TEKEL Mücadelesinde Neler Oldu (2)

 

İlk yazımızda Tekel mücadelesinde 20 Ocak tarihine kadar olan gelişmeleri aktarmaya çalışmıştık. Bu yazıda ise, kaldığımız yerden devam ederek çadırların kurulmasından, 2 Mart günü  sökülmesine uzanan süreci aktarmaya çalıcağız. Anlattığımız, tüm işçi sınıfının hikayesidir. Deneyimlerini paylaşarak yazımıza katkı sunan ve bu deneyimlerin hem Tekel mücadelesinin devamına hem de bundan sonraki mücadelelere ışık tutmasını sağlayan Tekel işçilerine teşekkürü  borç biliriz.

 

İlk yazımızı işçilerin komite kurma çabalarından bahsederek noktalamıştık. Mücadelenin başından 20 Ocak'a kadar dört - beş, ondan sonra da bir o kadar olmak üzere toplamda dokuz - on komite girişimi oldu. Ancak bu komitelerin işlerlik kazanarak hayata geçirilmesi mümkün olmadı. Şu anda mücadeleyi nasıl ilerletebilecekleri üzerine sürekli iletişim içinde olan ve her ilden ikişer üçer kişiden oluşan öncü bir grup var. Ancak bu grubun işçiler tarafından tanınan resmi bir komiteye dönüşmesi henüz gerçekleşmedi.

 

Bunun nedenlerini anlamaya çalıştığımızda karşımıza çıkan sorunlardan ilki işçiler arasındaki iletişimsizlik oluyor. Aslında her zaman birlikteler ve sürekli tartışıyorlar. Ancak daha örgütlü bir şekilde, örneğin bütün işçilerin biraraya gelip tartışabileceği bir kitle meclisini henüz oluşturamadılar. Yazının devamında aktarmaya çalışacağımız üzere illerin çadırlara ayrılması ve işçilerin zamanlarının çoğunu bu çadırlarda geçirmesi gibi bir durum da yaşandı. Bu durumun da iletişimin önünü kestiği söylenebilir. Diğer önemli sorun ise, genel olarak işçilerin sendikaya alternatif oluşturmak istememesi, dahası bundan çekinmesi oldu. Sendika yetkilisine sadece sendika yetkilisi olduğu için itibar edildi. Onun sözleri kararlı, öncü işçilerin sözlerine yeğlendi. Bu durum işçilerin kendi kararlarının arkasında duramaması gibi ciddi bir sorunu ortaya çıkardı. İşçilerin sendika yetkililerine bu psikolojik bağımlılığının da sendika dışı işçi komitelerinin ortaya çıkmasının önünde bir engel oluşturduğunu söyleyebiliriz.

 

Adıyamanlı bir işçi arkadaşımızın da söyledikleri gözlemimizi doğruluyor: "Çadırlar içinde konular tartışılsaydı ve her çadır kendi içinden  birkaç kişi çıkarsaydı, komite kendiliğinden oluşacaktı. Bu durumda  kimsenin itiraz etme şansı kalmazdı. Bu olmadı. Biz daha üstten bu konuyu gündeme getirmeye de çalıştık. Bunun gerekliliğine inanan insanların biraraya gelmesi gibi. Sorun iletişimsizlik, mesela çadırlar kurulduğunda bir tane de iletişim çadırı kurulmalıydı. Onu halletmiş olsaydık, komite işi de çözülmüş olurdu."

 

İşçi arkadaşlarımız açık bir şekilde sendikaya güvenmediklerini ifade ediyorlar ama sendikaya bir alternatif oluşturma endişesi komitenin kuruluşuna engel oluyor. Bu çelişkili bir durum olarak görünse de, aslında, sendikanın işçiler üzerinde hala ciddi bir etkisi olduğunu ortaya koyuyor. İşçiler sendikaya güvenmeseler bile ona tutunmaya ve onun aracılığıyla seslerini duyurabileceklerine inanmaya devam ediyorlar.

 

Sendika yöneticileri ise, tahmin edileceği üzere, komite adının geçmesinden bile rahatsız oluyorlar. Kontrolü kaybedeceklerini, kitleyi ellerinden kaçırıp kullanamayacaklarını anlıyorlar. Ama işçiler için bu, kapanmış bir sayfa değil. Yaşadıkları sorunlara, sendika yöneticilerinin kaygılarına rağmen komite kurma çabaları devam ediyor.

 

Olayların gelişimine tekrar dönecek olursak, 14 Ocak'ta diğer illerdeki Tekel işçileri ve  aileleri Ankara'ya geldiler ve üç günlük bir oturma eylemi yaptılar. Gece boyunca sokakta kalan işçiler ısınmak için ateşler yaktılar. Üçüncü gün yağan yağmur çadır kenti oluşturacak naylonların gerilmesine vesile oldu. Çadırların kurulması pek çok şey gibi kendiliğinden gelişen bir durumdu. Aslında geldikleri ilk günlerde sendikanın önüne bir direniş çadırı kurmak istemişlerdi; bu, ilk komite oluşturma çabası ile beraber gelişen bir talepti ama sendika karşı çıktı. Sonrasında bilinçli bir irade değil, hava koşullarının dayatması ile çadırlar oluştu. Yağmur yağınca işçiler il il ayrılarak naylonlar çektiler. Sendika, çadırlar kabaca oluştuktan sonra destek verdi. İl il ayrılmalarının nedeni, sivil polis ya da  provokatör gibi unsurların aralarına girmesini engellemek, herkesin kendi ilini kontrol altında tutmasını sağlamak, dağılmaların önüne geçmekti. Soğuk nedeniyle üstlerine gerdikleri naylonun etrafını da sardılar. Dışarıda variller içinde yaktıkları ateş yüzünden is ve duman altında kalmışlardı. Sobalar getirildi, çadırların içine yerleştirildi. Böylece sobalı çadırlar kurulmuş oldu.

 

 

Oturma eyleminin ardından 17 Ocak'ta birçok ilden gelen destekçiler ve işçilerle birlikte bir miting yapıldı. Mücadeleyi ancak yayarak kazanabileceklerinin farkında olan Tekel işçileri, sendika konfederasyonlarını genel grev kararı almaları için zorluyordu. Mustafa Kumlu'nun mitingde yaptığı işçilerin tahammül sınırlarını zorlayan konuşmada bekledikleri genel grev çağrısını duyamayan işçiler önce platformu, ardından da Türk-İş binasını işgal ettiler. Bunun üzerine Kumlu geri adım atarak uzlaşmacı bir tavır takındı; Türk-İş içinde ne kadar yalnız olduğundan ve diğer sendikalardan destek bulamadığından dem vuruyordu.

