Karanlık Değilse Bile Stalinizm Sizi “Aydınlatır!” : Karanlığın Ötesinde

karanliginOtesinde.jpg

Öyle anlar vardır; insan için artık mücadeleden başka çarenin bir seçenekmiş gibi görünmediği. Buradaki kısa anlatıda konusu geçen, zamanının iki “belirleyici” aygıtı arasında geçirdiği koskoca geçmişini 840 sayfalık bir kitaba sığdırabilen Jan Valtin'in hikayesi de işte böyle bir anda, henüz daha çok küçük yaşlardayken birlikte yaşamaya, katran kavanozuna elini daldırmaya alıştığı “denize gittiği” anda başlıyor; Richard Julius Herman Krebs'in mücadelesini de bu şekilde okuyabiliriz. Özellikle de sefil yaşamına alternatif olarak gördüğü tek şey olarak, bu sefil yaşamın temellerini yoketmeye çalışma ideali için savaşan bir insanın hayatının 20 yıllık kesitini.

Kitap ortalama 1918 ila 1938 yılları arasında, partinin deniz limanlarındaki örgütlenmesinin önemli mevkilerinde çalışma yürüten Jan, henüz daha 14 yaşındayken de illegal bir gençlik örgütlenmesi olan, Berlin merkezli Spartakus Jugend ile görüşmeye, tartışmaya başlıyor ve 1919 ayaklanmalarında bisikletli kurye olarak çalışıyor. Genç yaşlarda edindiği tecrübe ile “pişiyor”. Üstelik 1923'teki Hamburg ayaklanmaları da yaşıyor.

Komintern'e o zaman varolan inancı ile bağlanıyor ve Nazi Almanyası'na yeraltı çalışması yapmak için gönderiliyor. Yalnız buradaki çalışması çok uzun sürmeden bir diğer yok etme örgütü tarafından yarıda kesiliyor. Bir “diğer” demeyi tercih etmek gerek çünkü aslında Jan'ın kontrol altında tutulduğu, emirleri kapsamında eylemlere giriştiği bir de aslında başka bir aygıt var ve daha henüz kendisi Almanya'da Gestapo'nun zindanlarında ağır işkenceler görüyorken, bu aygıt palazlanıyor ve her devletin varoluşunun malumu, gizli servislerin de varoluşlarına uygun olarak, tam bir karşı-devrim aygıtı gibi çalışmaya başlıyor. Binlerce iyi niyetli devrimci koğuşturmalara tabi tutuluyor; zindanlara atılıp işkence görüyor; “kim vurdu”lara gidiyor. Ve bu örgüt sözüm ona “tüm dünyadaki sosyalizmin zaferinin Sovyetler Birliği'ndeki sosyalizmin zaferine bağlı” olduğu “gerçeği”'nden hareket ediyor ve dünya çapında kıyımlara girişiyor; sadece Stalin ve kliğine yöneltilen eleştiri bile olsa tahammülsüzce saldırıyor.

Gestapo'nun zindanlarında iken bir de gizli bir üniversite örgütleyen otobiyografinin kahramanı Jan, içinde bulunduğu zor durumdan kurtulup çalışmaya yeniden dönmek ve (belki) Belçika'da tanışarak ailesinden alıp yanında pratiğe kattığı eşini (Firelei) kurtarabilmek için Gestapo ile bir “anlaşma” yapıyor. Bu anlaşmaya göre kendisi Danimarka'ya geri dönerek çalışmaya Gestapo'nun söylemiyle “komünist vatan hainleri” arasında ajanlık yapmak üzere geri dönüyor olacaktı. Kendisi ülkeye geri dönüyor ancak uzun süredir görmeyi umduğu eşini görebilmek için yola çıkışını o zaman ülkedeki aygıtın başındaki Wollweber engelliyor. Üzerine bir de aygıtın başındakilerin yaşantıları, içlerindeki kadın yoldaşlarını gecelik ilişkiler için “paylaşan”(!) “liderleri”'n lüks içerisindeki hayatlarını da eleştiriye tabi tutmaya başlayınca kendisini GPU'nun lanetine uğramış olarak buluyor. Bir süre önce yoldaş dediği insanlar kendisini kaçırıp bir dağ evine kapatıyorlar. İddiaları ise; “merkezden gelecek kararın ne olacağı”. Karar aslında belli; zaten Rusya'ya gidip geri dönmeyen ve hakkında haber alınamayanların da akıbeti de bu şekilde oluyor o zamanlar.

