21. Yüzyıl'da Kadının Durumu

Bugün temelde hala ataerkil nitelikte olan bir toplumda, kadının çektiği çile büyük önem taşımayı sürdürmektedir[1]. Dünya genelinde, evlilik içi şiddet, ritüel genital mütilasyonlar, aşırı dincilik benzeri gerici ve köhne ideolojiler hüküm sürmeye, hatta gelişmeye devam etmektedir.

Dolayısıyla 19. yüzyılda sosyalistlerin "kadın sorunu" ismini verdikleri sorun, bugün de karşımızdadır: kadının bu belirli baskı biçiminden muzdarip olmadığı bir toplum nasıl yaratılabilir? Ve komünist devrimcilerin "kadın mücadelelerine" dair tutumu ne olmalıdır?

Baştan bir noktayı belirtmemiz gerekli: kapitalist toplum insan toplumunun görmüş olduğu en radikal değişikliğin temelini hazırlamıştır. Önceki bütün toplumlar, istisnasız olarak emeğin cinsel ayrımına dayanmışlardır. Sınıfsal doğaları ne olursa olsun, ve bu toplumlarda kadının durumu aşağı yukarı olumlu olsa da olmasa da, geçmişteki bütün toplumlarda belirli işler erkeklere ayrılmışken başka işler kadınlara ayrılmıştır. Kadın ve erkeklerin meşgaleleri bir toplumdan diğerine farklı olabilir, fakat bu ayrımın evrensel olduğu bir olgudur. Bu durumun nedenlerine burada inmemiz mümkün değil, bu yüzden bu ayrımın kökenlerinin büyük ihtimalle insanlığın şafağına gittiğini ve hamilelik ve doğumun getirdiklerinde olduğunu söylemekle yetinmek durumundayız. Tarihte ilk defa, kapitalizm bu ayrımı ortadan kaldırma yönünde bir eğilim göstermiştir. Ortaya çıkışından itibaren kapitalizm emeği soyut emeğe dönüştürmüştür. Daha önce köylünün ve zanaatkarın loncaların ve geleneksel kanunların düzenlediği somut emeği varken şimdi tek karşılığı saat veya parça olan emek gücünden hariç hiçbir şey yoktur: işi yapan kişi dışarıda kalmıştır. Kadınlara verilen ücret daha az olduğu için, fabrikalarda erkek emeğinin yerine kadın emeğinin tercih edildiği durumlar olmuştur – bu durumun bir örneği olarak 18. yüzyıldaki dokumacıları verebiliriz. Makineleşmenin gelişimiyle, işin fiziksel güce bağlılığı giderek azalmıştır zira insan emeğinin gücünün yerine makinaların çok daha büyük gücü geçmiştir. Bugün, hala erkeğin fiziksel gücünü gerektiren işlerin sayısı bir haylı sınırlıdır ve önceden erkeklere ayrılmış pek çok yeni alana kadınlar girmektedirler. Kadının "irrasyonelliğine" dair eski önyargılar neredeyse kendiliğinden ölmektedirler ve daha önceden yalnızca "rasyonel" erkeklerin uygun olduğu düşünülen bilimsel ve tıbbi mesleklerde çalışan kadınların sayısı gün geçtikçe artmaktadır.

Kadının kitlesel olarak ortaklaşmış emek dünyasına[2] girişinin iki tane potansiyel olarak devrimci sonucu vardır:

  • İlkin, cinsel işbölümüne son vererek kapitalizm kadınların ve erkeklerin artık cinsel olarak belirlenmiş meşgalelerle sınırlı olmadığı, bütünlüklü insani varlıklar olarak yeteneklerini tamamen gerçekleştirebilecekleri bir dünyanın yolunu açmıştır.

  • İkincisi, kadının ekonomik bağımsızlık kazanmasıdır. Kadın ücretli işçi artık hayatta kalmak için kocasına bağımlı değildir ve bu ilk defa kadın işçi kitlelerinin kamusal ve siyasi hayatta rol oynama ihtimalini yaratmıştır.

Kapitalizm altında, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılda kamusal hayata katılma talebi yalnızca çalışan kadınlarla sınırlı değildi. Üst ve orta sınıf kadınlar da eşit haklar ve özellikle oy hakkı taleplerini benimsemişlerdi. Bu durum, işçi hareketinin feminist harekete dair takınacağı tutum sorununu ortaya atmıştı. İşçi hareketi kadına yönelik her türlü baskıya karşıyken, feminist hareketler – sorunu sınıf açısından değil cinsiyet açısından ortaya koydukları için – mevcut düzenin kadınların ve erkeklerin oluşturduğu bir sınıf, yani proletarya tarafından devrimci yıkımına karşı çıktılar. Aşağı yukarı aynı sorun bugün de karşımızdadır: devrimciler kadın kurtuluş hareketine yönelik nasıl bir tutum takınmalıdır?

Kadınların oy hakkı mücadelesine yönelik 1912'de kaleme aldığı bir makalede Rosa Lüksemburg hakim sınıftan kadınlarla kadın proleterler arasında net bir ayrım koymuştu: " 'Erkek ayrıcalıklarına' karşı dişi aslan kesilmiş bu burjuva kadınların büyük çoğu, eğer oy hakkı elde ederlerse uysal koyunlar gibi tırıs tırıs muhafazakar ve ruhban gericiliğin saflarına katılırlar (...) Ekonomik ve toplumsal olarak, sömürücü sınıflardan kadınlar nüfusun bağımsız bir kesimi değillerdir.. Tek toplumsal işlevleri hakim sınıfların doğa propagandasının araçları olmaktır. Buna karşı proleter kadınlar iktisadi olarak bağımsızlardır. Erkekler gibi toplum için üretkendirler"[3]. Lüksemburg, işçi sınıfından kadınların oy mücadelesiyle burjuva kadınların mücadelesi arasında net bir ayrım koymuştur. Dahası, kadın hakları mücadelesinin işçi sınıfının tümünü ilgilendirdiğinin altını çizmektedir: "Kadının oy hakkı hedeftir. Fakat bunu kazanmak için gereken kitle hareketini oluşturmak yalnızca kadına düşen bir iş değildir, proletaryanın tüm kadın ve erkeklerinin ortak sınıf kaygısıdır".

Burjuva feminizmin reddi, 1908'de Kadın Sorununun Toplumsal Temeli isimli çalışmaya imza atan Bolşevik Aleksandra Kollontay için de bir o kadar net olmuştur: "Sınıf içgüdüsü – feministler ne derlerse desinler – her zaman kendisini 'sınıf üstü' siyasetlerin asil heyecanlarından daha güçlü biçimde gösterir. Burjuva kadınlar ve 'küçük kız kardeşleri' eşitsizliklerinde eşit oldukları müddetçe, burjuva kadınlar tamamen içtenlikle kadının genel çıkarlarını savunmak için büyük çabalar ortaya koyabilirler. Fakat bariyet kalktığı ve burjuva kadınlar siyasi faaliyete erişim elde ettiği anda, 'tüm kadınların haklarının' taze savunucuları, kendi sınıflarının imtiyazlarının ateşli savunucularına dönüşürler (...) Bu yüzden feministler işçi kadınlara 'kadınların geneli için' bir ilkeyi gerçekleştirmekten bahsettikleri zaman, işçi sınıfından kadınlar doğal olarak güvensiz yaklaşır"[4]

1. Dünya Savaşı, Lüksemburg ve Kollontay'ın güvensizliklerinin tamamen haklı olduğunu gösterecekti. Savaşın başında İngiltere'deki kadın oy hakkı hareketi ikiye bölündü: bir tarafta Emmeline Pankhurst ve kızı Christabel'in başını çektiği feministler vardı, savaşı ve hükümeti bütün kalpleriyle destekliyorlardı; diğer tarafta ise İngiltere'de Slyvia Pankhurst, Avusturalya'da ise kardeşi Adeline vardı ve onların başını çektiği kanat, enternasyonalist tutumu savunmak için feminist hareketten ayrıldılar. Savaş sırasında Sylvia Pankhurst yavaş yavaş feminizme atıfta bulunmayı dahi tamamen bıraktı: 1916'da "Kadın Hakları Federasyonu" isim değiştirerek "İşçi Hakları Federasyonu" olacak, 1917'de ise Kadın Zırhlısı adlı yayını İşçi Zırhlısı adını alacaktı.

Son olarak, kadınlar için "eşitlik" talebine değinmek istiyoruz. Kapitalizm emek gücüne ancak kaydı tutulacak bir soyutlama olarak baktığı için, eşitlik vizyonu da ancak kaydı tutulacak bir soyutlamadır: "eşit haklar". Fakat her kişi farklı olduğu için, yasada eşitlik hızla gerçekte eşitsizlik haline gelir[5] ve bu yüzden Marks'tan beri komünistlerin asla "toplumsal eşitlik" talepleri olmamıştır. Aksine, komünist toplumun şiarı, "Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar"dır. Kadınların da erkeklerin asla sahip olamayacakları bir ihtiyacı vardır: çocuk doğurmak.

Dolayısıyla her kadının, bağımsızlığını ortadan kaldırmadan ne de toplumsal hayatın her alanına katılmasını engellemeden çocuklarını dünyaya getirebilme ve ilk yıllarında onlara bakabilme şansına sahip olması gereklidir. Bu ihtiyaç – ki tabii ki burada genel anlamda konuşuyoruz, zira bütün kadınların bu ihtiyacı aynı derecede kimilerinin de hiç hissetmediği aşikardır – toplumun desteklemesi gereken fiziksel bir ihtiyaçtır; kadının toplumun geleceği buna bağlı olduğu için, cesaretlendirmekten kazanacağı bir dünya, kaybedeceği ise bir hiç olan bir yetisidir. Dolayısıyla gerçekten insani bir toplumun, yani komünist toplumun kadına aslında yalnızca bir eşitsizlik olan soyut bir "eşitlik" dayatmaya çalışmayacağını kolaylıkla görebiliriz. Aksine, bir yandan kapitalizmin başlamak öte bir yere getiremediği bir süreci tamamlayarak tarihte ilk defa cinsel işbölümünü ortadan kaldırırken kadının bu özel yetisini, toplumsal faaliyetin bütünüyle birleştirmeye çalışacaktır.

Jens

1. Türkiye'de son yedi yılda kadına yönelik patriyarkal cinayetler yüzde bin dörtyüz artmıştır.

 2.  Kadınların her zaman çalışmış olduklarını söylemeye gerek dahi yoktur. Fakat kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda kadın emeği temelde özel alanda, yani ev içerisinde kalmıştır.

 3 .  http://marxists.org/archive/luxemburg/1912/05/12.htm

4. http://marxists.org/archive/kollonta/1909/social-basis.htm Dönemde feministler işçi kadınlara hitap ederken gerçekten de "küçük kız kardeşler" ifadesini kullanıyorlardı.

5.Niteliği gereği, hak, ancak aynı ölçüt kullanıldığında sözkonusu olabilir; ama eşit olmayan bireyler (ve bunlar eşit olsalardı ayrı ayrı bireyler olamazlardı) yalnızca aynı açıdan değerlendirildiklerinde, yalnızca belirli bir yönden ele alındıklarında, örneğin, bu durumda olduğu gibi, geri kalan her şeyden tecrit edilmektedirler.” (Marx, Gotha Programının Eleştirisi)