Kapitalizmin Çöküşü

 

Devrim bir yüzyıldır gerekli ve mümkündür          
 

Avrupa’daki savaşın korkunç gerçekliğinin daha bir su yüzüne çıktığı 1915 yılında, Rosa Lüksemburg “Sosyal Demokrasi’nin Krizi”ni veya Rosa’nın kitabın altına koyduğu takma isminden gelen ve daha fazla bilinen ismiyle “Junius Kitapçığı”nı yazdı. Kitapçık hapishanede yazıldı ve savaş başlar başlamaz kurulmuş olan Internationale grubu tarafından yasadışı olarak dağıtıldı. Kitapçık, Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD) liderliği siyasetinin acımasız bir eleştirisiydi. Savaşın başladığı gün, 4 Ağustos 1914’te, SPD enternasyonalist ilkelerden vazgeçmiş ve “vatan tehlikede” olduğu için sınıf mücadelesine ara verilmesini ve savaşa katılımı savunmuştu. SPD İkinci Enternasyonal’in tamamının gurur ve kıvanç duyduğu bir partiydi, bu yüzden bu tavır uluslararası sosyalist harekete korkunç bir darbeydi; SPD’nin uluslararası işçi sınıfı dayanışması meşalesinin taşıyıcısı olacağı yerde, savaş seferberliğinin tarafına geçmiş olması diğer ülkelerde benzer ihanet eylemlerine girmeyi haklı gösterecek bir gerekçe olarak görülmüştü. Sonuç ise Enternasyonal’in rezil bir biçimde çökmesi olmuştu.

Birinci Dünya Savaşı: tarihin dönüm noktası

SPD 1870’lerde, “bilimsel sosyalizm” akımının işçi sınıfı hareketi içerisinde büyüyen etkisini simgeleyen marksist bir parti olarak kurulmuştu.1914’ün SPD’si, marksizmin ruhunu çiğneyip geçmiş olsa da görünüşte marksizm ismine bağlılığını koruyordu. Zaten Marks da kendi zamanında sürekli Çarlık mutlakiyetçiliğine karşı sürekli uyarılarda bulunmamış mıydı? Birinci Enternasyonal Polonya’nın Çar’ın boyunduruğundan bağımsızlığını desteklemek için düzenlenmiş bir gösteride kurulmamış mıydı? Avrupa’da savaş tehlikesine karşı uyarılar yaparken bile Engels yine de hala Alman sosyalistlerinin “devrimci savunmacı” bir tutum izlemeleri gerektiği görüşünü ifade etmemiş miydi? Şimdi ise SPD Almanya’nın karşısındaki esas tehlikeye, SPD’nin söylediğine göre işçi sınıfının uzun yıllardır verdiği sabırlı ve inatçı mücadelenin elde ettiği bütün siyasi ve ekonomik kazanımları geri alacak olan Çarcı despotluğun zaferi karşısında ne pahasına olursa olsun ulusal birlik çağrısı yapıyordu. Dolayısıyla kendisini Avrupa medeniyetinde ilerici olan ne varsa kararlılıkla savunan Marks ve Engels’in tek varisi olarak sundu.

Fakat , “sosyal-şövenistlerin” rezil ihanetini lanetlemekte tereddüt etmemiş bir devrimci olan Lenin’in söylediği gibi “Her kim, Marks'ın, gerici ve eskimiş burjuvazinin egemen olduğu ve sosyalist devrimin gerekliliğe dönüştüğü döneme tamı tamına uygulanması gereken "işçilerin vatanı yoktur" sözünü unutarak, burjuvazinin ilerici olduğu dönemdeki savaşlara karşı Marks'ın takınmış olduğu tutuma atıfta bulunursa, Marks'ı rezilcesine tahrif etmiş ve sosyalist görüş açısı yerine burjuva görüş açısını koymuş olur.”[1] Lüksemburg da bununla tamamen aynı çizgiyi savunmuştu. Bu savaş, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında Avrupa’da görülen savaşlarla aynı türden bir savaş değildi. On dokuzuncu yüzyıldaki savaşlar kısa ve hem alan hem de hedefleri bakımından kısıtlı olmuştu ve temelde profesyonel ordular tarafından yürütülmüşlerdi. Dahası, 1815’te Napolyon savaşlarının son bulmasından dolayı Avrupa eşi görülmemiş bir barış, ekonomik genişleme ve yaşam koşullarında istikrarlı bir artış dönemi yaşamıştı. Bunun da ötesinde bu savaşlar karşı tarafı harabeye çevirmek bir yana, ulusal birleşimlerin önündeki feodal engelleri temizleyerek ve yeni ulus devletlerin kendilerini kapitalizmi geliştirmeye elverişli bir çerçevede inşa etmelerine olanak vererek (Fransız devrimci savaşları ve İtalyan birliği meselesi çevresinde gerçekleşen savaşlar bunlara birer örnektir) daha çok, kapitalist genişleme sürecini hızlandırmaya yardımcı oldular.

Fakat 1. Dünya Savaşı ile birlikte bu savaşlar, yani sermaye için ilerici bir rol oynayabilen ulusal savaşlar, geçmişte kalmışlardı. Bu savaş, 10 milyon insanın Avrupa savaş alanlarında anlamsızca katledilmesine ve milyonlarca sivilin savaşın getirdiği sefalet ve kıtlık yüzünden telef olmasına yol açan cani yıkıcığıyla yeni bir savaş olmuştur. Dünyaya hükmeden imparatorluklar arası bir savaş olması neredeyse sınırsız işgal ve düşmanın tam yenilgisi hedefini taşımasıyla, yalnızca milyonlarca proleteri cephede savaşmaya mahkum etmekle kalmayıp milyonlarcasının da savaşı destekleyen sanayilerde telef olana dek çalıştırılmasını gerektiren “topyekün” bir savaş olma niteliğiyle de bu savaş, yeni tür bir savaştı. Ve hakim sınıfın “Yılbaşı’na kadar bitmiş olacak” benzeri yorumlarının ne kadar boş olduğunu kısa sürede kanıtlamıştı. Savaşın getirdiği korkunç kıyım tabii bir hayli gelişkin olan teknolojik araçların, savaşan tarafların elinde olmasıyla daha da yoğunlaşmıştı ve tarafların geleneksel savaş ekolünden çok daha gelişkin taktik ve stratejileri olması katliamın ölçeğini arttırdı. Fakat savaşın ifade ettiği barbarlık burjuva düzeninin basitçe teknolojik gelişkinliğinden çok daha derin şeyler ifade ediyordu. Bu, temel ve tarihsel bakımdan krize girmiş bir üretim biçiminin ifadesiydi ve kapitalist toplumsal ilişkilerin eskimiş doğasını gösterirken bir yandan da insan türüne şu net alternatifi dayatıyordu: ya sosyalist devrim, ya barbarlığa gerileme. Junius Kitapçığı’ndan sıkça alıntılanan şu kesit durumu net bir biçimde açıklamaktadır:

“Frederik Engels bir defasında ‘Burjuva toplumu yol ayrımdadır: ya sosyalizme geçiş ya da barbarlığa gerileme’ demişti. Bizim yüce Avrupa medeniyetimiz için ‘barbarlığa gerileme’ ne demek? Şu ana kadar büyük ihtimalle hepimiz bu sözleri okuduk ve onların korkutucu ciddiyeti üzerine düşünmeden bu sözleri tekrarladık. Şu anda etrafımıza bakmamız bize burjuva toplumunun barbarlığa gerilemesinin ne demek olduğunu gösteriyor. Bu dünya savaşı barbarlığa gerilemektir. Emperyalizmin zaferi medeniyetin yok oluşuna gider. Bu öncelikle sadece belli zamanlarda, modern savaş süresince yaşanır, fakat sonra sınırsız savaşlar dönemi kaçınılmaz sonuçlarına doğru süreçte ilerlemeye başlar.

Bugün, Frederik Engels’in tam olarak bir kuşak önce öngördüğü ikilemle karşı karşıyayız: ya emperyalizmin zaferi ve antik Roma’daki gibi bütün medeniyetin çöküşü, insanların kırılması, yalıtılmışlık, yozlaşma – büyük bir mezarlık. Ya da sosyalizmin, yani uluslararası proletaryanın emperyalizme ve onun savaş yöntemine karşı bilinçli faal mücadelesinin zaferi. Bu dünya tarihinin bir ikilemidir, bir ya o ya bu durumudur; terazi sınıf-bilinçli proletaryanın kararına boyun eğmiş. Medeniyetin ve insanlığın geleceği proletaryanın yiğitçe devrimci palasını teraziye indirip indirmeyeceğine bağlıdır. Bu savaşta emperyalizm kazandı. Kanlı soykırım kılıcını vahşice teraziye savurarak sefalet cehenneminin ağır basmasını sağladı. Bütün sefaletin ve utancın tek telafisi savaştan proletaryanın nasıl kendi kaderinin hakimiyetini ele geçireceğini ve hakim sınıfların takipçiliği rolünden kurtulacağını öğrenmemiz olabilir.”

