Açlık Grevleri ve Kürt Sorununun Geleceği

 

 

 

 

 

Kürt tutukluların üçüncü ayına girmiş olan ve artık katılımcı sayısı on bini geçmiş durumdaki açlık grevleri, yavaş yavaş gündemi sarmaya başladı. Talepleri Öcalan'ın tecrit koşullarının kaldırılması, anadilde savunma ve anadilde eğitim olan açlık grevleri bugün, Kürt tutuklular haricinde BDP üye ve hatta milletvekilleri ve Türk solunun örgütlerinden tutuklulara da yayılmış; grevleri başlatan altmış kişi, kritik evreye girmiş durumda. Hükümet güçleri, açlık grevlerini desteklemek için yapılan eylemlere düzenli olarak şiddetle karşılık verirken ortam da giderek geriliyor. Hem Kürdistan'ı, hem de Türkiye'yi açlık grevlerinden ilk ölümün ne zaman çıkacağı endişesi sarmışken hükümet, açlık grevlerine zorla müdahale ederek açlık grevcilerini seruma bağlama planları yapıyor.

Hükümet cephesinin mide bulandırıcı açıklamalarının arkasında gerçek bir korku var. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ağzından tükürükler saça saça, adeta kontrolsüzce oraya buraya saldırması, açlık grevleriyle ilgili nasıl hakaretler edeceğini, açlık grevlerini nasıl etkisizleştireceğini bilememesi hep aslında hükümetin içerisinde bulunduğu çaresizliği gösteriyor. Tabii ki, 12 Eylül sonrası döneminin bütün burjuva siyasetçilerinin, konu açlık grevleri olunca sıklıkla ifade ettiği "gizli gizli yemek yiyorlar" iddiası, yine TC devletinin temsilcilerince kullanılıyor. AKP hükümeti, insan hayatına değer vermeyen gözü dönmüş milliyetçiler olduklarını ve emperyalist TC devletinin başına geçen hangi ideoloji olursa olsun böyle olmak zorunda olduğunu kanıtlamış durumda. Öte yandan hükümet yetkilileri böylesi sert ve vurdumduymaz tavırları, yalnızca insan hayatına değer vermeyen gözü dönmüş milliyetçiler oldukları için sergilemiyorlar. TC devleti böylesi tavırlarla bir yandan, eğer işler çığırından çıkarsa vereceği tavizleri Kürt tarafına maletmemek, Kürt tarafına boyun eğmiş gibi gözükmemek peşinde; diğer yandan da hükümetin kontrolü haricinde gündemi sarsan açlık grevlerini mümkün olduğu kadar karalayarak kitlelerin – özellikle de AKP'li kitlenin – bu eylemi gerçekleştirenlerle insani bir bağ, bir empati kurmasını engellemeye çalışıyor. Türk burjuva hükümetinin açlık grevlerine ilişkin bu stratejisi ne kadar etkili bilinmez; öte yandan gerek otuz yılı aşkın süren savaşa karşı artan kitlesel rahatsızlık, gerekse devlet mekanizmaları ve Türk burjuva siyasetinin anadilde savunma hakkının verilmesini bile bir hayli zor kılacak kadar kemikleşmiş oluşu, hükümetin bu yola bir akıl kaybı yaşadığı için değil, masa başında yaptığı hesaplara dayanarak girmiş olduğunu gösteriyor.

Bir yandan da açlık grevlerinin kendilerine dair de söylenecekler var. Açlık grevi, ancak başka hiçbir bireysel mücadele aracı kalmadığı noktada başvurulagelmiş bir yöntemdir. Dolayısıyla, bu eylemi yapanların kendi yaşam ve tutsaklık koşullarına yönelik yapılan bir eylemdir. Oysa mevcut açlık grevlerinin taleplerine bakınca, açlık grevlerini yapanların yaşama ve tutsaklık koşullarına dair bir talep görmekte güçlük çekiyoruz. Hatta genel olarak açlık grevci tutsakların taleplerinden yalnızca anadilde savunma onları doğrudan ilgilendiriyor ki emperyalist TC devletinin mahkemelerinde yapılacak savunmanın hangi dilde olduğunun önemi en azından tartışmaya açıktır. Abdullah Öcalan'a yapılan atıf da, Kürt milliyetçiliği içerisinde kişilik kültünün ne derece güçlü olduğunu gözler önüne seriyor. Durumu en azından tecritteki Öcalan kadar kötü olan binlerce tutsağın, kendi kötü koşulları için değil de yüceltilen, hatta peygamberleştirilen bir şahıs adına kendi canlarını feda ediyor olmaları ibretlik bir durum.

Öyle ya da böyle, sorunun genel olarak burjuvazi tarafından çözümsüzlüğü ve özellikle TC devletinin politikaları durumu fazlasıyla tehlikeli kılıyor. Açlık grevcilerinden bir tanesinin ölmesi, geçmişte Türk solunun gerçekleştirdiği açlık grevlerinin aksine, özellikle Kürt nüfus içerisinde ciddi bir etki yaratma ihtimali barındırıyor. Kürt açlık grevcilerinden biri hayatını kaybettiği taktirde, ülke genelinde zaten tırmanan etnik çatışmaların çok daha artması, PKK'nin veya benzeri yapıların metropollerde bombalı eylemlere girişmesi olasıdır. Bütün bunlar olurken TC'nin gerek devlet terörünü daha da arttırmayacağını, gerekse linççi Türk milliyetçiliğini daha da körüklemeyeceğini beklemek saflık olur. Açlık grevleri bir kez daha göstermiştir ki Kürt sorununa ne TC devleti içerisinde, ne PKK'nin eylemleri sonucu, ne de genel olarak kapitalist düzen içerisinde bir çözüm getirilmesi mümkün değildir. Burjuva aktörlerin davranışları yalnızca sorunu daha da derinleştirmeye yaramaktadır.

Tutsakların açlık grevleri, siyasi arkaplanları bir yana, insani bir sorunsaldır. Açlık grevlerini yapanlar da, savundukları siyaset burjuva milliyetçisi bir siyaset olsa da, Kürt işçi sınıfının, dolayısıyla dünya işçi sınıfının devletin zindanlarında tutsak ettiği evlatlarıdır. Onların ve işçi sınıfının bu savaş devam ettikçe, şu veya bu şekilde yitip gidecek bütün evlatlarının hayatlarını kurtaracak olan ne emperyalist TC devletinin yapacağı yeni düzenlemeler, ne de PKK'nin devletle uzlaşacağı hususlardır. Tarih tekrar tekrar göstermiştir ki, işçi sınıfının evlatlarını kurtarabilecek olan tek gerçek güç, işçi sınıfının kendisidir.

Gerdûn