Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve İşçi Hareketi (4)

Türkiye Komünist Partisi'nde Sol Kanat - 1. Hareketin Kökenleri

1908 İsyanı’nın Analizi

Abdülhamit rejimi, 1902’den beri sallanmaktaydı; 3 Temmuz 1908’de, yanından geyiğini ayırmayan Resneli Niyazi adlı eksantrik bir İttihatçı subayın, komutasındaki iki yüz kadar asker ile Makedonya dağlarına çıkmasıyla, saltanat sallanmaya başladı. Üç hafta içerisinde bu ayaklanma Osmanlı ordusu içerisinde hızla büyümüştü. Kıvılcım, kısa zamanda Makedonya’daki Osmanlı ordusunun neredeyse tamamını, imparatorluk genelinde ise ciddi bir kısmını saran bir yangına dönüşmüştü. Arnavut “vatan fedaisi” Resneli Niyazi, 1908 isyanını başlattığı zaman, resmi Osmanlı İmparatorluğu’nu 1. Dünya Savaşı’na götürecek, imparatorluğun sonunu görecek ve Mustafa Kemal Atatürk şahsı etrafında Kemalizm adıyla yeniden doğup gölgesi günümüz Türkiye’sine hâlâ uzanıyor olacak geleneği iktidara getirdiğini bilmiyordu. Çünkü adı yeni başlamış yüzyılda çok iyi bilinecek olan Mustafa Kemal, 1908 yaşanırken Selanik’teki otelinin balkonunda olayları izlemekte olan başka bir İttihatçı subayın arkasındaki bir gölgeden ibaretti. Bu subay, Resneli Niyazi’nin askerleriyle dağa çıktığı haberi geldikten sonra Abdülhamit’in devrilmesi için ve tabii ki kendisi için de muhteşem bir fırsat doğduğuna inanarak görev yaptığı Selanik’teki Osmanlı ordusunda isyanı yaymaya çalışan İsmail Enver’den başkası değildi. Ayaklanma Selanik’e yayıldıktan sonra nüfusun sabahlara kadar sokaklarda kaldığı söylenir. Aynı gecenin sabahında, yani 24 Temmuz’da Selanik’e, isyanı bastıramayan II. Abdülhamit’in yeniden meşrutiyet rejimine geçildiğini ilan ettiği haberi ulaşacaktı[73]. Jön Türkler kazanmıştı. Osmanlı şehirlerinin sokaklarında yankılanan slogan, “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet”ti (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik). İstanbul birkaç ay içerisinde “dünya’nın en özgür şehri” olacaktı[74].

Ya da Jön Türkler, Taşnaklar ve tarihe II. Meşrutiyet olarak geçecek rejime inananlar içinde en iyi niyetlileri böyle düşünüyorlardı. Daha 24 Temmuz’dan birkaç hafta sonrasında devasa işçi mücadelelerinin patlamasıyla durumun böyle kalmayacağı açığa çıkacaktı. Öte yandan gerçekleşen, tarihte hak ettiği ilgiyi göremeyecek olsa da, fazlasıyla önemli bir olaydı. Fakat gerçekleşen neydi? 3 Temmuz’da başlayıp 24 Temmuz’da zafere ulaşanlar kimlerdi? Osmanlı İmparatorluğu’nda ne olmuştu ve bu olayların anlamı neydi? Gerçekleşen olaylar, Osmanlı sosyalizmi için bir hayli büyük bir önem taşımaktaydılar ve Osmanlı ve Balkan sosyalizminin sol kanadı bu tartışma içerisinde en net tavırları takınanlar arasında olacaklardı. Öte yandan uluslararası sosyalist hareketin önemli önderleri için de Jön Türk isyanı bir değerlendirme yapmayı gerektiriyordu ve dönemin pek çok önemli düşünürü gerçekleşenlere dair bir tutum alma ihtiyacını hissediyordu. İsyanın doğasına dair soruyu ortaya ilk atan sosyalist militan, Balkan sosyalizminin önde gelen isimlerinden Christian Rakovski’ydi. Rakovski 24 Temmuz’dan bir hafta sonra, 1 Ağustos’ta yayınlanan yazısında şu değerlendirmeyi yapmaktaydı:

“[B]ir devrim mi, yoksa fazla önemli sonuçlar yaratmayacak bir askerî darbe mi görüyoruz? Bunu, ancak gelecek gösterecek. Ancak diğer yandan, Türk devrimi başladığı günden beri çok tehlikeli bir yoldan çıkma sinyali veriyor.