Bir arkadaşı vasıtasıyla edindiği gazetelerden bahsederken şu cümleleri kuruyor:

(...) Hepsinin birinci sayfasında kendi resmimi görünce şaşırdım. Aynı fotoğraf vardı hepsinde. -Gestapo kimliğindeki fotoğraf- Hitler'in toplama kamplarından Kopenhag'a geldiğimde Yoldaş Jensen'e teslim ettiğim kimlik ve üstündeki fotoğraf. Gazetelerin hepsinde şu manşet vardı: Dikkat Gestapo!

İlk tanıştığı “anarşist karakterli” Bandura'yı hatırlıyor. Komintern'in birlikte çalışma teklifinine reddedeceğini bildiği Bandura'nın nasıl oradan güvenliği için “uzaklaştığını”; sonrasında da haber alamayışını. Diğer bütün tanıdık simaları tekrar aklından geçirmeye başlıyor ve aslında emrinde çalıştığı mekanizmanın ne olduğuna dair kafa yormaya çalışıyor:

Soru: Tüm ezilenlerin babası kimdir? Yaşayan en büyük devlet adamı kimdir?

Elcevap: Yoldaş Stalin.

Bir diğer ses zihninde yankılanıyor:

Richter ve Bandura'ya; Bela Kun, Heins Neumann, Hans Kippenberger ve Dambal'a; Schubert, Remmel'e, Max Hoelz, Samsing ve dah birçoklarına neler yapıldığını biliyordum. Ölüm, sürgün, boğulma, canlı canlı gömülme.

Bu kavganın ortasında, karanlığın ardında zindanlarda ve işkencelerde sürekli diri ve işler tutmaya çalıştığı hafızasını zorluyor ve ideolojik çıkarsanımlara başvuruyor:

(...) Bu yalnızca, isyan etmiş bireylerle Enternasyonalle arasındaki bir kavga değildi. Bu, genelde, enternasyonalist bilince sahip proletarya ile Stalin'in peşinden giden bürokratik klik arasındaki kavgaydı.

Bu kendi ile kavgasında yine mizah yeteneğini yitirmeden, politik hicvini de konuşturuyor. İnsan şu Bulgaristan'ın “kurtarıcısı”, Komintern'in yiğit komünistini, çokça anıp emirler aldığı, kusursuzca uyguladığı Dimitrov'un pahalı parfümünün kokusunu duydukça hele de Jan kadar kötü koşullarda çalışma yürütüyorsa, “mizah” yeteneği nasıl depreşmesin? :

(...) Kazanan daima bu klik oluyordu. Stalin, Dimitrov'a, Komintern'in Moskova'daki binasına gamalı haç bayrak dikmesini emretse, Dimitrov bunu yapardı. Stalin, Wollweber'e, Lenin'i yankesici ilan eden bir broşür yayımlamasını söylese, Wollweber yayımlardı."

On sekiz yaşındayken kendisini bir dev gibi hisseden bu orta yaşlı adam, artık sorguluyor ve bir zamanlar hararetli monolog tartışmalarına konu ettiği ideolojisinin kendisine doğru, sadece eleştirdiği, eşini görebilmek için emirlere uymadığı üzerinden ona yöneltilen saldırı sonrasında kendisini bir dağ evinde, aynı aygıt tarafından alıkonmuş infazını bekliyor olarak buluyor; gerçeklerin acılığı ile “yanıyor”.

Stalinizmin karşı-devrimci karakterinin, GPU'nun ne gibi bir yoketme cihazı olduğunun, nitekim sözkonusu olanın, tıpkı 89 yılında yıkılan duvar gibi, yokolanın dünya devrimi ideali değil, bu zehirli teori ve pratiğin kendisi olduğunun daha inandırıcı ölçülerde, bir otobiyografi üzerinden kavranılabilmesinin yolu bu kitabı okumaktan ve o tarihlere tekrar tanıklık edip bir kez daha devrimin mezar kazıcılarına bir sövgü fırlatmaktan geçiyor; tıpkı oraya, dağ evindeki hücresine ilk gelenin kendisi olmadığı yerde, çam tahtalarına yazılı iki kelime gibi:

Kahrolsun Stalin!

Bunçuk