Bu dönemsel değişim, Marks’ın ulusal bağımsızlığı desteklemek için öne sürdüğü argümanları geçersiz kılmıştır (ki zaten Marks’ın kendisi bile Paris Komünü’nden sonra gelişmiş Avrupa ülkeleri için bunların artık geçersiz olduğunu belirtmiştir). Artık bu çatışmada en ilerici ulusal davayı tespit etmeye çalışmak gibi bir mesele olamaz, zira ulusal mücadelelerin kendileri bütün ilerici işlevlerini kaybetmiş ve sadece emperyalist fetihlerin ve kapitalizmin felakete doğru gidişatının araçları olma işlevine sahiptirler artık:

“Ulusal program, ancak büyüyen, güç için yanıp tutuşan burjuvazinin ideolojik ifadesini temsil ettiği sürece, sınıfsal hükmünü şu veya bu şekilde Orta Avrupa’nın güçlü uluslarının gözünde pekiştirene ve büyümesinin gerekli araç ve koşullarını yaratana kadar, tarihsel bir rol oynayabilirdi. O zamandan sonra, emperyalizm, bütün ülkelerde ilk burjuva programının dayandığı ulusal ilişkileri kale almak yerine yayılmacı faaliyetler koymak suretiyle eski burjuva demokratik programı gömdü. Ulusal evre, şüphesiz korundu, fakat gerçek içeriği ve işlevi eskiden olduğunun tam tersine dönüştürüldü. Bugün ulus, emperyalist arzuları saklayan bir pelerinden, emperyalist rekabetin savaş çığlığından, kitleleri emperyalist savaşlarda kurbanlık koyun gibi harcanmaya ikna edecek son ideolojik yaklaşımdan başka bir şey değildir.”

Sadece “ulusal taktik” değişmemişti – onunla birlikte her şey savaş tarafından derinden değiştirilmişti. Artık sosyal demokrasinin kendisini ve bir bütün olarak proletaryayı burjuva toplumunun içerisinde örgütlü bir güç olarak oturtmak için sabırlı ve sistematik mücadelenin günlerine geri dönüş olmayacaktı.

“Kesin olan bir şey var. Dünya savaşı bir dönüm noktasıdır. Fırtınadan çalılığın altında saklanıp bekleyerek kurtulmaya çalışan ve kurtulanca mutlu mutlu eski yaşantısına dönmek isteyen tavşan gibi, sadece bu savaştan canlı çıkmamızın yeterli olacağını düşünmek ahmaklık ve deliliktir. Dünya savaşı mücadelemizin koşullarını değiştirdi ve en önemlisi bizi değiştirdi. Kapitalist gelişimin temel kuralının, sermaye ve emek arasındaki ölüm kalım savaşının hafifleyeceği gibi bir durumdan bahsetmiyoruz. Fakat şimdi, savaşın ortasında, maskeler düşüyor ve eski tanıdık çehreler sırıtıyor bizlere. Gelişimin ritmi emperyalizm volkanının patlaması sonucu güçlü bir sarsıntı geçirdi. Toplumun kucağındaki çatışmaların şiddeti, sosyalist proletaryanın önünde biriken görevlerin devasa boyutları – bunlar işçi hareketi tarihinde ortaya çıkmış olan her şeyin keyifli bir şiir gibi gözükmesini sağlıyor.”

Bu görevler devasa boyutlardaydılar çünkü sömürüye karşı savunmacı bir mücadeleden daha fazlasını gerektiriyorlardı – hücum çağrısı yapıyor, sömürüyü sonsuza kadar yok edecek devrimci mücadele ve “insanın toplumsal hayatında bilinçli bir düşünce, kesin bir plan, insanlığın özgür iradesinin oluşturulmasını” gerektiriyorlardı. Rosa’nın işçi sınıfı mücadelesinde radikal bir biçimde yeni olan bir çağın başladığı ısrarı yakında kendisini sosyal demokrasinin harabelerinden tekrar yaratmış ve 1919’da proleter devrimin dünya partisini, Komünist Enternasyonal’i kurmuş olan uluslararası devrimci harekette ortaklaşılacak, kabul edilecekti. Moskova’daki birinci kongresinde Komünist Enternasyonal ünlü platformunda “Yeni bir çağ doğdu! Kapitalizmin parçalanış ve içsel çöküş çağı. Proletaryanın komünist devrim çağı” diye duyuruyordu. Aynı şekilde bütün dünyada Rus devrimi’nin ardından Almanya, Macaristan ve daha pek çok ülkeyi süpüren dalgayla doruk noktasına ulaşmış olan proleter devrim kapitalizmi devirmeyi başaramazsa insanlığın yeni bir savaşa hatta insanlığı ve insan kültürünün tamamının geleceğini tehlikeye sokan bir bitmeyen savaşlar çağına sürükleneceği konusunda da Komünist Enternasyonal Rosa’nın görüşlerini paylaşıyordu.

Neredeyse yüz yıl sonra, kapitalizm hala burada ve resmi propagandaya göre toplumsal organizasyonun tek mümkün yolu. Pekiyi Lüksemburg’un sosyalizm ve barbarlık arasındaki ikilemine ne oldu? Yine, resmi ideolojiye göre sosyalizm 20. yüzyılda denendi ve başarısız bulundu. 1917 Rus devriminin yükselttiği parlak umutlar Stalinizm kayalıklarına çarptı ve Stalinizm’in cesedinin altında, doğu bloğu 1980’lerin sonunda çöktüğünde gömüldü. Sadece sosyalizmin en olumlu açıdan bir ütopya ve en olumsuz açıdan bir kabus olduğu ortaya çıkmadı, marksistlerin onun temel kaynağı olarak nitelendirdiği işçi sınıfı mücadelesi de sömürülen bir üretici sınıfa değil sınırsız bir tüketici kitlesine ve maddi olduğundan çok sanal olan bir ekonomiye dayanan “yeni” kapitalizmin şekilsiz sisinin içerisinde kayboldu.

Ya da bize böyle olduğunu söylüyorlar. Şüphesiz, eğer Lüksemburg ölümden dönseydi, kapitalist medeniyetin hala dünyayı yönettiğini görünce biraz şaşırırdı; gelecek yazılarda düzenin geçen yüzyıl boyunca karşılaştığı bütün zorluklara rağmen kendisini nasıl hayatta tuttuğunu daha derinlikli olarak inceleyeceğiz. Fakat hakim ideolojinin yanıltıcı imgelerini bir kenara bırakıp mümkün olan en düşük düzeyde ciddiyetle bile geçtiğimiz yüzyılda neler olduğuna bakarsak, dönemin devrimci sosyalistlerinin büyük çoğunluğuyla birlikte Lüksemburg’un betimlediği yol ayrımının doğrulandığını görürüz. Bu çağ, proleter devrimin zaferinin yokluğunda, çoktan insan tarihinin en barbarca çağı oldu ve nihai sonucu sadece “medeniyetin çöküşü” değil dünyadaki insan soyunun tükenmesi olacak daha da derin bir barbarlık batağına saplanma tehlikesini beraberinde getiriyor.

Savaşlar ve devrimler çağı

1915’te sosyalistlerin sadece bir azınlığı savaşa karşı net bir tavır aldılar. Troçki, o yıl Zimmerwald’da toplanan enternasyonalistlerin hepsinin tek bir taksiye ancak sığacağı esprisini yapıyordu. Öte yandan Zimmerwald’ın kendisi bile uluslararası işçi sınıfının saflarında kıpırdanan bir şeyler olduğunun bir göstergesiydi. 1916’ya gelindiğinde, savaşa dair memnuniyetsizlik hem cephelerde hem de cephe gerisinde bir hayli aleni bir hal almıştı. Almanya ve İngiltere’deki grevler ve Almanya’da Lüksemburg’un hapisten çıkan ve ismi “esas düşman evimizdekidir” sloganıyla bir olan yoldaşı Karl Liebknecht’i karşılayan kitlelerin eylemleri bu duruma örnekler olarak gösterilebilir. Şubat 1917’de Rusya’da patlak veren devrim Çarlar’ın hükmüne son verdi, fakat bir Rus 1789’u, yeni, belki gecikmiş bir burjuva devrimi olmaktan ziyade Şubat devrimi sadece Ekim devrimine giden yolu açtı. Aynı yıl içerisinde sovyetlerde örgütlü işçi sınıfı iktidarı ele geçirecek ve bu ayaklanmanın sadece savaşı değil, kapitalizmin kendisini bitirecek olan dünya devriminin ilk darbesi olduğunu duyuracaktı.

Rus devrimi, Lenin’in ve Bolşevik’lerin tekrar tekrar, ısrarla altını çizdikleri üzere dünya devrimiyle ayakta kalacak veya düşecekti. İlk başta yapılan hücum çağrısı cevap bulmuş gibi gözüküyordu: 1917’de Fransız ordusundaki ayaklanma; 1918’de dünya burjuva hükümetlerini Bolşevizm hayaletinin daha fazla yayılmasını engellemek için alelacele bir barış yapmaya zorlayan Almaya’daki devrim, 1919’da Bavyara ve Macaristan’da kurulan Sovyet cumhuriyetleri; Seattle ve Winnipeg genel grevleri, aynı yılda Clyde’da işçilerin huzursuzluklarını yanıtlamak için tankların gönderilmesi; 1920’de İtalya’daki fabrika işgalleri... Bütün bunlar Komünist Enternasyonal’in yeni çağın savaşlar ve devrimler çağı olduğu yönündeki düşüncelerini çarpıcı bir biçimde doğruluyordu. Kapitalizm, insanlığı asker vagonlarının altına atarken proleter devrimi gerekli de kılıyordu.