"Hiç kuşku yok ki, öylesine fazla tutkuyla parçalanmış bir ülke olan Türkiye'de barış ortamını sağlamanın tek yolu özgürlüklerin azamî ölçüde sağlanmasıdır. Ancak imparatorluğun farklı halklarının taleplerinin karşılanmasını sağlayan onları dayanışma ruhu altında toplamayı başarabilir. Ne yazık ki Jön Türklerin gücü bu açıdan bakıldığında tamamen yetersizdir. Talep ettikleri ve elde ettikleri 1876 Anayasası istenecek çok şey bırakıyor. Sultan'ın mutlak gücüne ise neredeyse hiç dokunmuyor.

(…)

"Diğer yandan imparatorlukta karşılaştıkları çürüme durumu karşısında şaşkına dönmüş Jön Türklerin akıllarında sadece tek bir şey var: Merkezî iktidarı olabildiğince sağlamlaştırmak. Mutlakıyetçi sultanın yerini ondan daha az mutlakıyetçi olmayan oligarşi alacak gibi.

(…)

Jön Türklerin içinde ciddi bir şekilde tutulduğu ve desteklendiği tek çevre, ordu ve bürokrasi çevresidir. Bu iki unsur, kısa süreli oldukları kadar kısa ömürlü bir devrimi garanti edebilirler ancak. Sultan'ın mümkün olan en fazla sayıda Jön Türkü iktidara çağıran zekice bir manevrası, tüm hareketi dağıtabilir ve hareketin sonunu getirebilir. Jön Türkler Hıristiyan burjuvaziden ve işçi sınıfından sağlam bir destek bulabilir, ancak böyle bir işe kalkışacak ahlaki cesarete sahipler mi? [75]

Rakovski’nin ortaya attığı sorular kısa süre içerisinde gelişmeler tarafından yanıtlanacak, Jön Türk hareketinin, sultanın zekice bir manevrasıyla dağılmayacak bir yapıda olduğu ve Jön Türklerin ihtiyaç duydukları sürece, işçi sınıfıyla değilse de Hıristiyan burjuvaziyle birlikte çalışmaktan bir çekinceleri bulunmadığı ortaya çıkacaktı. Rakovski’nin genel tutumu ise, desteklediği dar sosyalist akım tarafından da sahiplenilmekteydi. Dar sosyalistler, daha en başından en ufak bir çekinceye veya tereddütte ve en ufak bir yanılsamaya düşmeden, 1908 İsyanı’nı bir askeri ayaklanma olarak nitelendireceklerdi[76]. Dar sosyalistlerin lideri Blagoev de 24 Temmuz’dan kısa bir süre sonra, Ağustos ayında yayınladığı bir kitapçıkta tamamen net bir biçimde proletaryayı burjuva ve küçük burjuva unsurların etkilerinden korumanın önemini vurguluyor; bu görev her zamankinden daha büyük bir önem kazanmışken Jön Türkleri desteklemek için Makedonya’ya koşan sosyalistleri kınıyordu. Blagoev, yalnızca Jön Türklere karşı değil, Jön Türklerin “sosyalist maskesi takmış” destekçilerini de sertçe eleştirmekteydi. Bununla birlikte, Blagoev dar sosyalistlerin olaylardan uzak durması gerektiğini de savunmuyor, Osmanlı sınırları içerisindeki yoldaşlarının olası grevlere katılması gerektiğini de güçlü bir biçimde vurguluyordu[77]. (Dar)BDSİP’nin 2-5 Ağustos arası gerçekleşen 15. Büyük Kongresi de duruma aynı netlikte bakıyordu:

“(Dar)BDSİP Kongresi (…) Türkiye proletaryasının, mutlakıyet rejimini ortadan kaldırmak ve Türkiye proletaryasının tamamıyla kurtulması için yaptığı savaşımı sürdürmesini ve bu savaşımda tam zafere ulaşmasını temenni eder. Türkiye proletaryası tam özgürlüğüne, ancak öz sınıfsal örgütüyle, sosyalizm bayrağı altında, uluslararası sosyal demokrat güçlerle omuz omuza savaşarak erişebilir.” [78]

Uluslararası sosyalist hareketin sol kanadının liderleri de 1908’de gerçekleşen olay ve sonrasındaki gelişmelere dair bir hayli önemli değerlendirmeler yaptılar. Ekim 1908’de kaleme aldığı bir yazısında Lenin, Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçekleşmiş olan olayı, bir demokratik burjuva devrimi olarak nitelendirdi. Ancak, Lenin’in Jön Türk hareketini desteklediği veya bu harekete dair yanılsamalar içerisinde olduğunu söylemek de pek mümkün değildi:

“Topraklarını ve kolonilerini geliştirmek açısından ‘yutulabilecek’ en büyük lokmayı yutma kaygısı duyan kapitalist güçler arasındaki rekabet, Avrupa’ya bağımlı veyahut Avrupa’nın ‘koruduğu’ ülkelerde bağımsız demokratik hareketlerden duyulan korku ile birlikte, Avrupa politikasının ana pınarlarını oluşturmaktadır. Jön Türkler ılımlılıkları ve ihtiyatlarından dolayı övülmekteler, yani Türk devrimi tam da zayıf olduğu için, halk kitlelerini bağımsız eyleme teşvik etmediği için, Osmanlı İmparatorluğu’nda proleter mücadelelerin baş göstermesine düşmanca yaklaştığı için övülüyor.” [79]

Lenin haricinde Troçki’nin de Jön Türkler ve Osmanlı’da 1908 üzerine yazıları vardır. Troçki’nin 1908’in mahiyetini belirlerken aldığı tutum Lenin’in çok uzağında olmamakla birlikte, özellikle kitle grevinin patlak vermesinin ardından 1908’i, Rusya’nın 1905’ine benzetmesi ve bir devamlılık görmesi farklılığıdır. Ayrıca uluslararası sosyalist hareket önderlerinden, Osmanlı’da sınıf hareketinin önemine en fazla vurgu yapan da Troçki olacaktı. Troçki, Aralık 1908’de yazdığı yazısında şöyle demektedir:

“Rus Devrimi’nin yankıları Rusya sınırlarının dışına taştı. Devrim, Batı Avrupa’da coşkulu bir proletarya hareketinin gelişmesini tetikledi. Aynı zamanda Asya ülkelerini de siyasi bir faaliyet içine çekti. Rusya’da olup bitenlerin doğrudan etkisiyle İran’da, Kafkasya sınırlarında iki yıldan fazla bir süredir çeşitli biçimlerde devam eden devrimci bir mücadele başladı. Kitleler, Çin’de, Hindistan’da, her yerde, hem kendi ülkelerindeki zorbaların hem de Avrupa proletaryasını sömürmekle yetinmeyip Asya halklarını da soyup soğana çeviren Avrupalı yağmacıların (kapitalistler, misyonerler) karşısına dikildi. Rus Devrimi’nin yarattığı en son etki, bu yaz Türkiye’de gerçekleşen devrim oldu.

"Rusya’da devrimin temel savaşçısı proletaryadır. Türkiye’de, daha önce de belirttiğim gibi, ancak başlangıç halinde bir sanayi vardı; proletarya zayıf ve sayıca yetersizdi (…) Bu yılın Temmuz ayında devrim patlak verdiği zaman, Sultan ordusuz kaldı. Askeri birlikler birbiri ardına devrim saflarına geçiyordu. Bilinçsiz askerler hareketin amacını kuşkusuz anlamıyorlardı ama yaşam koşullarıyla ilgili hoşnutsuzlukları, onları subaylarını izlemeye yöneltmişti. Subaylar, talepleri kabul edilmezse sultanı devirmek tehdidinde bulunarak bir anayasa istediler. Abdülhamit’in boyun eğmekten başka yapacağı bir şey yoktu. Bir anayasa ihsan etti (sultanlar boğazlarına bir bıçak dayandığı zaman genellikle böyle jestler yaparlar), liberallerin yer aldığı bir bakanlık oluşturdu ve parlamento seçimlerine gitti. Bu dönemde tüm ülkede büyük bir hareketlilik göze çarptı. Mitingler mitingleri izledi. Çok sayıda yeni gazete çıkarıldı. Genç proletarya, bir gök gürültüsüyle uyanır gibi harekete geçti. Grevler patlak verdi, işçi örgütleri kuruldu. Selanik’te ilk sosyalist gazete yayınlandı.

