Bir ‘Barış’ Sürecinin Otopsisi: PKK’yle TC Devleti Arasındaki İlişkiyi Çözümlemek

Hükümet bir risk alıyor, bu doğru, biz de alıyoruz. Tayyip Erdoğan gibi risk alan bir kişinin aynı zamanda halkın desteğinden gelen gücünün de bulunması barış için bir şanstır. Bizim tarafta da bu riski Öcalan’dan başka alabilecek güçte başka kimse yok. Bu da bir şanstır.” – Zübeyir Aydar

Bir devleti ele geçiren kimse, uygulaması gereken bütün zararları yakından incelemeli ve onları günlük tekrarlamamak için tek hamlede halletmelidir ve dolayısıyla insanları huzursuz etmeden onlara tekrar güven verebilir ve onlara faydalar sağlayarak onları kazanabilir. Ürkeklik ya da kötü tavsiye nedeniyle aksi şekilde davranırsa, her zaman bıçak elinde dolaşmak zorunda kalacaktır; ne tebaasına güvenebilir, ne de tebaası kendilerine sürekli ve artarda yapılan yanlışlardan dolayı onunla bütünleşebilir. Zira zararlar bir defada verilmelidir ki daha az tadılıp daha az gücendirsinler; faydalar azar azar verilmelidir ki tatları uzun süre ağızda kalsın.”Nicolò Machiavelli, Prens

Bir çöl yaratıyorlar ve adına ‘barış’ diyorlar.” - Tacitus

21 Mart 2013 günü, hem Türkiye, hem Kürdistan, hem de Orta Doğu açısından şüphesiz çok önemli bir gündü. PKK’nin 1999’da yakalanıp hala TC devleti tarafından İmralı cezaevinde tutulan mutlak lideri Abdullah Öcalan, yalnızca Türk veya Kürt değil, dünya basınının tarihi bir öneme sahip olduğunu ifade edeceği şu Newroz çağrısını yaptı: “Bugün yeni bir dönem başlıyor. Silahlı direniş sürecinden, demokratik siyaset sürecine kapı açılıyor. Siyasi, sosyal ve ekonomik yanı ağır basan bir süreç başlıyor; demokratik hakları, özgürlükleri, eşitliği esas alan bir anlayış gelişiyor. Biz, onlarca yılımızı bu halk için feda ettik, büyük bedeller ödedik. Bu fedakârlıkların, bu mücadelelerin hiçbiri boşa gitmedi. Kürtler öz benliğini, aslını ve kimliğini yeniden kazandı. Artık silahlar sussun, fikirler ve siyasetler konuşsun noktasına geldik (…) Artık yeni bir dönem başlıyor, silah değil, siyaset öne çıkıyor. Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir (…)Bugün kadim Anadolu’yu Türkiye olarak yaşayan Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır (…) Zaman ihtilafın, çatışmanın, birbirlerini horlamanın değil, ittifakın, birlikteliğin, kucaklaşma ve helalleşmenin zamanıdır. Çanakkale’de omuz omuza şehit düşen Türkler ve Kürtler; Kurtuluş Savaşı’nı birlikte yapmışlar, 1920 meclisini birlikte açmışlardır. Ortak geçmişimizin önümüze koyduğu gerçek; ortak geleceğimizi de birlikte kurmamız gerektiğidir. TBMM’nin kuruluşundaki ruh, bugün de yeni dönemi aydınlatmaktadır.” Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, çok kısa bir süre içerisinde Öcalan’ın mesajına dair şunları söyleyecekti: “Olumlu gelişme olarak görüyorum. Ancak asıl olan uygulamadır. Ne olacağı önemlidir. Öcalan'ın ifadeleri ne denli karşılık bulacak onu en kısa zamanda görmeyi arzu ederiz. Uygulamaya geçtiği anda hava değişecektir. İfadelerde yatan birçok mesaj, bizim aylardır söylediğimiz sözler. Silahlar bırakılmalıdır. Habur'da bazı örneklerini yaşadık. Ülkemizi terk etmelidirler. Terk etmeleri durumunda, güvenlik güçlerimizin de operasyon yapma lüksü yoktur. Ta ki bu tür eylemler olmasın. Onun için mesajlar, bizim sürekli söylediğimiz mesajlarla örtüşüyor.” 22 Mart 2013 tarihinde, Türk ve Kürt basını büyük bir heyecanla barışın geleceğini duyuruyordu. Gazeteler “Silahlara Veda” (Milliyet), “Silah Devri Bitti” (Hürriyet), “İşte Türkiye Baharı” (Taraf), “Biji Türkiye” (Radikal), “Silah Sustu, Barış Zamanı” (Yeni Şafak), “Silahlar Susacak, Siyaset Konuşacak” (Evrensel), “Yeni Bir Dönem Başladı” (Özgür Gündem) ve “Özgürlük Manifestosu” (Azadiya Welat) gibi manşetlerle doluydu. PKK, 23 Mart’ta, TC basınının da pek çok temsilcisinin katıldığı bir basın toplantısında eylemsizlik ilan edecekti. Barış haberleri ABD’den Irak Kürdistanı’na, kimi devletlerce tebrik mesajları ile karşılanacak, ilerleyen birkaç gün içerisinde kimseye eyvallahı yok gibi gözüken İsrail devleti, yıllar sonra TC devletinden Mavi Marmara olayı için özür dileyecekti.

PKK ile TC devleti arasındaki savaşın bitmesi ve Kürt sorununun çözülmesi ihtimali, başta Kürt nüfusun yoğun yaşadığı iller olmak üzere, Türkiye genelinde azımsanamayacak bir kitle içerisinde büyük umutlar yaratmıştı. Öte yandan çok geçmeden sürece dair çatırtı sesleri duyulmaya başlanılacaktı. Yalnızca birkaç ay içerisinde gelinen noktada ise barış sürecine dair gerek kitlelerin heyecanından, gerekse muhtelif çevrelerin farklı heveslerinden eser kalmadığını söylemek abartılı olmayacaktır. Gelinen noktada ‘barış’ sürecinden arta kalan, büyük bir belirsizliğin, bir sis perdesinin ardında yapılan hesaplar, kazılan kuyular ve en iyi ihtimalle huzursuz olarak nitelendirilebilecek bir ateşkesten ibaret. Her halükarda Kürt sorununun müjdelenen çözümü ölü doğmuş gibi görünüyor.