Fakat işçi sınıfının en dinamik ve ileri görüşlü unsurlarının, komünistlerin ulaştığı bilinç ile sınıfın genelenin ulaştığı bilinç çok ender olarak ortaktır. İşçi sınıfının çoğunluğu daha aşama aşama gelecek barışçıl reformlara geri dönüş olamayacağını kavramamıştı. Her şeyden önce savaşın bitmesini istiyorlardı ve burjuvaziyi bu talebi yerine getirmeye zorlamak durumunda kalmış olsalar da, işçilerin kazanımları olarak sunulan bazı değişikliklerle burjuvazi savaştan önceki duruma dönmenin mümkün olduğu fikrinden kazanç elde edebilmişti. İngiltere’de “kahramanlara yaraşır evler”, kadınlara oy hakkı ve Emek programının ekonomide önemli alanların devletleştirileceği sözünü veren dördüncü madde bunlara örneklerdi. Devrimin daha önceden maddi bir biçim aldığı Almanya’da verilen sözler daha radikaldi ve toplumsallaşma ve işçi konseyleri gibi terimlerin kullanılmasının yanı sıra Kaiser’in tahttan indirileceği vaat ediliyor ve herkesin oy hakkı olması temelinde bir cumhuriyet kurulacağı söyleniyordu.

Neredeyse her yerde bu yanılsamaları işçilere satanlar, reform mücadelelerinin denenmiş ve güvenilir uzmanları olan sosyal demokratlardı. Alman “emek partisi” bu yanılsamalar sayesinde proto-faşist çetelere Berlin ve Münih’in aralarında Lüksemburg ve Liebknecht  de olan gerçek devrimci işçilerini öldürme çağrısı yapmaktaydı. Aynı anda da Rusya’daki sovyet iktidarına karşı yürütülen ekonomik olarak boğma çabalarını ve ona karşı yapılan askeri saldırıları, Bolşevikler’in işçi sınıfının sadece azınlık olduğu bir ülkede işçilerin devrimin başında bulunuşuyla kutsal demokrasi prensibini çiğnedikleri bahanesiyle desteklemesine rağmen, kendisinin devrimin tarafında olduğunu iddia edebiliyordu.

Kısacası, hilelerin ve vahşi baskının bir karışımıyla devrimci dalga bir dizi yenilgi yaşamış ve sonunda kesilmişti. Rusya’da dünya devriminin sağladığı oksijenden mahrum kalan devrim boğulmaya ve kendi kendisini yemeye başladı. Yeni sovyet seçimleri isteyen hoşnutsuz işçi ve denizcilerin Bolşevik hükümeti tarafından bastırıldığı Kronstadt felaketi bu süreci simgeliyordu. Bu içsel yozlaşma sürecinin “galibi” Stalin, ilk kurbanıysa en sonunda geri dönülmez bir biçimde enternasyonalizm numarası yapmayı bile “tek ülkede sosyalizm” yalanını uydurarak terk etmiş yeni devlet burjuvazisinin bir aracına dönüştürülen Bolşevik Partisi’nin kendisi oldu.

Kapitalizm böylece ilk devrimci dalgadan, 1926’da İngiltere’de gerçekleşen genel grev ve 1927’deki Şangay işçi ayaklanması gibi artçı şoklara rağmen canlı çıkmıştı. Kapitalizm normale dönme niyetini kararlılıkla gösterdi. Bütün üretim savaş seferberliğine doğru yönlendirilmiş olduğu için ve merkezi devlet aygıtı ekonominin çeşitli sektörlerini bütün bütün kontrolüne geçirdiği için savaş süresince kar ve zarar ilkeleri geçici (ve kısmi) olarak askıya alınmıştı. Komünist Enternasyonal’in Üçüncü Kongresi’ne sunduğu raporda Troçki, savaşın nasıl kapitalist sisteme temelde ekonominin devlet eliyle işletilmesine ve devasa biçimde kurgusal sermayeyi temel alan borçlara dayalı yeni bir işleyiş biçimi getirdiğini şöyle açıklamıştı: “Bir ekonomik düzen olarak kapitalizm, bildiğiniz gibi, çelişkilerle doludur. Savaş yıllarında bu çelişkiler canavarca oranlara ulaştılar. Savaşın gerektirdiği kaynaklara erişebilmek için devlet iki temel yöntem uyguladı: öncelikle kağıt paranın piyasaya salınması; ardından borçların biriktirilmesi. Dolayısıyla, daima artan miktarda sözde ‘değerli kağıt’ (teminatlar) dolaşıma girdi. Bu aradaysa devlet gerçek maddi değerleri savaşta yok olmaları için ülke dışına pompaladı. Devletin genişlettiklerinin toplamı ne kadar büyük olursa, yani ne kadar gerçek değer yok olursa, o kadar fazla ülkedeki kurgusal sermaye birikimine dayanan sahte zenginlik de artar. Devletin borç kağıt yığınları dağlar kadar yükseklere çıkıyor. Yüzeysel olarak ülke aşırı zenginleşmiş gibi gözüküyor, fakat gerçekte zemin ekonomik temellerinden kesiliyor, sarsılıyor ve çöküşün eşiğine geliyor. Devletlerin borçları yaklaşık 1,000 milyar altın marka ulaştı, ki bu savaştaki bütün ülkelerin mevcut milli zenginliklerinin yüzde 62’si kadar. Savaştan önce dünyadaki toplam kağıt ve kredi para miktarı aşağı yukarı 28 milyar altın markken şimdi bu sayı 220 milyar ile 280 milyar arasında, yani savaş öncesi rakamın on katı civarında. Bütün bunlar, tabii ki, Rusya’yı kapsamıyor zira sadece kapitalist dünyayı tartışıyoruz. Bütün bunlar temelde, Avrupa ülkeleri ve özellikle de Orta Avrupa için geçerli ama sadece buralar için söz konusu değil.  Bütünlüklü duruma bakacak olursak, Avrupa fakirleştikçe – ki şimdiye dek hep fakirleştikçe fakirleşti – kalın kağıt değerleri destelerine, yani kurgusal sermayeye daha ve daha fazla kapıldı. Bu kurgusal sermaye-kağıt kur, hazine banknotları, savaş bonoları, başka banknotlar ve benzerleri, ya ölmüş sermayenin hatıralarını ya da daha doğmamış sermayeden beklentileri ifade ediyor. Fakat mevcut zamanda hiçbir şekilde gerçekten var olan sermaye anlamına gelmiyorlar. Öte yandan sermaye ve para işlevi görüyorlar ve bu toplumun ve modern ekonominin inanılmaz derecede saptırılmış bir görüntüsünü sunuyorlar bizlere. Ekonomi fakirleştikçe, kurgusal sermaye aynasına yansıyan görüntü zenginleşiyor. Aynı zamanda bu kurgusal sermayenin yaratılmış olması, göreceğimiz gibi, sınıfların ulusal gelir ve zenginliğin aşamalı olarak kısılmasında farklı yerlerde durduğunu gösteriyor. Ulusal gelir de kısıldı, fakat ulusal zenginlik kadar değil. Bunun açıklaması çok basit: Kapitalist ekonominin mumu iki ucundan da yakılıyor.” Böylesi yöntemler kapitalizmin sadece kendi kanunlarını bükerek faaliyet sürdürmeye devam edebilmekte olduğunun bir göstergesiydi. Aslında sadece vadesini doldurmuş olduğu bir çağda kapitalist sistemi müdafaa etmek için bir yol, “savaş sosyalizmi” olarak tanımlanan bu yeni yöntemler, sosyalizme yani daha üstün bir toplumsal üretim biçimine karşı umutsuzca açılmış siperlerdi. Fakat “savaş sosyalizmi” savaşı kazanmak için gerekli görülmüş olmasa savaşın ardından etkili bir biçimde ortadan kaldırıldı.

Savaş sonrası dönem ise emperyalist savaşın bir başka temel niteliğini doğruladı. 19. yüzyılda savaşlar genelde ekonomik olarak “mantıklı” kabul edilirken ve kazanan tarafta önemli bir gelişim dalgasına yol açarken, dünya savaşının devasa maddi bedeli hem galip hem de mağluplarda bir düşüşe ve bazı durumlarda ekonomik yıkıma yol açtı. 20’lerin başlarında savaşın yıktığı Avrupa’da düzensiz bir yeniden yapılanma dönemi başladı. Fakat Eski Dünya’nın ekonomileri uyuşukluktan kurtulamadı: savaş öncesi dönemde ilk kapitalist ülkelerde yaşanan inanılmaz büyüme bir daha görülmeyecekti. İşsizlik İngiltere gibi ülkelerde kalıcı bir nitelik kazanırken, kanı acımasız tazminatlar tarafından emilen Almanya ekonomisi bütün geçmiş enflasyon rekorlarını kırdı ve neredeyse sadece kredilerle su üzerinde durmayı başardı.

Temel istisna, savaşta Troçki’nin aynı raporda kullandığa deyimle Avrupa’nın serdümenliğini yapan ve buna bağlı olarak gelişen Amerika’ydı. Şimdi Amerika kesinlikle dünyanın en güçlü ekonomisi olup çıkmıştı ve gelişiminin tek nedeni rakiplerinin savaşın devasa bedeli, savaş sonrası toplumsal kargaşa ve Rus pazarının ortadan kaybolması yüzünden boyunlarını eğmiş olmalarıydı. Amerika için bu her şeyden önce Caz Çağı, Büyük Yirmiler’di: Flapper’ın ve Model T’nin Henry Ford’un fabrikalarında seri olarak üretilişlerinin resimleri baş döndürücü büyüme oranlarının altında yatan gerçeği gösteriyordu. Dahili yayılmasının sınırlarına ulaşmış olan ve eski Avrupalı güçlerin durgunluğundan büyük ölçüde faydalanan Amerikan sermayesi ve metaları, şimdi dünyayı işgal etmeye başlamış, bir yandan Avrupa’yı diğer yandan ise az gelişmiş ve hala pre-kapitalist olan bölgeleri silip süpürmeye başladı. ABD 19. yüzyılda düzenli olarak borçlu bir ülkeyken, 1. Dünya Savaşından sonra dünyanın bir numaralı kredi vericisi olmayı başarmıştı: Almanya’yı 1920’lerde su üzerinde tutan büyük ölçüde Amerikan borçlarıydı. ABD tarımı büyük ölçüde geride bırakılmış da olsa, ABD’nin şehirlerde yaşayan ve proleter olan nüfusunun tüketim gücünde zor da olsa gözlenebilen bir artış gerçekleşmişti. Bütün bunlar 19. yüzyılın sonunda o inanılmaz büyümeyi getiren laissez-faire (bırakınız yapsınlar) kapitalizmine geri dönüşün mümkün olduğunun sözde kanıtları olarak gösteriliyordu. Calvin Coolidge’in rahatlatıcı felsefesi kazanmıştı. Bu koşullar altında ABD başkanı Aralık 1928’de Kongreye şöyle hitap etti: “ABD’nin şu ana kadar toplanmış hiçbir Kongresi, Birliğin durumunu inceledikten sonra şu an olduğundan daha fazla mutluluk verecek bir gelecek öngörmemiştir. Yurtta huzur ve mutluluk, yönetim ve ücret kazananlar arasında uyumlu ilişkiler, endüstriyel çelişkilerden feragat etmişlik ve yıllar boyunca karşılaştığımız en yüksek refah düzeyi var. Yurtdışında barış, karşılıklı anlayıştan doğan iyi niyet ve bir süre önce ortaya çıkmış sorunların çok yönlü dostluğun dokunuşuyla ortadan kalkacağına dair yaygın bir bilinç var. Bizim işletme ve sanayilerimizin yarattığı ve ekonomimizin biriktirdiği bu büyük zenginlik halkımız arasında en geniş bir biçimde dağılmıştır ve bütün gücüyle dünyanın iyiliğini ve işletmelerini beslemeye yönelmiştir. Varoluş gereksinimleri gereklilik düzeyini aşıp lüks düzeyine ulaşmıştır. Büyüyen üretim yurtta büyüyen talep ve yurtdışında genişleyen ticaret tarafından tüketilmektedir. Ülkemiz bugünü memnuniyetle değerlendirip geleceği iyimserlikle bekleyebilir”. Bu demeç, tarihteki ünlü son sözler arasındaki haklı yerini alacaktı! 1929’da buhran geldi. ABD ekonomisinin ateşli büyümesi pazarın doğal sınırlarına dayanmıştı ve sınırsız büyümeye inananların büyük çoğunluğu biriktirdiklerini bu mitoloji temelinde değerlendirmişlerdi. Şimdi ise yüksek binalardan aşağıya atıyorlardı kendilerini. Dahası bu 19. yüzyılda arada sırada ortaya çıkan ve özellikle yüzyılın ilk yarısında bir “on yıllık döngü”den bahsedilmesine olanak verecek kadar düzenli olarak tekrarlanan krizlere de benzemiyordu. O günlerde, bir sürelik durgunluğun ardından dünyanın herhangi bir yerinde yeni pazarlar bulunuyor ve yeni ve daha da dinç bir büyüme dönemi başlıyordu; dahası 1870’lerle 1914 arasında kalan kapitalist olmayan bölgeleri fethetmeye duyulan emperyalist açlık tarafından hızlandırılan düzen merkezlerindeki krizler, kapitalizmin gençliğinde olduğundan çok daha az şiddetliydiler. Buna rağmen 1870’lerle 1890’lar arasındaki “Uzun Buhran” lafları, bir yere kadar İngiltere’nin dünya ekonomik üstünlüğü için sonun yavaş yavaş başlamakta olduğunu gösteriyordu. Fakat her halükarda, 19. yüzyılın sonlarındaki ekonomik sorunlarla 1930’larda yaşanan dünya çapındaki durgunluk karşılaştırılamaz. 1930 Buhranı, niteliksel olarak farklı bir aşamada gerçekleşti: kapitalist birikimin koşullarındaki çok temel bir unsur değişmişti. Buhran tüm dünya çapındaydı, ABD’de ilk kıvılcımlar çaktıktan sonra buhran, ABD’ye neredeyse tamamen bağımlı hale gelmiş olan Almanya’yı vurdu, sonrasındaysa Avrupa’nın geri kalan kısmını. Kriz büyük ölçüde emperyalist “sahipleri” tarafından metropollerde ihtiyaç duyulan temel ürünleri üretmeye zorlanan kolonyal veya yarı-bağımlı bölgelerde de bir o kadar yıkıcı etkilere sahipti. Dünya fiyatlarındaki ani fırlama bu bölgelerin büyük çoğunluğuna yıkım getirdi.

Bu krizin ne denli ciddi olduğunun bir ölçütü olarak Birinci Dünya Savaşı’ndaki üretimle buhran sırasındaki üretimi karşılaştırabiliriz. Birinci Dünya Savaşı’nın sonucu olarak üretim %10 düşerken, buhranın sonucu olarak üretim tam %36.2 düştü.[2] Savaştan büyük kazanç sağlayan ABD’de endüstriyel üretimin düşüşü %53.8’di. İşsizlik sayısına dair hesaplanan farklı oranlar çeşitlilik gösterse de Sternberg’in kaynağına göre ana kapitalist ülkelerde bu sayı 40 milyondan az değildi. Dünya ticaretindeki düşüş de bir o kadar felaketti: ticaret 1929 öncesi rakamların üçte birine gerilemişti. Fakat 1930’lardaki buhranla 19. yüzyıldaki krizler arasındaki en önemli fark, artık krizin ardından “otomatik” olarak dünyanın kapitalizm dışı kalan bölgelerine doğru bir genişleme ve büyüme çevrimini tetikleyemediğiydi. Burjuvazi kısa süre içerisinde pazarın “görünmez elinin” ekonomiyi yakın gelecekte yerden kaldırmayacağını anladı. Bu yüzden Coolidge ve onun varisi Hoover’ın saf liberalizmini bir kenara atmak ve şu andan itibaren devletin kapitalist sistemi müdafaa etmek için despotça ekonomiye müdahale etmesi gerektiğini kabul etmek durumunda kaldılar. Bu kabulleniş her şeyden önce devletin başarısız olan sanayileri desteklemesi ve düzenin yeni pazarlar oluşturamayışının yarattığı açığı kapatmak için yapay bir pazar yaratması gerektiğini gören Keynes tarafından teorize edildi: Roosevelt’in “New Deal” (yeni düzen) politikası kapsamında yapılan devasa “kamu işleri”nin ve yeni CIO sendikalarına tüketici talebinin arttırılmasına yardım etmesi için verilen desteğin anlamı buydu. Fransa’da yeni politikalar Halk Cephesi halini aldı. Almanya ve İtalya’da faşizm olarak, Rusya’da ise Stalinizm olarak ortaya çıktılar. Bu eylemlerin altındaki anlam hep aynıydı. Kapitalizmin yeni çağı bir devletçi kapitalizm, yani devlet kapitalizmi çağıydı.

Fakat devlet kapitalizmi her ülkede diğerlerinden yalıtılmış bir biçimde varlığını sürdürmez. Tam aksine, büyük ölçüde ulusal ekonominin öteki rakip ülkelere karşı merkezileştirilmesi ve korunması tarafından belirlenir. Otuzlarda bunun ekonomik bir yönü de vardı – korumacılık bir ülkedeki sanayi ve pazarların diğer ülkelerin sanayi ve pazarlarının tecavüzünden korunması olarak görülüyordu, fakat daha önemli yönü askeri yönüydü. Zira ekonomik rekabet gelecek dünya savaşına doğru gidişatı ciddileştiriyordu. Devlet kapitalizmi özünde bir savaş ekonomisidir. Bağıra çağıra savaşın faydalarından bahseden faşizm bu eğilimin en uç örneğiydi. Hitler rejimi altında Alman sermayesi berbat ekonomik durumuna kudurmuşçasına silahlanarak çare bulmaya çalıştı. Bunun hızlıca işsizliği tekrar soğurmak gibi bir “faydası” vardı fakat bu kendi başına savaş ekonomisinin hedefi değildi; hedef daha ziyade pazarın yeniden vahşice paylaşımına hazırlanmaktı. Benzer bir biçimde, Rusya’da proleter yaşam standartlarını acımasızca ağır sanayinin gelişimi için harcayan Stalinist rejim de Rusya’yı tanınmış bir dünya askeri gücü yapmaya dayanıyordu ve Nazi Almanyası ve (çoktan silahlı işgal kampanyasına 1931’de Mançurya’nın ve 1937’de Çin’in geri kalanının işgaliyle başlamış olan) militarist Japonya gibi, bu rejimlerin buhranın etkilerine dirençteki “başarıları” tamamen bütün üretimi savaşın ihtiyaçlarına adama konusundaki iradelerine bağlıydı. Fakat bir savaş ekonomisinin geliştirilmesi, kendi ülkelerindeki fabrikaların üretimini doğrudan devasa silah ve savaş malzemesi üretimine çok daha yavaşça kaydırsalar da, “New Deal” ve Halk Cephesinin bulunduğu ülkelerdeki devasa kamu çalışması programlarının arkasındaki gerçek sırda buydu.