"Reformcu ‘Jön Türklerin’ çoğunlukta olduğu Türk parlamentosu, bu satırların yazıldığı sırada yeni toplandı. Yakın gelecek bize bu Türk 'Duma'sının yazgısının ne olacağını gösterecek.” [80]

1909’da yazdığı bir yazıda ise Troçki, Osmanlı 1908’ini, genel hatlarıyla geliştirmiş olduğu sürekli devrim anlayışı minvalinde değerlendirecekti:

“Türk devrimi, tamamlamak zorunda olduğu görevler nedeniyle (ekonomik bağımsızlık, devletin ve ulusun bütünlüğü, politik özgürlükler) burjuva ulusun kendi kaderini belirlemesine denk düştü ve bu anlamda 1789–1848 devrimlerinin geleneğini canlandırdı. Öte yandan devrim subaylarının yönettiği ordu, ulusun yürütme organı gibi görev yaptı ve bu da, olayların askeri manevralarla planlandığı izlenimini yarattı. Yine de pek çok insanın yaptığı gibi Türkiye’deki son Temmuz olaylarında yalnızca basit bir darbe görmek ve bu olayları Sırbistan’daki herhangi bir askeri-hanedancı darbeyle eş tutmak son derece aptalcadır. Türk subaylarının gücü ve başarılarının gizi, kusursuzca hazırlanmış bir planda ya da şeytanca bir ustalıkta ve suikast yeteneklerinde değil, toplumun en ileri sınıflarının kendilerine duyduğu sempatide yatıyor: Tüccarlar, zanaatçılar, işçiler, dinsel ve yönetsel kesimler ve nihayet köylülerin temsil ettiği kır kitleleri. Fakat bütün bu sınıflar beraberlerinde yalnızca “sempati”lerini değil, çıkarlarını, taleplerini ve umutlarını da getiriyor. Uzun süredir bastırılmış olan toplumsal özlemlerini, bunları dile getirmek için kendilerine zemin yaratan bir parlamento sayesinde, şimdi açıkça ifade ediyorlar. Türk Devrimi’nin artık tamamlandığını düşünenleri acı düş kırıklıkları bekliyor. Düş kırıklığına uğrayanların arasında yalnızca Abdülhamit değil, öyle görünüyor ki “Jön Türkler” Partisi de olacak.

(…)

Türk endüstrisi söylediğimiz gibi çok zayıf. Sultan rejimi yalnızca ülkenin ekonomik kuruluşlarını aşındırmakla kalmadı, proletaryanın gelişmesi korkusuyla fabrikaların yapılmasına da bilerek engel oldu. Ama aynı zamanda, rejimi bu tehlikeye karşı tamamen korumanın olanaksız olduğu da ortaya çıktı. Türk Devrimi’nin ilk haftalarına, fırınlarda, matbaalarda, tekstilde, toplu taşımacılıkta, tütün imalatında çalışanların, demiryolu ve liman işçilerinin grevleri damgasını vurdu. Avusturyalı marşandizlerin boykotu için, Türkiye’nin henüz çok genç olan ve bu kampanyada kararlı bir rol üstlenen proletaryası (özellikle liman işçileri) esin kaynağı olacak ve onları harekete geçirecekti. Peki, yeni rejim işçi sınıfının siyasi uyanışını nasıl karşıladı? Grevleri zor kullanarak engellemeyi öngören bir yasa çıkartarak. ‘Jön Türklerin’ programında, çalışanların lehine alınacak önlemlere ilişkin tek bir sözcük yer almadı. Fakat Türk proletaryasını önemsiz bir nicelik olarak değerlendirmek, ciddi sürprizlerle karşılaşma riskine girmek anlamına geliyor. Bir sınıfın önemi hiçbir zaman yalnızca sayısıyla değerlendirilmez. Günümüzde proletaryanın gücü, sayıca çok az da olsa, ülkenin yoğunlaşmış üreteci gücünü ve en önemli iletişim araçlarının denetimini ellerinde tutması olgusundadır.‘Jön Türkler’ Partisi, bu basit kapitalist ekonomi politik olgunun karşısında, gerçekliğe sertçe çarpacaktır (...) Bu yüzden geçtiğimiz Temmuz’da Makedonya’da gerçekleşen ve Meclisin toplanmasını sağlayan askeri isyanı, yalnızca devrimin önsözü olarak görüyorum”. [81]

Genel olarak Troçki’nin bu konudaki görüşlerinin dikkat çekici bir özelliği, Osmanlı sosyalist hareketinin sol kanadının tutumuna en yakın görüşleri ifade etmiş oluşudur. Tıpkı Osmanlı dar sosyalistleri gibi, Troçki de olanları genel hatlarıyla nitelendirmek için devrim terimini kullanmakla birlikte, Temmuz 1908’de gerçekleşen ayaklanmayı bir askeri isyan olarak nitelendirmiştir. Aynı zamanda Troçki, Osmanlı sosyalistlerinin netliğine nazaran bir hayli çekinceli, hatta utangaç bir biçimde de olsa, Osmanlı proletaryasının oynadığı role ve önemine dikkat çekerek ve Temmuz 1908’i devrimin yalnızca ‘önsözü’ şeklinde niteleyerek, Osmanlı İmparatorluğu’nda bir proleter devrimin gündemde olabileceğini ifade etmiştir. 1915’te hapisten yazacağı Junius Kitapçığı adlı eserinde Rosa Luxemburg da, ayaklanmanın tahliline kalkışmaksızın Jön Türk hareketinin niteliğini, gidişatını ve Alman emperyalizmi ile ilişkisini net bir biçimde ortaya koyacaktır:

“İlk aşamada, Jön Türk hareketinde hala ideal beklentiler hâkimken, hareket Türkiye’nin gerçekten yeni bir bahar, bir yeniden doğuş yaşayabileceğine dair hırslı planlar ve yanılsamalarla yanıp tutuşurken, hareket siyasi olarak belirgin bir biçimde İngiltere’ye sempati duymaktaydı. Bu ülke, modern liberal yönetimin ideal durumunu temsil etme görüntüsündeydi. Almanya ise, çok uzun bir süre eski sultanın kutsal rejiminin koruyucusu olarak, doğal bir düşman olarak gözükmekteydi. Bir dönem 1908 Devrimi Alman doğu siyasetinin iflasıymış izlenimi verdi. Abdülhamit’in düşüşünün Alman düşüşüyle el ele gerçekleşeceği kesin gibi gözükmekteydi. Öte yandan Jön Türkler iktidarı pekiştirdikçe, büyük çaplı bir endüstriyel, toplumsal veya ulusal reform gerçekleştirmekten tamamen aciz oldukları ortaya çıktı, karşı devrimci tırnakları ortaya çıktıkça, Abdülhamit’in denenmiş ve geçerliliği tescillenmiş yöntemlerine dönmek zorunda kaldılar. Bu da birbirlerinin gırtlaklarına yapışana kadar birbirlerine karşı kışkırtılan ezilen halkların düzenli katliamları ve tarımın gerçek anlamıyla doğu tipi sömürüsünün ülkenin temeli oluşu anlamına geliyordu. ‘Genç Türkiye’nin en önemli özelliği, iktidarın zor kullanılarak yapay bir biçimde tekrar tekrar pekiştirilmesi oldu ve Abdülhamit’in Almanya’yla geleneksel ittifakı, Türkiye dış siyasetinin belirleyici unsuru olarak geri getirildi.” [82]

Öte yandan hem İkinci Enternasyonal hem de Osmanlı sosyalizminin sol kanat dışındaki kesimi, 1908 ayaklanmasını gerçekten eleştirel bir tutum takınmadan büyük bir heyecanla selamlayacaktı. Siyasi köken olarak (Dar)BSDİP’den 1905’te ayrılan anarko-liberal eğilim içerisinde yer alan Selanikli sosyalist Avraam Benaroya, İsyanı şöyle anlatıyordu:

“Günlerce ve haftalarca Sabri Paşa Caddesi ve Beyaz Kule Bahçeleri bayraklar, kutlamalar ve Türkiye’nin kurtuluşu şarkılarından başka bir şey görmedi, duymadı. Bütün konuşmaların ortak bir temposu, ortak bir motifi vardı: ‘33 yıl boyunca, 30 milyon insan despot bir padişahın ve onun 300 hizmetkârı ve ajanlarının baskısı altında inledi. 30 kahraman, devrimin bayrağını yükseltti ve despot düştü; özgürlük gelmişti. Türkler ve Hıristiyanlar; herkes için özgürlük. Şimdi hepimiz kardeşiz. Müslümanlar, Hıristiyanlar, Museviler, Türkler, Arnavutlar, Araplar, Rumlar ve Bulgarlar, anavatan Osmanlı’nın özgür vatandaşlarıyız.” [83]

1908, Makedonya İç Devrimci Örgütü’nü de böldü. Hareketin Bulgaristan Devleti’nin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki çıkarlarının uzantısı olan sağ kanadının Jön Türklere tutumunu, ‘Yeni’ Osmanlı ile Bulgaristan’ın ilişkileri belirleyecekti. Bu ilişkinin de pek yakın olmaması sonucu, MİDÖ’nün sağ kanadı Jön Türklere hep daha mesafeli kalacaktı. Öte yandan MİDÖ’nün, bu noktada barındırdığı geniş sosyalistler ve anarko-liberal eğilim tarafından çok büyük ölçüde şekillendirilmiş olan sol kanadı Jön Türklere bir hayli sıcak bakmaktaydı. Geniş sosyalistlerinin Makedonya’daki en önemli temsilcilerinden Dimo Hacıdimov Jön Türklerden yana tavır almıştı. MİDÖ’nün sol kanadının başı çeken silahlı önderi Yane Sandinski komutasındaki fedailer dağlardan inecek, Türk bayrağı önünde Jön Türk önde gelenleriyle pozlar vereceklerdi. [84]

Jön Türklere daha mesafeli bakan Hınçak Sosyal Demokrat Partisi bile, MİDÖ’nün sol kanadı kadar olmasa da, 1908 sonrasında faaliyetlerinin biçimini değiştirmeye razı oldu. Örgüt illegal çalışma pratiğini reddetme kararı aldı. 1890 Sason direnişinin başını çekmiş olan silahlı Hınçak fedaisi, Büyük Murat lakaplı Hampartsum Boyacıyan silahlarını bırakıp seçimlere girmek için İstanbul’a gelmişti [85]. Kısa bir süre sonra böylesi bir yasallaşmanın vahim bir hata olduğu sonucuna varacak olan Stepan Sabah-Gülyan bile, Ağustos 1908’de Beyoğlu Surp Yerrortutyun Kilisesi’nde Hınçak Sosyal Demokrat Partisi’nin düzenlediği bir toplantıda yaptığı konuşmada, şunları söyleyebilecekti:

“Biz Hınçaklar, artık devrim faaliyetine son vererek bütün mevcudiyetimizle vatanın ilerlemesi için çalışacağız." [86]

Taşnaklar daha önce de bahsettiğimiz üzere, Jön Türklerin apaçık müttefikleriydi; dolayısıyla yeni rejime destekleri Hınçak Sosyal Demokrat Partisi’nin tereddüt izlerini taşıyan tutumundan çok daha güçlüydü. Taşnakların Hınçak Partisi’nden daha fazla silahlı fedaisi vardı; dolayısıyla hem silahlarını bırakıp dağlardan şehirlere inen Taşnak fedailerinin sayısı, hem de dağlardan inerek meclise giren fedai önderlerinin sayısı az değildi[87]. Ermeni Devrimci Federasyonu’nun önderlerinden olan Arméne Aktoni, Taşnakların İttihatçılara tutumunu şu şekilde açıklıyordu:

“Taşnaksutyu’nun öncelikli görevlerinden biri de Osmanlı meşrutiyetini savunmak, Osmanlı milletlerinin en iyi şekilde birbirine karışmasını temin etmek ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’yle işbirliği yapmak olacaktır.” [88]

Buna karşın, İttihat ve Terakki Cemiyeti önde gelenleri de, ilk yıllarda, Ermeni Devrimci Federasyonu’na dair hiç de soğuk bir tavır takınmayacaklardı. İlk Meclis-i Mebusan’ın başkanı olacak İttihatçı Ahmet Rıza, meclise giren ilk Ermeni vekiller arasında fedailer olduğunu duyunca sevincini şu sözlerle belirtecekti:

“Ne güzel! Güvenilir dostlarımız meşrutiyetin kurumlarını savunmak için dağlardan inip meclise geliyorlar!” [89]

Kısa bir süre sonra, Osmanlı sosyalizminin sağ kanadının İttihatçılara bağladığı umutların ne derece boş, sol kanadın tavrının ise ne derece haklı olduğu ortaya çıkacaktı. Fakat buna gelmeden önce şu soruya cevap vermemiz gerekir: Bugün baktığımızda Temmuz 1908’de Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan durumun ne olduğunu söyleyebiliriz? 1908 isyanı Marksist anlamda bir devrim miydi, yoksa bir darbe miydi? Bu sorunun bu ikilem dışında bir yanıtı olduğu kanısındayız. 1908, Marksist anlamda ne yalnızca devrim terimiyle ifade edilebilir ve anlaşılabilir, ne yalnızca darbe sözcüğüyle. Temmuz 1908’de gerçekleşen isyanın, başını subayların çektiği bir askeri ayaklanma olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Nihayetinde Osmanlı’nın başına geçecek olan kişiler ve sonrasında Türkiye’ye hükmedecek gelenek, bu subayların askeri geleneği olacaktır. Öte yandan, bu olgudan 1908’in bir darbe olarak nitelendirilmesi gerektiği sonucunu çıkartmak, 1908 ile bugün İttihat ve Terakki denince akla gelen Enver-Talat-Cemal üçlüsünün iktidara gelişi (1913) arasındaki beş yılı ve bu beş yıl içerisinde gerçekleşen bütün mücadeleleri görmezden gelmek demektir. Ayrıca bu yaklaşım 1908 gerçekleşirken, İttihatçı subay ve bürokrat takımının, başka toplumsal güçlerin ortak mücadelesinin bir parçası olarak hareket ettiği gerçeğini de yadsımaktadır. Dahası, bu yaklaşım, 1908’de gerçekleşenlerde sanayi ve ticaret burjuvazisi, askeri burjuvazi ve bürokratik burjuvazinin siyasi temsilcilerinin meydana getirdiği birleşik burjuva cephenin, devletin tepesinden indirdiği kesimin başka bir sınıfa mensup olduğunu, bir monarşi olduğunu da unutmaktadır. 1908’de burjuvazinin harekete geçmesini mümkün kılan bir diğer gerçek, önceki yıllarda meydana gelen sınıf mücadelelerinin eski rejimi zayıflatmış olmasıdır. 1908 sonrasında esmeye başlayan hava ise, neredeyse burjuvazinin bütün katmanlarıyla karşı karşıya gelecek devasa sınıf mücadelelerinin patlak vermesine neden olmuştur.

Öte yandan, 1908, bir sınıfın devlet iktidarını başka bir sınıfın elinden alması tanımından yola çıkarsak, bir devrimdir. Öte yandan 1908’in Marksist anlamda bir devrim, yani bir toplumsal devrim olduğunu söylemek de mümkün değildir. Troçki’nin iddiasının aksine II. Abdülhamit döneminde ve hatta öncesinde Osmanlı’da sanayinin, işçi sınıfının ve sınıf mücadelesinin gelişmeye başladığı, bugün bilinmektedir. II. Abdülhamit rejimi aynı zamanda batı tipi bir iktisadi gelişimin karşısında değil, böylesi bir gelişimden yana olmuştur; zira Osmanlı İmparatorluğu’nun geri kalmışlığı bunu gerektirmiştir. Zaten Osmanlı devletinde kudretli bir askeri burjuvazi ve devlet burjuvazisinin ortaya çıkışının kapitalist ilişkilerin gelişmeye başlayışı ve hâkim hale gelişinin altında bu iktisadi politikalar yatmaktadır. Bu politikalar ister istemez Osmanlı devletinde çalışan bir işçi kesimi de yaratmıştır. Nihayetinde herhangi bir siyasi rejimin proletaryanın gelişmesinden duyduğu öznel korkuyu, iradi olarak kendi çıkarlarının karşısına dayatabileceği düşüncesi abestir. Ayrıca Abdülhamit rejimi gayri Müslim sermayeyi kötü etkileyen işçi grevlerinin de her zaman karşısında yer alarak ülkedeki sanayinin çıkarlarını da, en azından işçi sınıfına karşı korumuştur. Dolayısıyla 1908, Avrupa’daki 1789–1848 burjuva devrimlerinde olduğu gibi, burjuvazi ve monarşinin ekonomik çıkarlarının zıtlaşmasından, burjuvazinin ülkenin ekonomik yapısını dilediği gibi şekillendirebilmede monarşi engelini aşma isteğinden ve bunu yapabilmek için devleti yeniden şekillendirme ihtiyacından doğmamıştır. Osmanlı Devleti, 1908’de yapısı ve işleyişi bakımından, tepesinde monarşi bulunuyor olsa da, zaten kapitalistleşmiş bir devlettir.

Dolayısıyla söz konusu olan, ülkenin veya devletin yapısını değiştirmek değil, devletin tepesinde kimin oturacağının mevcut genel yapıya uyumlu şekilde belirlenmesidir. Burjuvazinin Abdülhamit rejimine karşı böylesi bir işe girişmesi, rejimin siyasal ve kültürel baskılarına bir tepki minvalinde gelişmiştir. Osmanlı burjuvazisinin bütün katmanlarının çıkarlarına zıt düşmekte olan, Abdülhamit rejiminin ideolojisidir. Osmanlı burjuvazisinin Avrupa’nın hasta adamına yeni bir ideoloji getirmek için kapitalist devlete tepeden tırnağa hükmetmesi, onu bir uzvu gibi kullanabilmesi gereklidir. Dahası, 1908 isyanı Troçki’nin bahsettiği ‘ekonomik bağımsızlık, devletin ve ulusun bütünlüğü, politik özgürlükler’ gibi görevleri karşılamak şöyle dursun, bunların tam tersi sonuçları ortaya çıkarmıştır. Ortaya çıkan yeni durumdan, Osmanlı İmparatorluğu kapitalizmi için bir atılım dönemi değil, bir baskı, kriz, savaş, soykırım ve imparatorluğun dağılma dönemi gelmiştir. İktidara gelen gelenek ise sonrasında, çöken kapitalizmin batıda ortaya çıkarttığı benzeri militarist ve devletçi bir rejim getirecektir. Bu nedenlerle, 1908’i nasıl tanımlayacak olursak olalım, tanımlamamızı yapmadan önce şunu ifade etmemiz gereklidir: Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşanan 1908 isyanı, tarihin bir ucubesidir. Devrimse ucube bir devrim, darbeyse ucube bir darbe... Bu durum, 1908’i net bir biçimde tanımlamak için ucube kavramlara başvurmamızı zorunlu kılmakta. Eğer 1908’e bir darbe diyeceksek, bunu ancak sosyal bir darbe, bir sınıf darbesi olarak nitelendirmek mümkündür – ki bu ucube bir tanımlama olacaktır. Öte yandan 1908’e bir devrim diyeceksek, onu ancak ideolojik bir devrim veya bir devlet devrimi olarak net bir biçimde açıklayabiliriz – ki bu da bir o kadar ucube bir diğer tanımlama olur. Bununla birlikte zaten bu iki tanımlama arasında gerçek bir farkın olup olmadığı da şüphelidir. İlk defa Rakovski’nin 1 Ağustos 1908’de sorduğu devrim mi darbe mi sorusunun en makul cevabı, 1908 isyanını dünya kapitalizminin çöküş aşaması arifesinde, Osmanlı koşullarının mümkün kıldığı ucube bir devrim-darbe kırması diye nitelendirerek verebiliriz.

Gerdûn

 


73 http://www.antikapitalist.net/makale/turkiye/83_ksdden_1908-devrimi.htm

 

74 Ter-Minasian, Anahide. "1876-1923 Döneminde Osmanlı Toplumunda Sosyalist Hareketin Doğuşunda ve Gelişmesinde Ermeni Topluluğun Rolü". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 213

75 Rakovsky, Christian. "The Turkish Revolution". Le Socialisme, Paris No.37, 1 Ağustos 1908. http://www.marxists.org/archive/rakovsky/1908/08/01.htm

76 Yalımov, İbrahim. "1876-1923 Döneminde Türkiye'de Bulgar Azınlığı ve Sosyalist Hareketin Gelişmesi". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 135

77 Adanır, Fikret. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 59

78 Yalımov, İbrahim. "1876-1923 Döneminde Türkiye'de Bulgar Azınlığı ve Sosyalist Hareketin Gelişmesi". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 137-138

79 Lenin, Vladimir Ilich. "Events in the Balkans and in Persia". Proletary No. 37, Ekim 16 (29), 1908. http://marxistsfr.org/archive/lenin/works/1908/oct/16.htm

80 Trotsky, Leon. "La révolution en Turquie et les tâches du prolétariat". Pravda n° 2, 17 Aralık 1908 http://www.marxists.org/francais/trotsky/oeuvres/1908/12/081217.htm

81 Troçki, Leon. "Young Turks". Kievskaya Mysl, sayı 3, 3 Ocak 1909. http://www.marxists.org/archive/trotsky/1909/01/1909-turks.htm

82 Luxemburg, Rosa. "The Junius Pamphlet". Bölüm IV. 1915 http://www.marxists.org/archive/luxemburg/1915/junius/ch04.htm

83 http://www.antikapitalist.net/makale/turkiye/83_ksdden_1908-devrimi.htm

84 Adanır, Fikret. "Osmanlı İmparatorluğu'nda Ulusal Sorun ve Sosyalizmin Oluşması ve Gelişmesi: Makedonya Örneği". "Osmanlı İmparatorluğunda Sosyalizm ve Milliyetçilik" Derleyen: Mete Tunçay ve Erik Jan Zürcher. İletişim. 2004. İstanbul. s. 65

85 http://en.wikipedia.org/wiki/Hampartsoum_Boyadjian

86 "Ermeni Komitelerinin Emelleri ve İhtilal Hareketleri". Haz. Mehmet Kaynar. Der Yayınevi. İstanbul. 2001. s. 57

87 http://www.izmirizmir.net/bilesenler/koseyazilari/yazdir.php?yazi_no=1097

88 "Ermeni Komitelerinin Emelleri ve İhtilal Hareketleri". Haz. Mehmet Kaynar. Der Yayınevi. İstanbul. 2001. s. 57

89 http://www.izmirizmir.net/bilesenler/koseyazilari/yazdir.php?yazi_no=1097

Tags: