Ya AB, Ya Rusya: Ukrayna'da Protestolar, İki Burjuvazi Arasına Sıkıştı

Olayların başlaması, Ukrayna hükümetinin 21 Kasım'da AB ile Ortaklık Sözleşmesi'nin Rusya'nın baskısıyla askıya alındığını açıklamasıyla gerçekleşti ve meydanda toplanarak polisle çatışan yüzbinlerce kişi, bu kararı protesto etmeye başladı. Nezalezhnosti Meydanı'ndan toplanan kalabalıklar, bu kararı, Euro bölgesinden uzaklaşıp Rusya'ya yakınlaşmak anlamına geldiği şeklinde yorumlayarak protesto eylemleri düzenlediler ve Rusya ile bir anlaşma yapılmış olmasıyla birlikte eylemler, şiddet ve yoğunluğu azalsa da devam ediyor.

Burjuva siyasi arenasında gerçekleşen bu mücadelenin tarafları ise Ukrayna burjuvazisinin Brüksel yönelimi kanadı ile Rusya yönelimi kanadından oluşuyor. Zaten Ukrayna da, aslında Avrupa'nın doğu egemenleri ile batıdaki egemenleri arasında bir paylaşım kavgasına sahne oluyordu. 1990'dan beri iktidara ya AB yanlısı hükümetler ya da Rusya yanlısı hükümetler geldi, gitti.

Son olarak, bir süredir ortada dolanan ve spekülasyondan öteye geçemeyen söylentiler, geçtiğimiz haftalarda Ukrayna ve Rusya arasında imzalanan anlaşmayla sona ermiş görünüyor.

Başbakan Yardımcısı Sergey Arbuzov, siyasi imaj kaygısıyla Ukrayna'nın AB ve Rusya'ya muhtaç olmayan bir ülke olduğundan bahsederken bir taraftan da aslında işin aslının tamamen iktisadi çıkarlar olduğunu el altından ifade ediyor. Resmi burjuva ağızlar, Rusya'nın düşen ihracatının sorumluluğunu yine Rusya'ya yükleyen ve eğer gerçekleşirse, AB ile olan pazarlıkların ertesinde devletin kasalarına akacak olan 600 milyon Euro'dan bahsetmeden edemiyor. Ukrayna ile AB arasındaki görüşmelerde bunlar olurken, Rusya bu gelişmeler üzerine, eğer anlaşmanın yapılması halinde Rusya'nın doğalgazı Ukrayna'ya piyasanın tavan fiyatından satacağını ilan etmişti. Enerji alanına dair bu hamle Yanukoviç'in AB adımını atmasının önüne geçen başlıca faktör olsa gerek.

Ukrayna'nın konumu, büyük ölçüde Rusya'ya bağımlı. Bunun bağımlılığın büyük bir kısmını doğalgaz oluşturuyor ve Ukrayna'nın doğusundaki üretim bölgelerinde yapacağı karlı anlaşmalarla kendi lehine yaratacağı ekonomik kazanımlar ve ayrıcalıklar Rusya'nın zengin sınıfının ağzını sulandırıyor. Nitekim AB ile görüşmelere başladığından itibaren Ukrayna'nın kuyruğundan ayrılmayan Putin Rusya'sı, sonunda Yanukoviç'i masaya oturttu.

Avrupa burjuvazisi de, özellikle son Yunanistan krizi ve Almanya'nın başı çektiği nispeten daha güçlü sermaye odaklarının bu gibi ciddi nakit ve döviz krizleri yaşayan ülkeri borçlandırarak ekonomik zombilere çevirdiği gözönüne alındığında, bu sefer de Ukrayna üzerinden parsayı toplamaya çalışıyordu. Ne var ki, Rusya ve AB arasındaki bu mücadelenin nasıl geliştiğini, Avrupa Birliği Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu üyesi Stefan Füle, Twitter üzerinden yaptığı açıklamasıyla vermiş ve “Cumhurbaşkanı ve hükümetin ortaklık anlaşmasına dair söylem ve eylemleri arasındaki fark giderek daha da derinleşiyor. Argümanlarının gerçekçilikle hiçbir bağlantısı yok” açıklamasıyla hükümetin ve Yanukov'un gönlünün Putin'den yana olduğunu üstü kapalı olarak işaret ediyordu.

Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç, iktidara geldiğinde Kırım'daki üslerin kullanım süresini uzatarak Putin yönetimine bir jest yapmıştı. Yanukoviç ayrıca son haftalarda gelişen olaylar karşısında pek bir tepkili görünmüyor. Aksine Çin gezisini yarıda bile kesmemişti. Rusya'ya ikinci jestini de (Putin'in isteğiyle) görüşmelerden çekilmesiyle yapmış oldu. Putin, Ukrayna'yı Rusya ile birlikte aralarında Belarus ve Kazakistan'ın yeraldığı yeni bir “Varşova Paktı”, yeni bir sermaye, enerji ve doğal kaynak ortaklığı projesine dahil etmek istediği biliniyor ve yeri geldiğinde siyasi şantajla Ukrayna'nın doğalgaz borcunu masaya sürerek tehditte bulunuyor. Bunu yine kullandı ve Rusya görüşmeleri adeta iptal ettirdi. Son olarak, Yanukoviç-Putin anlaşması ile kullanılmakta olan doğalgazın fiyatında 3'te 1'lik bir indirime gidildi. Ayrıca Rusya, Ukrayna tahvillerine yaklaşık 15 milyar dolarlık bir yatırım yapılacağının da taahhütünü verdi.

Bütün bu gelişmeler olurken protestolar da devam ediyor. Son 3 yıldır Arap Baharı, Occupy ve Avrupa'daki diğer hareketliliklerin aralarında, sloganlar nezdinde farklılaşmalar olsa da, temel dayanak noktası ulusal bayraklar, demokrasi ve demokratik haklar ekseninde gezinen talepler bu protestolara da hakim. Ukrayna'dan bir gazetecinin bu protestoların nedenlerinden bahsederken insanların “batı ile doğu arasında, yani demokrasi ile diktatörlük arasında bir seçim” yapacağını belirtmesi bunun aslında görünürdeki ifadesi. Bütün bu gelişmelerin ortasında, ilerleyen tarihin paslı vagonlarında kapitalizmin acil durum kolu çekiliyor: demokrasi. Bir de işin görünmeyen ama temelde yatan bir tarafı var: iktisadi sebepler.

Bazı değerlendirmeler, Yanukoviç ve hükümetinin kişisel kökenleri üzerinden açıklamaya çalışadursun, Ukrayna'nın ekonomisinde önemli bir yer tutan ve işçi sınıfının oldukça yoğun biçimde yaşadığı ülkenin doğusunda bulunan fabrika ve madenler üzerinden Rusya ile gelişecek anlaşmalar için ellerini ovuşturan hükümetin, AB ile yapılacak bir anlaşma için de derinde yatan sebepleri vardı: ticaret serbestisi ve yedi yıllığına AB'nin ithalat vergileri ile on yıllığına Ukrayna'nın ithalat vergilerinin askıya alınmasının istenmesi. Böylece Ukrayna'nın ekonomisinin gelecek on yılda yüzde 6 büyümesi öngörülüyordu. Bunun yarattığı bir çelişki de var: serbest bir şekilde Ukrayna'ya ihracat yapan AB şirketlerinin yaratacağı rekabet. Bu aynı zamanda Ukrayna burjuvazisinin rekabet edebilmesi için üretim sıklığını arttırması, fiyatları tekrar bir balans ayarından geçirmesi anlamına gelecek ve dolayısıyla bu, işçi sınıfının yaşamında artan çalışma saatleri, düşen ücretler ve kötüleşen yaşam koşulları demek olacak. Aynı zamanda ülkenin batısında yeralan işçi sınıfının önemli bir kısmı da diğer Avrupa ülkelerinde göçmen işçi olarak çalışmaktalar. Onların aileleri için de AB tercihi, oturma izni ile AB'ye geçiş yapabilmek ve orada akrabaları ile yaşamaya başlamak. Ancak Yanukoviç ve yönetimi, daha karlı bir anlaşmaya imza atmayı tercih etti. Çünkü her hükümet gibi o da toplum yönünde meşruiyetinin ancak ve ancak ekonominin kontrolünden geçtiğinin farkında ve bunu da ancak sürekli değişen dengelerin ortasında tercihini bir mızrak başı olan Rusya'dan yana kullanarak gerçekleştirilebileceğini düşündü.

