kaçınılmaz neticesine giden tek yolu, devrimi göstermelidir. Örgüt ne bir izleyici ne de bir destekçidir.

Devrimcilerin örgütü, işçi çevrelerinin veya gruplarının ortaya çıkışını teşvik etmeyi ve bunlara katılmayı hedefler. Devrimcilerin örgütü bunu yapabilmek için şunu fark etmelidir: çok kısa ömürlü ve olgunlaşmamış olan bu biçimler, sendikalar kurulmasının mümkün olmadığı verili koşullarda, proletarya, tam olarak biçimlenmiş bölünmez organlarını -konseyleri- henüz oluşturamadığı bir durum içerisinde olduğu sürece, sınıf içerisindeki yeniden örgütlenme ve tartışma gibi geçek bir ihtiyaca karşılık gelir.

Devrimcilerin örgütü, bu çevrelerin doğasına uyup, onları yapay bir biçimde kurmaya yönelik herhangi bir teşebbüse, bunları partilerin aktarım kayışlarına döndürmeye yönelik herhangi bir fikre ya da bunları konsey veya diğer politik-ekonomik organların tohumları olarak gören her hangi bir anlayışa karşı savaşmalıdır.  Tüm bu anlayışlar yalnızca sınıf bilincindeki bir olgunlaşma sürecinin ve birleştirici öz-örgütlenmelerinin gelişimini felç etmeye yarar. Bu çevreler ancak, yarı pişmiş platformlara adapte olarak kedilerini teslim etmekten kaçınıp, sınıflarının yüz yüze geldiği sorunlarla ilgilenen tüm işçilere açık bir buluşma yeri olarak kalırlarsa herhangi bir değere sahip olabilir, önemli fakat geçici olan işlevlerini yerine getirebilirler.

Son olarak, proletaryanın yarım bir yüzyıl boyunca ezildiği karşı devrim sürecini sonucunda, devrimcilerin aşırı dağılmış olduğu bir durumda, devrimcilerin örgütünün görevi, enternasyonal düzeyde bir politik çevre geliştirmek yönünde enternasyonal anlamda aktif bir şekilde çalışmak, sınıfın enternasyonal siyasi partisinin oluşumuna giden süreci açacak olan fikir ayrılıklarını ve tartışmaları teşvik etmektir.

 

İşçi hareketi tarihindeki bu en büyük karşı-devrim[ii], devrimcilerin örgütü için korkunç bir test oldu. Hayatta kalmayı başarabilen akımlar yalnızca, fırtınanın karşısında komünist programın temel ilkelerini nasıl koruyacağını bilenlerdi. Yine de kendi içerisinde kaçınılmaz olan bu tutum, tüm ‘yeni anlayışlara’ karşı genelde var olan bu güvensizlik, sınıf alanını muzaffer burjuva ideolojisinin baskısı altında terk etmek için bir araca da dönüşebilmiştir. Bu tür tutumların çoğunlukla, devrimcilerin sermayenin yaşamında ve işçi sınıfı mücadelesinde yer alan değişimlerin işaret ettiği her şeyi anlamasına engel olan bir etkisi vardır. Bu hadisenin en büyük karikatürü sınıf tavırlarının ‘değişmez (invariant)’ olduğunu, 1848’de sözde ‘bir bütün olarak’ ortaya çıkan komünist programın ‘bir nokta veya virgülünün değiştirilmesine gerek olmadığını’ savunan anlayıştır.

Devrimcilerin örgütü, bir taraftan tek yaptıkları eski çıkınlarını yeni paketlerle sunmak olan (post)modernistlerin anlayışlarına karşı daima tetikte olmalıdır. Buna karşılık diğer yandan da, eğer sınıf tarafından verilen görevleri yerine getirecek ise kendisinin toplumun yaşamında meydana gelen değişimleri ve bunların sınıf ve komünist öncünün etkinliği açısından taşıdığı sonuçları kavramaya muktedir olduğunu göstermelidir.

Artık tüm uluslar açıkça gericidir, devrimcilerin örgütü sözde ‘ulusal bağımsızlık’ hareketlerini destekleyen her fikre karşı savaşmalıdır. Artık tüm savaşların emperyalist bir niteliği var, devrimcilerin örgütü bugünün savaşlarına katılmaya dair, her fikri, bunlar her ne bahaneye tutunursa tutunsun kınamalıdır. Artık sivil toplum devlet tarafından yutulduğu için, günümüzde kapitalizm artık hiç bir gerçek reform bahşedemediği için, devrimcilerin örgütü parlamentoya ve seçim maskaralığına her türlü katılıma karşı savaşmalıdır.

Sınıf mücadelesinin bugün yüz yüze olduğu tüm yeni iktisadi, toplumsal ve siyasi koşullar göz önünde bulundurularak, devrimcilerin örgütü, mücadeleye ancak bir engel teşkil edebilecek örgütler olan sendikalara yeniden hayat vermeye dair sınıf içerisindeki her yanılsamaya karşı savaşmalıdır. 20. yüzyılın ilk devrimci dalgası sırasında edinilen sınıf deneyimlerinden ortaya çıkan mücadele yöntemlerini ve örgütlenme biçimlerini, yani kitle grevini, genel işçi meclisleri, siyasi ve iktisadi olanı birleştiren işçi konseylerini ortaya koymalıdır.

Son olarak, eğer komünist örgüt mücadeleye can vermek, onu devrimci sonucuna yönlendirmek rolünü gerçek anlamda taşıyacaksa, artık ona ait olmayan görevleri yani sınıfı ‘örgütleme’ ya da ‘temsil etme’ işlerini bir kenara atmalıdır.

"Son yüzyıldan beri hiç bir şeyin değişmediğini’ iddia eden devrimciler, proletaryanın, Tolstoy’un bir hikâyesindeki Babine karakterine benzer davranmasını istiyor gibi gözüküyorlar. Babine ne zaman yeni biriyle tanışsa, ona, en son tanıştığı insana söylemesi gerektiği söylenen sözleri söylüyordu. Böylece pek çok sefer sonu dayak yemek oluyordu. Kilisenin inançlı insanlarına, Şeytan’a söylenmesi gereken sözler söylüyor; bir ayıyla, sanki bir münzevi ile konuşur gibi konuşuyordu. Ve zavallı Babine aptallığını hayatıyla ödedi."

Burada ifade ettiğimiz tutumların açıklaması ve devrimcilerin rolü marxizmin bir ‘terk’ini veya ‘revizyon’unu hiçbir şekilde teşkil etmez. Aksine, marxizmde esas olana, gerçek bir sadakat üzerine temellendirilir. Menşeviklerin fikirlerine karşı, Lenin ve Bolşeviklerin, yeni mücadele koşullarını ve bunların programa dair gerektirdiklerini anlayarak, aktif ve belirleyici bir biçimde Ekim Devrimi’ne katkı yapmalarını sağlayan, tam da bu kavrayış kapasitesiydi.

Rosa Luxemburg, partisindeki ‘ortodox’ unsurlara karşı 1906’da şunları yazarken aynı devrimci bakış açısına sahipti:  

“Dolayısıyla eğer, Rus devrimi, marxizmin, kitle grevine dair eski duruşunun temelden değiştirilmesini gerekli kılarsa bile, genel yöntemleri ve bakış açıları, yeni bir biçimde galip gelen yine de marxizmdir.” (Kitle Grevi)

 

[i] Bu kriz bugünde halen devam etmektedir ve son olarak 2000’lerin başındaki dot.com krizi ve de 2007’de gelen mortgage krizi ile 1929 krizini aşan bir derinliğe ulaşmıştır.

[ii] Kastımız 1917 ile başlayan devrimci dalganın rus devriminin tam olarak yalıtılmasıyla birlikte, burjuvazinin yeni bir dünya savaşına giriştiği dönemdir. Yani 1920’lerin sonunda başlayan süreçtir. Bu süreç ancak 1960’ların sonunda işçi sınıfının dünya çapında yeniden mücadeleye atılmasıyla tam olarak bitmiştir.