 

Bu mitingin ardından programda üç günlük açlık grevi vardı. Açlık grevine üç gün için başlanacak, bu sürenin sonunda hükümetten cevap gelmezse, grev süresiz hale gelecekti. Açlık grevinin tercih edilecek en son yol olduğunu düşünseler de, geldikleri noktada cansız bedenlerinin diri hallerinden daha değerli olduğunu,  ölmeleri durumunda ailelerinin alacağı ücretin şimdi mahkum edildikleri ücretten daha yüksek olacağını söylüyorlardı. Bu, bir kişinin  ürettiği aşırı bir fikir değildi. İşçilerin açlık grevine gitmesinden tedirgin olan herkesin karşı çıkışına alacağı muhtemel bir cevaptı. Bu durum katı bir gerçeklik olsa da, açlık grevinin doğru bir yöntem olmadığı fikrinin üstünü kapatamıyordu. Ve ayın 19'unda sayı 140 işçi ile sınırlı tutularak açlık grevine başlandı.

 

Ertesi gün toplanan Türk-İş, KESK, DİSK ortak eylem programını açıkladı. Tabandan gelen genel grev baskısı karşısında her gün destek ziyaretleri ve protesto eylemleri ile ayın 22'sinde 1 saat işe geç başlama eylemi yapma kararı aldılar. Ayın 21'inde biraraya gelen Türk-İş, DİSK, KESK, Kamu-Sen, Memur-Sen, Hak-İş Konfederasyonları, hükümetin 26'sına kadar adım atmaması durumunda yapacakları dayanışma grevinin ve üretimden gelen güçlerini kullanacakları eylemin tarihini belirlemek üzere toplanacaklarını duyurdular. Aynı gün öncesinde işçilere tehditler savuran Başbakan Erdoğan, Türk-İş Başkanı Kumlu'yu görüşmeye çağırdı. Görüşmenin ardından Tekel işçilerinin durumu hakkında yanlış bilgi sahibi olduğunu öne sürerek, yeni bir çalışma yapılması için Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'i ve Devlet Bakanı Hayati Yazıcı'yı görevlendirdi. Görevlendirilen Şimşek, daha önce TEKEL işçileri için: "Hükümetimizin bir hatası varsa, özelleştirme sonucu açıkta kalan işçilerimize merhamet göstermesidir" demişti. Çalışmanın sonucunu aldıktan sonra Türk-İş heyeti ile tekrar görüşmek istediğini söyledi. Bu süreç beş gün alacaktı. Bu belirsiz durum karşısında işçiler doktorların uyarısını da göz önünde bulundurarak üç gündür sürdürdükleri açlık grevine ara verdiler. 26'sında hükümetten olumsuz cevap geldi. Görüşmeler silsilesi ayın 1'ine kadar sürecekti. Bir anlamda da oyalama politikası güdüyorlardı. Sonuç olarak, hükümet 4C'den geri adım atmamış, fakat 4C içinde birtakım iyileştirmeler yapmıştı. Daha öncesinde 11 aya çıkardığı çalışma süresine ek olarak ücretlerde iyileştirme, kıdem tazminatı ve 22 günlük izin hakkı getirilmişti. Fakat işçilerin cevabı: "Makyajlı 4C istemiyoruz" oldu.

 

Görüşmelerin bir sonuç vermemesinin ardından işçiler, 2 Şubat'ta açlık grevine tekrar başladı. Türk-İş, Hak-İş, DİSK, Memur-Sen, Kamu-Sen, KESK'ten oluşan 6 sendika konfederasyonu da tekrar biraraya geldi ve 4 Şubat için "üretimden gelen güçlerini kullanacakları genel bir eylem" kararı aldılar. Fakat bu karar, sendika konfederasyonlarının kendi inisiyatifleriyle değil, yine işçilerin baskısı sonucunda alınmıştı. İşçiler, 17 Ocak'ta yapılan mitingde genel grev konusunda çok kararlı olduklarını ortaya koydular. Kürsüyü ve Türk-İş binasını işgal ettiler. Kapıları kırma girişimi oldu. Kumlu iki üç saat boyunca istifaya çağrıldı. Mustafa Türkel de diğer sendikaları böyle bir karar almaya çağıran, Türk-İş'i keskin bir dille eleştiren bir konuşma yapmak zorunda kaldı.  Sendikaların kararı çok net bir şekilde tabanın sıkıştırmasının bir sonucuydu. Sendikalar görüşmeler ile işçileri oyalamaya da çalıştılar. Ancak sonunda konfederasyonlar genel grev kararı almak zorunda kaldılar.

 

Bu karar üzerine Erdoğan, işçilerin eylemlerinin "amacını aştığını" söyledikten sonra:  "Kusura bakmayın. Biz, yapılması gerekenin azamisini fazlasıyla yaptık. Amaç, hak arayışı değil, hükümete karşı aleni kampanyaya dönüşmüştür. Biz emanetçiyiz. Tüyü bitmemiş yetimin parasının emanetçisiyiz" dedi ve TEKEL işçilerinin maaşlarının ödendiğini, kıdem ve ihbar tazminatlarının hesaplarına yattığını, bir ay içinde müracaat ederlerse "geçici personel" düzenlemesinden yararlanabileceklerini sözlerine ekledi. Öte yandan, mücadeleyi bırakıp 4C'ye başvurmaları için süreyi kısıtlayarak işçileri işsizlikle üstü kapalı olarak tehdit de etti.   Açık  tehditlerden de geri durmamaktaydı. İşçilerin Türk-İş önündeki eylemini yasadışı, işgal olarak tanımladıktan sonra "Bu ay sonuna kadar sabredeceğiz. Ondan sonra yasal adım neyse onu atacağız (...) Çünkü olay, ideolojik grupların, aşırı uçların istismarına dönüşmüştür. Pankartlara bakın. Sloganlara bakın. Şahsımı, partimi hedef alan edep dışı, terbiye dışı üslup kullanılıyor. İşçiler istismar ediliyor" diyordu. Bu ifadeler Ankara Valisi Kemal Önal'ı harekete geçirdi. Bir tehdit de ondan geldi: TEKEL işçileri için düzenlenen genel eylemden hemen önce bir yazıyla kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan işçi ve memurlara eylemin "yasadışı" olduğunu belirtti. Katılanlar hakkında suç duyurusunda bulunacak, hemen işlem başlatacaktı.