Hükümet-karşıtı protestoların karakterinde ise giderek iki eğilim hakim olmuş durumda. Bir kısım protestocu grup, siyasi partileri ve onların sloganları ile Kiev meydanında bulunurken bir grup protestocu ise Occupy hareketinden esinlenerek çadırlar ile eylemlere destek veriyor. Ancak her iki grubun da ortak sloganları “Bağımsız Ukrayna” gibi sloganlar ve Çarlık ve Sovyet dönemi izlerini üzerlerinden atmak gibi temalar da taşıyor. Ultra-sağ ırkçı parti Svaboda'nın Lenin heykelini yıkması her ne kadar istisnai gibi görünse de, protestoların içerisinde akan yeraltı sularının rengini de belli eder gibi. Daha genç bir kesimi içerisinde barındıran ve açık toplantılara katılan gruplar söylemlerinde herhangi bir sınıf vurgusu olmadığı görülüyor. Gelinen noktaya kadar, bağımsızlaşan bir sınıf karakteri taşımayan hareketin bir grev hareketi ya da dalgası olmadığı ve herhangi bir grevin de henüz gerçekleşmemiş olması, işçi sınıfının eylemlerde kendi sınıfsal sloganları yerine burjuva demokrasisinin sloganlarını tercih ettiğini görebiliyoruz. Aşırı-sağ sloganları da içerisinde barındıran bu eylemde genellikle Rus-karşıtlığı eksenli bir yönelim hakim. Protestocular, “Kiev bizimdir, Ukrayna Avrupa'dır, Putin Ukrayna'dan elini çek” gibi sloganlar kullanıyor ve SSCB'nin tahıl ambarı olarak bilinen bu ülkedeki tahminen 8 milyon insanın ölümüne neden olan büyük kıtlık Holodomor [1] 'a (Голодомор) gönderme yaparak Rusya hükümetinin planlarına karşı olduğunu dile getiriyor. Ukrayna sağının Petlyura [2] gibi örneklere atıfta bulunması da bunlara eklenebilir. Protestocuların te mel talepleri, Yanukoviç'in görevden alınarak yeniden seçimlere gidilmesinden oluşuyor.

Bugün karakter ve dolayısıyla slogan olarak iki kampa ayrılmış, bölünük bir hareket göze çarpıyor. AB-yanlısı protestocuların kendi içerisindeki istisnai ayrışma bir kenara bırakılırsa, bir tarafta AB yanlısı hareket, bir diğer tarafta Rusya yanlısı ve hükümet destekli hareket bulunuyor. Her ikisinin işçi sınıfının özellikle de genç ve gelecek derdi olan kitleleri üzerinde yarattığı etkinin bir yansımasıyla Kiev meydanları doluyor. Eylemlerin görünen kısmı yani sloganları demokrasi temelli olsa da hareketin temelinde iktisadi çıkar ve çatışmaların oynadığı rol yadsınamaz. Bu da protestolara katılanların öyle veya böyle yön bulmaya çalışma eğilimlerine işaret ediyor. Demokrasi derken AB burjuvazisi tercih edilmiş oluyor, diktatörlük derken Putin'in palazlandırdığı oligarklar tercih edilmiş oluyor. Kiev'in çalışan sınıfı ise bir seçim yapmak zorunda bırakılıyor: Ya AB burjuvazisi, ya da Rusya burjuvazisi.Tarih boyunca sınıfın ürettiği talep ve sloganlar yerine yüce demokrasi miti, kapanını kurmuş bekliyor. Ukrayna'daki protestolar sürerken, iki burjuva klik arasında tercihe mecbur bırakılıyor.

Merkel'in telefon görüşmeleri NSA veritabanlarında ne kadar yer kapladığını ya da Usmanov'dan maaş alan Mesut Özil'in ligde kaç gol atacağını bilemiyoruz ama bu pazarlıktan her iki burjuva kamptan birisinin karla çıkacağı aşikar görünüyor. Azalan ama yoğunlaşan sermayeler-arası rekabet, pastadan kalan payın azalması ve büyüyen boğazlaşma; giderek artan yoksullaşma ve gelecek ufkunun belirsizliği ve bunun yarattığı kaygılar ile işçi sınıfının “insanca” sömürüsü ile “diktatörce” sömürüsü arasında seçime zorlanması gibi anahtar ifadeler konunun temelinde yatıyor.

 

Bunçuk

  1. http://tr.wikipedia.org/wiki/Holodomor

  2. http://tr.wikipedia.org/wiki/Semen_Petlyura