 

Sürecin Arkaplanı

‘Barış’ sürecinin akıbetini anlamak için öncelikle sürecin arkaplanını incelemek gerekli. Bunun yolu da şu kilit soruyu sormaktan geçiyor: Neden şimdi? Zira bilindiği üzere, AKP döneminde barış sözleri daha önce de sarf edilmişti. Kürt açılımları yapılmış, hatta Kürtçe bir devlet kanalı açılmıştı. Öte yandan AKP döneminde binlerce kişinin KCK davasından tutuklanması, ateşkes dönemlerinde PKK'liler geri çekilirken yüzlerce gerillanın arkadan vurularak katledilmesi, Kürtlerin yaptıkları eylemlere ölümlere dahi yol açabilen sert polis saldırıları, Türk şehirlerindeki Kürtlere karşı toplumsal baskının teşvik edilmesi, linç girişimleri gibi uygulamalar da eksik olmamıştı. AKP, iktidarda bulunduğu süre boyunca, özü itibarıyla Kürtler üzerinde 90’ları aratmayacak bir baskı politikasını sürdürürken bir yandan TRT Şeş'i kurmak ve Habur olayına müsaade etmek gibi ayak oyunları ve göstermelik jestlerle görünürde Kürt hareketinin Türkiye siyasetindeki temsilcilerini arka planda ise PKK'yi oyalamaya çalışmıştı. Başka bir ifadeyle, AKP hükümeti, Kürt sorununa dair kendisinden önceki hükümetlerin uyguladığı genel devlet stratejisini, farklı taktikler kullanarak uygulamak gibi hırslı bir plan yapmıştı. Bu plan tutmayınca, AKP hükümeti taktiklerini de kendisinden önceki hükümetlerin taktiklerine çevirmiş ve 2011’den itibaren PKK’yi topyekûn savaş yoluyla yok etme çabalarına girişmiş, Irak Kürdistanı’na askeri operasyonlar düzenleme noktasına dahi gitmişti. Öte yandan 2012’nin Yaz aylarında, TC hükümetinin hesaplamadığı bir durum ortaya çıktı: Kürdistan’ın Esad rejimi ile Sünni burjuva muhalefet arasındaki iç savaştan kavrulan Suriye topraklarında kalan kesiminde, PKK’ye yakınlığı ile bilinen PYD iktidarı aldı. AKP hükümetinin bu duruma da ilk tepkisi, kendisinden önceki hükümetlerden farklı değildi: Savaş naraları, asarız keseriz nutukları. Fakat savaşın en keskinleştiği bu noktada, ‘barış’ sürecini doğuracak genel unsurlar da ortaya çıkmaktaydı.

Bunlardan ilki, emperyalist iddialarıyla ve çıkarlarıyla uyuşmasa da TC devletini, boğazından geçerken ne kadar acı bir tat bırakırsa bıraksın, Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni tanımaya ve onunla normal ilişkiler geliştirip yeri geldiğinde ortak çalışmaya zorlayan nedendi: daha büyük balıklar. Soğuk Savaş döneminde, ABD’nin başını çektiği emperyalist kampa dâhil olan TC devleti, başta ABD’nin desteğini almadan Suriye’ye müdahale edip Rusya’nın tepkisini çekmekten ürktü, sonrasında da ABD’nin yeni duruma uydurduğu kimi çıkarlara karşı gelemedi. Dahası, çoğu Sünni olan Kürtlerle bir ittifak kurmak, hem Türkiye’nin bölgede, bir tarafta ABD himayesindeki Sünni eksenle diğer tarafta Rusya himayesindeki Şii eksen arasındaki kamplaşmadaki konumunu, hem de genel olarak Sünnileri güçlendirecekti. Suriye Kürdistanı’nda PYD ilk başta Rusya’nın desteklediği Esad’ın izniyle iktidara gelmişti fakat Türkiye’nin PYD ile barışması, Sünni muhalefeti ile PYD’yi de barıştırabilirdi ki bu da Esad’ın sonu dahi demek olabilirdi. Kısacası, TC emperyalizminin uluslararası emperyalist ilişkiler çerçevesindeki sınırlılıkları ve çıkarları, Türk devletinin böylesi bir sürece yönelmesinin nedenleri arasındadır. Öte yandan şunu da belirtmemiz gerekli ki, bu tek başına süreci açıklamak için yeterli değildir. İlkin, ABD ne kadar güçlü bir emperyalist devlet de olsa, bütün müttefiklerinin ipini çekmeye gücü yetmez, bu yüzden de kazananlarla çalışmak eğilimindedir ve eğer olay doğrudan kendisini ilgilendirmiyorsa, kimsenin savaşını onlar için kazanmaz. Rusya ise, her ne kadar Esad’ı koruma konusunda geri adım atmasa da, daha PYD iktidarını pekiştirememiş ve Irak Kürdistanı ile anlaşmamışken PYD’ye karşı Türkiye ile anlaşabilirdi. Dahası, ABD, PYD’nin Suriye Kürdistanı’yla, KDP ve KYB’nin Irak Kürdistanı ile olduğu kadar yakınlaşmadı. TC devleti ise Irak’taki Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden, Suriye’deki Kürt Yüksek Konseyi’nden olduğu kadar tedirgin değildi, dahası Irak Kürdistanı’ndan net bir ekonomik ve politik kazanım elde edecekken Suriye Kürdistanı’ndan aynı çapta bir kazanıp elde edebileceği şüpheli. Zira Barzani’nin KDP’si ve Talabani’nin KYB’si, Kürtler arasında PKK’nin rakipleriydi ve iktisadi çıkarları doğrudan ABD’ye bağlıydı, buna karşın PKK’nin durumu daha karmaşık. Murat Karayılan’ın ifadesiyle: “Altını çizerek söylüyorum; biz Ortadoğu’da artık bir gerçeğiz, dengeler sisteminde bir gücüz, birçok çevre ve güçle ilişkimiz var”.

TC devletini böylesi bir sürece iten unsur neydi sorusunu yanıtlamak için genel çerçevenin yanı sıra, yereldeki somut olgulara da bakmak gerekli. TC devleti ile PKK arasındaki müzakereler 2011’de tıkandığında PKK’nin niyeti, TC devletine basitçe masada çözülmüyorsa, başka bir yolla bizi yenemezsiniz, hatırlatalım ve masaya dönün mesajı vermekti. Öte yandan PKK esasında bu mesajı etkili bir biçimde TC devletine veredursun, AKP hükümetinin kurmayları tekrar masaya döndüklerinde konuşacak pek de bir şeyleri olmadığının farkındaydılar. Zira PKK’nin aynı tuzağa iki defa düşme ihtimali pek yüksek değildi. Bununla birlikte, 2012 Yaz’ında PYD’nin Suriye Kürdistanı’nda iktidarı alması, ilk tepkisi ne olursa olsun, ister istemez TC devletinin PKK’ye yönelik tutumunu değiştirecekti. Zira PYD’nin iktidarı kalıcılaşırsa, bu PKK’nin Suriye Kürdistanı’nda düzenli bir ordusu, tankları, topları, füzeleri ve savaş uçakları olacağı anlamına geliyordu. Bunun da ötesinde, PKK, TC devletinin vereceği ilk tepkiyi başarılı bir biçimde öngörerek, Türkiye Kürdistanı’nda askeri karakol ele geçirmekten bölgeye orduyu sokmamaya, pek çok şehirde çatışmalara girmekten yaygın yol kontrolleri yapmaya ve milletvekili ele geçirmeye tarihinin en büyük askeri harekâtına girişecekti. Bu seferberlik sonucu Türkiye Kürdistanı’nda ortaya çıkan alan hâkimiyeti durumu ile PKK Türkiye Kürdistanı’ndaki askeri gücünü kanıtlamakla kalmamış, TC devletinin Suriye Kürdistanı’na olası bir savaş seçeneğini ortadan kaldırmıştır. Türk devletinin eğer savaşacaksa, iki cephede, hem Türkiye Kürdistanı’nda hem de Suriye Kürdistanı’nda savaşmak zorunda kalacağını fiili olarak göstererek PKK, Suriye Kürdistanı’ndaki iktidarını korumuştur. PKK’nin Suriye Kürdistanı’ndaki iktidarını koruması ise, AKP hükümetini PKK’yle ilişkilerini normalleştirme yoluna itmiştir. Sonraki dönemdeki açlık grevlerinin de Öcalan çağrı yapmadan hiçbir şekilde bitirilememesi, PKK’nin ve özellikle Öcalan’ın elini iyice güçlendirecekti.