Victor Serge bir defasında 1930’lardaki dönemi “yüzyılın gece yarısı” olarak tanımlamıştı. 1929 krizi de en az 1914-18 savaşı kadar kapitalist üretim biçiminin tükenmişliğini kanıtladı. Şimdi artık 19. yüzyılda gördüğümüz her şeyden çok daha büyük bir düzeyde “daha önceki çağların hepsinde kulağa absürt gelecek bir salgın: aşırı-üretim salgını” vardı. [3] Milyonlar dünyanın en fazla sanayileşmiş ülkelerinde fabrikalar ve tarlalar yeteri kadar üretim yapamadığı için değil, pazarın soğuramayacağı kadar “fazla” üretim yapıldığı için açlıktan kırıldılar. Bu durum sosyalist devrimin gerekliliğini bir kez daha kanıtlıyordu.

Fakat proletaryanın tarihin bu hükmünü yerine getirmek için ilk denemesi 20’lerin sonlarında kesin olarak yenilmişti ve her yerde karşı-devrim muzafferdi. Özellikle devrimin en yüksek noktalara çıktığı ülkelerde karşı-devrim en korkunç biçimlerine büründü. Rusya’da çalışma kampları ve kitlesel infazlar; bazı bölgelerde bütün nüfusun toplu olarak sürülmesi, milyonlarca köylünün bilinçli bir biçimde açlıktan kırdırılması ve fabrikalarda Stakhanovcu süper-sömürü biçimini aldı. Kültür düzeyi bakımındansa devrimin ilk yıllarının bütün toplumsal ve sanatsal deneylerinin inkarı, en kaba burjuva alışkanlıklarına dönüş ve resmi olarak zorla kabul ettirilmeye çalışılan Sosyalist Gerçekçi “zevk” biçimini aldı.

Proletaryanın devrime diğer bütün batı Avrupa ülkelerinden daha fazla yaklaştığı Almanya ve İtalya’da ise proletaryanın yenilgisinin bir sonucu olarak vahşi polis rejimleri kuruldu. Faşizm devasa bir gammazlar bürokrasisiydi. Aynı şekilde Faşizm, muhaliflere ve en bilinen örneği Almaya’daki Yahudilerin akıbeti olmak üzere toplumsal ve etnik azınlıklara vahşice zulmedilmesiydi. Nazi rejimi yüzlerce yılın kültür birikimini çiğneyerek Aryan ırkının insanları medenileştirme görevine dair okültçü ve sözde-bilimsel teorileri baskın kılmaya çalıştı, “Alman olmayan” fikirleri içeren kitapları yakarken bir yandan da kan, toprak ve fethin erdemlerine dair fikirler dizisini hortlattı. Troçki, Nazi Almanya’sında kültürün yok edilişini burjuva kültürünün çöküşünün özellikle anlamlı bir kanıtı olarak görmüştü:

“Faşizm siyaset için toplumun derinliklerini açığa çıkardı. Bugün yalnızca köylü evlerinde değil ama şehirlerdeki gökdelenlerde de yirminci yüzyılın yanıbaşında onuncu veya on üçüncü yüzyıl yaşıyor. Yüz milyon insan elektrik kullanıyor ve buna rağmen büyülü güçleri olan işaretlerin kötü ruhları kovacağına inanıyorlar. Roma’da Papa suyun mucizevî bir biçimde şaraba dönüşmesini radyodan anlatıyor. Film yıldızları medyumlara gidiyor. İnsanın dehasının yarattığı mucizevi makineleri kullanan pilotlar kazaklarının üzerine muska takıyorlar. Ne bitmez tükenmez taşıdıkları karanlık, cehalet ve ilkellik! Onları umutsuzluk ayağa kaldırdı ve faşizm onlara bayrak oldu. Toplumun normal gelişim gidişatında kültürel dışı olarak ulusal organizmadan atılması gereken her şey boğazdan fışkıracak noktaya geldi: kapitalist toplum sindirilmemiş barbarlığı kusuyor. İşte Nasyonal Sosyalizmin psikolojisi budur.” ("Nasyonal Sosyalizm Nedir?", 1933).

Fakat tam da faşizm bir sistem olarak kapitalizmin çöküşünün derinleştirilmiş bir ifadesi olduğundandır ki, çeşitli “anti-faşist” eğilimlerin savunduğu üzere faşizmin kapitalizmle bir bütün olarak savaşılmadan yenilebileceğini düşünmek de bir yanılsamadır. Bu durum 1936’da İspanya’da çok açıkça kanıtlanmıştı: Barselona işçileri sağcı general Franko’nun başını çektiği darbeye önce kendi sınıf mücadelesi yöntemleriyle – genel grev, askerler arasında kardeşleşme, işçilerin silahlanması – yanıt verdiler ve faşist hücumu birkaç gün içerisinde felç ettiler. Mücadelelerini Halk Cephesinde vücut bulmuş demokratik burjuvaziye devrettikleri an ise yönlerini kaybedip, daha büyük bir kıyımın provası olduğu ortaya çıkan emperyalistler arası bir çatışmaya sürüklenmişlerdi. İtalya Komünist Solu’nun bir hayli net bir biçimde açıkladığı üzere, İspanya’daki savaş dünya proletaryasının yenildiği tahminini korkunç bir biçimde doğruluyordu; zira kapitalizmin yeni bir dünya savaşına gidişi yolundaki tek engel proletaryaydı ve o da artık bu yolun üzerinden çekilmişti.

Barbarlığı yeni bir aşaması

Picasso’nun Guernica tablosu, haklı olarak modern savaşın vahşetinin çığır açıcı bir görüntüsü olarak övülür. Bu İspanyol kasabasının bütün sivil nüfusunun ayrım yapılmadan Franko’nun ordusuna destek için bombalanması, göreceli olarak yeni bir olgu olduğu için hala insanları şok edebilecek bir güce sahipti. Birinci Dünya Savaşı sırasında sivillerin havadan bombalanması düşük düzeyde ve büyük ölçüde etkisizdi. Bu savaşta ölenlerin çok büyük çoğunluğu cephelerdeki askerlerdi. İkinci Dünya Savaşı ise çöküş içerisindeki kapitalizmin barbarlık kapasitesini arttırmakta olduğunu gösteriyordu. Zira bu defa ölenlerin büyük çoğunluğu sivillerdi: “Siyasi eğilimi göz önünde bulundurulmadan, II. Dünya Savaşı boyunca gerçekleşen insan kaybı yaklaşık 72 milyon kişiydi. Ölen sivillerin sayısı, kıtlık ve hastalıktan ölen 20 milyon kişi dahil olmak üzere 47 milyondu. Ölen askerlerin sayısı, 5 milyon savaş esiriyle birlikte 25 milyondu.”[4] . Bu vahşetin en korkunç ve derinleştirilmiş ifadesi Yahudilerin ve öteki azınlıkların Nazi rejimi tarafından sistematik bir biçimde öldürülmesiydi. Milyonlar gettolarda ve Doğu Avrupa ormanlarında küme küme vurularak, açlıktan kırdırılarak ve ya köle olarak ölene kadar çalıştırılmış yüz binlercesi de Auschwitz’de, Belsen’de veya Treblinka’da gaz odalarına tıkılarak katledilmişti. Fakat iki taraf tarafından da bombalanma sonucu öldürülen sivillerin sayısına bakarsak, bu soykırımın, masum insanların sistematik bir biçimde katledilişinin bu savaşın genel bir özelliği olduğunu görürüz. Hatta bu konuda demokrasilerin faşist güçleri bile solladığını görebiliriz, nitekim Alman ve Japon şehirlerinin maruz kaldığı “halı bombalaması” ve “ateş bombalaması”nın yanında, Alman hava saldırıları amatör kalıyordu. Bu kitlesel kıyım yönteminin doruk noktasının simgesi Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarıydı, öte yandan ölen sivil sayısı bakımından Tokyo, Hamburg ve Dresden gibi şehirlerin “geleneksel” yollarla bombalanması çok daha ölümcül sonuçlar doğurdu.

ABD’nin atom bombası atması iki yönden yeni bir dönem başlattı. Birincisi, kapitalizmin bir daimi savaş düzeni haline geldiğini kesin olarak doğruladı. Dahası atom bombası bir yandan faşist bloğun çöküşünün işaretini verirken diğer yandan yeni bir savaş cephesi açmıştı. Hiroşima’nın gerçek hedefi zaten dizleri üzerinde barış koşullarını konuşmaya çalışan Japonya değil, SSCB’ydi. ABD, SSCB’yi Uzak Doğu ve Avrupa’daki emperyalist hırslarını ılımlılaştırması yönünde uyarıyordu. Hatta “Amerikan eş genelkurmay başkanları savaşın sonunda on haftada yirmi temel Sovyet şehrini atom bombalarıyla vuracak bir plan üretmişlerdi.” [5] Başka bir değişle atom bombasının atılması İkinci Dünya Savaşını sadece üçüncüsünün savaş hatlarını belirlemek üzere bitirdi. Ayrıca Lüksemburg’un sınırsız savaşların “kaçınılmaz koşullarına” dair uyarılarına yeni ve korkutucu bir önem getirdi. Atom bombası artık kapitalist düzenin dünyadaki insan hayatını sona erdirebilecek güce sahip olduğunu gösteriyordu.

Hobsbawm’ın “Felaketler Çağı” olarak nitelendirdiği 1914-1945 arası yıllar böylelikle kapitalizmin, tıpkı kendisinden önce antik Roma’nın veya feodalizmin olduğu gibi, çöküş aşamasına geçmiş bir toplumsal düzen olduğunu net bir biçimde doğruluyor. 30’ların ve 40’ların zulmünden ve moral çöküntüsünden sağ çıkan ve hem savaştan önce hem de savaş esnasında iki emperyalist kampa karşı da enternasyonalist ilkeleri savunan devrimcilerin sayısı azdı ama çoğu için bu durum kanıtlanmıştı. İki dünya savaşı ve hemen ardından üçüncüsünün başlama ihtimali ve daha önce görülmemiş düzeydeki dünya krizi bu durumu nihai olarak kanıtlamaktaydı.

Öte yandan sonraki yıllarda şüpheler ortaya çıktı. Muhakkak kapitalizmin var olmaya devam etmesi insanlığın artık sürekli yok oluş tehdidi altında yaşadığı anlamına geliyordu. Gelecek 40 yıl içerisinde, iki yeni emperyalist blok insanlığı yeni bir dünya savaşına götürmemiş olsalar da, bitmeyen bir çatışma ve düşmanlık durumunda kaldılar ve Uzak Doğu, Orta Doğu ve Afrika’da aralarında vekaleten bir dizi savaş yürütüldü ve çeşitli durumlarda, özellikle Ekim 1962’deki Küba füze krizi sırasında, dünyayı nükleer felaketin eşiğine getirdiler. Bu savaşlarda resmi olarak 20 milyon civarı insan öldüğü hesaplanırken bazı hesaplar bu sayının aslında çok daha yüksek olduğunu söylüyor.

Bu savaşlar dünyanın az gelişmiş kısmını kırıp geçirdi ve savaş sonrası dönemde bu bölgeler hep sefalet ve kıtlık gibi korkunç sorunlarla karşılaştı. Öte yandan, ana kapitalist ülkelerde olağanüstü bir büyüme patlaması oldu ve geçmişe bakan burjuva tarihçileri bu dönemi “otuz şanlı yıl” olarak tanımladılar. 19. yüzyıldakilere yetişen hatta onları geçen büyüme oranları, maaşlarda düzenli artış, devletin sevecen rehberliği altında sosyal güvenlik ve sağlık servisi kurumlarının yerleşmesi… 1960’larda İngiltere’de milletvekili Harold Macmillan işçi sınıfına “hiç sizin için bu kadar iyi olmamıştı” diyor ve sosyologlar kapitalizmin işçi sınıfını bitmeyen bir televizyonlar, çamaşır makineleri, arabalar ve tatil paketleri dizisiyle “burjuvalaştırdığı” bir “tüketim toplumuna” dönüştüğünü iddia ediyorlardı. Devrimci hareket içindeki bazılarının dahil olduğu pek çok kişi için bu dönem kapitalizmin çöküş evresine girdiği kanısını geçersiz kılıyor ve kapitalizmin neredeyse bitmek bilmez bir büyüme kapasitesi olduğunu kanıtlıyordu. Marcuse gibi “radikal” teorisyenler devrimci değişimin öznesini üçüncü dünya köylüleri veya kapitalist ülkelerin asi öğrencilerinde, yani işçi sınıfı dışında aramaya başladılar.

Çürüyen bir toplum

Savaş sonrası ekonomik patlamaya, bu konuyu daha yakından incelemek için döneceğiz ve özellikle düşüşteki kapitalizmin çelişkilerinin ani sonuçlarını savuşturmak için nasıl yöntemler benimsediği üzerinde duracağız. Fakat öncelikle kapitalizmin iç çelişkilerini yendiği iddiasını ele almamız gerekli. 60’ların sonlarına doğru, kapitalizmin en sonunda bu çelişkileri ortadan kaldırdığını iddia edenlerin yüzeysel izlenimciler olduğu, batı ülkelerinde yeni ekonomik krizin ilk göstergelerinin ortaya çıkmasıyla kanıtlanmış oldu. 70’lerin ortalarında hastalık gün gibi ortadaydı: enflasyon ana ekonomileri kırıp geçirmeye başlamıştı ve bu da devlet gücünü doğrudan ekonomiyi desteklemek için kullanan ve geçmiş yıllar boyu çok iyi çalışmış Keynesci yöntemden uzaklaşmayı beraberinde getirdi. Böylelikle 80’ler Thatchercılığın ve Reagancılığın on yılı oldu – ki bu krizin gerçek seviyesini bulmasına izin vermek ve diğerlerine kıyasla daha hastalıklı olan sanayiyi kaderine terk etmek demekti. Enflasyon, işten çıkarmalarla sakinleştirildi. O zamandan beri bir dizi mini-patlama ve mini-gerileme yaşandı. İdeolojik olarak Thatchercılık bir neo-liberalizm ve özelleştirme projesi üzerinde yaşasa da, Viktorya döneminin serbest işletmeye dayanan ekonomik değerlerine dönüş retoriğinin arkasında kapitalist devletin rolü her zamanki kadar önemli konumdaydı. Devlet, ekonomik büyümeyi hepsi bir dağ gibi büyüyen borçların üzerine yüklenen türlü türlü finansal manevrayla yönlendiriyordu. Bu durumun bir örneğini teşkil eden ABD’nin küresel yükselişi borçlu ülkeden kredi veren ülke olmaya yükselmesine dayanıyordu, fakat şimdi yine ABD 36 trilyon doların üstünde bir borç altında kalmış durumda.[6] “Sadece Japonya’da değil diğer gelişmiş ülkelerde de biriken bu borç dağı uzun vadede önemli bir biçimde istikrarsızlık yaratabilecek gerçek bir barut fıçısı durumunda. Dolayısıyla, sadece ekonomik kurumlar (devletler, şirketler, haneler ve bankalar) için dünya borcu, dünya üretiminin yaklaşık %200 ile %300 katı arasında. Somut olarak bu iki şey gösteriyor. Bir yanda sistemin kendi aşırı üretim krizini aşmak için parasal eşdeğerini dünya üretiminin iki veya üç katına çıkarttığı; ve diğer yandan bu borcu geri ödemek için iki üç yıl karşılıksız çalışılması gerektiği. Böylesi bir borç daha gelişmiş ülkeler tarafından her şeye rağmen kaldırılabilecek bir borç olsa da, “gelişmekte” olan ülkeleri teker teker boğmak üzere. Dünya çapındaki bu olağanüstü borcun tarihte eşi benzeri yok ve kapitalist sistemin vardığı çıkmaz sokağı gösteriyor – ama ayrıca kapitalizmin değer kanunlarını da var oluşunu sürdürebilme uğruna yönlendirebilme kapasitesini gösteriyor.” [7] Burjuvazi bir yandan bize bilgi ekonomisi veya çeşitli “teknolojik devrimler” gibi bin bir çeşit içi boş çareye güvenmemizi söylerken, bütün dünya ekonomisinin borçlara bağımlılığı alttan alta gelecekte volkanik sonuçları olacak gerilimleri yükseltiyor. Arada sırada anlık olarak seçebiliyoruz göstergeleri: doğu Kaplan ve Ejderlerinin 97’de aniden istop edivermesi belki de bunlardan en önemlisi. Yine, şu anda Hindistan ve Çin’de yaşanan inanılmaz büyüme oranlarının geleceğin yolu olduğunu söylüyorlar. Fakat bir nefes sonra bütün bunların sonunun iyi bir yere gitmediğine dair endişelerini saklamayı bile beceremiyorlar[8]. Çin’in büyümesi, sonuçta, batıya yapılan ucuz ihracatlara dayanıyor ve batının alım tüketim kapasitesi devasa borçlara dayanıyor... Peki, borçlar toplanıldığında ne olacak? Yirmi yıldır, hatta belki daha uzun zamandır süregelen borçların ateşlediği büyümenin altında bütün girişimin kırılganlığı ortaya çıkıyor. Bu kırılganlığı özellikle onun daha belirli olumsuz özelliklerinde görebiliyoruz: batıda yığın yığın kimi sektörlerin sanayileşmemişliğinin, üretken veya sağlam olmayan ve ekonominin en asalak kesimleriyle artan bağlara sahip bir işler çokluğu yaratarak fiilen geri alınması; sadece merkezi kapitalist ülkelerle dünyanın en fakir kesimleri arasında değil, aynı zamanda gelişmiş ülkelerin içerisinde artan gelir farkları; gerçek boyutları bolca numarayla (bir işe yaramayan eğitim dalavereleri, lümpen proletaryanın anlamının sürekli yeniden sınıflandırılması vs.) saklanan kitlesel ve sürekli işsizliği soğurmakta hakim sınıfın açıkça içerisinde bulunduğu yetersizlik...

Dolayısıyla ekonomik düzeyde kapitalizmin hiçbir şekilde felakete doğru eğilimini aşamadığını söyleyebiliriz. Aynı durum emperyalizm düzeyinde de geçerli. Doğu bloğu 80’lerin sonunda aniden çökerek dramatik bir biçimde kırk yıllık “Soğuk Savaş”ı bitirince, ABD başkanı baba George Bush, barış ve refahın ünlü Yeni Dünya Düzenini duyurmuştu. Fakat çöken kapitalizm sürekli savaş demek olduğu için, emperyalist çatışmalarda saflar değişse de çatışmaların kendisi ortadan kaybolmuyor. Bunu hem 1945’te hem de 1991’de gördük. Artık iki blok arasında görece “disiplinli” bir çatışma yerine, her ülkenin bütün diğer ülkelere karşı yürüttüğü kaotik bir savaş var ve ABD, dünyada kalan tek süper-güç, düşüşteki yetkinliğini dayatmak için hep daha fazla askeri faaliyete başvuruyor. Fakat mutlak askeri üstünlüğünü sergilediği gövde gösterileri yalnızca egemenliğine muhalefetin ivmesini arttırdı. Bunu öncelikle 91’deki ilk Körfez savaşından sonra gördük: eski müttefiklerinden olan Almanya ve Fransa’yı geçici olarak Saddam’a karşı seferini desteklemeye zorlamış olsa da, birkaç yıl içerisinde batı bloğu içerisindeki eski disiplinin sonsuza dek yok olduğu ortaya çıktı:

Balkanlarda önce (Hırvatistan ve Slovenya’yı destekleyerek) Almanya, sonra ise (ABD Boşnakları desteklemeye başladığı halde Sırpları desteklemeye devam ederek) Fransa kendilerini özünde ABD’ye karşı bir vekaletle savaş yürütürken buldular. Amerika’nın “teğmeni” İngiltere bile bu istisnada karşı taraftaydı ve ABD’nin bölgeyi bombalamasını daha fazla geciktirmeyeceğini anlayana kadar Sırpları destekledi. 11 Eylül’de İkiz kulelerin, büyük ihtimalle Amerikan devleti tarafından yönlendirilmiş bir intihar saldırısı ile günümüzdeki barbarlığın vurucu bir örneğine sahne olarak yıkılmasının altyapısını oluşturduğu yeni “teröre karşı savaş” da bu ayrılıkları şiddetlendirdi ve Fransa, Almanya ve Rusya’yı istemeye istemeye ABD’nin Irak’ı işgaline karşı bir koalisyon oluşturmaya itti. 2003’teki işgalin sonuçları ise daha da felaket oldu. Bush hükümetinin etrafındaki yeni-muhafazakarların umduğu üzere Ortadoğu’da ABD kontrolünü güçlendirip Topyekün Bir Egemenliği” güvenceye almak bir yana, işgal bütün bölgeyi kaosa sürükledi. İsrail/Filistin, Lübnan, İran, Türkiye, Afganistan ve Pakistan’da istikrarsızlık büyümeye başladı. Bir yandan da emperyalist denge, Hindistan ve Pakistan’ın, büyük rakibi Irak’ın düşüşüyle emperyalist hırslarını büyük ölçüde arttıran yakın gelecekte İran’ın olacağı gibi nükleer güçler olarak ortaya çıkışıyla, Putin Rusya’sının batıya karşı gittikçe artan düşmanca tavrıyla, Çin emperyalizminin dünya işlerinde büyüyen ağırlığıyla, Orta Doğu, Uzak Doğu ve Afrika’da “başarısız/iflas etmiş” devletlerin ve “haydut” devletlerin sayısının artışıyla, bazen şu veya bu emperyalist gücün hizmetinde, bazense kendi başına ne yapacağı kestirilmez dengesiz bir güç olan İslamcı terörizmin dünya çapında artışıyla iyice baltalandı. Dolayısıyla dünya Soğuk Savaş’ın sonunda olduğundan daha güvenli değil, tam aksine daha tehlikeli bir yer.

 

20. yüzyıl boyunca ekonomik krizin ve emperyalist savaşın tehlikelerine dair bilincimiz hep artmışsa da, kapitalizmin insanlığa dayattığı felaketlerin üçüncü boyutunun, ekolojik krizin farkına ancak son on beş yirmi yıl içerisinde varabildik. En küçük pazar olanağı için rekabet etme güdüsüyle ateşlenen bu üretim biçimi dünyanın kalan son ufak köşelerine bile yayılmak, bütün gezegenin kaynaklarını ne pahasına olursa olsun yağmalamak zorunda. Fakat bu çılgınca “büyüme”nin dünya gezegeninin gövdesinde büyüyen bir kanserin büyümesinden farksız olduğu her geçen gün daha netleşiyor. Son yirmi yıl içerisinde, bu tehdidin boyutları hızla toplumsal bilince nüfuz etti çünkü şu anda gördüklerimiz çok uzun bir sürecin birikiminin sonuçları olsalar da sorun çok daha yüksek bir düzeye çıkmaya başlıyor. Havanın, nehirlerin ve denizlerin sanayi ve ulaşım araçları tarafından kirletilmesi, yağmur ormanlarının ve pek çok sayıda vahşi doğal ortamın yok edilmesi, sayısız hayvan türünün neslinin tükenmesi veya tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olması, bunların hepsi korkutucu boyutlara ulaşıyorlar şimdi hep birlikte insan medeniyetini bir dizi sel, kuraklık, kıtlık ve salgın gibi felakete maruz bırakma tehlikesini barındıran bir iklim değişimi sorunu olarak kapımıza dayanıyorlar. İklim değişikliğinin kendisi de kendini genişleten bir dizi felaketi getirme tehlikesini barındırıyor. Pek çok bilim adamının yanı sıra ünlü fizikçi Stephen Hawking de bu durumu fark edenler arasında. ABC Haber adlı televizyon kanalına verdiği röportajda Hawking şunları açıkladı: “Tehlike, küresel ısınmanın kendi kendisini körükleyecek bir konuma gelmesi olabilir, tabii eğer daha gelmediyse. Kuzey Kutbu ve Antarktika buzul örtülerinin erimesi uzaya geri yansıyan ışık enerjisi kesitini azaltıyor, dolayısıyla sıcaklığı daha da arttırıyor. İklim değişimi Amazonları ve başka yağmur ormanlarını öldürebilir ve dolayısıyla atmosferin karbondioksitten arındırılmasının temel sağlayıcılarını ortadan kaldırmış olur. Deniz sıcaklığındaki artan ısılar okyanusun derinliklerinde hidrat olarak bulunan metan gazlarını dünyaya yayabilir. Bütün bunlar sera etkisini arttırarak küresel ısınmayı da arttıracaktır. Küresel ısınmayı, eğer hala bunu yapabilirsek, acilen geri çevirmek zorundayız.”

 

Ekonomik, militarist ve ekolojik çöküş tehditleri birbirlerinden bağımsız değil, aksine göbekten bağlılar. Her şeyden önce ekonomik yıkımla ve ciddi ekolojik baskılarla karşı karşıya olan kapitalist ülkelerin kendi çözülüşlerini barışçıl bir biçimde yaşamayacakları ve farklı ülkeler pahasına askeri çözümler arayacakları ortada.

 

Sosyalizm veya barbarlık alternatifi her zaman olduğundan daha fazla önümüzde duruyor. Nasıl Birinci Dünya Savaşı, Lüksemburg’un dediği gibi zaten barbarlığın bir ifadesi olduysa, insanlığın tek kurtuluş ümidi olan proletaryanın karşı karşıya olduğu tehlike, karşılaştığı sorunlara karşılık verip çözüm geliştirmezden önce dünya çapında büyüyen barbarlığın içine geri dönülmez bir biçimde çekilmek olarak beliriyor. Ekolojik kriz bu tehlikeyi çok açıkça ortaya koyuyor: proleter sınıf mücadelesinin bu konuda ciddi bir etkisi olması, işçi sınıfı iktidarı ele geçirip dünya çapında üretimi ve tüketimi yeniden organize edecek bir konuma gelene kadar, bir hayli zor. Fakat devrim geciktikçe çevrenin yıkılması tehlikesi komünist dönüşümün maddi temellerini daha fazla zedeleyecek. Ama aynı şey mevcut çöküş aşamasının toplumsal etkileri için de söylenebilir. Şehirlerde, işçi sınıfının sınıfsal kimliğini kaybetmesi ve genç proleterlerin oluşturduğu kuşağın çete mantığına, irrasyonel ideloijilere ve nihilist umutsuzluğa kurban olması yönünde büyüyen bir eğilim mevcut. Bütün bu tehlikelerin bir sonucu proletaryanın kendisini devrimci bir toplumsal güç olarak oluşturması için çok geç kalması ihtimali.

Fakat proletarya asla gerçek potansiyelini unutmamalı. Burjuvazi hep o potansiyelin farkındaydı. I. Dünya Savaşı’na giden dönemde burjuvazi merakla sosyal demokrasinin alacağı tavrı bekledi, zira sosyal demokrasinin faal desteği olmadan işçileri savaşa seferber edemeyeceğinin farkındaydı. Rosa’nın lanetlediği bu ideolojik mağlubiyet savaşın önkoşuluydu ve 1916’dan sonra proletaryanın geri dönüşü savaşı bitiren unsur olmuştu. Aynı devrimci dalganın gerilemesinin ardından gelen yenilgi ve moral çöküntü ise, işçileri savaş için seferber edebilmek uğruna uzun bir bastırılma ve ideolojik zehirleme dönemini gerekli kılsa da II. Dünya Savaşı’na, katliamın ikinci devresine giden yolu açmıştı. Burjuvazi ayrıca 1917’de savaşın sonunda olanların tekrarlanması tehlikesini engelleyecek faaliyetler göstermek zorunda olduğunun da farkındaydı. Bu “sınıfsal bilinç” her şeyden önce, 1917-20 arası Bolşevizm tehlikesinin bastırılmasına yardım etme görevinden gerekli dersleri çıkartmış olan “Gelmiş Geçmiş En Büyük İngiliz” Winston Churchill’di.

1943’te, Kuzey İtalya’da işçilerin kitle grevleri üzerine İtalyan’ların “kendi kanlarında boğulması” politikasını ortaya atarak Müttefik güçlerinin güneyden ilerlemesini erteleyen ve Nazilerin İtalyan işçileri ezmesini bekleyen de Churchill’di; savaşın son aşamasında Almanya’nın terör-bombalanmasının altında yatan habis nedeni anlayan da oydu: bombalamaların hedefi, burjuvazinin olmasından en fazla korktuğu yerde en küçük devrim ihtimalini bile boğmaktı

Dünya çapındaki yenilgi ve karşı-devrim kırk yıl sürdü. Fakat bu, sınıf mücadelesinin nihai sona ulaştığı anlamına gelmiyordu. 60’larda krizin tekrar kendisini göstermesiyle, kendi talepleri için mücadele eden yeni bir proleterler kuşağı burjuvazinin karşısına tehditkar bir biçimde çıktı.  Resmi söylemde bir “öğrenci ayaklanması” olarak tanımlanan Fransa’daki Mayıs 68 “olayları”, Fransız devletini uçurumun kenarına getirebilmesinin tek nedeni üniversitelerdeki ayaklanmanın yanı sıra tarihin en büyük genel grevinin gerçekleşmiş olmasıydı. Sonraki birkaç yıl içerisinde İtalya, Arjantin, Polonya, İspanya, İngiltere ve daha pek çok ülke devasa işçi sınıfı hareketlerine tanık olurken “Emeğin” resmi temsilcileri olan sendikalara ve solun partilerine tozlarını yutturdular. “Yaban kedisi”[wildcat] grevleri (yasadışı-kendiliğinden grevler) sendikaların örgütlediği “disiplinli” grevlere karşı örnek mücadeleler oldu ve işçiler sendikaların pençesinden kurtulmak için yeni mücadele türleri geliştirmeye başladılar: kitle toplantıları, seçilmiş grev komiteleri, başka işyerlerine gönderilen devasa işçi heyetleri gibi. 1980’de Polonya’da gerçekleşen devasa grevlerde, işçiler bu yöntemleri mücadelelerinin genelini bütün ülkede koordine etmek için kullandılar.

Anlık sonuçları göz önünde bulundurulduğunda, 1968-1989 arasındaki dönemde mücadelelerin büyük ölçüde yenilgiyle noktalandığı doğrudur. Fakat şüphesiz eğer bu mücadeleler gerçekleşmese, burjuvazi özellikle sistemin gelişmiş merkezlerinde işçi sınıfının yaşam koşullarına çok daha büyük saldırılar yöneltecekti. Her şey bir yana, krizin yeniden kendini göstermesi 1970’lerden sonra ve özellikle 1980’lerde iki büyük emperyalist blok arasındaki gerginliği arttırmış olsa dahi proletaryanın kapitalist krizin etkilerinin bedelini ödemeyi reddetmesi yeni bir savaşa da uysal uysal gitmeyeceğini gösteriyordu. Emperyalist savaş, krize bir “çözüm” olmak bir yana daha büyük bir yıkım anlamına gelir ve bu anlamda ekonomik krizlere içkindir. Savaşa gitmek için burjuvazinin uysal ve ideolojik olarak sadık bir proletaryaya ihtiyacı vardır, fakat bu dönemde böyle bir durum söz konusu değildi. Bu durum belki de en sade ifadesini doğu bloğunda bulmuştu: ekonomik çöküntü ve büyüyen askeri kuşatma karşısında askeri bir çözüme en fazla itilen Rus burjuvazisi, özellikle 1980’de Polonya’da gerçekleşen kitle grevlerinden sonra, kendi proletaryasının Batı’ya karşı savaşta kurban edemeyeceğini fark etti. Doğu bloğunun yıkılmasına giden de bu çıkmazın ta kendisiydi.

Öte yandan proletarya düzenin çelişkilerine karşı kendi çözümünü yani tek çözüm olan yeni bir toplum perspektifini geliştiremedi. Şüphesiz Mayıs 68 bu sorunu devasa bir ölçekte ortaya attı ve yeni bir devrimciler kuşağı yükseltti, fakat bu unsurlar yine de ufak bir azınlık olarak kaldılar. Ekonomik krizin etkileri alenileştikçe, 70 ve 80’lerdeki işçi mücadelelerinin büyük çoğunluğu da savunmaya dayalı ekonomik mücadeleler oldular ve solun “geleneksel” partilerine karşı duyulan hayal kırıklıkları, işçi sınıfı saflarına her türlü siyasete derin bir kuşku besleyen bir yaklaşım yerleştirdi.

Böylece sınıflar arasında berabere kalmak olarak nitelendirilebilecek bir skor ortaya çıktı: burjuvazinin insanlığa önerecek bir geleceği yok ve proletarya kendi geleceğini daha yeniden keşfetmemişti. Öte yandan, düzenin krizi olduğu gibi durmuyor ve bu skorun sonucu olarak görülen toplumun her düzeyde çürümesidir. Emperyalist düzeyde bu, iki emperyalist bloğun çözülmesine ve dünya savaşı perspektifinin şimdilik süresiz olarak tarihsel perspektiften çıkmasına neden oldu. Fakat gördüğümüz üzere, bu şimdi proletaryaya ve insanlığa yeni bir tehdit oluşturuyor: sessizce yaklaşan ve pek çok açıdan daha zararlı olan bir barbarlık.

İnsanlık gerçekten de yol ayrımında. Önümüzdeki yıllar ve on yıllar insanlığın bütün tarihindeki en önemli zaman dilimi olabilir, çünkü bu süreç ya insanlığın bir gerilemeye girip soyunun tükeneceği, ya da insanlığın kendi toplumsal güçlerini kontrol ettiği yeni bir organizasyon düzeyine geçip ihtiyaçlarıyla uyumlu bir dünya yaratıp yaratamayacağını belirleyecek.

Biz komünistler olarak ikinci ihtimal için çok geç olmadığından eminiz. İşçi sınıfı, son yıllarda aldığı bütün maddi ve ideolojik yaralara rağmen hala direniş kabiliyetine sahip ve hala insanlığın nihai olarak uçurumdan aşağı yuvarlanmasının önünde duran tek kuvvet. Gerçekten de 2003’ten beri dünyanın her yerindeki işçi mücadelelerinde fark edilir bir gelişim oldu. Aynı zamanda mevcut toplumsal düzenin esaslarını sorgulayan ve ciddi bir biçimde temel bir toplumsal değişim olasılıklarını araştırıp inceleyen gruplar ve unsurlardan oluşan koca bir yeni kuşağın ortaya çıkışına tanık oluyoruz. Başka bir değişle sınıf bilincinin gerçek olgunlaşmasının işaretlerini görüyoruz.

Karmaşa içerisindeki dünya karşısında mevcut krizin hatalı açıklamalarında da bir bolluk olduğu kesin. İster İslami, ister Hıristiyan temelli olsun, kökten dincilik, tarihin bütün okültist ve komplocu açıklamaları, bütün bunların bugün bol bol bulunmasının nedeni tam da mevcut dünya medeniyetinin kıyamet alametlerinin inkar edilmesi zor bir duruma gelmiş olması.  Fakat bu şekilde mitolojilere geri dönüş yapan bu açıklamalar yalnızca hareketsizliği ve umutsuzluğu güçlendiriyor, çünkü insanın öz-faaliyetlerini yürütme kabiliyetinin insanı yöneten güçlere kıyasla bir hiç olduğunu iddia ediyorlar. Bu mezheplerin en tipik örneği yaydıkları umutsuzluğun somut örneği olan İslamcı intihar bombacıları, veya savaşı ve ekolojik yıkımı, İsa’nın dünyaya dönüşünü hızlandıracağı gerekçesiyle destekleyen Amerikan evanjelistleri. Burjuva rasyonalizminin “sağduyusu” bir yandan bu fanatiklerin absürtlüklerine gülerken, diğer yandan alaylarını en makul ve bilimsel nedenlerden dolayı mevcut toplumsal sistemin sonsuza kadar devam edemeyeceğini ve etmeyeceğini söyleyen herkesi de kapsayacak genişlikte tutuyor.

Dini mezheplerin yaptığı ağız kalabalığına ve burjuva iyimserliğinin yaptığı anlamsız inkarlara karşı, Rosa’nın “dünya tarihinin ikilemi” olarak nitelendirdiği durumun tutarlı ve istikrarlı bir açıklamasını geliştirmek her zaman olduğundan bile daha hayatsal öneme sahip şu anda. Tıpkı Rosa gibi biz de böylesi bir açıklamanın ancak proletaryanın devrimci teorisine, yani marksizme, tarihin materyalist anlayışına dayandırılabileceğini biliyoruz.

[1] "Sosyalizm ve Savaş", 1. Bölüm, 1915.

[2] Bu istatistik SSCB’yi kapsamıyor. İstatistikler Sternberg, Capitalism and Socialism on Trial, 1951, s 277-281

[3] Komünist Manifesto.

[5] Walker, The Cold War, 1993, s 26-7, alıntı Hobsbawm, Age of Extremes, s 233.

[6] 2003’ün üçüncü mevsiminin 2003’te Federal Rezervin ve başka hükümet yöneticilerinin konseyinin hesapladığı toplam (http://solidariteetprogres.online.fr/News/Etats-Unis/breve_908.html). Aynı kaynağa göre borç 1970’teki 1.630 rakamının 23 katına yükselmiş durumda.

[7] "The reality of ‘economic prosperity' laid bare by the crisis", International Review Sayı 114.

[8]  Bu metnin yazılmasının üzerinden geçen bir yıl aradan sonra artık bu sözlerin kehanet olmadığı ortadadır.