 

Diğer yandan sendikaların genel grev kararı almış olmaları, genel grevin içini boşaltıp mücadelenin önüne set çekilmeyeceği anlamına gelmiyordu. Genel grev kararına Türk-İş içinden hükümet yanlısı olan birçok sendika karşı çıktı. Memur-Sen ve Hak-İş son anda geri adım atarak, greve katılmayacaklarını duyurdular. Türk-İş ise, Ankara'daki eyleme sadece sendika yöneticilerinin ve temsilcilerin katılması yönünde karar aldı. Böylece tabandan katılım için gelen isteğin önüne geçilmiş, farklı sektörlerden farklı şehirlerden işçilerin biraraya gelmesi engellenmiş oldu.  O gün mitingde 30.000- 40.000 kişi vardı ama bu 100.000'leri bulabilirdi. Ancak sendika bunu belirli bir seviyede tutmaya çalıştı. Diğer sendikalardan da greve katılım istenilen düzeyde olmadı. Ankara'ya geliş de aynı şekilde, yöneticiler bazında oldu. Sınıfın geneline yayılmış olmasa da Tekel işçilerinin katılımı % 80 civarındaydı. Yani 10.857 personelin 8000'i aşkın kısmı eylemdeydi. Ayrıca o gün, diğer illerde de Tekel işçilerine destek için mitingler düzenlendi.

 

Genel grevin ne kadar gerçekleştiğine gelince, gerçekte genel bir grev olmadı. Çok sınırlı ve yetersizdi. Genel grevin gücü, üretimden gelen gücün kullanılması ile yaşamı aksatma tehdidinden gelir. Fakat o gün konfederasyonlar tarafından genel grev ilan edildiğinden haberdar olmayan birinin gündelik yaşam içinde bunu fark etmesi pek olası değildi. Bu durum konfederasyon başkanları tarafından da kısmen kabul edildi. KESK Başkanı Evren: "Tekel işçilerinin başlattığı eylem, Türkiye'nin dört bir yanında büyük bir dayanışmaya dönüştü. Toplumsallaştı. Bu, eylemin başarısı ama üretimden gelen gücü kullanma, üretimi durdurma konusunda bazı yerlerde başarılı, bazı yerlerde başarısız olundu. Burada yetersizlikler var. Bunu da görmek gerek" şeklinde; Disk Başkanı Süleyman Çelebi de: "81 ilde iş bırakma eylemleri yapılmış, gösteriler düzenlenmiştir. İstanbul ve Ankara'da iş bırakma eylemlerinin beklenenin altında gerçekleştiği doğrudur fakat bu durumun dayanışma eyleminin genel başarısını etkilediği söylenemez" şeklinde açıklama yaptı.

 

4 Şubat günü, hükümet de karşı adım attı. Kamuda "geçici personel" istihdamı için yeni kararname yani 4C, Resmi Gazete'de yayınladı. 2010 için 36.215 4C kadrosu açıldı. Tekel kararnamede yer aldı. Aynı zamanda Bakanlar Kurulu kararı ile başvuru için 1 aylık süre tanındı. Aslında işçiler işten çıkarıldıktan sonra 8 ay boyunca işsizlik sigortasından maaş alma hakkına sahip ama bu düzenleme böyle bir ödeme yapmayı ortadan kaldırdığı gibi işsizlik tehdidiyle çok düşük ücrete çalıştırma gayesi de güdüyor. 16 Şubat'ta Tek Gıda-İş hükümetin koyduğu bir aylık süre kısıtlamasına karşı dava açtı. Bu dava ile özelleştirilen işletmelerden çıkarılan işçilerin 4C'yi tercih etmeleri için tanınan bir aylık sürenin iptali isteniyordu. Bu hüküm iptal edilirse, Tekel işçileri sekiz aya kadar asgari ücretin iki katı tutarındaki iş kaybı tazminatını alabilecek ve bu süre bitiminde de isterse 4C'li olabilecekti. 4 Şubat'a kadar genel grev olan itici güç yerini Danıştay kararını beklemeye bıraktı.

 

4 Şubat'a kadar işçileri ayakta tutan, konfederasyonlara genel grev kararı aldırarak mücadelenin yayılmasını sağlama çabasıydı. Beklenilenin gerçekleşmemesi, gerçekten bir genel grevin olmayışı ise, mücadelenin seyrini değiştirdi. Öncesinde mücadelenin yayılması için sendikaları zorlama ve genel grev fikri temel itici güçken, 4 Şubat'ın yarattığı hüsran ile gözler 4C için getirilen bir aylık süreye çevrildi. Hukuki sürecin ön plana çıkması, genel olarak mücadelenin zayıfladığı anlarda olur. Burada da durum farklı değildi. Hem mücadelenin zayıflatılmasında hem de hukuki mücadeleyi odak noktası haline getirmede sendikanın rolünü hafife alamayız. Kabaca söyleyecek olursak, işçiler başlarına bela olmuştu. En iyisi onları evlerine göndermek ve süreci yargı yoluyla götürmekti ve o yönde çalışma yürüttüler. Bu bekleme süreci, işçiler açısından, risk almak anlamına da geliyordu. İşsizlik ile tehdit edilerek 4C'ye zorlanıyorlardı ama bunun da bir süresi vardı. 1 ay sonra 4C gibi bir ihtimalleri de olmayacaktı. Sendikacılar ise, aleni olarak 4C'yi savunmasalar da: "Biz size ne geçin diyebiliriz ne geçmeyin diyebiliriz" diyorlardı. Hatta bazı temsilcilerin: " 4C'ye geçmek en mantıklısı" dediği bile söyleniyordu. Fakat bunu militan işçilerin yanında yapamıyorlardı; çünkü böyle durumlarda tartışma çıkıyor ve sonunda kaçmak zorunda kalıyorlardı.

 

Kıdem tazminatlarının yatırılması ve tazminatların işçiler tarafından kullanılıp kullanılmadığı 4 Şubat ve takip eden günlerin gündemini oluşturmuştu. İşçilerin iş akdinin feshedilmesinin ardından hakları olan kıdem ihbar tazminatları Vakıfbank'a yatırıldı. Sonra Erdoğan'dan: "İşçiler tazminatlarını aldı, orada kalanlar işçi değil" sözlerini duyduk. Oysa direnişteki işçiler kıdem tazminatlarını çekmeme kararı almışlardı; çünkü kıdem tazminatlarını çekmek bir anlamda 4C yoluna girmek anlamına geliyordu. Fakat borçları olan işçilerin hesabından otomatikman kesintiler oldu. Bu da sanki işçiler tazminatlarını kullanmış gibi bir izlenim yarattı ama asıl önemlisi hükümetin işçilere oynadığı oyundu. Oyun şöyle cereyan etti: Hükümet, Maliye Bakanlığı aracılığıyla Vakıf Bank Genel Müdürlüğü'ne emir vererek işçiler adına yeni bir hesap açtırıyor; Vakıf Bank Genel Müdürlüğü işçilerden habersiz işçiler adına açtığı hesap için her bir işçiden 25 YTL kesiyor ve tazminatlarını o hesaba aktarıyor; dolayısıyla işçiler tazminatlarını kullanmış gibi görünüyordu. Bu kurnazlık açığa çıktıktan sonra sendika bu konuda da dava açtı.