Eğer, günü gününe ‘barış’ sürecinin neden Mart ayının ikinci yarısında başladığı sorusu ortaya atılacak olursa, bunun tek nedeninin Newroz’un denk gelmesi olmadığını söylememiz gerekli. Şöyle ki 23 Mart, AKP hükümeti açısından çok önemli bir tarihti. Bu tarihte 15 kişilik bir Uluslararası Olimpiyat Komitesi heyeti, üç aday şehre yapılan ziyaretlerin son halkası olarak İstanbul’daydılar. Heyet üyeleri, aday şehirlerden Tokyo’da pasifikteki emperyalist gerilime, Madrid’de ise ekonomik krizin mevcut durumunun vahametine dair başlık okuyup geldikleri İstanbul’da barış sevinci haykıran gazetelerle karşılaştılar. Olimpiyatların on milyarlar değerinde yatırımlar anlamına geldiği biliniyor, Erdoğan’ın sözleşmeleri damadının fiilen başında olduğu Çalık Grubu’na vermeyi planlaması ise ne bir sır ne de şaşırtıcı. Şüphesiz, Erdoğan’ın PKK’yle böylesi bir sürece girişmesinin tek nedeni olarak Olimpiyatları göstermek uçuk olacaktır. Öte yandan Türk tarafının masada verdiği sözlerin bir kısmını, hatta sürecin gidişatına ve anlık çıkarlarına göre belki de önemli bir kısmını 7 Eylül’de Olimpiyatların hangi şehre verildiği belli olduktan sonra gözden geçirmesi ihtimali de ciddiyetini korumaktadır. Buna rağmen, öyle ya da böyle, TC devletiyle PKK arasında, tarihteki en ciddi yakınlaşmanın gerçekleşmiş olduğu inkâr edilebilecek noktada değildir.

 

‘Barış’ Sürecinin Çatlakları ve Kürt Hareketi

PKK ile devlet arasındaki uzlaşma süreci büyük bir heyecanla başlamıştı, ama daha ilk baştan pürüzler ortaya çıkmaya başladı. Gerillalar sınır dışına çekilmeye başlayacaklardı ama silahlarını bırakıp mı çekileceklerdi, yoksa silahlarıyla mı? Sürecin ilk haftalarına bu manidar tartışma damgasını vuracaktı. Esasında bu tartışma bir yanıyla AKP hükümetinin, kendi kitlesi içinde, daha düne kadar eli kanlı teröristler diye andığı PKK’ye karşı çok da yumuşak durmadığını gösterme çabasına bağlıydı. Benzer bir tavırla, daha ilk günden Erdoğan, Diyarbakır’daki kitlesel Newroz mitinginde Türk bayrağı asılmamış olmasından rahatsızlık duyduğunu ifade etmişti. Öte yandan, PKK gerillalarının silahsız çekilmesi, AKP hükümetinin bir beklentisiydi de – ki bu da hükümetin kibrinden kaynaklıydı. PKK, istediği her şeyi aldığı takdirde dahi silah bırakmaya niyetli değildi, zira PKK’nin isteklerinin başında, Türkiye Kürdistanı’nda, TC yasaları çerçevesinde yasal ve meşru olarak silahlı bir güce sahip olmak vardı. AKP hükümetinin kurduğu Akil İnsanlar Heyeti ile bu tartışmalar son bulacaktı. AKP’nin, burjuva solundan her tür sendikacılara, entelektüel ve uzmanlardan ünlülere, şarkıcılara, işadamlarından akademisyenlere, İslamcılardan eski ülkücülere, liberallere ve hükümete yakın Kürt milliyetçilerine, Türkiye burjuvazisinin her rengini takdire şayan bir biçimde temsil eden heyeti, şaşırtıcı olmayan bir şekilde AKP hariç kimseyi memnun etmedi. Meclisteki partilerden MHP sürece zaten tamamen karşı çıkarak Türk milliyetçisi tepki oylarının peşine düşmüştü. CHP de, söylediklerinden net bir tavır anlayabildiğimiz kadarıyla – ki CHP’nin sürece dair söylediklerinden bu burjuva partisinin ne tavır aldığını veya tam olarak ne yapmaya çalıştığını anlamakta zorlandık – sürece karşıydı. Normal olarak heyete en sıcak bakan BDP’ydi, fakat onlar da Öcalan’ın önerdiği ve istediği isimlerin heyete alınmamasından şikâyetçilerdi. En nihayetinde BDP ve nedense CHP kendi akillerini kuracaklarını açıkladılar fakat bu da çok ses getirmedi. Esasında akiller heyetinin kendisi de çok fazla ses getirmedi. Ezici çoğunluğu AKP’yle şu veya bu şekilde dirsek teması içerisinde bulunan bu heyetin en temel işlevi, AKP’nin giriştiği ‘barış’ sürecinin, yine AKP seçmenince kabul edilmesine katkı yapmak, dolayısıyla AKP’nin süreçten dolayı özellikle Türk milliyetçisi oylarını kaptırmasını engellemekti. AKP, ‘barış’ sürecine dair tabanını arkasına alabilmek için başka uygulamalara da girişti. Dahası, AKP kendi içerisindeki dengeleri kontrol etmeyi ve kendi safından hatta Gülen cemaatinden bile sürece karşı çatlak sesler çıkmasını engellemeyi, öyle görünüyor ki çok zorlanmadan başardı.

Fakat ezilen bir ulusun burjuvazisi için ‘barış’ konuşulurken bir arada durmak, savaşırken kenetlenmekten çok daha zordur. Kürt burjuvazisi, AKP hükümeti, silahlı gücünü, yani PKK’yi askeri yolla imha politikasına giriştiğinde tamamen kenetlenebilmeyi başarmıştı. Bunu yaparak da, Türk medyasının hevesle bahsettiği ‘şahinler’ ve ‘güvercinler’ ayrışmasının bir gerçekliği olmadığını göstermişti. Öte yandan, Kürt hareketi içerisinde ‘şahinler’ ve ‘güvercinler’ gibi kanatlar olmaması, Kürt hareketinin yekpare bir bütün olduğunu göstermiyor. Bu kavramları ortaya atan Türk medyasının temel yanlışı, çok da anlaşılabilir bir biçimde, Kürt hareketine sadece Türkiye’den bakmaları, Kürt hareketinin kendi iç dinamiklerine sahip oldukları gerçeğini tamamen göz ardı etmeleriydi. Oysa Kürt ulusal hareketi içerisinde farklı hassasiyet ve çıkarlara sahip ama sınırları net olarak çizilmemiş üç farklı eğilimden söz edebiliriz. Bunlar, doğası gereği dine daha uzak olan ve toplumsal tabanı radikal Kürt milliyetçiliği ve Alevilik olan sol kesim, Kürtler arasında çok güçlü bir etkisi olan Şafi Sünnilikten beslenen ve genelde Barzani’nin de desteğine sahip muhafazakâr kesim ve bu iki uç arasındaki merkezci kesim olarak nitelendirilebilirler. Böylesi bir ayrışma, yalnızca ulusal kurtuluş hareketleri içinde ortaya çıkmaz, bütün burjuva siyaseti böylesi ayrışmalar üzerinden şekillenme eğilimindedir. Öte yandan, özellikle ulusal kurtuluş hareketlerinde, böylesi farklı kesimler, kendi aralarındaki ayrımları net bir biçimde ortaya koymakta zorlanırlar. Genelde ulusal kurtuluş hareketlerine de, merkezciler hâkim olma eğilimindedir ki, Kürt ulusal hareketi içerisinde de Öcalan ve onun güdümündeki PKK ve BDP merkezleri bu rolü oynamaktadırlar. PKK, köken itibarıyla Sünni bir hareket olsa da, ideolojik temellerinden dolayı devlet, Türkiye Kürdistanı’nda PKK’ye karşı Kürt burjuvazisinin dindar ve muhafazakâr kesimlerine hitap ederek Hizbullah’ı ortaya çıkartmış ve koruculuk gibi uygulamalara girişmişti. Bu nedenle de PKK merkezi, kendisini Sünni Kürtlüğün esas temsilcisi olarak sunabilmek için, bir yandan muhafazakâr Kürt burjuva siyasetçileri safına çekmeye çalışırken diğer yandan sağındaki kendisinden bağımsız kesimlere karşı daha sert bir tutum alıp, solundaki kesimlerle bir ittifak kurmuştu. 1999’da Öcalan’ın yakalanmasının ardından ise, bütün ana Kürt milliyetçisi siyasi kesimler, ortak varoluşlarını koruyabilmek için PKK hattı etrafında birleşmişlerdi. Bu kenetlenme, PKK ile TC devleti arasındaki temas açığa çıkana kadar sürecekti.

Öte yandan PKK güdümlü Kürt hareketi, savaş sürecinde bütün bu kesimleri büyük ölçüde buluşturabilecek kadar genişti ama ‘barış’ süreci başlayınca işler değişmişti. Nisan 2013’te Dicle Üniversitesi öğrencileri arasındaki çatışma bunu gösteriyordu. Bir tarafta, eski Hizbullahçıların kurduğu ama artık çizgisi, genel başkanı Hüseyin Yılmaz’ın ifadesiyle “PKK ve Hizbullah'ın fiili ateşkesi kalıcı olmalı, iki taraf helalleşmelidir” olan Hür Dava Partisi yani Hüda-Par üyesi gençler, diğer tarafta ise BDP’li ve diğer sol siyasetlere mensup gençler vardı. Kürt hareketinin içinde olup olmadığı tartışılır olsa da kendisini öyle ifade eden ve Öcalan’ın da öyle kabul ettiği Hüda-Par, olaylardan anlamlı bir biçimde BDP içindeki Türk solcularını ve Alevileri suçlayacaktı. İlerleyen günlerde, her ne kadar Hüda-Par ile BDP’liler arasında çeşitli gerilimler yaşansa da, iki parti temsilcileri görüşecek ve olaylara dair sükûnet mesajı vereceklerdi. Nisan ayının ilerleyen günlerinde Öcalan, 15-16 Haziran’da Diyarbakır’da gerçekleştirilecek olan Kuzey Kürdistan Birlik ve Çözüm Konferansı’na Hüda-Par’ın da katılmasını istediğini ifade edecek, Hüda-Par da bireysel düzeyde katılacağını açıklayacaktı. Bu olaylar, ‘barış’ süreci gidişatında Öcalan’ın ve PKK merkezinin, muhafazakâr Kürt siyasi kesimin geçmişi itibarıyla en PKK karşıtı, en radikal ve en bağımsız kesimiyle dahi ortak hareket etmeye hazır olduğunu gösteriyordu. Bu tavrın iki nedeni olduğu söylenebilir. İlkin, Hüda-Par’ın bölgede alacağı oylar, BDP’nin değil, özü itibarıyla bir Türk partisi olan AKP’nin oyları olacaktır ki bu da bölgede oyunu rahat koruyacak olan BDP’yi ancak güçlendirebilir. İkincisi, uluslararası çerçevedeki Alev-Sünni kamplaşması ekseninde, PKK’nin TC devleti ile uzlaşı sürecinde yüzünü İslamcı ve muhafazakâr Kürt kesimlere çevirmek durumunda oluşudur. Öte yandan bu tutum, ister istemez – Kürt burjuva hareketinin radikal milliyetçi sol kesimini ve özellikle de Alevi tabanını gerek merkezden, gerekse zaten şüpheli baktıkları ‘barış’ sürecinden soğutur nitelikte. Zira PKK’nin üst düzey yöneticilerinin alt kademe kadroları çekilmeye ikna etmekte zorlandıklarını ifade etmeleri ve özellikle Dersim’deki kadroların çekilmek istemedikleri yönünde medyaya yansıyan haberler bunu gösteriyordu. Bu çatlağın derinliğini en net bir biçimde gözler önüne seren ise, eski BDP milletvekili ve BDP Dersim İl Başkanı Şerafettin Halis’in partisinden istifa edip, istifasını şu sözlerle açıklaması olacaktı: “Abdullah Öcalan’ın okunan mesajında ‘Bu Newroz hepimize yeni bir müjdedir’ denmesine rağmen bu müjdede Aleviler kendilerini göremediler. Aleviliğin adı yoktu. Bu bir yana,‘Türk halkı bilmeli ki Kürtlerin bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır’ denmesi Alevilerin toplumsal belleğindeki acıları, korkuları ve kaygıları yeniden depreştirmiştir. Bin yıldan günümüze oluşmuş toplumsal bellek, Alevilerin çok haklı kaygılar taşımasını da beraberinde getirmiştir. Her Alevi bilir ki, bin yıllık Türk-Kürt kardeşliği ve dayanışma hukuku, ‘Siyasal’ İslam paydası üzerinde gelişmiş bir ortaklıktır. Bir avcı ittifakıdır.  Bu ortaklık süresince, özellikle de son 500 yılda Kızılbaş ve İslam olmayan topluluklar katledilmiştir.”

Şüphesiz, PKK ve BDP merkezleri bu çatlağın farkındaydı, dolayısıyla Kürt hareketinin sol kesiminin ve Alevi tabanının desteğini kaybetmemek için bir Alevi konferansı düzenlemek gibi çeşitli çabalar göstereceklerdi. Ayrıca, büyük çoğunluğu kendilerini AKP karşıtlığı üzerinden var etmeye alışmış Türk solcu müttefiklerinin desteğini de kaybetmek istemiyorlardı. Ahmet Türk’ün sürece dair sarf edeceği şu manidar sözler buna işaret ediyordu: “Sosyalist dostlarımız Kürtler bizi satıyor demesin. Bizler çok acı çektik. Bizi de anlayın. Bu fırsatı kaçıramayız.” Bununla birlikte, PKK’nin ve BDP’nin gerek Kürt burjuva hareketi içerisindeki sol kesimin keskin simalarına, gerekse Türk burjuva solu içerisinde kendilerini eleştirenlere yönelik tutumu, genel hatlarıyla sertti. BDP’nin AKP ile yakınlaşmasını eleştiren Şerafettin Halis’e asılsız suçlamalar yöneltildi. Sürece yönelik soldan en ufak bir eleştiri getirmeye çalışan kesimler, en azından Kürt hareketinin alışılmış lisanıyla, PKK’yi, BDP’yi, Öcalan’ı ‘anlamamak’ ile suçlandı. Kürt hareketinin merkezi, bu kesimlerle uzlaşmak, onlara ılımlı davranmaktan ziyade, onları hizada tutmaya uğraşıyordu. Bu da nedensiz değildi. Böylesi bir pazarlık içerisindeyken saflarında kendisi devletle uzlaşsa dahi savaşmaya devam edebilecek kontrol edemediği bir kesimin olması Kürt hareketinin merkezi için başlı başına ciddi bir sorundu. Dahası getirisi, kitlesel anlamda çok da fazla olmayan bu kesimlerin, süreç boyunca yaşanacak pazarlıklarda AKP’nin eline istediği zaman masadan çekilebilmek için her an elinde hazır bir bahane kozu veriyordu. Dolayısıyla Kürt hareketi, AKP hükümetiyle ciddi bir sadakat ilişkisine yöneldi ki bu tutum en fazla BDP liderlerinin tutumunda açığa çıkacaktı. Reyhanlı’daki patlamaların ardından, BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ın şu demeci, bu sadık tutumun en net örneğiydi: “Türkiye'de bu tür saldırılara karşı birlik olma zamanıdır. Bu dönemde özellikle sivil yurttaşlarımızı hedef alan saldırılar karşısında hükümeti sorumlu tutmak ve eleştirmek yerine birlik içerisinde hareket etmek zorundayız (…) Biz, bu saldırılara karşı tedbir alınmasını ve bu saldırılara karşı hükümettin dikkatli ve duyarlı davranmasını hususunda hükümetin yanında olacağız.” Kürt hareketi, seçimlerden yola çıkarak Erdoğan’ın ve AKP’nin ‘halk desteği’ gücüne sahip olduğunu düşünmüş, bu nedenle AKP iktidarının onu aşkın sene içerisinde ne denli yıprandığını, geniş kitlelerde AKP’ye karşı ne denli büyük bir tepkinin biriktiğini görmemişti. Öte yandan, Kürt hareketi, burjuva siyaset dünyasında böylesi bir sadakatin ne kadar tehlikeli olabileceğini ve en güçlü gözüken hükümetin bile nasıl bir anda ne kadar aciz bir konuma düşebileceğini kendi acısına deneyimleyecekti.

 

Gezi Parkı Protestoları ve ‘Barış’ Süreci

28 Mayıs’ta yaklaşık elli kişilik bir çevreci grubun iş makinelerinin Taksim’de bulunan Gezi Parkı'na girip ağaçları kesmelerini engellemek için eylem yapmaya başlamasının ardından yaşanacak olayları büyük ihtimalle çok az insan öngörebilmiştir. Türkiye tarihi açısından önemli bir dönüm noktası teşkil eden Gezi eylemleri, esasında çok şeyi değiştirecekti. Kürt burjuva hareketinin yeni ‘barış’ yapmaya giriştiği bir hükümetin böylesine kitlesel bir kalkışmayla karşı karşıya kalmış olması, ister istemez ‘barış’ sürecini de etkileyecekti. Gezi protestolarına katılan kitlelerin ‘barış’ ile bir alıp veremedikleri yoktu, fakat bu hareket her halükarda zaten sürmekte olan sürecin ölümünü gözler önüne serecekti. Zira burjuva müzakerelerinde tarafların masada ihtiyaç duydukları asgari meşruiyete sahip olmaları için karşılarında ciddi bir kitlesel muhalefet olmaması, toplumun geniş kesiminin desteğini hissetmeleri gereklidir. Taraflardan biri bu meşruiyeti kaybetmeye başlarsa, karşı taraf masada normalde yapamayacağı kadar yüklenir. Bu da işleri çıkmaza sürükler ve taraflar kendilerini başka bir alternatif aramaya çalışırken bulurlar. Başka bir ifade ile düşenin dostu olmaz. Bununla birlikte, Kürt hareketinin, ‘barış’ süreci sonrası AKP hükümetine ve Erdoğan’a sadakatinin, uzunca bir süre bu ifadeyi şüpheye düşürecek kadar sınırda olduğunu da söyleyelim.

Şüphesiz, hareketin çapını ve önemini başlangıçta göremeyen Kürt hareketinin ilk refleksi AKP ile yaptığı anlaşmalar çerçevesinde Kürt kitlelerin eylemlere katılmasını engelleme çabası olacaktı. Bunun bahanesini oluşturmak için ise Gezi protestosunu süreci baltalamaya çalışanlara yormak gibi bir yol izlenecekti. Gezi Parkı Protestolarının genelinin böylesi bir tutum içerisinde olduğunu söylemek, ilerleyen günlerde de ayan beyan ortaya çıkacağı üzere, mümkün değildi. Eylemciler içerisinde ulusalcılar vardı, fakat hareketi Cumhuriyet Mitingleri tarzı bir şekle sokma çabasına girdilerse de, belli yerelliklerde etkili olmakla birlikte ciddi bir sonuç elde edemediler. Ulusalcıların Kürt eylemcilere tepki göstermeye çalışmaları ise kitle tarafından hoş karşılanmayacaktı. Genel olarak, ulusalcıların bu toplumsal harekete en büyük etkileri, hareketin “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” gibi ulusalcı sloganlara karşı “Kimsenin askerleri değiliz” sloganını yükseltmesine olanak vermeleriydi. Öte yandan, hareketin içerisinde Türk bayrağı taşıyan ulusalcı bir kesimin bulunması, bütün hareketin ulusalcı çizgide olduğu yalanına inandırıcılık sağlayabilen bir unsurdu. Yüksekova Haber isimli sitedeki bir yazıda, Bedel Boseli adlı bir gazetecinin kaleme aldığı şu sözler, Kürt hareketinin hareketin başındaki genel tutumunu dürüstçe ifade ediyordu: “Kürt gençliğine seslenişim bu yönde olacaktır: Sakın gaza gelip bu eylemlere destek vermeyin. Hatta hiç bir tarafa destek vermeyin. Onları baş başa bırakın. Bırakın polis diktatoryası ile asker diktatoryası birbirini zayıflatsın. Batı Kürdistan taktiğini uygulayalım.” Selahattin Demirtaş’ın yorumu da, bu uç ifadeye pek de uzak sayılmazdı: “Diyarbakır, Hakkari ve Şırnak’ta günlerce gaz yedik. Bir yıl geçmesine rağmen Diyarbakır sokaklarından hala gaz kokusu geliyor. Deminde belirttiğim gibi müzakere ve barış sürecine karşı ulusalcı ve milliyetçi kesimler süreci baltalamak için uğraşıyorlar, bunlara karşı dikkatli olmak lazım. Biz Gezi parkında yaşananları müzakere karşıtlığına çevrilmesine izin vermeyeceğiz. Çünkü biz onlarla hareket etmiyoruz. Tabanımız kesinlikle ırkçı ve faşistlerle aynı etkinlikler içinde olmayız. Bizim tabanımız ne yapacağını bilir.”

Öte yandan, tarihin bir cilvesi, sevilen BDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder’i, eylemleri başlatan grubun içine dâhil etmişti. Sırrı Süreyya Önder, parkı yıkmaya çalışan iş makinelerinin önünde tuttu ve polis şiddetine maruz kaldı. Önder’in bu tutumu hareketin ilk günlerinde onu hareketin simge isimlerinden biri haline getirmişti. Sevilen Önder’e yapılan saldırılara rağmen BDP’nin aldığı tutum, Kürt kitlelerinde belli bir rahatsızlık yaratıyordu. Önder’in eylemcilerle bu kadar iç içe olması ise, ilk başta, Kürt hareketinde bir rahatsızlık yaratıyordu. Esasında Kürt hareketi Önder’in geniş kitleler nezdinde onurlarını kurtardığını fark edemedi. Daha ziyade Önder’in Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Vekili Bülent Arınç ile görüşmesi gibi bir süreç yaşanacaktı. Önder, bu görüşmenin ardından şöyle söyleyecekti: “Bu olay hukuk ihlaline karşı çıkıştır. Polis bütün eğitimini ve yapılanmasını gözden geçirmelidir. Polisler bu işi şahsi meselesi, oradaki insanları da şahsi düşmanı
 olarak görmektedir. Bu olmaz. Demokratik süreçler zamanında devreye girmemiştir ama artık devlet ve hükümet nezdinde devreye girdiği görülmektedir. Bu konuda kolektif bir akla ihtiyaç var. Meseleyi tüm yönleriyle anlamaya çalışmak gerekmektedir. Bülent Arınç, polis tarafından zehirli güç kullanımına dair adli ve idari soruşturma başlattıklarını söyledi.  İç işleri Bakanı ise mülkiye müfettişlerini görevlendirdiğini söyledi. Bu olumlu bir gelişme (…) Bu olay Türkiye'nin demokratik tarihine geçecektir. Bu olay hem hükümetin bakışını değiştirecek hem de basının kendisine ders çıkarmasını sağlayacak derinlikli bir olaydır. Halkın denetleme refleksi gelişti. Demokratik süreçler devreye girdi. Sivil toplumun kararları devreye girdi. Bundan sonrası şölene dönüşmelidir. Yaratılan durum bu ülkede herkesin düşünce tarihinde önemli bir mihenk taşıdır. Bundan sonrasını demokratik mekanizmalarla yürütmek gerekiyor.”
Önder’in söylediği – ya da Önder’e söyletilen – bu uzlaşmacı ve yatıştırmacı sözler, Önder’in hareket içerisindeki imajına ciddi bir darbe vuracaktı.

Fakat olan olmuştu. Özellikle Batı’daki büyük şehirlerde – ki Dünya’nın en büyük Kürt nüfusuna sahip şehrinin İstanbul olduğunu unutmayalım – Kürt kitleler, özellikle genç Kürt proleterler eylemlere katılıyorlardı ve geri çekilme ya da geri durma gibi bir eğilimleri de yoktu. Yine Yüksekova Haber adlı siteden, bu defa Serkan Besi’nin hareket içindeki Kürt eylemcilerin ara sokaktaki konuşmalarına dair yaptığı gözlemleri aktarmak bu noktada yerinde olacaktır: “Kürtler Kürtlere; BDP İstanbul İl Başkanının eylemin ilk gününde yaptığı ‘Gezi Parkı için alanlarda olacağız’ açıklamasını hatırlatıyordu. Peki, parti neden alana inmemişti? Hem Sırrı Süreyya Önder de yaralanmıştı. Sırrı Abe faşizmin şiddetine maruz kalan diğer BDP’li vekillerden daha mı kıymetsizdi? Vekiline dokunulduğu anda hiç tereddüt etmeden Türkiye’yi tersyüz eden Kürt siyaseti Önder’i hem eylemde hem yaralandığında neden yalnız bırakıyordu? Keline merhem olamayan Kürtlerin önüne Türkiye’yi özgürleştirmek gibi bir perspektif koyan hatta mümkünse Ortadoğu’yu özgürleştirmelerini, zaman kalırsa diğer dünya meselelerine kafa yormalarını öğütleyen Kürt siyaseti neden Taksim’in özgürlüğü ile ilgilenmiyordu? Sürecin şerbeti hükümeti incitmeyecek kadar tatlı mıydı? (…) Türkler ve Kürtler arasında gelişen muhabbetlerde ise, Kürtler, Cumhuriyet tarihi boyunca Kürdistan coğrafyasında yaşanan doğa ve insan kıyımlarında hep yalnız bırakılmışlığın travmasına sığınmadan mağrur ama umutlu bir şekilde direniyor ve ‘büyüklük bende kalsın’ diyordu.”

Kürt kitlelerde böylesi bir hareketlenme olması ve genel olarak olayların ciddiyeti, hiç değilse Öcalan’ın Gezi eylemlerinin önemini kavramasına ve Gezi eylemlerine, dikkatlice ifade edilmiş, bir hayli diplomatik, hükümeti doğrudan eleştirmeyen ve eylemlerin ulusalcılara bırakılmamasını vurgulayan bir selam göndermesine neden oldu. Bunun ardından Kürt hareketinin tutumu, Kürt kitlelerin eylemlere daha fazla katılmasını engelleme çabasının yanı sıra, eylemlere katılan Kürtleri kontrol etmeyi hedefliyordu. 5 Haziran’da Kürdistan’da kitlesel katılım yaşanan grevin ardından BDP’nin KESK içerisindeki tabanının 17 Haziran iş bırakma eylemine katılmasını engellemesi, bu çabanın belirli bir oranda başarılı olduğunu da göstermekteydi. Bir yandan da BDP’nin kimi liderleri, Gezi hareketine dair başlardakine benzer demeçlere, inatla devam ediyorlardı. Ahmet Türk, Sırrı Süreyya Önder olaylar yaşanırken toplanan Demokratik Toplum Kongresi’nin meseleye dair hiçbir şey söylenmemesini eleştirince, şu yanıtı verecekti: “Gezi Parkı eylemlerinde, demokrasi taleplerinin yanında bilinçli bir senaryo da devreye girmiş olabilir. Eylemlerde, demokrasi talebinde bulunanlarla birlikte hükümeti yıpratmak ya da çözüm sürecine karşı olan farklı grupların da yer aldığını söyleyebiliriz. Ahmet Türk’ün bu açıklamasına, Sırrı Süreyya Önder “Hükümeti yıpratmayacağız diye kime söz verdik?” sorusuyla karşılık verecekti. Bu sorunun cevabı, açıktı ki sorunun içerisinde saklıydı: Hükümeti yıpratmayacağız diye yine hükümete söz verilmişti. AKP hükümeti, Gezi eylemleri esnasında, Kürt hareketinin fiili desteğinden hem pratikte, hem de siyasal olarak ciddi şekilde faydalandı. Pratikte, Türkiye Kürdistanı’nın büyük ölçüde sakin kalması, buranın TOMA ve Akrep’lerinin ve hatta çevik kuvvet polislerinin başka illere aktarılmasını mümkün kıldı. Siyasi olarak barış süreci, Erdoğan’ın polis beş eylemci genci katlettikten sonra “Gençlerin ölmediği, ana ve babaların gözyaşı dökmedi, herkesin umutla geleceğe baktığı güzel bir süreçten geçiyoruz” gibi bir cümle kurmasını mümkün kıldı.

 

Öte yandan, Kürt hareketi AKP hükümetine bütün bu hizmetleri verirken, bir yandan da ikili oynamayı ihmal etmedi. BDP, bilindiği üzere, Taksim Dayanışma Platformu’nun bir üyesi olmanın yanı sıra, özellikle son dönemde Platform içerisinde etkisi büyük olan KESK içerisinde de en etkili siyaset. Bu minvalde, Kürt hareketinin Gezi eylemleri içerisindeki demokratik eğilimin bir parçası olarak hep bir etkisi vardı. Ulusalcılardan, Ergenekonculardan dem vurup duran BDP’nin Taksim Dayanışma Platformu içerisinde, CHP, İşçi Partisi ve TGB gibi yapıların da bulunduğunu ayrıca hatırlatalım. Özellikle son günlerde, KCK Yürütme Konseyi’nin hükümete Öcalan’ın koşulları ile ilgili bir son uyarı yapması ve Suriye Kürdistanı’nda PYD’liler ile El Nusra üyeleri arasında ciddi çatışmalar yaşanması ve Rasulayn’daki sınıra PYD’nin bayrak çekmesi gibi gelişmeler, Kürt hareketinin hükümeti destekler göründüğü sis perdesinin ardında boş durmadığını gösteriyor. Batı Kürdistan taktiği, esasında PYD’nin başlangıçta fiili olarak Esad’ı destekler ve Esad tarafından desteklenirken, sonraki süreçte tarafsızlaşması ve hatta muhalefetle kimi temaslar da kurmasıydı. Türkiye’deki Kürt hareketinin bu taktiği Suriye Kürdistanı’nda uygulandığı kadar ustaca uyguladığını söylemek mümkün değil, fakat yine de öyle görünüyor ki bu taktik, Kuzey Kürdistan için de belli bir güncellik taşıyor. Esasında AKP’nin böylesi bir kitle hareketi karşısında meşruiyetini yitirmesinin üstüne, Kürt hareketinin uyguladığı bu taktik sürecin ölümünü perçinlemiş bulunuyor.

 

Lice: ‘Barış’ın Gerçek Yüzü, Benzer Süreçler ve Perspektifler

Burjuva siyasetçiler için bir kurşun, pazarlık masalarında kurdukları güzel ortamı bozmak için yeterli olmayabilir. Öte yandan kitleler gözünde, hele de kurşunlanan bir eylemci, kurşunlayan devlet ise, bir kurşun, egemenlerin ‘barış’ kelimesinin altında ne yattığını ortaya koyabilir. Haziran ayının son günlerinde, Lice’de yapılmakta olan karakol inşaatını protesto eden kitlenin üzerine özel harekâtçılar tarafından ateş açıldı. On eylemci yaralandı ve Medeni Yıldırım isminde on sekiz yaşındaki bir protestocu hayatını kaybetti. Erdoğan’ın tavrı, Uludere katliamının ardından olduğu gibi arsızcaydı: “Lice olayı sıradan bir olay değildir, dolaylı olarak esrara Hint kenevirine dayanıyor. Daha güvenlikli karakol yapmak durumundayız. Kalkıp siyasi partilerden ya da örgütlerden izin alacak halimiz yok. Bu karakollara yönelik alerji neden kaynaklanıyor. Barajlara havalimanlarına alerji neden kaynaklanıyor. Acaba işin içinde başka işler olabilir mi? Acaba bu alerji uyuşturucu kaçakçılığından mıdır? Son dönemde uyuşturucu konusunda çok başarılı operasyonlar yapılmıştır. Birilerinin bu operasyonlardan çok büyük zarar ettiğini biliyoruz. Bu eylemleri hak talebi olarak göstermek en hafif tabiriyle ahlaksızlıktır.” Öte yandan, AKP hükümetinin Lice eylemlerine karşı tedirginlik ve öfke duymasının, bu komik bahaneden çok daha ciddi bir nedeni vardı. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in açıklamaları bunu net bir biçimde ortaya koyuyordu: Sosyal medyada Gezi parkı olayının Kürt versiyonu yaratılmaya çalışılıyor (…) Bu olay meydana geldikten sonra pusuda bekleyenler, bu meseleyi Gezi Parkı'nın Kürt versiyonuna dönüştürmeye çalışıyor(...) Eğer bunlar PKK'nin kontrolündeyse bunu izah etmek mümkün değil. PKK'nin kontrolü dışında, kontrol edilemeyen gruplarsa sahip çıkmamaları gerekiyor. BDP liderleri de, Hüseyin Çelik’in bu sözlerinden mesajı almış gibi, Kürt halkını provokasyona gelmemeye çağıran mesajlar yayınlamaya başlayacaklardı. Bu mesajların en açık olanı, İslamcı kökenli BDP Diyarbakır milletvekili Altan Tan’ın açıklamalarıydı: “Bu tip karakol eylemleri ve benzeri eylemler sürece katkı sağlamaz. Sürece katkı sağlayacak eylemler, protestoların tamamı siyasi, fikri ve demokratik çerçevenin içerisinde kalmalı.”

Fakat AKP’liler ve BDP’liler ne derlerse desinler, Lice’de Medeni Yıldırım’a sıkılan kurşun, ‘barış’ derken egemenlerin ne kastettiğini, burjuvazinin barışının ne anlama geldiğini geniş kitlelerin gözleri önüne sermişti. AKP hükümeti, ‘barış’ süreci başladığından beri, Türkiye Kürdistanı’nı, ‘Kalekol’ adlı son teknolojiyle inşa edilen askeri karakollarla donatma projesini hızlandırmış, yapılması planlanan 402 karakoldan 149 tanesinin yapımını tamamlamıştı. AKP hükümeti temsilcilerinin Karakol inşaatlarının hızlanmasının süreçle ilgili olmadığı, ya da Lice’de yaşananları süreci etkilemeyeceği yönündeki iddiaları, ikna edicilikten bir hayli uzaktılar. Medeni Yıldırım’ın vurularak katledilmesinden önce, Türkiye Kürdistanı’nda karakol inşaatlarıyla ilgili gerilim artınca, ‘barış’ süreci kapsamında savaş seferberliği sürdürdüğünün ortaya çıkmasından korkan Erdoğan, PKK üyelerinin yalnızca yüzde on beşlik bir bölümünün sınır dışına çıktığını iddia ediverdi. Selahattin Demirtaş ise bu iddiaya PKK’lilerin yüzde seksinin konumlarını terk ettikleri ve çekilmekte olduklarını ifade ederek karşılık verdi. Bu tartışma esasında Türkiye’den çekilen PKK’lilerin Suriye Kürdistanı’na takviye edildiği göz ardı edildiyse de, çekilme sürecinin esas dinamiği bu gibi gözüküyor. PKK Suriye Kürdistanı’ndaki fiili iktidarını ne pahasına olursa olsun korumak istiyor, dolayısıyla iki cephede savaşmaktansa tek cephede savaşmayı tercih ediyor. Öyle veya böyle, açıkça ortada olan gerçek şu ki, ‘barış’ süreci, iki tarafın da savaş seferberliklerini örten ince bir perdeden ibaret.

Şu anda AKP ile PKK arasındaki hukuk ölmediyse dahi, süreç ölmüş gibi gözüküyor, taraflar bir yandan açıkta birbirlerinin sırtını sıvazlarken alttan alta birbirlerinin kuyusunu kazıyorlar. Fakat bu demek değil ki gelecekte Kürt hareketi ile belki yeniden işleri yoluna koymuş bir AKP hükümeti, belki de başka bir Türk hükümeti arasında yeni bir ‘barış’ süreci başlaması imkânsız. Şüphesiz, gelecekteki olası bir ‘barış’ süreci de, şimdiki gibi iki tarafın savaş seferberliklerini gizliyor olacaktır, fakat yakın tarihte dünyada benzer süreçlerin ‘nihayete’ erdirilmişlikleri de var. Bu minvalde, benzer süreçlere bakmak yerinde olacaktır. Şüphesiz, bu noktada ilk akla gelen Kuzey İrlanda barış süreci. Kuzey İrlanda’daki süreç çerçevesinde, Geçici İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (PIRA) ve onun güdümündeki Sinn Fein adlı yasal parti ile İngiliz devleti ve Kuzey İrlanda’nın sadakatçi Protestan parti ve milisleriyle uzlaşma sağlamayı başarmışlardı. Dahası, Sinn Feinn’in İrlandalı Katolik kitle içerisindeki desteği, belki BDP’nin Türkiye Kürdistanı’ndaki kitle desteğinin de üstündeydi. Buna rağmen bugün Kuzey İrlanda şehirlerinde İrlandalı Katolikler ile sadakatçi Protestanların ayrımı sürüyor, Belfast gibi pek çok şehirde, bu iki kesimi duvarlar birbirinden ayırıyor. Sinn Fein’in Kuzey İrlanda’nın Birleşik Krallığa bağlı özerk hükümetinin bir parçası olması, Ulster Kraliyet Emniyeti’nin isminin Kuzey İrlanda Polis Teşkilatı olması ve içine Katolik kökenli polislerin de alınması gibi uygulamalar dışında Kuzey İrlanda’da büyük bir değişiklik yok. Dahası, İrlanda barış süreci, başta Gerçek İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu (RIRA) olmak üzere, muhtelif radikal Cumhuriyetçi grupların bombalı saldırılarına sahne olmuştu ki bu gruplar faal olmayı sürdürüyor. 2012 yılında RIRA ile çeşitli irili ufaklı radikal Cumhuriyetçi grup birleşerek İrlanda Cumhuriyetçi Ordusu adını kullanmaya başlamışlardı. Başka bir ifadeyle, Sinn Fein, İngiliz hükümeti ve aşırı sağcı Protestan parti ve milisler barışmış olabilir, fakat Kuzey İrlanda sorunu çözülmüş olmaktan uzak. Şüphesiz, Kuzey İrlanda, bu tarz ‘barış’ süreçlerinin en iyi sonuçlanmış olanı. Filistin’deki ‘barış’ sürecinin sonu, radikal İslamcı Hamas ile Filistin ulusal hareketinin İsrail devleti ile uzlaşmış geleneksel temsilcisi Filistin Kurtuluş Örgütü arasında bir savaş olmuştu. Bugün Hamas Gazze Şeridi’ni demir yumruğu altında tutarken, FKÖ’nün ana bileşeni El Fetih, İsrail devleti namına Batı Şeria’nın polisliğini yapmakta. Tabii ki, Filistin örneğinden daha iç karartıcı ‘barış’ süreçleri de yaşandı. Sri Lanka’da, Tamil Eelam Özgürlük Kaplanları adlı örgütün başını çektiği Tamil ulusal hareketi ile Sri Lanka devleti arasındaki ‘barış’ süreci, 2002’de taraflar arasındaki karşılıklı ateşkes anlaşması ile başlamıştı. Ateşkesin ardından başlayan ‘barış’ süreci 2003’te geçici olarak dursa da 2006’ya kadar sürmüştü, fakat Tamil Kaplanları 2006’da Norveç’te yapılması planlanan görüşmelere giderken güvenlikleri olmaması nedeniyle görüşmelerden çekildiler. 2006’dan itibaren Tamil Kaplanları ile Sri Lanka devleti arasındaki ilişki, ateşkes anlaşması devlet tarafından 2008’in başında geçersiz ilan edilse de, açık savaş biçimini almıştı. 2008 ve 2009 senelerinde, Sri Lanka ordusunun Tamil Kaplanlarına karşı askeri zaferi belirginleştikçe, savaş soykırıma dönüştü. Birleşmiş Milletler’in tahminine göre Sri Lanka’da 40,000 ile 70,000 arasında Tamil öldürülürken, 145,000 kişiden ise haber alınamıyor. Şüphesiz Kürt sorunu, bütün bu örneklerden bağımsız özgün yanlara sahip ve PKK ile TC devleti arasındaki şu veya bu ‘barış’ sürecinden bu örneklerden bambaşka bir sonuç çıkması ihtimali de var. Öte yandan böylesi bir süreçten gerçek bir çözüm çıkma ihtimalinin olmadığına bütün bir 20. ve 21. Yüzyıl tarihi şahit. Ulusal sorunu burjuvazinin ‘barış’ süreçlerinin çözemediği gün gibi ortada. Bu süreçler işçi sınıfına daha fazla kan ve acıdan başka hiçbir şey vermiyor.

Öte yandan ulusal sorunun çözümü için bir ihtimal daha var ki bu ihtimal burjuva politikacılarının, devlet büyüklerinin ve örgüt şeflerinin ‘barış’ süreçlerinin asla olamadığı kadar gerçek bir ihtimal. 2010 yılında, “Kürt ve Türk işçiler bir arada, gerçek açılımı biz yaptık” diyerek burjuva devlete karşı birlikte duran Tekel işçilerinin mücadelesinden beri kendisini hissettiren bu ihtimal, Medeni Yıldırım’ın Lice’de katledilmesinin ardından çok daha kitlesel bir biçimde ifade bulmaya başladı. Onlarca yıl boyunca Kürdistan’da katliamlar yapılırken Türk kitleler evlerinde sessizce oturmuşlardı. Hayatlarında ilk defa sokaklara çıkıp devlet terörüyle karşılaştıktan sonra evlerine gidip televizyonlara bakınca kitleler önce gözlerine inanamamışlardı. Fakat sonra, yıllardır Kürdistan’ı da aynı televizyonlardan izlediklerini fark ettiler. Ve bu kitleler sokaktayken ve dahası, forumlarda mücadelelerinin nereye gideceği tartışılırken Lice’de Medeni Yıldırım katledilince, bu defa sessiz kalmadılar. İstanbul’daki Kadıköy ve Abbasağa forumları “Diren Lice, Kadıköy seninle, Abbasağa seninle” sloganlarıyla olayı duyar duymaz eyleme geçti, sokaklarda “Uyuma, Lice’ye sahip çık” sloganları atıldı. Kısa süre içinde “Diren Lice İstanbul seninle” sloganı gerçeklik kazanmıştı: İstanbul, gerçekten Lice’de karakol yapımına karşı çıkan eylemcilerle birlikteydi. Ankara’da Lice için eyleme geçen kitleler, zaten olayların başından beri yaptıkları üzere polisle çatıştılar. Ulusalcıların kalesi İzmir’de dahi Medeni Yıldırım için eylemler yapıldı. Pek çok kişi hayatlarında ilk defa Kürtçe sloganlar attı. Gezi hareketi, ulusalcılar hasetlerinden deliye de dönseler, Medeni’yi Ethem’den, Abdullah’tan, Mehmet’ten ayırmadı, kendi şehidi olarak gördü. Ethem’in ailesi, Medeni’nin ailesi ile görüşmek için Lice’ye gitti, Abdullah’ın, Mehmet’in ve Eskişehir’de sivil polisler tarafından dövülen ve hayatını kaybeden Ali İsmail’in ailelerinin dayanışma mesajlarını götürdü, Medeni’nin köyünde “Hepimiz Medeni’yiz, hepimiz Ethem’iz” sloganları atıldı. Kitleler, burjuvazinin riyakâr ‘barış’ sürecine karşı, kendi samimi çözümlerini ortaya koymuşlardı. Yaşananlar bir kez daha Kürt sorununun tek çözümünün enternasyonalist çözüm olabileceğini gözler önüne koymuştu.

Gerdûn