 

İşçiler 2 Şubat'ta üç günlük açlık grevine başlamışlardı. Grev 5 Şubat'ta sona erdi. Ancak grevin sonlandığı gün 100 Tekel işçisi bu kez süresiz açlık grevine başladı. Tek Gıda-İş Sendikası başkanı Mustafa Türkel 11 Şubat günü süresiz açlık grevine son verdiklerini duyurdu. Sendikanın bu kararına rağmen açlık grevine devam eden 16 işçiye de sendikanın kararlarına uyma çağrısında bulundu. Daha sonra bu çağrıyı doğrudan işçilerin kendisine de yaptı ama açlık grevine devam eden kararlı bir işçiden kendi iradeleri ile devam etmek istedikleri cevabını aldı ve aralarında bir tartışma çıktı. Aynı işçi bu olaydan bir gün sonra başka bir işçi tarafından konuşmak bahanesiyle dışarı çağırıldı. Burada açlık grevini bırakması söylenerek darp edildi. Saldırgan işçinin daha öncesinde de işçi arkadaşlarına karşı sendikayı savunduğu ve dengesiz yapıda biri olduğu söyleniyor. Bu olaya ilişkin ayrıntılı bilgiye sahip olmadığımızdan saldırgan işçinin bağlantıları hakkında herhangi bir iddia ortaya koyamıyoruz. Bu işçiyi grevci arkadaşına saldırtan sendika yönetimi olabilir de olmayabilir de. Ancak bir işçiyi diğerine saldırtmak için tutsa da, bu işçi yönetime yaranmak için sendikadan bağımsız olarak böyle bir davranış içinde bulunmuş olsa da, her durumda sendika dolaylı ya da dolaysız bir biçimde bu işte sorumluluk sahibidir. Çünkü herhangi bir işçi sendikaya yaranmak için açlık grevindeki arkadaşını darp edebiliyorsa, bunun nedeni sendikal bürokrasinin işçi sınıfından ayrı ve onunla çatışan çıkarlara sahip olması ve bu işçinin söz konusu çıkarlara hizmet ederek sendika bürokratlarına yaranmak istemesidir. Bu örnek de açıkça gösteriyor ki mücadele eden işçilerin temel derdi mücadeleyi nasıl kazanabiliriz iken, sendikalar bambaşka bürokratik çıkarlar ve siyasi hamleler peşinde koşuyor. Bu durum aslında şaşırtıcı olmaktan ziyade sendikaların bugünkü karşı-devrimci doğasını gözler önüne sermesi bakımından oldukça önemli.

 

Erdoğan'la yapılan görüşmeler ise devam etti. Bu görüşmelerden olumlu sonuç çıkmaması ve Hak- İş'in ortak hareket etmekten çekilmesinin ardından 12 Şubat'ta Türk-İş, Kamu-Sen, KESK ve DİSK tekrar biraraya geldi. Bu toplantıda, hükümetle görüşmeye devam edilmesi, 4C maddesinin iptali için Danıştay'a dava açılması, 20 Şubat'ta, konfederasyonların yerel örgütlerinin Tekel işçilerine destek için Ankara'ya gelip onlarla birlikte Türk-İş binası önünde sabahlaması kararları alındı. 16'sında ise, ortak eylem planlarını açıkladılar: 18 Şubat'ta dört konfederasyona bağlı sendikaların bütün şubelerine ve asılabilecek her yere "Tekel işçisinin mücadelesi mücadelemizdir" ve "Kuralsız ve güvencesiz çalışmaya hayır" pankartları asılacaktı.19 Şubat'ta bütün illerde oturma eylemleri ve basın açıklamaları yapılacak, ardından 20 Şubat'ta Ankara'da bir dayanışma mitingi düzenlenecekti. Bu mitinginde şehir dışından gelenlerle birlikte Kolej Meydanı'nda toplanılıp, Sakarya Meydanı'na yürünecek ve Tekel işçileriyle birlikte sabahlanacaktı.

Adanalı Tekel işçileri, mücadelenin yayılmasının önemine vurgu yaparak 20 Şubat mitingine şöyle çağrı yaptılar: "Türkiye'deki bu kötü düzene karşı olan herkesin eylemimize destek vermesini istiyoruz. Bu artık bizim davamız olmaktan çıktı. Bu çoğunluğun, ezilenlerin davası. İnşallah kazanacağız. Biz bir ateş yaktık, gerisini halkın getirmesi gerekiyor. Bu bizim geleceğimiz, çocuklarımızın geleceği, Türkiye işçi sınıfının geleceği. Biz önderlik yaptık, gerisini getirmek onlara kalmış. Biz hakkımızı almadan buradan gitmeyeceğiz, ama halkın da uyanıp bize destek vermesi gerekiyor çoluğuyla, çocuğuyla herkesle"[1].

11 Şubat'ta Tek Gıda-İş Sendikası açlık grevini sonlandırdığını açıklamış, ancak 16 işçi açlık grevine devam etmişti. 12 Şubat günü bir işçi hastaneye kaldırılmış, ardından 5 işçi daha açlık grevine katılmıştı. Bu işçiler, 17 Şubat'ta 'açlık grevindeki Tekel işçileri olarak kendi iradeleriyle sürdürdükleri eylemi yine kendi iradeleriyle bitirdiklerini; gerektiğinde yeniden başlamaktan çekinmeyeceklerini' açıklayarak açlık grevine son verdiler.

 

Dayanışma mitingi ise, sendikaların, siyasi partilerin, kitle örgütlerinin katılımıyla 20 Şubat'ta gerçekleştirildi. Bu mitingde Tekel direnişinin başladığı günlerde işsiz kalan İzmit Gebze'den Balnak lojistik işçileri de vardı. Planlandığı üzere sabah Kolej Meydanı'nda toplanıldı ve Sakarya Meydanı'na yüründü. Sakarya Meydanı eylemcilerle dolmuştu. Tüm meydan karnaval alanına dönmüş, Sakarya'nın çehresi tamamıyla değişmişti. Öte yandan genel olarak işçiler çadırlardayken, eylemciler meydandaydı. Bu iki ayrı eylem alanı arasında bir devridaim hep oldu ama ayrım da baki kaldı. Gecenin ilerleyen saatlerinde insanlar yorgun düşmüştü. Sokakta kartonlar üzerinde uyuyakalanlar vardı. Gün ağardıktan sonra toparlanıldı ve öğlen yapılan basın açıklaması ile eylem sonlandırıldı. Ardından da şehir dışından gelenlerin dönüşleri başladı. Bu miting, Tekel işçilerine moral vermesi ve sınıf dayanışması açısından önemliydi. Fakat sendikaların temsilciler ve yöneticiler düzeyinde katılmasına karar vermeleri nedeniyle diğer sektörlerden işçilerin katılımı çok düşük oldu ama şehirlerdeki Tekel işçileri gelmişti. Bu olumsuzluklara rağmen destek almış olmak işçiler açısından önemliydi. Gece boyunca dolaştığımız çadırlarda işçilerin eylem hakkında olumlu izlenimleri vardı ve eylemin kendilerine moral verdiğini söylediler.

23 Şubat'ta Türk-İş, Kamu-Sen, KESK ve DİSK'ten oluşan sendika konfederasyonları tekrar toplandı. Bu toplantıda hükümetin geri adım atmaması halinde 26 Mayıs'ta genel eylem düzenleme kararı aldılar. 3 ay sonrasına genel eylem kararı almak işçilerle dalga geçmek gibiydi. Karar işçilere açıklanmadan önce İnternet'e düşmüştü. Okuyanlar birbirini haberdar etti. İnanamayanlar İnternet'e girip kendileri okudu. Sonra alana dönüp arkadaşlarına da durumu bildirdi ama kimse inanmak istemiyordu. Şube yöneticilerine de daha açıklama yapılmamıştı ve onlar haberin doğru olmadığını söyleyerek bunu dillendirenlere tepki gösterdiler. Haberin yayılması ve kararın açıklanmasından sonra ise, işçiler Türk-İş'e ve Kumlu'ya büyük tepki gösterdi. "Kumlu istifa" sloganları atılıyordu. Bu kritik anda Türkel  niteliğini açıkça ortaya koydu. İşçiye: "Kumlu istifa etsin demeye devam ederseniz, ben istifa ederim" diye seslenmişti. İşçiler Türkel'e de tepki göstermekten çekinmediler.

Tek Gıda-İş  Sendikası Başkanı Mustafa Türkel, 24 Şubat günü Türk-İş Genel Sekreterliği görevinden istifa etti. İstifa gerekçesi ile ilgili açıklamayı 2 Mart'ta yapacağını duyurdu. 2 Mart, hükümetin işçilere 4C'ye geçiş için tanıdığı sürenin son günü ve çadırlara yapılacak müdahalenin tarihiydi. Türkel, istifa gerekçesini işçilere açıklama gereği duymuyordu. Açıklama yapmayarak işçileri de, onların iki ayı aşkın mücadelesini de hiçe saymış oluyordu. Acaba istifa eden bir insan istifa gerekçesini neden açıklamazdı? Hükümetin işçileri hem işsizlik hem de müdahale ile tehdit ederken verdiği süre zarfında ortadan kaybolmak ne anlama geliyordu? 2 Mart'ın geçmesini, suların durulmasını beklediğini söylemek abartı mı olacaktı? Buna kaçak dövüşmek denmez de ne denirdi?

Bu belirsiz durumlar, doğal olarak Türkel'in istifasıyla ilgili kafa karışıklığına yol açtı. İstifasının nedeni işçilerin Kumlu'yu istifaya çağırması da, Türk-İş içinde destek bulamaması da olabilirdi. İşçiler her iki ihtimal üstünde de duruyorlardı. Adıyaman'dan bir Tekel işçisi durumu şöyle değerlendiriyordu: "İki türlü yorum yapılabilir. Basına yansıyan şekliyle, Tek Gıda İş Sendikası Başkanı işçilere tepki olsun diye istifa etmişse, bunu yanlış buluyorum. Böyle bir lüksü olamaz. Bu süreci baltalamaya kimsenin hakkı yok. 71 gündür direnç gösteriyoruz. 12 bin işçinin içinde muhakkak zaman zaman sinirlerine hakim olamayan ve tepki gösterenler olacaktır. Diğer taraftan, Türkel Tek Gıda-İş Başkanlığından değil, Türk-İş Genel Sekreterliği'nden istifa etti. Bence bu istifa, dün konfederasyonların aldığı kararlara bir tepki de olabilir. Eğer öyleyse, Türk-İş'e ya da diğer konfederasyonlara: "Bizi yalnızlaştırıyorsunuz" demek için bir tepkiyse, biz Başkanımızı yüreğimize, bağrımıza basarız. Basına yansıdığı şekliyle işçilere tepki için istifa ettiğini düşünmek istemiyorum.Türk-İş yönetimine tepki olduğunu düşünmek istiyorum. Dün Türkel'e tepki gösteren arkadaşların da geneli yansıttığını düşünmüyorum. Birkaç  kişinin attığı "Türkel istifa" sloganıyla Türkel istifa etmez. Başka nedenleri olabilir. Bizim baştan beri tepkimiz Kumlu'ya, hükümete olan yakınlığına, samimi davranmamasınaydı. Ama Türkel'e başından beri inandık. Başkanın açıklamasını beklemek lazım". İstanbul'dan bir Tekel işçisi ise, istifayı şöyle değerlendirdi: "Biz bir aileyiz, aramızda tartışmalar olabilir. Eğer işçilerin tepkileri yüzünden istifa ettiyse, doğru yapmamış. Ama Türk-İş yönetimine bir tepkiyse doğrudur. İşçilerin tepkileri yüzündense, kaçmanın bir mazereti olmuş. Bu işçiyi böyle bırakıp gitmesi doğru değil. Gitse de gitmese de bu mücadele sürecek. 71 gündür Türkel bizi her gün tehdit etti aslında, bir kocanın karısını tehdit etmesi gibi. Ama sabrettik, bölünmedik. Şu anda işçilere karşı böyle bir tepki, kaçmak için mazerettir benim gözümde, tabi eğer bu yüzden istifa ettiyse. Çocuk gibi: "Ben küstüm, gidiyorum" demek doğru değil. İşçiler olarak tek istediğimiz sendikal görevlerini yerine getirmeleri ve bizi azarlamamaları. Konfederasyonların son aldıkları kararlara karşı buradaki tepki çok doğal bir tepkiydi ve bütün işçileri kapsadığını, bütün işçilerin ortak bir tepkisi olarak düşünüyorum.  Sabah işçi toplantıları yapılacaktı. Ancak Türkel'in acil bir toplantısının olduğu, bu yüzden işçi toplantılarının öğleden sonraya ertelendiği söylendi. Bir süre sonra da kendisinin istifa haberi geldi. Türkel nereye gitti, kiminle görüştü, bu görüşmede neler oldu, bilmiyoruz[2]"

Türkel, işçilerin Türk-İş'e ve Kumlu'ya tepki gösterdiği sırada bunu doğru bulmadığını, böyle bir olayın tekrarlanması halinde istifa edeceğini söylemişti. Sendika yöneticileri bu nedenle Türkel'in istifanın işçiye tepki olduğunu düşündüler.  Bu düşünüşün bir sonucu olarak Tek Gıda-İş Genel Eğitim Sekreteri Mustafa Akyürek Türkel'in istifasının Türk-İş yönetimiyle anlaşmazlıktan kaynaklandığı iddialarının doğru olmadığını, kararına işçilerinden aldığı tepkilerin kaynaklık ettiğini açıkladı.

Ayın 23'ünde Balıkesir'deki maden ocağında meydana gelen grizu patlaması nedeniyle on üç işçi hayatını kaybetti. Bu, madendeki güvencesiz çalışma koşulları nedeniyle 2006'dan beri gerçekleşen üçüncü iş cinayetiydi. İlkinde üç işçi, ikincisinde on yedi, bu son kazada da on üç işçi hayatını kaybetmişti. Haberi alan işçiler çok büyük bir acı duydular. Güvencesiz çalışma koşullarına, ölen sınıf kardeşleri çoktan


 

mahkum edilmişti. Şimdi onlar da bu koşullara mahkum edilmek isteniyordu. Sınıfsal öfkeyi ve acıyı hissetmemek olanaksızdı. Adıyamanlı bir Tekel işçisi o günü şöyle anlatıyor: "Ölenlerin de bizden biri olduğunu hissetmek, dayanışmak. O zaman yüzde yüz katılım vardı. Herkes onu, o acıyı hissediyordu. Dövizler hazırladık, siyah kurdeleler, basın açıklaması yaptık. Sınıf dayanışması açısından çok önemliydi". Artık her akşam olmaya başlayan meşaleli eylemde de madenciler tekrar anıldı, saygı duruşunda bulunuldu. "Yaşasın sınıf dayanışması" sloganı ise, o günün sesi oldu.

 

Ertesi gün yani ayın 25'i sabahı, işçiler acı bir haber daha aldılar. Arkadaşları Hamdullah Uysal, geçirdiği trafik kazası sonucunda hayatını kaybetmişti. Amasya doğumlu Hamdullah Uysal, Samsun'da Tekel işçisi olarak çalışmaktaydı. 39 yaşındaydı ve biri engelli iki çocuğu vardı. Direnişin başından beri Ankara'daydı. Mücadele boyunca yalnızca iki defa evine gidip gelmişti. Açlık grevine de katılmıştı.

 

Bundan önce de Tekel mücadelesi içinde ölümler olmuştu. Çocuklarını yitirenler, anne ve babalarını kaybedenler vardı ama böyle değildi. Hamdullah Uysal ön saflarda yürüyen mücadele içerisinde olan bir işçiydi. İşçiler onu bir mücadele şehidi olarak değerlendiriyorlardı. Kazanın oluş biçimi de sınıfsal öfkeye neden olmuştu. Saat 05.30 sularında sabah namazına giden Uysal'a, Mithat Paşa Caddesi üzerinde cip kullanan alkollü biri çarpmıştı. O kişiye ve temsil ettiği sınıfa yönelik bir öfke vardı. İşçiler katilden: "Cipli zenginin biri" diye bahsediyorlardı.

 

İşçiler Uysal'ı hem bir mücadele şehidi olarak gördükleri için, hem de artık Türk-İş'in önündeki çadırlar işçilerin evleri gibi olduğu için cenazesini Türk-İş önüne getirmek, orada tören yapıp memleketine göndermek istediler. Uysal'ın eşiyle konuştular. O da: "Türk-İş'in önü evi gibiydi, Türk-İş'in önündeki çadır kendi evidir, kendisi olsa öyle isterdi. Türk-İş'in önünde tören yapıp öyle gönderin" dedi. 

 

Bunun üzerine 400-500 kişi cenazenin götürüldüğü Keçiören'deki Adli Tıp Kurumu'nun önüne gitti. Aslında herkesin isteği orada bulunmaktı ama çadırları boşaltmamak için sayı sınırlı tutuldu; çünkü hükümetin tehditleri devam ediyordu. İşçiler alanı boş bıraktıkları anda hükümetin saldırıp çadırları sökerek eylemi dağıtabileceğini düşünüyordu. Bu nedenle belirlenen sayının dışındakiler eylem alanında kaldılar ve Türk-İş'in önünde cenazenin getirilmesini beklemeye başladılar.

Adli Tıp Kurumu'na gelen Tekel işçileri cenazeyi almak için girişimde bulundular. Kurum,  kardeşi ile eniştesinin geleceğini söyleyerek işçileri saatlerce bekletti. Sonunda Uysal'ın yine Tekel işçisi olan bir köylüsü geldi. Cenaze ona da verilmedi. Ardından teyzesinin eşi olduğunu beyan eden bir "enişte" ortaya çıktı. Kurum cenazeyi ona vereceğini bildirdi. Cenazenin resmi olarak sadece birinci dereceden yakınlarına verildiğini bilen işçiler bu "enişte" hikayesine inanmadılar. "Eniştenin" sivil polis olabileceğinden şüphelendiler ve bunu dillendirdiler. Bir süre sonra "enişte"  sivil polis olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Bunun üzerine işçiler cenazeyi alma isteklerini yinelediler. Ancak Emniyet'ten yine izin alamadılar.   Saatler süren yeni bir bekleyiş ve arayıştan sonra sabah saatlerinde bulabildikleri Uysal ailesinin telefonları kapalıydı. Uysal ailesi Ankara'ya gelmişti ve şehre girdiği ilk andan başlayarak Emniyet ve Valilik tarafından baskı altına alınmıştı. Yolunu kesen Ankara Emniyeti, cenazenin Ankara'da tören yapılmadan doğrudan memleketine götürülmesi konusunda ona taahhütname imzalatmaya çalışmaktaydı. Baskılar Adli Tıp Kurumu'nda da devam etti. Sonunda aile cenazeyi tören düzenlenmeden memleketlerine götürmeyi kabul etmek zorunda kaldı. 

Bu arada Adli Tıp Kurumu'nun önünde bekleyen arkadaşlarına cenazenin kendilerine verileceği söylendi. Bunun üzerine işçiler araçlara bindi. Ancak ambulansın farklı bir yöne doğru hareket ettiğini fark eden bir grup işçi hemen araçlardan inip ambulansın önünü kesti. Diğer işçiler de onları takip etti. Toplu olarak ambulansın önünde durup hareketini engellediler. Duruma müdahale eden polis, Tekel işçileri ile ambulansın arasına barikat kurdu. Ambulans orda iki saat daha bekletildi. Emniyet'in işçileri zor kullanarak uzaklaştırıp aracı kaçırmaya kalkması üzerine bir grup işçi ambulansın önüne yattı. Bunun üzerine polis geride kalan Tekel işçileri ile ambulansın önüne yatan grup arasına girdi. Arkada kalan işçiler arkadaşlarının yanına geçmeye çalıştılarsa da polis onları biber gazı sıkarak etkisiz hale getirdi ve ikinci barikatını kurdu. Sonra ambulansın önündeki küçük gruba yöneldi ve onları da sürükleyip dışarı çıkardı. Bu grubu köşeye sıkıştırmak, bırakmamak istiyordu. Diğer işçiler ise, polisin sıkıştırdığı arkadaşlarıyla birleşmeye çalışıyordu. Ancak bu birleşme gerçekleşemedi ve polis kullandığı orantısız güç ile yolu açarak ambulansı kaçırdı.


 

Bu arada Türk-İş'in önünde bekleyen işçiler Mithat Paşa Caddesi'ne giderek Hamdullah Uysal'ın öldüğü yere karanfil bırakmak istediler; ancak polis tarafından engellendiler. Polis Adli Tıp Kurumu'na arkadaşlarının yanına gitmek üzere Sakarya Meydanı'nda toplananları da dağıttı. Mithat Paşa Caddesi'ne barikat kurulmuş, işçilerin çıkışına izin verilmiyordu. Cenazeyi bekleyen işçiler bu engel üzerine: "Ölümüzden korkuyorsunuz" diyerek tepki gösterdiler. "Katil Tayyip", "Katil AKP İşçiye Hesap Verecek" sloganları atılıyordu. Bütün engellemelere rağmen bir grup işçi Hamdullah Uysal'ın öldüğü yere karanfil bırakmayı başardı.

 

Adli Tıp'ın önünden Türk-İş'e giden işçiler Mithat Paşa Caddesi'ne geldiler. Emniyet işçilerin caddeyi toplu halde geçmesini engellemek için barikat kurdu. İşçiler barikatı aşarak caddeye çıktılar ve oturma eylemi başlattılar. Türk-İş'in önündeki işçiler de yola çıktı. Birlikte Hamdullah Uysal anısına sloganlar atarak 20-25 dakika süren oturma eylemi yaptılar. Bu eylem sırasında da polis işçileri sağlı sollu abluka altına almıştı. İşçiler oturma eylemini bitirerek Türk-İş önüne geldiler.

 

Tüm bu olaylar olurken sendika işçilerden yana tutum almadı. Adli Tıp Kurumu önünde işçilere müdahale edilirken yoktu. Türk-İş önündeki işçiler alandan çıkmak istediklerinde ise, sadece onları sakinleştirip çadırlara döndürmeye çalıştı.

 

Hamdullah Uysal'ın ölümü düzen güçlerinin işçilerden ne kadar çok korktuğunu bir kez daha su yüzüne çıkardı. Emniyet ve Valilik cenazenin işçiler tarafından uğurlanmaması için elinden geleni yapmıştı ama bu nafile bir çaba oldu. İşçilerin polis barikatını aşarak Uysal'ın öldüğü caddeye çıkmaları ve 20-25 dakikalığına da olsa yolu trafiğe kapatarak oturma eylemi yapmaları, belki de, düzenlenebilecek en güzel uğurlamaydı.

 

Uysal'ın ölümü Tekel işçilerini çok üzmüştü ama aynı zamanda illerde kalan Tekel işçilerinin olayın ciddiyetini anlamalarını sağladı ve onların mücadeleye katılmaları için kamçılayıcı oldu. Hamdullah Uysal'dan bize kalanlardan biri de 15 Ocak'ta Birgün gazetesine verdiği röportajda sınıfın geri kalanına yaptığı çağrıydı: "Burada işçi sınıfının kazanacağı bütün haklar yarın ve yarından sonraki işçi sınıfı hareketleri için pusula olacak. Direnişimize el vererek geleceğinizi kurtarın".

 

Ertesi gün 25 Tekel işçisi AKP il binasına gitti. Binaya giren Tekel işçileri Hamdullah Uysal'ın fotoğrafının olduğu pankartı asmak istedi. Bunun üzerine bina içindeki işçilere özel güvenlik güçleri ile polis tarafından müdahale edildi. Polisin müdahalesi dışarıdaki işçi grubunu harekete geçirdi ve onlar da içeri girmek istedi. Ancak onlara da dışarıda saldırıldı ve bu saldırı sırasında birçok işçi yaralandı. 19 işçi gözaltına alındı. "Katil AKP, Katil Tayyip" sloganları atıldı ve işçiler Hamdullah Uysal'ın ölümünden AKP'nin sorumlu olduğunu haykırdı. Geride kalanlar arkadaşlarının götürülmesini engellemek için gözaltı araçlarının önünü keserek: "Her yer Tekel, her yer direniş", "Baskılar bizi yıldıramaz" sloganlarını attılar. Ancak ne yazık ki arkadaşlarının götürülmelerine engel olamadılar.

Gözaltı haberi Sakarya'daki işçilere ulaştıktan sonra İzmir çadırından bir grup kadın işçi karakola gitti. Tadilat var bahanesiyle gözaltındakilerin kaydı alınmıyordu. Türk-İş önünde kalan bir grup işçi de sendikaya avukatlarını göndermesi için baskı yaptı.  Bu olay sendikanın inisiyatifi dışında gelişmişti ve sendika buna dahil olmak istemiyordu ama baskılar sonucunda sendikacılar avukatlarla birlikte karakola gidip işçilerle görüşmek zorunda kaldılar. Ertesi gün işçiler, sabah 10.00'dan gece 21.00'e, arkadaşları bırakılıncaya dek adliyenin önünde beklediler. İşçilerin gözaltına alınıp bırakılmaları yaklaşık 40 saat sürdü. 15 işçi öğleden sonra serbest kaldı. Savcılığın "kamu malına zarar vermek ve memura mukavemet" nedeniyle tutuklanmasını istediği 4 işçi ise, mahkemeye sevk edildi. Onlar da aynı gün akşama doğru duruşmadan sonra bırakıldı. Kendilerini bekleyen işçi arkadaşları ve destekçilerle birlikte Türk-İş önüne döndüler.

 

1 Mart'ta Danıştay, Tekel işçileri için tanınan 1 aylık 4C'ye başvuru süresine yapılan itirazı haklı bularak yürütmeyi durdurma kararı aldı. İşçiler bu kararı büyük bir coşkuyla kutladı. Öncü işçiler, bu coşkunun zafer sarhoşluğuna dönmemesi için uyarılarda bulunmaya üç dört gün öncesinden başlamışlardı ama etkili olamadılar. Bu yalancı zaferin sarhoşluğu, ertesi gün alınacak kararlarda işçilerin kararlı ve toplu durmasını baltalayacaktı.

 

Ertesi gün Mustafa Türkel çadır eyleminin bittiğini açıkladı. Türkel'in açıklaması işçileri sendikanın aldığı bitirme kararına karşı çıkanlar ve çıkmayanlar olmak üzere ikiye böldü. Karşı çıkanlar tepkilerini: "Çadırlar onurumuzdur. Onurumuza dokundurtmayız" sloganıyla dile getirdiler. Diğerleri ise: "Türkel onurumuzdur" sloganını attılar. Karşı çıkan ve onaylayan işçiler karşı karşıya gelmiş, karşı çıkanlar azınlıkta kalmıştı. Bazı çadırlar daha açıklama bitmeden sökülmeye başlanmıştı. Genel bir konuşma ya da tartışma yapmak için fırsat bulamadılar. Bunun üzerine, sendika kararına karşı çıkan işçiler kendi aralarında konuşup tartıştılar ve bir strateji çerçevesinde hareket etme kararı aldılar. Çünkü, sendika, kararını onaylamayan işçiler ile onaylayan işçileri çatıştırmaya, kararına karşı çıkan işçileri izole etmeye, sürecin dışına atmaya çalışıyordu. 1 Nisan'da Ankara'da, 26 Mayıs'ta genel eylemde yani sürecin bundan sonrasında kararlarına biat etmeyen, başından beri onlar için sorun olan işçileri devre dışı bırakıp diğerlerini tamamen kontrolü altına almak amacındaydı ve işçiler bu oyunu boşa çıkarmak zorundaydı. Kendi aralarında konuşan militan işçiler çoğunluktaki işçi arkadaşlarıyla karşı karşıya gelmemek için çadırların sökülmemesi konusunda diretmekten vazgeçtiler. Direnenler Adıyaman, İzmir, İstanbul ve Diyarbakır çadırlarıydı. Kendi aralarında aldıkları kararın sonrasında çadırlarının da sökülmesini kabul ettiler.

Aslında sendika, 20 gün kadar öncesinden çadırların kaldırılması yönünde çalışma yapmaya başlamıştı. Sendika temsilcileri çadırlarda bu konuda ikna edici konuşmalar yapıyordu. İşçilerin Adliye'nin önünde gözaltına alınan arkadaşlarını bekledikleri gün, sendika il il toplantı yapmış. O toplantıda da çadırların kaldırılması yönünde telkinler de bulunmuştu. Alttan alta yürüttüğü bu çalışmalar sonucunda, karar açıklandığında işçilerin büyük bir çoğunluğunu kendi tarafına çekmeyi başarmıştı. Öncesinde bir işçi arkadaşımızla çadırlara müdahale olup olmayacağını konuştuğumuzda bize müdahaleye gerek yok, sendika o işi hallediyor zaten demişti. Bu da işçilerin aleyhine sendika ile hükümet işbirliğini açıkça ortaya koyuyordu ama işin kötü tarafı sendika işçilerin tarafında gözüküyor, deyim yerindeyse onları arkadan hançerliyordu. Çadırların kaldırılmasının ardından sevinçli ve hüzünlü olanların yanı sıra öfkeli olanlar da vardı. Konuştuğumuz bir işçi ise, durumu kızgınlıkla, her şey sendikanın iş karıştırması ile başlayıp onunla bitiyor diye özetliyordu.

Tekel mücadelesi işçi sınıfının 90'lardan beri süregelen sessizliğini bozan bir çığlık gibiydi. Bir yandan da mücadele yepyeni bir yöntem ortaya koymuştu. Çadırların kurulması ve 24 saat yerleşik bir hayatın çadırlarda sürdürülmesi daha önce yaşanmamıştı. Yazının başında belirttiğimiz gibi bunun olumlu yönleri oldu. İşçilerin kendi aralarında oto-kontrol geliştirebilmesini sağladı. Öte yandan olumsuz yönleri de oldu. Bir süre sonra rehavete yol açtı. Bu rehavet işçilerin büyük bir kısmını çadırların içine hapsetti. İletişimsizlik sorunu ortaya çıktı. Yine de olumlu ve olumsuz yönleri ile çadırlar mücadelenin ifadesiydi ve bir simge haline gelmişti.

 

1 Nisan'da Ankara'da buluşmak üzere çadırların sökülmesi, militan işçiler için mücadeleye bir ay ara vermek anlamına gelmiyordu. Her ilden birkaç kişiden oluşan bu işçi grubu, illere döndükten sonra birbirleriyle iletişim halinde, koordineli bir biçimde illerde mücadeleyi sürdürme kararı aldılar. 1 Nisan'a gelişi örgütlemek, konuyu sıcak tutmak ve diğer direnişlere ziyaretler düzenlemek de militan işçilerin çadırların dağıtılması sonrasında ortaklaştığı strateji idi. Çadırların dağıtılmış olması mücadelenin yenilgisi gibi gözükse de, militan Tekel işçilerinin mevcut mücadelelerin ortaklaşması ve sınıfın geneline yayılması çabası doğrultusunda örgütlü bir biçimde çalışmaya başlamaları, yalnız Tekel işçileri için değil, sınıf mücadelelerinin tümü için önemli sonuçlara gebedir.

 


[1] http://bianet.org/bianet/insan-haklari/120173-tekel-iscileri-herkesi-ankaraya-bekliyor

[2] http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=29399

 

Tags: